| |
Zaman Yolculuğunu Araştırma
Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90
05366063183 - Turkey / Denizli
KOZMİK ENERJİNİN AHLAKI YOKTUR!
30 Ekim 2008 Perşembe - Yaşar Uçar
Erdemsiz insanların büyük servetler edinmesi, ömrünü hemcinslerini itip
kakarak, soyup soğana çevirerek geçirenlerin bolluk ve konfor içinde
yaşaması oldum olası insanın zihnini kurcalamıştır. Bazen iş Tanrıya
küfretmeye kadar varır. Eğer Tanrı adil ve sevgi dolu bir varlıksa, bunca
faziletli insan dururken zenginliği, sağlığı ve konforu neden en işe yaramaz
kullarına vermekte, neden erdemli kalmak için bunca çileye göğüs gerenleri
bolluk ve sağlıktan mahrum etmektedir? Eğer erdemin Tanrı indinde bir
kıymeti yoksa, eğer bolluk ve sağlık erdemsiz kişilere bol kepçe dağıtılan
bir ödülse, ille de dürüst ve erdemli olmanın ne anlamı var? Tanrının bile
takdir etmediği bir ahlak abidesi olmak ne işe yarar?
İlk bakışta haklı gibi görünen bu isyanın insanın rahmani yanından değil de
şeytani yanından, yani egosundan kaynaklandığı aşikardır. Düz mantık,
Sezar’ın hakkının Sezar’a verilmesi gerektiğini söylese de, durum göründüğü
gibi değildir. İki sebepten değildir: Birincisi, insanoğlu soruna bir insan
gibi yaklaşmakta, olaya Tanrının gözüyle bakmayı es geçmektedir. İkincisi,
evrendeki düzeni egosunun dar ufkuna hapsedip kozmik enerjinin nasıl
işlediğini anlayamamaktadır.
Eğer insan bu paylaşıma Tanrının gözüyle bakmayı becerebilseydi, aslında
O’nun verir gibi görünürken aldığını, alır gibi görünürken verdiğini
anlardı! Bu çetrefil alışverişi bir örnek vermeden anlatabilmek hayli
zordur. Örneğin, erdemden yoksun bir adam düşünelim, bu zat bolluk ve
bereket içinde yüzüyor olsun. Erdemden yoksun olduğu için bedenini rahat
ettirmek, arzularını gerçekleştirmek için hemcinslerini itip kakmaktan,
soyup soğana çevirmekten çekinmeyecektir. Şimdi bu adamın hesap defterine
bakalım. Nedir sonuç? Rahat ve semirmiş bir beden, gelişmemiş fakir bir ruh.
Öte yandan, gün doğumundan gün batımına kadar tarlasında çalışan, çileli ve
semeresiz bir ömür süren sıradan köylü hiç de imrenilecek biri değildir. Ama
onun hesap defterinde sabrı ve metaneti öğrendiği, çileli ömrünün ruhunu
olgunlaştırdığı yazılıdır. Gerçi beden rahat yüzü görmemiş, ama ruh ödülünü
almıştır.
Kuran bu olguya Allah’ın mekri, yani Allah’ın hilesi diyor. Söz konusu ayet,
Tanrı’nın zenginlik verdiği kişiden manevi olgunluğu, manevi olgunluk
bahşettiği kişiden maddi serveti esirgediğini söylüyor. Bakara suresindeki
bir ayet ise, yukarda belirttiğimiz iki insan tipine şöyle vurgu yapıyor:
“Hoşunuza gitmeyen nice şeyler vardır ki, sizin için hayırlıdır ve size hoş
gelen nice şeyler vardır ki, sizin için şerdir, siz bilmezsiniz, Allah
bilir” Ayrıca Ali İmran suresinin 145. ayeti aynı konuya çok güçlü bir
gönderme yapıyor. “Her kim dünya nimetini isterse kendisine ondan veririz,
kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri
mükafatlandıracağız.” Öte yandan, Hz. İsa ünlü dağdaki vaazında aynı konuya
değinip şöyle diyor: “Ne mutlu ruhta fakir (alçakgönüllü) olanlara, çünkü
göklerin melekutu onlarındır. Ne mutlu yaslı olanlara, çünkü onlar teselli
edilecekler. Ne mutlu merhametli olanlara, çünkü onlara merhamet edilecek.”
Ama Hz. İsa’nın konuya en güçlü göndermesi şu iki cümlede ifadesini buluyor.
“İnsan tüm dünyayı kazanıp da canını (ruhunu) yitirirse ne kar eder?” ve
“Birinciler sonuncu, sonuncular birinci olacak.” Görüldüğü gibi, insanın
egosuna hoş ve rahat gelen şeyler Tanrının gözüyle bakıldığında tüm
cazibesini yitiriveriyor!
Gelelim insanın bir türlü akıl erdiremediği kozmik enerjinin işleyişine.
Eğer niyete bire bir yanıt veren kozmik enerji, sadece erdemli kişilerin
niyetine yanıt verecek olsaydı, Tanrı kullarının bir kısmına hizmet ediyor
olacak, erdemsizler sistemden dışlanacaklardı. Taraf tutmanın Tanrının adil
sıfatıyla bağdaşmaması bir yana, bu durumda evren bir kozmos değil kaos
olacaktı. Tanrı adaleti iyi ve erdemli kullarına torpil yaparak değil,
kozmik enerjiyi ayrım yapmadan saf niyete endeksleyerek sağlayabilir. O da
zaten öyle yapmış, saf niyetle enerjiden talepte bulunan herkese istediği
şeyi vermiştir. Kısaca, Tanrı nötrdür, O’nun rahmi niteliğindeki kozmik
enerji de nötrdür. Bu doğurgan enerji kesinlikle bir ahlaka sahip değildir!
Zaten öyle olduğu için saf niyetle kendinden bir şey talep etmeyen erdemli
kişiye hizmet etmemektedir. Enerjinin tek kıstası, istenen şeyin saf niyetle
ve irade dolu bir güçle istenmesidir. Tanrıdan bir şey talep ederken duanın
içtenlikli olması bu yüzden önemlidir. Hal böyle olunca, erdemli insan
dururken enerjinin neden erdemsize bolluk ve sağlık bahşettiği aşikardır.
Aslında bahşeden ne Tanrı, ne de kozmik enerjidir, bizzat insanın saf
niyeti, iradesi ve içtenliğidir. Tanrının yaptığı tek iş, doğurgan enerjiyi
ayrım gözetmeksizin kullarının hizmetine sunmaktan ibarettir.
Öyleyse, kara bahtımıza kızıp Tanrının isteklerimize kulak tıkadığını
söylememeliyiz. Ondan bir şey istediğimiz her seferinde, enerji hemen
harekete geçip siparişimizi hazırlamaya başlar, ama bir süre sonra
istediğimiz şeye layık olmadığımızı, isteğimizin gerçekleşmesinin imkansız
olduğunu düşünmeye başlarız. Kozmik enerji her zaman en son niyete yanıt
verdiği için, tekrar harekete geçip isteğimizi gerçekleştirir, yani aldığı
siparişi iptal eder! Bu durumda suçlanması gereken Tanrı mıdır, yoksa biz
miyiz? Bu evren kendim ettim kendim buldum evrenidir, adil bir Tanrının kavi
ellerinde şaşmaz yasalarla yönetilir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, insanoğlu
kozmik enerjiye hangi siparişi neden verdiğini bilmeli, eğer
gerçekleşeceğinden kuşku duyuyorsa o siparişi hiç vermemelidir.
TANRIYI TANIMLAMAK
30 Eylül 2008 Salı - Yaşar Uçar
İnsanoğlunun asla başaramadığı şeylerden biri de Tanrıyı tanımlamaktır. Elle
tutulup gözle görülemeyeni, havsalaya sığmayanı, hiçbir şeye benzemeyeni
tanımlamak elbette kolay değil. Aslında açmaz kelimelerin yetersizliğinden,
sınırlı kavramlarla sınırsızı tarif etme çabasından kaynaklanıyor. Örneğin
“Tanrı Bir’dir” deseniz, çokluğun sahibi kim diye sorarlar. “Tanrı Tek’tir”
deseniz, çiftler ne olacak derler. “Tanrı Yüce’dir” deseniz, cüceleri kim
yarattı derler. “O” deseniz, bu öksüz kalır. “Yaradan” deseniz, yaratmayan
ona ait değil mi derler. “Kadir-i Mutlak” deseniz, kadir olmayanı ne yapalım
diye sorarlar! Çünkü Tanrı kendisine yakıştırdığımız sıfatların zıddının da
sahibidir, yani hem tek hem çoktur, hem yüce hem cücedir, hem o hem de
budur.
Öyle bir kelime bulmalısınız ki hiçbir şey dışarıda kalmamalı, varlığı
tümüyle kuşatmalı, ama nereden bulacaksınız o kelimeyi? Bu yüzden, kadim
Lemuryalılar Tanrı hakkında asla konuşmaz, o konuda tek laf etmezlerdi.
Korktuklarından değil, kelimelerin işe yaramadığını bildiklerinden! İnsanın
icat ettiği hiçbir kelime Tanrı kavramını kucaklayamaz.
İnsanlık tarihi boyunca bu çetin işi başarabilmiş çok az insan var. Onlardan
biri sıra dışı bir tarif yaparak bilmeceyi çözebilmiş! Bu nadir insan Hz.
Ali’dir, “ilim şehrinin kapısı” Ali! İlim şehrinin kapısı olmak elbette onur
verici bir paye, ama hak edilmemiş bir paye değil, hele övgü bizzat
peygamberden geliyorsa daha anlamlı.
Hz. Ali’nin Tanrı tanımı şöyle: “O öyle bir mabuttur ki, derin düşünceler
onu idrak edemez, anlayış derinliklerine dalış zatının özüne varamaz. O’na
bir sınır yoktur ki sıfatını sınırlayabilsin, bir nitelik yaratılmamıştır ki
zatına layık olsun. Yoktur O’na sayılı bir an, yoktur O’nun için ertelenmiş
bir zaman. O’nu nitelemeye kalkışan bir başkasına eşitlemiş sayılır,
eşitleyen ikiliğe düşmüş olur, ikiliğe düşen parçalamış olur, parçalayan
O’nu tanımamış olur. O’na işaret eden, O’nu sınırlar, sınırlayan sayıya
döker. Nerde diyen, O’nu bir yerde sanır, bir yerde diyense başka yeri Onsuz
sanır. Vardır yaratılmaksızın, mevcuttur yokluktan var olmaksızın. HER ŞEYLE
BİLEDİR, BERABER DEĞİL . HER ŞEYDEN GAYRIDIR, AYRI DEGİL . Görendir görülen
yokken. Birdir, bir varlığa muhtaç olmaksızın…”
Tanımın olağanüstülüğü büyük harflerle yazdığımız cümlede gizli, yani “Her
şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı değil” cümlesinde.
Tarifin tüm ruhu bu cümlede toplanmış gibi, diğerleri yargıyı pekiştirmek
için kullanılan cilaya benziyor! İlk bakışta, Hz. Ali’nin laf cambazlığı
yaptığı, öylesine bir tekerleme söylediği izlenimine kapılıyor insan. Ama
değil, biraz derin düşününce ilahi bir zekanın karşısında şapka çıkarmak
zorunda kalıyorsunuz. Tanrının her şeyle beraber olması, ama birlikte
olmaması; her şeyden gayrı olması, ama ayrı olmaması ne anlama gelir? Bu ne
biçim iştir ki, bir şey her şeyle hem beraber olacak, hem olmayacak. Bir şey
her şeyden hem gayrı olacak, hem de ayrı olmayacak, bu mümkün mü? Tam
paradoks!
Oysa sınırlı kelimeler kullanarak sınırsız olanı tanımlamanın tek yolu bu.
Paradoksun gizemli yapısını kullanıp Tanrının ne olmadığını söyleyerek ne
olduğunu açıklamanın tek yolu, çünkü hiçbir kelime Tanrının ne olduğunu
açıklayamaz. Hz. Ali, Tanrı her şeyle beraber değildir, her şeyden gayrıdır
diyerek onun ne olmadığını açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda onu yaratılmış
hiçbir şeye denk sayamayacağımızı da dile getirmiş oluyor. Kısaca, tarifin
tenzih (reddetme) bölümü Tanrıyı yaratılmış her şeyden soyutluyor. Sonra
tarifin teşbih (benzetme) kısmına geçip, aslında Tanrı her şeyle
birliktedir, onlardan ayrı değildir diyerek tenzih - teşbih döngüsü
tamamlanıyor. Yani, yaratılmış hiçbir şey “Ben Tanrıyım” diyemez, çünkü
Tanrı yarattıklarından münezzehtir, ama O’nun cevherinden yaratıldığı için
her şey Tanrıdan bir parçadır, bu yüzden Tanrı parçalarından ayrı olamaz
demeye getiriyor. Kısaca, Tanrı önce yarattığı her şeyden soyutlanıyor,
sonra yarattıklarıyla tekrar birleştiriliyor. Böylece hem Tanrının “Zat”
mertebesi korunmuş, hem de yaratıklarıyla bağı koparılmamış oluyor. Bir
anlamda, önce Tanrıyı her tür kavramdan soyutlayarak yokluk’a ulaşılıyor,
ardından benzetme yoluyla varlıkla ilişkisi tekrar kuruluyor.
Bu ilahi tarifin başardığı tek şey Tanrıyı tanımlamak değil elbette, Hz. Ali
çok daha fazlasını yapıyor. Her yaratılmışın Tanrısal cevher taşıdığını
söyleyerek insanın da Tanrı parçası olduğunu, dolayısıyla “Ben Tanrı’yım”
diyebileceğini ima ediyor! Tasavvufi ekollerin hemen hepsinin şecerelerini
Hz. Ali’ye dayandırmaları boşuna değil, çünkü “ilim şehrinin kapısı” onlara
“Enel Hak” deme ayrıcalığını bahşediyor! Tanrının her şeyle birlikte
olmasının, onlardan ayrı olmamasının bir anlamı da bu! Şah-ı Merdan’ın
tarifinden yola çıkarak var olan her şey “Ben Tanrıyım” diyebilir, çünkü
Tanrının cevherinden yaratılmıştır. Ama hiçbir varlık “Sen Tanrısın”
diyemez, çünkü Tanrıya ortak koşmuş, put yaratmış olur, dahası kendi
Tanrılığını inkar etmiş, ilahlık payesini bir başkasına devretmiş olur. İşte
bu yüzden, İslami düşüncenin omurgasını oluşturan tasavvufi ekoller Hz.
Ali’ye ne kadar teşekkür etseler, ne kadar bağlılık duysalar azdır. Eğer
Veliler Şahı insanın Tanrısallığına vurgu yapmasaydı, İslam çoktan katı
dogmalar yığını haline gelirdi.
BU AYETLER NE DİYOR?
22 Ekim 2008 Çarşamba - Yaşar Uçar
Bazı İslam bilginleri, Kuran’ın Müminun Suresindeki (99-101) ayetlerin
reenkarnasyonu kesin olarak reddettiğini iddia etmede birbirleriyle
yarışıyorlar. Onlara göre bu ayetler şüpheye meydan vermeyecek şekilde
reenkarnasyonu yalanlıyor! Oysa biz tam tersini düşünüyoruz. Söz konusu
ayetler, ruh varlığının tekrar bedenlenemeyeceğini değil, belirli bir
bedende belirli bir kimlikle yaşayan insanın, aynı beden ve kimlikle tekrar
dünyaya dönemeyeceğini söylüyor. Arada dağlar kadar fark var. Bize göre,
reenkarnasyon tezini savunanların söyledikleriyle, ayetlerdeki yargılar
arasında hiçbir çelişki yok.
Konunun daha iyi anlaşılması için bu ayetleri tekrarlamakta yarar var.
Ayetlerde şöyle deniyor: “Nihayet onlardan her birine ölüm geldiğinde,
Rabbim beni (dünyaya) geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim hayatımı orada
bıraktıklarımla, yararlı çalışmalarla değerlendireyim derler. Asla, bu
diyenin geçersiz görüşüdür. Onların ardında ba’s (mahşer) gününe kadar
sürecek kabir alemi vardır. (Ba’s için) sura üflendiğinde aralarında ne soy
sop vardır, ne de bir soranları.” (Müminun Suresi 99-101)
Ayetler gayet açık. Örneğin, Ali adındaki bir insanın aynı beden ve
kişilikle eksiklerini tamamlamak için tekrar dünyaya dönmesinin mümkün
olmadığını söylüyor, reenkarnasyon inancı da aynı kanıdadır. Ama Ali’yi bu
yaşamında çekip çeviren ruh varlığı, eğer yeniden bedenlenmeye karar
verirse, değişik bir beden ve kişilikle dünyaya dönebilir. İkinci varlığın
John adıyla Amerika’da bedenlendiğini varsayarsak, John’un sadece bedeni ve
kişiliği değil, deneyimleri, sosyal çevresi, ailesi, yaşadığı ülke,
konuştuğu dil, zevkleri ve tercihleri de farklı olacaktır. O artık bir
önceki yaşamda Ali’nin gereksinim duyduğu dersleri değil, John’un öte alemde
oluşturduğu hayat planına (kadere) uygun dersleri deneyimleyecektir.
Ayetler, Ali’nin aynı beden ve kişilikle tekrar dünyaya dönüp eksiklerini
gideremeyeceğini söylüyor, ama aynı ruhun John adlı bir beden ve kişilikle
dünyaya dönemeyeceğini söylemiyor. Elbette Ali’nin eksiklerini geri dönüp
bizzat Ali tamamlayamaz, ama John aynı ruh varlığının eksiklerini tamamlamak
için pekala yeniden bedenlenebilir. Burada baz alınması gereken bedenlenen
kişiler değil, o kişileri dünyada temsil eden ruh varlığıdır, çünkü Ali ya
da John olarak bedenlenen odur. Bu yüzden, ayetlerdeki ifadeyle
reenkarnasyon inancı arasında çelişki yoktur.
“Onların ardında ba’s (mahşer) gününe kadar sürecek kabir alemi vardır. (Ba’s
için) sura üflendiğinde aralarında ne soy sop vardır, ne de bir soranları”
yargısına gelince, bu ifade tastamam yeniden bedenlenişi ima ediyor. Ruh
varlığının Ali adlı tezahürünün öte aleme göçüp John kimliğiyle
diriltileceği güne kadar, Ali’nin kabir hayatı geçireceği söyleniyor ki, bu
reenkarnasyon inancında da benimsenen doğal bir süreçtir. Ba’s için, yani
yeniden diriliş için sura üflenmesi, ruh varlığının John kimliğiyle dünyaya
dönme isteğinin gerçekleşmesi anlamına gelir. Çünkü ruh varlığının Ali
kimliğinden sıyrılıp John kisvesiyle bedenlenmeye karar vermesi arasında
geçen süre Ali için kabir alemidir. Sura üflendiğinde Ali’nin kabir alemi
sona erecek, John’un bedenlenişi gündeme gelecektir. Bazı İslam bilginlerini
yanıltan nokta, ayetlerdeki mahşer’in büyük mahşerle karıştırılmasıdır. Oysa
burada sözü edilen mahşer, tüm insanlığı kapsayan büyük mahşer değil, kişiye
özgü mahşerdir, yani küçük kıyamettir. Başka bir deyişle, Ali’nin mahşeri
John’un yeniden bedenlenişiyle sona ermektedir.
Özetlersek, söz konusu ayetler reddetmek şöyle dursun, reenkarnasyonu
doğrular mahiyettedir. Ali’nin, hatalarını gidermek için tekrar dünyaya
dönmesi mümkün değildir, ama John kisvesine bürünen aynı ruhun olgunlaşmak
için dünyaya dönmesi pekala mümkündür. Ali’nin tek bir hayatta
yakalayamadığı olgunluğu, John ve John’dan sonra bedenlenecek kişilikler
yakalayacaktır. Aslında bu ayetlerin öznesi ne Ali’dir, ne de John, Ali’yi
de John’u da yönlendiren ruh varlığıdır. Ayetler, hayatını boşa geçirmemesi,
derslerini iyi öğrenmesi için Ali’ye uyarıda bulunmaktadır, çünkü Ali
hayatta ne kadar başarılı olursa, John’un yükü o oranda hafifleyecektir!
Reenkarnasyon inancının muhalifleri, mal bulmuş mağribi gibi bu ayetlere
sığınmaktan vazgeçmeliler, çünkü tutundukları dal çürük bir daldır, üstelik
reenkarnasyon inancına hizmet eden bir dal! Ayrıca, aşağıda zikredeceğimiz
ayetler varken, reenkarnasyon inancını Kuran’dan kovmak hayli güçtür:
“Allah’a nasıl küfrediyorsunuz? Siz ölüler iken O diriltti. Sonra sizi
yeniden öldürecek, tekrar diriltecek, nihayet ona döndürüleceksiniz” (Bakara
Suresi 28. Ayet). “Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü geceye sokarsın
ve ölüden diri çıkartırsın, diriden de ölüyü çıkartırsın. İstediğine
hesapsız rızk verirsin” (Ali İmran Suresi 27. Ayet). “Ve Allah sizi yerden
ot gibi bitirmiştir. Sonra oraya döndürecek, sizi yine (oradan) bir
çıkarışla çıkaracaktır” (Nuh Suresi 17-18. Ayetler).
ARMAGEDON
03 Haziran 2008 Salı - Yaşar Uçar
İncil’de, Yuhanna’nın Vahyi’nin 16. babında, iyilerle kötülerin son
hesaplaşmayı Armagedon’da yapacakları yazılı. Peki ama nerde bu Armagedon?
Bir rivayete göre, İsrail’deki Megido Ovası’nda hayrın ve şerrin orduları
karşı karşıya dizilip insanlığın yazgısını belirleyecek son bir savaşa
tutuşacakmış! Oysa vahiyde savaş alanının yeri konusunda hiçbir açıklama
yok.
Aslında son savaşın yapılacağı yer sanıldığının aksine çok dar bir alana,
küçücük bir yere sıkıştırılmış! Besbelli Tanrı son hesaplaşmanın mucizevi
bir yerde yapılmasını dilemiş, bir esrar perdesine sararak savaş alanını
insanoğlunun idrakinden gizlemiş!
Bize göre Armagedon BEDEN’de, yani insan bedeni denen mabette! Hem en küçük,
hem de alabildiğine büyük bir savaş meydanı orası. Vicdanın ve egonun
ordularının karşı karşıya geldiği o mabette şimdi kıyasıya bir savaş zaten
yaşanıyor. Eski yılan (ego) tüm marifetlerini sergileyerek düşmanını
yenilgiye uğratmak için amansız bir çaba harcamakta, vicdan ise Tanrının
vaadine güvenerek şimdilik ayakta kalmaya çalışmakta. Savaş o denli acımasız
ki, insan bedeni depreme uğramış gibi sarsılmakta, acılar içinde
kıvranmakta. Ruhi bunalımlarla, kimlik arayışlarıyla körüklenen gerginlik
günümüzde insanı esir almış gibi. Aslında stres denen şey çağımıza has bir
hastalık değil, son hesaplaşmaya özgü bir çığlık, egoyla vicdan arasındaki
savaşın bedende yarattığı gerilimin sonucu. Çatışma, bedenin tüm kimyasını
değiştirerek insana acı vermekte, ama öte yandan hem bireyin, hem de
toplumun yapısında yeni oluşumlara kapı aralamakta. Başka bir deyişle,
stres, şafaktan önceki karanlık gibi, değişime, dönüşüme zemin hazırlayan
karanlık gibi!
Son hesaplaşmanın belirtilerinden biri de, maddi değerlere duyulan açlığın
çağımızda giderek tırmanması. İnsan maddeyi sonuna kadar tüketmeden manaya
dönüş yapamayacak gibi görünüyor. Maddi değerlere düşkünlük binlerce yıl
vicdanı baskı altında tutmuş, derinlere gömerek işlev yapamaz hale getirmiş.
Ama günümüzde insanoğlu vicdanını gömüldüğü bu çukurdan çıkarıp kullanmaya
niyetlendi, son dönemde artan ruhsallık arayışları ve dine dönüş çabaları bu
niyetin göstergesi. Özellikle batılı genç kuşaklar, içlerindeki boşluğu
gidermek için Hintli guruların müritliğine soyunarak kurtuluş arayışına
girdiler. Batının maddi refah üzerine inşa ettiği uygarlık bireylere
konforlu bir hayat sağladı, ama ruhsal açlığı bir türlü gideremedi.
İnsanoğlu madde açlığını gidermeden manaya açılan kapıyı aralayamaz.
Tırmanan madde çılgınlığı bir bakıma egonun son çırpınışı, insanın özüne
dönüşünün de habercisi!
Kutsal bir savaş ancak kutsal bir mekanda yapılabilir. Ego da, vicdan da
Tanrısal tezahürün iki kutbu, beden ise bu kutupların gizlendiği kutsal
mabet! Dini metinlerdeki sembolizm çoğu zaman gerçeği gözlerden gizlemekte,
ilahi mesajları bir esrar perdesiyle örtmekte! Oysa düz bir mantık bile bu
perdeyi aralamakta zorlanmaz. İyilerle kötüler arasında yapılacak amansız
bir savaşı falanca ovada filanca tarafın kazanmasının ne anlamı olabilir?
Böylesi olsa olsa maddi bir zafer ya da yenilgidir, oysa egonun ve vicdanın
savaşı manevi bir savaş, topla tüfekle kazanılamayacak bireysel bir savaş!
Egonun bitmez tükenmez istekleriyle, vicdanın tanrısal idealleri arasındaki
ezeli çatışma bu. Böyle bir savaş ancak yaratılışın odağında, her şeyin
başladığı ve bittiği yerde, yani insan bedeninde yapılabilir. İyiyle kötünün
son hesaplaşması ne bir toprak kazandıracak, ne de ekonomik bir kazanç
sağlayacak. Son savaş, insanın nefsini terbiye edip vicdanına sahip
çıkışıyla sonuçlanacak, böylece Tanrının Adem’e ezelde verdiği söz yerine
gelmiş olacak.
ŞEYTAN ÜZERİNE BİR DENEME
19 Mayıs 2008 Pazartesi - Yaşar Uçar
Dipteki odadan gürültüler geliyordu, mürşit merak edip o tarafa yürüdü,
aralık kapıdan içeri baktı. Çömezlerden Ali ve Cafer hararetli bir
tartışmaya tutuşmuşlardı, sekiz kişilik bir grup etraflarında halka olmuş
ilgiyle onları izliyordu. Konu şeytanın varlığıyla ilgiliydi, kendilerini
tartışmanın seyrine o kadar kaptırmışlardı ki, izlendiklerini bile fark
etmediler. Mürşit tam kapıyı itecekken vazgeçti, varlığı tartışmanın seyrini
etkileyebilirdi, kapının pervazına yaslanıp dinlemeye koyuldu. Ali, alnında
biriken terleri elinin tersiyle silip inatçı bir tavırla söze girdi:
- Ben şeytanın tuzağa düşürüldüğü konusunda ısrar ediyorum, her şey apaçık
ortada.
Tanrı “Benden başkasına tapmayacak ve secde etmeyeceksin” diyor, ama aynı
Tanrı “Adem’e secde et” diye şeytana buyruk veriyor, yani iradeyle buyruk
birbirini tutmuyor.
Ne yapsın şeytan? İradeye uysa buyruğa karşı gelecek, buyruğa uysa iradeyi
çiğneyecek, aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık. Bu tuzak değil de ne?
Sanki Tanrı bile bile şeytanı tuzağa sürüyor, başkaldırması için onu
kışkırtıyor. Bana kalırsa şeytan doğru olanı yaptı, iradeyi çiğnemektense
buyruğa karşı geldi. İmanı yüzünden insana secde etmeyip Tanrısını
yüceltmeyi yeğledi. Uzun lafın kısası, bana göre şeytan Tanrı tarafından
tuzağa düşürülmüş, harcanmış bir melek, bu kesin. Benim anlamadığım, en
sadık meleğine Tanrının bu muameleyi neden reva gördüğü, şanına yakışmayan
bu haksızlığı neden yaptığı. Bunu bir türlü aklım almıyor, haksız mıyım?
Cafer bir süre lafa neresinden gireceğini kestirmeye çalıştı, dinleyiciler
merakla ne söyleyeceğini bekliyorlardı, nihayet kırgın bir sesle,
- Başından beri sana anlatmaya çalıştığım da bu, dedi. Tanrı şeytanı neden
tuzağa düşürsün, neden harcasın? Bana kalırsa ortada tuzak filan yok, ama
şike var. Evet, bir nevi danışıklı dövüş var!
