| |
Zaman Yolculuğunu Araştırma
Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90
05366063183 - Turkey / Denizli
Atlantis ve Mu'nun kadim bilgeliği ve Hz.Ali
Çetin BAL: İslamın tasavvuf felsefesi, eski Mu ve
Atlantis kıtalarından dünya insanlığına miras kalan kadim bilgeliğin
günümüze uzanan bir açılımını içinde barındırmaktadır. Hz Muhammet'in
bilgelik dolu varlığında özetleşip kendini ortaya koyan bu sırlı bilgilerin
giriş kapısı Hz Ali'nin kişiliğinde daha bir anlam kazanıp kendini ortaya
sermektedir.
Hz. Muhammet, dönemi içinde bu antik bilgeliğin kayıtlarına sözlü ve yazılı
şekilde ulaşmış ve bunları kendi zihin potasında eritmiş ruhsal yeteneklere
haiz evrensel bir öğretmendir. Hz Muhammet'in dünya dışı varlıklarla birebir
iletişime geçmiş olması fikri yada antik yunandan eski hindistana kadar
uzanan kadim bilgeliğe sahip olması ve bu yazıtların sözlü bilgisine sahip
olması onun yüksek manevi değerini küçültmez.
Hz.
Muhammet'in varlığı içinden yansıyan allah'ın nuru Hz. Ali'ye aksetmiştir. Ordan da
bu nurun ışığı islam tasavvuf'u adı altında sayısız evliya, eren, sufi,
mutasavvıf, veli zatların ilmi varlıkları içinde kendini açığa vurmuştur halka yansıtmıştır.Her veli, düşünür, ermiş yada tasavvuf üstadı kendi görüş
ufukları ve kabları nispetinde bu ışıkla dolup gönül aynalarından halka bu
manevi ilmi sözlü olarak hal olarak (keramet ehli) kendi kapasite ve
kabiliyetleri, kendi istidatları oranında bu nura(hakkın ışığı) kanal
olmuşlardır.Bu evrensel bir öğretidir.Bu öğretiyi belli bir coğrafyanın
sözlü edebiyatı içine yada islamın kendi kültür çerçevesi içine sıkıştırmaya
çalışmak yanlış olur. Hakikatin bilgisi (ışığı) hiç bir zümrenin, kavmin
yada topluluğun tekeli altında değildir. Her kavim her kültür her allah
dostu kendi dilince kendi ortamının sözlü ve yazılı edebiyatı içinde
bu gerçeği dile getirir.Örnek olarak Yahudi kabala felsefesi yada Hindistan
evliyalarının (yogi'ler, swami'ler.. vb) kültürü içindende aynı gerçek değişik
kelimelerlede olsada kendini ifşa eder. Bu evrensel bilgileri dünyadaki
yerli halkların(kızıl dereliler, inkalar, mayalar, aborjinler..vb. gibi)
sözlü edebiyatı içinde bile bulmak mümkündür.Eski kadim mısır kültüründe, kayıp kıta Mu ve Atlantis'e ait kadim bilgiler içinde bile bu hakikatin
ışığını bulmak mümkündür. Bu ışığın kaynağını takip etmeye çalıştığınızda
kendinizi yıldızlar arası bir boşlukta başka dünyaların farklı kültürleri
ile karşı karşıya bulmanız mümkündür.
'' Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır. İlmi isteyen kapıya gelsin. ''
Hz. MUHAMMED
[ İlim ve Nokta
Hz. Ali'ye (s.a) insanlar sordular. Hz. Muhammed Mustafa Aleyhisselam sizin
hakkınızda buyurdu ki: Ene Medinet-ül İlmü ve Aliyyün Bab-ü hâ.
"Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.
Ya Ali ! biz senden bu ilmin sırrından sual ederiz, bize haber ver, bu ilim
nedir ? Hz. Ali (s.a) buyurdu ki “El ilmü nokta tün Fe kessere hâ El cahilûn.”
İlim bir nokta idi cahiller (boş sözlerle) onu çoğalttı.
Ya Ali ! o nokta nedir ?
Hz. Ali Buyurdular: Ne zaman bu sır cahillere aşikar olursa, bilin ki
kıyamet yakındır. Allah’ın bilinmeyen bu gizli hikmetlerinden size haber
vereyim, lakin şu şartımı da hiçbir zaman unutmayasınız. Benin sizlere
açıklayacağım ilahi sırları ehil olmayanlara açıklamayasınız.
“Allah’ın bilinmeyen gizli hikmetleri, semâvi kitaplar olan yaprak
sahifelerinde, Tevrat’ta, Zebur’da, İncil’de ne kadar sır varsa, Kur’an-ı
Kerim’de de vardır. Ve yine bu sırların hepsi Kur’an-ı Kerim’de
toplanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de olan sırlarda Fatiha Suresinde toplanmıştır.
Fatiha-yı Şerif’teki sırlar da Besmele-i Şerif’te toplanmıştır.Besmele-i
Şerif’te toplanan sırlar ise Besmelenin baş harfi olan Bâ’ dadır. Bâ’daki
sırlar da,O’nun altındaki noktadadır. İşitin ve bilin ki, işte ben o
noktayım.” Buyurdular.]
Bu noktanın sırrına istinaden Hz.Ali için şu şiir yazılmıştır.
Yok iken, yer ile gökler
Ezelden Kudret kandilinde görünen Ali’dir
Kün deyince Bezm-i Elestden
Evvel Âlemi var eden sultan Ali’dir
Dervişim deyipte meydana geldin
Varlığın terkedip geçebildin mi?
Bu meydana geldin erkâna girdin
Bu erkânın sırrını seçebildin mi?
Biz insan varlığının özünü ve ruhsal yanının sonsuz
potansiyellerini anlama gayreti ile bu yazıları ifşa etmiş bulunuyoruz. Biz
bu yazılar dahilinde uçsuz bucaksız bu evren içindeki sayısız dünyalar
içinde tezahür eden olayların şekli ile yada kültürün kendi içinde gelişen
sorunsalları ile ilgilenmiyoruz. Sonsuz evrenler içinde tezahür eden
bilinçli varoluşun kendisi ile ilgileniyoruz. Gayemiz farklı mezhepler,
farklı kültürel mevzuatlar ve ideolojiler üstünden(ötesinden) insan
gerçeğine bakmaya çalışmaktır.Gayemiz düşünce piramidinin en üstüne
çıkmaktır.
Bu en üst bakış açısına ben Makro Felsefe diyeceğim. Bu felsefeye göre
yaşayan insanlarada Makro Toplum diyeceğim.
Makro felsefi inanç sistemi, Anadolu'nun antik çağ, eski yunan doğa
filozofları eski Türk inancı Şamanizm, eski İran ve Kürt inancı Mazdek ,
Mani, Zerdüştlük, Budizm, ayarıca Yahudi, Hıristiyan ve İslam’ı senkretik-gnostik
yaklaşımlar gibi birçok değişik inanç ve tasavvufi (felsefi) sufi düşüncenin
kaynaşımından oluşup gelişen Anadolu İslam Tasavvufu ile benzeşen bir
inançtır. Bu inanç öz itibarı ile tüm VARLIĞI ve Hakkı (tanrıyı) insanda
gören bir inançtır.
Makro Toplumun bir parçası olmak ve bu birlikteliğe katılmanın ön şartı üç
ana inanç değerinin anlaşılmasından tanınmasından ve kabülünden geçer.
Makro Felsefeyi oluşturan üç temel değer:
1- Evrensel zihnin tanınması
2- Reankarnasyonun tanınması
3- Ruhun sonsuz tekamülünün tanınması
Makro Felsefenin dayandığı ana fikri sutun Allah’ın varlığına ve birliğine (Tevhid)
inançtır. Hakk’a giden yolda dayanılacak tek destek, iman, inanç, gizli kalb
evinde misafir edilen Allah’ın sevgisi (muhabbetullah) ve dostluğudur. Bu
muhabbet dinin ve imanın gereğidir. Sevginin merkezi olan kalbde de yine
aynı muhabbet yer almaktadır. İnsan varlık aleminin en önemli varlığı ve
Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Kainatta onun dışındaki bütün varlıklar
ona hizmet edecek mahiyette yaratılmıştır. Kalp de insanın merkezi
hükmündedir. İnsandaki bütün hasseler kalbe hizmet eder, onun etrafında
dönerler. Kalbin en mühim özelliği Hakk’ı hisseden yer olmasıdır. Bundan
dolayı kandile benzetilir.
Makro felsefe çeşitli ve farklı kültürlerden, dinlerden, inançlardan aldığı
öğeleri sentezleyerek bünyesine alarak orijinal bir öğreti yaratmıştır.
Makro felsefede Hıristiyanlık’tan, İslamiyet’ten, Budizm’den, Mani
inancından, Zerdüşlük’ten ve tün dünyanın yerli inanç sistemlerinden, yerli
inançlarından ( kızıldereliler, aborjinler) vb. unsurlar görülür.
Düşünüldüğünün tersine Makro Felsefe İslamiyet’ten farkı, onun şartlarına,
olmazsa olmazlarına uzak duran bir felsefedir. Aslında temelde İslamın
şekilci ritüellerini ( namaz kılmak, hacca gitmek, oruç tutmak.. vb. gibi )
değilde islamın yada hristiyanlığın, yahudiliğin yani dinlerin diyelim
özündeki bilgiyi o ahlak demini hayata geçirmek asıl gaye olmalı.
Makro felsefe; insanı merkezine koyan (insanı merkez alan) tün dinlerin
birliğini esas alan evrensel bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir
kültür, bir öğretidir. Amacım bu gerçeği toplumsal bir olgu haline
getirmektir.
Makro Toplumun tek inancı şu önerme üstünde yükselir: “Sevgi bizim
dinimizdir; başka dine inanmayız.”
Hümanizm( insan sevgisi), Makro Felsefenin Temel
Karekteridir.
Makro Felsefe öğretisinin temelini insan sevgisi yani hümanizm oluştur.
Makro bakış açısına sahip olanlar insanda tanrısal özellikler görürler.
Onlara göre insan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek
sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana
değer verilmelidir. Çünkü insan dünyadaki her şeyin yaratıcısıdır. İnsan
yaratan ve yaşatandır.Her insan kendi yaşamından kendisi sorunludur. Çünkü
düşünceler yaratıcı bir enerjidirler. Neyi düşünürsek onu yaratıyoruz.Tüm
yaşamımız bizim düşündüklerimizin birer toplamı ve yansımasıdır. Hümanizm,
insan sevgisi temelinde tüm “kerametlerin/ mucizelerin” insanda olduğuna
inanır. Bunu “her ne arar isen insanda ara” özdeyişiyle dile getirir.
Makro bakış açısına sahip biri kendi dışındaki inançsal, dinsel, kültürel
farklılıkları bir gerçeklik olarak görür ve saygı ile yaklaşır. Makro
Felsefe herkesin kendi doğrusu olduğuna inanır.
Makro insan dogmatik ve bağnaz değildir. Makro bakış açısına sahip olanlar
kuralcı ve biçimciliği reddederler, öze, önem verirler. Diğer dinlerde,
inançlarda olan, insan yaşamının her alanına müdahale eden kendileri dışında
“doğruyu” görmeyen katı donuk yaklaşımları Makro felsefede bulamazsınız.
Dogmatizme karşı, bilimden yana, insan aklının ve iradesinin özgürlüğüne
inanırlar. Makro felsefe eleştirel bir yaklaşımı savunur. Makro felsefe
öğretisinde “mutlak”lık, “değişmez”lik söz konusu değildir.
Kılık-kıyafetten, ibabet etme biçimine, dünyaya, yaşama bakışta bu
farklılıkları açık seçik görmek mümkündür.
Makro bakış açısı rasyoneldir. Makro felsefede akıl ve mantığa aykırı
düşüncelere / inançlara / uygulamalara yer yoktur.Makro felsefe gerçekliği
temel aldığından dolayı, realisttir, ilericidir.
Makro felsefe sürekli bir değişim ve gelişimden yanadır.
Makro felsefe donmuş, kalıplaşmış bir öğreti/inanç değildir. Tüm insanlık
tarihini içine alan sürekli bir gelişimi, değişimi ve ilerlemeyi kabül
ederek daha da ileri doğru gidilmesi gerektiğini öngören bir düşünce
sistemidir. Bahsi geçen veciz sözde olduğu gibi: “Zaman sana uymuyorsa sen
zamana uy!” Bilgide ve bilmede bir hudut çizilemediği için tüm Makro
öğreti yenilikleri ve değişen bakış açılarını temel bir eksende bünyesine
katarak öğretilerini genişletmeyi hedef alır. Makro felsefe yaşanılan
gezegene, zamana, mekana göre, yaşam biçimlerinin şartlarına göre evrensel
birlik çerçevesinde yeniden uyarlanabilir bir felsefedir.Çünkü temelinde
kalıplaşmış öngörüler yoktur.
Makro felsefe öğretisi evrenseldir. Hoşgörü üzerinde
yükselir.
Makro felsefe evrensel özellikler gösterir. Bu nedenle yalnız başına hiçbir
ulusa, etnik guruba mal edilemez, onunla sınırlanıp daraltılamaz.
Makro felsefe yeryüzünde yaşayan tüm insanları din, dil, ırk, inanç,
cinsiyet ayrımı yapmaksızın bir ve eşit olarak görür. Makro felsefe islam
tasavvuf erenlerinin öğretisinde ki “72 millete bir nazarla bakmak” ilkesi
esastır. Bu tüm insanlar için eşitlik ve kardeşlik demektir.
Uluslarüstü bir inanç bir yaşam tarzı olan Makro felsefe, kendisini ''Makro
İnsan'' gören, makro insan hisseden bütün uluslardan insanların ortak bir
inancı ve ruhsal kültür mozaiğidir.
Makro felsefe öğretisi Makro felsefe inancı ve kültürü her türlü ırkçı-şovenist
ve milliyetçi akımı reddeder. Ona karşı mücadele eder. Bu anlayışlarda
barışçı, eşitlikçi ve evrenseldir. Tüm evren boyunca sayısız yıldız
sisteminde meskun olan yaşam biçimlerininde bizimle aynı evrensel haklara
sahip olduğunu düşünür.
Makro toplumdaki eğitim ve öğretim sisteminin en temel
amacı ''Duygu ve ilimde en yüksek düzeye ulaşmak, tanrısal sırlara
erişmektir. ''
1)Hakka ve öze güvenip tevekkül ile ruh ve bedeni arındırarak emanet
eylemek; 2) Allah’ın birliğinde tevhid olup “Mutlak-ı Vücud” olarak
bütünleşmektir, “ölmeden önce ölmektir”. Bu hale Makro Farkındalık yada
Makro Bağlantı'da denebilir.
Bu tasavvufi anlayıştan dolayı; Allah dahil, Kainat ve canlılar birbirinden
ayrılmaz biçimde bir bütünlük içinde; etik, estetik, naif, eşit, canlı,
enerjik, hareket halinde “varoluş çevrimi”de olup tek mevcudiyettir. Büyük
mutasavvıf Şeyh Ekber Muhiyiddin İbn Arabi (Ö.1240); “Allah ve Allah’ın
sıfatlarından başka bir varlık olmadığını, Kainattaki varlıkların hakikatte
İlahi sıfatların görüntüsünü aksettiren bir ayna ve Hakk’ın tecellileri
olduğunu” söylemektedir ki; varoluş ve zuhur, akıl ve Mutlak-ı Vücud
konularında tasavvuf ehli kamillerde aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. “Her
nereye dönerseniz dönün, orada Allah’ın yüzü vardır”
Tanrısal sırrı öğrenme ve Tanrısal birliği deneyimleme Makro Eğitim
Sisteminin ana gayesi olmalıdır. Eğitimde gaye Birliğe yönelmek ve yöneltmek
ve tüm insanlarla evrensel zihin düzeyinde bir olduğumuzu görmek ve
göstermek! En son noktada Allahın varlığına ulaşmak!
''Hakk'ı görmek, zaman ve mekân içinde tanrısal demin (alemin)
gücü içinde erimektir.''
Hakikat'e ermek (varmak), sırrı
Hakikat’e ulaşmak Hak’ı özünde bulmaktır.
Tasavvuf erenleri ve sufilerinin düşünce biçimleri Makro Felsefi bir
anlayışın tam bir yansımasını verir bize. Bunlardan biride Hacı Bektaş
Veli'dir.
Hacı Bektaş Veli’nin felsefesinde tasavvufi öğeler vardır.
Tasavvufta amaç Tanrı’nın sırrına erişmek ve onunla bir olmaktır. Bu amaca
erişmenin yolu ise Tanrısal aşktır. Aşık, her şeyde Tanrı’nın güzelliğini
görür. İnsan bu güzelliğin bir parçasıdır. Tanrı, insanı yaratırken kendi
nurunu ve güzelliğini (cemalini) ona vermiştir.
''Okunacak en büyük kitap insandır.''
Hacı Bektaş Veli (1271- ?)
Uluslar arası bir düzlemde küresel dünyanın artık ihtiyaç
duyduğu bir anlayıştır Makro Felsefe ve Makro insan modeli!
İnsanlar sürekli tüketerek ve sadece dünyevi
ihtiyaçlarının tatminine odaklanarak mutlu olamayacaklarını anladılar.
Günümüzde hız ve baş döndüren teknoloji "hayatı kolaylaştırıyor" gibi
görünse de, yalnızlık ve mutsuzluğa çözüm olamıyor. Hep eksik kalan bir
şeyler oluyor. Maddi yaşamın ağırlığı insanın manevi ihtiyaçlarını da
artırıyor. Soğuk çalışma hayatının, sevgiden uzak ilişkilerin ve seviyesiz
iletişim bombardımanının altında ezilen birey, hayatına "anlam" katmak için
manevi bir anlayışa ve evrensel bir öğretiye ihtiyaç duyuyor.Bu anlayış,
devasa evrenin mekanik bir dişli çarkını andıran yapısı içinde önemsiz bir
parça olduğumuz gerçeğinin aşılarak daha holistik( bütüncül), canlı ve
yaşayan bir evrenin parçası olduğumuz gerçeğinin idrak edilebilmesiyle elde
edilebilir. Hepimiz evrene ait en küçük ve önemsiz gibi görülen bir parçanın
devasa bütün bir sistemi enterese ettiği bir evrende yaşıyoruz.Herşey
birdir. Herşey bir diğerini etkiler.
İçinde yaşadığımız kapitalist-emperyalist
toplumsal düzen etik değerlerden yoksun, sadece çıkar ve menfaatlerine
kilitlenmiş egosentrik bireyler yaratmaktadır. Düzen, sadece akıl fukarası
değil aynı zamanda duygu ve değer fukarası insan tipi üreterek devasa bir
makinaya benzeyen duygusuz-sevgisiz sistemine entegre etmektedir. Bir kez
entegre olan insan ise kendi modelini hayatın her alanında yeniden
üretmektedir. Yardımlaşma, paylaşım, dayanışma gibi duygular yerini çıkar ve
menfaat üzerine kurulmuş birlikteliklere bırakıyor. Bu da insanların bütün
ferdi ve toplumsal değerlerden soyutlanarak birer „bitirim“ , „menfaat
abidesi“ne dönüşmesine yol açıyor. Maddi ya da manevi menfaata dayanmayan
bir dayanışma ve yaşam ruhu ancak insanın kendine ve o evrensel anlamdaki
insana saygı ve muhabbet duymasıyla olanaklıdır. Kendi beninde bütün benleri
birleştiren insan ancak bu evrenselliği yaratmaya adaydır. Hiçbir firtına ve
deprem karşısında yıkılmadan ayakta kalan sıhatli ve sağlam bir kişilik
ancak etik değerle mümkündür. Sevgi ve evrensellik eksenli etik değer insanı
hem sürüleşmekten hem de kişilik parçalanmasından koruyarak güçlü bir bireye
dönüştürür. Ancak güçlü bireyler, içselleştirilmiş toplumsal ve ilahi
mabutların önünde eğilmeyi reddeder.
Milliyetci ve ırkcı yaklaşımlar yüzyıllardan
beri üzerinde yaşadığımız dünyayı kan gölüne çevirdi ve halen de
çevirmektedir. Irk, din, dil, deri, cinsiyet ve kültürel ayrımcılığa dayanan
savaşlardan karlı çıkanlar daima para babaları, tahakküm baronları ve din
tacirleri olmuştur. Kalabalıkları oluşturan geniş kitlelerin payına ise bu
savaşlardan sadece gözyaşları ve acılar kalmıştır. Bir avuç azınlığın
mutluluğu için yapılan bu savaşları reddediyoruz.
Neden tek bir dünya devleti ve tek bir dünya
siyaseti ve tek bir dünya insanlığı ırkı, tek bir dil, tek bir genetik insan
profili anlayışı geliştirilemiyor?
Evrenin bilincine açılan kapılar...
Süleyman DİYAROĞLU 'na ait yazıların yeniden özetlenerek
yorumlanmış bir sunumu.
Not: Orijinal metinler üstünde Çetin BAL tarafından
eklemeler yapılarak değişiklikler yapılmıştır.
Bilginin frekans değerliliğinin yükselmesi ile hangi perdeden gelişine
bağlı olarak kişinin daha yüksek gerçeklere doğru kanat çırparak uçması ve
yükselmesi söz konusudur.
Artık çok iyi bildiğimiz gibi varoluş kendisini dualiteye mahkum etmiş
bir yapıdadır. İfade ettiğiniz veya sahip olduğunuz bilinç boyutuna bağlı
olarak varoluşu ele aldığımızda, ister yaşadığınız 3 boyutlu bu hayatta,
ister Kozmos’un idarecisi olan Elif’in yapısında, ister Tanrı bilincinin
(En-el Hak) ifade edildiği boyutta ve hatta isterseniz Allah boyutunun
ifadesinde, hepsinde, İKİLİK (Dualite) kaçınılmaz bir ilahi yapısal
gerçekliktir.
Varoluşu, (Heplik boyutunu) “BİR”in parçalanmış ve kaotik bir yapısı olarak
ele almış ve bu kaotik yapının aynı zamanda ilahi bir denge anlayışıyla
“düzene” sokulduğunu söylemiştik.
“Evrenin en temel yapısını” oluşturan şey ışıktır. O ki (Allah) tüm
alemleri, herşeyi kapsayan güçtür.
Tüm bu bilgiler gerçekte, yukarıdaki bilgilerin de bize gösterdiği gibi“Aynı
“BİR”in kendi içinde bölünmesi ile oluşan bir yapıdan başka bir şey
değildir!!!? Ve gene açıktır ki, her şeyin ama her şeyin toplam ifadesi,
“Bütünü” yani “BİR”i veren bir yapıdadır.
“Tesadüf Tanrının bir diğer ismidir sadece” demiş üstatlar. Tüm varoluşun
gerçekte bir “hiçlik” ten oluştuğunu ve buna rağmen bu sonsuz alemlerin
“Tanrısal sayılar, değerler ve denklemler” üzerine oturtulmuş olacağını
düşünmek, sınırlı bilinçler için gerçektende anlaşılamaz kavramlardır.
Öyle ilginçtir ki, morfojenik rezonans ile (toplumsal bilinç) oluşturulan
değerler, ama harf, ama sayı, ama semboller, bir tarafta varoluşu kusursuz
şekilde işleten “gizemli güçlere” dönüşürken, diğer taraftan tüm bu
değerlerin “mutlak karşıtı” olan “Hiçlik” kavramına da ulaştırırlar bizi!!.
Kadim bilgiler, kendi bilinçlerimiz ile yarattığımız tüm sembol, harf veya
sayı sistemlerinin “bu varoluşu ifade eden” ve “enerjinin gizemli
sürekliliğini sağlayan” değerler olduğunu söyler bizlere.
“Düşünce” kendisini bu değerler ile “zahiri”, yani açıkça bilinen ve
görünen” kılarak “kelama” dönüştürür. (Ve unutmayın ki, “Herşey kelam ile
başlar”. (Heplik boyutunda)
Evrensel bilgi felsefesi varoluşun yaratılışının “Evrensel bilincin” üzerine
kurulduğunu,tüm alemlerin, bilinen bilinmeyen herşeyin bir elektromanyetik
alan oluşturan bu yasalar üzerinde süregeldiğini açıklar bizlere!!!?
Tanrının nuru bilinmezliklerin tüm bilgilerini kapsayan ve bu yolda birçok
yasaları bünyesinde toplayan, var eden-var ettiren bir güce sahip
elektromanyetik bir alandır. Kâinatlar Nizamını kuran, tüm sistemleri
yöneten ve tüm güçleri elinde tutan bir Evrenler-Kâinatlar yasasıdır ki,
bunu hiçbir şekilde, hiç kimse asla değiştiremez. Ve asla da
değiştiremeyecektir. Bu elektromanyetik güç alanı sizin bilinmezlik
sınırınızdır. İşte bizler sizlere bugüne kadar kapalı kalmış olanı yavaş
yavaş açıyoruz.Bu sınır Evrensel Güç'ün düşünce okyanusunu ifade eder.Bu
güçle birleşebilen bir sınırlı zihin o kadar genişler ki sınırsız bir hale
ulaşır.Ve tüm sonsuzluğu ihata edebilecek bir imkana kavuşur.Bu evrensel güç
mutlak bir enerji alanını ifade eder. Yada ebedi bir hayatı ifade eder.Allah
kavramı aslında evrensel bir güç alanını ifade eder.İnsanın amacı o mutlak
bilinç alanına ( o mutlak boyuta) ulaşabilen bir bilinç olmaktır. Sınırlı
bedenin tabi olduğu boyutsal frekansların ötesine geçerek zaman ve mekan
kaydından kurtulabilir. Allah nedir? Ona anlam olarak sınır konamaz ve her
kim ondan ne anlarsa “O” odur!
O (harf olarak) ve O (sayı olarak) gerçekte bir “ortak değerin” farklı
ifadelerinden başka birşey değildir. (Kadim bilgiler bize her harfin bir
rakam karşılığı ve doğal olarak da her rakamın bir harf karşılığı olduğunu
söylerler. Tüm batıni öğretilerin aynı kaynaktan çıktığını unutmayın; ve bu
kaynağın da bütün uygarlıkların ondan var olduğu Mu uygarlığı olduğunu da
gene hatırlayın. İşte bu bâtınî/ezoterik öğretilerden/okullardan biri olan
Hermes ve takipçilerinin, bir adayı inisiye ederken (Tükçede “el vermek”
denilen olay) kullandıkları sembolleri anlatan aşağıdaki paragraf ele
aldığımız konu ile yakından ilgilidir. (Cihangir Gener: “Ezoterik-Batıni
Doktrinler Tarihi”-Yenilik Basımevi:
“... adayı Kutsal Semboller Muhafızı adı verilen görevli rahip karşılar ve
birinci sınavı başarıyla tamamladığı için kendisini kutlardı. Bu salonda yer
alan 22 dev heykelin altında 22 temel sırrı ifade eden aynı sayıdaki harfler
ile bunların sayısal sembolleri vardı. Bunlardan 1 sayısı ve “A” harfinin,
Tanrı’nın ve O’nun yeryüzündeki en yüksek ifadesi olan insanın sembolü
olduğunu öğrenen adaya diğer sırlarda sırasıyla verilirdi”-s.34.
Hermes’in, bilinen yazılı tarihten çok önce (yani en az 10.000 sene önce)
rahip adaylarını inisiye etmek için kullandığı bu bilgiler gerçekte bize hiç
de yabancı değildir. Tasavvuf’a biraz ilgisi olan her insan bilir ki Arap
alfabesindeki elif harfi, batıni/ezoterik öğretide insanı temsil eder!!! HER
NE KADAR ALFABE DEĞİŞMİŞSE DE, KOZMİK İFADE AYNEN, ANLAM BULMUŞTUR!!!
