| |
Zaman Yolculuğunu Araştırma
Merkezi © 1998
Cetin BAL - GSM:+90
05366063183 - Turkey / Denizli
Simya
Simya (alşimi), hem doğanın ilkel
yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine
işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji,
semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanatı bünyesinde barındırırdı.

Jan Matejko'nun Alchemik Michał Sędziwój isimli
tablosu
Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak
Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik
Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü
coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar
Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.
Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve
bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur.
Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü
olan Gül-haçlılar 'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya
kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve Hermetik dalları modern
spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.
Günümüzde, simya mistik, ezoterik ve sanatsal
yönleri nedeniyle bilim tarihçileri ile filozofların ilgi alanına
girmektedir. Simya, modern bilimin temelini atan disiplinlerden biridir ve
günümüz kimya ve metalürji endüstrilerinde kullanılan birçok madde ve işlem
eski dönem simyacılarının keşfidir.
Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın günümüz
popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simya/simyacı imgelemlerinin de
etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi
gelmektedir.
Doğanın
araştırılması ve simya
Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde
bilimadamı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları
yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları,
evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve
zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler
hazırlamaya harcamalarıdır.

Sir William Fettes Douglas'ın Simyacı isimli
tablosu
Bazı simyagerler gerçekten kaçık veya şarlatan olsa da, çoğu entelektüel
akademisyenler ve önemli bilim adamlarıdır. Mesela, Isaac Newton ve Robert
Boyle'un simyacı olduğu bilinmektedir. Bu gibi yenilikçi kişiler kimyasal
maddelerin doğasını ve işleyişini araştırmayı denemişlerdir. Bu gibi
simyagerler fiziki evrenin sırlarını açıklama girişimleri sırasında deney
yapmaya, geleneksel bilgi ve bilgi kalıplarına, Thumb Yasaları'na ve şüpheci
yaklaşıma dayanmak zorundaydılar.
Aynı zamanda, simyagerler kimyasal süreçlerde,
fiziki durum ve görünüşün büyük ölçüde değiştiği durumlarda dahi, "bir
şeyin" mufaza edildiğini kabul ederler. Bu "bir şey" ya da "öz" maddelerin
bazı temel prensiplere sahip olduğu, prensiplerin birçok dış görünüş altında
gizli halde bulunabileceği ve bu prensiplerin uygun işlemler sonucu ortaya
çıkartılabileceği görüşü ile ilintilidir.
Simyacılar tarihlerinde bir düzen ve mantık arayışı
içinde olmuşlardır.
Simyanın hedefleri
- Metallerin altın ve gümüşe dönüştürülmesi
- Ölümsüzlük iksiri yaratılması
- İnsan hayatının dönüştürülmesi
- Tüm hastalıklara çare bulunması
Felsefi ve
ruhani bir disiplin olarak simya
Simyagerlerin en çok bilinen iki hedefi
madenlerin altına dönüştürülmesi ve bütün hastalıkları iyileştirecek ve
hayatı sonsuz biçimde uzatacak "pancea" (ölümsüzlük iksiri) yaratılmasıdır.
Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirecek
hem de ölümsüzlük iksiri yaratılmasında kullanılacak efsanevi bir madde olan
"felsefe taşı"nın (philosopher's stone) bulunması için büyük çaba
sarfettiler. Simyagerler, yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve
destek aldılar. Bu saygınlık ve desteğin nedeni ne hedefleri (altın ve
pancea) ne de yazınlarına hakim olan mistik ve felsefi görüşlerdi. Saygınlık
ve desteğin nedeni zamanlarının kimya endüstrisine yaptıkları katkılardı.
Bu katkılar arasında barutun keşfi, madenlerin test ve rafine edilmesi,
metaller üzerindeki çalışmalar, mürekkep, kozmetik, boya üretimi, deri
boyanması, seramik ve cam üretimi, likör ve esans üretimi vb. sayılabilir.
(Avrupalı simyagerler arasında "aqua vitae" (hayat suyu,ab-ı hayat)
üretiminin de popüler bir deney olduğu düşünülmektedir.)

Joseph Wright of Derby'nin 1771 tarihli Felsefe
Taşını Arayan Simyacı tablosu
Diğer taraftan, simyacılar hiçbir zaman
sanatlarının fiziksel (kimyasal) boyutlarını metafizik yorumlamalardan
ayırma eğilimi göstermediler. Hatta, antikiteden Modern Çağa uzanan dönemde
"metafizikten yoksun fizik", "fiziksel tezahürden yoksun metafizik" gibi
tatmin edici kabul edilmeyecektir. Kimyevi konseptler ve süreçler için ortak
terminoloji eksikliği ve de gizliliğe duyulan ihtiyaç simyacıları hıristiyan
ve pagan mitolojisi, astroloji, kabala ile diğer mistik ve izoterik
alanlarda kullanılan terim ve sembolleri kullanmaya itmiştir. Bu nedenle en
basit kimyasal tarif bile çapraşık büyülü sözler gibi gözükmüştür. Ayrıca,
simyacılar düzensiz deneysel verileri bu mistik ve ezoterik alanları
kullanarak teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlardır.
Orta Çağ'dan itibaren bazı simyacılar, giderek, bu metafizik boyutları
simyanın gerçek temelleri olarak ve kimyasal maddeler, fiziki haller ve
materyal süreçleri ise sipiritüel varlık, durum ve tranformasyonların tek
metaforu olarak kabul etmeye başladılar. Ayrıca, hem adi metallerin altına
çevrilmesi hem de pancea mükemmel olmayan, hastalıklı, ahlaksız ve kısa
ömürlülükten mükemmel, sağlıklı, ahlaklı ve ölümüzlüğe doğru bir evrimi
sembolize eder ve bu noktada felsefe taşı ise bu evrimi mümkün kılan mistik
bir anahtardır. Simyacının kendisine uygulandığında bu çifte amaç, onun
cehaletten aydınlanmaya doğru evriminini sembolize eder; simyager açısından
bu noktada felsefe taşı, bu evrimin gerçekleşmesini sağlayacak bazı gizli
sipiritüel gerçekleri ve güçleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Bu görüşe
uygun olarak yazılan metinlerde, kriptolu simya sembolleri, şemaları ve
metne ait imgeler çok anlamlı, alegorilerle dolu ve kriptolu başka
çalışmalara göndermeler yapacak biçimde kullanılmıştır ve bunların gerçek
anlamlarının anlaşılması amacıyla "deşifre" edilmeleri gerekmektedir.
Bazı insancıl (hümanist) bilginler, ruhani ve tabiat üstü alegorileri
(metafizik yorumların şekillerle ifadesi) simyanın en doğru ve değerli açısı
(ifadesi, görünüşü) olarak görürler ve kimyanın simya'nın bir uzantısı
olarak gelişmesi, orijinal Hermetic geleneğinin bir bozulmuşu (yozlaşmışı)
olduğunu iddia etmektedir. Bu spiritüel simyanın çağdaş uygulayıcıları
tarafından kabul edilmiş bir görüştür. Diğer bir yandan, çoğu bilimadamı bu
görüşün karşısında yer almaya eğilimli olmuştur; onlara göre; simyanın
metafiziksel yolda giden tarzı hiçbiryere varmayan "yanlış bir dönüş"ken,
simyanın maddelerle uğraşan tarafı modern kimya biliminin gelişmesi için
gerekli olan "doğru yol"du. Diğer bir bakış açısına göre, bazı
pratisyenlerin tecrübesiz yorumlarının ya da diğerlerince teşvik edilen
hileli beklentilerinin, daha gerçekçi simyacıların katkılarını
azaltmayacağıydı.
İç (Ezoterik) simya

Okültizm'in dallarından biri ya da kapsadığı
alanlardan biri olarak görülen simya kimi kaynaklarda iç (ezoterik) simya ve
dış (egzoterik) simya olarak ikiye ayrılmaktadır. Dış simyadaki bütün
kavramlar Hermes-Thot inisiyasyonundaki ezoterik bilgilerin anlaşılamamış
sembollerinden ibarettir. Örneğin, dış simyada madenlerin birbirine
dönüşümünü sağlamak anlamına gelen “büyük eser” (magnus opum), iç simyada,
inisiyatik bir eğitimin sonunda elde edilen spiritüel “aydınlanma”yı ifade
eder. İç simyada inisiyasyonlardaki küçük misterlere ve büyük misterlere
vakıf olma “küçük eser” ve “büyük eser” diye adlandırılmıştır. “Büyük eser”i
gerçekleştiren kişinin “büyük sanat”ın sonunda “felsefe taşı”nı elde etmiş,
“ölümsüzlük içkisi”ni içmiş olması, inisiyatik süreç sonunda aydınlanmış
olmasını simgelerdi. “İlk madde”yi (materia prima) elde etmek ise, tüm
madenlerin türediği madde cevherini elde etmek değil, ruhsal varlığın ilk
halini, yani maddi dünyada doğmadan önceki saf hali, saf şuur halini elde
etmek anlamına geliyordu. Metalin altına dönüşmesi sembolizminde simgelenen
bir anlam da ‘aura’nın arınması, altın parlaklığını gösterecek bir saflığa
ulaşmasıdır. Hermes-Thot’a dayanan ezoterik sembollerin, o sembolleri
anlayabilecek inisiyatik eğitimden geçmemiş olanların eline geçmesi dış
simyayı doğurmuştur. Bu bakımdan kimi yazarlar dış simyayı okültizm
kapsamında, iç simyayı ezoterizm kapsamında ele alırlar.
SİMYA NEDİR, SİMYACI KİMDİR?
Göktuğ
Halis
Çok sayıda hermetik disiplin gibi simya da iki farklı perspektifin
açılımlarına maruz kalmıştır. Her zaman ve her mekanda, bu uğraşların güç,
para, tatmin yahut başarı gibi dünyevi amaçlarla anlamlanan tarafı, Hermetik
felsefenin gizlici yüzüne karşıt bir yapı oluşturmuştur. Hermesçi uğraşının
bu anlamlı yüzü daima ve her yerde "bütüncül" olana kavuşmakla ilintilidir.
Simya'nın, yüzyıllar boyunca "adi madenleri altına çevirme" yeteneği olarak
sunuluşu, kuşkusuz Hermetik felsefenin sadık savunucularından çok dönemin
koşullarını kendi lehine çevirmek isteyen düzenbazların ve çaresizlerin
trajedisini yansıtır. Gerçek bir simyacının amacı asla çok zengin olmak,
madenleri altına çevirmek veya bu yolla dünyayı ele geçirmek değildir. Bir
simyacının felsefi kaygısı, bütünün işleyişini anlamak ve bu bütüne müdahale
etme yetkinliğine ulaşmaktır. Modern dünyanın simyayı arsız bir servet
anlayışı olarak görmesi en iyi ihtimalle parayı en yüksek değeri yapmış bir
zamanın çapsızlığının işareti olabilir.
Günümüzde modern bilimin, bazı madenleri uygun laboratuar koşullarında
altına dönüştürebilme olanağı vardır. Ancak örneğin kurşunu, bu tip
koşullarda altına dönüştüren bir bilim adamını, bir simyacı olarak
nitelememizin önündeki engel tam da Hermetik felsefenin söz konusu içeriği
ve anlayışıdır. Modern dünyanın bilim adamı bir simyacının felsefi
donanımından yoksundur ve laboratuar düzlemindeki başarı, kendinden ayrı bir
madde üzerinde ulaştığı başarıdır. Katı maddenin yasalarını anlamaya çalışan
ve onları anladığı oranda değiştirmeyi başaran bir modern bilim
uygulayıcısının, özne-nesne arasında koyduğu temel ayrımın simyacı için
anlamı yoktur. Madde üzerinde yaşanan değişim, uygulayıcının benliği
üzerinde dönüştürücü ve geliştirici bir etki sağlamıyorsa, simyacı, modern
kimyacının aksine, kendisini başarılı saymayacaktır. Öyleyse başlangıç
olarak belirtmeliyiz ki bir simyacı için adi maddenin altına dönüşümü sadece
araçtır. Evrenin bütünlüğünü kurmuş bir simyacı için doğadaki herhangi bir
dönüşüme katılım mümkündür ve bu dönüşüm onun kendi dönüşümüdür. Kurşun
altına dönüştükçe, simyacının ruhu da değerli bir aşama kat etmiş olur.
Doğal olaylara müdahaledeki bu cüret aslında Hermetik çok sayıda uğraşı,
semavi dinler bağlamındaki "olumsuz" yargılamanın kökenine götürür. Bir
simyacı ölümsüzlük, bilgi ve güç gibi konularda uğraşırken kendisine örnek
olarak TANRI'yı alır. Tanrı gibi olmak, ya da onunla bir olmak hiç kuşkusuz
modern bir bilim adamının sınırlarını aşan felsefi bir dizgenin parçasıdır.
"Büyük Eser" tanımının anlamı budur.
Kökeni simyaya dayanan pozitif bir bilim olarak kimyada da, birkaç temel
bileşenin etkileşerek ikincil bir katman üretme eğilimi kabul edilir.
Element tabloları bu durumu ayrıntılı olarak gösterir. Bununla birlikte bu
ilkesel benzerlik ayrıntılardaki farklılıklarla sarsılır. Modern kimyanın
yüzün üzerindeki elementine karşılık, simyacının elinde, hava, toprak, su ve
ateşten oluşan dört element vardır. Hiç kuşkusuz bu elementleri cevherler
olarak adlandırmak yerinde olur. Çünkü onlar ilkesel ve ideal oluşları
bağlamında soyut unsurlardır. Bir diğer ifadeyle bunların hiç biri gerçek
hayatta, soyut düzlemde olduğu gibi saf halde değildir. Kendisine katışmış
diğer öğelerle anlamlıdır. Bunları "yaşamın kökeni" olarak adlandırır bir
simyacı. Simya, bu elementlerin yönetimini içerir. Evrendeki her varlığın
kökeninde, değişik oranlardaki bu dört elementsel sentez bulunuyorsa,
bunların yönetimi varlıkların yönetimi anlamına gelir nitekim. Simyacı,
sahip olduğu bu bilgiyle, doğanın işleyişine yardımcı olur ve en yüce
olasılıkların zamanlamasında belirleyici bir rol oynar. Bu kutsal amaç hiç
kuşkusuz sistemli ve hummalı bir çalışmayı içerir. Tüm Hermetik disiplinler
gibi simya da, katışıksız ve zorunlu bir çileli çabayı gerektirir. Deney ve
modern anlamda laboratuar çalışması olarak tanımlayabileceğimiz aşama, söz
konusu ideal açısından gerekli bir araçtır.
Simya, temel amacı doğrultusunda metaller üzerindeki deneysel çabadan
yararlanır. Tüm metaller, kükürt, cıva ve tuzdan oluşur. Tıpkı ana ilkeler
gibi bu ilkeler de sentez halinde metallerde bulunur. Cıva, pasif ilke
olarak ruh 'u simgelerken, tuz ise maddenin sembolüdür. Kükürt ise ortaya
çıkan bütünlükteki enerjiyi, hareket ilkesini temsil eder. Her maddede
geçerli olan denge sabiti, bize Altın Oran'ı vereceğinden, cıva, kükürt ve
tuzun uygun oranı da altını verecektir bir simyacıya göre.
Altın yukarıda da değindiğimiz gibi, sistemli ve güçlü bir semboldür.
Simyacı için altına ulaşım, maddi ilkeden çok, bağıntılı olduğu ruhsal
dönüşümle ilgilidir. Altın üzerine geliştirilen felsefe dizgenin kökeni
Mısır'a dek takip edilebilir. Altının, göz alıcı güzelliği, şekil
verilebilir ve paslanmaz niteliklerini, değişim ve mübadele aracı olarak
değerini çok sayıda uygarlık gibi anlayan Mısırlılar aynı zamanda, Güneş'in
özdeşimini yaparken inanç sistematiğinden yararlanmışlardı. Altın içinde hiç
bitmeyen bir ışığa sahiptir. Ateşli elemenin sıradışı yükseklikteki oranı
metafiziksel çağrışımları kaçınılmaz olarak besleyecektir. Süreç içinde
Yunan'da özellikle Platon ve Aristo sistematiğinde, ateşe biçilen değerle
ilişkili hale geldi. Onlara göre, ateş, yerküresel bir element olmasına
rağmen, göksel bir gerçekliğe en çok yaklaşan elementti. Bu nedenle içinde
hiç sönmeyen bir ateş barındıran altının göksel kürelerin en muhteşemi güneş
ile özdeşimi kaçınılmazdı.
Altının içerdiği ateş, herşeyi canlı bilen Mısırlının düşünsel dizgesinde
büyük bir can buldu. Yerkürenin rahminde büyüyen metaller, yavaş ama
kesintisiz bir biçimde, her varlık gibi mükemmelliğe doğru yol almaktaydı.
M. Eliade, Türkçe'ye Babil Simyası olarak çevrilen kitapçığında, simyacının
uğraşını, toprağın doğurganlığına bir müdahale olarak tanımlarken tam da bu
noktaya parmak basmaktaydı:
"İnsan, doğa ile işbirliği yapabileceğini, toprağın derinlerinde meydana
gelen büyüme süreçlerine yardım edebileceğini hisseder, yeraltında
gerçekleşen bu yavaş olgunlaşmanın ritmini sarsar ve hızlandırır. Hakları
insana ait olmayan bir alana, Toprak Ana'nın derinliklerinde yavaşça yoluna
devam eden mineral gebeliğin gizemleriyle birlikte yeraltı dünyasına gitmeyi
göze aldıklarını hisseder..."
Böylece simyacı, bir din adamı gibi kutsal bir çabayı üstlenir. İlksel yaşam
enerjilerinin idaresiyle dünyayı dürterek, sonu çabuklaştırır. Bir metalin
mükemmelliği ulaşımı sürecini hızlandırmak, kaçınılmaz olarak kişinin kendi
ruhsal mükemmelliğiyle ilişkilendirilebilir. Çünkü doğal kusurlar,
rahatsızlıklar, bir metalin temel amacına ulaşmasını nasıl engelliyorken
simyacı ona yol gösteriyorsa, dünyevi bir batakta sarsılan ruhu için de aynı
kurtuluş mümkündür. Metal, simyacının laboratuarında mükemmelliğe ulaşırken,
simyacının ruhu yaşamıyla bu mükemmelliğin takipçisidir. Her ikisi de sonu
gelmez ateşlerde yanmak zorundadır mükemmellik için.
Altının göksel bir küreyle özdeşleşimi kuşkusuz diğer elementler için de
geçerlilik taşımaktadır. Astroloji ve simyayı birbirine bağlayan bu yapıda,
güneş altın'ı, ay gümüş'ü simgelerken, göklerdeki diğer 5 gezegenle
birlikte, ortaya 7 metal 7 yıldız simetrisi çıkar. Makro-micro kozmos
ilişkisini oluşturan bu dizgeye göre en hızlı gezegen Merkür, cıva ile,
Venüs bakır ile, Mars demir ile, Jüpiter kalay ile, Satürn ise kurşun ile
ilişkilendirilir. Bunlardan Jüpiter ve Venüs benzeşiminin neden olduğu
bilinmese bile bilinen, elementlerin gelişiminin hamisi olunan göksel küre
tarafından yönlendirildiği bilinmektedir. Her gezegen kendi ayırt edici
erdemini ortaya koymaktadır.
Simyanın felsefi bir dizge olarak geniş çizgileri kendisini en belirgin
şekliyle Felsefe Taşı kavramında gösterir. Oldukça yoğun ve soyut
anlatımlara sahiptir ki felsefe taşı... Örneğin 16. yüzyıldan kalma bir
metin felsefe taşını şu şekilde anlatır:
"Genç ya da yaşlı, tüm insanlara tanıdık gelir, Tanrı'nın yarattığı her
şeyde bulunur, ama hepsi tarafından hor görülür. Zengin fakir herkesin
elinden her gün geçer. Hizmetçiler tarafından sokağa silkelenir. Oysa kimse
değerini bilmez. İnsan ruhundan sonra, yeryüzündeki en güzel ve krallarla
prensleri alaşağı etme gücüne sahiptir..." Büyü, Gizem Bilim. sf 102)
Simyacı için temel amaç, mükemmelliğe ulaşmaksa, temel araç ise felsefe
taşıydı. Felsefe Taşı, İsa'nın Graal'i gibiydi. Altın değildi ama Tanrı'nın
dokunuşu gibi, değdiği her şeyi iyileştirirdi. Kusurları gideren bu güç,
cennet çağının habercisiydi. Kaya veya taş ile oldukça az anlatımlarda
özdeşleştirilir. Kimi metinlerde "kırmızı bir toz" şeklinde tanımlanırken,
kimi anlatılarda "nüfuz edici su" olduğu gözükür. Bazen ilaç, bazen
ölümsüzlük besini olarak tanımlanan felsefe taşı, bazı ilginç simgelerle de
ifade edilir: "Bir şişenin içinde kalmış, kırmızı renkte bir Kral" olarak.
M. Maier'in verdiği örnek ise çok daha ilginçtir:
"Bir erkek ve kadından önce bir çember, sonra bir kare, sonra bir üçgen, son
olarak da bir çember yaparsan Felsefe taşını elde edersin..." (Büyü, Gizem
Bilim sf 102)
Simyacının dilindeki kapalılık ve simgesellik şaşırtıcı değildir aslında.
Ortalama anlayışın eleştirisi bir tarafa, gereklidir. Modern bilim adamının,
kesin konuşan tarzı yerine simyacı, olasılıkları hesaba katar. Hakikatin
ikinci elden anlaşılamazlığını savunurdu. Gerçeklik istense bile asla
anlatılamazdı. Kitlelere, hatta yolun başındaki ustalara dahi bu bilgelik
götürülemezdi. Açık ifadelerde gözleri kamaştırır, büyük yıkımlar getirir,
hazırlıksız kişilere zarar verebilirdi. Simya, tüm Hermetik disiplinler gibi
çeşitli kaygılarla gizli bir disiplin haline geldi. Çok sayıda üstad,
araştırma sonuçlarını birbirlerine büyük bir gizlilikle götürdü.