Dinleyiciler hayret ifade eden sesler çıkararak Cafer’in konuşmasını
kestiler, mürşit kapıda belli belirsiz kımıldandı. Ali şaşkındı,
- Ne, şike mi dedin?
- Evet şike dedim, lafımı kesmezsen neden bu sonuca vardığımı anlatacağım.
Suçsuz bir meleği tuzağa düşürmek, senin deyiminle harcamak Tanrının şanına
yakışmayacağından başka bir çözüm bulmak gerekiyor. Düşünüyorum ve akla en
uygun çözüm olarak işin içinde şike olduğu sonucuna varıyorum. Nasıl
varıyorsun diyeceksin? Bana göre Tanrı insanı monoton bir yaşamdan
kurtarmak, ona seçim hakkı tanımak için iyinin yanında kötünün de var olması
gerektiğine karar verdi. Bu durumda kötülüğü temsil edecek bir gücün, yani
bir meleğin bu işle görevlendirilmesi gerekiyordu. Konu çok önemli
olduğundan, bu işe en çok güvendiği meleği memur etti. Adem’in ve diğer
meleklerin işin ciddiyetini kavramaları için senin tuzak dediğin olay, Tanrı
ve meleği tarafından önceden planlanarak tüm yaratıkların önünde sahneye
kondu! Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oldu, hem kötülüğü temsil edecek
melek belirlendi, hem de hazır bulunanlara isyan etmenin cezasız kalmayacağı
konusunda gözdağı verilmiş oldu. Aslında melek harcanmadı, harcanmış gibi
yapıldı! Üstelik bu görüşün doğruluğunu destekleyen kanıtlar var.
Hatırlarsan, şeytan buyruğa karşı gelip Tanrı tarafından lanetlendikten
sonra, insanı saptırmak için kıyamete kadar kendine süre verilmesini istedi.
Tanrı bu isteği kabul etti ve şeytana hem yetki hem de süre verdi. Harcandı
dediğin melek, bu kadar yetkiyle neden donatıldı dersin? Çünkü her şey
önceden Tanrı ve meleği arasında kararlaştırıldı da ondan. İşte bu yüzden
tuzak değil şike diyorum, ama bu bizim anladığımız anlamda şike, yani
sahtekarlık değil. Kötülüğün temsilcisini belirlemek için Tanrının
başvurduğu bir düzenleme, bir zorunluluk o kadar.
Cafer sözlerini bitirdiğinde uzun bir sessizlik oldu, şeytanın varlığı hala
açıklığa kavuşmamıştı, tuzak mıydı yoksa şike mi? Herkes bu sorunun yanıtını
arıyordu. Yusuf sessizliği bozdu:
- Ee şimdi ne olacak? Arkadaşlarımız tartışmayı bir sonuca bağlayamadı,
hangi görüş doğru, hangisine inanmamız gerekiyor?
Dinleyicilerden en genç olanı:
- En iyisi konuyu üstada götürmek, dedi. O bize hangi görüşün doğru olduğunu
söyleyecektir, hadi yanına gidelim.
Kapıya doğru birkaç adım atmışlardı ki mürşitle yüz yüze geldiler. Üstat
hepsini tek tek süzdükten sonra, sağlı sollu dizilen müritlerinin arasından
geçip köşedeki koltuğa oturdu. Eliyle kapının kapatılmasını işaret ederek,
- Oturun bakalım, dedi. Tartışmanıza kulak misafiri oldum, yanlış doğru
birçok şey söylediniz, ama sonuca varamadınız, çünkü işin özünü değil, daha
çok biçimini konuştunuz.
Son sözleri Ali ve Cafer’e bakarak söylemişti. Herkes kulak kesilmiş
sabırsızlıkla onun konuşmasını bekliyordu, üstat bir süre düşündükten sonra
yumuşak bir sesle söze girdi:
- Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, şeytanın varlığı teolojinin aksadığı,
kaba tabirle teklediği konulardan biridir. Teoloji meleklerin iradesinin
olmadığını, Tanrının verdiği emirlere harfiyen uymak zorunda olduklarını
söyler. Bu ne demektir? Bir melek verilen emre uymamazlık edemez, fikir
ileri süremez, karşı koyamaz demektir. Peki nasıl olur da, bir melek olan
şeytan Tanrının buyruğuna karşı gelebilir? Gördüğünüz gibi teoloji bu konuda
çelişkiye düşmekte. Biz akıl yürütmeyi esas alan bir görüşe mensup
olduğumuzdan, teoloji öyle istiyor diye birbiriyle çelişen hükümleri kabul
etmek zorunda değiliz. İşte bu noktayı gözden kaçırdınız.
Ali ve Cafer başlarını önlerine eğdiler, gerçekten de bu noktayı
atlamışlardı. İradesi olmayan bir meleğin Tanrıya isyan etmesi ne kadar
anlamsızdı. Üstat bıraktığı yerden devam etti:
- Aslında şeytanın nasıl değil, niçin var olduğu önemli. Dikkat ettim,
şeytanın var oluş şekliyle uğraşıp durdunuz, oysa üzerinde durulması gereken
nokta, şeytanı varlık alanına salan iradenin tutarlı olup olmaması. Teoloji
bu konuda, “Allah Adem’i yarattı” der gibi
“Ve Allah şeytanı yarattı” diyebilirdi, eğer öyle deseydi siz şimdi bu
tartışmayı yapıyor olmazdınız. Ali ve Cafer kardeşlerinizin tezlerinde
mantığa uygun noktalar var, her iki şıkkın da gerçeklik payı taşıdığı
söylenebilir. Ama bunlar arasında bir tercih yapmanın ve mutlak gerçeği
aramanın size kazandıracağı bir şey yok. Şekille ilgili bu bahsi kapatmadan
önce, Hallac-ı Mansur’un şeytanı ululayan şu sözüne dikkatinizi çekmek
isterim. Hallac, “Kainatta iki muvahhit (Tanrıyı birleyen) tanıyorum, biri
Hz Muhammed öbürü de şeytandır!” demişti, yani şeytanın Tanrıya olan
inancını peygamberle denk tutmuştu. Tanrı buyruğuna karşı gelmiş olsa bile,
şeytanın bunu Tanrıyı çok sevdiği için yaptığını ima etmişti. Bana göre,
şeytan figürü biraz da cahil kitlelerin idrak seviyeleri dikkate alınarak
yaratılmıştır. Eğer teoloji “Ve Allah şeytanı yarattı” demiş olsaydı, söz
konusu cahil kitleler, “Bu nasıl Tanrı ki hem şeytanı yaratıyor, hem de bize
ona uymayın diye tavsiyede bulunuyor” diyeceklerdi. Çünkü eskiden
putperestler iyilik ve kötülük tanrılarını birbirinden ayırıyor, iyilik
tanrısından kötülüğün çıkmayacağına dair bir kanaat taşıyorlardı.
Putperestlikte şeytanın varlığı bir sorun teşkil etmiyordu, çünkü kötülük
tanrısı ayrıydı. Oysa tek tanrılı dinlerde iyinin de kötünün de kaynağı
aynıdır. Teoloji, iyiliğin kaynağından kötülüğün ancak buyruğa karşı gelen
bir melek motifiyle çıkmasının cahil kitleler açısından daha inandırıcı
olacağını düşünmüş olabilir. Bu tespit kesin değil, ama en inandırıcı olanı.
Cafer ve Ali göz göze geldiler, ikisinin de aklından aynı şeyler geçiyordu.
Tuzakmış, şikeymiş amma da saçmaladık dercesine bakıştılar. Diğerleri pür
dikkat hayranlıkla üstadı dinliyorlardı. Mürşit hafif bir iç geçirdikten
sonra devam etti:
- Şimdi gelelim işin özüne, yani şeytanın neden var olduğuna. İnsanın varlık
alanına çıkışıyla birlikte şeytanın varlığı da gündeme geldi, çünkü insan
irade sahibi bir varlıktı, seçebilme yeteneği vardı. Ama neyi seçecekti?
İnsanın maddi dünyalarda deneyim geçirerek olgunlaşabilmesi için zıtların,
yani iyinin yanında kötünün de varolması şarttı. Oysa Tanrı salt iyilik ve
güzellikti, her şey cemal (nur) sıfatına göre düzenlenmişti, O’nun celal
(nar) yanını temsil edecek bir olgu gerekiyordu. Bu yüzden teoloji Tanrının
celal yanını temsil etmek üzere şeytanı devreye soktu. Bu zorunlu bir
tasarruftu, bizim bu tasarrufu kabul etmemiz ya da etmememiz meselenin özünü
değiştirmez. Çünkü evrensel yasa “aşağıda nasılsa, yukarda da öyledir” der.
Eğer dünyada şeytanı insanın nefsi temsil ediyorsa, yukarda da benzer bir
figür kötülüğü temsil etmek zorundadır. Tanrı evreni eşzamanlı ve eşgüdümlü
tasarruflarla yönetir, yani insan zihninin yarattığı her olgu, yukarda
eşdeğer bir sembole bürünmek zorundadır. Bu konuda belirleyici faktörün
Tanrısal dayatma ve düzenleme değil, insan bilinci olduğunu sakın aklınızdan
çıkarmayın. Kısaca, şeytanı yaratan Tanrı değil biziz! Sonuç olarak şeytan,
insanın kötülük yapabilme yeteneğidir, insanı kötülüğe sevk eden her tür
maddi ve manevi güce verilen isimdir. Kötüyü seçen nefsine uyarak seçer,
Tanrıya uyarak değil. Günde bin kez şeytana lanet okuyan şaşkınlara bir
bakın, acınacak haldedirler. Sanki iradelerinin dışında bir varlık onları
kötülük yapmaya zorluyormuş gibi davranır, şeytanı lanetledikleri zaman
kötülükten kurtulacaklarını sanırlar. Oysa kötülüğün kaynağı bizzat kendi
nefisleridir.
“Hz. Peygamberin bu konuya açıklık getiren çok güzel bir hadisi var. Bir gün
kendisine “Şeytanın yurdu neresidir?” diye sordular. Tanrı elçisi şöyle
yanıt verdi: “Şeytan sizin kan damarlarınızda dolaşır” yani şeytan kendi
nefsinizdir demek istedi. Bildiğiniz gibi, insanın damarlarında dolaşan kan
damar duvarlarına basınç yapar. İşte insana hayatiyet kazandıran nabız
dediğimiz bu basınçtır. Gençlerde bu basınç güçlü olduğundan, daha enerjik
ve daha hırslıdırlar. Kanlarının deli deli akmasına kinaye olarak onlara
delikanlı sıfatını yakıştırırız, oysa ihtiyarlarda bu basınç düşük, bu
yüzden hareketler gevşektir. Peygamber evrende bir şeytan olmadığını,
şeytani işlerin insanın nefsinden zuhur ettiğini bu hadisle anlatmak
istemiştir. Çünkü damardaki kan basıncıyla, nefsin azgınlığı arasında
bağlantı vardır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, hayal ürünü bir şeytanı
lanetleyenler, aslında kendi nefislerini lanetlemekteler! Adını şimdi
hatırlayamadığım bir bilge bu konuda şöyle diyor: “Yeryüzünü saran şu
çığlıklar, acılar, gözyaşları hep insanın eseridir, çünkü kötülüğün vücudu
yoktur” yani sorumluluğu var olmayan şeytana yüklemeyin, sorumlu nefsinizdir
demek istiyor.
“Hal böyleyken, şeytanın şöyle mi böyle mi yaratıldığının ne önemi var?
Önemli olan kötülükten kaçınmaktır, ona ne isim verdiğiniz hiç, ama hiç
önemli değildir. Kötülüğü yok edemezsiniz, onu yok ettiğinizde iyiliği de
yok etmiş olursunuz, çünkü bir şey ancak zıddıyla ayakta durabilir. Uzunsuz
kısa, gecesiz gündüz, kötüsüz iyi olamaz. İnsanın özgür olabilmesi, zıtlar
arasında seçim yapabilmesine bağlıdır, kötülüğün olmadığı bir dünyada
insanoğlu iyiyi nasıl seçebilir?”
Mürşit sustu, araştıran gözlerle müritlerine baktı, sorusu olan var mı diye
bir süre bekledi, kimseden soru gelmeyince geldiği gibi sessizce çıkıp
gitti. Müritler hayranlık dolu bakışlarla üstadın odadan çıkışını izlediler.
“RUHLARINIZ BEDENLERİNİZ,
BEDENLERİNİZ RUHLARINIZDIR”
01 Mayıs 2008 Perşembe - Yaşar Uçar
Hz. Muhammed’in en çarpıcı hadislerinden biri şöyledir: “Ervahuna eşbahuna,
eşbahuna ervahuna”, yani ruhlarınız bedenleriniz, bedenleriniz
ruhlarınızdır. Yaklaşık 1400 yıldır künhüne varılamamış, taşıdığı hikmet bir
türlü çözülememiş olağanüstü bir yargıdır bu. Öyle sanıyoruz ki daha uzun
süre anlaşılamayan hikmetler arasındaki yerini koruyacaktır.
Ruh ve beden oldum olası birbirine zıt iki kavram, varlığın iki zıt yönü
gibi algılanmıştır. O kadar ki, birinin varlığı diğerine asla tahammül
edememiş, yekdiğerini yok sayacak kadar ileri gitmiştir. Ortaçağ din
adamlarının bedene verdiği değer, ezilip susturulması gereken bir varlık
olmaktan öte gitmez. Onlara göre Tanrının kutsadığı ruh, şeytanın elinde
oyuncak olmuş bedenden çok daha değerlidir. Dünyalık heveslerin ve sonsuz
ihtirasların kaynağını kurutmak için bedeni terbiye etmek, her fırsatta
yılanın başını ezer gibi onu ezmek gerekir.
Öte yandan günümüz bilimi, ortaçağ din adamlarının tam tersi bir uygulama
içindedir. Onlara göre ruhun kayda değer bir özelliği yoktur, elle tutulup
gözle görülen beden bilimsel merceğin en iyi müşterisidir. Bedenin
istekleri, bedenin mahiyeti elbette ne idiği belirsiz uhrevi bir hasımdan
daha üstün tutulacaktır! Tüm bilimsel kurgular bedene göre yapılacak, madde
en ince ayrıntısına kadar incelenecek, ille de gerekliyse ruhi fenomenler
bile maddenin saçtığı ışıklarla aydınlatılmaya çalışılacaktır. Kısaca ruh,
maddenin bir yan ürünü olmaktan öte gidemeyecektir, bu noktada bilim
adamının katılığı din adamından daha az değildir.
Okuması yazması bile olmadığı söylenen bir peygamberin, 21. yüzyılda bile
ulaşılamamış bir idrak enginliğiyle ruhla bedenin aynı şey olduğunu
söylemesi tek kelimeyle mucizedir! Bu olağanüstü tespitte hangi ilahi
ilhamın ya da bilginin etkin olduğunu söylemek zordur. Bilinen tek şey,
peygamberin bu mucizeyi doğru noktadan kalkarak gerçekleştirdiğidir. Çünkü
tevhit inancından yola çıkan birinin, ruh ve bedenin aynı şey olduğunu
söylemesi doğaldır. Aslında başka türlü düşünmesi, ruh ve bedeni ayrı
şeylermiş gibi değerlendirmesi yanlıştır, çünkü vücut Bir’dir, çok gibi
görünenler ise Bir’in tezahürleridir.
Peygamberin “Başlangıçta O vardı ve başka hiçbir şey yoktu” şeklindeki
hadisini Hz. Ali’ye nakleden ve fikrini soran sahabiler, ondan şu yanıtı
aldılar, “Hala öyledir.” Veliler Şahı peygamberin yargısını onaylamakla
kalmamış, başlangıçta da, yaşadığımız şu anda da sadece O vardır, çok gibi
görünenler O’nun tezahürüdür demek istemiştir. Tek’lik, sıradan insanın
idrak alanına girebilmek için kendini çokluk şeklinde ortaya koymak
zorundadır, çünkü insan sınırlı yetenekleriyle Tek’i, yani Tanrının Zatını
göremez ve kavrayamaz.
Çağdaş teorik fizikçilerin atom altı dünyadan elde ettikleri bilimsel
veriler, peygamberin 1400 sene evvel yaptığı mucizevi tespiti
doğrulamaktadır. Gerçi fizikçiler son sözlerini henüz söylemediler, ama
gidişat gösteriyor ki evren tümüyle bir Tek’liğin, parçalanmaz ve bölünmez
bir Varlığın yansımalarından ibaret. İlerde madde sonuna kadar
tüketildiğinde, maddeyi de ruhu da kapsayan tek bir yapı tüm ihtişamıyla
gözler önüne serilecek, zıt gibi görünen tüm unsurlar o Bütün’ün içinde
yerlerini alacaklar. Eğer tevhit inancı doğruysa (ki biz doğru olduğuna
inanıyoruz) böyle olması gerekir. Öyle sanıyoruz ki, insanlar bu gerçeği
idrak etmek için fazla beklemeyecek, kısıtlı idraklerinin kıskacından 21.
yüzyıl sona ermeden kurtulacaklardır.
Yakın gelecekte, atom altı dünyaya yapılan yolculuk çok ilginç gelişmelere
sahne olacak, madde sanılan şeyin son halkasında manaya (ruha) geçiş
belirtileri görülecek, büyük olasılıkla maddedeki “ilk zekanın” ya da
prensibin, ilahi yasalarla uyum içinde olduğu anlaşılacaktır. Maddeden
manaya geçişteki bu gizli kapı, bize tevhit inancının anahtarını da
sunacaktır!
Sonuç olarak, bilimin ancak günümüzde el yordamıyla zar zor bulabildiği bir
gerçeği, peygamberin 1400 sene evvel ifade etmiş olması tevhit inancının
zaferidir. Salt ruha ya da salt maddeye bel bağlayanlar, geç de olsa
yanıldıklarını artık anlamalı, tevhit inancı etrafında kenetlenmelidirler.
Tanrı bizi din adamının inadından ve bilim adamının aymazlığından korusun.
Amin!
İÇİMİZDEKİ BOŞLUK
10 Nisan 2008 Perşembe - Yaşar Uçar
Orta yaşlı, iyi giyimli adam pirin önünde diz çöküp şöyle dedi:
- Pirim ben çok zengin bir adamım, sayısız malım mülküm, hadsiz hesapsız
servetim var. Çocuklarım, torunlarım etrafımda pervane gibi dönerler,
isteyip de elde edemediğim hiçbir şey yok. Ne var ki, bazılarının sandığı
gibi huzurlu değilim. Bilmem ki nasıl anlatsam, içimde sebebini bilmediğim
bir boşluk var, giderek büyüyen bir boşluk! Gençken bu boşluğu kazanma
hırsımın azgınlığına yorardım, oysa maddi gücümün zirvesine çıktığım şu anda
bile boşluk giderek büyüyor, azalmak şöyle dursun giderek çoğalıyor.
Düşündüm ki bunun sebebini ancak siz bilebilir, beni bu dertten ancak siz
kurtarabilirsiniz.
Doksanına merdiven dayamış pir, nurani yüzünde balkıyan beyaz sakalını
sıvazlayıp şöyle dedi:
- Ne mutlu sana ki içinde o boşluğu hissetmektesin ey oğul! Senin için
rahmet kapıları açılmakta, aradığını bulma imkanı önüne serilmekte. Sır
kapılarını açan bir anahtar eline tutuşturuluyor, sakın onu itici olma! Ko o
boşluk iyice sarıp sarmalasın seni, aradığını bulduğun zaman çektiğin
acılara değecek, gecenin sabaha erdiği gibi acıların mutluluğa dönüşecek.
- Aramam gereken nedir pirim?
- Yitirdiğin cenneti arayacaksın oğul! Kitapta şöyle yazılmıştır, “Ona
ruhumdan üfledim.” İşte o üflenen şey sahibini arıyor, yitirdiği cennete
kavuşmayı diliyor, başka bir deyişle parça bütüne akıyor.
- Söylediklerinizden hiçbir şey anlamadım efendim.
- Sabırlı ol anlayacaksın, etrafına bir bak hele, herkes nasıl yetkinlik
peşinde. İşadamı en büyük servete kavuşmayı diliyor, katil en kusursuz
cinayeti işlemeye çalışıyor, hırsız en büyük vurgunu gerçekleştirmek
istiyor, çiçek en güzel görünümü kazanmak için boy atıyor, ceylan en hızlı
şekilde avcıdan kaçmaya çabalıyor, su en coşkun haliyle akmak istiyor. İşte
bu yüzden “kainatta onu tespih etmeyen hiçbir şey yok” denmiştir. Sence bu
yetkinlik isteği nereden geliyor, neden canlı cansız her şey yetkinlik
peşinde? En yetkin olan kimdir?
- Tanrıdır pirim.
- Evet Tanrıdır oğul, çünkü insanoğlu binlerce yıldır keşfettiği tüm
yetkinlik sıfatlarını ona yüklemiştir. Olumlu ya da olumsuz tüm yetkinliği
sinesinde toplayan O’dur. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, her şeyi
duyan, her şeyi görendir. Ve insan içine üflenen ruh gereği O’nun gibi
kusursuz olma çabasındadır. Ama nefs bu meylin önüne set çeker, onu
saptırır. Nasıl mı? İşte sana yaptığı gibi, zengin oldun ve her şeye gücünün
yettiğini sandın, ama her şeyi bilen, gören, duyan olamadın. Nefsin seni
aldattı, çok zengin olunca yetkin de olacağına seni inandırdı. Şimdi döndün
baktın ki o kadar yetkin değilsin ve içindeki boşluk giderek büyümekte. Ta
başa dönüp yeniden başlayacaksın, tam anlamıyla yetkin oluncaya, aradığını
buluncaya dek çabalayacaksın. Hz. İsa’nın şu öğüdüne kulak ver “Arayın
bulacaksınız, isteyin verilecek, kapıyı çalın açılacak” diyor. Üzülmene
gerek yok oğul, sana ışık yakıldı, içindeki boşluk seni uyaran bir kıvılcım
oldu, ne mutlu sana! Vay onlara ki, ömürleri boyunca o boşluk duygusunu
tatmadılar, kendilerine verilen süreyi şuursuzca tükettiler, gaflet içinde
yaşayıp gaflet içinde öldüler.
- Yani bunca emeğim boşa mı gitti, hayatımı bir hiç uğruna mı harcadım ben?
- Elbette değil, emeklerin boşa gitmedi oğul, yaşadığın hayat sana yanlıştan
dönme fırsatı verdi, doğru olanı yapma şansını elde ettin. En önemlisi,
gücün nasıl güçsüzlüğe dönüştüğünü gördün, ilerde güçsüzlüğün nasıl güce
dönüştüğünü de göreceksin!
- Güçsüzlük nasıl güce dönüşebilir pirim?
- Denemeden bilemezsin oğul, bu ince bir iştir, bir hikmettir ki Tanrı onu
kamil kullarının idrakine bahşeder. Ama sana bir örnek verebilirim. Bilirsin
Hz. Peygamber yoksulluğuyla övünür “Fakrım benim övüncümdür” derdi, çoğu
zaman yiyecek bir lokma ekmek bulamaz, mal mülk istif etmez, gösterişli
elbiseler giymezdi. Şah-ı Merdan da öyleydi, giydiği hırkayı defalarca
yamadığı söylenir. Onlar görünüşte yoksul ve güçsüzdüler, ama bunu güce
dönüştürebildiler. Nice Karunların bugün esamisi okunmazken, insanlık onları
hayırla yad etmekte.Yoksulluk, yoksulluğundan utananlar için güçsüzlük,
yoksulluğunu bayrak yapanlar için güçtür. İşte yoksulluk gerçek zenginliğe
böyle dönüşür.
- Pirim katil de, hırsız da yetkinlik peşinde, dolayısıyla onlar da farkında
olmadan Tanrıyı ararlar dediniz. Bir katil veya hırsız, nasıl olur da inanan
biriyle aynı kefeye konur?
- Aynı kefeye konmaz oğul, ama onların da Tanrıyı aradığı doğrudur. Ne var
ki onlar Tanrının celaline vurgundur, başka bir deyişle olumsuzun
yetkinliğine ulaşmak isterler. Melek ne kadar Tanrıdansa, şeytan da o kadar
Tanrıdandır, ama Tanrı insanı uyarmış iyiliği tavsiye etmiştir. Şeytani
işler yapanlar sorumluluğu yüklenmek zorundalar, suçu Tanrıya yıkamazlar. Bu
konuda ince bir noktaya değinmekte yarar var. Kimin meleğe, kimin şeytana
hizmet ettiği pek belli olmaz, tarihte bunun pek çok örneği var. Mesela
Fudayl bin İyad önceleri düpedüz eşkıyaydı, dağ başlarında yol keser, kervan
soyardı. Bir gün sevgilisinin balkonuna tırmanırken gaipten bir ses “Ey
Fudayl sen bunun için mi yaratıldın? ” diye haykırdı. Fudayl hemen yere
indi, elbiselerini ve servetini fakirlere dağıtıp kendini Tanrıya adadı,
yani şeytana hizmet eden meleğe hizmet etmeye başladı, anlayacağın küfür
imana dönüştü. İşte bu yüzden “Küfr içinde iman vardır, seçebilirsen gel
beri” denmiştir. Kısaca, her eşkıyanın içinde bir evliya gizlidir, hüner onu
bulup açığa çıkarabilmekte! Fudayl’a “Sen bunun için mi yaratıldın?” diye
haykıran sesle, içinde hissettiğin boşluk aynı şey oğul. İçindeki boşluk
sana şöyle haykırıyor, “Ey insanoğlu sen mal istiflemek için mi yaratıldın?
” Ne demek istediğimi şimdi anladın mı?
- Anladın pirim, düne kadar içimdeki boşluktan nefret ediyordum, ama şimdi
onu sevmeye başladım!
KURTULUŞ BİREYSELDİR
31 Mart 2008 Pazartesi - Yaşar Uçar
Ölüm döşeğindeki Buda, öğrencisi Ananda’ya şöyle demişti: “Kendi kendinize
ışık olun, kendi dışınızda hiç, ama hiç kimseden destek, dayanak aramayın.
Buda’lar bile size yolu işaret etmekten fazlasını yapamaz.” Buda bu
sözleriyle, insanın ancak kendi çabasıyla kurtulabileceğini anlatmak
istiyordu.
Ne yazık ki, Buda’nın 2.500 yıl evvel işaret ettiği gerçeği biz bugün bile
kavrayabilmiş değiliz. Durmadan kurtuluş reçeteleri üretiyor, başımızı hep
taşlara vuruyoruz, ama beklenen kurtuluş bir türlü gelmiyor! Öyle görünüyor
ki, kolayına kaçtıkça ve toplu kurtuluşa özlem duydukça daha çok
bekleyeceğiz. Oysa tarih toplu bir kurtuluş olmadığını, en azından bu tür
kurtuluşların kısa ömürlü olduğunu gösteriyor.
Gerçekten de insanlık tarihi başarısız toplu kurtuluş deneyleriyle dolu. Bu
yüzden tarih sayfalarında çok sayıda devrim, çok sayıda hüsran var. 1789
Burjuva Devrimi, tüm insanlara özgürlük, eşitlik ve kardeşlik vaat ederek
yola çıktı, ama devrimden sonra yeni düzenin nimetlerinden sadece burjuva
sınıfının yararlandığı, devrimi yapan geniş halk yığınlarının avuçlarını
yaladığı görüldü. Burjuvalar sankülotlara (baldırı çıplak) işyerlerinde
çalıştıracak kadar özgürlük ve eşitlik, savaşlarda ölecek kadar kardeşlik
tanıdılar! 1917 Bolşevik Devriminde ise, o günkü çıkarları egemenleri
devirmeyi gerektiren işçi ve köylüler, devrim sonrasında verilenle
yetinmeyip daha fazlasını talep ettiler ve yeteri kadar üretmeden tüketmeye
koyuldular. Gönüllerinde devirdikleri burjuva ve kulaklar gibi ayrıcalıklı
olma tutkusu yattığından, insanlık tarihinin bu en soylu devrimini içten içe
kemirerek kaçınılmaz sonu hazırladılar.
Bugünlerde eski Marksistlerin nafile çabalarını ve bozgunun kaynağını
saptamadaki yetersizliklerini gördükçe, bir zamanlar aynı fikri paylaşmış
bir insan olarak yüreğim burkuluyor. Bir kısmı hiçbir şey olmamış gibi eski
sloganlarla işi idare etmeye çalışırken, bir kısmı da “biz yanılmışız,
kapitalistlerin söyledikleri doğruymuş” diyerek burjuvazinin kapıkulluğuna
soyundu! Çok az bir bölümü daha yürekli davranıp devrimin ayağının nerede
sürçtüğünü bulmaya çalışıyor. Marksist ideolojide eksik yanlar, katı
tutumlar olmakla birlikte, devrimin ayağının sürçtüğü asıl nokta, “insan
faktörünü” değerlendirmedeki yetersizliktir.
