Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkey / Denizli
 
ZAMAN MEKÂN HAYAT
-Ontoloji denemesi-
Haki DEMİR
 Pazar, 02 Kasım 2008
 
TAKDİM                                                                                                
 
KÂİNAT TASAVVURU                             
UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLIKLAR              
İNSAN, BİLİM VE ONTOLOJİ                                  
 
ZAMAN                                                  
                ZAMAN                                                                                 
                ZAMAN VE HAREKET                                                            
                ZAMANSIZ HAREKET                                                                            
                ZAMAN VE VARLIK                                                               
                ZAMAN VE SÜRE                                                                                  
                ZAMAN VE İDRAK       
                                                          
 
 
MEKÂN                                                                                                                 
                MEKÂN                                                                                                                                
                MEKÂN VE KÂİNAT                                                               
                MEKÂN VE VARLIK                                                
                MEKÂN, MESAFE VE SATIH                                                  
                MEKÂN VE HAREKET                                                             
 
MATEMATİK KAVRAYIŞ
                MATEMATİK KAVRAYIŞ                                                         
                İKİNCİ MATEMATİK                                                
                GÖLGE MATEMATİĞİ                                                                                          
                BEŞİNCİ İŞLEM                                                                      
 
VARLIK VE VAROLUŞ
                VAROLUŞ                                                                              
                                                              
 
                                                               TAKDİM
 
                Bu kitaptaki konular ile ilgili düşünceler asla “hükümler” ihtiva etmemektedir. Eğer üsluptan böyle neticeler çıkıyorsa yazarın ifade zafiyetinden kaynaklanmaktadır ve asla kastı o değildir.
                Okuyucunun, kitapta beyan edilen fikirleri, kabul veya ret etmesinden ziyade, ilgili konulara dair düşünce alıştırmaları olarak incelemesi doğru olacaktır. Neticede bu konulara dair yazar, ulaştığı noktaları beyan ettiğini ve bir başkasının mesela “zaman” ile ilgili daha ileri noktalara ulaşabileceğini ve daha ileri noktalarda zamanın farklı anlaşılabileceğini biliyor.
                Konuların mücerret mahiyet taşıdıkları, mücerret konuların ise “hüküm” ihtiva eden bir üslupla ifade edilmesinin yanlışlığı hikmet ve ilim ehli tarafından bilinir. Muhatabın (okuyucunun) kitaptaki fikirleri, ilgili konularda fikrin nihai noktası (fikrin nihai noktası imandır) olarak kabul etmemesi şarttır. Böyle bir temayül ve tavırdan dolayı yazar hiçbir şekilde manevi mesuliyet üstlenmediğini beyan etmek ihtiyacı duyar.
                Bu ihtiyacın duyulması, kitabın çok satılacağı ve okuyanların çoğunun kitaptaki fikirlere inanacağı düşüncesinden kaynaklanmıyor. Kitabı bir kişinin okumuş olması ve bu bir kişinin kitaptaki bir cümleyi dahi “hüküm” vasfında zihnine yerleştirmesi ihtimalindeki hassasiyettir. Yazar dahi bu kitaptaki fikirlerinin yanlış olması ihtimalinden Hz. Allah’a (CC) iltica ederken, kitabı tek bir okuyucunun dahi bu hassasiyet ile okumaması rahatsız edicidir.
                Türkiye’deki yazar ve okuyucu profili ilginçtir. Her yazar “üstad”dır ve her okuyucu müriddir. Her yazar en azından üslubuyla inanç (din değil) üretir ve okuyucudan aynı iddialı tavrı muhatap pozisyonunda talep eder. Ciddi konularda kitap yazmayı zorlaştıran bir durumdur bu. Zira kitap, hacimli fikir beyanıdır ve muhatabında zihni değişimler gerçekleştirebilir. Zihni değişim ve oluşumlar insanın hayatını etkileyecek kadar önemli olduğunda mesuliyeti ağır olmalıdır. Yazarların böyle bir mesuliyet altına pervasızca girebilmesi “hikmet”ten azade bir tavırdır.
                Bu eser netice itibariyle bir kâinat tasavvurudur. Bir ontoloji denemesi dense iddialı olur. Fakat konu ontoloji ile yakından ilgilidir.
                Özellikle pozitif bilimin bu gün ulaştığı noktalarda zafiyet geçirdiği ve patinaj yaptığı inkâr edilebilecek bir durum olmamalıdır. Derinliğine varlığın tahlili ve genişliğine kâinat tasavvuru noktalarında tıkandığı açıktır. Her iki istikametteki tıkanmanın aslında aynı konulara tekabül ettiği düşüncesi bilim dünyasının gündemine girmelidir. Parça parça varlıktan ve çeşit çeşit uzay tasavvurundan bahsedilirken, konunun en netice zaman, mekân ve varlık üçlemesi içinde cereyan ettiği fark ediliyor veya fark edilmiyor.
                Varlığın zaman ve mekândan azade bir şekilde tetkik edilemeyeceğinin yanında, zaman ve mekânın da birbirinden bağımsız şekilde idrak edilmesinin imkânsızlığı fark edilmelidir. Kâinat denilen yekûn, zaman ve mekândan ibarettir ve bunların birbiriyle temas etmesinde varlık zuhur eder. Bu anlamda varlık arızidir ve aslolan zaman ve mekândır. Başka bir ifadeyle varlığın temel iki unsuru vardır ve bunlar zaman ile mekândır. Varlık sadece bu ikisinin temasında ortaya çıkan bir görüntüdür.
                Varlık ile vakit kaybetmektense doğrudan zaman ve mekân ile ilgilenmek gerekir ama zaman ve mekân ile ilgili idrak faaliyeti maalesef varlık üzerinde kabildir. Bu sebeple varlığa yönelen idrak yanlış bir yaklaşım içinde değildir ama zaman ve mekânı gündemine almadığı için varlığı da anlamaktan aciz kalmaktadır.
 
 
 
 
 
                               UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLIKLAR
 
*Genel olarak uzay tasavvuru
 
                Kâinat o kadar girift bir yapıya sahiptir ki, fizik biliminin “takdim”inde şunu yazması gerekir. “Kâinatta belirli şartlarda doğrulanmayacak hiçbir fikir veya teori yoktur”. Gerçekten kâinat o kadar engindir ki, deli saçması bir fikri (kuralı) dahi kâinatın her hangi bir yerinde ve zamanda geçerli olarak ispatlamak kabildir. Tasavvur ve tahayyül edilebilecek her türlü fikir, kâinatta bir an ya da bir noktasında gerçekleşebilir. Bu düşünce, küçücük bir kuraldan kapsayıcı teorilere kadar tüm zihni üretimler için caridir.
                Fizik biliminin zemini uzay tasavvurudur. Teoriler ve kanunlar, uzay tasavvuru üzerinde kurulurlar ve fizikteki her açıklama uzay tasavvuru denilen alfabeyi kullanır. Temelde uzay tasavvurunun yanlış olması, tüm teorilerin ve kanunların yanlış olabileceği anlamına gelir. Ne var ki, yukarda ifade ettiğimiz gibi, her uzay tasavvuru birçok açıklama ve teoriyi besleyebilir. Yanlış olduğunun anlaşılması için, tasavvura sığmayacak kadar ileri derecede keşifler yapılmış olmalıdır.
                Gözle görülecek, elle tutulacak kadar gerçek ve yakın olan varlığın kendini ele vermemek konusundaki bu ısrarı çok ilginçtir. Madde, her uzay tasavvurunda özellik değiştirmekte veya maddenin yeni bir özelliği keşfedildiğinde uzay tasavvuru değişmektedir. Problem tabi ki, uzay tasavvurudur. Neticede madde ile ilgili tasavvurlar dahi tasavvur edilen uzayın özelliklerine göre şekillenmektedir.
                Bilimin fikrin arkasından geldiği ve onu takip ettiği doğrudur. Tasavvur (ya da teori) fikirdir ve bilim bunun ispatını yapar veya içini doldurur. Tasavvurun mevcut bilimin verilerini kullanması onun fikir mahiyetini değiştirmez. Bu anlamda bilim batıda felsefenin açtığı yoldan ilerleyebilmiştir. Batıda felsefenin bitmesinden sonra (yirminci asrın başları) bilimdeki ilerlemenin de durduğu gözden kaçmaktadır. Gerçekten bu günkü fizik biliminin temel teorileri yirminci asrın en fazla ortalarına kadar geliştirilebilmiş ve yaklaşık yarım asırdan bu yana yeni bir teori geliştirilememiştir. Yeni bir teori geliştirememek, bilimdeki gelişmelerin de durduğu anlamına gelir. Zira ciddi keşifler olsaydı yeni teoriler ortaya çıkacaktı. Son yarım asırdır uzaydaki yıldızları saymak ve onlara isim vermekle meşgul olan fizik biliminin, filozof ya da “filozof bilim adamları” kalmadığı için ilerlemediği de anlaşılamamaktadır.
                Uzay tasavvurlarının yanlışlığı bir tarafa, yeni bir tasavvur geliştirilemediği için bilimin ilerlemesinin durması ayrı bir problemdir. Eksikte olsa yeni bir tasavvur, yeni hamleler ve yeni keşifler demektir. Fizik biliminin her zamankinden daha fazla bilgi, malzeme ve imkâna sahip olmasına rağmen yeni tasavvurların (teorilerin) geliştirilememesi, bilimin değil felsefenin zafiyetindendir.
 
                                                                                              *
 
Uzay-zaman tasavvurundaki temel yanlışlık, uzayın üç boyutlu olarak kabul edilmesi ve buna zamanın eklenmesiyle dört boyutlu bir tasavvura ulaşılmasıdır. Madde tasavvuru ile uzay (kâinat) tasavvuru birbirine karıştırılmaktadır. Maddenin üç boyutlu olması (zaman ile dört boyutlu kabul edilmesi) doğru olsa dahi, uzayın (kâinatın) üç boyutlu (veya dört boyutlu) olması gerekmez. Mesela on boyutlu bir kâinat tasavvur edilebilse, bu kâinatta hem üç boyutlu ve hem de dört veya daha fazla boyuta sahip varlığın mevcudiyeti mümkündür. Doğrusu uzay-zamanın on boyutlu veya daha fazla boyutlu olduğuna dair düşüncelerin bulunduğu doğrudur ve yaygındır. Fakat bu düşünceler dört boyutlu uzay-zaman tasavvurunu aşamamakta ve on boyutlu kâinat tasavvurunu ortaya koyamamaktadır. Varlığın özellikleri, varlığı ortaya çıkaran zeminde mutlaka vardır ama zeminin özellikleri bilinen varlığın özelliklerinden ibaret olmak zorunda değildir ve mutlaka farklı ve fazla özellikleri vardır.
 
*Zaman ile ilgili yanlışlar
 
                Uzay-zaman tasavvuru, üç boyutlu uzaya dördüncü boyut olarak zamanın eklenmesiyle oluşturulan aslında ilkel bir düşünme biçimidir. Zaman ile ilgili doğru kavrayış olmadığında, zamanın maddeye olan etkisini tersine çevirip, zamanı maddeye eklemlemek, uzay tasavvurunu zafiyete uğratmaktadır.
                Zaman maddenin dördüncü boyutu değildir. Zamanın madde ile irtibatı, zamanın maddenin dördüncü boyutu olarak kabul edilmesindeki tasavvurdan daha fazladır mutlaka. Fakat zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak anlamak, onu maddenin özelliği haline getirmektir. Maddenin zamana nispet edilmesi gerekirken kavrayışın ters çevrilip zamanı maddeye nispet etmek temel bir yanlıştır. Bu nokta zaman ile maddeyi birbirine karıştırmaktır.
                Zaman, maddenin varoluş amilidir. Zaman, mekân ile temas etmediğinde madde meydana gelmemekte ve varoluş süreci başlamamaktadır. Zaman varoluş sürecinin muharrik kuvvetidir.
                Zamanı doğrusal bir akış olarak anlamak veya zamanın doğrusal bir akışa sahip olduğunu düşünmek, onu hareket ile karıştırmaktır.
                Zamanın bir hız ölçü birimi olduğu veya hız ile aynileştirilebileceği düşüncesi yanlıştır. Özellikle ışık hızını zamanın ölçüsü olarak anlamak idrak zafiyetidir.
 
 
*Mekân ile ilgili yanlışlar
 
                Mevcut fizik biliminin mekân ile ilgili araştırma yapmaması anlaşılır bir zafiyet değildir. Uzay tasavvuru aslında aynı zamanda mekân tasavvuru olmasına rağmen, mekânın ne olduğuna dönük araştırmalar yerine uzay tasavvurlarıyla zaman geçirmek fizik biliminin en büyük eksikliklerinden (hatalarından) birisidir. Mekânı satıh olarak anlayan ve onu da uzayda değil yerde arayan kavrayış fizik bilimine pahalıya malolmuştur.
                Mekân fikrine sahip olamayan fizik bilimi, uzay tasavvurlarını yaparken, mekânın satıh özelliği ile sınırlı kalmıştır. Mekânı satıh olarak anlamakla, uzay tasavvurlarını kâinatın bir parçası olarak kavramak aynı anlama gelir. Temelde böyle olmasına rağmen, bir “parça mekânı” (sathı) tüm uzay olarak anlamak gibi bir paradoksa düşmüş ve fakat bu paradoksu da fark etmemiştir. Bir “parça mekânı”, mekân zannederek, varlık toplamını (kâinatı), varlığın parçasına sığdırma ve açıklama çabasına girmiş ve parçanın özelliklerini bütünün özellikleri olarak kabul etmiştir.
                Mekânın ne olduğunu veya hangi özelliklere sahip olduğunu araştırma lüzumu, uzay tasavvuru için hayati önemdedir. Problem mekânın saf halde bulunup bulunmadığıdır. Saf halde bulunamaması halinde araştırmaların dolaylı yapılabileceği açıktır. Bu anlamda madde ile ilgili araştırmalar aynı zamanda mekânı da tanımaya ve keşfetmeye dönük olmalıdır.
                Mekânın bilinmemesi halinde varlığın bilinememesi gerçeğine rağmen mekânı madde ile ilgili araştırmalardan tanımaya çalışmak ciddi bir paradoks oluşturmaktadır. Burada tavuk-yumurta problemi yoktur. Mekân mı maddeyi oluşturmakta yoksa madde mi mekânı oluşturmaktadır sorusu anlamlı değildir. Mekânın maddeyi oluşturduğu veya mekânın önce olduğu en azından matematik olarak anlaşılabilir.
                Uzayın boşluk olduğu düşüncesi, ısı, ışık ve sesin uzayda yol alabildiğinin anlaşılmasıyla ortadan kalkmış ancak bu durumda uzayın iletken bir madde ile dolu olduğu düşüncesi teorik olarak kabul edilmek zorunda kalınmıştır. “Esir” ismi verilen bu maddenin tüm uzayı doldurduğu kabul edilmiş fakat fizik deneylerle bu maddenin varlığı ispatlanamamıştır. Matematik kavrayışın ilzam ettiği bu madde fizik deneylerle ispat edilememiş olsa dahi uzay tasavvurunda ciddi bir malzeme olarak kullanılmıştır.
                Mekân ile uzay tasavvurunun birbirini karşılamadığı ve mekân fikrinin olmamasının ne gibi zafiyetler meydana getirdiği “esir” maddesi tartışmalarında açıkça görülebilir. Kâinatın tamamı mekân üzerindedir. Mekân satıh olmadığı gibi düzde değildir. Varlık, mekânda varolabilme iktidarına sahiptir. Bu anlamda ısı, ışık ve ses dahi, mekânda varolabilirler. Varolabildikleri mekânda hareket edebilirler. “Esir maddesi” tartışmaları aslında mekân kavrayışına en fazla yaklaşılan birkaç konudan biridir. Fakat mekân fikri temelde olmadığı için, matematik olarak bulunması zorunlu olan “esir” maddesini fizik olarak ispatlayamamaktan dolayı düşülen kavrayış zafiyeti, kaçınılmaz olarak uzay tasavvuruna aksetmiştir.
                Mekân madde değildir. Bu anlamda “esir” yoktur. Fakat maddenin varolabilme şartlarından birisi olan mekânda hareket etmesi mümkündür. Bu çerçevede bakıldığında uzayda boşluk yoktur ama uzay madde ile dolu değildir. Uzay boşluğu olarak görülen kısım, zaman ile mekânın teğet bulunduğu yerdir. Başka bir ifadeyle, zaman ile mekânın en az temas halinde olduğu yerdir ve bu durum varlığın hareketine imkân vermektedir. Temas derecesi veya yoğunluğu arttığında varlık meydana gelmektedir.
                Mekânın saf halinde bulunduğu yer kâinatın dışıdır. Kâinatın genişleme sınırı mekân sınırıdır. Mekân ne kadarsa kâinat oraya kadar genişleyebilir. Zaman ne kadarsa varlık o kadar varolabilir. Mekânın zaman ile tesviye edilmemesi halinde varlık orada bulunamaz. Zaman ve mekânın birbirine paralel olması halinde madde varolabilme kudretini kazanamaz. 
                Mekâna en fazla yaklaşılan alan mikro kozmostur. Mekânın makro kozmosta aranması yanlış değildir ama mikro kozmosta daha fazla yaklaşılmıştır. Atom altı parçacıklara kadar inen fizik bilimi orada gördüğü manzarayı tanımlamakta zorlanmıştır. Gördüğü manzara, salt harekettir ve hareketin durması ihtimali yoktur. İlginç olan, atom altına indiğinde tespit ettiği parçacıkların, maddi varlıklar olmayıp, sadece alanlardan müteşekkil (kuant alanları) olduğunu keşfetmesine rağmen hala mekân fikrine ulaşamamış olmasıdır. Maddenin (varlığın) son tahlilde (bu günkü aşamada) maddi yapıtaşlarından oluşmadığını aksine “alanlardan” (kuant alanlarından) meydana geldiğini anlamakla mekânın önüne kadar gelmiş olmasına rağmen, hala uzay tasavvurunun üç boyutlu (zaman ile dört boyutlu) olmasında ısrar etmesi bilim adamlarının nasıl bir zihni zafiyet içinde olduğunu göstermesi bakımından manidardır.
                Mikro kozmostaki ilerlemenin vardığı son nokta, maddenin bir takım “alanların” hareketlerinden meydana geldiğidir. Zamanın mekân ile temas ettiği noktaya kadar varabilen bilim, varlığın bu temastan meydana geldiğini idrak etmekten aciz durumdadır.
 
*Varlık ile ilgili yanlışlar
 
                Varlığı üç boyutlu olarak kabul etmek fizik biliminin bu günkü kavrayışı ile üç boyutlu bir uzay tasavvurunu mecburiyet haline getiriyor. Fizik biliminin incelediği varlıkların üç boyutlu olduğu gerçeği ayrı bir konudur. Fakat kâinattaki varlıkların tamamının üç boyutlu olduğu zannı uzun süre fizik bilimine patinaj yaptırmıştır. Fizik bilimi varlıkların üç boyutlu varlıklardan müteşekkil olmadığını anlamış olmasına rağmen aynı uzay tasavvurunu kullanmaya devam etmesi ise garip bir durumdur.
                Üç boyutlu varlıkların dışında varlıklar olduğunu en azından matematik hesaplamalar ile anlayan ve kabul eden fizik biliminin, üç boyutlu uzay tasavvurunda ısrar etmesi anlaşılır gibi değil. Zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak kabul ettiği bir asırdan bu yana üç boyutlu uzay tasavvuru yerine dört boyutlu uzay-zaman tasavvurunu kullanıyor olması, dördüncü boyuta sıçradığı anlamına gelmiyor. Üç boyutlu idrak alışkanlıklarından kurtulmuş ve dört boyutlu idrak alışkanlıklarını geliştirmiş değildir.
                Zaman maddenin dördüncü boyutu değildir. Zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak kabul edip uzay-zaman tasavvurunu kullanmaya başlamış olması bu sebeple dördüncü boyuta çıkabildiğini göstermez. Zamanı, maddeye boyut olarak eklemek hem zamanın hem de maddenin anlaşılmadığını gösterir. Maddenin zamana tabii olduğu doğrudur. Fakat zamanı maddenin bir boyutu halinde anlamaya çalışmak, zamanı maddenin bir özelliği olarak anlamaktır ki, doğru olan bunun zıddıdır.
                Mikro kozmosta maddenin kaybolduğu ve bakiye olarak sadece hareketin kaldığı, hareketin ise durdurulamadığı/durdurulamayacağı anlaşılmıştır. Atom altı parçalardaki hareketin durdurulması halinde aslında maddenin kalmayacağı matematik olarak anlaşılmaktadır. Varlık görüntüsü ise atom altı parçalarının hareketlerinin bir neticesidir. Makro kozmosta sayısız boyuttan bahsetmek en azından matematik olarak kabilken, mikro kozmosta tüm boyutların kaybolduğunu görmek, madde ile ilgili düşünceleri tamamen değiştirmiştir.
                Zannedildiğinin aksine, mekân mefhumuna makro kozmosta değil mikro kozmosta daha fazla yaklaşılmış, fakat hala makro kozmosta aranmaya devam edilmiştir.
 
*Kâinattaki denge arayışı
 
                Kâinatta gerçekleşecek olan denge termodinamik veya başka bir denge değil, zaman mekân dengesidir.
                Kâinatın genişleme sınırı, mekân ve zaman sınırıdır. Mekân, kâinatın varolabileceği alandır. Kâinat mekân dışında varolma imkânına sahip değildir. Varolma imkânına sahip olamadığı yere doğru genişlemesi imkânsızdır.
                Kâinatın tüm mekâna kadar genişlememe ihtimali vardır. Çünkü genişleme sınırlarından birisi de zamandır. Eğer zaman, kâinatın mekânın son sınırına kadar genişlemesi için kâfi gelmeyecekse, mekânın tamamı kullanılmadan genişleme duracak ve kâinat dengeye kavuşabilecektir. Fakat zaman ve mekânın birbirini tamamlama özelliği vardır ve kâinatın mekânın son sınırına kadar genişleyeceğini kabul etmek yanlış değildir.
                Kâinat mekânın son sınırına kadar genişleyebilecekse ve zaman bu noktaya kadar genişlemeyi mümkün kılacak miktarda varsa, zamanın kâinatın genişlemesi ile ilgili sınır olma özelliğinin kalmadığı kabul edilebilir. Bu düşünce ham haliyle doğru görünse dahi, zamanın fonksiyonları doğru anlaşıldığında farklı bir neticeye varmak gerekecektir. Kâinatın genişleme sınırı aynı zamanda “denge” sınırıdır. Mekânın son sınırına kadar genişlemiş olan kâinat dengeye ulaşmak için tüm şartlarını bulmuş olmaz. İste zamanın fonksiyonlarından birisi tam burada ortaya çıkar. Genişlemenin durması, denge için önemli bir şarttır ama kâfi değildir.
                Mekânın son sınırına kadar genişlediğinde dahi kâinat, yeterince yoğun olmayabilir. Genişlemenin durmasından sonra yoğunlaşma devam edebilir. Denge, zaman, mekân ve varlık unsurlarıyla kaimdir. Bu unsurların tamamı gerekli noktaya ulaşmadığında denge oluşmaz.
                Mekân sınırında genişlemesi durmuş olan kâinat, zaman sınırına ulaşmadığı müddetçe kendi içinde genişleyecektir. Kendi içinde genişleme yoğunlaşmadır. Bu bir anlamda zamana doğru genişlemedir.
                Mekân sınırı tüketildiğinde dahi, mekân potansiyeli tüketilmiş olmayabilir. Mekânın potansiyeli, varlığın varolabilmesinin bir koordinatı olmasıdır. Varlık, zaman ve mekânın temasından ortaya çıkıyorsa eğer, kâinatın mekân sınırında durmuş olması, mekânın yeni varlıkların meydana gelmesi için tüketmediği rezervinin bulunması halinde denge oluşmayacaktır. Bu durum aynı şekilde zaman için de geçerlidir. 
 
 
*Sistematik yanlışlar
 
                Varoluş dairevi hareketle kabildir. Bu anlamda hareketin düz olma ihtimali kadar kâinatın düz olabilme ihtimali de yanlıştır. Hareketin düz olmadığı fizik olarak tespit edilmiş olmasına rağmen, kâinatın düz olabilme ihtimalinin hala konuşulabilmesi ilginçtir.
                Hareket varoluşa doğru akıyorsa (ki öyledir) düz bir hat üzerinde gerçekleşmesi kabil değildir.
                Düz bir hareket kabil olmadığı gibi anlamlı da değildir. Düz hareketin olgunlaşma ve kendini tamamlama imkânı yoktur.
                Hareketin bir hedefinin olduğu veya olması gerektiği düşüncesi, hareketin düz bir hat takip etmesini ilzam eder. Kâinatta düz bir hareket yoktur. Hedef düz bir hareketin özelliği ise kâinattaki hareketin ve buna bağlı olarak varlığın bir hedefinin olmadığını kabul etmek gerekmeyecek midir?
                Kâinattaki varlığın bir hedefinin olmadığı doğrudur. Fakat varlık kendi dışında bir hedefe sahip değildir ve yönelmemiştir. Hareketin hedefi vardır ve bu hedef kendisidir. Bu sebeple hareket dairevidir ve öncelikle kendi ekseninde döner.
                Kendi ekseninde ve başka merkezlerin çevresinde döner zira düz bir hat takip etmesi halinde gidebileceği düşünülen hedefe götürebileceği bir şey yoktur.
                Varlığın hedefi kendisidir zira kendi varoluşunu tamamlayamamıştır. Varoluş süreci, varlığı bir merkez etrafında çevirir.
 