Simyacı için yolun başı kuşkusuz önemli bir ayrıştırmadan geçer.
Laboratuarında onun yola çıkış noktası "ilk maddedir. İlk maddeye ilişkin
tasavvurların farklı oluşu, işleme geçmeden önce, nereden başlanması
gerektiği konusunda çok sayıda farklı tutuma yol açar. Çok sayıdaki
girişimdeki başarısızlık ise, genellikle İlk Madde'nin bulunamayışıyla
açıklanır. Dışkı, çamur, tükürük ya da toz gibi çok sayıda madde
kullanılmıştır. Aristoteles'in kimi çıkarımları, özellikle biçimden yoksun
madde çok sayıda simyacıyı etkilemiş olmalıdır. Ona göre, ilk maddenin
herhangi bir özelliği yoktur. Özelliksizliği saptanmış bir maddenin ilk
aşamada öldürülmesi gerekir. Siyah aşama, ya da maddenin öldürülmesi aşaması
Nigredo olarak adlandırılır. Maddenin ölümü, bir sonraki aşamada maddenin
diriltilmesi olarak da bilinen beyaz aşama, yani Albedo ya, oradan da
Kırmızı aşama, yani maddenin beslenmesi, Rubedo aşamasına geçecektir.
Hıristiyan felsefesindeki yaşamın ölümden doğma diyalektiği, simyacıların
çoğunu, İsa örneğinden hareketle etkilemiş olmalıdır. Maddenin ölümü, yani
tüm özelliklerinden arındırılması onun içindeki ilahi kıvılcımı, ilk
koşullandırıcıyı, ya da ilkten öncekinin açığa çıkmasını sağlayacaktı.
Serbest kalan ilahi kıvılcım, simyacının avuçlarına düşecekti.
Bir maddenin öldüğünden emin olmanın çeşitli yöntemleri vardır. Madde
yakıldıktan, toz haline getirildikten, cıva ile karıştırıldıktan sonra, kara
bir madde yumrusu olarak karşımıza çıktığından, ceset gibi kokar. Kurt
tarafından kemirilen ölü kral, çarmıha gerilen yılan, ya da parçalanmış
ceset gibi çok sayıda simgesi bulunmaktadır. Madde öldürüldükten sonra,
yeniden doğum aşaması gelir. İlk madde, bir sıvı solüsyona batırılır. Doğru
yapılmışsa işlem, kara yumruyu beyaz bir taşa dönüştürürdü. (Vahiy kitabında
üstüne yeni bir isim yazılmış beyaz taş olarak görülebilir)Lekesi veya
karası olmayan gerçek kristal taş diye adlandırır Michael Maier. (Simgesi ay
altında yıkanan insan) Simya bu aşama içinde bizzat yer alır, bu kez mistik
diriliş ve yeniden doğuşa geçerdi. Son aşama, beyaz taşın altına, yani
felsefe taşına dönüştürüldüğü aşamaydı. Rubedo aşaması. ... Kurban kanı ve
olgunlaşmayı akla getirir. Beyaz taşın simyacı tarafından beslenmesiyle
oluşurdu. Beslenme sırasında bal veya insan kanı gibi şeylerle
karıştırılabiliri. Anlaşılan taşın, uzun süren işlemler sırasında güce
ihtiyacı vardı. Bu nedenle beslenmekteydi taş. Beyaz taş sonunda felsefe
taşı ile ilişkilendirilen kırmızı bir toza dönüşürdü.
Simyacının ulaştığı ölümsüzlük aşamasının temel maddesi olan felsefe taşı,
çileli bir yolculuğun sonucudur. Simyacı için asla bir ayrıcalık değildir,
ölümle kesilmemiş bir yaşam bütünlüğü simyacı için daha sistematik bir bilgi
olanağına açılan bir kapıdır. Bu anlamda, kişisel hayatını zengin ve
muhteşem kılacak "felsefe taşı formülüne" sahip olmasına karşın, gerekli
gördüğü haller dışında onu, adi madenleri altına dönüştürme yolunda
kullanmaz. Simyacı için felsefe taşı, maddi bedenin engellerinin aşılması
yolunda kullanılır. Bunun en önemli aşaması ise, yaşlanmayı ve çürümeyi
engelleyen ab-ı hayat iksiri kullanımıdır.
Sahip olduğu bilgi, simyacıyı yeraltına iter. Gölgede kalmak, evrenin
sırlarını isteyenin ayrıcalığıdır, ona göre. Popüler olmamaya özen gösterir,
sıradan, herkes gibi bir hayat oluşturarak dikkat çekmemeye çalışır.
Paracelsus, St. Germain Kontu gibi yarı mistik şahsiyetlerin yanı sıra,
Locke, Newton gibi, bilim ve felsefe dünyasının popüler isimlerinin de yer
aldığı "simyacı" listeleri inandırıcılıktan uzaktır. Çok sayıda hermetik
disiplin gibi, simya da, öğretmen öğrenci ilişkisi temelindeki gizlici ve
dışa kapalı bir yöntem olarak, kuşaktan kuşağa aktarılır.
Simya ve İksir
Hem doğu, hem de batı simyagerler insanları ölümsüz kılan iksirler
ürettiklerini iddia etmişlerdir. Ama Çin simyagerler Hint, Grek ve batı
simyagerlere kıyasla fiziksel ölümsüzlük arayışında daha da ısrarcı bir
tutum içindeydiler. Batı düşüncesine o denli has olan bu dünya ve öte dünya
arasındaki fark Çin simyagerler tarafından göze alınmıyordu, ayrıca Grek ve
Hint simyagerler gibi kozmostan kurtulmayı da ummuyorlardı. Çinliler için
madde ve ruh tek bir organik bütünün parçalarıydı ve iksirlerin işlevi bir
nevi sürekli tutkal gibi hareket edip beden ve ruhu sonsuza dek bir bütün
olarak tutup "cevheri" (şen) korumaktı.
Çinliler her zaman yaşamı uzatmakla ilgilenirlerdi,
ancak görünüşe göre ölümsüzlük iksiri fikri erken Taoist felsefesinin harfi
tefsirinden dolayı ilk kez dördüncü asırda ortaya çıktı. Esasında Tao
kelimesi fiziksel bedenlerin gelişmesi ve çalışmasını sağlayan yaşam gücü
anlamına gelmişti. Zamanla Taoist simyagerler bu soyut ilkeyi içilir veya
yenilir bir iksire dönüştürdü. Tek sorun Tao'nın maddi yapısını tayin etmek
ve yenilir bir şekle sokmaktı. Genel görüşe göre özellikle dayanıklılığından
dolayı altın ve renginden dolayı zincifre en gözde adaylardı. Dünyanın her
tarafında insanlar altının mükemmel ve yok edilmez özelliğini kendileri
dahil mükemmel olmayan şeylere aşılamaya çalışmışlardır. Bunu başarmak için
altın tozunu yemişler ve altınlı içkiler içmişlerdir. (Batı simyagerler Musa
için simyager demişler, bunun sebebi Çıkış 32:20'de İsrailoğullarını altın
buzağıyı toz haline getirip suyla karıştırıp içmelerine zorlamıştır).
Zincifrenin iksir için ideal madde olduğu fikri
onun rengi ve kimyasal yapısına dayanmaktaydı. Zincifre kanın rengi
kırmızıdır ve cıva kükürt karışımı cıva sülfat olduğu için metallerin en
canlısı saf cıvaya dönüştürülebilir. Tabii ki, burada önemli bir sorun var,
zincifre zehirlidir, ama ölümsüzlük güçlü bir hayaldi ve simyagerler
başkaları gibi çileyi gerekli bir bedel olarak kabul etmişlerdi. M.S. 820 ve
659 yılları arasında tam altı Çin İmparatoru sonsuza dek yaşama dileği ile
aldıkları iksirlerden zehirlendiler. Joseph Needham (1957) dokuzuncu asırdan
sonra Çin simyasının gözden düşmesinin sebebi için zehirlenmenin önemli bir
unsur olduğunu ortaya atmıştır.
Simyasal bir iksirin fikri Orta Çağlarda Batıya
İslam aracılığı ile gelmiştir. Ancak Hıristiyanların madde ve ruh ayrımı ve
ahrette yaşam üzerinde durmaları simyagerlerin bu yaşamda ölümsüzlüğü kabul
etmelerini zorlaştırdı. Yine de bazı simyagerler ölümsüzlük iksirini
yaratmaya çalıştılar ve deneyleri tıbbi teori ve uygulamalara katkıda
bulundu, çoğu simyager ise basit metalleri altına çevirecek daha sınırlı ve
dünyevi amaca yöneldiler. Seçkin bir grup ruhsal simyagerler her iki amacı
hor gördüler ve ruhu yüceltip ilahi menşeine götürecek ruhsal iksirler
aradılar.
Ölümsüzlük iksirini arayan bütün bu simyagerler
arasında, bildiğimiz kadarıyla hiçbiri başaramadı. Ancak insanoğlunu
sefalet, hastalık ve ölümden kurtaracak bir maddenin olduğu fikri dini,
felsefi ve bilimsel düşünceye güçlü bir dürtü olmuştur.
Felsefe Taşı Nedir?
V.İ.T.R.İ.O.L. ile anlatılmaya çalışılan; içimizde arayıp bulabileceğimiz
ezoterik bilgelik ve akıl taşıdır.
Simya, hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir
ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya ile ilk olarak
Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik
Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü
coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar
Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur. Batı simyası her zaman, kökleri ünlü
simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan
Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Simya ve Hermetizm, 17. yüzyılın
önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-Haç'ın doğuşunda etkili olmuştur.
Simyaya göre görünen iki element, Toprak ve Su, içlerinde görünmeyen iki
elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Simyada Platon döngüsü
denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş
Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu
şekilde sürmektedir. Bir yazar "Sadece felsefe taşını yapmayı bilen kişi
onunla ilgili sözlerin anlamını bilir." der.
Simyada “İlk madde”yi elde etmek, tüm madenlerin türediği madde cevherini
elde etmek değil, ruhsal varlığın ilk halini, yani maddi dünyada doğmadan
önceki saf hali, saf şuur halini elde etmek anlamına gelir.
Vitriol bir simya terimidir. Latince’de 7 sözcükten oluşan “Visita Interiora
(Interiorem) Terræ (Tellus) Rectificando Invenies Occultum (Operae) Lapidem”
cümlesindeki sözcüklerin baş harflerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş
sembolik bir ifadedir. Bu cümle Türkçe’ye “Dünyanın derinliklerini (içini)
ziyaret et, arıtırken gizli taşı (felsefe taşı'nı) bulacaksın.” biçiminde
çevrilir. Bu cümledeki yeraltına inme sembolizmiyle belirtilmek istenen,
cehenneme iniş olarak ifade edilen deneyimdir. Arzın merkezi iç dünyamızdır;
ve bilgelik içimizde yatmaktadır.
Felsefe Taşı her insanda vardır. Ona bir taşa benzediği için değil, sadece
sabit özelliğinden dolayı taş denilir, ateşin etkisine karşı koymada
herhangi bir taş kadar başarılıdır... Özelliği ruhsaldır. O bir ruh veya
mükemmellik timsalidir.
Akıl, tekamülün birincil aracıdır. Tekamülün amacı ise, hakikati aramaktır.
İnsan, Tanrıya ulaşma yolunda büyük bir aleve dönüşebilecek kıvılcımı kendi
varlığı içinde saklamaktadır. Önemli olan bu kıvılcımın ortaya
çıkartılmasıdır. Bu felsefe taşıdır. Tekamül, her bireyin kendi kapasitesi
ile sınırlıdır. Eski bir deyişle, Bilgi bir denizdir ancak her akil birey
ondan, kendi elindeki kabın büyüklüğü kadar su alabilir.
Aranan Felsefe Taşı, ötede beride değil, bizzat insanın içinde, gönlündedir.
Anlatılmak istenen, çeşitli bilinçaltı, cehalet, önyargı mertebelerinin
ıslahından, yani taşın pürüzlerinin giderilmesine başlayarak, insanın kendi
kendini sağlam bir bilinç ve karakter yapısı üzerinde yeniden inşa
etmesidir. Yani, aradığı özü, kendi içindeki felsefe taşının içindedir.
Bu bağlamda Felsefe taşı da mutlak olana, tanrısal öze kavuşturan bilinç
anlamını kazanmaktadır. Öyleyse kendi içindeki Tanrısal özü bulmak isteyen
kişi, tıpkı maddenin saflaştırılması gibi, kendi içine dönerek kendini
saflaştırmalı ve gizli olan, içindeki Felsefe Taşına ulaşmalıdır.
Felsefe taşı arayışı bir saflaştırmadır. Yer altı dünyası denilen kendi
benliği içerisinde yol alış ve kendini tanımaktır. Tüm boş inançlardan ve
bağnazlıklardan uzaklaşmaktır. Özündeki kötülükleri ve iyilikleri ortaya
çıkarmaktır. Bencillikten uzaklaşmaya başlamaktır.
Felsefe taşı bir anlamda kendi kendini yargılama, vicdani hesaplaşma yani
sembolik olarak cehenneme iniş ve ejderi öldürüştür. Yaşarken ikinci
doğuştur. Kendini tanıma, bulduğu felsefe taşını yontmadır. Bunu
gerçekleştirmek için yola çıkan kimse, bir daha asla eskisi gibi
olmayacaktır.
Çeşitli Kültürlerde Simya
Simya (alşimi), XII. yüzyıldan itibaren Ortaçağ Avrupa'sında yayılmış olan
bir düşünce ve bilgi akımı. Aslında bu tür, bir bilgi olarak ve o zaman
bilimlerle inançlar arasındaki yöntem ve disiplin ayrımı olmadığından daha
çok zanaatsal özellikler de taşıyarak, MS II.-III. yüzyıllarda İskenderiye
ekolünde, MÖ IV.-V. yüzyılın düşünce akımlarının, örneğin Pithagoras'ın ve
Pithagorculuğun etkisiyle doğmuştur.
Sözcüğün kökeni tartışmalıdır. Ancak her iki türüyle de, yani Alşimi ve
Simya şeklinde de bir Sami çıkış kesin gibidir. Alşemi'nin Latin yazılış
biçimindeki Al-chemie'deki Al takısının Arap kökenli olduğu kesindir.
Chemie'nin de (okunuş biçimiyle Hemi ya da Kemi) Sami kökenli Heme, Hema
sözcüklerinden ve Siyah ya da Mısır anlamından ya da belki Yunanca Hima yani
"döküm" anlamından geldiği ileri sürülmektedir.
Simya, bir inanç ve gizem felsefesi olarak çok daha eski ve Mezopotamya
çıkışlı olan yazı ve sayı mistisizmi ve astroloji ile sıkı sıkıya
ilintilidir. Özellikle astrolojiyle iki kardeş bilgiyi oluştururlar.
Astroloji evrende gök cisimleri ile insan arasındaki ilişki ve
etkileşimleri; Simya ise yer ile insan arasındaki ilinti ve etkileşimleri
ele almaya çalışmaktadır. Böylece ikisi birlikte, yeryüzü ile gökyüzü
arasında var kılınmış olan insanın, bu iki evren katı arasında her ikisinin
birbiriyle karşılıklı etkileşimlerini taşıyan ışınımlarının arasında her
ikisinden etkilenerek yaşadığı ve devindiği varsayımına dayanmaktadır.
Çin Kültüründe Simya
Simyanın başlangıç dönemlerine ilişkin manuskriptlerin en zenginleri
Çin'dedir. Orada bu başlangıcın Avrupa'dan ve Önasya'dan önce olduğu
anlaşılmaktadır. Her şeyden önce orada simya bilgisinin kökeni metalurjide
değil, ondan çok daha eski bir sanatta, Tıp'ta bulunmaktadır. Çin tıbbında
bir ölümsüzlük inancı vardır ve bu MÖ VIII. yüzyıla kadar uzanmaktadır. MÖ
IV. yüzyılda da bir Ab-ı Hayat (Yaşam İksiri, Bengisu) kavramı ortaya
çıkmaktadır.
Çin simyasına ilişkin bilinen en kapsamlı kaynak 1023 tarihli bir kitaptır.
"Yün Çi Çi Çien" (Kuşkulu Bir Torbadaki Yedi Levha) adını taşıyan bu kitabın
içindeki bilgiler, hemen bütün simya kaynaklarına referans vermektedir. Yine
Çin'in bilinen ilk Simyacısı, "Pao p'u tzu" isimli bir eseri olan ve MÖ
283-343 yıllarında yaşamış olan Ko Huıng'tur. Bunda gizemli iksirlerden söz
eden iki bölüm bulunmaktadır ve bu iksirlerin çoğu cıva ve arsenik
bileşiklerine dayalıdır. Çin simya kitaplarının en ünlüsü ise "Tan çin yao
çüeh" (Simyanın Büyük Sırları)adını taşımaktadır. Sun Ssu Miao tarafından MS
600 yıllarında yazılmıştır ve cıva, kükürt, arsenik ve bunların çeşitli
tuzlarından oluşan iksirlerinden sözetmektedir. Kitap, değerli madenlerin,
düşük değerli taşlardan elde edilişinden de sözetmektedir.
Hint Kültüründe Simya
En eski Hint kutsal yazıları olan Veda'larda yaklaşık olarak Çin eski
kaynaklarındaki simya bilgilerinin aynısı bulunmaktadır. Bunlarda da altınla
sonsuz yaşam arasındaki bağlantıdan söz edilmektedir. Her tarafta simya için
büyük bir önem taşıyan civa ilk olarak MÖ IV.-III yüzyıllarda Arthasastra
adlı metinde bulunur. Aşağı madenlerin altına çevrilmesi fikrinin de MS II.-V.
yüzyıllar arasında, gene Batı ve Doğu ile aynı zamanda Hint metinlerine
yansıdığı görülür.
Ölümsüzlükle ilişkili simya ve tıp da Hindistan'a Çin'den gelmiş ya da bu
yol tersine işlemiş olibilir. Her iki kültürde de tıp bilgileri ana ilgi
odağını oluşturmuştur. Madenlere olan ilgi de her iki kültürde eşit şekilde
güçlü olmuştur. Fakat bir Ab-ı Hayat'ın, bir Bengisu'nun bulunması sorunu
Hint kültürü için bir anlam taşımamıştır. Çünkü burada yerleşik olan Brahma
ve Buda inançları zaten ölümsüzlük kavramını kendi içlerinde barındırmakta
idi. Bu bakımdan Hint kültürü için simya daha çok para-medikal kavram olarak
kalmış, kimi hastalıkların, salgınların önlenmesinde ve zaman zaman da uzun
bir ömür sağlamak için çalışmıştır.
M.Ö V.-III. yüzyıllardan kalan kaynaklarda Hint doğa felsefesinin, ateş,
rüzgar, su, toprak ve uzay gibi madde unsurlarına, vitalizm yani canlı
atomlar kavramına ve sevgi-nefret, etki-tepki gibi düalizmlere dayalı olduğu
görülür. Simyagerlerin 6 madeni, yani altın, gümüş, çinko, demir, kurşun ve
bakırın her biri daha aşağı 5 elemente bölünmekteydi ve kullanımları için
"öldürülmeleri" gerekmekteydi. Bu öldürme işlemi ilaç yapımı için
uygulanıyordu. Hintliler madenlerin alaşım ve bileşimlerini Batı'dan çok
daha önce bulmuşlardı ve simyada kullanıyordu.
Yunan Kültüründe Simya
Araştırmacıların kesinlikle tarihin ilk simyageri olarak kabul ettikleri
kişi, MS 300 yıllarına doğru yaşamış olan Mısır'ın Panopolis'inden Zosimos
ise de, bu yöndeki gelişmenin daha MÖ III. yüzyıldan beri sürdüğü de
anlaşılmaktadır. VII. ya da VIII. yüzyılda Bizans'ta yazılmış olan ve
kopyaları Venedik ve Paris'te bulunan bir manuskript 40 kadar simyacının
adını vermektedir. Listenin başı MÖ 200 yıllarında Nil deltasında yaşamış
olan ve çok kapsamlı bir farmakoloji kitabı, daha sonra Doğu Roma ve Arap
bilginlerince de kullanılmış olan Demokritus ve sonu da MS IV. yüzyılda
İstanbul'da yaşadığı bildirilen Şinesus'tur.
Yunan simyasında İran'ın Magi inancı ve Mecusi denilen rahiplerinin doğrudan
bir etkisi olduğu ve ayrıca Stoacılığın da katkısı bulunduğu sanılmaktadır.
Magi'nin etkisi özellikle Demokritus'un ünlü kitabı "Physica et Mystica"da
yazılı olan her reçetenin; Mageistlerin amentüsü niteliğinde olan "Her doğa
bir başka doğayla sevinir, bir doğa bir başka doğa üzerinde galebe çalar,
bir doğa öbür doğaya egemen olur" cümlesiyle sona erişinde belirmektedir.
Yunan kültüründe simya, Homeros çağından Aydınlanma Çağına kadar olan 2000
senelik süreçte bir gizem olarak kalmıştır. Yunan simyası Synesius ile
birlikte Çin ve Hint simyası paraleline kaymıştır ve simya madde bilgisinden
çok bağımsız zihinsel bir işlem olarak tanımlanmıştır.
Arap Kültüründe Simya
Arap simyası Yunan simyasından pek çok bakımdan farklı ve son derece de
ilginç bir gelişme göstermiştir. Her ne kadar Demokritos, özellikle
İskenderiye okulunun Arapça egemenliğine geçişinden sonra Arap ve genel
olarak İslam tıbbında çok büyük saygı görmüşse de simya bakımından önemli
bulunmamış, onun daha çok farmakopesi değerlendirilmiştir. Arap simya
dünyasında etkin olan en önemli kitap, "Emerald Tabletleri" olarak ün
kazanan çok eski bir metindir. Bu metin gerçekte, Hermes Trismegistos
yazıları olarak da bilinen yazıları içermektedir. Bu Hermes, gerçekte eski
Mısır kozmogonisinde Cudi olarak bilinen ve Helenik dönemde adı Toth'a
çevrilen tanrının Yunanlılar tarafından kendi kozmogonilerindeki Hermes'e
benzetilmesiyle bu adı almıştır. Fakat bu tabletler ve metinler de
"Yaratılışın Gizemi Kitabı" isimli daha büyük bir yazıtın bir parçasıdır.