Devrim ordularının ardına takılan her bireyi yetkin devrimci sayma, servet
ve şöhret tutkusundan sıyrılmış farz etme, devrimin sonunu hazırlayan en
önemli etkendir. Aslında o gün devrime katılan insanların büyük kısmı,
devirdikleri kişiler gibi ayrıcalıklı olma sevdasındaydılar. Üretim araçları
kolektifleştirildiğinde, insanların sahiplenme tutkularının da sona ereceği,
herkesin kendi payına razı olacağı varsayılıyor, insanlar kendilerine rağmen
kurtarılmaya çalışılıyordu, ama kurtarılamadığı görüldü. Günümüz Rusya’sında
kapitalist ilişkilere balıklama dalanların, eski komünist bürokratlar ve
parti ileri gelenleri olması hayli düşündürücüdür. Demek ki devrim 70 senede
kendi partilisini bile eğitememiş, dahası parlamento kuşatıldığında bırakın
milyonları, yüz bin işçi bile devrimi savunmak için ortaya çıkmamış,
yıllarca devrimin nimetlerinden yararlananlar suspus olmuşlardı. Bunun bir
tek açıklaması olabilir. Devrim, aradan 70 yıl geçmesine rağmen insanların
egolarını törpüleme başarısını gösterememiş, komünizm çok küçümsediği insan
tutkularının kurbanı olmuştur.
İşte bu yüzden, yazımızın başında değindiğimiz Buda’nın tespitlerine
yürekten katılıyor ve diyoruz ki, kendine rağmen hiç kimseyi kurtarmak
mümkün değil. Kurtulmak isteyeni bile kurtaramaz, sadece yolu işaret
edebilirsiniz. Kurtulma azminde olan ancak kendi çabasıyla kurtulur, yani
toplu kurtuluş yoktur, kurtuluş bireyseldir.
İşte tasavvufun önemi bu noktada ortaya çıkar, çünkü kurtuluşun bireysel
çabanın ürünü olduğunu kavrayabilmiş yegane düşünce akımıdır. Tasavvuf
sınavını başarıyla vermiş ve kendini kurtaramamış bir tek insan bile yoktur,
ne var ki binlerce hevesliden pek azı o tezgahtan başarıyla geçebilmiştir.
Bu oran bile insanın kendini kurtarmasının ne denli zor olduğunu gösteriyor.
Tutkularından arınmış, yüksek insanlık ideallerini kendine rehber edinmiş
kişileri sadece tasavvuf erbabının arasında bulmamız elbette tesadüf değil.
Onlarca yıl dergahlarda çile çekip nefislerini terbiye ederek gönül aynasını
parlatanlar, hiçbir çıkar ilişkisiyle yolundan saptırılamayanlar sadece
onlardır. Bugüne kadar, bir misyon uğruna yola çıkıp da davasından dönmüş
bir tek peygamber ya da ermişe rastlanmamıştır. Açlık korkusu, baskı ve
işkence, hatta ölüm bile onların zırhını delememiş, yeryüzündeki hiçbir güç
bu ender yaratılışlı insanları engelleyememiştir. Musa, İsa, Muhammed,
Fazlullah-ı Hurufi, Hallac-ı Mansur, Seyyid Nesimi, Şeyh Bedrettin, Baba
İlyas, Baba İshak, Pir Sultan ve daha niceleri insanoğlunun övünç abideleri
gibi tarih sayfalarında dalgalanıp durmuşlardır.
Neden böyle, neden tasavvuf kurumu bire bir sonuç veriyor? Çünkü o kurumda
kurtuluş uzun süreli, içe sindirilen, adeta insanın aklına ve gönlüne
nakşedilen bir çabanın ürünü de ondan. Hz Musa’nın çekirgeyle, Hz. İsa’nın
yabani yemişlerle, Hz. Muhammed’in ise gün aşırı ve ölmeyecek kadar yiyerek
beslendiği biliniyor. Bu insanlar isteseler çağlarının zenginleri gibi
mükellef sofralara kurulabilir, en az onlar kadar servet edinebilirlerdi.
Bedenlerini değil de ruhlarını güçlendirecek tercihler yapmaları, yüksek
şuurlarının göstergesi değil midir? Geçiciyle kalıcı olanı ayıt
edebilmeleri, uzun süre nefislerini terbiye etmekten kaynaklanmıyor mu? Eğer
bugün görkemli krallardan ve Karunlardan değil de onlardan söz ediyorsak,
bıraktıkları mesajlar binlerce yıl ayakta kalabilmişse, bu değirmenin suyu
nereden geliyor diye sormamız gerekmez mi? Bugün kurtuluş konusunda
birçoğumuzun hala kavrayamadığı şeyi onların apaçık kavradığını biliyoruz.
Hz. İsa yakalanmadan önce kendini korumaya azimli görünen havari Petrus’a
“sabah horoz ötmeden önce beni üç kere inkar edeceksin” diyor ve dediği
aynen gerçekleşiyordu, çünkü peygamber kehanette bulunurken insanın zaafını
bilmenin rahatlığı içindeydi. Kurtulduğunu sanmakla kurtulmanın aynı anlama
gelmediğini, gerçek kurtuluşun ancak içtenlikle istendiği zaman
gerçekleşebileceğini artık anlamamız gerekiyor.
Kurtuluş konusunda farklı düşünenlerimiz, farklı yazanlarımız elbette
olacak. Ama yanlışlığı denenmiş, sonuç vermediği saptanmış kurtuluş
formüllerinde ısrar etmenin bir anlamı yok. Örneğin bazı yazarların,
Aleviliği Marksizm’e monte etme çabalarını kaygıyla izliyoruz. Aleviliğin
içini boşaltarak Marksizm’e yer açmak, özellikle din ve mezhep olgusunu
dışlamak Marksistlere bir şey kazandırmayacağı gibi, Alevilere de çok şey
kaybettirir. Aleviliğin bir “kültür ve yaşam biçimi” olduğu iddiası, dini
duygu ve düşünceleri Alevilikten dışlamak için başvurulan nafile bir
çabadır, ama bu çabanın Alevi kesimde yapacağı yıkım küçümsenemeyecek
boyutlardadır. Kendine Alevi diyenlerin, Diyanet’in silahlarını kullanarak
kardeşleriyle savaşmaları hiçbir gerekçeyle haklı gösterilemez. Bu tutum,
“Ayin-i cem bir cümbüştür” diyenlerin görüşlerine haklılık kazandırmaktan
başka bir işe yaramaz. Alevilik “halk kültürüdür” şeklinde kof ve ne anlama
geldiği belirsiz yargıların ardına sığınmak da son derece yanlıştır. Halka
ait olmayan kültür mü var? Eğer halk tabiriyle çoğunluğu yoksul Alevi kesim
kastediliyorsa, Alevi kalmakta direnen zenginleri kapı dışarı mı edecekler?
Günümüzde Alevilik adına yapılan yorumların büyük kısmı ne yazık ki Marksist
patentlidir ve her gün akıldışı bir sürü iddia ortaya atılmaktadır. Alevilik
sınıf gözlükleriyle incelendiği, sadece ekonomik düzeye indirgendiği sürece
başarı şansı sıfırdır. Bu tutumda ısrar etmek, Aleviliğin ardındaki büyük
gücü, yani tasavvufu, yani insani boyutu görmemek gibi bir yanılgıya yol
açar ki, bu çok tehlikeli bir gidiştir. Alevilik bir sınıf ideolojisi
değildir, maddi servetin nasıl dağıtılacağını vazeden bir reçete de
değildir. Alevileri bir arada tutan ekonomik boyut değil, insani boyuttur.
Kısaca, Aleviliğin çimentosu tasavvuftur.
İslam’ı sınıf ilişkileri ve ekonomik faktörlerle açıklama sevdası, bir
yanlış ortadan kalkmadan bir diğerinin ortaya atılmasına sebep oluyor.
Nitekim son günlerde yepyeni bir cevher gün ışığına çıktı. Güya peygamber,
egemenliğini yitiren Haşimi sülalesini eski gücüne kavuşturmak için kılıçla
yapamayacağı işi peygamberliğe soyunarak başarmak istemiş! İşin aslı din
kisvesine bürünmüş ekonomik ve toplumsal mücadeleymiş! Pes doğrusu!
Peygamberin amcası Ebu Leheb çıkarını gözetemediği için mi İslam’a onca
direnç gösterdi, o da Haşimi sülalesinden değil miydi? Ebu Talip, oğulları
kadar sülalenin çıkarlarını korumayı düşünemedi mi? İsa hangi topluluğun
ekonomik çıkarlarını korumak için çarmıha gerilmeyi göze aldı? Mısır
saraylarında bir dediği iki edilmeyen Musa, rahatı tepip hangi çıkar için
ömrünün 40 yılını çöllerde tüketti? İnsanlığı maddi çıkar ilişkileriyle
sınırlandırıp, yüksek ideallerden yoksun ruhsuz bir sürü gibi görmenin böyle
açmazlara düşmesi doğaldır. Gerçek şu ki, insanoğlu tarih boyunca çıkarı
için savaştığı kadar ruhu ve idealleri için de savaşmıştır. İnsanı bir üst
şuura yükselten ulaştığı maddi refah düzeyi değil, iyiye, doğruya ve sevgiye
duyduğu özlemdir. Onu ideallerinden soyutlamak, şuursuz bir sürü mertebesine
indirmek demektir.
Dünyada Marksizm’in esamisi okunmazken, tasavvuf tezgahından geçen ermişler
kelleleri pahasına toplumların önüne düşüp insanları selamete çıkarmayı
denemiş, üstelik bu fedakarlığı yaparken kendi nefisleri için “bir lokma bir
hırkadan” öte bir talepte bulunmamışlardı. Bu feragatin ardında acaba hangi
esrar yatmakta? Bir zamanlar, “bir lokma bir hırka” felsefesinin toplumları
pasifize ederek egemen çevrelerin ekmeğine yağ sürdüğünü söyleyenler, bugün
Marksizm için aynı felsefenin insanlarını bayrak haline getirdiler. Şeyh
Bedrettin de, Pir Sultan da, Baba İlyas da “bir lokma bir hırkaya” inanmıyor
muydu? Alevi felsefesinin bu büyük pirlerini artık yerli yerine oturtmanın
zamanı gelmedi mi? Şeyh Bedrettin’in kişiliğinde toplumcu bir önder
görenler, onun şahsında “bir lokma bir hırka” felsefesinin büyük mürşidini
görmemekte neden direniyorlar? Baba İshak ayaklanmasında sadece toplumcu bir
lider mi var, yoksa “bir lokma bir hırkanın” yılmaz mürşidi mi var? Artık
külahı önümüze koyup düşünmenin zamanıdır, Alevi felsefesine halel getirecek
her davranış, bindiği dalı kesmekle eş anlamlıdır.
Bilinmesi gereken diğer bir nokta da, bir hareketin başarıya ulaşması değil,
çözülmemesidir. Tarih, bugünün mazlumlarının yarının zalimleri olabileceğini
defalarca göstermiştir. Mazlumun zalime dönüşmemesi, kişiye sunulan çıkarın
azlığı ya da çokluğuyla değil, içindeki yırtıcı hayvanın eğitilip
uysallaştırılmasıyla mümkündür. Bunun yolu da tasavvuftur. Devrimler yine
olacak, toplu kurtuluş reçeteleri yine üretilecek, ama insan kişisel
çabasıyla içindeki hayvanı yok etmedikçe asla kurtulamayacaktır.
Marksistler, insanı kendine rağmen kurtarmanın mümkün olmadığını, bunu
başarmak için kişinin önce nefsiyle hesaplaşması gerektiğini
öğrendiklerinde, ideolojilerine daha iyi hizmet edebilirler.
İNSAN-I KAMİL ÜSTÜNE
İnsan-ı kamilin gönlü, ha deyince tutuşan çıra gibidir. Sürekli bir halden
diğerine geçer ve hallerin gereğini yerine getirmede zorlanmaz. Kah ağlar,
kah güler, dünyanın tüm kederleri ve sevinçleri sinesindedir, acı çekenle
gözyaşı döker, sevinenle kahkaha atar, tıpkı Yunus’un dediği gibi:
Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur,
Bir dem gelir şadi olur, bir dem gelir giryan olur.
***
Bazen yumulup kabuğuna çekilir, dünyayla ilişiğini keser. Kış mevsimi gibi
soğuk, taş gibi duyarsızdır, var mıdır yok mudur bilinmez. Sonra birden
hareketlenir, bahar dalları gibi çiçek açar, coşkun sular gibi çağıldar,
mest olup kendinden geçer, tıpkı Yunus’un dediği gibi:
Bir dem sanasın kış geldi, şol zemheri olmuş gibi
Bir dem beşaretten doğar, hoş bağ ile bostan olur.
***
Bazen dilsizleşir, konuşmayı beceremeyen bebeklere benzer, uzak diyarlardan
gelmiş suskun garipler gibidir. Derken ansızın dili çözülüverir,
dudaklarından hikmet pınarları akmaya başlar, dertlilere, bunalmışlara yol
gösterir, tıpkı Yunus’un dediği gibi:
Bir dem gelir söyleyemez, bir sözü şerh eyleyemez
Bir dem dilinden dür döker, dertlilere derman olur.
***
Bazen ululuğun simgesi oluverir, karlı dağlar gibi erişilmezdir. Derken bir
hiç olup yerin yedi kat dibine iniverir. Coşup kabardığında her şeyi
kucaklayan umman olur, tıpkı Yunus’un dediği gibi:
Bir dem çıkar arş üzere, bir dem iner tahtessera
Bir dem sanasın katredir, bir dem taşar umman olur.
***
O dünya vatandaşıdır, burası benim diyebileceği sabit bir yeri yoktur, körü
körüne bir inancı da yoktur, kiliseye de gider, mescide de. Hiçbir düşünce
ona yabancı değildir, tıpkı Yunus’un dediği gibi:
Bir dem varır mescitlere, yüz sürer orda yerlere
Bir dem varır deyre girer, İncil okur ruhban olur.
***
Bazen iyilik perisidir, inancını yitirmişlerin, hayat yorgunlarının
acılarını dindirir, onlara yaşam sevinci aşılar. Sonra aniden kibir kalesine
çekilir, herkesi küçümser, sıradan insanın idraksizliği ona diken gibi
batmaya başlar, tıpkı Yunus’un dediği gibi:
Bir dem gelir İsa gibi ölmüşleri diri kılar,
Bir dem girer kibr evine Firavn ile Haman olur.
***
Yunus Emre bir nefesinde insan-ı kamili işte böyle anlatıyor. Kimdir bu
insan-ı kamil? İlk bakışta, tutarsız ve çelişkili davranışlarda bulunan
dengesiz bir insan izlenimi verir. Bu yüzden, tarihteki pek çok insan-ı
kamil mecnun (deli) damgasını yemekten kurtulamamıştır. Hatta Yunus’un bu
damgadan yakınan bir nefesi bile vardır, şöyle der:
Yar yüreğim yar, gör ki neler var
Bu halk içinde bize güler var.
Ko gülen gülsün, Hak bizim olsun,
Gafil ne bilsin Hakk’ı sever var.
Aslında madalyonun bir yüzünde mecnun, diğer yüzünde insan-ı kamil
vardır, ama mecnun aldatıcı bir görüntüdür. Bakmasını bilen, insan-ı kamilin
dengesizlikler içinde muhteşem bir denge yarattığını fark eder. Her kılığa
giren yapısıyla iyiyi de bilir kötüyü de, kibri de bilir alçakgönüllülüğü
de, cehaleti de bilgeliği de, merhameti de acımasızlığı da. Dört dörtlük,
her tür duygu ve düşünceyle yüklü bir insandır o. Dengesizliklerin dengeye
ulaştığı duraktır, tek kelimeyle dengesiz dengedir!
Ondan bir şey çıkarmak ya da ona bir şey eklemek mümkün değildir, neyse
odur. Çıkarılamaz, çünkü fazlalık yoktur. Eklenemez, çünkü hiç kimse ona ek
yapacak olgunlukta değildir. Bu haliyle artmayan eksilmeyendir. Artırma ya
da eksiltme sıradan insanlar içindir, sıradan insana kendinde olmayan bir
paye vermek ya da olanı geri almak her zaman mümkündür. Hiçbir meziyeti
olmadığı halde, dünyanın başına bela kesilen diktatörler ya da insanlığa
ışık tuttukları halde, sefaletin kucağına itilen alimler gibi. İnsan-ı
kamilin yücelmek için bir isteği olmadığı gibi, insanlara yaptığı hizmetin
karşılığını almak gibi bir beklentisi de yoktur. Övgüler de, sövgüler de
onun zırhını delemez, başkaları için zaaf olan onun için güç kaynağıdır!
Denebilir ki, insan-ı kamil kainatın ruhudur, parçaların içinde toplandığı
bütündür. Her insan kendinden bir parça, her yaratık kendinden bir yankı
bulabilir onda. Ona göre yaratılış tümüyle saygıdeğerdir, evrende gereksiz
hiçbir şey yoktur. Bu yüzden insan-ı kamil her zaman hoşgörülüdür, iyiliği
tavsiye eder, ama şeytanı dışlamaz. Fakrı öğütler, ama zengine kin beslemez.
Akıllı olmayı önerir, ama aptalı korur, bu yüzden esirgeyen ve
bağışlayandır. Birçoklarının sandığı gibi, kötülüğün kökünü kazımak gibi bir
takıntısı da yoktur, çünkü iyiliğin ancak kötülük var olduğu sürece ayakta
kalabileceğinin bilincindedir. Onun için önemli tek şey vardır, evrendeki
dengeyi koruyarak iyinin önünü açmak.
BİLİM VE METAFİZİK
11 Şubat 2008 Pazartesi - Yaşar Uçar
Bilim ve metafizik, birbirine zıt varlık alanlarını inceleyen bilgi edinme
yolları olarak bilinegelmiştir. Bilim, insanın beş duyusuyla algılanabilen,
deneyi yapılabilen fizik dünyaya yönelirken, metafizik insan duyularıyla
algılanamayan, dolayısıyla deneyi de yapılamayan fizik ötesi varlık alanını
konu edinir. Doğal olarak her ikisinin bilgi edinme metotları da farklıdır,
bilim teorilerini pratikle doğrulamaya özen gösterirken, metafizik daha çok
sezgi, ilham ve vahiy gibi aşkın (transandant), yani varlığın maddi yapısını
aşan yöntemler kullanır. Hem incelenen alanın, hem de metotların farklılığı,
bilim ve metafiziği günümüzde düşman kardeşler konumuna getirmiştir. Biz bu
didişmeden insanlığın karlı çıkacağı inancında değiliz. Bilim adamlarının
sistemli metafizik düşmanlığının altında “tarihi bir kuyruk acısının” izi
olduğunu düşünüyor, konuyu daha iyi anlamak için biraz gerilere gitmekte
yarar görüyoruz.
Günümüz bilimi, başlangıçta ortaçağ metafiziğine ve onu temsil eden ortaçağ
felsefesine bir tepki olarak gelişmeye başladı. Aralıksız bin yıl (MS.IV-XIV)
insan düşüncesi üzerine bir karabasan gibi çöken ortaçağ metafiziği, her tür
özgür düşünceyi yasakladı ve ezdi. Dinin emrine verilen felsefe, kilise
babalarının vardığı sonuçları doğrulayan bir “hık deyici” konumuna
düşürüldü. İsa’nın sevgi dolu öğretisinden katı dogmalarla yüklü bir umacı
yaratmayı başaranlar, engizisyon mahkemelerini çalıştırarak binlerce insanı
kovuşturup cezalandırdılar. Giordano Bruno diri diri yakıldı, Galilei
Galileo düşüncelerini inkar ederek canını zor kurtarabildi. Bugün bilim
adamlarının metafizik karşısında takındığı alaycı ve inkarcı tavırda, o
kıyım günlerinin payı olsa gerek! Ne var ki bu meşru, ama modası geçmiş öfke
onları haklı çıkarmaya yetmemekte, kendilerini bir zamanlar dar görüşlülükle
suçladıkları cellatlarının durumuna düşürmektedir. Şu farkla ki, dinsel
bağnazlığın yerini bugün bilimsel katılık almıştır.
Günümüz biliminin tavrı ne olursa olsun, metafizik de insan düşüncesinin bir
ürünüdür, öyle sanıldığı gibi tepeden tırnağa tu kaka da değildir. Özellikle
antikçağ metafiziği o denli güçlüdür ki, ortaçağ karanlığından kurtulmaya
can atan Rönesans aydınlarının ilk yaptıkları iş, antikçağ metafiziğini
derinlemesine incelemek olmuştur. Araştırdıkça Sokrat ve Eflatun’da daha
evvel göremedikleri incelikler keşfetmiş, özellikle Aristo’nun
düşüncelerinin kilise babalarınca nasıl çarpıtıldığının farkına
varmışlardır. Rönesans (yeniden doğuş) deyiminin kendisi bile, antikçağ
metafiziği üzerindeki incelemelerin yenilenmesi, yeniden doğması anlamına
gelir. Öte yandan, Rönesans’ı izleyen ve 18. yüzyılda doruğuna ulaşan
Aydınlanma Felsefesi de metafizik kurgulara yabancı değildir. Berkeley,
Kant, Schopenhauer ve Hegel gibi filozoflar yeni metafizik teoriler
geliştirmişlerdir. Özellikle Hegel metafiziğe diyalektik bir boyut
kazandırarak, her şeyin zıddıyla gelişebileceğini söyleyen idealist
diyalektiğin temellerini atmıştır, gerçi Hegel diyalektiğin metafizik
karşıtı bir yöntem olduğunu söylemişse de, felsefesinin kalkış noktası ruh (geist)
olduğu ve maddeden bağımsız bir düşünce tarzı sergilediği için sonuçta
idealist bir filozof olarak kalmıştır. Görüldüğü gibi, metafizik yöntem
antikçağdan günümüze kadar olan yolu düşe kalka da olsa, kendi içinde bir
evrim geçirerek kat etmiştir. Bu haliyle metafizik değişmeyenin bilgisi ya
da donmuş kalıplar yığını değil, antikçağ öncesini de hesaba katarsak, tam
altı bin yıllık bir düşünce serüveninin, ilk maddenin ne olduğunu
sorgulayarak işe başlayıp diyalektik yönteme değin uzanan bir evrimin
ürünüdür.
Elle tutulup gözle görülemeyen, deneyi yapılamayan şeyleri yok sayma bilim
adamlarının fantezilerinden biridir! Bu mantıktan yola çıkarsak, 1590’da
Hans ve Zacharias kardeşler mikroskobu icat etmeseydiler, bugün mikropların
varlığını inkar etmek gerekecekti. Aynı şekilde güçlü teleskoplar
yapılmasaydı, evrenin uzak köşelerindeki yıldızlar yok farz edilecekti.
Bilim adamları bu ve benzeri örneklerden ders almış gibi görünmüyor, iki-üç
yüzyıllık bulguların sarhoşluğuna kapılarak fizik ötesi alana kapılarını
sımsıkı kapamaya, insan yeteneklerinin binlerce yılda biriktirdiği mirası
reddetmeye devam ediyorlar. Diyelim ki Tanrının varlığı, ruhun mahiyeti,
ölümden sonra hayat gibi konularla ilgili metafizik bulgular, yöntemlerini
aştığı için bilimin ilgisini çekmiyor, ya herkesin gözü önünde olup biten
metafizik kaynaklı somut olaylara ne demeli? Örneğin, televizyonda adamın
biri kolunda zehirli akrep gezdiriyor, ama hayvan onu sokmuyor, adam bu işe
şerbetli olduğunu, kendi ocağına mensup kişilerin de akrepten
etkilenmediğini söylüyor. Yine televizyonda Rufai ayini yapılıyor, ayine
katılanlar ellerindeki şişleri vücutlarının muhtelif yerlerine batırıp öbür
taraftan çıkartarak burhan (delil) gösteriyorlar, bir dirhem kan akmıyor,
acı duymuyorlar. Uri Geller adındaki İsrailli genç, elinde tuttuğu çatal ve
kaşıkları bakışlarıyla, hiçbir fizik güç kullanmadan bükebiliyor.
Filipinlerde neşter kullanmadan parmaklarıyla ameliyat yapan insanlar
ekranlarda boy gösteriyor. Mevlevi ayinlerinde semazenler saatlerce
eksenleri etrafında dönebiliyor ve bundan etkilenmiyorlar. Bilimin bu somut
olaylar karşısındaki tavrı ya inkar kalesine sığınmak ya da işin içinde hile
olduğunu söylemek! Kanımızca bu da bir tür yobazlık, hem de bilimsel
yobazlık, din yobazının yaptığından daha saygıdeğer değil, daha küçük
düşürücü, çünkü bilimsellik adına yapılmakta. Oysa bilim adamının yapması
gereken şey, bu olguların varlığını kabul etmek ve nasıl meydana
geldiklerini araştırmaktır.
Sayıları az olmakla birlikte, bazı bilim adamlarının metafizik metotlara
gereken özeni gösterdikleri biliniyor. Yakınlarda ölen dünyanın önde gelen
teorik fizikçilerinden David Bohm ( 1917-1992) “Her şeyi oluş hareketi
içindeki bölünmez bütünlüğün bir parçası olarak görmeyi” tavsiye ediyor,
maddede bir “ilk zeka” bulunduğunu söylüyordu. Ona göre tezahür eden olay ve
nesneler rastgele değil, saklı realite düzeylerinden izafi olarak birleşmiş
bütünler halinde ve yaratıcı bir şekilde gerçekleşiyordu. Bohm bu alana
“saklı düzen” adını veriyor, ruh ve madde ayrımının bir zandan ibaret
olduğunu ileri sürüyordu. Yaptığı deneylerde, atom altı parçacıkların
birbirleriyle haberleştiklerini, bir plazma içindeki elektronların birey
gibi davranmayı bırakıp bir bütünün parçasıymış gibi davrandıklarını
keşfetmişti. Bohm bu görüşleriyle, evrende saklı bir düzen olduğunu, var
oluşun temelinde bir “varlık birliğinin” bulunduğunu anlatmak istiyordu.
Bohm’un görüşü, mistisizmdeki vahdet-i vücut teorisiyle bire bir
örtüşmektedir. Ayrıca Bohm, atom altı parçacıkların gizli düzeninden yola
çıkarak, insan toplulukları arasındaki çatışmaların, bu toplulukların
kendilerini birbirlerinden farklı görmelerinden kaynaklandığını, insanlar
“varlık bütünlüğünü” keşfettikleri zaman çatışmaların da sona ereceğini
söylüyordu.
Bize göre gerçek tıpkı aysberg (buzdağı) gibidir. Aysbergin suyun üzerinde
kalan kısmı, yani elle tutulup gözle görülebilen bölümü, bilimin inceleme
alanıdır ve bilim adamlarına bırakılmalıdır. Suyun altında kalan kısmı, yani
elle tutulup gözle görülemeyen bölümüyse metafiziğin inceleme alanıdır,
filozoflara ve tasavvuf erbabına bırakılmalıdır. Aysbergin üstü bilimsel
metotlarla, altı ise metafizik metotlarla incelenmeli, bulgulardan
karşılıklı yararlanma yoluna gidilmelidir. Metafizikçilerin somut dünyayı
küçümsemeleri ne kadar yanlışsa, bilim adamlarının fizik ötesini yok
saymaları da o denli yanlıştır. Gerçek her iki kesimin vardığı sonuçların
insanlığın yararına kullanılmasıyla ortaya çıkacak, uygarlık büyük bir ivme
kazanacak, teori, deney, sezgi ve ilhamla donanmış insan harikalar
yaratacaktır. Bilim adamları, metafizik bulgular konusundaki küçümser
tavırlarını bir yana bırakarak, bugün yürümekte oldukları yolun geçmişte
sezgi ve hayal gücü sahiplerince yarılıp açıldığını unutmamalıdırlar.