Hermes’in “A” harfi ve “1” rakamı neyi ifade etmişse 10.000 sene önce, Arap
alfabesinin Elif’i de aynı şeyi ifade etmiştir.
O kadar ki, sevgili İtzhak Bentov, yaptığı kozmik bilinç yolculuğunda Alef/Elif
ile karşılaştığında (Alef olarak da yazmamın sebebi Bentov’un Musevi olması
ve doğal olarak gördüğü yapının (Elif ve 3 çakrası) İbrani alfabesi ile
anlam bulmasındandır.) Hermes’in 10.000 sene önce öğretilerinde yer alan tüm
gizemleri kendisi aynen deneyimlemiştir. Elif, aydınlık yüzünden 22 temel
İbrani harfini tam bir düzen içinde boşluğa yayarken, karanlık yüzünden de
aynı harfleri kaotik bir yapıda varoluş’a yaymaktadır. Zaman ve mekanın
olmadığı boyutlardaki değişmeyen Hak-i Katlerdir tüm bu ifadeler. İster
Hermes’in, ister Bentov’un isterse de Yunus’un bilinci ile deneyimlenmiş
olsun!??
Öylesine inanılmazdır ki, 0 rakamının harf olarak bir karşılığı yok iken (ki
olmaması da son derece doğaldır çünkü “HİÇ”liği ifade eder!) sembolik
anlamda onu birebir ifade eden harf 0 harfidir.
Diğer taraftan O (Sıfır), tüm bu hiçlik boyutunu ifade edişle beraber
öylesine bir bilinç yapısı ortaya koyar ki şaşırmamak elde değildir. Sayı
sistemini 1’den 9’a kadar sayarsak, bu noktadan sonra ileriye (geleceğe veya
sonsuzluğa) doğru gidebilmemiz ancak ve ancak “Hiçliği” ifade eden O (Sıfır)
sayısı ile mümkündür (Unutmayın 9 (dokuz) değişim, dönüşümü ifade eder.
Bundan sonra gelen 10 sayısı ise sadece ve sadece ilk başlangıcın yani, 0 1
rakamlarının ters yazılışından başka birşey değildir. Eh, demişler ya,
“Görünen, görünmeyenin tezahürüdür diye!! (Unutmayın, sizin aynadaki
tezahürünüzde de sağ taraf solda, sol taraf sağdadır!!)
Bütün bunların yanında O, sembol olarak da bir anlam ifade eder mi? Tabi
eder! Yaşamın sonsuz döngüsünün ‘kesintisizliği’. O sembolünün çizimindeki
hareket şeklinin tüm gezegenlerin, güneşlerin, galaksilerin, evrenlerin ve
de atom ve atom altı parçacıkların ortak hareketi olan “dönüşü” ( Mevlevi
semahlarının sırrı da budur) anlattığı açık değil midir?
Çağdaş bir evliya olan benim sevgili Bentov’um yaptığı kozmik yolculukta “O”
ile karşılaşmadan önce, bu sonsuz boşlukta varlık alanına çıkmış herşeyi
kendi içinde barındıran o yapıya dönüp baktığında,tüm galaksilerin,
evrenlerin, kozmosların ve süper kozmosların hepsinin, devasa bir küre
içinde olduklarını görür; sonsuz boşlukta “mavimsi neon bir ışıkla parlayan”
devasa, kusursuz bir “inci tanesi”!!!.
Ve bu devasa inci tanesinin, 2 boyutlu çizimde ifade ediliş şekli de, en
gizemli sayı, harf ve sembol olan “O” dur.
Okült çalışmaların en ilginç ve doğal detaylarından birisi ise, her farklı
inanç toplumunun, benzer bilgiye kendi inanç sistemleri aracılığıyla
ulaşmasıdır; İslam sufileri, velileri ve mistikleri, Musevi kabalacıların
yada tibetli rahiplerin, hintli mistiklerin kendi bilinçleri ile o noktaya
ulaşarak kendi kültürleri ve dilleri içinden o gerçeğe dair bir takım
tanımlamalar ortaya koyması söz konusudur.
İslam tasavvufu bu gize kendi bildiği yolla ulaşırken aynı gize
Hıristiyanlık Gnosis ile Musevilik de Kabalistler yolu ile ulaşmış ve hepsi
de, istisnasız olarak aynı bilinci ifade etmişlerdir. İslamın kendi dil
bilimi ile “Hû” dediği bu güce, onlar “YHVH” demişlerdir.
Musevi dininin takipçileri YHVH kelimesini, sahip olduğu olağan üstü
frekanstan ve ifade ettiği bilinç boyutundan dolayı “telaffuz dahi edilmesi
mümkün olmayan” bir konumda kabul etmişler ve onun yerine “Adonai”
demişlerdir.
Nasıl okunduğu veya okunması gerektiği konusunda bile kesin bir bilgiye
sahip olmadığımız bu kelime (YHVH), Musevi dostların dilbilgisinde “Adonai”
diye ifade bulurken aynı zamanda çok ilginç bir noktaya da taşır bizi.
“Adonai”, evrensel bilinci ifade edebilen üst boyut varlıkların ortak
selamlaşma ifadesidir de aynı zamanda. Varlıkların isim ile
sınırlandırılmayıp, sahip oldukları bilinci ifade eden aura rengi ve/veya
frekansı sayesinde tanındığı bu boyutlarda “Adonai” yani YHVH adeta
Alevi/Bektaşi erenlerinin birbirlerini selamlarken kullandıkları “Hû”
gibidir.
Tasavvuf Senfonisi’nin Kozmik olduğunu, İslam tasavvuf felsefesinin kozmosun
temel ifadelerini taşıdığını söylerken ve Anadolu islam tasavvufunun La
frekansındaki bilinci ifade ettiğini söylerken pek de abartmamışız demek
ki!!!
“Hû” yani (O) tüm mistikler tarafından ifade edilmiş bir değerdir ve
kimsenin tekelinde de değildir. Bütün inanç sistemleri, kendi içinde bu
değeri yaratmıştır bir şekilde. Öyle ki, Masonluk dahi bunu sembolik olarak
ifade etmiş ve “hiçbir zaman açılamayacak bir son kapı her zaman kalacaktır”
demiştir.
İşte, o “son kapısının ardındaki güç”ün ifadeleri olan “hiç”lik ve “hep”lik
yapısı, sevgi ile varlık alanına çıkmış bir bütün’ün parçalarından başka bir
şey değildir.
Hiçlik’ten Hepliğe doğru hareket eden bu yapı, Hepliğin kendi içinde
parçalara bölünüp farklı yapılar ile ifade bulmasıyla Hz.Ali'nin o ünlü
sözünü hatırlatır; “Bilim bir tek nokta idi; gafiller onu çoğalttı.”
Hz.Ali, kendi bilinç boyutunun frekansını da yansıtan bu söz ile hakikat
boyutu bilincinden uzak olan varlıkların düşünce yapılarını anlatır bize.
Okült bilgilerin hemen tamamında daire (veya sıfır rakamı) içinde bir nokta
( ) ile ifade bulan bu bilinç hali, ayrıntılarında o sonsuz kaotik ve adeta
anlaşılamaz yapıya dönüşür. Ve işte bu bilinç halinin ifadesi Hz.Ali için
“gaflet”ten başka bir şey değildir!?! Gaflettir çünkü “Hakikat Boyutunun
dışındaki tüm yapı aldatıcı ve yanıltıcıdır. Sizi sonu gelmez bir kabusa
mahkum eder. Hırsınızın, egonuz ve maddenin esiri olup tüm varoluşun bu
değerler üzerine kurulduğunu sanırsınız. Bütün bunların arkasında yatan
HAKİKATİ göz ardı edip sadece dünyasal değerlere saplanıp kalmış, bunlara
mahkum yaşayan gafiller olursunuz!?!
Ama ne olursa olsun, adem bilincine çözülmez bağlarla bağlı gibi görünen tüm
bu varlıklar bile yine de Tanrı’nın “koşulsuz sevgisi” ile sarılmışlar ve bu
lütuftan yararlanmışlardır. Yararlanmışlardır çünkü “Sevgi kozmik yasadır.”
Sevgi herşeydir. Ve herşey de Ali’dir!! Ali Tanrısal bilincin, sevginin
kendi olmaya hak kazanmış bu yaşamın “meyvası”dır!! O varoluş’un en büyük
sırlarından biridir! O bedenlenmiş melek, beden almış Tanrı’dır.
Israrla ve sürekli olarak hatırlattığım bir gerçeği bir kez daha analım;
ister Budizm olsun, ister Kabbala, ister şamanizm veya isterse Mısır’ın
piramitlerinin ıssız adalarında gerçekleştirilen binlerce yıl önceki
inisiyasyonlar, batıni öğretilerin tümü aynı kaynağı kullanmış ve bu kaynağı
farklı dillerde öğretiye çevirmişlerdir; yani bilgi, ne olursa aynıdır.
“Naacal öğretisine göre (ki yazar bu bilgilerin alındığı tabletlerin 15000
yıllık olduğunu ve kayıp Mu uygarlığına ait olduğunu söyler! S.D.) Tanrı,
sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurmuştur. Ancak bu
evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek
yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi
olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür.
(İslam tasavvufuna “bilgi ehline verilir” olarak yansıyan söz.) Naacaller,
yalnızca üstad rahiplerin bu aşamaya ulaşabileceklerini kabul ederler.
Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı Tanrısal Nurdan çıkmış olan 4
temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. (Önceki
kitaplarımızda piramitlerin, eğer çözmeyi bilirsek, evrenin sırlarını
taşıdıklarını belirtmiştik. 4 köşeli (4 temel güç) kare üzerine oturmuş 4
üçgen yüzeye sahip bu yapılar (4 yüz x 3 köşeli üçgen=12 sayısını verir. Bu
da 1+2=3 sayısını verir ki bu da 1’den (“BİR”) sudur edip 2’lik yapısına
geçen maddesel varoluşun 1 ile (“BİR”) ile birlikte (1+2=3) yaşam bulmasını
ifade eder!!! Bu istisnasız olarak tüm ezoterik/batıni öğretilerde farklı
şekillerde ifade bulmuş bir değerdir; bu dinler tarihi öncesinde zaman
gelmiş, Osiris-İsis-Hamus olarak anlatılmış, zaman gelmiş Hıristiyanlıkta
Baba-Oğul-Kutsal Ruh olarak anlatılmış ve zaman gelmiş Alevilikte
Hak-Muhammet-Ali olarak yer almıştır. Ama ne olursa olsun tüm gizli
öğretilerde mutlaka farklı sembollerle verilmiştir.; En tepe noktada tüm
yüzeylerin (4 üçgenin) birleştiği “BİR”den (1) 4 temel güç ile düzene
sokulmuş olan yaşama (4 köşeli kare ile temsil edilen tabana) 3’ler
aracılığı ile yansır. (Üçgen yüzeyler ile.) Ve ters yönde de, yaşamdan
“BİR’e (1) en tepeye ulaşmak için de gene 3’lere ihtiyacımız vardır!!! S.D.)
Tanrı’nın kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç,
“dört büyük inşaatçı”, “dört büyük mimar”, “dört büyük geometri üstadı”
olarak adlandırılır. Bu 4 temel eleman ateş, yel, su ve topraktır.
Semavi dinlerin doğuşu ile, bu dört temel eleman 4 baş melek olarak
adlandırılmıştır. Naacaller bu 4 temel gücü gamalı haç ile sembolize
etmişlerdir. Jeolog Niven’in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu
haçlardan, kollarının dördü de aynı uzunlukta olan 4 gücün eşitliğini,
uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızları sola dönük olanların iyiliği, sağa
dönük olanların ise kötülüğü simgelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde
derin araştırmalar yapmış olan Hitler’in imparatorluğuna sembol olarak ucu
sağa dönük gamalı hacı seçmiş olması (yani kötülüğü simgeleyen yapıdaki
haçı) bir tesadüf değildir. İsa’nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü
aynı kaynaktan, MU’dan gelmektedir.”
Batık Mu uygarlığını araştıran James Churchward’ın bu konudaki en önemli
kaynakları 1883 yılında Batı Tibet’de bir manastırda bulduğu ve o manastırın
baş rahibi Rishi tarafından kendisine verilen 15 000 sene önce yazılmış
“Naacal Tabletleri”dir!!
Churchward 2 yıl boyunca başrahip Rishi’den Naacal Tabletleri’nin
yazılımında kullanılan dil olan “ölü dili” öğrenir ve 50 yıl süren
araştırmalarında ikinci en önemli kaynağını Amerikalı jeolog William
Niven’in 1921-23 yılları arasında Meksika’da yaptığı kazılar sırasında
ortaya çıkan 11 500-12 000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayındaki
tabletlerden elde eder!! Bu tabletler sayesinde Churchward, batık uygarlık
Mu ile ilgili olağanüstü bilgilere ulaşır ve böylece bilinen ünlü eseri
ortaya çıkar.
Ve böylece bizi ilgilendiren bilgiler de !!! Mu uygarlığının en büyük
kolonisi, Churchward’ın deyimiyle “Mu’dan sonraki insanoğlunun en büyük
uygarlığı” Uygur İmparatorluğu idi!!!? Uygur İmparatorluğu
hemen bütün Asya’yı ve Avrupa’yı kaplıyordu ve Churchward’a göre tüm ari
ırkların kökeni de gene Uygurlara dayanmaktaydı!!! Peki bu ünlü Uygur
İmparatorluğunun merkezi neresiydi dersiniz? Tabi ki Orta Asya!!!!!
Tüm doğu efsaneleri, büyük tufan öncesi Orta Asya’nın bugün çöller ve
bozkırlarla kaplı alanlarının son derece bereketli topraklar ve ormanlar ile
örtülü olduğunu iddia etmektedir. Ve Naacal tabletlerine göre Uygur
kolonisi, 70 000 sene önce Mu’ların kurduğu ilk kolonidir. O Mu uygarlığı
ki, daha o zamanlarda, yani zamanımızdan 70 000 sene önce, Dünya dışı
varlıklarla iletişim kurabilen, uzayın derinliklerine seyahat edebilen ve
sahip oldukları evrensel bilinç ve teknoloji ile yaşam süresini 1 000
yıllara kadar çıkartabilen bir muhteşem medeniyetti!!!
Ve bu inanılmaz uygarlığın en büyük ve ilk kolonisi, Türklerin ana yurdu
olan Orta Asya’da ki Uygur imparatorluğu idi. O Orta Asya ki tüm batıni/ezoterik
öğretilerin kökeni olarak kabul edilen Şamanizm’inde yuvasıdır.
Mu dan ve Atlantis'ten gelen Evrensel Bilgi Felsefesine göre bağışlamayı
(“incinsen de incitme”), affetmeyi ve koşulsuz sevgiyi (“sevgi bizim
dinimizdir, başka dine inanmayız”) kendi sarsılmaz değerleriniz olarak
mutlaka yaratın ve yaşatın. Ve tüm bu değerlerin sizin öğretinizin,
felsefenizin bir parçası olduğunu da unutmayın.
O öğreti ve felsefe ki, alemlerin var olduğu günden beri var olan, miraç ile
sembolize edilen tanrısal bilincin ilahi boyutlardan gelip adem denilen
varlığın “kubbesinde” ağırlanmasından beri, bizim olan (“Hanemize aldık,
mihman eyledik”), yaşamın içinde Hak-i Kat bilincine ulaşarak ALİ olabilmiş
her canın, bu yaşamın ilahi boyutlara hediye etmesi gereken “olgunlaşmış
meyve” olduğunu hatırlatan Kozmik Bir Senfoni’dir!!!
Ali’nin Allah ile özdeşleşebilmesi için, onun TEKRAR TEKRAR GELEREK (re-enkarnasyonlar
yolu ile) BU MERTEBEYE HAK KAZANMASININ kaçınılmaz olduğunu
söylemektedirler!!! Çünkü Ali, Allah olmadan önce;
Şeriat’de Arslandır,
Tarikat’de Şah-ı Merdandır,
Mağrifet’de Büyücüdür.
ve bütün bu sınavları verdikten sonra, yani bu kapıları geçiş Hak-i Kat
kapısına ulaştıktan sonra ancak Ali Allah olur!!!
Doğaldır ki “Allah boyutunun” bilincine erebilmek her varlığın
kaldırabileceği bir yük (frekans) değildir!! Tanrı ile göz göze gelip
O’ndaki Ali’yi görmek (Mirac’daki Muhammed gibi), her can’ın arzusu olabilir
ama nasibi olamaz!!!
Dolayısıyla, Ali’nin Allah oluşu, Hak-i Kat bilincine ulaşmış, 4 kapı 40
makamdan geçerek İnsan-ı Kamil olmuş, işleğini 72’den 73’e geçirerek Arş-ı
Ala’ya açılmış her can için geçerli olan Allah Bilincinde olma, oraya ulaşma
ve orada kalma ile mümkündür.
Ali olgunlaşan meyvedir. Ali adem olarak beden bulmuş her canın, ağacın
meyve vermesi gibi ve meyvenin çekirdeği sayesinde soyunu (bilincini) devam
ettirebilmesi gibi, Hak-i Kat (Allah) bilincine ulaşıp, varoluşun idari
mekanizmasında görev almaya hak kazanan Kozmik Bilinç ifadesidir.
Hz.Ali “Besmele-i Şerif’te toplanan sırlar ise
Besmelenin baş harfi olan Bâ’ dadır. Bâ’daki sırlar da, O’nun altındaki
noktadadır. İşitin ve bilin ki, işte ben o noktayım.” derken
kesinlikle ve mutlak olarak ALLAH bilincine ulaşabilen ve orada kalabilen
her can olduğunu vurguluyordu.
Gerek hristiyan gizemciliği içinde gereksede islam tasavvuf
gizemciliği içinde Hz.İsa da, Hz.Ali de gerçekte her can’da var olan
Tanrısal gücün ifadelerinden başka bir şey değildir. Onlar, evrensel/ kozmik
bilince kapanmış düşünce yapılarını tekrar harekete geçirmek, gerçeği
unutmuş insanlara tekrar bu gerçeği hatırlatmak için var olmuş, görev yapmış
iki sevgili candır. İsa Hıristiyan canlar için ne ifade ediyorsa, Ali de
İslam tasavvuf erenleri için aynı değerleri ifade eder!!
Her insanın öncelikli amacı Hak-i Kat boyutuna, Allah bilincine ulaşmak
olmalıdır.
Tanrısal bilincin en keskin kılıcı, nefesi kelâma dönüştüren dildir.Tanrısal
bilinç, insan bilinci ve aklı içinden maddesel katlara kanalize olarak
tesirlerde bulunur.
Hitabet gücü ve hakkın kelamı Hak-i Kat boyutunun keskin kılıcıdır ki aynı
zamanda Hak-i Kat’de kendinden başka Allah olmayan Ali’nin de sahip olduğu
en önemli güçtür.
“Nefes ile can bulan” ademin, akıl ve mantık ile donatılmasıyla
insanoğlu, Mesih, Ali bilincine erişmesi aslında başka bir” sır söyleminde”
çoktan ifade bulmuştu bile;
“B’nin altındaki nokta benim”(!!!)
Arap alfabesindeki B harfini ( • ) kast ederek söylenmiş bu sır sözler,
aslında bu konu ile ilgili şu ana kadar söylediğimiz hemen her şeyin
tasdikçisi ve ispatıdır adeta. Arapça’daki B harfi (• ) altındaki nokta
olmadan ifade bulamaz (yani sağırdır); Aynen Tanrı’nın nefesimiz ile kelamda
ifade bulması gibi!!!
Kozmik bilinç, yani Tanrı, varoluş içinde ifade bulabilmek için akıl ve
mantık ile donatılmış Adem’e muhtaçtır. Adem tanrısal nefesi taşıyan ve bunu
bilinç ve idrak ile kelama dönüştüren Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak
ayrı düştüğü/düşürüldüğü sonsuz bilincin özlemi içinde hep ona kavuşma
arzusu ile doludur.
Sevgili Mevlana bunu dizelerinde bakın nasıl olağan üstü şiirsel bir ifade
ile anlatmış. (Tahir-ül Mevlevi’nin tercüme ve açıklaması ile-Şerh-i
Mesnevi-S.53):
“(Nefistan): Kamışlık demektir ki, ney’in yetiştiği ve ter ü taze durduğu
yerdir. Ney yapılacak kamışı oradan çıkarırlar. Kafi derecede kuruyunca,
ölçüsüne göre iki ucundan keserler. Boğazını ayıklayıp göğsüne ve arkasına
kızgın demirle yedi dene delik açarlar. Başına (Başpâre), ayağına (Parazavra)
takarlar. Boğumlarına tel sararlar ve üflemeğe başlarlar. Hâl-aşine olanlar,
ondan çıkan müessir sesten, ayrılık şevkâsı ve teellüm sadâsı duyarlar. Nefs
ü hevâ esiri bulunanlar bile, o müessir sedâdan az çok müteessir olurlar.
İnsan-ı kâmil de, menşe-i feyzi olan ayan-ı sabite aleminden ayrılıp şu
beşeriyyet sahasına geldiği ve firketin acıklı ıstırabını çektiği için,
yüreğinden fışkıran tesirli sözler, kim olursa olsun dinleyenleri,
kabiliyyetleri derecesine göre müteessir eder. Fakat, teessürden teessüre
fark vardır. Onun için; Ney yahud firkate uğramış insan-ı kâmil der ki:
“İştiyak derdini şerhedebilmem için, ayrılık acılarıyla şerha şerha olmuş
bir kalp isterim”
Ney, yani adem, nefes ile ihya edilmedikçe içi boş, anlamsız, sıradan bir
varlıktır. Yuvasından (kamışlıktan) koparılmış, özünden uzaklaştırılmış ve
türlü işlemlerden sonra ney olup nefes ile can bulmuş ve bu nefesin gücüyle
her notasında ayrılık acısını onu dinleyenlere aktarabilmiştir.
Aynen, özünden koparılıp sıradan bir beşer olarak adem kalıbına mahkum
edilen ve Hak-i Kat’e tekrar kavuşabilmek için insan-ı kamil olma yolunda
onun aşkı ile yanan ve bunu, eğer onu anlayabilen varsa, kelâm ile beyan
eden varlıklar gibi. Ve işte;
“Sır-rı Hak-i Kat için aşk ile yanmak gerekmiş önce”
deyişimizin nedeni budur. Çünkü, ilahi aşkdan gözü kör olmamış hiç kimse
Hak-i Kat’in sırrı ile yüzleşmeye hazır değildir daha!!!
İlahi aşka düşen ve “Hak-i Kat’de Ali’den başka Allah yoktur” bilincinin
eşiğine gelen her bilinç, varoluşun gizemli ilişkilerini yavaş yavaş
kavrayacak ve şunu görecektir: Eğer bugün elimizde yeterli teknolojik
donanım olsaydı ve evrenin frekansını ölçebilseydik, onun La frekansında
olduğunu hayretle görebilecektik. (İşte İslam olmak ile Müslüman olmak
arasındaki fark budur. İsLAmiyet içinde
evrensel La frekansı'nı taşıyan bir şifredir,
değerdir. Müslümanlık ise belli şekilsek kalıplar içine sıkıştırılmış bir
dünyasal öğretidir, terbiye ediştir. Ve bunun içindir ki tüm kutsal kitaplar
ve öğretiler, batıni değerleri ile İSLAM’dırlar; yani evrensel bir
öğretinin, evrensel bir yap-bozu tamamlayan değişik parçalardırlar!!!)
Ve eğer aynı La bir şifre sırlı kelimedir. La mekan -
La zaman sırrı! Ve bu da, kendilerine bu frekansı mesken tutmuş allah
dostlarına mekan olacaktı; Yani bu evrensel frekansta olmaktır. Bilinci ile
bu frekansa ulaşmak ve orada yaşamaktır. LA ile evrensel frekansa ulaşmış
olan insan!
Bu Tanrı’nın kozmik frekansı ile evrensel insanın birlikteliğinin de
gizemli bir şifresidir!!!
Varlık alanına çıkmış yaradılışın, ışığın değişik yoğunluktaki
frekanslarından oluştuğunu daha önce görmüştük.
Beden denilen bu duvar aradan kalktığında GERÇEKle yüzleşirsiniz.
Kozmosta, zaman da mekan da sizin bilincinizin tekamülü nispetinde yok olur.
Her yerde ve her zaman aynı anda var olabilirsiniz!!!
Farkındalığın bu doruk noktasında “Varlık alanına çıkmış yaradılışın tümünü
kontrol eden, yaratan, varlığı ile onu besleyen sizin kendinizden başka biri
değildir!!!!!! Tüm bu eğlencenin patronu, kendi “Yüksek Benliğinizden başka
bir güç değildir”
Kişi, şaşkınlıkla, bu inanılmaz parlaklıktaki yüksek benliğine yaklaşır ve
onunla tek vücut olacak şekilde iç içe geçer ve inanılmaz bir şey olur.
Kişinin yüksek benliği ile “BİR”leşmenin sonucu, “sonsuz bir BOŞLUKTUR”
Evet.
“BİR”LİK ALANI HİÇ’LİKTEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR!!!!?
İnanılmaz! Sadece sonsuz bir boşluk; hiçbir sesin, ışığın, rengin olmadığı
bir sonsuz boşluk.
“Heplik ve Hiçlik” boyutu ile bizim bilinçaltlarımızı sürekli zorlayan bu
şifre, geçmişte ve günümüzde sadece belli üstadlara kendini açmıştır; o da
farklı sembollerle!
Tasavvuf erenleri, onlar, başından beri gerçeği biliyorlardı!!!
“Daha Allah ile cihan yok iken
Biz onu var edip ilan eyledik.
Kendisine layık bir mekân yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik.”
diyen Edip Harabi gibi erenler; “O’nu kendi bedenlerinde misafir
ettiklerini” söyleyecek kadar bunun bilincindeydiler!!!
Peki ama, madem ki Allah dediğimiz ve sahip olduğumuz bilinç ile ona
belli bir anlam ve ifade yüklediğimiz bir güç (ki bilinç sadece ve sadece
deneyimlediği şeyleri tarif etme ve ifade etme gücüne sahiptir. Bizler
hiçbir zaman deneyimlemediğimiz bir şeyi düşünemeyiz ve de tarif edemeyiz.)
bizim kavrayabildiğimiz ve sırrına erebildiğimiz bir güçse, o zaman GERÇEK
SIR NEDİR?!?
Aslında “Gerçeği Arayış” kendi olduğumuz şeyi kelimelere, tariflere
büründürüp anlatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.Kendi gerçeğinizi
ifade etmenin en eksiksiz ve en mükemmel tanımı susmakla elde edilebilir
ancak. Sustuğunuzda sessizlik tümüyle kendi bilincinizi içine
alıp gösteren mükemmel bir ayna olur size!
“Işık evren” yani “Rahman boyutu!!” yani 7 nci çakra, yani “Hak ile BİR
olunan mekan”dır. Unutmayın “”her insan bir evrendir!!!” Bu sonsuzluğu içine
alan kürevi yuvarlak evren Hz.Ali'nin “B’nin altındaki nokta'nın kendisidir.
O NOKTA evrensel bilincin kendisidir.
İnsan ruhsal bir varlıktır. Ve tüm sırları ruhsal özünde barındıran
bir varlıktır. Zamana ve mekana göre bu sırlar gerektiğince kişide ifşa
olur. Hatırlanır, görülür ve bilinir bir hal alır.
