Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 - Turkey / Denizli 

 

KOZMİK ENERJİNİN AHLAKI YOKTUR!
30 Ekim 2008 Perşembe -  Yaşar Uçar


Erdemsiz insanların büyük servetler edinmesi, ömrünü hemcinslerini itip kakarak, soyup soğana çevirerek geçirenlerin bolluk ve konfor içinde yaşaması oldum olası insanın zihnini kurcalamıştır. Bazen iş Tanrıya küfretmeye kadar varır. Eğer Tanrı adil ve sevgi dolu bir varlıksa, bunca faziletli insan dururken zenginliği, sağlığı ve konforu neden en işe yaramaz kullarına vermekte, neden erdemli kalmak için bunca çileye göğüs gerenleri bolluk ve sağlıktan mahrum etmektedir? Eğer erdemin Tanrı indinde bir kıymeti yoksa, eğer bolluk ve sağlık erdemsiz kişilere bol kepçe dağıtılan bir ödülse, ille de dürüst ve erdemli olmanın ne anlamı var? Tanrının bile takdir etmediği bir ahlak abidesi olmak ne işe yarar?


İlk bakışta haklı gibi görünen bu isyanın insanın rahmani yanından değil de şeytani yanından, yani egosundan kaynaklandığı aşikardır. Düz mantık, Sezar’ın hakkının Sezar’a verilmesi gerektiğini söylese de, durum göründüğü gibi değildir. İki sebepten değildir: Birincisi, insanoğlu soruna bir insan gibi yaklaşmakta, olaya Tanrının gözüyle bakmayı es geçmektedir. İkincisi, evrendeki düzeni egosunun dar ufkuna hapsedip kozmik enerjinin nasıl işlediğini anlayamamaktadır.


Eğer insan bu paylaşıma Tanrının gözüyle bakmayı becerebilseydi, aslında O’nun verir gibi görünürken aldığını, alır gibi görünürken verdiğini anlardı! Bu çetrefil alışverişi bir örnek vermeden anlatabilmek hayli zordur. Örneğin, erdemden yoksun bir adam düşünelim, bu zat bolluk ve bereket içinde yüzüyor olsun. Erdemden yoksun olduğu için bedenini rahat ettirmek, arzularını gerçekleştirmek için hemcinslerini itip kakmaktan, soyup soğana çevirmekten çekinmeyecektir. Şimdi bu adamın hesap defterine bakalım. Nedir sonuç? Rahat ve semirmiş bir beden, gelişmemiş fakir bir ruh. Öte yandan, gün doğumundan gün batımına kadar tarlasında çalışan, çileli ve semeresiz bir ömür süren sıradan köylü hiç de imrenilecek biri değildir. Ama onun hesap defterinde sabrı ve metaneti öğrendiği, çileli ömrünün ruhunu olgunlaştırdığı yazılıdır. Gerçi beden rahat yüzü görmemiş, ama ruh ödülünü almıştır.


Kuran bu olguya Allah’ın mekri, yani Allah’ın hilesi diyor. Söz konusu ayet, Tanrı’nın zenginlik verdiği kişiden manevi olgunluğu, manevi olgunluk bahşettiği kişiden maddi serveti esirgediğini söylüyor. Bakara suresindeki bir ayet ise, yukarda belirttiğimiz iki insan tipine şöyle vurgu yapıyor: “Hoşunuza gitmeyen nice şeyler vardır ki, sizin için hayırlıdır ve size hoş gelen nice şeyler vardır ki, sizin için şerdir, siz bilmezsiniz, Allah bilir” Ayrıca Ali İmran suresinin 145. ayeti aynı konuya çok güçlü bir gönderme yapıyor. “Her kim dünya nimetini isterse kendisine ondan veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükafatlandıracağız.” Öte yandan, Hz. İsa ünlü dağdaki vaazında aynı konuya değinip şöyle diyor: “Ne mutlu ruhta fakir (alçakgönüllü) olanlara, çünkü göklerin melekutu onlarındır. Ne mutlu yaslı olanlara, çünkü onlar teselli edilecekler. Ne mutlu merhametli olanlara, çünkü onlara merhamet edilecek.” Ama Hz. İsa’nın konuya en güçlü göndermesi şu iki cümlede ifadesini buluyor. “İnsan tüm dünyayı kazanıp da canını (ruhunu) yitirirse ne kar eder?” ve “Birinciler sonuncu, sonuncular birinci olacak.” Görüldüğü gibi, insanın egosuna hoş ve rahat gelen şeyler Tanrının gözüyle bakıldığında tüm cazibesini yitiriveriyor!


Gelelim insanın bir türlü akıl erdiremediği kozmik enerjinin işleyişine. Eğer niyete bire bir yanıt veren kozmik enerji, sadece erdemli kişilerin niyetine yanıt verecek olsaydı, Tanrı kullarının bir kısmına hizmet ediyor olacak, erdemsizler sistemden dışlanacaklardı. Taraf tutmanın Tanrının adil sıfatıyla bağdaşmaması bir yana, bu durumda evren bir kozmos değil kaos olacaktı. Tanrı adaleti iyi ve erdemli kullarına torpil yaparak değil, kozmik enerjiyi ayrım yapmadan saf niyete endeksleyerek sağlayabilir. O da zaten öyle yapmış, saf niyetle enerjiden talepte bulunan herkese istediği şeyi vermiştir. Kısaca, Tanrı nötrdür, O’nun rahmi niteliğindeki kozmik enerji de nötrdür. Bu doğurgan enerji kesinlikle bir ahlaka sahip değildir! Zaten öyle olduğu için saf niyetle kendinden bir şey talep etmeyen erdemli kişiye hizmet etmemektedir. Enerjinin tek kıstası, istenen şeyin saf niyetle ve irade dolu bir güçle istenmesidir. Tanrıdan bir şey talep ederken duanın içtenlikli olması bu yüzden önemlidir. Hal böyle olunca, erdemli insan dururken enerjinin neden erdemsize bolluk ve sağlık bahşettiği aşikardır. Aslında bahşeden ne Tanrı, ne de kozmik enerjidir, bizzat insanın saf niyeti, iradesi ve içtenliğidir. Tanrının yaptığı tek iş, doğurgan enerjiyi ayrım gözetmeksizin kullarının hizmetine sunmaktan ibarettir.


Öyleyse, kara bahtımıza kızıp Tanrının isteklerimize kulak tıkadığını söylememeliyiz. Ondan bir şey istediğimiz her seferinde, enerji hemen harekete geçip siparişimizi hazırlamaya başlar, ama bir süre sonra istediğimiz şeye layık olmadığımızı, isteğimizin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu düşünmeye başlarız. Kozmik enerji her zaman en son niyete yanıt verdiği için, tekrar harekete geçip isteğimizi gerçekleştirir, yani aldığı siparişi iptal eder! Bu durumda suçlanması gereken Tanrı mıdır, yoksa biz miyiz? Bu evren kendim ettim kendim buldum evrenidir, adil bir Tanrının kavi ellerinde şaşmaz yasalarla yönetilir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, insanoğlu kozmik enerjiye hangi siparişi neden verdiğini bilmeli, eğer gerçekleşeceğinden kuşku duyuyorsa o siparişi hiç vermemelidir.

 

TANRIYI TANIMLAMAK
30 Eylül 2008 Salı  -  Yaşar Uçar


İnsanoğlunun asla başaramadığı şeylerden biri de Tanrıyı tanımlamaktır. Elle tutulup gözle görülemeyeni, havsalaya sığmayanı, hiçbir şeye benzemeyeni tanımlamak elbette kolay değil. Aslında açmaz kelimelerin yetersizliğinden, sınırlı kavramlarla sınırsızı tarif etme çabasından kaynaklanıyor. Örneğin “Tanrı Bir’dir” deseniz, çokluğun sahibi kim diye sorarlar. “Tanrı Tek’tir” deseniz, çiftler ne olacak derler. “Tanrı Yüce’dir” deseniz, cüceleri kim yarattı derler. “O” deseniz, bu öksüz kalır. “Yaradan” deseniz, yaratmayan ona ait değil mi derler. “Kadir-i Mutlak” deseniz, kadir olmayanı ne yapalım diye sorarlar! Çünkü Tanrı kendisine yakıştırdığımız sıfatların zıddının da sahibidir, yani hem tek hem çoktur, hem yüce hem cücedir, hem o hem de budur.


Öyle bir kelime bulmalısınız ki hiçbir şey dışarıda kalmamalı, varlığı tümüyle kuşatmalı, ama nereden bulacaksınız o kelimeyi? Bu yüzden, kadim Lemuryalılar Tanrı hakkında asla konuşmaz, o konuda tek laf etmezlerdi. Korktuklarından değil, kelimelerin işe yaramadığını bildiklerinden! İnsanın icat ettiği hiçbir kelime Tanrı kavramını kucaklayamaz.


İnsanlık tarihi boyunca bu çetin işi başarabilmiş çok az insan var. Onlardan biri sıra dışı bir tarif yaparak bilmeceyi çözebilmiş! Bu nadir insan Hz. Ali’dir, “ilim şehrinin kapısı” Ali! İlim şehrinin kapısı olmak elbette onur verici bir paye, ama hak edilmemiş bir paye değil, hele övgü bizzat peygamberden geliyorsa daha anlamlı.


Hz. Ali’nin Tanrı tanımı şöyle: “O öyle bir mabuttur ki, derin düşünceler onu idrak edemez, anlayış derinliklerine dalış zatının özüne varamaz. O’na bir sınır yoktur ki sıfatını sınırlayabilsin, bir nitelik yaratılmamıştır ki zatına layık olsun. Yoktur O’na sayılı bir an, yoktur O’nun için ertelenmiş bir zaman. O’nu nitelemeye kalkışan bir başkasına eşitlemiş sayılır, eşitleyen ikiliğe düşmüş olur, ikiliğe düşen parçalamış olur, parçalayan O’nu tanımamış olur. O’na işaret eden, O’nu sınırlar, sınırlayan sayıya döker. Nerde diyen, O’nu bir yerde sanır, bir yerde diyense başka yeri Onsuz sanır. Vardır yaratılmaksızın, mevcuttur yokluktan var olmaksızın. HER ŞEYLE BİLEDİR, BERABER DEĞİL . HER ŞEYDEN GAYRIDIR, AYRI DEGİL . Görendir görülen yokken. Birdir, bir varlığa muhtaç olmaksızın…”


Tanımın olağanüstülüğü büyük harflerle yazdığımız cümlede gizli, yani “Her şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı değil” cümlesinde. Tarifin tüm ruhu bu cümlede toplanmış gibi, diğerleri yargıyı pekiştirmek için kullanılan cilaya benziyor! İlk bakışta, Hz. Ali’nin laf cambazlığı yaptığı, öylesine bir tekerleme söylediği izlenimine kapılıyor insan. Ama değil, biraz derin düşününce ilahi bir zekanın karşısında şapka çıkarmak zorunda kalıyorsunuz. Tanrının her şeyle beraber olması, ama birlikte olmaması; her şeyden gayrı olması, ama ayrı olmaması ne anlama gelir? Bu ne biçim iştir ki, bir şey her şeyle hem beraber olacak, hem olmayacak. Bir şey her şeyden hem gayrı olacak, hem de ayrı olmayacak, bu mümkün mü? Tam paradoks!


Oysa sınırlı kelimeler kullanarak sınırsız olanı tanımlamanın tek yolu bu. Paradoksun gizemli yapısını kullanıp Tanrının ne olmadığını söyleyerek ne olduğunu açıklamanın tek yolu, çünkü hiçbir kelime Tanrının ne olduğunu açıklayamaz. Hz. Ali, Tanrı her şeyle beraber değildir, her şeyden gayrıdır diyerek onun ne olmadığını açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda onu yaratılmış hiçbir şeye denk sayamayacağımızı da dile getirmiş oluyor. Kısaca, tarifin tenzih (reddetme) bölümü Tanrıyı yaratılmış her şeyden soyutluyor. Sonra tarifin teşbih (benzetme) kısmına geçip, aslında Tanrı her şeyle birliktedir, onlardan ayrı değildir diyerek tenzih - teşbih döngüsü tamamlanıyor. Yani, yaratılmış hiçbir şey “Ben Tanrıyım” diyemez, çünkü Tanrı yarattıklarından münezzehtir, ama O’nun cevherinden yaratıldığı için her şey Tanrıdan bir parçadır, bu yüzden Tanrı parçalarından ayrı olamaz demeye getiriyor. Kısaca, Tanrı önce yarattığı her şeyden soyutlanıyor, sonra yarattıklarıyla tekrar birleştiriliyor. Böylece hem Tanrının “Zat” mertebesi korunmuş, hem de yaratıklarıyla bağı koparılmamış oluyor. Bir anlamda, önce Tanrıyı her tür kavramdan soyutlayarak yokluk’a ulaşılıyor, ardından benzetme yoluyla varlıkla ilişkisi tekrar kuruluyor.


Bu ilahi tarifin başardığı tek şey Tanrıyı tanımlamak değil elbette, Hz. Ali çok daha fazlasını yapıyor. Her yaratılmışın Tanrısal cevher taşıdığını söyleyerek insanın da Tanrı parçası olduğunu, dolayısıyla “Ben Tanrı’yım” diyebileceğini ima ediyor! Tasavvufi ekollerin hemen hepsinin şecerelerini Hz. Ali’ye dayandırmaları boşuna değil, çünkü “ilim şehrinin kapısı” onlara “Enel Hak” deme ayrıcalığını bahşediyor! Tanrının her şeyle birlikte olmasının, onlardan ayrı olmamasının bir anlamı da bu! Şah-ı Merdan’ın tarifinden yola çıkarak var olan her şey “Ben Tanrıyım” diyebilir, çünkü Tanrının cevherinden yaratılmıştır. Ama hiçbir varlık “Sen Tanrısın” diyemez, çünkü Tanrıya ortak koşmuş, put yaratmış olur, dahası kendi Tanrılığını inkar etmiş, ilahlık payesini bir başkasına devretmiş olur. İşte bu yüzden, İslami düşüncenin omurgasını oluşturan tasavvufi ekoller Hz. Ali’ye ne kadar teşekkür etseler, ne kadar bağlılık duysalar azdır. Eğer Veliler Şahı insanın Tanrısallığına vurgu yapmasaydı, İslam çoktan katı dogmalar yığını haline gelirdi.
 

BU AYETLER NE DİYOR?
22 Ekim 2008 Çarşamba  -  Yaşar Uçar


Bazı İslam bilginleri, Kuran’ın Müminun Suresindeki (99-101) ayetlerin reenkarnasyonu kesin olarak reddettiğini iddia etmede birbirleriyle yarışıyorlar. Onlara göre bu ayetler şüpheye meydan vermeyecek şekilde reenkarnasyonu yalanlıyor! Oysa biz tam tersini düşünüyoruz. Söz konusu ayetler, ruh varlığının tekrar bedenlenemeyeceğini değil, belirli bir bedende belirli bir kimlikle yaşayan insanın, aynı beden ve kimlikle tekrar dünyaya dönemeyeceğini söylüyor. Arada dağlar kadar fark var. Bize göre, reenkarnasyon tezini savunanların söyledikleriyle, ayetlerdeki yargılar arasında hiçbir çelişki yok.


Konunun daha iyi anlaşılması için bu ayetleri tekrarlamakta yarar var. Ayetlerde şöyle deniyor: “Nihayet onlardan her birine ölüm geldiğinde, Rabbim beni (dünyaya) geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim hayatımı orada bıraktıklarımla, yararlı çalışmalarla değerlendireyim derler. Asla, bu diyenin geçersiz görüşüdür. Onların ardında ba’s (mahşer) gününe kadar sürecek kabir alemi vardır. (Ba’s için) sura üflendiğinde aralarında ne soy sop vardır, ne de bir soranları.” (Müminun Suresi 99-101)


Ayetler gayet açık. Örneğin, Ali adındaki bir insanın aynı beden ve kişilikle eksiklerini tamamlamak için tekrar dünyaya dönmesinin mümkün olmadığını söylüyor, reenkarnasyon inancı da aynı kanıdadır. Ama Ali’yi bu yaşamında çekip çeviren ruh varlığı, eğer yeniden bedenlenmeye karar verirse, değişik bir beden ve kişilikle dünyaya dönebilir. İkinci varlığın John adıyla Amerika’da bedenlendiğini varsayarsak, John’un sadece bedeni ve kişiliği değil, deneyimleri, sosyal çevresi, ailesi, yaşadığı ülke, konuştuğu dil, zevkleri ve tercihleri de farklı olacaktır. O artık bir önceki yaşamda Ali’nin gereksinim duyduğu dersleri değil, John’un öte alemde oluşturduğu hayat planına (kadere) uygun dersleri deneyimleyecektir. Ayetler, Ali’nin aynı beden ve kişilikle tekrar dünyaya dönüp eksiklerini gideremeyeceğini söylüyor, ama aynı ruhun John adlı bir beden ve kişilikle dünyaya dönemeyeceğini söylemiyor. Elbette Ali’nin eksiklerini geri dönüp bizzat Ali tamamlayamaz, ama John aynı ruh varlığının eksiklerini tamamlamak için pekala yeniden bedenlenebilir. Burada baz alınması gereken bedenlenen kişiler değil, o kişileri dünyada temsil eden ruh varlığıdır, çünkü Ali ya da John olarak bedenlenen odur. Bu yüzden, ayetlerdeki ifadeyle reenkarnasyon inancı arasında çelişki yoktur.


“Onların ardında ba’s (mahşer) gününe kadar sürecek kabir alemi vardır. (Ba’s için) sura üflendiğinde aralarında ne soy sop vardır, ne de bir soranları” yargısına gelince, bu ifade tastamam yeniden bedenlenişi ima ediyor. Ruh varlığının Ali adlı tezahürünün öte aleme göçüp John kimliğiyle diriltileceği güne kadar, Ali’nin kabir hayatı geçireceği söyleniyor ki, bu reenkarnasyon inancında da benimsenen doğal bir süreçtir. Ba’s için, yani yeniden diriliş için sura üflenmesi, ruh varlığının John kimliğiyle dünyaya dönme isteğinin gerçekleşmesi anlamına gelir. Çünkü ruh varlığının Ali kimliğinden sıyrılıp John kisvesiyle bedenlenmeye karar vermesi arasında geçen süre Ali için kabir alemidir. Sura üflendiğinde Ali’nin kabir alemi sona erecek, John’un bedenlenişi gündeme gelecektir. Bazı İslam bilginlerini yanıltan nokta, ayetlerdeki mahşer’in büyük mahşerle karıştırılmasıdır. Oysa burada sözü edilen mahşer, tüm insanlığı kapsayan büyük mahşer değil, kişiye özgü mahşerdir, yani küçük kıyamettir. Başka bir deyişle, Ali’nin mahşeri John’un yeniden bedenlenişiyle sona ermektedir.


Özetlersek, söz konusu ayetler reddetmek şöyle dursun, reenkarnasyonu doğrular mahiyettedir. Ali’nin, hatalarını gidermek için tekrar dünyaya dönmesi mümkün değildir, ama John kisvesine bürünen aynı ruhun olgunlaşmak için dünyaya dönmesi pekala mümkündür. Ali’nin tek bir hayatta yakalayamadığı olgunluğu, John ve John’dan sonra bedenlenecek kişilikler yakalayacaktır. Aslında bu ayetlerin öznesi ne Ali’dir, ne de John, Ali’yi de John’u da yönlendiren ruh varlığıdır. Ayetler, hayatını boşa geçirmemesi, derslerini iyi öğrenmesi için Ali’ye uyarıda bulunmaktadır, çünkü Ali hayatta ne kadar başarılı olursa, John’un yükü o oranda hafifleyecektir!


Reenkarnasyon inancının muhalifleri, mal bulmuş mağribi gibi bu ayetlere sığınmaktan vazgeçmeliler, çünkü tutundukları dal çürük bir daldır, üstelik reenkarnasyon inancına hizmet eden bir dal! Ayrıca, aşağıda zikredeceğimiz ayetler varken, reenkarnasyon inancını Kuran’dan kovmak hayli güçtür: “Allah’a nasıl küfrediyorsunuz? Siz ölüler iken O diriltti. Sonra sizi yeniden öldürecek, tekrar diriltecek, nihayet ona döndürüleceksiniz” (Bakara Suresi 28. Ayet). “Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü geceye sokarsın ve ölüden diri çıkartırsın, diriden de ölüyü çıkartırsın. İstediğine hesapsız rızk verirsin” (Ali İmran Suresi 27. Ayet). “Ve Allah sizi yerden ot gibi bitirmiştir. Sonra oraya döndürecek, sizi yine (oradan) bir çıkarışla çıkaracaktır” (Nuh Suresi 17-18. Ayetler).

 

ARMAGEDON
03 Haziran 2008 Salı  -  Yaşar Uçar


İncil’de, Yuhanna’nın Vahyi’nin 16. babında, iyilerle kötülerin son hesaplaşmayı Armagedon’da yapacakları yazılı. Peki ama nerde bu Armagedon? Bir rivayete göre, İsrail’deki Megido Ovası’nda hayrın ve şerrin orduları karşı karşıya dizilip insanlığın yazgısını belirleyecek son bir savaşa tutuşacakmış! Oysa vahiyde savaş alanının yeri konusunda hiçbir açıklama yok.
Aslında son savaşın yapılacağı yer sanıldığının aksine çok dar bir alana, küçücük bir yere sıkıştırılmış! Besbelli Tanrı son hesaplaşmanın mucizevi bir yerde yapılmasını dilemiş, bir esrar perdesine sararak savaş alanını insanoğlunun idrakinden gizlemiş!


Bize göre Armagedon BEDEN’de, yani insan bedeni denen mabette! Hem en küçük, hem de alabildiğine büyük bir savaş meydanı orası. Vicdanın ve egonun ordularının karşı karşıya geldiği o mabette şimdi kıyasıya bir savaş zaten yaşanıyor. Eski yılan (ego) tüm marifetlerini sergileyerek düşmanını yenilgiye uğratmak için amansız bir çaba harcamakta, vicdan ise Tanrının vaadine güvenerek şimdilik ayakta kalmaya çalışmakta. Savaş o denli acımasız ki, insan bedeni depreme uğramış gibi sarsılmakta, acılar içinde kıvranmakta. Ruhi bunalımlarla, kimlik arayışlarıyla körüklenen gerginlik günümüzde insanı esir almış gibi. Aslında stres denen şey çağımıza has bir hastalık değil, son hesaplaşmaya özgü bir çığlık, egoyla vicdan arasındaki savaşın bedende yarattığı gerilimin sonucu. Çatışma, bedenin tüm kimyasını değiştirerek insana acı vermekte, ama öte yandan hem bireyin, hem de toplumun yapısında yeni oluşumlara kapı aralamakta. Başka bir deyişle, stres, şafaktan önceki karanlık gibi, değişime, dönüşüme zemin hazırlayan karanlık gibi!


Son hesaplaşmanın belirtilerinden biri de, maddi değerlere duyulan açlığın çağımızda giderek tırmanması. İnsan maddeyi sonuna kadar tüketmeden manaya dönüş yapamayacak gibi görünüyor. Maddi değerlere düşkünlük binlerce yıl vicdanı baskı altında tutmuş, derinlere gömerek işlev yapamaz hale getirmiş. Ama günümüzde insanoğlu vicdanını gömüldüğü bu çukurdan çıkarıp kullanmaya niyetlendi, son dönemde artan ruhsallık arayışları ve dine dönüş çabaları bu niyetin göstergesi. Özellikle batılı genç kuşaklar, içlerindeki boşluğu gidermek için Hintli guruların müritliğine soyunarak kurtuluş arayışına girdiler. Batının maddi refah üzerine inşa ettiği uygarlık bireylere konforlu bir hayat sağladı, ama ruhsal açlığı bir türlü gideremedi. İnsanoğlu madde açlığını gidermeden manaya açılan kapıyı aralayamaz. Tırmanan madde çılgınlığı bir bakıma egonun son çırpınışı, insanın özüne dönüşünün de habercisi!


Kutsal bir savaş ancak kutsal bir mekanda yapılabilir. Ego da, vicdan da Tanrısal tezahürün iki kutbu, beden ise bu kutupların gizlendiği kutsal mabet! Dini metinlerdeki sembolizm çoğu zaman gerçeği gözlerden gizlemekte, ilahi mesajları bir esrar perdesiyle örtmekte! Oysa düz bir mantık bile bu perdeyi aralamakta zorlanmaz. İyilerle kötüler arasında yapılacak amansız bir savaşı falanca ovada filanca tarafın kazanmasının ne anlamı olabilir? Böylesi olsa olsa maddi bir zafer ya da yenilgidir, oysa egonun ve vicdanın savaşı manevi bir savaş, topla tüfekle kazanılamayacak bireysel bir savaş! Egonun bitmez tükenmez istekleriyle, vicdanın tanrısal idealleri arasındaki ezeli çatışma bu. Böyle bir savaş ancak yaratılışın odağında, her şeyin başladığı ve bittiği yerde, yani insan bedeninde yapılabilir. İyiyle kötünün son hesaplaşması ne bir toprak kazandıracak, ne de ekonomik bir kazanç sağlayacak. Son savaş, insanın nefsini terbiye edip vicdanına sahip çıkışıyla sonuçlanacak, böylece Tanrının Adem’e ezelde verdiği söz yerine gelmiş olacak.

 

ŞEYTAN ÜZERİNE BİR DENEME
19 Mayıs 2008 Pazartesi -  Yaşar Uçar


Dipteki odadan gürültüler geliyordu, mürşit merak edip o tarafa yürüdü, aralık kapıdan içeri baktı. Çömezlerden Ali ve Cafer hararetli bir tartışmaya tutuşmuşlardı, sekiz kişilik bir grup etraflarında halka olmuş ilgiyle onları izliyordu. Konu şeytanın varlığıyla ilgiliydi, kendilerini tartışmanın seyrine o kadar kaptırmışlardı ki, izlendiklerini bile fark etmediler. Mürşit tam kapıyı itecekken vazgeçti, varlığı tartışmanın seyrini etkileyebilirdi, kapının pervazına yaslanıp dinlemeye koyuldu. Ali, alnında biriken terleri elinin tersiyle silip inatçı bir tavırla söze girdi:
- Ben şeytanın tuzağa düşürüldüğü konusunda ısrar ediyorum, her şey apaçık ortada.


Tanrı “Benden başkasına tapmayacak ve secde etmeyeceksin” diyor, ama aynı Tanrı “Adem’e secde et” diye şeytana buyruk veriyor, yani iradeyle buyruk birbirini tutmuyor.
Ne yapsın şeytan? İradeye uysa buyruğa karşı gelecek, buyruğa uysa iradeyi çiğneyecek, aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık. Bu tuzak değil de ne? Sanki Tanrı bile bile şeytanı tuzağa sürüyor, başkaldırması için onu kışkırtıyor. Bana kalırsa şeytan doğru olanı yaptı, iradeyi çiğnemektense buyruğa karşı geldi. İmanı yüzünden insana secde etmeyip Tanrısını yüceltmeyi yeğledi. Uzun lafın kısası, bana göre şeytan Tanrı tarafından tuzağa düşürülmüş, harcanmış bir melek, bu kesin. Benim anlamadığım, en sadık meleğine Tanrının bu muameleyi neden reva gördüğü, şanına yakışmayan bu haksızlığı neden yaptığı. Bunu bir türlü aklım almıyor, haksız mıyım?