Einstein gibi ünlü bir bilgine “Yaptığımız şey, Tanrının evvelce çizdiği
çizgilerin üzerinden geçmektir” dedirten zorunluluğun ne olduğunu derin
derin düşünmeli, bilimin kat ettiği mesafenin, varlık alanının sonsuzluğu
karşısında bir hiç olduğunu artık anlamalıdırlar. Ve bilmelidirler ki,
vaktiyle peygamber ve ermişler varlık denizine dalarak aysbergin görünmeyen
bölümünden işlenmesi gereken çok değerli inciler çıkarmışlardır. Ruh ve
madde Bütün’ün iki tezahürüdür, bunlardan birini yok saymak ne bilime, ne de
metafiziğe bir şey kazandırır. İnsan ne salt maddeden oluşmuş bir robot, ne
de salt ruhtan oluşmuş bir hayaldir. “Tanrının iki eliyle yarattığı” (ruh ve
madde) bir bütündür, bu yüzden yetenekleri de iki yönlüdür, maddeyi bilen
yetenekleri (akıl, duyu, deney) ve manayı bilen yetenekleri (sezgi, ilham,
vahiy). Her iki yeteneğin karşılıklı yardımlaşarak kullanılması halinde
gerçeği yakalamak çok daha kolay olacaktır.
Konuyla ilgili olarak bazı prof etiketli bilim adamlarının bile sıkça
düştüğü bir yanılgıyı vurgulamak isteriz. Söz Tanrı ve inançtan açıldığında,
bu kişiler Tanrının varlığının bilim tarafından doğrulanamayacağını, fakat
inanan insanlara saygı göstermek gerektiğini, çünkü bu alanın bilimin değil
inancın konusu olduğunu söyleyerek akıllarınca bilgiçlik taslarlar! Bu
tavrın altında gizlenen alay ve inkarı sezmemek mümkün değil. Bu baylar
farkına varmadan aslında bilimin aczini itiraf etmekteler. Tanrının varlığı
ya da yokluğu konusunda bir çalışmaları varmış da, kullandıkları metotlar
sanki yeterliymiş de, bu tür bir araştırmaya gerek duymuyorlarmış gibi
davranırlar. Hayır beyler, Tanrı hala inanç konusu olarak kalıyorsa, bu
sizin çaresizliğinizden ve kullandığınız metotların yetersizliğindendir,
gücünüz yetse Tanrı inanç konusu olarak kalır mıydı? Öyleyse tek yol Tanrıyı
yok saymak, siz de zaten onu yapıyorsunuz, gücü yetenlere de itibar etmiyor,
aksine küçümsüyorsunuz. Psikoloji ilminiz ruhi davranışları inceliyor, ama
ruhu ıskalıyor! Ruhun tezahürlerini (davranış) kabul ediyorsunuz, ama ruhu
yok farz ediyorsunuz. Neden? Çünkü metotlarınız elvermiyor, çünkü ruhu
kavramak için başka şeylere ihtiyacınız var, sezgi gibi, ilham gibi. Onları
kullanınca da bilimsellik iddianızı yitiriyorsunuz, nasıl çıkacaksınız bu
açmazdan? Elbette insanoğlunun tüm yeteneklerini kullanarak, bilim dışı
kazanımlara sırt çevirmeyerek çıkacaksınız.
Bilimin metotlarını aşıyor diye, insanlık Tanrı ve ruh konusunda düşünmeye
son mu verecek? Yaşamın anlamını, ölümün esrarını araştırmayacak mı?
Evrendeki uyum ve düzenin hangi amaca hizmet ettiğini, dahası bu evrenin
neden var olduğunu merak etmeyecek mi? Canını her şeyden esirgeyen insanın,
yüksek idealler uğruna seve seve ölüme hangi gerekçeyle gittiğini bilmek
istemeyecek mi? Bencillik yaşam kuralı olmuşken, dayanılmaz acılar çekerek
insan-ı kamil olmanın hangi irade tarafından dayatıldığını anlamak
istemeyecek mi? Bilim bu soruların yanıtlarını verebildiği gün, insanlığın
metafiziğe ihtiyacı kalmayacaktır. Ama bu tür soruları gereksiz ve önemsiz
saydıkça, tek kanadı kırılmış kuş gibi asla uçmayı beceremeyecektir. Bu
durumda yapabileceği tek şey, maddenin imkanlarını sonuna kadar tüketerek
amaçsız ve ruhsuz bir uygarlık yaratmaktır! Görevimiz insanı küçültüp tek
boyutlu hale getirmek değil, aksine yüceltmektir. Madde boyutunun yanına
mana boyutunu da katabilirsek, insanoğlu iki kanadı sağlam kuşlar misali
gerçeğe kanat açabilir.
TANRI ÜSTÜNE
28 Kasım 2007 Çarşamba - Yaşar Uçar
Tasavvuf Tanrı kavramını iki bölümde inceler. Tanrının Zatı ve Tanrının
tezahürleri, yani (isim ve sıfatları). Kanımca, tasavvuf ilminin insan
bilincine yaptığı en büyük katkı bu ayrımı yapmış olmasıdır, insan ancak bu
sayede Tanrısını bilinmezlikler girdabından çekip çıkarmayı ve anlamayı
başarabilmiştir.
Tanrının Zatı, onun kendine özgü, tüm insani ölçü ve algılardan arındırılmış
varlık alanıdır. Bu konumda Tanrı yaratıcı bile değildir, kendi içine
kapanmış, tüm kavram ve suretlerden, tüm sıfat ve isimlerden arınmış bir
Tek’liktir. Tanrının bu konumuyla ilgili en iyi değerlendirmeyi Hz. Ali
yapıyor: “O öyle bir mabuttur ki, derin düşünceler onu idrak edemez, anlayış
derinliklerine dalış Zat’ının özüne inemez. Onu tanımlamaya kalkışan, bir
başkasına eşit kılmış sayılır, başkasına eşit kılan, ikiliğe düşmüş olur.
Ona işaret eden, onu sınırlar. Nerde diyen, onu bir yerde sanır. Bir yerde
diyense, başka yeri onsuz sanır. Vardır yaratılmaksızın, mevcuttur yokluktan
var olmaksızın. Her şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı
değil. Görendir, görülen yokken. Birdir, bir varlığa muhtaç olmaksızın…”
Görüldüğü gibi, insan Tanrının Zat’ına ilgi duyduğu sürece O’nu kavramakta
zorlanır, çünkü ortada ne kavranacak, ne de görülecek bir şey vardır. Buna
rağmen, Tanrının Zatını idrak konusunda çok umutsuz bir tablo çizen Hz. Ali,
Tanrıyı bilme konusunda olumlu şeyler söylüyor. Kendisine, “İbadet ettiğin
Allah’ı görüyor musun?” diye sorulduğunda, verdiği yanıt ilginçtir,
“Görmediğim Allah’a ibadet etmem, ne var ki ben O’nu et gözüyle değil, gönül
gözüyle görüyorum.” Bu ifade, Tanrının ancak sezgi yoluyla, yani kalp
gözüyle kavranabileceğini gösterir. Ateistleri açmaza, giderek inkara
sürükleyen şey, Tanrının Zat’ına duydukları aşırı ilgi ve ardından gelen
hayal kırıklığıdır! İnsan aklının çözemediği sırlar karşısında öfke duyup
inkara sapması doğaldır, peygamberler bile bu açmaza düşmekten kurtulamadı!
Tanrıyı görmekte direnen Musa’ya, çalının ortasında yanan bir ateş
gösterilmiş, böylece Tanrının Zatını değil, ancak tezahürlerini
(yarattıklarını) görebileceği ima edilmiştir. Tanrının ne tür bir varlık
olduğu konusunda öğrencilerinin ısrarlı sorularına hedef olan Buda ise,
Tanrıyı görmenin bir işlerine yaramayacağını, ama O’nun isteklerini yerine
getirmenin daha akıllıca olduğunu defalarca anlatmak zorunda kalmıştır.
Tasavvuf erbabı, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi diledim, bu yüzden
kainatı yarattım” hadisine dayanarak Tanrının Zatının bilinemez, ama
tezahürlerinin (isim ve sıfatlarının) bilinebilir olduğunu, Tanrının kademe
kademe alçalarak kendi cevherinden varlık alemini yarattığını söyler. Ama bu
yaratma Sünni ulemanın sandığı gibi yoktan var etme (Haşir Teorisi) şeklinde
değil, Tanrının özünden fışkırma (Sudur Teorisi) ile meydana gelmiştir, yani
var olan her şey Tanrıdan fışkırmıştır. Yoktan var etmek, Tanrının dışında
bir yokluk kabul etmektir ki, bu da yokluğu Tanrıya ortak koşmak anlamına
gelir. Eğer Tanrıdan başka bir şey yoksa, varlığın zorunlu olarak Tanrıdan
fışkırması gerekir, tevhit inancının özü budur. Hz. Muhammed’den rivayet
edilen bir hadis “Başlangıçta o vardı, başka hiçbir şey yoktu” der. Ondan
başka bir şey yoksa, varlık yokluktan değil, zorunlu olarak Tanrının
cevherinden yaratılmıştır. Hz. Ali’ye, peygamberin bu yargısıyla ilgili
olarak ne düşündüğü sorulduğunda verdiği yanıt ilginçtir, “Doğrudur, hala
öyledir.” Yani Hz Ali, başlangıçta Tanrıdan başka şey yoktu, şu anda da
yoktur diyor, çünkü yaratılmışların varlığı Tanrıya nispetle görecedir,
onlar Tanrıdan fışkırıp yine Tanrıya dönerler, yani mevcudiyetleri geçici
olup kendilerine özgü bir varlıkları yoktur. “Hala öyledir” şeklindeki
ifade, dolaylı yoldan insanın tanrı parçası olduğunu da ima etmektedir,
çünkü insan da her şey gibi Tanrısal cevherden fışkırmıştır.
Yokluktan varlık türetmenin, Tanrı ile kul ayrımını pekiştirme amacı güttüğü
aşikardır. Böylece yaratan ve yaratılan kesin hatlarla birbirinden ayrılmış,
yaratılanın yaratana kulluk etmesi münasip görülmüştür! Bu görüş, giderek
korkulması gereken ve cezalar yağdıran bir Tanrı anlayışına dönüşmüş, kısaca
kul Yaradan’ından ayrı düşmüştür. Oysa varlığın Tanrıdan fışkırdığını ileri
süren görüş, yaratan ve yaratılan ayrımını kabul etmez, arada kulluk
ilişkisi olmadığı için, Tanrıdan fışkıran parça aslından korkmaz, aynı
cevheri paylaştığı için onu sever, aynı özü taşıdığı için onu bilebilir!
Nitekim, “Nefsini bilen, Rabbini bilir” ayeti bu bilişin formülasyonundan
başka bir şey değildir. Peygamber, kainatı yaratmadan önce Tanrının nerede
olduğunu soranlara, “altında ve üstünde hava olmayan boşlukta idi” diyor,
yani yaratılıştan evvel bir yokluğun var olmadığını ima ediyor, çünkü
altında ve üstünde hava olmayan boşluk, Tanrının her şeyi kuşattığını, her
şeyi kapsadığını, dolayısıyla kendi varlığının dışında hiçbir şeyin var
olamayacağını ifade eder. Tanrıdan başkasının olmadığı yerde varlık da
zorunlu olarak ondan fışkıracaktır. Ayrıca, yokluktan varlık çıkarmaya
kalkışmak bilimsel verilere de ters düşer, çünkü bilim bir şeyin yoktan var
edilemeyeceğini, var olan bir şeyin de yok edilemeyeceğini söyler.
Tanrıdan fışkırarak kainatı dolduran tüm nesneler, canlı ve cansız tüm
varlıklar Tanrının tezahüründen başka bir şey değildir. Başka bir deyişle,
varlıklar Tanrının dış, Tanrı ise varlıkların iç anlamıdır. İşte bu yüzden,
insanoğlu varlığın hikmetine gönül gözüyle baktığında Tanrıyı bilebilir,
çünkü parçanın bütünü bilmesinde bir terslik yoktur. İnsana Tanrıyı bilme
konusunda özel bir misyon yüklendiğini, “Emaneti dağlara taşlara teklif
ettik hiçbiri kabul etmedi, ama insan onu yüklendi” şeklindeki Kuran ayeti
de onaylamaktadır.
Bir düşünür, “Eğer Tanrı yoksa, yarından tezi yok onu yaratmalıyız” diyor.
Bu söz boşuna değil, çünkü insan Tanrısal niteliklere ulaşma çabasından asla
vazgeçmemiştir. Aslında insanoğlu önüne bu hedefi koyduktan sonra, Tanrının
varlığı ya da yokluğu önemini yitirir, önemli olan ilahi niteliklere duyulan
açlıktır. Ayrıca, olmayan bir şeyin tutku halinde insan bilincinde yer
etmesi de düşünülemez. Örneğin Marksistler, erdem bazında Tanrının insana
vazettiğinin dışında yeni bir değer üretebilmiş değiller, onların uğrunda
savaştığı ilkeleri yok sayan bir tek Tanrı buyruğu gösterilemez. İki görüş
arasındaki fark metotlardadır, biri sevgiye, diğeri zora dayanır. Gelmiş
geçmiş hiçbir izm, hiçbir öğreti, ilahi buyrukların çapını aşabilmiş
değildir, aksine tüm öğretiler ilahi yasalardan etkilenmiştir. Günümüzdeki
hukuk ve ahlak kurallarının kaynağı On Emir’dir, zaman içinde yapabildiğimiz
tek şey bu emirleri çeşitlendirmek olmuştur. Ölülerimizi nasıl
gömeceğimizden tutun da, hangi hayvanın etini yiyeceğimize kadar tüm
kurallar Tanrısal buyruklardan alınmıştır. Günümüzde yanlış yolda ilerleyen
dinlerin hala ayakta kalabilmeleri, insanın ilahi buyruklara duyduğu kadim
hayranlıktan kaynaklanıyor olmalı. Kısaca, Tanrıya şiddetle ihtiyacımız var,
binlerce yıllık hasretlerimizin odağında O’ndan başkasını henüz görebilmiş
değiliz!
REENKARNASYON VE İSLAM
16 Haziran 2007 Cumartesi -
Yaşar Uçar
Bülbül oldum Firdevs bağında öttüm
İnsan sıfatında çok geldim gittim
Sıtkı Baba
Reenkarnasyon (ruhun yeniden bedenlenmesi), tasavvuftaki deyimiyle tenasüh
(ruh göçü), oldum olası insanoğlunun zihnini kurcalayan bir konudur.
Ölümden sonra insan ruhunun yeni bir bedende varlığını sürdürüp
sürdürmediği, bedenlenme zincirinin ne zaman sona ereceği bugün de önemini
korumaktadır.
En ilkel dinlerde bile varlığına inanılan reenkarnasyon, özellikle
Hinduizm, Budizm, Jainizm, Taoizm ve Sihizm gibi Asya kökenli dinlerde,
Orfeizm ve Maniheizm gibi Ortadoğu ve Avrupa dinlerinde büyük kabul
görmüş, kadim Mısır ve Çin inançlarında da hararetle savunulmuştur.
Reenkarnasyon, dinsel ve felsefi anlamda ruhun ölümden sonra insan, hayvan
ve bazen de bitki olarak birçok kez yeniden bedenlenmesidir. Bedenlenme,
ruhun bir önceki yaşamında ulaştığı düzeye uygun bir türün kılığına
girerek olur. Amaç ruhun olgunlaşmasını ve Tanrısal öze yaklaşmasını
sağlamaktır. Ancak burada yanlış bir inancı düzeltmekte yarar var. İnsan
ruhunun hayvan ya da bitki kılığında tekrar enkarne olması bizce mümkün
değildir, ayrıca gerekli de değildir. Çünkü insan mertebesine yükselmiş
bir ruhun, daha geri bir düzeyi yeniden deneyimlemesi mantıksızdır. Kaldı
ki, insan ruhları bireysellik kazanmış ruhlardır, hayvan ve bitkilerde
olduğu gibi grup ruhları tarafından yönetilmezler. İnsan ruhunun yeniden
bedenlenmesi, bireysel ruh kemale erinceye kadar devam eder. Belirli bir
kıvama gelen bireysel ruhun yeniden bedenlenmesi artık söz konusu olmaz.
Bu tür varlıklar ışınsal bedenlerle daha yüksek boyutlarda görev yapıyor
olabilirler, çünkü evrim asla sona ermeyen bir süreçtir. Budistler bu
mertebeye “Nirvana”, tasavvuf erbabı da “Hakk-el yakin” der.
Tevhit dinlerinin reenkarnasyon konusunda takındığı tutum belirsiz, en
azından tartışmaya açıktır. Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığa vücut
veren kutsal kitaplar, nedense reenkarnasyon konusunda kesin bir yargı
vermekten kaçınmışlardır. Söz konusu kitapları yorumlayanlar,
reenkarnasyonun varlığına ya da yokluğuna kanıt olacak ayetleri bu
metinlerden kolayca bulabilmekte, örneğin İslam alimlerinin reenkarnasyona
bakış açısı bu yüzden değişiklik arz etmektedir.Teolojiyle ilgili hemen
her konuda kesin yargılar vermeye alışmış Sünni ulema bile, günümüzde
reenkarnasyon konusunda ihtilafa düşmüştür. Ulemanın bir kısmı Kuran ve
hadis kitaplarından bazı ayet ve hadisleri reenkarnasyonun imkansızlığına
delil olarak gösterirken, bir kısmı da değişik ayet ve hadisler kullanarak
reenkarnasyonun mümkün olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.
Reenkarnasyon inancını reddedenler, İslamiyetin ruh göçüne asla geçit
vermediğini söyleyerek aşağıdaki ayetleri delil olarak gösteriyorlar:
“Nihayet onlardan her birine ölüm geldiğinde, Rabbim beni (dünyaya) geri
gönder. Ta ki boşa geçirdiğim hayatımı orada bıraktıklarımla, yararlı
çalışmalarla değerlendireyim derler. Asla, bu diyenin geçersiz görüşüdür.
Onların ardında ba’s (mahşer) gününe kadar sürecek kabir alemi vardır. (Ba’s
için) sura üflendiğinde aralarında ne soy sop vardır, ne de bir soranları”
(Müminun Suresi 99-101. Ayetler).
Reenkarnasyona yandaş olanlarsa, bu ayetlerin Kuran’a, insanların “nasıl
olsa tekrar dünyaya döneceğiz, eksiklerimizi daha sonra da tamamlarız”
avuntusuna kapılmamaları için özellikle konduğunu söylemekte, delil olarak
aşağıdaki ayetleri göstermektedirler: “Allah’a nasıl olup da
küfrediyorsunuz? Siz ölüler iken o diriltti. Sonra sizi yeniden öldürecek,
tekrar diriltecek ve nihayet ona döndürüleceksiniz” (Bakara Suresi 28.
Ayet). “Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü geceye sokarsın ve ölüden
diri çıkartırsın, diriden de ölüyü çıkartırsın. İstediğine hesapsız rızk
verirsin” (Ali İmran Suresi 27. Ayet). “Ve Allah sizi yerden ot gibi
bitirmiştir. Sonra oraya döndürecek, sizi yine (oradan) bir çıkarışla
çıkaracaktır” (Nuh Suresi 17-18. Ayetler).
İslam’ın Alevi yorumuna gelince, bilindiği gibi gerek Alevi felsefesi,
gerekse Alevi uluları eskiden beri tenasühe sıcak bakan bir yaklaşım
içindedir. Orta Asya’dan getirdikleri Şamanist ve Budist ögelerin Alevi
yorumunu etkilediği sanılıyor. Özellikle Alevi ozanlarının deyişlerinde
tenasüh inancının önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Kaygusuz Abdal
Budalaname adlı eserinde şöyle diyor: “Tanrının emri beni çömlekçi balçığı
gibi zamanın çarkı üzerine koyup döndürdü…kah insan, kah hayvan eyledi…kah
kul olup satıldım, kah tellal olup sattım…kah denizde balık, kah dağlarda
ceylan eyledi…kah beni ataya oğul eyledi, kah atayı bana oğul eyledi…nice
kere ata belinden ana rahmine, ana rahminden dünyaya geldim. Nice kere
bulut olup havaya ağdım, nice kere yağmur olup yere yağdım. Nice bin kere
türlü yakalardan baş gösterdim. Nice bin kere değişik yüzler takındım.”
Büyük Alevi ozanı Hatayi ise bir nefesinde şöyle diyor: “Nuh ile ben bir
gemiye binmişem / Yusuf’u tufanda sele vermişem / Sanma bu cihana henüz
gelmişem / Bunca geldim bunca gittim ezelden.” Yunus Emre ise bir
nefesinde şöyle sesleniyor: “Abdürrezzak ol derviş yoldaş edindi beni /
Hallac-ı Mansur ile dara asılan benem / İbrahim Ethem baktı, tacı tahtı
bıraktı / Hak yoluna uyaktı, ol sırrı duyan benem / Musa peygamber ile bin
bir kelime kıldım / İsa peygamber ile göklere ağan benem.” Bu örnekleri
alabildiğine çoğaltmak mümkün, çünkü Alevi-Bektaşi deyişlerinin büyük
çoğunluğu devriye denen deyişlerden oluşmakta. Devriyeler, Tanrının
nitelikleri kendinde belirinceye kadar, insanın evrendeki tüm varlıklardan
nasıl süzüldüğünü konu edinen deyişlerdir. Tanrıdan insana (kavs-i nüzul)
ve insandan Tanrıya (kavs-i uruç) doğru varlığın kat ettiği aşamaları
anlatırlar, yolculuk Tanrıya dönüşle son bulur. Kısaca, insan ruhu
olgunluğa ulaşıncaya kadar çeşitli bedenlere girip çıkar. Ayrıca Alevi
inancında “kendi cenazesini kendi götüren Hz. Ali” ve “güvercin donunda
Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş-ı Veli” motifleri, tenasüh inancının
yaygınlığını gösteren önemli söylencelerdir.
Konuya akıl ve mantık penceresinden bakıldığında, reenkarnasyonun pekala
mümkün olduğu, dahası gerekli olduğu sonucuna varırız. Tanrı her şeyiyle
uyumlu dört dörtlük bir evren yaratmış ve her olguyu birbirine sebep-sonuç
ilişkisiyle bağlamıştır. Evrende hiçbir şey rastlantı sonucu oluşmaz ve
hiçbir şey bir abes için var olmaz. Bize çok saçma ve gereksiz gelen
olgular bile, hikmetini henüz çözemediğimiz deruni bir anlam taşırlar,
aklımızın aczini rastlantılarla açıklamak insana özgü bir kolaycılıktır.
Yaratılış tümüyle olgun insan üretmeye yarayan devasa bir mekanizmadan
başka bir şey değildir. İndirilen tüm kitapların, gelmiş geçmiş tüm
peygamber ve ermişlerin görevi, insanın olgunlaşmasını sağlamaktır. Mevcut
dinlerin bu amaca ne kadar hizmet ettikleri, insana destek mi, yoksa
köstek mi oldukları aşikardır!
Peki, insan-ı kamil (olgun insan) olmak için 60 -70 yıllık bir ömür
yeterli midir? Elbette değil! Tarih, bir avuç insanın dışında bu ipi
kimsenin göğüsleyemediğini gösteriyor. Çok zahmetli, çok muhteşem bir
dekoru (evreni) yaratan Tanrının, bir ucundan sahneye (dünyaya) insan
sokup abes bir oyun oynattıktan sonra kaldırıp çöpe atması akla yakın mı?
Elbette değil, Tanrı ne insanın 60 -70 senede olgunlaşamayacağını
bilmeyecek kadar cahil, ne de bir denemeden sonra onu çöpe atacak kadar
müsriftir! Buna ihtimal vermek bile, Tanrının abesle iştigal ettiğine
inanmakla eşdeğerdir. Öyleyse, Tanrı yoğurduğu insan hamurunu istediği
kıvama gelinceye kadar yoğurmaya devam edecektir! İşte bu yüzden, insan
denen hamur bir yaşamda değil, belki bin yaşamda Tanrının ağzına layık
hale gelinceye kadar yoğrulmak için dünyaya gelip gidecektir. Akıl ve
mantık, Tanrının tasarrufunun bu yönde olduğunu söylüyor.
Eğer bazılarının iddia ettiği gibi, bir tek yaşamdan sonra hesaba
çekiliyorsak, doğum esnasında ölen bebekler hangi amelleri yüzünden hesap
verecekler? Akli yeteneklerini hayatlarında hiç kullanamamış deliler,
doğuştan sakat olan ve adeta bitkisel hayat yaşayan özürlüler hangi
günahları yüzünden hesaba çekilecekler? Herkese bir yaşam şansı veren, onu
da bazılarına doğru dürüst vermeyen Tanrının adil olduğundan söz
edilebilir mi? Adaletsizlik, ancak insana birden fazla yaşam şansı
verilerek giderilebilir. Aksi takdirde Tanrıyı kullarına zulmeden bir
zalim durumuna düşürmüş oluruz.
Yaratılışın sırrı, reenkarnasyonun var olup olmadığını değil, niçin var
olduğunu idrak edenler tarafından çözülecektir. Reenkarnasyon var mı yok
mu sorusu teolojinin konusu ise, reenkarnasyon niçin var sorusu tasavvufun
konusudur. Teoloji ve tasavvuf el ele vermedikçe bu esrar tam anlamıyla
çözülemez.
ÖLÜMDEN SONRA YAŞAM
11 Haziran 2007 Pazartesi -
Yaşar Uçar
Ölümden sonra yaşam, binlerce yıldır insanoğlunun kafasını kurcalayıp
durur, konuyla ilgili bitmez tükenmez sorular ardarda sıralanır. Herkes bir
gün öleceğine göre, dünyada payına yoksulluk ve ıstırap düşenin bu işten
çıkarı nedir? Gününü gün eden, ahlak kurallarına aldırış etmeyen insanı
nasıl bir ceza bekler? Acaba peygamberler nafile birer avutucu, kutsal
kitaplar birer züğürt tesellisi midir?
Ölümden sonra yaşam olmadığına inanan birinin, hangi gerekçeyle yaşamaya
devam ettiğini anlamak gerçekten zordur! Eğer yaşam ölümle son buluyorsa,
eğer ölümün ötesinde hiçbir şey yoksa, bunca ıstıraba neden katlanmalı? Bu
durumda insan bir abese hizmet ediyor demektir, ötesi olmayan bir saçmalığı
bu kadar ciddiye alarak yaşamaktansa, intihar etmek daha akıllıca olur!
Evrendeki uyumun ve dünya denen muhteşem dekorun bir abese hizmet etmek için
meydana getirildiğini söylemek hiç de inandırıcı değil. Ötesi olmayan bir
atımlık barut için ne Tanrı bu kadar zahmete girer, ne de insanoğlu bunca
çileye katlanır.
Yaşamayı seven öte tarafa inanmasa bile, şuuraltında bir varlık sebebi
aramaya devam etmekte, bu konuda bir karar vermeye çalışmaktadır. İntihar
edenlerin varlık sebebini yitirmiş kişiler olduğu göz önüne alınacak olursa,
yaşamakta direnenler en azından ötesi olmayan bir abesi yaşamadıklarına
iğreti de olsa inanmaktadır, aksi takdirde yaşamaları için hiçbir sebep
kalmazdı. Örneğin, dürüst kalabilmek için nefsi ve çevresiyle mücadele eden
kişi için, ötesi olmayan yaşam dayanılmaz bir işkencedir. İnsan her şeye
rağmen yaşamaya devam ediyorsa, derununda bir yerlerde ölümden sonra yaşam
olduğuna inanıyor demektir.
Bizim de paylaştığımız bir görüşe göre, deneyimlediğimiz tüm duygu ve
düşünceler mikrodalga bedenimize (auramıza) kaydedilmektedir. İyi duygu ve
düşünceler pozitif elektrik yükü olarak, kötü duygu ve düşünceler ise
negatif elektrik yükü olarak anında bu ışınsal bedene yansır. Dolayısıyla,
dünyada yapıp ettiklerimizin hesabını öldükten sonra öte alemde veriyor
değiliz, hesabın faturasını giderken yanımızda götürmekteyiz. Ölümle
birlikte maddi yaşam sona ermekte, ışınsal bedenle öte alemdeki yaşam
başlamaktadır. Bu yüzden, hesabın öte tarafta görüldüğü savı doğru değildir,
aksine öte taraftaki yaşam için hesap burada şekillenmektedir.
Kuran’daki bir ayet bu gerçeğe dikkat çekiyor: “Allah nezdinde hak din
İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki,
aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini
inkar edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur” (Ali İmran
Suresi 19. ayet). Ayette Arapça olarak “Allah seri’ül hisabtır” yani hesabı
çok seri, çabuk olandır deniyor. Işınsal bedene anında yapılan kayıtla,
ayetteki seri hesap arasındaki uyuma dikkat çekmekte yarar var. Bir başka
Kuran ayeti ise şöyle diyor: “İnsan için kendi çalışmalarının getirisinden
başka bir şey yoktur” (Necm Suresi 39. Ayet). Ayetteki “kendi çalışmalarının
getirisi” sözü, ışınsal bedene yüklenen negatif veya pozitif yükten bizzat
insanın sorumlu olduğunu akla getiriyor.