Sonsuz boyutları ile zaman ve mekan ruhlar için devasa bir
deneyim platformudur.
Oyuncu oyunu oynadıkça ve ölüp oyuna tekrar başladıkça (tekrar
bedenlendikçe) hem oyun ile ilgili bilgisi birikimli olarak bir sonraki
evreye (bedenlenmeye, enkarnasyona) taşınır, hem de kendisi bu koşullara
daha uyumlu bir yapıya (bilinç, davranış, sezgi vs.) sahip olur.
Ve ne zaman ki oyuncu oyunla ilgili tüm bilgilere ulaşır (Hak-i Kat’i
kavrar, Hak-i Kat kapısında hak sahibi olur) işte o zaman onun için sınavlar
bitmiştir artık. ( Hak-i Kat boyutuna ulaşmıştır.)
Ve bu noktaya varmak için, kaçınılmaz olarak reenkarnasyon dediğimiz o
evrensel yasanın nimetlerinden faydalanmıştır.
“Adem” bilinci ile gelip “insan”lık sıfatına ulaşmak isteyen varlıklar, bunu
gerçekleştirirken, bir yaşamlık süre hiçbir zaman yeterli değildir (Dinler
tarihinden önceki dönemlerde her ne kadar bu farklı idiyse de!! Çünkü yaşam
süresi bu dönemlerde 1000 yıl civarında idi. Tevrat’ın ayetlerinde çok açık
şekilde isim isim sıralanan bu 1000’er yıllık yaşamlar, Nuh peygamber dönemi
ile inişe geçer; inişe geçer çünkü Tanrı(lar) kendisi ile aynı yaşam
süresine sahip “Ademoğulları” ile uğraşmaktan bıkmıştır!!).
Tekvin 6-3: Ve Rab dedi: Ruhum adem ile ebediyyen çekişmeyecektir, çünkü o
da ettir; bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır.
“Adem” soyunun yaşam süresinin Nuh peygamberden başlayarak kısalması,
hakikatde olağanüstü ilginç bir gerçeği de dolaylı olarak anlatmaya çalışır
bize.
Nuh tufanı gerçekte Atlantis’in batışına sebep olan o olağanüstü doğa
felaketidir. Teknolojik güçlerle fiziksel bedenlerini bin yıllık yaşam
sürelerine kadar uzatan Atlantisliler bunu öylesine kullanmaya başlamışlardı
ki, sosyal adalet ciddi şekilde yara almıştı.
Farklı sınıflar yaratılmış, insanlar arasındaki eşitlik ciddi şekilde
bozulmuş ve üstün bir sınıf yaratılıp tüm güçler onlarda toplatılmıştı.
Oysa Atlantis’in efsanevi bir uygarlık olarak anılmasının en temel nedeni
sahip olduğu Kozmik/Evrensel bilinci ve yaşamıydı.
Bu bilinç sayesinde gelişmiş, Dünya dışı uygarlıkların yardımlarını görmüş
ve böylece muhteşem bir medeniyete sahip olmuştu.
İşte tüm bu değerlerin yitirilmesi, Evrensel yasaları harekete geçirmiş ve
olumsuzluk baskı ve zulüm üretenler tüm bu değerleri misli ile yaşamaya
kendilerini mahkum etmiş ve Atlantis gezegensel bir felaket ile sulara
gömülmüştür. (A.B.D’nin son dönemlerindeki tutumu, Atlantis’in sonunu
hazırlayan eşdeğer günlere benziyor; ve şuna inanın ki “Evrensel yasalar
hiçbir zaman kişiye özel değildir”. Yani o zaman işleyen yasa bu zamanda da
“mutlaka işleyecektir”; bundan hiç kuşkunuz olmasın!!!)
İşte tüm bu öykülerde anlatılanlar,“BİR”lik bilincinden uzaklaşan Atlantis
halkının “İKİLİK” kavramına (dualite’ye) mahkum oluşu ile yaşam sürelerinin
kısalmasının birbirine paralel gelişen iki değer olduğunu da gösterir bize.
Birlik kavramı ve bilinci, bu bilinç halinde olan varlıkların “sonsuz yaşam”
anlayışını da ifade eder. Bu anlayıştan uzaklaşmak ise dualiteyi yaratır.
Ve işte Nuh peygamberden başlayarak 120 sene üst sınırı ile kısıtlanan
yaşam gerçekte aynı zamanda “sınırlı yaşam” anlayışının neden Nuh peygamber
ile başladığını da anlatır bize”
Çünkü Nuh ve soyu ikiliğe mahkum bir bilincin takipçileriydi ve “bunun için
yaşamları sınırlanmıştı”!!!
Ancak bu aynı zamanda, toplu bilinçlenmenin koşullarını yaratma açısından da
çok uygundu çünkü çok daha “güçlü dersler” alma imkanı yaratıyordu tekamül
yolunda!!
Sümer kültürünün mirasçılarından olan Mısır uygarlığı ve Mu ve Atlantis
kültürünün mirasçısı olan Sümer uygarlığı insanın yeniden doğuşlarla ruhsal
olarak tekrar bedenlenmelerle tekamül ettiği inancına sahipti.
Evrensel/Kozmik bilincin frekanslarını Dünya ortamında yaymanın yolu kimi
üstadlar için (Eflatun veya Pir Sultan Abdal gibi) yazmak iken, kimi için
müzik (Mozart, Bethowen), kimi için de yeni keşifler ve renklerdir (Leonarda
da Vinci). Önemli olan o kozmik bilincin frekanslarını insanlara
ulaştırabilmektir. Tüm insanlığın sizi anlayamayacağı kesindir ama bu sizin
sorununuz değildir. Siz yapmanız gereken Kozmik görevi yapıp
sonuçlandırmakla yükümlüsünüz sadece; bedeli ve sonuçları ne olursa olsun!!!
(Pir Hacı Bektaş’ın öğretilerinin, bir çok tasavvuf erbabı’nın canına mal
olması, Nesimi’nin, “En-el Hak” dediği için derisinin yüzülmesi gibi.)
Hz.Ali’nin yolunda Hakikat’ı
Aramak.. Sırlara varmak!
Yazar: Süleyman DİYAROĞLU
Not: Orijinal metinler üstünde Çetin BAL tarafından
eklemeler yapılarak değişiklikler yapılmıştır.
“Öğretmek öğrenmektir” derler. Ne kadar doğru. Dostlarla yaptığımız
söyleşiler sırasında cevabını daha önce bulamadığım birçok şeyin
açıklamasının öylece dilimden kelimelerle ortaya döküldüğünü görmek insanı
gerçekten şaşırtıyor.
Muhammed peygamber gibi bir ışık varlığın nasıl olup da Mirac’da Tanrı ile
yüz yüze gelmediğini bir türlü anlayamamıştım. Birçok evliyanın, peygamberin
(Musa gibi) bire bir görüşüp bize aktardıkları bu deneyimi nasıl olur da
Muhammed Peygamber gibi bir varlık gerçekleştiremezdi!!!
Allah dediğimiz o güce ulaşmanın bir bilinç yapılaşması ve tekamül
sonucu olduğunu bildiğimize göre, Muhammed peygamberin evliyalardan daha
düşük bir bilinç olduğunu söylemek mümkün müdür?!?
Tabi ki değildir !! Değildir ama, tüm bu evliyalara, Musa peygambere ve
Muhammed peygambere bakıp, onların yaşadıklarının ve anlattıklarının nasıl
yorumlandığı ise olağanüstü önemlidir.
Sevgili Mevlana’nın güzel sözünü bir kez daha hatırlayalım; “Sen ne
söylersen söyle, karşındakinin anladığı kendi bildiği kadardır”.
“Ben Tanrı’yım” diyerek ulu orta dolaşan ve konuşan Beyaz-ı Bestemi,
sözlerinden dolayı saldırıya uğrar ve toplum tarafından itilip kakılınca
bunu duyan sevgili üstad Mevlana der ki: “Demek ki ben bildiklerimi anlatsam
Beyaz-ı Bestemi de bana saldırır”.
Benim için çok ilginç ve doğru olan bu yorum bazı dostlar için hiç de öyle
değildir. Ona göre Beyaz-ı Bestemi, Mevlana’dan çok daha üstün bir
bilinçtir. Eh, ne diyebiliriz ki?
“Hiç bir doğru yanlış değildir”
diyen bizdik. Ve bize düşen herkesin kendi doğrusuna saygı göstermekten
başka bir şey de olamaz. Çünkü belli ki onların bulunduğu boyutdan
bakıldığında görünen, ifade edildiği gibidir.
Ve işte anlatmaya çalıştığım da bu!! Yani olaylara hangi boyuttan
baktığınız. Hakikat’in 10.000 metrede olduğu bir yapılaşmanın eğer 6000
metresinden aşağıya bakıyorsanız, gözden kaçan ve sizin göremediğiniz daha
4000 metre var demektir yukarıda. Ve eğer kendi bulunduğunuz noktayı tek ve
mutlak doğru nokta olarak da kabul ediyorsanız, ki düşük bilinçlerin genel
yapısıdır bu, o zaman daha gideceğiniz uzun bir yol olduğu ortaya çıkar.
Dolayısıyla, Tanrı ile konuşan Musa’ya, “Ben Tanrı’yım” diyen Beyaz-ı
Bestemi’ye, Mirac’daki Muhammed peygamberin yaşadıklarına hangi boyutdan
baktığınız şekillendirecektir tüm bu ışık varlıkların anlattıklarını.
Hararet nardadır sacda değil.
Keramet baştadır, taçda değil
Ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değil
diyen sevgili pir Hacı Bektaş’ın sözlerini;
Zahir suya banmadan
El ayak depremeden
Baş secdeye inmeden
Kılınır namazımız
diyen sevgili Yunus’un sözlerini ve;
Gel, kim olursan ol gel
diyen sevgili Mevlana’nın sözlerini şeriat terbiyesine muhtaç ve onunla
eğitilmekte olan bir Müslümana anlatmak ne kadar mümkündür!?
İstisnasız olarak muhatap olacağınız her insandan haklarında övgüler
alacağınız bu ışık varlıkların konu söylediklerine geldiğinde, hemen tüm
bilinçlerde bir tıkanma yaşanacak ve kabul etmeleri zor olacaktır.
Zor olacaktır çünkü ellerinde “kesin ve mutlak doğrular” olarak kabul
ettikleri Kur’an ayetleri vardır ve bu sözlerin çoğu, kutsal kitapların
ayetleri ile çelişmektedir.
Ne demek “baş secdeye inmeden kılınır namazımız?”
Nasıl olur da “kim olursan ol gel” diyebilirsin ?!? Bırakın Musevi’yi,
Hristiyan’ı, oruç tutup namaz kılmayan bir Müslümana bile tahammül edemeyen
insanlar bu felsefeyi kabul edebilirler mi hiç?!?
Oruç tutun, namaz kılın, kurban kesin, hac’ca gidin, zekat verin ve hatta
cihad edin diyen Kur’an ayetleri mi, (yani Allah Kelamı) geçerli olacak
yoksa evliya dediğimiz kişilerin “insan kelamı mı?!
İşte konunun can alıcı noktası !!! Allah kelamına karşı insan kelamı !!? Her
ne kadar onlar birer evliya iseler de!!?
Ama göz ardı edilen ve unutulan çok önemli bir nokta vardır ki o da şudur:
“Tüm din kitapları gerçekte birer eğitim öğretim programlarıdır.
Evliyaların sözleri ise ait oldukları boyutun yalın hakikatlerini yansıtır
!!!”
Beyaz-ı Bestemi “ben Tanrıyım” derken kendi boyutunun en yalın
açıklamasını yapıyordu. Mevlana bu konuda ki düşüncesini ortaya koyarken o
da kendi bilinç boyutunu en yalın şekilde bize yansıtıyordu. Ne Beyaz-ı
Bestemi’nin ne de Mevlana’nın sözlerinde eğitim amaçlı bir kaygı yoktu.
Picasso, Mozart veya Leonardo da Vinci gibi üstatlar da bulundukları boyutun
frekansını kendi eserlerine taşımış ve onu öylece, hiç bir kaygı taşımadan,
anlaşılır veya anlaşılmaz, kabul edilir veya edilmez olduğuna bakmadan
sergilemişlerdir. Çünkü onların görevi budur. Onlar azınlığa konuşurlar.
Oysa “Dinler birer eğitim programlarıdır ve toplumun tüm bireylerini
hedef almışlardır”!!!
İlkokul talebesinden profesöre kadar tüm bilinç katmanları için bilgi
taşıdıklarından, tüm din kitapları “amaç kaygılı” kitaplardır
ve bu kaygıdan dolayı da bilgi, eğitime muhtaç ve Hak-i Kat bilincinden uzak
olan bu canlara hiçbir zaman öylece verilemez. Bu işlem öyle dikkatli
gerçekleştirilmelidir ki, hem bütün sınıf talebeleri gerek duydukları
bilgileri alabilmeli, hem de diğer sınıfların bilgilerini görüp bu
bilgilerin frekanslarına maruz kalmamalılardır!!!
İyi ama, ilk, orta ve lise bilgileriyle, üniversite bilgilerinin hepsinin
aynı kitapta toplanması ve hepsinin sadece ilgili bilinç grubuna
ulaştırılması nasıl mümkündür ?!? ( bütün Kozmik Kitapların en önemli
özelliklerinden biridir bu!!) Öyle ya taşıma kapasitesi 100 ton olan bir
uçağa eğer 10 000 ton yüklerseniz daha kalkış sırasında parçalanması
kaçınılmazdır. Eğitim kaygılı bu kitapların amacı da uçağı uçurtmak olduğuna
göre herkese taşıyabileceği kadar yük vermeye azami dikkat ederler.
İşte tüm bu kaotik yapı ve farklı bilgi kaynakları, üzerinde tüm boyut
varlıklarının bedenlendiği sevgili Dünyamızı adeta bir eğitim ve öğretim
alanı kılmakta ama aynı zamanda da, mezuniyet törenlerini kutlayan ve bu
mezunlar sayesinde tüm bilinmeyeni sorgulayabilen bilinçler yaratmaktadır.
Unutmayın ki bir evren olan sizi meydana getiren organlarınızı
oluşturan hücrelerden hiç biri diğer bir organ bilincine uyumlu değildir ve
orada var olamaz.
Hücresel bazda bir kaosu ifade eden bu yapı diğer taraftan bir evren olan
sizi var eden inanılmaz bir düzenin de yaratıcısıdır. Aynen varlık alanına
çıkmış yaradılışın yapısı gibi!!!
Ne inanılmaz değil mi?!?
Makro felsefenin tanrı inancı VARLIĞIN BİRLİĞİ ve
bunun en mükemmel parçası olan insanın kutsallığı üzerine kuruludur.
Makro felsefe (vahdeti mevcut)[1] VARLIĞIN BİRLİĞİ:
tanrının her şeyi kendi varlığı, ışığı (nuru Alevinden) yarattığına,
varlığın yoktan var olmadığı gibi, yok edilemeyeceğine, TANRI, doğa ve
insanın, (tüm alemin) bir bütün (HAK) Tanrı olduğuna ve bu varlığın en
mükemmel parçası olan insana (Ademe)[2] tanrının kendi
ruhunu verdiğine inanır. Bu nedenle de kamili insan[3]
ve ‘insan tanrıdır, tanrı insandır’ En-el HAK[4] (ben
tanrıyım, hakikatim) düşüncesi, Makro felsefenin HAK[5]
tanrı anlayışımızın özünü oluşturur.
İnsan yaşamı, tanrıyla bütünleşmeyi amaçlayan uzun ince devriyeli[6]
bir yoldur.. Tanrıyla bütünleşmeye giden yol.
Makro felsefe öğretisi yüzeysel (zahiri) şekle değil öze önem
verir, Tevrat İncil Kuran vb. kutsal kitapları da öz (batini) insana
verilmek istenen ahlaki değerler olarak yorumlar.. En-el-Hak
düşüncesiyle yaratılan -yaratan düşüncesini insanda bütünleştirir. Var
eden ve var olanın birliği ve aynılığı esastır. Bu anlamda sonradan bir
yaratılma kavramı söz konusu değildir.Herşey birdir.
Makro Felsefede Tanrı korkusu değil, Tanrı sevgisi vardır. Yaratıcı ve
yaratılan arasında bir karşıtlık ve çelişki olmayıp, birbirini tamamlayıcı
bir bağlantı olduğu var sayılmaktadır. Buna göre yani Varlığın birliği
anlayışına göre, insan Tanrı’nın varlığının bir parçasıdır.
Ona ulaşmak, ondan korkarak, dinlerin biçimsel koşullarına uymakla olmaz.
Ona ancak onu karşılıksız severek ve onunla bir olarak ulaşılabilir. Makro
felsenin tanrı inancına yönelik düşüncelerinin temelini, Buda ve Lao Tzu'nun
temel öğretilerinden Beyazıd-ı Bistami, Hallac-ı Mansur gibi tanınmış
sufilere kadar uzanan düşünce silsileleri oluşturmaktadır. Onlar namaz,
oruç, hac gibi, biçimsel ibadetleri reddederek biçimi değil, özü esas
alıyorlardı. Hallac’a göre, HAK’a ulaşmak için Hacca gitmek gereksizdir,
şöyle ki “Gerçek Kabe taş bir yapı olmayıp, insanın kalbidir.” Benzer
görüşleri Anadolu’daki tasavvuf erenleri örneğin Yunus Emre’nin şiirlerinde
de bulabiliriz. Hakka ulaşmanın dinlerin emrettiği ibadetlerle
olamayacağına, Hakka her yerde ve her istenen zamanda ulaşıla bilineceğine
inanılır.
Makro felsefeye göre, tanrıya ibadet etmek, O’na ulaşmak için biçimsel din
kurallarına uymak gerekmez. Esas olan biçim değil özdür. Makro bakış açısına
sahip birinin Tanrıya olan bağlılığı ve sevgileri biçimsel olmayıp, özü aşkı
esas alan mistik ve tasavvufi bir bağlılıktır.
Her nereye dönülse Tanrı oradadır. Makro bakış açısı içinde Tanrı’ya
ibadetin belli bir biçimi şekli zamanı mekanı yoktur. Her yerde her zaman
Tanrı anılır, ondan yardım istenir. Tanrı’nın gerçek evi, ibadethaneler
değil, insanın gönlüdür. Bu nedenle insanın diğer insanlarla olan dostluğu,
onları memnun etmesi, Kabe’yi ziyaret etmek karşılığı (Gönül Kabe’si) olarak
nitelendirilmektedir.
Tasavvuf anlayışına göre doğada var olan her şey Tanrı’yı oluşturur, her
varlık tanrının bir parçasıdır. Makro felsefede VARLIK yoktan var olamaz ve
var olan hiç bir şey ebediyen yok edilemez. Makro felsefeye göre Tanrı
insanda görünür, insanın Tanrının yeryüzündeki görüntüsü olduğuna da
inanılır. Bu söylemlerin hepsi her şeyin bir olduğu, yani varlığın birliği
(vahdet-i mevcud vücud) anlamına gelir.
[1] Vahdet-i Mevcut = Varlığın birliği, Aleviliğin tanrı inancı,
vardan var olma, var eden ve edilenin bir olduğu inancı ve felsefi düşünce.
[2] Adem = adam, insan, tanrının görünüş alanına çıktığı ilk insan
biçimi, ademperestlik insana tapma.
[3] Kamili insan = insanı kamil, olgun bilinçli üstün insan, tanrısal
tanrı ile bütünleşmiş insan. Kamili toplum sınıfsız sömürüsüz toplum,
Alevilikte rıza şehri.
[4] Enel-Hak = Ben gerçeğim tanrıyım, kendini aşan tanrıyı kendinde
gören. Enel-hak sözünden dolayı Halacı Mansur (922) işkenceyle
katledilmiştir. Alevi.Bektaşi cemlerinde onun adına Mansur Darına durulur.
[5] Hak = Tanrı, Allah, gerçek, doğru, pay, toprak, hak, varlık,
insan, yaradan. HAK Alevilikte tanrı adı için en çok kullanılan kelimedir)
[6]Devriye = Tanrısal ruh/canın doğa süzgecinden geçerek, insanla
olgunlaşıp ölümden sonra yine yaratana, tanrıya geri dönmesi kapsayan inanç
anlayışı..
Zahiri = yüzeysel dış, dışsal, görüne dünyaya ilişkin, yazıları
yüzeysel yazdığı gibi yorumlamak.
Batini = içsel, öz, sır, gizemli, iç anlam ve yorum. Batınilik 9.yy
İran’da Desyan tarafından başlatılan, Hasan Sabah, Bebek vs. devam eden
kutsal kaynakları (Kuranı vs.) içsel yorumlayan akım.
Senkretik -gnostik = Mö/ 4 yy. başlayarak, Tanrı, insan, alem,
kurtuluş, bilim ve sevgi gibi temel konularda kendine has açıklamalar
getiren, hayat ve ışık kültüne bağlı (temayül) sezgici sentezi, yaratıcı
bağdaştırırcı felsefi inançsal akımlar.
tasavvufi (felsefi) sofi = İslam’i inançsal felsefi yeni Platoncu
mistik akım, trans, bilim, sevgi temelinde tanrıyla bütünleşmeyi içeren
gizemci batini inanç sistemi.
Hakka yürüdü = Tanrıya Hak’a kavuştu, ölen kişi için kullanılan terim.
İnsan tanrının bir parçası olarak görüldüğü ve tanrı var ve yok olamayacağı
için, don değiştirdi, Hak’a yürüdü denir, devriye anlayışı.
Tarikat = yol, yola girmek, 2. kapı, kişinin kendi özünden bir yol
dava için ‘yanması’ o yola gönüllü girip ikrar verip hizmet etmesi. Güzeli
doruyu paylaşması vs.
Marifet =bilgi beceri, tasavvuf öğretisinde her boşluğu dolduran
koniye de, dengede duran, yüksek bilgi sırlara erişmiş bilgin becerikli
kişi, su ile özleştirilen birçok derin anlamı olan 3 kapı.
Hakikat = Gerçek varlık, hakikat, hak hukuk eşitlik, tasavvuf
öğretisinde toprakla özleştirilen 4. kapı. Toprak gibi yaratıcı (hoşgörülü)
tanrısal kamili insan olma.
Şaman = Şamanizm inancında olan, Şaman babası, dini lider. Kuzey ve
orta Asya inancı (eski Türk inancı), her şeyin ruhu olduğu, toplumcu ve
kadın erkek eşitliğine dayanan, müzik, danslı ibadet gelenekleri olan bir
inanç
Hz. (hazreti) = ön, huzur ulu makam İnanç ulularının adının önüne
getirilen Farsça tamamla eki, san, önder kutsal kişi.. Hz. Ali vs.
Aşık = Tanrıyı kendinde görme aşamasında olan, seven, gönül veren,
ozan, zakir derviş, şair.
Divan = makam, tanrı katı, dergah, deyişler..
Zerdüş, Zedüşlük = Eskiden İran ve doğu Anadolu’da egemen olan,
diyalektik tasarıma, iyilik kötülük, ışık karanlık, mutluluk, hak ve
doğruluk vs. içerikli (iö 608-551) Zerdüş tarafından kurulan bir inanç.
Mani, Manicilik = inançları akla uygun yorumlama, iyilik kötülük, el,
dil bele sahip olma gibi ilkeleri içeren İranlı Mani tarafından (300)
kurulan, eski İran ve çevresinde yaygın bir inanç, öğreti.
Mazdek, Mazdekçilik = İranlı Mazdek (535) tarafında kurulan, kamucu,
eşitlik ve paylaşım felsefesine dayalı eski İran dini.
Şamanizm = Kuzey ve orta Asya inancı (eski Türk inancı), her şeyin
ruhu olduğu, toplumcu ve kadın erkek eşitliğine dayanan, müzik, danslı
ibadet gelenekleri olan bir inanç.
Halacı Mansur = 922 yıllarında Enel-Hak (ben
tanrıyım) dediği için katledilen, tasavvuf eri.
Yunus Emre = (1238 1320) Ünlü Bektaşi tasavvuf
şairi, Hacı Bektaş Veli'ye ye bağlı Tabtuk Emre öğrencisi. Yunus, “Emre”
adını Tabtuk Emre’den almıştır.
LEDÜN: Arapça'da zaman veya mekan zarfı olup, yanında, ...de,...da
mânâlarını ihtiva eder. Gayb ilmi, sırlara vâkıf olma anlamında kullanılan
tâbir. Kehf suresinde "...ona katımızdan bir ilim öğrettik..." (Keyf/65)
âyetiyle bu ilme işaret olunur. Tahsil yapmadan, çaba göstermeden, Allah
tarafından vasıta olmaksızın kula öğretilen bu ilme "İlm-i Ledünnî", İlâhî
Bilgi, denir. Elmalı'nın tefsirinde kaydettiği gibi, Hz. Musa'nın bilgisi,
Hz. Hızır'a öğretilen bilgiden tamamen farklı idi. Müfessirler bu bilgiyi "ilmü'l-guyûb
ve'l-esrâri'l-hafiyye" şeklinde yorumlamışlardır. Hz. Musa'nın bilgisi,
olayların görünüşü ile ilgili hususları bilmek ve o yönde değerlendirmek
iken, Hz. Hızır'ın bilgisi, işlerin arka planını bilmek şeklindedir.
Kur'ân'da, Nemi suresinde bu ilme vâkıf olan bir kişiden daha bahis vardır,
ve bu kişi, Belkıs'ın tahtını, Hz. Süleyman'ın yanına, bir göz kırpmasından
daha kısa bir zamanda getirmiştir. (Nemi/40). Ayrıca Hz. Yusuf için de bu
tür bir ilimden söz edilir. Yusuf/68. Özet olarak İlm-i ledünnî; tefekkür
çabasıyla elde edilmeyip, Allah tarafından mevhibe (bağış) olarak verilen
bir kuvve-i kudsiyyenin (kutsal gücün) tecellîsidir. Eserden müessire,
vicdandan vücuda doğru giden bir ilim değil, müessirden esere vücuddan
vicdana gelen bir ilimdir. Nefsin vâki olana geçişi değil, vakiin nefiste
ta'ayünüdür. Doğrudan doğruya (vasıtasız) bir keşiftir. Ancak Ledünnî
terimi, bilhassa Hakk'a ait sırlara mahsus bir ıstılah olmuştur. Bir işin
ledünniyyâtı demek, bir şeyin içinde yatan, sırlar, incelikler demektir.
el-LATÎFETÜ'L-İNSANİYYE: İnsanî latîfe demektir. Tehânevî, insanî
latîfenin nefs-i natıkadan ibaret olduğunu söyler. Keşfu'l-Lüğat'da insanî
latîfenin, ruhun hakikati olduğu kaydedilir. Kâşânî buna kalp adını verir.
Kalp insanî latîfedir. Kâşânî devamla şöyle der: "Gerçekte, ruhun,
kendisiyle bir yönden münasebeti bulunan nefsin (insan bedeninin) yakınına
gelmesidir (yani ona taalluk etmesidir). Burada bedenin ruh ile bir yönden
münasebeti daha vardır. Birinci münasebet yönüne sadr, ikincisine fuâd adı
verilir."