*Şuur ve kâinat
 
                Kâinatta varolan ve hareket eden varlıkların şuur sahibi olup olmaması farklı iki kavrayış sistemi gerektirir.
                Şuur veya şuurun müdahalesi ihmal edilerek (sıfır kabul edilerek) yapılacak olan kâinat tasavvuru, şuurun müdahalesi sözkonusu olduğunda temelinden değişir.
                Şuur, kâinattaki varoluş sürecine müdahale edebilen bir güce sahiptir. Maddenin mahiyetinden kaynaklanan hareketin tabiatı ile şuurlu varlığın hareketinin tabiatı aynı değildir ya da aynı olmamak imkânına sahiptir. Bu anlamda tabii hareket ile şuurlu hareketi birbirinden net bir şekilde tefrik etmek gerekir.
                Kâinatta yaşayan şuurlu varlık olarak insanın hareketlerinin (şuurlu hareketlerinin) kâinattaki toplam hareket içinde bir değeri ve ağırlığı olmadığı ve kâinattaki hâlihazır denge ile müstakbel dengeye etkisinin olmayacağı düşüncesi doğru değildir. Kaba bir bakışla insanların toplam hareketlerinin gerçekten bir ağırlığı olamayacağı görülmektedir. Hatta insanlığın yaşadığı mavi gezegenin hareketleri ve bu gezegenin içinde bulunduğu güneş sisteminin hareketlerinin dahi kâinat ölçülerinde bir öneminin olmayacağı düşünülebilir. Fakat şuur, varlığın mahiyetini ve buna bağlı olarak hareketin mahiyetini (hakikatini değil) değiştirme imkânına sahiptir. Bu varoluş sürecine nüfuz (ve belki de müdahale) edebilmektir.
Varlığın mahiyetini değiştirebilme imkânı, varlığı olduğundan başka türlü anlamayı veya varlıktan mahiyetine muhalif tepkiler alabilmeyi mümkün kılar. Varlıktan alınan tepkilerin, varlığın mahiyetine uygun tepkiler olmaması aynı zamanda varlığı anlamamak ya da yanlış anlamak noktasına götürebilir.
Fizikte yapılan deneyler dahi varlığın mahiyetine müdahale özelliği taşıyabilir ve mahiyetine müdahale edilen varlıktan alınan tepkiler ile müdahale edilmemiş varlıktan alınan tepkilerin aynı olmama ihtimali, varlığı doğru anlamadığımız neticesini çıkarır. Fizik deney neticede şuurlu bir tasavvurdur ve bu tasavvur suni bir uzay (bir anlamda mikro kâinat) oluşturmaktır. Suni kâinatı kompoze eden şuur mutlaka ona müdahale etmiştir. Müdahalenin katkı nispeti veya önemi, varlığın mahiyetini tayin edecek noktalara kadar varmış olabilir.
Şuurun kompoze ettiği mikro kâinat, gerçek kâinatın eşdeğeri veya bizzat kendisi olmayacaktır hiçbir zaman. Kâinatı kuşatabilecek tasavvur güçlüğü (imkânsızlığı demek gerekir belki de) mikro kâinat tasavvurunu, kâinatın “bölge özelliklerine” mahkûm edecektir. Buna rağmen her kâinat tasavvurunda veya teoride birçok bilginin doğrulanabilir olmasının sebebi kâinatın o bölgesinde (parçasında) gerçekleşebiliyor olmasındandır. Tüm kâinatta geçerli olduğunu bilme imkânına iki sebeple sahip olamıyoruz. Birincisi tüm kâinatta test etme imkânımız yoktur ikincisi zaten tasavvurumuzu parça tasavvur olarak ele almayıp tüm kâinat tasavvuru şeklinde inandığımız için kâinatın başka yerlerinde test etme ihtiyacı duymuyoruz.
Şuur idrak ederken sadece dışarıda olanı (objeyi) idrak etmez. Objeyi süje ile harmanlayarak idrak edeceği için objeden elde edilen bilgi ve malzemelerden başka idrak malzemelerine de sahiptir. Objeden elde edilen bilginin değiştirilmesi veya obje dışında bir kaynaktan bilgi elde edilmesi halinde obje dışı bilgiden bahsediyoruz demektir. Obje dışı bilgi objeye tatbik edildiğinde objenin ekseninin kayması ihtimalini öngörmek gerekiyor. Şuur bu mekanizmaya sahiptir. Bu imkân kâinatta sadece insanda vardır.
Şuurun olmadığı durumda kâinat tek gerçeklik olarak görülebilecekken, şuur olduğunda kâinatta iki gerçeklik ortaya çıkar. Süje ve obje… Bu düalist yapı, varlığın (ve kâinatın) anlaşılmasını mümkün kıldığı gibi, anlaşılmasının önündeki en büyük engellerden biridir.
Şuur ve kâinat ikilisinin en önemli özelliği, şuurun idrak eden, kâinatın idrak edilen olmasıdır. İdrak edilemeyen, idrak sahibi için yok hükmünde olduğundan dolayı, kâinat kendini ele verdiğinde (idrak edilebildiği nispette) varolabilmektedir. Bu durum kâinatın merkezini şuura taşır.
Şuur kâinata yöneldiğinde idrak kapasitesince onu ihata eder. İdrak ettiği nispette ona dair doğru bir tasavvura sahip olabilir. Bir kâinatın kendisi vardır, bir de şuurun kâinatı vardır. Kâinat “her ne ise odur” ama şuurun kâinatı insanın kâinatıdır.
Şuur, kâinatı ne kadar idrak edebilirse ona paralel bir kâinat tasavvuruna sahip olur. Kâinatta bulunan tüm varlık ve vakıalar afakî (objektif) olarak varolabilme imkânlarının dışında bir de şuura göre var ya da yokturlar. Problem tam da bu noktada ortaya çıkar.
Kâinat tasavvuru şuurun idrak kapasitesiyle sınırlıdır. Bu anlamda kâinata yönelen kavrayış kâinatın kendisi kadar önemlidir. İdrak edemediğini imha eden (veya yok sayan) bir şuur idrak etmenin önündeki en büyük engellerden biridir.
 
 
 
 
 
                               İNSAN, BİLİM VE ONTOLOJİ
 
                Varlık temelde iki çeşittir. İnsan ve diğerleri… İnsanda bir adet öz diğerlerinde ise iki adet öz bulunur. İnsandaki öz ruhtur, diğerlerindeki öz ise zaman ve mekândır.
 
                                                                                              *
 
                Diğer varlıkların tahlilinin varabileceği nihai nokta zaman ve mekân kaynaklarıdır ki bunlar birbirinden müstakil olarak varolabilme iktidarına sahiptirler. Varlık zaman ve mekânın birbirinden müstakil olarak bulunması halinde zuhur etmemektedir. Varlığın zuhuru için zaman ve mekânın temas etmesi şarttır. Bu sebeple varlıkta müşahede edilen zaman ve mekânın, birbirinden tefrik edilebilir mahiyette olduğu görülememektedir.
                Kâinatın hangi noktasından başlanırsa başlansın ve hangi usul takip edilirse edilsin varlığın tahlilinin müntehasına varılabildiği her ihtimalde bakiye kalan özlerin zaman ve mekân olduğu anlaşılacaktır. Zaman ve mekâna ulaşmayan tahlil faaliyetlerinin ara menzillerdeki gerçekliklerle meşgul olduğu vakadır. Ara menzillerde ortaya çıkan tahlil neticelerinin ve bu neticelerde görülen gerçekliklerin nihai gerçeklik olarak kabul edilmesi farklı kâinat telakkilerini beslemektedir. Zira tahlil faaliyetinin müntehasındaki gerçeklik tek olmasına karşılık güzergâh farklılıklarından dolayı ara menzillerdeki gerçeklikler çok sayıda olacaktır.
 
                                                                                              *
 
                İnsandaki tahlilin varabileceği son nokta ise ruhtur. İnsan, bedeni ciheti ile diğer varlıkların hususiyetlerine sahip olduğu için zaman ve mekâna aidiyeti vakadır. Fakat zaman ve mekâna aidiyeti beden cihetiyledir. Ruhun zaman ve mekân ile teması, bedenin zaman ve mekân ile temasından farklıdır.
                İnsan, bedeni ile zaman ve mekâna tabi ve bağlı olmasına karşılık ruhu ile zamana bağlı değildir. Ruh zaman ile mahdut değildir fakat mekân ile mahduttur. Zamanın üstüne (dışına) çıkabilen ruh mekânın dışına çıkamaz.
                Ruhun zamanın dışına çıkabilmesinin tabi neticesi “zamansız hareketin” gerçekleşebilmesidir. Ama mekânsız hareketin gerçekleşme imkânı bulunmamaktadır.
                Zamansız hareket, zamansız hayatı mümkün kılmaktadır. Zamansız hayatın (veya zamanüstü hayatın) gerçekleşme imkânı varlığın hakikati ile ilgili pozitif bilimin tüm hükümlerini (verilerini değil) iptal eder.
Bilimin hüküm vermeyeceği ve sadece imkân alanını tarayarak ulaştığı neticeleri daha ilerideki aşamaları da dikkate alarak nihai hüküm mahiyetine büründürmeden beyan edeceği vakadır. Hususiyetle bir hadisenin imkânsız olduğunu söylemek mevkiinde değildir bilim. Bilim imkânsızları bilmez, sadece mümkün olanları bilir. Mümkün olanlar ise ulaşabildiği gerçekliklerdir. Ulaştığı gerçekliklerle ulaşamadığı gerçeklikleri reddetme tavrı bilimin temeline aykırıdır.
Fakat bilimin bu gün geldiği ve işgal ettiği mevkii, hükümler üreten ve bulduğunun dışında bir alanın olmadığını iddia eden mahiyettedir. Bilim adamları imkânlardan bahsetmek yerine imkânsızlıklardan bahsetmeye ve bunu da şiddetle ve tek salahiyetli tavrıyla yapmaktadırlar.
                Ruhun zaman üstüne çıkabilme imkânı, zaman ile mekânın temasından meydana gelen varlığın varoluşunu müşahede edebilmesine imkân vermektedir. Varoluşun idrak edilmesinden değil müşahede edilmesinden bahsediyoruz. Müşahede etmek idrak etmeyi gerektirmediği gibi idrak etme ihtiyacını da ortadan kaldırır. Bahsini ettiğimiz müşahede, aklın veya şuurun müşahedesi değil ruhun müşahedesidir.
                Ruhun müşahedesini aklın idrak etmesi ise imkânsızdır. Ruhun bazı müşahedeleri şuur tarafından idrak edilebilirse de zamansız müşahedeler şuurun da idrak sınırları dışındadır. Kaldı ki, şuur, ruhun zamansız (zamanüstü) müşahedelerini idrak edebilse dahi, izah etmekten acizdir. Zira insanlık, zaman dışı hayatı idrak ve izah etmek için gerekli olan “dil” imkânlarını üretmiş değildir.
Müspet (pozitif) bilim dalları iki temel disipline ihtiyaç duyar. Biri dil diğer matematiktir. Hiçbir bilim, bu ikisinin sınırları dışına çıkamaz. Müspet bilim “zamansız hareket” konusunu başlık olarak dahi gündemine alabilecek kadar ilerlememiştir. Bilimlerin ilerlemesinin hızı dil ve matematiğin imkânları ile yakından ilgilidir. Eğer bilim, herhangi bir adımda mevcut dil ve matematiğin sınırları dışına ulaşmaktaysa (taşmaktaysa) o adımı atmak imkânına sahip değildir. O adımı atabilmesi için öncelikle o alana dili sokması ve o alanın dilini oluşturması gerekir. Dilini oluşturduktan sonra matematiği o alana sokarak matematik bir tesviyeye tabi tutması ve matematik imkânları geliştirmesi şarttır. Bunlardan sonra ancak kendi adımını atabilir.
Bilim dallarının mikro uzmanlaşmalara kadar dağılması ve birbirinden uzaklaşması ile ortaya çıkan en tehlikeli neticelerden birisi, bilim dallarının ve bilim adamlarının dil ve matematiğe olan uzaklığı ve bu alanlarda en azından kendi ihtisas alanlarına dair üretimler yapamaz hale gelmiş olmasıdır.
 
                                                                                              *
 
                Ruhun zaman dışında fakat mekân dâhilinde hareket etmesinin (veya yaşamasının) ne manası olabilir? Bu soru şu noktada önemlidir. Zamansız hareket, varlıksız bir mekânda hareket etmeyi gerektirir. Zira zamansız mekânda hareket etmek, mekânın zamandan müstakil halinde hareket etmektir. Mekânın zamandan müstakil olduğu hal, varlığın (maddenin-objenin) gerçekleşmemiş (varolmamış) halidir. Orada varlık yoktur. Sadece mekân vardır. Saf mekânda hareket etmenin ne manası olabilir?
Zamansız mekânda hareket etmek, ruhun, mekânın herhangi bir noktasında zamanın içine girme imkânı olduğu için mühimdir. Diğer taraftan zaman üstüne çıkabilen ruh, mekândaki zamansız hareketi ile mekânın herhangi bir noktasına ulaştığında o alanı zaman dürbününden seyretme imkânına sahiptir. Zamanın içine girmesi şart değildir. Mekânın herhangi bir noktasında varolmak ile o noktayı seyretmek farklıdır. Mekânın herhangi bir noktasında tecessüm etmek için zamanın içine girmek gerektiği halde o noktayı seyretmek için zamanın içine girmek gerekmez.

*

Ruhun tecessüm etmesi ile suret kazanması farklıdır. Ruhun zamansız olarak mekânda hareket edebilmesi için tecessüm etmesi şart değildir ve belki suret kazanması kâfidir, belki bu da gerekmez. Suret cisim ile kayıtlı değildir ve cisimde meydana gelen suret cisimsiz (maddesiz) olarak meydana gelebilir.
*

Zamansız hareketi müspet bilimin anlaması ve kabul etmesi (keşfetmesi zaten mümkün değil) imkânsız gibi görünüyor. Zira müspet bilimin tüm kodları zaman ve mekân ile merbut ve mahduttur. Zamanı bu kodlardan çekip aldığımızda tüm denklemler ve sistemler çöker.
Zamansız hareket ile ilgili zemin tesviye edilse ve dili üretilebilse, dünyanın bu günkü teknoloji seviyesi bir anda bin kat yukarı sıçrar. Mevcut teknolojinin üzerinde oturduğu tüm formül ve denklemlerin yerini yeni formül ve denklemler alır. Bu çerçevede mesela dünyanın en büyük ihtiyaçlarından birisi olan enerji, problem olmaktan çıkar. Zira şimdiki teknolojinin bir birimlik iş üretmek için kullandığı enerji ile bin birimlik iş üretilebilir hale gelir. Buradaki bire bin nispeti konunun önemini ifade etmek için verilen bir misaldir.

 
                                             ZAMAN
 
Zaman, varoluş mekanizmasının (sürecinin) muhtevasıdır. Varlık, mekânın muhtevasında gizlidir ama varoluş süreci de zamanın muhtevasında mahfuzdur. Varoluş, mekânda mahfuz bulunan varlığa zamanın müdahale etmesi ile gerçekleşir.
Mekânın muhtevasında mahfuz olan varlık, varolabilmek için zamanın müdahalesine muhtaçtır. Bu müdahale gerçekleşmediği takdirde varlık, mekânın muhtevasında gizli ve mahkûm olarak kalır.
Varoluş süreci her ne kadar zaman ile mekânın teması ile başlarsa da, bu temas kaotik ya da kaba bir temas olmayıp, zaman ve mekânın muhtevasının birbiriyle mütenasip noktalardaki temasıdır.
Mekân, tüm varlığın tabiri caizse kodlarına (şifrelerine) sahiptir ama mekânın kendisi bunları harekete geçirme kudretine sahip değildir. Müdahaleyi yapan zaman olduğu gibi müdahalenin şeklini (o noktada şekil de yoktur ya…) tespit ve tayin eden de zamandır.
Zaman hangi varlık muhtevasına yönelirse varoluş o varlık merkezinde cereyan etmeye başlar.
Varlık, varolma imkânını mekândan, varolma kudretini (enerjisini) zamandan alır. Başka bir ifadeyle varlık, mekânda potansiyel olarak vardır fakat zamanda varoluşunu tamamlar ve zuhur eder.
Zaman, varolma imkânına sahip olan varlığın varoluşunu gerçekleştirebilir. Varolma imkânı olmayan varlığın (ki böyle bir varlık yoktur) varoluşunu gerçekleştiremez. Bu nokta önemlidir. Zira zaman üstü (dışı) varlıklar varoluş sürecine bağlı olmadıkları gibi varlıkları zamanın müdahalesine de ihtiyaç duymaz.
Zaman ile mekân arasında anlaşılmaz bir ilişki ve ilişki kıvamı vardır. Zamanın mekâna müdahalesinin yanlış olması kabil değildir. Teorik olarak her müdahalenin “doğru müdahale” olabilmesi mümkün görünmezken (ya da insan zihni mutlaka problem öngörüsünde bulunur) hiçbir müdahalenin hata olmadığı neticelerinden bellidir.
Zaman ile mekânın birbirine yönelişi veya birbirini çekişi olağanüstü bir hadisedir ve varlığın en ince ayarı burada görülebilir.
Zamanı varlığın varolma kudreti olarak görmek, onu, varlığın enerjisi olarak sınırlandırmayı gerektirmez. Zamana varlığın enerjisi demek yanlış olmaz ama eksiktir. Zamanı varlığın varolma kudreti olarak görmek, varlığın enerjisi olduğunu tespit etmektir zaten ama bu bir özelliğinin tespitidir ve zaman bundan ibaret değildir.
Zamanın mekânda müdahale ettiği nokta, varlığın meydana geleceği noktadır. Bu sebeple mekân o noktada yoğunlaşır ve zamanın müdahalesi ile varlık ortaya çıkar. Zaman tam bu noktada idrak edilebilir hale gelmektedir. Zaman bir anlamda mekândaki yoğunlaşmayı gerçekleştiren tesirdir.
Mekân ile temas etmeyen zamanın varlığı, idrak dışıdır. Zira mekâna müdahale etmediğinde tesirsizdir ve varolmaya devam ediyorsa eğer, saf halde bulunmaktadır.
Zamanı harekete geçiren, mekânın kendi muhtevasında muhafaza ettiği varlık şifrelerinin davetidir.
Zamanın mekâna doğru hareketi tabii bir akıştır. Zira zaman ile mekânın zuhuru, temas etmelerine bağlıdır.
 
ZAMAN VE HAREKET

*Hem zaman olmayan iki işin önceki bitmeden sonraki gerçekleşmiyor.
*Önceki iş bitirilmeden beklendiği müddetçe sonraki işin gerçekleşmemesi, zamanın sabit akan bir değer olmadığını gösteriyor.
*İnsanın zaman ile kurduğu ilişki münferittir. Objektif zamanın akmaya devam etmesi ayrıdır ve her insan kendi zamanına sahiptir.
*Varoluşun sırrı zamanın muhtevasında mahfuzdur.
*Mazi, zamanın muhtevasında mahfuz olan varoluş potansiyelinin gerçekleşmiş olan kısmıdır, ati ise zamanın muhtevasındaki mahfuz olarak gerçekleşme şartlarını beklemektedir.
*Mazi, varoluş sürecinin gerçekleşmiş haliyle zamanın muhtevasında varlığını devam ettirmekte ve tamamını mütemadiyen ileriye doğru taşımaktadır.
*Zaman bu anlamda en büyük hafızadır veya en büyük hafızayı kendinde barındırmaktadır.
*Bir sonraki anda gerçekleşen varoluş çizgisinin ilgili noktası muhtevasında varoluşun tümünü barındırmaktadır.
*Zaman varoluş sürecinin gerçekleşen kısmını, gerçekleşmekte olan ana taşımasaydı, her insan tüm hayatı en başından anlamak ve öğrenmek zorunda kalırdı.

 
                                              
Bir asır önceye gittiğinizde bilim adamlarının dahi anlamadığı veya hayal dahi edemediği bir konuyu şimdiki zamanda ilköğretim öğrencilerinin anlıyor veya öğrenebiliyor olması, zamanın, varoluş sürecinin gerçekleşmiş kısmını bir sonraki “an”a tamamen taşımasıyla mümkündür. 
 
*
 
Hareket durdurulduğunda  zaman durmuş olur. Fakat hareket durdurulduğunda varlık yokolur. Eğer hareket durdurulduğunda varlık yok olmazsa  zaman  durdurulmuş olur.
Hareketin durdurulması halinde ortaya çıkacak olan enerji, kâinattaki toplam enerjiden fazladır.
Hareket durduğunda  zaman  saf haliyle ortaya çıkar. Zamanın varlığa nüfuz etmiş haliyle tezahür etmesi, kullanılmış enerji gibidir. Saf haliyle zuhur ettiğinde ne büyük bir enerji ortaya çıkaracağı hesaba gelmez.
                Nükleer fizikteki çalışmaların, atom altı parçacıkların hareketlerini yavaşlatmaya yoğunlaşması gerekiyor. Durdurmaya dönük çalışmaların meydana getirebileceği tehlike dikkate alınırsa durdurma çabası akıllıca değildir ama yavaşlatmaya çalışmakla elde edilecek varlık ve   zaman  ile ilgili bilgiler bilim için devasa bir adım olacaktır.
                Tıpta uygulanan “insanı dondurarak” gelecek zamanda diriltme düşüncesi temelsizdir. Zira dondurulan insanda  zaman  işlemeye devam etmektedir. Dondurularak zamanın işleyişini yavaşlatmak düşüncesi yanlış değildir. Zira  zaman  katı halde daha yavaş sıvı ve gaz halde daha hızlı akar. Ancak dondurulan insanda zamanı durdurmak mümkün olmadığı için, zamanı bittiğinde yaşaması kabil değildir. Yaşamak varolabilmeye devam etmektir.
 
*
 
                Varlığın hakikati ve gölgesi zamanlı değildir. Varlığın hakikati zamandan önce olduğu için  zaman  onda cari değildir. Gölge ise mevcut olacak kadar varlık sahibi olmadığı için zamana bağlı değildir.
                Varlığın hakikatine bilimle ulaşamadığımız için onun  zaman  ile ilgisini (yani ilgisizliğini) fark ve idrak etme imkânına sahip olamıyoruz. Gölge ise zamanlı bir uzayda göründüğü için zamandan bağımsız olduğunu idrak edemiyoruz.
                İdrak sınırımız, zamandır. Zamanın içinde olanı idrak etme imkânına sahibiz ama dışında olanı idrak etme imkânına sahip değiliz. Zaman  hem insanın hem de insan idrakinin en önemli sınırı ve perdesidir. İnsan zamanın dışına çıkabilir ama zamanın dışını veya zamansız varlık ve hadiseleri idrak edemez. Bir varlığın idrak edilebilmesinin ilk şartı terkip özelliğidir. Eğer bir varlık mürekkep değil de basit (tek) bir bünyeye sahip ise idrak sınırları dışındadır. Terkip ise zamanın içinde mümkündür. Bu sebeple  zaman  mürekkep varlıklar (maddi varlıklar) için varoluş amilidir. Madde varolabilmesini  zaman  ile mekânın temasına borçludur.
                Varlığın hakikati değişmez. Zira zamanın dışındadır ve değişme zamanın bir fonksiyonudur. Varlığın hakikati değişmediği için zamanın dışında bulunmakta veya zamanın dışında olduğu için değişmemektedir. Neticede zamanın dışında olanı idrak etme kudretine sahip olmadığımız için hakikat mi zamanın dışına çıkmıştır yoksa  zaman  mı hakikate tesir edememektedir anlayamıyoruz. Ya da  zaman  hakikatin bir fonksiyonu mudur, bilmiyoruz.
                Zamanın içinde hareket ile değişme aynı anlama geldiği halde zamanın dışında hareket ile değişme aynı anlama gelmemektedir. Zamansız varlıkların hareket etme imkânı olduğu doğrudur. Fakat bu varlıkların hareketi aynı zamanda değişme mahiyeti taşımamaktadır.
 
Zaman  ile hareketin birbiri ile ilişkisine bakıldığında zamanın olduğu yerde hareket, hareketin olduğu yerde zamanın olduğunu düşünmek mümkündür. Bu düşünce zamanlı varlıklar için doğrudur ama zamansız varlıklar için doğru değildir. İnsanların  zaman -hareket zorunluluğu ile ilgili idrakleri aslında zamanı değil de hareketi kavrayabilmelerindendir. Hareketi idrak eden insan zihni, zamanı harekette müşahede etmektedir. Önce zaman  idrak edilebilse, zamanın harekete bağlı olmadığı aksine hareketin zamana bağlı olduğu fark edilecektir. Bu sebeple zamansız varlıkları ve zamansız hareketleri idrak etme imkânına sahip olamamaktayız.
                Hareket için şart olan  aman  değil mekândır. Hareket, en basit ifadesiyle “yer değiştirmek” ise, gerekli olan tek şart mekândır. Buradaki temel problem aslında mekânın zamansız haliyle (saf haliyle) bulunup bulunamayacağı problemidir. Mekânın saf haliyle bulunamayacağı düşünülürse eğer, zamansız varlıkların mekânda hareket edebilmeleri için  zaman  perdesini geçmeleri ve zamanın içine girmeleri gerektiği vakadır. Fakat böyle olsa dahi, zamansız varlıklar mekânda hareket ederken, zaman ile ancak bir sürtünme mesabesinde temas halindedirler ve bu durum hareketi, zamansızlık sınırına kadar sürükler. İnsan idrakinin bunu kaldırabilmesi ise kabil değildir ve doğrusu bu günkü bilimin kavrayış imkânlarıyla bakıldığında o hareket zamansız hareket olarak görülebilir.
                Zamansız varlıkların zamanın içine girmelerinin imkânsızlığından bahsediyor değiliz. Girmeme imkânlarının olduğundan bahsediyoruz. Zamansız varlıklar zamanın içine girme imkânına sahiptirler. Zira zamansız olarak varolabilmek, zamanlı varlıkların “varoluşlarına” göre daha yüksek bir mertebedir. İmkânsız olan, alt mertebenin üst mertebeye çıkabilmesidir. Üst mertebenin alt mertebeye inmesi imkân alanındadır.
               Zaman  ile mekânın varolabilmeleri birbirini şart kılmaz.  Zaman mekândan azade ve mekân da zamandan azade bir şekilde vardırlar. Fakat birbirinden azade bir şekilde varolmaları halinde “varlık” ortaya çıkmayacağı için ayrı ayrı varolmalarının bir anlamı ve fonksiyonu yoktur.
                Zamansız varlıkların mekânda hareket edebilmeleri  zaman  parantezinin içine girmelerini gerektirmez ama  zaman ile mekânın birbirinden azade halde olmadığı aksine birbirine nüfuz etmiş halde bulunduğu bir ihtimalde mekânda hareket etmeleri halinde, mekânda varolan varlıkların zamanı da muhtevalarında taşıdıkları için  zaman  ile ilişki kurulması varlık marifetiyle de olsa sözkonusu olabilir. Ancak zaman  ile ilişki kurmak başka şeydir zamanlı bir varlık olmak veya zamanlı hareket etmek başka şeydir. Zamanlı varlık veya hareketten kasıt, zamanın, varlığın muhtevasına sirayet etmiş ve hareketin tabiatına nüfuz etmiş olmasıdır.
                Varlığın hakikatinin  zaman  dışında olmasına rağmen varlığın   zaman  içinde meydana gelebilmesinin açıklaması nedir?
 