Cafer bir süre lafa neresinden gireceğini kestirmeye çalıştı, dinleyiciler merakla ne söyleyeceğini bekliyorlardı, nihayet kırgın bir sesle,
- Başından beri sana anlatmaya çalıştığım da bu, dedi. Tanrı şeytanı neden tuzağa düşürsün, neden harcasın? Bana kalırsa ortada tuzak filan yok, ama şike var. Evet, bir nevi danışıklı dövüş var!
Dinleyiciler hayret ifade eden sesler çıkararak Cafer’in konuşmasını kestiler, mürşit kapıda belli belirsiz kımıldandı. Ali şaşkındı,
- Ne, şike mi dedin?
- Evet şike dedim, lafımı kesmezsen neden bu sonuca vardığımı anlatacağım. Suçsuz bir meleği tuzağa düşürmek, senin deyiminle harcamak Tanrının şanına yakışmayacağından başka bir çözüm bulmak gerekiyor. Düşünüyorum ve akla en uygun çözüm olarak işin içinde şike olduğu sonucuna varıyorum. Nasıl varıyorsun diyeceksin? Bana göre Tanrı insanı monoton bir yaşamdan kurtarmak, ona seçim hakkı tanımak için iyinin yanında kötünün de var olması gerektiğine karar verdi. Bu durumda kötülüğü temsil edecek bir gücün, yani bir meleğin bu işle görevlendirilmesi gerekiyordu. Konu çok önemli olduğundan, bu işe en çok güvendiği meleği memur etti. Adem’in ve diğer meleklerin işin ciddiyetini kavramaları için senin tuzak dediğin olay, Tanrı ve meleği tarafından önceden planlanarak tüm yaratıkların önünde sahneye kondu! Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oldu, hem kötülüğü temsil edecek melek belirlendi, hem de hazır bulunanlara isyan etmenin cezasız kalmayacağı konusunda gözdağı verilmiş oldu. Aslında melek harcanmadı, harcanmış gibi yapıldı! Üstelik bu görüşün doğruluğunu destekleyen kanıtlar var. Hatırlarsan, şeytan buyruğa karşı gelip Tanrı tarafından lanetlendikten sonra, insanı saptırmak için kıyamete kadar kendine süre verilmesini istedi. Tanrı bu isteği kabul etti ve şeytana hem yetki hem de süre verdi. Harcandı dediğin melek, bu kadar yetkiyle neden donatıldı dersin? Çünkü her şey önceden Tanrı ve meleği arasında kararlaştırıldı da ondan. İşte bu yüzden tuzak değil şike diyorum, ama bu bizim anladığımız anlamda şike, yani sahtekarlık değil. Kötülüğün temsilcisini belirlemek için Tanrının başvurduğu bir düzenleme, bir zorunluluk o kadar.
Cafer sözlerini bitirdiğinde uzun bir sessizlik oldu, şeytanın varlığı hala açıklığa kavuşmamıştı, tuzak mıydı yoksa şike mi? Herkes bu sorunun yanıtını arıyordu. Yusuf sessizliği bozdu:
- Ee şimdi ne olacak? Arkadaşlarımız tartışmayı bir sonuca bağlayamadı, hangi görüş doğru, hangisine inanmamız gerekiyor?
Dinleyicilerden en genç olanı:
- En iyisi konuyu üstada götürmek, dedi. O bize hangi görüşün doğru olduğunu söyleyecektir, hadi yanına gidelim.
Kapıya doğru birkaç adım atmışlardı ki mürşitle yüz yüze geldiler. Üstat hepsini tek tek süzdükten sonra, sağlı sollu dizilen müritlerinin arasından geçip köşedeki koltuğa oturdu. Eliyle kapının kapatılmasını işaret ederek,


- Oturun bakalım, dedi. Tartışmanıza kulak misafiri oldum, yanlış doğru birçok şey söylediniz, ama sonuca varamadınız, çünkü işin özünü değil, daha çok biçimini konuştunuz.
Son sözleri Ali ve Cafer’e bakarak söylemişti. Herkes kulak kesilmiş sabırsızlıkla onun konuşmasını bekliyordu, üstat bir süre düşündükten sonra yumuşak bir sesle söze girdi:
- Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, şeytanın varlığı teolojinin aksadığı, kaba tabirle teklediği konulardan biridir. Teoloji meleklerin iradesinin olmadığını, Tanrının verdiği emirlere harfiyen uymak zorunda olduklarını söyler. Bu ne demektir? Bir melek verilen emre uymamazlık edemez, fikir ileri süremez, karşı koyamaz demektir. Peki nasıl olur da, bir melek olan şeytan Tanrının buyruğuna karşı gelebilir? Gördüğünüz gibi teoloji bu konuda çelişkiye düşmekte. Biz akıl yürütmeyi esas alan bir görüşe mensup olduğumuzdan, teoloji öyle istiyor diye birbiriyle çelişen hükümleri kabul etmek zorunda değiliz. İşte bu noktayı gözden kaçırdınız.


Ali ve Cafer başlarını önlerine eğdiler, gerçekten de bu noktayı atlamışlardı. İradesi olmayan bir meleğin Tanrıya isyan etmesi ne kadar anlamsızdı. Üstat bıraktığı yerden devam etti:
- Aslında şeytanın nasıl değil, niçin var olduğu önemli. Dikkat ettim, şeytanın var oluş şekliyle uğraşıp durdunuz, oysa üzerinde durulması gereken nokta, şeytanı varlık alanına salan iradenin tutarlı olup olmaması. Teoloji bu konuda, “Allah Adem’i yarattı” der gibi


“Ve Allah şeytanı yarattı” diyebilirdi, eğer öyle deseydi siz şimdi bu tartışmayı yapıyor olmazdınız. Ali ve Cafer kardeşlerinizin tezlerinde mantığa uygun noktalar var, her iki şıkkın da gerçeklik payı taşıdığı söylenebilir. Ama bunlar arasında bir tercih yapmanın ve mutlak gerçeği aramanın size kazandıracağı bir şey yok. Şekille ilgili bu bahsi kapatmadan önce, Hallac-ı Mansur’un şeytanı ululayan şu sözüne dikkatinizi çekmek isterim. Hallac, “Kainatta iki muvahhit (Tanrıyı birleyen) tanıyorum, biri Hz Muhammed öbürü de şeytandır!” demişti, yani şeytanın Tanrıya olan inancını peygamberle denk tutmuştu. Tanrı buyruğuna karşı gelmiş olsa bile, şeytanın bunu Tanrıyı çok sevdiği için yaptığını ima etmişti. Bana göre, şeytan figürü biraz da cahil kitlelerin idrak seviyeleri dikkate alınarak yaratılmıştır. Eğer teoloji “Ve Allah şeytanı yarattı” demiş olsaydı, söz konusu cahil kitleler, “Bu nasıl Tanrı ki hem şeytanı yaratıyor, hem de bize ona uymayın diye tavsiyede bulunuyor” diyeceklerdi. Çünkü eskiden putperestler iyilik ve kötülük tanrılarını birbirinden ayırıyor, iyilik tanrısından kötülüğün çıkmayacağına dair bir kanaat taşıyorlardı. Putperestlikte şeytanın varlığı bir sorun teşkil etmiyordu, çünkü kötülük tanrısı ayrıydı. Oysa tek tanrılı dinlerde iyinin de kötünün de kaynağı aynıdır. Teoloji, iyiliğin kaynağından kötülüğün ancak buyruğa karşı gelen bir melek motifiyle çıkmasının cahil kitleler açısından daha inandırıcı olacağını düşünmüş olabilir. Bu tespit kesin değil, ama en inandırıcı olanı.


Cafer ve Ali göz göze geldiler, ikisinin de aklından aynı şeyler geçiyordu. Tuzakmış, şikeymiş amma da saçmaladık dercesine bakıştılar. Diğerleri pür dikkat hayranlıkla üstadı dinliyorlardı. Mürşit hafif bir iç geçirdikten sonra devam etti:
- Şimdi gelelim işin özüne, yani şeytanın neden var olduğuna. İnsanın varlık alanına çıkışıyla birlikte şeytanın varlığı da gündeme geldi, çünkü insan irade sahibi bir varlıktı, seçebilme yeteneği vardı. Ama neyi seçecekti? İnsanın maddi dünyalarda deneyim geçirerek olgunlaşabilmesi için zıtların, yani iyinin yanında kötünün de varolması şarttı. Oysa Tanrı salt iyilik ve güzellikti, her şey cemal (nur) sıfatına göre düzenlenmişti, O’nun celal (nar) yanını temsil edecek bir olgu gerekiyordu. Bu yüzden teoloji Tanrının celal yanını temsil etmek üzere şeytanı devreye soktu. Bu zorunlu bir tasarruftu, bizim bu tasarrufu kabul etmemiz ya da etmememiz meselenin özünü değiştirmez. Çünkü evrensel yasa “aşağıda nasılsa, yukarda da öyledir” der. Eğer dünyada şeytanı insanın nefsi temsil ediyorsa, yukarda da benzer bir figür kötülüğü temsil etmek zorundadır. Tanrı evreni eşzamanlı ve eşgüdümlü tasarruflarla yönetir, yani insan zihninin yarattığı her olgu, yukarda eşdeğer bir sembole bürünmek zorundadır. Bu konuda belirleyici faktörün Tanrısal dayatma ve düzenleme değil, insan bilinci olduğunu sakın aklınızdan çıkarmayın. Kısaca, şeytanı yaratan Tanrı değil biziz! Sonuç olarak şeytan, insanın kötülük yapabilme yeteneğidir, insanı kötülüğe sevk eden her tür maddi ve manevi güce verilen isimdir. Kötüyü seçen nefsine uyarak seçer, Tanrıya uyarak değil. Günde bin kez şeytana lanet okuyan şaşkınlara bir bakın, acınacak haldedirler. Sanki iradelerinin dışında bir varlık onları kötülük yapmaya zorluyormuş gibi davranır, şeytanı lanetledikleri zaman kötülükten kurtulacaklarını sanırlar. Oysa kötülüğün kaynağı bizzat kendi nefisleridir.


“Hz. Peygamberin bu konuya açıklık getiren çok güzel bir hadisi var. Bir gün kendisine “Şeytanın yurdu neresidir?” diye sordular. Tanrı elçisi şöyle yanıt verdi: “Şeytan sizin kan damarlarınızda dolaşır” yani şeytan kendi nefsinizdir demek istedi. Bildiğiniz gibi, insanın damarlarında dolaşan kan damar duvarlarına basınç yapar. İşte insana hayatiyet kazandıran nabız dediğimiz bu basınçtır. Gençlerde bu basınç güçlü olduğundan, daha enerjik ve daha hırslıdırlar. Kanlarının deli deli akmasına kinaye olarak onlara delikanlı sıfatını yakıştırırız, oysa ihtiyarlarda bu basınç düşük, bu yüzden hareketler gevşektir. Peygamber evrende bir şeytan olmadığını, şeytani işlerin insanın nefsinden zuhur ettiğini bu hadisle anlatmak istemiştir. Çünkü damardaki kan basıncıyla, nefsin azgınlığı arasında bağlantı vardır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, hayal ürünü bir şeytanı lanetleyenler, aslında kendi nefislerini lanetlemekteler! Adını şimdi hatırlayamadığım bir bilge bu konuda şöyle diyor: “Yeryüzünü saran şu çığlıklar, acılar, gözyaşları hep insanın eseridir, çünkü kötülüğün vücudu yoktur” yani sorumluluğu var olmayan şeytana yüklemeyin, sorumlu nefsinizdir demek istiyor.


“Hal böyleyken, şeytanın şöyle mi böyle mi yaratıldığının ne önemi var? Önemli olan kötülükten kaçınmaktır, ona ne isim verdiğiniz hiç, ama hiç önemli değildir. Kötülüğü yok edemezsiniz, onu yok ettiğinizde iyiliği de yok etmiş olursunuz, çünkü bir şey ancak zıddıyla ayakta durabilir. Uzunsuz kısa, gecesiz gündüz, kötüsüz iyi olamaz. İnsanın özgür olabilmesi, zıtlar arasında seçim yapabilmesine bağlıdır, kötülüğün olmadığı bir dünyada insanoğlu iyiyi nasıl seçebilir?”


Mürşit sustu, araştıran gözlerle müritlerine baktı, sorusu olan var mı diye bir süre bekledi, kimseden soru gelmeyince geldiği gibi sessizce çıkıp gitti. Müritler hayranlık dolu bakışlarla üstadın odadan çıkışını izlediler.

 

“RUHLARINIZ BEDENLERİNİZ, BEDENLERİNİZ RUHLARINIZDIR”
01 Mayıs 2008 Perşembe -  Yaşar Uçar


Hz. Muhammed’in en çarpıcı hadislerinden biri şöyledir: “Ervahuna eşbahuna, eşbahuna ervahuna”, yani ruhlarınız bedenleriniz, bedenleriniz ruhlarınızdır. Yaklaşık 1400 yıldır künhüne varılamamış, taşıdığı hikmet bir türlü çözülememiş olağanüstü bir yargıdır bu. Öyle sanıyoruz ki daha uzun süre anlaşılamayan hikmetler arasındaki yerini koruyacaktır.
Ruh ve beden oldum olası birbirine zıt iki kavram, varlığın iki zıt yönü gibi algılanmıştır. O kadar ki, birinin varlığı diğerine asla tahammül edememiş, yekdiğerini yok sayacak kadar ileri gitmiştir. Ortaçağ din adamlarının bedene verdiği değer, ezilip susturulması gereken bir varlık olmaktan öte gitmez. Onlara göre Tanrının kutsadığı ruh, şeytanın elinde oyuncak olmuş bedenden çok daha değerlidir. Dünyalık heveslerin ve sonsuz ihtirasların kaynağını kurutmak için bedeni terbiye etmek, her fırsatta yılanın başını ezer gibi onu ezmek gerekir.


Öte yandan günümüz bilimi, ortaçağ din adamlarının tam tersi bir uygulama içindedir. Onlara göre ruhun kayda değer bir özelliği yoktur, elle tutulup gözle görülen beden bilimsel merceğin en iyi müşterisidir. Bedenin istekleri, bedenin mahiyeti elbette ne idiği belirsiz uhrevi bir hasımdan daha üstün tutulacaktır! Tüm bilimsel kurgular bedene göre yapılacak, madde en ince ayrıntısına kadar incelenecek, ille de gerekliyse ruhi fenomenler bile maddenin saçtığı ışıklarla aydınlatılmaya çalışılacaktır. Kısaca ruh, maddenin bir yan ürünü olmaktan öte gidemeyecektir, bu noktada bilim adamının katılığı din adamından daha az değildir.


Okuması yazması bile olmadığı söylenen bir peygamberin, 21. yüzyılda bile ulaşılamamış bir idrak enginliğiyle ruhla bedenin aynı şey olduğunu söylemesi tek kelimeyle mucizedir! Bu olağanüstü tespitte hangi ilahi ilhamın ya da bilginin etkin olduğunu söylemek zordur. Bilinen tek şey, peygamberin bu mucizeyi doğru noktadan kalkarak gerçekleştirdiğidir. Çünkü tevhit inancından yola çıkan birinin, ruh ve bedenin aynı şey olduğunu söylemesi doğaldır. Aslında başka türlü düşünmesi, ruh ve bedeni ayrı şeylermiş gibi değerlendirmesi yanlıştır, çünkü vücut Bir’dir, çok gibi görünenler ise Bir’in tezahürleridir.


Peygamberin “Başlangıçta O vardı ve başka hiçbir şey yoktu” şeklindeki hadisini Hz. Ali’ye nakleden ve fikrini soran sahabiler, ondan şu yanıtı aldılar, “Hala öyledir.” Veliler Şahı peygamberin yargısını onaylamakla kalmamış, başlangıçta da, yaşadığımız şu anda da sadece O vardır, çok gibi görünenler O’nun tezahürüdür demek istemiştir. Tek’lik, sıradan insanın idrak alanına girebilmek için kendini çokluk şeklinde ortaya koymak zorundadır, çünkü insan sınırlı yetenekleriyle Tek’i, yani Tanrının Zatını göremez ve kavrayamaz.


Çağdaş teorik fizikçilerin atom altı dünyadan elde ettikleri bilimsel veriler, peygamberin 1400 sene evvel yaptığı mucizevi tespiti doğrulamaktadır. Gerçi fizikçiler son sözlerini henüz söylemediler, ama gidişat gösteriyor ki evren tümüyle bir Tek’liğin, parçalanmaz ve bölünmez bir Varlığın yansımalarından ibaret. İlerde madde sonuna kadar tüketildiğinde, maddeyi de ruhu da kapsayan tek bir yapı tüm ihtişamıyla gözler önüne serilecek, zıt gibi görünen tüm unsurlar o Bütün’ün içinde yerlerini alacaklar. Eğer tevhit inancı doğruysa (ki biz doğru olduğuna inanıyoruz) böyle olması gerekir. Öyle sanıyoruz ki, insanlar bu gerçeği idrak etmek için fazla beklemeyecek, kısıtlı idraklerinin kıskacından 21. yüzyıl sona ermeden kurtulacaklardır.


Yakın gelecekte, atom altı dünyaya yapılan yolculuk çok ilginç gelişmelere sahne olacak, madde sanılan şeyin son halkasında manaya (ruha) geçiş belirtileri görülecek, büyük olasılıkla maddedeki “ilk zekanın” ya da prensibin, ilahi yasalarla uyum içinde olduğu anlaşılacaktır. Maddeden manaya geçişteki bu gizli kapı, bize tevhit inancının anahtarını da sunacaktır!
Sonuç olarak, bilimin ancak günümüzde el yordamıyla zar zor bulabildiği bir gerçeği, peygamberin 1400 sene evvel ifade etmiş olması tevhit inancının zaferidir. Salt ruha ya da salt maddeye bel bağlayanlar, geç de olsa yanıldıklarını artık anlamalı, tevhit inancı etrafında kenetlenmelidirler. Tanrı bizi din adamının inadından ve bilim adamının aymazlığından korusun. Amin!

 

İÇİMİZDEKİ BOŞLUK

10 Nisan 2008 Perşembe - Yaşar Uçar


Orta yaşlı, iyi giyimli adam pirin önünde diz çöküp şöyle dedi:
- Pirim ben çok zengin bir adamım, sayısız malım mülküm, hadsiz hesapsız servetim var. Çocuklarım, torunlarım etrafımda pervane gibi dönerler, isteyip de elde edemediğim hiçbir şey yok. Ne var ki, bazılarının sandığı gibi huzurlu değilim. Bilmem ki nasıl anlatsam, içimde sebebini bilmediğim bir boşluk var, giderek büyüyen bir boşluk! Gençken bu boşluğu kazanma hırsımın azgınlığına yorardım, oysa maddi gücümün zirvesine çıktığım şu anda bile boşluk giderek büyüyor, azalmak şöyle dursun giderek çoğalıyor. Düşündüm ki bunun sebebini ancak siz bilebilir, beni bu dertten ancak siz kurtarabilirsiniz.

Doksanına merdiven dayamış pir, nurani yüzünde balkıyan beyaz sakalını sıvazlayıp şöyle dedi:
- Ne mutlu sana ki içinde o boşluğu hissetmektesin ey oğul! Senin için rahmet kapıları açılmakta, aradığını bulma imkanı önüne serilmekte. Sır kapılarını açan bir anahtar eline tutuşturuluyor, sakın onu itici olma! Ko o boşluk iyice sarıp sarmalasın seni, aradığını bulduğun zaman çektiğin acılara değecek, gecenin sabaha erdiği gibi acıların mutluluğa dönüşecek.
- Aramam gereken nedir pirim?
- Yitirdiğin cenneti arayacaksın oğul! Kitapta şöyle yazılmıştır, “Ona ruhumdan üfledim.” İşte o üflenen şey sahibini arıyor, yitirdiği cennete kavuşmayı diliyor, başka bir deyişle parça bütüne akıyor.


- Söylediklerinizden hiçbir şey anlamadım efendim.
- Sabırlı ol anlayacaksın, etrafına bir bak hele, herkes nasıl yetkinlik peşinde. İşadamı en büyük servete kavuşmayı diliyor, katil en kusursuz cinayeti işlemeye çalışıyor, hırsız en büyük vurgunu gerçekleştirmek istiyor, çiçek en güzel görünümü kazanmak için boy atıyor, ceylan en hızlı şekilde avcıdan kaçmaya çabalıyor, su en coşkun haliyle akmak istiyor. İşte bu yüzden “kainatta onu tespih etmeyen hiçbir şey yok” denmiştir. Sence bu yetkinlik isteği nereden geliyor, neden canlı cansız her şey yetkinlik peşinde? En yetkin olan kimdir?
- Tanrıdır pirim.
- Evet Tanrıdır oğul, çünkü insanoğlu binlerce yıldır keşfettiği tüm yetkinlik sıfatlarını ona yüklemiştir. Olumlu ya da olumsuz tüm yetkinliği sinesinde toplayan O’dur. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, her şeyi duyan, her şeyi görendir. Ve insan içine üflenen ruh gereği O’nun gibi kusursuz olma çabasındadır. Ama nefs bu meylin önüne set çeker, onu saptırır. Nasıl mı? İşte sana yaptığı gibi, zengin oldun ve her şeye gücünün yettiğini sandın, ama her şeyi bilen, gören, duyan olamadın. Nefsin seni aldattı, çok zengin olunca yetkin de olacağına seni inandırdı. Şimdi döndün baktın ki o kadar yetkin değilsin ve içindeki boşluk giderek büyümekte. Ta başa dönüp yeniden başlayacaksın, tam anlamıyla yetkin oluncaya, aradığını buluncaya dek çabalayacaksın. Hz. İsa’nın şu öğüdüne kulak ver “Arayın bulacaksınız, isteyin verilecek, kapıyı çalın açılacak” diyor. Üzülmene gerek yok oğul, sana ışık yakıldı, içindeki boşluk seni uyaran bir kıvılcım oldu, ne mutlu sana! Vay onlara ki, ömürleri boyunca o boşluk duygusunu tatmadılar, kendilerine verilen süreyi şuursuzca tükettiler, gaflet içinde yaşayıp gaflet içinde öldüler.
- Yani bunca emeğim boşa mı gitti, hayatımı bir hiç uğruna mı harcadım ben?
- Elbette değil, emeklerin boşa gitmedi oğul, yaşadığın hayat sana yanlıştan dönme fırsatı verdi, doğru olanı yapma şansını elde ettin. En önemlisi, gücün nasıl güçsüzlüğe dönüştüğünü gördün, ilerde güçsüzlüğün nasıl güce dönüştüğünü de göreceksin!
- Güçsüzlük nasıl güce dönüşebilir pirim?
- Denemeden bilemezsin oğul, bu ince bir iştir, bir hikmettir ki Tanrı onu kamil kullarının idrakine bahşeder. Ama sana bir örnek verebilirim. Bilirsin Hz. Peygamber yoksulluğuyla övünür “Fakrım benim övüncümdür” derdi, çoğu zaman yiyecek bir lokma ekmek bulamaz, mal mülk istif etmez, gösterişli elbiseler giymezdi. Şah-ı Merdan da öyleydi, giydiği hırkayı defalarca yamadığı söylenir. Onlar görünüşte yoksul ve güçsüzdüler, ama bunu güce dönüştürebildiler. Nice Karunların bugün esamisi okunmazken, insanlık onları hayırla yad etmekte.Yoksulluk, yoksulluğundan utananlar için güçsüzlük, yoksulluğunu bayrak yapanlar için güçtür. İşte yoksulluk gerçek zenginliğe böyle dönüşür.


- Pirim katil de, hırsız da yetkinlik peşinde, dolayısıyla onlar da farkında olmadan Tanrıyı ararlar dediniz. Bir katil veya hırsız, nasıl olur da inanan biriyle aynı kefeye konur?
- Aynı kefeye konmaz oğul, ama onların da Tanrıyı aradığı doğrudur. Ne var ki onlar Tanrının celaline vurgundur, başka bir deyişle olumsuzun yetkinliğine ulaşmak isterler. Melek ne kadar Tanrıdansa, şeytan da o kadar Tanrıdandır, ama Tanrı insanı uyarmış iyiliği tavsiye etmiştir. Şeytani işler yapanlar sorumluluğu yüklenmek zorundalar, suçu Tanrıya yıkamazlar. Bu konuda ince bir noktaya değinmekte yarar var. Kimin meleğe, kimin şeytana hizmet ettiği pek belli olmaz, tarihte bunun pek çok örneği var. Mesela Fudayl bin İyad önceleri düpedüz eşkıyaydı, dağ başlarında yol keser, kervan soyardı. Bir gün sevgilisinin balkonuna tırmanırken gaipten bir ses “Ey Fudayl sen bunun için mi yaratıldın? ” diye haykırdı. Fudayl hemen yere indi, elbiselerini ve servetini fakirlere dağıtıp kendini Tanrıya adadı, yani şeytana hizmet eden meleğe hizmet etmeye başladı, anlayacağın küfür imana dönüştü. İşte bu yüzden “Küfr içinde iman vardır, seçebilirsen gel beri” denmiştir. Kısaca, her eşkıyanın içinde bir evliya gizlidir, hüner onu bulup açığa çıkarabilmekte! Fudayl’a “Sen bunun için mi yaratıldın?” diye haykıran sesle, içinde hissettiğin boşluk aynı şey oğul. İçindeki boşluk sana şöyle haykırıyor, “Ey insanoğlu sen mal istiflemek için mi yaratıldın? ” Ne demek istediğimi şimdi anladın mı?
- Anladın pirim, düne kadar içimdeki boşluktan nefret ediyordum, ama şimdi onu sevmeye başladım!

KURTULUŞ BİREYSELDİR
31 Mart 2008 Pazartesi -   Yaşar Uçar


Ölüm döşeğindeki Buda, öğrencisi Ananda’ya şöyle demişti: “Kendi kendinize ışık olun, kendi dışınızda hiç, ama hiç kimseden destek, dayanak aramayın. Buda’lar bile size yolu işaret etmekten fazlasını yapamaz.” Buda bu sözleriyle, insanın ancak kendi çabasıyla kurtulabileceğini anlatmak istiyordu.


Ne yazık ki, Buda’nın 2.500 yıl evvel işaret ettiği gerçeği biz bugün bile kavrayabilmiş değiliz. Durmadan kurtuluş reçeteleri üretiyor, başımızı hep taşlara vuruyoruz, ama beklenen kurtuluş bir türlü gelmiyor! Öyle görünüyor ki, kolayına kaçtıkça ve toplu kurtuluşa özlem duydukça daha çok bekleyeceğiz. Oysa tarih toplu bir kurtuluş olmadığını, en azından bu tür kurtuluşların kısa ömürlü olduğunu gösteriyor.
Gerçekten de insanlık tarihi başarısız toplu kurtuluş deneyleriyle dolu. Bu yüzden tarih sayfalarında çok sayıda devrim, çok sayıda hüsran var. 1789 Burjuva Devrimi, tüm insanlara özgürlük, eşitlik ve kardeşlik vaat ederek yola çıktı, ama devrimden sonra yeni düzenin nimetlerinden sadece burjuva sınıfının yararlandığı, devrimi yapan geniş halk yığınlarının avuçlarını yaladığı görüldü. Burjuvalar sankülotlara (baldırı çıplak) işyerlerinde çalıştıracak kadar özgürlük ve eşitlik, savaşlarda ölecek kadar kardeşlik tanıdılar! 1917 Bolşevik Devriminde ise, o günkü çıkarları egemenleri devirmeyi gerektiren işçi ve köylüler, devrim sonrasında verilenle yetinmeyip daha fazlasını talep ettiler ve yeteri kadar üretmeden tüketmeye koyuldular. Gönüllerinde devirdikleri burjuva ve kulaklar gibi ayrıcalıklı olma tutkusu yattığından, insanlık tarihinin bu en soylu devrimini içten içe kemirerek kaçınılmaz sonu hazırladılar.