LA MEKÂN, Bî MEKÂN, LA MEKÂN ÂLEMİ: Bî ve la, ilki Farsça, öteki
Arapça ... siz,... sız, yok vs. gibi anlamları ihtiva eder. Bu durumda la
mekan ve bî mekân sözleri; yersiz, yurtsuz gibi anlamlara gelir. La mekân
âlemi de, yersizlik âlemi demektir. Mekan, var olan şeydir. Bir şey,
olmazsa, uzayda yer (mekân) kaplamaz. Zaman da, zihinde olaylar arasındaki
karşılaştırmadan doğar. Bu karşılaştırma olmadan, zaman da olmaz. Özellikle
vahdet-i vücûd düşüncesinde zaman ve mekân hakikatta bulunmayan, iki zihnî
kavramdan başka bir şey değillerdir. Gerçek varlık olan Allah, zaman ve
mekânın üzerinde, ve bunlardan münezzehtir. Ancak, isim ve sıfatlarıyla her
yerde görülmektedir. İnsanın hakikati olan Ruh (aşkın ben), Rabb'ın bir
emridir. Bu sebeple insanın gerçek yurdu, mekânsızlık âlemidir.
Bî-mekanem bu cihanda
Menzilim durağım anda
Sultanım ki taht u tacım,
Hülle vü burağım anda.
Yunus Emre
İslami kültür boyutu içinde Tasavvuf Yolu...
Sultanların ve Saltanatların Sultanı Hz. Muhammed (s.a.s)
Hz. Muhammed iki alemin (Dünya ve Ahiret) şahıdır. Birçok güzelliklerin
kaynağı olan peygamberimiz Allah tarafından kullara vasıtasız olarak
öğretilen ilim ve Allah’a ait sırlar anlamına gelen ilm-i ledünün de
madenidir. O alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Kur’ân’da bu hakîkat
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” şeklinde ifade
edilmektedir. Bu anlamda on sekiz bin alemden yaratıldığı rivayet edilen
kainata da ferman eden sultandır. Hz. Muhammed aynı zamanda bütün
evliyaların sultanıdır. Hz. Ali’nin (r.a) vasisi olduğuna da işaret edilen
söyleyişte Hz. Ali (r.a) de evliyaların şahı olarak nitelendirilmiştir.
Sultan-ı enbiyadır
Sall-i âlâ Muhammed
Bil şah-ı evliyadır
Haydar vâsi-i Ahmed
Yeminî
Değişik şiirlerde onun sultanlığı ve saltanatı başka tamlamalarla da
kullanılır. Kısaca o bütün sultanların ve saltanatların sultanıdır. Hz.Muhammed
(s.a.s.) bütün peygamberlerin sultanıdır. Mi’racta peygamberlere imamlık
yapmış olması buna delil olarak gösterilebilir. Hz. Ali (r.a.) de evliyalara
şah olma makamındadır ve diğer adı Ahmed olan son peygamberin vâsisidir.
Enbiyaya evliyaya cümlesinin şahıdır
Dü cihanın revnakıdır gül cemâli mahıdır
Aşıkî sevse acep mi ol habibullahıdır
Ahmedi Mahmut Muhammed Mustafa’dır sevdüğüm
Aşıkî
Hz. Muhammed’in (s.a.s) Nuru
Hz. Muhammed Cenab-ı Hakk’ın zatına, sıfatlarına ve fiillerine mazhardır. O
Allah’ın bir tezahürüdür. Peygamberin yüzündeki bu nurun kaynağının da
Allah’tan gelen yansıma oluşu peygamberin bir ayna gibi bunu yansıttığı
çeşitli söyleyişlerde görülür. Bir başka şair bu nuru tavsif ederek
insanları etkilemesini şu şekilde şiirleştirmiştir:
Berk vurur alnında Muhammed nur’u
Arttı aşkım hüsnün göreli beri
Şibh-i kamer yüzün ey mah-ı peri
Sureti ve’ş-şemsi vedduha’sın sen
Feyzullah Çelebi
Peygamberin yüzündeki ilahi nur, görenlerin gözünde şimşek gibi
parlamaktadır. Onu görenlerin peygambere olan sevgisi, muhabbeti. bağlılığı
artmaktadır. Onun yüzü parlaklığı sebebiyle aya, ay yüzlü perilere
benzetilmekte hatta bazı şiirlerde ayın da parlaklık ilhamını onun yüzünden
aldığı rivayet edilmektedir. Dörtlükte geçen “ve’ş-şemsi” ifadesi “Kasem
olsun o güneşe” anlamında Kur’an’da değişik yerlerde geçen aynı zamanda bir
surenin adıdır. Güneş yeryüzünün en büyük ışık ve enerji kaynağı
olarak hayatın devamı için gerekli asli bir unsur olup Allah’ın kudretini
gösteren açık bir delil ve ayettir. Hz. Muhammed (s.a.s) için kullanılan bu
tabirle onun küfür karanlığı karşısında hidayet güneşi oluşuna vurgu
yapılır.
Hz. Peygamberin yüzünün eşsiz güzelliği doğrudan “ve’ş-şemsi” suresi veya
ayetiyle anlatılır. Hz. Peygamberin yüzünün güzelliğini gösterebilecek en
parlak aynanın güneş olduğu ve güneşin aydınlığını Hz. Peygamberden alarak
bize aksettirdiği yorumları bazı şiirlerimizde işlenmiştir.
Kuran’da da Hz. Muhammed (s.a.s) için “Ey şanlı Peygamber! Biz seni insanlar
hakkında şâhid, müjdeci, uyarıcı Allah’ın izniyle O’nun yoluna davet eden
bir peygamber ve aydınlatan bir lamba olarak gönderdik” ifadesi kullanılarak
onun aydınlatıcı oluşuna işaret edilmiştir.
Aynı anlayışa uygun olarak bir başka şiirde Hz. Muhammed, (s.a.s) Hz. Ali
ile birlikte ele alınır:
Kamu âleme ziyâlar gösterirsin subh u şâm
Şems ü mâhın enverisüz ya Muhammed ya Ali
Siz olmayınca kimseler dine yol bulamadı tam
Şems ü mâhın enverisüz ya Muhammed ya Ali
Aşıkî
Bu dörtlükte de Güneş ve Ay’ın Hz. Muhammed (s.a.s) ve Hz. Ali’den ışığını
aldığı ifade edilerek onların parlaklığına dikkat çekilerek onların
önderliğinde ve gösterdikleri yolda gidilerek dinin doğru olarak
yaşanacağına işaret edilir. Hz.Muhammed (s.a.s) ve Hz. Ali Alevî/Bektâşî’nin
gözünde güneşin ve ayın ışığı gibidir. Bütün alemi onlar aydınlatır. Hem
Muhammed (s.a.s) hem de Ali övülür. Onlar Allah’a giden yolun rehberidirler.
Onlar olmadan kulun doğru yolu bulması imkansızdır. Hz. Muhammed (s.a.s)
Allah’ın sevgilisidir. Allah onun aşkıyla alemleri var etmiştir. Cümle
evliya ondan nasip alırlar dertlerine dava bulurlar.
Ne nazım ne niyazım
Muhammed’dir iki gözüm
Ayağı tozuna yüzüm
Sürecek hallerim çokdur
Seyyid Nizamoğlu
Hz. Muhammed (s.a.s) için şair “iki gözüm” şeklinde hitap ederken insanın en
kıymet verdiği ve hayati önemi bulunan gözlerini konu alması ona olan
muhabbetinin derecesini vurgular. Aşk ile kendinden geçen aşığın gözü
dünyadan hiçbir şeyi görmez. Alemlerin Efendisi olan Muhammed (s.a.s) adeta
onun iki gözü gibi olur. Gerçek aşıklar kainada Muhammed (s.a.s)’in gözüyle
bakmak isterler. Çünkü Yaratıcı O’nu mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır.
İsimlerini en kemal noktada O’nda tecelli ettirmiştir.
Allah’ın ve bütün insanların sevgilisi olan Hz.Peygamber’in yolunun toprağı
ise bunlara ilaveten insanı doğrudan İslamiyete (insan ruhunun sırlı
bilgisine) götüren bir cevherdir. Bunun en güzel ifadesini Yüce Mevlânâ’da
görürüz. Hz. Mevlânâ: “Ben yaşadıkça Kur’ân’ın kulu, kölesiyim. Ben Muhammed
(Muhtar’ın (s.a.s) yolunun toprağıyım.” diyerek kemâl mertebelerinin en
yükseğinin visâl derecesinin de en yücesinin âlemlere rahmet olarak
gönderilmiş o seçkin Peygamber’in insanı Hakk’a götüren yolunda ancak toz
olmakta vücut bulacağını bildirir.
Hz. Peygamberin kıymetli olan ayağının tozu maddi olarak gözlere şifa
olacağı gibi, manevi olarak da onun izinden gitmenin bir çok hakîkatleri
görmeye vesile olacağının işaretidir:
Muhammed aşkına salâvat verdim
Arşda meleklerin seyrine girdim
Nuh Peygamberle gemiye bindim
Necef deryasında yüzdüm idi ben
Hamdullah Çelebi
Hz. Muhammed’in (s.a.s) adı anıldığında salavat getirilmesi Kur’an’da “
Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat ederler. Ey iman edenler
siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selam verin” şeklinde
emredilmektedir. Ayrıca bu durum Peygamber tarafından da tavsiye edilmiştir.
Yukarıdaki beyitte vecd halindeki bir aşığın ruhani
seyrini görüyoruz. Muhammed’e (s.a.s) salavat veren âşık , meleklerin
seviyesine yükselmiş ve arşta melekler alemini seyretmiştir. Bu gibi
hallerde zaman ve mekan ortadan kalkmaktadır. Nuh Peygamberle gemiye
binmek de mümkündür, Necef deryasında yüzmek de.
Mürşidim Muhammed rehberim Ali
Anlardan öğrendim erkânı yolu
Kalbim onlar ile doludur dolu
Muhammed Ali’den özge yarim yok
Sırrî
Sâlikin kalbini aydınlatacak sırat-ı müstakime ulaştıracak, irşad edecek Hz.Muhammed’
(s.a.s)dir. Bu istikamette rehberlik edip bu yolun edebini,
gerektirdiklerini ise Hz. Ali’den öğrenmek gerekir.Bunlardan birisi eksik
olunca kemale ermek mümkün olmaz.Tasavvuf ehillerinin önünde mürşit olarak
Hz. Muhammed (s.a.s) rehber olarak Hz. Ali vardır. Kalb, Allah’la dolu
olmalıdır.Tasavvufi akideye göre kalbimiz Kabe’dir, yani Allah’ın
evidir.Kalbin gerçek sahibine teslim edilmesi ise bu yola ışık tutanlara
uymakla mümkün olacaktır. Kalbin Hz. Muhammed s.a.s) ve Hz. Ali’nin
sevgisiyle dolması demek, Allah sevgisiyle dolu olması demektir. Tasavvuf
yolunun yolcuları için de bu iki kişi en sevgili iki varlıktır. O, onları
hayatına örnek alır ve gittiği yolun doğruluğundan emindir.
Uymayasın kör Şeytan’ın sözüne
Dön gidelim Muhammed’in izine
Pir Sultan
Tasavvuf zorlu bir yolculuktur. Yunus’un deyişiyle “Bu yol uzundur/Menzili
çoktur/Geçidi yoktur /Derin sular var” Ve yine bu yola giren için Nigârî’nin
ifadesiyle “Girdik reh-i sevdâya cünûnuz bize ar namus gerekmez” diyerek
bütün sıkıntılara göğüs gerecek ve sonuçta tasavvufi makamları bir bir
geçecektir. Hz. Muhammed (s.a.s) bu yolun ilklerinden olduğu için mutasavvıf
bu yolculukta onun ayak izlerini takip edecek her seferinde onun bir
makamına ulaşacaktır. Hz. Muhammed (s.a.s) bütün enbiyaların ve evliyaların
başıdır. Dervişler için en büyük örnektir. Bu dörtlükte Hz. Muhammed’in
(s.a.s) makamı idealize edilmektedir. Hz.Muhammed’in (s.a.s) tasavvufi
mertebelerinden dervişler de geçerek Allah’a ulaşacaklardır.
Kaygusuz Abdâl Peygamberimizin kabri başında Gevhernâme adlı uzun bir risale
söylemiştir:
Ol güherün bir adı Mahmûd idi
Baht içinde tâli’i mes’ûd idi
Ol güher idi Muhammed’ün canı
Anun için dutdı cümle sayvanı
Tasavvuf, Allah'ı gönülden sevme işidir.
Tasavvuf, Allah'ı gönülden sevme işidir. Mutasavvıf ise tasavvuf
ile uğraşan ehil kişidir. Mutasavvıflara göre aşk her şeyin üzerindedir ve
âlemin varlık sebebinin aşk olduğu inancı hâkimdir. Tanrı "Ben gizli bir
hazine idim bilinmeyi, sevilmeyi istedim" demiş ve sırf kendi güzelliğine
âşık olmak için insanoğlunu yaratmıştır. Bu yolda Hallac-ı Mansur Enel Hak
(Ben Hak'kım) diyerek, aşkın Yaradan'da yok olmak olduğunu iddia etmiş ve bu
iddiasının karşılığını da yakılıp küllerinin Dicle'nin suyuna savrulmasıyla
ödemiştir. Uzun yıllar sonra Mevlana gibi büyük bir mutasavvıf Hallac-ı
Mansur'un teşhisinin doğruluğunu savunmuştur. "Ben size şah damarınızdan
daha yakınım " ayeti de bunu doğrular mahiyettedir. Çünkü asıl âşık olunan,
kavuşmak için arzulanan Allah'tır.
Mutasavvıflara göre beşeri aşk ilahi aşkın yeryüzüne yansımasından
ibarettir. Allah, ruhları Bezm-i Elest'te bir araya topladığında âşıklar
orda birbirini görmüş söz vermişlerdir. Bir diğer inanışa göre ise ruhların
yarım olduğu söylenir. Âşıklar ne zaman bir bedende iki ruh olur, işte o
zaman ruhların tamamlanacağı inancıdır.
Aşk ruhani olup, cinsel arzuların dışına taşmaktır. Bu haliyle aşk,
zenginlik, fakirlik, varlık ve yokluğun üzerindedir. Ölümden daha güçlü
olan, ölümü göze aldıran, candan daha kıymetli, canın feda edildiği şeydir.
Bir mıknatıs gibidir aşk. Âşıklar nerde olursa olsun, cuz-i irade onların
yollarının bir yerde muhakkak kesişmesini sağlar. Aşk, aramakla bulunmaz.
Aksine ansızın ve habersizce gelen bir beladır. Öyle bir beladır ki aşk
gelirken derdi, acıyı, kederi de beraberinde getirir. Çaresi ise bu beladan
tat almak, gam, keder, tasa içerisinde boğulmaktır. aşık acı çeker. Bu acı
öyle bir acıdır ki ne kılıç yarası ne de başka bir yaraya benzer. Çünkü aşk
acısı tenden ziyade ruhu acıtır. Bu acı ne kadar ağır olursa olsun, seven
insan o acıdan zevk almasını bilir. Ayrıca aşkta ne makam ne de denklik
aranır.
İnsanoğlu yalnız başına sadece bir tenden ibarettir. Bu tene can olan ise
sevilen, yani canandır. Aşksız insan bir boşluk içerisinde savrulup durur
hayatı bir düzensizlikler silsilesidir. Bunun sebebi ise, muhayyilemizde hep
onun olması, ümidin, idealin o olmasında saklıdır.
Aşk sevgili ile buluşma, ona kavuşma ama muvaffak olamama arzusudur. Çünkü
aşka erdiği zaman onun biteceğinden, o zevk veren acının kaybolacağından
korkar. Âşıklık bir süreklilik arz edeceğinden zamanla alışılır ve yaşam
biçimine dönüşür. Aşk mak..... yükselen Allah'ın vahdetini ve birliğini
anlar.
Büyük âlimler önce beşeri aşkı yaşamış, sonra ilahi aşka ulaşmıştır.
Hakikate ancak aşk yoluyla, aklı terk etmekle ulaşılacağına inanılır.
Gönülde aşk varsa akıl idrak edemez. Bu yaşam biçimi aslında nefsaniyet
duygusunun öldürülmesidir. Yukarıda da değindiğimiz gibi aşk şehvet
duyguları, makam ve paranın üzerindedir. Bir rivayete göre Züleyha, Yusuf'u
bulmak için yetmiş deve yükü serveti bu yolda harcamıştır. Aşığın gözü
kördür derler. Bu sözün anlamı, sevenin canandan başkasını görmediği için
söylenmiştir. Ancak bu sözle sadece bu düşünceyi ima etmek eksik olur. Çünkü
seven cananın eksiklerini de görmez.
Aşk bazen uzun zamanlar sonunda, bazen de ilk bakışta ortaya çıkar. Bazen de
didişmeyle başlar. Ya aşk biter mi? Ruha olan aşk hiçbir zaman bitmez. Çünkü
ruh kalıcıdır. Ama surete olan aşk belirli bir süre sonra o güzelliğin
ölümüyle birlikte son bulmaya mahkûmdur.
Göz gönül penceresi olduğundan dolayı aşkın ilk başladığı yer ise gözlerdir.
Tasavvuf edebiyatında sevilenin kaşları yaya gözleri ise kalbi hedef alan
oka benzetilir.
Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem ve
daha nice zamana ve mekâna sığmayan aşklar ve âşıklar… Aşkın büyüklüğü
çekilen cefada ezada ve çilede gizlidir. İnsanoğlu erişilmeyene ulaşılmayan
her zaman daha çok arzu duyar. O ne kadar uzak olursa ona karşı şiddetli bir
istek vardır.
Tasavvuf edebiyatında simgeler dizisi içerisinde gül ile bülbül önemli bir
yeri vardır. Sevilen bir güle benzetilir. En güzel gül ise peygamberimiz(
s.av.) dır. İslam dinine göre insanoğlu yaradılış itibariyle meleklerden
bile üstün yaratılmıştır. İşte bu üstün yaratığın en güzeli de Hz.
Muhammed'dir. En büyük sevgili odur. Çünkü asıl sevgili olan Allah\'a
ulaşmanın yolu peygamberimiz sünneti ve onun aracılığıyla indirilen kuran-ı
kerim'i doğru anlamak ve uygulamaktan geçmektedir. Yukarıda da değindiğimiz
gibi Hallac-ı Mansur'un dediği gibi sevgilide yok olunmalıdır. Mevlana
Celalettin Rumi ise aşkı, tapılması gereken bir din olarak nitelemektedir.
Aşkın başlangıcı esnasında aşıka yüceltilirken âşık kendini sürekli aşağı
çeker. Belirli bir süre sonra bu hareket tam aksi yönde ilerler. Son aşamada
bu süreç dengelenir. Unutulmamalıdır ki naz sevilene yapılır.
İnsanoğlu doğduğu andan itibaren ben demesini öğrenir. Ne zaman âşık olur,
işte o zaman sen demesini öğrenir. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi aşk
insanın kendi bencilliğini kırması için bir araçtır. Çünkü aşkta sevilene
itaat söz konusudur. Âşık, kendisi için değil aşkı için yaşar, ona benzemeye
çalışır. Onun hoşuna giden davranışları sergiler. Onu güldürebilmek için en
kötü hallere bile katlanır. Çünkü onun gülüşü, gülün açışıdır.
Birçok kimse hazı, arzuyu birbirini karıştırdığından kendisini âşık olarak
nitelendirir. Bunun sebebi ise aşkta ölçünün kişinin kendisi olmasıdır.
Hiçbir insan ne Leyla'nın ne de Mecnun'un duygularını anlayamaz ve de
yaşayamaz. İnsan ne zaman gerçek aşkı bulur, işte o zaman daha önce
yaşadıklarıyla bir mukayese ve muhasebe hesabına girerek gerçek aşkı
anlayabilir. Ancak yine de aşkın belirtileri vardır. İnsan sevgiliyi gördüğü
zaman, kalp atışları hızlanır, yüzü kızarır, söz söyleyemez olur. Aşığın
korktuğu tek şey sevilenin bir çift gözüdür. O gözler o kadar derindir ki
düşeceğinden korkar. Ayrıca seven insan sevgiliden söz edilmesinden haz
alır, onu sözcüklere sığdıramaz. O'nu seveni ve O'nun akrabaları sevene
tatlı gelir.
İnsan fıtratı gereği büyük bir sevgi taşımaktadır. Bu sevginin dışarıya
çıkması için bir aynaya ihtiyaç vardır. İşte o ayna sevgilidir. Aslında kişi
kendisine âşıktır, sevilen sadece bir simgeden ibarettir. Âşık olduğu şey
kendi hüsn-i zan ve taşıdığı duygularının anlam bakımından güzelliğidir.
Ünlü İslam bilginlerinden Arabî ise aşkın aşığın güzelliğine girdiğini
söylemektedir.
Bir rivayete göre insan sevdiğini ömrü boyunca sadece kendisinde saklarsa
Allah katında şehitlikle müjdeleneceğidir. Bu da aşkı kendinde saklamanın ne
kadar ağır bir yük olduğunun göstergesidir.
Tasavvuf Felsefesi
--------------------------------------------------------------------------------
Köklerinin Eflâtun (Platon)’da aranması gereken Tasavvuf felsefesine göre
evren tek bir varlıktır. Bu tek varlık Tanrı’dır. Ezelî ve ebedî olan, yani
sonsuzdan gelip sonsuza giden Tanrı zaman ve mekân (yer) varolmadan önce
vardır, hep varolacaktır. Bu tek varlığa, Tanrı’ya, Vücud-i Mutlak denir.
Vücud-i Mutlak, yani Tanrı, bütün güzellikleri, iyilikleri, olgunlukları da
içerir, onun için de, aynı zamanda, Cemâl-i Mutlak, Hüsn-i Mutlak, Hayr-i
Mutlak, Kemâl-i Mutlak’tır. Tanrı önceleri kendi evreninde, güzelliğin
görkemiyle çevresine ışık saçmaktaydı. Ama bu güzelliği görecek yoktu. Oysa
güzellik görünmek ister. Tanrı da görünmek, Tecelli etmek istemiş, bir
aynaya bakar gibi, Adem-i Mutlak’a, yani yokluğa bakmış, “Kün” emrini
vermiştir. “Kün”, yani ol deyince evren oluşmuştur. Demek ki bu evrende
görülen her şey Vücud-i Mutlak’ın Adem-i Mutlak’a yansımasıdır, yani evren
Tanrı’nın yoklukta yansıyan görüntüsüdür. Öyleyse insan da Tanrı’nın
görüntüsünden bir parçadır, Tanrı’dan bir parçadır. Tanrı o aynadan yüz
çevirince, ki aslında o ayna da bir kuruntu, bir hayaldir, bütün evren yok
olacaktır. Yani Vücud-i Mutlak Adem-i Mutlak’a bakmadığı anda bu hayal
alemi, görüntünün aynadan silinişi gibi silinecek, o ayna bile yok olacak,
yalnızca Tanrı kalacaktır.
Şöyle bir soru geliyor akla: Evren bütün güzellikleri, iyilikleri,
olgunlukları içeren Tanrı’nın görüntüsüyse, yeryüzünde gördüğümüz bunca
çirkinlik, kötülük, çiğlik nasıl oluşmuş?
Tasavvuf filozofları şöyle diyorlar: Her şey kendi karşıtıyla belirir.
Evrendeki tek varlığın, Tanrı’nın Tecellisi, görünmesi için bile, Adem-i
Mutlak’a bakarak “Kün” emrini vermesiyle oluşan görüntüde, hem Vücud-i
Mutlak’ın, yani varlığın, hem de Adem-i Mutlak’ın yani yokluğun, izleri,
özellikleri vardır. Demek ki evrende, dünyada, insanda varlık ile yokluk,
gerçek ile hayal, iyilik ile kötülük, güzellik ile çirkinlik, olgunluk ile
çiğlik birlikte bulunur. Kötülük olmasa iyilik anlaşılamaz, bilinemezdi. Ama
iyilik, güzellik, olgunluk gibi nitelikler gerçektir. Tanrı’nın
nitelikleridir, sonsuzdan gelip sonsuza giderler. Kötülük, çirkinlik, çiğlik
gibi nitelikler ise hayaldir, geçicidir, Adem-i Mutlak’ın, yani yokluğun
nitelikleridir. Gerçek niteliklerin, iyiliğin, güzelliğin, olgunluğun,
Tanrı’nın niteliklerinin belirmesi için geçici olarak oluşturulmuşlardır.
Burada insanın nasıl yaşaması gerektiği konusu çıkıyor ortaya: İnsan bu fanî
alemde, yani ölümlü dünyada, nasıl yaşamalı?
Evrende, dünyada, insanda kalıcı varlık nitelikleriyle, geçici varlık
nitelikleri birlikte bulunduklarına göre, insan kalıcı niteliklere sarılıp
geçici niteliklerden arınmaya çalışmalıdır. Kalıcı nitelikler, yaşarken de
onu Tanrı’ya yaklaştırır, geçici nitelikler ise onu Tanrı’dan uzaklaştırır,
Tanrı ile kullarının arasına girer. İnsanın yeryüzündeki kötülüklerden,
çirkinliklerden, çiğliklerden arınması, nefsini yenerek benliğini
öldürmesiyle, kendisini Tanrısal aşka vermesiyle sağlanabilir. Dünyadaki
geçici niteliklerden arınmayan, kendini Tanrısal aşka vermeyen bir kimsenin,
gökten inen bütün kitapları okusa da, namazını niyazını yerine getirse de,
Tanrı’ya ulaşması olanaksızdır.
Ama bu hiçbir zaman dünyayı önemsememek anlamına gelmez. Dünya Tanrı’nın
görüntüsüdür. Dünyadaki güzellikler, iyilikler, olgunluklar Tanrı
nitelikleridir. Bunları da sevmelidir. İnsan dünyada yaşarken de sevmeli,
sevilmelidir. Tanrısal aşka giden yolda, Mecaz-i Aşk’ın, yani insansal aşkın
da yeri, önemi vardır, ama bu aşkla fazla oyalanmak yolun sonuna ulaşmayı
geciktirebilir. İnsansal aşk Tanrısal aşk yolunda çabucak geçilmesi gereken
bir köprüdür. O köprü geçilince yolcunun gözleri açılır. Tanrısal aşkın
ışığında gerçeğe ulaşır. Artık ne yana baksa Tanrı’nın güzelliğini görür,
her yanı Tanrı ile kuşatılmıştır. Gözlerini kendine çevirir, orada da Tanrı
vardır. Tanrı’nın varlığına erişmiştir. Böylece insan Fenâfillah, sonra da
Bekâbillah derecesine erişmiş olur. Daha ötesi yoktur.
İnsan Tanrı yoluna, tarikata girdikten sonra, davranışlarıyla çeşitli
mertebelerden geçer. Hazarât-ı Hams denen bu beş mertebenin (Hazret-i Gayb-i
Mutlak, Alem-i Ceberûd, Alem-i Me’ekûd, Alem-i Şehâded, Alem-i İnsan-ı
Kâmil) sonuncusu bütün öbür mertebeleri de kapsar. Tasavvuf felsefesinde
insana verilen önem, İnsan-ı Kâmil’de doruğuna varır. Bu mertebe Tanrı ile
bir olmanın, Fenâfillah, Bekâbillah mertebesinin eşiğidir.
Yaşarken Tanrı varlığında erimiş, Tanrı ile bir olmuş bazı sofiler bu
durumları anlatmak için “Enel Hak” (ben Tanrı’yım) derler. Mezhep
çatışmalarında, Sünnî-Şiî çekişmelerinde bu söz yüzünden canını vermiş
Tasavvuf uluları vardır. X. Yüzyılda İranlı Hallac-ı Mansur bu yüzden
asılmış, XV. Yüzyıl başında Bağdatlı Seyyid Nesimî bu yüzden diri diri
derisi yüzülerek öldürülmüştür.