                                                                                              *
 
Zamansız varlığın hareketleri anlaşıldığında bilim çağ atlayacaktır.
Zamansız varlıklar mürekkep varlıklar değillerdir. Mürekkep varlıklar zamanlı varlıklardır ve zaman dışına çıkma imkânına da sahip olamazlar. Tek ve saf bünyeye sahip olan  zaman  dışı (üstü) varlıkların hareketleri mürekkep varlıkların hareketleri ile benzeşmemelidir.
Zamanın içindeki varlıkların tamamı mürekkep varlıktır. Varlık zamanın içinde saf halde (tek halde) bulunamaz. Bu sebeple müspet bilimler basit varlığın hareketlerini inceleme imkânına sahip değildir.
                Pozitif bilim hala mürekkep olmayan bir varlık keşfetmiş ya da laboratuarda üretmiş değildir.
Mürekkep varlıklar zafiyeti, basit varlıklar kudreti temsil ederler. Bu anlamda zaman  dışı olan varlıklar zamani varlıklara göre misilsiz bir kudret sahibidirler. Basit varlıklar o kadar güçlüdürler ki, varolabilmek için hareket etmeye ihtiyaç duymazlar. Fakat hareket edebilme imkân ve kudretleri vardır.
 
*
 
Gölge, varlığın yokluğa en yakın görünüşüdür. O kadar ki, varlık kavrayışımızdaki özelliklerin hiç birini taşımayacak kadar varlıktan uzak ve yokluğa o kadar yakındır.
Gölgenin varlığı da mürekkep değil, basittir. Gölge, her noktasında aynı (homojen) özellikleri gösterir. Gölge, zamanın içinde bulunan ve fakat zamana tabi olmayan varlığın tek görünüşüdür.
Zamansız hareketi dünyada bulmak kabil değildir ama en yakın misalini gölgede bulmak kabildir. Gölgenin hareketleri zamani hareketler değildir ama zamanın içinde meydana gelen varlık görünüşü olduğundan dolayı, incelenmesi ve anlaşılması oldukça zordur. Zira zamansız varlıkların idrak edilmesinin imkânsızlığı, zamani idrak mekanizmasını kullanmamızdan kaynaklanmaktadır.
                Zamansız varlığı idrak etmek için zamanın dışına çıkmak gerekir ki, zamanın dışında ise idrak yoktur. Zira insandaki idrak hassası zamanla kayıtlıdır. Zamansız varlığı idrak etmek için onu zamanın içine çekmek ise anlaşılır kılınması için kâfi değildir. Zira zamanın içinde zamansız varlığın anlaşılması kabil olmayacaktır.
İdrak edememek, konu hakkında hiçbir ipucu elde edemeyeceğimiz anlamına gelmemektedir. Gölgenin hareketleri zamansız varlığın hareketi olarak incelendiğinde birçok ipucu bulunabilir ve varlığın tabiatına dair birçok yeni bilgi ve idrak malzemesi elde edilebilir.
İdrak edememek, bilmemek anlamına gelmez. İdrak öncesi bilgiye sahip olabilen tek canlı türü olan insan ırkı, idrak öncesi bilgilerini idrak kaynağı olarak kullanabilmektedir. Bu sebeple zamansız hareketi idrak etmek imkânsız veya ona yakın zorlukta olabilir ama bütün bunlar zamansız hareketin “bilinemeyeceği” anlamına gelmez.
Zamansız hareket bilindiğinde, hala idrak edilemeyebilir belki ama bu bilgi ile bu gün idrak edilemeyen birçok konu idrak edilebilir hale gelecektir. Çözümsüz birçok problem çözülecek ve paradoksların birçoğunun aslında paradoks olmadığı anlaşılacaktır.
 
*
 
Zamanda yolculuk konusu şimdiki anlaşıldığı şekliyle imkânsızdır. Zamanda yolculuk, geçmiş ve gelecek kavramlarıyla anlaşılmaya çalışıldıkça hiçbir çağda kavranılır ve gerçekleştirilebilir hale gelmeyecektir.
Zamanın kendisinde yolculuk mümkün değildir. Gerçekleştirilmek istenen şey, farklı zamanlara gitmek ise bu mümkündür. Fakat farklı zamanları ifade etmek için kullanılan “geçmiş” ve “gelecek” kavramları zamanın anlaşılmadığını gösterir. Zamanın anlaşılmasının imkânsızlığından bahsedilebilir mutlaka ama zamanda yolculuk ile geçmiş ve gelecek zamana gitmek kastedildiğinde  zaman  ile ilgili tüm düşünceler yanlıştır.
Her varlık kendi zamanına sahiptir ve her varlığın zamanı bir diğerinden farklıdır. Bu anlamda farklı zamanlara gitmek, farklı varlıkların zamanlarına gitmektir. Gidilecek varlığın zamanı geçmişte veya gelecekte olabilir. Bu anlamda geçmiş veya geleceğe gitmekten bahsedilebilir ama geçmiş zamana gitmek, önceki tarihlere gitmek değildir.
Varlık, tabi olduğu zamanın sürecine bağlıdır ve görünür hale gelmesi ise varoluş sürecinin herhangi bir anıdır. Varlık, varoluş sürecinin bir noktasındaki (tabi olduğu zamanın ilgili anındaki) görünüşünü tekrarlamadığı için aynı görünüşünü tekrar görmek kabil değildir. Bu sebeple “geçmiş”, zamanın muhtevasında gerçekleşmiş halde bulunan bir arşivdir ve eğer gitmek mümkün olursa ancak arşivi görmek sözkonusu olacaktır. Arşiv ise resimden ibarettir ve hareket yani tekrar varolması mümkün değildir. Bir asır önceye gitmek, o tarihteki hadiseler cereyan ediyorken içine girmek değil ancak “gerçekleşmiş olanı” okumak şeklinde olabilir. Bu ise geçmişe seyahat değildir.
“Gelecek”, zamanın muhtevasında “gerçekleşmemiş halde” ve öz olarak bulunur. Varlık, varoluş sürecinin gelecekte zuhur edecek anının görüntüsünü vermez. Çünkü hareket yoktur. Çünkü varolmamıştır. Bu sebeple geleceğe seyahat etmek, gelecekte gerçekleşecek olan hadiselerin içinde süje olarak bulunmayı imkânsız kılar.
Zamanda seyahatin temel problemlerinden birisi de insanın (seyahat edecek varlığın) kendi zamanından çıkamamasıdır. Bir varlık (insan veya madde) kendi zamanında varolabilme kudretine sahiptir. Kendi zamanından çıktığında varolma kudretini kaybeder ve yokolur. Zamanda seyahatin (hareketin) mümkün olup olmadığından önce, varlığın kendi zamanından çıkabilmesinin imkân dâhilinde olup olmağı tahlil edilmelidir. Buna bitişik olan konu ise varlığın kendi zamanından çıkmadan başka bir varlığın zamanına da girebilmesinin mümkün olup olmadığıdır.
Her varlığın kendi zamanı olduğu ve bu zamanın tek olduğu tespiti, kâinattaki varlık sayısınca zaman olacağı anlamına gelir. Varlıklar arası ilişki, zamanlar arası temastır. Varlık yekûnuna (kâinata) ya da zamana, “çoklu zaman” kavrayışı ile yaklaşmak gerekir. Varlığın tek zamana tabi olması ile varlık yekûnunda çok zamanın olmasını paradoks olarak anlamamak gerekir. Tüm varlığı tek zamana tabi kılmak ne kadar imkânsızsa, her varlığın kendi zamanının tamamen müstakil olduğunu düşünmekte o kadar imkânsızdır. Her varlık diğer varlıklardan farklı olabilmek (başka bir ifadeyle kendisi olabilmek) için kendi zamanına sahip olmak zorundadır ama bununla beraber diğer varlıklarla bir arada bulunabilmek için kendi zamanının diğer varlıkların zamanı ile temas halinde bulunması gerekir.
Her varlığın kendi zamanı “zamana” bağlıdır. Her varlığın zamanlarının birbiriyle temas halinde olabilmesini temin eden budur. Zaman, varoluş amili olarak harekete geçtiğinde (mekân ile temas kurduğunda) varlık meydana gelmektedir. Zamanın mekân ile temas kurduğunda meydana gelen her bir varlık kendi zamanını teslim alır veya kendi zamanına teslim olur. Ancak zaman mekân ile temasa geçmeden önce de vardır. Zaman zaten odur. Her varlığın kendi zamanı ile kastedilen, her varlığın, zamanın muhtevasında mahfuz bulunan varoluş özüdür. Dolayısıyla zamana aittir. Zamanın kendisi değildir ama zamana aittir.
Zamanın muhtevasındaki varoluş projesi her neresinde bulunuyorsa ilgili varlık, zaman ile o noktada ilişki içindedir ve zamana bu anlamda tabidir. Yani zamana ait olduğu için mecburen zamana tabidir. Bir varlık, varoluş sürecinin hangi aşamasında gerçekleşiyorsa, o aşamadaki diğer varlıklar ile temas halindedir. Ve ancak o aşamadaki varlıklar ile temas kurabilir.
Bir varlığın kendi zamanının, zaman ile temas halinde olması gibi diğer bir varlığın zamanı ile de temas halinde olabilir. Hiçbir varlık kendi zamanından ayrılamaz ama kendi zamanı ile beraber başka bir zamana da tabi olabilir. Ya da başka bir zaman ile temas halinde olabilir. Bu anlayışla bakıldığında kâinatta ya da insanlar arasında “zaman gurupları” olduğu görülecektir.
Zamanda yolculuk, varlığın kendi zamanından ayrılıp diğer varlığın zamanına gitmek şeklinde de gerçekleşmez. Çünkü varlık kendi zamanından ayrılamaz. Ancak diğer varlığın veya varlıkların oluşturduğu (sahip olduğu) zamanlar ile temas kurmak şeklinde olabilir. Temas kurmak o zamana tabii olacak kadar ileri dereceye kadar varabilir. Fakat kendi zamanından ayrılmadan…
Fizikçilerin zamanda seyahat konusu ile ilgili bilgi ve kabulleri yanlıştır. Zamanda yolculuğun ışık hızını geçmekle mümkün hale geleceği düşünülür. Bu düşünce zamanın hıza bağlı olduğu kabulü açısından tam anlamıyla ilmi saçmalıktır. Hareketin ve dolayısıyla hızın zamana bağlı olduğunu anlamamış olmak bu günkü fizik biliminin ve fizikçilerin pozisyonlarına uygun düşmüyor.
Zamanın akış hızının ışık hızı olarak tespit edilmesi ve ışık hızının geçilebilmesi halinde geçmiş zamana gidileceği düşüncesi, hız ile sınırlı bir zaman anlayışını örmektedir. Hızın dahi zamana bağlı bir vaka olduğunu anlamamak, zaman kavrayışını zafiyete uğratmaktadır.
 
Zamanın akışı gibi bir ifade, zamanı anlamaya engel olmaktadır. Zamanın akışından değil varlığın akışından (hareketinden) bahsetmek gerekir. Zamanın akışı sözkonusu olsaydı, düz bir akış (hareket) olarak görmek kabil olacaktı. Doğrusu uzun bir müddet zamanın (ve hatta varlığın) düz bir harekete sahip olduğu kabul edilmişti. Fakat varlığın (ışıkta dâhil) hareketlerinin düz (doğrusal) bir harekete sahip olmadığı ve olamayacağı anlaşılmıştır.
Kâinatta hareket eden ışığın çekim merkezleri tarafından eğildiği ve dolayısıyla doğrusal harekete sahip olamayacağı fizik olarak anlaşılmış durumdadır. Bu durumda hem ışığın ve hem de varlığın kâinatın dışına çıkamayacağı ve çekim merkezleri tarafından yönü değiştirilerek (eğilmesi sağlanarak) kâinatın içinde kalacağı tespiti, zamanın aktığını değil varlığın aktığını göstermektedir.
Kâinatta ışık hızından daha yüksek hızların olduğunu fizik olarak tespit edememek, olmadığı anlamına gelmemektedir. Öncelikle “düşünce hızının” ışık hızından daha yüksek olduğu açıktır. Zamanın akış hızını kâinattaki en yüksek hız ile açıklamak ve “geçmiş” ve “gelecek” kavramlarını bu noktaya nispet etmek doğru olsa dahi, ışık hızından daha yüksek hızların olduğu tespit edildiğinde zamanda yolculuğun ışık hızı ölçü alınarak açıklanamayacağı fark edilecektir.
Hız artıkça zamanın akışının yavaşlayacağı ve ışık hızına ulaşıldığında duracağı düşüncesi, zaman ile ilgili hiçbir sağlam bilgiye ulaşılamadığını gösterir. Burada zaman ile ilgili anlayışların tamamen hıza ayarlı hale getirildiği ve aslında nispet noktası olarak alınanın hız olduğu anlaşılmaktadır. Uzay-zaman tasavvurundaki zaman faktörü tamamen “hız” olarak tahayyül edilmektedir.
Hızın artmasının zaman ile ilgisinin olması konusu ayrıdır. Hız arttıkça zamanın yavaşlaması değil, zamandan uzaklaşma sözkonusudur. Zamanın etkisini az hissetmek ile zamanın yavaşladığını düşünmek aynı şey değildir. Zamanın bir akış içinde olmadığı bu sebeple yavaşlama veya durmanın sözkonusu olmayacağı anlaşılmalıdır.
Hızın artması ile varlığın zaman-mekân sarmalından uzaklaştığı (etkisinden uzaklaştığı) doğrudur. Varlığın zaman-mekân sürtünmesinden uzaklaşma oranı hem zamanın ve hem de mekânın etkilerini azaltır. Fakat bu durum aynı nispette varolma kudretini kaybetmesidir. Bu sebeple hızın bir sınıra kadar artması halinde varlığın yok olacağı düşüncesi doğrudur. Zira varlığın sınırı (varolabilme sınırı) zaman ve mekân ile temasını kaybetme noktasıdır.
Hareket (dolayısıyla hız) zaman ve mekânın bir fonksiyonu veya neticelerinden birisidir. Bu sebeple hızın bir üst sınırı vardır. Zira hızın üst sınırı aşması halinde zaman ve mekân ile temasını kaybedeceği vakıası, hızın aynı zamanda zaman ve mekânın bir fonksiyonu olması ile tezat teşkil eder. Hızın üst sınırını aşma imkânsızlığına rağmen teorik olarak bu sınırı aşacağı tasavvur edilse hızın duracağı (yok olacağı) görülecektir. Hareketin durdurulması ile hızın üst sınırı aşması halinde meydana gelecek olan netice aynıdır. Zaman ve mekânın birbirinden ayrışması…
Zaman ve mekânın birbirinden ayrışması yekûn anlamında imkânsızdır. Burada bahsedilen konu, hızı durdurulacak veya üst sınırı aşacak olan varlık için sözkonusudur.
Işık hızı varlığın üst sınırı olamaz. Zira ışıkta varlığın bir görünüşüdür. Işığın maddi özellikler göstermemesi onun kâinatta varolabilen bir varlık çeşidi olmadığını göstermez. Fizik biliminin ışık hızını en üst hız olarak anlaması ve özellikle de zamanı bu hıza nispet etmesi yanlıştır. Işık hızında varlığın, varolmaya devam ettiğini ışıktan biliyoruz. Kâinattaki en yüksek varlık hız sınırının ışık hızından birkaç metre daha fazla olması dahi (ki bu ışık hızına göre ihmal edilebilir) ışık hızını varlık sınırı olarak tespit etmeye sevk etmemelidir. Zira varolabilmenin hız üst sınırı, varlığın mahiyetine dönük çok önemli bir tespit olacaktır ki, bunun neticesinde zaman ve mekân ile ilgili ipuçları bulabileceğimiz anlamına da gelir.
Gerçekten ışık hızının varlığın üst hız sınırı olarak kabul edilmesi ya da daha yüksek bir hızın tespit edilmesi halinde dahi bilmeliyiz ki, bu hız sınırı varlık olarak anladığımız üç boyutlu madde ile ilgilidir. Eğer maddenin bu gün bilmediğimiz daha fazla ve farklı boyutları varsa tüm tespitlerin neticesi de hedefe ulaştırmayacak ve kavrayışlarımız yine de yanlış olacaktır.
Maddenin hız sınırını tespit etmiş olmak kâinat tasavvuru için kâfi değildir. Kâinatta maddeden farklı özellikler taşıyan varlıkların olması (matematik kavrayışla olması gerektiği) ihtimali, kâinat tasavvurunun madde ile sınırlı olmasına engeldir. Maddi özellikler taşımayan varlıkların, maddi dünyaya tesir edeceği ya da ettiği düşünüldüğünde, maddi (üç boyutlu) kâinat tasavvuru yanlış olacaktır.
Düşünce hızının (buna şuur hızı da denilebilir) ışık hızından daha yüksek olduğu malumdur. Düşünce hızının ise ruhun hızına bağlı olduğu ve ruhun hızının daha fazla olacağı anlaşılabilir.
 
 
                                                               ZAMANSIZ HAREKET
 
Varlığın kesintisiz bir hareket içinde olduğu, hareketin durdurulamadığı, hareketin durması halinde varlığın varolamayacağı fizik olarak anlaşılmıştır. Hareketin kesintisizliği sadece makrokozmosta değil aynı zamanda mikrokozmosta da vakidir.
Mikrokozmostaki ilerlemelerin vardığı nokta, kuantum fiziğidir ve kuantum fiziği ise maddenin parçacıklardan değil alanlardan (kuantum alanlarından) meydana geldiği ve bu alanların ise mütemadi bir deveran içinde olduğunu gösterir.
Varlık görüntüsü aslında hareketten kaynaklanmaktadır. Hareket o kadar hızlıdır ki, ortaya kompoze bir varlık görüntüsü çıkmaktadır. Hareket durduğu takdirde (matematik kavrayış olarak buna ulaşmak kabildir) ortada görünecek bir varlık kalmamaktadır. Varlığın sırlarından biri de harekette mahfuzdur.
Varlığın mahiyetini harekette arama çabası, hareketin mahiyetini hızda ve hızın mahiyetini de zaman ve mekânda aramak lüzumu ile aynı kompozisyon içindedir. Zira hareketi varlıkla ilişkilendirdiğimiz kadar zaman ve mekân ile de ilişkilendirmek durumundayız. Hareketi mekândan ve hızı ise zamandan müstakil düşünme imkânına sahip olamıyoruz.
Hız zamanın tabi neticelerinden veya mahiyetini keşfedemediğimiz fonksiyonlarından birisidir. Hareket ise mekânda gerçekleşmek zorunda olan bir hadisedir. Hareket zamanda gerçekleşmediği gibi, hız da mekânda gerçekleşmiyor.
Hareket ile hızın birbirinin neticeleri olduğu ve her hareketin bir hızının olacağı doğrudur. Fakat mahiyetlerinin aynı olduğunu ve birbirinden hiçbir farklılıklarının olmadığını kabul etmek yanlıştır. Hızın hareketin bir özelliği olması her ikisinin mahiyetinin aynı olduğu anlamına gelmez. Birbirini şart kılmaları farklı özelliklere sahip olmamalarını şart kılmaz.
Öncelikle hareket için mekânın kâfi olduğu anlaşılmalıdır. Varlığın hareket için gerekli güce sahip olamadığı ve bu sebeple hareket edemediği konusu hareket ile değil varlık ile ilgilidir. Varlığın hareket edebilmesi için zamana ihtiyaç duyması, varlığın hareket için gerekli kudret arayışıdır. Zaman muharrik güçtür ve eğer varlık zaman dışında başka bir güç kaynağı bulabilirse hareket imkânını elde edebilecektir.
Fizik biliminin bu günkü ulaştığı nokta itibariyle teorik bir yaklaşım veya matematik bir kavrayış olarak görülebilecek olan bu durum, zaman ve mekânı birbirinden ayrı düşünebilme imkânını verir. Bundan ibaret değildir. Aynı zamanda hareket ve hız konusu ile varlık (madde) tanımlamalarında ciddi bir ufuk açıcı özellik taşımaktadır. Zaman ve mekânın her birini diğerinde veya diğeri ile beraber düşünme ve anlama alışkanlıklarına sahip olan bugünkü zihni gelişmişliğimiz (aynı zamanda zihni geri kalmışlıktır bu), idrak duvarları örerek kendimizi hapsetmektedir. Zaman ve mekânı mümkün olduğunca birbirinden ayrı düşünebilmek, fizik biliminin deneyleriyle kavranamadığı için en azından teorik olarak gerçekleştirilebilmelidir. Bunu yapabildiğimizde varlığın koordinatlarını ve hatta kâinat tasavvurunu (bir anlamda uzay-zaman tasavvurunu) daha sağlıklı yapma imkânına ulaşacağız.
Terkip, zaman ve mekân sarmalında gerçekleşen bir varoluş süreci olduğu için, bu sürecin neticesinde gerçekleşen varlıklar (mürekkep varlıklar) zaman-mekân koordinatlarına sahiptirler. Varlıkları (ve varoluşları), zaman ve mekâna bağlı olduğu gibi hareket ve hızları da zaman ve mekâna bağlıdır. Mekânda hareket edebilen bu varlıklar, hareketi gerçekleştirebilmek için zamana da ihtiyaç duyarlar.
Varlıkları (varoluşları değil, zira bu varlıklar varoluş sürecine tabi değildirler) zamana bağlı olmayan ve zamanın başlangıcından önce (veya zamanın dışında) varolabilen varlıkların, hareket edebilmelerinin zamana bağlı olmadığı ve zaman
 dışında hareket için gerekli gücü bulabildikleri veya kendi varlıklarında bu gücü taşıdıkları düşünüldüğünde, hareketin zamana bağlı olmadığı bir ihtimali kabul etmek gerekir. Hareket için mekânın kâfi geldiği tespitinin önem kazandığı nokta burasıdır. Eğer hareket için mekân kâfi olmasa, zamansız hareket imkânsız olurdu.
Zamana tabi olmayan (zamandışı varlıklar) varlıkların, hareket edebilmeleri için mekânın kâfi geldiği ve bu anlamda zamansız hareketin mümkün olduğu anlaşılabilmelidir. Zaman ve mekânın birbirinden tefrik edilememesi halinde bunu kavramak ve kabul etmek kabil olmayacaktır.

Zamansız hareket ile zamanlı hareket arasında mahiyet farkı vardır. Her ikisinin de hareket olduğu doğrudur fakat zamanlı hareket varlığın (zamanlı varlığın) varoluş sürecinin bir parçasıdır. Fakat zamansız hareket ise varoluş sürecinin bir parçası değildir. Zamanın dışına çıkabilmiş olan varlıklar, varoluşlarını gerçekleştirmişlerdir. Varoluş süreci zamana bağlıdır.
Mürekkep varlıkların bünyeleri zafiyetle doludur. En önemli zafiyetleri zamanlı olmalarıdır. Saf (basit) varlıkların bünyeleri daha mütekâmildir ve zamana karşı zafiyetleri ve ihtiyaçları yoktur. Zaman, mürekkep varlıklarda daha fazla tesire sahiptir. Saf varlıklarda ise ya hiçbir tesiri yoktur veya çok az (ki maddeye göre ihmal edilebilir bir tesirdir) tesiri vardır.
Hareketin yönü her ne kadar terkibe dönük görünse de aslında tevhide dönüktür. Tevhid, terkip değildir. Başka bir ifadeyle tevhide terkiple ulaşılmaz. Bu anlamda kâinattaki hareketlerin toplamı (varoluş süreci) saf varlığa doğru yol almaktadır. Fakat hareket terkipten kurtulamaz, zira zamanın dışına çıkamaz. Zaman tevhidi oluşturamaz. Tevhid zamanın dışında veya üstündedir.
Saf varlıklar tektir. Teklik benzersiz olmakla ilgili değildir. Teklik, terkibi bir bütünlük de değildir. Saf varlık başka bir varlıkla terkip edilemez. Zira terkip, ihtiyaç ile maluldür. Saflık (teklik) ihtiyaçtan azadedir. İhtiyaç zaman ile ilgili olandır. 
Zamansız hareket, saf mekânda gerçekleşir. Mekânın zaman ile temas ettiği (ki bu temastan varlık ortaya çıkar) noktada zamansız hareketin gerçekleşmesi mümkündür. Fakat zamana bulaşmış bir mekânda özellikle varlığın kesretinde gerçekleşecek olan zamansız varlığın hareketi zamana temas edebilir. Zaman bu varlılarda cari olmadığı için hareket “zamanlı hareket” olarak tarif edilemese dahi, harekette zamanı müşahede etmek kabil olabilir.
Zamansız hareketi anlamak zordur. Zorluğun birinci sebebi, idrak itiyatlarımızın zaman mekân sarmalındaki varlığa ve bu varlıkların hareketine ve hareket özelliklerine ayarlı halde gelişmiş olmasıdır. Düşünce faaliyetimizin en önemli sınırlarından birisi, düşünce alışkanlıklarımızdır. Hareketin zamana perçinli olduğuna dair peşin fikrimizi de düşünce alışkanlıklarına eklediğimizde zamansız hareketi anlama imkânını elde edemeyiz.
Zamansız hareket gözümüzün önünde cereyan ediyor olsa dahi, kendimiz zaman içinde yaşadığımız için, hareketi zamansız olarak tarif etmenin zihni altyapısına sahip değiliz. Bu durum zamansız hareketi anlamanın zorluklarından birisidir. Zamanın içinden bakarak, zamanın dışı görülemeyeceği için, zamansız hareketi fark etmeye muktedir değiliz.
 
