Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 - Turkey / Denizli 

Atlantis ve Mu'nun kadim bilgeliği ve Hz.Ali


Çetin BAL: İslamın tasavvuf felsefesi, eski Mu ve Atlantis kıtalarından dünya insanlığına miras kalan kadim bilgeliğin günümüze uzanan bir açılımını içinde barındırmaktadır. Hz Muhammet'in bilgelik dolu varlığında özetleşip kendini ortaya koyan bu sırlı bilgilerin giriş kapısı Hz Ali'nin kişiliğinde daha bir anlam kazanıp kendini ortaya sermektedir.


Hz. Muhammet, dönemi içinde bu antik bilgeliğin kayıtlarına sözlü ve yazılı şekilde ulaşmış ve bunları kendi zihin potasında eritmiş ruhsal yeteneklere haiz evrensel bir öğretmendir. Hz Muhammet'in dünya dışı varlıklarla birebir iletişime geçmiş olması fikri yada antik yunandan eski hindistana kadar uzanan kadim bilgeliğe sahip olması ve bu yazıtların sözlü bilgisine sahip olması onun yüksek manevi değerini küçültmez.

Hz. Muhammet'in varlığı içinden yansıyan  allah'ın nuru Hz. Ali'ye aksetmiştir. Ordan da bu nurun ışığı  islam tasavvuf'u adı altında sayısız evliya, eren, sufi, mutasavvıf, veli zatların ilmi varlıkları içinde kendini açığa vurmuştur halka yansıtmıştır.Her veli, düşünür, ermiş yada tasavvuf üstadı kendi görüş ufukları ve kabları nispetinde bu ışıkla dolup gönül aynalarından halka bu manevi ilmi sözlü olarak hal olarak (keramet ehli) kendi kapasite ve kabiliyetleri, kendi istidatları oranında bu nura(hakkın ışığı) kanal olmuşlardır.Bu evrensel bir öğretidir.Bu öğretiyi belli bir coğrafyanın sözlü edebiyatı içine yada islamın kendi kültür çerçevesi içine sıkıştırmaya çalışmak yanlış olur. Hakikatin bilgisi (ışığı) hiç bir zümrenin, kavmin yada topluluğun tekeli altında değildir. Her kavim her kültür her allah dostu kendi dilince kendi  ortamının sözlü ve yazılı edebiyatı içinde bu gerçeği dile getirir.Örnek olarak Yahudi kabala felsefesi yada Hindistan evliyalarının (yogi'ler, swami'ler.. vb) kültürü içindende aynı gerçek değişik kelimelerlede olsada kendini ifşa eder. Bu evrensel bilgileri dünyadaki yerli halkların(kızıl dereliler, inkalar, mayalar, aborjinler..vb. gibi) sözlü edebiyatı içinde bile bulmak mümkündür.Eski kadim mısır kültüründe, kayıp kıta Mu ve Atlantis'e ait kadim bilgiler içinde bile bu hakikatin ışığını bulmak mümkündür. Bu ışığın kaynağını takip etmeye çalıştığınızda kendinizi yıldızlar arası bir boşlukta başka dünyaların farklı kültürleri ile karşı karşıya bulmanız mümkündür.

'' Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır. İlmi isteyen kapıya gelsin. '' Hz. MUHAMMED

[ İlim ve Nokta
Hz. Ali'ye (s.a) insanlar sordular. Hz. Muhammed Mustafa Aleyhisselam sizin hakkınızda buyurdu ki: Ene Medinet-ül İlmü ve Aliyyün Bab-ü hâ.

"Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.

Ya Ali ! biz senden bu ilmin sırrından sual ederiz, bize haber ver, bu ilim nedir ? Hz. Ali (s.a) buyurdu ki “El ilmü nokta tün Fe kessere hâ El cahilûn.” İlim bir nokta idi cahiller (boş sözlerle) onu çoğalttı.

Ya Ali ! o nokta nedir ?

Hz. Ali Buyurdular: Ne zaman bu sır cahillere aşikar olursa, bilin ki kıyamet yakındır. Allah’ın bilinmeyen bu gizli hikmetlerinden size haber vereyim, lakin şu şartımı da hiçbir zaman unutmayasınız. Benin sizlere açıklayacağım ilahi sırları ehil olmayanlara açıklamayasınız.

“Allah’ın bilinmeyen gizli hikmetleri, semâvi kitaplar olan yaprak sahifelerinde, Tevrat’ta, Zebur’da, İncil’de ne kadar sır varsa, Kur’an-ı Kerim’de de vardır. Ve yine bu sırların hepsi Kur’an-ı Kerim’de toplanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de olan sırlarda Fatiha Suresinde toplanmıştır.

Fatiha-yı Şerif’teki sırlar da Besmele-i Şerif’te toplanmıştır.Besmele-i Şerif’te toplanan sırlar ise Besmelenin baş harfi olan Bâ’ dadır. Bâ’daki sırlar da,O’nun altındaki noktadadır. İşitin ve bilin ki, işte ben o noktayım.” Buyurdular.]
 

Bu noktanın sırrına  istinaden Hz.Ali için şu şiir yazılmıştır.

Yok iken, yer ile gökler
Ezelden Kudret kandilinde görünen Ali’dir
Kün deyince Bezm-i Elestden
Evvel Âlemi var eden sultan Ali’dir


Dervişim deyipte meydana geldin
Varlığın terkedip geçebildin mi?
Bu meydana geldin erkâna girdin
Bu erkânın sırrını seçebildin mi?


Biz insan varlığının özünü ve ruhsal yanının sonsuz potansiyellerini anlama gayreti ile bu yazıları ifşa etmiş bulunuyoruz. Biz bu yazılar dahilinde uçsuz bucaksız bu evren içindeki sayısız dünyalar içinde tezahür eden olayların şekli ile yada kültürün kendi içinde gelişen sorunsalları ile ilgilenmiyoruz. Sonsuz evrenler içinde tezahür eden bilinçli varoluşun kendisi ile ilgileniyoruz. Gayemiz farklı mezhepler, farklı kültürel mevzuatlar ve ideolojiler üstünden(ötesinden) insan gerçeğine bakmaya çalışmaktır.Gayemiz düşünce piramidinin en üstüne çıkmaktır.

Bu en üst bakış açısına ben Makro Felsefe diyeceğim. Bu felsefeye göre yaşayan insanlarada Makro Toplum diyeceğim.


Makro felsefi inanç sistemi, Anadolu'nun antik çağ, eski yunan doğa filozofları eski Türk inancı Şamanizm, eski İran ve Kürt inancı Mazdek , Mani, Zerdüştlük, Budizm, ayarıca Yahudi, Hıristiyan ve İslam’ı senkretik-gnostik yaklaşımlar gibi birçok değişik inanç ve tasavvufi (felsefi) sufi düşüncenin kaynaşımından oluşup gelişen Anadolu İslam Tasavvufu ile benzeşen bir inançtır. Bu inanç öz itibarı ile tüm VARLIĞI ve Hakkı (tanrıyı) insanda gören bir inançtır.

Makro Toplumun bir parçası olmak ve bu birlikteliğe katılmanın ön şartı üç ana inanç değerinin anlaşılmasından tanınmasından ve kabülünden geçer.

Makro Felsefeyi oluşturan üç temel değer:

1- Evrensel zihnin tanınması
2- Reankarnasyonun tanınması
3- Ruhun sonsuz tekamülünün tanınması


Makro Felsefenin dayandığı ana fikri sutun Allah’ın varlığına ve birliğine (Tevhid) inançtır. Hakk’a giden yolda dayanılacak tek destek, iman, inanç, gizli kalb evinde misafir edilen Allah’ın sevgisi (muhabbetullah) ve dostluğudur. Bu muhabbet dinin ve imanın gereğidir. Sevginin merkezi olan kalbde de yine aynı muhabbet yer almaktadır. İnsan varlık aleminin en önemli varlığı ve Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Kainatta onun dışındaki bütün varlıklar ona hizmet edecek mahiyette yaratılmıştır. Kalp de insanın merkezi hükmündedir. İnsandaki bütün hasseler kalbe hizmet eder, onun etrafında dönerler. Kalbin en mühim özelliği Hakk’ı hisseden yer olmasıdır. Bundan dolayı kandile benzetilir.

Makro felsefe çeşitli ve farklı kültürlerden, dinlerden, inançlardan aldığı öğeleri sentezleyerek bünyesine alarak orijinal bir öğreti yaratmıştır. Makro felsefede Hıristiyanlık’tan, İslamiyet’ten, Budizm’den, Mani inancından, Zerdüşlük’ten ve tün dünyanın yerli inanç sistemlerinden, yerli inançlarından ( kızıldereliler, aborjinler) vb. unsurlar görülür. Düşünüldüğünün tersine Makro Felsefe İslamiyet’ten farkı, onun şartlarına, olmazsa olmazlarına uzak duran bir felsefedir. Aslında temelde İslamın şekilci ritüellerini ( namaz kılmak, hacca gitmek, oruç tutmak.. vb. gibi ) değilde  islamın yada hristiyanlığın, yahudiliğin yani dinlerin diyelim özündeki bilgiyi o ahlak demini hayata geçirmek asıl gaye olmalı.

Makro felsefe; insanı merkezine koyan (insanı merkez alan) tün dinlerin birliğini esas alan evrensel bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğretidir. Amacım bu gerçeği toplumsal bir olgu haline getirmektir.

Makro Toplumun tek inancı şu önerme üstünde yükselir: “Sevgi bizim dinimizdir; başka dine inanmayız.”

Hümanizm( insan sevgisi), Makro Felsefenin Temel Karekteridir.

Makro Felsefe öğretisinin temelini insan sevgisi yani hümanizm oluştur. Makro bakış açısına sahip olanlar insanda tanrısal özellikler görürler. Onlara göre insan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana değer verilmelidir. Çünkü insan dünyadaki her şeyin yaratıcısıdır. İnsan yaratan ve yaşatandır.Her insan kendi yaşamından kendisi sorunludur. Çünkü düşünceler yaratıcı bir enerjidirler. Neyi düşünürsek onu yaratıyoruz.Tüm yaşamımız bizim düşündüklerimizin birer toplamı ve yansımasıdır. Hümanizm, insan sevgisi temelinde tüm “kerametlerin/ mucizelerin” insanda olduğuna inanır. Bunu “her ne arar isen insanda ara” özdeyişiyle dile getirir.

Makro bakış açısına sahip biri kendi dışındaki inançsal, dinsel, kültürel farklılıkları bir gerçeklik olarak görür ve saygı ile yaklaşır. Makro Felsefe herkesin kendi doğrusu olduğuna inanır.

Makro insan dogmatik ve bağnaz değildir. Makro bakış açısına sahip olanlar kuralcı ve biçimciliği reddederler, öze, önem verirler. Diğer dinlerde, inançlarda olan, insan yaşamının her alanına müdahale eden kendileri dışında “doğruyu” görmeyen katı donuk yaklaşımları Makro felsefede bulamazsınız. Dogmatizme karşı, bilimden yana, insan aklının ve iradesinin özgürlüğüne inanırlar. Makro felsefe eleştirel bir yaklaşımı savunur. Makro felsefe öğretisinde “mutlak”lık, “değişmez”lik söz konusu değildir. Kılık-kıyafetten, ibabet etme biçimine, dünyaya, yaşama bakışta bu farklılıkları açık seçik görmek mümkündür.

Makro bakış açısı rasyoneldir. Makro felsefede akıl ve mantığa aykırı düşüncelere / inançlara / uygulamalara yer yoktur.Makro felsefe gerçekliği temel aldığından dolayı, realisttir, ilericidir. 

Makro felsefe sürekli bir değişim ve gelişimden yanadır.

Makro felsefe donmuş, kalıplaşmış bir öğreti/inanç değildir. Tüm insanlık tarihini içine alan sürekli bir gelişimi, değişimi ve ilerlemeyi kabül ederek daha da ileri doğru gidilmesi gerektiğini öngören bir düşünce sistemidir. Bahsi geçen veciz sözde olduğu gibi: “Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!”   Bilgide ve bilmede bir hudut çizilemediği için tüm Makro öğreti yenilikleri ve değişen bakış açılarını temel bir eksende bünyesine katarak öğretilerini genişletmeyi hedef alır. Makro felsefe yaşanılan gezegene, zamana, mekana göre, yaşam biçimlerinin şartlarına göre evrensel birlik çerçevesinde yeniden uyarlanabilir bir felsefedir.Çünkü temelinde kalıplaşmış öngörüler yoktur.

Makro felsefe öğretisi evrenseldir. Hoşgörü üzerinde yükselir.

Makro felsefe evrensel özellikler gösterir. Bu nedenle yalnız başına hiçbir ulusa, etnik guruba mal edilemez, onunla sınırlanıp daraltılamaz.

Makro felsefe yeryüzünde yaşayan tüm insanları din, dil, ırk, inanç, cinsiyet ayrımı yapmaksızın bir ve eşit olarak görür. Makro felsefe islam tasavvuf erenlerinin öğretisinde ki “72 millete bir nazarla bakmak” ilkesi esastır. Bu tüm insanlar için eşitlik ve kardeşlik demektir.

Uluslarüstü bir inanç bir yaşam tarzı olan Makro felsefe, kendisini ''Makro İnsan'' gören, makro insan hisseden bütün uluslardan insanların ortak bir inancı ve ruhsal kültür mozaiğidir.   

Makro felsefe öğretisi Makro felsefe inancı ve kültürü her türlü ırkçı-şovenist ve milliyetçi akımı reddeder. Ona karşı mücadele eder. Bu anlayışlarda barışçı, eşitlikçi ve evrenseldir.  Tüm evren boyunca sayısız yıldız sisteminde meskun olan yaşam biçimlerininde bizimle aynı evrensel haklara sahip olduğunu düşünür.

Makro toplumdaki eğitim ve öğretim sisteminin en temel amacı ''Duygu ve ilimde en yüksek düzeye ulaşmak, tanrısal sırlara erişmektir. ''


 1)Hakka ve öze güvenip tevekkül ile ruh ve bedeni arındırarak emanet eylemek; 2) Allah’ın birliğinde tevhid olup “Mutlak-ı Vücud” olarak bütünleşmektir, “ölmeden önce ölmektir”. Bu hale Makro Farkındalık yada Makro Bağlantı'da denebilir.

 Bu tasavvufi anlayıştan dolayı; Allah dahil, Kainat ve canlılar birbirinden ayrılmaz biçimde bir bütünlük içinde; etik, estetik, naif, eşit, canlı, enerjik, hareket halinde “varoluş çevrimi”de olup tek mevcudiyettir. Büyük mutasavvıf Şeyh Ekber Muhiyiddin İbn Arabi (Ö.1240); “Allah ve Allah’ın sıfatlarından başka bir varlık olmadığını, Kainattaki varlıkların hakikatte İlahi sıfatların görüntüsünü aksettiren bir ayna ve Hakk’ın tecellileri olduğunu” söylemektedir ki; varoluş ve zuhur, akıl ve Mutlak-ı Vücud konularında tasavvuf ehli kamillerde aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. “Her nereye dönerseniz dönün, orada Allah’ın yüzü vardır”


Tanrısal sırrı öğrenme ve Tanrısal birliği deneyimleme Makro Eğitim Sisteminin ana gayesi olmalıdır. Eğitimde gaye Birliğe yönelmek ve yöneltmek ve tüm insanlarla evrensel zihin düzeyinde bir olduğumuzu görmek ve göstermek! En son noktada Allahın varlığına ulaşmak!

  ''Hakk'ı görmek, zaman ve mekân içinde tanrısal demin (alemin) gücü içinde erimektir.''   

    Hakikat'e ermek (varmak), sırrı Hakikat’e ulaşmak Hak’ı özünde bulmaktır.

Tasavvuf erenleri ve sufilerinin düşünce biçimleri Makro Felsefi bir anlayışın tam bir yansımasını verir bize. Bunlardan biride Hacı Bektaş Veli'dir.


Hacı Bektaş Veli’nin felsefesinde tasavvufi öğeler vardır. Tasavvufta amaç Tanrı’nın sırrına erişmek ve onunla bir olmaktır. Bu amaca erişmenin yolu ise Tanrısal aşktır. Aşık, her şeyde Tanrı’nın güzelliğini görür. İnsan bu güzelliğin bir parçasıdır. Tanrı, insanı yaratırken kendi nurunu ve güzelliğini (cemalini) ona vermiştir.


  ''Okunacak en büyük kitap insandır.'' Hacı Bektaş Veli (1271- ?)

Uluslar arası bir düzlemde küresel dünyanın artık ihtiyaç duyduğu bir anlayıştır Makro Felsefe ve Makro insan modeli!

İnsanlar sürekli tüketerek ve sadece dünyevi ihtiyaçlarının tatminine odaklanarak mutlu olamayacaklarını anladılar. Günümüzde hız ve baş döndüren teknoloji "hayatı kolaylaştırıyor" gibi görünse de, yalnızlık ve mutsuzluğa çözüm olamıyor. Hep eksik kalan bir şeyler oluyor. Maddi yaşamın ağırlığı insanın manevi ihtiyaçlarını da artırıyor. Soğuk çalışma hayatının, sevgiden uzak ilişkilerin ve seviyesiz iletişim bombardımanının altında ezilen birey, hayatına "anlam" katmak için manevi bir anlayışa ve evrensel bir öğretiye ihtiyaç duyuyor.Bu anlayış, devasa evrenin mekanik bir dişli çarkını andıran yapısı içinde önemsiz bir parça olduğumuz gerçeğinin aşılarak daha holistik( bütüncül), canlı ve yaşayan bir evrenin parçası olduğumuz gerçeğinin idrak edilebilmesiyle elde edilebilir. Hepimiz evrene ait en küçük ve önemsiz gibi görülen bir parçanın devasa  bütün bir sistemi enterese ettiği bir evrende yaşıyoruz.Herşey birdir. Herşey bir diğerini etkiler.

İçinde yaşadığımız kapitalist-emperyalist toplumsal düzen etik değerlerden yoksun, sadece çıkar ve menfaatlerine kilitlenmiş egosentrik bireyler yaratmaktadır. Düzen, sadece akıl fukarası değil aynı zamanda duygu ve değer fukarası insan tipi üreterek devasa bir makinaya benzeyen duygusuz-sevgisiz sistemine entegre etmektedir. Bir kez entegre olan insan ise kendi modelini hayatın her alanında yeniden üretmektedir. Yardımlaşma, paylaşım, dayanışma gibi duygular yerini çıkar ve menfaat üzerine kurulmuş birlikteliklere bırakıyor. Bu da insanların bütün ferdi ve toplumsal değerlerden soyutlanarak birer „bitirim“ , „menfaat abidesi“ne dönüşmesine yol açıyor. Maddi ya da manevi menfaata dayanmayan bir dayanışma ve yaşam ruhu ancak insanın kendine ve o evrensel anlamdaki insana saygı ve muhabbet duymasıyla olanaklıdır. Kendi beninde bütün benleri birleştiren insan ancak bu evrenselliği yaratmaya adaydır. Hiçbir firtına ve deprem karşısında yıkılmadan ayakta kalan sıhatli ve sağlam bir kişilik ancak etik değerle mümkündür. Sevgi ve evrensellik eksenli etik değer insanı hem sürüleşmekten hem de kişilik parçalanmasından koruyarak güçlü bir bireye dönüştürür. Ancak güçlü bireyler, içselleştirilmiş toplumsal ve ilahi mabutların önünde eğilmeyi reddeder.

Milliyetci ve ırkcı yaklaşımlar yüzyıllardan beri üzerinde yaşadığımız dünyayı kan gölüne çevirdi ve halen de çevirmektedir. Irk, din, dil, deri, cinsiyet ve kültürel ayrımcılığa dayanan savaşlardan karlı çıkanlar daima para babaları, tahakküm baronları ve din tacirleri olmuştur. Kalabalıkları oluşturan geniş kitlelerin payına ise bu savaşlardan sadece gözyaşları ve acılar kalmıştır. Bir avuç azınlığın mutluluğu için yapılan bu savaşları reddediyoruz.

Neden tek bir dünya devleti ve tek bir dünya siyaseti ve tek bir dünya insanlığı ırkı, tek bir dil, tek bir genetik insan profili anlayışı geliştirilemiyor?

Evrenin bilincine açılan kapılar...

Süleyman DİYAROĞLU 'na ait yazıların yeniden özetlenerek yorumlanmış bir sunumu.

Not: Orijinal metinler üstünde Çetin BAL tarafından eklemeler yapılarak değişiklikler yapılmıştır.

Bilginin frekans değerliliğinin yükselmesi ile hangi perdeden gelişine bağlı olarak kişinin daha yüksek gerçeklere doğru kanat çırparak uçması ve yükselmesi söz konusudur.

Artık çok iyi bildiğimiz gibi varoluş kendisini dualiteye mahkum etmiş bir yapıdadır. İfade ettiğiniz veya sahip olduğunuz bilinç boyutuna bağlı olarak varoluşu ele aldığımızda, ister yaşadığınız 3 boyutlu bu hayatta, ister Kozmos’un idarecisi olan Elif’in yapısında, ister Tanrı bilincinin (En-el Hak) ifade edildiği boyutta ve hatta isterseniz Allah boyutunun ifadesinde, hepsinde, İKİLİK (Dualite) kaçınılmaz bir ilahi yapısal gerçekliktir.

Varoluşu, (Heplik boyutunu) “BİR”in parçalanmış ve kaotik bir yapısı olarak ele almış ve bu kaotik yapının aynı zamanda ilahi bir denge anlayışıyla “düzene” sokulduğunu söylemiştik.

“Evrenin en temel yapısını” oluşturan şey ışıktır. O ki (Allah) tüm alemleri, herşeyi kapsayan güçtür.

Tüm bu bilgiler gerçekte, yukarıdaki bilgilerin de bize gösterdiği gibi“Aynı “BİR”in kendi içinde bölünmesi ile oluşan bir yapıdan başka bir şey değildir!!!? Ve gene açıktır ki, her şeyin ama her şeyin toplam ifadesi, “Bütünü” yani “BİR”i veren bir yapıdadır.

“Tesadüf Tanrının bir diğer ismidir sadece” demiş üstatlar. Tüm varoluşun gerçekte bir “hiçlik” ten oluştuğunu ve buna rağmen bu sonsuz alemlerin “Tanrısal sayılar, değerler ve denklemler” üzerine oturtulmuş olacağını düşünmek, sınırlı bilinçler için gerçektende anlaşılamaz kavramlardır.

Öyle ilginçtir ki, morfojenik rezonans ile (toplumsal bilinç) oluşturulan değerler, ama harf, ama sayı, ama semboller, bir tarafta varoluşu kusursuz şekilde işleten “gizemli güçlere” dönüşürken, diğer taraftan tüm bu değerlerin “mutlak karşıtı” olan “Hiçlik” kavramına da ulaştırırlar bizi!!.

Kadim bilgiler, kendi bilinçlerimiz ile yarattığımız tüm sembol, harf veya sayı sistemlerinin “bu varoluşu ifade eden” ve “enerjinin gizemli sürekliliğini sağlayan” değerler olduğunu söyler bizlere.

“Düşünce” kendisini bu değerler ile “zahiri”, yani açıkça bilinen ve görünen” kılarak “kelama” dönüştürür. (Ve unutmayın ki, “Herşey kelam ile başlar”. (Heplik boyutunda)

Evrensel bilgi felsefesi varoluşun yaratılışının “Evrensel bilincin” üzerine kurulduğunu,tüm alemlerin, bilinen bilinmeyen herşeyin bir elektromanyetik alan oluşturan bu yasalar üzerinde süregeldiğini açıklar bizlere!!!?

Tanrının nuru bilinmezliklerin tüm bilgilerini kapsayan ve bu yolda birçok yasaları bünyesinde toplayan, var eden-var ettiren bir güce sahip elektromanyetik bir alandır. Kâinatlar Nizamını kuran, tüm sistemleri yöneten ve tüm güçleri elinde tutan bir Evrenler-Kâinatlar yasasıdır ki, bunu hiçbir şekilde, hiç kimse asla değiştiremez. Ve asla da değiştiremeyecektir. Bu elektromanyetik güç alanı sizin bilinmezlik sınırınızdır. İşte bizler sizlere bugüne kadar kapalı kalmış olanı yavaş yavaş açıyoruz.Bu sınır Evrensel Güç'ün düşünce okyanusunu ifade eder.Bu güçle birleşebilen bir sınırlı zihin o kadar genişler ki sınırsız bir hale ulaşır.Ve tüm sonsuzluğu ihata edebilecek bir imkana kavuşur.Bu evrensel güç mutlak bir enerji alanını ifade eder. Yada ebedi bir hayatı ifade eder.Allah kavramı aslında evrensel bir güç alanını ifade eder.İnsanın amacı o mutlak bilinç alanına ( o mutlak boyuta) ulaşabilen bir bilinç olmaktır. Sınırlı bedenin tabi olduğu boyutsal frekansların ötesine geçerek zaman ve mekan kaydından kurtulabilir. Allah nedir? Ona anlam olarak sınır konamaz ve her kim ondan ne anlarsa “O” odur!

O (harf olarak) ve O (sayı olarak) gerçekte bir “ortak değerin” farklı ifadelerinden başka birşey değildir. (Kadim bilgiler bize her harfin bir rakam karşılığı ve doğal olarak da her rakamın bir harf karşılığı olduğunu söylerler. Tüm batıni öğretilerin aynı kaynaktan çıktığını unutmayın; ve bu kaynağın da bütün uygarlıkların ondan var olduğu Mu uygarlığı olduğunu da gene hatırlayın. İşte bu bâtınî/ezoterik öğretilerden/okullardan biri olan Hermes ve takipçilerinin, bir adayı inisiye ederken (Tükçede “el vermek” denilen olay) kullandıkları sembolleri anlatan aşağıdaki paragraf ele aldığımız konu ile yakından ilgilidir. (Cihangir Gener: “Ezoterik-Batıni Doktrinler Tarihi”-Yenilik Basımevi:

“... adayı Kutsal Semboller Muhafızı adı verilen görevli rahip karşılar ve birinci sınavı başarıyla tamamladığı için kendisini kutlardı. Bu salonda yer alan 22 dev heykelin altında 22 temel sırrı ifade eden aynı sayıdaki harfler ile bunların sayısal sembolleri vardı. Bunlardan 1 sayısı ve “A” harfinin, Tanrı’nın ve O’nun yeryüzündeki en yüksek ifadesi olan insanın sembolü olduğunu öğrenen adaya diğer sırlarda sırasıyla verilirdi”-s.34.

Hermes’in, bilinen yazılı tarihten çok önce (yani en az 10.000 sene önce) rahip adaylarını inisiye etmek için kullandığı bu bilgiler gerçekte bize hiç de yabancı değildir. Tasavvuf’a biraz ilgisi olan her insan bilir ki Arap alfabesindeki elif harfi, batıni/ezoterik öğretide insanı temsil eder!!! HER NE KADAR ALFABE DEĞİŞMİŞSE DE, KOZMİK İFADE AYNEN, ANLAM BULMUŞTUR!!! Hermes’in “A” harfi ve “1” rakamı neyi ifade etmişse 10.000 sene önce, Arap alfabesinin Elif’i de aynı şeyi ifade etmiştir.

O kadar ki, sevgili İtzhak Bentov, yaptığı kozmik bilinç yolculuğunda Alef/Elif ile karşılaştığında (Alef olarak da yazmamın sebebi Bentov’un Musevi olması ve doğal olarak gördüğü yapının (Elif ve 3 çakrası) İbrani alfabesi ile anlam bulmasındandır.) Hermes’in 10.000 sene önce öğretilerinde yer alan tüm gizemleri kendisi aynen deneyimlemiştir. Elif, aydınlık yüzünden 22 temel İbrani harfini tam bir düzen içinde boşluğa yayarken, karanlık yüzünden de aynı harfleri kaotik bir yapıda varoluş’a yaymaktadır. Zaman ve mekanın olmadığı boyutlardaki değişmeyen Hak-i Katlerdir tüm bu ifadeler. İster Hermes’in, ister Bentov’un isterse de Yunus’un bilinci ile deneyimlenmiş olsun!??