Bugünlerde eski Marksistlerin nafile çabalarını ve bozgunun kaynağını saptamadaki yetersizliklerini gördükçe, bir zamanlar aynı fikri paylaşmış bir insan olarak yüreğim burkuluyor. Bir kısmı hiçbir şey olmamış gibi eski sloganlarla işi idare etmeye çalışırken, bir kısmı da “biz yanılmışız, kapitalistlerin söyledikleri doğruymuş” diyerek burjuvazinin kapıkulluğuna soyundu! Çok az bir bölümü daha yürekli davranıp devrimin ayağının nerede sürçtüğünü bulmaya çalışıyor. Marksist ideolojide eksik yanlar, katı tutumlar olmakla birlikte, devrimin ayağının sürçtüğü asıl nokta, “insan faktörünü” değerlendirmedeki yetersizliktir.


Devrim ordularının ardına takılan her bireyi yetkin devrimci sayma, servet ve şöhret tutkusundan sıyrılmış farz etme, devrimin sonunu hazırlayan en önemli etkendir. Aslında o gün devrime katılan insanların büyük kısmı, devirdikleri kişiler gibi ayrıcalıklı olma sevdasındaydılar. Üretim araçları kolektifleştirildiğinde, insanların sahiplenme tutkularının da sona ereceği, herkesin kendi payına razı olacağı varsayılıyor, insanlar kendilerine rağmen kurtarılmaya çalışılıyordu, ama kurtarılamadığı görüldü. Günümüz Rusya’sında kapitalist ilişkilere balıklama dalanların, eski komünist bürokratlar ve parti ileri gelenleri olması hayli düşündürücüdür. Demek ki devrim 70 senede kendi partilisini bile eğitememiş, dahası parlamento kuşatıldığında bırakın milyonları, yüz bin işçi bile devrimi savunmak için ortaya çıkmamış, yıllarca devrimin nimetlerinden yararlananlar suspus olmuşlardı. Bunun bir tek açıklaması olabilir. Devrim, aradan 70 yıl geçmesine rağmen insanların egolarını törpüleme başarısını gösterememiş, komünizm çok küçümsediği insan tutkularının kurbanı olmuştur.


İşte bu yüzden, yazımızın başında değindiğimiz Buda’nın tespitlerine yürekten katılıyor ve diyoruz ki, kendine rağmen hiç kimseyi kurtarmak mümkün değil. Kurtulmak isteyeni bile kurtaramaz, sadece yolu işaret edebilirsiniz. Kurtulma azminde olan ancak kendi çabasıyla kurtulur, yani toplu kurtuluş yoktur, kurtuluş bireyseldir.


İşte tasavvufun önemi bu noktada ortaya çıkar, çünkü kurtuluşun bireysel çabanın ürünü olduğunu kavrayabilmiş yegane düşünce akımıdır. Tasavvuf sınavını başarıyla vermiş ve kendini kurtaramamış bir tek insan bile yoktur, ne var ki binlerce hevesliden pek azı o tezgahtan başarıyla geçebilmiştir. Bu oran bile insanın kendini kurtarmasının ne denli zor olduğunu gösteriyor. Tutkularından arınmış, yüksek insanlık ideallerini kendine rehber edinmiş kişileri sadece tasavvuf erbabının arasında bulmamız elbette tesadüf değil. Onlarca yıl dergahlarda çile çekip nefislerini terbiye ederek gönül aynasını parlatanlar, hiçbir çıkar ilişkisiyle yolundan saptırılamayanlar sadece onlardır. Bugüne kadar, bir misyon uğruna yola çıkıp da davasından dönmüş bir tek peygamber ya da ermişe rastlanmamıştır. Açlık korkusu, baskı ve işkence, hatta ölüm bile onların zırhını delememiş, yeryüzündeki hiçbir güç bu ender yaratılışlı insanları engelleyememiştir. Musa, İsa, Muhammed, Fazlullah-ı Hurufi, Hallac-ı Mansur, Seyyid Nesimi, Şeyh Bedrettin, Baba İlyas, Baba İshak, Pir Sultan ve daha niceleri insanoğlunun övünç abideleri gibi tarih sayfalarında dalgalanıp durmuşlardır.


Neden böyle, neden tasavvuf kurumu bire bir sonuç veriyor? Çünkü o kurumda kurtuluş uzun süreli, içe sindirilen, adeta insanın aklına ve gönlüne nakşedilen bir çabanın ürünü de ondan. Hz Musa’nın çekirgeyle, Hz. İsa’nın yabani yemişlerle, Hz. Muhammed’in ise gün aşırı ve ölmeyecek kadar yiyerek beslendiği biliniyor. Bu insanlar isteseler çağlarının zenginleri gibi mükellef sofralara kurulabilir, en az onlar kadar servet edinebilirlerdi. Bedenlerini değil de ruhlarını güçlendirecek tercihler yapmaları, yüksek şuurlarının göstergesi değil midir? Geçiciyle kalıcı olanı ayıt edebilmeleri, uzun süre nefislerini terbiye etmekten kaynaklanmıyor mu? Eğer bugün görkemli krallardan ve Karunlardan değil de onlardan söz ediyorsak, bıraktıkları mesajlar binlerce yıl ayakta kalabilmişse, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormamız gerekmez mi? Bugün kurtuluş konusunda birçoğumuzun hala kavrayamadığı şeyi onların apaçık kavradığını biliyoruz. Hz. İsa yakalanmadan önce kendini korumaya azimli görünen havari Petrus’a “sabah horoz ötmeden önce beni üç kere inkar edeceksin” diyor ve dediği aynen gerçekleşiyordu, çünkü peygamber kehanette bulunurken insanın zaafını bilmenin rahatlığı içindeydi. Kurtulduğunu sanmakla kurtulmanın aynı anlama gelmediğini, gerçek kurtuluşun ancak içtenlikle istendiği zaman gerçekleşebileceğini artık anlamamız gerekiyor.


Kurtuluş konusunda farklı düşünenlerimiz, farklı yazanlarımız elbette olacak. Ama yanlışlığı denenmiş, sonuç vermediği saptanmış kurtuluş formüllerinde ısrar etmenin bir anlamı yok. Örneğin bazı yazarların, Aleviliği Marksizm’e monte etme çabalarını kaygıyla izliyoruz. Aleviliğin içini boşaltarak Marksizm’e yer açmak, özellikle din ve mezhep olgusunu dışlamak Marksistlere bir şey kazandırmayacağı gibi, Alevilere de çok şey kaybettirir. Aleviliğin bir “kültür ve yaşam biçimi” olduğu iddiası, dini duygu ve düşünceleri Alevilikten dışlamak için başvurulan nafile bir çabadır, ama bu çabanın Alevi kesimde yapacağı yıkım küçümsenemeyecek boyutlardadır. Kendine Alevi diyenlerin, Diyanet’in silahlarını kullanarak kardeşleriyle savaşmaları hiçbir gerekçeyle haklı gösterilemez. Bu tutum, “Ayin-i cem bir cümbüştür” diyenlerin görüşlerine haklılık kazandırmaktan başka bir işe yaramaz. Alevilik “halk kültürüdür” şeklinde kof ve ne anlama geldiği belirsiz yargıların ardına sığınmak da son derece yanlıştır. Halka ait olmayan kültür mü var? Eğer halk tabiriyle çoğunluğu yoksul Alevi kesim kastediliyorsa, Alevi kalmakta direnen zenginleri kapı dışarı mı edecekler?


Günümüzde Alevilik adına yapılan yorumların büyük kısmı ne yazık ki Marksist patentlidir ve her gün akıldışı bir sürü iddia ortaya atılmaktadır. Alevilik sınıf gözlükleriyle incelendiği, sadece ekonomik düzeye indirgendiği sürece başarı şansı sıfırdır. Bu tutumda ısrar etmek, Aleviliğin ardındaki büyük gücü, yani tasavvufu, yani insani boyutu görmemek gibi bir yanılgıya yol açar ki, bu çok tehlikeli bir gidiştir. Alevilik bir sınıf ideolojisi değildir, maddi servetin nasıl dağıtılacağını vazeden bir reçete de değildir. Alevileri bir arada tutan ekonomik boyut değil, insani boyuttur. Kısaca, Aleviliğin çimentosu tasavvuftur.


İslam’ı sınıf ilişkileri ve ekonomik faktörlerle açıklama sevdası, bir yanlış ortadan kalkmadan bir diğerinin ortaya atılmasına sebep oluyor. Nitekim son günlerde yepyeni bir cevher gün ışığına çıktı. Güya peygamber, egemenliğini yitiren Haşimi sülalesini eski gücüne kavuşturmak için kılıçla yapamayacağı işi peygamberliğe soyunarak başarmak istemiş! İşin aslı din kisvesine bürünmüş ekonomik ve toplumsal mücadeleymiş! Pes doğrusu! Peygamberin amcası Ebu Leheb çıkarını gözetemediği için mi İslam’a onca direnç gösterdi, o da Haşimi sülalesinden değil miydi? Ebu Talip, oğulları kadar sülalenin çıkarlarını korumayı düşünemedi mi? İsa hangi topluluğun ekonomik çıkarlarını korumak için çarmıha gerilmeyi göze aldı? Mısır saraylarında bir dediği iki edilmeyen Musa, rahatı tepip hangi çıkar için ömrünün 40 yılını çöllerde tüketti? İnsanlığı maddi çıkar ilişkileriyle sınırlandırıp, yüksek ideallerden yoksun ruhsuz bir sürü gibi görmenin böyle açmazlara düşmesi doğaldır. Gerçek şu ki, insanoğlu tarih boyunca çıkarı için savaştığı kadar ruhu ve idealleri için de savaşmıştır. İnsanı bir üst şuura yükselten ulaştığı maddi refah düzeyi değil, iyiye, doğruya ve sevgiye duyduğu özlemdir. Onu ideallerinden soyutlamak, şuursuz bir sürü mertebesine indirmek demektir.


Dünyada Marksizm’in esamisi okunmazken, tasavvuf tezgahından geçen ermişler kelleleri pahasına toplumların önüne düşüp insanları selamete çıkarmayı denemiş, üstelik bu fedakarlığı yaparken kendi nefisleri için “bir lokma bir hırkadan” öte bir talepte bulunmamışlardı. Bu feragatin ardında acaba hangi esrar yatmakta? Bir zamanlar, “bir lokma bir hırka” felsefesinin toplumları pasifize ederek egemen çevrelerin ekmeğine yağ sürdüğünü söyleyenler, bugün Marksizm için aynı felsefenin insanlarını bayrak haline getirdiler. Şeyh Bedrettin de, Pir Sultan da, Baba İlyas da “bir lokma bir hırkaya” inanmıyor muydu? Alevi felsefesinin bu büyük pirlerini artık yerli yerine oturtmanın zamanı gelmedi mi? Şeyh Bedrettin’in kişiliğinde toplumcu bir önder görenler, onun şahsında “bir lokma bir hırka” felsefesinin büyük mürşidini görmemekte neden direniyorlar? Baba İshak ayaklanmasında sadece toplumcu bir lider mi var, yoksa “bir lokma bir hırkanın” yılmaz mürşidi mi var? Artık külahı önümüze koyup düşünmenin zamanıdır, Alevi felsefesine halel getirecek her davranış, bindiği dalı kesmekle eş anlamlıdır.


Bilinmesi gereken diğer bir nokta da, bir hareketin başarıya ulaşması değil, çözülmemesidir. Tarih, bugünün mazlumlarının yarının zalimleri olabileceğini defalarca göstermiştir. Mazlumun zalime dönüşmemesi, kişiye sunulan çıkarın azlığı ya da çokluğuyla değil, içindeki yırtıcı hayvanın eğitilip uysallaştırılmasıyla mümkündür. Bunun yolu da tasavvuftur. Devrimler yine olacak, toplu kurtuluş reçeteleri yine üretilecek, ama insan kişisel çabasıyla içindeki hayvanı yok etmedikçe asla kurtulamayacaktır. Marksistler, insanı kendine rağmen kurtarmanın mümkün olmadığını, bunu başarmak için kişinin önce nefsiyle hesaplaşması gerektiğini öğrendiklerinde, ideolojilerine daha iyi hizmet edebilirler.

İNSAN-I KAMİL ÜSTÜNE

İnsan-ı kamilin gönlü, ha deyince tutuşan çıra gibidir. Sürekli bir halden diğerine geçer ve hallerin gereğini yerine getirmede zorlanmaz. Kah ağlar, kah güler, dünyanın tüm kederleri ve sevinçleri sinesindedir, acı çekenle gözyaşı döker, sevinenle kahkaha atar, tıpkı Yunus’un dediği gibi:

Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur,
Bir dem gelir şadi olur, bir dem gelir giryan olur.


***
Bazen yumulup kabuğuna çekilir, dünyayla ilişiğini keser. Kış mevsimi gibi soğuk, taş gibi duyarsızdır, var mıdır yok mudur bilinmez. Sonra birden hareketlenir, bahar dalları gibi çiçek açar, coşkun sular gibi çağıldar, mest olup kendinden geçer, tıpkı Yunus’un dediği gibi:

Bir dem sanasın kış geldi, şol zemheri olmuş gibi
Bir dem beşaretten doğar, hoş bağ ile bostan olur
.

***
Bazen dilsizleşir, konuşmayı beceremeyen bebeklere benzer, uzak diyarlardan gelmiş suskun garipler gibidir. Derken ansızın dili çözülüverir, dudaklarından hikmet pınarları akmaya başlar, dertlilere, bunalmışlara yol gösterir, tıpkı Yunus’un dediği gibi:

Bir dem gelir söyleyemez, bir sözü şerh eyleyemez
Bir dem dilinden dür döker, dertlilere derman olur.

***
Bazen ululuğun simgesi oluverir, karlı dağlar gibi erişilmezdir. Derken bir hiç olup yerin yedi kat dibine iniverir. Coşup kabardığında her şeyi kucaklayan umman olur, tıpkı Yunus’un dediği gibi:

Bir dem çıkar arş üzere, bir dem iner tahtessera
Bir dem sanasın katredir, bir dem taşar umman olur.

***
O dünya vatandaşıdır, burası benim diyebileceği sabit bir yeri yoktur, körü körüne bir inancı da yoktur, kiliseye de gider, mescide de. Hiçbir düşünce ona yabancı değildir, tıpkı Yunus’un dediği gibi:

Bir dem varır mescitlere, yüz sürer orda yerlere
Bir dem varır deyre girer, İncil okur ruhban olur
.

***
Bazen iyilik perisidir, inancını yitirmişlerin, hayat yorgunlarının acılarını dindirir, onlara yaşam sevinci aşılar. Sonra aniden kibir kalesine çekilir, herkesi küçümser, sıradan insanın idraksizliği ona diken gibi batmaya başlar, tıpkı Yunus’un dediği gibi:

Bir dem gelir İsa gibi ölmüşleri diri kılar,
Bir dem girer kibr evine Firavn ile Haman olur
.

***
Yunus Emre bir nefesinde insan-ı kamili işte böyle anlatıyor. Kimdir bu insan-ı kamil? İlk bakışta, tutarsız ve çelişkili davranışlarda bulunan dengesiz bir insan izlenimi verir. Bu yüzden, tarihteki pek çok insan-ı kamil mecnun (deli) damgasını yemekten kurtulamamıştır. Hatta Yunus’un bu damgadan yakınan bir nefesi bile vardır, şöyle der:

Yar yüreğim yar, gör ki neler var
Bu halk içinde bize güler var.
Ko gülen gülsün, Hak bizim olsun,
Gafil ne bilsin Hakk’ı sever var.

Aslında madalyonun bir yüzünde mecnun, diğer yüzünde insan-ı kamil vardır, ama mecnun aldatıcı bir görüntüdür. Bakmasını bilen, insan-ı kamilin dengesizlikler içinde muhteşem bir denge yarattığını fark eder. Her kılığa giren yapısıyla iyiyi de bilir kötüyü de, kibri de bilir alçakgönüllülüğü de, cehaleti de bilgeliği de, merhameti de acımasızlığı da. Dört dörtlük, her tür duygu ve düşünceyle yüklü bir insandır o. Dengesizliklerin dengeye ulaştığı duraktır, tek kelimeyle dengesiz dengedir!


Ondan bir şey çıkarmak ya da ona bir şey eklemek mümkün değildir, neyse odur. Çıkarılamaz, çünkü fazlalık yoktur. Eklenemez, çünkü hiç kimse ona ek yapacak olgunlukta değildir. Bu haliyle artmayan eksilmeyendir. Artırma ya da eksiltme sıradan insanlar içindir, sıradan insana kendinde olmayan bir paye vermek ya da olanı geri almak her zaman mümkündür. Hiçbir meziyeti olmadığı halde, dünyanın başına bela kesilen diktatörler ya da insanlığa ışık tuttukları halde, sefaletin kucağına itilen alimler gibi. İnsan-ı kamilin yücelmek için bir isteği olmadığı gibi, insanlara yaptığı hizmetin karşılığını almak gibi bir beklentisi de yoktur. Övgüler de, sövgüler de onun zırhını delemez, başkaları için zaaf olan onun için güç kaynağıdır!


Denebilir ki, insan-ı kamil kainatın ruhudur, parçaların içinde toplandığı bütündür. Her insan kendinden bir parça, her yaratık kendinden bir yankı bulabilir onda. Ona göre yaratılış tümüyle saygıdeğerdir, evrende gereksiz hiçbir şey yoktur. Bu yüzden insan-ı kamil her zaman hoşgörülüdür, iyiliği tavsiye eder, ama şeytanı dışlamaz. Fakrı öğütler, ama zengine kin beslemez. Akıllı olmayı önerir, ama aptalı korur, bu yüzden esirgeyen ve bağışlayandır. Birçoklarının sandığı gibi, kötülüğün kökünü kazımak gibi bir takıntısı da yoktur, çünkü iyiliğin ancak kötülük var olduğu sürece ayakta kalabileceğinin bilincindedir. Onun için önemli tek şey vardır, evrendeki dengeyi koruyarak iyinin önünü açmak.

BİLİM VE METAFİZİK
11 Şubat 2008 Pazartesi - Yaşar Uçar


Bilim ve metafizik, birbirine zıt varlık alanlarını inceleyen bilgi edinme yolları olarak bilinegelmiştir. Bilim, insanın beş duyusuyla algılanabilen, deneyi yapılabilen fizik dünyaya yönelirken, metafizik insan duyularıyla algılanamayan, dolayısıyla deneyi de yapılamayan fizik ötesi varlık alanını konu edinir. Doğal olarak her ikisinin bilgi edinme metotları da farklıdır, bilim teorilerini pratikle doğrulamaya özen gösterirken, metafizik daha çok sezgi, ilham ve vahiy gibi aşkın (transandant), yani varlığın maddi yapısını aşan yöntemler kullanır. Hem incelenen alanın, hem de metotların farklılığı, bilim ve metafiziği günümüzde düşman kardeşler konumuna getirmiştir. Biz bu didişmeden insanlığın karlı çıkacağı inancında değiliz. Bilim adamlarının sistemli metafizik düşmanlığının altında “tarihi bir kuyruk acısının” izi olduğunu düşünüyor, konuyu daha iyi anlamak için biraz gerilere gitmekte yarar görüyoruz.


Günümüz bilimi, başlangıçta ortaçağ metafiziğine ve onu temsil eden ortaçağ felsefesine bir tepki olarak gelişmeye başladı. Aralıksız bin yıl (MS.IV-XIV) insan düşüncesi üzerine bir karabasan gibi çöken ortaçağ metafiziği, her tür özgür düşünceyi yasakladı ve ezdi. Dinin emrine verilen felsefe, kilise babalarının vardığı sonuçları doğrulayan bir “hık deyici” konumuna düşürüldü. İsa’nın sevgi dolu öğretisinden katı dogmalarla yüklü bir umacı yaratmayı başaranlar, engizisyon mahkemelerini çalıştırarak binlerce insanı kovuşturup cezalandırdılar. Giordano Bruno diri diri yakıldı, Galilei Galileo düşüncelerini inkar ederek canını zor kurtarabildi. Bugün bilim adamlarının metafizik karşısında takındığı alaycı ve inkarcı tavırda, o kıyım günlerinin payı olsa gerek! Ne var ki bu meşru, ama modası geçmiş öfke onları haklı çıkarmaya yetmemekte, kendilerini bir zamanlar dar görüşlülükle suçladıkları cellatlarının durumuna düşürmektedir. Şu farkla ki, dinsel bağnazlığın yerini bugün bilimsel katılık almıştır.


Günümüz biliminin tavrı ne olursa olsun, metafizik de insan düşüncesinin bir ürünüdür, öyle sanıldığı gibi tepeden tırnağa tu kaka da değildir. Özellikle antikçağ metafiziği o denli güçlüdür ki, ortaçağ karanlığından kurtulmaya can atan Rönesans aydınlarının ilk yaptıkları iş, antikçağ metafiziğini derinlemesine incelemek olmuştur. Araştırdıkça Sokrat ve Eflatun’da daha evvel göremedikleri incelikler keşfetmiş, özellikle Aristo’nun düşüncelerinin kilise babalarınca nasıl çarpıtıldığının farkına varmışlardır. Rönesans (yeniden doğuş) deyiminin kendisi bile, antikçağ metafiziği üzerindeki incelemelerin yenilenmesi, yeniden doğması anlamına gelir. Öte yandan, Rönesans’ı izleyen ve 18. yüzyılda doruğuna ulaşan Aydınlanma Felsefesi de metafizik kurgulara yabancı değildir. Berkeley, Kant, Schopenhauer ve Hegel gibi filozoflar yeni metafizik teoriler geliştirmişlerdir. Özellikle Hegel metafiziğe diyalektik bir boyut kazandırarak, her şeyin zıddıyla gelişebileceğini söyleyen idealist diyalektiğin temellerini atmıştır, gerçi Hegel diyalektiğin metafizik karşıtı bir yöntem olduğunu söylemişse de, felsefesinin kalkış noktası ruh (geist) olduğu ve maddeden bağımsız bir düşünce tarzı sergilediği için sonuçta idealist bir filozof olarak kalmıştır. Görüldüğü gibi, metafizik yöntem antikçağdan günümüze kadar olan yolu düşe kalka da olsa, kendi içinde bir evrim geçirerek kat etmiştir. Bu haliyle metafizik değişmeyenin bilgisi ya da donmuş kalıplar yığını değil, antikçağ öncesini de hesaba katarsak, tam altı bin yıllık bir düşünce serüveninin, ilk maddenin ne olduğunu sorgulayarak işe başlayıp diyalektik yönteme değin uzanan bir evrimin ürünüdür.


Elle tutulup gözle görülemeyen, deneyi yapılamayan şeyleri yok sayma bilim adamlarının fantezilerinden biridir! Bu mantıktan yola çıkarsak, 1590’da Hans ve Zacharias kardeşler mikroskobu icat etmeseydiler, bugün mikropların varlığını inkar etmek gerekecekti. Aynı şekilde güçlü teleskoplar yapılmasaydı, evrenin uzak köşelerindeki yıldızlar yok farz edilecekti. Bilim adamları bu ve benzeri örneklerden ders almış gibi görünmüyor, iki-üç yüzyıllık bulguların sarhoşluğuna kapılarak fizik ötesi alana kapılarını sımsıkı kapamaya, insan yeteneklerinin binlerce yılda biriktirdiği mirası reddetmeye devam ediyorlar. Diyelim ki Tanrının varlığı, ruhun mahiyeti, ölümden sonra hayat gibi konularla ilgili metafizik bulgular, yöntemlerini aştığı için bilimin ilgisini çekmiyor, ya herkesin gözü önünde olup biten metafizik kaynaklı somut olaylara ne demeli? Örneğin, televizyonda adamın biri kolunda zehirli akrep gezdiriyor, ama hayvan onu sokmuyor, adam bu işe şerbetli olduğunu, kendi ocağına mensup kişilerin de akrepten etkilenmediğini söylüyor. Yine televizyonda Rufai ayini yapılıyor, ayine katılanlar ellerindeki şişleri vücutlarının muhtelif yerlerine batırıp öbür taraftan çıkartarak burhan (delil) gösteriyorlar, bir dirhem kan akmıyor, acı duymuyorlar. Uri Geller adındaki İsrailli genç, elinde tuttuğu çatal ve kaşıkları bakışlarıyla, hiçbir fizik güç kullanmadan bükebiliyor. Filipinlerde neşter kullanmadan parmaklarıyla ameliyat yapan insanlar ekranlarda boy gösteriyor. Mevlevi ayinlerinde semazenler saatlerce eksenleri etrafında dönebiliyor ve bundan etkilenmiyorlar. Bilimin bu somut olaylar karşısındaki tavrı ya inkar kalesine sığınmak ya da işin içinde hile olduğunu söylemek! Kanımızca bu da bir tür yobazlık, hem de bilimsel yobazlık, din yobazının yaptığından daha saygıdeğer değil, daha küçük düşürücü, çünkü bilimsellik adına yapılmakta. Oysa bilim adamının yapması gereken şey, bu olguların varlığını kabul etmek ve nasıl meydana geldiklerini araştırmaktır.


Sayıları az olmakla birlikte, bazı bilim adamlarının metafizik metotlara gereken özeni gösterdikleri biliniyor. Yakınlarda ölen dünyanın önde gelen teorik fizikçilerinden David Bohm ( 1917-1992) “Her şeyi oluş hareketi içindeki bölünmez bütünlüğün bir parçası olarak görmeyi” tavsiye ediyor, maddede bir “ilk zeka” bulunduğunu söylüyordu. Ona göre tezahür eden olay ve nesneler rastgele değil, saklı realite düzeylerinden izafi olarak birleşmiş bütünler halinde ve yaratıcı bir şekilde gerçekleşiyordu. Bohm bu alana “saklı düzen” adını veriyor, ruh ve madde ayrımının bir zandan ibaret olduğunu ileri sürüyordu. Yaptığı deneylerde, atom altı parçacıkların birbirleriyle haberleştiklerini, bir plazma içindeki elektronların birey gibi davranmayı bırakıp bir bütünün parçasıymış gibi davrandıklarını keşfetmişti. Bohm bu görüşleriyle, evrende saklı bir düzen olduğunu, var oluşun temelinde bir “varlık birliğinin” bulunduğunu anlatmak istiyordu. Bohm’un görüşü, mistisizmdeki vahdet-i vücut teorisiyle bire bir örtüşmektedir. Ayrıca Bohm, atom altı parçacıkların gizli düzeninden yola çıkarak, insan toplulukları arasındaki çatışmaların, bu toplulukların kendilerini birbirlerinden farklı görmelerinden kaynaklandığını, insanlar “varlık bütünlüğünü” keşfettikleri zaman çatışmaların da sona ereceğini söylüyordu.
Bize göre gerçek tıpkı aysberg (buzdağı) gibidir. Aysbergin suyun üzerinde kalan kısmı, yani elle tutulup gözle görülebilen bölümü, bilimin inceleme alanıdır ve bilim adamlarına bırakılmalıdır. Suyun altında kalan kısmı, yani elle tutulup gözle görülemeyen bölümüyse metafiziğin inceleme alanıdır, filozoflara ve tasavvuf erbabına bırakılmalıdır. Aysbergin üstü bilimsel metotlarla, altı ise metafizik metotlarla incelenmeli, bulgulardan karşılıklı yararlanma yoluna gidilmelidir. Metafizikçilerin somut dünyayı küçümsemeleri ne kadar yanlışsa, bilim adamlarının fizik ötesini yok saymaları da o denli yanlıştır. Gerçek her iki kesimin vardığı sonuçların insanlığın yararına kullanılmasıyla ortaya çıkacak, uygarlık büyük bir ivme kazanacak, teori, deney, sezgi ve ilhamla donanmış insan harikalar yaratacaktır. Bilim adamları, metafizik bulgular konusundaki küçümser tavırlarını bir yana bırakarak, bugün yürümekte oldukları yolun geçmişte sezgi ve hayal gücü sahiplerince yarılıp açıldığını unutmamalıdırlar. Einstein gibi ünlü bir bilgine “Yaptığımız şey, Tanrının evvelce çizdiği çizgilerin üzerinden geçmektir” dedirten zorunluluğun ne olduğunu derin derin düşünmeli, bilimin kat ettiği mesafenin, varlık alanının sonsuzluğu karşısında bir hiç olduğunu artık anlamalıdırlar. Ve bilmelidirler ki, vaktiyle peygamber ve ermişler varlık denizine dalarak aysbergin görünmeyen bölümünden işlenmesi gereken çok değerli inciler çıkarmışlardır. Ruh ve madde Bütün’ün iki tezahürüdür, bunlardan birini yok saymak ne bilime, ne de metafiziğe bir şey kazandırır. İnsan ne salt maddeden oluşmuş bir robot, ne de salt ruhtan oluşmuş bir hayaldir. “Tanrının iki eliyle yarattığı” (ruh ve madde) bir bütündür, bu yüzden yetenekleri de iki yönlüdür, maddeyi bilen yetenekleri (akıl, duyu, deney) ve manayı bilen yetenekleri (sezgi, ilham, vahiy). Her iki yeteneğin karşılıklı yardımlaşarak kullanılması halinde gerçeği yakalamak çok daha kolay olacaktır.