 
*Zamansız hareketin anlaşılmasının önemli neticeleri vardır.
 
                Zamansız hareket anlaşıldığında kâinat tasavvuru (aynı anlama gelmese de uzay-zaman tasavvuru) değişecektir. Kâinat tasavvurunun değişmesi ile beraber fizik biliminin tüm verileri değişecek veya farklı anlaşılmaya başlanacaktır.
                Zamansız hareketin anlaşılması akabinde zamansız hareket ile zamanlı hareket (başka bir zaviyeden, zamansız varlık ile zamanlı varlık) arasındaki ilişki ve etki anlaşılmaya başlanacaktır. Zaman dışındaki hareketlerin zaman içinde neticeler meydana getirdiği fark edildiğinde, zamanlı hareketlerin bir kısmının açıklanamaz olduğu bu günkü bilim safhası aşılacaktır.
                Varlığın müşterek alanının zaman değil mekân olduğu idrak edilecek, yeniden kurulacak olan ontoloji, felsefe ve bilim tarihinin en sağlam zeminine kavuşacaktır.
                Zamansız hareket anlaşıldığında varlığın hareket edebilmek için zamandan başka güç kaynaklarının da olduğu kabul edilmeye başlanacaktır. Bu nokta fizik biliminin tarihi boyunca görmediği kadar büyük çapta bir hamleyi (devrimi) temsil eder.
                Zamansız hareketin mümkün olması, başka bir âlemin (kâinatın) mümkün olduğunu ve şu anda bulunduğunu gösterir. İçinde bulunduğumuz kâinat ile diğeri arasındaki sınırın (perdenin) zaman olduğunu ve bu kâinattan diğerine geçmenin zamanı aşmak (zamandan kurtulmak) ile mümkün olacağı anlaşılır.
                İki kâinat arasındaki sınırlardan (perdelerden) birisi de mekândır mutlaka. Fakat zamansız hareket sözkonusu olduğunda bu kâinatın dışına veya üstüne çıkmak bir anlık iştir ve mekânın sınır olma özelliği zaman ile birliktedir.
 
 
 
  ZAMAN VE VARLIK
 
                Kâinatın “bir an var, bir an yok” temposu içinde mütemadiyen yeniden yaratılması ve yokoluşun bir faaliyet (eylem) değil iki yaratılış (varoluş) arasındaki görüntü olması, varlığın mahiyeti (ve hatta hakikati) ile zamanın mahiyetinin (ne olduğunun) aranacağı yeri gösterir. Her an yeniden yaratılan varlığın, iki yaratılış arasındaki yokluk görüntüsünün görünmemesi ve sürekli varlık görüntüsünün görünmesi, gözün varlığa endeksli olmasındandır ve bir anlamda gözün körlüğüdür. Zira “yokluk”  yansıma imkânına sahip olmadığı için gözün onu görmesi kısa zaman dilimlerinde (an) mümkün olamamaktadır. Oysaki varlığın varlık süresi ile yokluk süresi büyük ihtimalle bir birine eşittir ve yokluğu görme istidadı olanların onu seyredebilmeleri varlığı görebilmek gibidir.
                Her an yeniden yaratılan kâinatın bir öncekinin devamı ve tekrarı olmadığı ve yeni ve başka bir şey olduğu fakat mahiyetinin değişmediği için farklılıkların anlaşılamadığı ve zaten idrakin ulaşabildiği alanda olmadığı tespit edilmelidir. 
Kâinatın her an yeniden yaratılmasında iki yaratılış arasındaki yokluk anı, ruhun varlığını devam ettirdiği ve yok olmadığı zira ruhun her an yeniden yaratılmadığı ve bir defa yaratıldığı hatırlanırsa, ruhun bu berzahta topyekûn varlık kaydından kurtulduğu düşünülebilir. Ruh bedenle birlikte tüm varlıktan, bununla beraber zaman ve mekândan kurtulmakta ve aslında beden öncesi hayata ulaşabilmektedir. Ruh mahiyeti itibariyle zamanüstü bir varlık olduğu için iki yaratılış arasında geçen varlıksız (maddesiz) zamanı fark etmekte ve o zaman diliminde zamanüstü hayatı yaşamaktadır.

 
                                                              
Ruhun iki yaratılış arasındaki anı fark edebilmesi aynı zamanda yaratılışa şahitlik edebilmesi veya yaratılışı müşahede edebilmesidir. Bu anlamda ruhi istidatlar ile ilgili yapılacak çalışmalar teorik fizik çalışmalarının sonuçlarına varmayı sağlayabilecektir.
Teorik fizik biliminin üzerinde aşağı yukarı ittifak ettiği kâinatın oluşumu ile ilgili big bang teorisi aslında eşyanın her zerresinde (atom altı parçaları olarak anlayın) mütemadiyen gerçekleşmektedir. Fizik biliminin, big bang teorisini, zamanda geriye doğru giderek hesaplamak gibi afakî çalışmalarla vakit kaybedeceğine, kuantum fiziğinde yoğunlaşarak aslında bir kısmını fark ettikleri ve fakat hala anlamlandıramadıkları “varoluş çekirdeğine” ulaşmaları gerekmektedir.
Varlığın hareketinin düz bir istikamette seyretmediği aksine dairevi bir hat takip ettiği anlaşılmaktadır. Dairevi bir hat (deveran) üzerindeki hareket varlığın bir yere (hedefe) gitmediğini göstermektedir. Bir yere gitmiyor olan varlığın neden hareket ettiğinin anlaşılması gerekir. Bu nokta zamanın, varoluşun ve varlığın sırlarının ipuçlarını verecek en önemli konudur.
Fizik bilimi kâinattaki her cismin hareket halinde olduğunu tespit ettiği gibi, her cismin kendi içinde de (atom altı parçacıklarında da) hareket halinde olduğunu tespit etmiştir. Hareketsiz hiçbir varlığın olmaması bu noktanın ne kadar önemli olduğunu göstermeye yeter.
Varlığın hareketinin düz bir istikamette seyredemeyeceği, kâinatta tespit edilen dört temel kuvvetten biri olan çekim kuvvetinin hareketi eğdiğini tespit etmesiyle fizik vakıa olarak anlaşılabilir hale gelmiştir.
Dairevi hareketin (deveranın) sebebi ve anlamı ne olabilir? Varlık neden aynı hat üzerinde aynı hareketi tekrarlıyor olabilir? Ya da varlık dairevi hareketinin her turunu farklı yapıyor da biz tekrarladığını mı zannediyoruz?  Tekrarlamıyorsa her turunun farklılığı nedir?
Hareketin tekrar olduğu zannı, her turdaki farklılıkları görebilecek veya anlayabilecek bilgi ve hassasiyet zafiyetinden kaynaklanıyor. Her dairevi hareket bir öncekinden farklıdır ama her iki tur arasındaki farklılığın küçüklüğü mikro kozmostaki yoğunluktan dolayı anlaşılamamakta fakat makro kozmostaki ölçülebilecek kadar yakın mesafelerde fark edilebilmektedir. Her tur bir öncekinin ve bir sonrakinin aynısı olsaydı varoluş sürecinden bahsetmek kabil olmayacaktı. Varoluş sürecinin olmadığından bahsetmek, varoluşun gerçekleştiği ve kesinleştiği (varlığın kararlı hale geldiği) anlamına gelir ki, bu durumda hareketin olması gerekmeyecektir. Oysa varlığın varolduğu zannı (ya da şu andaki varlık hali) ancak hareketin devamlılığı ile mümkün olmaktadır.
Hem hareket var, hem bir hedefe doğru gitmiyor ve hem de kendini tekrar etmiyor. Bu ne demek? Bu sorunun cevabında zaman ve varlık problemi ne kadar varsa mekân problemi de o kadar vardır. Zaman, varoluşun muhtevasını tayin ederken, mekân varoluşun gerçekleştiği mahaldir. Her ikisinin de sınırı vardır. Varlığın hareketi düz bir istikamette seyretseydi, sonsuza kadar devam edecekti ki, bu durum mekânın olmamasını veya sonsuz olmasını gerektirirdi. Mekânın olmaması veya sonsuzluğu muhaldir. Mekânın sınırlılığı, hareketi zapt altına almakta ve varlığın hareketini eğerek kendi eksenine yönlendirmektedir. Varlık yeterince geniş bir hareket alanı (mekân) bulamamakta ve kendine dönmektedir.
Varlık için tayin edilmiş zamandan bahsedilir fakat tayin edilmiş mekândan bahsedilmez. Bu en önemli konudaki bilgi ve idrak zafiyetidir. Zamanın belirlenmişliği, mekânın belirlenmişliğidir. Mekânın belirlenmişliği sadece sınırlandırma ile ilgili değildir aynı zamanda muayyenleştirilmiştir.
 
*
 
                Varlığın zamanın şu anında varolabildiğine dair zannımız, fotoğraf çekmek gibi bir şeydir. Varolabilmek, sabit olmakla mümkündür ve varlık asla sabit hale gelemez. Buna rağmen zamanın şu anında varolduğu zannı, görüntüyü asıl yerine koymaktır.
                Kâinattaki tüm varlık bir an dursa, hiçbir şey görünmez olur. Zira hiçbir varlık kalmaz. Başka bir ifadeyle varolduğunu zannettiğimiz her şey yok olur. Yokolma tabiri doğru değil, daha doğru ifade şudur ki, varlık olarak gördüğümüz her şey varolabilme iktidarı olmadığı için varolamaz ve görünmez. Gözün gördüğü varlık değil harekettir ve hareket varlık olarak anlaşılmakta ve görme itiyatlarından dolayı da varlık olarak kabul edilmektedir.
Zaman sabit olanda cari değildir. Sabit olan zamanın dışına (üstüne) çıkmış demektir. Bu durum muhaldir. İnsanın zamanüstüne çıkması ruhen mümkündür fakat bedeniyle zamanın tasarrufu altında kalmaktan kurtulamayacağı için ruhuyla zamanüstüne çıkmış olması zamandan azade hale gelmesine kâfi değildir. Zamanın nüfuz ettiği varlık hareket mecburiyetindedir. Zamanın en bariz tecellisi harekettir.
 
*
 
Zaman, kâinatın varlık-yokluk temposunda seyreden varoluş ritmindeki sır olmalıdır. Ya da varoluş, varlığın dehşetengiz bir hızla akan (ya da dönen) varlık-yokluk temposunun gerçekleştiği zamanın muhtevasında gizli kalmış bir sırdır.
 
*
 
Tek zamanlı varlıklar ile farklı zamanlı varlıkların tespit edilmesi gerekmektedir.
                Tek zamanlı varlıklar, eşzamanlı varlıklar değil, aynı zamana tabi varlıklardır. Farklı zamanı değil aynı zamanı kullanan ve bu sebeple aynı hareketleri yapan veya farklı hareketleri aynı zamanda yapan varlıklardır.
                Asıl ile gölge tek zamanlı varlıklardır. Asılın hareketlerinin aynısını yapan gölge, zuhur zemini farklı olduğunda farklı hareketleri yapsa dahi asıldan ayrılmaz ve mesela farklı mesafeleri aynı zamanda (çünkü asıl ile aynı zamana tabi) kateder. (Uçak problemi)
                Tek zamanlı varlıklar, sadece asıl ile gölge değildir. Kâinatta her varlık başka bir varlıkla aynı zamana tabidir.
                Bir varlık başka bir varlığın zamanına dâhil olabilir. Bu durumda her iki varlık tek zamanlı varlık haline gelmez ama aynı zamana muhatap olarak varlığını devam ettirebilir.
Aşk, gerçek anlamda meydana geldiğinde âşık ile maşuk aynı zamana muhatap hale gelir ki, birbirinden fazla yaşamaları dahi imkânsız hale gelebilmektedir.
İman etmek aynı zamana tabi hale gelmektir. İman edilmekle, iman edenlerin tamamı aynı zaman koridoruna girmektedirler.
 
                                                               ZAMAN VE SÜRE
 
Zaman ile ilgili ilk hissediş, mücerret bir akıştır. Akışın zamanda mı yoksa varlıkta mı olduğunu tefrik edemesek dahi, varlık ve vakıaların arka arkaya dizilişindeki kronolojik sıra veya sebep-netice ilişkisinin meydana getirdiği öncelik sonralık kavrayışlarının yerleşik hale getirdiği idrak itiyatlarımız olduğunu kabul etmeliyiz. Gerçekten babanın çocuğundan sonra doğamayacağını açık bir şekilde görmek varlık ve zaman ile ilgili tartışma dışı tuttuğumuz kavrayış şekilleri geliştirmemize sebep olmuştur.
Kâinatın her noktasında ve her anında doğrulanabilecek bir kural olamayacağı gibi bunun tersi olan en yanlış fikrin dahi kâinatın bir noktasında veya bir anında doğrulanabileceğini unutmak ya da anlamamak, iç dünyamızda (mesela zihnimizde) idrak tortuları oluşturmaktadır.
Mücerret konuları ve varlıkları idrak edebilmek için müşahhaslaştırma çabalarımızın da kalıcı alışkanlıklar oluşturduğu vakidir. Müşahhaslaştırma çabası, kelimenin lügat anlamına uygun olarak maddileştirme çabası olarak anlaşılmamalıdır her zaman. Müşahhaslaştırma, zapt altına alabilmek ve vaziyet edilebilir hale getirmektir.
Zaman ile ilgili en meşhur idrak alışkanlığımız, illiyet ilişkisi (sebep-netice ilişkisi) ve müşahhaslaştırma çabasının harmanından meydana çıkan, zamanı “süre” olarak anlama temayülümüzdür.
Süre, varlık veya vakıanın başlaması ile bitmesi arasında geçen zaman dilimidir. Süreyi zaman olarak kavramak, zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak kabul etmenin zihni altyapısıdır.
Zamanı, saat veya takvim gibi ölçülerle anlamak zaten konu dışıdır. Zira böyle bir zaman kavrayışı ancak akıl yaşı 3–6 arası çocukların seviyesine uygundur.
İnsandaki idrak ve dikkatin kendine yöneldiği durumda aradığı kudreti bulamamasından kaynaklanan hayal kırıklığı, sonsuz arayışını devam ettirmek için idrak ve dikkati dış dünyaya çevirir. Dış dünyadaki kudret arayıcılığı, varlığın çeşitliliği karşısında gelişmemiş akıl sahiplerinde izafi bir kavrayışı ortaya çıkarırken, gelişmiş akıl ve üstün zekâ sahiplerinde mutlak kudret arayışını mecburi hale getirir.
Gelişmemiş akıl sahiplerinin kudret kavrayışı kendilerine nispetledir ve kendilerinden daha büyük kudrete sahip olanların varlığı iltica edecek şahıs veya mercii buldukları için arayış son bulur.
Gelişmiş akıl sahipleri, varlıktaki kudretin kaynağının başka bir varlık olduğunu veya varlığın kendindeki kudretin tükenir olduğu gerçeğini anladıkları için arayışlarına devam etmek zorunda kalırlar.
Kudret, varoluş süreci için gerekli olan ve o olmadığı zaman varlık iddiasının anlamsızlaştığı bir enerji olarak düşünülebilir. İnsanın nefes almakta dahi zorlandığı hadiseleri yaşaması, kudretin ne kadar önemli olduğu ile beraber, gerektiği kadar kudretin insanda olmadığını da göstermektedir. İnsanın en basit ihtiyacını dahi karşılamaktan aciz hale gelebilmesi, kudret arayıcılığını kesintisiz devam ettirmek lüzumunu tespit eder.
Zamanı en fazla hissettiğimiz konulardan birisi kudrettir. Kudret (güç), yaşayabilmek için lüzumlu en önemli kaynaklardan birisi olduğu için ona merkezleşen dikkat, zamanı seyre dalmış gibidir. Zira kudret sahibi olduğumuz müddetçe ne kadar zamanın geçmiş veya geçecek olmasının bir anlamı ve önemi yoktur. Yüz elli yaşadığımızda yirmi beş yaşındaki bir gencin kudretine sahip olabilsek, ihtiyarlamanın imtina edecek (ve hatta korkacak) bir özelliği yoktur.
Zaman akıp gidiyorsa veya biz zamanın içinde akıyorsak, bu akışta farkına vardığımız en önemli (belki de ilk) şey kudrettir. Başka bir ifadeyle ilk kaybettiğimizi fark ettiğimiz şey kudrettir. Sahip olduğumuz sınırlı kudreti kaybediyor olmanın ortaya çıkardığı telaşı (birçok insanda paniği) biraz dağılıp da sakin bir şekilde düşünüldüğünde anlarız ki, kaybettiğimiz şey zamandır. Ya da böyle değildir ama biz böyle anlamaktayız.
Kudretin ve kudret kaybının varlığımızdaki ve hayatımızdaki ehemmiyeti, dikkatimizi keskinleştirir ve yoğunlaştırır. Fakat ilginçtir ki, dikkat kudret konusuna değil zaman konusuna yoğunlaşır. Hiçbir halde ne kadar kudretimizin kaldığını düşünmeyiz. Ne kadar zamanımızın kaldığını düşünürüz. “Ne kadar zaman sorusu”, zamanı idrak etmemizi engellemekte ve onu “süre”ye indirmektedir.
Yukarda anlattığımız hayat seyrinin dışında birçok sebep de zamanı sürede müşahede etmemizi temin eder. Zamanın ne olduğundan ziyade ne kadar olduğu ile ilgilenen insan dikkat ve idraki, insana en büyük tuzaklardan birini kurmaktadır. Ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyin ne kadar olduğunun veya kaldığının ne anlamı olabilir ki? Oysa ne olduğunu idrak etmiş olduğumuzda ne kadar kaldığını belki de merak dahi etmeyeceğizdir.
Gerçekten böyle midir? Ne olduğunu anladığımızda ne kadar kaldığını merak
etmeyecek miyiz? Bu sorunun cevabını net bir şekilde vermek kabil değildir muhakkak ama ne olduğunu anladığımızda ne kadar kaldığından ziyade ne kadar kullanmamız gerektiğini (başka bir ifadeyle ihtiyacımızın ne kadar olduğunu) merak edebiliriz büyük ihtimalle. Ne olduğu bilindiğinde nasıl sahip olunacağının da bilineceği kabul edilmelidir. Nasıl sahip olunacağı bilindiğinde problemin büyük bir kısmının ortadan kalktığı malumdur.
Ne kadar gerekli sorusu, ne olduğu anlaşılmadan önce sorulduğunda bir anlamı yoktur ve ne kadar kaldı sorusu ile aynıdır.
Zamanı süreye indirip anladığımız anda onu kaybederiz. Zamanın en müşahhas halinin veya belirişinin “süre” olmasının bu noktada önemi yok. Zamanı “süre” formunda ölçüp değerlendirmek ve anlamaya çalışmak farklı bir çabanın ifadesidir mutlaka fakat süre çerçevesinden ibaret olarak anlamaya çalışmak asla anlaşılmayacağını gösterir.
Zamanın süre olarak anlaşılması, yok olacağımız anlamına gelir. Zamanı yok edici bir güç olarak anlamak zamanın en kötü idrak edilişidir. Aksine zaman varoluş amilidir ve yoklukta değil varlıkta vardır. Zamanı müşahede edebileceğimiz nokta varoluş sürecidir.
Sürenin varlığı vakidir. Bir anlamı ve fonksiyonu vardır. Problem, sürenin kabulü veya inkârı değil, onun zaman olarak kavranması ile ilgidir.
Zamanı süre olarak anlamadığımız takdirde kıyamete kadar varolmaya devam edeceğiz. Zamanı süre olarak anladığımızda da kıyamete kadar varolmaya devam edeceğiz ama kıyamete kadar devam edip etmeyeceğimizi bilmediğimiz (idrak edemediğimiz) için kıyamete kadar varlığımızı devam ettirdiğimizden de haberimiz olmayacaktır.
Zamanın süre olarak kavranması, mekânın mesafe olarak kavranmasına denk gelir ve her ikisi birbirini besler. Mekânın mesafe olarak belirişi, zamanın süre olarak belirişini gerektirdiği gibi zamanın süre olarak belirişi de mekânın mesafe olarak belirişini gerektirir.
Zamanın süre olarak kavranmasıyla zamanın elden kaçırılmasına ve aynı şekilde mekânın mesafe ya da satıh olarak kavranmasıyla mekânın elden kaçırılmasına sebep olur. Zaten mekân ile zamanın beraber idrak edileceği açıktır ve her ikisi de saf halleriyle ve birbirinden müstakil olarak idrak edilemezler.
 
 
                                               ZAMAN VE İDRAK
 
                İdrak sınırımız, zamandır. Zamanın içinde olanı idrak etme imkânına sahibiz ama dışında olanı idrak etme imkânına sahip değiliz. Zaman hem insanın hem de insan idrakinin en önemli sınırı ve perdesidir. İnsan zamanın dışına çıkabilir ama zamanın dışını veya zamansız varlık ve hadiseleri (hareketleri) idrak edemez. Bir varlığın idrak edilebilmesinin ilk şartı terkip özelliğidir. Eğer bir varlık mürekkep değil de basit (tek) bir bünyeye sahip ise idrak sınırları dışındadır. Terkip ise zamanın içinde mümkündür. Bu sebeple zaman mürekkep varlıklar (maddi varlıklar) için varoluş amilidir. Madde varolabilmesini zaman ile mekânın temasına borçlu olduğu için çok parçalıdır.
                Zamanın dışında bulunan varlıklar mürekkep varlıklar değil, basit (tek) bünyeye sahip olan varlıklardır. Zannedildiğinin aksine anlaşılması zor olan mürekkep varlıklar değil saf (tek) varlıklardır.
                Mürekkep varlıklar terkibi bir bünyeye sahip oldukları için tahlil edilmeleri kabildir. Tahlil, idrak faaliyetinin önemli metotlarından biridir. Tahlilin neticesinde basit yapıya ulaşılacağı zannedilir ama bilim hala varlığın tahlilinden basit varlığa ulaşabilmiş değildir. Nükleer fizikte ulaşılan nötrinolar bu anlamda basit varlıklar değillerdir. Nötrinolar her ne kadar parçalanamamış olsalar da bu durum bilimin geriliği ile ilgilidir. Kaldı ki, nötrinoların parçalanamaz bir yapıya sahip olduğu kabul edilse dahi bunların yalnız başına varolamadıkları ve varlığın parçası olarak ancak varolabildikleri göz önüne alınırsa basit varlığa ulaşıldığından bahsetmek kabil olmayacaktır.
                Tahlil ile idrak ediyor olmamız, eşyanın hakikatini anlamadığımızı gösterir aynı zamanda. Zira eşyanın hakikatini terkibi varlıklarda değil, basit (saf) varlıklarda bulmak kabil olacaktır. Terkip her ne kadar varoluşun şekillenmesi olarak karşımıza çıksa da, eşyanın hakikatini perdeleyen bir özelliği olduğu da unutulmamalıdır.
                Eşyanın hakikatinin basit varlıkta gizli olması, hakikatin kendisinin de mürekkep değil basit olduğundandır. Hakikat girift değildir ama zamanın dışında (üstünde) olduğu için idraki mümkün olamamaktadır.
                İdrakin zamanla kayıtlı olmasının bir sebebi de, mürekkep (yani zamani) varlıkların idrak edilebilir olmasıdır. Ya da idrak zamanın içinde ancak gerçekleşebildiği için, basit (tekparça) varlıkları değil mürekkep varlıkları kendine konu edinebilmektedir.
                İdrak mekanizması zaman ile kayıtlı olduğu gibi hareket ile de kayıtlıdır. Hareket ilgisi zaten zamandan kaynaklanmaktadır. Varlığın hareket etmemesi halinde değişme gerçekleşmeyeceği için varoluş süreci işlemeyecek ve eşya (obje) varolamayacak, dolayısıyla idrak konusu kalmayacaktır.
 