Öylesine inanılmazdır ki, 0 rakamının harf olarak bir karşılığı yok iken (ki olmaması da son derece doğaldır çünkü “HİÇ”liği ifade eder!) sembolik anlamda onu birebir ifade eden harf 0 harfidir.

Diğer taraftan O (Sıfır), tüm bu hiçlik boyutunu ifade edişle beraber öylesine bir bilinç yapısı ortaya koyar ki şaşırmamak elde değildir. Sayı sistemini 1’den 9’a kadar sayarsak, bu noktadan sonra ileriye (geleceğe veya sonsuzluğa) doğru gidebilmemiz ancak ve ancak “Hiçliği” ifade eden O (Sıfır) sayısı ile mümkündür (Unutmayın 9 (dokuz) değişim, dönüşümü ifade eder. Bundan sonra gelen 10 sayısı ise sadece ve sadece ilk başlangıcın yani, 0 1 rakamlarının ters yazılışından başka birşey değildir. Eh, demişler ya, “Görünen, görünmeyenin tezahürüdür diye!! (Unutmayın, sizin aynadaki tezahürünüzde de sağ taraf solda, sol taraf sağdadır!!)

Bütün bunların yanında O, sembol olarak da bir anlam ifade eder mi? Tabi eder! Yaşamın sonsuz döngüsünün ‘kesintisizliği’. O sembolünün çizimindeki hareket şeklinin tüm gezegenlerin, güneşlerin, galaksilerin, evrenlerin ve de atom ve atom altı parçacıkların ortak hareketi olan “dönüşü” ( Mevlevi semahlarının sırrı da budur) anlattığı açık değil midir?

Çağdaş bir evliya olan benim sevgili Bentov’um yaptığı kozmik yolculukta “O” ile karşılaşmadan önce, bu sonsuz boşlukta varlık alanına çıkmış herşeyi kendi içinde barındıran o yapıya dönüp baktığında,tüm galaksilerin, evrenlerin, kozmosların ve süper kozmosların hepsinin, devasa bir küre içinde olduklarını görür; sonsuz boşlukta “mavimsi neon bir ışıkla parlayan” devasa, kusursuz bir “inci tanesi”!!!.

Ve bu devasa inci tanesinin, 2 boyutlu çizimde ifade ediliş şekli de, en gizemli sayı, harf ve sembol olan “O” dur.

Okült çalışmaların en ilginç ve doğal detaylarından birisi ise, her farklı inanç toplumunun, benzer bilgiye kendi inanç sistemleri aracılığıyla ulaşmasıdır; İslam sufileri, velileri ve mistikleri, Musevi kabalacıların yada tibetli rahiplerin, hintli mistiklerin kendi bilinçleri ile o noktaya ulaşarak kendi kültürleri ve dilleri içinden o gerçeğe dair bir takım tanımlamalar ortaya koyması söz konusudur.

İslam tasavvufu bu gize kendi bildiği yolla ulaşırken aynı gize Hıristiyanlık Gnosis ile Musevilik de Kabalistler yolu ile ulaşmış ve hepsi de, istisnasız olarak aynı bilinci ifade etmişlerdir. İslamın kendi dil bilimi ile “Hû” dediği bu güce, onlar “YHVH” demişlerdir.

Musevi dininin takipçileri YHVH kelimesini, sahip olduğu olağan üstü frekanstan ve ifade ettiği bilinç boyutundan dolayı “telaffuz dahi edilmesi mümkün olmayan” bir konumda kabul etmişler ve onun yerine “Adonai” demişlerdir.

Nasıl okunduğu veya okunması gerektiği konusunda bile kesin bir bilgiye sahip olmadığımız bu kelime (YHVH), Musevi dostların dilbilgisinde “Adonai” diye ifade bulurken aynı zamanda çok ilginç bir noktaya da taşır bizi.

“Adonai”, evrensel bilinci ifade edebilen üst boyut varlıkların ortak selamlaşma ifadesidir de aynı zamanda. Varlıkların isim ile sınırlandırılmayıp, sahip oldukları bilinci ifade eden aura rengi ve/veya frekansı sayesinde tanındığı bu boyutlarda “Adonai” yani YHVH adeta Alevi/Bektaşi erenlerinin birbirlerini selamlarken kullandıkları “Hû” gibidir.


Tasavvuf Senfonisi’nin Kozmik olduğunu, İslam tasavvuf felsefesinin kozmosun temel ifadelerini taşıdığını söylerken ve Anadolu islam tasavvufunun La frekansındaki bilinci ifade ettiğini söylerken pek de abartmamışız demek ki!!!

“Hû” yani (O) tüm mistikler tarafından ifade edilmiş bir değerdir ve kimsenin tekelinde de değildir. Bütün inanç sistemleri, kendi içinde bu değeri yaratmıştır bir şekilde. Öyle ki, Masonluk dahi bunu sembolik olarak ifade etmiş ve “hiçbir zaman açılamayacak bir son kapı her zaman kalacaktır” demiştir.

İşte, o “son kapısının ardındaki güç”ün ifadeleri olan “hiç”lik ve “hep”lik yapısı, sevgi ile varlık alanına çıkmış bir bütün’ün parçalarından başka bir şey değildir.

Hiçlik’ten Hepliğe doğru hareket eden bu yapı, Hepliğin kendi içinde parçalara bölünüp farklı yapılar ile ifade bulmasıyla Hz.Ali'nin o ünlü sözünü hatırlatır; “Bilim bir tek nokta idi; gafiller onu çoğalttı.”

Hz.Ali, kendi bilinç boyutunun frekansını da yansıtan bu söz ile hakikat boyutu bilincinden uzak olan varlıkların düşünce yapılarını anlatır bize. Okült bilgilerin hemen tamamında daire (veya sıfır rakamı) içinde bir nokta ( ) ile ifade bulan bu bilinç hali, ayrıntılarında o sonsuz kaotik ve adeta anlaşılamaz yapıya dönüşür. Ve işte bu bilinç halinin ifadesi Hz.Ali için “gaflet”ten başka bir şey değildir!?! Gaflettir çünkü “Hakikat Boyutunun dışındaki tüm yapı aldatıcı ve yanıltıcıdır. Sizi sonu gelmez bir kabusa mahkum eder. Hırsınızın, egonuz ve maddenin esiri olup tüm varoluşun bu değerler üzerine kurulduğunu sanırsınız. Bütün bunların arkasında yatan HAKİKATİ göz ardı edip sadece dünyasal değerlere saplanıp kalmış, bunlara mahkum yaşayan gafiller olursunuz!?!

Ama ne olursa olsun, adem bilincine çözülmez bağlarla bağlı gibi görünen tüm bu varlıklar bile yine de Tanrı’nın “koşulsuz sevgisi” ile sarılmışlar ve bu lütuftan yararlanmışlardır. Yararlanmışlardır çünkü “Sevgi kozmik yasadır.”

Sevgi herşeydir. Ve herşey de Ali’dir!! Ali Tanrısal bilincin, sevginin kendi olmaya hak kazanmış bu yaşamın “meyvası”dır!! O varoluş’un en büyük sırlarından biridir! O bedenlenmiş melek, beden almış Tanrı’dır.

Israrla ve sürekli olarak hatırlattığım bir gerçeği bir kez daha analım; ister Budizm olsun, ister Kabbala, ister şamanizm veya isterse Mısır’ın piramitlerinin ıssız adalarında gerçekleştirilen binlerce yıl önceki inisiyasyonlar, batıni öğretilerin tümü aynı kaynağı kullanmış ve bu kaynağı farklı dillerde öğretiye çevirmişlerdir; yani bilgi, ne olursa aynıdır.


“Naacal öğretisine göre (ki yazar bu bilgilerin alındığı tabletlerin 15000 yıllık olduğunu ve kayıp Mu uygarlığına ait olduğunu söyler! S.D.) Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurmuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. (İslam tasavvufuna “bilgi ehline verilir” olarak yansıyan söz.) Naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu aşamaya ulaşabileceklerini kabul ederler.

Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı Tanrısal Nurdan çıkmış olan 4 temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. (Önceki kitaplarımızda piramitlerin, eğer çözmeyi bilirsek, evrenin sırlarını taşıdıklarını belirtmiştik. 4 köşeli (4 temel güç) kare üzerine oturmuş 4 üçgen yüzeye sahip bu yapılar (4 yüz x 3 köşeli üçgen=12 sayısını verir. Bu da 1+2=3 sayısını verir ki bu da 1’den (“BİR”) sudur edip 2’lik yapısına geçen maddesel varoluşun 1 ile (“BİR”) ile birlikte (1+2=3) yaşam bulmasını ifade eder!!! Bu istisnasız olarak tüm ezoterik/batıni öğretilerde farklı şekillerde ifade bulmuş bir değerdir; bu dinler tarihi öncesinde zaman gelmiş, Osiris-İsis-Hamus olarak anlatılmış, zaman gelmiş Hıristiyanlıkta Baba-Oğul-Kutsal Ruh olarak anlatılmış ve zaman gelmiş Alevilikte Hak-Muhammet-Ali olarak yer almıştır. Ama ne olursa olsun tüm gizli öğretilerde mutlaka farklı sembollerle verilmiştir.; En tepe noktada tüm yüzeylerin (4 üçgenin) birleştiği “BİR”den (1) 4 temel güç ile düzene sokulmuş olan yaşama (4 köşeli kare ile temsil edilen tabana) 3’ler aracılığı ile yansır. (Üçgen yüzeyler ile.) Ve ters yönde de, yaşamdan “BİR’e (1) en tepeye ulaşmak için de gene 3’lere ihtiyacımız vardır!!! S.D.) Tanrı’nın kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, “dört büyük inşaatçı”, “dört büyük mimar”, “dört büyük geometri üstadı” olarak adlandırılır. Bu 4 temel eleman ateş, yel, su ve topraktır.

Semavi dinlerin doğuşu ile, bu dört temel eleman 4 baş melek olarak adlandırılmıştır. Naacaller bu 4 temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven’in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollarının dördü de aynı uzunlukta olan 4 gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızları sola dönük olanların iyiliği, sağa dönük olanların ise kötülüğü simgelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler’in imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük gamalı hacı seçmiş olması (yani kötülüğü simgeleyen yapıdaki haçı) bir tesadüf değildir. İsa’nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, MU’dan gelmektedir.”

Batık Mu uygarlığını araştıran James Churchward’ın bu konudaki en önemli kaynakları 1883 yılında Batı Tibet’de bir manastırda bulduğu ve o manastırın baş rahibi Rishi tarafından kendisine verilen 15 000 sene önce yazılmış “Naacal Tabletleri”dir!!

Churchward 2 yıl boyunca başrahip Rishi’den Naacal Tabletleri’nin yazılımında kullanılan dil olan “ölü dili” öğrenir ve 50 yıl süren araştırmalarında ikinci en önemli kaynağını Amerikalı jeolog William Niven’in 1921-23 yılları arasında Meksika’da yaptığı kazılar sırasında ortaya çıkan 11 500-12 000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayındaki tabletlerden elde eder!! Bu tabletler sayesinde Churchward, batık uygarlık Mu ile ilgili olağanüstü bilgilere ulaşır ve böylece bilinen ünlü eseri ortaya çıkar.

Ve böylece bizi ilgilendiren bilgiler de !!! Mu uygarlığının en büyük kolonisi, Churchward’ın deyimiyle “Mu’dan sonraki insanoğlunun en büyük uygarlığı”  Uygur İmparatorluğu idi!!!? Uygur İmparatorluğu hemen bütün Asya’yı ve Avrupa’yı kaplıyordu ve Churchward’a göre tüm ari ırkların kökeni de gene Uygurlara dayanmaktaydı!!! Peki bu ünlü Uygur İmparatorluğunun merkezi neresiydi dersiniz? Tabi ki Orta Asya!!!!!


Tüm doğu efsaneleri, büyük tufan öncesi Orta Asya’nın bugün çöller ve bozkırlarla kaplı alanlarının son derece bereketli topraklar ve ormanlar ile örtülü olduğunu iddia etmektedir. Ve Naacal tabletlerine göre Uygur kolonisi, 70 000 sene önce Mu’ların kurduğu ilk kolonidir. O Mu uygarlığı ki, daha o zamanlarda, yani zamanımızdan 70 000 sene önce, Dünya dışı varlıklarla iletişim kurabilen, uzayın derinliklerine seyahat edebilen ve sahip oldukları evrensel bilinç ve teknoloji ile yaşam süresini 1 000 yıllara kadar çıkartabilen bir muhteşem medeniyetti!!!

Ve bu inanılmaz uygarlığın en büyük ve ilk kolonisi, Türklerin ana yurdu olan Orta Asya’da ki Uygur imparatorluğu idi. O Orta Asya ki tüm batıni/ezoterik öğretilerin kökeni olarak kabul edilen Şamanizm’inde yuvasıdır.

Mu dan ve Atlantis'ten gelen Evrensel Bilgi Felsefesine göre bağışlamayı (“incinsen de incitme”), affetmeyi ve koşulsuz sevgiyi (“sevgi bizim dinimizdir, başka dine inanmayız”) kendi sarsılmaz değerleriniz olarak mutlaka yaratın ve yaşatın. Ve tüm bu değerlerin sizin öğretinizin, felsefenizin bir parçası olduğunu da unutmayın.

O öğreti ve felsefe ki, alemlerin var olduğu günden beri var olan, miraç ile sembolize edilen tanrısal bilincin ilahi boyutlardan gelip adem denilen varlığın “kubbesinde” ağırlanmasından beri, bizim olan (“Hanemize aldık, mihman eyledik”), yaşamın içinde Hak-i Kat bilincine ulaşarak ALİ olabilmiş her canın, bu yaşamın ilahi boyutlara hediye etmesi gereken “olgunlaşmış meyve” olduğunu hatırlatan  Kozmik Bir Senfoni’dir!!!

Ali’nin Allah ile özdeşleşebilmesi için, onun TEKRAR TEKRAR GELEREK (re-enkarnasyonlar yolu ile) BU MERTEBEYE HAK KAZANMASININ kaçınılmaz olduğunu söylemektedirler!!! Çünkü Ali, Allah olmadan önce;

Şeriat’de Arslandır,

Tarikat’de Şah-ı Merdandır,

Mağrifet’de Büyücüdür.

ve bütün bu sınavları verdikten sonra, yani bu kapıları geçiş Hak-i Kat kapısına ulaştıktan sonra ancak Ali Allah olur!!!

Doğaldır ki “Allah boyutunun” bilincine erebilmek her varlığın kaldırabileceği bir yük (frekans) değildir!! Tanrı ile göz göze gelip O’ndaki Ali’yi görmek (Mirac’daki Muhammed gibi), her can’ın arzusu olabilir ama nasibi olamaz!!!

Dolayısıyla, Ali’nin Allah oluşu, Hak-i Kat bilincine ulaşmış, 4 kapı 40 makamdan geçerek İnsan-ı Kamil olmuş, işleğini 72’den 73’e geçirerek Arş-ı Ala’ya açılmış her can için geçerli olan Allah Bilincinde olma, oraya ulaşma ve orada kalma ile mümkündür.

Ali olgunlaşan meyvedir. Ali adem olarak beden bulmuş her canın, ağacın meyve vermesi gibi ve meyvenin çekirdeği sayesinde soyunu (bilincini) devam ettirebilmesi gibi, Hak-i Kat (Allah) bilincine ulaşıp, varoluşun idari mekanizmasında görev almaya hak kazanan Kozmik Bilinç ifadesidir.

Hz.Ali    “Besmele-i Şerif’te toplanan sırlar ise Besmelenin baş harfi olan Bâ’ dadır. Bâ’daki sırlar da, O’nun altındaki noktadadır. İşitin ve bilin ki, işte ben o noktayım.” derken kesinlikle ve mutlak olarak ALLAH bilincine ulaşabilen ve orada kalabilen her can olduğunu vurguluyordu.

Gerek hristiyan gizemciliği içinde  gereksede islam tasavvuf gizemciliği içinde Hz.İsa da, Hz.Ali de gerçekte her can’da var olan Tanrısal gücün ifadelerinden başka bir şey değildir. Onlar, evrensel/ kozmik bilince kapanmış düşünce yapılarını tekrar harekete geçirmek, gerçeği unutmuş insanlara tekrar bu gerçeği hatırlatmak için var olmuş, görev yapmış iki sevgili candır. İsa Hıristiyan canlar için ne ifade ediyorsa, Ali de  İslam tasavvuf erenleri için aynı değerleri ifade eder!!

Her insanın öncelikli amacı Hak-i Kat boyutuna, Allah bilincine ulaşmak olmalıdır.


Tanrısal bilincin en keskin kılıcı, nefesi kelâma dönüştüren dildir.Tanrısal bilinç, insan bilinci ve aklı içinden maddesel katlara kanalize olarak tesirlerde bulunur.

Hitabet gücü ve hakkın kelamı Hak-i Kat boyutunun keskin kılıcıdır ki aynı zamanda Hak-i Kat’de kendinden başka Allah olmayan Ali’nin de sahip olduğu en önemli güçtür.
 

“Nefes ile can bulan” ademin, akıl ve mantık ile donatılmasıyla insanoğlu, Mesih, Ali bilincine erişmesi aslında başka bir” sır söyleminde” çoktan ifade bulmuştu bile;

“B’nin altındaki nokta benim”(!!!)

Arap alfabesindeki B harfini ( • ) kast ederek söylenmiş bu sır sözler, aslında bu konu ile ilgili şu ana kadar söylediğimiz hemen her şeyin tasdikçisi ve ispatıdır adeta. Arapça’daki B harfi (• ) altındaki nokta olmadan ifade bulamaz (yani sağırdır); Aynen Tanrı’nın nefesimiz ile kelamda ifade bulması gibi!!!

Kozmik bilinç, yani Tanrı, varoluş içinde ifade bulabilmek için akıl ve mantık ile donatılmış Adem’e muhtaçtır. Adem tanrısal nefesi taşıyan ve bunu bilinç ve idrak ile kelama dönüştüren Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak ayrı düştüğü/düşürüldüğü sonsuz bilincin özlemi içinde hep ona kavuşma arzusu ile doludur.

Sevgili Mevlana bunu dizelerinde bakın nasıl olağan üstü şiirsel bir ifade ile anlatmış. (Tahir-ül Mevlevi’nin tercüme ve açıklaması ile-Şerh-i Mesnevi-S.53):

“(Nefistan): Kamışlık demektir ki, ney’in yetiştiği ve ter ü taze durduğu yerdir. Ney yapılacak kamışı oradan çıkarırlar. Kafi derecede kuruyunca, ölçüsüne göre iki ucundan keserler. Boğazını ayıklayıp göğsüne ve arkasına kızgın demirle yedi dene delik açarlar. Başına (Başpâre), ayağına (Parazavra) takarlar. Boğumlarına tel sararlar ve üflemeğe başlarlar. Hâl-aşine olanlar, ondan çıkan müessir sesten, ayrılık şevkâsı ve teellüm sadâsı duyarlar. Nefs ü hevâ esiri bulunanlar bile, o müessir sedâdan az çok müteessir olurlar.

İnsan-ı kâmil de, menşe-i feyzi olan ayan-ı sabite aleminden ayrılıp şu beşeriyyet sahasına geldiği ve firketin acıklı ıstırabını çektiği için, yüreğinden fışkıran tesirli sözler, kim olursa olsun dinleyenleri, kabiliyyetleri derecesine göre müteessir eder. Fakat, teessürden teessüre fark vardır. Onun için; Ney yahud firkate uğramış insan-ı kâmil der ki:

“İştiyak derdini şerhedebilmem için, ayrılık acılarıyla şerha şerha olmuş bir kalp isterim”

Ney, yani adem, nefes ile ihya edilmedikçe içi boş, anlamsız, sıradan bir varlıktır. Yuvasından (kamışlıktan) koparılmış, özünden uzaklaştırılmış ve türlü işlemlerden sonra ney olup nefes ile can bulmuş ve bu nefesin gücüyle her notasında ayrılık acısını onu dinleyenlere aktarabilmiştir.

Aynen, özünden koparılıp sıradan bir beşer olarak adem kalıbına mahkum edilen ve Hak-i Kat’e tekrar kavuşabilmek için insan-ı kamil olma yolunda onun aşkı ile yanan ve bunu, eğer onu anlayabilen varsa, kelâm ile beyan eden varlıklar gibi. Ve işte;

“Sır-rı Hak-i Kat için aşk ile yanmak gerekmiş önce”

deyişimizin nedeni budur. Çünkü, ilahi aşkdan gözü kör olmamış hiç kimse Hak-i Kat’in sırrı ile yüzleşmeye hazır değildir daha!!!

İlahi aşka düşen ve “Hak-i Kat’de Ali’den başka Allah yoktur” bilincinin eşiğine gelen her bilinç, varoluşun gizemli ilişkilerini yavaş yavaş kavrayacak ve şunu görecektir: Eğer bugün elimizde yeterli teknolojik donanım olsaydı ve evrenin frekansını ölçebilseydik, onun La frekansında olduğunu hayretle görebilecektik. (İşte İslam olmak ile Müslüman olmak arasındaki fark budur. İsLAmiyet içinde evrensel La frekansı'nı taşıyan bir şifredir, değerdir. Müslümanlık ise belli şekilsek kalıplar içine sıkıştırılmış bir dünyasal öğretidir, terbiye ediştir. Ve bunun içindir ki tüm kutsal kitaplar ve öğretiler, batıni değerleri ile İSLAM’dırlar; yani evrensel bir öğretinin, evrensel bir yap-bozu tamamlayan değişik parçalardırlar!!!)

Ve eğer aynı La bir şifre sırlı kelimedir. La mekan - La zaman sırrı! Ve bu da, kendilerine bu frekansı mesken tutmuş allah dostlarına mekan olacaktı; Yani bu evrensel frekansta olmaktır. Bilinci ile bu frekansa ulaşmak ve orada yaşamaktır. LA ile evrensel frekansa ulaşmış olan insan!

Bu Tanrı’nın kozmik frekansı ile evrensel insanın birlikteliğinin de gizemli bir şifresidir!!!
 

Varlık alanına çıkmış yaradılışın, ışığın değişik yoğunluktaki frekanslarından oluştuğunu daha önce görmüştük.


Beden denilen bu duvar aradan kalktığında GERÇEKle yüzleşirsiniz.

Kozmosta, zaman da mekan da sizin bilincinizin tekamülü nispetinde yok olur. Her yerde ve her zaman aynı anda var olabilirsiniz!!!

Farkındalığın bu doruk noktasında “Varlık alanına çıkmış yaradılışın tümünü kontrol eden, yaratan, varlığı ile onu besleyen sizin kendinizden başka biri değildir!!!!!! Tüm bu eğlencenin patronu, kendi “Yüksek Benliğinizden başka bir güç değildir”

Kişi, şaşkınlıkla, bu inanılmaz parlaklıktaki yüksek benliğine yaklaşır ve onunla tek vücut olacak şekilde iç içe geçer ve inanılmaz bir şey olur. Kişinin yüksek benliği ile “BİR”leşmenin sonucu, “sonsuz bir BOŞLUKTUR” Evet.

“BİR”LİK ALANI HİÇ’LİKTEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR!!!!?

İnanılmaz! Sadece sonsuz bir boşluk; hiçbir sesin, ışığın, rengin olmadığı bir sonsuz boşluk.


“Heplik ve Hiçlik” boyutu ile bizim bilinçaltlarımızı sürekli zorlayan bu şifre, geçmişte ve günümüzde sadece belli üstadlara kendini açmıştır; o da farklı sembollerle!

Tasavvuf erenleri, onlar, başından beri gerçeği biliyorlardı!!!

“Daha Allah ile cihan yok iken

Biz onu var edip ilan eyledik.

Kendisine layık bir mekân yok iken

Hanemize aldık mihman eyledik.”

diyen Edip Harabi gibi erenler; “O’nu kendi bedenlerinde misafir ettiklerini” söyleyecek kadar bunun bilincindeydiler!!!

Peki ama, madem ki Allah dediğimiz ve sahip olduğumuz bilinç ile ona belli bir anlam ve ifade yüklediğimiz bir güç (ki bilinç sadece ve sadece deneyimlediği şeyleri tarif etme ve ifade etme gücüne sahiptir. Bizler hiçbir zaman deneyimlemediğimiz bir şeyi düşünemeyiz ve de tarif edemeyiz.) bizim kavrayabildiğimiz ve sırrına erebildiğimiz bir güçse, o zaman GERÇEK SIR NEDİR?!?

Aslında “Gerçeği Arayış” kendi olduğumuz şeyi kelimelere, tariflere  büründürüp anlatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.Kendi gerçeğinizi ifade etmenin en eksiksiz ve en mükemmel tanımı susmakla elde edilebilir ancak. Sustuğunuzda   sessizlik tümüyle kendi bilincinizi içine alıp gösteren mükemmel bir ayna olur size!

“Işık evren” yani “Rahman boyutu!!” yani 7 nci çakra, yani “Hak ile BİR olunan mekan”dır. Unutmayın “”her insan bir evrendir!!!” Bu sonsuzluğu içine alan kürevi yuvarlak evren Hz.Ali'nin “B’nin altındaki nokta'nın kendisidir. O NOKTA evrensel bilincin kendisidir.

İnsan ruhsal bir varlıktır. Ve tüm sırları  ruhsal özünde barındıran bir varlıktır. Zamana ve mekana göre bu sırlar gerektiğince kişide ifşa olur. Hatırlanır, görülür ve bilinir bir hal alır.

Sonsuz boyutları ile zaman ve mekan  ruhlar için  devasa bir deneyim platformudur.
 

Oyuncu oyunu oynadıkça ve ölüp oyuna tekrar başladıkça (tekrar bedenlendikçe) hem oyun ile ilgili bilgisi birikimli olarak bir sonraki evreye (bedenlenmeye, enkarnasyona) taşınır, hem de kendisi bu koşullara daha uyumlu bir yapıya (bilinç, davranış, sezgi vs.) sahip olur.

Ve ne zaman ki oyuncu oyunla ilgili tüm bilgilere ulaşır (Hak-i Kat’i kavrar, Hak-i Kat kapısında hak sahibi olur) işte o zaman onun için sınavlar bitmiştir artık. ( Hak-i Kat boyutuna ulaşmıştır.)

Ve bu noktaya varmak için, kaçınılmaz olarak reenkarnasyon dediğimiz o evrensel yasanın nimetlerinden faydalanmıştır.

“Adem” bilinci ile gelip “insan”lık sıfatına ulaşmak isteyen varlıklar, bunu gerçekleştirirken, bir yaşamlık süre hiçbir zaman yeterli değildir (Dinler tarihinden önceki dönemlerde her ne kadar bu farklı idiyse de!! Çünkü yaşam süresi bu dönemlerde 1000 yıl civarında idi. Tevrat’ın ayetlerinde çok açık şekilde isim isim sıralanan bu 1000’er yıllık yaşamlar, Nuh peygamber dönemi ile inişe geçer; inişe geçer çünkü Tanrı(lar) kendisi ile aynı yaşam süresine sahip “Ademoğulları” ile uğraşmaktan bıkmıştır!!).

Tekvin 6-3: Ve Rab dedi: Ruhum adem ile ebediyyen çekişmeyecektir, çünkü o da ettir; bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır.

“Adem” soyunun yaşam süresinin Nuh peygamberden başlayarak kısalması, hakikatde olağanüstü ilginç bir gerçeği de dolaylı olarak anlatmaya çalışır bize.

Nuh tufanı gerçekte Atlantis’in batışına sebep olan o olağanüstü doğa felaketidir. Teknolojik güçlerle fiziksel bedenlerini bin yıllık yaşam sürelerine kadar uzatan Atlantisliler bunu öylesine kullanmaya başlamışlardı ki, sosyal adalet ciddi şekilde yara almıştı.

Farklı sınıflar yaratılmış, insanlar arasındaki eşitlik ciddi şekilde bozulmuş ve üstün bir sınıf yaratılıp tüm güçler onlarda toplatılmıştı.

Oysa Atlantis’in efsanevi bir uygarlık olarak anılmasının en temel nedeni sahip olduğu Kozmik/Evrensel bilinci ve yaşamıydı.