Konuyla ilgili olarak bazı prof etiketli bilim adamlarının bile sıkça düştüğü bir yanılgıyı vurgulamak isteriz. Söz Tanrı ve inançtan açıldığında, bu kişiler Tanrının varlığının bilim tarafından doğrulanamayacağını, fakat inanan insanlara saygı göstermek gerektiğini, çünkü bu alanın bilimin değil inancın konusu olduğunu söyleyerek akıllarınca bilgiçlik taslarlar! Bu tavrın altında gizlenen alay ve inkarı sezmemek mümkün değil. Bu baylar farkına varmadan aslında bilimin aczini itiraf etmekteler. Tanrının varlığı ya da yokluğu konusunda bir çalışmaları varmış da, kullandıkları metotlar sanki yeterliymiş de, bu tür bir araştırmaya gerek duymuyorlarmış gibi davranırlar. Hayır beyler, Tanrı hala inanç konusu olarak kalıyorsa, bu sizin çaresizliğinizden ve kullandığınız metotların yetersizliğindendir, gücünüz yetse Tanrı inanç konusu olarak kalır mıydı? Öyleyse tek yol Tanrıyı yok saymak, siz de zaten onu yapıyorsunuz, gücü yetenlere de itibar etmiyor, aksine küçümsüyorsunuz. Psikoloji ilminiz ruhi davranışları inceliyor, ama ruhu ıskalıyor! Ruhun tezahürlerini (davranış) kabul ediyorsunuz, ama ruhu yok farz ediyorsunuz. Neden? Çünkü metotlarınız elvermiyor, çünkü ruhu kavramak için başka şeylere ihtiyacınız var, sezgi gibi, ilham gibi. Onları kullanınca da bilimsellik iddianızı yitiriyorsunuz, nasıl çıkacaksınız bu açmazdan? Elbette insanoğlunun tüm yeteneklerini kullanarak, bilim dışı kazanımlara sırt çevirmeyerek çıkacaksınız.


Bilimin metotlarını aşıyor diye, insanlık Tanrı ve ruh konusunda düşünmeye son mu verecek? Yaşamın anlamını, ölümün esrarını araştırmayacak mı? Evrendeki uyum ve düzenin hangi amaca hizmet ettiğini, dahası bu evrenin neden var olduğunu merak etmeyecek mi? Canını her şeyden esirgeyen insanın, yüksek idealler uğruna seve seve ölüme hangi gerekçeyle gittiğini bilmek istemeyecek mi? Bencillik yaşam kuralı olmuşken, dayanılmaz acılar çekerek insan-ı kamil olmanın hangi irade tarafından dayatıldığını anlamak istemeyecek mi? Bilim bu soruların yanıtlarını verebildiği gün, insanlığın metafiziğe ihtiyacı kalmayacaktır. Ama bu tür soruları gereksiz ve önemsiz saydıkça, tek kanadı kırılmış kuş gibi asla uçmayı beceremeyecektir. Bu durumda yapabileceği tek şey, maddenin imkanlarını sonuna kadar tüketerek amaçsız ve ruhsuz bir uygarlık yaratmaktır! Görevimiz insanı küçültüp tek boyutlu hale getirmek değil, aksine yüceltmektir. Madde boyutunun yanına mana boyutunu da katabilirsek, insanoğlu iki kanadı sağlam kuşlar misali gerçeğe kanat açabilir.

TANRI ÜSTÜNE
28 Kasım 2007 Çarşamba - Yaşar Uçar


Tasavvuf Tanrı kavramını iki bölümde inceler. Tanrının Zatı ve Tanrının tezahürleri, yani (isim ve sıfatları). Kanımca, tasavvuf ilminin insan bilincine yaptığı en büyük katkı bu ayrımı yapmış olmasıdır, insan ancak bu sayede Tanrısını bilinmezlikler girdabından çekip çıkarmayı ve anlamayı başarabilmiştir.


Tanrının Zatı, onun kendine özgü, tüm insani ölçü ve algılardan arındırılmış varlık alanıdır. Bu konumda Tanrı yaratıcı bile değildir, kendi içine kapanmış, tüm kavram ve suretlerden, tüm sıfat ve isimlerden arınmış bir Tek’liktir. Tanrının bu konumuyla ilgili en iyi değerlendirmeyi Hz. Ali yapıyor: “O öyle bir mabuttur ki, derin düşünceler onu idrak edemez, anlayış derinliklerine dalış Zat’ının özüne inemez. Onu tanımlamaya kalkışan, bir başkasına eşit kılmış sayılır, başkasına eşit kılan, ikiliğe düşmüş olur. Ona işaret eden, onu sınırlar. Nerde diyen, onu bir yerde sanır. Bir yerde diyense, başka yeri onsuz sanır. Vardır yaratılmaksızın, mevcuttur yokluktan var olmaksızın. Her şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı değil. Görendir, görülen yokken. Birdir, bir varlığa muhtaç olmaksızın…”


Görüldüğü gibi, insan Tanrının Zat’ına ilgi duyduğu sürece O’nu kavramakta zorlanır, çünkü ortada ne kavranacak, ne de görülecek bir şey vardır. Buna rağmen, Tanrının Zatını idrak konusunda çok umutsuz bir tablo çizen Hz. Ali, Tanrıyı bilme konusunda olumlu şeyler söylüyor. Kendisine, “İbadet ettiğin Allah’ı görüyor musun?” diye sorulduğunda, verdiği yanıt ilginçtir, “Görmediğim Allah’a ibadet etmem, ne var ki ben O’nu et gözüyle değil, gönül gözüyle görüyorum.” Bu ifade, Tanrının ancak sezgi yoluyla, yani kalp gözüyle kavranabileceğini gösterir. Ateistleri açmaza, giderek inkara sürükleyen şey, Tanrının Zat’ına duydukları aşırı ilgi ve ardından gelen hayal kırıklığıdır! İnsan aklının çözemediği sırlar karşısında öfke duyup inkara sapması doğaldır, peygamberler bile bu açmaza düşmekten kurtulamadı! Tanrıyı görmekte direnen Musa’ya, çalının ortasında yanan bir ateş gösterilmiş, böylece Tanrının Zatını değil, ancak tezahürlerini (yarattıklarını) görebileceği ima edilmiştir. Tanrının ne tür bir varlık olduğu konusunda öğrencilerinin ısrarlı sorularına hedef olan Buda ise, Tanrıyı görmenin bir işlerine yaramayacağını, ama O’nun isteklerini yerine getirmenin daha akıllıca olduğunu defalarca anlatmak zorunda kalmıştır.


Tasavvuf erbabı, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi diledim, bu yüzden kainatı yarattım” hadisine dayanarak Tanrının Zatının bilinemez, ama tezahürlerinin (isim ve sıfatlarının) bilinebilir olduğunu, Tanrının kademe kademe alçalarak kendi cevherinden varlık alemini yarattığını söyler. Ama bu yaratma Sünni ulemanın sandığı gibi yoktan var etme (Haşir Teorisi) şeklinde değil, Tanrının özünden fışkırma (Sudur Teorisi) ile meydana gelmiştir, yani var olan her şey Tanrıdan fışkırmıştır. Yoktan var etmek, Tanrının dışında bir yokluk kabul etmektir ki, bu da yokluğu Tanrıya ortak koşmak anlamına gelir. Eğer Tanrıdan başka bir şey yoksa, varlığın zorunlu olarak Tanrıdan fışkırması gerekir, tevhit inancının özü budur. Hz. Muhammed’den rivayet edilen bir hadis “Başlangıçta o vardı, başka hiçbir şey yoktu” der. Ondan başka bir şey yoksa, varlık yokluktan değil, zorunlu olarak Tanrının cevherinden yaratılmıştır. Hz. Ali’ye, peygamberin bu yargısıyla ilgili olarak ne düşündüğü sorulduğunda verdiği yanıt ilginçtir, “Doğrudur, hala öyledir.” Yani Hz Ali, başlangıçta Tanrıdan başka şey yoktu, şu anda da yoktur diyor, çünkü yaratılmışların varlığı Tanrıya nispetle görecedir, onlar Tanrıdan fışkırıp yine Tanrıya dönerler, yani mevcudiyetleri geçici olup kendilerine özgü bir varlıkları yoktur. “Hala öyledir” şeklindeki ifade, dolaylı yoldan insanın tanrı parçası olduğunu da ima etmektedir, çünkü insan da her şey gibi Tanrısal cevherden fışkırmıştır.


Yokluktan varlık türetmenin, Tanrı ile kul ayrımını pekiştirme amacı güttüğü aşikardır. Böylece yaratan ve yaratılan kesin hatlarla birbirinden ayrılmış, yaratılanın yaratana kulluk etmesi münasip görülmüştür! Bu görüş, giderek korkulması gereken ve cezalar yağdıran bir Tanrı anlayışına dönüşmüş, kısaca kul Yaradan’ından ayrı düşmüştür. Oysa varlığın Tanrıdan fışkırdığını ileri süren görüş, yaratan ve yaratılan ayrımını kabul etmez, arada kulluk ilişkisi olmadığı için, Tanrıdan fışkıran parça aslından korkmaz, aynı cevheri paylaştığı için onu sever, aynı özü taşıdığı için onu bilebilir! Nitekim, “Nefsini bilen, Rabbini bilir” ayeti bu bilişin formülasyonundan başka bir şey değildir. Peygamber, kainatı yaratmadan önce Tanrının nerede olduğunu soranlara, “altında ve üstünde hava olmayan boşlukta idi” diyor, yani yaratılıştan evvel bir yokluğun var olmadığını ima ediyor, çünkü altında ve üstünde hava olmayan boşluk, Tanrının her şeyi kuşattığını, her şeyi kapsadığını, dolayısıyla kendi varlığının dışında hiçbir şeyin var olamayacağını ifade eder. Tanrıdan başkasının olmadığı yerde varlık da zorunlu olarak ondan fışkıracaktır. Ayrıca, yokluktan varlık çıkarmaya kalkışmak bilimsel verilere de ters düşer, çünkü bilim bir şeyin yoktan var edilemeyeceğini, var olan bir şeyin de yok edilemeyeceğini söyler.


Tanrıdan fışkırarak kainatı dolduran tüm nesneler, canlı ve cansız tüm varlıklar Tanrının tezahüründen başka bir şey değildir. Başka bir deyişle, varlıklar Tanrının dış, Tanrı ise varlıkların iç anlamıdır. İşte bu yüzden, insanoğlu varlığın hikmetine gönül gözüyle baktığında Tanrıyı bilebilir, çünkü parçanın bütünü bilmesinde bir terslik yoktur. İnsana Tanrıyı bilme konusunda özel bir misyon yüklendiğini, “Emaneti dağlara taşlara teklif ettik hiçbiri kabul etmedi, ama insan onu yüklendi” şeklindeki Kuran ayeti de onaylamaktadır.


Bir düşünür, “Eğer Tanrı yoksa, yarından tezi yok onu yaratmalıyız” diyor. Bu söz boşuna değil, çünkü insan Tanrısal niteliklere ulaşma çabasından asla vazgeçmemiştir. Aslında insanoğlu önüne bu hedefi koyduktan sonra, Tanrının varlığı ya da yokluğu önemini yitirir, önemli olan ilahi niteliklere duyulan açlıktır. Ayrıca, olmayan bir şeyin tutku halinde insan bilincinde yer etmesi de düşünülemez. Örneğin Marksistler, erdem bazında Tanrının insana vazettiğinin dışında yeni bir değer üretebilmiş değiller, onların uğrunda savaştığı ilkeleri yok sayan bir tek Tanrı buyruğu gösterilemez. İki görüş arasındaki fark metotlardadır, biri sevgiye, diğeri zora dayanır. Gelmiş geçmiş hiçbir izm, hiçbir öğreti, ilahi buyrukların çapını aşabilmiş değildir, aksine tüm öğretiler ilahi yasalardan etkilenmiştir. Günümüzdeki hukuk ve ahlak kurallarının kaynağı On Emir’dir, zaman içinde yapabildiğimiz tek şey bu emirleri çeşitlendirmek olmuştur. Ölülerimizi nasıl gömeceğimizden tutun da, hangi hayvanın etini yiyeceğimize kadar tüm kurallar Tanrısal buyruklardan alınmıştır. Günümüzde yanlış yolda ilerleyen dinlerin hala ayakta kalabilmeleri, insanın ilahi buyruklara duyduğu kadim hayranlıktan kaynaklanıyor olmalı. Kısaca, Tanrıya şiddetle ihtiyacımız var, binlerce yıllık hasretlerimizin odağında O’ndan başkasını henüz görebilmiş değiliz!

REENKARNASYON VE İSLAM
16 Haziran 2007 Cumartesi - Yaşar Uçar

Bülbül oldum Firdevs bağında öttüm
İnsan sıfatında çok geldim gittim
Sıtkı Baba

Reenkarnasyon (ruhun yeniden bedenlenmesi), tasavvuftaki deyimiyle tenasüh (ruh göçü), oldum olası insanoğlunun zihnini kurcalayan bir konudur. Ölümden sonra insan ruhunun yeni bir bedende varlığını sürdürüp sürdürmediği, bedenlenme zincirinin ne zaman sona ereceği bugün de önemini korumaktadır.

En ilkel dinlerde bile varlığına inanılan reenkarnasyon, özellikle Hinduizm, Budizm, Jainizm, Taoizm ve Sihizm gibi Asya kökenli dinlerde, Orfeizm ve Maniheizm gibi Ortadoğu ve Avrupa dinlerinde büyük kabul görmüş, kadim Mısır ve Çin inançlarında da hararetle savunulmuştur.

Reenkarnasyon, dinsel ve felsefi anlamda ruhun ölümden sonra insan, hayvan ve bazen de bitki olarak birçok kez yeniden bedenlenmesidir. Bedenlenme, ruhun bir önceki yaşamında ulaştığı düzeye uygun bir türün kılığına girerek olur. Amaç ruhun olgunlaşmasını ve Tanrısal öze yaklaşmasını sağlamaktır. Ancak burada yanlış bir inancı düzeltmekte yarar var. İnsan ruhunun hayvan ya da bitki kılığında tekrar enkarne olması bizce mümkün değildir, ayrıca gerekli de değildir. Çünkü insan mertebesine yükselmiş bir ruhun, daha geri bir düzeyi yeniden deneyimlemesi mantıksızdır. Kaldı ki, insan ruhları bireysellik kazanmış ruhlardır, hayvan ve bitkilerde olduğu gibi grup ruhları tarafından yönetilmezler. İnsan ruhunun yeniden bedenlenmesi, bireysel ruh kemale erinceye kadar devam eder. Belirli bir kıvama gelen bireysel ruhun yeniden bedenlenmesi artık söz konusu olmaz. Bu tür varlıklar ışınsal bedenlerle daha yüksek boyutlarda görev yapıyor olabilirler, çünkü evrim asla sona ermeyen bir süreçtir. Budistler bu mertebeye “Nirvana”, tasavvuf erbabı da “Hakk-el yakin” der.
Tevhit dinlerinin reenkarnasyon konusunda takındığı tutum belirsiz, en azından tartışmaya açıktır. Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığa vücut veren kutsal kitaplar, nedense reenkarnasyon konusunda kesin bir yargı vermekten kaçınmışlardır. Söz konusu kitapları yorumlayanlar, reenkarnasyonun varlığına ya da yokluğuna kanıt olacak ayetleri bu metinlerden kolayca bulabilmekte, örneğin İslam alimlerinin reenkarnasyona bakış açısı bu yüzden değişiklik arz etmektedir.Teolojiyle ilgili hemen her konuda kesin yargılar vermeye alışmış Sünni ulema bile, günümüzde reenkarnasyon konusunda ihtilafa düşmüştür. Ulemanın bir kısmı Kuran ve hadis kitaplarından bazı ayet ve hadisleri reenkarnasyonun imkansızlığına delil olarak gösterirken, bir kısmı da değişik ayet ve hadisler kullanarak reenkarnasyonun mümkün olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.
Reenkarnasyon inancını reddedenler, İslamiyetin ruh göçüne asla geçit vermediğini söyleyerek aşağıdaki ayetleri delil olarak gösteriyorlar: “Nihayet onlardan her birine ölüm geldiğinde, Rabbim beni (dünyaya) geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim hayatımı orada bıraktıklarımla, yararlı çalışmalarla değerlendireyim derler. Asla, bu diyenin geçersiz görüşüdür. Onların ardında ba’s (mahşer) gününe kadar sürecek kabir alemi vardır. (Ba’s için) sura üflendiğinde aralarında ne soy sop vardır, ne de bir soranları” (Müminun Suresi 99-101. Ayetler).

Reenkarnasyona yandaş olanlarsa, bu ayetlerin Kuran’a, insanların “nasıl olsa tekrar dünyaya döneceğiz, eksiklerimizi daha sonra da tamamlarız” avuntusuna kapılmamaları için özellikle konduğunu söylemekte, delil olarak aşağıdaki ayetleri göstermektedirler: “Allah’a nasıl olup da küfrediyorsunuz? Siz ölüler iken o diriltti. Sonra sizi yeniden öldürecek, tekrar diriltecek ve nihayet ona döndürüleceksiniz” (Bakara Suresi 28. Ayet). “Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü geceye sokarsın ve ölüden diri çıkartırsın, diriden de ölüyü çıkartırsın. İstediğine hesapsız rızk verirsin” (Ali İmran Suresi 27. Ayet). “Ve Allah sizi yerden ot gibi bitirmiştir. Sonra oraya döndürecek, sizi yine (oradan) bir çıkarışla çıkaracaktır” (Nuh Suresi 17-18. Ayetler).

İslam’ın Alevi yorumuna gelince, bilindiği gibi gerek Alevi felsefesi, gerekse Alevi uluları eskiden beri tenasühe sıcak bakan bir yaklaşım içindedir. Orta Asya’dan getirdikleri Şamanist ve Budist ögelerin Alevi yorumunu etkilediği sanılıyor. Özellikle Alevi ozanlarının deyişlerinde tenasüh inancının önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Kaygusuz Abdal Budalaname adlı eserinde şöyle diyor: “Tanrının emri beni çömlekçi balçığı gibi zamanın çarkı üzerine koyup döndürdü…kah insan, kah hayvan eyledi…kah kul olup satıldım, kah tellal olup sattım…kah denizde balık, kah dağlarda ceylan eyledi…kah beni ataya oğul eyledi, kah atayı bana oğul eyledi…nice kere ata belinden ana rahmine, ana rahminden dünyaya geldim. Nice kere bulut olup havaya ağdım, nice kere yağmur olup yere yağdım. Nice bin kere türlü yakalardan baş gösterdim. Nice bin kere değişik yüzler takındım.”

Büyük Alevi ozanı Hatayi ise bir nefesinde şöyle diyor: “Nuh ile ben bir gemiye binmişem / Yusuf’u tufanda sele vermişem / Sanma bu cihana henüz gelmişem / Bunca geldim bunca gittim ezelden.” Yunus Emre ise bir nefesinde şöyle sesleniyor: “Abdürrezzak ol derviş yoldaş edindi beni / Hallac-ı Mansur ile dara asılan benem / İbrahim Ethem baktı, tacı tahtı bıraktı / Hak yoluna uyaktı, ol sırrı duyan benem / Musa peygamber ile bin bir kelime kıldım / İsa peygamber ile göklere ağan benem.” Bu örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkün, çünkü Alevi-Bektaşi deyişlerinin büyük çoğunluğu devriye denen deyişlerden oluşmakta. Devriyeler, Tanrının nitelikleri kendinde belirinceye kadar, insanın evrendeki tüm varlıklardan nasıl süzüldüğünü konu edinen deyişlerdir. Tanrıdan insana (kavs-i nüzul) ve insandan Tanrıya (kavs-i uruç) doğru varlığın kat ettiği aşamaları anlatırlar, yolculuk Tanrıya dönüşle son bulur. Kısaca, insan ruhu olgunluğa ulaşıncaya kadar çeşitli bedenlere girip çıkar. Ayrıca Alevi inancında “kendi cenazesini kendi götüren Hz. Ali” ve “güvercin donunda Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş-ı Veli” motifleri, tenasüh inancının yaygınlığını gösteren önemli söylencelerdir.

Konuya akıl ve mantık penceresinden bakıldığında, reenkarnasyonun pekala mümkün olduğu, dahası gerekli olduğu sonucuna varırız. Tanrı her şeyiyle uyumlu dört dörtlük bir evren yaratmış ve her olguyu birbirine sebep-sonuç ilişkisiyle bağlamıştır. Evrende hiçbir şey rastlantı sonucu oluşmaz ve hiçbir şey bir abes için var olmaz. Bize çok saçma ve gereksiz gelen olgular bile, hikmetini henüz çözemediğimiz deruni bir anlam taşırlar, aklımızın aczini rastlantılarla açıklamak insana özgü bir kolaycılıktır. Yaratılış tümüyle olgun insan üretmeye yarayan devasa bir mekanizmadan başka bir şey değildir. İndirilen tüm kitapların, gelmiş geçmiş tüm peygamber ve ermişlerin görevi, insanın olgunlaşmasını sağlamaktır. Mevcut dinlerin bu amaca ne kadar hizmet ettikleri, insana destek mi, yoksa köstek mi oldukları aşikardır!

Peki, insan-ı kamil (olgun insan) olmak için 60 -70 yıllık bir ömür yeterli midir? Elbette değil! Tarih, bir avuç insanın dışında bu ipi kimsenin göğüsleyemediğini gösteriyor. Çok zahmetli, çok muhteşem bir dekoru (evreni) yaratan Tanrının, bir ucundan sahneye (dünyaya) insan sokup abes bir oyun oynattıktan sonra kaldırıp çöpe atması akla yakın mı? Elbette değil, Tanrı ne insanın 60 -70 senede olgunlaşamayacağını bilmeyecek kadar cahil, ne de bir denemeden sonra onu çöpe atacak kadar müsriftir! Buna ihtimal vermek bile, Tanrının abesle iştigal ettiğine inanmakla eşdeğerdir. Öyleyse, Tanrı yoğurduğu insan hamurunu istediği kıvama gelinceye kadar yoğurmaya devam edecektir! İşte bu yüzden, insan denen hamur bir yaşamda değil, belki bin yaşamda Tanrının ağzına layık hale gelinceye kadar yoğrulmak için dünyaya gelip gidecektir. Akıl ve mantık, Tanrının tasarrufunun bu yönde olduğunu söylüyor.

Eğer bazılarının iddia ettiği gibi, bir tek yaşamdan sonra hesaba çekiliyorsak, doğum esnasında ölen bebekler hangi amelleri yüzünden hesap verecekler? Akli yeteneklerini hayatlarında hiç kullanamamış deliler, doğuştan sakat olan ve adeta bitkisel hayat yaşayan özürlüler hangi günahları yüzünden hesaba çekilecekler? Herkese bir yaşam şansı veren, onu da bazılarına doğru dürüst vermeyen Tanrının adil olduğundan söz edilebilir mi? Adaletsizlik, ancak insana birden fazla yaşam şansı verilerek giderilebilir. Aksi takdirde Tanrıyı kullarına zulmeden bir zalim durumuna düşürmüş oluruz.

Yaratılışın sırrı, reenkarnasyonun var olup olmadığını değil, niçin var olduğunu idrak edenler tarafından çözülecektir. Reenkarnasyon var mı yok mu sorusu teolojinin konusu ise, reenkarnasyon niçin var sorusu tasavvufun konusudur. Teoloji ve tasavvuf el ele vermedikçe bu esrar tam anlamıyla çözülemez.

 

ÖLÜMDEN SONRA YAŞAM
11 Haziran 2007 Pazartesi - Yaşar Uçar

Ölümden sonra yaşam, binlerce yıldır insanoğlunun kafasını kurcalayıp durur, konuyla ilgili bitmez tükenmez sorular ardarda sıralanır. Herkes bir gün öleceğine göre, dünyada payına yoksulluk ve ıstırap düşenin bu işten çıkarı nedir? Gününü gün eden, ahlak kurallarına aldırış etmeyen insanı nasıl bir ceza bekler? Acaba peygamberler nafile birer avutucu, kutsal kitaplar birer züğürt tesellisi midir?


Ölümden sonra yaşam olmadığına inanan birinin, hangi gerekçeyle yaşamaya devam ettiğini anlamak gerçekten zordur! Eğer yaşam ölümle son buluyorsa, eğer ölümün ötesinde hiçbir şey yoksa, bunca ıstıraba neden katlanmalı? Bu durumda insan bir abese hizmet ediyor demektir, ötesi olmayan bir saçmalığı bu kadar ciddiye alarak yaşamaktansa, intihar etmek daha akıllıca olur! Evrendeki uyumun ve dünya denen muhteşem dekorun bir abese hizmet etmek için meydana getirildiğini söylemek hiç de inandırıcı değil. Ötesi olmayan bir atımlık barut için ne Tanrı bu kadar zahmete girer, ne de insanoğlu bunca çileye katlanır.


Yaşamayı seven öte tarafa inanmasa bile, şuuraltında bir varlık sebebi aramaya devam etmekte, bu konuda bir karar vermeye çalışmaktadır. İntihar edenlerin varlık sebebini yitirmiş kişiler olduğu göz önüne alınacak olursa, yaşamakta direnenler en azından ötesi olmayan bir abesi yaşamadıklarına iğreti de olsa inanmaktadır, aksi takdirde yaşamaları için hiçbir sebep kalmazdı. Örneğin, dürüst kalabilmek için nefsi ve çevresiyle mücadele eden kişi için, ötesi olmayan yaşam dayanılmaz bir işkencedir. İnsan her şeye rağmen yaşamaya devam ediyorsa, derununda bir yerlerde ölümden sonra yaşam olduğuna inanıyor demektir.


Bizim de paylaştığımız bir görüşe göre, deneyimlediğimiz tüm duygu ve düşünceler mikrodalga bedenimize (auramıza) kaydedilmektedir. İyi duygu ve düşünceler pozitif elektrik yükü olarak, kötü duygu ve düşünceler ise negatif elektrik yükü olarak anında bu ışınsal bedene yansır. Dolayısıyla, dünyada yapıp ettiklerimizin hesabını öldükten sonra öte alemde veriyor değiliz, hesabın faturasını giderken yanımızda götürmekteyiz. Ölümle birlikte maddi yaşam sona ermekte, ışınsal bedenle öte alemdeki yaşam başlamaktadır. Bu yüzden, hesabın öte tarafta görüldüğü savı doğru değildir, aksine öte taraftaki yaşam için hesap burada şekillenmektedir.


Kuran’daki bir ayet bu gerçeğe dikkat çekiyor: “Allah nezdinde hak din İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkar edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur” (Ali İmran Suresi 19. ayet). Ayette Arapça olarak “Allah seri’ül hisabtır” yani hesabı çok seri, çabuk olandır deniyor. Işınsal bedene anında yapılan kayıtla, ayetteki seri hesap arasındaki uyuma dikkat çekmekte yarar var. Bir başka Kuran ayeti ise şöyle diyor: “İnsan için kendi çalışmalarının getirisinden başka bir şey yoktur” (Necm Suresi 39. Ayet). Ayetteki “kendi çalışmalarının getirisi” sözü, ışınsal bedene yüklenen negatif veya pozitif yükten bizzat insanın sorumlu olduğunu akla getiriyor.