Tasavvuf felsefesinde insana verilen önemi anlamak için Devir Kuramı’ndan da
söz etmek gerekir. Burada “devir”, devremek, dönmek anlamına geliyor. Bu
“Dönüş Kuramı”na göre, varlıklar Alem-î Gayb’dan Alem-î Şühud’a
indiklerinde, yani yokluk dünyasından varlık dünyasına indiklerinde, önce
cansız varlık, sonra bitki, sonra hayvan, sonra da insan biçiminde
görünürler. Varlık insan mertebesine yükselince, gerçeği bilmek, aslına
kavuşmak özlemi duyar, derece derece yükselerek İnsan-ı Kâmil olur,
Tanrı’ya, yani aslına kavuşur. Alem-i Gayb’dan Alem-i Şuhud’a inmeye Seyr-i
Nüzul denir. Cansız varlıktan yükselip Tanrı’ya ulaşmak ise Seyr-i Uruç’tur.
Bu iniş çıkışa, Tanrı’dan inip Tanrı’ya yükselmeye de Devir denir.
Görüldüğü gibi insan Tasavvuf felsefesinde çok önemli bir yer tutmaktadır.
Tanrı en çok insanda belirmiş, onda yoğunlaşmıştır. İnsan evrenin gözbebeği,
en değerli varlığıdır. Hiçbir ayrım yapmadan bütün insanlar aynı değeri
taşır. Din, mezhep, ırk, renk, yoksul, zengin ayrımı yoktur. Yalnızca Tanrı
yolundaki derecelerine göre daha değerli sayılan, daha yüksek mertebelere
çıkmış insanların üstünlüğü vardır.
Şöyle bir soru geliyor akla: Sevgiye, aşka, gönül bağlılığına dayanan bir
felsefe niçin Tanrı ile insan arasına birtakım başka insanlar, din adamları
sokuyor?
Tasavvuf felsefesine göre, insan kişisel çabalarıyla geçici niteliklerden
arınıp Tanrı’ya ulaşamaz, bir yol göstericiye, bir Mürşid-i Kâmil’e
bağlanması gerekir. Yani bir tarikata girecek, sıkı kurallara uyacaktır.
Tarikata girmenin töreni vardır. Kurallara uymayanlar “düşkünlük” cezasına
çarptırılır, bir süre aforoz edilirler.
Tanrı’ya kavuşmak için tutulacak yolun çeşitli anlayışlara göre
değişiklikler göstermesi yüzünden çeşitli tarikatlar doğmuştur.
“Tarik” Arapça’da “yol” demek, ama “tarikat” şu anlamı yüklenmiş: Tasavvufa
dayanan, bazıları İslâmlıktan önceki Türk dininin, yani Şamanlığın
kalıntılarını yaşatan, bazıları da İslâm şeriatının katılığını yumuşatmak
amacını güden, birtakım ayrımlara karşın İslâm dininden kopmayan, çeşitli
dinsel öğretiler. Mevlevî Tarikatı, Bektaşî Tarikatı, Nakşî Tarikatı gibi.
İslâm şeriatının katılığını yumuşatmaktan söz ediliyor, oysa tarikatların da
sıkı kuralları bulunduğunu söylemiştik. Aradaki ayrımı göstermek için, sıkı
kuralları olan Alevî-Bektaşî Tarikatı’nın tarikata kabul edilenlerden neler
istediğini özetleyelim: Önce bir şeyhe bağlanılacak, yalan söylemek, haram
yemek, zina etmek, eliyle koymadığını almak, gözüyle görmediğini anlatmak,
adam çekiştirmek yok, sözde durulacak, iyilik edilecek, vefalı olunacak,
başkalarının ayıpları görülmeyecek, her sınıftan insan, yoksul zengin,
mevkili mevkisiz, eşit tutulacak, dünyaya, dünya malına gönül verilmeyecek,
tarikat sırları ne olursa olsun açıklanmayacak. Bu kurallara uymayanlarla
belli bir süre kimse konuşmaz, yardım etmez. Yani “düşkünlük” cezasına
çarptırılırlar.
Tarikatların Tasavvuf felsefesine uygun düşmeyen yanları yok mudur?
Gene Alevî-Bektaşî Tarikatı’nın bir kuralını örnek verelim: Teberrâ ve
tevellâ önemli bir kuraldır. Teberrâ Hazreti Ali’ye uymayanlara sevgi
göstermemektir. Tevellâ ise bunun tam tersi, Hazreti Ali’ye uyanlara sevgi
beslemektir. Bu kural Tasavvuf felsefesinin mezheplerin üstüne çıkan, insan
anlayışına aykırıdır.
Birtakım çekişmelerin, yaşam koşullarının getirdiği bu gibi ayrılıklara
karşın, tarikatlar genel olarak Tasavvuftan kaynaklanırlar, bu felsefenin
çerçevesindedirler.
Her tarikatta insanlara Tanrı’ya ulaşmanın yollarını gösteren şeyhler
vardır. Şeyh İnsan-ı Kâmil, Mürşid-i Kâmil’dir. Bir tekke kurar, kendine
bağlananlara Tanrı’ya giden yolu gösterir, gezici dervişleriyle öğretisini
yaymaya çalışır.
Yaptığımız bu kısa özetlemeden anlaşılacağı gibi, Tasavvuf yalnızca bir din
felsefesi değil, aynı zamanda, bir yaşam biçimi önerisidir.
__________________
İNSANLAR UYKUDADIRLAR ÖLDÜKLERİ ZAMAN DİRİLİRLER
Sen düşünceden ibaretsin, gerisi sadece et ve kemik.. Gül düşünürsen
gülistan, diken düşünürsen dikenlik olursun...(Mevlana)
Hayattaki en önemli şey, Allah'ın gücü!; en güçlü iletişim kanalı, dua!; en
değerli servet, iman!; en etkili güç, sevgi!; en büyük mutluluk, vermek!;
onsuz olunması en kötü şey, ümit!; en yıkıcı alışkanlık, kaygı!; en büyük
kayıp, özsaygıyı yitirmek!; en güzel kıyafet, gülümseyiş! ve en iyi
yaklaşım, şükretmek!
Tasavvuf Nedir?
Şerîat yargıları denen şekilci (ortodoks) kurallara bir tepki olarak doğan,
onları yumuşatıp daha da genişleten, dini dış anlamlardan kurtarıp Kur'ânı'n
gerçek anlamını ortaya çıkartan, kapsamını ve içeriğini zenginleştiren,
çokluğu (kesreti) bir yana bırakıp onda da birlik gören ve nefsi temizleye
temizleye olgunluğa ulaştıran bir inanış ve düşünüştür tasavvuf. Tasavvufun
vahdet-i vücûdu (vücut birliği) kendisine esaslı bir direk hâline getirdiği
şüphesizdir.
Mutasavvıf, yani tasavvuf ehli ya da sôfî sözcüğü hakkında yerli yersiz
birçok savlarda bulunulmuştur. Sof sözcüğü Arapçada yün anla.ına
gelmektedir. İslâmın ilk dönemlerinde yünden elbise giyen kişilere sôfî
denilmiştir. Mutasavvıf sözcüğünün buradan türediği savı akla yatkın bir
savdır. İlginçtir, İrân'da da dervişlere, yün elbise giyen anla.ına gelen
peşmine-pûş denilir.
Genel olarak bilgi, dış bilgi (zâhir ilmi) ve iç bilgi (bâtın ilmi) olmak
üzere ikiye bölünmüştür. Bütün nazarî bilgiler, dinde de şerîat, Kur'ân
yargıları ve söze dayanan bilgiler (kelâmî ilimler) birinci bölümü meydana
getirirler. Bunlar, dış yollarla, okumakla edinilirler. İç bilgisi gerçekler
bilgisidir. Bu bilgi iç temizliğiyle içten duyularak edinilir. Bu
yöntemlerle, içten doğup gelen gerçeklere tasavvuf bilgisi adını verirler. Bu bilgi insânları dağınıklıktan kurtarır; bir arada, toplu
olarak, kardeşlik rûhu ile birleşmiş olarak iyiliğe ve olgunluğa götürür.
Dış bilgisi; bir toplumu kurar, insânın, insânlık haklarını, özgür
düşünmesini kişisel görüşler (içtihâd) yürütebilmesini ve erkinlik hakkını
kullanarak düşündüğü gibi işlemek yetkisini sağlar.
Dış bilgisi olan kimse iyi insân
olur fakat yalnız kendisi için... İç bilgisi olan kimse ise,
bütün insânlık için hayırlı ve
faydalı olmayı amaçlar, öyle düşünür ve böyle olmayı becerir. Bu
amacın gerçekleşmesi özveri duygusu ile olur ki bu duygunun oluşması için de
muhabbet ve severek isteme gerekir. Dış bilgisinde benlik ve ta..ub, iç
bilgisinde aşk ve özveri vardır. Şerîat adamı: "Bu senindir, bu
benim" derken, hakikat yoluna giren, "Hem senindir, hem benim"
der. Yolun sonunda, gerçeğe ulaşılınca da "Ne senindir, ne benim"
kuralı uygulanır. Tasavvuf sâdece söz değil; hâldir, iştir. Düşünceyi
yaşamaktır. Tasavvuf bilgisi, yani iç bilgisi azalan yerde bağnazlık (ta..ub)
artar.
Gizemcilik (Mysticisme) deyimini ilk önce kullanan Denys l'Areopagite'dir.
Bu kişi Atina'da evêque (piskopos) idi. İsâ'nın havvârîlerinden Saint Paul
tarafından Hıristiyanlığa alınmış ve Milâdî I. Yüzyılda yaşamış bir
kimsedir. Noms divins isimli bir kitabı da vardır. Gizemcilik (Mysticisme)
sözcüğü eski Yunanca'dır. Dilsiz olmak, ağzını ve gözlerini kapamak anla.ına
gelen Mu-o sözcüğünden türemiştir.
Denys, Noms divins adlı kitabında; Masivâdan geçmek ve kendini yok etmek ile
Hakk'a erişileceğini söyler ve akıl ile değil aşk ile elde edilen bir
ma'rifete de, tasavvuf inanışı, yani mysticisme der. Yukarda geçen masivâ
sözü: "Tanrıdan gayri her şey" anlamında kullanılmıştır.
Daha sonraları yetişen batılı mistiklerden Alman Jacob Boehme (1575-1624)'nin
de insân ve Allah konusunda, L'Aurora (Fecir) adlı kitabında, ilginç
bölümler vardır. Yirmi beş yaşında iken bir cezbeye düşmüş ve doğuşlarını
yazmıştır. Bir râhib yazı yazmasını yasaklattırmış ise de, birkaç yıl sonra
yine yazmağa başlamıştır. Boehme'ye göre:
"Allah, âlemden ayrı değildir. Rûh insân bedeninde nasılsa Allah'ta
âlemde öyle bir durumdadır. Allah göklerde değil, insânın kişiliğinde
(zâtında) gizlidir. İnsân onunla beraber yaşamaktadır. Allah'ta insânda
yaşıyor. İnsân temiz ve saf ise Allahtır. Rûh ayrı bir varlık gibi Allah'tan
ayrı kalırsa Allah'ı anlayamaz"
Fakîr Dr. Bedri Noyan'a göre tasavvuf, din bilgisi değil, yaşam ve
gönül bilgisidir. Yaşamın sonsuz görünüşleri (tezâhürleri), bütün
bilimlerin sonuçları ile insânı ve onun gönül evrenini, insânlığı
olgunlaştırıcı bir düşünüş - inanış ve bu düşünüş - inanışı uygulama
bilgisidir. Bunun başta da sonda da tek dayanağı aşktır. Gerçek
sevgidir. Bu sevgi evrenin yaratılmasına neden olan türden bir
sevgidir. Demek ki tasavvuf, bütün bilgilere egemendir. Tarih,
edebiyyat, felsefe, tıp vb. nin üstündedir. Tasavvuf bilgisi olmayan
tarihçi, yazdıkları ile kesinlik değil şüphe ve tereddüt aşılar. Tasavvuf
bilgisi olmayan doktor insânı sâdece et ve kemik yığını gibi inceleyerek
onun kozmosdaki yeri ve anla.ını idrak edemez. Tasavvuf bilgisi olmayan
din bilgini merâsimi (şekilleri) gerçek zannederek Allah'ı ters tarafta
arar ve elbette bulamaz. Gizemcilik (Mysticisme)'in yani tasavvufun
kaynağı doğudur. İslâmdan, hatta İsa'nın doğuşundan çok önceleri Hint'te,
Çin'de böyle bir inanış, duyuş ve düşünüş sistemi vardır. Özellikle İslâm
dünyâsında, tasavvufu zenginleştirip geliştiren insânların önemli bölümü
Türk soyundan gelmedir. Bunların adları Arap veya İranlıya benzediğinden
birçoğunu (fakîr bile) o uluslardan sananlar vardır.
Tasavvufun tanımını yapmak güçtür. Her ârif kişi (bilge kişi) ayrı bir
tanım yapmıştır. Bunların sayısı binleri bulur. Herbiri kendi duygu ve
düşünüşüne göre yeni bir anlam ve daha güzel bir ifade bulabilmek için
uğraşmıştır. Bunların hepsi ayrı ayrı güzel oldukları gibi, tasavvufu
tanımlama bakımından da doğrudurlar.
Tasavvufu birkaç bölümde inceleyenler de oldu. Tahakkuk tasavvufu
yolunda olanlara Mutasavvıfiyn-i muhakkıkiyn derlerdi. Sofi-yyetüt
- tahakkuk yolunda, gerçeğe ulaşanlar içinde birkaç batılı (Bergson,
Einstein gibi) da vardır. Bir de tahalluk tasavvufu vardır. Bunlar,
ahlâk onarımı ile iyi huy edinmek yolunda idiler. Bu softalık değildir,
onların haddi aşmadan bir takvaları vardır. Bir de rüsûm tasavvufu vardır
ki bunlar tekkelerde bir sürü tören, merasim ve şekle tabi olanlardır.
Bunların içinde tahakkuka ulaşanlar esastır. Rüsûm, yani şekil başlangıçta
bir yola koyma işi için gerekli idi ise de bunu esas sanan kişiler
aldanırlar. Esas olan tahakkuka ulaşma, gerçeği bulmadır. Tören, şekil,
merâsim, bir zaman için, bir araç olarak kullanılır. Bu gerçeğe bile
eremeyen, aydınlatıcı (mürşid) geçinen birçok kişi vardır.
Orhan Hançerlioğlu, tasavvufu şöyle anlatıyor:
Tasavvuf ve Vücûd Birliği (Vahdet-i Vücûd)"
Fakîrde el yazma bir dîvânı bulunan Olanlar Şeyhi İbrahim Aksarayî'nin
şiirlerini okurken, tasavvuf hakkında benzer düşünüşler gördüm. (1 ) Adı
geçene ait dîvânın 2-40. sayfalarında yer alan tasavvufa ilişkin
düşünceler şöyledir:
Başlangıç , fıtrat-ı asliyye'ye (asıl olan yaratıcı kuvvete) dönüştür.
Buna saadet ehli nâil olabilir (mutluluk ehli ulaşabilir). İşte gerçek
ibâdet bu âleme eğilimdir. Bu da iyi bir aydınlatıcıya (mürşide)
bağlanmakla olur. Sâlik (yola giren) kendini yok eder, o zaman gören bir
göz meydana gelir. Kesret (çokluk), böyle bir göze, vahdetin (birliğin)
görünmesine engel olamaz.
Yükten kurtulan vücûda muhabbet gelir, oturur. Maallâh (Tanrı ile
beraberlik) sırrı böyle bir özge âlemde bilinir. Sekaahüm Rabbühüm camı
orada içilir. Bu âlemde Edhem tâcı-tahtı terkeder; Hakk'tan gayrı
görülmez. O ilde zaman, mekân olmaz. Orada vücûd, fenâ içinde fena
(yokluk) içinde yokluk bulur ve o âlemde Tanrı tecelli eder. Lâ'dan
İllâ'ya varılır. (2) Gerçek mi arıyorsun? Bu, sözde değil haldedir.
Kendini bilmek, rûh ile ma'nâya erip, olgunluğa ulaşmaktır. Hakk'tan
alıp Hakk'a vermektir.
Hakikat, zâhir, bâtın (dış, iç) ve canın sırrı olarak üçtür. Bu üçü de
sonuçta birdir. Gözle görünen dış, cihânda ne varsa sen de bulmak
bâtın-ı hakikat (gerçeğin içi)dir. Câna sırr olan gerçek ise ilimden
hilm'e (bilgiden yumuşaklığa) varmak, tefekkürle hayran olmaktır.
"Gerçekte sende senlik kalmamaktır" Halka şefkat etmek, Bir'i iki
görmemektir. Kötüyü bile iyi görmektir. Cüneyd: "İhanetle bakana
muhabbetle bakmaktır" demiş. Gerçek, Sevgili'de mahvolma, ondan
ayrılmamadır. Her yerde O'nu görmektir. O'ndan başka görmemektir. Bu
makam fenâ fillâh ve bekâ billâh makamıdır.
Ârif kimdir? Başı ve sonu (mebde' ve mi'âdı) bilendir. Böyle olunca o,
halkla çekişmez. Ona bütün eşyâ, ayna gibi, Sevgili'yi gösterir. Cândan
geçen, yolunu bulur. Yükten kurtulan rahat yürür. Safâ-yı dil (gönül
kıvancı) fena ile (yoklukla) bilinir. Mehmed Üftâde böyle demiş: "Sen
çıkınca aradanı kalır seni yaradan" Ârif, ben - sen demeyendir. Özünü
görmeyüb aşk'ı ve o aşk ile Sevgili'yi gören "Enel'Aşk" der, fakîr Noyan
gibi... Özünü görmeyüb Sevgili'yi gören "Enel Hakk" der, Mansûr gibi.
On sekiz bin âlemin uğruna yaratıldığı varlık insândır. Ârif: "Cihan bir
cisim olup da ona cân olan" insândır. "Lâ reyb-i fîh" yani: "Hiç şüphe
yok ki" diye nitelenen kitâb, ârif insândır. Gerçeğin aynasıdır. Bu
aynanın bir yüzünde vasıflar ve izâfetler görünür. Öbür yüzünde vahdet-i
zât görünür, bütün vasıflar ve izâfetler ortadan kalkar. Gerçekten alıp
gerçeğe verir ve vücûdun damlasını deryâya ulaştırır. Kendinde gizli
sırra varır. Kendine yol, yine kendindendir.
Gönül ki, yerlere- göklere sığmayan bir konuk, oradadır. Vâr, doost, sen
de bir gönüle girmeye bak.. Ya da kendin safî gönül ol. Murada erersen "Nideyim
gönlü, ben O'nu buldum" dersin.
Olgunlar içinde görüşme (muhabbet sohbet) âdâbı'nın ilk adımı o sohbete
cân vermek, söyleneni cân kulağıyla dinlemek, halleri cân gözüyle
görmektir. Nice bin yıl ibâdetten hayırlı olduğunu bilmektir. O mecliste
hizmet edene himmet ulaşır. Güzel (yaşamın) ışığı, saadetin (mutluluğun)
sırrı edebtir. Edeb geceyi gündüz, edebsizlik ışığı karanlık eder. Cânım
doost, edebsizden edeb öğren.
Vahdet, şaşılığını düzeltip, bir iken iki görüneni, aslındaki gibi
görmektir. İblîs, biri iki gördüğünden gerçeğe varamadı. Deniz, dalgalar
ve ondan bir damla su... Hepsi birdir... Onları birden artık saymak,
damlada ummânı görmemektir. Doost, sen bu deryâdan bir damlasın. Dışı
görmekten ve buna ilişkin bilginden temizlenirsen insân aynasında gerçek
sevgili yüzünü görürsün....
Tasavvuf şiirinde, ve bu arada Bektâşî edebiyyatında tasavvuf için kuş
dili deyimi kullanılır. Ünlü Feridüddîn Attâr da tasavvuf bilgisini
öğreten simgesel yapıtına Mantık-ut-Tayr (Kuş dili) adını vermiştir.
Bektâşî şiirinde de bu terime sık sık rastlanılır.
Âşık hâlinden bilmeyen ya delidir ya diri
Ben kuş dili bilürem söyler Süleyman bana (3)
Yunus İmre
Bülbül olsam gül dalında şakırım.,
Öz bağımda biten gül neme yetmez?
Süleyman'ım kuş dilinden okurum
Bana ta'lim olan dil neme yetmez?
Abdal (XVII. yüzyıl)
"Men aref " (4) esrârını gerçi nihan etmez miyim?
Kaal ile hâl ehlin amma imtihan etmez miyim?
Kellimünnâs muktezâsınca zebân etmez miyim?
İhtiyâr-ı "kenz-i mahfî"-yi (5) iyân etmez miyim?
Kuş dilin fehm eyleyen irfân içinde bülbülüm. (6)
Şîrî (XVIII. Yüzyıl)
Dil mektebi içre okuduk mantık-ı tayr'ı
Güftârımızı dehre Süleymân olan anlar. (7)
Cesârî (XIX. Yüzyıl)
Kuş dili sözü, Kur'ânı Kerîm'de 27. Nemel Suresi 16. âyette geçer. F.
Attâr, ünlü kitabının adını da buradan almıştır.
Tasavvuf örgütlenince farklı yöntemler uygulayan ve yorumlar yapan
yollar oluştu. Tasavvufu, mevcut ve bilinen birkaç yola bağlamak kökten
yanlış olur. Zirâ her insânın kendine göre bir gidişi olur ve bunda da
alabildiğince özgürdür.
Eskiler: "Et-turuk-u ilâllâh bi-aded-i enfâs-il-halâik"
derlerdi. Yani: [i]"Allah'a giden yollar yaratılmışların
sayısıncadır"[/i] Yani kavuşma yolu pek çoktur, üstelik sayısının
sınırı yoktur.
Tasavvuf ehli ulu kişiler, insânları üç bölüme ayırmışlar:
a. Allah'ın mutlak varlık olduğunu bilmeyenlere, Kur'ân'ın ve şerîatın
dış yüzünü görüp, içine eremeyenlere Avâm adını vermişler.
b. Hakikat yoluna düşmüş, nefisleriyle savaşan ve kendilerini bilmeğe
çalışan ve bilenlere Havâss yani seçilmişler denilmiş.
c. Gerçeğe ermiş, O'nu bulmuş ve gerçek olmuşlara ise Hâss - ül - hâs
(seçilmişlerin seçilmişi) yani ermişlerin ermişi adı verilmiştir. Ne var
ki, tüm bu ayırmalar, sınıflamalar nazarîdır.
Burada avâm'dan sayılan zâhid, Cennet zevklerini düşünerek ve onlara
daha fazlasıyla kavuşmak için dünyâdan yüz çevirmiş gibi görünen bir
tiptir. Tasavvuf ehline göre bu, aşağı bir mertebedir.
Bektâşî büyük Sevgili olarak bildiği Mutlak varlığa, doğrudan doğruya ve
aşk ile bağlıdır. Onun bağımlılığının ve aşkının temeli Tanrı korkusu ya
da ödül kazanmak özlemi değildir. O nedenle riyâ (ikiyüzlü) içinde olan
havf ve reca'dan kendini sıyıramamış zâhidi, hafife almakta ve fırsat
buldukça onunla tatlı tatlı alay etmektedir.
Bir bölük tasavvuf ehli de, herhangi bir yola ve Pîr'e, bir
aydınlatıcıya bağlanmadan, eskiden yaşamış bir ermiş veya yalvacın
rûhundan aydınlanarak yol alırlar. Bunlara Üveysî derler. Bu isim onlara
Veys-el-Karanî'nin adına izafeten verilmiştir.
Kitâblığımda bulunan Hikâye-i Hazret-i Veys-el-karanî adlı manzum bir
yazmada bu zât hakkında geniş bilgi vardır. Buna göre: "Karn adlı bir
Yemen köyü var. Burada doğan Veys (veya: Üveys) Hz. Muhammed'i görmek
arzulamış. Anasından gitmekliğe izin alup yola çıkmış. Fakat onu evinde
bulursa görecek, bulamazsa beklemeyecek dönecektir. Veys Hz. Muhammed'i
evinde bulamamış, selam bırakıp dönmüş. Eve dönen Hz. Muhammed olayı
öğrenince ashabına: 'Benim gözlerimi ziyaret kılın. Veys'i göreni
gördüler' demiştir. Vefatlarından sonra da sırtlarındaki murakkka'ını
(hırkasını) Veys'e götürmelerini vasiyet etmiştir. Hz. Peygamberin
vefatı sırasında Veys, köyünde deve gütmektedir. Hırka kendisine
götürülünce almak istemez. 'Vasiyyet böyledir, alın ve ümmet için duâ
ediniz' derler, o da duâ eder. Veys'in avcunda beyaz bir ben varmış onu
görürler. Veys, Hz. Muhammed'in bir dişini kâfir kırdı diye bütün
dişlerini kırıp sökmüştür. Üveys'in aydınlatıcısı (mürşidi) Hakk
hazretleridir. Şeyhi, müridi yoktur. Üveysiler denir bir tâife var
bunların şeyhi ve müridi olmazlar bazı kâmil şeyhler bunlara Hızır'ın
irşadda bulunduğunu söylerler" (8)
Buraya kadar sunulan bilgi ile tasavvuf hakkında genel bir bilgi
verilmiş olsa gerektir. Konu çok geniş ve bir evreni kaplayacak
kadardır. Bu yol tutsaklık ve boyunduruk kabul etmeyen bir felsefedir.
O, insân düşüncesinin, yaratılış sırrı, evrenin anlam ve niteliği
konusunda sorularına yanıt vermeye çalışmış, insânın doğruyu, gerçeği
arama eğilimi ile meydâna gelmiştir.
Tasavvuf; yaşamın insâna tasa ve sıkıntı veren katılığından,
acılığından bunalan rûhlar için tesellî, huzûr ve sükûn sağlayan, bu
amaçla başka bir âlemin var olduğuna inanan, böyle bir âlemi düşlemek
zorunluluğunda kalan bir düşüncedir. Bu şekilde doğan tasavvuf, çeşitli
toplumsal sıkıntılar ve baskılarla beslenmiş gelişmiştir.
Şerîatın dışta kalan hükümleriyle çözümü imkansız içe ait, vicdana ait
haller İslâmi tasavvuf akımının ilk faktörleri olmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'in ortaya koyduğu şerîat, yani doğmalar koyan âyetler ve
hadîsler yüzyıllarca İslâm toplumlarının yaşayışını idare etmiştir.
Âyetlerin anlaşılamayan ve açıklanması gerekli görülen yönleri üzerinde
de zamanın aklı eren kişileri içtihhâdlar koymuşlardır. Bu içtihâdlar
da, Hz. Muhammed'in ve çevresindekilerin hali, gidişi, düşünüşü
kaynaklık etmiştir. Zaman, akıllı insânların zekâ ve düşünceleri ile;
yeni bir anlayışın, gönüllerde yeni bir mutluluğun ışığını yakmıştır.
Tasavvufun bazı tanımlarını önceki sayfalarda vermiştim. Genel olarak
söylenebilir ki tasavvuf, insânın kendi benliği ve varlığını ortadan
kaldırması, bu yolla gönül tahtında sultan olması demektir. İnsân bu
sayede dış âlemin etkilerinden sıyrılıp, soyunup, tenini yakarak bir
ışık olabilir.