Sonuç olarak, ölümden sonraki yaşama inanmak mantıklı bir şeydir. Aksi
takdirde insan niçin yaşadığını bilmeyen, saçmalığa hizmet eden sıradan bir
hayvan konumuna düşer. Oysa insana “hilafet” payesi, bu sırrı çözerek
somutun ötesindeki soyut Gerçeği idrak etsin diye verilmiştir. İnsan,
anlamını bilmediği saçma bir oyunu sürdüren şaşkın bir varlık değildir!
NEFRET YAPAY BİR DUYGUDUR!
24 Nisan 2007 Salı -
Yaşar Uçar
Tanrının iki tür tasarrufu vardır, yaratma ve yok etme!
Ebedi süreçte cereyan eden bir çeşit dağıtma ve toplama işlemidir bu. Başka
bir deyişle, varlık alemi Tanrısal cevherin zincirleme tezahüründen ve
tezahürlerin aslına dönüşünden başka bir şey değildir. Ne var ki yaratılış
yaratan ve yaratılan diye ikiye bölünmez, yaratılan her şey Tanrının
cevherinden fışkırmıştır. Kısaca, vücut tektir, eskilerin vahdet-i vücut
dedikleri şey yani.
Yaratılışın amacı Tanrının bilinmesini ve sevilmesini sağlamaktır, bu yüzden
yaratılış baştan sona bir bilgi ve sevgi eylemidir. Eğer Tanrı zatının
sınırları içinde kalacak olsaydı bilinemez ve sevilemezdi. İslam
peygamberine atfedilen bir hadis, bu gerçeği çarpıcı şekilde şöyle dile
getirir: “Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi ve sevilmeyi diledim, bu
yüzden kainatı yarattım.”
Peki asla dönüş nedir? Tanrıdan fışkıran canlı cansız tüm varlıklar kemale
erdikten sonra asıllarına, yani Tanrısal cevhere geri dönerler. Bu
yolculuğun belirli bir süresi yoktur, kemal sonsuz bir süreçtir. Bir bakıma
asla dönüş, fışkırmanın tersidir, yani bir çekim hareketidir, Tanrının
cazibesine kapılmak, O’nun tarafından soğurulmaktır!
Cevhere dönüşe eşlik eden duygunun nefret olamayacağı aşikardır, Tanrıdan
sevgiyle fışkıranın yine sevgiyle aslına dönmesi gerekir. Bu yüzden, bilgi
ve sevgiyle yoğrulmamış hiçbir parça (insan) aslına dönemez, yani negatif
duygulardan arınması gerekir. İslam tasavvufunda kirden pastan arınmış bu
parçaya insan-ı kamil denir. Demek ki Tanrı dağıtma ve toplama işleminde
aynı ölçüleri kullanmaktadır, her iki tasarrufunun belirleyici unsuru da
bilgi ve sevgidir.
Öyleyse nefretin insan yaşamındaki yeri nedir? Sevgiyle yaratılıp sevgiyle
aslına döndürülen varlıkta nefret gibi olumsuz bir duygu nasıl oluşur? İşte
ezeli sır buradadır! Tanrının Zat’ında olumsuz bir duygunun barınamayacağı
açıktır, tıpkı olumlu bir duygunun barınamayacağı gibi, Zat alanı her tür
bölünmeden ve ikilikten arınmıştır. Zıtların varlığı bir yana, orada
varlığın kokusu bile yoktur!
Aslında nefret Tanrıdan kaynaklanmaz, Tanrının ne özünde, ne de amaçları
arasında nefret gibi bir duyguya yer var. Tanrı kendi mülkünde neden bir
kanser hücresi yaratsın? İşin aslı şu ki, nefret var gibi görünen bir
yoktur! Şimdi denebilir ki, yaşamdaki bunca örnek ortada dururken, nefretin
var gibi görünen bir yok olduğunu kabul etmek mümkün mü? Kabullenmek güç
olsa da, nefretin insan zihninin yarattığı bir illüzyon olduğunu söylemek
zorundayız. Tanrısal ışığı yeterince alamayan insan bilinci var gibi görünen
yokları yaratır. Işığın yokluğu karanlığı, bilginin yokluğu cehaleti,
sevginin yokluğu korkuyu, korku da kendi çocuklarını, yani nefreti,
merhametsizliği, hoşgörüsüzlüğü vb. yaratır. Kısaca, bir şeyin aslı insan
bilincine uğramadığı zaman, zihin o boşluğu onun gölgesiyle doldurur. Nefret
de bir gölgedir, sevgi insan bilincine egemen olduğunda çekip gider.
Bu noktada can alıcı soru şudur: Tanrının sevgiyle yarattığı bir dünyada
negatif gölgelere ne gerek var? Çünkü Tanrıya dönüş, yani olgunlaşma
gölgeler olmadan sağlanamaz, insan bilinci ancak zıtlarla dersini
öğrenebilir. Parça (insan) Bütün’ün yeteneklerini taşımadığı, algısı
yaratılışın nitelikleriyle sınırlı olduğu için zıtlarla düşünmek ve eylemek
zorundadır. İnsanoğlu sevgiyi algılamak için nefreti, mutluluğu tatmak için
acıyı kullanır. İdrak darlığı yüzünden, parçanın Bütün’e ulaşmak için
kullandığı bir yöntemdir bu. Kısaca, insan Tanrıya dönüşün ancak sevgi ve
bilgiyle mümkün olduğunu öğreninceye kadar negatif gölgelerle boğuşmak
zorundadır. Dolayısıyla, nefret insanı sevecenliğe taşıyan bir kamçıdır
denebilir! Başka bir deyişle, nefret “dolaylı sevgidir.” İnsan binlerce kez
nefret-sevecenlik döngüsünü yaşayarak sevgiye, o yolla da Tanrıya ulaşır.
Zıtların olmadığı bir alemde hayatiyet de olmaz, yaşam denen oyunun
kotarılması için zıtların varlığı gereklidir. Aksi takdirde tezahürden
önceki duruma, Tanrının bölünme ve ikilikten arınmış olduğu “büyük
sessizliğe” dönülmüş olur, yani yaratılış sona erer. Üstelik, sevecenlik ve
nefret öyle sanıldığı gibi birbirinden bağımsız duygular da değildir,
aralarında aşılmaz engeller yoktur, sevgideki aşırılığın bazen nefret
kisvesine bürünmesi bu yüzdendir. Terk edilen sevgilinin eski aşığına
duyduğu nefret, ihanete uğradığını sanan sevginin feryadı değil midir? En
çok nefretin, vaktiyle en çok sevilen kişiye duyulduğu çok görülmüştür.
Özellikle duygusal insanlar, nefret köprüsünden geçmeden sevgiye
ulaşamazlar, tıpkı iman sahibi olmak için küfrün ateşinde yananlar gibi!
Nefretin karanlığında biraz arzu, biraz kıskançlık, biraz gıpta, bolca da
maskelenmiş sevgi vardır!
Sevginin nefrete, nefretin sevgiye dönüşebilmesi, gölgeyle cevher arasındaki
yakın ilişkinin kanıtıdır. Nefretin sevgiden bağımsız bir varlığı olsaydı,
dönüşüm imkansız hale gelirdi. Sonuç olarak, nefret denen yapay duygunun,
Tanrının kullandığı bir “ökse” olduğunu söylemek abartma sayılmaz. Tanrı bu
negatif duyguları kullanarak yaratıklarını eğitmekte, onları Zat’ına
çağırmaktadır.
PEYGAMBERLERİN GİZLİ MİSYONU
11 Ocak 2008 Cuma
- Yaşar Uçar
Günümüze kadar süregelen yaygın kanı, peygamberlerin
çığırından çıkmış dünyaya ahlak getirdiği yönündedir. Bazılarına göre, Tanrı
kullarının sapkın bir yaşam sürdüğünü görmüş, elçilerini göndererek onları
hizaya getirmek istemiştir. Böyle düşünenler, peygamber ve ermişlere ahlakla
iştigal eden birer öğretmen olmanın ötesinde bir fonksiyonu layık görmezler.
Bize göre doğru ama eksik bir görüştür bu. Peygamberler ahlakçı olmanın
ötesinde daha önemli bir misyonun, din kurumlarının ihaneti yüzünden adeta
gizli kalmış bir misyonun da sahibidirler. Bunu birkaç kelimeye sığdırmak
gerekirse şöyle diyebiliriz: Peygamber ve ermişler insan düşüncesinin
evrimini sağlayan bir misyonu da yürütürler.
Söz konusu misyonu kavramak için, peygamberlerden önceki ve sonraki dünyanın
değerler sistemine bir göz atmak yeterlidir. Peygamberlerden önceki çok
tanrılı din yerini tek Tanrıya bırakmış, kahin ve büyücüler yerlerini tevhit
inancının peygamber ve ermişlerine terk etmiş, hurafe ve batıl inançlar
kutsal kitaplarla yer değiştirmiştir. Ama düşünce tarihindeki en büyük
devrim, somut algının yerini soyut algıya bırakmasıyla yaşanmıştır. Tevhit
dinlerinin soyut Tanrı anlayışı, düşünce ve sanatta soyutlamanın
yerleşmesine ve insanın düşünce dünyasının zenginleşmesine sebep olmuştur.
Daha önce maddeden ötesini göremeyen insan, soyut düşüncenin sonsuz
ufuklarına bu sayede yelken açabilmiştir. Unutmamak gerekir ki, insanı
hayvandan ayıran en büyük özellik soyutlama yapabilmesidir.
Öte yandan, peygamberlerle birlikte gücün egemenliği erdemin egemenliğine,
savaş barışa, yağma ve talan çalma yasağına, cinayet öldürme yasağına, nefs
azgınlığı nefsi dizginlemeye, sertlik yumuşaklığa, gösteriş ve israf sadelik
ve kanaatkarlığa, düşmanlık bağışlamaya, hile dürüstlüğe, günah
tövbekarlığa, maddeye tapınma manayı yüceltmeye, rastgele beslenme hijyenik
beslenmeye, soy sop üstünlüğü irfan üstünlüğüne, kabile ahlakı komşu
ahlakına, acımasızlık merhamete, şöhret ve servet dünya nimetlerini terke
yol açmış, en azından eski dünya değerlerinin karşısına yenileri konarak
insanoğlunun düşünce dünyası zenginleştirilmiştir. Elbet peygamberlerin
getirdiği bu yeni değerler hemen kabul görmemiş, ama insanların tercih yapma
şansı artırılmıştır.
Eski dünyanın insanı; nefsi azgın, dünya malına sahip olabilmek için gözünü
budaktan esirgemeyen, şan ve şöhret için her şeyi göze alan, ırza geçmeyi,
cinayet işlemeyi, hırsızlık ve talanı mubah sayan bir yaratıktı. Hemcinsleri
üzerinde egemenlik kurmak için hile yapmayı, savaşmayı, hatta öldürmeyi
doğal sayıyordu. Yapmaktan çok yıkmayı seviyordu, kuralsız ve disiplinsizdi,
bu değerler sistemi içinde devindiği sürece gelişmesi imkansızdı. Tek
boyutlu, alternatifi olmayan bir düşünce yapısı vardı.
İşte peygamberlerin gizli misyonu bu noktada yararlı oldu. Eski dünyanın
değerler sistemine yeni değerler eklendiğinde, insan tercih yapabilme
şansını yakalamış, düşünce kendi içinde pozitife doğru devinmeye başlamış,
eskiden farkında bile olmadığı yepyeni bir dünya ayaklarının altına serilmiş
oldu. Yaşamak için savaşmanın, gasp etmenin ve nefsi kötülüklere alet
etmenin şart olmadığı sevgi dolu bir değerler sistemi toplumda yavaş yavaş
boy verdi. İnsanoğlu eski alışkanlıklarından kolayca kurtulamasa da, çaresiz
ve alternatifsiz değildi, en azından tercih şansı vardı, artık düşünce tek
boyutlu değildi.
Nitekim, gün geçtikçe peygamberlerin işaret ettiği ışıklı yola gönül
verenler çoğaldı. Bunların içinde, siyasal gücün doruğunda ve dünya
nimetinin bolluğunda yaşarken yoksul ve çileli bir hayatı gönül rızasıyla
seçen Buda gibi, İbrahim bin Ethem gibi prensler bile vardı. İlahi
mesajların cazibesine kapılan bu prenslerin yaptığı fedakarlığı, bugün bir
çöpünden bile vazgeçemeyenlerin takdir etmesi zor olmasa gerek!
Her şeyin zıddıyla gelişebileceğini söyleyen yasa, düşünce için özellikle
geçerlidir, karşı görüş olmadan hiçbir düşünce gelişemez. İşte bu yüzden,
peygamberlerin koyduğu ahlaki kurallar, salt ahlak olmanın ötesinde
düşüncenin evrimini sağlayan “ilahi veriler” gibi algılanmalıdır.
Ateistlerin bir türlü anlayamadıkları şey, içinde yaşadıkları uygarlığın
dünden bugüne insanların yarattığı bir süreç olmadığıdır. Günümüz
uygarlığının harcı Musa On Emri vazettiği gün karılmış, insanlık binlerce
yıl On Emrin verilerini çeşitlendirip geliştirmekten başka bir şey
yapmamıştır. Günümüz hukuk ve ahlakı, Musa’nın taş tabletlerine çok şey
borçludur.
Biz, peygamberlerin vazettiği ahlaki kuralların, görünürdeki amacını aşan
bazı özellikler taşıdığına inanıyoruz. Tanrının peygamberler vasıtasıyla
dünyaya sarkıttığı ip, insanoğlunun hem ahlakını yüceltmiş, hem de beyin
kapasitesini artırmıştır. Maddenin dar kalıpları içinde dönüp durarak insanı
geliştirebileceğini sananlar yanılıyorlar, ilahi yasalar evreni çekip
çeviren yasaların aynısıdır, onları ayrı şeylermiş gibi algılamak idrak
bulanıklığından başka bir şey değildir. Diyalektiğin yasaları, Hegel’den de
Demokritos’dan da önce peygamberler tarafından biliniyor ve uygulanıyordu.
Öyle ki, düşüncenin evrimiyle ilgili hangi konunun altını eşersek eşelim, ta
dipte peygamberlerin ayak izini buluruz.
Dikkat edilirse, peygamberlerden önceki ve sonraki değerler sistemi dedik,
din öncesi din sonrası demedik. Bu rastgele değil bilinçli bir seçimdi,
çünkü dinler ve din adamları, mensubu sayıldıkları peygamberlere asla layık
olamamış, ilahi mesajların özünü kasten çarpıtmışlardır. Siyasi otoritelerin
çanak yalayıcılığını yapmak onlara daha cazip gelmiş, mensuplarının dünyevi
ihtirasları için peygamberlerine ihanet etmişlerdir! Ateistlerin bu konudaki
tüm eleştirileri haklıdır. Hiçbir peygamber siyasi otoritelerin kuyruğuna
takılın, halkın dini inançlarını sömürün dememiştir, ilahi yasaları
boyunduruk gibi kullanın, insanları korkutup hayatlarını karartın diye
tavsiyede de bulunmamıştır. Aslında insanı tanrıtanımazlığa iten ilahi
yasalar ve onları vazeden peygamberler değil, Tanrı adına ahkam kesen din
adamlarıdır! Aklı başında hiçbir insan, peygamberlerin vazettiği kuralların
yanlış olduğunu söyleyemez. Seveceksin, çalmayacaksın, öldürmeyeceksin, zina
etmeyeceksin, komşunla iyi geçineceksin, anana babana itaat edeceksin diyen
insana, söylediklerin yanlış denebilir mi?
Bugün bir Müslüman kendi dininden olmayana gavur diyebiliyorsa, bir
Hıristiyan çevresinde Müslümanların bulunmasından rahatsız oluyorsa, bir
Musevi kendini “seçilmiş kavmin” üyesi gibi görüp başka dinden olanı
küçümsüyorsa, peygamberlerin vazettiği mesajlardan hiçbir şey anlamıyor
demektir. İçi boşaltılmış sevgi sözcükleri mırıldanarak görkemli taş
binalarda yapılan içtenlikten yoksun ayinlerle hiçbir dinin ayakta kalma
şansı yoktur. Bu gerçek şimdiden kendini dayatmaya, din kurumlarını kökünden
sarsmaya başlamıştır. Günü geldiğinde yok olacak olan ilahi mesajlar değil,
Allah adına dükkan işletir gibi mabet işleten din kurumları olacaktır!
İNSAN İZM’LERE SIĞMAZ
20 Temmuz 2007 Cuma - Yaşar Uçar
Yüzlercesi geldi geçti, daha yüzlercesi gelip geçecek, ama insanın hiçbir
izm’e, hiçbir kalıba sığmadığı görülecektir. İnsanoğlunun bu huzursuz
yapısı, sınırlı kalıp ve düşünceleri parçalayan uyumsuz yanı bir dezavantaj
gibi takdim edilmiştir. Oysa her seferinde kendine giydirilen deli gömleğini
paralaması onu benzersiz yapan bir özelliktir. Bir şablon gibi kesin olmayı
içine sindirememesi, düşünce duraklarına uğramakla birlikte hiçbirinde karar
kılamaması, insana Tanrıdan kalma bir miras olsa gerek!
Tarih, insanın köle gibi yaşadığı çağların tanığıdır. İnsan hayatının
senyörün iki dudağı arasına sıkıştırılıp mal gibi alınıp satıldığı, sorgusuz
sualsiz katledildiği, hayvandan bile değersiz olduğu çağların! Kara
fakirliğin kölelikle iç içe olduğu bu dönemi sonunda tarihin çöplüğüne gömdü
insanoğlu. Hemen ardından sözüm ona hürriyet verildi kölelere, on iki
yaşındaki çocukları bile atölyelerde ölesiye çalıştırma hürriyeti! Kazanma
hırsının azgınlığı, en güçlü olma tutkusuyla birleşince, kölelik günlerine
rahmet okutacak bir sömürü çarkının dişlileri arasında ufalanıp gitti insan.
Kuru ekmeğe muhtaç olanların yanı başında yedi ceddine yetecek kadar servet
biriktirenler, karnını doyurmak için etini satanların yanı başında har vurup
harman savuranlar peyda oldu. Emek verip nimeti ortaya getirenler pastadan o
kadar küçük pay aldılar ki, isyan etmek artık farz oldu, sonunda bu acımasız
sömürü çarkını da kırdı insanoğlu.
Daha sonra sömürüye dur denen çağlar geldi, aşırı servet biriktirme hırsı
çeşitli yollarla dizginlendi, bireyler arasındaki sosyal uçurum kapatıldı,
sokaklar dilencilerden, genelevleri etini satan kadınlardan temizlendi ve
insanların geleceği olabildiğince garanti altına alındı. Ne var ki servet
edinme hırsı törpülenen insan eskisi kadar gayretle çalışmadı, sosyal
devletin olanaklarını tüketerek yan gelip yattı. Gelecekte verimli olacak
bir düzeni, egosunu tatmin etmediği için kendi elleriyle iflasa sürükledi.
İnsan ilahi yasaları da eğip büktü, binlerce yılın ürünü olan kendi
yasalarını da, işine geleni kabul etti, işine gelmeyeni kaldırıp attı.
Sonuç olarak, insan çok karmaşık, çok uyumsuz bir varlık denebilir.
Yanıtlanması gereken soru şudur: İnsan ne zaman yaratılışına uygun bir
kalıba dökülecek? Bu sorunun yanıtı maalesef olumsuzdur, hiçbir zaman! Bir
kalıba döküldüğü an insan biter, çünkü dünyaya geliş nedeni bir kalıpta
çakılıp kalmak değil, tüm kalıpları deneyerek olgunlaşmaktır. Başka bir
deyişle, insan-ı kamil oluncaya kadar iyiyle kötünün, doğruyla yanlışın
salıncağında salınıp duracaktır. Peki kimdir bu insan-ı kamil? Uğruna bunca
ıstırap çekilen hedef neden bu kadar kıymetli?
İnsan-ı kamil durgun sular gibidir, her kalıba rahatlıkla dökülebilir, en
çetrefil durumlara bile uyum sağlayabilir. Onun indinde iyiyle kötünün,
doğruyla yanlışın hiçbir farkı yoktur. Kozmik sistemin ve insan ruhunun en
ince sırlarına vakıftır. Kalıba dökülmenin eşyanın tabiatına aykırı
olduğunu, devinmeyenin ölü sayılacağını bilir. Uyumun da uyumsuzluğun da
aynı kozmik yasaya hizmet ettiğini idrak etmiştir, bu yüzden hemcinslerini
hoşgörür. Ona perdeli olan hiçbir şey yoktur. Döküldüğü her kalıbı kıran,
hiçbir izm’e sığmayan insan, ancak ona ulaşabildiği zaman kurtulacak, ancak
onun idrakini yakaladığı zaman uyum denen şeyin ne olduğunu kavrayacaktır.
Aksi takdirde döküldüğü her kalıbı kırarak evrenin sonsuzluğunda devinip
duracaktır.
DİNLER YOK, DİN VAR
16 Temmuz 2007 Pazartesi- Yaşar Uçar
Edouard Schure, “İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler- Dinlerin Gizli
Tarihi” adlı eserinde, tek ve çok tanrılı tüm dinlerin aynı prensipten
kaynaklandığını anlatmakta, tek tanrılı dinin Musa ile başlamayıp daha
eskilere dayandığını kanıtlamaktadır. Schure’un öne sürdüğü kanıtlar o denli
doyurucu ki, insan soyut tanrı anlayışının kökeninin M.Ö. en az 4.000 yılına
kadar indiğine, kadim Mısır mabetlerinde özel inisiyasyonla (tarikate alıp
eğitme) seçilmiş kişilere öğretildiğine ikna oluyor. Hatta Schure’un
söylediğine göre, bu tarih Brahmanik tradisyonlara (gelenek) dayanılarak M.Ö.
50.000’li yıllara bile götürülebilir! Ne var ki, elde bu iddiayı
destekleyecek yeterli kanıt yok. Kızıl ırkın efsanevi Atlantis kıtasında
yarattığı uygarlık tüm kanıtlarıyla birlikte sulara gömüldüğü için,
uygarlıktan günümüze ancak Maya ve Aztek gibi kalıntılar ulaşabilmiş. Bir
rivayete göre, ünlü Sfenks bile bu uygarlığın Mısır’a bıraktığı bir
yadigarmış!
Schure’un yaptığı tahlillerden çıkan sonuca göre, eski Mısır tarihini
Firavunların şekillendirdiği bir zaman yığını sanmak daha işin başında
yanılmak demek. Çünkü Firavunlar eski Mısır teolojisinin koruyucusu ve
uygulayıcısıydılar. Bu konuda ilk yasayı koyan Firavun Menes’ti. Menes’in
kurduğu organizasyonda eğitim bir danışmana, adalet bir diğerine, yönetimse
iki danışmana bırakılmıştı. Firavun bu organizasyonun tepesinde Osiris
mabetlerinin ve yönetimin temsilcisi olarak bulunuyor, koordinatörlük
yapıyordu. Başka bir deyişle, Firavun taç sahibi bir inisiye (dini rehber)
idi. Osiris mabetleri bilim, teknik ve inançla donatılmış kültür merkezleri
konumundaydı, tüm Mısır’ın kalbi orada atıyordu.
M.Ö. 1.780’lere doğru Mısır barbar Hiksosların (Çoban Krallar) istilasına
uğradı. Yeni efendiler, kaba saba putperestliklerini ve düşük ahlaklarını
Mısır’a dayattılarsa da başarılı olamadılar. Osiris mabetlerinin bilgeleri,
putperest efendilerin Apis Öküzü tanrısını kabul eder gibi görünüp,
mabetlerin gizli köşelerinde kendi inançlarını yaklaşık iki asır boyunca
yaşattılar ve o zamana kadar geliştirdikleri bilimlerine kıskançlıkla sahip
çıktılar. Sonunda bu karanlık devri en az zayiatla atlatmayı başardılar.
Osiris rahiplerinin oldukça uzun süren bu kutsal direnişi hangi güç ve ruhla
sürdürebildikleri üzerinde durulması gereken bir konudur. Uzun süre kendi
içine kapanıp kat kat perdelerle örtülerek, ketumiyet yeminleri ettirilerek
korunan bu sır acaba neydi?
Hermes Trismajist’in koyduğu kurallar ve Tanrı anlayışıydı elbette. Hermes (Thot)
hem rahip, hem kral, hem de ilahtı. Bu yüzden Yunanlılar ona “üç kere büyük”
anlamına gelen Trismajist diyorlardı. Hermes, Işık-Kelam Doktrini ya da
Evrensel Kelam Doktrininin yaratıcısı ve ilk rahibiydi. Bu doktrine göre,
Tanrı her ne kadar İsis-Osiris-Horus şeklinde trinite (üçlü) olarak takdim
ediliyorsa da, aslında Tek’ti. Ana-Baba-Oğul üçlüsü Mısır dininin halka
dönük yüzünü simgeliyor, böylece somut bir putperestlik görüntüsü veriyordu.
Oysa Osiris mabetlerinin rahipleri onun gerçekte bir tek şeyi, Tanrıyı
vurguladığını biliyorlardı. Halka soyut bir Tanrı kavramını izah etmenin
zorluğu, Osiris rahiplerini bu yola itmiş olabilir. Nitekim çok daha sonra
aynı üçlemenin Hıristiyanlıkta Baba- Oğul- Kutsal Ruh şeklinde
kullanıldığına tanık oluyoruz. Eski Hint’te, Yunan’da ve Mısır’da uygulanan
hep aynı şeydi, dinin halka dönük yüzünde daha kolay anlaşılsın diye birden
fazla figür kullanılıyor, ama din koyucular bunların tek Tanrıya tekabül
ettiğini biliyorlardı.
Bu savın basit kanıtı, Hermes’in Tanrıyı tarif ederken öğrencisi Asklepios’a
söylediği şu sözlerde açıkça görülmektedir: “Düşüncelerimizin hiçbiri Tanrı
kavramını kuşatamadığı gibi, hiçbir lisan da onu tasvir edemez. Gayri maddi,
görünmez ve şekilsiz olanı duyularımız kavrayamaz. Ezeli ve ebedi olan şu
sınırlı zaman kavramıyla ölçülemez. Demek ki Tanrı dile ve söze sığmaz
olandır. Tanrı bir ve Tektir. Öz olarak mevcut olan, cevher olarak
yaşayandır, gökte ve yerde doğurulmamış olan yegane yaratıcıdır. Hem Baba,
hem Ana, hem de Oğul olarak hayat bahşeder, yaratır. O sürekli mevcuttur. Bu
üç ayrı kişilik ilahi tabiatın birliğini, bütünlüğünü bölmek şöyle dursun,
aksine onun sonsuz, sınırsız mükemmelliğini pekiştirir.” İşte Mısır
rahiplerinin üzerine titrediği, barbarlardan köşe bucak sakladığı sır buydu!
Dünyanın öte ucunda, Aryenlerin istila ettiği İran ve Hindistan’da aynı
düşünceye dayalı din (Güneş-Kelam Doktrini) gelişip insanlığa Rama, Krişna,
Zerdüşt, Buda, Tao, Konfüçyüs gibi isimler armağan ederken, Mısır’ın tek
tanrıcı ilim mabetleri de Musa, Orfe, Fisagor, Eflatun, İsa ve Muhammed gibi
isimleri insanlık alemine kazandırmaya devam ettiler. Orfe henüz
delikanlıyken aniden ülkesi Yunanistan’ı terk edip ortadan kayboluvermişti.
Önce Semadirek Adasına, oradan da Mısır’a geçip Menfis rahiplerine katılmış
ve yirmi yıl süren bir eğitimden sonra ülkesine dönerek irşada başlamıştı.
Fisagor ise önce Babil’e gidip büyü sanatını öğrenmiş, sonra Mısır’daki Neit-İsis
mabedinden birinci dereceden rahip (Adept) sıfatıyla ülkesine dönmüştü.
Fisagor’u daha sonra Mısır’da öğrendiği ilmi İtalya’daki Kroton kentinde
yayarken görüyoruz. Antik Yunan felsefesinin övüncü Eflatun da Mısır
mabetlerinin tezgahından geçenlerden biriydi. Fisagor gibi birinci dereceden
rahip (Adept) olmasa bile, üçüncü dereceden bir rahip olarak İsis
mabetlerinde eğitilmişti. Öte yandan İsa, Mısır terbiyesi almış Musa’nın
taraftarlarınca kurulan Esseniyen Tarikatinde özel eğitimden geçirilmişti.