Sonuç olarak, ölümden sonraki yaşama inanmak mantıklı bir şeydir. Aksi takdirde insan niçin yaşadığını bilmeyen, saçmalığa hizmet eden sıradan bir hayvan konumuna düşer. Oysa insana “hilafet” payesi, bu sırrı çözerek somutun ötesindeki soyut Gerçeği idrak etsin diye verilmiştir. İnsan, anlamını bilmediği saçma bir oyunu sürdüren şaşkın bir varlık değildir!

NEFRET YAPAY BİR DUYGUDUR!
24 Nisan 2007 Salı - Yaşar Uçar


Tanrının iki tür tasarrufu vardır, yaratma ve yok etme! Ebedi süreçte cereyan eden bir çeşit dağıtma ve toplama işlemidir bu. Başka bir deyişle, varlık alemi Tanrısal cevherin zincirleme tezahüründen ve tezahürlerin aslına dönüşünden başka bir şey değildir. Ne var ki yaratılış yaratan ve yaratılan diye ikiye bölünmez, yaratılan her şey Tanrının cevherinden fışkırmıştır. Kısaca, vücut tektir, eskilerin vahdet-i vücut dedikleri şey yani.


Yaratılışın amacı Tanrının bilinmesini ve sevilmesini sağlamaktır, bu yüzden yaratılış baştan sona bir bilgi ve sevgi eylemidir. Eğer Tanrı zatının sınırları içinde kalacak olsaydı bilinemez ve sevilemezdi. İslam peygamberine atfedilen bir hadis, bu gerçeği çarpıcı şekilde şöyle dile getirir: “Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi ve sevilmeyi diledim, bu yüzden kainatı yarattım.”


Peki asla dönüş nedir? Tanrıdan fışkıran canlı cansız tüm varlıklar kemale erdikten sonra asıllarına, yani Tanrısal cevhere geri dönerler. Bu yolculuğun belirli bir süresi yoktur, kemal sonsuz bir süreçtir. Bir bakıma asla dönüş, fışkırmanın tersidir, yani bir çekim hareketidir, Tanrının cazibesine kapılmak, O’nun tarafından soğurulmaktır!


Cevhere dönüşe eşlik eden duygunun nefret olamayacağı aşikardır, Tanrıdan sevgiyle fışkıranın yine sevgiyle aslına dönmesi gerekir. Bu yüzden, bilgi ve sevgiyle yoğrulmamış hiçbir parça (insan) aslına dönemez, yani negatif duygulardan arınması gerekir. İslam tasavvufunda kirden pastan arınmış bu parçaya insan-ı kamil denir. Demek ki Tanrı dağıtma ve toplama işleminde aynı ölçüleri kullanmaktadır, her iki tasarrufunun belirleyici unsuru da bilgi ve sevgidir.


Öyleyse nefretin insan yaşamındaki yeri nedir? Sevgiyle yaratılıp sevgiyle aslına döndürülen varlıkta nefret gibi olumsuz bir duygu nasıl oluşur? İşte ezeli sır buradadır! Tanrının Zat’ında olumsuz bir duygunun barınamayacağı açıktır, tıpkı olumlu bir duygunun barınamayacağı gibi, Zat alanı her tür bölünmeden ve ikilikten arınmıştır. Zıtların varlığı bir yana, orada varlığın kokusu bile yoktur!
Aslında nefret Tanrıdan kaynaklanmaz, Tanrının ne özünde, ne de amaçları arasında nefret gibi bir duyguya yer var. Tanrı kendi mülkünde neden bir kanser hücresi yaratsın? İşin aslı şu ki, nefret var gibi görünen bir yoktur! Şimdi denebilir ki, yaşamdaki bunca örnek ortada dururken, nefretin var gibi görünen bir yok olduğunu kabul etmek mümkün mü? Kabullenmek güç olsa da, nefretin insan zihninin yarattığı bir illüzyon olduğunu söylemek zorundayız. Tanrısal ışığı yeterince alamayan insan bilinci var gibi görünen yokları yaratır. Işığın yokluğu karanlığı, bilginin yokluğu cehaleti, sevginin yokluğu korkuyu, korku da kendi çocuklarını, yani nefreti, merhametsizliği, hoşgörüsüzlüğü vb. yaratır. Kısaca, bir şeyin aslı insan bilincine uğramadığı zaman, zihin o boşluğu onun gölgesiyle doldurur. Nefret de bir gölgedir, sevgi insan bilincine egemen olduğunda çekip gider.


Bu noktada can alıcı soru şudur: Tanrının sevgiyle yarattığı bir dünyada negatif gölgelere ne gerek var? Çünkü Tanrıya dönüş, yani olgunlaşma gölgeler olmadan sağlanamaz, insan bilinci ancak zıtlarla dersini öğrenebilir. Parça (insan) Bütün’ün yeteneklerini taşımadığı, algısı yaratılışın nitelikleriyle sınırlı olduğu için zıtlarla düşünmek ve eylemek zorundadır. İnsanoğlu sevgiyi algılamak için nefreti, mutluluğu tatmak için acıyı kullanır. İdrak darlığı yüzünden, parçanın Bütün’e ulaşmak için kullandığı bir yöntemdir bu. Kısaca, insan Tanrıya dönüşün ancak sevgi ve bilgiyle mümkün olduğunu öğreninceye kadar negatif gölgelerle boğuşmak zorundadır. Dolayısıyla, nefret insanı sevecenliğe taşıyan bir kamçıdır denebilir! Başka bir deyişle, nefret “dolaylı sevgidir.” İnsan binlerce kez nefret-sevecenlik döngüsünü yaşayarak sevgiye, o yolla da Tanrıya ulaşır.


Zıtların olmadığı bir alemde hayatiyet de olmaz, yaşam denen oyunun kotarılması için zıtların varlığı gereklidir. Aksi takdirde tezahürden önceki duruma, Tanrının bölünme ve ikilikten arınmış olduğu “büyük sessizliğe” dönülmüş olur, yani yaratılış sona erer. Üstelik, sevecenlik ve nefret öyle sanıldığı gibi birbirinden bağımsız duygular da değildir, aralarında aşılmaz engeller yoktur, sevgideki aşırılığın bazen nefret kisvesine bürünmesi bu yüzdendir. Terk edilen sevgilinin eski aşığına duyduğu nefret, ihanete uğradığını sanan sevginin feryadı değil midir? En çok nefretin, vaktiyle en çok sevilen kişiye duyulduğu çok görülmüştür. Özellikle duygusal insanlar, nefret köprüsünden geçmeden sevgiye ulaşamazlar, tıpkı iman sahibi olmak için küfrün ateşinde yananlar gibi! Nefretin karanlığında biraz arzu, biraz kıskançlık, biraz gıpta, bolca da maskelenmiş sevgi vardır!


Sevginin nefrete, nefretin sevgiye dönüşebilmesi, gölgeyle cevher arasındaki yakın ilişkinin kanıtıdır. Nefretin sevgiden bağımsız bir varlığı olsaydı, dönüşüm imkansız hale gelirdi. Sonuç olarak, nefret denen yapay duygunun, Tanrının kullandığı bir “ökse” olduğunu söylemek abartma sayılmaz. Tanrı bu negatif duyguları kullanarak yaratıklarını eğitmekte, onları Zat’ına çağırmaktadır.

 

PEYGAMBERLERİN GİZLİ MİSYONU
11 Ocak 2008 Cuma - Yaşar Uçar


Günümüze kadar süregelen yaygın kanı, peygamberlerin çığırından çıkmış dünyaya ahlak getirdiği yönündedir. Bazılarına göre, Tanrı kullarının sapkın bir yaşam sürdüğünü görmüş, elçilerini göndererek onları hizaya getirmek istemiştir. Böyle düşünenler, peygamber ve ermişlere ahlakla iştigal eden birer öğretmen olmanın ötesinde bir fonksiyonu layık görmezler.
Bize göre doğru ama eksik bir görüştür bu. Peygamberler ahlakçı olmanın ötesinde daha önemli bir misyonun, din kurumlarının ihaneti yüzünden adeta gizli kalmış bir misyonun da sahibidirler. Bunu birkaç kelimeye sığdırmak gerekirse şöyle diyebiliriz: Peygamber ve ermişler insan düşüncesinin evrimini sağlayan bir misyonu da yürütürler.


Söz konusu misyonu kavramak için, peygamberlerden önceki ve sonraki dünyanın değerler sistemine bir göz atmak yeterlidir. Peygamberlerden önceki çok tanrılı din yerini tek Tanrıya bırakmış, kahin ve büyücüler yerlerini tevhit inancının peygamber ve ermişlerine terk etmiş, hurafe ve batıl inançlar kutsal kitaplarla yer değiştirmiştir. Ama düşünce tarihindeki en büyük devrim, somut algının yerini soyut algıya bırakmasıyla yaşanmıştır. Tevhit dinlerinin soyut Tanrı anlayışı, düşünce ve sanatta soyutlamanın yerleşmesine ve insanın düşünce dünyasının zenginleşmesine sebep olmuştur. Daha önce maddeden ötesini göremeyen insan, soyut düşüncenin sonsuz ufuklarına bu sayede yelken açabilmiştir. Unutmamak gerekir ki, insanı hayvandan ayıran en büyük özellik soyutlama yapabilmesidir.


Öte yandan, peygamberlerle birlikte gücün egemenliği erdemin egemenliğine, savaş barışa, yağma ve talan çalma yasağına, cinayet öldürme yasağına, nefs azgınlığı nefsi dizginlemeye, sertlik yumuşaklığa, gösteriş ve israf sadelik ve kanaatkarlığa, düşmanlık bağışlamaya, hile dürüstlüğe, günah tövbekarlığa, maddeye tapınma manayı yüceltmeye, rastgele beslenme hijyenik beslenmeye, soy sop üstünlüğü irfan üstünlüğüne, kabile ahlakı komşu ahlakına, acımasızlık merhamete, şöhret ve servet dünya nimetlerini terke yol açmış, en azından eski dünya değerlerinin karşısına yenileri konarak insanoğlunun düşünce dünyası zenginleştirilmiştir. Elbet peygamberlerin getirdiği bu yeni değerler hemen kabul görmemiş, ama insanların tercih yapma şansı artırılmıştır.
Eski dünyanın insanı; nefsi azgın, dünya malına sahip olabilmek için gözünü budaktan esirgemeyen, şan ve şöhret için her şeyi göze alan, ırza geçmeyi, cinayet işlemeyi, hırsızlık ve talanı mubah sayan bir yaratıktı. Hemcinsleri üzerinde egemenlik kurmak için hile yapmayı, savaşmayı, hatta öldürmeyi doğal sayıyordu. Yapmaktan çok yıkmayı seviyordu, kuralsız ve disiplinsizdi, bu değerler sistemi içinde devindiği sürece gelişmesi imkansızdı. Tek boyutlu, alternatifi olmayan bir düşünce yapısı vardı.


İşte peygamberlerin gizli misyonu bu noktada yararlı oldu. Eski dünyanın değerler sistemine yeni değerler eklendiğinde, insan tercih yapabilme şansını yakalamış, düşünce kendi içinde pozitife doğru devinmeye başlamış, eskiden farkında bile olmadığı yepyeni bir dünya ayaklarının altına serilmiş oldu. Yaşamak için savaşmanın, gasp etmenin ve nefsi kötülüklere alet etmenin şart olmadığı sevgi dolu bir değerler sistemi toplumda yavaş yavaş boy verdi. İnsanoğlu eski alışkanlıklarından kolayca kurtulamasa da, çaresiz ve alternatifsiz değildi, en azından tercih şansı vardı, artık düşünce tek boyutlu değildi.


Nitekim, gün geçtikçe peygamberlerin işaret ettiği ışıklı yola gönül verenler çoğaldı. Bunların içinde, siyasal gücün doruğunda ve dünya nimetinin bolluğunda yaşarken yoksul ve çileli bir hayatı gönül rızasıyla seçen Buda gibi, İbrahim bin Ethem gibi prensler bile vardı. İlahi mesajların cazibesine kapılan bu prenslerin yaptığı fedakarlığı, bugün bir çöpünden bile vazgeçemeyenlerin takdir etmesi zor olmasa gerek!


Her şeyin zıddıyla gelişebileceğini söyleyen yasa, düşünce için özellikle geçerlidir, karşı görüş olmadan hiçbir düşünce gelişemez. İşte bu yüzden, peygamberlerin koyduğu ahlaki kurallar, salt ahlak olmanın ötesinde düşüncenin evrimini sağlayan “ilahi veriler” gibi algılanmalıdır. Ateistlerin bir türlü anlayamadıkları şey, içinde yaşadıkları uygarlığın dünden bugüne insanların yarattığı bir süreç olmadığıdır. Günümüz uygarlığının harcı Musa On Emri vazettiği gün karılmış, insanlık binlerce yıl On Emrin verilerini çeşitlendirip geliştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Günümüz hukuk ve ahlakı, Musa’nın taş tabletlerine çok şey borçludur.


Biz, peygamberlerin vazettiği ahlaki kuralların, görünürdeki amacını aşan bazı özellikler taşıdığına inanıyoruz. Tanrının peygamberler vasıtasıyla dünyaya sarkıttığı ip, insanoğlunun hem ahlakını yüceltmiş, hem de beyin kapasitesini artırmıştır. Maddenin dar kalıpları içinde dönüp durarak insanı geliştirebileceğini sananlar yanılıyorlar, ilahi yasalar evreni çekip çeviren yasaların aynısıdır, onları ayrı şeylermiş gibi algılamak idrak bulanıklığından başka bir şey değildir. Diyalektiğin yasaları, Hegel’den de Demokritos’dan da önce peygamberler tarafından biliniyor ve uygulanıyordu. Öyle ki, düşüncenin evrimiyle ilgili hangi konunun altını eşersek eşelim, ta dipte peygamberlerin ayak izini buluruz.


Dikkat edilirse, peygamberlerden önceki ve sonraki değerler sistemi dedik, din öncesi din sonrası demedik. Bu rastgele değil bilinçli bir seçimdi, çünkü dinler ve din adamları, mensubu sayıldıkları peygamberlere asla layık olamamış, ilahi mesajların özünü kasten çarpıtmışlardır. Siyasi otoritelerin çanak yalayıcılığını yapmak onlara daha cazip gelmiş, mensuplarının dünyevi ihtirasları için peygamberlerine ihanet etmişlerdir! Ateistlerin bu konudaki tüm eleştirileri haklıdır. Hiçbir peygamber siyasi otoritelerin kuyruğuna takılın, halkın dini inançlarını sömürün dememiştir, ilahi yasaları boyunduruk gibi kullanın, insanları korkutup hayatlarını karartın diye tavsiyede de bulunmamıştır. Aslında insanı tanrıtanımazlığa iten ilahi yasalar ve onları vazeden peygamberler değil, Tanrı adına ahkam kesen din adamlarıdır! Aklı başında hiçbir insan, peygamberlerin vazettiği kuralların yanlış olduğunu söyleyemez. Seveceksin, çalmayacaksın, öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, komşunla iyi geçineceksin, anana babana itaat edeceksin diyen insana, söylediklerin yanlış denebilir mi?


Bugün bir Müslüman kendi dininden olmayana gavur diyebiliyorsa, bir Hıristiyan çevresinde Müslümanların bulunmasından rahatsız oluyorsa, bir Musevi kendini “seçilmiş kavmin” üyesi gibi görüp başka dinden olanı küçümsüyorsa, peygamberlerin vazettiği mesajlardan hiçbir şey anlamıyor demektir. İçi boşaltılmış sevgi sözcükleri mırıldanarak görkemli taş binalarda yapılan içtenlikten yoksun ayinlerle hiçbir dinin ayakta kalma şansı yoktur. Bu gerçek şimdiden kendini dayatmaya, din kurumlarını kökünden sarsmaya başlamıştır. Günü geldiğinde yok olacak olan ilahi mesajlar değil, Allah adına dükkan işletir gibi mabet işleten din kurumları olacaktır!

İNSAN İZM’LERE SIĞMAZ
20 Temmuz 2007 Cuma - Yaşar Uçar

Yüzlercesi geldi geçti, daha yüzlercesi gelip geçecek, ama insanın hiçbir izm’e, hiçbir kalıba sığmadığı görülecektir. İnsanoğlunun bu huzursuz yapısı, sınırlı kalıp ve düşünceleri parçalayan uyumsuz yanı bir dezavantaj gibi takdim edilmiştir. Oysa her seferinde kendine giydirilen deli gömleğini paralaması onu benzersiz yapan bir özelliktir. Bir şablon gibi kesin olmayı içine sindirememesi, düşünce duraklarına uğramakla birlikte hiçbirinde karar kılamaması, insana Tanrıdan kalma bir miras olsa gerek!


Tarih, insanın köle gibi yaşadığı çağların tanığıdır. İnsan hayatının senyörün iki dudağı arasına sıkıştırılıp mal gibi alınıp satıldığı, sorgusuz sualsiz katledildiği, hayvandan bile değersiz olduğu çağların! Kara fakirliğin kölelikle iç içe olduğu bu dönemi sonunda tarihin çöplüğüne gömdü insanoğlu. Hemen ardından sözüm ona hürriyet verildi kölelere, on iki yaşındaki çocukları bile atölyelerde ölesiye çalıştırma hürriyeti! Kazanma hırsının azgınlığı, en güçlü olma tutkusuyla birleşince, kölelik günlerine rahmet okutacak bir sömürü çarkının dişlileri arasında ufalanıp gitti insan. Kuru ekmeğe muhtaç olanların yanı başında yedi ceddine yetecek kadar servet biriktirenler, karnını doyurmak için etini satanların yanı başında har vurup harman savuranlar peyda oldu. Emek verip nimeti ortaya getirenler pastadan o kadar küçük pay aldılar ki, isyan etmek artık farz oldu, sonunda bu acımasız sömürü çarkını da kırdı insanoğlu.


Daha sonra sömürüye dur denen çağlar geldi, aşırı servet biriktirme hırsı çeşitli yollarla dizginlendi, bireyler arasındaki sosyal uçurum kapatıldı, sokaklar dilencilerden, genelevleri etini satan kadınlardan temizlendi ve insanların geleceği olabildiğince garanti altına alındı. Ne var ki servet edinme hırsı törpülenen insan eskisi kadar gayretle çalışmadı, sosyal devletin olanaklarını tüketerek yan gelip yattı. Gelecekte verimli olacak bir düzeni, egosunu tatmin etmediği için kendi elleriyle iflasa sürükledi. İnsan ilahi yasaları da eğip büktü, binlerce yılın ürünü olan kendi yasalarını da, işine geleni kabul etti, işine gelmeyeni kaldırıp attı.


Sonuç olarak, insan çok karmaşık, çok uyumsuz bir varlık denebilir. Yanıtlanması gereken soru şudur: İnsan ne zaman yaratılışına uygun bir kalıba dökülecek? Bu sorunun yanıtı maalesef olumsuzdur, hiçbir zaman! Bir kalıba döküldüğü an insan biter, çünkü dünyaya geliş nedeni bir kalıpta çakılıp kalmak değil, tüm kalıpları deneyerek olgunlaşmaktır. Başka bir deyişle, insan-ı kamil oluncaya kadar iyiyle kötünün, doğruyla yanlışın salıncağında salınıp duracaktır. Peki kimdir bu insan-ı kamil? Uğruna bunca ıstırap çekilen hedef neden bu kadar kıymetli?


İnsan-ı kamil durgun sular gibidir, her kalıba rahatlıkla dökülebilir, en çetrefil durumlara bile uyum sağlayabilir. Onun indinde iyiyle kötünün, doğruyla yanlışın hiçbir farkı yoktur. Kozmik sistemin ve insan ruhunun en ince sırlarına vakıftır. Kalıba dökülmenin eşyanın tabiatına aykırı olduğunu, devinmeyenin ölü sayılacağını bilir. Uyumun da uyumsuzluğun da aynı kozmik yasaya hizmet ettiğini idrak etmiştir, bu yüzden hemcinslerini hoşgörür. Ona perdeli olan hiçbir şey yoktur. Döküldüğü her kalıbı kıran, hiçbir izm’e sığmayan insan, ancak ona ulaşabildiği zaman kurtulacak, ancak onun idrakini yakaladığı zaman uyum denen şeyin ne olduğunu kavrayacaktır. Aksi takdirde döküldüğü her kalıbı kırarak evrenin sonsuzluğunda devinip duracaktır.

DİNLER YOK, DİN VAR
16 Temmuz 2007 Pazartesi- Yaşar Uçar


Edouard Schure, “İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler- Dinlerin Gizli Tarihi” adlı eserinde, tek ve çok tanrılı tüm dinlerin aynı prensipten kaynaklandığını anlatmakta, tek tanrılı dinin Musa ile başlamayıp daha eskilere dayandığını kanıtlamaktadır. Schure’un öne sürdüğü kanıtlar o denli doyurucu ki, insan soyut tanrı anlayışının kökeninin M.Ö. en az 4.000 yılına kadar indiğine, kadim Mısır mabetlerinde özel inisiyasyonla (tarikate alıp eğitme) seçilmiş kişilere öğretildiğine ikna oluyor. Hatta Schure’un söylediğine göre, bu tarih Brahmanik tradisyonlara (gelenek) dayanılarak M.Ö. 50.000’li yıllara bile götürülebilir! Ne var ki, elde bu iddiayı destekleyecek yeterli kanıt yok. Kızıl ırkın efsanevi Atlantis kıtasında yarattığı uygarlık tüm kanıtlarıyla birlikte sulara gömüldüğü için, uygarlıktan günümüze ancak Maya ve Aztek gibi kalıntılar ulaşabilmiş. Bir rivayete göre, ünlü Sfenks bile bu uygarlığın Mısır’a bıraktığı bir yadigarmış!


Schure’un yaptığı tahlillerden çıkan sonuca göre, eski Mısır tarihini Firavunların şekillendirdiği bir zaman yığını sanmak daha işin başında yanılmak demek. Çünkü Firavunlar eski Mısır teolojisinin koruyucusu ve uygulayıcısıydılar. Bu konuda ilk yasayı koyan Firavun Menes’ti. Menes’in kurduğu organizasyonda eğitim bir danışmana, adalet bir diğerine, yönetimse iki danışmana bırakılmıştı. Firavun bu organizasyonun tepesinde Osiris mabetlerinin ve yönetimin temsilcisi olarak bulunuyor, koordinatörlük yapıyordu. Başka bir deyişle, Firavun taç sahibi bir inisiye (dini rehber) idi. Osiris mabetleri bilim, teknik ve inançla donatılmış kültür merkezleri konumundaydı, tüm Mısır’ın kalbi orada atıyordu.


M.Ö. 1.780’lere doğru Mısır barbar Hiksosların (Çoban Krallar) istilasına uğradı. Yeni efendiler, kaba saba putperestliklerini ve düşük ahlaklarını Mısır’a dayattılarsa da başarılı olamadılar. Osiris mabetlerinin bilgeleri, putperest efendilerin Apis Öküzü tanrısını kabul eder gibi görünüp, mabetlerin gizli köşelerinde kendi inançlarını yaklaşık iki asır boyunca yaşattılar ve o zamana kadar geliştirdikleri bilimlerine kıskançlıkla sahip çıktılar. Sonunda bu karanlık devri en az zayiatla atlatmayı başardılar. Osiris rahiplerinin oldukça uzun süren bu kutsal direnişi hangi güç ve ruhla sürdürebildikleri üzerinde durulması gereken bir konudur. Uzun süre kendi içine kapanıp kat kat perdelerle örtülerek, ketumiyet yeminleri ettirilerek korunan bu sır acaba neydi?


Hermes Trismajist’in koyduğu kurallar ve Tanrı anlayışıydı elbette. Hermes (Thot) hem rahip, hem kral, hem de ilahtı. Bu yüzden Yunanlılar ona “üç kere büyük” anlamına gelen Trismajist diyorlardı. Hermes, Işık-Kelam Doktrini ya da Evrensel Kelam Doktrininin yaratıcısı ve ilk rahibiydi. Bu doktrine göre, Tanrı her ne kadar İsis-Osiris-Horus şeklinde trinite (üçlü) olarak takdim ediliyorsa da, aslında Tek’ti. Ana-Baba-Oğul üçlüsü Mısır dininin halka dönük yüzünü simgeliyor, böylece somut bir putperestlik görüntüsü veriyordu. Oysa Osiris mabetlerinin rahipleri onun gerçekte bir tek şeyi, Tanrıyı vurguladığını biliyorlardı. Halka soyut bir Tanrı kavramını izah etmenin zorluğu, Osiris rahiplerini bu yola itmiş olabilir. Nitekim çok daha sonra aynı üçlemenin Hıristiyanlıkta Baba- Oğul- Kutsal Ruh şeklinde kullanıldığına tanık oluyoruz. Eski Hint’te, Yunan’da ve Mısır’da uygulanan hep aynı şeydi, dinin halka dönük yüzünde daha kolay anlaşılsın diye birden fazla figür kullanılıyor, ama din koyucular bunların tek Tanrıya tekabül ettiğini biliyorlardı.


Bu savın basit kanıtı, Hermes’in Tanrıyı tarif ederken öğrencisi Asklepios’a söylediği şu sözlerde açıkça görülmektedir: “Düşüncelerimizin hiçbiri Tanrı kavramını kuşatamadığı gibi, hiçbir lisan da onu tasvir edemez. Gayri maddi, görünmez ve şekilsiz olanı duyularımız kavrayamaz. Ezeli ve ebedi olan şu sınırlı zaman kavramıyla ölçülemez. Demek ki Tanrı dile ve söze sığmaz olandır. Tanrı bir ve Tektir. Öz olarak mevcut olan, cevher olarak yaşayandır, gökte ve yerde doğurulmamış olan yegane yaratıcıdır. Hem Baba, hem Ana, hem de Oğul olarak hayat bahşeder, yaratır. O sürekli mevcuttur. Bu üç ayrı kişilik ilahi tabiatın birliğini, bütünlüğünü bölmek şöyle dursun, aksine onun sonsuz, sınırsız mükemmelliğini pekiştirir.” İşte Mısır rahiplerinin üzerine titrediği, barbarlardan köşe bucak sakladığı sır buydu!

 

Dünyanın öte ucunda, Aryenlerin istila ettiği İran ve Hindistan’da aynı düşünceye dayalı din (Güneş-Kelam Doktrini) gelişip insanlığa Rama, Krişna, Zerdüşt, Buda, Tao, Konfüçyüs gibi isimler armağan ederken, Mısır’ın tek tanrıcı ilim mabetleri de Musa, Orfe, Fisagor, Eflatun, İsa ve Muhammed gibi isimleri insanlık alemine kazandırmaya devam ettiler. Orfe henüz delikanlıyken aniden ülkesi Yunanistan’ı terk edip ortadan kayboluvermişti. Önce Semadirek Adasına, oradan da Mısır’a geçip Menfis rahiplerine katılmış ve yirmi yıl süren bir eğitimden sonra ülkesine dönerek irşada başlamıştı. Fisagor ise önce Babil’e gidip büyü sanatını öğrenmiş, sonra Mısır’daki Neit-İsis mabedinden birinci dereceden rahip (Adept) sıfatıyla ülkesine dönmüştü. Fisagor’u daha sonra Mısır’da öğrendiği ilmi İtalya’daki Kroton kentinde yayarken görüyoruz. Antik Yunan felsefesinin övüncü Eflatun da Mısır mabetlerinin tezgahından geçenlerden biriydi. Fisagor gibi birinci dereceden rahip (Adept) olmasa bile, üçüncü dereceden bir rahip olarak İsis mabetlerinde eğitilmişti. Öte yandan İsa, Mısır terbiyesi almış Musa’nın taraftarlarınca kurulan Esseniyen Tarikatinde özel eğitimden geçirilmişti. Hz. Muhammed’in de Musa ve İsa kanalıyla Mısır inisiyasyonuna tabi olduğu söylenir.