Bu bilinç sayesinde gelişmiş, Dünya dışı uygarlıkların yardımlarını görmüş ve böylece muhteşem bir medeniyete sahip olmuştu.

İşte tüm bu değerlerin yitirilmesi, Evrensel yasaları harekete geçirmiş ve olumsuzluk baskı ve zulüm üretenler tüm bu değerleri misli ile yaşamaya kendilerini mahkum etmiş ve Atlantis gezegensel bir felaket ile sulara gömülmüştür. (A.B.D’nin son dönemlerindeki tutumu, Atlantis’in sonunu hazırlayan eşdeğer günlere benziyor; ve şuna inanın ki “Evrensel yasalar hiçbir zaman kişiye özel değildir”. Yani o zaman işleyen yasa bu zamanda da “mutlaka işleyecektir”; bundan hiç kuşkunuz olmasın!!!)

İşte tüm bu öykülerde anlatılanlar,“BİR”lik bilincinden uzaklaşan Atlantis halkının “İKİLİK” kavramına (dualite’ye) mahkum oluşu ile yaşam sürelerinin kısalmasının birbirine paralel gelişen iki değer olduğunu da gösterir bize.

Birlik kavramı ve bilinci, bu bilinç halinde olan varlıkların “sonsuz yaşam” anlayışını da ifade eder. Bu anlayıştan uzaklaşmak ise dualiteyi yaratır.

Ve işte Nuh peygamberden başlayarak 120 sene üst sınırı ile kısıtlanan yaşam gerçekte aynı zamanda “sınırlı yaşam” anlayışının neden Nuh peygamber ile başladığını da anlatır bize”

Çünkü Nuh ve soyu ikiliğe mahkum bir bilincin takipçileriydi ve “bunun için yaşamları sınırlanmıştı”!!!

Ancak bu aynı zamanda, toplu bilinçlenmenin koşullarını yaratma açısından da çok uygundu çünkü çok daha “güçlü dersler” alma imkanı yaratıyordu tekamül yolunda!!

Sümer kültürünün mirasçılarından olan Mısır uygarlığı ve Mu ve Atlantis kültürünün mirasçısı olan Sümer uygarlığı insanın yeniden doğuşlarla ruhsal olarak tekrar bedenlenmelerle tekamül ettiği inancına sahipti.

Evrensel/Kozmik bilincin frekanslarını Dünya ortamında yaymanın yolu kimi üstadlar için (Eflatun veya Pir Sultan Abdal gibi) yazmak iken, kimi için müzik (Mozart, Bethowen), kimi için de yeni keşifler ve renklerdir (Leonarda da Vinci). Önemli olan o kozmik bilincin frekanslarını insanlara ulaştırabilmektir. Tüm insanlığın sizi anlayamayacağı kesindir ama bu sizin sorununuz değildir. Siz yapmanız gereken Kozmik görevi yapıp sonuçlandırmakla yükümlüsünüz sadece; bedeli ve sonuçları ne olursa olsun!!! (Pir Hacı Bektaş’ın öğretilerinin, bir çok tasavvuf erbabı’nın canına mal olması, Nesimi’nin, “En-el Hak” dediği için derisinin yüzülmesi gibi.)

Hz.Ali’nin yolunda Hakikat’ı Aramak.. Sırlara varmak! 

Yazar: Süleyman DİYAROĞLU

Not: Orijinal metinler üstünde Çetin BAL tarafından eklemeler yapılarak değişiklikler yapılmıştır.

 “Öğretmek öğrenmektir” derler. Ne kadar doğru. Dostlarla yaptığımız söyleşiler sırasında cevabını daha önce bulamadığım birçok şeyin açıklamasının öylece dilimden kelimelerle ortaya döküldüğünü görmek insanı gerçekten şaşırtıyor.


Muhammed peygamber gibi bir ışık varlığın nasıl olup da Mirac’da Tanrı ile yüz yüze gelmediğini bir türlü anlayamamıştım. Birçok evliyanın, peygamberin (Musa gibi) bire bir görüşüp bize aktardıkları bu deneyimi nasıl olur da Muhammed Peygamber gibi bir varlık gerçekleştiremezdi!!!


Allah dediğimiz o güce ulaşmanın bir bilinç yapılaşması ve tekamül sonucu olduğunu bildiğimize göre, Muhammed peygamberin evliyalardan daha düşük bir bilinç olduğunu söylemek mümkün müdür?!?


Tabi ki değildir !! Değildir ama, tüm bu evliyalara, Musa peygambere ve Muhammed peygambere bakıp, onların yaşadıklarının ve anlattıklarının nasıl yorumlandığı ise olağanüstü önemlidir.


Sevgili Mevlana’nın güzel sözünü bir kez daha hatırlayalım; “Sen ne söylersen söyle, karşındakinin anladığı kendi bildiği kadardır”.


“Ben Tanrı’yım” diyerek ulu orta dolaşan ve konuşan Beyaz-ı Bestemi, sözlerinden dolayı saldırıya uğrar ve toplum tarafından itilip kakılınca bunu duyan sevgili üstad Mevlana der ki: “Demek ki ben bildiklerimi anlatsam Beyaz-ı Bestemi de bana saldırır”.


Benim için çok ilginç ve doğru olan bu yorum bazı dostlar için hiç de öyle değildir. Ona göre Beyaz-ı Bestemi, Mevlana’dan çok daha üstün bir bilinçtir. Eh, ne diyebiliriz ki?


“Hiç bir doğru yanlış değildir”


diyen bizdik. Ve bize düşen herkesin kendi doğrusuna saygı göstermekten başka bir şey de olamaz. Çünkü belli ki onların bulunduğu boyutdan bakıldığında görünen, ifade edildiği gibidir.


Ve işte anlatmaya çalıştığım da bu!! Yani olaylara hangi boyuttan baktığınız. Hakikat’in 10.000 metrede olduğu bir yapılaşmanın eğer 6000 metresinden aşağıya bakıyorsanız, gözden kaçan ve sizin göremediğiniz daha 4000 metre var demektir yukarıda. Ve eğer kendi bulunduğunuz noktayı tek ve mutlak doğru nokta olarak da kabul ediyorsanız, ki düşük bilinçlerin genel yapısıdır bu, o zaman daha gideceğiniz uzun bir yol olduğu ortaya çıkar.


Dolayısıyla, Tanrı ile konuşan Musa’ya, “Ben Tanrı’yım” diyen Beyaz-ı Bestemi’ye, Mirac’daki Muhammed peygamberin yaşadıklarına hangi boyutdan baktığınız şekillendirecektir tüm bu ışık varlıkların anlattıklarını.


Hararet nardadır sacda değil.
Keramet baştadır, taçda değil
Ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değil
diyen sevgili pir Hacı Bektaş’ın sözlerini;
Zahir suya banmadan
El ayak depremeden
Baş secdeye inmeden
Kılınır namazımız


diyen sevgili Yunus’un sözlerini ve;


Gel, kim olursan ol gel


diyen sevgili Mevlana’nın sözlerini şeriat terbiyesine muhtaç ve onunla eğitilmekte olan bir Müslümana anlatmak ne kadar mümkündür!?


İstisnasız olarak muhatap olacağınız her insandan haklarında övgüler alacağınız bu ışık varlıkların konu söylediklerine geldiğinde, hemen tüm bilinçlerde bir tıkanma yaşanacak ve kabul etmeleri zor olacaktır.


Zor olacaktır çünkü ellerinde “kesin ve mutlak doğrular” olarak kabul ettikleri Kur’an ayetleri vardır ve bu sözlerin çoğu, kutsal kitapların ayetleri ile çelişmektedir.


Ne demek “baş secdeye inmeden kılınır namazımız?”


Nasıl olur da “kim olursan ol gel” diyebilirsin ?!? Bırakın Musevi’yi, Hristiyan’ı, oruç tutup namaz kılmayan bir Müslümana bile tahammül edemeyen insanlar bu felsefeyi kabul edebilirler mi hiç?!?


Oruç tutun, namaz kılın, kurban kesin, hac’ca gidin, zekat verin ve hatta cihad edin diyen Kur’an ayetleri mi, (yani Allah Kelamı) geçerli olacak yoksa evliya dediğimiz kişilerin “insan kelamı mı?!


İşte konunun can alıcı noktası !!! Allah kelamına karşı insan kelamı !!? Her ne kadar onlar birer evliya iseler de!!?


Ama göz ardı edilen ve unutulan çok önemli bir nokta vardır ki o da şudur: “Tüm din kitapları gerçekte birer eğitim öğretim programlarıdır. Evliyaların sözleri ise ait oldukları boyutun yalın hakikatlerini yansıtır !!!”


Beyaz-ı Bestemi “ben Tanrıyım” derken kendi boyutunun en yalın açıklamasını yapıyordu. Mevlana bu konuda ki düşüncesini ortaya koyarken o da kendi bilinç boyutunu en yalın şekilde bize yansıtıyordu. Ne Beyaz-ı Bestemi’nin ne de Mevlana’nın sözlerinde eğitim amaçlı bir kaygı yoktu. Picasso, Mozart veya Leonardo da Vinci gibi üstatlar da bulundukları boyutun frekansını kendi eserlerine taşımış ve onu öylece, hiç bir kaygı taşımadan, anlaşılır veya anlaşılmaz, kabul edilir veya edilmez olduğuna bakmadan sergilemişlerdir. Çünkü onların görevi budur. Onlar azınlığa konuşurlar.


Oysa “Dinler birer eğitim programlarıdır ve toplumun tüm bireylerini hedef almışlardır”!!!


İlkokul talebesinden profesöre kadar tüm bilinç katmanları için bilgi taşıdıklarından, tüm din kitapları “amaç kaygılı” kitaplardır ve bu kaygıdan dolayı da bilgi, eğitime muhtaç ve Hak-i Kat bilincinden uzak olan bu canlara hiçbir zaman öylece verilemez. Bu işlem öyle dikkatli gerçekleştirilmelidir ki, hem bütün sınıf talebeleri gerek duydukları bilgileri alabilmeli, hem de diğer sınıfların bilgilerini görüp bu bilgilerin frekanslarına maruz kalmamalılardır!!!


İyi ama, ilk, orta ve lise bilgileriyle, üniversite bilgilerinin hepsinin aynı kitapta toplanması ve hepsinin sadece ilgili bilinç grubuna ulaştırılması nasıl mümkündür ?!? ( bütün Kozmik Kitapların en önemli özelliklerinden biridir bu!!) Öyle ya taşıma kapasitesi 100 ton olan bir uçağa eğer 10 000 ton yüklerseniz daha kalkış sırasında parçalanması kaçınılmazdır. Eğitim kaygılı bu kitapların amacı da uçağı uçurtmak olduğuna göre herkese taşıyabileceği kadar yük vermeye azami dikkat ederler.


İşte tüm bu kaotik yapı ve farklı bilgi kaynakları, üzerinde tüm boyut varlıklarının bedenlendiği sevgili Dünyamızı adeta bir eğitim ve öğretim alanı kılmakta ama aynı zamanda da, mezuniyet törenlerini kutlayan ve bu mezunlar sayesinde tüm bilinmeyeni sorgulayabilen bilinçler yaratmaktadır.


Unutmayın ki bir evren olan sizi meydana getiren organlarınızı oluşturan hücrelerden hiç biri diğer bir organ bilincine uyumlu değildir ve orada var olamaz.


Hücresel bazda bir kaosu ifade eden bu yapı diğer taraftan bir evren olan sizi var eden inanılmaz bir düzenin de yaratıcısıdır. Aynen varlık alanına çıkmış yaradılışın yapısı gibi!!!


Ne inanılmaz değil mi?!?


Makro felsefenin tanrı inancı VARLIĞIN BİRLİĞİ ve bunun en mükemmel parçası olan insanın kutsallığı üzerine kuruludur.

Makro felsefe (vahdeti mevcut)[1] VARLIĞIN BİRLİĞİ: tanrının her şeyi kendi varlığı, ışığı (nuru Alevinden) yarattığına, varlığın yoktan var olmadığı gibi, yok edilemeyeceğine,  TANRI, doğa ve insanın, (tüm alemin) bir bütün  (HAK) Tanrı olduğuna ve bu varlığın en mükemmel parçası olan insana (Ademe)[2] tanrının kendi ruhunu verdiğine inanır. Bu nedenle de  kamili insan[3] ve ‘insan tanrıdır, tanrı insandır’ En-el HAK[4] (ben tanrıyım, hakikatim) düşüncesi, Makro felsefenin HAK[5] tanrı anlayışımızın özünü oluşturur.

İnsan yaşamı, tanrıyla bütünleşmeyi amaçlayan uzun ince devriyeli[6] bir yoldur.. Tanrıyla bütünleşmeye giden yol.


Makro felsefe  öğretisi  yüzeysel (zahiri) şekle değil öze önem verir, Tevrat İncil Kuran vb. kutsal kitapları da  öz (batini) insana verilmek istenen ahlaki değerler olarak yorumlar.. En-el-Hak düşüncesiyle yaratılan -yaratan  düşüncesini insanda bütünleştirir. Var eden ve var olanın birliği ve aynılığı esastır. Bu anlamda sonradan bir yaratılma kavramı söz konusu değildir.Herşey birdir.

Makro Felsefede Tanrı korkusu değil, Tanrı sevgisi vardır. Yaratıcı ve yaratılan arasında bir karşıtlık ve çelişki olmayıp, birbirini tamamlayıcı bir bağlantı olduğu var sayılmaktadır. Buna göre yani Varlığın birliği anlayışına göre, insan Tanrı’nın varlığının bir parçasıdır.

Ona ulaşmak, ondan korkarak, dinlerin biçimsel koşullarına uymakla olmaz. Ona ancak onu karşılıksız severek ve onunla bir olarak ulaşılabilir. Makro felsenin tanrı inancına yönelik düşüncelerinin temelini, Buda ve Lao Tzu'nun temel öğretilerinden Beyazıd-ı Bistami, Hallac-ı Mansur gibi tanınmış sufilere kadar uzanan düşünce silsileleri oluşturmaktadır. Onlar namaz, oruç, hac gibi, biçimsel ibadetleri reddederek biçimi değil, özü esas alıyorlardı. Hallac’a göre, HAK’a ulaşmak için Hacca gitmek gereksizdir, şöyle ki “Gerçek Kabe taş bir yapı olmayıp, insanın kalbidir.” Benzer görüşleri Anadolu’daki tasavvuf erenleri örneğin Yunus Emre’nin şiirlerinde de bulabiliriz. Hakka ulaşmanın dinlerin emrettiği ibadetlerle olamayacağına, Hakka her yerde ve her istenen zamanda ulaşıla bilineceğine inanılır.


Makro felsefeye göre, tanrıya ibadet etmek, O’na ulaşmak için biçimsel din kurallarına uymak gerekmez. Esas olan biçim değil özdür. Makro bakış açısına sahip birinin Tanrıya olan bağlılığı ve sevgileri biçimsel olmayıp, özü aşkı esas alan mistik ve tasavvufi bir bağlılıktır.

Her nereye dönülse Tanrı oradadır. Makro bakış açısı içinde Tanrı’ya ibadetin belli bir biçimi şekli zamanı mekanı yoktur. Her yerde her zaman Tanrı anılır, ondan yardım istenir. Tanrı’nın gerçek evi, ibadethaneler değil, insanın gönlüdür. Bu nedenle insanın diğer insanlarla olan dostluğu, onları memnun etmesi, Kabe’yi ziyaret etmek karşılığı (Gönül Kabe’si) olarak nitelendirilmektedir.

Tasavvuf anlayışına göre doğada var olan her şey Tanrı’yı oluşturur, her varlık tanrının bir parçasıdır. Makro felsefede VARLIK yoktan var olamaz ve var olan hiç bir şey ebediyen yok edilemez. Makro felsefeye göre Tanrı insanda görünür, insanın Tanrının yeryüzündeki görüntüsü olduğuna da inanılır. Bu söylemlerin hepsi her şeyin bir olduğu, yani varlığın birliği (vahdet-i mevcud vücud) anlamına gelir.


[1] Vahdet-i Mevcut = Varlığın birliği, Aleviliğin tanrı inancı, vardan var olma, var eden ve edilenin bir olduğu inancı ve felsefi düşünce.
[2] Adem = adam, insan, tanrının görünüş alanına çıktığı ilk insan biçimi, ademperestlik insana tapma.
[3] Kamili insan = insanı kamil, olgun bilinçli üstün insan, tanrısal tanrı ile bütünleşmiş insan. Kamili toplum sınıfsız sömürüsüz toplum, Alevilikte rıza şehri.
[4] Enel-Hak = Ben gerçeğim tanrıyım, kendini aşan tanrıyı kendinde gören. Enel-hak sözünden dolayı Halacı Mansur (922) işkenceyle katledilmiştir. Alevi.Bektaşi cemlerinde onun adına Mansur Darına durulur.
[5] Hak = Tanrı, Allah, gerçek, doğru, pay, toprak, hak, varlık, insan, yaradan. HAK Alevilikte tanrı adı için en çok kullanılan kelimedir)

[6]Devriye = Tanrısal ruh/canın doğa süzgecinden geçerek, insanla olgunlaşıp ölümden sonra yine yaratana, tanrıya geri dönmesi kapsayan inanç anlayışı..

Zahiri = yüzeysel dış, dışsal, görüne dünyaya ilişkin, yazıları yüzeysel yazdığı gibi yorumlamak.

Batini = içsel, öz, sır, gizemli, iç anlam ve yorum. Batınilik 9.yy İran’da Desyan tarafından başlatılan, Hasan Sabah, Bebek vs. devam eden kutsal kaynakları (Kuranı vs.) içsel yorumlayan akım.

Senkretik -gnostik = Mö/ 4 yy. başlayarak, Tanrı, insan, alem, kurtuluş, bilim ve sevgi gibi temel konularda kendine has açıklamalar getiren, hayat ve ışık kültüne bağlı (temayül) sezgici sentezi, yaratıcı bağdaştırırcı felsefi inançsal akımlar.


tasavvufi (felsefi) sofi = İslam’i inançsal felsefi yeni Platoncu mistik akım, trans, bilim, sevgi temelinde tanrıyla bütünleşmeyi içeren gizemci batini inanç sistemi.

Hakka yürüdü = Tanrıya Hak’a kavuştu, ölen kişi için kullanılan terim. İnsan tanrının bir parçası olarak görüldüğü ve tanrı var ve yok olamayacağı için, don değiştirdi, Hak’a yürüdü denir, devriye anlayışı.

Tarikat = yol, yola girmek, 2. kapı, kişinin kendi özünden bir yol dava için ‘yanması’ o yola gönüllü girip ikrar verip hizmet etmesi. Güzeli doruyu paylaşması vs.

Marifet =bilgi beceri, tasavvuf öğretisinde her boşluğu dolduran koniye de, dengede duran, yüksek bilgi sırlara erişmiş bilgin becerikli kişi, su ile özleştirilen birçok derin anlamı olan 3 kapı.

Hakikat = Gerçek varlık, hakikat, hak hukuk eşitlik, tasavvuf öğretisinde toprakla özleştirilen 4. kapı. Toprak gibi yaratıcı (hoşgörülü) tanrısal kamili insan olma.

Şaman = Şamanizm inancında olan, Şaman babası, dini lider. Kuzey ve orta Asya inancı (eski Türk inancı), her şeyin ruhu olduğu, toplumcu ve kadın erkek eşitliğine dayanan, müzik, danslı ibadet gelenekleri olan bir inanç

Hz. (hazreti) = ön, huzur ulu makam İnanç ulularının adının önüne getirilen Farsça tamamla eki, san, önder kutsal kişi.. Hz. Ali vs.

Aşık = Tanrıyı kendinde görme aşamasında olan, seven, gönül veren, ozan, zakir derviş, şair.

Divan = makam, tanrı katı, dergah, deyişler..

Zerdüş, Zedüşlük = Eskiden İran ve doğu Anadolu’da egemen olan, diyalektik tasarıma, iyilik kötülük, ışık karanlık, mutluluk, hak ve doğruluk vs. içerikli (iö 608-551) Zerdüş tarafından kurulan bir inanç.

Mani, Manicilik = inançları akla uygun yorumlama, iyilik kötülük, el, dil bele sahip olma gibi ilkeleri içeren İranlı Mani tarafından (300) kurulan, eski İran ve çevresinde yaygın bir inanç, öğreti.


Mazdek, Mazdekçilik = İranlı Mazdek (535) tarafında kurulan, kamucu, eşitlik ve paylaşım felsefesine dayalı eski İran dini.

Şamanizm = Kuzey ve orta Asya inancı (eski Türk inancı), her şeyin ruhu olduğu, toplumcu ve kadın erkek eşitliğine dayanan, müzik, danslı ibadet gelenekleri olan bir inanç.

Halacı Mansur = 922 yıllarında Enel-Hak (ben tanrıyım) dediği için katledilen, tasavvuf eri.

Yunus Emre = (1238 1320) Ünlü Bektaşi tasavvuf şairi,  Hacı Bektaş Veli'ye ye bağlı Tabtuk Emre öğrencisi. Yunus, “Emre” adını Tabtuk Emre’den almıştır.

LEDÜN: Arapça'da zaman veya mekan zarfı olup, yanında, ...de,...da mânâlarını ihtiva eder. Gayb ilmi, sırlara vâkıf olma anlamında kullanılan tâbir. Kehf suresinde "...ona katımızdan bir ilim öğrettik..." (Keyf/65) âyetiyle bu ilme işaret olunur. Tahsil yapmadan, çaba göstermeden, Allah tarafından vasıta olmaksızın kula öğretilen bu ilme "İlm-i Ledünnî", İlâhî Bilgi, denir. Elmalı'nın tefsirinde kaydettiği gibi, Hz. Musa'nın bilgisi, Hz. Hızır'a öğretilen bilgiden tamamen farklı idi. Müfessirler bu bilgiyi "ilmü'l-guyûb ve'l-esrâri'l-hafiyye" şeklinde yorumlamışlardır. Hz. Musa'nın bilgisi, olayların görünüşü ile ilgili hususları bilmek ve o yönde değerlendirmek iken, Hz. Hızır'ın bilgisi, işlerin arka planını bilmek şeklindedir. Kur'ân'da, Nemi suresinde bu ilme vâkıf olan bir kişiden daha bahis vardır, ve bu kişi, Belkıs'ın tahtını, Hz. Süleyman'ın yanına, bir göz kırpmasından daha kısa bir zamanda getirmiştir. (Nemi/40). Ayrıca Hz. Yusuf için de bu tür bir ilimden söz edilir. Yusuf/68. Özet olarak İlm-i ledünnî; tefekkür çabasıyla elde edilmeyip, Allah tarafından mevhibe (bağış) olarak verilen bir kuvve-i kudsiyyenin (kutsal gücün) tecellîsidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda doğru giden bir ilim değil, müessirden esere vücuddan vicdana gelen bir ilimdir. Nefsin vâki olana geçişi değil, vakiin nefiste ta'ayünüdür. Doğrudan doğruya (vasıtasız) bir keşiftir. Ancak Ledünnî terimi, bilhassa Hakk'a ait sırlara mahsus bir ıstılah olmuştur. Bir işin ledünniyyâtı demek, bir şeyin içinde yatan, sırlar, incelikler demektir.

 el-LATÎFETÜ'L-İNSANİYYE: İnsanî latîfe demektir. Tehânevî, insanî latîfenin nefs-i natıkadan ibaret olduğunu söyler. Keşfu'l-Lüğat'da insanî latîfenin, ruhun hakikati olduğu kaydedilir. Kâşânî buna kalp adını verir. Kalp insanî latîfedir. Kâşânî devamla şöyle der: "Gerçekte, ruhun, kendisiyle bir yönden münasebeti bulunan nefsin (insan bedeninin) yakınına gelmesidir (yani ona taalluk etmesidir). Burada bedenin ruh ile bir yönden münasebeti daha vardır. Birinci münasebet yönüne sadr, ikincisine fuâd adı verilir."

LA MEKÂN, Bî MEKÂN, LA MEKÂN ÂLEMİ: Bî ve la, ilki Farsça, öteki Arapça ... siz,... sız, yok vs. gibi anlamları ihtiva eder. Bu durumda la mekan ve bî mekân sözleri; yersiz, yurtsuz gibi anlamlara gelir. La mekân âlemi de, yersizlik âlemi demektir. Mekan, var olan şeydir. Bir şey, olmazsa, uzayda yer (mekân) kaplamaz. Zaman da, zihinde olaylar arasındaki karşılaştırmadan doğar. Bu karşılaştırma olmadan, zaman da olmaz. Özellikle vahdet-i vücûd düşüncesinde zaman ve mekân hakikatta bulunmayan, iki zihnî kavramdan başka bir şey değillerdir. Gerçek varlık olan Allah, zaman ve mekânın üzerinde, ve bunlardan münezzehtir. Ancak, isim ve sıfatlarıyla her yerde görülmektedir. İnsanın hakikati olan Ruh (aşkın ben), Rabb'ın bir emridir. Bu sebeple insanın gerçek yurdu, mekânsızlık âlemidir.

Bî-mekanem bu cihanda
Menzilim durağım anda
Sultanım ki taht u tacım,
Hülle vü burağım anda.
Yunus Emre


İslami kültür boyutu içinde Tasavvuf Yolu...

Sultanların ve Saltanatların Sultanı Hz. Muhammed (s.a.s)

Hz. Muhammed iki alemin (Dünya ve Ahiret) şahıdır. Birçok güzelliklerin kaynağı olan peygamberimiz Allah tarafından kullara vasıtasız olarak öğretilen ilim ve Allah’a ait sırlar anlamına gelen ilm-i ledünün de madenidir. O alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Kur’ân’da bu hakîkat “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” şeklinde ifade edilmektedir. Bu anlamda on sekiz bin alemden yaratıldığı rivayet edilen kainata da ferman eden sultandır. Hz. Muhammed aynı zamanda bütün evliyaların sultanıdır. Hz. Ali’nin (r.a) vasisi olduğuna da işaret edilen söyleyişte Hz. Ali (r.a) de evliyaların şahı olarak nitelendirilmiştir.

Sultan-ı enbiyadır
Sall-i âlâ Muhammed
Bil şah-ı evliyadır
Haydar vâsi-i Ahmed
Yeminî

Değişik şiirlerde onun sultanlığı ve saltanatı başka tamlamalarla da kullanılır. Kısaca o bütün sultanların ve saltanatların sultanıdır. Hz.Muhammed (s.a.s.) bütün peygamberlerin sultanıdır. Mi’racta peygamberlere imamlık yapmış olması buna delil olarak gösterilebilir. Hz. Ali (r.a.) de evliyalara şah olma makamındadır ve diğer adı Ahmed olan son peygamberin vâsisidir.

Enbiyaya evliyaya cümlesinin şahıdır
Dü cihanın revnakıdır gül cemâli mahıdır
Aşıkî sevse acep mi ol habibullahıdır
Ahmedi Mahmut Muhammed Mustafa’dır sevdüğüm
Aşıkî


Hz. Muhammed’in (s.a.s) Nuru


Hz. Muhammed Cenab-ı Hakk’ın zatına, sıfatlarına ve fiillerine mazhardır. O Allah’ın bir tezahürüdür. Peygamberin yüzündeki bu nurun kaynağının da Allah’tan gelen yansıma oluşu peygamberin bir ayna gibi bunu yansıttığı çeşitli söyleyişlerde görülür. Bir başka şair bu nuru tavsif ederek insanları etkilemesini şu şekilde şiirleştirmiştir:

Berk vurur alnında Muhammed nur’u
Arttı aşkım hüsnün göreli beri
Şibh-i kamer yüzün ey mah-ı peri
Sureti ve’ş-şemsi vedduha’sın sen
Feyzullah Çelebi

Peygamberin yüzündeki ilahi nur, görenlerin gözünde şimşek gibi parlamaktadır. Onu görenlerin peygambere olan sevgisi, muhabbeti. bağlılığı artmaktadır. Onun yüzü parlaklığı sebebiyle aya, ay yüzlü perilere benzetilmekte hatta bazı şiirlerde ayın da parlaklık ilhamını onun yüzünden aldığı rivayet edilmektedir. Dörtlükte geçen “ve’ş-şemsi” ifadesi “Kasem olsun o güneşe” anlamında Kur’an’da değişik yerlerde geçen aynı zamanda bir surenin  adıdır. Güneş yeryüzünün en büyük ışık ve enerji kaynağı olarak hayatın devamı için gerekli asli bir unsur olup Allah’ın kudretini gösteren açık bir delil ve ayettir. Hz. Muhammed (s.a.s) için kullanılan bu tabirle onun küfür karanlığı karşısında hidayet güneşi oluşuna vurgu yapılır.