*
 
Zamanın muhtevasında mevcut ve mahfuz bulunan varoluş süreci, gerçekleşmiş kısmıyla “bilinebilir” alana intikal etmiştir. Bilinebilir olan aynı zamanda idrak edilebilir olandır.
                Zamanın muhtevası mekâna saçılmadan varoluş gerçekleşmeyeceği için, varlık kendini görünür hale getiremeyecek ve idrak faaliyetine konu olamayacaktır. Zamanın muhtevasında bulunan öz, zaman perdesi ile sımsıkı gizlenmiştir ve zaman onu mekâna ekene kadar, varoluş imkânına sahip olduğunu kendisi dahi bilmez. Kendi varlığını bilmeyenin varlığı anlaşılmaz. Bu ifadenin mefhumu muhalifi yoktur. Kendi varlığını bilenin varlığının anlaşılması mutlak değildir.
                Kendi varlığını bilmenin en basit hali, varoluş sürecinin işlemeye başlamasıdır. Başka bir ifadeyle varoluş sürecine katılmaktır.
                Zamanın muhtevası mekâna saçılırken, zamanın saf halinden kurtulmaktadır. Zamanda olanın anlaşılması, mekânda da olanın anlaşılmasından daha zordur. Ortalama idrak zamanda olana değil, mekânda olana meyyaldir.
 
                                                                                              *
 
Zamanın muhtevasında mevcut ve mahfuz bulunan varoluş süreci, gerçekleşmemiş kısmıyla bilinebilir alanda değildir ama idrak alanında bulunmaktadır.
İnsanların idrak derinliği, zamana nüfuz etme imkânları veya ferdi zamanlarının akış hızıyla ilgilidir.
İdrak gerçekleşmiş olana da yönelebilir mutlaka fakat gerçekleşmiş olan “bilinebilir” olduğu için bilinmekte ve bilinen ise genellikle idrak faaliyetine konu olmamaktadır.
İnsan bildiğini idrak etmediğini fark etmez genellikle… Bu sebeple idrak faaliyeti genellikle bilinmeyene dönüktür. Bilinenin idrak edilmesi insanın kendine katkısıdır (kendini gerçekleştirme ve geliştirmedir), bilinmeyenin idrak edilmesi hem kendini gerçekleştirmek (geliştirme) ve hem de insanlığı gerçekleştirmektir.
Bilinmeyeni idrak eden kişi, varoluş sürecinin kendi şahsında (varlığında) işleyişini gerçekleştirmiş demektir.
 
 
                                                               MEKÂN
 
                Kozmos ile ilgili “gerçeklik” , zaman ve mekândan başka bir şey değildir. Kozmosun toplamı zaman ve mekândan müteşekkildir.
                Esir varlığı veya uzaydaki boşluğun ya da kuant alanlarının niteliği tartışılırken dikkat edilmesi gereken noktalar neler olmalıdır?
                Büyüklerin (makrokozmosta) dünyasında boşluk veya esir ile ifade edilen ve açıklanamayan, küçüklerin (mikrokozmosta) dünyasında kuant alanları olarak isimlendirilen ve açıklanamayan konu; MEKÂN’A en fazla yaklaşıldığı yerdir.
                Esir veya boşluğun maddi bir varlığın özelliklerini göstermemesi buna mukabil iletim ve aktarımı gerçekleştirmesi onun hem maddi ve hem de madde ötesi bazı özellikleri taşıyan bir “alan” olduğunu gösterir. Mekâna en fazla yaklaştığımız noktalardan birisi burasıdır.
                Mekân, bir satıh değildir ve daha önemlisi satıhtan ibaret değildir. Mekân, varlığın, varoluşunun biçimini temin eden özdür. Kemiyetini mümkün kılan cevherdir.
                Zaman, varlığın, varoluşunun keyfiyetini temin eden özdür. Varlığın varoluş biçimini mekânda bulan ve mekânın varolma imkânını sunmasıyla varoluşu gerçekleştiren bir nevi enerjidir. Aslında ise zaman enerji değildir ama enerji görüntüsü veya fonksiyonu da vardır ve biz onun bu özelliğini daha fazla fark etme imkânına sahip olduğumuz için bu cihetiyle anlamaya meylederiz. 
                Mikrokozmostaki kuant alanları ile uzay boşluğunu aynı çerçevede anlamak gerekir.
                Boşluk mekânın saf hali değildir. Çünkü uzay boşluğunda zaman ile mekân teğet haldedir ve mekân zamandan asgari seviyede de olsa etkilenmiş haldedir. Bu sebeple mekânın uzay boşluğundaki hali maddi tepki vermemesine rağmen maddenin tepki vermesine imkân tanır. Kozmolojideki en büyükler ile en küçüklerin varoluşu farklı kurallara tabi değildir ve makrokozmostaki kanunlar mikrokozmosta da caridir. Fakat makrokozmostaki müşahede edilebilirlik (gözlemlenebilirlik) ile mikrokozmostaki gözlemlenemezlik her iki alanın birbirinden farklı olduğu zannını besleyebilir. Makrokozmostaki varoluş ile mikrokozmostaki varoluşu mekânda, varoluş sürecini ise zamanda aramak şartı göz ardı edilmemelidir.  
                Boşlukta, mekân ile zaman teğettir ama mutlaka temas halindedir. Fakat bir birine sirayet etmiş (geçişmiş) halde değildir. Varlıkta ise zaman ile mekân bir biriyle yoğun temas halinde ve geçişmiş durumdadır. Saf mekânda varlık (madde ve enerji) meydana gelmez. Mekânın kendiliğinden yoğunlaşma imkânı yoktur. Mekânı yoğunlaştıran müdahale ya da maya zamandır. Saf mekân, kâinatın dışında bulunmaktadır. Kâinatın içinde saf mekânın bulunabileceği bir yer yoktur. Kâinatın içinde mekâna saf haliyle ulaşmak kabil değilse de en fazla yaklaşılan noktalar, kuant alanları ile karadeliklerdir.
                Zaman ile mekânın temas etme biçimleri varlıktaki farklılıkları meydana getirir.
                Varlık mekânın yoğunlaşması ile meydana gelir. Madde, mekânın yoğunlaşmasında ileri bir safhadır. Mekânın ağırlık taşıdığı bir biçimlenmedir. Zamanın katkısı daha azdır. Bu sebeple zamanın madde üzerindeki etkisi daha fazladır.  Enerji, mekânın daha az yoğunlaşmasıdır. Zamanın katkısı daha fazladır. Bu sebeple enerji üzerinde zamanın etkisi daha azdır.
                Maddede mekânın daha yoğun olmasından dolayı mekân maddeyi tutar. Mekân, varlığın varoluş malzemesi olduğu için varlıkta mekân ne nispette varsa o nispette varlık mekâna tabidir ve bağlıdır. Zaman ise varoluşun malzemesi değil amilidir. Bu sebeple varlığın mahiyetini zamanda değil mekânda aramak gerekir. Zamanda aranacak olan “varoluş mekanizması” ya da sürecidir.
Hareket zaman ile ilgili olmaktan önce mekân ile ilgilidir ve mekânın içindedir. Mekânın olmadığı bir yere (farz edelim öyle bir yer olsun) doğru hareket kabil değildir. Fakat zamansız hareket mümkündür. Daha doğru bir ifadeyle zamansız varlıkların zamansız hareketleri mümkündür. Ama mekânsız hareket zamansız varlıklar için dahi imkânsızdır.
Mekânın katkısının veya yoğunluğunun fazla olduğu varlıklarda hareket daha yavaştır. Bu anlamda madde ile enerjinin hareketleri arasındaki farklılık maddedeki mekân yoğunluğunun fazlalığındandır. Enerjide ise mekân en az seviyede bulunur.
Hareketin zaman ile ilgili olması bu duruma muhalif değildir. Zaman varlığı hareket ettiren güçtür ama hareketin gerçekleştiği zemin mekândır. Bu sebeple mekân olmadığında hareket imkânsızdır. Hareketin zaman ile irtibatı daha ziyade varoluş süreci ile ilgilidir. Varoluş süreci harekete sıkı sıkıya bağlı bir süreç olduğu için sürecin daim olması zamanın müdahalesiyle vakidir.
Varlığın karar kılmış hali, zaman ve mekânın varlıkta muvazeneye kavuştuğu haldir. Varlığın muvazeneye kavuşmuş halinde zaman ve mekânın aynı nispette olması gerekmez. Farklı nispetlerde bulunması halinde muvazene gerçekleşebilir. Zaman ve mekânın nispetleri varoluş denkleminde aranmalıdır.
Termodinamikte olduğu gibi düşünülebilir. Termodinamikteki dengeyi bulma hali gibidir. Kâinattaki varlıkların tüm hareketleri, termodinamikteki dengeye ulaşana kadar hareketin devamında olduğu gibi bir denge arayışıdır. Hareket, dengesizliğin neticesidir ve dengeye ulaşıldığında hareket son bulur.
                Kâinatta birçok denge ihtimalinin olduğu doğrudur. Fakat tüm varlığın dengesini sağlayacak olan denge unsurları hala anlaşılmamıştır. Bu çerçevede termodinamik denge üzerinde fazla durulduğu vakidir. Doğrusu termodinamik, denge konusunda sağlam bir yaklaşımdır. Fakat kâinatta gerçekleşebilecek muhtemel dengeyi açıklama (veya taşıma) gücüne sahip değildir.
                Kâinattaki muvazene hali, zaman mekân dengesidir. Tüm hareketler, zaman mekân dengesine doğru akmaktadır. Kâinatın genişlemesi zaman mekân dengesi oluşana kadar devam edecektir. Fakat zaman mekân dengesinin gerçekleşmesi bir anlık hadisedir ve devam etme imkânı yoktur. Mekân her ne kadar yerinde dursa dahi, zaman tükenecek ve hareket geri dönecektir.
                Zamanın mahiyetini ve hakikatini bilmediğimiz doğrudur. Fakat konuyu anlaşılır kılmak için basitleştirelim. Bu çerçevede zamanı bir enerji ya da bir cevher olarak aldığımızda, kâinatın genişlemesi devam ettiği müddetçe yeni varlıkların ortaya çıktığı ya da çıkacağı vakidir. Yeni varlıkların ortaya çıkma süresi zamanın varoluş amili olarak devamına bağlıdır. Zaman muhtevasında ne miktar varlığın gerçekleşmesine yetecek cevheri taşıyorsa, o noktaya kadar kâinatın genişlemesi devam edecektir. Son varlık meydana geldiğinde kâinat dengeye kavuşacak fakat bu denge hali bir anlık gerçekleşecektir. Zira zaman bittiğinde, varlıkların varolabilme kudreti kalmayacaktır. Zaman kâinattan çekildiğinde (tükendiğinde) varlıklar yokolmaya başladığı gibi zamana bulaşmış olan mekân da zamansız olarak varolmaya devam edemeyecektir. Mekân, varlıkların yokoluşuyla beraber kendi merkezine çökecek ve yokolacaktır.
                Yokoluş, varoluş sürecinin tersine dönüşü veya onun zıddı değildir. Bu sebeple yokoluşun varoluş kadar uzun sürmeyeceğini bilmek (öngörmek) gerekiyor. Tahmin edilenden çok kısa sürecektir.
                Kâinattaki denge arayışı termodinamik denge veya başka bir denge olmayıp, zaman mekân dengesi olduğu için dengeye ne zaman ulaşılacağını hesaplamak kabil değildir. Zira zamanı hesaplamak imkânsızdır. Bu çerçevede kâinatın dengeye ulaşması şu an ya da bir saat sonra veya milyarlarca yıl sonra mümkündür.
 
*
 
                Madde enerjiye ve enerji maddeye dönüşmemektedir. Madde ve enerjinin oluşumundaki zaman ve mekânın katkı oranları değişmekte ve varoluşun tecellilerinden biri ortaya çıkmaktadır. Bir birine dönüşüm değil, yeniden varoluş gerçekleşmektedir. Kurallar aynıdır. Madde ile enerjinin bir birine dönüştüğü iddiası bilimsel bir aldanıştır.
                Zamanın, maddenin dördüncü boyutu olduğuna dair yaklaşım, zaman ile varlık arasında, varoluşa dönük ilk bilgilenme olduğu için önemlidir. Ancak zaman maddenin dördüncü boyutu değildir. Aksine madde, zaman-mekân sarmalının boyutlarından (belirişlerinden) biridir. Enerji başka bir boyutudur. Ve daha sayısız boyut bulunmaktadır.
                Kozmosta en çok hayret uyandıran akdelikler ve karadelikler, zaman mekân etkileşiminin en ilginç örnekleridir. Akdelik ve karadelik mekânın zaman tarafından delinmesi ile oluşan ve mekânlar arası yolculuğu mümkün kılan tabiri caizse tünellerdir. Akdelikler ve karadeliklerde, zaman saf halde bulunur. Mekânın parçalandığı ve zamanın saf halde bulunduğu ak ve kara deliklerde varlık varolma imkânını bulamaz.
                Akdelikten zaman fışkırmakta ve mekân ile temas ettiğinden dolayı varlığı (gök cisimlerini) meydana getirmektedir. Karadelikte, esas olarak zaman emilmekte ve emilen zaman oranında varlık yok olmaktadır. Zira zamanı emilen varlık, varlığını kaybeder.
                Zamanda yolculuk konusu şimdiye kadar ele alındığı biçimiyle bilimsel eğlence olmaktan başka bir şey ifade etmez. Buna rağmen zamanda yolculuk imkânsız bir şey değildir. Zamanda yolculuktan bahsetmeden önce mekânda yolculuktan bahsetmek gerekir. Zamanda yolculuk yapmanın sırrı, mekânda yolculuk yapmanın sırrı ile beraber çözülecektir.
                İnsanlık hala mekânda seyahat ettiğini zanneder ama aslında varlıkta seyahat edilmektedir. Mekânda seyahat etmek ile zamanda seyahat etmek arasında zorluk bakımından bir fark olmamalıdır.
                Moleküllerin transferi olarak isimlendirilen ışınlama, yanlış yolda ilerlemektedir. Maddenin moleküllere ayrılması, hatta daha ileri biçimde söylemek gerekirse, atomlarına ayrılması ışınlama için doğru bir yöneliş değildir.
                Zaman ile mekânın teması kesintisiz değildir. Kesik kesiktir. Bu sebeple varoluş kesintisiz bir biçimde meydana gelemez. Zaman ile mekânın teması kesintisiz olsaydı, varlık varoluşunu gerçekleştirir ve devam ettirirdi. Fakat varoluş anlık bir olaydır ve her an yeniden meydana gelir.
                Zaman ile mekânın temasının kesik kesik olması bir mecburiyettir.
                Zaman ile mekânın ilk teması ile varoluş başlamıştır. Bu temas yüksek yoğunlukludur. Kozmolojinin büyük patlamadan bahsetmesi (big bang teorisi) yüksek yoğunlukların çarpışma etkisindendir. Zaman ile mekânın ilk temasının yüksek yoğunlukta olmasının sebebi, her ikisinin bir biri ile hiçbir etkileşime girmemiş, dolayısıyla saf halde bulunmasındandır. Mekân genişlememiş ve zaman partnerini (mekânı) bulamamış olmasından dolayı sınırsız (sonsuz değil) yoğunluktadır. Başka bir ifadeyle zaman-mekân etkileşimlerinin muhtemel tüm sonuçlarını (biçimleri) potansiyel olarak kendi varlıklarında bulundurmasındandır.
                Zaman ile mekânın teması belirsizlik veya ihtimal teorisine dayanmaz. Bilinemezlik ayrı bir şeydir ama esasta belirsizlik teorisi mümkün değildir. Belirsizlik teorisi gerçekse, varoluşun gerçekleşmeyebileceği de öngörülebilir ihtimaldir. Bu mümkün değildir. Varoluş gerçekleşmekte ve sürekli yeniden gerçekleşmektedir.
                Zaman ve mekânın temasının kurallarını bulamıyor, bilemiyor veya anlayamıyor olmak başka bir şeydir, belirsiz olması başka bir şeydir. Belirsizlik ilkesi, belki de bilimin bilinemez alana ulaştığı veya yaklaştığı anlamına gelebilir sadece. Ya da, kuralları bilmiyor olmaktan kaynaklanan bir şaşkınlığın meydana getirdiği bir bilimsel şoktur.
                Kuantum teorisi mikro düzeyde, kozmoloji ise makro düzeyde, fizik alanın metafizik alan ile temas ettiği noktaya gelmiştir. Nihayet Necip Fazıl’ın yıllar önce söylediği gerçekleşmiştir. “Burnu değdi burnuna yok’un”. Büyük mütefekkir, binlerce bilim adamının binlerce yıldır aradığını bir mısrada ifade edebilmiş olmakla iltifatların büyüğünü hak etmiştir.
                Fizik biliminin kuralları ile ilerleme imkânı zafiyete uğradı. Fizik bilimi temellerinden sorgulanmalı veya metafizik bilimler kurulmalıdır. Fizik bilimler her ne kadar sorgulansa ve yeni anlayış ve kavrayışlar getirilse dahi, metafizik bilimlerin kurulması zorunluluğu ayrı bir gerçeklik ve gereklilik olarak kendini empoze etmeye başlamıştır.
                Fizik bilimlerin, metafizik alanla temas etmesinden dolayı teorik fizik yavaş ilerlemeye başlamıştır. Fizik bilimler, metafizik alandan her ne kadar alan çalmaya ve fizik alana taşımaya çalışsalar da bu durum sınırlı kalacaktır. Fizik bilimleri ilerleyebilmek için sürekli kendinde devrimler yapmak durumunda kalacaktır. Fizik bilimlerine bu günkü haliyle insanlığın ihtiyacı vardır. Fizik bilimlerinin şimdiki niteliklerinin temelden değiştirilmesi sağlıklı olmayabilir. Zira fizik bilimleri, fizik alanda kendisine şiddetle ihtiyaç duyulan büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Bu sebeple fizik bilimlerinde büyük ve köklü değişimler ve devrimler yapmak yerine METAFİZİK BİLİMLERİN KURULMASI GEREĞİ DAHA CİDDİ OLARAK DÜŞÜNÜLMEYE BAŞLANMALIDIR.
 
                                               MEKÂN VE KÂİNAT
 
Mekân kâinatın sathıdır. Saf haliyle mekânın müşahede edilebileceği yer kâinatın sınırı olmalıdır. Fakat mekânın saf halde müşahede edilebilmesi, bilgi ve idrak kaynaklarımızla kabil değildir. Daha doğru bir ifadeyle beş duyumuzla ve bu günkü ilmi malzemelerin (teknolojik cihazların) ürettiği imkânla mekânın saf halde müşahede edilebilmesi kabil değildir.
Mekânın saf halde müşahede edilebilmesi ile zamanın saf halde müşahede edilebilmesi aynı anlama gelir. Zamanı saf halde müşahede edebilmek için zamanın dışına çıkmak gerektiği gibi, mekânı saf halde müşahede etmek için de mekâna tepeden bakmak gerekir. Zaman ve mekânın bağından kurtulamamak, onların saf halde müşahedesini imkânsız kılar.
Zamanın mı mekânı, yoksa mekânın mı zamanı sarmaladığı meçhuldür. Başka bir ifadeyle zaman mı mekânın içinde varolabilmekte yoksa mekân mı zamanın içinde bulunmakta, insanlık bu çetin problemi bilme imkânına sahip olabilecek mi, bilinmez.
Zamanın daha girift ve metafizik olduğu buna karşılık mekânın daha müşahhas ve net olduğu konusundaki genel kanaat doğru değildir. Zamanı fark etmek, mekânı fark etmekten daha kolaydır. Fakat bu durum zamanın mekândan daha kolay anlaşılacağını maalesef göstermez.
Zaman ve mekânın müşahede edilebilmesi veya farkına varılabilmesi için birbiriyle temas etmesi lüzumu zor anlaşılacak bir konu olmamalıdır. Ne var ki varlık mekânı daha fazla perdelemektedir. Zamanı varlıkta daha fazla hissetmemize rağmen mekânı varlıktan tecrit etme imkânına sahip değiliz. Bu sebeple zaman ile ilgili bazı zihni sıçramaları gerçekleştirme imkânını bulabileceğiz belki ama mekân ile ilgili idrak derinliğini artırma imkânına galiba sahip olamayacağız.
Saf mekânı kâinatın sınırında seyredebilme imkânından bahsederken, farazi bir yaklaşımdan bahsettiğimiz anlaşılmalıdır. Bu yaklaşım, mekânın ancak o noktada seyredilebileceği tahmininden ibarettir. Ancak unutulmamalıdır ki, mekân zaman ile temas etmediğinde kendini göstermeyecektir. Zuhur etmeyenin idraki kabil olmayacağına göre, kâinatın sınırına varılabilmiş olsa dahi, mekânın müşahede edilememe ihtimali yüksektir.
Kâinatın genişlemesi teorisinin doğru olduğunu kabul ettiğimiz takdirde bilebileceğimiz en önemli konu, zaman ile mekânın saf halde temasının hala devam ettiğidir. Zira kâinat genişliyorsa mekân kâinattan daha geniş demektir. Kâinat, mekânın sınırlarına kadar ulaştığında genişlemesinin durması gerekiyor.
Kâinatın genişlemesi ancak mekânın sınırlarına kadar devam edecek ve orda duracak ise, kâinatın genişlemesi kavrayışı ile ilgili tüm teorilerin yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Zira kâinatın genişlemesinin bir noktada duracağı, orada karar kılacağı ve hareketin zıddına dönerek başlangıcına avdet edeceğine dair teoriler, sadece zaman ile mekân arasındaki ilişkiler çerçevesinde incelenecek hale gelir.
Varlığın zaman ve mekân üretecek veya oluşturacak bir gücü olmadığı bilindiğine göre, kâinatın genişlemesi için gerekli olan mekân payı bittiğinde (biter mi bilinmez) kâinatın genişlemesinin duracağı kabul edilmelidir. Mekân insan cinsinin en ileri noktadaki ufkudur. Mekânın bittiği yer, düşüncenin varolamadığı yerdir ve ondan sonrası her ne ise odur.
Mekân varlığın üzerine çekilmiş bir kalkandır. Bu kalkan varolabilme imkânıdır. Bu anlamda mekânın bittiği yerden sonrası için “boşluk” tabirini kullanmak kabilse eğer, bu noktada varlığın “boşluk” ile yani “yokluk” ile teması kabil değildir. Çünkü mekân sınırdır ve bu sınır başka hiçbir sınıra benzemez, zira imkân sınırıdır. Varlığın bu sınırı aşması herhangi bir şartta sözkonusu değildir.
Mekân sınırına varılmış olması halinde varlığın yokluğa (boşluğa) savrulmayacağı zor anlaşılabilecek bir nokta değildir. Mekân varlığı kavrar ve tutar. Bu sebeple kâinat insan cinsinin ilk en geniş sınırı ve mekân ise son sınırıdır. Mekâna ise kâinat ile (yani varlık ile) ancak varabilecektir. Bu sınırın dışına çıkamayacak olan sadece madde değil aynı zamanda ışık da bu sınırın dışına çıkamayacaktır.
Mekâna kâinatın sınırına varmadan ve kâinatın içinde ulaşmak kabil olabilir mi? Aslında doğru soru budur zira kâinatın sınırına varmak, bu günkü kâinat tasavvuru ve insanlığın ürettiği imkânlarla kabil değildir.
Kâinat neticede zaman ile mekânın temasından meydana geldiği için, mekâna kâinatın içinde ulaşılabilir mi sorusu mantıklı ve gereklidir. Bu sorunun cevabı evettir. Mekânı kâinatın içinde aramak doğru bir yaklaşımdır. Kâinatın bilindiği haliyle sınırına ulaşılmasının imkânsızlığı yanında varlığın (kâinatın) her noktasında mekâna ulaşmak teorik olarak mümkün olduğu için kâinatın sınırına varmaktan bahsedilebilir.
Bu soruya evet cevabını verirken bazı noktalara dikkat çekmek gerekiyor. Kâinatın içinde mekâna saf haliyle ulaşabilmenin mümkün olduğunu söylemek çok zordur. Fakat mekâna en yakın noktaları bulmak kabil olabilir. Bu noktalarda mekânın zuhuru incelendiğinde, mahiyetine dair bazı ipuçlarına ulaşılabilir.
Kâinatın içinde saf mekâna ulaşmak, varoluşu tersine çevirmek ile mümkün olabilir. Fakat bu düşünce teorik bir düşüncedir ve varoluşu tersine çevirmek kabil değildir. Bu bir imkânsızlık konusu değildir ve özellikle de insanlığın bu günkü gelişmişlik seviyesi ile hiç ilgili değildir. Varoluşu tersine çevirmek imkânsızdır zira varoluş zıddı olan bir vaka değildir. Dilin imkânları bakımından konuya bakıldığında “yokoluş”, varoluşun zıddı gibi görünür ama değildir. Yokoluş, varoluş mekanizmasının durmasıdır. Varlık, varolma imkân ve iktidarını kaybettiğinde yok olur. Yokoluş sürecine girmez. Zira böyle bir süreç yoktur. Yokoluş ani bir vakadır ve asla varoluşun zıddı değildir. Kâinatta sadece varoluş vardır ve varoluş şartlarını ve imkânlarını bulamayan bir hadise cereyan etmez ve bir varlık meydana gelmez.
Öyleyse yapılması gereken iş nedir? Varoluş mekanizmasını tersine çevirmek değil de varoluş mekanizmasını çözmek gerekir. Varoluşun çözülmesi, zaman ile mekânı birbirinden tefrik ya da tahlil etmektir.
Zaman ile mekânı birbirinden ayırmak kabil midir? Pratik olarak bu imkânın olup olmadığı bir tarafa teorik olarak bu konuda yapılacak işin ne olduğuna bakalım.
Zaman ve mekân her varlıkta gerektiği nispette vardır. Sözkonusu nispetlerin ne olduğunu bilmediğimiz muhakkak fakat her varlıkta farklı nispetlerde olduğunu da öngörmek şarttır. Bir varlıktaki zaman veya mekânı çekip aldığınızda diğeri saf halde kalır. Yapılması gereken iş budur.
Ne var ki, varlıktaki mekânı çekip almak kabil değil, olsa olsa varlıktaki zamanı sömürmek sözkonusu olabilir. Ancak zamanın tamamını sömürüp varlığı zamansız bırakmak imkânsızdır ve bu gerçekleştirilebilse dahi geriye mekân kalmaz. Başka bir ifadeyle zaman tamamen sömürüldüğünde mekân müşahede edilebilir olmaktan çıkar. Bu noktada yapılması gereken iş, zamanı asgari seviyeye kadar indirmek ve mekânı saf haline en yakın olduğu bir noktada müşahede etmeye çalışmaktır.
 