Bu bilgilerden çıkan sonuca göre, dünyada dini önder yetiştiren iki merkez vardır. Hint ve Mısır. Her iki merkez de tüm dünya dinlerine analık etmiş, aynı prensipleri temel alarak halka dönük yüzünde çok tanrılı, ama özünde tek tanrılı bir teolojiyi savunmuştur. Şimdi denecektir ki, ilkeler ve merkezler aynıysa, dünyada neden bu kadar çok din var? Bu soruya din vazedenlerin farklılığını öne sürerek cevap vermek mümkün değildir, çünkü onlar hiçbir zaman farklı olmamış, hiçbir zaman birbirlerini yalanlayan şeyler söylememişlerdir. Aksine, aynı ilkeleri savunduklarını, birbirlerine büyük saygı duyduklarını üzerine basa basa defalarca tekrarlamışlardır.


Örneğin M.Ö. 6. yüzyılda Zerdüşt, “Ben yeni bir din öğretmiyorum, eskisini ıslah ediyorum” diyor. Hz. İsa Matta İncilinde “Sanmayın ki şeriati ve peygamberleri yıkmaya geldim, ben yıkmaya değil yapmaya geldim” diyor. Ondan 6 yüzyıl sonra Hz. Muhammed “Ben ahlakı tamamlamak için ba’solundum (yaratıldım)” diyor. Gelen her peygamber, kendinden öncekini inkar etmek şöyle dursun, dini tamamlamak için gönderildiğini söylüyor. Öyleyse kusur kimde? Elbette kemikleşmiş din kurumlarında, daha doğrusu kendi dininin diğerlerinden üstün olduğunu savunan ve insanları birbirine düşman eden din adamlarında. Dinleri çıkarları için arpalık haline getiren din yobazlarıyla, ihtiraslarına alet eden siyaset madrabazları el ele vererek Evrensel Kelamın özünü çarpıtmış, onları insanlığı kucaklayan bir araç olarak değil, ayrılık tohumları eken bir tuzak gibi kullanmışlardır.


İnsanoğlunun binlerce yıl nice bedel ödeyerek geliştirdiği kardeşlik kavramı, din ve siyaset tacirlerinin ayakları altında çarçur edilmiştir. İnsanlığa kin ve nifak tohumları ekmede Hıristiyan, Müslüman ve Musevi din adamları adeta yarış halindedir. Onların, dinin birkaç değil bir olduğunu, hepsinin aynı kaynaktan geldiğini unutturmak için ellerinden geleni artlarına koymadıkları, insanları takım tutar gibi din tutmaya özendirdikleri biliniyor. Bu tür insanlar için söylenecek tek şey var, inandıkları peygamber ve kitabın hışmına uğrasınlar! Dürüst din adamlarını bu bedduadan tenzih ederiz.

HOŞGÖRÜ ÜSTÜNE
10 Temmuz 2007 Salı
Günlük hayatta adından sıkça söz ettiğimiz, ama içini iyiden iyiye boşalttığımız kavramlardan biri de hoşgörüdür. Filancanın hoşgörülü olduğunu söylerken, aslında onun “tahammüllü” biri olduğunu söylemek isteriz. Bu konudaki yargılarımız, tahammül eşittir hoşgörü tarzında kemikleşmiş gibidir. Acaba biz sahip olduğumuz hoşgörüyü yitirdik mi? Acaba sosyal ve ekonomik koşullar dayattığı için, hoşgörü modern hayattan elini eteğini mi çekti? Yoksa bir köşede unuttuğumuz hoşgörü kim vurduya mı gitti? Bize göre bu soruların hepsinin yanıtı hayırdır, çünkü hoşgörüye hiçbir zaman sahip olamadık, sadece adını andık, ama ne menem bir şey olduğunu kavrayamadık.


Tepemizde tepinen komşu çocuğuna uzun süre tahammül gösterebiliriz, gürültü ayyuka çıkınca önce tavana vurup uyarır, çocuk işi iyice azıtınca kavga etmek için komşunun kapısına dayanıveririz. Borcunu ödememekte direnen arkadaşımıza gösterdiğimiz tahammül de böyledir, parayı alamayacağımızı anladığımızda dişlerimizi göstermekten çekinmeyiz! Kısaca, hoşgörü adını verdiğimiz tahammülümüz hep bir yere kadardır ve sonuç hemen her zaman hüsrandır.


Peki nedir gerçek hoşgörü? Dünyada çok ender açan bir çiçek mi? Evet öyle, oldum olası da öyleydi. Vaktiyle fisebilillah olup da çağımızda nesli tükenen bir olgu değil, ta başından beri ender olan ve de öyle olması gereken bir şeydir hoşgörü. O her şeyden evvel bilgi gerektirir, ama bizim anladığımız anlamda bilimsel bilgi değil. Okumuş yazmış adamın cahile oranla daha hoşgörülü olduğu savı bir avuntudur, aksine tahsilli adam sıradan cahile oranla daha kendini beğenmiş ve daha uyumsuzdur. Toprakla haşir neşir olan cahil köylü, çoğu kere mürekkep yalamış adamdan daha mütevekkil, en azından daha alçakgönüllüdür.


Sözünü ettiğimiz bilgi ledün ilminin bilgisidir, hoşgörü de sadece ledün ilminin ağacında yetişen bir meyvedir! Genel olarak ledün ilmi, Tanrı sırlarını ve niteliklerini konu edinen bilgi demektir, özel olarak ise, tasavvuf erbabının Tanrının ve evrenin sırlarına yaptığı sonsuz yolculuktur. Ledün ilmine göre, yaratılış kör bir iradenin ürünü değildir, yani anlamsız ve amaçsız değildir. İyi kötü, doğru yanlış gibi zıtlar insanoğlunun olgunlaşmasını sağlamak için vardır. İyiyi salt iyi, kötüyü de salt kötü olarak algılayan görüş, kozmik sistemin asıl amacını idraklerden gizleyen bir görüştür, yani kötülük ve olumsuzluk insan hayatından sökülüp atılamaz. Olumsuzluğun yaşamdan çıkarılmasını istemek, insanın olgunlaşmasını istememektir, çünkü insan zıtlarla gelişebilir. Ancak bu bakış açısına sahip biri kötü ve olumsuzu bağışlayıp hoş görebilir. Görüldüğü gibi, hoşgörü erdem değil bir zorunluluktur, yani kozmik sistemin aksamadan işleyebilmesi için kötünün varlığını hem kabul etmek, hem de hoş görmek zorundayız. Bu idrake varmış birinin, düz mantıkla kötüyü salt kötü olarak görmesi, onu hayatın dışına atması mümkün değildir.


Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir. Bu denli zor ulaşılan hoşgörüyü sıradan insan gündelik hayatına nasıl sokacak? Doğrudur, zaten yapmaya çalıştığımız şey hoşgörüyü gündelik hayatın dışına çıkarmaktır. Sıradan insan gündelik hayatta tahammülü kullanmalı, hoşgörüyü bir avuç kamil insana bırakmalıdır, çünkü gerçek hoşgörü ledün ilmini hazmetmiş kişilerin harcıdır! Kavramları pratik hayata uydurmak için yapılan zorlamaların, insanlığın gelecekteki hedeflerini küçülttüğünü biliyoruz. Çıtayı gittikçe düşüreceğimize yükseltmeliyiz, tahammül çıtasıyla hoşgörü çıtasını aynileştirmek, kamil insana haksızlık etmektir.
Şimdi üç büyük peygamberden üç örnek vererek, kastettiğimiz gerçek hoşgörünün ne olduğunu açıklamaya çalışalım:


Hz. İsa çarmıhtadır, bilek ve ayaklarından çivilendiği için kan revan içindedir, üstelik başına geçirilen dikenli taç canını yakmaktadır. Çarmıhın etrafında toplananlar “Allah’ın oğluysan kendini kurtar bakalım” diyerek alay etmekte, yoldan gelip geçenler küfürler savurup yüzüne tükürmektedir. Maddi ve manevi işkencenin doruğa tırmandığı bu anda Tanrı elçisinin dudaklarından şu sözler dökülür: “Tanrım onları bağışla ne yaptıklarını bilmiyorlar” Peygamberin “ne yaptıklarını bilmiyorlar” diyerek ledün ilmine gönderme yapması hayli ilginç! Bu ifade de gösteriyor ki bağışlanan kişi değil, bilgisizliktir.


Hz. Musa’nın kırda rastladığı cahil bir çoban Tanrıya dua etmektedir. “Ey güzel Tanrım, şimdi yanımda olsan seni severdim, çarıklarını bağlar, koyunlarımdan taze süt sağıp sana içirirdim. Gölgede kucağıma yatırır, başındaki bitleri ayıklardım.” Bu duayı işiten Hz. Musa celallenip asasını kavradığı gibi adamın üstüne yürür, “Bre zındık, Tanrı insan mı ki kucağına yatırıp başındaki bitleri ayıklıyorsun? ” diye kükrer. Öfkesi dinince çobana nasıl dua edileceğini öğretip yola koyulur. Bir süre sonra gaipten bir ses duyar: “Ey Musa, bana içtenlikle yönelmiş kulumu benden soğuttun, aramıza duvarlar ördün, geri dön ve o çobandan özür dile, bana yine eskisi gibi dua etsin, beni onunla tekrar birleştir.” Tanrıyı insan gibi algılayan, ama art niyeti olmayan cahil bir çobanın, Tanrıya yaklaşımda gösterdiği bu içtenlik şirki bile mazur göstermiş, görünüşte Tanrıdan, ama aslında Musa’nın idrakinden ideal bir hoşgörü örneği verilmiştir.


Hz Muhammed namazdadır, tam secdeye vardığında torunları Hasan ve Hüseyin omzuna tırmanıp oynamaya başlarlar. Peygamber uzun süre secdede kalır, namaz bittikten sonra arkadaşları secdeyi neden uzattığını sorarlar, peygamber şöyle der: “Çocukların oyununu bozup kalplerini kırmak istemedim, o yüzden secdeyi uzattım.” En çok değer verdiği namazda bile çocukların kalbini kırmamak için ibadetini aksatan peygamber eşsiz bir hoşgörü örneği vermiştir. Yine Hz Muhammed, çok sevdiği amcası Hamza’yı mızrakla şehit eden Vahşi’yi ve amcasının ciğerlerini çiğ çiğ yiyen Hind’i bağışlayarak hoşgörünün sınırlarının sonsuz olduğunu göstermiştir.


Günümüz insanının hoşgörü kavramını dejenere ederek tahammül içerikli bir düzeye indirmesine göz yummak, insan zekasına yapılacak en büyük hakarettir. Kavramları eğip bükmeden, çıkar ve alışkanlıklarımıza alet etmeden ideal şekliyle ortaya koymak zorundayız. Bu yapıldıktan sonra kim neyi ne kadar başardığını ya da başaramadığını bilecek, çabalarını ona göre yönlendirecektir. Önlerine büyük vizyonlar koyamayanlar, oldukları yerde saymaya mahkumdur. Tahammülü hoşgörü diye adlandırırsak, gelmiş geçmiş tüm ermiş ve peygamberlerin hakkını yemiş oluruz.

HAYAL VE GERÇEK

 30 Haziran 2007 Cumartesi - Yaşar Uçar


Hz. İsa sorgulanırken bir ara şöyle dedi:
- Ben Gerçeğe tanıklık etmek için dünyaya geldim, Gerçekten yana olan herkes benim sesimi duyar.
Romalı vali Pontius Pilatus sordu:
- Gerçek nedir?
Peygamber sustu, bu soruya yanıt vermedi.
Gerçeğin ne olduğunu yanıtlamadaki bu isteksizlik, aslında büyük bir zorluktan kaynaklanıyordu. İsa’nın Gerçek’ten anladığı şeyle, Pilatus’un anladığı şey arasında dağlar kadar fark vardı. Pilatus’a göre, gerçek maddi bir nesne ya da meydana gelen bir olayken, İsa’ya göre, tüm nesne ve olayların ardındaki sebeplerin sebebi soyut bir Tanrı idi. Pilatus’un somut algıya, beş duyuyla kavranan fizik dünyaya yönelik gerçek kavramı o denli maddiydi ki, tanrısı bile Jüpiter mabedinde taştan yontulmuş sakallı bir insan figürüyle temsil ediliyordu. Maddeden ötesini göremeyen Pilatus’a, bir dizi soyutlama yaparak elle tutulup gözle görülemeyen soyut bir Tanrıyı anlatmanın imkansızlığını gören peygamber valinin sorusunu yanıtlamak istemedi. Bu yüzden, kutsal kitapların hiçbirinde bir olay anlatılırken gerçek tabiri kullanılmaz. “Ve vaki oldu ki” diye başlanıp olay hikaye edilir. Bundan maksat, olayın vaki olan, yani tezahür eden bir şey olduğunu vurgulamaktır. “Gerçek” tabiri sadece Tanrıyı anmak için kullanılır.


Günümüzün modern insanı bile, Gerçek konusunda Romalı valiye rahmet okutacak ikiyüzlü bir tavır içindedir. Bir yandan tek tanrılı dinlerin yegane Gerçek olarak vazettikleri Tanrıyı kabullenmiş görünür, diğer yandan Pilatus gibi duyularımıza çarpan olay ve nesneleri gerçek diye nitelemeye devam eder. Oysa bir olay ya da nesnenin tezahür etmesi ne kadar gerçekse, tezahür etmemesi de o kadar gerçektir, çünkü Kozmik Potansiyel tüm olayları, tüm nesneleri, tüm düşünce ve hayalleri içinde barındırır. Şartlar uygun olduğunda, potansiyel havuzundan bir nesne ya da olay dışarı fırlayıp insanın beş duyusuna çarpar, bizim gerçek diye nitelediğimiz işte budur, yani tezahür ederek beş duyumuza çarpan şeye gerçek deriz. Ama daha potansiyel havuzunda tezahür etmek için sırasını bekleyen sonsuz sayıda nesne ya da olay vardır, tezahür etmemiş bu potansiyellere de hayal deriz, çünkü henüz beş duyumuza çarpmamışlardır. Aslında tezahür etmiş olanla etmemiş olan arasında hiçbir fark yoktur, yani her ikisi de Gerçeğin yansımalarıdır. Burada bizi yanıltan şey, beş duyumuzun ölçü olarak kullanılmasıdır. Çok sınırlı yeteneklere sahip duyularımızla, potansiyel havuzunu hayal ve gerçek diye yapay şekilde ikiye bölmekte, beş duyumuzun ötesinde bir ölçü olmadığını sanmaktayız. Bu tavır, denizden bir damla su alıp onu deniz diye yutturmaya benzer!
Bir bilge “Gerçek diye bir şey yoktur, çünkü her şey Gerçektir” diyor. Tam da anlatmaya çalıştığımız şeyi söylüyor. Potansiyeller havuzundaki şeylerin tümü Gerçektir, yani Tanrının yansımalarıdır. Tezahür eden oradan çıkar, tezahür etmeyen zaten oradadır, bu durumda hayalden söz etmek mümkün mü? Potansiyelin tümü Gerçekse, onun tezahür etmemiş bir parçası nasıl hayal olabilir? Aslında, tezahür etmiş Gerçek ve tezahür etmemiş Gerçek demek en doğrusudur, zaten spiritüalizmde Tanrının bir adı da “Tezahür Etmemiş Olandır.” Bilge, gerçek diye bir şeyin olmadığını söylerken bunu ima ediyor, çünkü gerçek diye bir şeyin olması için zıddının, yani hayalin olması gerekir. Her şeyin Gerçek olduğu bir yerde sanki zıddı olabilirmiş gibi Gerçeğe vurgu yapmak gerekmez, bu yüzden Gerçek diye bir şey yok demek, her şey Gerçek demektir. Parçalanmaz ve bölünmez olanı, hayal ve gerçek diye ikiye ayıran zihnimizdir, üstelik bunu beş duyu gibi çok yetersiz bir ölçekle yapar.


Bir olay, tezahür etmiş Gerçektir, ama potansiyel havuzundaki Gerçeğin tümü değildir, bunun felsefe literatüründeki adı fenomendir. Bir nesne ise, Gerçeğin tezahür etmiş şekli, yani formudur. Ama potansiyel havuzunda tezahür etmeyi bekleyen diğer olay ve formlar da Gerçektir, onları hayal diye nitelemek insana özgü bir idrak yoksunluğudur. Örneğin, 1500’lü yıllarda mikroskobun keşfedilmesiyle insanın beş duyusuna çarpan mikrop daha evvel hayal miydi? Elbette değildi, sadece insanın beş duyusuna hitap etmediği için hayal muamelesi görüyordu. Uzayın uzak köşelerindeki gök cisimleri, güçlü teleskoplar icat edilmeden evvel hayal miydi? Elbette değildi, sadece insanın görüş alanına henüz girmemiş, ama çoktan tezahür etmiş Gerçeklerdi. Atom altı dünyanın partikülleri, keşfedilmeden evvel hayal miydi? Tabii ki değildi, atomun içinde duran ve insanın keşfetmesini bekleyen çoktan tezahür etmiş Gerçeklerdi.
Pilatus’un çarpık Gerçek anlayışının geçmişte bir mazereti vardı, ama modern insanın bu konuda hiçbir mazereti yoktur. Henüz farkına varamadığımız, beş duyumuza çarpmadığı için yok saydığımız görünmez boyutlardaki varlıkların hayal olduğunu kim söyleyebilir? Gerçeği beş duyumuzun sınırına hapsetmek, Pilatus’un kaba gerçekçiliğinin ardına sığınmaktan başka bir şey değildir! Bilimsel verilerin yetersiz kaldığı yerde, sezgilerimizi kullanarak Gerçek kavramını süratle kendi boyutumuzun dışına yaymak zorundayız.


Çağdaş teorik fizikçilerden Fritjof Capra, “Fiziğin Tao’su” adlı eserinde, son bilimsel verilerin kadim Hint tasavvufunu doğruladığını söylüyor. Capra’ya göre, gerek Kuantum Teorisi, gerekse Einstein’ın Rölativite Teorisi, vahdet-i vücut (vücut birliği) kuramının ortaya koyduğu ilkelerle uyum halinde. Capra, yüksek basınç altında bombardıman edilen atomların hem madde, hem ışık dalgası özelliği gösterdiğini, bombardıman esnasında elektronların yerini belirlemenin imkansızlaştığını, bu konuda sadece “belirli bir alanda bulunma olasılığından” söz edilebileceğini söylüyor. Yani madde hem var hem yok, hem madde hem ışık dalgası özelliği gösteriyor! Bu da, maddeyi tek başına bir varlık olarak ele alanların ne kadar yanıldıklarını gösteriyor. Kısaca, tezahür etmiş Gerçekle, tezahür etmemiş Gerçek arasında kopmaz bir bağ var. Başka bir deyişle, potansiyel havuzundaki tezahür etmemiş Gerçek, bazen forma bürünerek madde gibi görünebiliyor, bazen de formdan sıyrılıp tezahür etmemiş Gerçek olarak potansiyel havuzuna geri dönebiliyor.


Capra, vahdet-i vücut felsefesi hakkında şöyle diyor: “ Günlük hayat içinde nesnelerin bütünselliğini ne yazık ki algılayamayız. Aksine, algıladığımız dünyayı birbirinden ayrı nesne ve fenomenlere ayrıştırırız. Fakat bu ayrıştırma ya da sınıflandırma bir yandan çok faydalı ve gereklidir, çünkü ancak bu şekilde içinde yaşadığımız makro dünyayla başarılı bir uyum kurabilmekteyiz. Fakat öte yandan böyle bir sınıflandırmanın, aslında doğanın temel özelliği olmadığını da idrak etmemiz gerekir. Ayrıştırma ve sınıflandırma zihnimizin soyutlamasından başka bir şey değildir, yani birbirinden ayrı ve bağımsız nesne ve fenomenlerden oluşan evrensel bir gerçeklik tasarımına inanmak yalnızca bir hayalden ibarettir…Evrenin temel Tek’liği, yalnızca mistik deneyimin en can alıcı unsuru değil, aynı zamanda modern fiziğin gün ışığına çıkardığı en önemli olgulardan biridir. Bu Tek’lik ilk olarak atom düzeyinde karşımıza çıkmaktadır. Hele atom altı parçacıkların hüküm sürdüğü dünyaya daldıkça, söz konusu Tek’lik daha da belirginleşmektedir.”
1992 yılında ölen ünlü teorik fizikçilerden David Bohm ise, maddede bir “ilk zeka” olduğunu, atom altı parçacıkların düzensiz ve belirsiz hareketler yapmayıp, Evrensel Zekanın ve Bütün’lüğün isteği doğrultusunda gayet şuurlu hareket ettiklerini söylüyor, adına kuantum potansiyeli dediği, fiziksel olmayan ve ışık hızını aşan hızdaki süptil bir güç tarafından yönlendirildiğini iddia ediyordu. Nitekim yaptığı deneylerle, birbirinden uzaktaki atom altı parçacıkların fiziksel olmayan bir enerji türüyle birbirleriyle haberleştiklerini ortaya koydu. David Bohm’un deneyleri, tezahür etmemiş Gerçekle, tezahür etmiş Gerçek arasındaki zeki bağlantıya dikkat çekmesi açısından ilginçtir. Bu da bize, Tanrının evreni bir kaos üzerine değil, bir uyum üzerine bina ettiğini gösteriyor, çünkü maddenin en alt biriminde bile onun zekasına tanık oluyoruz.


Bohm’un maddede “ilk zeka” görmesi, elbette kuru bir iddia değil. Bu görüş bize günlük hayatta sıkça rastladığımız bazı olayları hatırlatıyor. Sevgi sözcükleriyle sulanan ve bakılan çiçeklerin daha çabuk boy attıklarını, sevgiye muhatap olmayanların daha cılız kaldıklarını biliyoruz. Hatta yumuşak ezgilerin çalındığı ortamda yetişen bitkilerin, gürültülü ve sert müziklerle yetiştirilenlere oranla daha parlak ve daha canlı oldukları da biliniyor. Bu tür gözlemler, Bohm’un savlarının yabana atılamayacağını, çiçeği meydana getiren atomlardaki “ilk zekanın” sevgi sözcüklerine yanıt verdiğini akla getiriyor!
Evrenin parçalanamaz bütünlüğü konusunda Bohm şöyle diyor: “Çevremizdeki görünür ya da aşikar alemde ayrı ayrı bulunan tüm nesne, varlık, yapı ve olaylar parçalanamaz bir bütünlüğe aittir. Onlar daha derin ve saklı bir düzenden çıkıp gelen, izafi olarak otonom, kararlı ve geçici alt-bütünlüklerdir.” Bu tespitten yola çıkan Bohm; bireylerin, ulusların, ırkların ve sosyal grupların genel olarak birbirlerini temelde farklı ve ayrı görme eğiliminin, dünyadaki çatışmaların kaynağını oluşturduğunu, bir gün insanlığın parçalanmaz bütünlüğün eseri olduklarını anlayıp barış içinde birlikte yaşayacaklarını iddia ediyordu.


Vahdet-i vücut felsefesini sistemleştiren büyük mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi ise, hayal ve gerçek konusunda yaptığı bir benzetmede, buz, buhar ve su örneğini kullanarak konuya açıklık getirmeye çalışıyordu. Buzun ve buharın her ne kadar maddi bir gerçekliği var gibi görünse de, aslında her ikisi de birer hayaldir, çünkü buz ısıtıldığı, buhar ise soğutulduğu zaman asılları olan suya dönüşürler, yani varlıkları suya oranla görecedir, daha doğrusu varlıkları geçicidir. Buz ve buharı bağımsız bir madde, bir başka varlık gibi algılamak, beş duyumuzun kısıtlı kapasitesinden kaynaklanan bir durumdur. Nitekim bugün suyun varlığının da görece olduğunu, iki hidrojen bir oksijen atomundan meydana geldiğini, bu atomların da birçok atom altı parçacıklardan oluştuğunu biliyoruz. Evrenin yapısı da aynı buz ve su örneğinde olduğu gibidir. Belirli nitelikteki atomların bir araya gelerek oluşturduğu geçici varlıklar, çeşitli sebeplerle dağılarak aslına dönmekte, tekrar tezahür etmekte, tekrar aslına dönmektedir.


Sonuç olarak, tüm olay ve nesneler Gerçeğin (Tanrının) görüş alanımıza çarpan olgu ve şekilleridir, var gibi görünmeleri beş duyumuzun sınırlı yapısından kaynaklanmaktadır. Eğer gözümüz atom altı parçacıkları görecek tarzda dizayn edilmiş olsaydı, evreni sonsuz bir elektromanyetik alan olarak görecektik. Böylesine süper bir gözün bize bahşedeceği görüş, Gerçekten (Tanrıdan) başka vücut olmadığını, var gibi görünenlerin birer bileşim (terkip) olduğunu ayan beyan gösterecekti. Günümüzde geliştirilen ve bir milyar defa büyüten bir elektro-mikroskobun altına yatırılan insan vücudu; oksijen, hidrojen, azot, demir, kalsiyum, fosfor, sodyum ve magnezyum türü elementlerden meydana gelmiş gibi görünmektedir! Demek ki, teknoloji daha güçlü mikroskoplar icat ettiği zaman, insan vücudunun aslında elektromanyetik dalgalardan ibaret olduğunu keşfedeceğiz!


Kanımızca, ruh ve madde öyle sanıldığı gibi birbiriyle hiç çakışmayan iki ayrı olgu değildir. Dairesel bir seyir içinde sürekli birbirine dönüşen, birinin bittiği yerde diğerinin başladığı sonu gelmez bir süreçtir. Bir gün, insanoğlu maddenin içinden manaya bir kapı açıldığını hayretle görecek, binlerce yılı kısır çekişmelerle nasıl heba ettiğini anlayacaktır. Durum hayal ve gerçek için de böyledir, dairesel bir döngü içinde sürekli hayal ve gerçek birbirine dönüşmektedir. Başka bir deyişle, hayal ve gerçek, bakış açımıza göre Tek’e verdiğimiz iki değişik isimdir. İdraki sınırlı insan, uzun bir süre Gerçeğin tezahür etmemiş bölümünü hayal diye nitelemeye devam edecektir, ta ki bilim maddenin içinden manaya açılan gizli kapıyı bulana dek!

“ALLAH’IN MEKRİ VARDIR !”
07 Haziran 2007 Perşembe


Kuran’ın Ali İmran suresinin 54. ayetinde şöyle denir: “ (Yahudiler) tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Bu ayetten de anlıyoruz ki Allah tuzak kurabilir, hile yapabilir, çünkü mekr sözcüğü Arapça’da tuzak, hile anlamına geliyor. Allah ve hile yan yana gelmesi güç kavramlar olmasına rağmen, Allah’ın kendine iftira edemeyeceğini varsayarak konu üzerinde en azından ciddi şekilde düşünmek gerekir.


Kısa bir araştırma, Allah’ın hilesinin Yahudilerle sınırlı olmayıp aslında tüm kozmik sistemi kuşattığını ve hilenin sistemli bir şekilde işlediğini gösteriyor. Örneğin insanla ilgili olarak hilenin iki kutbu var, madde ve mana. Tanrı maddeye gark ettiği kulundan manayı, manaya gark ettiği kulundan da maddeyi esirgiyor, daha doğrusu insanoğlunun yaptığı tercihi baz alarak bir denge oluşturuyor.