Hz. Peygamberin yüzünün eşsiz güzelliği doğrudan “ve’ş-şemsi” suresi veya ayetiyle anlatılır. Hz. Peygamberin yüzünün güzelliğini gösterebilecek en parlak aynanın güneş olduğu ve güneşin aydınlığını Hz. Peygamberden alarak bize aksettirdiği yorumları bazı şiirlerimizde işlenmiştir.


Kuran’da da Hz. Muhammed (s.a.s) için “Ey şanlı Peygamber! Biz seni insanlar hakkında şâhid, müjdeci, uyarıcı Allah’ın izniyle O’nun yoluna davet eden bir peygamber ve aydınlatan bir lamba olarak gönderdik” ifadesi kullanılarak onun aydınlatıcı oluşuna işaret edilmiştir.

Aynı anlayışa uygun olarak bir başka şiirde Hz. Muhammed, (s.a.s) Hz. Ali ile birlikte ele alınır:

Kamu âleme ziyâlar gösterirsin subh u şâm
Şems ü mâhın enverisüz ya Muhammed ya Ali
Siz olmayınca kimseler dine yol bulamadı tam
Şems ü mâhın enverisüz ya Muhammed ya Ali
Aşıkî

Bu dörtlükte de Güneş ve Ay’ın Hz. Muhammed (s.a.s) ve Hz. Ali’den ışığını aldığı ifade edilerek onların parlaklığına dikkat çekilerek onların önderliğinde ve gösterdikleri yolda gidilerek dinin doğru olarak yaşanacağına işaret edilir. Hz.Muhammed (s.a.s) ve Hz. Ali Alevî/Bektâşî’nin gözünde güneşin ve ayın ışığı gibidir. Bütün alemi onlar aydınlatır. Hem Muhammed (s.a.s) hem de Ali övülür. Onlar Allah’a giden yolun rehberidirler. Onlar olmadan kulun doğru yolu bulması imkansızdır. Hz. Muhammed (s.a.s) Allah’ın sevgilisidir. Allah onun aşkıyla alemleri var etmiştir. Cümle evliya ondan nasip alırlar dertlerine dava bulurlar.

Ne nazım ne niyazım
Muhammed’dir iki gözüm
Ayağı tozuna yüzüm
Sürecek hallerim çokdur
Seyyid Nizamoğlu


Hz. Muhammed (s.a.s) için şair “iki gözüm” şeklinde hitap ederken insanın en kıymet verdiği ve hayati önemi bulunan gözlerini konu alması ona olan muhabbetinin derecesini vurgular. Aşk ile kendinden geçen aşığın gözü dünyadan hiçbir şeyi görmez. Alemlerin Efendisi olan Muhammed (s.a.s) adeta onun iki gözü gibi olur. Gerçek aşıklar kainada Muhammed (s.a.s)’in gözüyle bakmak isterler. Çünkü Yaratıcı O’nu mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır. İsimlerini en kemal noktada O’nda tecelli ettirmiştir.

Allah’ın ve bütün insanların sevgilisi olan Hz.Peygamber’in yolunun toprağı ise bunlara ilaveten insanı doğrudan İslamiyete (insan ruhunun sırlı bilgisine) götüren bir cevherdir. Bunun en güzel ifadesini Yüce Mevlânâ’da görürüz. Hz. Mevlânâ: “Ben yaşadıkça Kur’ân’ın kulu, kölesiyim. Ben Muhammed (Muhtar’ın (s.a.s) yolunun toprağıyım.” diyerek kemâl mertebelerinin en yükseğinin visâl derecesinin de en yücesinin âlemlere rahmet olarak gönderilmiş o seçkin Peygamber’in insanı Hakk’a götüren yolunda ancak toz olmakta vücut bulacağını bildirir.

Hz. Peygamberin kıymetli olan ayağının tozu maddi olarak gözlere şifa olacağı gibi, manevi olarak da onun izinden gitmenin bir çok hakîkatleri görmeye vesile olacağının işaretidir:

Muhammed aşkına salâvat verdim
Arşda meleklerin seyrine girdim
Nuh Peygamberle gemiye bindim
Necef deryasında yüzdüm idi ben
Hamdullah Çelebi

Hz. Muhammed’in (s.a.s) adı anıldığında salavat getirilmesi Kur’an’da “ Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat ederler. Ey iman edenler siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selam verin”  şeklinde emredilmektedir. Ayrıca bu durum Peygamber tarafından da tavsiye edilmiştir. Yukarıdaki beyitte vecd halindeki bir aşığın ruhani seyrini görüyoruz. Muhammed’e (s.a.s) salavat veren âşık , meleklerin seviyesine yükselmiş ve arşta melekler alemini seyretmiştir. Bu gibi hallerde zaman ve mekan ortadan kalkmaktadır. Nuh Peygamberle gemiye binmek de mümkündür, Necef deryasında yüzmek de.

Mürşidim Muhammed rehberim Ali
Anlardan öğrendim erkânı yolu
Kalbim onlar ile doludur dolu
Muhammed Ali’den özge yarim yok
Sırrî


Sâlikin kalbini aydınlatacak sırat-ı müstakime ulaştıracak, irşad edecek Hz.Muhammed’ (s.a.s)dir. Bu istikamette rehberlik edip bu yolun edebini, gerektirdiklerini ise Hz. Ali’den öğrenmek gerekir.Bunlardan birisi eksik olunca kemale ermek mümkün olmaz.Tasavvuf ehillerinin önünde mürşit olarak Hz. Muhammed (s.a.s) rehber olarak Hz. Ali vardır. Kalb, Allah’la dolu olmalıdır.Tasavvufi akideye göre kalbimiz Kabe’dir, yani Allah’ın evidir.Kalbin gerçek sahibine teslim edilmesi ise bu yola ışık tutanlara uymakla mümkün olacaktır. Kalbin Hz. Muhammed s.a.s) ve Hz. Ali’nin sevgisiyle dolması demek, Allah sevgisiyle dolu olması demektir. Tasavvuf yolunun yolcuları için de bu iki kişi en sevgili iki varlıktır. O, onları hayatına örnek alır ve gittiği yolun doğruluğundan emindir.

Uymayasın kör Şeytan’ın sözüne
Dön gidelim Muhammed’in izine
Pir Sultan


Tasavvuf zorlu bir yolculuktur. Yunus’un deyişiyle “Bu yol uzundur/Menzili çoktur/Geçidi yoktur /Derin sular var” Ve yine bu yola giren için Nigârî’nin ifadesiyle “Girdik reh-i sevdâya cünûnuz bize ar namus gerekmez” diyerek bütün sıkıntılara göğüs gerecek ve sonuçta tasavvufi makamları bir bir geçecektir. Hz. Muhammed (s.a.s) bu yolun ilklerinden olduğu için mutasavvıf bu yolculukta onun ayak izlerini takip edecek her seferinde onun bir makamına ulaşacaktır. Hz. Muhammed (s.a.s) bütün enbiyaların ve evliyaların başıdır. Dervişler için en büyük örnektir. Bu dörtlükte Hz. Muhammed’in (s.a.s) makamı idealize edilmektedir. Hz.Muhammed’in (s.a.s) tasavvufi mertebelerinden dervişler de geçerek Allah’a ulaşacaklardır.

Kaygusuz Abdâl Peygamberimizin kabri başında Gevhernâme adlı uzun bir risale söylemiştir:
Ol güherün bir adı Mahmûd idi
Baht içinde tâli’i mes’ûd idi
Ol güher idi Muhammed’ün canı
Anun için dutdı cümle sayvanı

Tasavvuf, Allah'ı gönülden sevme işidir.

 Tasavvuf, Allah'ı gönülden sevme işidir. Mutasavvıf ise tasavvuf ile uğraşan ehil kişidir. Mutasavvıflara göre aşk her şeyin üzerindedir ve âlemin varlık sebebinin aşk olduğu inancı hâkimdir. Tanrı "Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi, sevilmeyi istedim" demiş ve sırf kendi güzelliğine âşık olmak için insanoğlunu yaratmıştır. Bu yolda Hallac-ı Mansur Enel Hak (Ben Hak'kım) diyerek, aşkın Yaradan'da yok olmak olduğunu iddia etmiş ve bu iddiasının karşılığını da yakılıp küllerinin Dicle'nin suyuna savrulmasıyla ödemiştir. Uzun yıllar sonra Mevlana gibi büyük bir mutasavvıf Hallac-ı Mansur'un teşhisinin doğruluğunu savunmuştur. "Ben size şah damarınızdan daha yakınım " ayeti de bunu doğrular mahiyettedir. Çünkü asıl âşık olunan, kavuşmak için arzulanan Allah'tır.

Mutasavvıflara göre beşeri aşk ilahi aşkın yeryüzüne yansımasından ibarettir. Allah, ruhları Bezm-i Elest'te bir araya topladığında âşıklar orda birbirini görmüş söz vermişlerdir. Bir diğer inanışa göre ise ruhların yarım olduğu söylenir. Âşıklar ne zaman bir bedende iki ruh olur, işte o zaman ruhların tamamlanacağı inancıdır.

Aşk ruhani olup, cinsel arzuların dışına taşmaktır. Bu haliyle aşk, zenginlik, fakirlik, varlık ve yokluğun üzerindedir. Ölümden daha güçlü olan, ölümü göze aldıran, candan daha kıymetli, canın feda edildiği şeydir.

Bir mıknatıs gibidir aşk. Âşıklar nerde olursa olsun, cuz-i irade onların yollarının bir yerde muhakkak kesişmesini sağlar. Aşk, aramakla bulunmaz. Aksine ansızın ve habersizce gelen bir beladır. Öyle bir beladır ki aşk gelirken derdi, acıyı, kederi de beraberinde getirir. Çaresi ise bu beladan tat almak, gam, keder, tasa içerisinde boğulmaktır. aşık acı çeker. Bu acı öyle bir acıdır ki ne kılıç yarası ne de başka bir yaraya benzer. Çünkü aşk acısı tenden ziyade ruhu acıtır. Bu acı ne kadar ağır olursa olsun, seven insan o acıdan zevk almasını bilir. Ayrıca aşkta ne makam ne de denklik aranır.

İnsanoğlu yalnız başına sadece bir tenden ibarettir. Bu tene can olan ise sevilen, yani canandır. Aşksız insan bir boşluk içerisinde savrulup durur hayatı bir düzensizlikler silsilesidir. Bunun sebebi ise, muhayyilemizde hep onun olması, ümidin, idealin o olmasında saklıdır.

Aşk sevgili ile buluşma, ona kavuşma ama muvaffak olamama arzusudur. Çünkü aşka erdiği zaman onun biteceğinden, o zevk veren acının kaybolacağından korkar. Âşıklık bir süreklilik arz edeceğinden zamanla alışılır ve yaşam biçimine dönüşür. Aşk mak..... yükselen Allah'ın vahdetini ve birliğini anlar.

Büyük âlimler önce beşeri aşkı yaşamış, sonra ilahi aşka ulaşmıştır. Hakikate ancak aşk yoluyla, aklı terk etmekle ulaşılacağına inanılır. Gönülde aşk varsa akıl idrak edemez. Bu yaşam biçimi aslında nefsaniyet duygusunun öldürülmesidir. Yukarıda da değindiğimiz gibi aşk şehvet duyguları, makam ve paranın üzerindedir. Bir rivayete göre Züleyha, Yusuf'u bulmak için yetmiş deve yükü serveti bu yolda harcamıştır. Aşığın gözü kördür derler. Bu sözün anlamı, sevenin canandan başkasını görmediği için söylenmiştir. Ancak bu sözle sadece bu düşünceyi ima etmek eksik olur. Çünkü seven cananın eksiklerini de görmez.

Aşk bazen uzun zamanlar sonunda, bazen de ilk bakışta ortaya çıkar. Bazen de didişmeyle başlar. Ya aşk biter mi? Ruha olan aşk hiçbir zaman bitmez. Çünkü ruh kalıcıdır. Ama surete olan aşk belirli bir süre sonra o güzelliğin ölümüyle birlikte son bulmaya mahkûmdur.

Göz gönül penceresi olduğundan dolayı aşkın ilk başladığı yer ise gözlerdir. Tasavvuf edebiyatında sevilenin kaşları yaya gözleri ise kalbi hedef alan oka benzetilir.

Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem ve daha nice zamana ve mekâna sığmayan aşklar ve âşıklar… Aşkın büyüklüğü çekilen cefada ezada ve çilede gizlidir. İnsanoğlu erişilmeyene ulaşılmayan her zaman daha çok arzu duyar. O ne kadar uzak olursa ona karşı şiddetli bir istek vardır.


Tasavvuf edebiyatında simgeler dizisi içerisinde gül ile bülbül önemli bir yeri vardır. Sevilen bir güle benzetilir. En güzel gül ise peygamberimiz( s.av.) dır. İslam dinine göre insanoğlu yaradılış itibariyle meleklerden bile üstün yaratılmıştır. İşte bu üstün yaratığın en güzeli de Hz. Muhammed'dir. En büyük sevgili odur. Çünkü asıl sevgili olan Allah\'a ulaşmanın yolu peygamberimiz sünneti ve onun aracılığıyla indirilen kuran-ı kerim'i doğru anlamak ve uygulamaktan geçmektedir. Yukarıda da değindiğimiz gibi Hallac-ı Mansur'un dediği gibi sevgilide yok olunmalıdır. Mevlana Celalettin Rumi ise aşkı, tapılması gereken bir din olarak nitelemektedir.

Aşkın başlangıcı esnasında aşıka yüceltilirken âşık kendini sürekli aşağı çeker. Belirli bir süre sonra bu hareket tam aksi yönde ilerler. Son aşamada bu süreç dengelenir. Unutulmamalıdır ki naz sevilene yapılır.

İnsanoğlu doğduğu andan itibaren ben demesini öğrenir. Ne zaman âşık olur, işte o zaman sen demesini öğrenir. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi aşk insanın kendi bencilliğini kırması için bir araçtır. Çünkü aşkta sevilene itaat söz konusudur. Âşık, kendisi için değil aşkı için yaşar, ona benzemeye çalışır. Onun hoşuna giden davranışları sergiler. Onu güldürebilmek için en kötü hallere bile katlanır. Çünkü onun gülüşü, gülün açışıdır.

Birçok kimse hazı, arzuyu birbirini karıştırdığından kendisini âşık olarak nitelendirir. Bunun sebebi ise aşkta ölçünün kişinin kendisi olmasıdır. Hiçbir insan ne Leyla'nın ne de Mecnun'un duygularını anlayamaz ve de yaşayamaz. İnsan ne zaman gerçek aşkı bulur, işte o zaman daha önce yaşadıklarıyla bir mukayese ve muhasebe hesabına girerek gerçek aşkı anlayabilir. Ancak yine de aşkın belirtileri vardır. İnsan sevgiliyi gördüğü zaman, kalp atışları hızlanır, yüzü kızarır, söz söyleyemez olur. Aşığın korktuğu tek şey sevilenin bir çift gözüdür. O gözler o kadar derindir ki düşeceğinden korkar. Ayrıca seven insan sevgiliden söz edilmesinden haz alır, onu sözcüklere sığdıramaz. O'nu seveni ve O'nun akrabaları sevene tatlı gelir.

İnsan fıtratı gereği büyük bir sevgi taşımaktadır. Bu sevginin dışarıya çıkması için bir aynaya ihtiyaç vardır. İşte o ayna sevgilidir. Aslında kişi kendisine âşıktır, sevilen sadece bir simgeden ibarettir. Âşık olduğu şey kendi hüsn-i zan ve taşıdığı duygularının anlam bakımından güzelliğidir. Ünlü İslam bilginlerinden Arabî ise aşkın aşığın güzelliğine girdiğini söylemektedir.

Bir rivayete göre insan sevdiğini ömrü boyunca sadece kendisinde saklarsa Allah katında şehitlikle müjdeleneceğidir. Bu da aşkı kendinde saklamanın ne kadar ağır bir yük olduğunun göstergesidir.
 

Tasavvuf Felsefesi

--------------------------------------------------------------------------------

Köklerinin Eflâtun (Platon)’da aranması gereken Tasavvuf felsefesine göre evren tek bir varlıktır. Bu tek varlık Tanrı’dır. Ezelî ve ebedî olan, yani sonsuzdan gelip sonsuza giden Tanrı zaman ve mekân (yer) varolmadan önce vardır, hep varolacaktır. Bu tek varlığa, Tanrı’ya, Vücud-i Mutlak denir. Vücud-i Mutlak, yani Tanrı, bütün güzellikleri, iyilikleri, olgunlukları da içerir, onun için de, aynı zamanda, Cemâl-i Mutlak, Hüsn-i Mutlak, Hayr-i Mutlak, Kemâl-i Mutlak’tır. Tanrı önceleri kendi evreninde, güzelliğin görkemiyle çevresine ışık saçmaktaydı. Ama bu güzelliği görecek yoktu. Oysa güzellik görünmek ister. Tanrı da görünmek, Tecelli etmek istemiş, bir aynaya bakar gibi, Adem-i Mutlak’a, yani yokluğa bakmış, “Kün” emrini vermiştir. “Kün”, yani ol deyince evren oluşmuştur. Demek ki bu evrende görülen her şey Vücud-i Mutlak’ın Adem-i Mutlak’a yansımasıdır, yani evren Tanrı’nın yoklukta yansıyan görüntüsüdür. Öyleyse insan da Tanrı’nın görüntüsünden bir parçadır, Tanrı’dan bir parçadır. Tanrı o aynadan yüz çevirince, ki aslında o ayna da bir kuruntu, bir hayaldir, bütün evren yok olacaktır. Yani Vücud-i Mutlak Adem-i Mutlak’a bakmadığı anda bu hayal alemi, görüntünün aynadan silinişi gibi silinecek, o ayna bile yok olacak, yalnızca Tanrı kalacaktır.


Şöyle bir soru geliyor akla: Evren bütün güzellikleri, iyilikleri, olgunlukları içeren Tanrı’nın görüntüsüyse, yeryüzünde gördüğümüz bunca çirkinlik, kötülük, çiğlik nasıl oluşmuş?
Tasavvuf filozofları şöyle diyorlar: Her şey kendi karşıtıyla belirir. Evrendeki tek varlığın, Tanrı’nın Tecellisi, görünmesi için bile, Adem-i Mutlak’a bakarak “Kün” emrini vermesiyle oluşan görüntüde, hem Vücud-i Mutlak’ın, yani varlığın, hem de Adem-i Mutlak’ın yani yokluğun, izleri, özellikleri vardır. Demek ki evrende, dünyada, insanda varlık ile yokluk, gerçek ile hayal, iyilik ile kötülük, güzellik ile çirkinlik, olgunluk ile çiğlik birlikte bulunur. Kötülük olmasa iyilik anlaşılamaz, bilinemezdi. Ama iyilik, güzellik, olgunluk gibi nitelikler gerçektir. Tanrı’nın nitelikleridir, sonsuzdan gelip sonsuza giderler. Kötülük, çirkinlik, çiğlik gibi nitelikler ise hayaldir, geçicidir, Adem-i Mutlak’ın, yani yokluğun nitelikleridir. Gerçek niteliklerin, iyiliğin, güzelliğin, olgunluğun, Tanrı’nın niteliklerinin belirmesi için geçici olarak oluşturulmuşlardır.
Burada insanın nasıl yaşaması gerektiği konusu çıkıyor ortaya: İnsan bu fanî alemde, yani ölümlü dünyada, nasıl yaşamalı?


Evrende, dünyada, insanda kalıcı varlık nitelikleriyle, geçici varlık nitelikleri birlikte bulunduklarına göre, insan kalıcı niteliklere sarılıp geçici niteliklerden arınmaya çalışmalıdır. Kalıcı nitelikler, yaşarken de onu Tanrı’ya yaklaştırır, geçici nitelikler ise onu Tanrı’dan uzaklaştırır, Tanrı ile kullarının arasına girer. İnsanın yeryüzündeki kötülüklerden, çirkinliklerden, çiğliklerden arınması, nefsini yenerek benliğini öldürmesiyle, kendisini Tanrısal aşka vermesiyle sağlanabilir. Dünyadaki geçici niteliklerden arınmayan, kendini Tanrısal aşka vermeyen bir kimsenin, gökten inen bütün kitapları okusa da, namazını niyazını yerine getirse de, Tanrı’ya ulaşması olanaksızdır.


Ama bu hiçbir zaman dünyayı önemsememek anlamına gelmez. Dünya Tanrı’nın görüntüsüdür. Dünyadaki güzellikler, iyilikler, olgunluklar Tanrı nitelikleridir. Bunları da sevmelidir. İnsan dünyada yaşarken de sevmeli, sevilmelidir. Tanrısal aşka giden yolda, Mecaz-i Aşk’ın, yani insansal aşkın da yeri, önemi vardır, ama bu aşkla fazla oyalanmak yolun sonuna ulaşmayı geciktirebilir. İnsansal aşk Tanrısal aşk yolunda çabucak geçilmesi gereken bir köprüdür. O köprü geçilince yolcunun gözleri açılır. Tanrısal aşkın ışığında gerçeğe ulaşır. Artık ne yana baksa Tanrı’nın güzelliğini görür, her yanı Tanrı ile kuşatılmıştır. Gözlerini kendine çevirir, orada da Tanrı vardır. Tanrı’nın varlığına erişmiştir. Böylece insan Fenâfillah, sonra da Bekâbillah derecesine erişmiş olur. Daha ötesi yoktur.


İnsan Tanrı yoluna, tarikata girdikten sonra, davranışlarıyla çeşitli mertebelerden geçer. Hazarât-ı Hams denen bu beş mertebenin (Hazret-i Gayb-i Mutlak, Alem-i Ceberûd, Alem-i Me’ekûd, Alem-i Şehâded, Alem-i İnsan-ı Kâmil) sonuncusu bütün öbür mertebeleri de kapsar. Tasavvuf felsefesinde insana verilen önem, İnsan-ı Kâmil’de doruğuna varır. Bu mertebe Tanrı ile bir olmanın, Fenâfillah, Bekâbillah mertebesinin eşiğidir.

Yaşarken Tanrı varlığında erimiş, Tanrı ile bir olmuş bazı sofiler bu durumları anlatmak için “Enel Hak” (ben Tanrı’yım) derler. Mezhep çatışmalarında, Sünnî-Şiî çekişmelerinde bu söz yüzünden canını vermiş Tasavvuf uluları vardır. X. Yüzyılda İranlı Hallac-ı Mansur bu yüzden asılmış, XV. Yüzyıl başında Bağdatlı Seyyid Nesimî bu yüzden diri diri derisi yüzülerek öldürülmüştür.


Tasavvuf felsefesinde insana verilen önemi anlamak için Devir Kuramı’ndan da söz etmek gerekir. Burada “devir”, devremek, dönmek anlamına geliyor. Bu “Dönüş Kuramı”na göre, varlıklar Alem-î Gayb’dan Alem-î Şühud’a indiklerinde, yani yokluk dünyasından varlık dünyasına indiklerinde, önce cansız varlık, sonra bitki, sonra hayvan, sonra da insan biçiminde görünürler. Varlık insan mertebesine yükselince, gerçeği bilmek, aslına kavuşmak özlemi duyar, derece derece yükselerek İnsan-ı Kâmil olur, Tanrı’ya, yani aslına kavuşur. Alem-i Gayb’dan Alem-i Şuhud’a inmeye Seyr-i Nüzul denir. Cansız varlıktan yükselip Tanrı’ya ulaşmak ise Seyr-i Uruç’tur. Bu iniş çıkışa, Tanrı’dan inip Tanrı’ya yükselmeye de Devir denir.


Görüldüğü gibi insan Tasavvuf felsefesinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Tanrı en çok insanda belirmiş, onda yoğunlaşmıştır. İnsan evrenin gözbebeği, en değerli varlığıdır. Hiçbir ayrım yapmadan bütün insanlar aynı değeri taşır. Din, mezhep, ırk, renk, yoksul, zengin ayrımı yoktur. Yalnızca Tanrı yolundaki derecelerine göre daha değerli sayılan, daha yüksek mertebelere çıkmış insanların üstünlüğü vardır.


Şöyle bir soru geliyor akla: Sevgiye, aşka, gönül bağlılığına dayanan bir felsefe niçin Tanrı ile insan arasına birtakım başka insanlar, din adamları sokuyor?


Tasavvuf felsefesine göre, insan kişisel çabalarıyla geçici niteliklerden arınıp Tanrı’ya ulaşamaz, bir yol göstericiye, bir Mürşid-i Kâmil’e bağlanması gerekir. Yani bir tarikata girecek, sıkı kurallara uyacaktır. Tarikata girmenin töreni vardır. Kurallara uymayanlar “düşkünlük” cezasına çarptırılır, bir süre aforoz edilirler.


Tanrı’ya kavuşmak için tutulacak yolun çeşitli anlayışlara göre değişiklikler göstermesi yüzünden çeşitli tarikatlar doğmuştur.


“Tarik” Arapça’da “yol” demek, ama “tarikat” şu anlamı yüklenmiş: Tasavvufa dayanan, bazıları İslâmlıktan önceki Türk dininin, yani Şamanlığın kalıntılarını yaşatan, bazıları da İslâm şeriatının katılığını yumuşatmak amacını güden, birtakım ayrımlara karşın İslâm dininden kopmayan, çeşitli dinsel öğretiler. Mevlevî Tarikatı, Bektaşî Tarikatı, Nakşî Tarikatı gibi.


İslâm şeriatının katılığını yumuşatmaktan söz ediliyor, oysa tarikatların da sıkı kuralları bulunduğunu söylemiştik. Aradaki ayrımı göstermek için, sıkı kuralları olan Alevî-Bektaşî Tarikatı’nın tarikata kabul edilenlerden neler istediğini özetleyelim: Önce bir şeyhe bağlanılacak, yalan söylemek, haram yemek, zina etmek, eliyle koymadığını almak, gözüyle görmediğini anlatmak, adam çekiştirmek yok, sözde durulacak, iyilik edilecek, vefalı olunacak, başkalarının ayıpları görülmeyecek, her sınıftan insan, yoksul zengin, mevkili mevkisiz, eşit tutulacak, dünyaya, dünya malına gönül verilmeyecek, tarikat sırları ne olursa olsun açıklanmayacak. Bu kurallara uymayanlarla belli bir süre kimse konuşmaz, yardım etmez. Yani “düşkünlük” cezasına çarptırılırlar.


Tarikatların Tasavvuf felsefesine uygun düşmeyen yanları yok mudur?
Gene Alevî-Bektaşî Tarikatı’nın bir kuralını örnek verelim: Teberrâ ve tevellâ önemli bir kuraldır. Teberrâ Hazreti Ali’ye uymayanlara sevgi göstermemektir. Tevellâ ise bunun tam tersi, Hazreti Ali’ye uyanlara sevgi beslemektir. Bu kural Tasavvuf felsefesinin mezheplerin üstüne çıkan, insan anlayışına aykırıdır.


Birtakım çekişmelerin, yaşam koşullarının getirdiği bu gibi ayrılıklara karşın, tarikatlar genel olarak Tasavvuftan kaynaklanırlar, bu felsefenin çerçevesindedirler.
Her tarikatta insanlara Tanrı’ya ulaşmanın yollarını gösteren şeyhler vardır. Şeyh İnsan-ı Kâmil, Mürşid-i Kâmil’dir. Bir tekke kurar, kendine bağlananlara Tanrı’ya giden yolu gösterir, gezici dervişleriyle öğretisini yaymaya çalışır.