 
                                               MEKÂN VE VARLIK
 
Mekân kelimesi sadece lügat anlamıyla dahi varlığı anlatmaya kâfidir. Mekân, imkân alanıdır. İmkân alanı varolabilmek için gerekli olan zemindir.
Mekân saf haliyle harekete geçmez veya varlığın vücut bulmasını temin etmez. Fakat mekân saf haliyle vücut bulması mümkün olan tüm varlıkların kodlarına sahiptir ve bunu varoluş sürecini başlatacak etkiyi alana kadar muhafaza eder.
Mekânın, varlığı kompoze edici özelliği vardır ve idrak ile dikkat bu özellikte yoğunlaşmakta ve orada kalmaktadır. Varlığı kompoze edici özelliği aslında terkip edici özelliğinin yansımasıdır ama bu özellik dikkatlerden kaçar. Terkip edici özelliği ise aslında varoluşun kendinde gerçekleşmesine imkân veren özelliğinin yansımasıdır.
Mekânın idrak ve dikkatten uzakta kalmasının iki sebebi vardır. Varlığın yoğunluğu ve zaman ile temas halinde olması…
Varlığın yoğunluğu dikkati kendinde toplar ve mekânı idrakten uzak tutar. Kâinattaki varlık sayısının hesaba sığmaz çoklukta olması insan idrak ve dikkatini mekândan uzaklaştırır. Zaten mekânın gözle görülmesi imkânsız olduğu için, idrak edilmesi müstesna bir dikkate bağlıdır.
Mekân zaman ile temasa geçtiğinde, varlık meydana gelmiyorsa eğer (teğet temas halinde) varlığa etki de etmiyordur. Buradaki etkisizlik, varlığın etkilerine müsaade ettiği için dikkatten kaçmasını temin ediyor. Oysaki saf mekânda hareket eden bir varlığı müşahede edebilseydik eğer, diğer varlıkların etkilerinden de kurtulduğu için hareketin özelliklerinden mekânı fark edebilecektik.
Mekânın idrak ve dikkatten kaçması, onun varlık ile ilişkisinin de anlaşılmasına mani olmaktadır.
Varlığın zaman ile ilgisi, mekân ile ilgisinden daha fazla dikkatimizi çeker. Oysa varlık, mekân ile daha fazla irtibatlıdır. Zamanın varlık üzerinde varoluş mekanizmasını hareket geçirici etkisi olduğu doğrudur ama varlık mekânın muhtevasında zamandan önce vardır. Bu sebeple mekânsız varlıktan bahsetmek kabil olmayacak fakat zamansız varlıktan bahsetmek kabil olabilecektir.
Mekân, varlığın ana rahmidir. Mekân olmadan varoluş mekanizmasının çalışmayacağı veya harekete geçmeyeceği anlaşılabilir bir durumdur.
Zamansız varlıkların basit (saf) varlıklar olduğu (olması gerektiği) malumdur. Zira zamansız varlıklar varoluş sürecinin dışındadırlar. Varoluş sürecinin içinde olan ve varlığını bu sürece borçlu olan varlıklar mekân kadar zamana da ihtiyaç duymaktadırlar. Saf (katışıksız) varlıklar, terkibi bir bünyeye sahip olmadıkları için varoluş sürecine mahkûm değildirler.
Aslında varlık, zaman ve mekânın anlaşılmasının en kestirme yolu, zamansız varlıkların idrak edilmesidir. Zira bu varlıkların idrak edilmesi halinde varlığın hakikati ele geçecek, zaman ve mekânın saf müşahedesi mümkün ve mahiyetleri idrak edilebilecektir. Ne var ki, insan idraki terkip ve tahlil ile maluldür ve terkibi bir bünyeye sahip olmayan hiçbir varlık ve konuyu anlama iktidarında değildir.
Zamansız varlığın kendisi saf mekânda gezinebilme ve zamanı yukardan müşahede edebilme imkânına sahip olduğu için, insanın bu varlıkları idrak imkânı olmasa dahi tecelli ve tezahürlerinden onlar üzerinde bazı çalışmalar yapmasında fayda olabilir.
Başka bir zaviyeden bakıldığında, zamansız varlıkların bildiğimiz insan idrakinin dışında bir idrak hassasına sahip olması ihtimali vardır ve bu idrak imkânını kullanmanın yolları bulunmalıdır.
 
                                                               MEKÂN MESAFE SATIH
 
Mekânın zamandan daha kolay anlaşılacağı zannedilir. Zamanın mücerret mahiyetine nispeten mekân daha müşahhas kabul edilir. Hatta zamanın varlığı tartışılmıştır ama mekânın varlığı tartışılmamıştır. Zamanın vehim olduğuna dair düşünceler gök kubbede uçuşmuştur ama mekân yerden ayrılamadığı için olsa gerek varlığından tereddüt edilmemiştir.
Mekânın varlık ile ilgisi farklı bir açıdan bakıldığında varlığın zaman ile ilgisinden daha açık olarak hissedilir. Varlık ile mekân arasındaki ilişki sanki elle tutulabilecekmiş gibi müşahhaslaştırılır çok vakit.
Doğrusu mekânı anlamadığımızı düşünmeyiz. Ayağımız yere bastığı müddetçe mekânın orada bir yerde olduğunu vehmederiz. Anlamadığımızı düşünmediğimiz için anlama çabasına da girmeyiz.
Mekânı en çok zemin ile karıştırırız. Zemini mekân yerine ikame ederiz. Zemini mekân yerine ikame ettiğimizde anlaşılması gereken bir şey kalmaz geriye. Zira zemine mesela fayans döşeyebilmekteyizdir ve anlaşılması için mücerret bir idrak faaliyetine konu edilmesi gerekmeyecek kadar basit ve anlaşılır bir mesele haline gelmektedir.
Zemin ile mekânı aynı anlamda kullanırız ve böylece mekânın ele geçmez mahiyetinin giriftliğinden ve mücerret özelliğinden onu tecrit ederiz. Aynı kolumuzda saatimiz olduğunda zamanının mahiyetini merak etmekten kendimizi kurtarıp onu ölçmekle ilgilendiğimiz gibi.
Zeminin dahi genel bir ifade olmasından kaynaklanan nispeten müphemliği karşısında zemini (aynı zamanda mekânı) dahi satıh olarak anlama temayülü ağırlık kazanmaya başlar. Satıh daha elle tutulabilir özelliğe sahip olduğu için zeminde karşımıza çıkması muhtemel problemlerden de böylece kurtuluruz.
Satıh ölçülmek istendiğinde ortaya çıkan mefhum ise mesafedir. Mesafe mefhumunun ortaya çıkmasından mekândan başka zamanın da katkısının olduğu doğrudur. Zira mekânın zamana nispetle ifade edilebilmesi gerekmektedir. Mesafe mekân ölçüleriyle ölçülebildiği gibi zaman ölçüleriyle de ölçülebilmektedir. Satıh mekân ölçüleriyle ölçülebilir ama zaman ölçüleriyle ölçülmesi kabil değildir. Zaman ile mekânın birbiriyle geçişmişliği o kadar ileridir ki, bu iki mefhumun en basitleştirilmiş haliyle dahi birbirinden ayırmak kabil olamamakta ve karşılıkları üretilmektedir.
Varlık ve vakıaları giriftleştirme çabası anlamlı değildir mutlaka. Fakat basitleştirme çabasına kendimizi fazla kaptırdığımız da inkâr edilmemelidir. Basitleştirme faaliyeti (bazen bu müşahhaslaştırmadır) anlama faaliyetinin bir parçasıdır ama basitleştirmeyi idrak sürecinin metodu olmaktan çıkardığımız vakadır. Basitleştirdiğimiz konunun basitleştirilmiş halini dondurup o konuyu o haliyle anlamaya başlıyoruz. Bu durum hayatı ve varlığı mahiyetinden uzaklaştırarak bir anlamda başkalaştırdığımız manasına geliyor.
Varlık ve vakıaların olduğu gibi anlaşılması en doğru olandır. Fakat bunun her zaman mümkün olmamasından kaynaklanan basitleştirme faaliyeti bir idrak metodu olarak kullanıldığı müddetçe faydası da vardır. Ne var ki, varlık ve vakıaların her seviyede anlaşılması en azından her seviyesinde anlayacak idrak sahipleri için şarttır. Varlık ve vakıaların kıskacında hayatı da basitleştirerek anlıyor olmak, hayatı basit bir çerçeveye hapsetmek anlamına gelecektir. Hayatın her seviyesini tespit ve kabul etmeyen bir yaklaşım onu iptal veya imha eder.
Varlık ve vakıaları basitleştirmeyi itiyat haline getirdiğimiz zaman, hayatı tek seviyeye ve basit bir çerçeveye indirmiş oluruz. Bu durum hayatın gelişmesi ve ilerlemesinin önündeki en ciddi engellerden biri olduğu gibi aynı zamanda iltifatın üstün zekâların üreteceği verimlerden ziyade normal zekâların hayatı kavrayış biçimlerine yönelmesini temin edecektir. İltifatın (önem atfının) yöneldiği “durum” insanlığın ölçülerini meydana getireceği için, mesela dehaların idrak seviyeleri lüzumsuz ve verimleri ise delilik olarak anlaşılacaktır.
Mekânı, zemin, satıh ve mesafe olarak kavramak hayatı yaşanabilir hale getirdiği nispette gereklidir. Hayatın pratik problemlerine karşı ciddi çözümler ürettiğini inkâr kabil değildir. Gerçekten mekânın müşahhaslaştırılmış halleri olan bu mefhumların dile ve hayata yerleşmiş olması, en basitinden hayatın mekân ayarını (paralelinde zaman ayarını) yapmayı mümkün hale getirmektedir. Bu yapılabildiğinde insanlara tapuları dağıtılabilmektedir. Yapılamasa, insanlık yeryüzünü müşterek mülkiyet halinde kullanmak zorunda kalırdı.
Hayatın tabii seyrinin pratikteki imkânlara doğru aktığını kabul etmek yanlış değildir mutlaka. Günlük problemlerle uğraşmak zorunda kalan insanların hayatı yaşamaktan onu anlamaya zamanlarının ve imkânlarının olmadığı da doğrudur. Fakat hayatı anlamadan yaşayabileceğini zanneden insanların akıl yaşının ne olacağını (olduğunu) tahmin etmek zor olmayacaktır. Buradaki temel problem, akıl yaşları ilköğretim çağında olan insanların hayatı kurmaya ve kompoze etmeye teşebbüs etmeleridir. Ya da tüm insanlığın nispet ettiği veya önem verdiği hayat tarzının, bu insanların ürettiği “hayatı yaşama biçimi” olmasıdır.
Bu konuda gerçekten bir temayül olduğu açıktır. Birçok alanda ve anlamda bu temayül görülüyorsa da en önemlilerinden birisi, münevverlerin hayatı anlama ve anlatma biçimlerinin halkın seviyesine uygun olması gerektiği fikridir. Bir konuyu anlamak ile anlatabilmek birbirinden farklı problemlerdir ve anlatmak muhatabın seviyesine göre birçok çeşitlilik gösterebilir. Fakat halkın anlayacağı dilin kullanılması fikri, münevverlerde alışkanlık haline gelmekte ve aslında bir zaman sonra kendileri de aynı dil ve o dilin imkânlarıyla anlamaya ve düşünmeye başlamaktadırlar. Halkın diliyle anlamaya başlandığında, halktan farklı bir şey anlamanın mümkün olmayacağını anlamayacak noktaya kadar gelinmektedir.
Mekânı bu kavramlarla anlayarak hayatın pratiğini üretmiş olmanın meydana getirdiği faydaların kabulü, hayatın mahiyetinin ne olduğu veya olması gerektiği yönündeki tecessüsü ortadan kaldırmamalıdır.
İdrak faaliyetinde kullanılan metotlardan biri olan “tahlil”, mücerret konularda işe yaramamaktadır. Zira mücerret konular, terkibi bir mahiyete sahip olmadığı için idrak faaliyetinin, parçalarına ayırıcı yaklaşımı olan tahlilin işe yaramayacağı anlaşılmalıdır. Tahlil edilemeyenin terkip edilemeyeceği ise temel idrak kurallarından biridir.
Mekânın satıh ve mesafe olarak anlaşılması, insanların idrak alışkanlıkları haline getirdiği “tahlil” ve “terkip” metotlarını bu konuda da kullanma teşebbüslerindendir. Mücerret konularda tahlil ve terkip teşebbüsü, idrak faaliyeti değil imha faaliyetidir. Konunun mahiyeti ve buna bağlı olarak hakikati imha edilir ki, bakiye kalan posası (şekli) anlaşılsa da olur anlaşılmasa da olur.
İnsanlık, bu güne kadar geliştirip kullandığı idrak metotlarının ortaya çıkardığı imkânları kullanmış ve tüketmiş gibi görünmektedir. İnsan ırkının ulaştığı zihni gelişmişlik seviyesi ve bilimin vardığı menzillerde artık kullanılagelen idrak malzemeleri ve metotlarının işe yaramadığı anlaşılmaktadır. Hala hayatın pratiğini kavrama konusunda ihtiyaçları karşılayan idrak metotlarının yanlış veya lüzumsuz olduğunu söylemek kabil değildir elbette. Burada bahsedilen konu, hayatın ilerleme istikametinde ulaştığı noktadan daha ileri gidebilme konusundaki idrak zafiyetidir. Zihni ve fiili alanlarda hayat ilerleme imkânını kaybettiğinde, hareket durmayacağı için istikamet geriye döner. Bu sebeple ilerlemenin gerektirdiği imkânların ve şartların üretilmesi ve geliştirilmesi mecburiyettir.
Hissedebildiklerimizi idrak etme çabasına girmiyor olmamız ilginç bir insan özelliğidir. Hissedilenin idrak edildiğine dair derin bir kanaat sahibi olmanın sebepleri ve kaynakları ciddi bir araştırma konusudur. Mekânın hissedilişi çok açık bir his olarak iç dünyamızda kendine yer bulabilmektedir. Varlığı bu kadar açık ve net olan bir konunun anlaşılmamış olmasını insanın kabul etmesi çok zor görünüyor. Fakat insanın enfüsi âleminde meydana gelen hislerin ifade edilebilmeleri, aklın müdahalesini veya değerlendirmesini gerektirdiği için, mekân hissi mesafe ve satıh olarak aklileştirilebilmektedir. Zira akıl mekân ile kaimdir ve mekânı aklın altından çektiğinizde aklın kendi bünyesini muhafaza etmesi kabil değildir. Akıl, içinde bulunduğu mekânı ihata etme imkânına sahip olmadığı için onu kendi bünyesine alabilmek için yaptığı manevra neticesinde mesafe ve satıh fikrine ulaşmaktadır.
Problem tam da bu noktada meydana gelir. Aklın müdahalesi bir konuyu anlaşılır hale getiremeyebilir belki ama onu kuşatacak hale getirir. İhata etmek (kuşatmak) konunun mahiyetinin ne olduğu sorusunun cevabını veremese de onun üzerinde vaziyet edebilme imkânını üretir. Bu durum ancak konunun mücerret mahiyetinden kurtarılmasıyla mümkündür. Mesafe ve sathın, mekân mefhumuna göre daha müşahhas olmasının ve dikkatin bunlara yönelmesinin sebebi aklın müdahalesidir. Aklın mücerret olan varlık ve konuya müdahalesi, mücerret vasfının iptali veya imhası neticesini doğurur.
Şuur ise konunun mücerret vasfını (ya da mahiyetini) iptal etmeden idrak ve ifade edebilmenin imkânına sahiptir. Mekânın satıh ve mesafe olarak anlaşılması şuurun eseri değil, aklın müdahalesinin neticesidir.
Mekânı sadece akıl sahiplerinin idrak imkânlarıyla ifade ediyor olmak insanlık için ciddi bir zafiyet olmalıdır. Şuur aklın idrak edebildiği her konuyu anlamasına mukabil, akıl şuurun idrak ettiği konuları idrak imkânına sahip değildir. Şuur, aklın hiç anlamadığı konuları anlayabileceği gibi, aklın anladığı konuları ise daha derinden anlama imkânına sahiptir. Bu sebeple aynı konuyu şuurun anlaması ile aklın anlaması farklıdır ve farklı neticeleri vardır. Mücerret konuları aklın tasarrufuna bırakmak, hayata ve varlığa yapılabilecek en büyük haksızlık ve insana yapılabilecek en büyük eziyettir.
Mekânın, varlığın koordinatlarından birisi olduğu anlaşılamamıştır. Varolabilmek imkânlarla ilgili ise eğer (hiç tereddütsüz böyledir) imkân alanının adı mekândır. Mekânın geçit vermediği her hangi bir varlığın vücut bulabilmesi, “imkân alanına” sahip olamayacağı için muhaldir.
Kâinattaki tüm varlık, mekân ile kaimdir. Mekân varlığın varolabilme özüdür. Eşyanın (varlığın) varolabilmesi, aynı zamanda bir nizama tekabül ettiği için mekânın eşyayı tanzim edici fonksiyonu vardır. Mekânın satıh olarak anlaşılmasının en önemli sebeplerinden birisi de bu fonksiyonudur. Zira satıh, eşyayı tanzim eden çerçevedir. Başka bir ifadeyle satıh, eşyanın kompozisyonudur. Varoluş kaotik bir nitelik taşımadığı (kaostan varlık doğmaz çünkü) için, mekânın varoluşa katkısının nizami bir müdahale olduğu anlaşılmaktadır.
Mekân, varlık yekûnunun hazinesidir. Mekân, kâinattaki tüm varlığın (geçmişte olan, şimdi bulunan ve gelecekte vücut bulacak) potansiyelini mahiyetinde muhafaza eder. Varoluş amili zaman olduğu için mekânın mahiyetinde mahfuz bulunan varlık, zamanın müdahalesi meydana gelmeden vücut bulmaz.
 
                                               MEKÂN VE HAREKET
 
Hareket, en basit fizik ifade ile varlığın konum değiştirmesidir. Bu tanımlama çabası hareketin mekâna nispetle yapılmasıdır. Varlık hareketin sonunda hareketin başlangıcındaki konumuna tekrar gelme imkânına sahiptir ve bu durumda mekâna nispetle hareket görünmemektedir. Bu durumda da hareket vardır ve fakat zamana nispetledir. Zira varlık hareket ettiği takdirde aynı zamanda aynı mekânda bulunabilme imkânına sahip olamayacaktır.
Hareketi sadece mekâna nispet ettiğimizde ortaya çıkan problem gerçekten çözülmesi zor bir problemdir. Zaten zamansız hareketi idrak etme imkânına da bu sebeple sahip olamıyoruz.
Hareketin mahiyetini tetkik ederken mekân-zaman koordinatlarını fark ediyoruz ama mesela varlık boyutunu çok zaman ıskalıyoruz. Mekânda hareket en anlaşılır görünen harekettir fakat varlıktaki harekete dikkatimiz yönelmez. Başka bir ifadeyle hareketin mekânda ve varlıkta gerçekleşebilecek iki türü olduğunu bilmeyiz. Genellikle hareketi, mekânda hareket olarak anlarız. Mekânda hareket olarak anladığımız hareketlerin kahir ekseriyeti ise aslında varlıktaki harekettir.
Mekândaki hareketi dünyada görmek imkânına sahip değiliz. Dünyada gördüğümüz hareketlerin tamamı varlıkta meydana gelen harekettir.
Varlıktaki hareket, bir varlığın başka bir varlıktaki hareketidir. Maddenin maddedeki hareketini, maddenin mekândaki hareketi olarak anlıyor olmak, zaman, mekân ve varlık hakkında yanlış bilgiler edinmemize sebep olmaktadır.
Varlığın varlık üzerinde veya içindeki hareketi, hareketin mekân ile ilişkisinin olmadığı bir hareket türüdür. Varlığın varlık üzerindeki hareketinin özellikleri sadece varlığın özelliklerini taşır. Hareketin zaman ile ilişkisi mahfuz tutulmak üzere söylemek gerekirse, mekân ile ilgisi yoktur.
Varlığın varlık üzerindeki hareketini tetkik etmek için uzay-zaman tasavvuruna ihtiyaç yoktur. Varlık ile ilgili dayanıklı bir tasavvur (teori) geliştirebilmek bu hareketi açıklamak için kâfidir. Uzay boşluğu denilen alan, ne saf haliyle mekândır ne de varlıktır. Uzay boşluğu, mekânın zaman ile teğet olarak temas etmiş halidir. Bu sebeple uzaydaki hareket, ne varlıktaki hareketin misalidir ne de mekândaki hareketin misalidir.
Uzay-zaman tasavvuru, hareketi açıklama altyapısına sahip değildir. Zira hareket ile ilgili tüm teoriler, varlığın varlık üzerindeki (içindeki) hareketi ile ilgilidir. Uzay boşluğu zaman ile mekânın teğet haldeki temasının eseri olduğu için, hareketi etkilemesi sözkonusu olmaz. Uzay boşluğunda hareketin etkilendiği vakidir ama bu etki mekânın etkisi değil varlıkların etkisidir. Varlığın varlık üzerindeki hareketine dair birçok bilginin uzay boşluğunda teyit edilebilmesinin sebeplerinden en önemlisi de budur. Zira uzay boşluğu hareketi kendi mahiyetinden kaynaklanan sebeplerle etkilemez.
 
*
 
Varlığın saf mekânda hareket etmesinin kuralları farklıdır. Mekân, varlığın vücut bulması için gereklidir ama mevcut varlığı etkilemez. Saf mekânda hareket eden varlığın hareketi dairevi olmak zorunda değildir. Düz (doğrusal) olmak imkânına sahiptir. Başka hiçbir ihtimalde hareket düz olamaz. Varlıkların varlıklar üzerindeki tüm hareketlerinin dairevi (eğik) olmak mecburiyeti fizik biliminin verilerindendir. 
Hareketin düz olabilmesinin en önemli neticesi, hareket eden varlığın sonsuza doğru yol alabilmesidir. Dairevi harekette sonsuzluk sözkonusu değildir. Düz hareketin durması (bitmesi) sözkonusu değildir ama dairevi hareketin durması mümkün ve hatta mecburiyettir. Çünkü hareketin dairevi şekilde gerçekleşmesi güç kaybına sebep olur. Güç (enerji) sonsuz olmadığı için her varlığın hareketi sonludur. Fakat düz harekette güç kaybı sözkonusu değildir ve sonsuza kadar gitme imkânına sahiptir.
Buradaki sonsuza kadar gidebilme ifadesi teorik bir tespittir. Hiçbir hareket sonsuza kadar uzayamaz. Saf mekânda hareketin sonsuza kadar gidebilmesi için, mekânın sonsuz olması gerekir. Mekân ise sonsuz değildir. Öyleyse varlığın saf mekânda hareketinin anlamı nedir? Saf mekân, zaman ile temasa geçmediği için varlığın saf mekânda hareket edebilmesi halinde sonlu olmaktan kurtulacağı anlaşılıyor.
Mekâna ulaşan varlık kendi özünde zamanı (kendi zamanı) taşıdığı için mekânın zaman ile temasa geçmesi ihtimalinden bahsetmek gerekmez mi? Gerekmez. Zira varlığın kendinde taşıdığı zaman, kendi zamanıdır ve saf zaman değildir. Varlıkta bulunan zaman, mekân ile temasa geçerek varlığa ait hale gelmiştir ve tekrar mekân ile temasa geçme kudretini kaybetmiştir.
 
                                               MATEMATİK KAVRAYIŞ
 
                Matematiğin iki temel özelliği var. Biri kesinlik arz etmesi diğeri ise müphemlik arz etmesidir. Kesinlik kavramı ile müphemlik kavramları birbirinin zıddıdır. Her iki kavramın bir arada bulunmayacağı genel mantık anlayışına göre kabul edilir. Doğrusu matematikte ise bu iki kavramın asla beraber bulunmayacağı düşünülür. Matematiğin kesinlik arz eden özelliği bilinir ama müphemlik arz eden özelliği pek bilinmez.
 