Maddi servete gark edilen her insan, kendini Tanrının sevgili kulu zanneder, servetini korumak için hemcinslerini itip kakar, daha fazla kazanmak için önüne geleni sömürür, en yakınlarını bile incitmekten çekinmez, hatta yaşamın anlamını servet edinmeye indirger. Bu yapıdaki insan servete sahip olmuş, ama tüm insani duygularını (mana) yitirmiştir. Öte yandan, başı dertten kurtulmayan kara fakir acılar içindedir, rahat yüzü görmediği için kendini Tanrının lanetli kulu sanır. Oysa kalbi yumuşaktır, çileler ruhunu olgunlaştırmış, insani duyguları gelişmiştir. Aslında Tanrı hem maddeyi, hem de manayı aynı mesafede tutar, seçimi yapan insandır. Kısaca, Tanrının hilesi dediğimiz şey, kozmik enerjinin birini talep edenden diğerini esirgemesidir, çünkü enerji herkese istediği şeyi verir.


Sıradan insanın bu gerçeğin farkında olmaması durumu değiştirmez, yasa olanca dakikliğiyle işler. Manayı sahiplenenler maddeyi, maddeyi sahiplenenlerse manayı yitirirler. İşe bu açıdan bakıldığında, hayır sandığımız birçok şeyin aslında şer, şer sandığımız şeylerin ise hayır olduğunu fark ederiz. Kuran’ın Bakara suresindeki bir ayet bu şaşmaz işleyişi şu şekilde dile getirir: “Hoşunuza gitmeyen nice şeyler vardır ki sizin için hayırlıdır ve size hoş gelen nice şeyler vardır ki sizin için şerdir, Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Hz. İsa da dağdaki vaazında bu konuya şöyle vurgu yapar: “Ne mutlu ruhta fakir (alçakgönüllü) olanlara, çünkü göklerin melekutu onlarındır. Ne mutlu yaslı olanlara, çünkü onlar teselli edilecekler. Ne mutlu merhametli olanlara, çünkü onlara merhamet edilecek.”


Hz İsa’nın tam da anlatmaya çalıştığımız konuya açıklık getiren çok çarpıcı bir başka sözü daha var. Haça gerilmeden önce talebelerine şöyle diyor: “Beni izleyecek olan kendini inkar etsin, haçını sırtlayıp ardımca yürüsün. Zira kim canını kurtarmak isterse onu yitirecek, canını benim uğrumda veren onu bulacaktır. İnsan tüm dünyayı kazanıp da canını (ruhunu) yitirirse ne kar eder?” Ayetler yoruma gerek bırakmayacak kadar açık. Peygamber, bedenini kurtarmak isteyenler canını (ruhunu) yitirecek diyerek Tanrının hilesine (mekrine) dikkat çekiyor.


İncil’de Tanrının hilesine vurgu yapan bir diğer olay da şudur: Çok zengin bir adam, Hz. İsa’ya ebedi bir hayatı olması için ne yapması gerektiğini sorar. Peygamber, malını mülkünü satıp parayı fakirlere dağıtmasını ve ardınca gelmesini önerir. Zengin bu teklifi duyunca kederlenip sırtını dönerek uzaklaşır. İsa öğrencilerine dönüp “Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin adamın Allah’ın melekutuna girmesinden daha kolaydır” der. Peygamber, Tanrının tuzağına düşmüş zenginin, servetini bağışlayıp manevi değerlere sarılmasının ne denli zor olduğunu anlatmak istemektedir. Hz. İsa’nın şu ünlü özdeyişi de Tanrının hilesini en veciz şekilde dile getirir. “Birinciler sonuncu, sonuncular birinci olacak.” Yani bu dünyada birinci sanılan, serveti ve sosyal konumundan ötürü itibar gören öte tarafta sonuncu olacak, bu dünyada ezilen, horlanan, itilip kakılan ve sonuncu olansa öte tarafta birinci olacak demektir bu. Tanrının hilesinin dünyada ve öte alemde tersine işlediğini, bu dünyada insana verilen değerle, öte tarafta verilen değerin aynı olmadığını bundan daha iyi hangi cümle anlatabilir?


Öte yandan, yaratılış olayı bile Tanrının hilesini onaylayan bir model sunmaktadır bize, çünkü yaratılışta eşitlik yoktur. Kimi zengin kimi fakir, kimi güzel kimi çirkin, kimi güçlü kimi de zayıftır. Acaba bu eşitsizlik adil Tanrı tarafından nasıl gideriliyor? Dünyada zengin olan ruhunu fakirleştirip öte tarafta hepten fakir mi kalıyor? Dünyada güzel olan gurura kapılıp nefsini yücelterek öte tarafta hepten çirkinleşiyor mu? Dünyada güçlü kuvvetli olan, gücün verdiği cesaretle haksızlıklar yapıp öte tarafta hepten zayıflıyor mu? Acaba Tanrının hilesi verdiğini sandığımızda alarak, aldığını sandığımızda vererek mi tecelli ediyor?


Öyleyse, servetten nasipsiz fakir, ruhunun olgunlaşması için Tanrının kendine bir fırsat sunduğunu bilmelidir. Güzellikten nasipsiz insan, alçakgönüllülük gibi bir erdemi yakalama şansına daha yakın olduğu için sevinmelidir. Güçsüz yaratılan kişi, başkalarını itip kakma şansı kendine tanınmadığı için şükretmelidir. Kaplumbağa yavaş olduğu için üzülmemelidir, çünkü karşılığında uzun bir ömür verilmiştir. Kuşlar hızlarıyla övünmemelidir, çünkü ömürleri kısaltılmıştır. Taşlar dayanıklılıklarıyla gurur duymamalıdır, çünkü hareket yetenekleri sıfırlanmıştır. Hayvanlar düşünemedikleri için hayıflanmamalıdır, çünkü içgüdüleri güçlendirilmiştir. İnsanlar düşünebildikleri için övünmemelidir, çünkü sır perdeleriyle kuşatılmışlardır. Yaratılıştaki her pozitif özellik, negatif bir özellikle dengelenmiştir, çünkü Tanrı hile yapanların en hayırlısıdır!


Tanrının hilesine vurgu yapan bazı Kuran ayetlerini sıralayarak yazımıza son verelim: “Nefsani arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer Allah’ın katındadır” (Ali İmran Suresi 14. Ayet). “Hiçbir kimse yok ki ölümü Allah’ın iznine bağlı olmasın, (ölüm) belli bir süreye göre yazılmıştır. Her kim dünya nimetini isterse kendisine ondan veririz, kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükafatlandıracağız” (Ali İmran Suresi 145. Ayet). “İnkarcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması sakın seni aldatmasın. Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir, o ne kötü varış yeridir” (Ali İmran Suresi 196. 197. Ayetler). Görüldüğü gibi, yukarıdaki ayetlerde (altı çizili yerler) Tanrının hilesine göndermeler yapılıyor. Kutsal kitaplardan verdiğimiz bu örneklerin savımızı yeterince kanıtladığını sanıyoruz.

MUTSUZLUĞUN KAYNAĞI
 21 Mayıs 2007 Pazartesi - Yaşar Uçar


Bir imaret göster bana ki sonu viran olmaya,
Kazan şol malı ki senden dökülüp geri kalmaya.
Yunus Emre

Peygamber asasıyla kumun üstüne bir kare çizdi, karenin tam ortasına bir çarpı işareti koydu, sonra karenin dışına doğru düz bir çizgi çekti, çizginin karenin içinde kalan kısmını dikey olarak kesen birkaç çizgi daha ilave etti. Meraklı ve şaşkın bakışlarla ne yaptığını izleyen kalabalığa dönüp karenin ortasındaki çarpı işaretini göstererek şöyle dedi:


- Bu insandır, şu gördüğünüz kare de ölümdür. Kareyi delip boşluğa uzanan çizgi ise, insanoğlunun bitmez tükenmez istekleridir.
Sonra asasını karenin içinde istek çizgisini dikey olarak kesen çizgilerin üstüne koyarak devam etti:


- Bu küçük çizgiler, yaşamı boyunca insanın başına gelecek kaza ve belalardır. İnsan bunlardan birini atlatabilse diğerine yakalanır, onu da atlatsa bu sefer ötekine takılır. Hepsini atlatmayı başarsa bile şu ölüm karesini aşamaz, çünkü ondan kurtuluş yoktur.


Yaklaşık 1400 sene evvel Arabistan kumlarına çizilen ve çok sıradan gibi görünen bu şeklin, insanoğlunun milyonlarca yıllık serüvenini özetlediğini ve en önemli sorunlarından birine ışık tuttuğunu görmemek için insanın kör olması gerekir.


Söz konusu şeklin en önemli özelliği, girift bir sorunu alabildiğine basite indirgemede gösterdiği maharettir. Ancak olağanüstü bir dehanın başarabileceği bu sadeleştirme, çetrefil bir sorunu anlamada insana büyük kolaylık sağlamaktadır. Okuma yazması bile olmayan idraki kıt bir topluma hitap edildiği düşünüldüğünde, sadeleştirmenin ne kadar yerinde olduğu daha iyi anlaşılır.


Peygamberin çizdiği şeklin anlamı yoruma gerek bırakmayacak kadar açık. Şekil, insan ömrünün sınırlılığıyla, isteklerinin sınırsızlığı arasındaki uçuruma dikkat çekiyor. Karşısına çıkan tüm engelleri aşsa bile ölüm çemberini aşamayan insan, sınırlı bir yaşamı olduğunu bile bile kendini sınırsız isteklere kaptırarak mutsuzluğunun kozasını kendi elleriyle örüyor! Gerçekleşmeyen sonsuz istekler, hayal kırıklıkları ve ardından gelen mutsuzluk. Bazı istekler gerçekleşse bile değişen bir şey olmuyor, çünkü gerçekleşen isteklerin yerini gerçekleşmeyen yeni istekler alıyor ve bu ölüme kadar böylece sürüp gidiyor. İstekler, istekler, hep yeni istekler, gerçekleşmesi imkansız istekler, kaçınılmaz olarak ölümle noktalanacak sonsuz istekler!
Peki çözüm nedir? Eğer ölüm değiştirilemez ve ertelenemez bir yazgıysa (ki öyledir), değiştirilebilecek olanı değiştirmekten başka çare yoktur, yani istekleri tıpkı yaşam gibi sınırlı tutmak gerekir. Sınırlı yaşam için sınırlı istek, işte çözüm budur. İşe bu açıdan bakıldığında, peygamber ve ermişlerin cümle isteklerden yüz çevirmelerini bazı ahlak kurallarına bağlamak veya Allah adamlığının gereği saymak çok kısır bir görüştür. Aslında onlar mutsuz olmamak için isteklerini sınırlamayı içlerine sindirmiş, ömrün kısalığıyla istekler arasında bir denge kurmuşlardır. Bu tür insanlara yamanan olağanüstülük yakıştırmaları, aczimizin ifadesinden başka bir şey değildir. Öte yandan, isteklerini en aza indirdikleri için işlevlerini asla yitirmemiş, mutsuz da olmamışlardır. Aksine, “Fakrım benim övüncümdür” diyenler, sıradan insanların rüyalarında bile göremeyecekleri manevi mutluluk mertebelerine yükselmişlerdir. Hiç değişmeyen evren yasası, yükselenin alçaltılacağını, alçaltılanın ise yükseltileceğini söyler!


Sonuç olarak, mutsuzluk halkasını boynumuza kendi ellerimizle takarız. İsteklerimizin sonsuzluğuna attığımız her kulaç, bizi yeni düş kırıklıklarına hazırlar, düş kırıklıklarımız ise mutsuzluğumuzun ayak sesleridir! İstekler çoğaldıkça ayak sesleri de hızlanacak, sonunda mutsuzluk yüreğimize çöreklenecektir. Ne var ki, insanoğlu her zaman işin kolayına kaçar, mutsuzluğunu kaderine bağlayıp çektiği acılardan Tanrıyı sorumlu tutar, çünkü istekleri gemlemek Tanrıyı suçlamaktan daha zordur. Nefsine söz geçiremeyenler avuçlarını gökyüzüne kaldırıp Tanrıya sitem ederler, ama O gören gözlere ve duyan kulaklara şöyle der:


- Mutsuz olmanızı dileseydim peygamberler gönderir miydim? Arabistan kumlarına çizilen şekle iyi bakın. Kaderiniz üzerinde hiçbir tasarrufum yok benim. Ey acı çeken insanlar, derdinizin dermanı sizdedir!

VAR GİBİ GÖRÜNEN YOKLAR!
 
22 Nisan 2007 Pazar - Yaşar Uçar

Dinlerin Tanrı ya da “Gerçek” dediği varlığa en uygun sıfat Bilinç Işıması’dır. Öyle bir ışıma ki, en küçük zerresinde bile bilinç taşır. Tohum tanesine devasa bir ağaç gizleyen kudret elbette bilinçsiz olamaz. Varlık alemini ayakta tutan “Tanrısal santral” ışımayı kestiği an tüm evrenler anında çöküverir!

Bilinç Işımasının özü gereği yarattığı ilk şey bilgidir, bilgi de kendi çocuğu sevgiyi yaratır, çünkü bilgelik dönüp görkemli ışımaya baktığında sevgiyle titreşir. Sevgi ise kendi çocuklarını, yani pozitif değerleri yaratır, sevecenlik, fedakarlık, mutluluk, hoşgörü, alçakgönüllülük, dürüstlük, merhamet vs. Demek ki Bilinç Işıması yaratılışı iki kavram üzerine bina etmiştir: Bilgi ve sevgi. Öncelik hangisinde diye sorgulamak eti tırnaktan ayırmaya benzer, bilme isteği içinde sevgiyi zaten taşımaktadır. “Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi diledim, bu yüzden kainatı yarattım” sözü bu manaya işaret eder, yani gizli hazine bilinmeyi kendine olan sevgisinden ötürü dilemiş, bu sevgiden varlık alemi ortaya çıkmıştır.

Bilinç Işımasının kendi bünyesinde bir kanser hücresi yaratması düşünülemez, cehalet ve korkunun, şeytan ve cehennemin bu ışımada yeri yoktur. Çünkü ışığın karanlık yarattığını düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır, abesle iştigaldir! Öyleyse, sosyal hayatta sürekli şahit olduğumuz cehalet, korku, kin, nefret, kıskançlık gibi negatif değerlerin kaynağı nedir, onlara vücut veren kimdir? İşte insanoğlunu binlerce yıl uğraştıran esrar bu soruda yatar, salt bilgi ve sevgi olan Tanrıdan bu negatif değerler nasıl ortaya çıktı?

Gerçek şu ki, negatif değerlerin ontolojik bir varlığı yoktur. Hepsi var gibi görünen yoklar, yani var sanılan illüzyonlardır! Bilinç Işıması kozmostaki boyutlardan aşağı süzüldükçe, özellikle yoğun maddi katmanlara indikçe güç kaybına uğrar ve kaba maddeye nüfuz etmekte zorlanır. Işımanın bu görece zaafı karanlık gibi, ışımadan yayılan bilgi cehalet gibi, sevgi ise korku gibi görünür ya da öyle algılanır. Kısaca, karanlık ışığın, cehalet bilginin, korku ise sevginin yokluğudur. Işığın çevresinde beliren gölgeler gibidir onlar. Ne yazık ki insan bu gölgeleri gerçekmiş gibi, sanki vücutları varmış gibi algılar. Elektrik düğmesi çevrildiğinde, nasıl odadaki karanlık yerini ışığa terk ediyorsa, bilgi ve sevgi geldiğinde cehalet ve korku da yerlerini asli sahiplerine terk ederler. Aydınlatılmış odanın kapısını araladığımızda içerdeki ışık dışarı süzülür, ama dışarıdaki karanlık içeri giremez, çünkü karanlığın içeri girip ışığı boğacak gücü yoktur, o her zaman pasiftir.

Öyleyse; karanlığın, cehaletin, korkunun ve onlardan türeyen negatif değerlerin anası insan bilincidir! Tanrısal ışığı yeterince alamayan insan bilinci ışığın zıddını, yani negatif değerleri yaratır, Tanrının bu değerlerin yaratılmasında hiçbir rolü yoktur. Tevrat’taki tekvin bölümü konuya yeterince açıklık getiriyor zaten. Adem’in cennetten nasıl kovulduğunu hatırlayalım: Bahçede bir sürü ağaç varken, hele “Hayat Ağacı” hiçbir kısıtlamaya tabi değilken, Adem neden Tanrının yasakladığı “İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı”na ilgi gösterdi? Neden diğerlerini değil de o ağacı yasakladı Tanrı? Çünkü ondan yediği gün Adem’in saflığını yitireceğini, iyiyle kötüyü bilir hale geleceğini, dahası madde aleminin derinliklerinde yitip gideceğini biliyordu! Kutsal metindeki şeytan figürü, cehaletin çocuğu egoyu temsil eder. “İyiyi ve kötüyü bilme ağacı” ise, Tanrıya has yasak bilgiyi, zıtların egemen olduğu dünyayı sembolize eder. Işığın karanlık gibi, bilginin cehalet gibi, sevginin korku gibi göründüğü kaba madde alemini! Ademle Havva, madde alemine inerek iyi ve kötüyü, yani zıtları deneyimlemek istemiş, salt bilgi ve sevgi olan cenneti değil, özgür iradeye sahip olacakları dünyayı seçmişlerdir. Nitekim bu seçim Tevrat’ta Tanrı tarafından şu sözlerle dile getirilir: "İşte, Adam iyiyi ve kötüyü bilmede bizden biri gibi oldu", yani Adam Tanrısal bilgiye sahip oldu, acı çekeceği bir tercih yaptı denmek istenmiştir.

Tam da Tanrının dediği gibi olmuş, insanoğlu efendisi olmak istediği maddenin kölesi haline gelmiştir. Ademoğulları şimdi atalarının yaptığı bu seçimin faturasını ödüyor, cehalet ve korkunun batağında debelenip duruyorlar. Sanıldığı gibi bu seçimin ilk günahla hiçbir ilgisi yok, Adem’in özgür iradesinin gereği Tanrı tarafından yerine getirilmiş, zıtların dünyasına inmesi için kendisine izin verilmiştir.

İnsanoğlunun yüzlerce hayat yaşayarak öğrenmek zorunda olduğu ders işte bu seçimle ilgilidir. Dünyada cehalet ve korku gibi hayaletlerle boğuşarak tekrar ışığın egemen olduğu cennete, yani Tanrının yurduna dönme dersidir bu! Denebilir ki, Tanrı her şeye kadirse neden insanın acı çekmesine göz yumuyor, istese bir çırpıda bu ıstıraba son veremez mi? Hayır veremez! Tanrı kendi yasalarını yok sayamaz, yaratıklarının iradesine müdahale edemez, dahası kendini temaşa imkanından yoksun kalamaz, çünkü tıpkı bir aynada seyreder gibi kendini insanoğlunda seyretmektedir. Bir bakıma bizim aynamıza muhtaçtır Tanrı, gül hatırımız için yarattığı sistemleri yok edemez!

Ama Tanrısal piyes yakında sona erecek, çünkü insanlık son hesaplaşmaya hazırlanıyor. Günümüz uygarlığını oluşturan tüm keşif ve icatların, son 125 yıl içinde gerçekleşmesinin anlamı nedir? Bu olağanüstü bilinç patlaması neyin kanıtıdır? Binlerce yıl yerinde sayan, 125 yıl evvel beygir gücüne ve mum ışığına mahkum olan insanlık, bu büyük sıçramayı bu kadar kısa sürede nasıl yapabildi? Sanki gizli bir el insanlığı arkasından itiyor gibi! Kutsal metinlerdeki kehanet yakında gerçekleşecek, insan canavarla (egoyla) son savaşını yaparak galip gelecektir. Egonun ve vicdanın orduları şimdi insan bedeninde saf tutmuştur, son savaş öyle sanıldığı gibi dünyadaki bir coğrafyada değil, insan bedeni denen mabette yapılacaktır! Stresler, ruhi bunalımlar, ortalığı kasıp kavuran kıyım ve yıkımlar son savaşın belirtileri, karanlığın son çığlıklarıdır, başka bir deyişle kıyam’ın (vicdanın ayağa kalkışı) habercileridir. Sonunda insanlık sahte benliğin (egonun) illüzyon olduğunu anlayıp Tanrısal özüne sahip çıkacak, ışığın güçleri karanlığa galebe çaldığında, Altın Çağ insanoğlunun ayaklarının altına seriliverecektir!

 

ÇIPLAK İNSAN!

16 Mayıs 2007 Çarşamba - Yaşar Uçar


Bugünlerde hiçbir şey “çıplak insan” kadar ilgimi çekmiyor. Vatanlardan, milletlerden, bayraklardan, hatta dinlerden soyutlanmış, tüm toplumsal şartlanmalardan, şartlanmaların yarattığı değer yargılarından ve değer yargılarının dayattığı davranışlardan arınmış “çıplak insana” tutku derecesinde bağlılık duyuyorum.


Geçmişi didiklemeye bile gerek duymadan bir saplantı halinde sürekli onu düşünüyor, adeta onunla yatıp onunla kalkıyorum. Kaleme sarılıp “çıplak insan” hakkında bir şeyler yazmayı hep erteledim, onu en kamil haliyle hayal edebilmek için kafamda sürekli evirip çevirdim, karşı görüşleri çürütmek için kendimle didişip durdum. Zamanla, farkına bile varmadan ona iyiden iyiye bağlandığımı hissettim, bu bağlılığın nedenini dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalışacağım.


Bir dostum, “kimliklerimiz üstümüze kat kat giydiğimiz elbiselere benziyor” dedi. Doğru söyledi. Gerçekten de aile kimliğimiz, inanç kimliğimiz, milli kimliğimiz, ahlaki kimliğimiz ve onların uzantısı olan değer yargılarımız, bir kış günü üşümemek için ne bulursak üstümüze geçirdiğimiz giysilere benziyor! Bu ağır yükün altında gerçek benliğimizi unutuyor, istediğimizi söyleyemiyor, hatta gerektiği gibi düşünemiyoruz bile. Kimlik fesadına uğramış gibiyiz, kaldıramayacağımız kadar yemeği bir oturuşta midemize indirip hazımsızlık çeken oburlara benziyoruz. Bizi biz yapan öz, bu kimlik enflasyonundan sıyrılıp kendini bir türlü gösteremiyor, insan olmanın niteliklerini kimliklerimiz yüzünden sergileyemiyoruz. Sanki bir ateş çemberi içindeyiz, ne yapıp yapmayacağımızı hep kimliklerimiz söylüyor. Başka inançtan olana inanç kimliğimiz hoşgörü göstermiyor, başka ulustan olana ulusal kimliğimiz tahammül edemiyor, aile kimliğimiz ise, aile fertlerinin tüm yanlışlarını görmezden gelmemizi emrediyor. Cinsel kimliğimiz bile karşı cinsle kavgalı!


Bir kimliğe sahip olabilmek için insanların kıyasıya kavga ettiği, bu yüzden kanların oluk gibi aktığı bir dünyada kimlikleri yeren düşünceler öne sürmenin sevimli bir iş olmadığını biliyorum, ama gerçeğin en azından abes kadar kendini ifade etme hakkına sahip olduğunu da biliyorum. Kimlikler için verilen savaş, kimliklerden arınmak için verilseydi dünya daha huzurlu olurdu. Uğrunda savaşmamız gereken bir aile, bir vatan, bir çıkar ya da değer olmasaydı, bu kan gölleri oluşur muydu? Bu çağda, totemine duyduğu bağlılık yüzünden komşu kabileyi yok eden putperestten ne farkımız var? Her şey kavga nedeniyse, bizim gibi düşünmeyeni yok etmek ille de gerekliyse, çıkarımız için gerçekleri örtmek mubahsa, bizi hayvandan ayıran bir özelliğimiz yok demektir! Bu durumda, “Tanrının halifesi” olduğumuz yalanını sürekli tekrarlayıp durmak saçmalık değil mi?
Kimliklerinden arınmış insandan geriye bir şey kalmayacağı kanısı oldukça yaygındır, kimliğini yitirmiş insanın boşlukta kalacağı en yetkin ağızlardan söylenir durur. Oysa insanoğluna söylenmiş yalanların en büyüğüdür bu. Öyle olsa peygamber ve ermişler çoktan boşlukta kalırlardı, oysa hayatı yaşanmaya değer kılan tüm erdemlerin onlardan yansıdığını biliyoruz. Bize göre, gereksiz safraları attığımızda geriye sadece Tanrısal benlik kalır.
İnsanoğlunun edindiği tüm kimlikler çıkara dönüktür, başka bir deyişle manasının (ruhunun) değil, maddesinin (bedeninin) ürettiği kimliklerdir. İnsanoğlu, bedeni bir toprak parçasına mahkum olduğu için vatanı yaratmıştır, onu diğer uluslara karşı korumak için orduyu ve bayrağı yaratmıştır, canını ve malını korumak için kolluk kuvvetlerini yaratmıştır. Bedenini garantiye aldıkça manasından uzaklaşmış, zindanını kendi elleriyle örmüştür!


İnanç kimliğine gelince, o yürekler acısı bir iştir, baştan ayağa yaredir! Çünkü kadim Mısır dininden başlayarak tarih sahnesine çıkmış tüm dinler, tek bir “evrensel dinin” değişik isimler almasından başka bir şey değildir. Gelmiş geçmiş tüm peygamber ve velilerin söyledikleri hep aynı şeydir, aynı Kaynaktan yayılan mesajın değişik kişilerce değişik yerlerde seslendirilmesinden ibarettir. Hal böyleyken, sevgi titreşimleri taşıyan ilahi bir mesajın, nasıl olup da insanları birbirine düşman eden, birbirine kırdıran inançlara dönüştüğü üzerinde ibretle durulması gereken bir konudur. Açıkça belli ki, günümüzde var olan hiçbir din ilahi vahyin önerdiği din değildir, dini kullanan siyaset madrabazlarının ve ekmeğini din satarak kazanan sözüm ona din adamlarının tanınmaz hale getirdiği kabuk dinlerdir bunlar! İlahi vahyin kaynağının tek olduğunu söyledikten sonra, her peygambere ayrı bir din kurdurup insanları birbirine düşman etmek eğer iblislik değilse, hayvan aklına rahmet okutacak bir zavallılık örneğidir!


Kendinden önce geleni inkar etmiş bir tek peygamber gösterilemez. Ama ümmetler, daha doğrusu onları yönlendiren din ve siyaset adamları, kendi peygamberlerinden sonra gelen her peygamberi, her kitabı inkar etmişlerdir. Museviler İsa’nın, İseviler ise Muhammed’in peygamberliğini kabul etmez, dinleri spor kulübü tutar gibi ne idiği belirsiz bir inatlaşmaya alet ederek ümmetleri birbirine düşürmekten fayda umarlar. Bu tür inancın elzem olmadığı o kadar açıktır ki, üzerinde tartışmaya bile değmez, çünkü insana ağırlık yapmaktan başka bir işe yaramaz. Kanımızca, insanın bu çağda ilk hesaplaşması gereken kimlik inançla ilgili olanıdır. Bugün inanç diye sahiplendiğimiz kimlik, aslında insanı inançsızlığa sürükleyen ve inancı dejenere eden anlamsız bir oyundur.


Oysa “çıplak insanı” motive eden gücün din değil sevgi olduğunu biliyoruz, bu ilahi özellik onun tüm yaşantısına ve davranışlarına yön vermektedir. Çıplak insan için insanın vatanının, milletinin, dininin, ailesinin ve çevresinden edindiği değer yargılarının hiçbir önemi yoktur. O, sıradan insana baktığında sadece sevgiden nasip almış ya da alamamış bir varlık görür. Sevgiden nasiplenmiş olanı destekler, nasipsizi ise hoşgörür, çünkü sevgiden nasipsiz olan dünyaya geliş sebebine, yani öğreneceği derse uygun olduğu için öyle yaratılmıştır ve en azından diğeri kadar saygıdeğerdir. Başka bir deyişle, sevgiden nasip alış ya da alamayış bize göre bir yargı nedeniyse, ona göre ilahi bir takdir ve kozmik sistemin doğurduğu bir gerekliliktir. Tanrısal özün kendini açığa vurabilmesi için, sevgiden pay alanla alamayanın yan yana yaşaması gerekir. Bu, evren dediğimiz devasa yapıdaki hiçbir unsuru feda etmeyen, iyiyi de kötüyü de kabullenen bir tavırdır, çünkü kötüyü yok ettiği an iyinin ayakta kalamayacağını bilir. Kısaca, hoşgörüsü ahlaki bir kaygıdan değil, zıtların bir arada yaşama zorunluluğundan kaynaklanır.