Yaptığımız bu kısa özetlemeden anlaşılacağı gibi, Tasavvuf yalnızca bir din felsefesi değil, aynı zamanda, bir yaşam biçimi önerisidir.
__________________
İNSANLAR UYKUDADIRLAR ÖLDÜKLERİ ZAMAN DİRİLİRLER

Sen düşünceden ibaretsin, gerisi sadece et ve kemik.. Gül düşünürsen gülistan, diken düşünürsen dikenlik olursun...(Mevlana)

Hayattaki en önemli şey, Allah'ın gücü!; en güçlü iletişim kanalı, dua!; en değerli servet, iman!; en etkili güç, sevgi!; en büyük mutluluk, vermek!; onsuz olunması en kötü şey, ümit!; en yıkıcı alışkanlık, kaygı!; en büyük kayıp, özsaygıyı yitirmek!; en güzel kıyafet, gülümseyiş! ve en iyi yaklaşım, şükretmek!

Tasavvuf Nedir?
Şerîat yargıları denen şekilci (ortodoks) kurallara bir tepki olarak doğan, onları yumuşatıp daha da genişleten, dini dış anlamlardan kurtarıp Kur'ânı'n gerçek anlamını ortaya çıkartan, kapsamını ve içeriğini zenginleştiren, çokluğu (kesreti)  bir yana bırakıp onda da birlik gören ve nefsi temizleye temizleye olgunluğa ulaştıran bir inanış ve düşünüştür tasavvuf. Tasavvufun vahdet-i vücûdu (vücut birliği) kendisine esaslı bir direk hâline getirdiği şüphesizdir.

Mutasavvıf, yani tasavvuf ehli ya da  sôfî sözcüğü hakkında yerli yersiz birçok savlarda bulunulmuştur. Sof sözcüğü Arapçada yün anla.ına gelmektedir. İslâmın ilk dönemlerinde yünden elbise giyen kişilere sôfî denilmiştir. Mutasavvıf sözcüğünün buradan türediği savı akla yatkın bir savdır. İlginçtir, İrân'da da dervişlere, yün elbise giyen anla.ına gelen peşmine-pûş denilir. 


Genel olarak bilgi, dış bilgi  (zâhir ilmi) ve iç bilgi (bâtın ilmi) olmak üzere ikiye bölünmüştür. Bütün nazarî bilgiler, dinde de şerîat, Kur'ân yargıları ve söze dayanan bilgiler (kelâmî ilimler) birinci bölümü meydana getirirler. Bunlar, dış yollarla, okumakla edinilirler. İç bilgisi gerçekler bilgisidir. Bu bilgi iç temizliğiyle  içten duyularak edinilir.  Bu yöntemlerle,  içten doğup gelen gerçeklere tasavvuf bilgisi adını verirler.    Bu bilgi insânları dağınıklıktan kurtarır; bir arada, toplu olarak, kardeşlik rûhu ile birleşmiş olarak iyiliğe ve olgunluğa götürür.


Dış bilgisi; bir toplumu kurar, insânın, insânlık haklarını, özgür düşünmesini kişisel görüşler (içtihâd) yürütebilmesini ve erkinlik hakkını kullanarak düşündüğü gibi işlemek yetkisini sağlar. 


Dış bilgisi olan kimse iyi insân olur fakat yalnız kendisi için... İç bilgisi olan kimse ise, bütün insânlık için hayırlı ve faydalı olmayı amaçlar, öyle düşünür ve böyle olmayı becerir. Bu amacın gerçekleşmesi özveri duygusu ile olur ki bu duygunun oluşması için de muhabbet ve severek isteme gerekir. Dış bilgisinde benlik ve ta..ub, iç bilgisinde aşk ve özveri vardır. Şerîat adamı: "Bu senindir, bu benim"  derken, hakikat yoluna giren, "Hem senindir, hem benim" der. Yolun sonunda, gerçeğe ulaşılınca da "Ne senindir, ne benim" kuralı uygulanır. Tasavvuf sâdece söz değil; hâldir, iştir. Düşünceyi yaşamaktır. Tasavvuf bilgisi, yani iç bilgisi azalan yerde bağnazlık (ta..ub) artar.

Gizemcilik (Mysticisme)  deyimini ilk önce kullanan Denys l'Areopagite'dir. Bu kişi Atina'da evêque (piskopos) idi. İsâ'nın  havvârîlerinden Saint Paul tarafından Hıristiyanlığa alınmış ve Milâdî I. Yüzyılda yaşamış bir kimsedir. Noms divins  isimli bir kitabı da vardır. Gizemcilik (Mysticisme) sözcüğü eski Yunanca'dır. Dilsiz olmak, ağzını ve gözlerini kapamak anla.ına gelen Mu-o  sözcüğünden türemiştir. 

Denys, Noms divins adlı kitabında; Masivâdan geçmek ve kendini yok etmek ile Hakk'a erişileceğini söyler ve akıl ile değil aşk ile elde edilen bir ma'rifete de, tasavvuf inanışı, yani  mysticisme der. Yukarda geçen masivâ sözü: "Tanrıdan gayri her şey"  anlamında kullanılmıştır.

Daha sonraları yetişen batılı mistiklerden Alman Jacob Boehme (1575-1624)'nin de insân ve Allah konusunda, L'Aurora (Fecir) adlı kitabında, ilginç bölümler vardır. Yirmi beş yaşında iken bir cezbeye düşmüş ve doğuşlarını yazmıştır. Bir râhib yazı yazmasını yasaklattırmış ise de, birkaç yıl sonra yine yazmağa başlamıştır. Boehme'ye göre:

"Allah, âlemden ayrı değildir. Rûh insân bedeninde nasılsa  Allah'ta âlemde öyle bir durumdadır. Allah göklerde değil, insânın kişiliğinde (zâtında) gizlidir. İnsân onunla beraber yaşamaktadır. Allah'ta insânda yaşıyor. İnsân temiz ve saf ise Allahtır. Rûh ayrı bir varlık gibi Allah'tan ayrı kalırsa Allah'ı anlayamaz"
 

Fakîr Dr. Bedri Noyan'a göre tasavvuf, din bilgisi değil, yaşam ve gönül bilgisidir. Yaşamın sonsuz görünüşleri (tezâhürleri), bütün bilimlerin sonuçları ile insânı ve onun gönül evrenini, insânlığı olgunlaştırıcı bir düşünüş - inanış ve bu düşünüş - inanışı uygulama bilgisidir. Bunun başta da sonda da tek dayanağı aşktır. Gerçek sevgidir. Bu sevgi evrenin yaratılmasına neden olan türden bir sevgidir. Demek ki tasavvuf, bütün bilgilere egemendir. Tarih, edebiyyat, felsefe, tıp vb. nin üstündedir. Tasavvuf bilgisi olmayan tarihçi, yazdıkları ile kesinlik değil şüphe ve tereddüt aşılar. Tasavvuf bilgisi olmayan doktor insânı sâdece et ve kemik yığını gibi inceleyerek onun kozmosdaki yeri ve anla.ını idrak edemez. Tasavvuf bilgisi olmayan din bilgini merâsimi (şekilleri) gerçek zannederek Allah'ı ters tarafta arar ve elbette  bulamaz. Gizemcilik (Mysticisme)'in yani tasavvufun kaynağı doğudur. İslâmdan, hatta İsa'nın doğuşundan çok  önceleri Hint'te, Çin'de böyle bir inanış, duyuş ve düşünüş sistemi vardır. Özellikle İslâm dünyâsında, tasavvufu zenginleştirip geliştiren insânların önemli bölümü Türk soyundan gelmedir. Bunların adları Arap veya İranlıya benzediğinden birçoğunu (fakîr bile) o uluslardan sananlar vardır. 

Tasavvufun tanımını yapmak güçtür. Her ârif kişi (bilge kişi) ayrı bir tanım yapmıştır. Bunların sayısı binleri bulur. Herbiri kendi duygu ve düşünüşüne göre yeni bir anlam ve daha güzel bir ifade bulabilmek için uğraşmıştır. Bunların hepsi ayrı ayrı güzel oldukları gibi, tasavvufu tanımlama bakımından da doğrudurlar.

Tasavvufu birkaç bölümde inceleyenler de oldu. Tahakkuk tasavvufu yolunda olanlara Mutasavvıfiyn-i muhakkıkiyn derlerdi. Sofi-yyetüt - tahakkuk yolunda, gerçeğe ulaşanlar içinde birkaç batılı (Bergson, Einstein gibi) da vardır. Bir de tahalluk tasavvufu vardır. Bunlar, ahlâk onarımı ile iyi huy edinmek yolunda idiler. Bu softalık değildir, onların haddi aşmadan bir takvaları vardır. Bir de rüsûm tasavvufu vardır ki bunlar tekkelerde bir sürü tören, merasim ve şekle tabi olanlardır. Bunların içinde tahakkuka ulaşanlar esastır. Rüsûm, yani şekil başlangıçta bir yola koyma işi için gerekli idi ise de bunu esas sanan kişiler aldanırlar. Esas olan tahakkuka ulaşma, gerçeği bulmadır. Tören, şekil, merâsim, bir zaman için, bir araç olarak kullanılır. Bu gerçeğe bile eremeyen, aydınlatıcı (mürşid) geçinen birçok kişi  vardır. 

Orhan Hançerlioğlu, tasavvufu şöyle anlatıyor:
 
Ali Divanı
"İlk tasavvuf düşüncesi şöyle özetlenebilir: Tanrı, kitabında: 'Ben herşeyi kapsarım, ben insâna rûhumdan üfürdüm. Önce de sonra da ve açık da gizli de Ben'im.'  Bu sözlerin açık anlamlarının altındaki gizli anlamı, her şeyin tek varlığın ürünü olduğu (vahdet-i vûcûd)dur. Ama, Peygamber, karşısındakilere akıllarının alabileceği kadarını söyleyebilirdi. Putlara tapıldığı bir çağda, o taşların bile gerçekte birer Tanrı olduğu elbette söylenemezdi. Gerçek anlamın bir süre gizlenmesi, din iyice oturdukça ve akıllar geliştikçe alıştıra alıştıra açıklanması gerekiyordu. Alî, bu gizli anlamları Peygamber'den açıkça  öğrenmişti. Aynı nedenden ötürü o sıralarda o da açıklayamazdı. Alî'nin torunu Zeyn-el-Âbidîn de şöyle diyor: 'Nice bilim cevheri var ki eğer onları açıklayacak olsam beni puta tapmakla suçlar, kafamı kesersiniz' "


Batı pantheisme'i de "Tanrı, evrenin tümünden başka birşey değildir" diyor. Bu konuda, yani Tanrı'nın ancak akıl yolu ile anlaşılabileceğini ileri süren İbn-i Sina ve Gazâlî gibi rûhçu tasavvuf bilginleri de batının rûhçu gizemcileri ile birleşmektedir.

Tasavvuftan nasibini alamamış İslâm bilginleri Kur'ân'ın açık, dış anlamıyla yetinmek isterler. Mutasavvıflar ise onun gizli ve iç anlamını ele alırlar. Bunların tartışmaları yüzyıllarca sürmüştür.

Tasavvuf, ehli olan insânları yüzyıllarca mutlu kılmıştı, hâlâ da kılmaktadır. İnsânları sonsuzluğa kadar, sona kadar var olmak düşüncesi ve düşü içinde yaşatmış, ölümü de güzelleştirmiştir. Bunca güzelliği kavrayamayan İslâm bilginleri, kabukta kalmaya razı olmayarak  meyveyi yemeğe kalkışanları, bu mutluluk muştulayıcılarını asarak, derilerini yüzerek öldürmüşlerdir. İşte, gerçeği açık açık söyleyenlerin, akılları bu gerçekleri alamayacak kadar kıt, tahammülleri eksik olanlar tarafından uğradıkları bu zulme karşı bir korunma başladı. Gerçeği apaçık söyleme yerine, onu  simgesel sözlerle açıklama yeğlendi. Birer tasavvuf kurumları olan mezhepler, tarîkatler bundan doğdu. Akılcılar yolu, Cebriyye, Kaderiyye, Mu'tezile, Haydariyye, Kalenderiyye, Kaadiriyye, Bektâşîyye, Mevleviyye ve benzeri  yolları meydana getirdi.

Eylemlerimizden sorumlu muyuz? Onları biz mi yapıyoruz Tanrı mı yaptırıyor? Cebriyeciler "Bunları biz yapıyoruz" derken, Kaderiyyeciler ise, "Tanrı yaptırıyor" diyorlar. Birinciler insânın sorumluluğunu savunurken, ikinciler insânı yok sayıp, her şeyi Tanrı'ya bağlıyorlar. Sözün kısası, bu tartışmalar gelişe gelişe birçok akımın ortaya çıkmasını sağladı.  Bizim İslâm tasavvufumuz, varlık birliğine dayanır. Müslümanlığın ilk yüzyılında, Türk düşüncesi işe karışmıştır. Türkler biraz daha sonraları da Arap ve Acem düşüncelerini sentez yapmışlardır. Ama, dinamik, yaşamayı seven, güler yüzlü, neş'eli ve özgür yaratılışlı Türk dine korku ile değil sevgi ile bağlanmağı yeğlemiştir. Şamanlıktan kalma eski gelenekleri bırakmamış, hem kendini ve hem de bütün insânlığı mutlu kılacak en güzel yolu, Bektâşîliği bulmuştur.

 Batı ile doğu, düşünüş ve inanışlar bakımından, gidiş bakımından çok ayrılıyor. Aşk Risâlesi adlı kitabımda da kaydetmiştim. Batı, insânoğlunun değerini verememiştir.

Tasavvuf, insânı insân yapan ve onu öteki canlılardan daha yüce kılan, insânın mâddî yönü yanında bir de ma'nevî yönü olmasını sağlayan bir düşünüş ve inanıştır.  Yani bedenle rûhu anlayıp, kavramaktır. Beden fânidir. Rûh yani kişinin ma'nevi varlığı, durucu, kalıcı, sonsuzdur. İnsânın mutluluğu kalıbı ve kalbi arasındaki uyum ve dengeye bağlıdır. İşte insândaki gönül, ma'nâ, rûh sözleriyle anlatılmağa çalışılan nurlu, pırıl pırıl cevherin dipdiri en dinamik bir halde tutulması çabalarını bildirecek yola tasavvuf (gizemcilik) diyoruz.

 Türk İslâmına göre bu hal Hazret-i Muhammed ve Hazret-i Alî ile başlamıştır. O günlerin ilk mutasavvıfları kırklar denilen topluluktur ki, bunların içinde Hz. Muhammed kızı, Hz. Alî'nin eşi olan Hz. Fâtıma'da vardır.

Tasavvufun ne olduğunu anlamak için o hâli yaşamak, idrâk etmek, içine düşmek gerekir. Tasavvufu tanımlayan birçok sözler söylenmiştir. Bu tanım (ta'rif) binden fazladır. Birkaçı şöyledir:

- Tasavvufun başı bilim (ilim), ortası iş (amel), sonu, mevhibe (lutuf ve ihsan, bağış)dir.
- Tasavvuf Allah'ı bilme ve bulmadır.  Başka bir sözle, bilme, bulma, olma yoludur.
- Tasavvuf mâddeden ma'nâya, zâhirden bâtına varıştır.
- Tasavvuf, gönül derdine çare bulmaktır.
- Tasavvufun başı, Tanrı'yı bilmek, sonu, O'nu birlemektir (vahdet).
- Tasavvuf Hakk'ın seni senden alması, kendisi ile diriltmesidir.
- Tasavvuf, ilâhi (tanrısal) huyla huylanmaktır.
- Tasavvuf kendinden çok başkalarını düşünmek (diğerkâm olmak) tir.
- Hicri üçüncü yüzyılda yaşamış Seri-es-Sakatî "Bir def'a Elhamd-ü lillâh dediğim için otuz yıldır Allah'a tövbe ve istiğfâr ediyorum" dediğinde "Bunun için tövbe mi edilir?" diye sormuşlar. O da şunu anlatmış: "Bağdad çarşısında bir dükkanım vardı. Orada büyük bir yangın ortalığa çok zarar verdi. Herkes mal derdinde üzüntüde idi. O sırada birisi bana: 'Müjde... Senin dükkan kurtuldu' deyince sevinçle, boş bulunarak, El-Hamd-ü Lillah dedim. Az sonra kendimden utandım. Öyle bir felaket gününde başkalarının zarar, ziyanını düşünmeden, kendimi düşünerek Elhamd-ü Lillah dediğim için otuz yıldır tövbe ve istiğfârdayım"

Sûfî yani mutasavvıf kişi, olgun insân, insân-ı kâmil, yer gibidir. Ona her türlü kötü nesne atılır. İyi - kötü herkes onu çiğner. Ama o, bütün kötülükleri güzelliklere çevirir ve iyilikler üretir.
- Sûfî, bulut gibidir, her tarafa gölge salar. Yağmur gibidir, her yeri sular.
- Sûfî, gül bahçesinin gülü olup, dikeni olmamaktır.

Fakat tasavvuf, asla  ezilmek, dünyâyı ve mâddeyi tümüyle gözardı etmek demek değildir. Mevlânâ'ya göre insân bir gemidir. Bunun yüzmesi için su gereklidir. Su da her türlü mâddî araçlardır. Su, geminin içine dolarsa onu batırır. Yani o suyun da bir haddi aşmaması, sınırlı kalması gerektir. Dünyâ sevgisi, mal, mülk hırsı sınırı aşarsa insânı batırır

Tasavvuf, bireyin bir aydınlatıcıya (mürşide) bağlanmasını ister. Salt kitâbtan öğrenmek  yeterli olmaz. O akıl üstü bir bilimdir. Yaşanılan, göz ve gönül açıklığı ile, iyi görüş ıssı (sahibi) olarak gerçeği gören bir durumdur. Bir ahlâka varıştır. 
(...)

Bütün Yönleriyle Bektâşîlik-Alevîlik (2. cilt).. Doç Dr. Bedri Noyan Dedebaba

Dipnotlar:
1 Ömer Fevzi Mardin, Sohbet Dergisi, sayı:4 s. 1-5.
2 Bu tamlamayı Osmanlıcaya  Esmâ-i İlâhiyye   olarak çevirebiliriz. Esmâ-i İlâhi sözü bugünün diline Tanrı Adları olarak çevrilebilir.
3  Orhan Hançerlioğlu, Mutluluk Düşüncesi, s. 24 - 25.
4  Doç. Dr. Bedri Noyan, Aşk Risâlesi, Aydın 1959.

 

 Tasavvuf ve Vücûd Birliği (Vahdet-i Vücûd)"

Fakîrde el yazma bir dîvânı bulunan Olanlar Şeyhi İbrahim Aksarayî'nin şiirlerini okurken, tasavvuf hakkında benzer düşünüşler gördüm. (1 ) Adı geçene ait dîvânın 2-40. sayfalarında yer alan  tasavvufa ilişkin düşünceler şöyledir:

Başlangıç , fıtrat-ı asliyye'ye (asıl olan yaratıcı kuvvete) dönüştür. Buna saadet ehli nâil olabilir (mutluluk ehli ulaşabilir). İşte gerçek ibâdet bu âleme eğilimdir. Bu da iyi bir aydınlatıcıya (mürşide) bağlanmakla olur. Sâlik (yola giren) kendini yok eder, o zaman gören bir göz meydana gelir. Kesret (çokluk), böyle bir göze, vahdetin (birliğin) görünmesine engel olamaz.


Yükten kurtulan vücûda muhabbet gelir, oturur. Maallâh (Tanrı ile beraberlik) sırrı böyle bir özge âlemde bilinir. Sekaahüm Rabbühüm camı orada içilir. Bu âlemde Edhem tâcı-tahtı terkeder; Hakk'tan gayrı görülmez. O ilde zaman, mekân olmaz. Orada vücûd, fenâ içinde fena (yokluk) içinde yokluk bulur ve o âlemde Tanrı tecelli eder. Lâ'dan İllâ'ya varılır. (2) Gerçek mi arıyorsun? Bu, sözde değil haldedir. Kendini bilmek, rûh ile ma'nâya erip, olgunluğa ulaşmaktır. Hakk'tan alıp Hakk'a vermektir.
Hakikat, zâhir, bâtın (dış, iç) ve canın sırrı olarak üçtür. Bu üçü de sonuçta birdir. Gözle görünen dış, cihânda ne varsa sen de bulmak bâtın-ı hakikat (gerçeğin içi)dir. Câna sırr olan gerçek ise ilimden hilm'e (bilgiden yumuşaklığa) varmak, tefekkürle hayran olmaktır. "Gerçekte sende senlik kalmamaktır" Halka şefkat etmek, Bir'i iki görmemektir. Kötüyü bile iyi görmektir. Cüneyd: "İhanetle bakana muhabbetle bakmaktır" demiş. Gerçek, Sevgili'de mahvolma, ondan ayrılmamadır. Her yerde O'nu görmektir. O'ndan başka görmemektir. Bu makam fenâ fillâh ve bekâ billâh makamıdır.


Ârif kimdir? Başı ve sonu (mebde' ve mi'âdı) bilendir. Böyle olunca o, halkla çekişmez. Ona bütün eşyâ, ayna gibi, Sevgili'yi gösterir. Cândan geçen, yolunu bulur. Yükten kurtulan rahat yürür. Safâ-yı dil (gönül kıvancı) fena ile (yoklukla) bilinir. Mehmed Üftâde böyle demiş: "Sen çıkınca aradanı kalır seni yaradan" Ârif, ben - sen demeyendir. Özünü görmeyüb aşk'ı ve o aşk ile Sevgili'yi gören "Enel'Aşk" der, fakîr Noyan gibi... Özünü görmeyüb Sevgili'yi gören "Enel Hakk" der, Mansûr gibi.
On sekiz bin âlemin uğruna yaratıldığı varlık insândır. Ârif: "Cihan bir cisim olup da ona cân olan" insândır. "Lâ reyb-i fîh" yani: "Hiç şüphe yok ki" diye nitelenen kitâb, ârif insândır. Gerçeğin aynasıdır. Bu aynanın bir yüzünde vasıflar ve izâfetler görünür. Öbür yüzünde vahdet-i zât görünür, bütün vasıflar ve izâfetler ortadan kalkar. Gerçekten alıp gerçeğe verir ve vücûdun damlasını deryâya ulaştırır. Kendinde gizli sırra varır. Kendine yol, yine kendindendir. 


Gönül ki, yerlere- göklere sığmayan bir konuk, oradadır. Vâr, doost, sen de bir gönüle girmeye bak.. Ya da kendin safî gönül ol. Murada erersen "Nideyim gönlü, ben O'nu buldum" dersin.


Olgunlar içinde görüşme (muhabbet sohbet) âdâbı'nın ilk adımı o sohbete cân vermek, söyleneni cân kulağıyla dinlemek, halleri cân gözüyle görmektir. Nice bin yıl ibâdetten hayırlı olduğunu bilmektir. O mecliste hizmet edene himmet ulaşır. Güzel (yaşamın) ışığı, saadetin (mutluluğun) sırrı edebtir. Edeb geceyi gündüz, edebsizlik ışığı karanlık eder. Cânım doost, edebsizden edeb öğren.


Vahdet, şaşılığını düzeltip, bir iken iki görüneni, aslındaki gibi görmektir. İblîs, biri iki gördüğünden gerçeğe varamadı. Deniz, dalgalar ve ondan bir damla su... Hepsi birdir... Onları birden artık saymak, damlada ummânı görmemektir. Doost, sen bu deryâdan bir damlasın. Dışı görmekten ve buna ilişkin bilginden temizlenirsen insân aynasında gerçek sevgili yüzünü görürsün....

Tasavvuf şiirinde, ve bu arada Bektâşî edebiyyatında tasavvuf için kuş dili deyimi kullanılır. Ünlü Feridüddîn Attâr da tasavvuf bilgisini öğreten simgesel yapıtına Mantık-ut-Tayr  (Kuş dili) adını vermiştir. Bektâşî şiirinde de bu terime sık sık rastlanılır. 

Âşık hâlinden bilmeyen ya delidir ya diri
Ben kuş dili bilürem söyler Süleyman bana
(3)
Yunus İmre           

Bülbül olsam gül dalında şakırım.,
Öz bağımda biten gül neme yetmez?
Süleyman'ım kuş dilinden okurum
Bana ta'lim olan dil neme yetmez?

Abdal (XVII. yüzyıl)


"Men aref "   (4)  esrârını gerçi nihan etmez miyim?
Kaal ile hâl    ehlin amma imtihan etmez miyim?
Kellimünnâs muktezâsınca zebân etmez miyim?
İhtiyâr-ı "kenz-i mahfî"-yi
  (5)  iyân etmez miyim?
Kuş dilin fehm eyleyen irfân içinde bülbülüm.
(6)
Şîrî (XVIII. Yüzyıl)

Dil mektebi içre okuduk mantık-ı tayr'ı
Güftârımızı dehre Süleymân olan anlar.
(7)
Cesârî (XIX. Yüzyıl)

Kuş dili sözü, Kur'ânı Kerîm'de 27. Nemel Suresi 16. âyette geçer. F. Attâr, ünlü kitabının adını da buradan almıştır.

Tasavvuf örgütlenince farklı yöntemler uygulayan ve yorumlar yapan yollar oluştu. Tasavvufu, mevcut ve bilinen birkaç yola bağlamak kökten yanlış olur. Zirâ her insânın kendine göre bir gidişi olur ve bunda da alabildiğince özgürdür.

Eskiler: "Et-turuk-u ilâllâh bi-aded-i enfâs-il-halâik"   derlerdi. Yani: [i]"Allah'a giden yollar yaratılmışların sayısıncadır"[/i] Yani kavuşma yolu pek çoktur, üstelik sayısının sınırı yoktur.

Tasavvuf ehli ulu kişiler, insânları üç bölüme ayırmışlar:
a. Allah'ın mutlak varlık olduğunu bilmeyenlere, Kur'ân'ın ve şerîatın dış yüzünü görüp, içine eremeyenlere Avâm adını vermişler.
b. Hakikat yoluna düşmüş, nefisleriyle savaşan ve kendilerini bilmeğe çalışan ve bilenlere Havâss yani seçilmişler denilmiş.
c. Gerçeğe ermiş, O'nu bulmuş ve gerçek olmuşlara ise  Hâss - ül - hâs (seçilmişlerin seçilmişi) yani ermişlerin ermişi adı verilmiştir. Ne var ki, tüm bu ayırmalar, sınıflamalar nazarîdır. 


Burada avâm'dan sayılan zâhid, Cennet zevklerini düşünerek ve onlara daha fazlasıyla kavuşmak için dünyâdan yüz çevirmiş gibi görünen bir tiptir. Tasavvuf ehline göre bu, aşağı bir mertebedir.

Bektâşî büyük Sevgili olarak bildiği Mutlak varlığa, doğrudan doğruya ve aşk ile bağlıdır. Onun bağımlılığının ve aşkının temeli Tanrı korkusu ya da ödül kazanmak özlemi değildir. O nedenle riyâ (ikiyüzlü) içinde olan havf ve reca'dan kendini sıyıramamış zâhidi, hafife almakta ve fırsat buldukça onunla tatlı tatlı alay etmektedir. 
Bir bölük tasavvuf ehli de, herhangi bir yola ve Pîr'e, bir aydınlatıcıya bağlanmadan, eskiden yaşamış bir ermiş veya yalvacın rûhundan aydınlanarak yol alırlar. Bunlara Üveysî derler. Bu isim onlara Veys-el-Karanî'nin adına izafeten verilmiştir. 