Onu bir de, insânın yaşattığı ve geliştirdiği rûh hayatı diye
tanımlayabiliriz. Tasavvufla insân, nefsiyle savaşır, onu temizler ve
böylece perdeleri aradan kaldırır, kendini her türlü kötülükten
kurtarır, tutkularının (ihtiraslarının) boyunduruğu altında kalmaz,
Tanrı'sıyla arasındaki bütün mâddî engelleri kırar. Bütün cihânı kavrar,
onu Yaratan'la karşı karşıya kalır ve nihayet kendi nefsini öldürerek
Allah'ın zatında beka bulmayı kazanır. Hakk İle Hakk olur.
Mustafa Kara tasavvuf ve mistik kişi üzerinde uzun uzun bilgi verir.
Ondan özet olarak yer yer, şunları alıyorum: "Bizim yolumuz
sohbettir. Şöhret âfettir, hayır topluluktadır. Faydası olacak bir işle
uğraşın (Ubeydiâllah Ahrar)"
"Tasavvuf, bütünü ile cehdetmektir. Ona vurdumduymazlık ve tembellik
karıştırmayın (Rüzbârî)"
"Bu bizim işimiz, paspaslar gibi manastıra çekilmek veya arpa ekmeği
yemekle olacak iş değil (Şâzelî)"
"Bazı Sûfîler halktan zahmet görmemek için kaçıyorlar ve buna Hakk'a
teslimiyyet diyorlar. Bunlar mı daha olgun, yoksa kalabalığın eziyyetine
tahammül edenler mi? (Ali Havvas)"
"Oğlum, sûfî, başkasına yedirir, fakat şundan bundan yemez, verir
fakat olmaz. O, dünyâ ve dünyâ malını aramaz. Şeyhiniz kimsenin bir
kuruşuna el sürmemek, tenezzül etmemek üzere Allah'a söz verdi. Size de
bunu emrediyor (Dessukii)"
"Zamanımızda en yüksek şeref şu iki insânın olmalı: İlmi ile amel
eden âlim ve iç âleminin sırlarından bahseden velî (Dessukii)" "Vecdin
ilmin içinde erimesi, ilmin vecd içinde kaybolmasından daha iyidir (Cüneyd-i
Bağdâdî)"
"Yemin ederim ki insânlar tam bir gayretle ilâhî emirlere sarılsalar,
Şeyhe filan ihtiyaçları kalmaz. Fakat bu yola bir yığın hastalıkla
beraber girdiklerinden ma'nevî doktorlara muhtaç oluyorlar (Dessukii)"
(9)
Bunları iyi karşılayan var, karşısında olan var. Aslında tüm insânlığı
içine almayı amaçlayan bütün düşünce ve davranışların karşısına elbet
eksi (nâkıs) düşünceler de çıkacaktır, bu doğaldır.
Tasavvuf için şunlar da söylenmiştir: "Onların kendilerine hâs olan
karakterlerini şöyle ifade edebiliyoruz: onlar millet realitesinden
hizmetlerine karşılık nimet istemez ve alkış dilemezler. Millet hayatına
durmadan eser vermek ihtirâsındadırlar. Nâmlarına heykel diktirmezler.
Onlardan bize kalan hâtıra, huzûrlarında eğilecek taştan anıtlar değil,
rûh için ölmez âyetlerdir. Zamanlarında anlaşılmayan büyük varlıkları,
sanki kalabalığın içinde münzevî yaşar gibidir. Halk onları bulursa ne
a'lâ, onlar kendilerini halka takdim edecek kadar küçülmezler ve hepsi
de öldükten sonra hakkıyla anlaşılırlar. Millet mistikleri büyük
muztariblerdir. Onların aşk haline gelen zevkleri milletin ıstırabını,
muztarib yaşayışları ile hem – âhenk hâle getirmektir.
Onlar ölünceye kadar aynı fikir ve kanâatın sahibidirler. Çeşitli
dönemlerin baskısı, onlar nefret ve direniş ile karşı karşıya
getirmiştir. Bu durum, bu soylu insânları darağacına, çarmıha ve çok
kerre zindan hayatına mahkûm etmiştir. Bu âkıbetleri, onlar İlâhî
gayenin zevkiyle birleştirirler. Onlar zaten bütün yaşayışlarını millet
selametine feda olmaktan ibaret bir şehitlik rütbesi telâkki ederler.
İkbâl mevkileri onların sâde hizmet için ve daha yüksek şehitlik
mertebesi kazanmak, için, pek nâdir hallerde görüldüğü yerlerdir. Çok
kerre sefâlette halkın takdirinden uzaklarda ve zulüm pençelerinde
yaşarlar. Gurura esir kılan ikbâl mevki'ine mutlak surette yabancı, hem
de ona düşmandırlar" (10)
Nurettin Topçu'ya göre de:
"Tasavvuf, İslâm evrenine enginlikle yayıldı, topluma asırlarca
kudretini verdi, birliğini sağladı. Sadece nazari bir düşünce olarak
kalmadı, âdetler sistemi halini aldı ve yaşayışın içine işledi. Pratik
hayat kaidelerinin formüllerini verdi. Bu sistemin adalet anlayışı bu
milleti düşmanları karşısında yüzyıllarca koruyabildi. Tasavvufun
birleştirici gücü ve gelenekleri Anadolu tarihinin yorulmak, bıkmak
bilmez sürekliliğininin nedeni oldu" (11)
M. İz'de şöyle diyor: "Tasavvuf: Nefisleriyle fânî, Allah ile bâkî,
gerçeklerin gerçeğine ulaşmış olan seçilmişlere, rûh temizliğine ermiş
seçkin kişilere özgü bir mezheptir" (12)
Tasavvuf, Türklerin İslâm oluşundan sonra hızla yayılmaya
başlamıştır. İhvân-us-safâ, bir yandan Emevî saltanatı baskısından
İslâmı kurtarmak, bir yandan da Yahudi ve Fars bağnazlığının
saldırısından korumak amacında idi. Tasavvuf, İslâmiyetin tefekkür ve
şuûr mirasından bir parçadır. Prof. M..ignon; "İlk mistik
görüşlerin, Kur'ân ve hadîsler üzerinde düşünmekle başladığını"
söyler. Bir kısım bilginler ise, Hazret-i Peygamber'in, daha gençlik
çağında bu hâl içinde yaşadığını ve tasavvufun çok öncelerden
başladığını ileri sürerler ki, bu daha doğrudur.
(1) Sözünü ettiğimiz bu kişi ile Kânunî Süleyman zamanında on iki
müridi ile Atmeydanı'ndaki Çukurçeşme önünde katledilen Oğlan Şeyh'i
birbirine karıştırmamalıdır. Burada adı geçen Aksaraylı Şeyh İbrahim,
Kânûni'den çok sonra yaşamıştır. Fakîrdeki divanın başında bu yapıtın
Birinci Ahmed zamanında ve 1023 H. - 1614 M. de yazıldığı kaydı vardır.
(2) Lâ; yoktur demektir, İllâ; ondan başkası yoktur demektir.
(3) Abdülbâki Gölpınarlı, Yunus İmre Divanı
(4) Men aref: "Nefsini bilen Tanrı'sını da bilir" anlamına gelen
hadîste geçen sözlerdir. Nefesin bu dizesinde insânın özünde (gönlünde)
Tanrı nuru gizlendiği söylenmektedir.
(5) Kaal ve Hal: Dış ve iç (zâhir ve bâtın) bilgisi . Kenz-i mahfî: "Küntü
kenzen" sözleri ile başlayan hadîs-i kutsîde geçen sözlerdir. Bektâşî -
Alevî inancına göre Tanrı evreni kendi güzelliğini seyretmek için
yaratmıştır. Yukarıdaki sözlerle başlayan hadis-i kudsî yaratılışın
nedenini açıklamaktadır.
(6) Kuş dilini fehm eyleyen irfan içinde bülbülüm: Ben bilgelik (ma'rifet)
dünyâsına daldım. Evrendeki gizleri (kuşdilini) kavrayarak irfan yoluna
girdim.
(7) Yeni kuşakların anlamasını sağlamak amacı ile bu nefesi düz yazıya
çeviriyoruz: "Gönül okulunda (yolda) okuyarak kuş dilini (mantık-ı tayr)
öğrendik / Söz (güftâr) ümüzü dünyâ (dehr)'ya Süleyman (Kâmil insân)
olanlar anlayabilir"
(8) Hikâye-i Hazret-i Veys-el-Karanî: Yazma, Y: 1-12, Doç. Dr. Bedri
Noyan Özel Kitaplığı.
(9) Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, 2. bs. 1980, s. 246-247.
(10) Nurettin Topçu'dan aktaran Mustafa Kara, Agy, s. 247-248.
(11) Agy, s. 250.
(12) M. İz, Tasavvuf, s. 89.
İnsanlığın en eski öğretisi, hatta
dinlerin ve inançların kökeni Majidir.
İnsanlığın en eski öğretisi, hatta
dinlerin ve inançların kökeni Majidir. Maji sanatı ve onun çocuğu olan büyü, her
çağda varolan ve etkinliğini sürdüren bir olaydır. Anlatılara göre Maji ve büyü
günümüzde de politikayı etkileyecek kadar yaygındır. Öyleyse, nedir bu Maji?
Nasıl öğrenilir? Büyü gerçek midir?
Kelime anlamında Maji´nin Türkçe karşılığı yoktur; en yakın yaklaşım sihir
olarak belki düşünülebilir; büyü sözcüğü ise genelde Maji´nin karşılığı sanılır
ama sadece sözlük karşılığıdır. Demek ki, Maji´ye Türkçe karşılık bulamıyoruz
ama kavram olarak açıklayabilir ve anlamlandırabiliriz. Maji sözcüğü, Grekçe´dir;
Magein; Megas büyük bilim anlamındadır veya en büyük veya ana bilim demektir.
Maji Paleolitik çağlardan beri vardır, Fransa´da Aurigignac´da, Güney Afrika´da
Buşmenler´de Majikal ayinlerin izleri bulunmuştur. Atlantis, Mu inançları
dışında, bilinen tarihte Eski Mısır´da Maji çok geniş biçimde kullanılmıştır.
Özellikle de Mısır Panteonu´daki tanrılara çok dikkat etmek gerekir; tümü belli
majikal güçleri simgelemektedirler. Yine tüm Mezopotamya uygarlıklarında, Aztek,
Maya ve İnkalar´da Majikal yaptırımlar çok geniş ve çeşitlidir. Majinin gücünden
korkan ve insanın yeterince bilgilenmesini istemeyen Hristiyan Kilisesi, MS 364
Laodicea Konsülü´nde Maji´yi, matematiği ve Astroloji´yi yasaklamıştı. 525´de
Oxia´da, 721´de Roma´da alınan kararlarla Maji Sanatı´nı bilmek ve kullanmak
hakkı sadece belli bir rahip sınıfına verildi. Ama sonra, bu hak yanlış yola
sapacak ve insanları yakan sapık bir inancın yani engizisyonun temeli olacaktır.
Budizm´in tüm kolları majikal deneylerle doludur, Zen Budizm insanın
sıradanlığını, kontr tepki olarak ele alır; Yoga her türünde Majikal terbiye
enerji birikimini düzenler; Akapünktür bedendeki sağlıklı enerji akımını
öğretir; şamanlar geçmişin en güçlü Majisyenleriydiler; Heraklit, Platon,
Demosten, Pliny, Pisagor, Agrippina, Marcus Aurelius, Jül Sezar, Bruno,
Paracelsus, Nostradamus, Lüther, Calvin, İ bni Sina, İ bni Rüşd, İbni Hud,
Cübeyr, İbni Semah, Muhiddin Arabi, Mevlana Rumi, Hallac, Yunus Emre, Casanova,
Don Juan, Meyer, Pascal ve daha sayısız isim Majisyen olarak tanımlanabilirler.
Onların yaşamlarını okumak okuyucuya daha iyi bilgi verecektir.
Maji´nin temelinde sır var...
Majikal Gizem veya Güç, akıllı varlıklar arasında farklı boyutlarda, psiko-fizyolojik
olarak bir ilişkinin sağlanması demektir, ilişkinin amacı karşılıklıdır.
Maddenin açıklanamayan bir boyutunu varsayarak, normal sınırların dışında
algılanması gereken bir yer olarak düşünün ama bu algı nasıl elde edilecektir?
Bunun için operatif bir çalışma bilinci ve bilinçdışı uygulamalar gerekir. Fakat
herşeyden önce Maji´nin temel sözcüğünü anlamamız ve öğrenmemiz gerekir; bunun
adı ise "sır" dır, "sır" ön anlamda, bilginin, öğrenilenin kasıtlı olarak tahdit
edilmesi, kısıtlanması ve de bir sistem ve özel bir ekip içinde olabildiğince
saf ve doğal halinde korunmasıdır. Biraz daha iyi anlamaya çalışalım; saflık
oluşumun ilk koşullarının aynen kalması demektir; yani bir bebek ruhunun ilk anı
gibi veya suyun doğadaki saflığı gibi düşünülmelidir. Saflık çok önemlidir ve
"sır"ın da giriş kapısıdır, Maji gezegenine buradan gidilebilir ama saflık veya
tek bir amaca nötr olarak egemen olmak bu yolu açacaktır; işte büyük
mistiklerin, ustaların ve büyücülerin geçtikleri yol budur. Saflık için, temel
disiplin Maji öğretisine sadık kalmak ve asla manevi öğretilere bağlanmamaktır
ama onların da tam olarak bilinmesi elzemdir.
Yaşamanın ve hissetmenin
gerekliliği...
Dozu ne olursa olsun, Maji etkisi Kozmos´un partikül enerjisinin bir türü, bir
frekansı, bir titreşimidir, Maji´de KAT adı verilen bilinç alanlarında bu
enerjiyle buluşulduğu takdirde iş sadece kullanmaya kalır, bu da öğretinin
sonucuyla mümkün olacaktır. Eğer diğer bilinçli şuurlarla söz konusu bilinç
alanında imajinatif olarak buluşulursa çeşitli etkiler yapılabilir, buradan da
büyü etkisi anlaşılabilir. Ama eğer inançlardan ve manevi temayüllerden
etkilenilmişse, cennetler, cehennemler, araflar, spatyomlar (Ruhlar Alemi) imaj
olarak oluşacak ve gerçekleşecektir. Öyleyse, Maji Gücü´nün düzeyini yani bilinç
alanındaki varlığını tam olarak tanıyabilir ve hissedebilirsek, diğer bilinçli
şuur veya varlıkları o alanın içinde sınıflandırmamız mümkün olabilir; bu
tanımlama dünyasal değerlendirmeden çok farklıdır. İşte burada, hangi yoldan
giderseniz gidin, eğer objektif kalabildiyseniz ana temayı buldunuz demektir.
Maji enerjisini algılamanın ötesinde, yönlendirme aşamasına ulaştığınızda
Majikal etkiyi madde dünyasında psikolojik veya fizyolojik olarak
kullanabilirsiniz. Bunu yapmak için çok çalışma yani antreman gerekir; KAT´ın
yani imajine edilen bilinç alanının çok sık ziyaret edilmesi önemlidir asla
birkaç deney veya kitap okumayla, kulakdan dolma bilgilerle bir sonuca
ulaşılamaz aksine daha aptalcası zanlar başlar; kişi birşeyler yaptığını yani
enerjiyi kullandığını sanır ve eninde sonunda saçmalar. Majikal yalan çok çabuk
ortaya çıkar ve bazen de gerçek Majisyenler tarafından cezalandırılır. Özetle
büyük güç ve deneylere sıradan laflarla ulaşılamaz, gezip görmeden, bizzat
yaşamadan, hissetmeden Güney Kutbu anlaşılamaz ve tanımlanamaz. Bilinç kendi
realitesi oranında yaşayarak öğrenmelidir; ama önce yetenek ve çalışma
olmalıdır.
Majinin dramatik kişilikleri...
Biraz daha zorlayalım ve ilerlemeye çalışalım; geçmişin büyük Maji Ustaları,
Maji Gücü´nü tanımlamak için simgesel dramatik kişilendirmeler yapmışlardır.
Hatta bunun için, geçmişteki dünyadışı ilişkilerin izleri, uzak bilinmeyen
geçmişin efsanevi kişiliklerini kullanan Maji Ustaları vardır. Türev ve etki
yönlerinden tanrılar, tanrıçalar, azizler, mitolojik kahramanlar, şeytani ve
ruhsal kişilikler gerçekte Maji alanında gücün çeşitli etkilerini simgelerler.
Sümer Tanrısı Pazuzu´nun negatif etkiyi, Artemis´in doğanın enerjisini,
Afrodit´in aşk etkisini, Ra´nın güneş enerjisini simgelemeleri birer örnektir;
Maji Gücü´nü şekillendirmek, yoğurmak Majisyenin kişiliğine, temayülüne, amacına
bağlıdır ama eğer Majisyen nötr olma düzeyine erişmişse etki çok daha fazla
olacaktır. Dramatik enerji kişilendirmelerinin yani simgelerin doğaları,
etkileri sınırlıdır; mitolojik bir tanrının veya tanrıçanın çaresiz kalması gibi
veya bir azizin... Ve bu güç kişilikleri yani güç türleri birbirlerini
olabildiğince etkilememeye çalışırlar ama çok gelişmiş ve usta bir yönetici güç,
tümünü kontrol edebilme ve karıştırma düzeyinde olabilir. Örneğin, Zeus,
Zülkarneyn, Rama, Tao veya Hızır simgeleri veya adı bilinmeyen büyük maji
ustaları gibi...
Ruhsal değerin aynası...
Peki, Maji Gücü ile ilişki kurmak için gereken sistem nedir, nasıl elde edilir?
Bunun için özel bir dil gerekir; bunu bir bilgisayar diline benzetebiliriz yani
bir yazılım dili olmalıdır. Maji´de bu dile Simgeler Dili denir ama bu dil
farklıdır; alfabemizi, trafik işaretlerini, sayılarımızı düşünün veya para
sistemimizi; bunlar dünyasal bilincimizin tanımlama değerleridir; bize çevreyi
tanımamız ve algılamamız için yol gösterirler. Majikal dil öğreniminin temelinde
istisnasız tüm mistik öğreti bilgilerinin algılanması, kavranması ve takılmadan
geçilmesi olmalıdır. Merak, öğrenme ve uygalama çıkardan ve iktidardan önce
gelmelidir, arzulara Güç sayesinde zaten ulaşılacaktır. Maji´nin dili önce
düşüncede öğrenilecektir ya da Krisnhamurti´nin dediği gibi akıl düzeyinde
anlaşılamaz, yolun başlangıcı ise imajinasyon ve konsantrasyon deneyleridir ve
tabii gerçek bir ustanın öğretisiyle yola çıkılmalıdır ama sonra kendi
kanatlarınızla uçmak kaydıyla... Majikal etkinin çapı ve alanı, kişinin ruhsal
değerini gösterir; her ulaşılan bilinç alanı ve kazanılan değer, KAT alanlarında
kullanacağınız seyahat çekleri gibidir, her kazanılan güc düzeyi kişinin
evrensel düzeyidir ama yerinde ve gerektiği dozda kullanılmalıdır. Nasıl mı?
Maji, adına ritüel denen bir özel seremoniye yani olaya dayanır; ritüel
determinizmaya yani neden/sonuç ilişkisine bağımlıdır; işte Maji´nin çıkış ve
uygulama noktası tam buradadır. O zaman sistemi gözden geçirebiliriz;
1. Önce Semboller Dili öğrenilir ve kullanılır;
2. Ritüelin kendisi ve nedeni bilinir;
3. Gereken Majikal Güç sağlanır ve tanışılır;
4. Öğretiler aracılığı ile Kozmolojik sistem algısı geliştirilir;
5. Bilinç sürekli koşullandırılır;
6. Duyular sürekli geliştirilip, hissediş arttırılır;
7. Amacın pozitif veya negatif olduğu kavranır;
8. Arada bir farkın bulunmadığı düzeyi amaçlanır;
Maji´de hazıra konulmaz...
Bu dizi ilk bakışta. birşey ifade etmez gibidir; hala ne yapılacağı belirsizdir;
ortada sadece bir mühendisin anlayabildiği karmaşık bir makine vardır; mühendis
olmayan birinin, karşısına ise anlaşılmaz bir sistem çıkar. Temel merak, gücün
nasıl sağlanacağıdır aslında bu metod veya yöntem, dinsel dualardan, Ruhçular´ın
spiritüel çalışmalarından, ruhsal şifa deneylerinden, sanat olaylarındaki
ilhamdan veya yaratıcı çalışmalardan, büyü uygulamalarından, meditasyon veya
benzeri bilinç eğitim öğretilerinden farklı değildir; zaten bunlar kısıtlı
bilinç alanları oluşturmak için yapılan uygulamalardan başka birşey değildirler.
Bir lamanın, hoca efendinin, rahibin, dua, meditasyon veya zikr yoluyla yaptığı
şey sistematik olarak kısıtlı bir majikal ritüeldir; yani Majikal Güç´le buluşma
çabasıdır; lama, guru, rahip veya hoca bunu bir oranda başarır veya başaramaz
ama genelde saflık düzeyine ulaşamamış olduğundan başardığını sanır; çevresinde
bulunan hazırcı tembeller ise, onun herşeyine inanmaya hazır olduklarından
bilinçüstü imajinasyonlara değil, madde dünyasında inandıkları ve nazır
bekledikleri hayallere kapılarak zanlara düşerler; gerçek Maji´de hazırcılık
yoktur; öğreten de, öğrenen de uygulayıcıdır...
Maji ve İslamiyet
Herkesin yapabileceği dua yöntemi, ki bunun dili önemlidir ama çelişkili görünen
iki tarz vardır; ya duanın orjinal dili kullanılmalıdır yani temel ses
titreşimleri sağlanmalıdır ama bu imkansız denecek kadar zordur çünkü duaların
orjinal sesleri kulaktan öğrenilemez ancak temel öğretmenden öğrenilebilinir. Ya
da, düşünce yoluyla dua edilebilir, bu da imajinasyondur. Bu farklı iki yöntem
aynı noktada buluşabilir ama kolay olmaz. Duanın majikal anlamı, Majikal Güç´ün
Tanrısal simgeyle elde edilebilmesidir; dünyasal amaçlarla oluşan istek,
kazanılacak güçle daha gerçekçi olabilecektir; eğer günahtan söz edersek, ruhsal
huzur ve doğru bir vicdani hesaplaşmadan doğacak olan affedilme yakarısı,
Majikal Güç´le Tanrısal simge altında buluşabildiğinde, bilince nüfuz edecek ve
rahatlatacaktır. İlk bakışta, klasik inançlarla çelişen bir durum ortaya çıkar
gibidir ama bu böyle değildir; din genel olarak sosyolojik düzeyde kabul edilmiş
en yüksek inançtır; Örneğin İslamiyet, matematiksel olarak ruhsal ilişkilere
karşı tavır alır gibi görünür; eş düzeyde büyüyü de yasaklar ama öte yanda
İslamiyet´in temelinde ve kalıcılığında Majikal Güç ana fikirdir. İslamiyet´de
inanca destek olan, itikadi güçlendirecek tüm unsurlar majikaldir. Bunlar din
bilgeleri ve otoriteleri tarafından perde ardında reddedilmez aksine savunulur
ama perde ardında sıradan halka yer yoktur; majikal alan dinsel otorite için
özerktir ve genelleştirilmemelidir. Aslında tüm dinler gibi, İslamiyet´de
doğaüstü güçleri kabul eder zaten dinin ana fikri Ruhlar Alemi´nin yani bir KAT´ın
dinsel olarak savunulması ve tanımlanmasıdır. İslam´ın büyüye ve büyücülere yani
Majisyenliğin bir türüne karşı çıkması ortaya çıktığı dönemin politik ve sosyal
gereğidir; bir peygamberi yıpratabilecek tek otorite o dönemde egemen olan, Arap
Yarımadası´ndaki büyücüler ve kahinlerdiler.
Majisyen peygamberler...
Hz Musa´nın firavunun büyücülerine karşı büyü yapması (Kuran/Ta-Ha Suresi) iyi
bir örnektir yani bir Majikal Güç kullanmıştır, aynı surenin 61. Ayeti´nde "Tahyil"
sözcüğü ile, hipnotik etki vurgulanır. Bakara Suresi´de ise (102.Ayet), Maji ile
ilgili ciddi bir uyarı görülür; "İnsanlar canlarına karşılık elde ettikleri bu
bilginin ne kötü birşey olduğunu bir bilselerdi..." Bu ciddi bir uyarıdır ve
aynı zamanda da Maji´nin anayasa maddelerinden birini ima etmektedir; gücü
kullanmanın bir faturası vardır ama nasıl? Buna daha sonra geleceğiz; Hz.
Süleyman Kutsal Kitap tanımıyla tam bir Majisyendir, ruhları, cinleri tüm Maji
enerji alanlarını kullanır ama dinsiz olarak tanımlanmaz; Gazali için tüm Maji
güçleri kesindir, bunları vurgular ama dilimize çevrilen kitaplarında ilgili
bölümlerin çıkartıldıkları görülür; işte bu Maji´nin altın yasasıdır, herkese
herşey verilemez; Nostradamus bunu; "İncilerinizi domuzlara atmayın..." diye
tanımlar. Doğrudur çünkü geçmişteki ve günümüzdeki şarlatan büyücü, falcı,
şifacı, hipnozcu bozmalarının tümü bu tarifin içinde yer alırlar. İslami Maji
tanımlaması için Gazali bir çalışmasında "Bir şeyi istediğin zaman, onu zihninde
tasavvur et, o gerçekleşecektir..." der. Bu yaklaşım Maji´nin yukarda anlatılan
yasalarından biridir ´Gazali / Mafatih".
Endülüs İslam Gizemciliği;
Katı bir müslüman olan İbni Haldun, velilik düzeyinde doğaüstü güçlerin
kullanılabildiğini belirtirken; İbni Sina´nın Magrip´te bir mağarada, uzun
yıllar majikal çalışmalar yaptığı anlatılır. Majikal düşüncenin en önemli İslami
ismi olan Muhiddin Arabi ise, "Fütühatı Mekkiye" adlı eserinde açık açık KAT´ları
yani bilinç alanları anlatır. Hatta Miraç´ı bu tarzda tanımlar. Endülüs İslam
Gizemciliği, majikal kültürün ve hatta mimarinin mükemmel göstergesidir ve
kurallara uygun olarak uygulanmıştır; bir tür masonik içerik taşıyan "İhvanı
Sefa" örgütü gizli bir maji grubudur. Ama elbette ki, "İhvanı Sefa"nın günümüz
masonlarıyla hiçbir ilgisi yoktur hatta çok farklı ve çok üst düzeyde olduğu
görülür. Kısacası örnek din olarak kullanılan İslamiyet, Maji Sanatı´nı
kurallara uygun olarak ehil ellere bırakılmasını uygun görmüş, avama yani
kitlelere yasaklamıştır. Bu yaklaşım, aynı zamanda da kitlelerin şarlatanlar
tarafından istismar edilmesini engellemek içindir çünkü Majikal Bilgi ancak
yüksek bilinç alanlarında yararlı ve etkindir.
İnsanın üstünlüğü ama nasıl?