                *Kesinlik özelliği
 
                Matematiğin kesinlik özelliği bariz bir şekilde kendini göstermektedir. Matematik, varlığı birimleştiren ve kesinleştiren zihni bir maniveladır zaten. Matematikteki varlık kavramı, rakamlarla, çizgilerle ve harflerle ifade edilirken, varlıkların aynı olan özelliklerini sembolize eder ve tüm farklılıklarını ortadan kaldırır. Matematikte varlıklar aynı özellikleri veya tek özellikleriyle ifade edildiği için, kesinlik özelliği kendini gösterir.
                Varlıklarla ilgili üretilen hükümlerin müphem olmasının bir sebebi varlıkların birbirinden farklı özellikler taşımasıdır. Kesin hükümlerin kategorilerde daha fazla ortaya çıktığı hatırlanırsa, müşterek alanın artması halinde müphemliğin azaldığı görülecektir. Varlığı tasnif çabasının sebebi budur. Zira kesin hükmün anlamı “tam tanımak” demektir. Bunun kozmosta hiçbir zaman mümkün olmayacağı bilindiğine göre, kesin hüküm üretilebilmesi için “muhayyel gerçeklik zemini” oluşturmak cihetine gidilmiştir. Matematik, varlığın özündeki müphemliğe karşı insan zihni tarafından yürütülen mücadele neticesinde ancak “muhayyel gerçeklik zemini”nde üretilebilen kesinlik çerçevesidir.
                Matematik, varlığı özelliklerinden arındırarak ifade edebilmenin maharetidir. Tüm varlığı aynı olan tek özelliği ile ifade etmenin büyük manivelasıdır. Matematik insan düşüncesinin gerçekleştirebildiği, disipline edilmiş olan en büyük “tecrit hareketi”dir. Tecrit, varlığı özelliklerinden arındırarak tek olan özelliğe kadar derinleşmek olarak anlaşıldığında matematiğin tüm varlığa tatbik edilebilmesi bakımından en büyük tecrit hareketi olduğu kabul edilebilecektir.
                Bir rakamı, muhtevasında tek tek ve toplu olarak tüm varlığı bulundurur. “Bir kâinat”, “bir galaksi”, “bir dünya”, “bir insan”, “bir koyun”, “bir taş”, “bir kitap” ifadelerinde hiçbir yanlışlık yoktur. Bunların hiç birinin aynı anlamı taşımamasına rağmen “bir” rakamı veya kelimesi ile ifade edilebiliyor olması, insan düşüncesi için üretilebilen fevkalade bir imkândır. Bu ifadelerin hepsi farklı anlamlar taşıyor olsalar dahi, hepsi de kesin ifadelerdir.
                Kesin hükümler, düşüncenin altyapısıdır. Düşünce kesin ifade kalıpları olmadan meydana gelemez. Vaka düşünce kesinlikten ziyade müphemliğe meyyaldir. Fakat düşüncenin mahiyetinin müphem olması, onun gerçekleşmesi için kesinlik belirten bir altyapıya olan ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Tamamı müphem olan cümlelerden “bir düşünce” ortaya çıkmaz. Ortaya çıkacak düşüncenin müphem olması, kendini oluşturan ifadelerin tamamının müphem olmasını gerektirmez.
                Matematik, varlığın kesif müphemliği karşısında düşünceyi mümkün kılan kesin hükümleri üretebilme imkânını temin etmiştir. Matematiği düşüncenin altından çekmek mümkün olsa görülecektir ki, hiçbir fikir kendini ifade edebilme imkânına sahip değildir. Aslında ise düşüncenin meydana gelmesi kabil değildir.
                Aklın kaidevi (normativist) yönü, kurallardan oluşur. Kural, muhtevasında “kesinlik” özelliğini taşır. Aklın zemini gerçeklik zeminidir ve gerçeklik zemininin ifade edilebilmiş hali ise matematiktir. Bu anlamda matematik, aklın iskeletini oluşturur. Aklı matematikten uzaklaştırmak veya matematiği aklın altından çekmek, aklın imhasıdır.
                Dış dünyanın gerçekliği iç dünyaya intikal ederken, eşyanın kendisi iç dünyaya intikal etmediği/etmeyeceği için, onun ifade edilebilir halinin iç dünyaya intikal ettiğini anlamak gerekir. Dış dünyadaki varlık ve varlık düzeni, iç dünyaya matematik bir tasavvur olarak intikal eder. 
 
 
                *Müphemlik özelliği
 
                Matematik, tecrit imkânıyla kesin kurallara ulaşırken aynı zamanda müphemliği de formüle etmektedir. Matematikteki kesinlik ne kadar idraklere kolay çarpıyorsa müphemlik o kadar idraklerden kaçmaktadır.
                “Bir koyun” ifadesindeki kesinlik, “bir” ifadesinde müphemliğe döner. Bir ifadesi şekli anlamda mutlak bir kesinlik ifade edebilirken, önüne gelebilecek kelime sayısının sınırsızlığınca müphemdir. Zira “bir” rakamı muhtevasında kozmosu ve içindekileri taşıma kudretine sahiptir ve önüne hangi varlık ismi konursa onunla beraber anlamı belirlenmiş olur. Matematik tam bu noktada ortaya çıkar. Rakamın önüne varlık ismi koymadığınız zaman matematiktir, koyduğunuz zaman matematik olmaktan çıkar. Bu anlamda “bir” rakamı bünyesinde mutlak kesinlik ile mutlak müphemliği beraber taşır.
                Matematiğin kurulabilmesi için varlığı özelliklerinden arındırarak tek özelliğine ulaşmak şartı, kesinleştirme süreci olduğu gibi aynı zamanda müphemleştirme sürecidir de… Varlık tüm özellikleriyle tanımlanabilme özelliğine sahiptir ve varlığın bir özelliği tanımın dışında kalırsa varlık ile ilgili bilgi ve fikir eksik kalır. Tanımlamadaki eksiklik varlığı müphemleştirir. Matematik teorik olarak kendi sistematik bütünlüğünü kesin olarak kurmakta maharet sahibiyken varlık ile ilgisini kurduğunuzda aynı oranda müphemleştiğini görmek kabildir. Matematik vaka kendi zemininde “kesinlik” özelliğini taşırken gerçek zeminde en ileri seviyede müphemdir. Dolayısıyla matematik, tecrit yoluyla kendi zeminini oluşturmuş ve kesinlik karakterini kendi zemininde üretmiştir. Anlaşılacağı üzere matematik, muhayyel bir zemin oluşturmuştur.
                Matematiğin kendindeki kesinlik, zemininde asla yoktur. Zemini “sanal zemin” olmakla varlıktan tecrit edilmiş halde bulunur. İnsan ırkının üretebildiği en kesin ifadelerin veya kavrayışın zemininin “muhayyel” olması ilginçtir. İnsan idrakinin sınırlarından biriside bu noktada ortaya çıkmaktadır. Varlığın hakikatine yönelen idrak, varlığın girift yapısını ifade edebilmek için matematik tecrit manivelasını üretebilmiş ve fakat bu manivelanın zeminini muhayyel alanda üretmekle varlığın hakikati ile kendisi arasına en kalın perdeyi çekmiştir.
                Matematik, varlık ile ilgili en kesin ifadeleri üretebilmek imkânını vermiş olmasına rağmen, kendinin sağlamasını muhayyel zeminde yapmaktan başka bir alternatif üretememiştir. Yaşadığımız çağın temel karakteristiğini veya zeminini oluşturan matematik veya matematik gerçeklik, insan ırkının varlık karşısındaki sanal ama korunmuş alanını oluşturmaktadır. İnsanlık matematikle gerçekleştirdiği büyük tecrit hamlesine o kadar inanmıştır ki, problemlerini çözmek için geliştirdiği “muhayyel zemin”e iman etmiş gibi görünmektedir. Matematik tecrit, varlık karşısındaki insan tavrını geliştirebilmenin büyük imkânı olmaktan çıkmış ve imana konu olan “gerçeklik” kavramının zemini haline gelmiştir. Enteresandır ki, pozitif bilimlerin tüm altyapısını oluşturan matematik, varlığın özüne doğru yol alan bir bilim olmamasına rağmen, pozitif bilimin amentüsü haline gelmiştir.
                Matematikteki tecrit imkânının oluşturduğu, safhaları bir adımda atlayabilme mahareti, pozitif bilimin hesap işlerini yapmak bakımından faydalıyken bunun yerine bilimin özünü tanımlamaya başlamıştır. Pozitif bilimlerin bu günkü geldiği noktada attığı her adımın (ilerlemenin) matematik hamleler niteliğine bürünmesi, insan ırkının kendi ürettiği büyük yalana iman etmesine sebep olmuştur.
Sıfır ile bir arasında bulunan sayıların adedi sonsuzdur. İnsan ırkının yeryüzünde yaşamaya başladığından bu güne kadar yaşamış olan ve bu günden dünyanın sonuna kadar yaşayacak olan insanların tamamı, tüm ömürleri boyunca sayı saysalar, sıfırdan bire ulaşamazlar. Fakat matematikteki tecrit mahareti, sıfırdan bire ulaşmayı bir nefeslik zaman dilimi içinde bir insanın yapabileceği kolaylığa taşımıştır.
Matematikte “nokta”, hacmi olmayan ve aslında kendisi de olmayan bir anlamda “yok”u ifade etmek için kullanılan bir araçtır. Çizginin oluşumunu ise noktalarla açıklayan matematik, çizgi gibi “tek boyutlu” varlığı veya tek boyutlu varlığın temsili ifadesini, nokta ile açıklarken aslında yoklukla açıklamakta ve yokları toplayarak ortaya varlık çıkarmaktadır. Keza çizgilerle alanı oluşturmakta ve iki boyutlu varlığa, alanlarla da hacmi oluşturarak üç boyutlu varlığa ulaşmaktadır. Üç nefeste, üç boyutlu varlığa (maddi varlığa) ulaşabilen matematik, bu varlık tasavvurunu muhayyel bir zeminde oluşturabilmiştir.
                Pozitif bilimlerin kendi araçlarıyla ilerlemesinin durma noktasına geldiği fakat bunu kabul etmenin devasa bir iflasın ilanı olacağı tereddüdünün oluşturduğu refleksle matematiğe sarıldığı anlaşılmaktadır. Pozitif bilimlerin matematikten bağımsız olmadığı ve matematik olmadan ilerlemek bir tarafa varolabilmelerinin imkânsız olacağı cihetinden bahsetmiyoruz. Konu pozitif bilimlerin tamamen matematikleştiği ve ilerlemelerinin matematik verilerle ve usullerle yapılabildiği gerçeğidir. Teorik fizikte bu gün için atılacak her adım fizik bilimi ile ilgili olmayıp saf matematik bilimi ile ilgilidir. Big bang teorisi baştan sona matematik teorisidir. Fakat teorik fizik bu teoriyi fizik teorisi olarak kabul eder ve zaten fizik teorisi olarak üretmiştir.
                Big bang teorisindeki “sonsuz küçük” tasavvuru asla fizik bir tasavvur değildir. Ya da fizik biliminin tasavvur imkânlarının ötesinde bir tasavvurdur. Fizik bilimi tecrit yapmaz. Tecrit pozitif bilimlerin tabiatına aykırıdır. Pozitif bilimler tecrit faaliyetine girdiklerinde müspet bilim olmaktan çıkarlar. Bu zafiyeti örtbas etmek için “teorik fizik” dalını kuran bilim adamları aslında matematiğin bir dalını ödünç almışlar ve ismini teorik fizik koymuşlardır.
                “Sonsuz küçük” kavramının hem mahiyeti ve hem de ifade biçimi matematik alanda ancak mümkün olabilir.
 
                                                                                              *
 
                Matematik, fizik dünya ile metafizik dünya arasındaki bir bilim dalıdır. Bu niteliğinin anlaşılmamasının sebebi sürekli fizik dünyada kullanma alışkanlığındandır. Matematikteki tecrit hamlesi varlığı özelliklerinden arındırarak metafiziğin sınırlarına kadar getirmiştir. Fakat metafizik alanın sınırlarından içeriye girmiş değildir. Matematik tecridin ürettiği muhayyel zemin, aslında bir cihetten bakıldığında metafizik tasavvurdur. Zira matematik zemin, varlık zemini değildir veya varlık zemini ile birebir mukayeseli değildir. Mevcut matematik, varlık matematiği olduğu için metafizik alana girme imkânına sahip değildir mutlaka. Fakat üretilen “muhayyel zemin” metafizik uzay tasavvuru denemesidir.
                Matematik, aklın tecrit imkân ve sınırıdır. Aklın tecrit imkânı sınırlıdır ve şekille kayıtlıdır. Şuurun tecrit faaliyeti daha derindir ve doğrusu tecrit mefhumu şuurun tecrit faaliyeti ile kendini daha iyi ifade etmektedir. Tecrit mefhumunun anlamı aslında şekilden kurtulmak ve öze doğru yürümektir. Aklın tecrit faaliyeti ise şekillerde tecrit yapabilme imkânına sahiptir. Akıl, varlığın şeklini alır ve onu özelliklerinden arındırır. Ortada kalan sadece şekildir. Bu öyle bir şekildir ki, özü bomboştur ve her ne koyarsan alır. Şekli özünden ayırmak varlığı imha etmek ve şekle yalnız başına varolabilme kudreti pompalamaktır. Bu durum idrak parçalanmasıdır.
                İnsan ırkı aklın matematiğini çok erken çağlarda kurmuş olmasına rağmen, şuurun matematiğini kuramamıştır. Varlığın şeklini varlıktan kopararak disipline edebilmenin bilimi olan mevcut matematik, varlığın izahında genel dil oluşturmuş fakat varlığın mahiyetini idrak ve izah imkânına kavuşamamıştır. Varlığın mahiyetine nüfuz edecek olan matematik, şuurun matematiği (metafizik matematik) olacaktır. Bu anlamda ikinci matematiğin kurulması lüzumu kendini göstermektedir. 
 
 
                                               İKİNCİ MATEMATİK
 
                Mevcut matematiğin temel özelliklerinden birisi tecrit olduğu için varlığın oluş mekanizmasına dönük bir faaliyet içine girmemiştir. Tecrit bir anlamda, aradaki süreçlerin tamamını atlayarak neticeye ulaşmaktır. Mevcut matematik bunu yapmış ve aradaki süreçleri fizik bilimlere bırakmıştır. Tecrit imkânı matematik tarafından doğru kullanılamamıştır.
                Mevcut matematiğin diğer önemli bir özelliği, sabit olmasıdır. Kendini sabitlemekle varlığı kendi sınırlarına hapsetmektedir.
                Mevcut matematik deterministtir ve varlığın determinist olduğuna dair yanlış anlayışın doğmasına matematiğin bu özelliğinin de katkısı olduğu unutulmamalıdır. Varlığın determinist kurallara tabii olmadığı anlaşılmasına rağmen matematiğin bu özelliği hala devam etmektedir.
                Mevcut matematiğin başlangıcı sıfırdır. Oysaki varlığı sıfırdan başlatmak kabil değildir. Sıfır ile bir arasındaki mesafe varlığın oluş mekanizmasıdır ve mevcut matematik varlığın oluş mekanizmasını kendine konu edinmemiştir. Varlığı konu edindiğine göre sıfırdan başlaması yanlıştır ve bunun açıklaması yoktur. “Bir”den başlamalıdır. Çünkü varlık “bir”den başlar. Birin altı varoluşun malzemelerini gösterir ki, varoluş malzemeleri arasında ise sıfır yoktur. Bu anlamda birden geriye doğru gidildiğinde sıfıra kadar devam etmemelidir.
                Mevcut matematiğin sonsuza uzanan bir alanı bulunmaktadır. Bu özellik varlığın sonsuz olduğuna yönelik inancın ürettiği (tabi ki) muhayyel bir kavrayıştan kaynaklanmaktadır. Ne ilginçtir ki, kâinatın sonsuz olmadığına dair fizik biliminin verileri ortaya çıkmış ve bu verilerin kesinliğine neredeyse inanılmış olmasına rağmen matematikte, sonsuza uzanan çizginin hala varlığını korumaya devam ettiği görülmektedir. Matematik neticede varlığın matematiği olarak varlığın sınırları ile kendini tahdit etmeli ve fakat kendi sınırlarını varlığa yükleyip onu sınırlandırmamalıdır. Bu sebeple alanını sonsuz olarak tespit etmemeli ve işlemlerinin nihayetini görmelidir.
                Matematiğin alanının netice olarak bir ile en büyük sayı arasında bulunması gerekiyor. Sıfırı başlangıç ve sonsuzu bitiş olarak kabul eden matematik bu iki uç arasında yaptığı her işlemin tanımsız olduğunu anlamalıdır. Zira sıfır da tanımsızdır, sonsuz da tanımsızdır. İki tanımsız arasındaki işlemin tanımlanabilir olduğunu kabul etmek, her ne kadar mecburiyetten kaynaklansa dahi anlamsızdır. Mevcut matematik sistemin “uygulanabilir” olduğu kanaati, hala çözülemeyen problemlerin matematik sistemin özelliğinden kaynaklandığının anlaşılamamasından veya bunu kabul etmenin zorluğundandır. Problemleri çözecek dehaların dünyaya hala gelmediği zannı bir aldatmacadır. Problemlerin çözümü için yeni formül arayışı da doğru adım değildir. Çözülemeyen problemlerin bir kısmı için yeni formül arayışının doğru yöneliş olması ayrı konudur. Fakat mevcut matematik sistemin çözemeyeceği problemlerin sayısı her geçen gün artmaktadır.
                Mevcut matematikte her şeyin muhayyel (sanal) olduğu bilinmesine rağmen, matematiğin değiştirilmesi veya yeni (ikinci) matematiğin kurulması istikametinde çalışma yapılmaması anlaşılır gibi değil. Temelinde muhayyel olan matematik biliminin (bilim olup olmadığı ayrı bir konu) inanç haline geldiğini söylemek mübalağa olmamalıdır. Gerçekten matematikteki gelişmelerin asırlar öncesinde durduğu vakadır. İnsanlık tüm eserlerini (en azından pozitif alandaki eserlerini) matematik temelinde verdiğine göre, bilimdeki gelişmelerin zannedildiği kadar önemli olmadığı anlaşılabilir. Matematiğin özündeki “kabul” yaklaşımı, önce alışkanlık haline gelmiş daha sonra ise inanç haline gelmiş ve doğrusu bilimdeki gelişmeler matematikteki tıkanıklık ile kesintiye uğramıştır.
                Tüm bilim adamlarının matematik ile düşündüğü ve fakat matematik hakkında düşünmediği bir zamanda yaşıyoruz. Matematikle düşünmek ve fakat matematik hakkında düşünmemek, bilimdeki tıkanıklığın kaynağını teşhise engel olmaktadır.
 
*
 
                Fizik biliminin mevcut matematiğin verilerini veya alanını tamamen kullanabildiğini söylemek kabil değildir mutlaka fakat bazı istikametlerde matematiği aştığı doğrudur. Ne var ki, fizik bilimi matematiğin tesviye ettiği zeminde ilerlemek imkânına sahiptir. Matematiğin tesviye etmediği bir alanda fiziğin ilerlemesi kabil olmadığı için fizik biliminin matematiği aştığı alanlarda ilerlemesi durmuş ve patinaj yapmaya başlamıştır. İlginç bir paradoks ile karşı karşıya kaldı bilim dünyası. Fizik biliminin ilerlemesi için matematiğin önden gitmesi gerekmekte ve fakat fizik bilimi matematiği aşmaktadır. Düne kadar fiziğin ilerlemesini mümkün kılan matematiktir bu gün ise matematik fiziğin ilerlemesini durdurmuş ve ona engel olmaya başlamıştır.
                Matematik negatif sayıları bulmuş veya kabul etmiş olmasına rağmen yerli yerine oturtamamış, bu sebeple pozitif ve negatif sayılar sistemi varlığın ve hayatın tamamında test edilebilir veya uygulanabilir bir özellik kazanamamıştır.
                Pozitif ve negatif sayılar, hayattaki zıtlıklardan kaynaklanan bir anlayışın ürettiği sistem olarak ortaya çıkmıştır. Her ne kadar negatif sayılar hayatın içindeki zıtlıkları ifade etmekten çok pozitif hayatın zıttı olarak anlaşılmakta ve tüm varlığın negatifini göstermekte ise de kullanımının (uygulamasının) böyle olmadığı malumdur. Mesela pozitif ve negatif sayılar hayatın içindeki zıtlıklardan, alacak-borç konusunu ifade etmekte ve bu çerçevede negatif sayılara ihtiyaç duyulmaktadır. Fakat hayatın başka bir zıtlığında aynı ifade gücüne ve işlem sıhhatine sahip değildir.
 
 
                                               GÖLGE MATEMATİĞİ
 
Mevcut matematik, negatif sayıları bulmuş ve kabul etmiştir ama bundan daha önemli olan gölge matematiğini kurabilmiş değildir. Matematik, gölge alanının matematiğini geliştiremeyince fizik bilimi gölge fiziğini oluşturamamıştır.
Gölge, asıl ile hem aynı ve hem de farklıdır.
                Bir uçağın gölgesinin kendinden daha fazla yol almasına karşılık aynı zamanda menzile varması problemi, mevcut matematiğin sistematik zafiyetinden dolayı çözülememektedir.
Hayatın zıtlıklarına dayalı olarak geliştirilen pozitif ve negatif sayılar sistemi yerine gölge matematiğinin kurulması daha fonksiyoneldir. En azıdan ikisinin bir kullanılması lüzumu anlaşılmalıdır.
Asıl hareket etmeden gölgenin hareket etmeyeceği kabul edilir. Fakat gölgenin ışık kaynağının sabit olduğu fikrine bağlıdır bu. Eğer ışık kaynağı hareket ederse, asıl sabit olmakla beraber gölge hareket eder.
                Aslın hareket ve hız değeri sıfır olmasına karşılık gölgenin hareket ve hız değeri pozitiftir. Hareketsiz olarak varolmak imkânsız olduğu için, hareketsiz olan asıl varoluş iktidarını ışık kaynağından almaktadır.
                Varlık olarak gördüğümüz aslında varlığın şeklidir. Varlığın şekli, varlığın tabiatının (mahiyetinin) gölgesidir. Varlığın şekli sabit olmasına rağmen varlığın tabiatında (atom altı parçacıklarda) hareket kesintisiz olarak devam etmektedir.
                Hareket varlığın şeklinde veya tabiatında veya hakikatinde gerçekleşebilmektedir. Bunların tamamında veya ikisinde veya birinde gerçekleşebilmekte ama en azından birinde mutlaka gerçekleşmektedir.
                Zaman varlığın hakikatini ihata etmemiştir. Bu sebeple hakikatinde hareket gerçekleşiyor olması muhtemeldir ama zamanın dışında bir harekettir bu ve bizim zamana ayarlı hareket kavrayışımızın onu anlaması kabil değildir.
                Varlığın en son görünüşü olan gölgesinin hareketini anlamamamızın sebebi de budur. Zira gölge de zamana tabi değildir ve hareketi zaman dışında cereyan eder ama bizim zamana ayarlı hareket anlayışımız veya harekete ayarlı zaman kavrayışımızın oluşturduğu idrak alışkanlığımız, gölgenin hareketlerini zamanlı kabul edip anlamaya çalışmak noktasına götürmektedir bizi.
                Bir varlık tek zamana tabidir. Tüm boyutlarında hareket gerçekleşiyor olsa dahi tek zamana tabidir veya tek zamanı kullanmaktadır. Varlığın iki parçası farklı zamanlara sahip olamaz. İki parça farklı zamanlara sahip olduğunda bir varlığın parçaları halinde bulunmaya devam edemezler ve birbirinden ayrılır farklı varlıklar haline gelirler.
Atomun parçalanması, varlığın tabi olduğu zamandan koparılmasıdır. Daha açık ifade ile atom parçalandığında varlığın parçaları farklı zamanlara savrulmaktadır ve ortaya çıkan enerji zaman ile ilgilidir.
Atom altı parçaları bir arada tutan güç zamandır. Varlığın tek zamanlı olmasından kaynaklanır bu durum. Varlık zaman ile kaim olduğu için, zamanın dışına çıktığında nasıl ki yok oluyor bunun gibi kendi zamanından çıktığında da tabiatı değişiyor ve farklı bir varlık haline geliyor.
İnsan ırkı “zaman”a bilim alanında hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Ne gariptir ki, yaklaştığı şeyin hala zaman olduğunu idrak etmiş gibi görünmüyor.
Asıl hareket etmeden gölgenin hareket etmeyeceği kuralına itibar edildiğinde ışık kaynağının sabit veya hareketli olması halinde ihtimal daha fazla olacaktır. Hem asılın hareketine bağlı olarak gölgenin hareketleri oluşacak ve hem de ışık kaynağının hareketlerine bağlı olarak gölgenin hareketleri meydana gelecektir.
Kâinattaki girift yapıya bakılırsa bu ihtimallerin hepsini kabul etmek gerekecektir. Bu durumda varlığın hakikati tek olsa dahi tabiatı (mahiyeti) çeşitlidir.
 