Kitâblığımda bulunan Hikâye-i Hazret-i Veys-el-karanî adlı manzum bir yazmada bu zât hakkında geniş bilgi vardır. Buna göre: "Karn adlı bir Yemen köyü var. Burada doğan Veys (veya: Üveys) Hz. Muhammed'i görmek arzulamış. Anasından gitmekliğe izin alup yola çıkmış. Fakat onu evinde bulursa görecek, bulamazsa beklemeyecek dönecektir. Veys Hz. Muhammed'i evinde bulamamış, selam bırakıp dönmüş. Eve dönen Hz. Muhammed olayı öğrenince ashabına: 'Benim gözlerimi ziyaret kılın. Veys'i göreni gördüler' demiştir. Vefatlarından sonra da sırtlarındaki murakkka'ını (hırkasını) Veys'e götürmelerini vasiyet etmiştir. Hz. Peygamberin vefatı sırasında Veys, köyünde deve gütmektedir. Hırka kendisine götürülünce almak istemez. 'Vasiyyet böyledir, alın ve ümmet için duâ ediniz' derler, o da duâ eder. Veys'in avcunda beyaz bir ben varmış onu görürler. Veys, Hz. Muhammed'in bir dişini kâfir kırdı diye bütün dişlerini kırıp sökmüştür. Üveys'in aydınlatıcısı (mürşidi) Hakk hazretleridir. Şeyhi, müridi yoktur. Üveysiler denir bir tâife var bunların şeyhi ve müridi olmazlar bazı kâmil şeyhler bunlara Hızır'ın irşadda bulunduğunu söylerler" (8)

Buraya kadar sunulan bilgi ile tasavvuf hakkında genel bir bilgi verilmiş olsa gerektir. Konu çok geniş ve bir evreni kaplayacak kadardır.  Bu yol tutsaklık ve boyunduruk kabul etmeyen bir felsefedir. O, insân düşüncesinin, yaratılış sırrı, evrenin anlam ve niteliği konusunda sorularına yanıt vermeye çalışmış, insânın doğruyu, gerçeği arama eğilimi ile meydâna gelmiştir.

 Tasavvuf; yaşamın insâna tasa ve sıkıntı veren katılığından, acılığından bunalan rûhlar için tesellî, huzûr ve sükûn sağlayan, bu amaçla başka bir âlemin var olduğuna inanan, böyle bir âlemi düşlemek zorunluluğunda kalan bir düşüncedir. Bu şekilde doğan tasavvuf, çeşitli toplumsal sıkıntılar ve baskılarla beslenmiş gelişmiştir.

Şerîatın dışta kalan hükümleriyle çözümü imkansız içe ait, vicdana ait haller İslâmi tasavvuf akımının ilk faktörleri olmuştur. 

Kur'ân-ı Kerîm'in ortaya koyduğu şerîat, yani doğmalar koyan âyetler ve hadîsler yüzyıllarca İslâm toplumlarının yaşayışını idare etmiştir.

Âyetlerin anlaşılamayan ve açıklanması gerekli görülen yönleri üzerinde de zamanın aklı eren kişileri içtihhâdlar koymuşlardır. Bu içtihâdlar da, Hz. Muhammed'in ve çevresindekilerin hali, gidişi, düşünüşü kaynaklık etmiştir. Zaman, akıllı insânların zekâ ve düşünceleri ile; yeni bir anlayışın, gönüllerde yeni bir mutluluğun ışığını yakmıştır. 

Tasavvufun bazı tanımlarını önceki sayfalarda vermiştim. Genel olarak söylenebilir ki tasavvuf, insânın kendi benliği ve varlığını ortadan kaldırması, bu yolla gönül tahtında sultan olması demektir. İnsân bu sayede dış âlemin etkilerinden sıyrılıp, soyunup, tenini yakarak bir ışık olabilir. 

Onu bir de, insânın yaşattığı ve geliştirdiği rûh hayatı diye tanımlayabiliriz. Tasavvufla insân, nefsiyle savaşır, onu temizler ve böylece perdeleri aradan kaldırır, kendini her türlü kötülükten kurtarır, tutkularının (ihtiraslarının) boyunduruğu altında kalmaz, Tanrı'sıyla arasındaki bütün mâddî engelleri kırar. Bütün cihânı kavrar, onu Yaratan'la karşı karşıya kalır ve nihayet kendi nefsini öldürerek Allah'ın zatında beka bulmayı kazanır. Hakk İle Hakk olur.

Mustafa Kara tasavvuf ve mistik kişi üzerinde uzun uzun bilgi verir. Ondan özet olarak yer yer, şunları alıyorum: "Bizim yolumuz sohbettir. Şöhret âfettir, hayır topluluktadır. Faydası olacak bir işle uğraşın (Ubeydiâllah Ahrar)"
"Tasavvuf, bütünü ile cehdetmektir. Ona vurdumduymazlık ve tembellik karıştırmayın (Rüzbârî)" 
"Bu bizim işimiz, paspaslar gibi manastıra çekilmek veya arpa ekmeği yemekle olacak iş değil (Şâzelî)"
"Bazı Sûfîler halktan zahmet görmemek için kaçıyorlar ve buna Hakk'a teslimiyyet diyorlar. Bunlar mı daha olgun, yoksa kalabalığın eziyyetine tahammül edenler mi? (Ali Havvas)" 
"Oğlum, sûfî, başkasına yedirir, fakat şundan bundan yemez, verir fakat olmaz. O, dünyâ ve dünyâ malını aramaz. Şeyhiniz kimsenin bir kuruşuna el sürmemek, tenezzül etmemek üzere Allah'a söz verdi. Size de bunu emrediyor (Dessukii)"
"Zamanımızda en yüksek şeref şu iki insânın olmalı: İlmi ile amel eden âlim ve iç âleminin sırlarından bahseden velî (Dessukii)" "Vecdin ilmin içinde erimesi, ilmin vecd içinde kaybolmasından daha iyidir (Cüneyd-i Bağdâdî)"
"Yemin ederim ki insânlar tam bir gayretle ilâhî emirlere sarılsalar, Şeyhe filan ihtiyaçları kalmaz. Fakat bu yola bir yığın hastalıkla beraber girdiklerinden ma'nevî doktorlara muhtaç oluyorlar (Dessukii)" (9)

 Bunları iyi karşılayan var, karşısında olan var. Aslında tüm insânlığı içine almayı amaçlayan bütün düşünce ve davranışların karşısına elbet eksi (nâkıs) düşünceler de çıkacaktır, bu doğaldır.
Tasavvuf için şunlar da söylenmiştir: "Onların kendilerine hâs olan karakterlerini şöyle ifade edebiliyoruz: onlar millet realitesinden hizmetlerine karşılık nimet istemez ve alkış dilemezler. Millet hayatına durmadan eser vermek ihtirâsındadırlar. Nâmlarına heykel diktirmezler. Onlardan bize kalan hâtıra, huzûrlarında eğilecek taştan anıtlar değil, rûh için ölmez âyetlerdir. Zamanlarında anlaşılmayan büyük varlıkları, sanki kalabalığın içinde münzevî yaşar gibidir. Halk onları bulursa ne a'lâ, onlar kendilerini halka takdim edecek kadar küçülmezler ve hepsi de öldükten sonra hakkıyla anlaşılırlar. Millet mistikleri büyük muztariblerdir. Onların aşk haline gelen zevkleri milletin ıstırabını, muztarib yaşayışları ile hem – âhenk hâle getirmektir.
 Onlar ölünceye kadar aynı fikir ve kanâatın sahibidirler. Çeşitli dönemlerin baskısı, onlar nefret ve direniş ile karşı karşıya getirmiştir. Bu durum, bu soylu insânları darağacına, çarmıha ve çok kerre zindan hayatına mahkûm etmiştir. Bu âkıbetleri, onlar İlâhî gayenin zevkiyle birleştirirler. Onlar zaten bütün yaşayışlarını millet selametine feda olmaktan ibaret bir şehitlik rütbesi telâkki ederler. 
İkbâl mevkileri onların sâde hizmet için ve daha yüksek şehitlik  mertebesi kazanmak, için, pek nâdir hallerde görüldüğü yerlerdir. Çok kerre sefâlette halkın takdirinden uzaklarda ve zulüm pençelerinde yaşarlar. Gurura esir kılan ikbâl mevki'ine mutlak surette yabancı, hem de ona düşmandırlar"
  (10)

Nurettin Topçu'ya göre de:
"Tasavvuf, İslâm evrenine enginlikle yayıldı, topluma asırlarca kudretini verdi, birliğini sağladı. Sadece nazari bir düşünce olarak kalmadı, âdetler sistemi halini aldı ve yaşayışın içine işledi. Pratik hayat kaidelerinin formüllerini verdi. Bu sistemin adalet anlayışı bu milleti düşmanları karşısında yüzyıllarca koruyabildi. Tasavvufun birleştirici gücü ve gelenekleri Anadolu tarihinin yorulmak, bıkmak bilmez sürekliliğininin nedeni oldu"   (11)

M. İz'de şöyle diyor: "Tasavvuf: Nefisleriyle fânî, Allah ile bâkî, gerçeklerin gerçeğine ulaşmış olan seçilmişlere, rûh temizliğine ermiş seçkin kişilere özgü bir mezheptir" (12)

Tasavvuf, Türklerin İslâm oluşundan sonra hızla yayılmaya başlamıştır.   İhvân-us-safâ, bir yandan Emevî saltanatı baskısından İslâmı kurtarmak, bir yandan da Yahudi ve Fars bağnazlığının saldırısından korumak amacında idi.  Tasavvuf, İslâmiyetin tefekkür ve şuûr mirasından bir parçadır. Prof. M..ignon; "İlk mistik görüşlerin, Kur'ân ve hadîsler üzerinde düşünmekle başladığını" söyler. Bir kısım bilginler ise, Hazret-i Peygamber'in, daha gençlik çağında bu hâl içinde yaşadığını ve tasavvufun çok öncelerden başladığını ileri sürerler ki, bu daha doğrudur.

(1) Sözünü ettiğimiz bu kişi  ile Kânunî  Süleyman zamanında on iki müridi ile Atmeydanı'ndaki Çukurçeşme önünde katledilen Oğlan Şeyh'i birbirine karıştırmamalıdır. Burada adı geçen  Aksaraylı Şeyh İbrahim, Kânûni'den çok sonra yaşamıştır. Fakîrdeki divanın başında bu yapıtın Birinci Ahmed zamanında ve 1023 H. - 1614 M. de yazıldığı kaydı vardır.
(2) Lâ;  yoktur demektir, İllâ; ondan başkası yoktur demektir.
(3)  Abdülbâki Gölpınarlı, Yunus İmre  Divanı
(4)  Men aref: "Nefsini bilen Tanrı'sını da bilir" anlamına gelen hadîste geçen sözlerdir. Nefesin bu dizesinde insânın özünde (gönlünde) Tanrı nuru gizlendiği söylenmektedir.
(5) Kaal ve Hal: Dış ve iç (zâhir ve bâtın) bilgisi .    Kenz-i mahfî: "Küntü kenzen" sözleri ile başlayan hadîs-i kutsîde geçen sözlerdir. Bektâşî - Alevî inancına göre Tanrı evreni kendi güzelliğini seyretmek için yaratmıştır. Yukarıdaki sözlerle başlayan hadis-i kudsî yaratılışın nedenini açıklamaktadır.
(6) Kuş dilini fehm eyleyen irfan içinde bülbülüm:    Ben bilgelik (ma'rifet) dünyâsına daldım. Evrendeki gizleri (kuşdilini) kavrayarak irfan yoluna girdim.
(7) Yeni kuşakların anlamasını sağlamak amacı ile bu nefesi düz yazıya çeviriyoruz: "Gönül okulunda (yolda) okuyarak kuş dilini (mantık-ı tayr) öğrendik / Söz (güftâr) ümüzü dünyâ (dehr)'ya Süleyman (Kâmil insân) olanlar anlayabilir"
(8) Hikâye-i Hazret-i Veys-el-Karanî: Yazma, Y: 1-12, Doç. Dr. Bedri Noyan Özel Kitaplığı.
(9) Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, 2. bs. 1980, s. 246-247.
(10)  Nurettin Topçu'dan  aktaran Mustafa Kara, Agy, s. 247-248.
(11) Agy, s. 250.
(12) M. İz, Tasavvuf, s. 89.

İnsanlığın en eski öğretisi, hatta dinlerin ve inançların kökeni Majidir.

İnsanlığın en eski öğretisi, hatta dinlerin ve inançların kökeni Majidir. Maji sanatı ve onun çocuğu olan büyü, her çağda varolan ve etkinliğini sürdüren bir olaydır. Anlatılara göre Maji ve büyü günümüzde de politikayı etkileyecek kadar yaygındır. Öyleyse, nedir bu Maji? Nasıl öğrenilir? Büyü gerçek midir?

Kelime anlamında Maji´nin Türkçe karşılığı yoktur; en yakın yaklaşım sihir olarak belki düşünülebilir; büyü sözcüğü ise genelde Maji´nin karşılığı sanılır ama sadece sözlük karşılığıdır. Demek ki, Maji´ye Türkçe karşılık bulamıyoruz ama kavram olarak açıklayabilir ve anlamlandırabiliriz. Maji sözcüğü, Grekçe´dir; Magein; Megas büyük bilim anlamındadır veya en büyük veya ana bilim demektir. Maji Paleolitik çağlardan beri vardır, Fransa´da Aurigignac´da, Güney Afrika´da Buşmenler´de Majikal ayinlerin izleri bulunmuştur. Atlantis, Mu inançları dışında, bilinen tarihte Eski Mısır´da Maji çok geniş biçimde kullanılmıştır. Özellikle de Mısır Panteonu´daki tanrılara çok dikkat etmek gerekir; tümü belli majikal güçleri simgelemektedirler. Yine tüm Mezopotamya uygarlıklarında, Aztek, Maya ve İnkalar´da Majikal yaptırımlar çok geniş ve çeşitlidir. Majinin gücünden korkan ve insanın yeterince bilgilenmesini istemeyen Hristiyan Kilisesi, MS 364 Laodicea Konsülü´nde Maji´yi, matematiği ve Astroloji´yi yasaklamıştı. 525´de Oxia´da, 721´de Roma´da alınan kararlarla Maji Sanatı´nı bilmek ve kullanmak hakkı sadece belli bir rahip sınıfına verildi. Ama sonra, bu hak yanlış yola sapacak ve insanları yakan sapık bir inancın yani engizisyonun temeli olacaktır. Budizm´in tüm kolları majikal deneylerle doludur, Zen Budizm insanın sıradanlığını, kontr tepki olarak ele alır; Yoga her türünde Majikal terbiye enerji birikimini düzenler; Akapünktür bedendeki sağlıklı enerji akımını öğretir; şamanlar geçmişin en güçlü Majisyenleriydiler; Heraklit, Platon, Demosten, Pliny, Pisagor, Agrippina, Marcus Aurelius, Jül Sezar, Bruno, Paracelsus, Nostradamus, Lüther, Calvin, İ bni Sina, İ bni Rüşd, İbni Hud, Cübeyr, İbni Semah, Muhiddin Arabi, Mevlana Rumi, Hallac, Yunus Emre, Casanova, Don Juan, Meyer, Pascal ve daha sayısız isim Majisyen olarak tanımlanabilirler. Onların yaşamlarını okumak okuyucuya daha iyi bilgi verecektir.

Maji´nin temelinde sır var...

Majikal Gizem veya Güç, akıllı varlıklar arasında farklı boyutlarda, psiko-fizyolojik olarak bir ilişkinin sağlanması demektir, ilişkinin amacı karşılıklıdır. Maddenin açıklanamayan bir boyutunu varsayarak, normal sınırların dışında algılanması gereken bir yer olarak düşünün ama bu algı nasıl elde edilecektir? Bunun için operatif bir çalışma bilinci ve bilinçdışı uygulamalar gerekir. Fakat herşeyden önce Maji´nin temel sözcüğünü anlamamız ve öğrenmemiz gerekir; bunun adı ise "sır" dır, "sır" ön anlamda, bilginin, öğrenilenin kasıtlı olarak tahdit edilmesi, kısıtlanması ve de bir sistem ve özel bir ekip içinde olabildiğince saf ve doğal halinde korunmasıdır. Biraz daha iyi anlamaya çalışalım; saflık oluşumun ilk koşullarının aynen kalması demektir; yani bir bebek ruhunun ilk anı gibi veya suyun doğadaki saflığı gibi düşünülmelidir. Saflık çok önemlidir ve "sır"ın da giriş kapısıdır, Maji gezegenine buradan gidilebilir ama saflık veya tek bir amaca nötr olarak egemen olmak bu yolu açacaktır; işte büyük mistiklerin, ustaların ve büyücülerin geçtikleri yol budur. Saflık için, temel disiplin Maji öğretisine sadık kalmak ve asla manevi öğretilere bağlanmamaktır ama onların da tam olarak bilinmesi elzemdir.

Yaşamanın ve hissetmenin gerekliliği...

Dozu ne olursa olsun, Maji etkisi Kozmos´un partikül enerjisinin bir türü, bir frekansı, bir titreşimidir, Maji´de KAT adı verilen bilinç alanlarında bu enerjiyle buluşulduğu takdirde iş sadece kullanmaya kalır, bu da öğretinin sonucuyla mümkün olacaktır. Eğer diğer bilinçli şuurlarla söz konusu bilinç alanında imajinatif olarak buluşulursa çeşitli etkiler yapılabilir, buradan da büyü etkisi anlaşılabilir. Ama eğer inançlardan ve manevi temayüllerden etkilenilmişse, cennetler, cehennemler, araflar, spatyomlar (Ruhlar Alemi) imaj olarak oluşacak ve gerçekleşecektir. Öyleyse, Maji Gücü´nün düzeyini yani bilinç alanındaki varlığını tam olarak tanıyabilir ve hissedebilirsek, diğer bilinçli şuur veya varlıkları o alanın içinde sınıflandırmamız mümkün olabilir; bu tanımlama dünyasal değerlendirmeden çok farklıdır. İşte burada, hangi yoldan giderseniz gidin, eğer objektif kalabildiyseniz ana temayı buldunuz demektir. Maji enerjisini algılamanın ötesinde, yönlendirme aşamasına ulaştığınızda Majikal etkiyi madde dünyasında psikolojik veya fizyolojik olarak kullanabilirsiniz. Bunu yapmak için çok çalışma yani antreman gerekir; KAT´ın yani imajine edilen bilinç alanının çok sık ziyaret edilmesi önemlidir asla birkaç deney veya kitap okumayla, kulakdan dolma bilgilerle bir sonuca ulaşılamaz aksine daha aptalcası zanlar başlar; kişi birşeyler yaptığını yani enerjiyi kullandığını sanır ve eninde sonunda saçmalar. Majikal yalan çok çabuk ortaya çıkar ve bazen de gerçek Majisyenler tarafından cezalandırılır. Özetle büyük güç ve deneylere sıradan laflarla ulaşılamaz, gezip görmeden, bizzat yaşamadan, hissetmeden Güney Kutbu anlaşılamaz ve tanımlanamaz. Bilinç kendi realitesi oranında yaşayarak öğrenmelidir; ama önce yetenek ve çalışma olmalıdır.

Majinin dramatik kişilikleri...


Biraz daha zorlayalım ve ilerlemeye çalışalım; geçmişin büyük Maji Ustaları, Maji Gücü´nü tanımlamak için simgesel dramatik kişilendirmeler yapmışlardır. Hatta bunun için, geçmişteki dünyadışı ilişkilerin izleri, uzak bilinmeyen geçmişin efsanevi kişiliklerini kullanan Maji Ustaları vardır. Türev ve etki yönlerinden tanrılar, tanrıçalar, azizler, mitolojik kahramanlar, şeytani ve ruhsal kişilikler gerçekte Maji alanında gücün çeşitli etkilerini simgelerler. Sümer Tanrısı Pazuzu´nun negatif etkiyi, Artemis´in doğanın enerjisini, Afrodit´in aşk etkisini, Ra´nın güneş enerjisini simgelemeleri birer örnektir; Maji Gücü´nü şekillendirmek, yoğurmak Majisyenin kişiliğine, temayülüne, amacına bağlıdır ama eğer Majisyen nötr olma düzeyine erişmişse etki çok daha fazla olacaktır. Dramatik enerji kişilendirmelerinin yani simgelerin doğaları, etkileri sınırlıdır; mitolojik bir tanrının veya tanrıçanın çaresiz kalması gibi veya bir azizin... Ve bu güç kişilikleri yani güç türleri birbirlerini olabildiğince etkilememeye çalışırlar ama çok gelişmiş ve usta bir yönetici güç, tümünü kontrol edebilme ve karıştırma düzeyinde olabilir. Örneğin, Zeus, Zülkarneyn, Rama, Tao veya Hızır simgeleri veya adı bilinmeyen büyük maji ustaları gibi...

Ruhsal değerin aynası...

Peki, Maji Gücü ile ilişki kurmak için gereken sistem nedir, nasıl elde edilir? Bunun için özel bir dil gerekir; bunu bir bilgisayar diline benzetebiliriz yani bir yazılım dili olmalıdır. Maji´de bu dile Simgeler Dili denir ama bu dil farklıdır; alfabemizi, trafik işaretlerini, sayılarımızı düşünün veya para sistemimizi; bunlar dünyasal bilincimizin tanımlama değerleridir; bize çevreyi tanımamız ve algılamamız için yol gösterirler. Majikal dil öğreniminin temelinde istisnasız tüm mistik öğreti bilgilerinin algılanması, kavranması ve takılmadan geçilmesi olmalıdır. Merak, öğrenme ve uygalama çıkardan ve iktidardan önce gelmelidir, arzulara Güç sayesinde zaten ulaşılacaktır. Maji´nin dili önce düşüncede öğrenilecektir ya da Krisnhamurti´nin dediği gibi akıl düzeyinde anlaşılamaz, yolun başlangıcı ise imajinasyon ve konsantrasyon deneyleridir ve tabii gerçek bir ustanın öğretisiyle yola çıkılmalıdır ama sonra kendi kanatlarınızla uçmak kaydıyla... Majikal etkinin çapı ve alanı, kişinin ruhsal değerini gösterir; her ulaşılan bilinç alanı ve kazanılan değer, KAT alanlarında kullanacağınız seyahat çekleri gibidir, her kazanılan güc düzeyi kişinin evrensel düzeyidir ama yerinde ve gerektiği dozda kullanılmalıdır. Nasıl mı? Maji, adına ritüel denen bir özel seremoniye yani olaya dayanır; ritüel determinizmaya yani neden/sonuç ilişkisine bağımlıdır; işte Maji´nin çıkış ve uygulama noktası tam buradadır. O zaman sistemi gözden geçirebiliriz;

1. Önce Semboller Dili öğrenilir ve kullanılır;

2. Ritüelin kendisi ve nedeni bilinir;

3. Gereken Majikal Güç sağlanır ve tanışılır;

4. Öğretiler aracılığı ile Kozmolojik sistem algısı geliştirilir;

5. Bilinç sürekli koşullandırılır;

6. Duyular sürekli geliştirilip, hissediş arttırılır;

7. Amacın pozitif veya negatif olduğu kavranır;

8. Arada bir farkın bulunmadığı düzeyi amaçlanır;

Maji´de hazıra konulmaz...

Bu dizi ilk bakışta. birşey ifade etmez gibidir; hala ne yapılacağı belirsizdir; ortada sadece bir mühendisin anlayabildiği karmaşık bir makine vardır; mühendis olmayan birinin, karşısına ise anlaşılmaz bir sistem çıkar. Temel merak, gücün nasıl sağlanacağıdır aslında bu metod veya yöntem, dinsel dualardan, Ruhçular´ın spiritüel çalışmalarından, ruhsal şifa deneylerinden, sanat olaylarındaki ilhamdan veya yaratıcı çalışmalardan, büyü uygulamalarından, meditasyon veya benzeri bilinç eğitim öğretilerinden farklı değildir; zaten bunlar kısıtlı bilinç alanları oluşturmak için yapılan uygulamalardan başka birşey değildirler. Bir lamanın, hoca efendinin, rahibin, dua, meditasyon veya zikr yoluyla yaptığı şey sistematik olarak kısıtlı bir majikal ritüeldir; yani Majikal Güç´le buluşma çabasıdır; lama, guru, rahip veya hoca bunu bir oranda başarır veya başaramaz ama genelde saflık düzeyine ulaşamamış olduğundan başardığını sanır; çevresinde bulunan hazırcı tembeller ise, onun herşeyine inanmaya hazır olduklarından bilinçüstü imajinasyonlara değil, madde dünyasında inandıkları ve nazır bekledikleri hayallere kapılarak zanlara düşerler; gerçek Maji´de hazırcılık yoktur; öğreten de, öğrenen de uygulayıcıdır...

Maji ve İslamiyet

Herkesin yapabileceği dua yöntemi, ki bunun dili önemlidir ama çelişkili görünen iki tarz vardır; ya duanın orjinal dili kullanılmalıdır yani temel ses titreşimleri sağlanmalıdır ama bu imkansız denecek kadar zordur çünkü duaların orjinal sesleri kulaktan öğrenilemez ancak temel öğretmenden öğrenilebilinir. Ya da, düşünce yoluyla dua edilebilir, bu da imajinasyondur. Bu farklı iki yöntem aynı noktada buluşabilir ama kolay olmaz. Duanın majikal anlamı, Majikal Güç´ün Tanrısal simgeyle elde edilebilmesidir; dünyasal amaçlarla oluşan istek, kazanılacak güçle daha gerçekçi olabilecektir; eğer günahtan söz edersek, ruhsal huzur ve doğru bir vicdani hesaplaşmadan doğacak olan affedilme yakarısı, Majikal Güç´le Tanrısal simge altında buluşabildiğinde, bilince nüfuz edecek ve rahatlatacaktır. İlk bakışta, klasik inançlarla çelişen bir durum ortaya çıkar gibidir ama bu böyle değildir; din genel olarak sosyolojik düzeyde kabul edilmiş en yüksek inançtır; Örneğin İslamiyet, matematiksel olarak ruhsal ilişkilere karşı tavır alır gibi görünür; eş düzeyde büyüyü de yasaklar ama öte yanda İslamiyet´in temelinde ve kalıcılığında Majikal Güç ana fikirdir. İslamiyet´de inanca destek olan, itikadi güçlendirecek tüm unsurlar majikaldir. Bunlar din bilgeleri ve otoriteleri tarafından perde ardında reddedilmez aksine savunulur ama perde ardında sıradan halka yer yoktur; majikal alan dinsel otorite için özerktir ve genelleştirilmemelidir. Aslında tüm dinler gibi, İslamiyet´de doğaüstü güçleri kabul eder zaten dinin ana fikri Ruhlar Alemi´nin yani bir KAT´ın dinsel olarak savunulması ve tanımlanmasıdır. İslam´ın büyüye ve büyücülere yani Majisyenliğin bir türüne karşı çıkması ortaya çıktığı dönemin politik ve sosyal gereğidir; bir peygamberi yıpratabilecek tek otorite o dönemde egemen olan, Arap Yarımadası´ndaki büyücüler ve kahinlerdiler.

Majisyen peygamberler...

Hz Musa´nın firavunun büyücülerine karşı büyü yapması (Kuran/Ta-Ha Suresi) iyi bir örnektir yani bir Majikal Güç kullanmıştır, aynı surenin 61. Ayeti´nde "Tahyil" sözcüğü ile, hipnotik etki vurgulanır. Bakara Suresi´de ise (102.Ayet), Maji ile ilgili ciddi bir uyarı görülür; "İnsanlar canlarına karşılık elde ettikleri bu bilginin ne kötü birşey olduğunu bir bilselerdi..." Bu ciddi bir uyarıdır ve aynı zamanda da Maji´nin anayasa maddelerinden birini ima etmektedir; gücü kullanmanın bir faturası vardır ama nasıl? Buna daha sonra geleceğiz; Hz. Süleyman Kutsal Kitap tanımıyla tam bir Majisyendir, ruhları, cinleri tüm Maji enerji alanlarını kullanır ama dinsiz olarak tanımlanmaz; Gazali için tüm Maji güçleri kesindir, bunları vurgular ama dilimize çevrilen kitaplarında ilgili bölümlerin çıkartıldıkları görülür; işte bu Maji´nin altın yasasıdır, herkese herşey verilemez; Nostradamus bunu; "İncilerinizi domuzlara atmayın..." diye tanımlar. Doğrudur çünkü geçmişteki ve günümüzdeki şarlatan büyücü, falcı, şifacı, hipnozcu bozmalarının tümü bu tarifin içinde yer alırlar. İslami Maji tanımlaması için Gazali bir çalışmasında "Bir şeyi istediğin zaman, onu zihninde tasavvur et, o gerçekleşecektir..." der. Bu yaklaşım Maji´nin yukarda anlatılan yasalarından biridir ´Gazali / Mafatih".