Bir başka platforma geçelim; Wilhelm Reich´a; Reich;"Herşeyin başı olan enerji,
evrenin dört bir yanına yayılmıştır; herşeyin içine sızar, her türlü devinen
enerjinin kökenidir; canlı varlıktaki yaşam enerjisi, evrende galaksilerin
kökenidir." diyor. Reich, evrensel enerjinin ya da kendi tanımıyla Evrensel
Yaşam Enerjisi´nin farkındaydı ve en büyük üzüntüsü insanların kişilik adlı
zırhı takmaları nedeniyle bu enerjiyi alamamaları ve kullanamamalarıydı. Yani
Reich, psikozlu kişiliklerin, inançlar, tabular ve şartlanmalar yüzünden saf
enerjiye ulaşamadıkları görüşündeydi yani Güç´e, Maji Gücü´ne... Bir diğer usta;
Freud daha cüretliydi; yaşam enerjisinin bilinçli olmasını istiyor ve
koşullarını ortaya koyuyordu. Ona göre, beklentilerini öte dünya
saplantılarından kurtarıp, tüm evrensel enerjilerini dünyadaki yaşamlarına
yönlendiren insanlar yaşamı kolaşlaştıracak ve o zaman baskıcı olmayan,
psikozsuz bir uygarlığa ulaşılacaktır. O andan sonra ise, cennet serçelere ve
meleklere bırakılabilir çünkü Freud´a göre, insan evrensel anlamda cennete
sığmayacak kadar yüksektir. Freud bu noktada düşündürür zira Maji´nin diğer bir
temel yasası olan insanın evrensel üstünlüğüne değinmektedir. Reich ve Freud´un
üstün insan tanımlarını asla Nietsche, Wagner veya Rauschning´in "üstün ırk"
ayrımıyla karıştırmamak gerekir. Anlatılmak istenen, insanın genel olarak
canlılar evrenindeki üstünlüğüdür ve şu anda akla Mevlana gelir;
Sanatsal Maji;
İslamiyet´e çok ayrı bir yorum getiren ve hümanizmayı ilke edinen Mevlana Rumi
temelde Majikal felsefeyi peçeleyerek sık sık öğretisinde kullanır. Yedi gökten
başka, KAT´ların bulunduğunu, KAT´ların nurla yani enerjiyle dolu olduğunu
anlatırken, reenkarnasyonun beden değiştirme yerine bilinçlenme aşamaları veya
düzeyleri olduğunu ima eder. Mevlana hakkında yazılan "Fihi Mafih"de "Sen
değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin ama ne yapayım ki, kendi değerini
bilmiyorsun." dediği anlatılır; burada yine insanın önem ve üstünlüğü maji
çizgisinde vurgulanır. Mevlana´nın bu yaklaşımı, tutucu din çevreleri tarafından
sevilmez, onun manevi demokrasi anlayışı, inanç hiyerarşisinde yer kapmak
isteyenleri rahatsız eder çünkü insan kişilik ve bilinçsizlik zırhı nedeniyle,
bilgi yorumlarından ve tartışmalarından kaçınmaktadır. Salt bu yetersizlik
Politik-Maji´yi doğurmuştur, kitleler anlamadan, tartışamadan neyin nesi
olduğunu bilmedikleri birinin ardından koşturarak, yaşamlarını emanet ederler.
Madde dünyasında bilinçsizlik düzeyinin en iyi örneği politikadır ve ne yazık
ki, politika alanında Majikal Güc´ü bilerek kullananlar vardır. Görüldüğü gibi,
Maji´nin ve Majikal bilginin neden gizlilik gerektirdiğinin cevabı buradadır.
KAT´lara ulaşan ve amaç edinen bilinç düzeyinde kişi yaşam ve ölümün sırlarına
ulaşmış, ikilemlerin yani sevginin, sevgisizliğin veya iyiyle kötünün tekliğini
idrak edebildiyse, yanısıra da dogmalardan kopabiliyorsa Majisyen olma
yolundadır, gizliliği kullanması ve fiziksel uğraşlara girmemesi, Maji Gücü ile
bilinç alanında çok etkili olabileceğini bilmesinden kaynaklanır. Yeterince
gelişmiş ve bilgilenmişse, elindeki gücün önemini bilir ve gücü nerede, nasıl
kullanabileceğinin arayışı ve metodolojisi içindedir. Bir bilim kurgu sinema
dizisi olan "Star Wars"da bu öğreti inanılmaz bir bilinç ve başarıyla
işlenrmiştir. Güç asla, bireysel arzular düzeyinde ve show olarak kullanılmaz.
Bu tarz, bir ustanın işi değildir, Majikal Güç transformasyonu olan büyü öz
anlamda budur ve bir kez daha belirtmek gerekir ki, gerçek bir usta bunu sıradan
işlerde ve özellikle de hayatını kazanmak için kullanmaz. Çünkü zaten edindiği
öğreti, yaşamın sırrını ona göstermektedir. Bunun belirgin örneği sanatta
görülür; Dali majikal yöntemlerle KAT´ları resmetmiştir, Picasso ise anti-madde
alanından bakarak dünyamızın çarpıklığını ve sağlıksızlığını majikal kara
mizahla ifade eder. Van Gogh ise, şizofrenik bilinç sıçramalarında gücü
algılamış, tuala tam olarak aktaramamanın şokunu yaşamıştır.William Blake, Yeats
veya Beethoven diğer örneklerdir ve daha binlercesi...
Bilimsel Maji´nin anlamı...
Usta düzeyindeki bir Majisyen, birkaç müridle beraber dönemsel olarak
görülebilir; bunun gereklilikleri vardır; güç alanının büyütülmesi için olabilir
veya Majisyen insanlığa birşey anlatmayı ilke edinmiştir hatta kendini feda
edebilir; Batı engizisyonunun yaktığı Bruno ile Orta Doğu engizisyonunun
derisini yüzdüğü Hallac iyi birer örnektirler. Majisyen, kendi öğretisini veya
bilgisini istediği tarzda ve yukardaki amaçlar doğrultusunda dağıtabilir; Hz.
Ali´nin "Halka anlayabilecekleri şeyleri haber veriniz, anlamayacaklarını
bırakınız, isterlerse onlar arasınlar..." Majinin öz felsefesi budur; Peki
acaba, bilimsel platoda Maji´yi nereye koyacağız? Bilimsel Maji olabilir mi? Ya
da bilimin ilgilendiği enerji tanımı nerede Majikal enerjiyle kesişir. Pozitif
bilim, gördüğü, ölçtüğü, deneysel olarak tekrarlayabildiği olayları ele alır,
bilim için evren nitelik ve niceliklerden oluşan bir değişimler bütünüdür, ilke
olarak deneylenemeyen gizemli güçlerin üzerinde durulmaz. Oysa, bilimin yarısı
imajinasyondan yahut varsayımlardan yola çıkarak, gerçeğin yolunu bulmaya
çalışır ve oluşur, teknolojik evrim ve gelişim bilimin vizyonunun ister istemez
zaman zaman sınırlar. Bu da maddesel gerekliliktir.
Majiden büyüye yolculuk...
Determinisk evrende herşey bir nedene bağlıdır; neden sonucu oluşturur; sonuç ise
yeni bir nedeni getirir ama sonuç zorunluluk olduğundan ortada sadece neden
kalır. Bilim bu anda formüllere ve bilimsel yasalara bağlı kalmaya çalışır,
nedeni bulamaz ama sonucu gördüğü halde tanımamak durumuna düşer çünkü tersi
doğasına aykırıdır, bu düşünce biçimi 17. ve 18. Yüzyıllar´ın süregelen
mirasıdır, tabii istisnalar dışında. Einstein, bize evrenin göreceli olduğunu
söyler; kütlenin hıza tabi olarak sabit kütle olmadığını, maddenin enerji
olduğunu, evrenin üç boyutlu değil, sonsuz boyutlarda olduğunu, zamanın ve
mekanın harekete ve görünüşe bağımlı olduğunu ve ışığın görülebilen son hız
olduğunu da belirtir. Buradan anlaşılır ki, bizim eski bilimsel yasalarımız üç
boyutlu bir evrenle ilgilidir, sonsuz boyutlu bir evrende normalüstü diye birşey
olamaz ve o zaman da bilime ters düşen birşey de olmaz. Einstein bir bilimciydi,
bilimsel imzaları vardı ve atom bombasının fikir babasıydı, eğer düşünür
olsaydı, gördüğü saygıyı çok zor elde edebilirdi. İç boyutlu evrende elbette ki,
neden/sonuç ilişkileri kesindir ama sonsuz boyutlu veya bilinç katlarının sonsuz
olduğu bir evrende neden de olmaz, sonuç da... Çok kesin olan bir sonuç, çeşitli
insanlar tarafından çok farklı yorumlanacaktır yani sonuçlar anlamsal olarak
değişirler. Önemli olan algı düzeyi ve gücüdür ve Majisyen usta, nedenleri ve
sonuçları umursamadığında artık bilinç düzeyleri arasındaki yani KAT´lardaki
sonsuz neden ve sonuçları görebilmektedir. Ama elde ettiği gücü hangi amaç için
kullanacaktır? Deminki yaklaşımlarda okuduğunuz gibi birçok amaç olabilir ama
burada popüler vitrin büyüdür ve büyü bu noktada başlar! Yazımızı bu açıklama
ile bitirmek durumundayız çünkü en çok merak edilen konu büyüdür ve en azından
temel açıklamalara hem konunun, hem de toplumun gereksinimi vardır; Yazının
başından beri Majisyen deyimi ya da tanımı kullanılmakta, bu gerçek bir tanımdır
ve öncelikle büyücü adından uzaklaştırılması şarttır. Toplumda büyücü olarak
kimi tanımlarız? Önce, belli bir dozda güç elde etmiş olduğunu varsayarsak,
majikal gücü süfli, sıradan amaçlar için kullanan, basit çıkarlar peşinde koşan,
bilinç alanındaki öğreti ve algıları değil de insanları etkileyip, kullanıp
kendine ayrıcalık sağlamayı tercih eden bir tip vardır. Bir de, bilinçlenmeyi
hiç düşünmemiş hatta anlamamış, hiç duymamış, sağdan soldan duyduklarını, beş on
avam kitabın içeriğini, birkaç büyük ustanın öğretisinden yayılmış bilgi
kırıntılarını öylesine sahiplenmiş büyücü taslakları vardır. Bunların bir bölümü
dinsel motifleri kullanırlar veya doğrudan dinsel inancın kendisini istismar
ederler, bir diğer bölümü toplumun yeterince bilgili olmamasından yararlanarak
bölük pörçük korkutucu yaklaşımlarla aynı cikleti sürekli çiğnerler, üçüncü bir
kesim ise bilimsel alanda sığınacağı kovukların peşindedir, şifa, ruhsal
sorunların büyüsel çözümleri, hipnoz, falcılık gibi etiketler bunlara göre
bilimseldir ama bilim nedense bu konuları umursamaktadır ama aslında onları
umursamamaktadır, temelde ise önemsenmeme psikozu vardır. Majisyenlerin içinde
elbette büyücüler de vardır; gücü kullanabilirler ama acaba istenen nedir ve
nasıl bir sonuç alınacaktır?
Büyünün karası ve akı...
Büyü toplum içinde Ak ve Kara diye ikiye ayrılmışolarak bilinir. Ak Büyü kişinin
yararına olan ve başkasının zarar vermeyen büyü tarzıdır; zaman zaman doğal
afetlerden korunmak için, kötü insanların ıslahı için dahi kullanılır. Kara Büyü
ise, tek kelimeyle kötülük için yapılır; doğrudan kişinin sağlığına, işine,
sevdiklerine yöneliktir. Dinsel olarak yasaklanan da budur; Acaba Kara Büyücü,
işini yaparken ne hisseder? Önce sonuçla pek ilgilenmez, geleneksel olarak
kötülüğün suçu isteyene aittir; Kara Büyücü´ye bir kiralık katil olarak da
bakabiliriz; bedelini alır, işini yapar sonra yine bedelini alarak karşı tarafa
da çalışabilir. Duygu, sevgi, sadakat gibi duygulara takılmaz, sert ve katıdır.
İstelik gerçek bir ustaysa, şakası olmaz, sonuç kesindir ve çaresini bulmak
kendisi için dahi zordur. Gücü alır ve bir paratöner gibi hedefine iletir veya
akıtır. Biraz açmak gerek; eğer Kara Büyücü´nün kimliği, yöntemleri, etki alanı
ve olayı ele alış tarzı bilinmiyorsa karşı koymak zordur. Onun çalışma
biografisi dahi önemlidir. Büyücünün serbest enerjiyi yoğunlaştırıp,
biriktirmesi ve amaca doğru istediği etki doğrultusunda yönlendirmesi ciddi
çalışmalar gerektirir, enerji hammaddedir, şekillendirilir, sanatçı ise
büyücüdür. Modern çağda büyücülerin de zamana gereksinmeleri vardır; artık uzun
konsantrasyon yöntemleri yerine çoğunlukla hızlı etki yapan kimyasallar
kullanılır. Ama bu geçmişte de yapılıyordu; belli bitkisel kompleksler
hazırlanır ve kullanılırdı; Günümüzde, Carlos Castaneda´nın simgesel büyücüsü
Don Juan, Peyote mantarını bu amaçla kullanır, Dali ve Picasso LSD ve Meskalin
kullanıyorlardı, Wagner afyon ve adam otu karışımı bir macunu beste yaparken
alıyordu. Ve daha bir çoğu... Ama bunlar tehlikelidir çünkü yanıltıcı veya
bilinçaltı düzeylere, kurgulara kolayca düşülür ve üstelik fiziksel zararlar ve
yıkımlar da başlar. Çok sert uyuşturucular, beyin hücrelerini öldürdüklerinden
KAT´larda kaybolmak yani bilincin bedenle yeniden buluşamaması nedeniyle
çıldırmak ve ölmek tehlikeleri ortaya çıkar. Daha önce altı çizilmişti, yetenek
önemli ve şarttır, ne yapay yöntemlerle, ne de yalan zincirleriyle büyücü
olunamaz, hele Majisyen asla... Gerçek bir büyücü ve onun ustası bir Majisyen
olabilmek, bir Mozart, bir Leonardo olmak kadar nadir bir olaydır.
Ezoterim
Ezoterizm, asıl gerçeklerin yalnızca anlayabilecek yetenek ve bilgide olanlara
bildirilebileceği görüşü üzerine temellenen bir öğreti sistemidir. Genel olarak,
Arapça ve Eski Türkçe'de "Batıniyye", Fransızca'da "Esotérisme" ve İngilizce'de
"Esoterism" ya da "Esotericism" kartılığıdır. Bu sözcüğün Türkçe'de yeni
kullanılan karşılığı "İçrekçilik"tir.
Ezoterizm özünde, bilgi ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı
olarak verildiği bir çalışma ve öğreti sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanımda
dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, ezoterizmde aktarılan bilgiler ve
görgülerin ister bilimsel, isterse töresel-dinsel nitelikte olabilmesidir.
Ezoterizm bir öğreti sistemidir ve bu sistemle aktarılan öğreti bilimsel ve
çağdaş olabileceği gibi, töresel ya da dinsel de olabilir. Ne var ki,
Ezoterizmin bu özelliği çoğunlukla göz ardı edilir ve hemen her zaman Ezoterizmi,
Gizemcilik (Mistisizm) ya da Gizlicilik (Okültizm) ile karıştırma yanlışına
düşülür.
Ezoterizm sözcüğü, köken olarak Yunanca'daki esoterikos sıfatından türemittir.
Ezoterik biçiminde yaygın olarak kullanılan bu sıfat, "içrek yani dışa kapalı ve
kendi içine dönük ya da apaçık olmayan" anlamlarına gelir ve bir topluluk ya da
bir örgütü, bir yöntem ya da sistemi, bir yazı ya da konuşmayı nitelendirmek
için kullanılabilir. Ezoterik sıfatı, "genel ve herkesin olabilen" anlamına
gelen "eksoterik" (dışrak, İngilizcede Exoteric, Fransızcada Exotérique)
teriminin karşıtıdır. Örneğin dinler eksoterik, Gizemcilik ezoteriktir.
Antikçağın gizemci düşünürü Pisagor, öğrencilerini esoterikos ve exoterikos diye
ikiye ayırır, gizli öğretisini yalnızca birincilere aktarırmış.
Ezoterik sıfatının tanımı gereği, bir öğreti sistemi olarak Ezoterizmin üç temel
özelliği vardır:
* Öğretiyi alacak kişilerin özenle seçilmelerinden sonra, "inisiyasyon"
yöntemiyle topluluğa kabul edilip yine aynı yöntemle ilerletilmeleri;
* Öğretilerin, inisiyasyon yöntemi uyarınca bir dereceler silsilesi içinde
verilmesi;
* Öğretilerin kapsamında öncelikle simgelerin, allegorilerin ve özdeyişlerin
kullanılmasıyla, bireye kendi gerçeklerini bulma yolunun açılması.
Görüldüğü gibi, Ezoterizm bir sistem olarak aktarılan öğretinin özünden
bağımsızdır ve temelde biçimsel bir itleyiti nitelendirmektedir.
Ezoterik öğreti sisteminin doğuşu, İnsanoğlunun doğa yasaları üzerinde düşünmeye
koyulması ve doğanın ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya başlaması kadar
eskidir. Ulaşılan gerçekleri, insanların büyük çoğunluğu ya anlayamamış, ya
tepkiyle karşılamış, ya da bunları kendi çıkarları için kötüye kullanmaya
kalkışmışlardır. Bu durum, gerçeklerin araştırılıp doğruların aktarılmasında,
kapalılığın insanlar ve İnsanlık için daha yararlı sonuçlar sağlayacağı
düşüncesini yaratmış ve böylece Ezoterizm ortaya çıkmıştır. Ezoterizmde, herkese
duyurulması sakıncalı görülen bilgilerin, yalnızca belirli bir kültür düzeyine
erişen kişilerce anlaşılabileceği gerekçesi kapalılığı zorunlu kılmıştır. Bu
anlamda Aristoteles öğretisi de ezoterik sayılmalıdır; Aristoteles sabahları
seçkin öğrencilerine ders verirken, akşamları halka ders verirmiş ve
öğrettikleri de ayrı ayrı bilgilermiş.
Ezoterizm uygulayan toplulukların büyük çoğunluğu, ulaştıkları gerçeklere
ilişkin bilgi ve bulgulardan yalnızca kendi üyelerinin yararlanmalarını
öngörmez; kendi dışlarındaki toplumu ve tüm İnsanlığı da gözetirler. Ne var ki,
yeterince uyumlu bir ortam sağlanmadıkça, gerçeklerin gelişigüzel bir biçimde
ortaya dökülmemesini ve saklı tutulmasını yararlı ve hatta gerekli bulurlar. Bu
yaklaşımın doğal sonucu olarak, gerçeklerin topluluk dışına yayılması, İnsanlığa
maledilmesi gecikebilir.
Ezoterizmin kapalılık gerekçesi Hermesçiliğin şu sözleri ile daha iyi
anlaşılabilir:
"Her us büyük gerçekleri kavrayamaz. Çoğunluk ya aptal, ya kötüdür. Aptalsalar,
gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler. Kötüyseler, bu gerçeği kötüye
kullanarak, büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka yol yoktur.
Bulmak, bilmek, susmak gerek..."
Benzer bir yaklaşımı Şeyh Bedreddin'de de bulmak olanaklıdır:
"Her bilgi kendi mertebesinde haktır. Gerçekler halka daha işin başında
söylenirse, ya yollarını saptırırlar, ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve
hak, orta bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirine alıştırılabilir. Ama
herhalde halk, hak ve hakikate alıştırılmalıdır..."
Ezoterizmin işlevi, bazılarınca bilinen bir takım gerçeklerin, bilemeyenlere
aktarılmasından ibaret değildir. Ezoterizmin işlevleri arasında, topluluk
üyeleri arasında uyumlu bir iletişim sağlamak olgusu da vardır. Bu iletişim
sayesinde, bilgileri geliştirmek, derinleştirmek, yenilemek, genişletmek ve
olgunlaştırmak için olumlu bir yapı sağlanır.
Ezoterizmin temel kuralı gereği, bilgiler yalnızca yeterli düzeyde anlayış
yeteneği olan ve bu yolda ilerleme özelliği gösterebilen kişilere
aktarılmalıdır. Ezoterik sistemde çalışan bir topluluğa katılan kişiye
bilgilerin tümü bir anda yüklenmez, kişi belli düzeylerde sınanarak daha ileriye
gitme yeteneğinin olup olmadığı anlaşılmalıdır. Özellikle dinsel ve töresel
nitelikte olan bilgiler açık ve belirgin bir kesinlikle verilmemeli, böylece
öğretiyi alacak kişilerin kendilerine öğretilenleri putlaştırmaları
önlenmelidir. Ezoterik sistem içinde bilgileri öğrenmeye başlayan kişi, yalnızca
kendisi için öğrenmekle yetinmemeli, bilgilerini birleştirip olgunlaştırarak
başkalarına da yararlı olmaya çalışmalıdır.
Ezoterizmi benimseyip uygulayan kuruluşlar ve topluluklar, kendi öğretileri
kapsamında çoğunlukla din, töre, bilim ve sanat gibi konuları bir bütün
biçiminde işleyip, öğretilerine göre yorumlamışlardır.
Bununla birlikte, salt "bilimsel", salt "dinsel-töresel" ya da salt "sanatsal"
Ezoterizmden de söz edilebilir. Salt bilimsel Ezoterizm, yalnızca doğal ve
evrensel gerçeklerin, bunların yasalarının ardına düşmüştür. Salt sanatsal
Ezoterizm, bireyler arasındaki iletişimin gelişmesinde öznelliği öne alarak,
duyumsal algılamayı geliştirmeyi öngörür. Salt dinsel-töresel Ezoterizm ise,
dinlerin akıl ve mantığa uymayan öğelerini ayıkladıktan sonra, Tanrı
buyruklarından içsel anlamlar çıkarmak yoluyla Gizemciliğe yaklaşır; eğer akıl
ve deney yoluyla ulaşılan bilgilerin ötesinde, "sezgi" yöntemi ile sağlanabilen
bilgilere öncelik verilirse Gizlicilik ile bağdaşır. Genel olarak dinsel
Ezoterizmde, usaaykırı dinsel dogmaların, usauygun bir yoruma kavuşturulma
çabası da bulunmaktadır. Ne var ki, kimi ezoterik yorumcular, bu yorumlarda
büsbütün usaaykırılığa düşmekten kaçınamamışlardır.
Ezoterizmi benimseyen topluluklar, kendilerine özgü bir çalışma yöntemi ve
öğretisi olan, üyesi olmayan kişileri çalışmalarına almadığı gibi, öğretilerini
kendi üyelerinden başkasına açmayan örgütlenmelerdir. Bir ezoterik topluluğun bu
özelliği, onun bir "gizli örgüt" olmasını gerektirmez. Zira ezoterik bir
topluluğun ya da kurumun varlığı, amaçları, ilkeleri, üyelerinin kimler olduğu,
çalışmalarının nerede yapıldığı, nasıl çalıştığı herkesçe bilinebilir. Bir
ezoterik topluluğun gizli olarak nitelendirilebilecek tek yönü, üyelerinin kendi
aralarında yaptıkları toplantı ve çalışmaların içeriğidir.
İNİSİYASYON
İnisiyasyon kelimesi kök olarak, Latince 'initiatio' dan gelir. İngilizce ve
Fransızca'da aynı şekilde geçer. Osmanlıca da karşılığı 'tedris, irşat' olup,
Türkçe anlamı öğretme, doğru yolu gösterme dir. kökeni Mu ve Atlantis in
sırlarına kadar uzanan ve bizim insanlık tarihimizde çeşitli toplumların
bünyelerinde yaşamış olan gelenekler vardır. bunlar gizli yapıdadırlar. bu
eski gelenekler, ancak bazı özel merkezlere bağlanılmak vasıtasıyla
öğrenilebilirdi. işte bu ezoterik yani gizli bilgileri öğrenmek için girilen
uzun ve zorlu yolun tamamına inisiyatik öğrenim adı verilir. bu inisiyatik
merkezlerde inisiye adayı yani öğrenci inisiyatörün yani öğretmenin özel
şartlarına bağlanmak suretiyle bu sırlara vakıf olurdu. sırların herkese
açıklanmaması birinci şarttı. bunlar ancak belli, sınırlı sayıda kişiye
açıklanırdı.
EZOTERİZM
Ezoterizmin Osmanlıcada ki karşılığı batıniliktir. Türkçe karşılığı içrek
kelimesidir ki bununla içte kalan, yani gizli öğreticilik kastedilmektedir.
kozmik kökenli olduğunu söyleyebileceğimiz mu ve atlattis in sırları öğreten
bizim devremizin insanları işte binlerce yıl önce böyle bir yöntemle ellerinde
ki bilgileri kuşaktan kuşağa aktarmaya çalışmışlardır.
EGZOTERİZM
Egzoterizm Osmanlıca zahiri anlamına gelip Türkçe karşılığı dışta görünen,
herkesin bildiği gizli olmayan bilgiler demektir.
DİNLERİN DE EZOTERİK VE EGZOTERİK YÖNLERİ VARDIR.
Günümüzde dinlerin ezoterik yönü büyük oranda unutulmuş durumdadır. dinlerin
gerçek mahiyetiyle ele alınmamasının aslında en önemli sebeplerinden biride
budur. içle değil dış kabukla ilgilenenlerin elinde dinler günümüzde büyük
oranda dejenere edilerek yozlaştırılmıştır. inanan neye inandığını inanmayan
da neye inanmadığını bilmeden bu koşuşturmaya katılmaktadırlar. dış kabukla
uğraşan ve içle uğraşmayı aklına bile getirmeyenlerin elinde gerçek
değerlerden sapan dinler maalesef artık uyandırmaya değil, uyutmaya alet
olmaktadır. şüphesiz ki bu dinlerin suçu değil. tüm şeriatçı akımların böyle
bir sürece hizmet etmekte olduklarını söylemeye her halde gerk bile yoktur.
oysa ki binlerce yıl öncesine ait eski dönemlerde, tüm dinlerin ezoterik yönü
1. dereceye sahipti. merkez Mısır olmak üzere, burada eğitilen birçok inisiye
kendi ülkelerinde de benzer çalışmaları gerçekleştirmiştir ve böylelikle
zincir halkalar halinde çeşitli toplumlara yayılmıştır. Anadolu'da yayılan
sufizm'in ve tasavvuf'ın ortaya çıkışı hep bu halkalarla bağlantılıdır.(Ergun
Candan, Gizli Sırlar Öğretisi sayfa 35, 36, 37)
1- şeriat (halk taifesi)
2- tarikat (görüneni sorgulayan)
3- marifet ( batıniye vakıf olan)
4- hakikat ( görünenle de manasını da aşıp direkt Allahın zatından veya
meleklerinden vahiylenen)
Şeriat taifesinde bulunan bir zat hakikati zaten idrak edemez. eğer hakikati
ona söylerseniz aklı da almayacağı için reddedecek hatta seni dinsiz veya
küfür ehli diye nitelendirecektir. bu yüzden de "sır" olarak aktarıla
gelmişmidir bilemicem ama Kuranda veya hak aşıklarının beyitlerinde bu sırrın
varlığı anlatılır. hatta nasıl ulaşılacağı da.
Didar göreyim diyen kullar uyanık olur;
Yürüse, dursa, yatsa, kalksa, zikrini söyler;
İçi dışı öyle kulun nurla dolar;
Allah nurunu öyle kula saçar dostlar.
Kul Hâce Ahmed, bende olsan, ağla, yürü sen;
Muhabbetin meclisine kendini vur sen;
Kıyametin şiddetinden mâtem kur sen;
Mâtem kuran sırdan haber alır dostlar.
ahmed yesevi-22. hikmet
Ezoterizm, içe dönme, inisiyasyon ? kelime manası olarak batınılik ile aynı
olsa da hakikat bakımından inanç ve kaynak farklılığından farklı sonuçlar
doğururlar. ezoterizmin kaynaklarının ne olduğunu tam olarak bilmediğimizden
sonucunun da neye götüreceği muammadır. ama kabala ve masonik ezoterizm
sırları daha çok ikilik üzerine kuruludur. islam tasavvufu ise teklik
tasavvufu üzerine kuruludur. bu yüzden islam tasavvufu hakikate ulaştırır.