Bunun MS I. yüzyılda yaşamış Hristiyanlık dışı bir mistik olan
Tyanalı Apollonius'a ait olduğu ileri sürülmektedir. Bu adama daha sonra
Arap mistikleri de büyük önem vermişler ve adına Balinus demişlerdir. Arap
simyasının kökenlerinde bu kitaptan daha önemli olarak Asurlular, Elamlılar,
Kalde ve Sümerler bilgileriyle onlardan da etkin olan İran'ın Magi ve Mitra
inançlarının uygulama ve yaklaşımları söz konusudur. En büyük Arap-İslam
simyageri kuşkusuz ki Ebubekir el-Razi'dir. 850-924 yılları arasında yaşamış
olan bu büyük düşünür esasta hekim olmakla birlikte farmakopeler üzerindeki
çalışmalarıyla, vücut sıvılarının analizleriyle, bu arada Üre'yi buluşuyla
tanınmış ve tıp tarihindeki yerini almıştır. Bu arada maddenin doğasına
ilişkin kuramlarıyla simyaya girmiş ve simyanın daha sonraki gelişiminde de
büyük rol oynamıştır. Batı dillerinde Arrazi olarak bilinen Razi, maddeyi
taşlar, tuzlar, borakslar gibi "cisimler" ile sıvı olan ve ergiyebilen
maddelerin toplandığı "ruhlar" olarak ikiye ayırmıştır.
Arap bilim dünyasında bir başka önemli isim de Cabir İbn Hayyan'dır.
Matematik ve tıptaki çalışmalarıyla ünlenmiş olan bu ismin aslında tek bir
kişiden ibaret olmadığı, Emevi saltanatında bilimin baskı altına
alınmasından ötürü yeraltı çalışmalar yapmakta olan bir grubun ortak ismi
olduğu sanılmaktadır. Ne olursa olsun Cabir elyazmaları Razi'ninkileri
izlemektedir ve daha derli topludur. Arap simyasına ilişkin daha fazla
ayrıntı, özellikle de uygulama ayrıntıları bilinmiyorsa da İbn Haldun çok
önemli eseri "Mukaddime"de simyagerlerden ve astrologlardan, akıllı devlet
adamlarının mutlaka danışmaları gereken bilgeler olarak söz etmektedir. İbn
Haldun bu bilgeleri, altıncı girişinde, "bilinmeyene ulaşanlar" arasında
saymaktadır. Onlara atfettiği çok önemli bir özellik de "insan öz
benliğindeki bilinmeyeni" algılama yeteneğidir
Avrupa Kültüründe Simya
Jan Matejko'nun Alchemik Michał Sędziwój isimli tablosuHıristiyanlığın Batı
Roma İmparatorluğu tarafından resmi bir din olarak kabul edildiği IV. yüzyıl
başlarından XII. yüzyıl başlarına kadar geçen süre, Avrupa'nın büyük
kavimler göçüyle, gelen halkların sürekli yer değiştirmeleriyle, Hun
istilası, Avrupa'nın Büyük Şarl tarafından birleştirilme girişimiyle, daha
sonraki kralların ve feodal beylerin birbirleriyle boğuşmalarıyla
karmakarışık ama aynı zamanda sefalet ve felaketlerle dolu Ortaçağ olarak
geçti. Bu dönem boyunca Avrupa, hiçbir noktasından ışık sızmayan koyu bir
karanlığa gömüldü. Kilisenin olduğu kadar, lokal ve genel devletlerin de
halkı Hıristiyanlaştırma çabaları, beraberinde zulüm ve yıkımları da
beraberinde getirdi. Üstüne üstlük salgın hastalıklar yığınlarla ölüme yol
açtı. İşte böyle bir dönemde Arap dünyasından yapılan, çoğu yalan yanlış
çeviriler arasında yaşam ve teknolojiye ilişkin bilgiler kadar bolca safsata
da vardı. Bunların çoğu eski ve Batı'da zaten tanınan bilgilerin Arapça'ya
transfer edilip saklanmış düşünce ve iddialarıydı. Ama skolastik düşünce
yapısı bunların da tıpkı kilise büyüklerinin düşünceleri gibi, irdelenmeden,
deneyin sınamasına tabi tutulmaksızın alınıp benimsenmesini gerektiriyordu.
Böylece ve gene kilise dogmaları arasında bulunan "Ex oriente lux" (Işık
Doğu'dan yükselir) inancının da yardımıyla bu bilgiler de dogma niteliği
kazanmıştır. Bunun sonucunda Venedik-Paris elyazmasındaki bilgiler, 1150
yıllarında İspanya'da Cremonalı Gerard tarafından çevrilen Razi'nin
yazıtları yanında çok sönük kalmıştı. Bu arada Haçlı Seferleri'nin
getirdikleriyle zenginleşen simya, Arapça adıyla "El Hemi" yani Alşemi
olarak çok büyük bir saygınlık kazanıverdi. Simya, Avrupa'da esrarengiz
ününü XV. yüzyılda geçen bir olaydan sonra kazanmış ve daha önceki,
madenlerin soylulaştırılması esasına dayanan felsefe de yerini gizemli simya
felsefesine bırakmıştır.
XV. yüzyılda Paris'te bir noter olan ve bir gece rüyasında gizemli bir kitap
gören, hemen ardından kitabı bulan ve bunu İbranice bilen bir bilge
yardımıyla çözen Nicolas Flamel (1330-1418) simyaya gizemli ve esrarengiz
havayı veren kişi olarak bilinir. Onun gördüğü kitap ve onu izleyen daha
birkaç metinle, eski İbrani mistik felsefesi olan Kabala, bütün kavram ve
yöntemleriyle simya alanına girivermiş ve bundan sonrasını derinden
etkilemiştir. Flamel, 1382'de birdenbire büyük eseri, yani altın üretmeyi
başardığını ilan etti ve bunun kanıtı olarak kiliselere muazzam bağışlar
yapmaya başladı. Bu kadar iyi kanıt veren alşimist sayısı azdır. Bunlar
arasında Salmoon Trismosin de sayılmalıdır. Bu şahıs, 1598'de "Splendor
Solis" (Güneşin İhtişamı) isimli bir eser yazdı. Alşimi ustalarına yoğun
ziyaretler yapmış ve "Mısır dilinde yazılmış kabalistik ve majik kitaplar
sayesinde" başarılı olmuştur.
Simyanın Temel Prensipleri
Simyacılara göre madde birdi ancak farklı şekiller almaktaydı. Madde ayrıca
kendi parçaları ile birleşebilir ve sonsuz sayıda yeni form alabilirdi.
Kuyruğunu ısıran yılan olarak gösterilen Ouroboros sembolü de bunu temsil
etmekteydi.
Bu düşünce aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanmaktaydı. Evreni yaratan
Tanrı Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve madde oluşmuştu ; ancak bu Tek olanın
farklı görünüşlerinden ibaretti. Her yaratılan unum in multa diversa moda ,
Türkçesi ile farklı şekillerde tek olan idi. Simyacı ise bu formların
arasında Altın olanı aramaktaydı.
Bu yönüyle simya, kendinden önce gelen tek tanrılı ezoterik düşüncenin ,
dönemindeki temsilcisidir.
Simyaya eşlik etmiş olan ezoterik felsefe, Mısır tanrısı Thoth’a
Yunanlıların yakıştırdıkları Hermes isminden ötürü Hermetik felsefe ya da
düşünce , ya da kısaca Hermetizm diye adlandırılır. Orta Çağ boyunca
Hermes’e atfedilen hermetik metinler Corpus Hermeticum diye
adlandırılmışlardır.
Corpus Hermeticum genelde diyaloglardan oluşmaktadır. Hermetik metinlerden
en önemlisi Zümrüt tablettir.
Hermetik felsefede ruh ve madde birbiri ile iç içe girmiştir. Birisi
ötekinin farklı bir görüntüsüdür. Aynı şekilde çoğu hermetiste göre maddenin
de bir ruhu vardır.
Simyacılar eski düşünceye bağlı kalarak Ateş, Toprak, Su , Hava olmak üzere
dört elementin (Tetrasomia) varlığını kabul etmişlerdir. Bu elementler
bildiğimiz anlamlarından öte bazı özellikleri temsil etmektedirler. Simyaya
göre görünen iki element , Toprak ve Su , içlerinde görünmeyen iki elementi
de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Bunun dışında , bazı simyacılara göre
beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Ether beden ile ruh
arasında da aracılık görevi görmektedir.
Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir
de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe
dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir.
Simyacılar ayrıca , Zümrüt tabletlerde belirtilen “Yukarıda olan aşağıda
olanın aynısıdır” prensibinden yola çıkarak da her bir gezegen ile bir mtal
arasında bağlantı kurmuşlardır. Buna göre bilinen yedi gezegen ile mtaller
arasındaki ilişki aşağıdaki gibidir :
Güneş > Altın
Ay > Gümüş
Merkür > Cıva
Venüs > Bakır
Mars > Demir
Jüpiter > Kalay
Satürn > Kurşun
Bunlar içinden Altın ve Gümüş mükemmel mtaller olup diğerleri mükemmel
olmayan mtallerdir. Bir teoriye göre mtaller demir > bakır > kurşun > kalay
> cıva > gümüş > altın sırasını izleyerek altına dönüşmekte , bu süreç döngü
şeklinde devam etmektedir.
Simya ile astroloji arasında da sıkı bir ilişki vardır. Her mtale bir
gezegen karşılık geldiği gibi, bazı reaksiyonların gerçekleşebilmesi için
gezegenlerin uygun konumu da gözlenmektedir.
Simyacıların , gnostiklere benzer bir de evren modelleri vardı. Merkezde
Dünya, daha sonra yedi gezegen , etrafında sabit yıldızlar , en dışta da saf
ruhlar bulunmaktaydı, bundan sonrası ise Tanrı’yı göstermekteydi.
Simyacılar için Güneş de büyük önem taşımaktaydı. Güneş bazılarına göre
hayatın kaynağı , hatta Tanrısal sözün görünebilir hali idi. Bu nedenle,
simyacılar Dünya merkezli evren teorisinden Güneş merkezli teoriye geçişte
fazla zorlanma yaşamamışlardır.
Simyada bir önemli ayrım da dişil/eril ya da dişi/erkek ayırımıdır. Bazı
simyacılar İlk Çağdaki bir düşünceyi savunmuşlar ve Tanrı’nın yaradılıştan
önce hermafrodit olduğunu ve yaradılışla birlikle erkek ve dişi olarak
ayrıldığını iddia etmişlerdir. Buna göre Güneş eril, dünya dişildir. Aslında
dişil özellik en çok Ay ile kendini belli etmektedir.
Simyadaki bir başka düalite de macrocosmos / microcosmos ‘dur. Bu ikisi
arasındaki benzerlik de daha önce gördüğümüz gibi ifadesini zümrüt
tabletlerde bulmuştur. Bir başka görüş de insanın doğuşunun evrenin doğuşuna
benzediği yönündedir.
Simyadaki bir önemli kavram da düalitenin yanında üçlemedir. Ünlü
simyacılardan Robert Fludd “Üç dünya vardır : arketipler dünyası,
macrocosmos ve microcosmos; yani, Tanrı, Doğa ve İnsan.” demektedir.
Bu üçleme elementlerde de karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Tanrı’da bir üçleme
var ise insanda da ruh,can,beden olarak üçleme vardır. Bunun elementler
dünyasına yansıması ise , Kükürt, Tuz ve Cıva şeklindedir. Burada
anlaşılması gereken bildiğimiz anlamda kükürt, cıva ve tuz olmamakta, ancak
bunların temsil ettiği prensipler olmaktadır.
Aslında kükürt ve cıva iki karşıt prensip olup aralarında tuz ortayı temsil
etmektedir. Kükürt aktif olanı temsil etmekte olup erildir. Cıva ise tam
tersi olarak pasif olanı temsil etmekte olup dişildir. Tuz ise ikisini
arasında bir bileşim olup , gövdeyle ruhun bağlanması gibi bağlayıcı bir
görev yapmaktadır.
Kükürt – Cıva karşıtlığı aşağıdaki gibi de özetlenebilir : (Hutin)
Kükürt > Eril – Aktif – Sıcak – Sabit
Cıva > Dişil – Pasif – Soğuk – Uçucu
Bazı simyacılara göre bu prensipler baba/anne düalitesini göstermekte ve
ayrı duran bu prensipler , çeşitli şekillerde birleşip yeni maddelerin
oluşmasını sağlamaktadırlar.
Bazı simyacılar üç prensip ile dört elementi birleştirmeye çalışmışlar ve
aşağıda özeti görülen sonuca varmışlardır (Albert Poisson , Théorie et
Symboles des Alchimistes, Paris,1891) :
Kükürt Toprak (Görülebilir, Katı)
(Sabit) Ateş ( Gizli,sübtil)
Tuz Ether
Cıva Su (görünür, likit)
(Uçucu) Hava ( Gizli,gaz)
Bu arada dikkat edilmesi gereken bir nokta da simyada her sıvının Su, her
katının Toprak, her gaz Hava ve de her ısı kaynağı Ateş olarak
adlandırılabildiğidir.
İslam'da Simya
Simyanın Arapça'sı "al kimiya"dır. Kimiya kelimesi de Grekçe'de
"dönüştürme sanatı" anlamına gelen chumeia'den (veya Çemeya) veya "altın
yapan sıvı" anlamına gelen Güney Çinli kim-iya'dan gelir. Grek ve sonraki
Helenistik yazılar genelde İslam bilimin arkasındaki itici güç olarak kabul
edildiğinden kelimenin Grek kaynağı genel kabul görmüştür.
İslam açısından al kimiya maddi ve ruhsal olarak nesneleri en yüksek
mükemmellik şekline dönüştürme sanatı anlamına gelir. Kimiya ayrıca dönüşümü
gerçekleştiren katalizör anlamına gelerek aynı zamanda iksir (al iksir) ve
"felsefe taşı" (hajar al falasifah) anlamlarında kullanılır. İdeal iksiri
bulmak dünyanın birçok kültüründe kadim bir arayıştı. Metalleri en mükemmel
biçimlerine (altın), madenleri en güçlü konumlarına ve doğru iksirin
ölümsüzlüğü getirebildiği inanılırdı. Her madde türü, örneğin metaller aynı
elementleri içerdiği varsayılıyordu. Doğru kimiya veya iksir elementleri
ideal düzene koyarak, söz konusu metalı basit bir biçimden mükemmel bir
biçime değişmesini sağlardı. Örneğin bakırı altına çevirmek.
Diğer bir bağlamda, simyanın felsefi teorisi ruhun arınmasını açıklamak için
kullanılmıştır. Simyanın terminolojisi ve işlevleri alegorik bir üslupla
ruhun vasat, dünyevi, kirlenmiş halinden saf mükemmelliğe dönüşümü için
uygulanmıştı. Ayrıca psikolojik kuramlar alegorik olarak kimyasal
özelliklere çevrilmişti. Mistikler için iksir imansızı hidayette erdiren
ilahi hakikat sembolüydü. Sufi edebiyatında ruhani mürşit müridin rununu bir
tür ruhsal simya süreciyle arındırır. Ruhsal konularda simya unsurlarının
kullanımı, insan ruhunu evrenin içerdiği güç ve prensiplerinin bir
mikrokozmosu olarak gören ortaçağı İslam dahil olmak üzere kadimlerin dünya
görüşlerini yansıtmaktadır.
Tarihi özgeçmişi
Müslümanlıkta görülen simyanın kadim kökenleri vardır. Simyanın kökeni
birçok peygamber ve bilginden Adem'e dek atfedilmişti. İntikal zinciri kadim
dünyanın üstatları, Aristo, Galen, Sokrates, Plato ve diğerlerine dek iner.
Müslümanların bu sanatı bu üstatlardan aldığı düşünülür. Haz. Muhammet'in (ölm.
632) bu sanatı tasvip edip ettiği söylenir ve damadı Haz. Ali ibn Abi Tãlib
(ölm. 661) onun hamisi olarak görülür. Haz. Ali'nin torunu Ja'far al-Sadiq (ölm.
765) sanatı yayan bir sonraki kişi olarak kabul edilir. Ümeyyi prens Hãlid
ibn Yazid (660-704) simyayı uyguladığı gibi himaye edip ilgili eserleri
Grekçe ve Süryanice'den (Arameikce) Arapça'ya tercümelerini teşvik ettiği
kaydedilir. Efsaneye göre simyayı farklı ülkelerde süren uzun bir arayıştan
sonra bulduğu Marianos adında Süryani bir keşişten öğrenmişti. Ja'far al-Sadiq'in
müridi olduğu kabul edilen Jabir ibn Hayyãn (ölm. 815) simya üzerinde 300
eser yazdığı söylenir. Dolayısıyla, bu efsaneleşmiş tarihi kişinin adı
yetkin üstatlık ima etmeye başlamıştı.
Jabiri Külliyatı - Bu efsanevi tasvirlere rağmen, modern araştırmalar İslami
simyanın gelişmesini 9. asra atfetmektedir. Jãbir ibn Hayyãn ilk önemli
simyager olarak kaydedilir, ancak ona atfedilen eserlerin çoğunu yazdığı
şüphelidir ve 10. asır gibi tarihlerde ortaya çıkmıştı. Merhamet Kitabı,
Dengeler Kitabı, Yüz ve Oniki Kitabı, Yetmiş Kitap ve Beş Yüz Kitap bu
külliyatın önemli eserlerindendir. İhvan-us Safa (İkhwân al-Safu - Saflık
Kardeşleri) muhtemelen simya teknikleri, aletleri, malzemeleri ve görüşleri
konusunda önemli bir kaynak olan Jabiri külliyatına katkıda bulundular veya
en azından etkilediler.
Külliyatta yer alan kükürt-cıva metal kuramına göre bütün metaller
özelliklerini tayin eden değişik orantılarda bu iki elementi veya temsil
ettikleri prensipleri taşımaktadırlar. Kükürt sıcak/kuru ve cıva soğuk/nemli
özelliklerini neden oluyordu. (Aristo bu dört unsurun - sıcak, kuru, soğuk,
nemli - ateş, toprak, su ve havayı temsil ettiklerini iddia etmişti) Kükürt
ve cıva, ayrıca erkeksi ve dişi unsur olarak tanımlanan maddenin pozitif ve
negatif yönlerini içerirler. Dengeleri Kitabı metallerin zıt elementler
tarafından üretildiklerini iddia eder. Her cisim onun birleşimi olan
unsurların dengesini ifade eder ve bu armoni sayısal olarak semayı yöneten
müziksel armoni ile ifade edilir. Unsurların kalite farkları ve yoğunluk
dereceleri müzik ıskalasına tekabül eder. Ayrıca her cisim iki içsel ve iki
dışsal kalitenin dengesini temsil edip her metal iki içsel ve iki dışsal
kalite ile ifade edilir. Dolayısıyla, bir metalin başka bir metala dönüşümü
bir iksirin etkisiyle içselin dışsal potansiyel ve mevcut unsurlarının
birbirine orantı ayarlaması ile mümkün olur. Her metal diğer birinin zıttı,
içi dışa ve dışı içe çıkmış şeklidir. Dönüşüm basit olarak iç ve dış
kalitelerin yer değişmesidir. Bu da aynı bir hekimin tedavi için verdiği
hastalığa ters ilaç gibi. Başka bir deyişle iksir simyagerin ilaçlarıydı.
Jabiri külliyatına göre belirli dönüşümler için belirli iksirler vardır.
Ancak, her türlü dönüşümü gerçekleştirebilen bir ana iksir vardır. Jabiri
külliyatından "70 Kitap"ın yazarı teori ve uygulama arasında önemli ve özgün
bir ağ kurmakta ve damıtma ile fiziksel oluşumlar sadece elementlere değil
aynı zamanda zıt kalitelerine de ayırmak mümkün olduğunu yazmıştır. Organik
maddelerin ısıya tabi tutulunca ortaya çıkan tutuşabilir ve tutuşmayan
gazlar "ateş" ve "hava"yı, damıtılıp yoğunlaşan sıvı "su" ve kalan tortu
"toprak" elementleri temsil ederler. Yazar sonrada bu elementleri her
birinin oluştuğu zıtlar çiftine ayırmaya çalışıyor. Ayrıca bu işlemin sadece
organik maddeye değil ama en sert taşların bile damıtılabileceğini iddia
etmekte. Bir Jabiri buluş sayılan organik maddelerin damıtılmasından elde
edilen iksirler simyanın tıbbi yönünü göstermektedir. İksir arayışı ile
Jabiri eserler al-Razi'nin eserlerine benzerlik arz ederler.
Al-Razi - Hekim ve filozof Muhammad ibn Zakariya al-Râzi (ölm.. 925) simyaya
önemli etkisi olan ikinci Müslüman simyagerdir. Metallerin kükürt ve cıva
unsurları teorisine tuzluluk unsurunu ekledi. Simyada kükürt, cıva ve tuzdan
oluşan üç unsurun bulunduğuna dair popüler teori Avrupaya geçerek Batı
Simyada önemli bir rol oynamıştı. Al-Râzi'ye göre cisimler aralarında boşluk
bulunan görünmeyen elementlerden (atomlar) oluşur. Bu elementler sonsuzdur
ve belirli bir hacmi vardır. Bu kavram modern fizikteki madde yapısına
oldukça yakın gözükmektedir. Al-Râzi'nin kitapları Sirr al asrãr (Sırların
Esrarı) ve Madkhal al-ta'limi (Talime Başlangıç), özellikle İran'da 10. asır
İslam dünyasında uygulanan simyanın prensip ve tekniklerini anlamak
açısından önemli kaynaklardır. Bu eserlerde kimyevi maddelerin yapıları,
tepkileri ve inceleme aletleri konusunda dikkatle incelenmiş ve doğrulanmış
veriler sitemli sınıflandırmalar altında aktarılmaktadır. Dili simya
eserlerinde görülen mistik ve muğlak ifadelerden uzak, açık ve anlaşılırdır.