Hz. Muhammed’in de Musa ve İsa kanalıyla Mısır inisiyasyonuna tabi olduğu
söylenir.
Bu bilgilerden çıkan sonuca göre, dünyada dini önder yetiştiren iki merkez
vardır. Hint ve Mısır. Her iki merkez de tüm dünya dinlerine analık etmiş,
aynı prensipleri temel alarak halka dönük yüzünde çok tanrılı, ama özünde
tek tanrılı bir teolojiyi savunmuştur. Şimdi denecektir ki, ilkeler ve
merkezler aynıysa, dünyada neden bu kadar çok din var? Bu soruya din
vazedenlerin farklılığını öne sürerek cevap vermek mümkün değildir, çünkü
onlar hiçbir zaman farklı olmamış, hiçbir zaman birbirlerini yalanlayan
şeyler söylememişlerdir. Aksine, aynı ilkeleri savunduklarını, birbirlerine
büyük saygı duyduklarını üzerine basa basa defalarca tekrarlamışlardır.
Örneğin M.Ö. 6. yüzyılda Zerdüşt, “Ben yeni bir din öğretmiyorum, eskisini
ıslah ediyorum” diyor. Hz. İsa Matta İncilinde “Sanmayın ki şeriati ve
peygamberleri yıkmaya geldim, ben yıkmaya değil yapmaya geldim” diyor. Ondan
6 yüzyıl sonra Hz. Muhammed “Ben ahlakı tamamlamak için ba’solundum
(yaratıldım)” diyor. Gelen her peygamber, kendinden öncekini inkar etmek
şöyle dursun, dini tamamlamak için gönderildiğini söylüyor. Öyleyse kusur
kimde? Elbette kemikleşmiş din kurumlarında, daha doğrusu kendi dininin
diğerlerinden üstün olduğunu savunan ve insanları birbirine düşman eden din
adamlarında. Dinleri çıkarları için arpalık haline getiren din yobazlarıyla,
ihtiraslarına alet eden siyaset madrabazları el ele vererek Evrensel Kelamın
özünü çarpıtmış, onları insanlığı kucaklayan bir araç olarak değil, ayrılık
tohumları eken bir tuzak gibi kullanmışlardır.
İnsanoğlunun binlerce yıl nice bedel ödeyerek geliştirdiği kardeşlik
kavramı, din ve siyaset tacirlerinin ayakları altında çarçur edilmiştir.
İnsanlığa kin ve nifak tohumları ekmede Hıristiyan, Müslüman ve Musevi din
adamları adeta yarış halindedir. Onların, dinin birkaç değil bir olduğunu,
hepsinin aynı kaynaktan geldiğini unutturmak için ellerinden geleni
artlarına koymadıkları, insanları takım tutar gibi din tutmaya
özendirdikleri biliniyor. Bu tür insanlar için söylenecek tek şey var,
inandıkları peygamber ve kitabın hışmına uğrasınlar! Dürüst din adamlarını
bu bedduadan tenzih ederiz.
HOŞGÖRÜ ÜSTÜNE
10 Temmuz 2007 Salı
Günlük hayatta adından sıkça söz ettiğimiz, ama içini iyiden
iyiye boşalttığımız kavramlardan biri de hoşgörüdür. Filancanın hoşgörülü
olduğunu söylerken, aslında onun “tahammüllü” biri olduğunu söylemek
isteriz. Bu konudaki yargılarımız, tahammül eşittir hoşgörü tarzında
kemikleşmiş gibidir. Acaba biz sahip olduğumuz hoşgörüyü yitirdik mi? Acaba
sosyal ve ekonomik koşullar dayattığı için, hoşgörü modern hayattan elini
eteğini mi çekti? Yoksa bir köşede unuttuğumuz hoşgörü kim vurduya mı gitti?
Bize göre bu soruların hepsinin yanıtı hayırdır, çünkü hoşgörüye hiçbir
zaman sahip olamadık, sadece adını andık, ama ne menem bir şey olduğunu
kavrayamadık.
Tepemizde tepinen komşu çocuğuna uzun süre tahammül gösterebiliriz, gürültü
ayyuka çıkınca önce tavana vurup uyarır, çocuk işi iyice azıtınca kavga
etmek için komşunun kapısına dayanıveririz. Borcunu ödememekte direnen
arkadaşımıza gösterdiğimiz tahammül de böyledir, parayı alamayacağımızı
anladığımızda dişlerimizi göstermekten çekinmeyiz! Kısaca, hoşgörü adını
verdiğimiz tahammülümüz hep bir yere kadardır ve sonuç hemen her zaman
hüsrandır.
Peki nedir gerçek hoşgörü? Dünyada çok ender açan bir çiçek mi? Evet öyle,
oldum olası da öyleydi. Vaktiyle fisebilillah olup da çağımızda nesli
tükenen bir olgu değil, ta başından beri ender olan ve de öyle olması
gereken bir şeydir hoşgörü. O her şeyden evvel bilgi gerektirir, ama bizim
anladığımız anlamda bilimsel bilgi değil. Okumuş yazmış adamın cahile oranla
daha hoşgörülü olduğu savı bir avuntudur, aksine tahsilli adam sıradan
cahile oranla daha kendini beğenmiş ve daha uyumsuzdur. Toprakla haşir neşir
olan cahil köylü, çoğu kere mürekkep yalamış adamdan daha mütevekkil, en
azından daha alçakgönüllüdür.
Sözünü ettiğimiz bilgi ledün ilminin bilgisidir, hoşgörü de sadece ledün
ilminin ağacında yetişen bir meyvedir! Genel olarak ledün ilmi, Tanrı
sırlarını ve niteliklerini konu edinen bilgi demektir, özel olarak ise,
tasavvuf erbabının Tanrının ve evrenin sırlarına yaptığı sonsuz yolculuktur.
Ledün ilmine göre, yaratılış kör bir iradenin ürünü değildir, yani anlamsız
ve amaçsız değildir. İyi kötü, doğru yanlış gibi zıtlar insanoğlunun
olgunlaşmasını sağlamak için vardır. İyiyi salt iyi, kötüyü de salt kötü
olarak algılayan görüş, kozmik sistemin asıl amacını idraklerden gizleyen
bir görüştür, yani kötülük ve olumsuzluk insan hayatından sökülüp atılamaz.
Olumsuzluğun yaşamdan çıkarılmasını istemek, insanın olgunlaşmasını
istememektir, çünkü insan zıtlarla gelişebilir. Ancak bu bakış açısına sahip
biri kötü ve olumsuzu bağışlayıp hoş görebilir. Görüldüğü gibi, hoşgörü
erdem değil bir zorunluluktur, yani kozmik sistemin aksamadan işleyebilmesi
için kötünün varlığını hem kabul etmek, hem de hoş görmek zorundayız. Bu
idrake varmış birinin, düz mantıkla kötüyü salt kötü olarak görmesi, onu
hayatın dışına atması mümkün değildir.
Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir. Bu denli zor ulaşılan hoşgörüyü
sıradan insan gündelik hayatına nasıl sokacak? Doğrudur, zaten yapmaya
çalıştığımız şey hoşgörüyü gündelik hayatın dışına çıkarmaktır. Sıradan
insan gündelik hayatta tahammülü kullanmalı, hoşgörüyü bir avuç kamil insana
bırakmalıdır, çünkü gerçek hoşgörü ledün ilmini hazmetmiş kişilerin
harcıdır! Kavramları pratik hayata uydurmak için yapılan zorlamaların,
insanlığın gelecekteki hedeflerini küçülttüğünü biliyoruz. Çıtayı gittikçe
düşüreceğimize yükseltmeliyiz, tahammül çıtasıyla hoşgörü çıtasını
aynileştirmek, kamil insana haksızlık etmektir.
Şimdi üç büyük peygamberden üç örnek vererek, kastettiğimiz gerçek
hoşgörünün ne olduğunu açıklamaya çalışalım:
Hz. İsa çarmıhtadır, bilek ve ayaklarından çivilendiği için kan revan
içindedir, üstelik başına geçirilen dikenli taç canını yakmaktadır. Çarmıhın
etrafında toplananlar “Allah’ın oğluysan kendini kurtar bakalım” diyerek
alay etmekte, yoldan gelip geçenler küfürler savurup yüzüne tükürmektedir.
Maddi ve manevi işkencenin doruğa tırmandığı bu anda Tanrı elçisinin
dudaklarından şu sözler dökülür: “Tanrım onları bağışla ne yaptıklarını
bilmiyorlar” Peygamberin “ne yaptıklarını bilmiyorlar” diyerek ledün ilmine
gönderme yapması hayli ilginç! Bu ifade de gösteriyor ki bağışlanan kişi
değil, bilgisizliktir.
Hz. Musa’nın kırda rastladığı cahil bir çoban Tanrıya dua etmektedir. “Ey
güzel Tanrım, şimdi yanımda olsan seni severdim, çarıklarını bağlar,
koyunlarımdan taze süt sağıp sana içirirdim. Gölgede kucağıma yatırır,
başındaki bitleri ayıklardım.” Bu duayı işiten Hz. Musa celallenip asasını
kavradığı gibi adamın üstüne yürür, “Bre zındık, Tanrı insan mı ki kucağına
yatırıp başındaki bitleri ayıklıyorsun? ” diye kükrer. Öfkesi dinince çobana
nasıl dua edileceğini öğretip yola koyulur. Bir süre sonra gaipten bir ses
duyar: “Ey Musa, bana içtenlikle yönelmiş kulumu benden soğuttun, aramıza
duvarlar ördün, geri dön ve o çobandan özür dile, bana yine eskisi gibi dua
etsin, beni onunla tekrar birleştir.” Tanrıyı insan gibi algılayan, ama art
niyeti olmayan cahil bir çobanın, Tanrıya yaklaşımda gösterdiği bu içtenlik
şirki bile mazur göstermiş, görünüşte Tanrıdan, ama aslında Musa’nın
idrakinden ideal bir hoşgörü örneği verilmiştir.
Hz Muhammed namazdadır, tam secdeye vardığında torunları Hasan ve Hüseyin
omzuna tırmanıp oynamaya başlarlar. Peygamber uzun süre secdede kalır, namaz
bittikten sonra arkadaşları secdeyi neden uzattığını sorarlar, peygamber
şöyle der: “Çocukların oyununu bozup kalplerini kırmak istemedim, o yüzden
secdeyi uzattım.” En çok değer verdiği namazda bile çocukların kalbini
kırmamak için ibadetini aksatan peygamber eşsiz bir hoşgörü örneği
vermiştir. Yine Hz Muhammed, çok sevdiği amcası Hamza’yı mızrakla şehit eden
Vahşi’yi ve amcasının ciğerlerini çiğ çiğ yiyen Hind’i bağışlayarak
hoşgörünün sınırlarının sonsuz olduğunu göstermiştir.
Günümüz insanının hoşgörü kavramını dejenere ederek tahammül içerikli bir
düzeye indirmesine göz yummak, insan zekasına yapılacak en büyük hakarettir.
Kavramları eğip bükmeden, çıkar ve alışkanlıklarımıza alet etmeden ideal
şekliyle ortaya koymak zorundayız. Bu yapıldıktan sonra kim neyi ne kadar
başardığını ya da başaramadığını bilecek, çabalarını ona göre
yönlendirecektir. Önlerine büyük vizyonlar koyamayanlar, oldukları yerde
saymaya mahkumdur. Tahammülü hoşgörü diye adlandırırsak, gelmiş geçmiş tüm
ermiş ve peygamberlerin hakkını yemiş oluruz.
HAYAL VE GERÇEK
30 Haziran 2007 Cumartesi - Yaşar Uçar
Hz. İsa sorgulanırken bir ara şöyle dedi:
- Ben Gerçeğe tanıklık etmek için dünyaya geldim, Gerçekten yana olan herkes
benim sesimi duyar.
Romalı vali Pontius Pilatus sordu:
- Gerçek nedir?
Peygamber sustu, bu soruya yanıt vermedi.
Gerçeğin ne olduğunu yanıtlamadaki bu isteksizlik, aslında büyük bir
zorluktan kaynaklanıyordu. İsa’nın Gerçek’ten anladığı şeyle, Pilatus’un
anladığı şey arasında dağlar kadar fark vardı. Pilatus’a göre, gerçek maddi
bir nesne ya da meydana gelen bir olayken, İsa’ya göre, tüm nesne ve
olayların ardındaki sebeplerin sebebi soyut bir Tanrı idi. Pilatus’un somut
algıya, beş duyuyla kavranan fizik dünyaya yönelik gerçek kavramı o denli
maddiydi ki, tanrısı bile Jüpiter mabedinde taştan yontulmuş sakallı bir
insan figürüyle temsil ediliyordu. Maddeden ötesini göremeyen Pilatus’a, bir
dizi soyutlama yaparak elle tutulup gözle görülemeyen soyut bir Tanrıyı
anlatmanın imkansızlığını gören peygamber valinin sorusunu yanıtlamak
istemedi. Bu yüzden, kutsal kitapların hiçbirinde bir olay anlatılırken
gerçek tabiri kullanılmaz. “Ve vaki oldu ki” diye başlanıp olay hikaye
edilir. Bundan maksat, olayın vaki olan, yani tezahür eden bir şey olduğunu
vurgulamaktır. “Gerçek” tabiri sadece Tanrıyı anmak için kullanılır.
Günümüzün modern insanı bile, Gerçek konusunda Romalı valiye rahmet okutacak
ikiyüzlü bir tavır içindedir. Bir yandan tek tanrılı dinlerin yegane Gerçek
olarak vazettikleri Tanrıyı kabullenmiş görünür, diğer yandan Pilatus gibi
duyularımıza çarpan olay ve nesneleri gerçek diye nitelemeye devam eder.
Oysa bir olay ya da nesnenin tezahür etmesi ne kadar gerçekse, tezahür
etmemesi de o kadar gerçektir, çünkü Kozmik Potansiyel tüm olayları, tüm
nesneleri, tüm düşünce ve hayalleri içinde barındırır. Şartlar uygun
olduğunda, potansiyel havuzundan bir nesne ya da olay dışarı fırlayıp
insanın beş duyusuna çarpar, bizim gerçek diye nitelediğimiz işte budur,
yani tezahür ederek beş duyumuza çarpan şeye gerçek deriz. Ama daha
potansiyel havuzunda tezahür etmek için sırasını bekleyen sonsuz sayıda
nesne ya da olay vardır, tezahür etmemiş bu potansiyellere de hayal deriz,
çünkü henüz beş duyumuza çarpmamışlardır. Aslında tezahür etmiş olanla
etmemiş olan arasında hiçbir fark yoktur, yani her ikisi de Gerçeğin
yansımalarıdır. Burada bizi yanıltan şey, beş duyumuzun ölçü olarak
kullanılmasıdır. Çok sınırlı yeteneklere sahip duyularımızla, potansiyel
havuzunu hayal ve gerçek diye yapay şekilde ikiye bölmekte, beş duyumuzun
ötesinde bir ölçü olmadığını sanmaktayız. Bu tavır, denizden bir damla su
alıp onu deniz diye yutturmaya benzer!
Bir bilge “Gerçek diye bir şey yoktur, çünkü her şey Gerçektir” diyor. Tam
da anlatmaya çalıştığımız şeyi söylüyor. Potansiyeller havuzundaki şeylerin
tümü Gerçektir, yani Tanrının yansımalarıdır. Tezahür eden oradan çıkar,
tezahür etmeyen zaten oradadır, bu durumda hayalden söz etmek mümkün mü?
Potansiyelin tümü Gerçekse, onun tezahür etmemiş bir parçası nasıl hayal
olabilir? Aslında, tezahür etmiş Gerçek ve tezahür etmemiş Gerçek demek en
doğrusudur, zaten spiritüalizmde Tanrının bir adı da “Tezahür Etmemiş
Olandır.” Bilge, gerçek diye bir şeyin olmadığını söylerken bunu ima ediyor,
çünkü gerçek diye bir şeyin olması için zıddının, yani hayalin olması
gerekir. Her şeyin Gerçek olduğu bir yerde sanki zıddı olabilirmiş gibi
Gerçeğe vurgu yapmak gerekmez, bu yüzden Gerçek diye bir şey yok demek, her
şey Gerçek demektir. Parçalanmaz ve bölünmez olanı, hayal ve gerçek diye
ikiye ayıran zihnimizdir, üstelik bunu beş duyu gibi çok yetersiz bir
ölçekle yapar.
Bir olay, tezahür etmiş Gerçektir, ama potansiyel havuzundaki Gerçeğin tümü
değildir, bunun felsefe literatüründeki adı fenomendir. Bir nesne ise,
Gerçeğin tezahür etmiş şekli, yani formudur. Ama potansiyel havuzunda
tezahür etmeyi bekleyen diğer olay ve formlar da Gerçektir, onları hayal
diye nitelemek insana özgü bir idrak yoksunluğudur. Örneğin, 1500’lü
yıllarda mikroskobun keşfedilmesiyle insanın beş duyusuna çarpan mikrop daha
evvel hayal miydi? Elbette değildi, sadece insanın beş duyusuna hitap
etmediği için hayal muamelesi görüyordu. Uzayın uzak köşelerindeki gök
cisimleri, güçlü teleskoplar icat edilmeden evvel hayal miydi? Elbette
değildi, sadece insanın görüş alanına henüz girmemiş, ama çoktan tezahür
etmiş Gerçeklerdi. Atom altı dünyanın partikülleri, keşfedilmeden evvel
hayal miydi? Tabii ki değildi, atomun içinde duran ve insanın keşfetmesini
bekleyen çoktan tezahür etmiş Gerçeklerdi.
Pilatus’un çarpık Gerçek anlayışının geçmişte bir mazereti vardı, ama modern
insanın bu konuda hiçbir mazereti yoktur. Henüz farkına varamadığımız, beş
duyumuza çarpmadığı için yok saydığımız görünmez boyutlardaki varlıkların
hayal olduğunu kim söyleyebilir? Gerçeği beş duyumuzun sınırına hapsetmek,
Pilatus’un kaba gerçekçiliğinin ardına sığınmaktan başka bir şey değildir!
Bilimsel verilerin yetersiz kaldığı yerde, sezgilerimizi kullanarak Gerçek
kavramını süratle kendi boyutumuzun dışına yaymak zorundayız.
Çağdaş teorik fizikçilerden Fritjof Capra, “Fiziğin Tao’su” adlı eserinde,
son bilimsel verilerin kadim Hint tasavvufunu doğruladığını söylüyor.
Capra’ya göre, gerek Kuantum Teorisi, gerekse Einstein’ın Rölativite
Teorisi, vahdet-i vücut (vücut birliği) kuramının ortaya koyduğu ilkelerle
uyum halinde. Capra, yüksek basınç altında bombardıman edilen atomların hem
madde, hem ışık dalgası özelliği gösterdiğini, bombardıman esnasında
elektronların yerini belirlemenin imkansızlaştığını, bu konuda sadece
“belirli bir alanda bulunma olasılığından” söz edilebileceğini söylüyor.
Yani madde hem var hem yok, hem madde hem ışık dalgası özelliği gösteriyor!
Bu da, maddeyi tek başına bir varlık olarak ele alanların ne kadar
yanıldıklarını gösteriyor. Kısaca, tezahür etmiş Gerçekle, tezahür etmemiş
Gerçek arasında kopmaz bir bağ var. Başka bir deyişle, potansiyel
havuzundaki tezahür etmemiş Gerçek, bazen forma bürünerek madde gibi
görünebiliyor, bazen de formdan sıyrılıp tezahür etmemiş Gerçek olarak
potansiyel havuzuna geri dönebiliyor.
Capra, vahdet-i vücut felsefesi hakkında şöyle diyor: “ Günlük hayat içinde
nesnelerin bütünselliğini ne yazık ki algılayamayız. Aksine, algıladığımız
dünyayı birbirinden ayrı nesne ve fenomenlere ayrıştırırız. Fakat bu
ayrıştırma ya da sınıflandırma bir yandan çok faydalı ve gereklidir, çünkü
ancak bu şekilde içinde yaşadığımız makro dünyayla başarılı bir uyum
kurabilmekteyiz. Fakat öte yandan böyle bir sınıflandırmanın, aslında
doğanın temel özelliği olmadığını da idrak etmemiz gerekir. Ayrıştırma ve
sınıflandırma zihnimizin soyutlamasından başka bir şey değildir, yani
birbirinden ayrı ve bağımsız nesne ve fenomenlerden oluşan evrensel bir
gerçeklik tasarımına inanmak yalnızca bir hayalden ibarettir…Evrenin temel
Tek’liği, yalnızca mistik deneyimin en can alıcı unsuru değil, aynı zamanda
modern fiziğin gün ışığına çıkardığı en önemli olgulardan biridir. Bu
Tek’lik ilk olarak atom düzeyinde karşımıza çıkmaktadır. Hele atom altı
parçacıkların hüküm sürdüğü dünyaya daldıkça, söz konusu Tek’lik daha da
belirginleşmektedir.”
1992 yılında ölen ünlü teorik fizikçilerden David Bohm ise, maddede bir “ilk
zeka” olduğunu, atom altı parçacıkların düzensiz ve belirsiz hareketler
yapmayıp, Evrensel Zekanın ve Bütün’lüğün isteği doğrultusunda gayet şuurlu
hareket ettiklerini söylüyor, adına kuantum potansiyeli dediği, fiziksel
olmayan ve ışık hızını aşan hızdaki süptil bir güç tarafından
yönlendirildiğini iddia ediyordu. Nitekim yaptığı deneylerle, birbirinden
uzaktaki atom altı parçacıkların fiziksel olmayan bir enerji türüyle
birbirleriyle haberleştiklerini ortaya koydu. David Bohm’un deneyleri,
tezahür etmemiş Gerçekle, tezahür etmiş Gerçek arasındaki zeki bağlantıya
dikkat çekmesi açısından ilginçtir. Bu da bize, Tanrının evreni bir kaos
üzerine değil, bir uyum üzerine bina ettiğini gösteriyor, çünkü maddenin en
alt biriminde bile onun zekasına tanık oluyoruz.
Bohm’un maddede “ilk zeka” görmesi, elbette kuru bir iddia değil. Bu görüş
bize günlük hayatta sıkça rastladığımız bazı olayları hatırlatıyor. Sevgi
sözcükleriyle sulanan ve bakılan çiçeklerin daha çabuk boy attıklarını,
sevgiye muhatap olmayanların daha cılız kaldıklarını biliyoruz. Hatta
yumuşak ezgilerin çalındığı ortamda yetişen bitkilerin, gürültülü ve sert
müziklerle yetiştirilenlere oranla daha parlak ve daha canlı oldukları da
biliniyor. Bu tür gözlemler, Bohm’un savlarının yabana atılamayacağını,
çiçeği meydana getiren atomlardaki “ilk zekanın” sevgi sözcüklerine yanıt
verdiğini akla getiriyor!
Evrenin parçalanamaz bütünlüğü konusunda Bohm şöyle diyor: “Çevremizdeki
görünür ya da aşikar alemde ayrı ayrı bulunan tüm nesne, varlık, yapı ve
olaylar parçalanamaz bir bütünlüğe aittir. Onlar daha derin ve saklı bir
düzenden çıkıp gelen, izafi olarak otonom, kararlı ve geçici
alt-bütünlüklerdir.” Bu tespitten yola çıkan Bohm; bireylerin, ulusların,
ırkların ve sosyal grupların genel olarak birbirlerini temelde farklı ve
ayrı görme eğiliminin, dünyadaki çatışmaların kaynağını oluşturduğunu, bir
gün insanlığın parçalanmaz bütünlüğün eseri olduklarını anlayıp barış içinde
birlikte yaşayacaklarını iddia ediyordu.
Vahdet-i vücut felsefesini sistemleştiren büyük mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi
ise, hayal ve gerçek konusunda yaptığı bir benzetmede, buz, buhar ve su
örneğini kullanarak konuya açıklık getirmeye çalışıyordu. Buzun ve buharın
her ne kadar maddi bir gerçekliği var gibi görünse de, aslında her ikisi de
birer hayaldir, çünkü buz ısıtıldığı, buhar ise soğutulduğu zaman asılları
olan suya dönüşürler, yani varlıkları suya oranla görecedir, daha doğrusu
varlıkları geçicidir. Buz ve buharı bağımsız bir madde, bir başka varlık
gibi algılamak, beş duyumuzun kısıtlı kapasitesinden kaynaklanan bir
durumdur. Nitekim bugün suyun varlığının da görece olduğunu, iki hidrojen
bir oksijen atomundan meydana geldiğini, bu atomların da birçok atom altı
parçacıklardan oluştuğunu biliyoruz. Evrenin yapısı da aynı buz ve su
örneğinde olduğu gibidir. Belirli nitelikteki atomların bir araya gelerek
oluşturduğu geçici varlıklar, çeşitli sebeplerle dağılarak aslına dönmekte,
tekrar tezahür etmekte, tekrar aslına dönmektedir.
Sonuç olarak, tüm olay ve nesneler Gerçeğin (Tanrının) görüş alanımıza
çarpan olgu ve şekilleridir, var gibi görünmeleri beş duyumuzun sınırlı
yapısından kaynaklanmaktadır. Eğer gözümüz atom altı parçacıkları görecek
tarzda dizayn edilmiş olsaydı, evreni sonsuz bir elektromanyetik alan olarak
görecektik. Böylesine süper bir gözün bize bahşedeceği görüş, Gerçekten
(Tanrıdan) başka vücut olmadığını, var gibi görünenlerin birer bileşim
(terkip) olduğunu ayan beyan gösterecekti. Günümüzde geliştirilen ve bir
milyar defa büyüten bir elektro-mikroskobun altına yatırılan insan vücudu;
oksijen, hidrojen, azot, demir, kalsiyum, fosfor, sodyum ve magnezyum türü
elementlerden meydana gelmiş gibi görünmektedir! Demek ki, teknoloji daha
güçlü mikroskoplar icat ettiği zaman, insan vücudunun aslında
elektromanyetik dalgalardan ibaret olduğunu keşfedeceğiz!
Kanımızca, ruh ve madde öyle sanıldığı gibi birbiriyle hiç çakışmayan iki
ayrı olgu değildir. Dairesel bir seyir içinde sürekli birbirine dönüşen,
birinin bittiği yerde diğerinin başladığı sonu gelmez bir süreçtir. Bir gün,
insanoğlu maddenin içinden manaya bir kapı açıldığını hayretle görecek,
binlerce yılı kısır çekişmelerle nasıl heba ettiğini anlayacaktır. Durum
hayal ve gerçek için de böyledir, dairesel bir döngü içinde sürekli hayal ve
gerçek birbirine dönüşmektedir. Başka bir deyişle, hayal ve gerçek, bakış
açımıza göre Tek’e verdiğimiz iki değişik isimdir. İdraki sınırlı insan,
uzun bir süre Gerçeğin tezahür etmemiş bölümünü hayal diye nitelemeye devam
edecektir, ta ki bilim maddenin içinden manaya açılan gizli kapıyı bulana
dek!
“ALLAH’IN MEKRİ VARDIR !”
07 Haziran 2007 Perşembe
Kuran’ın Ali İmran suresinin 54. ayetinde şöyle denir: “ (Yahudiler) tuzak
kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah tuzak kuranların en
hayırlısıdır.” Bu ayetten de anlıyoruz ki Allah tuzak kurabilir, hile
yapabilir, çünkü mekr sözcüğü Arapça’da tuzak, hile anlamına geliyor. Allah
ve hile yan yana gelmesi güç kavramlar olmasına rağmen, Allah’ın kendine
iftira edemeyeceğini varsayarak konu üzerinde en azından ciddi şekilde
düşünmek gerekir.
Kısa bir araştırma, Allah’ın hilesinin Yahudilerle sınırlı olmayıp aslında
tüm kozmik sistemi kuşattığını ve hilenin sistemli bir şekilde işlediğini
gösteriyor. Örneğin insanla ilgili olarak hilenin iki kutbu var, madde ve
mana. Tanrı maddeye gark ettiği kulundan manayı, manaya gark ettiği kulundan
da maddeyi esirgiyor, daha doğrusu insanoğlunun yaptığı tercihi baz alarak
bir denge oluşturuyor.