GELENEK NEDİR?
Ezoterizm'de gelenek tabirinin özel bir kullanılışı vardır. sırların, soydan
soya intikal etmesine gelenek denir. İngilizce ve Fransızca'da tradisyon olarak
geçer. bunun altında aslında bilgiyi ve tesiri nakletme prensibi yatar.
aktarılan bu bilgiyle birlikte aslında bir enerjinin de aktarılması söz
konusudur. çünkü her bir bilginin kendine özgü bir tesir alanı yani enerjisi
vardır. örneğin mevlevilerin sema sırasında bir ellerinin yukarıya açık olması,
buna karşılık diğer ellerinin yere dönük olması tesirin nakledilme mecburiyetini
sembolize eder.
TARİKATLAR BİLMECESİ
Günümüzde tam bir keşmekeşliğe bürünen tarikatlar tartışmasına bir açıklık
getirebilmek için, şu anda üzerinde durduğumuz konuyu çok iyi açıklığa
kavuşturmak zorundayız.
Nefsini tanımada ve terbiyede, aynı zamanda maddeyi tanımada, onun kökenini
bilmede ve anlamada gereken bilgileri elde edebilmek ve bunun uygulamalarını
yapabilmek için bir yol lazımdır. Bu açıdan bakıldığında inisiyasyon özel bir
yola giriş anlamına gelir. İnisiyasyonda aslında insana dışardan kazandırılacak
bir şey yoktu. Her insanın iç potansiyelinde mevcut olanın açığa çıkarılması söz
konusuydu. İnisiyasyonun son safhasına gelenlerin sayısı hiçte fazla olmamıştır.
Çoğu belli bir dereceye gelip orda kalmış ve daha fazla ilerleyememiştir.
Örneğin mısırda inisiyasyondan geçerek osiris rahibi olarak yetiştirilen Fisagor
son safhalara kadar gelirken, Eflatun inisiyasyonun ancak ortalarına kadar
gelebilmiştir. Böyle olmasına rağmen yine de bir çok kimsenin bilmediği sırlara
sahip olan eflatun, orda öğrendiklerini daha sonra felsefi bir tarzda çevresine
üstü örtülü bir şekilde aktarmıştır. Kısacası inisiyasyon bir yoldur.
TARİK: yol demektir. tarikatların ilk ortaya çıkışı tamamen inisiyatik bir
özellik taşır. batıni yani içsel gizli bilgilerin öğretildiği ve bunların
uygulamalarının yaptırıldıkları özel merkezlerdi. Sufizmin kökeni de böyle bir
özellik taşır. ancak daha sonra ki yıllarda fonksiyonlarını kaybetmişlerdir.
Diğer ülkelerde meydana gelen dejenerasyon anadoludada kendini göstermiş ve içle
uğraşan bu merkezler, dışla uğraşmaya başlamışlar ve her biri siyasi bir
hüvviyete bürünerek asıl yoldan sapmışlardır. Dolayısıyla bugün günümüzdeki
tarikatların inisiyatik bir çalışmayla uzaktan yakından bir ilgileri
kalmamıştır.
İNİSİYASYON HİÇ BİR DİNİN TEKELİNDE DEĞİLDİ...
İnisiyatik çalışmaların temel prensipleri ve uygulanan metotları bellidir. Bu
metot ve prensiplerin kökeni ise mu ve atlantis uygarlıklarına kadar uzanır. Bu
metotlar ilk kez Mısır'da, Tibet'te ve Amerika Kıtası'nda ki Yukutan
bölgelerinde kurulan mabetlerde bizim devremiz insanlarına öğretilmeye başlandı.
Bu merkezlerden mısırın bir başka görevi vardı. Bu sırları çevre ülkelerden
gelenlere de öğretmek. Böylelikle kendilerine verilen görevi Mısır'lı rahipler
yerine getirmeye başladılar. Bu görevlerini yerine getirmeleri için gerekli olan
mabetler de bizzat Mu ve Atlantisli bilgelerin yardımıyla inşa edildi.(Ergun
Candan, Gizli Sırlar Öğretisi sayfa 38-44)
İNİSİYASYONUN SAFHALARI
Tam bir inisiyasyonda üç büyük safha vardır.
1)küçük sırlar =)özel eğitimin başlamasıyla birlikte adaylar teorik ve pratik
çalışmalardan geçirilirdi. İlk hedef, adayı egoizmasından sıyırmaktı. Çünkü
kendi iç denetimini başka türlü sağlaması mümkün değildi. Aday bir yandan yeni
bilgilerle karşılaşırken, bir yandanda adına kendini bilmek adı verilen, çok
titiz bir çalışmadan geçirilirdi. Öncelikle adaya egosunun ve çeşitli
zaaflarının esiri olduğu farkettirilir, daha sonra da bu esretten kurtulması
için son derece zorlu deneylere tabi tutulurdu. Tüm bunların tek bir gayesi
vardı: kendini her yönüyle tanımak. Bu safha inisiyasyonun en uzun süren
çalışmalarını oluştururdu. 'Kendini bilmeyen, rabbini bilemez' sözü, tüm inisiyasyonun temel prensiplerinin başında gelirdi.
Küçük sırlara erişmiş
kişilere eski Mısır'da mist ismi verilirdi. Mister sözü oradan gelmektedir.
Küçük sırlar, mistlere evrende mevcut olan genel işleyiş kanunlarını öğretmeyi
konu edinmiştir. Evrende mevcut olan temel işleyiş kanunlarından bir kaç tanesi:
*İnsan egosunun esiridir. Bu esaretten kurtulmadan özgürleşemez. Bunu
gerçekleştirmek için fazlalıklardan kurtulmak gerekir.
*İnsan varoluş itibariyle kendisinin hayal bile edemiyeceği kadar büyük bir
potansiyele sahiptir. içinde gizli olan bu potansiyel, tanrısal bir güçtür.
*İçinde uyumakta olan bu tanrısal güç ancak kendini bilme çalışmalarıyla ortaya
çıkartılabilir. bu gücün ortaya çıkmasına engel olan en önemli faktörler: gurur,
kibir, önyargılar, tabular vb
* Uyumakta olan genel insan kitleleri, bir çok yaşamlar boyunca bilmeden bu gücü
ortaya çıkarmaya çalışırlar. Yani insanlar bir kez dünyaya gelmezler. insanlar
tekrar tekrar doğarlar.
*İnsan ruh ve bedenden oluşmuştur. Ruhun sonsuz gücü beden içinde hapsolmuştur.
*Dünya ruhlar için bir gelişme ortamıdır. Ruhlar bedenli yaşamları boyunca bu
okulu bitirmeye çalışırlar. Bu okulu bitiren ruhlar, daha geniş imkanları olan
başka okullara gitmeye hak kazanırlar.
*Dünya okulu ızdıraplarla doludur. Bu okulu bitirenler için ızdırap yoktur.
*Ruhların ilk orjinalleri mükemmel olduğu için cennetten çıktıkları
söylenmiştir. Bu üstü örtülü bilginin sırrı, sırlar öğretisinde ilerledikçe
adaya açıklanır.
*Her insanda mevcut olan ama her insanın kullanamadığı ruhsal yetenekler vardır.
Bunların başında telepati, telekinezi, durugörü, astral seyehat gibi parapisişik
yetenekler gelir.
*Tüm dinler aynı gerçekleri farklı bir üslupla insanlara anlatmaktadır. Dinlerin
içerdikleri bilgiler sembollerle aktarılmıştır. bu semboller çözülmeden dinin
mecazi dili çözülemez.
*Halkın bildiği dinle inisiyenin bildiği din arasında büyük farklılıklar vardır.
çünkühalk sırlardan uzaktır.
* Evrende işlemekte olan bazı yasalar vardır. bu yasalar öğrenilirse insanlar
yaşamlarını daha kolay tanzim edebilir. örneğin her olayın bir sebebi ve bir
sonucu vardır. Hiçbir şey tesadüflerin sonucu değildir. Bu genel yasaya sebep
sonuç yasası denir. evrende bunun gibi daha pek çok yasa vardır.
*Ölüm, ölüm ötesi ve tekrar doğuş konuları da küçük sırların diğer çalışmalarını
oluşturuyordu.
Aday bu sırları alırken bir taraftanda kendini saflaştırmaya çalışırdı. Bu hem
bedeni hem de ruhi saflaştırmadır. Buna arınma çalışmaları adı verilir. Küçük
sırların sonuna doğru aday son derece zorlu sınavlara tabi tutulurdu. Bu
sınavlardan başarıyla geçemeyen kişi bir sonraki aşamaya geçirilmezdi. Ateş, su, şevhet, yemek, nefs vb adı verilen bu sınavlar işte bu aşamanın sonlarında,
adayların geçmek zorunda oldukları en büyük engellerdi. Bu engelleri aşan az
sayıdaki adaylar bir üst aşamaya geçerlerdi. (Ergun Candan Gizli Sırlar Öğretisi
sayfa 45-48)
BÜYÜK SIRLAR
ikinci aşama büyük sırlar aşamasıdır. İnsanların bazı gerçeklerle
karşılaşabilmeleri ancak kendi içlerindeki gerçekleri keşfedebilmeleriyle mümkün
olabileceği için, inisiyasyonun bu safhasında, insanın bazı gerçeklerle yüz yüze
gelebilmeleri için, önce kendi gerçeklerini keşfetmesi hedeflendmiştir. Yani
kaybetmiş olduğu kendisini, bu dünyada şuurlu olarak tekrar yakalamaya
çalışacaktır.
Bu safhada inisiye artık kendi içinde gizli bulunan tanrısal gücün ortaya
çıkması için teorik olarak öğrendikleri bir çok bilginin anlamlarını, derin bir
şekilde hissetmeye başlayacağı bir safhanın eşiğine gelmiştir. Bu aşamada
uygulanan yöntemler arasında oruç ve zikr çalışmaları çok önemli bir yer
tutardı. Oruç çalışmaları sadece aç kalmak tarzında değil. Oruç tutarlarken, aç
kalarak hem bedenlerine hükmetmeyi öğrenirler, hemde zihinsel tuttukları oruçla
olumsuz her türlü duygu ve düşünceden arınırlardı.
Bu safhada yapılan çalışmaların en önemlilerinden bir diğeride konsantrasyon
çalışmasıydı. Konsantrasyon çalışmalarıyla düşüncelerini belli bir süre, belirli
bir noktada yoğunlaştırabilme yeteneklerini de geliştirirlerdi. Bu aynı zamanda majik bir uygulama ve çalışma metoduydu.
Bu aşamada altıncı hisleri gelişen
öğrenciler rahatlıkla başkalarının zihinlerinden geçenleri okuyabilirlerdi.
Duyular dışı algılamaları gelişir, sezgileri artardı. manyetik güçlerini
rahatlıkla kullanmaya başladıkları için bazı hastalıklarıda ellerindeki bu gücü
belli bir noktaya konsantre ederek tedavi edebilirlerdi.
Mısır'ın gizli sırlarını, üstü kapalı bir üslupla anlatan mitolojik hikayelerde
ve resimlerde Horus'un elinde üçlü asa bulunduğu görülür. Bu asa: kamçı, çoban
değneği ve Anubis'in değneğinden oluşur. Ünlü Ezoterizm araştırmacısı Paul
Brunton gizemli Mısır adlı eserinde bu sembolleri şöyle açıklar:
Kamçı: Beden üzerinde ki hakimiyeti
Çoban değneği: Duyguların kontrolünü
Çakal başlı Anubis'in değneği: Düşünce kontrolünü sembolize eder.
Bu safhanın sonlarında ise mürid beşeri vasıflardan çıkarak aşkın insan
hüvviyeti kazanmaya başlar. Her haliyle normal insanlardan çok farklı
özelliklere sahip olmaya başlamıştır. Ve diğer insanların hayal bile edemiyeceği
sırlara sahip olmuştur. O artık sırlar öğretisinin bir neferi olmuştur.
Aşkın insan: Bütün varlıkların oluşumunu aynı prensip altında görebilen kimse
demektir. Bunun için her şey Tanrı'nın bir aksinden ibarettir ifadesi
kullanılır.
Tarihte İnisiyasyonlar
Eski Yunan'da dinler, ezoterik mahiyetteydiler. Yani o dine mensup olanlar, o
dine ait bilgileri saklamak zorundaydıler. Bunlar üyelerini özel bir
inisiyasyona tabi tutarlar ve onların evrimini hızlandırmak maksadıyla belli bir
hiyerarşiyi göz önünde tutarak bazı sırları açıklarlardı.
Yunan dini mitolojik bir dindi. Mitolojik olaylar, kahramanlar ve ilahlar...
Bunların kendi aralarında ve insanlarla olan ilişkileri, doğaya olan etkileri,
mitolojik efsanelerle hikaye edilmiştir. Bu, işin dışrak, yani egzoterik
yönüdür. Halk bu olaylardan kendi anlayış seviyesine göre bir anlam
çıkaracaktır. Halbuki işin bir de ezoterik yönü vardır. İşte bunları da o devrin
büyük inisiyasyon merkezleri incelemiş ve bu bilgileri inisiyelere
aktarmışlardır.
Eski Yunan'da yapılan bu ezoterik çalışmalar, günümüze kadar ulaşmış pek çok
inisiyatik bilginin kaynağını oluşturması bakımından önemlidir. Çünki bunlar
Mısır kökenlidir. Mısır'da yapılan ezoterik çalışmalar tüm Yunan'ı etkilemiştir.
Örneğin büyük inisiye Fisagor tam 22 yıl Mısır'da, 16 yıl da Pers ülkesinde
inisiyasyon hayatı geçirdikten sonra döndüğünde kendi mezhebini kurarak,
öğretisini aktarmıştır. Zaten bir inisiyenin en büyük özelliği, öğrendiklerini
kendinde saklamaması, uygun zaman ve mekanda, uygun kişilere bunu aktararak
bilginin devamını sağlamasıdır. Aksi takdirde o bilgi, kendisiyle birlikte
gömülür gider. Halbuki öbür türlü, insanlıkla birlikte var olmuş o eski
geleneğin aktarılmak suretiyle devamı sağlanmakta ve bunu yapan inisiye de o
zincirin bir halkası haline gelmektedir.
Ezoterizm ve egzoterizm, yani iç yüz ve dış yüz meselesi hemen hemen bütün
dinler için geçerlidir. Bütün büyük dinlerin daima biri harici (şekli ibadetler,
törenler, hikayeler, şeriatler vs.) diğeri gizli (öze ait gerçek bilgiler ve
ilkeler) olmak üzere iki yüzleri olmuştur. Birinci yüzü şekil veya harf, diğer
yüzü ise ruh oluşturmuştur. Derin anlam, maddesel sembolün altında yatmaktadır.
Dinleri dış görünüşleri yönünden incelemeye kalkmak, bir insanın ruhsal değeri
hakkında kılığına kıyafetine bakarak fikir yürütmek gibi bir şeydir. Onları iyi
tanımak için, bunları hazırlayan ve amaçlarını oluşturan temel düşünceyi tam
kavramak; mitlerin ve dogmaların içinden, bunlara güç ve hayat veren yaratıcı
prensibi çekip su yüzüne çıkarmak gereklidir. İşte ancak o zaman üstün ve
değişmez nitelikli tek doktrin gözler önüne serilebilecektir. Tüm dinlerin,
ezoterik ve okült öğretilerin temelinde aynı gerçekler yatmaktadır. Bu gerçekler
zamanın ve ortamın ihtiyaçlarına göre farklı kaplarda sunulsalar da, öz olarak
aynı gerçekleri ifade etmektedirler.
Tüm bu anlatılanlardan sonra vurgulamak istediğimiz esas nokta şudur: Ezoterizm,
okültizm, teozofi, spiritüalizm vs... Bu bilgi sistemlerinin hepsi de özünde
aynı gerçekleri taşıyan bir öğretinin zamana ve ortamın şartlarına göre farklı
biçimlerde ifadelerinden ibarettir. Çünki tüm bunların hepsinin ardında yatan
gerçek, ruh varlığı ve onun ebediliği meselesidir. Temel gerçek budur. Çünki
görünen görünmeyen her şey ruhun eseridir ve her şey onun tezahürüdür.
Ezoterik ve okült bilgileri ve uygulamaları dünyanın yalnızca belirli
bölgelerinde ya da belirli uluslarında görmemekteyiz. Gelmiş geçmiş tüm
topluluklarda, Amerika'dan Uzak Doğu'ya kadar her bölgede böyle bilgilere
rastlamaktayız. Çünki nasıl Güneş her yeri aydınlatıyorsa, bilgi de bir şekilde
her yere ulaşmıştır. İnsanlık hiçbir zaman, hiçbir yerde yalnız bırakılmamış,
daima bilgi almıştır.
Kayıp Uygarlıklar ve Kadim Bilgeliğe Giriş
Kayıp Uygarlıklar-Kayıp Öğretiler ve Kadim Bilgelik insanlık tarihinin gizli
kalmış, kaybolmuş gerçek tarihlerinin bizlere uzantısıdır. Günümüz insanının
oluşumuna neden olan temel tradisyonel bilgileri aldığımız bu kayıp uygarlıklar
ve öğretiler, insanlık tarihinde her zaman belli dönemeç noktalarında yeniden
ortaya çıkarlar ve ezoterik bir bakış açısı sunarlar.
Tarihin en eski dönemlerinden günümüze değin gezegene yön vermiş belli başlı
uygarlıkları ve bu uygarlıkların simgesi haline gelen öğretilerini araştırmak,
tüm bu uygarlıklar/öğretiler arasındaki bağlantıları kurmak, ortak sembolleri
göstermek gerektiğine inandık.
Bu bölümümüzde, Mu ve Atlantis uygarlıklarından başlayarak, Aztek, İnka, Maya,
Asur, Sümer, Babil gibi dünyanın çok çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan ve
ortak bir ezoterik bilginin değişik sembollerle anlatımı izlenimi veren; Kuzey
ve Güney Amerika, Atlantis, Batı Avrupa, Mısır, Babil, Uygur ve Anadolu
uygarlıklarının kökenleriyle ilgili çarpıcı tarihsel izleri araştıracak,
insanlığın ilk yurdu olan Mu’dan kalma bazı anahtar sembollerin yorumlarına
ineceğiz.
Kadim Bilgelik araştırmalarının gayesi insanoğlunun, gezegensel evrimindeki
temel sorularını çözmektir. Bu çözüm, dünyadaki problemlerin de çözümünü de
kapsar çünkü insan küçük evren olan mikro kozmostur ve büyük evren yani makro
kozmosun da bir yansıması ve minyatür bir sentezidir. Aynı prensipler üzerine
kurulduklarından, her ikisi de görünmeyen ama eserleriyle görünür Olan’ın
değişik ama birbiriyle bağdaşan kozmik ifadeleridir.
Kadim bilgeliğin ifade şekli olan sembollerin tarihsel akış içindeki açılımı,
birbiriyle iç içe olan Doğa ve İnsan probleminin, insan düşüncesinin çok uzun
zamandan beri deşifre etmeye çabaladığı öze ait bilgilerin kökeni hakkında onu
aydınlatır.
Günümüz insanlığına egemen hale gelmiş ruhu olmayan, Tanrı’sı olmayan bilimin
insanda yarattığı zihin durumu sadece karmaşadır. Günümüz mantalitesine hakim
olan iki doktrin, agnostisizm ve materyalizm bu noktada ortaya çıkmıştır.
Agnostisizm der ki “Ignorabimus, şeylerin nedenlerini hiçbir zaman
bilemeyeceğiz, bu konuyu kendimize dert etmeyi bırakalım.” Materyalizm ise şöyle
der: “Madde ve içgüdünün ötesinde hiçbir şey yoktur, bunu en iyi şekilde
kullanmaya bakalım.” Bu iki doktrin de aynı sonuçta buluşurlar.
Tarihte ve felsefede katı kadercilik-dogmatizm, sanatta nihilizm,
dinsel duygunun ve kozmosla ilgili derin düşüncelerin bastırılması,
insanı kökeninden Tanrı’sından kopararak özgürleştirme çabası olarak
ortaya çıkar ve onu maddenin esiri yapmakla sonuçlanır; günümüzdeki
temel bunalımın da nedenidir. Binlerce yıldan beri insanoğlu olarak
ektiğimiz tohumların iyi ve yeni bir hasada neden olması için Kadim
Kültürleri ve Kadim Bilgelik Okullarının belli başlı olanlarını kısaca
tanıma ihtiyacımız giderek artıyor.
Bu biliş, içinde bulunduğumuz hızlı değişim günlerinde bizi zararlı
metaforlardan koruyacak ve düşün dünyamızda, ruhumuzda yeni bir
paradigmanın, yeni bir başlangıcın ortaya çıkmasına neden olacak. Kim
olduğumuzu, kökenlerimizi tam olarak bilmesek de araştırmak ve kökenle
bağlantılar kurmaya çalışmak, evrenle ve Jung’un arşetipler olarak ifade
ettiği evrensel yönümüzle bağlantı kurmak anlamına gelir.
Bu kısa giriş açıklamasından sonra işlenecek konulara açıklık getirmek için şu
soruyu sorabilir ve bir alıntı ile konuyu daha da netleştirebiliriz…
“Acaba Medeniyetler Beşiği Anadolu ve Anadolu halkı halkı manevi köken olarak
nasıl bir realiteye sahiptir? Tarihçiler fiziki kökeni kendilerine göre bir
yerlere bağlayabilirler. Ama Anadolu’ya göçüp gelmiş atalarımızın getirmiş
oldukları genetik kodun niteliğini bilemezler ve onların konuları da değildir.
Bu genetik kod hakkında elbette yüzyıllardan beri intikal eden bir bilgi akışı
var. Ezoterik çalışmalarımızın sonucunda oluşan kanaat şöyledir:
Anadolu topraklarına gelen varlıkların bir özelliği var. Burası hem
Atlantis’ten hem de Mu’dan göç edenlerin birleştikleri, harman olup
girdaplaştıkları bir bölgedir. Ege Denizi ve İskenderiye’ye kadar uzanan bölge
çok önemli bir kavşak noktası haline gelmiştir.
Anadolu halkının en eskisinden en yenisine, yani en son Oğuzların göçüne
varana kadar bütün asıl beslenme kaynağı Moğolistan’dır. Atlantis’lilerin göçü
nasıl Mısır’ı meydana getirmişse, orayı kendileri için büyük bir göç yeri ve
temel vatan yapmışlarsa, Mu Uygarlığı’nın inisiyeleri de Uygurları (ilk
Türkler’i) temel olarak seçmişlerdir. Dolayısıyla iyilik ve güzellikle,
felsefeyle ilgili bütün bilgilerini onlara nakletmişlerdir. Uygur Uygarlığı’nın
kaynağı bugünkü Moğolistan ve Gobi Çölü’nün dağ yamaçlarına yakın olan
bölgeleridir.
Uygurların inanç, bilim, sosyolojik yaşam, insan ve doğa arasındaki denge,
insan ve kozmos arasındaki yapılar bakımından getirip bıraktıkları esaslar çok
doğrudur.
Birtakım doğal olaylar sebebiyle başlamış Uygur göçleri Hindistan’a, Çin’e,
Afganistan’a ve İran yoluyla Anadolu’ya kadar sürmüştür. Büyük Uygur göçüyle
birlikte Mu bilgeliği ve Atlantis teknolojisiyle yetişmiş olan büyük insanlık
göçleri de, zekası ve zihni de göç etti. Onların içinde karışmış birçok varlıkta
tohum halinde kapasite mevcuttur.
Bu insanların en çok taşıdıkları özellik, duyular dışı algılamayla ilgili
kodlardır. Bunlar mükemmel bir şekilde hiçbir bozulmaya ve eksilmeye yer
bırakmadan o varlıklar tarafından o göçlerle bu ülkeye, Anadolu’ya yeniden
getirilmiştir.
Demek ki, Anadolu halkının kalıtımsal olarak getirdiği en büyük nitelik
psişiktir. Bu toprakların insanları gerçekten psişik varlıklardır. Başka bir
ifadeyle, buranın varlıkları asıl iç yüzleri ruhsal dünyaya dönük yaşar.
Görünüşte hepimiz dünya malı gibi yaşarız, yeriz, içeriz, dans ederiz vs.her
şeyi yaparız. Bütün dünyadaki insanların yaptığı işler gibi, ama orada çok ince
bir fark vardır. Bizim iç yüzümüz sürekli şekilde ruhsal dünyaya dönüktür. Çünkü
doğamızda, taşıdığımız DNA’larımızda bu tarafımız gelişmiştir. Bu DNA kayıtları
bize anavatanımız Mu’dan, Uygur akımından intikal eden bir vazife mirasıdır.
Bu toplumun vazifesi, Mu’da ve Atlantis’te olan kadim bilginin, kendisinden
sonraki büyük insanlık ailesine bilgi intikali olarak geçişini sağlamaktır.”
(Batık Kıta Mu’nun Çocukları-James Churcward- Ege Meta Yayınları sunuş
yazısından)
Kaynakça:
☼ Dharma Ansiklopedi-Parapsikoloji-Mistisizm - Okültizm-Ezoterizm-Teozofi-Spiritüalizm-Neospiritüalizm-Dharma
Yay.
☼ Batık Kıta Mu’nun Çocukları - James Churcward- Ege Meta Yay.
☼ Kayıp Kıta Mu 2 – James Churcward- Ege Meta Yay.
☼ Mu’nun Kutsal Sembolleri 3- James Churcward- Ege Meta Yay.
☼ Mısırlıların Kökeni–Augustus le Plongeon- Ege Meta Yay.
☼ Sfenksten Milada Kutsal Evrim-Edouard Schure- Ege Meta Yay.
☼ Gizemli Blgilerin Kaynakları-R.Emmanuel- Ruh ve Madde Yay.
☼ Batık Ülke Mu Uygarlığı-Hans Stephan Santesson- Ruh ve Madde Yay.
☼ Dünyamızın Gizli Sahipleri-Giovanni Scognamıllo- Koza Yay.
☼ 12Gezegen-zecharia Sitchin- Ruh ve Madde Yay.
☼ Kozmik Tohum- Zecharia Sitchin-Ruh ve Madde Yay.
☼ 2012 Marduk’la Randevu-Burak Eldem- İnkilap Yay.
☼ Tanrılar/Mezarlar/Bilginler-C.W.Ceram- Remzi Kitabevi
☼ Dünya İnançları Sözlüğü-Orhan Hançerlioğlu- Remzi Kitabevi
☼ Hint Felsefesi- Heinrich Zimmer- Ruh ve Madde Yay.
☼ Hinduizm-Svami Nikhilananda- Ruh ve Madde Yayı.
☼ Mitoloji Sözlüğü- Azra Erhat- Remzi Kitabevi
☼ Tasavvuf-Tarikatlar-Mezhepler Tarihi-İsmet Zeki Eyuboğlu- Geçit
Kitabevi
☼ Tasavvuf Tarihi- Prof. Dr. Cavit Sunar-Ankara Üniver. İlahiyat Fak.
Yay.
☼ Tasavvufun Boyutları- Annemarie Schimmel-Adam Yay.
Hiçbir
yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden
alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa /
Index
/
Roket bilimi /
E-Mail / Quantum Teleportation-2
Time Travel Technology / UFO
Galerisi / UFO Technology/
Kuantum Teleportation /
Kuantum Fizigi
/ Uçaklar(Aeroplane)
New World Order(Macro Philosophy)
/ Astronomy
|
|