Çok sayıda Jabiri eserler arasında al-Râzi sadece Merhamet kitabından söz
etmekte, belki de diğer eserlerin zamanından sonra yazıldığı içindir.
Diğer Üstatlar - Muhammad ibn 'Umayil (10. asır) simya üzerinde iki esas
kitabından dolayı önlüydü: Kitab al-ma' al-waraqi (Gümüşlü Su ve Yıldızlı
Toprak Kitabı) ve Kitäb al ilm al-muktasab. 'Ali ibn Wahshiyâ'nin (10.
asırlı efsanevi bir kişi) eserleri İslam'da simya geleneği konusunda adeta
bir ansiklopedi kadar bilgi vermekte. Simyagerler ve sanatları konusunda
önemli bir bilgi kaynağıdır. Ayrıca konu üzerinde simyager olmayan önemli
kişilerin görüşlerine de yer vermektedir. Bu sıralarda derlenen ancak yazarı
henüz tespit edilemeyen önemli diğer bir eser de batıda meşhur Latince
tercümesi ile Turba Philosophorum olarak bilinen Musbaf al-jamâ'ab, eski
çağlarda Pitagoras'ın yönetimde simyagerlerin bir toplantıda Archelaus'ün
Sokrates öncesi dokuz filozofun doktrinlerini kaydettiğini aktarır. Maslamah
al-Majriti (ölm. 1007?) Rutbat al-hakim (Bilginlerin Adımları) adlı ünlü
simya kılavuzunun yazarıydı. Ayrıca Ghayat al-hakim (Bilginlerin Gayesi)
başlıklı maji kitabı da büyük rağbet görmüştü ve batıda tercüme edilmişti.
Bir sonraki asırda önemli bir simyager Husayn 'Mi al-Tughra'i (ölm. 1121?)
1112 yılında yazdığı Kitãb haqa 'iq al-isthishad fi-al-kimiya' (Simya
Konusunda kanıtlanan Gerçekler) kitabıyla simyayı savunarak Ibni Sina'nın
inkarlarına karşı sert çıkışlarda bulunmuştu. Simya konusunda daha sonra
Mısırlı Aydamir ibn 'Mi al-Jildaki (ölm. 1360) kendisinden önce simya ve
maji konusunda bütün yazılanları özetleyerek yorumlamıştı.
İnkar ve Muhalefet
Yaygın Olmasına rağmen simya bütün Müslüman bilginler tarafından kabul
görmedi. İbni Sina (ölm. 1035) simyanın fuzuli bir uğraş olduğunu ve insanın
doğayı taklit edebileceği iddiasını çürütmek üzere savlar ortaya koydu.
Simyagerlerin sadece dış görünüşü itibarıyla kıymetli metallere benzeyen bir
şeyler imal edip basit metallerin esasında değişmediğini. Ünlü Kuzey
Afrikalı İbni Haldun (ölm. 1406) da Arap-İslami simya uğraşlarını
eleştirmişti. O simyayı basit metalleri altına çevirecek bir iksiri
hazırlamak ve aramak amacıyla elementlerin özellik, fazilet ve huylarının
etüdü olarak tanımlamıştı. İksir için kullanılan elementler arasında hayvan
dışkıları, sidik, gübre, kemikler, kuş tüyleri, kan, saç, yumurta, tırnak ve
metaller vardır. İksirin hazırlanmasında kullanılan özütteki elementleri
ayırmak için damıtmak, süblimasyon, kalsinleme, kavurma ve başka teknikler
kullanılırdı. Simyacılar, bu yöntemlerle doğru iksir elde edilirse kurşun,
bakır ve kalayla birlikte ısıtılıarak altın edilebilir. İbni Haldün
simyagıcların mekanik ve teknik ilşlemlerle yapılması öngörülen
dönüşümlerinin doğa işlevlerini mükemmelleştirmek amacını taşıdığını inkar
etmişti. Ayrıca Khalid ibn Yazid'e afdedilen eserlerin doğruluğunu
eleştirdi, vcerdiği gerekçe olarak da İslam'da gelişmiş bilimler ve sanatlar
o denli erken bir dönemde henüz gelişmemiş olmalarıydı.
Batıya Etkisi
Islami simya genelde tercümeler aracılıyla batıya 12. asırda getirildi.
Simya üzerine Arap eserlerin en eski Latince tercümesi genelde Robert of
Chester'nın 1144 tarihli "De compositione alchemiae" olduğu sanılır. Bazı
araştırmacılar onun daha geç bir tarihte yazılmış sahte bir Latince eser
olabileceğini iddia etmişlerdir, ancak bu son derece karmaşık bir konudur ve
daha çok araştırma gerektirir. Gerard of Cremona (1114-1187) Jabiri Yetmiş
Kitap'ı Latince'ye çevirmiştir translated the "De aluminibus et salibus" ve
"Liber luminis luminum" onun tercümeleri olduğu inanılır. İlg özgün Avrupalı
simya yazısından (the Ars alchemia, c. 1225, attributed to Michael Scot, d.
1232) önce Arapça'da tercümeler olabilecek diğer eserler İbn Dina'nın "De
anima", "Turba philosophorum", "Zümrüt Tablet", "Yaratılış'ın Sırrı" ve al-Razi'nin
"Sırrın Esrar"dır. Böylece 13. asrın ortalarında önemli İslami simya
eserlerinin çoğu Avrupa'da bilindiği gözükmektedir.
Mistik Simya
Pratik simyanın teorilerine ve sembollerine geçmede önce mistik simyayı
incelemek gerekmektedir. Böylece pratik simyada da madde ile yapılan
benzetmede aslında insana ait sonuçlar çıkarılabileceği çok rahat
gözükecektir.
Simyanın, maddenin içinde sağaltım ile altını keşfetmesi, bir bakıma
insandaki Tanrısal tözün ortaya çıkarılması ile benzerlik göstermektedir.
Metallerdeki hastalığın, kirin yok edilip altının ortaya çıkarılması gibi ,
uzun bir süreçten sonra da insandaki tanrısal töz açığa çıkabilir ve kişi
İyi için çalışabilir. Ars Magna , bu açıdan insan için de kullanılabilir, bu
anlamı ile inisiyasyonu da temsil etmektedir.
Ars Magna ile insan Tanrı ile birleşebilmekte, kendini maddeye bağlayan
bağlardan kurtulabilmektedir.
Bu bağlamda Felsefe taşı da mutlak olana , tanrısal töze kavuşturan bilinç
anlamını kazanmaktadır. Aynı şekilde İksiri içip ölümsüzlüğe kavuşmak da
ruhun ölümsüz olduğunu anlamak anlamına gelmektedir.
Öyleyse kendi içindeki Tanrısal tözü bulmak isteyen kişi , tıpkı maddenin
saflaştırılması gibi , kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli
olan , içindeki Felsefe taşına ulaşmalıdır. Simyada kullanılan yöntemler
ezoterik olarak inisiyasyonu da bu anlamı ile temsil etmektedir.
Bu , en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulmaktadır. VITRIOL aslında
Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle
“Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem” dir ve
“Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına
gelmektedir. Bu pratik simyada kayıp taş ya da mineral olarak düşünülmekle
beraber, aslında insanın Tanrı’yı , tanrısal olanı kendi içinde bulacağı
anlamına da gelmektedir.
Bu şekli ile simya gerçek bir ezoterik doktrin olup günümüzde de bazı
prensipleri ile yaşamaktadır.
Vitriol Nedir?
Vitriol bir simya terimidir. Latince’de 7 sözcükten oluşan “Visita Interiora
(Interiorem) Terræ (Tellus) Rectificando Invenies Occultum (Operae) Lapidem”
cümlesindeki sözcüklerin baş harflerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş
sembolik bir ifadedir. Bu cümle Türkçe’ye “Dünyanın derinliklerini (içini)
ziyaret et, damıtırken (arıtırken) gizli taşı (felsefe taşı'nı) bulacaksın.”
biçiminde çevrilir. Bu cümledeki yeraltına inme sembolizmiyle belirtilmek
istenen, pek çok inisiyatik tradisyonda cehenneme iniş olarak ifade edilen
deneyimdir. Bu cümlede simgelenen anlam “arınıp saflaşmak istiyorsan
cehenneme iniş deneyimini yaşamalısın” olarak ifade edilir.
Kaynak: Semboller Ansiklopedisi,Ruh ve Madde Yayınları
Pratik Simya
Simyanın en bilinen ve en yaygın şekli pratik simyadır. Simya pratiğini
gerçekten bilinçli ve dönemine göre oldukça bilimsel yapan üstadların yanı
sıra bir çok maceraperest de bu konu ile uğraşmışlardır. Ancak o dönemden
kalma prensipler, özellikle de metodlar günümüz kimyasına da temel
oluşturmuştur.
Simyacı için amaç Felsefe taşını elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi
uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği ilk
maddesini dikkatli seçmek zorundadır. Latince Materia Prima diye
adlandırılan ilk madde çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem
taşımaktadır. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak Cıvaya
karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak,
mükemmel olmayan, kişiyi temsil etmektedir.
Simyacı kendi laboratuarını da kendi kurmak zorundadır. Aletlerini kendi
temin etmeli ve laboratuarını bütün gözlerden uzak bir yerde oluşturmalıdır.
Simyacı için çalışmalarına başlayacağı zaman çok önemlidir. Simyacılar genel
olarak İlkbaharda Güneş Koç burcundayken çalışmalarına başlarlar. Bazen Boğa
ya da İkizler de çalışmak için uygun zaman olmaktadır. Ancak, İlkbahar
doğanın canlanmaya başlamasını, bir tür doğumunu sembolize ettiği için,
böyle bir çalışma için de en uygun zamandır.
İlk madde ile uygun zamanda çalışmaya başladıktan sonra, gelen aşama hasta
olan ****lin temizlenmesi, arınması işlemidir. Bunun için gizli ateş , ignis
innaturalis gerekmektedir. Bu elleri ıslatmayan su ya da alevsiz yanan ateş
diye açıklanmaktadır.
Bütün bunlar hazırlanıp uygun şekilde hazırlandıktan sonra hermetik olarak
kapatılmış bir kap içine , ya da yaygın adı ile Filozofik yumurtanın içine
konduktan sonra, tıpkı kuluçkada olduğu gibi burada sabit bir sıcaklıkta
beklemek üzere, Athanor adı verilen fırının içine konur. Yumurta aynı
zamanda yaradılışın da bir sembolüdür.
Burada da görüldüğü gibi pratik simya ile ezoterik simya arasında büyük bir
paralellik vardır. Adayın yetişebilmesi için içinde yakmayan bir ateş olması
gerekmektedir. Hermetik kap ise dış etkilerden uzaklaşmayı temsil
etmektedir. Yumurta sembolizmi ise zaten adayın yeniden dünyaya geleceğini
göstermektedir.
Bazı simya metinlerine göre de Materia Prima içinde Cıva ile belirtilen
pasif prensibin yanında Kükürt ile belirtilen aktif prensip de vardır ve
bunlar yumurtanın içinde etkileşime girerler. Daha sonra bunların ölümü ile
Bilge Cıvası doğar. Bu siyah olandır. Bu yine mükemmel bir mtal değildir ,
ancak bu da bir aşamadır. Daha sonraki aşamada ise beyaz olan açığa çıkar.
Albedo diye adlandırılan bu beyazlık aşmasında Rosa Alba, Beyaz Gül ortaya
çıkar. Bu aşamanın sonucu kırmızı olan Bilge Kükürdü ile tamamlanır. Son
aşama ise Kırmızı kükürt ile beyaz cıvanın birleşimidir. Bu Kutsal birleşme
sonucu Felsefe taşı ortaya çıkar.
Bazı metinlerde Felsefe taşı “AZOT” olarak adlandırılır. Bu doğal olarak
bildiğimiz azottan farklıdır. Felsefe taşı bütün maddelerin başı ve sonu
olarak görülmektedir. Bu yüzden Azot sözcüğü de bütün alfabelerde ortak olan
A ile başlamakta, sırası ile Latin , Yunan ve İbrani alfabelerinin son
harfleri olan, Z,O ve T ile bitmektedir.
Simyanın pratiğine de baktığımızda ezoterik yön açığa çıkmaktadır. Bu
aşamalar aslında adayın inisiyasyon yolunda kat ettiği mesafedir.
Simya'nın Tarihi
Simyanın tarihi çok eski devirlere uzanmaktadır. Aslında ilk devirlerde
kimya ve simya tarihi ortaktır denebilir. İnsanın ilk bu kavramlar hakkında
düşünmesi ve kullanması kuşkusuz ateşin elde edilmesinin öğrenilmesi ile
başlamıştır. Daha sonra mtalleri kullanmayı ve doğal halinden saf haline
getirmeyi öğrenen insan zamanla madde üzerine düşünmeye başlamıştır.
Aslında mtallerin maden filizinden elde edilmesi de ezoterik simyada sık
kullanılan bir örnektir. İnsan da filiz içinde saflaştırılmayı bekleyen mtal
gibidir denir.
Her durumda, madenin filizden ayrılması , simya için önemli bir örnek
oluşturmuştur. Filizinden ayrıştırılan mtalin geçirdiği evreler gibi , altın
da pisliklerinden arınabilir diye düşünülmüştür.
Simyanın tarihi altının maden filizinden elde edilmesiyle başlar diyen görüş
bir yana , tarihçiler simyanın Mısır’da doğduğu konusunda ısrarlılardır.
Aslında Mısır’da altın elde etmek bir ruhban sınıfının elinde olduğundan iki
görüş de birbirine yakın kabul edilebilir. Doğuda, Çin ve Hint’te de
simyanın varolduğu bilinmektedir. Ancak biz kendimizi simyanın batı
dünyasındaki tarihi ile sınırlayacağız.
İlk simya bilgilerinin Hermes Trimegistus, Üç Kere büyük Hermes, tarafından
verildiği söylenir. Bu ise daha önce de belirttiğimiz gibi , insanlığa bütün
bilgileri veren Mısır tanrısı Thoth’un Yunanlaşmış halinden başka bir şey
değildir. Hermes Trimegistus Orta Çağ simyacıları tarafından tanrısal
bilgileri bilen ve veren, ilk mürit olarak görülmüştür.
Orta Çağ boyunca varolan simya sadece Mısır’dan gelme değildir. Karmaşık bir
kökeni vardır, daha doğrusu bir çok kültürden farklı şekillerde
etkilenmiştir.
Yunan kültüründen simyaya geçen en önemli teori elementler teorisidir. Eski
Yunan’da maddenin yapısı ile ilgili iki önemli teori gelişmiştir. Bunlardan
biri atom teorisi öteki de elementler teorisidir. Kökenleri daha eskiye de
dayansa dört elementin teori haliyle sunulması Eski Yunan’da olmuştur.
MÖ Yedinci yüzyılda yaşayan Thales , doğanın akıl ile anlaşılabileceğini
savunmuş ve suyun dünyanın ana prensibi olduğunu iddia etmiştir. MÖ 610-545
yılları arasında yaşadığı düşünülen Anaximandros apeiron diye adlandırdığı
amorf bir prensibi ortaya atmıştır. Anaximenes ise her şeyin kökeninde hava
olduğunu söylemiştir. Heraklit’e göre ise bu prensip ateştir.
MÖ 540-450 yılları arasında yaşayan Parmenides ise daha ilginç bir görüş
geliştirmiş ve evrenin aslında Tek olduğunu ve farklı görüntüler aldığını
savunmuştur. En büyük karakteristiği hareketli olması , devamlı form
değiştirmesidir.
MÖ 485-425 yılları arasında yaşayan Empedokles için ise ateş, hava,su ve
toprak maddeyi oluşturan dört elementtir ve aşk adı verilen çekim kuvveti
ile Parmenides’in evrenine benzeyen evreni oluştururlar. Ancak Nefret adı
verilen itim kuvveti ile itildiklerinde çözülmeler olur.
Dört element düşüncesinin Orta Çağlar boyunca varolan şekli kuşkusuz
Platon’un ve özellikle de Aristo’nun eseridir. Platon elementleri geometrik
formları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Ancak simyadaki teori büyük ölçüde
Aristo’nun teorisidir.
MÖ 384-424 yılları arasında yaşayan Aristo, bir çok konuda olduğu gibi dört
element teorisi ile de Orta Çağ boyunca tek otorite olarak kalmıştır.
Aristo’ya göre ilk madde çeşitli formlar alabilmektedir. Bu alınan formlar
da bazı temel özelliklere bağlıdır. Bu özellikler dört tanedir : Sıcak,
soğuk, kuru, ıslak. Buna göre
Ateş : Sıcak – Kuru
Hava : Sıcak – Islak
Su : Soğuk – Islak
Toprak: Soğuk – Kuru
olarak özellik gösterirler. Bu da simyada kullanılmıştır.
Aristo ile olgunluğa ulaşan elementler teorisi ve Mısır kaynaklı simya
İskender’in fetihleri ile beraber karşılaşma olanağı bulmuş ve bir senteze
ulaşmıştır. Bu senteze doğu kökenli okültizm, Yahudi ve Hristiyan mistisizmi
de karışarak, Orta Çağdan itibaren simyacıların temel teorilerini
oluşturmuşlardır.
Yunan-Mısır sentezi simya ile ilgili en önemli belge MS. üçüncü yüzyıldan
kaldığı sanılan Leyden papirüsüdür. Dördüncü yüzyıldan itibaren ise simya
eğitimi yaygınlaşmıştır. Özellikle Panopolis’li Zosimus simyayı daha
ritüelik bir hale getirmiştir.
Bu dönemde, özellikle İskenderiye’de simya üzerine bir çok eser ortaya
çıkmıştır. Bu eserler arasında Hermes, İsis gibi tanrısal kişiliklerin
yazdığı varsayılan eserlerin yanı sıra Keops gibi hükümdarların, Platon,
Pythagoras, Tahles gibi filozofların ya da Zosimus gibi simyacıların
yazdıkları söylenen eserler de vardı. Bunlar Felsefe taşından ve
ölümsüzlükten de söz etmekte , aynı zamanda simyanın ezoterik yanını da
ortaya koymaktaydılar.
Simya daha sonra Bizans’ta da varlığını sürdürmüştür. İmparator Heraklius
Simyayı desteklemiştir. Ancak Bizans’ta simya çok gelişememiş, daha sonra da
Batıya geçmiştir.
Arapların Mısır’ı işgal etmesi , simyanın İslam dünyasına da girmesini
sağlamıştır. Arap kültüründe İslam öncesinde simya hakkında yazılan eserler
bilinmemekle birlikte, Mısır’ın işgalinden sonra bu konuda yazılan eserlerde
bir patlama olmuştur. Bütün İslam dünyasında Arapça tek resmi dil olduğu
için , eski Mısır ve Yunan eserlerinin Arapça’ya yapılan tercümeleri de
bütün İslam dünyasına yayılmış, bu konuda çalışmaların çoğalmasını
sağlamıştır.
Müslüman simyacılar arasında en tanınmışı kuşkusuz Batıda Geber adıyla
tanınan Abu Abdullah Cabir ibn Hayyan’dır. Cabir’den kalan eserlerin bir
bölümü Corpus Jabirianus adıyla toplanmıştır. Çoğu kaybolan bu yazılarda
simya kadar İslam’ın ezoterik açıklamalarının da varlığı bilinmektedir.
Cabir bu yazılarda ezoterik bilgi vermesine rağmen olabildiğince açıklama
yapmıştır.
Simyanın Orta Çağ Avrupa’sına geçişi göreceli olarak daha geç olmuştur.
Özellikle Arap istilaları ve Haçlı seferleri sırasında bu kültürle tanışan
Batı dünyası Orta Çağın sonlarına doğru simya ile ilgilenebilmiştir. Simya
anlamına gelen Alchemy/Alchimie sözcüğünün ve simyada kullanılan Alkol,
Alambik, Elixir gibi sözcüklerin Arapça’dan gelmiş olması da bu kökeni
ortaya koymaktadır.
On üçüncü yüzyılın ilk yarısından itibaren Fransisken manastırlarında simya
yaygınlaşmaya başlamıştır. Buradan Robert Grossetête tarafından Oxford’a da
geçen simya, burada da popüler olmuş ve Robert Grossetête’in öğrencilerinden
biri olan Roger Bacon da bu konuda oldukça sivrilmiştir. Simya kadar
astroloji ve okült bilimlerle de ilgilenen Bacon sonunda kilisenin de
dikkatini çekmiş ve bu yüzden hapse girmiştir. Daha sonra gizemli bir
şekilde ortadan kaybolan Bacon, simyacıların ölümsüz olduğu konusunda
rivayetlerin çıkmasına da neden olmuştur.
1240 – 1311 yılları arasında yaşamış olan ve Rosarium Philosophorum adlı
eserin de yazarı olan Arnaud ve Villeneuve de bu konuda zamanının tanınmış
isimlerindendir. Villeneuve simya kadar astroloji ve tıpla da uğraşmıştır.
Eserleri ise ölümünden sonra yakılmıştır. Villeneuve’den etkilenen iki
Fransisken de simya konusuyla ilgilenmişlerdir, bunlar Raymond Lulle ve Jean
de Rupescissa’dır.
Fransiskenler kadar Dominikenler de simya ile ilgilenmişler ve 1193-1280
yılları arasında yaşayan ve Büyük Albert adıyla da anılan Albert de
Bollstaedt Dominikenlerin arasından çıkmıştır.