Endülüs İslam Gizemciliği;

Katı bir müslüman olan İbni Haldun, velilik düzeyinde doğaüstü güçlerin kullanılabildiğini belirtirken; İbni Sina´nın Magrip´te bir mağarada, uzun yıllar majikal çalışmalar yaptığı anlatılır. Majikal düşüncenin en önemli İslami ismi olan Muhiddin Arabi ise, "Fütühatı Mekkiye" adlı eserinde açık açık KAT´ları yani bilinç alanları anlatır. Hatta Miraç´ı bu tarzda tanımlar. Endülüs İslam Gizemciliği, majikal kültürün ve hatta mimarinin mükemmel göstergesidir ve kurallara uygun olarak uygulanmıştır; bir tür masonik içerik taşıyan "İhvanı Sefa" örgütü gizli bir maji grubudur. Ama elbette ki, "İhvanı Sefa"nın günümüz masonlarıyla hiçbir ilgisi yoktur hatta çok farklı ve çok üst düzeyde olduğu görülür. Kısacası örnek din olarak kullanılan İslamiyet, Maji Sanatı´nı kurallara uygun olarak ehil ellere bırakılmasını uygun görmüş, avama yani kitlelere yasaklamıştır. Bu yaklaşım, aynı zamanda da kitlelerin şarlatanlar tarafından istismar edilmesini engellemek içindir çünkü Majikal Bilgi ancak yüksek bilinç alanlarında yararlı ve etkindir.

İnsanın üstünlüğü ama nasıl?

Bir başka platforma geçelim; Wilhelm Reich´a; Reich;"Herşeyin başı olan enerji, evrenin dört bir yanına yayılmıştır; herşeyin içine sızar, her türlü devinen enerjinin kökenidir; canlı varlıktaki yaşam enerjisi, evrende galaksilerin kökenidir." diyor. Reich, evrensel enerjinin ya da kendi tanımıyla Evrensel Yaşam Enerjisi´nin farkındaydı ve en büyük üzüntüsü insanların kişilik adlı zırhı takmaları nedeniyle bu enerjiyi alamamaları ve kullanamamalarıydı. Yani Reich, psikozlu kişiliklerin, inançlar, tabular ve şartlanmalar yüzünden saf enerjiye ulaşamadıkları görüşündeydi yani Güç´e, Maji Gücü´ne... Bir diğer usta; Freud daha cüretliydi; yaşam enerjisinin bilinçli olmasını istiyor ve koşullarını ortaya koyuyordu. Ona göre, beklentilerini öte dünya saplantılarından kurtarıp, tüm evrensel enerjilerini dünyadaki yaşamlarına yönlendiren insanlar yaşamı kolaşlaştıracak ve o zaman baskıcı olmayan, psikozsuz bir uygarlığa ulaşılacaktır. O andan sonra ise, cennet serçelere ve meleklere bırakılabilir çünkü Freud´a göre, insan evrensel anlamda cennete sığmayacak kadar yüksektir. Freud bu noktada düşündürür zira Maji´nin diğer bir temel yasası olan insanın evrensel üstünlüğüne değinmektedir. Reich ve Freud´un üstün insan tanımlarını asla Nietsche, Wagner veya Rauschning´in "üstün ırk" ayrımıyla karıştırmamak gerekir. Anlatılmak istenen, insanın genel olarak canlılar evrenindeki üstünlüğüdür ve şu anda akla Mevlana gelir;

Sanatsal Maji;

İslamiyet´e çok ayrı bir yorum getiren ve hümanizmayı ilke edinen Mevlana Rumi temelde Majikal felsefeyi peçeleyerek sık sık öğretisinde kullanır. Yedi gökten başka, KAT´ların bulunduğunu, KAT´ların nurla yani enerjiyle dolu olduğunu anlatırken, reenkarnasyonun beden değiştirme yerine bilinçlenme aşamaları veya düzeyleri olduğunu ima eder. Mevlana hakkında yazılan "Fihi Mafih"de "Sen değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin ama ne yapayım ki, kendi değerini bilmiyorsun." dediği anlatılır; burada yine insanın önem ve üstünlüğü maji çizgisinde vurgulanır. Mevlana´nın bu yaklaşımı, tutucu din çevreleri tarafından sevilmez, onun manevi demokrasi anlayışı, inanç hiyerarşisinde yer kapmak isteyenleri rahatsız eder çünkü insan kişilik ve bilinçsizlik zırhı nedeniyle, bilgi yorumlarından ve tartışmalarından kaçınmaktadır. Salt bu yetersizlik Politik-Maji´yi doğurmuştur, kitleler anlamadan, tartışamadan neyin nesi olduğunu bilmedikleri birinin ardından koşturarak, yaşamlarını emanet ederler. Madde dünyasında bilinçsizlik düzeyinin en iyi örneği politikadır ve ne yazık ki, politika alanında Majikal Güc´ü bilerek kullananlar vardır. Görüldüğü gibi, Maji´nin ve Majikal bilginin neden gizlilik gerektirdiğinin cevabı buradadır. KAT´lara ulaşan ve amaç edinen bilinç düzeyinde kişi yaşam ve ölümün sırlarına ulaşmış, ikilemlerin yani sevginin, sevgisizliğin veya iyiyle kötünün tekliğini idrak edebildiyse, yanısıra da dogmalardan kopabiliyorsa Majisyen olma yolundadır, gizliliği kullanması ve fiziksel uğraşlara girmemesi, Maji Gücü ile bilinç alanında çok etkili olabileceğini bilmesinden kaynaklanır. Yeterince gelişmiş ve bilgilenmişse, elindeki gücün önemini bilir ve gücü nerede, nasıl kullanabileceğinin arayışı ve metodolojisi içindedir. Bir bilim kurgu sinema dizisi olan "Star Wars"da bu öğreti inanılmaz bir bilinç ve başarıyla işlenrmiştir. Güç asla, bireysel arzular düzeyinde ve show olarak kullanılmaz. Bu tarz, bir ustanın işi değildir, Majikal Güç transformasyonu olan büyü öz anlamda budur ve bir kez daha belirtmek gerekir ki, gerçek bir usta bunu sıradan işlerde ve özellikle de hayatını kazanmak için kullanmaz. Çünkü zaten edindiği öğreti, yaşamın sırrını ona göstermektedir. Bunun belirgin örneği sanatta görülür; Dali majikal yöntemlerle KAT´ları resmetmiştir, Picasso ise anti-madde alanından bakarak dünyamızın çarpıklığını ve sağlıksızlığını majikal kara mizahla ifade eder. Van Gogh ise, şizofrenik bilinç sıçramalarında gücü algılamış, tuala tam olarak aktaramamanın şokunu yaşamıştır.William Blake, Yeats veya Beethoven diğer örneklerdir ve daha binlercesi...

Bilimsel Maji´nin anlamı...

Usta düzeyindeki bir Majisyen, birkaç müridle beraber dönemsel olarak görülebilir; bunun gereklilikleri vardır; güç alanının büyütülmesi için olabilir veya Majisyen insanlığa birşey anlatmayı ilke edinmiştir hatta kendini feda edebilir; Batı engizisyonunun yaktığı Bruno ile Orta Doğu engizisyonunun derisini yüzdüğü Hallac iyi birer örnektirler. Majisyen, kendi öğretisini veya bilgisini istediği tarzda ve yukardaki amaçlar doğrultusunda dağıtabilir; Hz. Ali´nin "Halka anlayabilecekleri şeyleri haber veriniz, anlamayacaklarını bırakınız, isterlerse onlar arasınlar..." Majinin öz felsefesi budur; Peki acaba, bilimsel platoda Maji´yi nereye koyacağız? Bilimsel Maji olabilir mi? Ya da bilimin ilgilendiği enerji tanımı nerede Majikal enerjiyle kesişir. Pozitif bilim, gördüğü, ölçtüğü, deneysel olarak tekrarlayabildiği olayları ele alır, bilim için evren nitelik ve niceliklerden oluşan bir değişimler bütünüdür, ilke olarak deneylenemeyen gizemli güçlerin üzerinde durulmaz. Oysa, bilimin yarısı imajinasyondan yahut varsayımlardan yola çıkarak, gerçeğin yolunu bulmaya çalışır ve oluşur, teknolojik evrim ve gelişim bilimin vizyonunun ister istemez zaman zaman sınırlar. Bu da maddesel gerekliliktir.

Majiden büyüye yolculuk...

Determinisk evrende herşey bir nedene bağlıdır; neden sonucu oluşturur; sonuç ise yeni bir nedeni getirir ama sonuç zorunluluk olduğundan ortada sadece neden kalır. Bilim bu anda formüllere ve bilimsel yasalara bağlı kalmaya çalışır, nedeni bulamaz ama sonucu gördüğü halde tanımamak durumuna düşer çünkü tersi doğasına aykırıdır, bu düşünce biçimi 17. ve 18. Yüzyıllar´ın süregelen mirasıdır, tabii istisnalar dışında. Einstein, bize evrenin göreceli olduğunu söyler; kütlenin hıza tabi olarak sabit kütle olmadığını, maddenin enerji olduğunu, evrenin üç boyutlu değil, sonsuz boyutlarda olduğunu, zamanın ve mekanın harekete ve görünüşe bağımlı olduğunu ve ışığın görülebilen son hız olduğunu da belirtir. Buradan anlaşılır ki, bizim eski bilimsel yasalarımız üç boyutlu bir evrenle ilgilidir, sonsuz boyutlu bir evrende normalüstü diye birşey olamaz ve o zaman da bilime ters düşen birşey de olmaz. Einstein bir bilimciydi, bilimsel imzaları vardı ve atom bombasının fikir babasıydı, eğer düşünür olsaydı, gördüğü saygıyı çok zor elde edebilirdi. İç boyutlu evrende elbette ki, neden/sonuç ilişkileri kesindir ama sonsuz boyutlu veya bilinç katlarının sonsuz olduğu bir evrende neden de olmaz, sonuç da... Çok kesin olan bir sonuç, çeşitli insanlar tarafından çok farklı yorumlanacaktır yani sonuçlar anlamsal olarak değişirler. Önemli olan algı düzeyi ve gücüdür ve Majisyen usta, nedenleri ve sonuçları umursamadığında artık bilinç düzeyleri arasındaki yani KAT´lardaki sonsuz neden ve sonuçları görebilmektedir. Ama elde ettiği gücü hangi amaç için kullanacaktır? Deminki yaklaşımlarda okuduğunuz gibi birçok amaç olabilir ama burada popüler vitrin büyüdür ve büyü bu noktada başlar! Yazımızı bu açıklama ile bitirmek durumundayız çünkü en çok merak edilen konu büyüdür ve en azından temel açıklamalara hem konunun, hem de toplumun gereksinimi vardır; Yazının başından beri Majisyen deyimi ya da tanımı kullanılmakta, bu gerçek bir tanımdır ve öncelikle büyücü adından uzaklaştırılması şarttır. Toplumda büyücü olarak kimi tanımlarız? Önce, belli bir dozda güç elde etmiş olduğunu varsayarsak, majikal gücü süfli, sıradan amaçlar için kullanan, basit çıkarlar peşinde koşan, bilinç alanındaki öğreti ve algıları değil de insanları etkileyip, kullanıp kendine ayrıcalık sağlamayı tercih eden bir tip vardır. Bir de, bilinçlenmeyi hiç düşünmemiş hatta anlamamış, hiç duymamış, sağdan soldan duyduklarını, beş on avam kitabın içeriğini, birkaç büyük ustanın öğretisinden yayılmış bilgi kırıntılarını öylesine sahiplenmiş büyücü taslakları vardır. Bunların bir bölümü dinsel motifleri kullanırlar veya doğrudan dinsel inancın kendisini istismar ederler, bir diğer bölümü toplumun yeterince bilgili olmamasından yararlanarak bölük pörçük korkutucu yaklaşımlarla aynı cikleti sürekli çiğnerler, üçüncü bir kesim ise bilimsel alanda sığınacağı kovukların peşindedir, şifa, ruhsal sorunların büyüsel çözümleri, hipnoz, falcılık gibi etiketler bunlara göre bilimseldir ama bilim nedense bu konuları umursamaktadır ama aslında onları umursamamaktadır, temelde ise önemsenmeme psikozu vardır. Majisyenlerin içinde elbette büyücüler de vardır; gücü kullanabilirler ama acaba istenen nedir ve nasıl bir sonuç alınacaktır?

Büyünün karası ve akı...

Büyü toplum içinde Ak ve Kara diye ikiye ayrılmışolarak bilinir. Ak Büyü kişinin yararına olan ve başkasının zarar vermeyen büyü tarzıdır; zaman zaman doğal afetlerden korunmak için, kötü insanların ıslahı için dahi kullanılır. Kara Büyü ise, tek kelimeyle kötülük için yapılır; doğrudan kişinin sağlığına, işine, sevdiklerine yöneliktir. Dinsel olarak yasaklanan da budur; Acaba Kara Büyücü, işini yaparken ne hisseder? Önce sonuçla pek ilgilenmez, geleneksel olarak kötülüğün suçu isteyene aittir; Kara Büyücü´ye bir kiralık katil olarak da bakabiliriz; bedelini alır, işini yapar sonra yine bedelini alarak karşı tarafa da çalışabilir. Duygu, sevgi, sadakat gibi duygulara takılmaz, sert ve katıdır. İstelik gerçek bir ustaysa, şakası olmaz, sonuç kesindir ve çaresini bulmak kendisi için dahi zordur. Gücü alır ve bir paratöner gibi hedefine iletir veya akıtır. Biraz açmak gerek; eğer Kara Büyücü´nün kimliği, yöntemleri, etki alanı ve olayı ele alış tarzı bilinmiyorsa karşı koymak zordur. Onun çalışma biografisi dahi önemlidir. Büyücünün serbest enerjiyi yoğunlaştırıp, biriktirmesi ve amaca doğru istediği etki doğrultusunda yönlendirmesi ciddi çalışmalar gerektirir, enerji hammaddedir, şekillendirilir, sanatçı ise büyücüdür. Modern çağda büyücülerin de zamana gereksinmeleri vardır; artık uzun konsantrasyon yöntemleri yerine çoğunlukla hızlı etki yapan kimyasallar kullanılır. Ama bu geçmişte de yapılıyordu; belli bitkisel kompleksler hazırlanır ve kullanılırdı; Günümüzde, Carlos Castaneda´nın simgesel büyücüsü Don Juan, Peyote mantarını bu amaçla kullanır, Dali ve Picasso LSD ve Meskalin kullanıyorlardı, Wagner afyon ve adam otu karışımı bir macunu beste yaparken alıyordu. Ve daha bir çoğu... Ama bunlar tehlikelidir çünkü yanıltıcı veya bilinçaltı düzeylere, kurgulara kolayca düşülür ve üstelik fiziksel zararlar ve yıkımlar da başlar. Çok sert uyuşturucular, beyin hücrelerini öldürdüklerinden KAT´larda kaybolmak yani bilincin bedenle yeniden buluşamaması nedeniyle çıldırmak ve ölmek tehlikeleri ortaya çıkar. Daha önce altı çizilmişti, yetenek önemli ve şarttır, ne yapay yöntemlerle, ne de yalan zincirleriyle büyücü olunamaz, hele Majisyen asla... Gerçek bir büyücü ve onun ustası bir Majisyen olabilmek, bir Mozart, bir Leonardo olmak kadar nadir bir olaydır.

Ezoterim

Ezoterizm, asıl gerçeklerin yalnızca anlayabilecek yetenek ve bilgide olanlara bildirilebileceği görüşü üzerine temellenen bir öğreti sistemidir. Genel olarak, Arapça ve Eski Türkçe'de "Batıniyye", Fransızca'da "Esotérisme" ve İngilizce'de "Esoterism" ya da "Esotericism" kartılığıdır. Bu sözcüğün Türkçe'de yeni kullanılan karşılığı "İçrekçilik"tir.

Ezoterizm özünde, bilgi ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı olarak verildiği bir çalışma ve öğreti sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, ezoterizmde aktarılan bilgiler ve görgülerin ister bilimsel, isterse töresel-dinsel nitelikte olabilmesidir. Ezoterizm bir öğreti sistemidir ve bu sistemle aktarılan öğreti bilimsel ve çağdaş olabileceği gibi, töresel ya da dinsel de olabilir. Ne var ki, Ezoterizmin bu özelliği çoğunlukla göz ardı edilir ve hemen her zaman Ezoterizmi, Gizemcilik (Mistisizm) ya da Gizlicilik (Okültizm) ile karıştırma yanlışına düşülür.

Ezoterizm sözcüğü, köken olarak Yunanca'daki esoterikos sıfatından türemittir. Ezoterik biçiminde yaygın olarak kullanılan bu sıfat, "içrek yani dışa kapalı ve kendi içine dönük ya da apaçık olmayan" anlamlarına gelir ve bir topluluk ya da bir örgütü, bir yöntem ya da sistemi, bir yazı ya da konuşmayı nitelendirmek için kullanılabilir. Ezoterik sıfatı, "genel ve herkesin olabilen" anlamına gelen "eksoterik" (dışrak, İngilizcede Exoteric, Fransızcada Exotérique) teriminin karşıtıdır. Örneğin dinler eksoterik, Gizemcilik ezoteriktir. Antikçağın gizemci düşünürü Pisagor, öğrencilerini esoterikos ve exoterikos diye ikiye ayırır, gizli öğretisini yalnızca birincilere aktarırmış.

Ezoterik sıfatının tanımı gereği, bir öğreti sistemi olarak Ezoterizmin üç temel özelliği vardır:

* Öğretiyi alacak kişilerin özenle seçilmelerinden sonra, "inisiyasyon" yöntemiyle topluluğa kabul edilip yine aynı yöntemle ilerletilmeleri;
* Öğretilerin, inisiyasyon yöntemi uyarınca bir dereceler silsilesi içinde verilmesi;
* Öğretilerin kapsamında öncelikle simgelerin, allegorilerin ve özdeyişlerin kullanılmasıyla, bireye kendi gerçeklerini bulma yolunun açılması.

Görüldüğü gibi, Ezoterizm bir sistem olarak aktarılan öğretinin özünden bağımsızdır ve temelde biçimsel bir itleyiti nitelendirmektedir.

Ezoterik öğreti sisteminin doğuşu, İnsanoğlunun doğa yasaları üzerinde düşünmeye koyulması ve doğanın ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya başlaması kadar eskidir. Ulaşılan gerçekleri, insanların büyük çoğunluğu ya anlayamamış, ya tepkiyle karşılamış, ya da bunları kendi çıkarları için kötüye kullanmaya kalkışmışlardır. Bu durum, gerçeklerin araştırılıp doğruların aktarılmasında, kapalılığın insanlar ve İnsanlık için daha yararlı sonuçlar sağlayacağı düşüncesini yaratmış ve böylece Ezoterizm ortaya çıkmıştır. Ezoterizmde, herkese duyurulması sakıncalı görülen bilgilerin, yalnızca belirli bir kültür düzeyine erişen kişilerce anlaşılabileceği gerekçesi kapalılığı zorunlu kılmıştır. Bu anlamda Aristoteles öğretisi de ezoterik sayılmalıdır; Aristoteles sabahları seçkin öğrencilerine ders verirken, akşamları halka ders verirmiş ve öğrettikleri de ayrı ayrı bilgilermiş.

Ezoterizm uygulayan toplulukların büyük çoğunluğu, ulaştıkları gerçeklere ilişkin bilgi ve bulgulardan yalnızca kendi üyelerinin yararlanmalarını öngörmez; kendi dışlarındaki toplumu ve tüm İnsanlığı da gözetirler. Ne var ki, yeterince uyumlu bir ortam sağlanmadıkça, gerçeklerin gelişigüzel bir biçimde ortaya dökülmemesini ve saklı tutulmasını yararlı ve hatta gerekli bulurlar. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, gerçeklerin topluluk dışına yayılması, İnsanlığa maledilmesi gecikebilir.

Ezoterizmin kapalılık gerekçesi Hermesçiliğin şu sözleri ile daha iyi anlaşılabilir:

"Her us büyük gerçekleri kavrayamaz. Çoğunluk ya aptal, ya kötüdür. Aptalsalar, gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler. Kötüyseler, bu gerçeği kötüye kullanarak, büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka yol yoktur. Bulmak, bilmek, susmak gerek..."

Benzer bir yaklaşımı Şeyh Bedreddin'de de bulmak olanaklıdır:

"Her bilgi kendi mertebesinde haktır. Gerçekler halka daha işin başında söylenirse, ya yollarını saptırırlar, ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve hak, orta bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirine alıştırılabilir. Ama herhalde halk, hak ve hakikate alıştırılmalıdır..."

Ezoterizmin işlevi, bazılarınca bilinen bir takım gerçeklerin, bilemeyenlere aktarılmasından ibaret değildir. Ezoterizmin işlevleri arasında, topluluk üyeleri arasında uyumlu bir iletişim sağlamak olgusu da vardır. Bu iletişim sayesinde, bilgileri geliştirmek, derinleştirmek, yenilemek, genişletmek ve olgunlaştırmak için olumlu bir yapı sağlanır.

Ezoterizmin temel kuralı gereği, bilgiler yalnızca yeterli düzeyde anlayış yeteneği olan ve bu yolda ilerleme özelliği gösterebilen kişilere aktarılmalıdır. Ezoterik sistemde çalışan bir topluluğa katılan kişiye bilgilerin tümü bir anda yüklenmez, kişi belli düzeylerde sınanarak daha ileriye gitme yeteneğinin olup olmadığı anlaşılmalıdır. Özellikle dinsel ve töresel nitelikte olan bilgiler açık ve belirgin bir kesinlikle verilmemeli, böylece öğretiyi alacak kişilerin kendilerine öğretilenleri putlaştırmaları önlenmelidir. Ezoterik sistem içinde bilgileri öğrenmeye başlayan kişi, yalnızca kendisi için öğrenmekle yetinmemeli, bilgilerini birleştirip olgunlaştırarak başkalarına da yararlı olmaya çalışmalıdır.

Ezoterizmi benimseyip uygulayan kuruluşlar ve topluluklar, kendi öğretileri kapsamında çoğunlukla din, töre, bilim ve sanat gibi konuları bir bütün biçiminde işleyip, öğretilerine göre yorumlamışlardır.


Bununla birlikte, salt "bilimsel", salt "dinsel-töresel" ya da salt "sanatsal" Ezoterizmden de söz edilebilir. Salt bilimsel Ezoterizm, yalnızca doğal ve evrensel gerçeklerin, bunların yasalarının ardına düşmüştür. Salt sanatsal Ezoterizm, bireyler arasındaki iletişimin gelişmesinde öznelliği öne alarak, duyumsal algılamayı geliştirmeyi öngörür. Salt dinsel-töresel Ezoterizm ise, dinlerin akıl ve mantığa uymayan öğelerini ayıkladıktan sonra, Tanrı buyruklarından içsel anlamlar çıkarmak yoluyla Gizemciliğe yaklaşır; eğer akıl ve deney yoluyla ulaşılan bilgilerin ötesinde, "sezgi" yöntemi ile sağlanabilen bilgilere öncelik verilirse Gizlicilik ile bağdaşır. Genel olarak dinsel Ezoterizmde, usaaykırı dinsel dogmaların, usauygun bir yoruma kavuşturulma çabası da bulunmaktadır. Ne var ki, kimi ezoterik yorumcular, bu yorumlarda büsbütün usaaykırılığa düşmekten kaçınamamışlardır.

Ezoterizmi benimseyen topluluklar, kendilerine özgü bir çalışma yöntemi ve öğretisi olan, üyesi olmayan kişileri çalışmalarına almadığı gibi, öğretilerini kendi üyelerinden başkasına açmayan örgütlenmelerdir. Bir ezoterik topluluğun bu özelliği, onun bir "gizli örgüt" olmasını gerektirmez. Zira ezoterik bir topluluğun ya da kurumun varlığı, amaçları, ilkeleri, üyelerinin kimler olduğu, çalışmalarının nerede yapıldığı, nasıl çalıştığı herkesçe bilinebilir. Bir ezoterik topluluğun gizli olarak nitelendirilebilecek tek yönü, üyelerinin kendi aralarında yaptıkları toplantı ve çalışmaların içeriğidir.
 

İNİSİYASYON

İnisiyasyon kelimesi kök olarak, Latince 'initiatio' dan gelir. İngilizce ve Fransızca'da aynı şekilde geçer. Osmanlıca da karşılığı 'tedris, irşat' olup, Türkçe anlamı öğretme, doğru yolu gösterme dir. kökeni Mu ve Atlantis in sırlarına kadar uzanan ve bizim insanlık tarihimizde çeşitli toplumların bünyelerinde yaşamış olan gelenekler vardır. bunlar gizli yapıdadırlar. bu eski gelenekler, ancak bazı özel merkezlere bağlanılmak vasıtasıyla öğrenilebilirdi. işte bu ezoterik yani gizli bilgileri öğrenmek için girilen uzun ve zorlu yolun tamamına inisiyatik öğrenim adı verilir. bu inisiyatik merkezlerde inisiye adayı yani öğrenci inisiyatörün yani öğretmenin özel şartlarına bağlanmak suretiyle bu sırlara vakıf olurdu. sırların herkese açıklanmaması birinci şarttı. bunlar ancak belli, sınırlı sayıda kişiye açıklanırdı.

EZOTERİZM

Ezoterizmin Osmanlıcada ki karşılığı batıniliktir. Türkçe karşılığı içrek kelimesidir ki bununla içte kalan, yani gizli öğreticilik kastedilmektedir. kozmik kökenli olduğunu söyleyebileceğimiz mu ve atlattis in sırları öğreten bizim devremizin insanları işte binlerce yıl önce böyle bir yöntemle ellerinde ki bilgileri kuşaktan kuşağa aktarmaya çalışmışlardır.

EGZOTERİZM

Egzoterizm Osmanlıca zahiri anlamına gelip Türkçe karşılığı dışta görünen, herkesin bildiği gizli olmayan bilgiler demektir.

DİNLERİN DE EZOTERİK VE EGZOTERİK YÖNLERİ VARDIR.

Günümüzde dinlerin ezoterik yönü büyük oranda unutulmuş durumdadır. dinlerin gerçek mahiyetiyle ele alınmamasının aslında en önemli sebeplerinden biride budur. içle değil dış kabukla ilgilenenlerin elinde dinler günümüzde büyük oranda dejenere edilerek yozlaştırılmıştır. inanan neye inandığını inanmayan da neye inanmadığını bilmeden bu koşuşturmaya katılmaktadırlar. dış kabukla uğraşan ve içle uğraşmayı aklına bile getirmeyenlerin elinde gerçek değerlerden sapan dinler maalesef artık uyandırmaya değil, uyutmaya alet olmaktadır. şüphesiz ki bu dinlerin suçu değil. tüm şeriatçı akımların böyle bir sürece hizmet etmekte olduklarını söylemeye her halde gerk bile yoktur. oysa ki binlerce yıl öncesine ait eski dönemlerde, tüm dinlerin ezoterik yönü 1. dereceye sahipti. merkez Mısır olmak üzere, burada eğitilen birçok inisiye kendi ülkelerinde de benzer çalışmaları gerçekleştirmiştir ve böylelikle zincir halkalar halinde çeşitli toplumlara yayılmıştır. Anadolu'da yayılan sufizm'in ve tasavvuf'ın ortaya çıkışı hep bu halkalarla bağlantılıdır.(Ergun Candan, Gizli Sırlar Öğretisi sayfa 35, 36, 37)

 

1- şeriat (halk taifesi)
2- tarikat (görüneni sorgulayan)
3- marifet ( batıniye vakıf olan)
4- hakikat ( görünenle de manasını da aşıp direkt Allahın zatından veya meleklerinden vahiylenen)

Şeriat taifesinde bulunan bir zat hakikati zaten idrak edemez. eğer hakikati ona söylerseniz aklı da almayacağı için reddedecek hatta seni dinsiz veya küfür ehli diye nitelendirecektir. bu yüzden de "sır" olarak aktarıla gelmişmidir bilemicem ama Kuranda veya hak aşıklarının beyitlerinde bu sırrın varlığı anlatılır. hatta nasıl ulaşılacağı da.