Maddi servete gark edilen her insan, kendini Tanrının sevgili kulu zanneder,
servetini korumak için hemcinslerini itip kakar, daha fazla kazanmak için
önüne geleni sömürür, en yakınlarını bile incitmekten çekinmez, hatta
yaşamın anlamını servet edinmeye indirger. Bu yapıdaki insan servete sahip
olmuş, ama tüm insani duygularını (mana) yitirmiştir. Öte yandan, başı
dertten kurtulmayan kara fakir acılar içindedir, rahat yüzü görmediği için
kendini Tanrının lanetli kulu sanır. Oysa kalbi yumuşaktır, çileler ruhunu
olgunlaştırmış, insani duyguları gelişmiştir. Aslında Tanrı hem maddeyi, hem
de manayı aynı mesafede tutar, seçimi yapan insandır. Kısaca, Tanrının
hilesi dediğimiz şey, kozmik enerjinin birini talep edenden diğerini
esirgemesidir, çünkü enerji herkese istediği şeyi verir.
Sıradan insanın bu gerçeğin farkında olmaması durumu değiştirmez, yasa
olanca dakikliğiyle işler. Manayı sahiplenenler maddeyi, maddeyi
sahiplenenlerse manayı yitirirler. İşe bu açıdan bakıldığında, hayır
sandığımız birçok şeyin aslında şer, şer sandığımız şeylerin ise hayır
olduğunu fark ederiz. Kuran’ın Bakara suresindeki bir ayet bu şaşmaz
işleyişi şu şekilde dile getirir: “Hoşunuza gitmeyen nice şeyler vardır ki
sizin için hayırlıdır ve size hoş gelen nice şeyler vardır ki sizin için
şerdir, Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Hz. İsa da dağdaki vaazında bu konuya
şöyle vurgu yapar: “Ne mutlu ruhta fakir (alçakgönüllü) olanlara, çünkü
göklerin melekutu onlarındır. Ne mutlu yaslı olanlara, çünkü onlar teselli
edilecekler. Ne mutlu merhametli olanlara, çünkü onlara merhamet edilecek.”
Hz İsa’nın tam da anlatmaya çalıştığımız konuya açıklık getiren çok çarpıcı
bir başka sözü daha var. Haça gerilmeden önce talebelerine şöyle diyor:
“Beni izleyecek olan kendini inkar etsin, haçını sırtlayıp ardımca yürüsün.
Zira kim canını kurtarmak isterse onu yitirecek, canını benim uğrumda veren
onu bulacaktır. İnsan tüm dünyayı kazanıp da canını (ruhunu) yitirirse ne
kar eder?” Ayetler yoruma gerek bırakmayacak kadar açık. Peygamber, bedenini
kurtarmak isteyenler canını (ruhunu) yitirecek diyerek Tanrının hilesine (mekrine)
dikkat çekiyor.
İncil’de Tanrının hilesine vurgu yapan bir diğer olay da şudur: Çok zengin
bir adam, Hz. İsa’ya ebedi bir hayatı olması için ne yapması gerektiğini
sorar. Peygamber, malını mülkünü satıp parayı fakirlere dağıtmasını ve
ardınca gelmesini önerir. Zengin bu teklifi duyunca kederlenip sırtını
dönerek uzaklaşır. İsa öğrencilerine dönüp “Devenin iğne deliğinden geçmesi,
zengin adamın Allah’ın melekutuna girmesinden daha kolaydır” der. Peygamber,
Tanrının tuzağına düşmüş zenginin, servetini bağışlayıp manevi değerlere
sarılmasının ne denli zor olduğunu anlatmak istemektedir. Hz. İsa’nın şu
ünlü özdeyişi de Tanrının hilesini en veciz şekilde dile getirir.
“Birinciler sonuncu, sonuncular birinci olacak.” Yani bu dünyada birinci
sanılan, serveti ve sosyal konumundan ötürü itibar gören öte tarafta sonuncu
olacak, bu dünyada ezilen, horlanan, itilip kakılan ve sonuncu olansa öte
tarafta birinci olacak demektir bu. Tanrının hilesinin dünyada ve öte alemde
tersine işlediğini, bu dünyada insana verilen değerle, öte tarafta verilen
değerin aynı olmadığını bundan daha iyi hangi cümle anlatabilir?
Öte yandan, yaratılış olayı bile Tanrının hilesini onaylayan bir model
sunmaktadır bize, çünkü yaratılışta eşitlik yoktur. Kimi zengin kimi fakir,
kimi güzel kimi çirkin, kimi güçlü kimi de zayıftır. Acaba bu eşitsizlik
adil Tanrı tarafından nasıl gideriliyor? Dünyada zengin olan ruhunu
fakirleştirip öte tarafta hepten fakir mi kalıyor? Dünyada güzel olan gurura
kapılıp nefsini yücelterek öte tarafta hepten çirkinleşiyor mu? Dünyada
güçlü kuvvetli olan, gücün verdiği cesaretle haksızlıklar yapıp öte tarafta
hepten zayıflıyor mu? Acaba Tanrının hilesi verdiğini sandığımızda alarak,
aldığını sandığımızda vererek mi tecelli ediyor?
Öyleyse, servetten nasipsiz fakir, ruhunun olgunlaşması için Tanrının
kendine bir fırsat sunduğunu bilmelidir. Güzellikten nasipsiz insan,
alçakgönüllülük gibi bir erdemi yakalama şansına daha yakın olduğu için
sevinmelidir. Güçsüz yaratılan kişi, başkalarını itip kakma şansı kendine
tanınmadığı için şükretmelidir. Kaplumbağa yavaş olduğu için üzülmemelidir,
çünkü karşılığında uzun bir ömür verilmiştir. Kuşlar hızlarıyla
övünmemelidir, çünkü ömürleri kısaltılmıştır. Taşlar dayanıklılıklarıyla
gurur duymamalıdır, çünkü hareket yetenekleri sıfırlanmıştır. Hayvanlar
düşünemedikleri için hayıflanmamalıdır, çünkü içgüdüleri güçlendirilmiştir.
İnsanlar düşünebildikleri için övünmemelidir, çünkü sır perdeleriyle
kuşatılmışlardır. Yaratılıştaki her pozitif özellik, negatif bir özellikle
dengelenmiştir, çünkü Tanrı hile yapanların en hayırlısıdır!
Tanrının hilesine vurgu yapan bazı Kuran ayetlerini sıralayarak yazımıza son
verelim: “Nefsani arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş
altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük
insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir.
Halbuki varılacak güzel yer Allah’ın katındadır” (Ali İmran Suresi 14.
Ayet). “Hiçbir kimse yok ki ölümü Allah’ın iznine bağlı olmasın, (ölüm)
belli bir süreye göre yazılmıştır. Her kim dünya nimetini isterse kendisine
ondan veririz, kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz
şükredenleri mükafatlandıracağız” (Ali İmran Suresi 145. Ayet).
“İnkarcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması sakın seni aldatmasın.
Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir, o ne
kötü varış yeridir” (Ali İmran Suresi 196. 197. Ayetler). Görüldüğü gibi,
yukarıdaki ayetlerde (altı çizili yerler) Tanrının hilesine göndermeler
yapılıyor. Kutsal kitaplardan verdiğimiz bu örneklerin savımızı yeterince
kanıtladığını sanıyoruz.
MUTSUZLUĞUN KAYNAĞI
21 Mayıs 2007 Pazartesi - Yaşar Uçar
Bir imaret göster bana ki sonu viran
olmaya,
Kazan şol malı ki senden dökülüp geri kalmaya.
Yunus Emre
Peygamber asasıyla kumun üstüne bir kare çizdi, karenin tam
ortasına bir çarpı işareti koydu, sonra karenin dışına doğru düz bir çizgi
çekti, çizginin karenin içinde kalan kısmını dikey olarak kesen birkaç çizgi
daha ilave etti. Meraklı ve şaşkın bakışlarla ne yaptığını izleyen
kalabalığa dönüp karenin ortasındaki çarpı işaretini göstererek şöyle dedi:
- Bu insandır, şu gördüğünüz kare de ölümdür. Kareyi delip boşluğa uzanan
çizgi ise, insanoğlunun bitmez tükenmez istekleridir.
Sonra asasını karenin içinde istek çizgisini dikey olarak kesen çizgilerin
üstüne koyarak devam etti:
- Bu küçük çizgiler, yaşamı boyunca insanın başına gelecek kaza ve
belalardır. İnsan bunlardan birini atlatabilse diğerine yakalanır, onu da
atlatsa bu sefer ötekine takılır. Hepsini atlatmayı başarsa bile şu ölüm
karesini aşamaz, çünkü ondan kurtuluş yoktur.
Yaklaşık 1400 sene evvel Arabistan kumlarına çizilen ve çok sıradan gibi
görünen bu şeklin, insanoğlunun milyonlarca yıllık serüvenini özetlediğini
ve en önemli sorunlarından birine ışık tuttuğunu görmemek için insanın kör
olması gerekir.
Söz konusu şeklin en önemli özelliği, girift bir sorunu alabildiğine basite
indirgemede gösterdiği maharettir. Ancak olağanüstü bir dehanın
başarabileceği bu sadeleştirme, çetrefil bir sorunu anlamada insana büyük
kolaylık sağlamaktadır. Okuma yazması bile olmayan idraki kıt bir topluma
hitap edildiği düşünüldüğünde, sadeleştirmenin ne kadar yerinde olduğu daha
iyi anlaşılır.
Peygamberin çizdiği şeklin anlamı yoruma gerek bırakmayacak kadar açık.
Şekil, insan ömrünün sınırlılığıyla, isteklerinin sınırsızlığı arasındaki
uçuruma dikkat çekiyor. Karşısına çıkan tüm engelleri aşsa bile ölüm
çemberini aşamayan insan, sınırlı bir yaşamı olduğunu bile bile kendini
sınırsız isteklere kaptırarak mutsuzluğunun kozasını kendi elleriyle örüyor!
Gerçekleşmeyen sonsuz istekler, hayal kırıklıkları ve ardından gelen
mutsuzluk. Bazı istekler gerçekleşse bile değişen bir şey olmuyor, çünkü
gerçekleşen isteklerin yerini gerçekleşmeyen yeni istekler alıyor ve bu
ölüme kadar böylece sürüp gidiyor. İstekler, istekler, hep yeni istekler,
gerçekleşmesi imkansız istekler, kaçınılmaz olarak ölümle noktalanacak
sonsuz istekler!
Peki çözüm nedir? Eğer ölüm değiştirilemez ve ertelenemez bir yazgıysa (ki
öyledir), değiştirilebilecek olanı değiştirmekten başka çare yoktur, yani
istekleri tıpkı yaşam gibi sınırlı tutmak gerekir. Sınırlı yaşam için
sınırlı istek, işte çözüm budur. İşe bu açıdan bakıldığında, peygamber ve
ermişlerin cümle isteklerden yüz çevirmelerini bazı ahlak kurallarına
bağlamak veya Allah adamlığının gereği saymak çok kısır bir görüştür.
Aslında onlar mutsuz olmamak için isteklerini sınırlamayı içlerine
sindirmiş, ömrün kısalığıyla istekler arasında bir denge kurmuşlardır. Bu
tür insanlara yamanan olağanüstülük yakıştırmaları, aczimizin ifadesinden
başka bir şey değildir. Öte yandan, isteklerini en aza indirdikleri için
işlevlerini asla yitirmemiş, mutsuz da olmamışlardır. Aksine, “Fakrım benim
övüncümdür” diyenler, sıradan insanların rüyalarında bile göremeyecekleri
manevi mutluluk mertebelerine yükselmişlerdir. Hiç değişmeyen evren yasası,
yükselenin alçaltılacağını, alçaltılanın ise yükseltileceğini söyler!
Sonuç olarak, mutsuzluk halkasını boynumuza kendi ellerimizle takarız.
İsteklerimizin sonsuzluğuna attığımız her kulaç, bizi yeni düş
kırıklıklarına hazırlar, düş kırıklıklarımız ise mutsuzluğumuzun ayak
sesleridir! İstekler çoğaldıkça ayak sesleri de hızlanacak, sonunda
mutsuzluk yüreğimize çöreklenecektir. Ne var ki, insanoğlu her zaman işin
kolayına kaçar, mutsuzluğunu kaderine bağlayıp çektiği acılardan Tanrıyı
sorumlu tutar, çünkü istekleri gemlemek Tanrıyı suçlamaktan daha zordur.
Nefsine söz geçiremeyenler avuçlarını gökyüzüne kaldırıp Tanrıya sitem
ederler, ama O gören gözlere ve duyan kulaklara şöyle der:
- Mutsuz olmanızı dileseydim peygamberler gönderir miydim? Arabistan
kumlarına çizilen şekle iyi bakın. Kaderiniz üzerinde hiçbir tasarrufum yok
benim. Ey acı çeken insanlar, derdinizin dermanı sizdedir!
VAR GİBİ GÖRÜNEN YOKLAR!
22 Nisan 2007 Pazar - Yaşar Uçar
Dinlerin Tanrı ya da “Gerçek” dediği varlığa en uygun sıfat Bilinç
Işıması’dır. Öyle bir ışıma ki, en küçük zerresinde bile bilinç taşır.
Tohum tanesine devasa bir ağaç gizleyen kudret elbette bilinçsiz olamaz.
Varlık alemini ayakta tutan “Tanrısal santral” ışımayı kestiği an tüm
evrenler anında çöküverir!
Bilinç Işımasının özü gereği yarattığı ilk şey bilgidir, bilgi de kendi
çocuğu sevgiyi yaratır, çünkü bilgelik dönüp görkemli ışımaya baktığında
sevgiyle titreşir. Sevgi ise kendi çocuklarını, yani pozitif değerleri
yaratır, sevecenlik, fedakarlık, mutluluk, hoşgörü, alçakgönüllülük,
dürüstlük, merhamet vs. Demek ki Bilinç Işıması yaratılışı iki kavram
üzerine bina etmiştir: Bilgi ve sevgi. Öncelik hangisinde diye sorgulamak
eti tırnaktan ayırmaya benzer, bilme isteği içinde sevgiyi zaten
taşımaktadır. “Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi diledim, bu yüzden
kainatı yarattım” sözü bu manaya işaret eder, yani gizli hazine bilinmeyi
kendine olan sevgisinden ötürü dilemiş, bu sevgiden varlık alemi ortaya
çıkmıştır.
Bilinç Işımasının kendi bünyesinde bir kanser hücresi yaratması
düşünülemez, cehalet ve korkunun, şeytan ve cehennemin bu ışımada yeri
yoktur. Çünkü ışığın karanlık yarattığını düşünmek eşyanın tabiatına
aykırıdır, abesle iştigaldir! Öyleyse, sosyal hayatta sürekli şahit
olduğumuz cehalet, korku, kin, nefret, kıskançlık gibi negatif değerlerin
kaynağı nedir, onlara vücut veren kimdir? İşte insanoğlunu binlerce yıl
uğraştıran esrar bu soruda yatar, salt bilgi ve sevgi olan Tanrıdan bu
negatif değerler nasıl ortaya çıktı?
Gerçek şu ki, negatif değerlerin ontolojik bir varlığı yoktur. Hepsi var
gibi görünen yoklar, yani var sanılan illüzyonlardır! Bilinç Işıması
kozmostaki boyutlardan aşağı süzüldükçe, özellikle yoğun maddi katmanlara
indikçe güç kaybına uğrar ve kaba maddeye nüfuz etmekte zorlanır. Işımanın
bu görece zaafı karanlık gibi, ışımadan yayılan bilgi cehalet gibi, sevgi
ise korku gibi görünür ya da öyle algılanır. Kısaca, karanlık ışığın,
cehalet bilginin, korku ise sevginin yokluğudur. Işığın çevresinde beliren
gölgeler gibidir onlar. Ne yazık ki insan bu gölgeleri gerçekmiş gibi,
sanki vücutları varmış gibi algılar. Elektrik düğmesi çevrildiğinde, nasıl
odadaki karanlık yerini ışığa terk ediyorsa, bilgi ve sevgi geldiğinde
cehalet ve korku da yerlerini asli sahiplerine terk ederler. Aydınlatılmış
odanın kapısını araladığımızda içerdeki ışık dışarı süzülür, ama
dışarıdaki karanlık içeri giremez, çünkü karanlığın içeri girip ışığı
boğacak gücü yoktur, o her zaman pasiftir.
Öyleyse; karanlığın, cehaletin, korkunun ve onlardan türeyen negatif
değerlerin anası insan bilincidir! Tanrısal ışığı yeterince alamayan insan
bilinci ışığın zıddını, yani negatif değerleri yaratır, Tanrının bu
değerlerin yaratılmasında hiçbir rolü yoktur. Tevrat’taki tekvin bölümü
konuya yeterince açıklık getiriyor zaten. Adem’in cennetten nasıl
kovulduğunu hatırlayalım: Bahçede bir sürü ağaç varken, hele “Hayat Ağacı”
hiçbir kısıtlamaya tabi değilken, Adem neden Tanrının yasakladığı “İyiyi
ve Kötüyü Bilme Ağacı”na ilgi gösterdi? Neden diğerlerini değil de o ağacı
yasakladı Tanrı? Çünkü ondan yediği gün Adem’in saflığını yitireceğini,
iyiyle kötüyü bilir hale geleceğini, dahası madde aleminin derinliklerinde
yitip gideceğini biliyordu! Kutsal metindeki şeytan figürü, cehaletin
çocuğu egoyu temsil eder. “İyiyi ve kötüyü bilme ağacı” ise, Tanrıya has
yasak bilgiyi, zıtların egemen olduğu dünyayı sembolize eder. Işığın
karanlık gibi, bilginin cehalet gibi, sevginin korku gibi göründüğü kaba
madde alemini! Ademle Havva, madde alemine inerek iyi ve kötüyü, yani
zıtları deneyimlemek istemiş, salt bilgi ve sevgi olan cenneti değil,
özgür iradeye sahip olacakları dünyayı seçmişlerdir. Nitekim bu seçim
Tevrat’ta Tanrı tarafından şu sözlerle dile getirilir: "İşte, Adam iyiyi
ve kötüyü bilmede bizden biri gibi oldu", yani Adam Tanrısal bilgiye sahip
oldu, acı çekeceği bir tercih yaptı denmek istenmiştir.
Tam da Tanrının dediği gibi olmuş, insanoğlu efendisi olmak istediği
maddenin kölesi haline gelmiştir. Ademoğulları şimdi atalarının yaptığı bu
seçimin faturasını ödüyor, cehalet ve korkunun batağında debelenip
duruyorlar. Sanıldığı gibi bu seçimin ilk günahla hiçbir ilgisi yok,
Adem’in özgür iradesinin gereği Tanrı tarafından yerine getirilmiş,
zıtların dünyasına inmesi için kendisine izin verilmiştir.
İnsanoğlunun yüzlerce hayat yaşayarak öğrenmek zorunda olduğu ders işte bu
seçimle ilgilidir. Dünyada cehalet ve korku gibi hayaletlerle boğuşarak
tekrar ışığın egemen olduğu cennete, yani Tanrının yurduna dönme dersidir
bu! Denebilir ki, Tanrı her şeye kadirse neden insanın acı çekmesine göz
yumuyor, istese bir çırpıda bu ıstıraba son veremez mi? Hayır veremez!
Tanrı kendi yasalarını yok sayamaz, yaratıklarının iradesine müdahale
edemez, dahası kendini temaşa imkanından yoksun kalamaz, çünkü tıpkı bir
aynada seyreder gibi kendini insanoğlunda seyretmektedir. Bir bakıma bizim
aynamıza muhtaçtır Tanrı, gül hatırımız için yarattığı sistemleri yok
edemez!
Ama Tanrısal piyes yakında sona erecek, çünkü insanlık son hesaplaşmaya
hazırlanıyor. Günümüz uygarlığını oluşturan tüm keşif ve icatların, son
125 yıl içinde gerçekleşmesinin anlamı nedir? Bu olağanüstü bilinç
patlaması neyin kanıtıdır? Binlerce yıl yerinde sayan, 125 yıl evvel
beygir gücüne ve mum ışığına mahkum olan insanlık, bu büyük sıçramayı bu
kadar kısa sürede nasıl yapabildi? Sanki gizli bir el insanlığı arkasından
itiyor gibi! Kutsal metinlerdeki kehanet yakında gerçekleşecek, insan
canavarla (egoyla) son savaşını yaparak galip gelecektir. Egonun ve
vicdanın orduları şimdi insan bedeninde saf tutmuştur, son savaş öyle
sanıldığı gibi dünyadaki bir coğrafyada değil, insan bedeni denen mabette
yapılacaktır! Stresler, ruhi bunalımlar, ortalığı kasıp kavuran kıyım ve
yıkımlar son savaşın belirtileri, karanlığın son çığlıklarıdır, başka bir
deyişle kıyam’ın (vicdanın ayağa kalkışı) habercileridir. Sonunda insanlık
sahte benliğin (egonun) illüzyon olduğunu anlayıp Tanrısal özüne sahip
çıkacak, ışığın güçleri karanlığa galebe çaldığında, Altın Çağ
insanoğlunun ayaklarının altına seriliverecektir!
ÇIPLAK İNSAN!
16 Mayıs 2007 Çarşamba - Yaşar Uçar
Bugünlerde hiçbir şey “çıplak insan” kadar ilgimi çekmiyor. Vatanlardan,
milletlerden, bayraklardan, hatta dinlerden soyutlanmış, tüm toplumsal
şartlanmalardan, şartlanmaların yarattığı değer yargılarından ve değer
yargılarının dayattığı davranışlardan arınmış “çıplak insana” tutku
derecesinde bağlılık duyuyorum.
Geçmişi didiklemeye bile gerek duymadan bir saplantı halinde sürekli onu
düşünüyor, adeta onunla yatıp onunla kalkıyorum. Kaleme sarılıp “çıplak
insan” hakkında bir şeyler yazmayı hep erteledim, onu en kamil haliyle hayal
edebilmek için kafamda sürekli evirip çevirdim, karşı görüşleri çürütmek
için kendimle didişip durdum. Zamanla, farkına bile varmadan ona iyiden
iyiye bağlandığımı hissettim, bu bağlılığın nedenini dilimin döndüğü kadar
anlatmaya çalışacağım.
Bir dostum, “kimliklerimiz üstümüze kat kat giydiğimiz elbiselere benziyor”
dedi. Doğru söyledi. Gerçekten de aile kimliğimiz, inanç kimliğimiz, milli
kimliğimiz, ahlaki kimliğimiz ve onların uzantısı olan değer yargılarımız,
bir kış günü üşümemek için ne bulursak üstümüze geçirdiğimiz giysilere
benziyor! Bu ağır yükün altında gerçek benliğimizi unutuyor, istediğimizi
söyleyemiyor, hatta gerektiği gibi düşünemiyoruz bile. Kimlik fesadına
uğramış gibiyiz, kaldıramayacağımız kadar yemeği bir oturuşta midemize
indirip hazımsızlık çeken oburlara benziyoruz. Bizi biz yapan öz, bu kimlik
enflasyonundan sıyrılıp kendini bir türlü gösteremiyor, insan olmanın
niteliklerini kimliklerimiz yüzünden sergileyemiyoruz. Sanki bir ateş
çemberi içindeyiz, ne yapıp yapmayacağımızı hep kimliklerimiz söylüyor.
Başka inançtan olana inanç kimliğimiz hoşgörü göstermiyor, başka ulustan
olana ulusal kimliğimiz tahammül edemiyor, aile kimliğimiz ise, aile
fertlerinin tüm yanlışlarını görmezden gelmemizi emrediyor. Cinsel
kimliğimiz bile karşı cinsle kavgalı!
Bir kimliğe sahip olabilmek için insanların kıyasıya kavga ettiği, bu yüzden
kanların oluk gibi aktığı bir dünyada kimlikleri yeren düşünceler öne
sürmenin sevimli bir iş olmadığını biliyorum, ama gerçeğin en azından abes
kadar kendini ifade etme hakkına sahip olduğunu da biliyorum. Kimlikler için
verilen savaş, kimliklerden arınmak için verilseydi dünya daha huzurlu
olurdu. Uğrunda savaşmamız gereken bir aile, bir vatan, bir çıkar ya da
değer olmasaydı, bu kan gölleri oluşur muydu? Bu çağda, totemine duyduğu
bağlılık yüzünden komşu kabileyi yok eden putperestten ne farkımız var? Her
şey kavga nedeniyse, bizim gibi düşünmeyeni yok etmek ille de gerekliyse,
çıkarımız için gerçekleri örtmek mubahsa, bizi hayvandan ayıran bir
özelliğimiz yok demektir! Bu durumda, “Tanrının halifesi” olduğumuz yalanını
sürekli tekrarlayıp durmak saçmalık değil mi?
Kimliklerinden arınmış insandan geriye bir şey kalmayacağı kanısı oldukça
yaygındır, kimliğini yitirmiş insanın boşlukta kalacağı en yetkin ağızlardan
söylenir durur. Oysa insanoğluna söylenmiş yalanların en büyüğüdür bu. Öyle
olsa peygamber ve ermişler çoktan boşlukta kalırlardı, oysa hayatı yaşanmaya
değer kılan tüm erdemlerin onlardan yansıdığını biliyoruz. Bize göre,
gereksiz safraları attığımızda geriye sadece Tanrısal benlik kalır.
İnsanoğlunun edindiği tüm kimlikler çıkara dönüktür, başka bir deyişle
manasının (ruhunun) değil, maddesinin (bedeninin) ürettiği kimliklerdir.
İnsanoğlu, bedeni bir toprak parçasına mahkum olduğu için vatanı
yaratmıştır, onu diğer uluslara karşı korumak için orduyu ve bayrağı
yaratmıştır, canını ve malını korumak için kolluk kuvvetlerini yaratmıştır.
Bedenini garantiye aldıkça manasından uzaklaşmış, zindanını kendi elleriyle
örmüştür!
İnanç kimliğine gelince, o yürekler acısı bir iştir, baştan ayağa yaredir!
Çünkü kadim Mısır dininden başlayarak tarih sahnesine çıkmış tüm dinler, tek
bir “evrensel dinin” değişik isimler almasından başka bir şey değildir.
Gelmiş geçmiş tüm peygamber ve velilerin söyledikleri hep aynı şeydir, aynı
Kaynaktan yayılan mesajın değişik kişilerce değişik yerlerde
seslendirilmesinden ibarettir. Hal böyleyken, sevgi titreşimleri taşıyan
ilahi bir mesajın, nasıl olup da insanları birbirine düşman eden, birbirine
kırdıran inançlara dönüştüğü üzerinde ibretle durulması gereken bir konudur.
Açıkça belli ki, günümüzde var olan hiçbir din ilahi vahyin önerdiği din
değildir, dini kullanan siyaset madrabazlarının ve ekmeğini din satarak
kazanan sözüm ona din adamlarının tanınmaz hale getirdiği kabuk dinlerdir
bunlar! İlahi vahyin kaynağının tek olduğunu söyledikten sonra, her
peygambere ayrı bir din kurdurup insanları birbirine düşman etmek eğer
iblislik değilse, hayvan aklına rahmet okutacak bir zavallılık örneğidir!
Kendinden önce geleni inkar etmiş bir tek peygamber gösterilemez. Ama
ümmetler, daha doğrusu onları yönlendiren din ve siyaset adamları, kendi
peygamberlerinden sonra gelen her peygamberi, her kitabı inkar etmişlerdir.
Museviler İsa’nın, İseviler ise Muhammed’in peygamberliğini kabul etmez,
dinleri spor kulübü tutar gibi ne idiği belirsiz bir inatlaşmaya alet ederek
ümmetleri birbirine düşürmekten fayda umarlar. Bu tür inancın elzem olmadığı
o kadar açıktır ki, üzerinde tartışmaya bile değmez, çünkü insana ağırlık
yapmaktan başka bir işe yaramaz. Kanımızca, insanın bu çağda ilk
hesaplaşması gereken kimlik inançla ilgili olanıdır. Bugün inanç diye
sahiplendiğimiz kimlik, aslında insanı inançsızlığa sürükleyen ve inancı
dejenere eden anlamsız bir oyundur.
Oysa “çıplak insanı” motive eden gücün din değil sevgi olduğunu biliyoruz,
bu ilahi özellik onun tüm yaşantısına ve davranışlarına yön vermektedir.
Çıplak insan için insanın vatanının, milletinin, dininin, ailesinin ve
çevresinden edindiği değer yargılarının hiçbir önemi yoktur. O, sıradan
insana baktığında sadece sevgiden nasip almış ya da alamamış bir varlık
görür. Sevgiden nasiplenmiş olanı destekler, nasipsizi ise hoşgörür, çünkü
sevgiden nasipsiz olan dünyaya geliş sebebine, yani öğreneceği derse uygun
olduğu için öyle yaratılmıştır ve en azından diğeri kadar saygıdeğerdir.