Her şeye rağmen On üçüncü yüzyılın sonuna kadar simyacılar manastırlarda
rahat rahat simya ile ilgilenebiliyorlardı. Ancak zamanla simya kilisenin
tepkisini çekmeye başlar. Bu arada manastırlar dışında da simya ile
ilgilenen kişiler türerler. Artık Hermes’in bilimi ile kilise karşı karşıya
gelmeye başlar. Ancak Kilise önlemini almakta gecikmez ;1317’de Papa Jean
XXII bir karar yayınlayarak (Spondent quas non exhibent) sahte altın
yapanları ve simyacıları mahkum eder. Buna göre simyacılar fazlasıyla
çoğalmışlardır.
Bu sırada gizemli bir kişinin simyanın sırlarını bulduğu konusunda bir
rivayet yayılmıştır. Bu kişi Nicolas Flamel’dir. 1330 – 1418 yılları
arasında yaşadığı söylenen Flamel , söylentiye göre “Yahudi Abraham” isimli
, simyanın sırlarını veren bir kitap bulmuş, ve yıllarca karısı Pernelle ile
uğraşarak buradaki şifreleri çözmüş ve bu sanatın sırrına vakıf olmuştur.
On beşinci yüzyılda gelişen simyada döneminin en önemli isimlerinden biri de
Basil Valentin’dir. Yaşamı hakkında tam bir bilgiye sahip olamadığımız
Valentin özellikle “On iki Anahtar” isimli eseri ile ünlüdür.
Simya Rönesans ile birlikte en yüksek noktasına ulaşmış ve bu dönemde Kabala
, büyü, Yeni Plantonculuk gibi diğer ezoterik doktrinler de simyaya katkıda
bulunmuştur. Bu dönem ayrıca Rose-Croix gibi gizli örgütlerin de ortaya
çıktığı bir dönemdir. Bu dönemde Denis Zachaire,John Dee gibi ünlü
simyacılar da ortaya çıkmıştır.
Dönemin en önemli ismi kuşkusuz 1493 doğumlu Paracelsus’dur. Maceralı bir
hayat yaşadıktan sonra 1541 yılında hayata gözlerini yuman Paracelsus,
kariyerine önce doktor olarak başlamış, bir çok maceradan sonra şifacılığı
ile ün kazanmıştır. Doktor olmasına rağmen, simyanın tıptan ayrılamayacağını
söylemiş ve doğa ve insan üzerine çalışmıştır. Macrocosmos ve microcosmos
üzerine düşünce sistemini kuran Paracelsus, tuz, kükürt, cıva ile ruh, can,
beden ilişkisini de savunmuştur. Ezoterik düşüncenin ifadelerini iyi bir
biçimde ortaya koyan Paracelsus , Rose-Croix örgütünü de büyük ölçüde
etkilemiştir.
On yedinci yüzyılda simya ile ilgili çalışmaların büyük bölümü Rose-Croix
tarafından yapılmıştır. İngiltere’de de Robert Fludd bu düşünceyi
sistematize etmiştir.
On yedinci yüzyıl sonundan itibaren ise okült bilimlere olan ilgi yavaş
yavaş azalmış, materyalizm ön plana geçmiştir. Eski öğretiyi savunan
örgütlerin varlığını sürdürmesine rağmen simya artık popülerliğini
yitirmiştir.
Günümüzde simya artık mistik/ezoterik anlamı ile sürmektedir. Ezoterik
düşünceler çağlara göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir, simya da bunun
özel bir türüdür. Zamanın doldurmuş ancak ezoterik içeriği ve sembolizmi ile
yaşayan, tarihçilerin ilgisini çeken bir düşüncedir.
Simya ve Tamil Siddharlar
Yazan Joseph Caezza
Çeviri: Kemal Menemencioğlu
Bu yazının İngilizce'si Alchemy web sitesinde bulunmaktadır
Geleneksel Hint Tıbbı, Ayurveda'nın ilkeleri o denli iyi tanındığı bu aç
Yeni Çağ coşkunluğunda, Batı halen Güney Hintli Tamil Siddhar geleneği
konusunda bilgisizdir. Oysa Gül-Haç simyagerlerin geleneğine harika bir
paralel temsil etmektedir. Nasıl Gül-Haç geleneği menşeini "Atlantis"in
mirasçısı kadim Mısır olarak gösteriyorsa, aynı şekilde Tamil Siddharlar
menşeini yaklaşık 10,000 yıl önce büyük bir tufanda yok olan ileri bir
uygarlığa addediyor. Rivayette göre bu kayıp kıta Madagascar'dan Avustralya
uzanıyordu ve Sri Lanka onun merkezi topraklarını oluşturuyordu.
En erken devirlerinde bile çok yüksek bir seviyede olan Kadim Mısır Yüksek
Kültürü aniden ortaya çıkıyor. Onun üstünlükleri arasında yüksek rekoleli
tahıl, dakik bir takvim sistemi, nevro-cerahi dahil gelişmiş tıp ve en
önemlisi yüksek bir şuur haline hitap ettiği görülen tam oluşmuş bir
hiroglif dili. Bu gelişmeler neolitk kaostan aniden doğmakta. Aynı şekilde
en eski tarihi kayıtlarda dahi Tamil dili dünyanın en sofistike dil
sistemlerinden biri olarak gözükmektedir. Gelişme sürecinin bulunmaması, hem
Tamil, hem de Mısır kültürü varlığını jeolojik felaketlerde yok olan çok
ileri uygarlıklarının en büyük bilginleri tarafından korunan kalıntalara
borçludur.
Çağdaş araştırmacı Kamil Zvelebil "Murugan'ın Gülümsemesi" adlı eserinde
Güney Hindistan uygarlığını derin bir şekilde kavrayabilmek için kadim Tamil
bilgeleri, Siddharları anlama gereğini açıklıyor. Bu ruhsal devler edebi ve
bilimsel gelişmenin temelini inşa ettiler. Ancak batı simya edebiyatını
andıran anlaşılması zor bir üslupta yazdıkları için ve ritüel ibadete dayalı
ortodoks kast sisteminden alay ettikleri için, Siddharlar her zaman kabul
gören sosyal normların dış çevresinde hareket etmişlerdir. Siddharların
geride bıraktıkları komple bir tıbbı sistemi dışında, oldukça hacimli bir
ezoterik külliyatı ve popüler kırsal şiirler ve şarkılar içermektedir.
Zvelebil Siddhar şiirlerin ortak öğelerini şu şekilde özetliyor: "Yaşam ve
dinin tutucu kurallarına karşı bazen çok sert bir ifade ile dile getirilen
bir protesto; özellikle Brahminler olmak üzere rahiplere karşı acımasız
eleştiri; Brahmanizm'in dini inanç ve uygulamalarına ve hatta genel kabul
edilen Pan-Hint sosyal doktrini ve dini uygulamalarını reddetme; tapınak
yönetimin suiistimallerine protesto; karakter saflığı üzerinde durma; bu
şiirlerin yazarları tarafından belirli psikokinetik ve parapsikoloji dalına
giren diğer güçler kazandıklarına dair iddialar; kullanılan dil müphem ve
simgeli imalarla dolu olmakla beraber halk dili kullanmakta ; sistematik bir
doktrin açıklanılmıyor ve son olarak bütün bu şiirler Siddharlar denilen
bilgelere addedilmektedir."(1)
Bu Roma Katolik Kilisesinin yozlaşmasına karşı tepki gösteren Gül-Haç
manifestolarının ruhunu ve Avrupa'daki 17. asır simya literatürünü
anımsatmıyor mı?
Siddharlar kendilerini yoga, tıp ve simyanın en büyük üstatları olarak
sunmaktadırlar. Adi metallerin altına dönüşümü ön plana alan batılı
hemcinslerinden farklı olarak Tamil bilgeleri kendini-gerçekleştirmenin bir
göstergesi olarak bedensel ölümsüzlüğü veya en azın uzatılmış ömrü esas
alırlardı. Batıda buna paralel olarak "yüceltilmiş beden" kavramı vardır.
Aynı batıdaki gibi sadece inisiyelerin anlamlarına erişebileceği cüsseli
sayıda eser bırakmışlardır. Onların realiteyi "doğanın imzalarını" okuyarak
doğrudan bilmeye yönelik Hermetik görüşe ağrılık vermeleri; Castenada'nın
kullandığı şekilde tefekkürle "görme"ye geliştirme esasları; Schwaller de
Lubicz'in açıkladığı "kalbin zekası anlayışları genelde bilenen doğu
meditasyon tekniklerinin anlayışının çok ötesindedir. Kadim çağlarda bu tür
vizyon bol miktarda pratik uygulamaları olan bir kutsal bilimin temelini
oluşturmuşlardır.
Rameswaram'da kendini-gerçekleştiren en büyük Tamil Siddharlardan biri olan
Patanjali, ünlü "Yoga Sutraları"nda mistik disiplinin esaslarını açıkladı.
Duruş, nefes eğitimi ve tefekkür teknikleri önemli bir role sahip olmalarına
rağmen, gelenek Doğa'nın pratik bilimleri, Kozmoloji, Astroloji, Şifalı
Otlar, Kimya, Simaya ve Tıbbı da içerir. Ayrurveda tıbbı genelde otlar ve
organik tedavilerle ilgili olmasına karşın, Siddharlar inorganik tuzlar,
metaller ve maddeni zehirlere çok önem verirler.
Gül Haçlıların romantik kavramında olduğu gibi Siddharlar gizlilik yemini
ile bağımlıdırlar. Bir yandan yoga disiplinlerini uygularken, diğer yandan
özellikle güçlü ilaçlar vererek insanlara hizmet ederek yerden yere
dolaşırlar. Batıda Roger Bacon, Albertus Magnus ve Basil Valantine gibi
bilgeler simyager olarak efsanevi üne kavuştular. Aynı şekilde, bu Tamil
mistiklerin öykülerini övgüyle dile getiren zengin bir gelenek vardır. 18
Siddhar en yüksek mükemmellik düzeyine erişme konusunda diğerlerine kıyasla
ayrı bir yerde tutulurlar. Günümüzde onların Hindistan'da disiplinlerini
icra ettikleri tarihi yerler ruhsallıkla şarjlı hac yerleridir.
İlk ve ön önemli Siddhar Agastyar, batılı hemcinsi Toth-Hermes'in imajına
uymaktadır. Kendisi Tamil dil ve gramerinin kurucusu olarak görülür ve Sri
Lanka'nın güneyindeki batmış kıtada sangram olarak bilinen iki kadim edebi
akademiyi idare etmişti. Ayrıca zaman öncelerinde sanat ve bilimleri veren
bir kişi olarak gözükmekte. Yazarı olarak üzerinde adı geçen sayısız eser
vardır. Çağdaş Tamil araştırmacılar en az 26 yazarın onun adı altında
yazdıklarını savunurlar. Onlar kimi taklit etmeye çalışıyorlardı?
Agastyar'ın yerel ifritlerle mücadelelerini anlatan bir sürü folklorik öykü
vardır. Hayırlı kılmak ve kılavuzluk etmek üzere Ramayana ve Mahabharata
gibi klasik destanlarda zaman zaman kritik anlarda ortaya çıkar. Geleneksel
rivayetlere göre Agastyar halen Batı Ghat'ların altında Pothigai Tepelerinde
yaşamakta ve zaman zaman samimi müritlere gözükmektedir (2).
Thirumoolar, diğer bir ünlü Tamil ustası yoga birleşmenin "büyük
Çalışama"sını (magnum opus) Şiva'nın kozmik dansını yaptığı kutsal yer
Chidambaram'de gerçekleşti. Thirumoolar'ın esas katkısı Thirmandiram 3000
mısralık bir ezoterik başyapıttır ve mecazi olarak basit metalleri altına
dönüştüren Felsefe Taşından söz ederek insanoğlunun ölümsüz tanrısallığa
götüren yoga yolunu açıklamaktadır. Bu Siddhar bilgeliğin esas klasik
eseridir ve ancak yakın tarihte tercüme edilerek İngilizce okuyanlara
sunulmuştur.
Bir mimar ve yogi-simyager olan Karuvoorar, Thanjavur'daki Brihadeshwara
Tapınağın tasarım ve yapımda önemli bir rolü vardı. Bu yapının yapımımda
kullanılan olağanüstü ustalık yaklaşık aynı zamanda inşa edilen katedralleri
hatta piramitleri anımsatıyor. Popüler bir tur kılavuzu onu Hindistan'ın en
muhteşem tapınaklarından biri olarak tanımlıyor:
"Bu ihtişamlı ve ilginç anıt Hindistan'da World Heritage listesine
girenlerden birkaçı arasında yer almaktadır ve bir kaç ziyarette değer. 31
metrelik tapınağın tepesinde bir kubbe devasal bir Şiva Lingam korumaktadır.
Tek bir granit parçasından kesilen kubbenin 81 ton ağırlında olabileceği
hesaplanmıştır. Kubbe Mısır Piramitlerinde kullanılanlara benzer altı
kilometrelik bir toprak rampadan çekilerek yerleştirildi(3)."
Batılı görüş açısından Bogar Siddharlar arasında en ilginci gelebilir. Orta
Güney Hindistan'da bir kuyumcu ailesine doğan Bogar, ünlü Natha Yogi,
Kalangi tarafından inisiye edilmişti. Rivayette göre tefekkürden gelen
ilhamla Çin'e uçmak üzere kullandığı ilkel bir uçak imal edebilmişti. Ayrıca
buharlı motorla çalışan bir deniz aracı, dokuz zehirli ot ve madden
kullanarak Muruga tanrısının aşınmaz heykelini yaptığı ve günümüzdeki tedavi
edilemeyen hastalıkları tedavi ettiği ve olağanüstü uzun yaşam sağlayan
ilaçlara sahip olduğu söylenen Siddhar tıbbına önemli katkılarda bulunmuş.
Bogar, yaptığı heykelin halen bulunduğu Palani tepesinde nihai mükemmellik
haline erişmiş. Burada karmaşık tapınak resimleri yaşamındaki harikaları
göstermektedir.
Bu iddialar günümüzde Fransa'yı ithal yakıttan kurtarmak çabasıyla sebze
yağlarıyla çalışan bir motor icat eden Hermetik üstadı Schwaller de Lubicz'i
anımsatmaktadır. Tefekkür vizyonundan elde ettiği sayı ve armonik
orantılarla en şiddetli denizlerde hız ve denge ayarlayarak yüzebilen bir
gemi tasarlamıştır. Halen Fransa'da kullanılan bir uçak motoru
tasarlamıştır. Ayrıca bitkilerden Homeopatik ilaçlar hazırladı ve Gotik
katedrallarda kullanılan kırmızı ve mavi vitray boyalarının simyasal sırrını
bulup çözmüştü. Scwaller'in Fulcanelli olayında ortaya çıkarılan eserlerinin
arkasında gerçek dahi olduğuna dair kanıt vardır (Bakınız Gnosis Mecmuası
No. 7).
Popüler bir efsane Bogar'ın Çin'e bir kaç kez misyon görevine gittiğini
anlatır. Astral seyahat ve ruh göçü üstadı olarak Bogar yakın zamanda ölen
bir Çin gencinin bedenine girmiş ve onu yeniden canlandırarak "Tao Te Çing"
eserinin yazarı ve Taoculuğun kurucusu Çin üstadı Lao Tzu oluvermiş.
Taoculukta bu garip söylentiye destekleyen uzun ömre dayanan zengin bir
simya edebiyatı vardır. "Tao Te Çing" eserinde Tamil Siddharlarının muğlak
diline eş bir ezoterik stil görülür. Taocu yoganın öğrencileri Tamil
Siddharların tekniklerini inceledikleri zaman benzerlikler onları
şaşırtıyor.
Esas olarak Bogar'ın Lao Tzu olabileceği olasılığına pek hoş bakmıyordum.
Ancak 1989 yılında Siddhar anıtlarına kapsamlı bir gezide Bogar'ın gerçekten
Lao Tzu olduğunu kesin inanan Palani'nin tahsili bazı yerlisine rastladım.
Bu güzergah dışı yerde ender bir vaka olarak İngilizce yazılmış bir hac
rehberi buldum, Palani'deki Efendi Muruga'ya adanmış tapınağı anlatıyordu ve
Bogar hakkında kısa bilgi vererek onu Çin bilgesi Lao Tzu olarak
tanımlıyordu.
Bogar'ın 7000 mısralık devasal eseri yakın tarihte bu geleneğin yaşayan
bilgelerinden Madras'lı Yogi S.A. Ramaiah tarafından Tamil dilinde
derlenmesi yapılmıştır. 1954 yılından beri, yogi Ramaiah bütün dünyayı
gezerek konuşmalar yapmıştır, öğrenciler inisiye etmiştir ve tapınaklar inşa
etmiştir. Yuma, Arizona'da bir Amerikan merkezi yüce Siddharlara adanmış on
sekiz granit kabartma içermektedir. O bilinen guru-mürit ilişkisi yerine
Anthony Rooley'nin "Alexandria" dergisinin üçüncü sayısında mükemmel bir
şekilde "Görünmeyen Kolej" olarak izah ettiği yüksek bilinç haline erişim
sağlayacak duruş, nefes kontrolü ve tefekkür teknikleri öğretiyor. Çağdaş
Fransız simyageri Jean Dubuis buna benzer bir uygulamayı "gece okulu" olarak
tanımlıyor. Bu kavramlar ortaçağlarda "azizlerin vahdeti"ne benzeyen kör
inanç değil yerine yönlendiren bir tefekkür deneyime ilişkindir. Yogi
Ramaiah'ın ileri seviyedeki tekniklerde mantraların (titreşimli anahtar
sözler/sesler) da rolleri olmakla beraber, batı simyadaki yöntemlere oldukça
uyumlu gözükmektedirler.
Yogi Ramaiah bir şahsiyet kültünü teşvik etmemek için dikkati kendi gurusu
Yogananada'nın ünlü "Bir Yogi'nin Biyografisi" kitabında adı duyurulan
ölümsüz Yogi "Babaji"ye yönlendirmiştir. Bu esrarengiz kişi Harikhan Baba ve
Bagwan Lakulisa gibi yarı efsanevi mükemmelleşmiş azizler sınıfında önemli
biri olarak tanınmaktadır. Bu varlıkların Himalayalarda ısız yerlerde
bulundukları ve zaman zaman yoganın daha ezoterik seviyelerini açıklamak
üzere ortaya çıktıkları söylenir.
Yakın zamanlarda "Babaji", Sondra Ray'den "rebirthing" (yeni doğma) hareketi
başlatan Leonarda Orr ve Alman Rock şarkıcı Nina Hagen gibi herkesin hevesle
katıldığı bir Yeni Çağ dalgası haline gelmiştir. Hatta Babaji'nin resmi
Beatles'lerin albümü "Sergent Pepper's Lonely Heart's Club Band"in kapağında
gözükmüştür. İnsan hayalinin sonsuz olasılıkları arasında bedensel
ölümsüzlükten daha çekici ne olabilir ki?
Yogi Ramaiah ölümsüz aziz Babaji'nin özgün bir yaşam öyküsünü sunmaktadır.
Babaji 203 yılında Chidambaram tapınağına yakın bir yerde doğmuştu. Genç bir
yaşta kaçırılmış ve köle olarak satılmıştı, ancak zengin biri ona
hürriyetini bağışlamıştı. Babaji böylece aile ve kast sorumluluklarından
mahrumdu. Bundan sonra kendini gerçekleştirmeye yönelik ileri seviyede
tefekkür teknikleri uygulayan bir grup gezgin bilgenin arasına girdi.
Gezilerinde Babaji Sri Lanka'da Katirgama'da Bogar'dan ve Courtrallam'da
Agastyar'dan eğitim aldı. En yüksek yoga hedefine Himalaya sınrına yakın
Badrinath'rta aldı. Burada öksüz bir genç olarak kutsal topraklara bir hac
için yola koyulan ve bir grup esrarengiz üstadın arasına katılan Christian
Rosenkreutz'in yaşam öyküsüne bir paralellik görebiliyor muyuz?
Babaji'nin kutsamasını ve kılavuzluğunu davet etmek üzere mantrayla birlikte
kullanılan yantrası ilginçtir. Bu yantra bir daire ile çevrili bir kare
içerisinde bir üçgenden oluşmuştur. Bu bir kaç 17. asır simya çizimini akla
getiriyor. Bu konuda can alıcı örnekler arasında Heinrich Khunrath'nın "Amphitheatrun
Sapientiae Aeternae" (4), Basil Valantine'nın "On İki Anahtarı"nın yedinci
anahtar ve "Manly Hall'ın Orders of the Great Work-Alchemy"(5) (Büyük
Çalışma Cemiyetleri-Simya) kitabında basılan 1794 yılında esrarengiz bir
üstad tarafından Dr. Bacstrom'a verilen diplomadaki Gül-Haç mührü. Stanislas
Klassowski de Rolla, Khunrath'nın amblemini şu şekilde açıklıyor:
"Makrokozmik Birliğin mikrokozmik üçlüğüyle kesişmesi veya "syzygy", işte
Simyasal Felsefe Taşının bütün işlemleri burada gösterilmektedir...(4)"
Tamil Siddharların tarihi henüz yazılmamıştır. Eserleri dağınık bir şekilde
layık oldukları bilimsel araştırmayı bekliyor. Karmaşık efsaneler arasında
gerçek tarihi biyografileri çıkarmak batı simya geleneğinde bilgeliğe
erişmenin güçlüklerini anımsatıyor. Araştırmacılar tarihsel açıdan İsa'nın
gerçekten var olup olmadığını tartışabilir, ancak sonunda iyi bir düş
herhangi bir tarihsel gerçekten daha güçlüdür. Gül-Haç simyası ve Tamil
Siddhar geleneklerinin arkasındaki öz bilgelik zaman ve mekanı aşmaktadır.
O, herhangi bir samimi adayı hayal gücünün ölümsüz diyarına ve özündeki
marifet tacına yönlendiren sürekli varolan bir kılavuzdur. Marifetin aydın
ışığında tarih boyunca her kıtada bulunan bütün bilge kişiler sonsuza dek
birliktedirler.