Eskilerin insan-ı kamil, bizim “çıplak insan” olarak adlandırdığımız varlık aynı varlıktır. Kimliklerden arınmışlığı daha iyi vurguladığı için ona “çıplak insan” demeyi daha uygun bulduk. Koltuğumuzda oturup var olmayan bir insan türü yaratıyor değiliz, bir ütopya geliştirmeye de çalışmıyoruz. Peygamber ve ermişlerin “çıplak insan” olduklarını, seyrek de olsa dünya sahnesinde boy gösterdiklerini biliyoruz, temennimiz bu ender yaratılıştaki insanların giderek çoğalmasıdır.


Bizim için çok gerekli olan kimlikleri, çıplak insanın nasıl gereksiz bulduğunu gösteren sayısız örnek var. Konuya açıklık getirmesi için birkaçını zikretmeyi uygun buluyoruz. Bir hadiste Hz. Muhammed’in “Arap bendendir, ama ben Arap’tan değilim” dediği biliniyor. Acaba peygamber bu sözüyle, Arab’ın milli kimliğini önemsemediğini, kendini insan ailesinin bir üyesi saydığını mı belirtmek istiyordu? Yoksa Arab’ın hiçbir düşünce ve davranışını paylaşmadığını mı ima ediyordu? Açıkça belli ki, Arap kimliği taşımak peygamber için bir övünç kaynağı değil! Bir başka hadiste “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi; kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz” diyor. Acaba peygamber bu üç şey dışında insanlara ait hiçbir nesneyi değerli bulmadığını mı ima ediyordu? Hadisteki dünyanızdan kelimesi hayli ilginç, çünkü kendinin dünyalı olmadığını, dünyaya ait şeyleri dert edinmediğini gösteren bir eda var! Yine bir başka hadiste “Eğer kötülük tümüyle yok olsaydı, Rabbiniz yeni bir kavim yaratır onlara kötülük yaptırırdı” diyor. Acaba peygamber bizim kökünü kazımak için çabaladığımız kötülüğün, ilahi sistemin olmazsa olmazlarından biri olduğunu, kötü olmadan iyinin de var olamayacağını mı söylemek istiyordu?


Hz. İsa’nın, zina yapan bir kadını recmetmeye (taşlayarak öldürme) hazırlanan kalabalığa karşı göğsünü siper edip “Aranızdan hiç günahı olmayan ilk taşı atsın” diyerek kalabalığı dağıttığını biliyoruz. Acaba Hz. İsa’nın şeriate bile meydan okuyan bu davranışında “Sizin ahlaki yargılarınız bana vız gelir, suçlu bile olsa bir insanın yaşam hakkını elinden alamazsınız” kararlılığının izleri mi var? Yoksa peygamber azgın kalabalığa, sevginin ve yaşam hakkının şeriatten daha önemli olduğunu öğretmek mi istiyordu?


Hz. Ali’nin “Bin kere mazlum olsan da, bir kere zalim olma” dediğini biliyoruz. Acaba Veliler Şahı o engin hoşgörüsüyle, haklı gerekçelere dayansa bile sevginin zulümle asla gölgelenmemesi gerektiğini, öç alma duygusunun ilahi yasalar karşısında hiçbir anlamı olmadığını mı ima ediyordu? Yunus Emre bir nefesinde “Bir dem girer mescitlere / Yüz sürer orda yerlere / Bir dem gelir deyre (kilise) girer / İncil okur ruhban okur” derken, acaba kilise ve cami arasında fark gözetmediğini, insanların inanç kimliklerinin kendini bağlamadığını mı anlatmak istiyordu?


Denebilir ki, eğer kimlikler bu denli tu kakaysa neden hayatımızdalar? Kimlikler hayatımızdalar, çünkü dünyadaki derslerimizi onlar olmadan öğrenemeyiz. Varlık sebebini henüz kavrayamamış insanın, olgunlaşmak için baş vuracağı onlardan başka araç yoktur. İnsanoğlu ancak kimlikleri çatıştığında olgunlaşabilir, zamanla doğru ve iyi olana yönelir. Kimlikler bir bakıma hayat dersini öğrenmenin ve kamil insan olmanın hem uzun, hem de çileli yoludur! Ama bu noktada bir ayrım yapmak gerekir, kimliklere mahkum olmak, onlar olmadan yaşayamamak başka şeydir, kimliklerin varlığını kabullenmek başka şey. Eğer kimliksiz yaşanamayacağını söylersek olgunlaşmanın yolunu tıkamış, kimlikleri bir kader haline getirmiş oluruz. Kimlikler aşılmak için vardır, ebediyen ayak bağı olsun diye değil! Kimi onların işlevini bir hayatta kavrar, kimi bin hayatta! Ama nihai amaç, ne yapıp edip Tanrısal cevheri örten kimliklerden kurtulmaktır, çünkü oyun böyle kurulmuştur! Kimliksiz yaşanamaz demek bulmacadır, kimlikleri fırlatıp atmaksa bulmacanın çözümüdür! Kısaca, kimlikler kimliksiz yaşamayı öğrenmek için vardır.


Eğer bulmacayı bir an evvel çözmek istiyorsak, kimliklerin sandığımız gibi bizi biz yapan değerler değil, çoğu kere başımıza bela ettiğimiz ağırlıklar olduğunu idrak etmek zorundayız. Çünkü kimliklerimiz için insanları suçlar, döver, hatta katlederiz, onlar için ülkelere savaş açar, hadsiz hesapsız acı çekeriz. Tanrısal ışık içimize girmesin diye kimlikleri kuşanır, onların hoyrat kıvrımları arasına gizleniriz. Kimliklerimize sarıldıkça kendimizi emniyette hisseder, emniyette hissettikçe daha çok kimlik ediniriz. Kısır bir döngü içinde, aymazlığımızı koza gibi örerek nefsimizin bizi davet ettiği yere, hoşgörüsüzlüğün yurduna gidip çörekleniriz.


Bugünlerde insanlık kaybettiği “cenneti” aramaya hız vermiştir! Ama çıplak insanı vizyonuna dahil etmeyen, salt kimliklerini öne çıkararak yükselmeyi amaçlayan hiçbir toplumun, hiçbir düşünce sisteminin önümüzdeki çağa damgasını vurma şansı yoktur. Altın Çağı kimliğini abartanlar değil, kimliğinden kurtulup Tanrısal benliğini keşfedenler kuracaktır.

YALNIZLIK

28 Nisan 2007 Cumartesi - Yaşar Uçar

Yalnızlıktan yakınma, çünkü yalnız değilsin. Rüzgar saçlarınla oynaşıp yağmur pencereni tıklatırken, ağaç gölgesini üzerine salıp toprak seni doyururken yalnız olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Evrenin her zerresinin bedenine eşlik ettiğini görmüyor musun? Kıpkırmızı açan gül, bahçede kanat çırpan kelebek ve bağrına olanca sevecenliğiyle sokulan şu köpek yavrusu yalnızlığını neden unutturamıyor?


Yalnızlık dediğin insan sıcaklığına duyduğun hasretse, bil ki çektiğin yalnızlık değil korkudur! Sen ve korku birlikte ürettiniz yalnızlığı, kuşkularla besleyip nefsin tezgahında büyüttünüz onu! Toprak gibi uyumlu ve sevecen olamadığın için serpilip boy verdi yalnızlığın, onun gibi almadan vermek hiç aklına gelmedi. Yalnızlık dediğin, zihninin dehlizlerinde gizlenen bir hayaletten başka şey değil!


Hiç yalnızlık çekmediğini söyleyen, hepten yalnızsın sen! Çevren sözüm ona dostlarla dolu, kötü gününde hiçbirini yanında bulamayacağın dostlarla. Alışverişe dostluk mu diyorsun, onlar kurumuş yaprağın dalı terk ettiği gibi terk ederler seni. Aldanışın, yanlış ata oynayan kumarbazın aldanışına benzeyecek. Kalabalıklar içindeki yalnızlıktır senin yalnızlığın, yani yalnızlık kere yalnızlık!


Gerçek yalnızlık o ki, insan kendini varoluşun dışında, ondan bağımsız bir varlık gibi algılaya, dünyanın kendi etrafında döndüğünü sana. İşte gerçek yalnızlık bu, ilacıysa nefsin isteklerinden kurtulmak!


Ruhunun her bir parçası başka alemlere dağılmışken, yüksek benliğin seni ötelerden çekip çevirirken yalnız olman mümkün mü? Sana yol gösteren görünmez varlıklar dört bir yanını sarmışken, Tanrı sana “şah damarından daha yakınken” nasıl yalnız olabilirsin? Korkularını yendiğinde evrende yalnız olmadığını, yaratılmış her şeyle akıp gittiğini idrak edeceksin. Dahası, yaratılışın sen ve ben değil biz olduğunu, vücudun tek, tezahürlerin çok olduğunu kavrayıp yuvana döneceksin. Kalabalıkların ve yalnızlıkların olmadığı o yerde, o Sessizliğin Büyük Okyanusu’nda artık seni hiçbir duygu rahatsız edemeyecek.

ACININ KAYNAĞI

 07 Mayıs 2007 Pazartesi - Yaşar Uçar


Çömezin yüzüne keyifli bir gülümseme yayılıverdi, aylardır kolladığı fırsatı yakalamanın verdiği rahatlıkla seğirti. İşte üstat oradaydı, bahçedeki iğreti tahta masaya kollarını dayamış, sanki ömründe ilk kez görüyormuş gibi çiçek açmış erik ağacını seyre dalmıştı.


Bu nadir anların kıymetini en iyi bilenlerden biriydi çömez, üstat genellikle görmez, duymaz ve konuşmazdı. Gözlerini saatlerce, bazen günlerce sabit bir noktaya dikip düşüncelere dalar, içine kapandığı sürece bir ceset gibi duyarsız olurdu. Birkaç kez bu derin uykudan onu uyandırmaya yeltenmiş, ama hiçbir tepki alamamışlardı. Eğer üstadın gözleri sabit bir noktaya kitlenmiş, gözlerindeki derinlik artmışsa, bu dünyada olmadığını geçmiş deneyimlerinden bilirlerdi, oysa şimdi en azından erik ağacıyla ilgileniyor gibiydi. Çömez getirdiği çorba kasesini ve iki dilim ekmeği masaya bırakıp bir adım geri çekildi. Üstadın gözlerini erik ağacından ayırıp kendini fark etmesini bekledi, ama ihtiyar oralı bile değildi, başını çevirmeden fısıldadı:
- Ne bekliyorsun?
- Efendim bir şey sormak için izninizi istiyorum.
Bilge çok yavaş bir hareketle sırtını arkasındaki ağaca dayayıp,
- Sor bakalım, dedi.
Üstadın hareketlerindeki yavaşlığa hayrandı, bazen bir kaplumbağayı imrendirecek kadar yavaşlatabiliyordu hareketlerini. Kolları bir tüy gibi inip kalkıyor, dudakları çok yavaş kımıldıyordu. Böyle anlarda onu seyretmek, zamanın yavaşladığını hissetmek gibi bir şeydi, sanki o zamanın içinde değil de, zaman onun içindeydi! Üstadın soran gözlerini üzerinde hissedince birden düşüncelerinden sıyrıldı ve damdan düşer gibi sordu:
- Efendim acının kaynağı nedir, biz neden acı çekiyoruz?
Uzun bir sessizlik oldu. Bilgenin şu anda böyle şeylerle uğraşmaya hiç niyetli olmadığı her halinden belliydi. Erik ağacıyla ilgilenmekten vazgeçmiyor, çiçeklerle donanmış her dalı sanki içine sindirir gibi uzun uzun seyrediyordu. Normal bir insanın beş, bilemedin on dakika seyrettikten sonra bıkacağı bu erik ağacında ne buluyordu sanki? Neden her şeyi sıra dışıydı bu adamın?
- Bir suçlu mu arıyorsun, diye mırıldandı bilge.
Çömez suçüstü yakalanmış gibi panikledi, demek üstat aklından geçenleri sezmişti. Kıpkırmızı kesildi, bir şeyler söylemek, özür dilemek istiyordu.
- Düşündüklerini değil, sorduğun soruyu kastediyorum, dedi bilge.
- Hayır efendim suçlu aramıyorum, acının kaynağını merak ettim sadece.
- Sana bu soruyu sorduran sebep neyse acının kaynağı da odur!
- Yani bilgisizliğim mi?
- Hayır idraksizliğin, idraki olmayanın bilgisi de olmaz. Bilgi bir sonuçtur, sebep değildir.
- Bana acının kaynağını açıklasanız bilgilenmiş olmaz mıyım?
- Hayır olmazsın, sadece ezberlemiş olursun, çünkü acının kaynağını idrak eden sen değilsin. Kaynağı bulan benim, bilgiyi satan da benim, senin bu işte hiçbir dahlin yok.
Diyelim ki bugün acının kaynağını benden öğrendin, yarın sevincin kaynağını kendin bulabilecek misin, yoksa yine benim kapımı mı çalacaksın? Unutma ki ben ölünce her şeyin kaynağını sana soracaklar.
Çömez utancından başını önüne eğip bekledi. Üstat haklıydı, taşıma suyla değirmen dönmezdi elbet. Yanıtları kendi bulmalıydı, ama üstadın sözünü ettiği idraki nasıl kazanacaktı, acaba idrak sahibi olmayı öğretemez miydi? Çömezin aklından geçenleri anlamış gibi yumuşak bir sesle söze başladı bilge,
- Bak oğul, bilgi sahibi olmak için bir öğretmene gidebilirsin, ama idrak sahibi olmak için kendi benliğine başvurmak zorundasın. Başkalarının düşüncelerini toplamak yerine, yanlış sonuçlara varmak pahasına kendi idrakine güvenmelisin, çünkü idrakin temelinde Kaynağın farkındalığı vardır, yani Tanrısal özün farkındalığı. Doğruyu yanlıştan, gerçeği illüzyondan ayıran bir yetenektir o, Tanrısal bilginin aracısız, sezgisel yolla kavranışıdır. Hata yapmaktan korkma, yeter ki idrak etmeye başla, sonunda mutlaka doğruyu bulursun. Diyelim ki yanlış bir sonuca vardın, işte ben o zaman gerekliyim, yanlışı düzeltmen için bir işaret verebilirim. Dikkat et işaret dedim, bilgi demedim, çünkü bilgiyi sen idrak etmelisin. Neden dersen, bilginin idrakinde ihale olmaz, işin üstesinden ancak yüksek benliğin, yani farkındalığın gelebilir. Ne demek istediğimi anladın mı?
- Yüksek benlik ve farkındalık hariç ne demek istediğinizi anladım efendim.
- Demek ikisi hariç her şeyi anladın, geride anlaman gereken bir şey kalmadı ki zaten! Bak oğlum, yüksek benlik, bedeni ve küçük benliği (ego) yöneten bireysel ruhun en yetkin parçasıdır, onsuz ayakta bile duramazsın. Yüksek benlik, farkındalığı kullanarak kozmik havuzdaki her tür bilgiye ulaşabilir, ama önce yüksek benliğin nasıl devreye sokulacağını öğrenmen, dahası buna niyet etmen gerek. Meditasyonun ve duanın amacı yüksek benliği devreye sokmaktır, şimdi anladın mı?
- Anladım efendim. Demin, sana bu soruyu sorduran sebep neyse acının kaynağı da odur dediniz, bu idrakimin kıt olduğu anlamına mı geliyor?
- Hayır, idrak yeteneğini kullanmadığın anlamına geliyor. Her insan o yetenekle donatılmıştır, ama kimi kullanır kimi de kullanmaz, sen kullanmayanlardansın!
- Anlattıklarınızdan, idrakle bilgi arasında dağlar kadar fark olduğunu anlıyorum, bu tespitim doğru mu?
- Evet doğru. İnsan ancak kendi bulduğu şeyi idrak edebilir, başkasının bulduğu şeyi ise öğrenebilir. İdrakte vukuf vardır, bilgide teslimiyet. İdrak, sezgi ve düşünceyle kazanılan bilginin akıl süzgecinden geçirilmesiyle elde edilir ve bireyseldir. Bilgi ise, başkaları tarafından bulunmuş sonuçların öğrenilmesidir ve kolektiftir. İdrak, gerçeği kavramada tamamen sübjektif niteliklere dayanır, bilgi ise objektif yasalardan söz eder. İnsanlık henüz idrakin esrarını kavrayabilmiş değil. Burada sözünü ettiğimiz bilgi beşeri bilgidir, ilahi bilgiyle ilgisi yoktur.
Çömezin bakışlarındaki şaşkın ifadeyi gören bilge aniden durdu. Belli ki çocuğun kafası iyice karışmıştı, tekrar asıl konuya döndü,
- Şimdi gelelim acının kaynağına. Önce şunu bilmelisin ki, yaratılışta her şey zıddıyla kaimdir, yani yaratılış karşıtların birliği üzerine bina edilmiştir. Zıddını bağrında taşımayan hiçbir şey yoktur. Güzel bir beden sonunda leşe dönüşür, gece gündüze dönüşür, bugün yarına dönüşür ve acı sevince dönüşür, yani birbirine karşıt gibi, iki gibi görünen aslında tek bir şeydir. Paranın iki yüzü, yazısı ve turası vardır, ama aslında tek bir paradır. Deniz vardır, dalga vardır, ama deniz başka dalga başkadır diyebilir misin? Bir yönüyle denizdir, diğer yönüyle dalga, ama her ikisi tek bir beden içindedir. Buraya kadar tamam mı?
- Tamam efendim.
- İşte acı ve sevinç de böyledir, bir yönüyle acıdır, diğer yönüyle sevinç, ama ikisi de aslında tek bir şeydir. Bir bakarsın acı sevince dönüşmüş, bir de bakarsın sevinç acıya dönüşmüş. Onları karşıt gibi görmek idrak eksikliğidir, Bütün’ün farkındalığını yitirmektir. Bu yanılgıya yol açan egodur, çünkü insanoğlu acıyı dışlayıp sevinci sahiplenir, biri olmadan diğerinin olamayacağını idrak edemez. İster ki nasibine hep sevinç düşsün, acı düşmesin. Egonun bu ısrarlı tercihi çözümsüzlüktür, yani yaşamın dondurulmasıdır. Salt acılardan oluşan bir dünya ne kadar abesse, salt sevinçlerden oluşan bir dünya da o kadar abestir. Çünkü o durumda ne sevincin sevinç olduğu, ne de acının acı olduğu kavranabilir. Bir şeyin acı verici olduğunu ancak sevinç ölçeğine vurarak, ya da sevinç verici olduğunu ancak acıyla kıyaslayarak anlayabiliriz. Karşıtların olmadığı tek yer Hiçlik alemidir, orası Tanrının yurdudur! Bu saptamayı yaptıktan sonra, acının kaynağının bu gerçeği idrak edememek olduğunu da anlarsın. İnsanlar, iki karşıt olgu (acı ve sevinç) gibi tezahür edenin aslında tek bir şey olduğunu kabullenmek istemezler, deyim yerindeyse dikensiz gül isterler. İşte acıya yol açan bu idrak eksikliğidir, şimdi anladın mı?
- Anladım efendim, ama insanların bu basit gerçeği neden kavrayamadıklarını, işaret ettiğiniz bağlantıyı neden kuramadıklarını anlayamıyorum.
- Kuramazlar, çünkü insan gibi düşünür, Tanrı gibi düşünmezler. Kozmik sisteme tümüyle bakmak yerine, bir iki noktasına takılıp kalırlar. İtiraf etmelisin ki, ben bu açıklamayı yapmadan önce sen de onlar gibiydin. Devasa bir makineyi çalıştıran diyelim ki yüz çark var, bunlardan birkaçını gösterip makineyi onların çalıştırdığını söyleyebilir misin? Oysa yüz çarkın her birinin ayrı bir işlevi var, ancak her biri kendi görevini yaptığı zaman makine çalışabilir. Şimdi bir makine düşün ki iki çarkı olsun, birinin adı sevinç diğerininki acı, bunlardan birini devreden çıkarırsan ne olur?
- Makine durur efendim.
- Evet durur, demek ki acı ve sevinç birlikte varolmak zorunda. Ben sevinci istiyorum acıyı istemiyorum demek imkansızı istemektir. Bunun anlamı, ben sistemin denge ve uyum içinde olmasını istemiyorum, kaos istiyorum demektir. Buradan çıkan sonuç şudur: Herkes acı ve sevinçten payına düşeni kabullenmek zorundadır, birine yapışıp diğerini itmek sistemi felç eder. Makinenin iki çarkını da kabullenmeyen kişi idraksizdir.
- Bir ara orası Hiçlik alemidir, Tanrının yurdudur dediniz, bunun anlamı nedir?
- Hiçlik bize nispetledir, algı ve yargılarımızın işlevini yitirdiği yerdir orası!
Karşıtlar aslına dönmüş, çatışma bitmiştir. Orada ne acı, ne de sevinç vardır, ne doğru ne yanlış, ne güzel ne de çirkin! Tanrının yurdu demek, çokun Tek’e dönüştüğü yaratılıştan önceki asli vatan demektir. İdraki o mertebeyi kavrayacak kadar gelişmiş insanın gözünde tüm karşıtlar aynı değerdedir, acıyla sevinç aynı ağırlıktadır, kötüyle iyinin hiçbir farkı yoktur. Onun indinde insanlık, Tanrının bahçesindeki iki ayrı ağaçtan beslenen varlıklar gibidir. Acının ağacından beslenen de, sevincin ağacından beslenen de aynı bahçede yan yana yaşam dediğimiz işi kotarmaktadır. Bilge kişinin karşıtlar arasında tercih yapma hakkı yoktur. Bu yüzden kötüye karşı hoşgörülü, acıya karşı dayanıklı olmayı içine sindirmiş, sistemin aksamadan işlemesi için bunun gerekli olduğunu kavramıştır.
- Ama insanlara nasihat ederken tercih yapıyorlar, kötüye karşı iyiyi savunuyor, insanların acı çekmesini istemiyorlar.
- Öyle davranmak zorundalar, çünkü insanların idraki kıt! Sıradan insanın,
karşıtların ardındaki birliği göremediğini bildikleri için gerçek düşüncelerini gizlerler.
- Tanrıyı Yokluk ve Hiçlik olarak nitelendirdiniz, yokluktan varlık nasıl çıkabilir?
- Demek ki şimdiye kadar anlattıklarımdan hiçbir şey anlamadın. Geceden gündüz, acıdan sevinç nasıl çıkıyorsa, yokluktan varlık da öyle çıkar. Her şey ancak zıddıyla kaimdir demedik mi? Yokluk olmadan varlık düşünülemez. Eğer hatırlarsan, yokluk ve hiçlik bize nispetledir demiştim. Biz bir şeyin var olduğunu anlamak için önce onun yok olduğunu düşünmek zorundayız, çünkü aklımız kıyas sistemiyle çalışır. Kısası olmayan uzun, güzeli olmayan çirkin ne ifade eder? Etse etse ataleti ifade eder. Bu yüzden varlığı anlamak için yokluğa muhtacız. Ama bu yokluk asla Tanrıya nispetle bir yokluk değildir. Onun Zat'ında varlık- yokluk, doğru- yanlış, iyi- kötü gibi kavramların hiçbir anlamı yoktur. Orada varlık yoktur ki karşıtlar olabilsin! Sözünü ettiğimiz mertebe Tanrının “Zat” mertebesidir, kendi Zat’ından başka hiçbir şeyin olmadığı bir keyfiyet yani. Dikkat et, bu mertebe sadece bizim için yokluk ve hiçliktir, Tanrıya nispetle yokluk ve hiçlik olamaz, eğer olursa ikilik olur. Bir Tanrı, bir de yokluk olur ki, onun adı putperestliktir! Öyle değil mi?
- Evet efendim haklısınız, ama bunu kavramak pek kolay değil.
- Kolay olduğunu söylemedim ki, ama tek kurtuluş yolu olduğu kesin. İnsanoğlu ancak idrakini genişlettiği zaman hayatı kendine zehir eden dertlerden kurtulabilir. İşaya peygamberin “Bakacak bakacak görmeyecekler, duyacak duyacak anlamayacaklar” derken kastettiği şey işte budur. Eğer insan baktığını göremiyor, duyduğunu anlayamıyorsa, daha uzunca bir süre acıların örsünde dövülecek demektir!
- Efendim ben baktığımı görebiliyor, duyduğumu anlayabiliyorum, ama yine de varlık ve yokluk konusunda zorlanıyorum.
Bilgenin yüz hatlarında acı bir tebessüm belirdi, parmağını uzatıp biraz evvel seyrettiği erik ağacını gösterdi:
- Demek baktığını görebiliyorsun? Peki bak bakalım şurada ne görüyorsun?
- Çiçek açmış güzel bir erik ağacı görüyorum efendim.
- O kadarını bir kedi bile görebilir, başka ne görüyorsun?
- Başka bir şey göremiyorum.
- Oysa ben gövdesinden dallarına doğru yürüyen öz suyunu görebiliyor, kalp atışlarını bile duyabiliyorum. Dahası, çevresindeki varlıklarla uyum içinde aktığını da sezebiliyorum, demek ki bakmadan bakmaya fark var, sadece baş gözüyle değil, gönül gözüyle de bakmayı öğrenmelisin. Eh kolay iş değil, bıkıp usanmadan deneyeceksin.
Şaşkın bakışlarla erik ağacını seyreden çömezin dalıp gittiğini gören bilge sesini yükselterek devam etti:
- Tekrar konumuza dönelim. Öyleyse acıyla sevince sıradan insanlar gibi birbirinden kopuk duygular olarak bakmamalı, yaratılışın olmazsa olmazları olduğunu idrak etmelisin. Bu bakış açısı, seni sevinçler karşısında aşırı iyimserliğe, acılar karşısında aşırı kötümserliğe düşmekten koruyacaktır. İnsanoğlu acı ve sevinçten payına düşeni tevekkülle kabullenirse, tıpkı şu ağaç gibi doğayla kavga etmeden yaşayabilir. Aksi takdirde yaşam, acıların insanı mutsuz ettiği, sevinçlerin ise yapay mutluluk sağladığı anlamsız bir oyun olmaktan öte gidemez. Kısaca, insanın yapacağı en saygıdeğer iş kozmik uyumu yakalayabilmektir. Acılardan kurtulmanın yolu, acıya Tanrının gözleriyle bakmaktır!
- Öğütlerinizi tutacağımdan emin olabilirsiniz efendim, beni aydınlattığınız için teşekkür ederim.
- Benim işim aydınlatmak değil, ben sadece yolu gösteririm, aydınlanacak olan sensin. Hadi git artık.
Çömez üstadın önünde saygıyla eğildikten sonra boşalan çorba kasesini alıp yürüdü. Bilge sırtını yavaşça ağaca yaslayıp gözlerini yumdu, erik ağacında vızıldayan arıların sesini dinlemeye koyuldu.

 

Hiçbir yazı/ resim  izinsiz olarak kullanılamaz!!  Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla  siteden alıntı yapılabilir.

 © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkiye/Denizli 

Ana Sayfa  / Index  / Roket bilimi / E-Mail / Quantum Teleportation-2   

Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology/

Kuantum Teleportation / Kuantum Fizigi / Uçaklar(Aeroplane)

New World Order(Macro Philosophy) / Astronomy