Didar göreyim diyen kullar uyanık olur;
Yürüse, dursa, yatsa, kalksa, zikrini söyler;
İçi dışı öyle kulun nurla dolar;
Allah nurunu öyle kula saçar dostlar.

Kul Hâce Ahmed, bende olsan, ağla, yürü sen;
Muhabbetin meclisine kendini vur sen;
Kıyametin şiddetinden mâtem kur sen;
Mâtem kuran sırdan haber alır dostlar.
ahmed yesevi-22. hikmet

Ezoterizm, içe dönme, inisiyasyon ? kelime manası olarak batınılik ile aynı olsa da hakikat bakımından inanç ve kaynak farklılığından farklı sonuçlar doğururlar. ezoterizmin kaynaklarının ne olduğunu tam olarak bilmediğimizden sonucunun da neye götüreceği muammadır. ama kabala ve masonik ezoterizm sırları daha çok ikilik üzerine kuruludur. islam tasavvufu ise teklik tasavvufu üzerine kuruludur. bu yüzden islam tasavvufu hakikate ulaştırır.

GELENEK NEDİR?

Ezoterizm'de gelenek tabirinin özel bir kullanılışı vardır. sırların, soydan soya intikal etmesine gelenek denir. İngilizce ve Fransızca'da tradisyon olarak geçer. bunun altında aslında bilgiyi ve tesiri nakletme prensibi yatar. aktarılan bu bilgiyle birlikte aslında bir enerjinin de aktarılması söz konusudur. çünkü her bir bilginin kendine özgü bir tesir alanı yani enerjisi vardır. örneğin mevlevilerin sema sırasında bir ellerinin yukarıya açık olması, buna karşılık diğer ellerinin yere dönük olması tesirin nakledilme mecburiyetini sembolize eder.

TARİKATLAR BİLMECESİ

Günümüzde tam bir keşmekeşliğe bürünen tarikatlar tartışmasına bir açıklık getirebilmek için, şu anda üzerinde durduğumuz konuyu çok iyi açıklığa kavuşturmak zorundayız.


Nefsini tanımada ve terbiyede, aynı zamanda maddeyi tanımada, onun kökenini bilmede ve anlamada gereken bilgileri elde edebilmek ve bunun uygulamalarını yapabilmek için bir yol lazımdır. Bu açıdan bakıldığında inisiyasyon özel bir yola giriş anlamına gelir. İnisiyasyonda aslında insana dışardan kazandırılacak bir şey yoktu. Her insanın iç potansiyelinde mevcut olanın açığa çıkarılması söz konusuydu. İnisiyasyonun son safhasına gelenlerin sayısı hiçte fazla olmamıştır. Çoğu belli bir dereceye gelip orda kalmış ve daha fazla ilerleyememiştir. Örneğin mısırda inisiyasyondan geçerek osiris rahibi olarak yetiştirilen Fisagor son safhalara kadar gelirken, Eflatun inisiyasyonun ancak ortalarına kadar gelebilmiştir. Böyle olmasına rağmen yine de bir çok kimsenin bilmediği sırlara sahip olan eflatun, orda öğrendiklerini daha sonra felsefi bir tarzda çevresine üstü örtülü bir şekilde aktarmıştır. Kısacası inisiyasyon bir yoldur.

TARİK: yol demektir. tarikatların ilk ortaya çıkışı tamamen inisiyatik bir özellik taşır. batıni yani içsel gizli bilgilerin öğretildiği ve bunların uygulamalarının yaptırıldıkları özel merkezlerdi. Sufizmin kökeni de böyle bir özellik taşır. ancak daha sonra ki yıllarda fonksiyonlarını kaybetmişlerdir. Diğer ülkelerde meydana gelen dejenerasyon anadoludada kendini göstermiş ve içle uğraşan bu merkezler, dışla uğraşmaya başlamışlar ve her biri siyasi bir hüvviyete bürünerek asıl yoldan sapmışlardır. Dolayısıyla bugün günümüzdeki tarikatların inisiyatik bir çalışmayla uzaktan yakından bir ilgileri kalmamıştır.

İNİSİYASYON HİÇ BİR DİNİN TEKELİNDE DEĞİLDİ...

İnisiyatik çalışmaların temel prensipleri ve uygulanan metotları bellidir. Bu metot ve prensiplerin kökeni ise mu ve atlantis uygarlıklarına kadar uzanır. Bu metotlar ilk kez Mısır'da, Tibet'te ve Amerika Kıtası'nda ki Yukutan bölgelerinde kurulan mabetlerde bizim devremiz insanlarına öğretilmeye başlandı. Bu merkezlerden mısırın bir başka görevi vardı. Bu sırları çevre ülkelerden gelenlere de öğretmek. Böylelikle kendilerine verilen görevi Mısır'lı rahipler yerine getirmeye başladılar. Bu görevlerini yerine getirmeleri için gerekli olan mabetler de bizzat Mu ve Atlantisli bilgelerin yardımıyla inşa edildi.(Ergun Candan, Gizli Sırlar Öğretisi sayfa 38-44)

İNİSİYASYONUN SAFHALARI

Tam bir inisiyasyonda üç büyük safha vardır.

1)küçük sırlar =)özel eğitimin başlamasıyla birlikte adaylar teorik ve pratik çalışmalardan geçirilirdi. İlk hedef, adayı egoizmasından sıyırmaktı. Çünkü kendi iç denetimini başka türlü sağlaması mümkün değildi. Aday bir yandan yeni bilgilerle karşılaşırken, bir yandanda adına kendini bilmek adı verilen, çok titiz bir çalışmadan geçirilirdi. Öncelikle adaya egosunun ve çeşitli zaaflarının esiri olduğu farkettirilir, daha sonra da bu esretten kurtulması için son derece zorlu deneylere tabi tutulurdu. Tüm bunların tek bir gayesi vardı: kendini her yönüyle tanımak. Bu safha inisiyasyonun en uzun süren çalışmalarını oluştururdu. 'Kendini bilmeyen, rabbini bilemez' sözü, tüm inisiyasyonun temel prensiplerinin başında gelirdi. Küçük sırlara erişmiş kişilere eski Mısır'da mist ismi verilirdi. Mister sözü oradan gelmektedir. Küçük sırlar, mistlere evrende mevcut olan genel işleyiş kanunlarını öğretmeyi konu edinmiştir. Evrende mevcut olan temel işleyiş kanunlarından bir kaç tanesi:

*İnsan egosunun esiridir. Bu esaretten kurtulmadan özgürleşemez. Bunu gerçekleştirmek için fazlalıklardan kurtulmak gerekir.
*İnsan varoluş itibariyle kendisinin hayal bile edemiyeceği kadar büyük bir potansiyele sahiptir. içinde gizli olan bu potansiyel, tanrısal bir güçtür.
*İçinde uyumakta olan bu tanrısal güç ancak kendini bilme çalışmalarıyla ortaya çıkartılabilir. bu gücün ortaya çıkmasına engel olan en önemli faktörler: gurur, kibir, önyargılar, tabular vb
* Uyumakta olan genel insan kitleleri, bir çok yaşamlar boyunca bilmeden bu gücü ortaya çıkarmaya çalışırlar. Yani insanlar bir kez dünyaya gelmezler. insanlar tekrar tekrar doğarlar.
*İnsan ruh ve bedenden oluşmuştur. Ruhun sonsuz gücü beden içinde hapsolmuştur.
*Dünya ruhlar için bir gelişme ortamıdır. Ruhlar bedenli yaşamları boyunca bu okulu bitirmeye çalışırlar. Bu okulu bitiren ruhlar, daha geniş imkanları olan başka okullara gitmeye hak kazanırlar.
*Dünya okulu ızdıraplarla doludur. Bu okulu bitirenler için ızdırap yoktur.
*Ruhların ilk orjinalleri mükemmel olduğu için cennetten çıktıkları söylenmiştir. Bu üstü örtülü bilginin sırrı, sırlar öğretisinde ilerledikçe adaya açıklanır.
*Her insanda mevcut olan ama her insanın kullanamadığı ruhsal yetenekler vardır. Bunların başında telepati, telekinezi, durugörü, astral seyehat gibi parapisişik yetenekler gelir.
*Tüm dinler aynı gerçekleri farklı bir üslupla insanlara anlatmaktadır. Dinlerin içerdikleri bilgiler sembollerle aktarılmıştır. bu semboller çözülmeden dinin mecazi dili çözülemez.
*Halkın bildiği dinle inisiyenin bildiği din arasında büyük farklılıklar vardır. çünkühalk sırlardan uzaktır.
* Evrende işlemekte olan bazı yasalar vardır. bu yasalar öğrenilirse insanlar yaşamlarını daha kolay tanzim edebilir. örneğin her olayın bir sebebi ve bir sonucu vardır. Hiçbir şey tesadüflerin sonucu değildir. Bu genel yasaya sebep sonuç yasası denir. evrende bunun gibi daha pek çok yasa vardır.
*Ölüm, ölüm ötesi ve tekrar doğuş konuları da küçük sırların diğer çalışmalarını oluşturuyordu.

Aday bu sırları alırken bir taraftanda kendini saflaştırmaya çalışırdı. Bu hem bedeni hem de ruhi saflaştırmadır. Buna arınma çalışmaları adı verilir. Küçük sırların sonuna doğru aday son derece zorlu sınavlara tabi tutulurdu. Bu sınavlardan başarıyla geçemeyen kişi bir sonraki aşamaya geçirilmezdi. Ateş, su, şevhet, yemek, nefs vb adı verilen bu sınavlar işte bu aşamanın sonlarında, adayların geçmek zorunda oldukları en büyük engellerdi. Bu engelleri aşan az sayıdaki adaylar bir üst aşamaya geçerlerdi. (Ergun Candan Gizli Sırlar Öğretisi sayfa 45-48)
 

BÜYÜK SIRLAR
ikinci aşama büyük sırlar aşamasıdır. İnsanların bazı gerçeklerle karşılaşabilmeleri ancak kendi içlerindeki gerçekleri keşfedebilmeleriyle mümkün olabileceği için, inisiyasyonun bu safhasında, insanın bazı gerçeklerle yüz yüze gelebilmeleri için, önce kendi gerçeklerini keşfetmesi hedeflendmiştir. Yani kaybetmiş olduğu kendisini, bu dünyada şuurlu olarak tekrar yakalamaya çalışacaktır.


Bu safhada inisiye artık kendi içinde gizli bulunan tanrısal gücün ortaya çıkması için teorik olarak öğrendikleri bir çok bilginin anlamlarını, derin bir şekilde hissetmeye başlayacağı bir safhanın eşiğine gelmiştir. Bu aşamada uygulanan yöntemler arasında oruç ve zikr çalışmaları çok önemli bir yer tutardı. Oruç çalışmaları sadece aç kalmak tarzında değil. Oruç tutarlarken, aç kalarak hem bedenlerine hükmetmeyi öğrenirler, hemde zihinsel tuttukları oruçla olumsuz her türlü duygu ve düşünceden arınırlardı.


Bu safhada yapılan çalışmaların en önemlilerinden bir diğeride konsantrasyon çalışmasıydı. Konsantrasyon çalışmalarıyla düşüncelerini belli bir süre, belirli bir noktada yoğunlaştırabilme yeteneklerini de geliştirirlerdi. Bu aynı zamanda majik bir uygulama ve çalışma metoduydu. Bu aşamada altıncı hisleri gelişen öğrenciler rahatlıkla başkalarının zihinlerinden geçenleri okuyabilirlerdi. Duyular dışı algılamaları gelişir, sezgileri artardı. manyetik güçlerini rahatlıkla kullanmaya başladıkları için bazı hastalıklarıda ellerindeki bu gücü belli bir noktaya konsantre ederek tedavi edebilirlerdi.


Mısır'ın gizli sırlarını, üstü kapalı bir üslupla anlatan mitolojik hikayelerde ve resimlerde Horus'un elinde üçlü asa bulunduğu görülür. Bu asa: kamçı, çoban değneği ve Anubis'in değneğinden oluşur. Ünlü Ezoterizm araştırmacısı Paul Brunton gizemli Mısır adlı eserinde bu sembolleri şöyle açıklar:


Kamçı: Beden üzerinde ki hakimiyeti
Çoban değneği: Duyguların kontrolünü
Çakal başlı Anubis'in değneği: Düşünce kontrolünü sembolize eder.


Bu safhanın sonlarında ise mürid beşeri vasıflardan çıkarak aşkın insan hüvviyeti kazanmaya başlar. Her haliyle normal insanlardan çok farklı özelliklere sahip olmaya başlamıştır. Ve diğer insanların hayal bile edemiyeceği sırlara sahip olmuştur. O artık sırlar öğretisinin bir neferi olmuştur.
Aşkın insan: Bütün varlıkların oluşumunu aynı prensip altında görebilen kimse demektir. Bunun için her şey Tanrı'nın bir aksinden ibarettir ifadesi kullanılır.


Tarihte İnisiyasyonlar

Eski Yunan'da dinler, ezoterik mahiyetteydiler. Yani o dine mensup olanlar, o dine ait bilgileri saklamak zorundaydıler. Bunlar üyelerini özel bir inisiyasyona tabi tutarlar ve onların evrimini hızlandırmak maksadıyla belli bir hiyerarşiyi göz önünde tutarak bazı sırları açıklarlardı.

Yunan dini mitolojik bir dindi. Mitolojik olaylar, kahramanlar ve ilahlar... Bunların kendi aralarında ve insanlarla olan ilişkileri, doğaya olan etkileri, mitolojik efsanelerle hikaye edilmiştir. Bu, işin dışrak, yani egzoterik yönüdür. Halk bu olaylardan kendi anlayış seviyesine göre bir anlam çıkaracaktır. Halbuki işin bir de ezoterik yönü vardır. İşte bunları da o devrin büyük inisiyasyon merkezleri incelemiş ve bu bilgileri inisiyelere aktarmışlardır.

Eski Yunan'da yapılan bu ezoterik çalışmalar, günümüze kadar ulaşmış pek çok inisiyatik bilginin kaynağını oluşturması bakımından önemlidir. Çünki bunlar Mısır kökenlidir. Mısır'da yapılan ezoterik çalışmalar tüm Yunan'ı etkilemiştir. Örneğin büyük inisiye Fisagor tam 22 yıl Mısır'da, 16 yıl da Pers ülkesinde inisiyasyon hayatı geçirdikten sonra döndüğünde kendi mezhebini kurarak, öğretisini aktarmıştır. Zaten bir inisiyenin en büyük özelliği, öğrendiklerini kendinde saklamaması, uygun zaman ve mekanda, uygun kişilere bunu aktararak bilginin devamını sağlamasıdır. Aksi takdirde o bilgi, kendisiyle birlikte gömülür gider. Halbuki öbür türlü, insanlıkla birlikte var olmuş o eski geleneğin aktarılmak suretiyle devamı sağlanmakta ve bunu yapan inisiye de o zincirin bir halkası haline gelmektedir.

Ezoterizm ve egzoterizm, yani iç yüz ve dış yüz meselesi hemen hemen bütün dinler için geçerlidir. Bütün büyük dinlerin daima biri harici (şekli ibadetler, törenler, hikayeler, şeriatler vs.) diğeri gizli (öze ait gerçek bilgiler ve ilkeler) olmak üzere iki yüzleri olmuştur. Birinci yüzü şekil veya harf, diğer yüzü ise ruh oluşturmuştur. Derin anlam, maddesel sembolün altında yatmaktadır. Dinleri dış görünüşleri yönünden incelemeye kalkmak, bir insanın ruhsal değeri hakkında kılığına kıyafetine bakarak fikir yürütmek gibi bir şeydir. Onları iyi tanımak için, bunları hazırlayan ve amaçlarını oluşturan temel düşünceyi tam kavramak; mitlerin ve dogmaların içinden, bunlara güç ve hayat veren yaratıcı prensibi çekip su yüzüne çıkarmak gereklidir. İşte ancak o zaman üstün ve değişmez nitelikli tek doktrin gözler önüne serilebilecektir. Tüm dinlerin, ezoterik ve okült öğretilerin temelinde aynı gerçekler yatmaktadır. Bu gerçekler zamanın ve ortamın ihtiyaçlarına göre farklı kaplarda sunulsalar da, öz olarak aynı gerçekleri ifade etmektedirler.
Tüm bu anlatılanlardan sonra vurgulamak istediğimiz esas nokta şudur: Ezoterizm, okültizm, teozofi, spiritüalizm vs... Bu bilgi sistemlerinin hepsi de özünde aynı gerçekleri taşıyan bir öğretinin zamana ve ortamın şartlarına göre farklı biçimlerde ifadelerinden ibarettir. Çünki tüm bunların hepsinin ardında yatan gerçek, ruh varlığı ve onun ebediliği meselesidir. Temel gerçek budur. Çünki görünen görünmeyen her şey ruhun eseridir ve her şey onun tezahürüdür.


Ezoterik ve okült bilgileri ve uygulamaları dünyanın yalnızca belirli bölgelerinde ya da belirli uluslarında görmemekteyiz. Gelmiş geçmiş tüm topluluklarda, Amerika'dan Uzak Doğu'ya kadar her bölgede böyle bilgilere rastlamaktayız. Çünki nasıl Güneş her yeri aydınlatıyorsa, bilgi de bir şekilde her yere ulaşmıştır. İnsanlık hiçbir zaman, hiçbir yerde yalnız bırakılmamış, daima bilgi almıştır.
 

Kayıp Uygarlıklar ve Kadim Bilgeliğe Giriş


  Kayıp Uygarlıklar-Kayıp Öğretiler ve Kadim Bilgelik insanlık tarihinin gizli kalmış, kaybolmuş gerçek tarihlerinin bizlere uzantısıdır. Günümüz insanının oluşumuna neden olan temel tradisyonel bilgileri aldığımız bu kayıp uygarlıklar ve öğretiler, insanlık tarihinde her zaman belli dönemeç noktalarında  yeniden ortaya çıkarlar ve ezoterik bir bakış açısı sunarlar.

  Tarihin en eski dönemlerinden günümüze değin gezegene yön vermiş belli başlı uygarlıkları ve bu uygarlıkların simgesi haline gelen öğretilerini araştırmak, tüm bu uygarlıklar/öğretiler arasındaki bağlantıları kurmak, ortak sembolleri göstermek gerektiğine inandık.


  Bu bölümümüzde, Mu ve Atlantis uygarlıklarından başlayarak, Aztek, İnka, Maya, Asur, Sümer, Babil gibi dünyanın çok çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan ve ortak bir ezoterik bilginin değişik sembollerle anlatımı izlenimi veren; Kuzey ve Güney Amerika, Atlantis, Batı Avrupa, Mısır, Babil, Uygur ve Anadolu uygarlıklarının kökenleriyle ilgili çarpıcı tarihsel izleri araştıracak, insanlığın ilk yurdu olan Mu’dan kalma bazı anahtar sembollerin yorumlarına ineceğiz.


  Kadim Bilgelik araştırmalarının gayesi insanoğlunun, gezegensel evrimindeki temel sorularını çözmektir. Bu çözüm, dünyadaki problemlerin de çözümünü de kapsar çünkü insan küçük evren olan mikro kozmostur ve büyük evren yani makro kozmosun da bir yansıması ve minyatür bir sentezidir. Aynı prensipler üzerine kurulduklarından, her ikisi de görünmeyen ama eserleriyle görünür Olan’ın değişik ama birbiriyle bağdaşan kozmik ifadeleridir.

  Kadim bilgeliğin ifade şekli olan sembollerin tarihsel akış içindeki açılımı, birbiriyle iç içe olan Doğa ve İnsan probleminin, insan düşüncesinin çok uzun zamandan beri deşifre etmeye çabaladığı öze ait bilgilerin kökeni hakkında onu aydınlatır.  


  Günümüz insanlığına egemen hale gelmiş ruhu olmayan, Tanrı’sı olmayan bilimin insanda yarattığı zihin durumu sadece karmaşadır. Günümüz mantalitesine hakim olan iki doktrin, agnostisizm ve materyalizm bu noktada ortaya çıkmıştır. Agnostisizm der ki “Ignorabimus, şeylerin nedenlerini hiçbir zaman bilemeyeceğiz, bu konuyu kendimize dert etmeyi bırakalım.” Materyalizm ise şöyle der: “Madde ve içgüdünün ötesinde hiçbir şey yoktur, bunu en iyi şekilde kullanmaya bakalım.” Bu iki doktrin de aynı sonuçta buluşurlar.


  Tarihte ve felsefede katı kadercilik-dogmatizm, sanatta nihilizm, dinsel duygunun ve kozmosla ilgili derin düşüncelerin bastırılması, insanı kökeninden Tanrı’sından kopararak özgürleştirme çabası olarak ortaya çıkar ve onu maddenin esiri yapmakla sonuçlanır; günümüzdeki temel bunalımın da nedenidir. Binlerce yıldan beri insanoğlu olarak ektiğimiz tohumların iyi ve yeni bir hasada neden olması için Kadim Kültürleri ve Kadim Bilgelik Okullarının belli başlı olanlarını kısaca tanıma ihtiyacımız giderek artıyor. 
  Bu biliş, içinde bulunduğumuz hızlı değişim günlerinde bizi zararlı metaforlardan koruyacak ve düşün dünyamızda, ruhumuzda yeni bir paradigmanın, yeni bir başlangıcın ortaya çıkmasına neden olacak. Kim olduğumuzu, kökenlerimizi tam olarak bilmesek de araştırmak ve kökenle bağlantılar kurmaya çalışmak, evrenle ve Jung’un arşetipler olarak ifade ettiği evrensel yönümüzle bağlantı kurmak anlamına gelir.


  Bu kısa giriş açıklamasından sonra işlenecek konulara açıklık getirmek için şu soruyu sorabilir ve bir alıntı ile konuyu daha da netleştirebiliriz…
 “Acaba Medeniyetler Beşiği Anadolu ve Anadolu halkı halkı manevi köken olarak nasıl bir realiteye sahiptir? Tarihçiler fiziki kökeni kendilerine göre bir yerlere bağlayabilirler. Ama Anadolu’ya göçüp gelmiş atalarımızın getirmiş oldukları genetik kodun niteliğini bilemezler ve onların konuları da değildir. Bu genetik kod hakkında elbette yüzyıllardan beri intikal eden bir bilgi akışı var. Ezoterik çalışmalarımızın sonucunda oluşan kanaat şöyledir:
  Anadolu topraklarına gelen varlıkların bir özelliği var. Burası hem Atlantis’ten hem de Mu’dan göç edenlerin birleştikleri, harman olup girdaplaştıkları bir bölgedir. Ege Denizi ve İskenderiye’ye kadar uzanan bölge çok önemli bir kavşak noktası haline gelmiştir.


  Anadolu halkının en eskisinden en yenisine, yani en son Oğuzların göçüne varana kadar bütün asıl beslenme kaynağı Moğolistan’dır. Atlantis’lilerin göçü nasıl Mısır’ı meydana getirmişse, orayı kendileri için büyük bir göç yeri ve temel vatan yapmışlarsa, Mu Uygarlığı’nın inisiyeleri de Uygurları (ilk Türkler’i) temel olarak seçmişlerdir. Dolayısıyla iyilik ve güzellikle, felsefeyle ilgili bütün bilgilerini onlara nakletmişlerdir. Uygur Uygarlığı’nın kaynağı bugünkü Moğolistan ve Gobi Çölü’nün dağ yamaçlarına yakın olan bölgeleridir.


  Uygurların inanç, bilim, sosyolojik yaşam, insan ve doğa arasındaki denge, insan ve kozmos arasındaki yapılar bakımından getirip bıraktıkları esaslar çok doğrudur.
  Birtakım doğal olaylar sebebiyle başlamış Uygur göçleri Hindistan’a, Çin’e, Afganistan’a ve İran yoluyla Anadolu’ya kadar sürmüştür. Büyük Uygur göçüyle birlikte Mu bilgeliği ve Atlantis teknolojisiyle yetişmiş olan büyük insanlık göçleri de, zekası ve zihni de göç etti. Onların içinde karışmış birçok varlıkta tohum halinde kapasite mevcuttur.
  Bu insanların en çok taşıdıkları özellik, duyular dışı algılamayla ilgili kodlardır. Bunlar mükemmel bir şekilde hiçbir bozulmaya ve eksilmeye yer bırakmadan o varlıklar tarafından o göçlerle bu ülkeye, Anadolu’ya yeniden getirilmiştir.


  Demek ki, Anadolu halkının kalıtımsal olarak getirdiği en büyük nitelik psişiktir. Bu toprakların insanları gerçekten psişik varlıklardır. Başka bir ifadeyle, buranın varlıkları asıl iç yüzleri ruhsal dünyaya dönük yaşar. Görünüşte hepimiz dünya malı gibi yaşarız, yeriz, içeriz, dans ederiz vs.her şeyi yaparız. Bütün dünyadaki insanların yaptığı işler gibi, ama orada çok ince bir fark vardır. Bizim iç yüzümüz sürekli şekilde ruhsal dünyaya dönüktür. Çünkü doğamızda, taşıdığımız DNA’larımızda bu tarafımız gelişmiştir. Bu DNA kayıtları bize anavatanımız Mu’dan, Uygur akımından intikal eden bir vazife mirasıdır.


  Bu toplumun vazifesi, Mu’da ve Atlantis’te olan kadim bilginin, kendisinden sonraki büyük insanlık ailesine bilgi intikali olarak geçişini sağlamaktır.” (Batık Kıta Mu’nun Çocukları-James Churcward- Ege Meta Yayınları sunuş yazısından)


Kaynakça:
☼ Dharma Ansiklopedi-Parapsikoloji-Mistisizm - Okültizm-Ezoterizm-Teozofi-Spiritüalizm-Neospiritüalizm-Dharma Yay.
☼ Batık Kıta Mu’nun Çocukları - James Churcward- Ege Meta Yay.
☼ Kayıp Kıta Mu  2 – James Churcward- Ege Meta Yay. 
☼ Mu’nun Kutsal Sembolleri  3- James Churcward- Ege Meta Yay.   
☼ Mısırlıların Kökeni–Augustus le Plongeon- Ege Meta Yay.
☼ Sfenksten Milada Kutsal Evrim-Edouard Schure- Ege Meta Yay.
☼ Gizemli Blgilerin Kaynakları-R.Emmanuel- Ruh ve Madde Yay.
☼ Batık Ülke Mu Uygarlığı-Hans Stephan Santesson- Ruh ve Madde Yay.
☼ Dünyamızın Gizli Sahipleri-Giovanni Scognamıllo- Koza Yay.
☼ 12Gezegen-zecharia Sitchin- Ruh ve Madde Yay.
☼ Kozmik Tohum- Zecharia Sitchin-Ruh ve Madde Yay.
☼ 2012 Marduk’la Randevu-Burak Eldem- İnkilap Yay.
☼ Tanrılar/Mezarlar/Bilginler-C.W.Ceram- Remzi Kitabevi
☼ Dünya İnançları Sözlüğü-Orhan Hançerlioğlu- Remzi Kitabevi
☼ Hint Felsefesi- Heinrich Zimmer- Ruh ve Madde Yay.
☼ Hinduizm-Svami Nikhilananda- Ruh ve Madde Yayı.
☼ Mitoloji Sözlüğü- Azra Erhat- Remzi Kitabevi
☼ Tasavvuf-Tarikatlar-Mezhepler Tarihi-İsmet Zeki Eyuboğlu- Geçit Kitabevi
☼ Tasavvuf Tarihi- Prof. Dr. Cavit Sunar-Ankara Üniver. İlahiyat Fak. Yay.
☼ Tasavvufun Boyutları- Annemarie Schimmel-Adam Yay.
 

Hiçbir yazı/ resim  izinsiz olarak kullanılamaz!!  Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla  siteden alıntı yapılabilir.

 © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkiye/Denizli 

Ana Sayfa  / Index  / Roket bilimi / E-Mail / Quantum Teleportation-2   

Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology/

Kuantum Teleportation / Kuantum Fizigi / Uçaklar(Aeroplane)

New World Order(Macro Philosophy) / Astronomy