Kaynakça
1. Kamil Zvelebil, "The Cittar: An Enigma", chapter 14 of THE SMILE OF
MURUGAN on TAMIL LITERATURE OF SOUTH INDIA (Leiden, Brill, 1973) p. 218
2. Thiru N Kandaswamy Pillai, HISTORY OF SIDDHAR MEDICINE, (Madras, Manorama
Press, Gov. of Tamil Nadu, 1979), p 254
3. Hugh Finlay, editor INDIA, A TRAVEL SURVIVAL KIT (5th edition, Hong Kong,
Lonely Planet, 1993), p. 1011
4. Stanislas Klassowski de Rolla, THE GOLDEN GAME: ALCHEMICAL ENGRAVINGS OF
THE SEVENTEENTH CENTURY, (New York, Braziller, 1988), p. 41
5. Manly P. Hall, ORDERS OF THE GREAT WORK- ALCHEMY (Los Angeles, P.R.S.,
1940) p. 34.
Alıntı Adresi: www.hermetics.org/Siddharlar.html

Simya Nedir?
Yazan
MIRCEA ELIADE
İngilizce'den Çeviren Kemal Menemencioğlu
Copyright © 2001 hermetics.org
Simya, Alşimi (veya ars chemica) on ikinci asırdan
itibaren Batıda, basit metalleri altına çevirmek, evrensel şifa ve
ölümsüzlük iksiri gibi ortaçağı arayışlar olarak gözükmektedir. Kelimedeki
Çem, (sim, kim) kökü halen tatmin edici bir şekilde açıklanmamıştır. Çin,
Hint ve Grek metinlerde simya "Sanat" veya radikal ve faydalı değişim,
örneğin dönüşüm olarak tanımlanır. Yakın zamanlara dek, bilim tarihçileri
simyayı ilkel kimya, yani olgunlaşmamış bilim olarak görüyorlardı. Aslında
"Sanat"ın uygulayıcıları aynen ilk kimyagerler gibi laboratuar ve belirli
aletlerden faydalanıyorlardı. Daha da önemlisi, simyagerler sonradan kimya
biliminin gelişmesinde rolü olacak buluşların kaşifleriydi. Sadece bir kaç
örnek verecek olursak, M.Ö. 300 yılında cıvanın izole edişi, on 13. asırdan
önce aqua vitae (alkol) ve madeni asitlerin keşfi ve vitriol (zaç yağı,
sülfürik asit) ve şapların hazırlanması.
Ancak erken
kimyagerlerin yöntem, ideoloji ve amaçları simya geleneğini uzatmaya yönelik
değildi. Simyagerler doğanın bilimsel incelenmesi ile ilgilenmiyorlardı --
veya belki sadece tali olarak. Eski Grek zihni kendini bilime verdiğinde
olağanüstü bir gözlem ve tartışma sergilemektedir. Oysa Grek simyagerler
işlerinin fiziki-kimyasal olguları konusunda anlaşılmaz bir ilgisizlik
gösterirler. Bir örnek vermek gerekirse, sülfür, kükürt ile çalışan hiç
kimse onun "eritilip birleştirilmesi ve takip eden sıvının ısıtılmasını
eşlik eden garip olguyu görmemezlikten gelemez. Sülfür Grek simya
metinlerinde yüzlerce kez söz edildiği halde, onun özgün özellikleri
konusunda hiç bir ima verilmemektedir" (Sherwood Taylor, Eliade'de alıntı
1978, sayfa 147). Aşağıda göreceğimiz gibi simyagerin arayışı bilimsel
değil, ruhsaldı.
Ezoterik
Gelenekler ve Sırrın Önemi
Simyanın
geliştiği her kültürde, her zaman ezoterik veya "mistik" bir gelenekle yakın
ilişkisi vardı: Çin'de Taoculuk, Hindistan'da Yoga ve Tantrizm, Helenistik
Mısır'da gnostisizm, İslam ülkelerinde Hermetik ve mistik okullarla, Orta
Çağ ve Rönesans Avrupa'da Hermetizm, Hıristiyan ve mezhebi mistisizm ve
Kabala ile. Kısacası, bütün simyagerler sanatlarının esas ezoterik ve mistik
geleneklerine benzer bir amaca güden ezoterik bir teknik olarak
tanımlamışlardır.
Bu sebepten
dolayı, simyager tarafından sır önemle vurgulanmaktadır, diğer bir deyişle
simya doktrin ve tekniklerinin ezoterik aktarımı. En eski Helenistik eser, Physike
Kai Mystike (muhtemelen M.S. 200), kitabın nasıl bir Mısır mabedinin
sütununda saklı bulunduğunu anlatır. Klasik Hint simya eseri Rasãrnava'nın
önsözünde Tanrıça Tanrı Şiva'ya hayattayken kurtulmuş jivanmuleta
olmanın sırrını soruyor. Şiva ona sırrın, ara tanrılar arasında dahi ender
olarak bilindiğini söyler. Sır tutmanın önemi yine Çin simyager Ko Hung
(260-340) tarafından şu şeklide vurgulamıştır: "sır örtüsü etkin reçeteler
üzerine konulur... Söz konusu maddeler olağandır, ancak yine de şifreyi
bilmeden tanımlanamaz" Pao-p'ru-tzu, bölüm 16). Batı Rönesans sonrası simya
metinlerinin kasıtlı anlaşılmazlığı neredeyse bir klişedir. On beşinci
asırda "Rosarium Philosophorum" eserinde alıntısı yapılan bir yazar şöyle
diyor: "Sadece felsefe taşını yapmayı bilen kişi onunla ilgili sözlerin
anlamını bilir." Rosarium okura soruların, aynı şiirlerin efsane ve
alegorileri kullandığı gibi "mistik" aktarılması gerektiğini uyarır.
Kısacası, gizli bir dile karşı karşıyız. Bazı yetkin kişilere göre,
kitaplardaki sırları açıklamamak için bir yemin bile vardı (Eliade'de
gösterilen eserler, 1978, sayfa 164).
Simya
çalışmasının evreleri bir inisiyasyon, insanı radikal şekilde dönüştürmeye
yönelik bir dizi belirli deneyim içermektedir. Ancak başarılı inisiye artık
yeni varoluş şeklini basit bir dilde yeterli olarak ifade edememektedir. O
zorunlu olarak "gizli bir dil" kullanmayı yönlendirilmiştir. Tabii ki
gizlilik, çömlekçilik, madencilik, metalürji, tıp ve matematik gibi hemen
hemen bütün teknikler ve bilimlerin erken dönemlerinde genel bir kuraldı.
Yöntem, alet, reçetelerin gizli aktarımı Çin, Hindistan, Orta Doğu ve eski
Yunanistan'da oldukça iyi belgelenmiştir. Hatta, Galen gibi geç dönem bir
yazar bile öğrencisine öğrettiği tıp bilgilerinin aynen Eleusis misterlerine
inisiyasyon (teletê) alan bir adayın aldığı şekilde kabul edilmesi
gerektiğini uyarır. Denilebilir ki, bir sanat, teknik veya bilimin sırlarına
girmek bir inisiyasyona girmekle eş tutulurdu.
Gizlilik ve
şifreleme şartı simya işinin başarılmasıyla bitmediği önemli bir olgudur. Ko
Hung'a göre iksiri elde eden ve ölümsüz olan üstadlar yeryüzünde gezinmeye
devam ediyorlar, ancak durumlarını, ölümsüz olmalarını saklıyorlar ve sadece
birkaç simyager tarafından tanınıyorlar. Aynı şekilde, Hindistan'da gerek
Sanskritçe, gerekse de diğer etnik dillerde asırlardır yaşayan, ancak ender
olarak kimliklerini açıklayan bazı ünlü siddhiler, yogin simyager hakkında
çok kapsamlı bir literatür vardır. Aynı inancı orta ve batı Avrupa'da
karşılıyoruz. Nicolas Flamel ve karısı Pernelle gibi bazı Hermetistler ve
simyagerlerin yaşıtları tarafından tanınmadan süresiz yaşadıkları
anlatılmaktaydı. On yedinci asırda benzeri bir efsane Gül Haçlılar ve takip
eden asırda daha popüler seviyede esrarengiz Comte de Saint Germain hakkında
şayi olmaktaydı.
Simyanın Kökenleri
Simya
arayışının hedefleri, sağlık ve uzun ömür, basit metallerin altına
dönüştürülmesi, gerek doğuda gerekse de batıda uzun tarih öncesi bir kökene
sahip olmuşlardır. İlginçtir ki, tarih öncelere dek geçmiş belirli bir
mitolojik-dini yapı göstermektedir. Örneğin, sayısız efsane ve mit uzun
ömür, gençleşme ve hatta ölümsüzlüğü bağışlayan pınar, ağaç veya maddeleri
konu etmiştir. Bütün simya geleneklerinde, ancak özellikle Çin simyasında,
belirli bitkiler, meyveler yaşamı uzatma sanatı ve kalıcı bir gençliğe
dönüşmede önemli bir rol oynamaktadırlar.
Ancak simyagerlerin ortak amaçları basit metalleri altına çevirmekti. Bu
"asil" metal kutsallıkla doluydu. Mısırlılara göre, tanrıların ve
firavunların etleri altındı. Kadim Hindistan'da, M.Ö. 8. asırdan bir metin
(Satapatha Brãhmana 3.8.2.27) "altın ölümsüzlüktür" diye beyan eder
(Hint Simyası). Simyayı sadece "basit metalleri değerli olanlara dönüştürme"
sanatı olarak tanımlayan H.H. Dubs, bu tekniğin (Mezopotamya'da M.Ö. 14.
asırdan beri bilinen) altını test etme usulünün bilinmediği M.Ö. 4. asır
Çin'de başladığını iddia etmiştir. Ancak bu hipotez çoğu alim tarafından
reddedilmiştir. Nathan Sivin'e (bakınınız sitemizde Çin Simyası) göre Çin'de
fiziksel ölümsüzlük M.Ö. 8. asırdan beri belgelenmiştir, ancak ölümsüzlüğün
ilaç ve başka tekniklerle elde edilebilir görülmesi sadece M.Ö. 4. asra
rastlamaktadır ve geniş kaynaklara göre M.Ö. 133'dan önce "zincifrenin
altına dönüşmesi" olasılığı söz edilmemektedir.
Madencilik,
Metalürji ve Simya
Simyanın tarihsel
başlangıcı halen bulanık olsa bile, belirli simya inanç ve ritüelleri ile
erken madenciler ve metalürjistlerin inanç ve ritüelleri arasındaki
paralellikler açıktır. Bütün bu teknikler insanın dünyasal akışı
etkileyebileceği fikrini yansımaktadır. Ana Toprağın rahminde saklı madeni
cevherler, tanrıçaya ilintili kutsallığı paylaşıyorlardı. Çok erken bir
devirde maden cevherlerin aynı ceninler gibi dünyanın karnında "büyüdükleri"
fikriyle karşılaşıyoruz. Metalürji bu şekilde doğum mütehassıslığı
özelliğini üzerine alıyor. Böylece, madenci ve metal işçisi yeraltı
embriyolojinin gelişimine müdahale etmektedir. Maden cevherlerin gelişim
ritimlerini hızlandırırlar. Doğa ile işbirlik yapmaktadırlar ve doğumun daha
hızlı olmasına yardımcı olurlar. Kısacası, çeşitli teknikleriyle insan
kademeli olarak zamanın yerini almaktadır: çalışmaları zamanın yerini
geçmektedir.
Ateşin yardımıyla,
metal işçileri maden cevherlerini ("ceninleri") metallere (yetişkinler)
dönüştürürler. Bunun arkasındaki inanca göre maden cevherlerine yeterli
zaman verildiğinde Ana Toprağın rahminde "saf" metallere dönüşürler, ayrıca
"saf" metallere müdahalesiz olarak bir kaç bin yıl daha "büyümeleri" için
zaman verildiğine onlar altına dönüşür. Bu tür inançlar birçok geleneksel
toplumda yaygındır. M.Ö. 2. asır kadar eskilerde Çin simyagerler "adi"
metallerin birçok yıl sonra "asil" metallere geliştiklerini ve sonunda gümüş
veya altına dönüştüklerini belirtmişlerdir. Buna benzer inançlar Güney Doğu
Asya toplulukları tarafından paylaşılmaktadır. Örneğin, Annamit'ler
ocaklardaki altının asırlardır yavaş yavaş oluştuğunu ve aynı çok önce
kazılsaydı altın yerine bronz bulunacağını inanırlar.
Bu inançlar batı
Avrupa'da sanayi devrime dek sürdü. 17. asırda bir Batı simyager şöyle
yazdı:
"Eğer tasarımlarının
icrasında herhangi bir dış engel yoksa, Doğa her zaman üretmek istediğini
tamamlar.. bundan dolayı, sadece Doğa yanlış yönlendirildiği veya aşıla
geldiği yoluna girmesini engelleyen bir mani ile karşılaştığında ortaya
çıkan kusurlu metallerin doğumuna kürtaj ve hilkat garibeleri olarak
görmemiz gerekir. Dolayısıyla, sadece bir metal üretmek isterken, birkaçını
üretmeye zorlandığını görür. Altın ve sadece altın onun arzularının meşru
çocuğudur, çünkü sadece altın çabalarının gerçek ünüdür." (Eliade'den
alıntı, 1978, sayfa. 50)
Simya
Doğanın İşini Tamamlar
Basit
metallerin altına dönüştürülmesi mucizeli bir hızlı olgunlaşma ile eş
anlamlıdır. Simone de Colonia dediği gibi:"Bu sanat İksir denilen bir deva
yapmamızı öğretir. Bu iksiri mükemmel olmayan metallerin üzerine
döktüğümüzde onlar tamamen mükemmelleşir ve bundan dolayı keşfedilmiştir." (Eliade'den
alıntı, 1978, sayfa. 166). Aynı fikir Ben Jonson tarafından Simyager
(1610) adlı piyesinde tekrarlanır. Bir karakter şöyle der: "Kurşun ve diğer
metallere vakit verilirse altın olurlar", diğeri de yanıt verir: "Ve onu da
Sanatımız sağlayıp ilerletir"
Ayrıca iksir
organizmaların dünyasal ritimlerini hızlandırdığı söylenir ve böylece
onların büyümesini hızlandırır. Yanlış olarak Ramon Lull'e atfedilen bir
metinde şöyle yazar: "İlk baharda yüce ve harika ısısıyla felsefe taşı
bitiklere can verir. Eğer bir tohuma eş bir miktarda tuzu suda eritirseniz
ve bu sudan fıstık kabağına sığacak kadar alırsanız ve onunla bir üzün
kütüğünü sularsanız, üzüm kütüğünüz mayısta üzüm verir." (Ganzenmuller'den
alıntı, 1940, sayfa 159). Dahası, Çin ve ayrıca İslami ve batı simyagerler
de, iksiri evrensel terapi değeri için yüceltiler. Her türlü hastalığı
tedavi ettiği, yaşlıları gençleştirdiği ve yaşamı bir kaç asır uzattığı
söylenir.
Simya ve Zamanın hükmedilmesi
Böylece gözüküyor ki, "Sanat"ın
esas sırrı, simyagerin kozmik ve beşeri zamanı hükmetmesi ile ilgilidir.
Erken madenciler ve metalürjistler ateşin yardımıyla maden cevherlerin
büyümelerini hızlandırabileceklerini sandılar. Simyagerler daha
hırslıydılar, onlar basit metalleri tedavi edebileceklerini ve
olgunlaşmalarını hızlandırabileceklerini ve böylece daha asil metallere ve
nihai olarak altına dönüştürebileceklerini sandılar. Ayrıca simyagerler
bunun da ötesine giderek, iksirlerinin insanları tedavi edebileceği ve
gençleştirip yaşamlarını süresiz olarak uzatabileceğini iddia ettiler.
Simyagerlerin gözünde insan yaratıcıdır: doğayı yeniler, zamanı hükmeder,
kısacası Tanrının yaratığını mükemmelleştirir. Simyanın efsanesi iyimser bir
efsanedir, "doğal bir eskatologya" içerir.
Mutlaka, kuvvetli hayal güçlü ve
tükenmez yaratıcılığı ile insan konunda bu kavram, simyagerlerin
ideallerinin on dokuzuncu yüzyılda sürmesini açıklamaktadır. Tabii ki, bu
dönemde bu idealler radikal bir şekilde dinden soyutlandı. Dahası, simyanın
görünüşte yok olduğu sıralarda bu ideallerin sürmesi hemen belli değildi.
Yine de deneyimsel bilimin zaferi simyagerlerin düş ve ideallerini yol
etmedi, tam tersine, on dokuzuncu asrın yeni ideolojisi sürekli ilerleme ve
gelişme üzerine kurulmuştu. Radikal dinden soyutlanmaya rağmen, deneysel
bilimler ve sanayileşmenin gelişmesinden aldığı güçle bu ideoloji
simyagerlerin mileniyum rüyasını ileri sürdü. Doğanın mükemmelleşmesi ve
değerlendirilmesi efsanesi kamufle bir şekilde amaçları özellikle maddeyi
enerjiye dönüştürmekle doğayı dönüştürmek olan sanayileşen toplumlarda
mevcuttur. İnsan, ayrıca on dokuzuncu asırda zamanın yerine geçmeye başardı.
Organik ve inorganik varlıkların doğal süreçlerini hızlandırma arzusu, artık
gerçekleşmeye başlamıştır, örneğin organik kimyagerler laboratuar ve
fabrikalarda doğanın binlerce yılda ürettiği nesneleri üreterek, zamanı
hızlandırma, hatta kaldırmayı becermiştir. İçinde en temeli olarak tanıdığı
pratik zekası, çalışma kapasitesi ile modern insan, kendisine geçici sürecin
işlevini almaktadır, diğer bir deyişle zaman rolünü üstlenmektedir.
Kaynakça
Madencilik, metalürji ve simya ritüel ve
efsanelerinin en eski ilişkileri için kitabım "Ocak ve Pota, Simya'nın
Kökenlari ve Yapıları" "The Forge and the Crucible, The Origins and
Structures of Alchemy, 2. baskı -Chicago, 1978"e bakınız); burada
eleştirisel bibliografiler verilmiştir. Madenciliğin kültürel tarihi için
bakınız T. A. Rickard'in "İnsan ve Metaller: Uygarlığın Gelişmesiyle
İlgili olarak Madenciliğin Tarihi" (Man and Metals: A History of Mining in
Relation to the Development of Civilizations, İki cilt - New York, 1932).
Metalürji tarihi için bakınız R. J. Forbes'in "Antik Çağında Metalürji:
Arkeologlar ve Teknologlar için bir Kılavuz" ("Metallurgy in Antiquity. A
Notebook for Archaeologists and Technologists"- Leiden, 1950) ve Leslie
Aitchison'in "Metaller Tarihi" ("History of Metals", İki cilt - London,
1960).
Simyanın kökeni ve gelişmesi bir kaç yazar tarafından iki farklı görüş
açısından sunulmuştur: Edmund von Lippmann üç ciltli eseri "Entstehung und
Ausbreitung der Alchemie"nin (Berlin, 1919-1954) üçüncü cildi çok
önemlidir. John Reed "Simyadan Kimyaya" ("Through Alchemy to Chemistry -
London, 1957); Eric John Holmyard "Simya" ("Alchemy" - Baltimore, 1957);
ve Robert P. Multhauf "Kimya'nın Kökenleri" ("The Origins of Chemistry" -
London, 1966). Simyanın kökeni ve gelişmesi konusunda Allan G. Debus
tarafında yazılan üç makkaleye bakınız: "Erkan Simya Tarihinin Önemi" (The
Significance of the History of Early Chemistry,' C'abiers d'histoire
mondiale 9, - 1965: sayfa 39-58); "Simya ve Bilim Tarihçisi" ("Alchemy and
the Historian of Science,' History of Science 6 - 1967: sayfa 128-138); ve
"Kimya Filozofları: Paraselsus'den van Helmont'ta Kimyasal Tıp" ("The
Chemical Philosophers: Chemical Medicine from Paracelsus to van Helmont,"
History of Science 12 - 1974: 235-259).
Bu yazıda
belirli simya gelenekleri üzerinde referans verilen eserler şunlardır:
Wilhelm Ganzenm "Ollers Die Alchemie im Mittelalter" (Paderborn, West
Germany, 1938), Fransızc'ya "L'alchimie au Moyen-Age" (Paris, 1940) olarak
terüme edilmiştir, ve Nathan Sivin's "Çin Simyası: Başlangıç Etütleri" ("Chinese
Alchemy: Preliminary Studies" -Cambridge, Mass., 1968).
Hint Simyası
Yazan David White
Çeviren
Kemal Menemencioğlu -
Translation Copyright
© 2000 hermetics.org
"Altın Ölümsüzlüktür". Brahmana kutsal
kitaplarından bu alıntı Hint simyagerlerin görüşlerini betimliyor. Aynı
altının zamanla yıpranmadığı ve parlaklığını yitirmediği gibi, insan
bedeni de mükemmel ve değişimsiz bir duruma geçebilir. Hint simyada bu
simyagerlerin sanatı anlamına gelen rasayana "rasa (özler)
yolu ile" başarılır.
Arhaşastra, Suşruta Sahita
ve Bower el yazmasında eski kimya ve metalürji
işlevleri konusunda bilgi verilmektedir. Ancak, Hint simya geleneği esas
olarak bu işlevlerin bedeni mükemmelliğe ulaştırma teknikleri ve amaçları
ile bağdaştırılmadan gelişmedi. Rasayana kelimesinin tarihçesine
bakıldığında bedensel mükemmelliğe öncelik verilmesini açıkça
görülmektedir. Eski Ayrurveda geleneği Caraka Samhita'da ,
rasayana bedenin zindeleştirmesi ve gençleştirilmesi ile ilgili
teknik ve işlevlere denilirdi.