Başka bir deyişle, sevgiden nasip alış ya da alamayış bize göre bir yargı
nedeniyse, ona göre ilahi bir takdir ve kozmik sistemin doğurduğu bir
gerekliliktir. Tanrısal özün kendini açığa vurabilmesi için, sevgiden pay
alanla alamayanın yan yana yaşaması gerekir. Bu, evren dediğimiz devasa
yapıdaki hiçbir unsuru feda etmeyen, iyiyi de kötüyü de kabullenen bir
tavırdır, çünkü kötüyü yok ettiği an iyinin ayakta kalamayacağını bilir.
Kısaca, hoşgörüsü ahlaki bir kaygıdan değil, zıtların bir arada yaşama
zorunluluğundan kaynaklanır.
Eskilerin insan-ı kamil, bizim “çıplak insan” olarak adlandırdığımız varlık
aynı varlıktır. Kimliklerden arınmışlığı daha iyi vurguladığı için ona
“çıplak insan” demeyi daha uygun bulduk. Koltuğumuzda oturup var olmayan bir
insan türü yaratıyor değiliz, bir ütopya geliştirmeye de çalışmıyoruz.
Peygamber ve ermişlerin “çıplak insan” olduklarını, seyrek de olsa dünya
sahnesinde boy gösterdiklerini biliyoruz, temennimiz bu ender yaratılıştaki
insanların giderek çoğalmasıdır.
Bizim için çok gerekli olan kimlikleri, çıplak insanın nasıl gereksiz
bulduğunu gösteren sayısız örnek var. Konuya açıklık getirmesi için
birkaçını zikretmeyi uygun buluyoruz. Bir hadiste Hz. Muhammed’in “Arap
bendendir, ama ben Arap’tan değilim” dediği biliniyor. Acaba peygamber bu
sözüyle, Arab’ın milli kimliğini önemsemediğini, kendini insan ailesinin bir
üyesi saydığını mı belirtmek istiyordu? Yoksa Arab’ın hiçbir düşünce ve
davranışını paylaşmadığını mı ima ediyordu? Açıkça belli ki, Arap kimliği
taşımak peygamber için bir övünç kaynağı değil! Bir başka hadiste
“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi; kadın, güzel koku ve gözümün nuru
namaz” diyor. Acaba peygamber bu üç şey dışında insanlara ait hiçbir nesneyi
değerli bulmadığını mı ima ediyordu? Hadisteki dünyanızdan kelimesi hayli
ilginç, çünkü kendinin dünyalı olmadığını, dünyaya ait şeyleri dert
edinmediğini gösteren bir eda var! Yine bir başka hadiste “Eğer kötülük
tümüyle yok olsaydı, Rabbiniz yeni bir kavim yaratır onlara kötülük
yaptırırdı” diyor. Acaba peygamber bizim kökünü kazımak için çabaladığımız
kötülüğün, ilahi sistemin olmazsa olmazlarından biri olduğunu, kötü olmadan
iyinin de var olamayacağını mı söylemek istiyordu?
Hz. İsa’nın, zina yapan bir kadını recmetmeye (taşlayarak öldürme)
hazırlanan kalabalığa karşı göğsünü siper edip “Aranızdan hiç günahı olmayan
ilk taşı atsın” diyerek kalabalığı dağıttığını biliyoruz. Acaba Hz. İsa’nın
şeriate bile meydan okuyan bu davranışında “Sizin ahlaki yargılarınız bana
vız gelir, suçlu bile olsa bir insanın yaşam hakkını elinden alamazsınız”
kararlılığının izleri mi var? Yoksa peygamber azgın kalabalığa, sevginin ve
yaşam hakkının şeriatten daha önemli olduğunu öğretmek mi istiyordu?
Hz. Ali’nin “Bin kere mazlum olsan da, bir kere zalim olma” dediğini
biliyoruz. Acaba Veliler Şahı o engin hoşgörüsüyle, haklı gerekçelere
dayansa bile sevginin zulümle asla gölgelenmemesi gerektiğini, öç alma
duygusunun ilahi yasalar karşısında hiçbir anlamı olmadığını mı ima
ediyordu? Yunus Emre bir nefesinde “Bir dem girer mescitlere / Yüz sürer
orda yerlere / Bir dem gelir deyre (kilise) girer / İncil okur ruhban okur”
derken, acaba kilise ve cami arasında fark gözetmediğini, insanların inanç
kimliklerinin kendini bağlamadığını mı anlatmak istiyordu?
Denebilir ki, eğer kimlikler bu denli tu kakaysa neden hayatımızdalar?
Kimlikler hayatımızdalar, çünkü dünyadaki derslerimizi onlar olmadan
öğrenemeyiz. Varlık sebebini henüz kavrayamamış insanın, olgunlaşmak için
baş vuracağı onlardan başka araç yoktur. İnsanoğlu ancak kimlikleri
çatıştığında olgunlaşabilir, zamanla doğru ve iyi olana yönelir. Kimlikler
bir bakıma hayat dersini öğrenmenin ve kamil insan olmanın hem uzun, hem de
çileli yoludur! Ama bu noktada bir ayrım yapmak gerekir, kimliklere mahkum
olmak, onlar olmadan yaşayamamak başka şeydir, kimliklerin varlığını
kabullenmek başka şey. Eğer kimliksiz yaşanamayacağını söylersek
olgunlaşmanın yolunu tıkamış, kimlikleri bir kader haline getirmiş oluruz.
Kimlikler aşılmak için vardır, ebediyen ayak bağı olsun diye değil! Kimi
onların işlevini bir hayatta kavrar, kimi bin hayatta! Ama nihai amaç, ne
yapıp edip Tanrısal cevheri örten kimliklerden kurtulmaktır, çünkü oyun
böyle kurulmuştur! Kimliksiz yaşanamaz demek bulmacadır, kimlikleri fırlatıp
atmaksa bulmacanın çözümüdür! Kısaca, kimlikler kimliksiz yaşamayı öğrenmek
için vardır.
Eğer bulmacayı bir an evvel çözmek istiyorsak, kimliklerin sandığımız gibi
bizi biz yapan değerler değil, çoğu kere başımıza bela ettiğimiz ağırlıklar
olduğunu idrak etmek zorundayız. Çünkü kimliklerimiz için insanları suçlar,
döver, hatta katlederiz, onlar için ülkelere savaş açar, hadsiz hesapsız acı
çekeriz. Tanrısal ışık içimize girmesin diye kimlikleri kuşanır, onların
hoyrat kıvrımları arasına gizleniriz. Kimliklerimize sarıldıkça kendimizi
emniyette hisseder, emniyette hissettikçe daha çok kimlik ediniriz. Kısır
bir döngü içinde, aymazlığımızı koza gibi örerek nefsimizin bizi davet
ettiği yere, hoşgörüsüzlüğün yurduna gidip çörekleniriz.
Bugünlerde insanlık kaybettiği “cenneti” aramaya hız vermiştir! Ama çıplak
insanı vizyonuna dahil etmeyen, salt kimliklerini öne çıkararak yükselmeyi
amaçlayan hiçbir toplumun, hiçbir düşünce sisteminin önümüzdeki çağa
damgasını vurma şansı yoktur. Altın Çağı kimliğini abartanlar değil,
kimliğinden kurtulup Tanrısal benliğini keşfedenler kuracaktır.
YALNIZLIK
28 Nisan 2007 Cumartesi - Yaşar Uçar
Yalnızlıktan yakınma, çünkü yalnız değilsin. Rüzgar saçlarınla oynaşıp
yağmur pencereni tıklatırken, ağaç gölgesini üzerine salıp toprak seni
doyururken yalnız olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Evrenin her zerresinin
bedenine eşlik ettiğini görmüyor musun? Kıpkırmızı açan gül, bahçede kanat
çırpan kelebek ve bağrına olanca sevecenliğiyle sokulan şu köpek yavrusu
yalnızlığını neden unutturamıyor?
Yalnızlık dediğin insan sıcaklığına duyduğun hasretse, bil ki çektiğin
yalnızlık değil korkudur! Sen ve korku birlikte ürettiniz yalnızlığı,
kuşkularla besleyip nefsin tezgahında büyüttünüz onu! Toprak gibi uyumlu ve
sevecen olamadığın için serpilip boy verdi yalnızlığın, onun gibi almadan
vermek hiç aklına gelmedi. Yalnızlık dediğin, zihninin dehlizlerinde
gizlenen bir hayaletten başka şey değil!
Hiç yalnızlık çekmediğini söyleyen, hepten yalnızsın sen! Çevren sözüm ona
dostlarla dolu, kötü gününde hiçbirini yanında bulamayacağın dostlarla.
Alışverişe dostluk mu diyorsun, onlar kurumuş yaprağın dalı terk ettiği gibi
terk ederler seni. Aldanışın, yanlış ata oynayan kumarbazın aldanışına
benzeyecek. Kalabalıklar içindeki yalnızlıktır senin yalnızlığın, yani
yalnızlık kere yalnızlık!
Gerçek yalnızlık o ki, insan kendini varoluşun dışında, ondan bağımsız bir
varlık gibi algılaya, dünyanın kendi etrafında döndüğünü sana. İşte gerçek
yalnızlık bu, ilacıysa nefsin isteklerinden kurtulmak!
Ruhunun her bir parçası başka alemlere dağılmışken, yüksek benliğin seni
ötelerden çekip çevirirken yalnız olman mümkün mü? Sana yol gösteren
görünmez varlıklar dört bir yanını sarmışken, Tanrı sana “şah damarından
daha yakınken” nasıl yalnız olabilirsin? Korkularını yendiğinde evrende
yalnız olmadığını, yaratılmış her şeyle akıp gittiğini idrak edeceksin.
Dahası, yaratılışın sen ve ben değil biz olduğunu, vücudun tek, tezahürlerin
çok olduğunu kavrayıp yuvana döneceksin. Kalabalıkların ve yalnızlıkların
olmadığı o yerde, o Sessizliğin Büyük Okyanusu’nda artık seni hiçbir duygu
rahatsız edemeyecek.
ACININ KAYNAĞI
07 Mayıs 2007 Pazartesi - Yaşar Uçar
Çömezin yüzüne keyifli bir gülümseme yayılıverdi, aylardır kolladığı fırsatı
yakalamanın verdiği rahatlıkla seğirti. İşte üstat oradaydı, bahçedeki
iğreti tahta masaya kollarını dayamış, sanki ömründe ilk kez görüyormuş gibi
çiçek açmış erik ağacını seyre dalmıştı.
Bu nadir anların kıymetini en iyi bilenlerden biriydi çömez, üstat
genellikle görmez, duymaz ve konuşmazdı. Gözlerini saatlerce, bazen günlerce
sabit bir noktaya dikip düşüncelere dalar, içine kapandığı sürece bir ceset
gibi duyarsız olurdu. Birkaç kez bu derin uykudan onu uyandırmaya yeltenmiş,
ama hiçbir tepki alamamışlardı. Eğer üstadın gözleri sabit bir noktaya
kitlenmiş, gözlerindeki derinlik artmışsa, bu dünyada olmadığını geçmiş
deneyimlerinden bilirlerdi, oysa şimdi en azından erik ağacıyla ilgileniyor
gibiydi. Çömez getirdiği çorba kasesini ve iki dilim ekmeği masaya bırakıp
bir adım geri çekildi. Üstadın gözlerini erik ağacından ayırıp kendini fark
etmesini bekledi, ama ihtiyar oralı bile değildi, başını çevirmeden
fısıldadı:
- Ne bekliyorsun?
- Efendim bir şey sormak için izninizi istiyorum.
Bilge çok yavaş bir hareketle sırtını arkasındaki ağaca dayayıp,
- Sor bakalım, dedi.
Üstadın hareketlerindeki yavaşlığa hayrandı, bazen bir kaplumbağayı
imrendirecek kadar yavaşlatabiliyordu hareketlerini. Kolları bir tüy gibi
inip kalkıyor, dudakları çok yavaş kımıldıyordu. Böyle anlarda onu
seyretmek, zamanın yavaşladığını hissetmek gibi bir şeydi, sanki o zamanın
içinde değil de, zaman onun içindeydi! Üstadın soran gözlerini üzerinde
hissedince birden düşüncelerinden sıyrıldı ve damdan düşer gibi sordu:
- Efendim acının kaynağı nedir, biz neden acı çekiyoruz?
Uzun bir sessizlik oldu. Bilgenin şu anda böyle şeylerle uğraşmaya hiç
niyetli olmadığı her halinden belliydi. Erik ağacıyla ilgilenmekten
vazgeçmiyor, çiçeklerle donanmış her dalı sanki içine sindirir gibi uzun
uzun seyrediyordu. Normal bir insanın beş, bilemedin on dakika seyrettikten
sonra bıkacağı bu erik ağacında ne buluyordu sanki? Neden her şeyi sıra
dışıydı bu adamın?
- Bir suçlu mu arıyorsun, diye mırıldandı bilge.
Çömez suçüstü yakalanmış gibi panikledi, demek üstat aklından geçenleri
sezmişti. Kıpkırmızı kesildi, bir şeyler söylemek, özür dilemek istiyordu.
- Düşündüklerini değil, sorduğun soruyu kastediyorum, dedi bilge.
- Hayır efendim suçlu aramıyorum, acının kaynağını merak ettim sadece.
- Sana bu soruyu sorduran sebep neyse acının kaynağı da odur!
- Yani bilgisizliğim mi?
- Hayır idraksizliğin, idraki olmayanın bilgisi de olmaz. Bilgi bir
sonuçtur, sebep değildir.
- Bana acının kaynağını açıklasanız bilgilenmiş olmaz mıyım?
- Hayır olmazsın, sadece ezberlemiş olursun, çünkü acının kaynağını idrak
eden sen değilsin. Kaynağı bulan benim, bilgiyi satan da benim, senin bu
işte hiçbir dahlin yok.
Diyelim ki bugün acının kaynağını benden öğrendin, yarın sevincin kaynağını
kendin bulabilecek misin, yoksa yine benim kapımı mı çalacaksın? Unutma ki
ben ölünce her şeyin kaynağını sana soracaklar.
Çömez utancından başını önüne eğip bekledi. Üstat haklıydı, taşıma suyla
değirmen dönmezdi elbet. Yanıtları kendi bulmalıydı, ama üstadın sözünü
ettiği idraki nasıl kazanacaktı, acaba idrak sahibi olmayı öğretemez miydi?
Çömezin aklından geçenleri anlamış gibi yumuşak bir sesle söze başladı
bilge,
- Bak oğul, bilgi sahibi olmak için bir öğretmene gidebilirsin, ama idrak
sahibi olmak için kendi benliğine başvurmak zorundasın. Başkalarının
düşüncelerini toplamak yerine, yanlış sonuçlara varmak pahasına kendi
idrakine güvenmelisin, çünkü idrakin temelinde Kaynağın farkındalığı vardır,
yani Tanrısal özün farkındalığı. Doğruyu yanlıştan, gerçeği illüzyondan
ayıran bir yetenektir o, Tanrısal bilginin aracısız, sezgisel yolla
kavranışıdır. Hata yapmaktan korkma, yeter ki idrak etmeye başla, sonunda
mutlaka doğruyu bulursun. Diyelim ki yanlış bir sonuca vardın, işte ben o
zaman gerekliyim, yanlışı düzeltmen için bir işaret verebilirim. Dikkat et
işaret dedim, bilgi demedim, çünkü bilgiyi sen idrak etmelisin. Neden
dersen, bilginin idrakinde ihale olmaz, işin üstesinden ancak yüksek
benliğin, yani farkındalığın gelebilir. Ne demek istediğimi anladın mı?
- Yüksek benlik ve farkındalık hariç ne demek istediğinizi anladım efendim.
- Demek ikisi hariç her şeyi anladın, geride anlaman gereken bir şey kalmadı
ki zaten! Bak oğlum, yüksek benlik, bedeni ve küçük benliği (ego) yöneten
bireysel ruhun en yetkin parçasıdır, onsuz ayakta bile duramazsın. Yüksek
benlik, farkındalığı kullanarak kozmik havuzdaki her tür bilgiye ulaşabilir,
ama önce yüksek benliğin nasıl devreye sokulacağını öğrenmen, dahası buna
niyet etmen gerek. Meditasyonun ve duanın amacı yüksek benliği devreye
sokmaktır, şimdi anladın mı?
- Anladım efendim. Demin, sana bu soruyu sorduran sebep neyse acının kaynağı
da odur dediniz, bu idrakimin kıt olduğu anlamına mı geliyor?
- Hayır, idrak yeteneğini kullanmadığın anlamına geliyor. Her insan o
yetenekle donatılmıştır, ama kimi kullanır kimi de kullanmaz, sen
kullanmayanlardansın!
- Anlattıklarınızdan, idrakle bilgi arasında dağlar kadar fark olduğunu
anlıyorum, bu tespitim doğru mu?
- Evet doğru. İnsan ancak kendi bulduğu şeyi idrak edebilir, başkasının
bulduğu şeyi ise öğrenebilir. İdrakte vukuf vardır, bilgide teslimiyet.
İdrak, sezgi ve düşünceyle kazanılan bilginin akıl süzgecinden
geçirilmesiyle elde edilir ve bireyseldir. Bilgi ise, başkaları tarafından
bulunmuş sonuçların öğrenilmesidir ve kolektiftir. İdrak, gerçeği kavramada
tamamen sübjektif niteliklere dayanır, bilgi ise objektif yasalardan söz
eder. İnsanlık henüz idrakin esrarını kavrayabilmiş değil. Burada sözünü
ettiğimiz bilgi beşeri bilgidir, ilahi bilgiyle ilgisi yoktur.
Çömezin bakışlarındaki şaşkın ifadeyi gören bilge aniden durdu. Belli ki
çocuğun kafası iyice karışmıştı, tekrar asıl konuya döndü,
- Şimdi gelelim acının kaynağına. Önce şunu bilmelisin ki, yaratılışta her
şey zıddıyla kaimdir, yani yaratılış karşıtların birliği üzerine bina
edilmiştir. Zıddını bağrında taşımayan hiçbir şey yoktur. Güzel bir beden
sonunda leşe dönüşür, gece gündüze dönüşür, bugün yarına dönüşür ve acı
sevince dönüşür, yani birbirine karşıt gibi, iki gibi görünen aslında tek
bir şeydir. Paranın iki yüzü, yazısı ve turası vardır, ama aslında tek bir
paradır. Deniz vardır, dalga vardır, ama deniz başka dalga başkadır
diyebilir misin? Bir yönüyle denizdir, diğer yönüyle dalga, ama her ikisi
tek bir beden içindedir. Buraya kadar tamam mı?
- Tamam efendim.
- İşte acı ve sevinç de böyledir, bir yönüyle acıdır, diğer yönüyle sevinç,
ama ikisi de aslında tek bir şeydir. Bir bakarsın acı sevince dönüşmüş, bir
de bakarsın sevinç acıya dönüşmüş. Onları karşıt gibi görmek idrak
eksikliğidir, Bütün’ün farkındalığını yitirmektir. Bu yanılgıya yol açan
egodur, çünkü insanoğlu acıyı dışlayıp sevinci sahiplenir, biri olmadan
diğerinin olamayacağını idrak edemez. İster ki nasibine hep sevinç düşsün,
acı düşmesin. Egonun bu ısrarlı tercihi çözümsüzlüktür, yani yaşamın
dondurulmasıdır. Salt acılardan oluşan bir dünya ne kadar abesse, salt
sevinçlerden oluşan bir dünya da o kadar abestir. Çünkü o durumda ne
sevincin sevinç olduğu, ne de acının acı olduğu kavranabilir. Bir şeyin acı
verici olduğunu ancak sevinç ölçeğine vurarak, ya da sevinç verici olduğunu
ancak acıyla kıyaslayarak anlayabiliriz. Karşıtların olmadığı tek yer Hiçlik
alemidir, orası Tanrının yurdudur! Bu saptamayı yaptıktan sonra, acının
kaynağının bu gerçeği idrak edememek olduğunu da anlarsın. İnsanlar, iki
karşıt olgu (acı ve sevinç) gibi tezahür edenin aslında tek bir şey olduğunu
kabullenmek istemezler, deyim yerindeyse dikensiz gül isterler. İşte acıya
yol açan bu idrak eksikliğidir, şimdi anladın mı?
- Anladım efendim, ama insanların bu basit gerçeği neden kavrayamadıklarını,
işaret ettiğiniz bağlantıyı neden kuramadıklarını anlayamıyorum.
- Kuramazlar, çünkü insan gibi düşünür, Tanrı gibi düşünmezler. Kozmik
sisteme tümüyle bakmak yerine, bir iki noktasına takılıp kalırlar. İtiraf
etmelisin ki, ben bu açıklamayı yapmadan önce sen de onlar gibiydin. Devasa
bir makineyi çalıştıran diyelim ki yüz çark var, bunlardan birkaçını
gösterip makineyi onların çalıştırdığını söyleyebilir misin? Oysa yüz çarkın
her birinin ayrı bir işlevi var, ancak her biri kendi görevini yaptığı zaman
makine çalışabilir. Şimdi bir makine düşün ki iki çarkı olsun, birinin adı
sevinç diğerininki acı, bunlardan birini devreden çıkarırsan ne olur?
- Makine durur efendim.
- Evet durur, demek ki acı ve sevinç birlikte varolmak zorunda. Ben sevinci
istiyorum acıyı istemiyorum demek imkansızı istemektir. Bunun anlamı, ben
sistemin denge ve uyum içinde olmasını istemiyorum, kaos istiyorum demektir.
Buradan çıkan sonuç şudur: Herkes acı ve sevinçten payına düşeni kabullenmek
zorundadır, birine yapışıp diğerini itmek sistemi felç eder. Makinenin iki
çarkını da kabullenmeyen kişi idraksizdir.
- Bir ara orası Hiçlik alemidir, Tanrının yurdudur dediniz, bunun anlamı
nedir?
- Hiçlik bize nispetledir, algı ve yargılarımızın işlevini yitirdiği yerdir
orası!
Karşıtlar aslına dönmüş, çatışma bitmiştir. Orada ne acı, ne de sevinç
vardır, ne doğru ne yanlış, ne güzel ne de çirkin! Tanrının yurdu demek,
çokun Tek’e dönüştüğü yaratılıştan önceki asli vatan demektir. İdraki o
mertebeyi kavrayacak kadar gelişmiş insanın gözünde tüm karşıtlar aynı
değerdedir, acıyla sevinç aynı ağırlıktadır, kötüyle iyinin hiçbir farkı
yoktur. Onun indinde insanlık, Tanrının bahçesindeki iki ayrı ağaçtan
beslenen varlıklar gibidir. Acının ağacından beslenen de, sevincin ağacından
beslenen de aynı bahçede yan yana yaşam dediğimiz işi kotarmaktadır. Bilge
kişinin karşıtlar arasında tercih yapma hakkı yoktur. Bu yüzden kötüye karşı
hoşgörülü, acıya karşı dayanıklı olmayı içine sindirmiş, sistemin aksamadan
işlemesi için bunun gerekli olduğunu kavramıştır.
- Ama insanlara nasihat ederken tercih yapıyorlar, kötüye karşı iyiyi
savunuyor, insanların acı çekmesini istemiyorlar.
- Öyle davranmak zorundalar, çünkü insanların idraki kıt! Sıradan insanın,
karşıtların ardındaki birliği göremediğini bildikleri için gerçek
düşüncelerini gizlerler.
- Tanrıyı Yokluk ve Hiçlik olarak nitelendirdiniz, yokluktan varlık nasıl
çıkabilir?
- Demek ki şimdiye kadar anlattıklarımdan hiçbir şey anlamadın. Geceden
gündüz, acıdan sevinç nasıl çıkıyorsa, yokluktan varlık da öyle çıkar. Her
şey ancak zıddıyla kaimdir demedik mi? Yokluk olmadan varlık düşünülemez.
Eğer hatırlarsan, yokluk ve hiçlik bize nispetledir demiştim. Biz bir şeyin
var olduğunu anlamak için önce onun yok olduğunu düşünmek zorundayız, çünkü
aklımız kıyas sistemiyle çalışır. Kısası olmayan uzun, güzeli olmayan çirkin
ne ifade eder? Etse etse ataleti ifade eder. Bu yüzden varlığı anlamak için
yokluğa muhtacız. Ama bu yokluk asla Tanrıya nispetle bir yokluk değildir.
Onun Zat'ında varlık- yokluk, doğru- yanlış, iyi- kötü gibi kavramların
hiçbir anlamı yoktur. Orada varlık yoktur ki karşıtlar olabilsin! Sözünü
ettiğimiz mertebe Tanrının “Zat” mertebesidir, kendi Zat’ından başka hiçbir
şeyin olmadığı bir keyfiyet yani. Dikkat et, bu mertebe sadece bizim için
yokluk ve hiçliktir, Tanrıya nispetle yokluk ve hiçlik olamaz, eğer olursa
ikilik olur. Bir Tanrı, bir de yokluk olur ki, onun adı putperestliktir!
Öyle değil mi?
- Evet efendim haklısınız, ama bunu kavramak pek kolay değil.
- Kolay olduğunu söylemedim ki, ama tek kurtuluş yolu olduğu kesin.
İnsanoğlu ancak idrakini genişlettiği zaman hayatı kendine zehir eden
dertlerden kurtulabilir. İşaya peygamberin “Bakacak bakacak görmeyecekler,
duyacak duyacak anlamayacaklar” derken kastettiği şey işte budur. Eğer insan
baktığını göremiyor, duyduğunu anlayamıyorsa, daha uzunca bir süre acıların
örsünde dövülecek demektir!
- Efendim ben baktığımı görebiliyor, duyduğumu anlayabiliyorum, ama yine de
varlık ve yokluk konusunda zorlanıyorum.
Bilgenin yüz hatlarında acı bir tebessüm belirdi, parmağını uzatıp biraz
evvel seyrettiği erik ağacını gösterdi:
- Demek baktığını görebiliyorsun? Peki bak bakalım şurada ne görüyorsun?
- Çiçek açmış güzel bir erik ağacı görüyorum efendim.
- O kadarını bir kedi bile görebilir, başka ne görüyorsun?
- Başka bir şey göremiyorum.
- Oysa ben gövdesinden dallarına doğru yürüyen öz suyunu görebiliyor, kalp
atışlarını bile duyabiliyorum. Dahası, çevresindeki varlıklarla uyum içinde
aktığını da sezebiliyorum, demek ki bakmadan bakmaya fark var, sadece baş
gözüyle değil, gönül gözüyle de bakmayı öğrenmelisin. Eh kolay iş değil,
bıkıp usanmadan deneyeceksin.
Şaşkın bakışlarla erik ağacını seyreden çömezin dalıp gittiğini gören bilge
sesini yükselterek devam etti:
- Tekrar konumuza dönelim. Öyleyse acıyla sevince sıradan insanlar gibi
birbirinden kopuk duygular olarak bakmamalı, yaratılışın olmazsa olmazları
olduğunu idrak etmelisin. Bu bakış açısı, seni sevinçler karşısında aşırı
iyimserliğe, acılar karşısında aşırı kötümserliğe düşmekten koruyacaktır.
İnsanoğlu acı ve sevinçten payına düşeni tevekkülle kabullenirse, tıpkı şu
ağaç gibi doğayla kavga etmeden yaşayabilir. Aksi takdirde yaşam, acıların
insanı mutsuz ettiği, sevinçlerin ise yapay mutluluk sağladığı anlamsız bir
oyun olmaktan öte gidemez. Kısaca, insanın yapacağı en saygıdeğer iş kozmik
uyumu yakalayabilmektir. Acılardan kurtulmanın yolu, acıya Tanrının
gözleriyle bakmaktır!
- Öğütlerinizi tutacağımdan emin olabilirsiniz efendim, beni aydınlattığınız
için teşekkür ederim.
- Benim işim aydınlatmak değil, ben sadece yolu gösteririm, aydınlanacak
olan sensin. Hadi git artık.
Çömez üstadın önünde saygıyla eğildikten sonra boşalan çorba kasesini alıp
yürüdü. Bilge sırtını yavaşça ağaca yaslayıp gözlerini yumdu, erik ağacında
vızıldayan arıların sesini dinlemeye koyuldu.
Hiçbir
yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden
alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa /
Index
/
Roket bilimi /
E-Mail / Quantum Teleportation-2
Time Travel Technology / UFO
Galerisi / UFO Technology/
Kuantum Teleportation /
Kuantum Fizigi
/ Uçaklar(Aeroplane)
New World Order(Macro Philosophy)
/ Astronomy
|
|