Hint simya kozmolojisi ve metafiziğin kökenlerini
Samkya felsefesinin "zuhurat" (tecelliyat) ve mikrokozmos-makrokozmos
ilişkilerinde, yogik Upanişadlar ve Vedanta'da bulmak
mümkündür. Bu felsefelere göre, varolan her şey esas bir kaynak veya özün
zuhurudur (vyapana ve srsti) ve belirli bir zamandan sonra
geldiği kaynak ve özle tekrar özdeşleşecektir (laya veya pralaya).
Zuhur ederek tezahür eden evren yapı itibarıyla hiyerarşiktir. Bu
hiyerarşinin tepesinde mutlak olan Puruşa, Prakiti, Brahman veya
Şiva ve Şakti'nin birleşimi vardır. Zuhurat Mutlaktan
tezahürlü dünyanın beş duyusal kaliteler, duyular ve elementler alemine
kadar iner. Bunların da aralarında tanmatras sistemini izleyen bir
hiyerarşisi vardır. Akaşa (eter) da tekabül eden duyu ve duyusal
kalitesi ile birlikte hava, ateş, su ve toprağa doğru dağılır. İnsan,
tezahür etmiş dünyanın bu kaba (sthula) elementleri esas ince (suksma)
ve mükemmel durumlarına dönüşüm işlevi (samskaras) ile geri
getirebilir. Burada elementler madde yerine safhalar olarak görülürler.
Bütünlüğe dönme işlemi kavramsal olarak gerçek ve mükemmel özü ortaya
çıkarmak için illüzyon içeren formları bir bir soymayı gerektirir.
Yarı efsanevi Nagarjuna, Hint simyasının atası
olarak görülür. Olası olarak, Hindistan'da 2nci ve 12nci asırlar arasında
Nagarjuna adı altında tanınan en az 5 simyager vardı. Ancak
yaşamları o denli iç içe geçmişti ki, araştırmacılar neredeyse
Nagarjuna'nın en az 8 asır yaşadığını varsayan genel Hint görüşüne
kabul etmek durumdalar. Nagarjuna maji ağırlıklı Kaksaputa
Tantra, cıva ağırlıklı Rasendramangalam ve Ayurveda
ağırlıklı Suşruta Samhita (bakınız Nagarjuna'nın
biyografisi) gibi farklı eserlerin yazarı veya derleyicisi olarak tanınır.
Budist simyası, dışsal kimyasal veya cıvalı işlemler
yerine, içsel yoga işlevleri ön plana almasından dolayı Hint simyasından
farklıdır. Budist simya (rasayana) bedensel yaşamı uzatmak için
kimyevi maddeleri kullanır, ancak bunu sadece yoga, seks ve meditasyon
teknikleri ile içsel kurtuluşu gerçekleştirmek amacını destekleyici daha
yüksek bir amaç için kullanır.
Dönüşüm ve mükemmel bedeni gerçekleştirmek için cıva
ve ilaçlara ağırlık verdiği için, Hint simyası ayrıca Budist rasayana'ya
kıyas olarak cıva (dhatuvada) simyası olarak bilinir. Budist yogik
ve Hint kimyasal yöntemleri çoğu kes bir arada yürürler ve Nath, Siddha,
Sahajiya ve Vajrayana Tantrik geleneklerinde her iki yönetemden
de unsurlar bulmak mümkündür. Simyasal düşünce ve uygulamaların
filizlenmesi yaklaşık olarak 6. ve 15. asırlar arası Tantra'nın
yayılışı ile eşzamanlıydı. Hint simyagerler çoğu kez metafizik görüşleri
ve teknikleri aynı anda simya, yoga ve Tantra'yı kapsamına alan
siddha'lar tanımlanırdı. Bu geleneklerin guru (mürşid) soy
ağaçları da üst üste gelmektedirler. Böylece simyagerler arasında
Gorakh, Carpate, Vyâdi ve Nagarjuna Güney Hindistan'ın
Sittar (Siddha) simyagerlerinden, Tibet'in Vajrayana
Budistlerine kadar bir çok Tantrik gelenekte anılmaktadır. (Bakınız
Gorakhnath'ın biyografisi)
Hint cıva simyagerlerin laboratuarı evrenin minyatürü
(mikrokozmos) olarak tanımlanmıştır. Nasıl Vedanta felsefesine göre
tezahür edilmiş dünyanın kaba elementleri nihai olarak Mutlak'a dönerse,
burada simyager fiziksel maddeleri kullanarak paralel bir bütünleşme
gerçekleştirmeye çalışmaktadır. O, bitki, hayvan ve mineralleri, metaller
hiyerarşisini: kurşun, kalay, bakır, gümüş ve altın, tırmanmak için
kullanır. Kullandığı en önemli element cıva (rasa veya pârada)
ve kükürttür (gandhaka). Hint simyasında bu elementlerden cıva
erkek Şiva'nın tohumu (bija veya bindu) ve kükürt
dişi Şakti'nin cinsel özü veya kanı olarak görülür.
Hint simya, yoga ve Tantra'ya göre,
evrende her nesne ve element birleşiminin cinsiyeti vardır. Hint Tantrik
dünya görüşünde tezahür eden dünya Şiva ve Şakti'nin sonsuz
birleşiminin zuhurudur. Cinsel özlerinin en üst tekabülleri olarak, cıva
ve kükürt dünyayı bütünleştirme ve mükemmelleştirmenin araçlarıdır.
Simyasal saskrara'lar çok şiirsel ve etkileyici bir dile
anlatılırlar: Cıva kükürdün içine girip (vedhana) nüfuz eder,
böylece ölüp (mrta) yineden daha saf ve istikrarlı (bandha)
bir durumda "yeniden doğabilir" ve bu durumda başka elementleri
dönüştürmeye daha fazla kapasiteye sahip olur. Dönüşüm sürecinde cıva daha
basit metallere nüfuz eder. Onlar "öldürülür" ve metal hiyerarşisinde
artan derecede daha yüksek seviyelerde "yeniden doğarlar". En sonunda kaba
safhaların kabuklar ve tortular içinden mükemmel simyasal altın ortaya
çıkar. Bu samskara'ların dili inisiyasyon (diksa), cinsellik
ve yeniden doğum dilidir. Simyagerin sanatı ruhsal bir çalışma, ritüel,
özveri ve adamak olarak, ayrıca hem genişleyen, hem de ufalıp öze dönen
bir evrenin kutsal oyununda katılımcı olma olarak görülür. İşte bu
bağlamda ölümsüzlüğü cıva simyasının nihai amacı olarak görebiliriz.
Simyasal evrende cıva (Şiva tohumu veya bija) aynı metalik
"bedenleri" mükemmelleştirdiği gibi, insan bedenini de arındırıp
mükemmelliğe sevk edebilir.
Amrta-bija-rasa'nın
tekabülleri sayesinde simya hiyerarşileri ve süreçleri kundalini ve
diğer yoga türlerinin psiko-kimyasal sistemleri ile kaynaşırlar.
Kundalini yogada, yogin nefsini kıran riyazetleriyle kendi tohumunu
içsel dişi kundalini yılanının aracılığıyla altı çakrayı delip
geçmesini sağlar. Kundalini her bir çakrayı nüfuz ettikçe, üretilen ısı
tohumu (meni) kafatasında mevcut en yüksek çakrada (sahasrãra)
ambrosia'ya, yani ilahi sıvıya (amrita) dönüştürür. (Budist
simyada benzeri "bodhicitta'yı yerleştirme" cinsel yoga çalışması
tohumu amrita'ya dönüştürmenin başlıca yöntemidir.) Bundan sonra
kundalini sahasrãra'nın (erkeksi) dolunayı ile birleşir ve orada
biriken amrita bedene inip zindeleştirir, gençleştirir ve onu
ölümsüz kılar. Cıva birleşimleri mantra, mudra, nefes teknikleri ve
diğer yoga teknikleriyle birlikte özümlemeyle simyager bedenin
mükemmelleşmesini sağlamak üzere psiko-kimyasal teknikleri katalize eder.
Birbirini tamamlayan bu uygulamaların sonucu
istikrarlı süreçleri (sthira) içeren mükemmel bir siddha
bedenidir. Beden altın gibi parlar, sert, elmas (vajra) gibi
sağlamdır ve doğa üstü güçlere (siddha) sahiptir. Siddha
bedeni sanki daha önce yaşlanma, hastalık ve ölüme tabii bir bedenden
yeniden doğmuştur. Şimdi kişi jivanmukta'dır (bedenden kurtulmuş),
ölümsüz ve tanrılar kadar güçlüdür. Eğer isterse Mutlak ile nihai birleşme
olan samadhi'ye girebilir. Bunu yapmakla fiziksel bedenini aşar ve
Tantrik Hinduizm'de moksa veya Budizm'de mahãsukha olarak
bilinen tam kurtuluşa ulaşır.
Kaynakça
Hint
Simyası konusunda en geniş kapsamlı yaklaşım Prafulla Chandra Ray'nin 2
ciltlik "Hint Kimyanın Tarihi" (A History of Hindu Chemistry,
Calcutta, 1904—1909); ayrıca Priyadaranjan Ray tarafından bu eserin bir
revizyonu "Eski ve Ortaçağı Hindistan'da Kimya tarihi (History of
Chemistry in Ancient and Medieval India, Calcutta, 1956), bazı simya
metinlerinden alıntılar ve tercümeler içerir. Ayrıca kurdukları özgün
sentezlerden dolayı ilgi çekici Mircea Eliade’in "Simyanın Kaynağı ve
Yapısı" (The Forge and the Crucibles The Origins and Structures of
Alchemy", 2nci baskı, Chicago, 1978), ve Sashibhusan Da.Sgupta’nın "Sıradışı
Dini Kültler" (Obscure Religious c’ults, 3ncü Baskı, Calcutta,
1969). Yakın zamanlarda Hint-Tibet Budist Simyası üzerinde yazılan iki
mükemmel eser ise Michael Walter’ın "Tibet Tantrasında Simya ve Tıbbın
Rolleri" (The Role of Alchemy and Medicine in Indo-Tibetan Tantra",
Doktora tezi, University of Indiana, Bloomington, 1982) ve Edward Todd
Penner’s "Rasayana Siddhi: Budist tantralarda Tıp ve Simya" (Rasayana
Siddhi: Medicine and Alchemy in the Buddhist Tantras, Madison, Wis.,
1983); Bu son eser
Kalaçakra Tantra üzerinde bir tevsir olan Vitnala-prabhã'nın simya
bölümünü içermektedir.
Edward B.
CowelI tarafından tercüme edilen Madhava’nın ondördüncü asır eseri
Sarva-darşana-sarngraba, (7nci baskı, Varanasi, 1978), Hint
felsefesinin "Cıva Okulu" konusunda Hint simyasının önemli metinlerini
gözden geçiren bir bölüm içermektedir. Bunlar arasında önemli bir yer
işgal eden ve simyanın ibadetli yönleri (bakınız 1.37—38, 1.43—52, and
1.109—1 16) ve kükürdün menşei miti (7.57—66) konularında referanslar
veren Indradeo Tripathi tarafından derlenen Sanskritçe Rasãrnavam
(onuncu asır, 2nci baskı, Varanasi, 1978). Shridharmananda Sharma
tarafından derlenen Vagbhata'nın Rasaratnasamucchaya (öndördüncü
asır, 2nci baskı, Delhi, 1962), cıvanın menşei mitini içermektedir
(1.60—66). Nägarjuna ve diğer simyagerlerin yaşam öyküleri için K.
Satchidananda Murty’nin Nagarjuna (New Delhi, 1971) ve Giuseppe
Tucci’s "Animadversiones Indicae", Bengal Asya Cemiyeti Dergisi (Bengal
Journal of the Asiatic Society of Bengal) 26 (1930 : 125—160)
başvurun.
The Encyclodedia of
Religion , Editor in Chief Mircea Eliade, Copyright © 1989, MacMillian
Puplishing Co.
Çin Simyası
Yazan Nathan
Sivin
Çeviren Kemal
Menemencioğlu
Simyanın
tanımlarında genelde Avrupa olmak üzere tek bir uygarlığın deneyimlerini
esas alınmıştır ve belirtilen tanıma uymayan geleneklerin gerçek olaya
uymadıkları itibarı verilmiştir. Buna tek istisna H.J. Sheppard'ın tanımı:
"Simya Kozmosun bazı parçalarını geçici varlıklarından kurtarıp mükemmelliğe
ulaştırmaktır, bu da metaller için altın, insan için uzun ömür, sonra da
ölümsüzlük ve halâstır (ruhsal kurtulma/aklanma)." Bu tanım biraz tek yönlü
olabilir. Uzun ömür ve fiziksel ölümsüzlük belirli bir zaman ve mekanda
halâsa eşlik edebilir veya etmeyebilir. Bazı basit maddelerin evrimleri
altından daha önlemli olabilir. Örneğin, Çin'de zincifre iksirlerin
prototipi olmuştur. Simyada kimyasal değişimlerin kişisel mükemmelliğe
erişmenin sürecini simgelediğini de düşünürsek Helenistik İskenderiye, Çin,
İslam ülkeleri, Hindistan ve Rönesans sonrası Avrupa'sında ortak bir motifin
işlendiğini görebiliriz.
Her bir büyük
uygarlığın simyada kullandığı bilgi, yarattığı sembol ve ulaşmak istediği
amaç açsından özgündü. Bu unsurlar hem bu toplumlardaki umumi anlamlara, hem
de simyayı ele alan grupların özel öğretilerine dayanıyordu.
Özellikle
Yangtze bölgesinde tahsili gruplar arasında simya popüler dinle yakın
bağlarla başladı. Kişisel mükemmelliğe ve ölümsüzlüğe yol açabilecek birkaç
disiplinden biri olarak kabul edilirdi. 5. asırdan sonra bazı Taocu
hareketler bu uygulamaları adapte etmeye başladı. Hem Budist, hem de Taocu
sembolizm ve ayinleri etkilemişti. Aşağıda simyanın amaç ve usulleri,
tarihinde bazı önemli noktalar ve Taoculuk ve bilimle olan muğlak ilişkileri
elle alınacaktır.
Amaç ve
Usulleri
Kişisel
mükemmellik konusunda Çin düşünceleri Mısır veya İran'da uygun görülmeyecek
üç fikri bağdaştırmaktaydı. Bunlardan ilki biçimsel felsefe veya dinden çok
önce varolan ölümsüzlük arzusuydu. Popüler kültürde uzun ömür idealleri
mutlaka yaşamın sona ermesi gerekmediği varsayıma doğru gelişti. Bu fikirde
ruhun beden dışı ölümsüzlüğü değil de, ölümsüz bir beden içinde kişiliğin
devamı söz konusuydu. Ölümsüzlüğü en karmaşık doktrinlerde bu yeni fiziksel
kişilik simya ile birlikte birçok disiplinle içsel olarak besleniyordu ve
sonunda "çıplak çocuk" olarak gelişip şekil aldığında kelebek gibi
kozalığını ağırlıksız bir hurda gibi geride bırakıp doğardı.
Birisi
öldükten sonra bir süre etrafta uçuşan kişisel güç avam tarafından
ayrışılmazdır, ancak bilginlerce 10 "ruha" bölünürdü (üç "yang hun"
ve yedi "yin p‘o"). Normal ölüm sonrası çürümeyi önlemek ancak ortak
mekanları bedenin de onlarla birlikte varlığını sürdürebilirse mümkün
olabilir. Bundan dolayı, Lu Gwei-djen ve Joseph Needham'in belirttikleri
gibi Çin ölümsüzlüğün maddesel olması zorunluydu.
Ölümsüzlüğün
diğer bir belirtisi de ruhun mükemmelleşmesidir. Bedensel ve ruhsal arasında
herhangi bir ikilem tanınmadığı için, bedenin geliştirilmesi ruhsal
geliştirmeden farklı görülmüyordu. Ölümsüzlük yaşlanma ve ölümden
kurtulmaydı. Yaşamın uzatılması için dindarlık, ritüel, ahlak ve hijyen de
gerekliydi. İster Taocu, Budist veya Konfüçyüsçü inisiyelerin popüler
fikirleri olsun, Yüce Yol, yani Tao'ya kişinin uyum sağlayabilmesi için her
türlü uğraş ve çaba da gerekli görülüyordu.
Ölümsüzlüğün
ruhsal ve fiziksel mükemmellik yanında üçüncü bir belirtisi de ilahi bir
hiyerarşiye dahil olmadır. Popüler düşüncede bu hiyerarşi dünyevi düzenin
ayna imajı olarak bürokratı. Hatta, güç ve sorumluluğun bir mevkie ait olup,
bu konumu dolduran kişi için onunla birlikte gelen gücün ancak geçici sahip
olunduğu düşüncesi gerek siyaset, gerekse de dinde paralel gelişti.
Aynı anda uzun
ömür, halâs ve semavi atanmayı vaat eden birçok yol vardır. Örgütlenmiş dini
hareketler tarafından grup olarak veya bireysel inisiyeler tarafından özel
olarak yürütülen meditasyon, tapınma ve nefsi kırma çalışmalarını bedensel
disiplinler, yaşamsal enerjileri açığa çıkaran cinsel teknikler, diyet
kürleri veya simya destekleyebilir.
Bu ruhsal
arayışta simyanın neden bir rolü olmalıdır? Başka bir deyişle, kimyasal
etkileşimin sembolizmi nasıl bir katılımda bulunabilir? İlahi bir düzende
atanmanın dünyasal imalarına rağmen, bu hedef mistik bir yola varılırdı...
bireyin Yüce Yolla birlik sağladığı bir yöntem. Kendisi Yol denilen bu
yöntem mükemmel bir şekilde kozmosu, toplumu ve kişiyi birleştirmekteydi.
Yol ile
özdeşleşmek için aydınlanma veya sezgisel öngörüyle onu deneyimleme
gerekirdi. Bu deneyim bilmekle başlayabilir, ancak rasyonel algılamanın
sınırlarının çok ötesinde bir derinlikte. Eski bir simyasal şiirde, Kırmızı
Çam üstadının Arcane Memorandum'da (Ch‘ih-sung-tzu hsüan chi,
muhtemelen 7. asır veya önce) yazdığı gibi:
Kusursuz Tao kalp ve zihnin
kusursuz bir şekilde boşaltılmasıdır.
Karanlıkta, bilinmeyen harikalar.
Bilge kişi Zirvedeki Kaynağa
ulaştığı zaman,
Ergeç gerçekten bulutlara
ulaşır.
(Yün-chi ch’i-ch’ien
66.14a)
Büyük evren (makrokozmos)
veya küçük evrende (mikrozmos) mükemmellik getiren Yol'un gelişimsel yönü
doğadaki canlıları yaşam devinimlerinde görülebilir. İnsan sadece bitki ve
hayvanlardaki yaşam devinimlerinden değil, ama Aristoteles'in topraktan
geliştiğini kaydettiği madenlerin devinimlerinden de söz edebilir. Maden
evrimi yaşlanma ve ölümün ötesine ulaşabilir. Çünkü nihai hedefi zincifre
veya altının mutlak mükemmelliydi. Bu iki maddenin vasat seviyeden evrimleri
insanları ölümsüz kılan işleminin basit metaforlarıydı. Aslında zincifre
olan iksir (tan) doğanın Yol'unu mükemmelleştiriyordu ve simyasal
düşüncede insanların mükemmelleşme potansiyellerini simgelemeye başlamıştı.
Böylece, iksir ve onu imal etme sanatı, kullanılan maddeler arasında
bulunmadığı durumlarda dahi zincifreden (tan) adını almaya başladı.
Simyacıların
"Büyük Çalışması" doğanın mükemmelleştirme işleminin aynısı tekrarlıyor. 9.
asırda yazılan bir metinde dediği gibi: "doğal devinimle dönüşmüş iksir,
akan cıvanın kurşunu kucakladığı ve hamile bıraktığı zaman oluşur... 4320
yılda iksir tamamlanır... O güneş ve ayın, yin ve yang'in çi
enerjisini 4320 yıl kucaklar; böylece kendi çi enerjisi doyuma ulaştığında,
o en yüksek kademede ölümsüzler ve semavi varlıklar için devinimle dönüşmüş
bir iksir olur. Aşağıda, dünyada kurşun ve cıva ölümsüzlük uğruna simyasal
işleme maruz kaldığında, suni iksir bir yılda tamamlanır... Simyagerin
hazırladığı şey binlik skalasına tekabülünden dolayı kalmaktadır (Tan lun
chüeh chih hsin chien, sayfa 126). Diğer bir deyişle, simyager 4320
saatlik bir yılda (360 günlük bir yılda günde 12 Çin saati) doğanın 4320
yılda tamamladığını başarıyor.
Böylece simya
işlemi kozmik evrimin bir minyatür modeli olmakta. Uygulamacı sadece zamanı
küçültmüyor, fakat laboratuarın sınırları içine evrenin boyutlarını
sığdırıyor. Yol'un işlevini tefekkür edebileceği ve birleşebileceği mekan ve
zaman sınırlarına daraltıyor.
Simyager mekan
ve zamanı maniple etmek için çoğu niceliksel ve niteliksel tekabüller olan
çok farklı araçlar kullanmaktadır. Labarotuarı dört esas yöne tam hizalı,
fırını tam ortada ve her ikisi gökyüzü ile ilgili çizimlerle kaplı olabilir.
Fırının hacmi, platformuna basamak konulmuş olması, ateşleme için konulan
kapılar ve sayısı, hepsi onu gök ve yeryüzüyle hizaya getiryor.
Ateşin
sıcaklığı geliştirici kozmik güçleri temsil ettiğine göre, bu güçleri
yeniden yaratmak için ateşin zamana tabi olması gerekir. Böylece ateşin
yoğunluğu ölçülü yakıt kullanarak zamanı dikkatle ayarlanmış devrelerde
yavaş yavaş yükseltilerek alçaltılıyordu. Termometrenin olmadığı için mevcut
yegane kesin ölçü aleti teraziyle dört mevsimdeki sıcaklık ve soğukluk
tekrarlanmaktaydı. Kök kömürün ağırlığını artırmak ve azaltmak için ve bir
seri kapıyla fırın beslemek için birkaç teknik şema günümüze dek kalmıştır.
Bunlar başı ve sonu eşit olan basit devreler değildi, fakat devre sonraları
giderek azalıp simyasal bileşimlerinde hem devinimsel, hem de gelişen bir
değişim ima etmektedirler.
Kurulan
modellerde devinimsel yaklaşım ayrıca bileşimlerde de belli oluyordu. En
etkin eski işlem iki bileşim veya birbirlerine karşı yin ve yang,
yani zıt olan, iki bileşim kullanırdı. Onlar bir devinimden diğer devinme
konjuge ve ayrılmış oluyorlardı ve (simyagerin gözünde) giderek daha
mükemmel bir dizi ürün üretiyorlardı. Daha önce söz edilen cıva ve kurşun
örnektir. Diğer sık rastlanan bir çift de cıva ve kükürttür, bunlar da
karışarak sülüğen (suni zincifre) oluşturup yüksek bir ısıda ısıtıldığında
cıva tekrar elde edilebilir. Yaklaşık bin yıl önce yazan bir simyagere göre:
"Zincifre cıvadan oluşması ve cıvayla tekrar öldürülmesi sırrın sırrıdır ("Cheng-t'ung
tao tsang" cilt 587'de "Ch'en Ta-shih" içinde "Pi yü
chu sha ban lin yü shu kuei" ). Bazen devinimden devinme kademeli olarak
ilerleyen değişimler ek maddeler katarak elde edilirdi, ancak simyager
açısından işlem esas itibarıyla ikilemli olarak görülürdü.
Bu, Yol'un
devimsel dinamiklerini taklit etmede simyacının kullanacağı bütün
metaforları tüketmiyor. Kozmik yumurta sarısının kademeli olarak yarı
oluşmuş civcivi yetiştirmesi metaforu bütün büyük simya geleneklerinde
mevcuttur. Simyasal işlemlerin yapıldığı kap veya şişe çoğu kez yumurta
olarak söz edilir. Çin'de simya unsurlarının yumurta kabuğun içine
kapatıldığı sıkça görülmüştür. Bu konuda en eski ayrıntılı yazılı kayıtlar
9. asır veya biraz sonrasından ve son kayıtlar 17. asır ortalarından
gelmektedir. 15. asırda yaşayan bir Ming imparatorluğu prensi bu işlemi
mantıksal sonucuna dek yürütmüştü ve zincifre dolu yumurtasını kuluçkada
yatan bir tavuğun altına yerleştirmişti. Kozmik işlemler sadece bir odada
değil, aynı zamanda bir üstadın bedeninde yenilenebilir. Beden içinde yaşam
enerjisi veya kozmik ışık devresini imgelemeyi içeren meditasyon teknikleri
muğlak bir şekilde dördüncü asırda belgelenmişti. Birinci asıra doğru
üstatlar bedenleri içerisinde tanrısal varlıklarla ilişkilendirmeler
kuruyorlardı.
Bu
çalışmalarda sadece simyaya (veya Taocu'luğa) özgün olan bir şey yoktur,
ancak simya işlemini içselleştirmeye bir baz oluşturmaktadır. Yol'un tam
bilinciyle zıtların birleşmesini ifade etmek için fırının işlevi konusunda
metaforlar kullanıldı. Farzeen Baldrian-Hussein'in dediği gibi: "İçsel
simyanın üstadı (nei-tan) iç laboratuarı kendi bedeninde kurmakta. Hatta
içinde gelensel simyanın bütün unsurlarını ve aletlerini bulmaktadır: firin,
reaksiyon şişesi, cıva, zincifre, kurşun ve diğer madenler. Zihinsel ve
fizyolojik bir işlemle laboratuarı donatır, ateşi yakar, alevi gözetir, bir
reaksiyon şişesinde unsurların evliliğini sağlar ve istenilen sonuç elde
edildiğinde, işlemi değişik bir seviyede yeniler" (Hussein, 1984, sayfa
14). 300 yıllı civarlarına ait önemli bir yazıda, üstad kalp işlevleriyle
ilgili güneş solunumu ve böbrek işlevleriyle ilgili ay solunumun
hareketlerini kontrol eder. Bu solunumlardan birincisine "ilahi iksir" denir
ve ikincisine "sıvılaşmış altın" denir. Bu içsel simya bedenin küçük evren (mikrokozmos)
olarak hayati işlevlerinin fiziksel dünyaya tekabül eden ve ruhsallığı
semavi ve dünyevi bürokrasilerin ayna imajları şeklinde düzenlenmiş içsel
tanrıların tezahür ettiğine dair yaygın düşünceden doğdu.
Bu
disiplinleri takip ederken, ürün değil işlemin kendisi önemlidir. Dışsal
simya metinlerde dahi ya iksiri içmekten söz edilmez veya ölümsüzlüğün
"Büyük Çalışma"ya tanık olmaktan oluştuğu yazılır. Reaksiyon şişesi
açıldığında iksirin renk ve şekliyle ilgili bazı tarifler, onun yüksek bir
şuur halinde tefekkür edildiğini ima eder.
Eğer ölümden
bağışıklık kazanmanın yöntemi derin bir kişisel deneyimse, simyanın
menfaatleri aktarılamaz. Ancak iksirlerin aktarımını arzulanır kılan
simyanın farklı boyutları da vardı. Bu sanat ister yüklü masraflarını
karşılamak için olsun, ister kâr amacıyla olsun, masrafları karşılayacak
birinin himayesini sağlayabilir. Tıpta simya öncesi bir geleneğe göre üst
seviye ilaçları ölümsüzlüğe verir (alt seviyede ilaçlar ya tükenmiş
diriliği, ya da şifa vermektedir). Bu düşünce tarzının bir uzantısı olarak
birçok hekim yeni ilaçların kaynağı olarak simyayı etüt etti ve simyagerler
mevcut ilaçları çalışmalarına adapte ettiler.
Günümüze dek
intikal eden birçok simya yazıları doğrudan doğruya ekonomik ve terapi
açıdan arzulanır ürünler elde etmeye amaçlarlar. Bu kaynaklar simayasal
altın ve zincifreyle ilgili iksirlerin hazırlanması üzerine dururlar. Altın,
kişisel gelişimi ön plana alan esas simya gelenceğinde nispeten önemsiz bir
sorundur.
Tarih
Bu bölümde din
ve simya arasındaki ilişkiyle ilgili üç önemli sorunu gözden geçirecek:
Çin'de simyanın başlangıçları, simyada değişmeler ve dışsal ve içsel
simyanın tarihsel işkileri.
Simya daha
önce Helenistik Mısırda veya Çin'de mı geliştiği halen belli değildir. Her
iki toplumun en eski kanıtı henüz belirli bir tarihe iliştirilmedi. Simya
için bir Çin menşei kabul eden görüşler arasında farklar olmakla beraber
efsanelerde tarihsel gerçek payı kabul etmeye bağlı kalmaktadır.
Zincifre ve
benzeri kan rengi bileşkenler neolitik çağdan itibaren ölüm ve ölümsüzlükle
bağlantılı fikirlerle ilişikti. Araştırmalar gömülecek ölülerin üzerine
kırmızı toz serpme arkaik adetinin bu şekilde izah ederler. Tai'lı (veya Dai)
Hanımın mükemmel korunmuş cesedi (M.Ö. 168 yılın başlarında ölen ve 1972
yılında kazılan) yüksek derecede cıva ve kurşun konsantrasyonları
içermekteydi. Bu elementler ölümden önce sindirime uygun bir şekilde
dağılmışlardı. Bağırsaklarda sık sık bir ölümsüzlük ilacı olarak hekimler
tarafından verilen zincifre bulunmuştu. M.Ö. 144 yılı tarihli sahte altın
yapımına karşı yasaklayıcı bir beyanat bazen de simyanın yaygınlığını
kanıtlamak için kullanılır, ancak bu kuyumcuların metal karışımları
kullanmalarından başka bir şey olmayabilir. M.Ö. 133 yılında İmparatora bir
okültist suni altından tabaklardan yemek yediğinde yaşamı uzar ve böylece
bazı ölümsüz kişileri bulup onların yardımıyla bazı ritüeller uygulayarak
kendisi de ölümsüz olabilir. Bu himaye talebi altını dolaylı olarak
ölümsüzlükle iliştirir ve doğrudan simyasal bağlantının henüz yapılmadığını
ima eder. Himayenin giderek yaygınlaştığı bunu takip eden yıllarda himaye
edenlerin temas kurabileceği ölümsüzler konusundaki efsaneler giderek arttı.
"Ölümsüzlük İlaçları" sık sık söz edildi, ancak bunların suni oldukları
söylenmedi. Eleştirisel araştırmacılar sadece simya konusunda ilk eserlerin
"Üçün Uyumu" ("Chou its 'ant'ung
ch'i" - M.S. 140 ve kısmen 9. asırda) çıkmasıyla ve "Sarı Efendinin
Dokuz-Şişe Kutsal İksir Kitabı"nın (Huang ti cbiu ting sben tan ching)
hemen hemen kesin olarak 3. asrın sonlarında yazılan ilk bölümünün
çıkmasıyla simyanın ortaya çıktığı tarih konusunda açık kanıt
bulmaktadırlar. Dünyanın her iki tarafında işlemler yeteri kadar aynı olması
dışında,
kronoloji açısından doğu ve batı arasında bir ilk tarih fazla önem taşımaz.
Ancak
durum böyle değildir. Joseph Needham, Çin simyası Makrobiyotik (ilaçlarla
bedensel ölümsüzlük arayışı) ve altın imalatının ("aurifiction", yani
bilinçli olarak altının sahtesini üretmek yerine "aurifaction", suni
yöntemlerle gerçek altını yapma girişimi) bir karışımı olarak tanımlarken
önemli bir farka işaret ediyor. Bu tanımlarda zincifrenin önemli rolünden
söz edilmemektedir. Needham markobiyotik daha eski batı sanatında eksik
olduğunu, dolayısıyla "gerçek" simya olmadığını belirtiyor.
Diğer
araştırmacılar simyagerlerin sadece tekniklerini değil, fakat aynı zamanda
inançlarını değerlendiriyorlar. Yukarıda özetlenen ruhsal deneyimler ve
simyanın ilahi bir hiyerarşide atama aracı olabileceği Çin'e özgündür.
Bunlar Doğu Asya'da simya arayışının, İskeneriye'de olduğu gibi sadece
teknik hedeflerle ifade edilemeyeceğini ima etmektedir. Her iki uygarlık
kimyasal metotları ve metotları ruhsal halasa yönelik hedefler için
kullandılar. Hedefler faklı çünkü Çin ve Helenistik Mısır arasındaki mana ve
değer yapılarında farklar vardı. Her ikinin sanatlarını "gerçek" simya
olarak nitelendirmek doğru olur ve şimdiki bilgimize göre her ikisinin
yaklaşık olarak aynı zamanlarda ortaya çıktıklarını söyleyebiliriz.
Simyagerler, tarihçiler gibi sanatlarının geliştiğini veya değiştiğini kabul
etmiyorlardı. Bütün Çin dini veya teknik geleneklerde olduğu gibi,
uygulayanlar onun bütün olasılıklarının onu kuran kadim ve ilahi düzen
tarafından indirilip kurulduğunu kabul eder. Simya olarak daha önce söz
ettiğimiz iki eser dışında öncü bir kaç temel eser vardır. Bu yazmalar sözlü
açıklamalarla ilaveli olarak değiştirilmeden layık olan kişilere nesilden
nesile aktarılacaktı. Metafor ve sembollerden dolup taşan bu yoğun temel
eserler için çok izah gerekiyordu (özellikle "Üçün Uyumu" için). Bilginlerin
tükenmez anlam bolluğu ancak nispi olarak idrak edilebilir. Sorun bilgiyi
geliştirme değil, kadim bilgeliği korumaktı.
Yine
de, asırların geçmesiyle simya metinlerinde kimyasal işlemler üzerinde
giderek daha kapsamlı bir bilgi sergilemekte. Ayrıca popüler dinden gelen
yeni etkileri uyarma konusunda daha açık olabilmekteydiler. Bazı üstatlar
simyadaki bu yeni içerik konusunda bilinçliydiler. Onları esinlenen ek
(anacak ilke olarak zamansız) ifşalara addediyorlardı. Bunlar çoğu kez
farklı kılıklara bürünmüş ölümsüzler, tuhaf durumlarda rastlanan "olağanüstü
insanlar" veya da rüya veya düşlerde ifşa edilir. Değişmezlik ideali
değişimi silmemişti.
Günümüzdeki anlayış içsel ve dışsal simyanın birlikte başladığını ima
etmektedir. Her ikisinin birlikte yürütülmesinin geç başladığını veya
kademeli bir gelişmeye tabi olduğuna dair herhangi bir gösterge yoktur.
"Üçün Uyumu" hem içsel, hem de dışsal olarak yorumlanabilir işleme karmaşık
bir sembolizmi getirmektedir. Kitap sadece iç simyanın imgelemeleri değil
aynı zamanda mutlak kurtuluşu veren zıtların evliğini içeren cinsel
disiplinleri de vermektedir. Sonraki simyagerler cinsel uygulamaların
konusunda farklı düşünceler sergileyip, kimi ölümsüzlüğü ilerlettiğini, kimi
de engellediğini iddia ettiler, ancak birçok önemli üstat "Üçün Uyumu"nu
takip ederek dışsal, içsel ve cinsel simyanın tek bir sürecin değişik
yönleri olarak görmektedirler. Dolayısıyla, kimya tarihçileri belerli
metinlerin madensel işlemleri içerip içermediği konusunda karar vermede
zorlanıyorlar.
Dışsal simya içsel benzeriyle aynı dinamiği korumadı. 1000 tarihinden sonra
kimyasal işlemler konusunda yeni bilgiyi yansıtan yazılar ender olarak
görüldü. Daha sonraki yazarlar sık sık sadece hariçte olanların simyanın bir
laboratuarda yapılması gerektiğini veya yapıldığını inandıklarını
açıkladılar. Dolayısıyla gözükmektedir ki dışsal simyada uygulama veya en
azından keşif varlığını büyük çapta sürdürmemişti. Bu tahsili insanların
sanatlarla uğraşmasını teşvik etmeyen Confuçuşcu ideallerin yeniden
doğmasıyla izah edildi. Diğer bir sebepte, 11. ve 12. asırda elit tabakadan
heveslileri çeken Taocu ekollerde meditasyon ve imgelemenin pratik
operasyonlar giderek yayılmasıydı. Yukarıda anlaşılabileceği gibi, erken
dönemde okült ve ameli uygulamalar birbirini dışlamıyordu. Diğer bir neden
de birkaç imparator ve yüksek görevlilerin simyasal iksirleri aldıktan sonra
ölmeleri yaygın olarak bilinmekteydi. Üstadlar için ölüm mükemmelleşmiş
benliğin yumurta görevini gören eski bedenden ayrılıp ölümsüzler arasında
mevki almasıydı. Popüler inançları ciddi almayan laik hümanistler için bu
intihar için budalaca bir gerekçeydi.
Simya, Bilim ve
Din
Simya genelde
Çin simyasının birçok kimyasal maddeyi kullandığını ve niteliksel ilişkiler
konusunda oldukça kapsamlı bilgilerden faydalandıklarını belirten kimya
tarihçileri tarafından incelenmişti. Tıp tarihini inceleyen araştırmacılar
simya ve tıp arasındaki bağlantıları her ikisinin birlikte kullandıkları
madde ve işlemlerle ve genelde suni, inorganik iksirlerin hastalığı ve
yaşamı uzatmada kullanımı ile göstermişlerdir. Tarihçiler genelde simyayı
bir genç bir bilim, modern inorganik ve iyatro kimyanın öncüsü olarak kabul
ederler. Lu ve Needham içsel simyayı "prto-biyokimya" olarak
tanımlamaktadırlar.
Bu görüş
simyanın hedeflerinin bilmeye yönelik olmadığını göz ardı etmektedir. Onlar
ölümsüzlüğe odaklanmıştı ve üzerinde tefekkür etmek üzere kozmik süreçleri
tekrarlamaya yöneliktiler. Simyagerlerin yeni bir kimyasal etkileşimi veya
işlemi bulup bulmadığını kesin olarak söylemek mümkün değildir.
Zanaatçıların okuma yazmaları olmadığı için yaptıkları yeniliklerin okuma
yazmaları olan (elit tabakada kimyasal sanatlarla tek ilgilenen) simyagerler
tarafından kaydedilmesi doğaldır. Simyagerlerin barutun ve damıtma aletlerin
keşfinde önemli rolleri olduğu iddiası M.S. ilk bin senelik devrede iyi
araştırılmamış olan sanayi işlemlerin gelişimi ile ilgili bağımsız kanıtlar
tarafından desteklenmemektedir. Ayrıca, simyagerlerin tıptan aldıklarından
fazla şey verdiklerine dair bir geneleme yapmak için tıp literatürden henüz
çok az inceleme yapılmıştır.
Simyanın esas
olarak Taocu olduğu veya bir Taocu keşif olduğu fikri 1970 yılından itibaren
yapılan Taocu tarihsel etütleri tarafından desteklenmemektedir. Semavi
Üstatlar tarikatı ve diğer erken Taocu hareketlerde ilaçlar (suni
preparatlar dahil) yasaktı. Sadece dini alıştırmalarla uzun ömür ve ilahi
mevki sağlayabilirdi. Kuzeyde üst düzey inisiyeler popüler ilaçlar
kullanmaya başladılar. 311 yılında Lo-yang'ın işgalinden sonra göçmen olarak
ilk kez simyanın popüler ölümsüzlük uygulamalarında simyanın uzun süredir
yerleşik olduğu Yangtze bölgesinde iksirlerle karşılaştılar. Yerine
geçtikleri güneyli aristokratlar ruhsal üstünlüklerini telafi etmek için
yeni dini yapılar oluşturdular. Michel Strickmann (1979) onların bunu
yapmakla popüler yerli uygulamalara, ölümsüzlük ve simyanın önemli bir rol
oynadığı ve inorganik ilaçların dini kullanımı olağan olan kuzeyli Taocu
uygulamaları uyarladıklarını göstermiştir. Yaklaşık olarak 500 yılında asil
güney aristokrat ataları olan T'ao Hung-ching imparatorluk himayesinde Taocu
Yüce Saflık (veya Mao-şan) kurduğu zaman 4. asırdan kalma gelenekleri kaynak
olarak kullandı. T'ao sadece eski güneyli teknikleri değil, karmaşık simya
ve astral sembolizm uyarlamadı. T'ao böylece üst tabaka katılım sağlayan ve
devlet gücünü destekleyen ve böylece beş asrı aşkın bir süre gücünü koruyan
bir hareket başlattı. İlk kez olarak yarattığı taoculuk biçiminde simyayı
Taoculuk ile birleştirdi. Simya Taocu ortamında yaratılmadı ve onunla
sınırlı değildi. Ayrıca Taoculuk dışındaki hareketlerde simyanın rollü
belirli bir ilişki tespit etmek için fazla farklılık arz etmektedir.
Kaynakça
Çin simayanın en ayrıntılı etüdü Joseph
Needham’in Science and Civilisation in China ("Çin'da Bilim ve
Uygarlık", Cambridge, 1954), cilt. 5, bölüm 2—5. Daha kısa bir özet için
Needham’in The Refiners Fire. The Enigma of Alchemy in East and
West (Simagerin Ateşi: Doğu ve Batıda Simya Esrarı - London, 1971),
ikinci olarak da J. D. Bernal Lecture (Konferans), veya kültürler arası
mukayese için yazdığı Science in Traditional China (Geleneksel Çin'de
bilim - Cambridge, Mass., 1981), sayfa 57—84'de “Comparative Macrobiotics,”
(Mukayeseli Makrobiyotik). Simyada kullanılan sembolik yapıları kapsamlı
olarak yazdığım Science and Civilisation in China, (Çin'de Bilim ve
Uygarlık) Cilt 5 Bölüm 4, sayfa 210— 305'de veriyorum ve daha sonuçlanmış
bir şekilde “Chinese Alchemy and the Manipulation of Time,” (Çin Simyası ve
Zamanın Manipülasyonu) Isis 67 (1976): 513—526, bu ayrıca
benim derlediğim Science and Technology in East Asia, (Doğu Asya'da
Bilim ve Teknoloji - New York, 1977) yeniden basılmıştı. İçsel simyanın dini
anlamı üzerinde Farzeen Baldrian-Hussein’s Procédés secrets au Joyau
magique: Traité d’alchimie taoiste dui onzième siècle (Paris, 1984).
Simya dahil Taocu öncesi güney okült gelenekler üzerinde Isabelle
Robinet’nin “La revelation du Shangqing dans l’histoire du taoisme” (Ph.D.
diss., University of Paris, 1981). Simya ve Taoculuk arasındaki ilişkiler
üzerinde Facets of Taoism. Essays in Chinese Religion, edited by
Holmes Welch and Anna Seidel (New Haven, 1979), sayfa 123—192'de Michel
Strickmann’nın “On the Alchemy of rao Hung-ching,” ayrıca onun Le taoisme
du Mao-Chan: Chronique dune révélation, İki cilt, “Mémoires de
l’lnstitut des Hautes Etudes Chinoises,” no. 17 (Paris, 1981). Çin simyayı
araştırma kılavuzu olarak da yazdığım Chinese Alchemy: Preliminary
Studies, ‘Harvard Monographs in the History of Science,” cilt. 1
(Cambridge, Mass., 1968), ve Ch’en Kuo-fu’s Tao tsang yüan liu hsü k'ao
(Taipei, 1983).
The Encyclodedia of Religion
, Editor in Chief Mircea Eliade, Copyright © 1989, MacMillian Puplishing Co.
Hiçbir
yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden
alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa /
Index
/
Roket bilimi /
E-Mail / Quantum Teleportation-2
Time Travel Technology / UFO
Galerisi / UFO Technology/
Kuantum Teleportation /
Kuantum Fizigi
/ Uçaklar(Aeroplane)
New World Order(Macro Philosophy)
/ Astronomy
|
|