*
 
Ontoloji ile ilgili çalışmaları hem matematik ve hem de fizik bilimlerinin yürütmesi gerektiği doğrudur ama bundan daha önemli olan, çalışmaların gölge varlık üzerinde yürütülmesidir. Maddi varlık tecellinin en son halkası olduğu için aslında üç temel aşamada veya üç temel boyutta veya üç farklı mertebede açıklanması gerekmektedir. Şekli, tabiatı (mahiyeti) ve hakikati…
Fizik ve matematik biliminin kavrayamadığı nokta, varlığın tek boyutta incelenmesidir. Oysaki şeklinin tabi olduğu kurallar ile tabiatı ve hakikati aynı kurallara bağlı değildir. Fakat her üçünün de aynı kurallarla açıklanmaya çalışılması veya tek zeminde tetkik edilmeye çalışılması paradoksları ve açmazları meydana getirmektedir.
                Fizik biliminin ulaştığı safhada varlık hem şekliyle ve hem de tabiatıyla incelenmeye başlanmış ve her ikisinin de farklı kuralları olduğu anlaşılmıştır. Fakat ontolojideki yanlışlıklar ve sistematik hatalardan dolayı, şekil ile tabiat (mahiyet) arasındaki farklılıklar netleştirilememiştir. Bu ikisi arasındaki farklılıkların gerçekliği tam olarak anlaşılamayınca, varlığın tabiatı ile hakikati arasındaki ilişkinin çözümü tamamen imkânsızlaşmaktadır. Varlığın şekli ile tabiatı arasındaki farklılıklar, tabiatı ile hakikati arasındaki farklılıkların yanında çok önemsizdir. Fakat bu noktada temel kavrayış tarzı oluşturulamayınca, tabiatı ile hakikati arasındaki farklılığı anlayacak bakış geliştirilememektedir.
Gölge ile asıl varlık arasındaki ilişki, varlığın şekli ile tabiatı arasında mevcuttur fakat biraz daha girift ve derinleşmiş halde bulunur. Keza varlığın tabiatı ile hakikati arasındaki ilişki de aynıdır fakat daha da giriftleşmiş ve derinleşmiş haldedir. Hülasa, varlığın en son görünüşü olan gölgeden geriye doğru gidildiğinde her aşama veya boyutun bir önceki ile ilişkisinin sırrı “asıl varlık, gölge varlık” ilişkisinde mahfuz gibi görünüyor. Her aşama bir sonraki aşamanın (daha derinde olanın) gölgesidir.
Her boyutun bir diğeriyle ilişkisinin farklı olduğu doğrudur. Bu anlamda gölge ile asıl varlık arasındaki ilişkinin özellikleri asıl (varlığın şekli) ile tabiatı arasındaki ilişkinin özellikleri ile aynı değildir. Ancak asıl ile gölge arasındaki ilişkinin mahiyeti kavrandığında bir sonraki aşamanın anlaşılmasına yardımcı olacağını unutmamak gerekir. Zira bir sonraki aşamanın özelliklerinin ipuçları bir önceki aşamada gizli olmalıdır.
Asıl varlık ile gölge varlıktan bahsederken “asıl varlık” dediğimiz, varlığın şeklidir. Varlık olarak kavradığımız ve bildiğimiz bu olduğu için, hem gölgeye doğru (dışa doğru) ve hem de varlığın tabiatına doğru (içe doğru) araştırma yapma imkânına sahip olduğumuz anlaşılmalıdır. Bu noktadaki pozisyonumuz veya imkânımız anahtar durumundadır. Her iki tarafa doğru araştırma yapma imkânı, varlığın görünüş çeşitliliğini anlama yolunu açtığı gibi varlığın boyutları arasındaki geçişlerin ipuçlarını da elde etme yolunu açmaktadır.
                Varlığın şeklinden tabiatına kadar ulaşan fizik bilimi, içe doğru bu derinleşmeyi gerçekleştirmiş olmakla devasa adımlar atmıştır. Fakat varlığın gölgesine doğru ilerlemeyi akıl edemediği için boyutlar (ya da aşamalar) arasındaki geçişlerin formülleri oluşturulamamış ve patinaj yapmaya başlamıştır.
                Doğrusu bilimin zaman zaman patinaj yaptığı ve yapacağı bilinir. Fakat her defasında patinaj yapmaktan kurtulacağı (kurtulduğu) kabul edilir. Bu anlamda fazla önemsememek gerekebilir belki. Fakat varlığın şekli ile tabiatı arasındaki mesafenin alınması için binlerce (belki onbinlerce) yıl geçtiği hatırlanırsa, varlığın tabiatı ile ilgili birçok adımı atmış olan bilimin, tabiatı ile hakikati arasındaki mesafeyi katedebilmesi için milyonlarca yıl gerekebileceği ihtimali insanı ürkütmektedir.
Varlığın şekli ile tabiatı arasındaki ilişkinin formülasyonunun yapılması zamanı gelmiş olmalıdır. Varlığın tabiatı ile ilgili elde edilen bilgiler ve katedilen aşamalar fizik biliminin bu imkâna sahip olduğunu göstermektedir. Ancak bu yetmeyecektir. Zira varlığın şekli ile tabiatı arasındaki ilişkinin formülasyonu ile beraber, varlık ile gölge arasındaki ilişkinin formüllerinin de keşfedilmesi gerekmektedir.
Varlığın görünür hali olan şeklini merkeze alıp, tabiatına ve gölgesine doğru bakabilmeye başladığımızda koordinat sistemi geliştirilebilecektir. Varlığın şeklini merkez alıp sadece tabiatına doğru baktığımızda sistem geliştirilemediği için hakikatine giden yolun ipuçlarını bulma imkânı kaybolmaktadır. Daha da önemlisi, elde edilen bilgilerle varlığın anlaşılması mümkün olmamakta ve daha ilerisine gidecek yol açılamamaktadır.
Gölge zamana tabi değildir. Gölge fiziği kurulabildiğinde bilimin en büyük kazancı “zamansız hareket”in laboratuarını kurmuş olacağıdır.
                Zamansız hareket bilgisi hala mevcut bilimde yoktur. Bu gün fizik biliminin çözemediği problemlerin bir kısmının “zamansız hareket” bilgisine sahip olmamasından kaynaklanmaktadır.
Matematik yaklaşımın varlığı anlamaya yetmeyeceği, özellikle matematik tecridin birçok faydasına karşılık varlığı tanımlama zafiyeti oluşturduğu malumdur. Ancak varlığın anlaşılabilmesi ancak fizik gerçeklik ile tasavvur gerçekliğinin (ki bu matematik tecrit ile kabildir) harmanlanması ile mümkün olduğu binlerce yıllık bilim tarihinin tespitidir. Bu anlamda hem fizik gerçekliğin katılığına takılmadan fakat fizik gerçekliği ihmal etmeden, matematik gerçeklikle yola devam etmek doğru bir usul gibi görünüyor.
Gölge matematiğinin kurulması için önce gölge fiziğinin kurulması gerekip gerekmeyeceği bir tartışma konusudur fakat ondan önce gölge varlık anlayışının filozofik olarak oluşturulması gereği tartışma dışıdır. “Gölge varlık” kavrayışı veya gölge varlık formu hala bilim dünyasında kabul edilmediği için, batıda felsefenin, İslam’da “hikmet”in ve doğuda “bilgeliğin” bu alana öncelikle girmesi gerekmektedir.
İslam’ın varlık anlayışında (ontolojisinde) “gölge varlık” kavrayışı veya gölge varlık kabulü mevcuttur.
Gölge varlık kavrayışının geliştirilebilmesi halinde önce gölge fiziğinin mi yoksa gölge matematiğinin mi geliştirilmesi gereği pratik imkânlarla ilgilidir ve aslında hangisi önce yapılabiliyorsa o önce yapılmalı ve hatta beraber inşa edilmelidir.
 
 
                                                               BEŞİNCİ İŞLEM
 
                Mevcut matematiğin eksikliklerinden birisi de farklı varlıklar arasında işlem yapamamasıdır. Varlığı sadece sayı ve şekillerle ifade etmek, fazla mücerret kalmakta ve “matematik kavrayış” varlık ve hayattan uzaklaşmaktadır.
                Hayatın matematiğinin kurulamayacağı düşüncesi yanlış değildir. Hatta hayatı bir takım sayı, çizgi ve kodlarla ifade etmeye çalışmak hayatın tabiatına aykırıdır. Zira kodlanabilen ve formüle edilebilen hayatın içinde hürriyetin olmayacağını/olamayacağını kabul etmek gerekir. Buna rağmen varlığı kodlama imkânının olduğu ve formüllerle ilişkilerinin ifade edilebileceği düşüncesine yabancı kalınmamalıdır.
                Matematikte bulunan ileri derecedeki tecrit, matematik ifadelerin varlığı ifade etmesine engel olduğu için fizik bilimi tamamen varlığa yönelmek durumunda kalmıştır. Aslında fizik bilimi bir anlamda mücerret olmayan matematiktir. Ya da matematik mücerret fiziktir.
                Belki de problem, fizik bilimindeki gerçeklik dozu ile matematikteki tecrit dozunun birbirinden fazla uzak olması ile ilgilidir. Belki de tecrit dozu matematikten daha az fakat fizikten daha fazla olan bir bilim dalı gerekmektedir. Matematikteki tecridin lüzumunu kabul edip zararını ortadan kaldıracak, fizikteki gerçekliği kabul edip matematik formüllere imkân verecek kadar tecrit ekleyecek yeni bir bilim anlayışı ihtiyaç haline gelmiş olmadır. Tüm bunları yaparken, matematik ve fiziği yerli yerinde bırakıp yeni bir bilim dalı geliştirmek veya matematiğe (ya da fiziğe) bir alan açmak doğru yaklaşım olabilir. Böylece mevcut bilimleri tahrif ve tahrip etmeden yeni ve ileri bir adım atılabilir.
 
*
 
Mevcut matematik fizik dünyanın matematiğidir ama bu dünyanın tecrit edilmiş halini temsil eder. Hem varlığın matematiğidir ve hem de varlığın mücerret halinin…
Matematik fizik dünyanın matematiği olduğu noktada metafizik dünyanın matematiğini temsil ve ifade edemediği için eksiktir. Diğer taraftan fizik dünyanın matematiği olduğu noktada da tecrit dozunu fazla kaçırdığı için fizik dünyayı da ifade etmek konusunda zafiyet içindedir.
Fizik dünyada iki tane varlık yoktur. Kâinatın yapısı o kadar ilginçtir ki, gerçekten birbirinden mutlak anlamda bağımsız iki varlık bulmak kabil değildir. Her varlık bütünlüğü temsil ettiği sistem için tektir fakat aynı zamanda başka bir bütünlüğün parçasıdır. Nihai noktada ise tüm varlıklar kâinat denen en büyük bütünlüğün parçalarını oluştururlar ve tek varlık veya sistem haline gelirler.
Kâinatın birden büyük sayılarla ifade edilmesi alışkanlığı temelde kâinat tasavvuru ile ilgilidir. Fizik bilimi kâinatın tek bir sistem olduğu konusunda karar kılmış ve fizikçiler bu konuda ittifak etmiş olmasına rağmen kâinatın hala bir sayısıyla ifade edilmiyor olması, eski bir alışkanlığın dikkatten kaçmasından dolayı devam ettiğini göstermektedir.
Bir olan varlıktan (kâinattan) çıkarma işlemiyle tüm diğer birlere varılabileceği gibi, tek bir varlıktan (mesela bir elmadan) toplamayla diğer birlere ve neticede nihai (son) bire (kâinata) varılabilir. Bölme işlemi çıkarmanın, çarpma işlemi ise toplamanın kısa yoludur ve aslında ayrı işlemler değildir. Bu sebeple bölme ve çarpma işlemiyle de aynı neticelere varmak kabildir.
Beşinci işlem, ayrı bir işlem olmaktan ziyade dört işlemin kullanıldığı bir denklemdir. Denklemin sağ tarafı sıfır değil birdir. Bir tarafı sıfır olan eşitlikler (denklemler) matematikte bazı pratik faydalar elde ediyor olsa da bir anlamı yoktur. Zira “fizik dünyada” hiçbir sayıyı, (varlığı) dört işlemden geçirerek sıfıra ulaşmak (varlığı yok etmek) mümkün değildir.
Kâinatta hiçbir varlık yalnız başına bir fonksiyon taşımadığı gibi bir anlam da taşımaz. Kâinatta hiçbir varlık yalnız başına varolabilme imkânına da sahip değildir. Yalnız başına varolamayan varlık aslında “bir” değildir. Mutlaka birden küçüktür. Zira “bir” sayısı tam olanı ifade eder ki, fizikte tam olmak yalnız başına varolabilmek demektir. Bu çerçeveden bakıldığında kâinatın toplamı, sıfır ile bir arasındaki varlık yekûnudur. Fakat sıfır başlangıç noktası değildir. Daha doğrusu sıfır hiç yoktur. Sistem sıfırdan hemen sonra başlar.
Sıfırdan başlayıp sonsuza giden bir sayı serisi, doğru bir matematik sistem oluşturmaz. Aslında hiçbir matematik sistem oluşturmaz. Zira sıfır ile sonsuz arasında bir sistem meydana gelmez. Sistem her zaman bir parantezdir ve başı ile sonu bellidir.
Beşinci işlem aslında mevcut matematiğin eksikliğini gidermek için teklif edilen ve yeni bir matematik sisteme duyulacak ihtiyacı ortadan kaldırmak veya daha aza indirmek düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Fakat beşinci işlemdeki sayıların sıfır ile bir arasında bulunması mevcut matematiğin temeli olan sayılar sistemini tamamen değiştirmektedir. Sayılar sistemini değiştirmek mevcut matematiği değiştirmek (yeni bir matematik sistem kurmak) anlamına gelir.
Yeni bir matematik sistem olarak düşünüldüğünde, mevcut matematikteki tabi sayılar (doğal sayılar) bir ile sonsuz arasındaki sayılar olmasına rağmen bu matematikte sıfır ile bir arasındaki rasyonel sayılar tabi sayılardır. Aynı şekilde mevcut matematikteki rasyonel sayılar bu matematikte tabii sayılar olduğu gibi, yeni matematikteki rasyonel sayılar ise birden büyük sayılardır. Çünkü birden büyük sayılar tabii olarak varolmayan ve varlığı akıl ile anlaşılabilen sayılardır.
Mevcut matematikteki sayılar sistemini ters çevirmiş gibi görünen bu durum, mevcut matematiğin kavrayış alışkanlıklarından dolayı suni bir sistemleştirme gibi görünüyor. Fakat fizik dünyada iki bağımsız varlığın olamaması veya bir varlıktan iki tane olmaması (çünkü tüm özellikleri aynı olan iki varlık bulmak imkânsız) bize gösteriyor ki, iki sayısı rasyoneldir. İki farklı varlıktan bahsetmek, olsa olsa bir varlığın yarım yarım iki parçasından bahsetmektir.
Mevcut matematikte çıkarma işlemi büyükten küçüğe ulaşmanın işlemidir. Toplama işlemi ise bunun tersi olarak küçükten büyüğe ulaşma işlemidir. Yeni matematikte (ya da beşinci işlemde) hem toplamanın ve hem de çıkarmanın neticesi aynıdır ve birdir. 
                “Bir denklemi” olarak da isimlendirilmesi mümkün olan bu alanın matematiğe kazandırılmasının hem matematik sistemi için ve hem de pratik fayda bakımından bir lüzumu var mıdır yoksa boş bir teorik çalışma mıdır?
                Mevcut matematiğin sistematik problemleri ve zafiyetleri olduğuna dair bilgi ve idrak sahibi olmayanlar bu alanın gerekliliği konusunda tereddüt edebilirler. Matematikçilerin bir kısmının matematik sisteminde bir boşluk olmadığına dönük kanaatleri, matematikteki tecrit boyutunun yeterince anlaşılmamasından ve dolayısıyla fizik dünyayı matematiğin ifade etmekte zorlandığını fark etmemelerindendir. Matematiğin tecrit boyutu lüzumlu olabilir ama asla mecburiyet değildir. Başka bir ifadeyle tecrit boyutu ihmal edildiğinde matematik sistem kurulamıyor olabilir ama eğer hem tecrit boyutu ihmal edilmeden yeni bir matematik sistem kurulabiliyor veya tecrit dozu azaltılarak fizik dünyaya uygun yeni bir matematik sistem kurulabiliyorsa, mecburiyet ortadan kalkıyor demektir.
Mevcut matematiğin sistem özelliği aynı zamanda kâinat tasavvurunda (uzay tasavvurunda) kullanıldığından dolayı, matematik sistemindeki zafiyetler kâinat tasavvuruna da aksetmekte ve fizik bilimini de eksik bırakmakta veya yanlışa sevketmektedir. Doğru fizik tasavvurları, doğru matematik kavrayış ile kabildir ve matematikteki yanlışlar ya da boşluklar fizik bilimine doğrudan yansımaktadır. Matematik sistemdeki zafiyetleri matematiğin sınırları içinde tutma imkânımız olsa ona müsamaha göstermek mümkün olabilirdi. Fakat durum bunun tam tersinedir.
Beşinci işlemin geliştirilebilmesi ve matematik olarak ifade edilebilir hale getirilmesi durumunda pratik fayda ciheti daha net görülecektir. Beşinci işlemin en önemli özelliği fizik dünyayı ifade edebilmek bakımından en yakın matematik alan olmasıdır. Matematikteki tecrit zorunluluğu yok sayılmamalıdır mutlaka ama matematiğin temel hedefi fizik dünyayı mümkün olduğunca doğru ifade edebilmektir. Tecrit zorunluluğundan dolayı fizik dünya şekil ve sayılarla ifade edilmektedir. Ama şekil kavrayışı ve sayı sistemi fizik dünyaya mümkün olduğunca daha fazla yaklaştırılmalıdır.
 
                                                                                              *
 
Beşinci işlem bir denklem olarak ele alındığında eşitliğin sağ tarafı her zaman birdir. Bu denklem, mevcut matematikteki denklemlerin aksine neticesi belli olan denklemdir. Bu sebeple gerçektir. Gerçektir zira sistem geriye doğru işler. Geriye doğru işlemek, varolanı tahlil etmektir. Varolmuş olanın varolabilme mekanizmasını teşhis etmektir.
Varolanı izah etmek doğrudan gerçekle ilgilenmektir. Gerçek olanı anlamanın metodu üretildiğinde gerçekleşebilir olanın tekniği keşfedilmiş olur. Beşinci işlem sıfır ile bir arasındaki alanı yeni bir matematik alan olarak tanzim etmekle, varoluş tekniğini üretmekte veya bu tekniği izah etmektedir.
Neticesi muayyen ve sabit olan denklemin zor olan tarafı çözümü değil, denklemin kurulabilmesidir. Kurulmuş olan her denklem aynı zamanda çözülmüş olan bir varoluş sürecidir. Bu denklemin kendisi zaten çözümdür.
Kurulan her denklem, kurulması düşünülen diğer denklemin parçasıdır aynı zamanda. Tüm denklemler kurulabildiğinde kâinat matematik olarak çözümlenmiş ve ifade edilmiş olur. Yeryüzünde ve insanlık tarihindeki tüm arayışların yekûn ifadesi budur. Tüm bilimler ayrı ayrı kendi alanlarında bu denklemi üretmeye çalışmaktadır. Fakat ne hazindir ki, “büyük denklem” hala tefekkür ve tahayyül edilememektedir.
 
                                                                                              *
 
Beşinci işlemin elma ile armudu toplayabileceği veya bunları birbirinden çıkarabileceği anlaşılmalıdır. Bu imkân matematiğin fizik dünyaya en çok yaklaştığı alanın sistematize edilebileceğini gösterir. Bu alan sistematize edilebildiğinde matematik işlemlerin sosyal ve siyasal alanlarda doğru netice vermemesinin önündeki engel büyük oranda kalkacak ve matematik alan genişleyecektir.
Sosyal ve siyasal alanlarda bir ile birin toplamının her zaman (hatta hiçbir zaman) iki etmediği ve hatta bazen yarım ettiği malumdur. Matematiğin sosyal ve siyasal alanlarda doğrulanamadığı anlamına gelen bu durum, ya matematiğin yanlışlığını ya da sınırlılığını göstermektedir.
Bir konunun matematik olarak ifade edilebilmesi o konudaki tartışmaları büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Matematiğin mümkün olduğunca alanının genişletilmesi ve tüm hayata yayılması lüzumunun en açık gerekçesi budur.
Dünyanın “sosyal bilimler matematiğine” olan ihtiyacı açıktır. Gerçekten en şiddetli tartışmaların sosyal ve siyasal alanlarda meydana geldiği ve doğrusu bu alanlardaki tartışmaların da neticelenmediği müşahede edilmektedir. Sosyal bilimlerdeki en kısa süren tartışmaların dahi müspet bilimlerde en az süren tartışmadan mukayesesiz şekilde daha uzun sürdüğü vakadır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi sosyal bilimlerde matematiğin uygulanamamasındandır.
Sosyal bilimlerde matematik ilânihaye uygulanamayabilir. Ya da sosyal bilimlerde uygulanabilecek olan matematik sistem veya alan geliştirilemeyebilir. Fakat bu hedefe dönük yeterince çalışma yapıldığına kanaat getirmek gerekmez mi? Gerçekten bu hedefe dönük yeterince çalışma yapılmış mıdır?
 
*
 
Mevcut matematikteki sayı sistemi, pozitif ve negatif istikamette sonsuza kadar gider. Oysaki fizik biliminin ulaştığı nokta kâinatta düz bir hareketin olamayacağı, her hareketin çekim merkezlerinin etkisiyle dairevi hale geleceğidir. Bu anlamda mesela kâinatın dışına çıkmak imkânı yoktur çünkü her hareket dairevi nitelik taşıdığı için kâinatın içinde kalmaktadır.
Her hareketin bir daire çizerek başladığı noktaya geleceğinden bahsetmek yanlış olmayacaktır. Kâinatın bu niteliği ile kompoze bir matematik anlayışın geliştirilmesi gereklidir.
Hareket sonsuza gitmediğine göre sayıların da sonsuza gitmeyeceği/gitmediği açıktır. Matematiğin tecrit özelliği, onu varlıktan tamamen uzaklaştırarak anlamsız bir hale getirmemelidir. Matematiğin tecrit özelliğini mübalağalı bir şekilde kullanarak varlıktan tamamen uzaklaştırmak matematiğin iflasını tescil eder.
Nasıl ki fizikteki hareketin başı sonu bellidir ve kâinatın içindedir, buna uygun olarak bir sayı sisteminin matematikte de geliştirilmesi şarttır. Hareketin başının sonunun belli olmasındaki parantez, sayıların başını sonunu da bir parantez içine almak lüzumunu ortaya çıkarır. Sonlu olduğu anlaşılan kâinatta, sonsuz tasavvurlara yönelmek ancak “tanımsız” işlem ve ifadeleri ortaya çıkarır. Matematik kavrayış, varlığın olduğu gibi kavranamadığı noktada geliştirilen bir maniveladır ki, tanımsız ve sonsuz mefhumlarına tahammül edememelidir. Tanımsız ve sonsuzun olmaması aynı zamanda sıfırın da olmadığı bir matematik dünyayı ilzam eder.
Matematikte sayıların, sıfırın olmadığı bir sistemde sıfır ile bir arasında bulunmasının fizik açıklaması da bu günkü bilim dünyasında üretilmiştir. Sıfır ile bir parantezindeki sayılar sisteminde oluşturulacak matematik sistem, doğru bir sistemdir.
Sıfır ile bir parantezindeki matematiğin, günlük hayatta kullanılıp kullanılamaması ve hatta kullanılması lüzumu ayrı bir tartışma konusudur. Bu matematik sistem, günlük hayattaki ihtiyaçları karşılamaktan ziyade, kâinatı anlamakta kullanılacak olan teorik altyapıdır.
 
Her şeyin teorisini aramaya ve kurmaya dönük insan tecessüsünün, kurulacak olan matematik sistemin her şartta doğrulanması gerektiğine yönelik inancı, farklı bir matematik sistemin kurulmasına karşı çıkabilir. Fakat unutulmamalıdır ki, mevcut matematik fizik dünya ile çok zaman paralellik arz etmez ve fizik dünyada doğrulanmaz. Mesela üçgenlerin iç açıları toplamı matematikte (geometride) her zaman 180 derece olmasına rağmen fizik dünyada böyle değildir. Fizik dünyada iç açıları toplamı 270 derece olan üçgenlerin bulunduğu vakidir. Hatta iç açıları toplamı 360 dereceden fazla olabilen üçgenlerde bulunmaktadır. Geometrinin temel kurallarından olan, dörtgenlerin iç açıları toplamı üçgenlerin iç açıları toplamından fazladır kuralı fizik olarak doğrulanamamaktadır. İç açıları toplamı dörtgene eşit olabilen üçgenlerin varlığı karşısında geometriyi baştan sona (ya da ilgili konuyu) değiştirmemiz gerekmiyorsa eğer, (belki de değiştirmemiz gerek) kâinatı anlama imkânını oluşturacak yeni bir matematik sistemin kurulması da mümkün olmalıdır.
 
 
                                               VAROLUŞ
 
                *Düşünce zemininin oluşması insanın ilk “varoluşu”dur ve ilginçtir ki bu varoluşun farkına varmaz.
                *Akıl insanın ikinci varoluşudur ve bu varoluşu fark eder ama anlamaz.
                *Şuur insanın üçüncü varoluşudur ve bu varoluşu fark eder, anlar fakat nihai tecrit noktasına kadar ulaşamaz.
                *Kalp insanın son varoluşudur ve bu varoluşu ne fark etmesi gerekir ne anlaması gerekir, ne de tecrit faaliyeti lüzumludur.
 
*
 
                Varlıktaki hareket eksik olanın tam olana doğru akışıdır. Başka bir ifadeyle, parça ile bütünün birinin diğerini kendine çekmesidir. Varoluş, kendini tamamlamak veya tamam olana vasıl olmak ile gerçekleşir. Varoluş özünde şuuru şart kılmaz ve tüm varlık, varoluş çizgisindeki hareketlilik olarak kendini gösterir. Varoluş istikametindeki hareketlilik yok olursa varlık, varolabilme imkânını (iktidarını) kaybeder. Hiçbir varlık sabitlenerek mevcut halini muhafaza etmek imkânına sahip değildir. Kaldı ki, hiçbir varlık hareketsiz duramaz.
                 Hareket, başıboş ve anlamsız bir konum değiştirme değildir ve istikamet sahibidir. Her varlık başka bir varlığı kendine çeker ve başka bir varlık tarafından çekilir. Bu kozmolojide de böyledir, fikirde de böyledir.
                Her varlık kendi eksiğini tamamlamak için çeker, başka bir varlığın eksiğini tamamlamak için ona doğru gider. Her varlık kendine çektiği varlığa göre “bütün”dür, kendine doğru gittiği varlığa göre “parça”dır.
                Hiçbir varlık yalnız başına nihai “bütünlük”ü oluşturamadığı için hareket kesintisizdir ve nihai bütünlük oluşturulana veya ona ulaşılana kadar devam edecektir.
                Kâinattaki varlık yekûnu, nihai bütünlüğü oluşturma imkân ve kudretine sahip değildir. Öyle olsaydı kâinattaki mevcut hız misilsiz şekilde daha fazla olur ve nihai bütünlüğü oluşturmak bu kadar zaman almazdı. Varlığın toplamı nihai bütünlüğü oluşturma imkânına sahip olamadığı için kâinattaki hareket hızı mevcuttaki kadar yavaştır.
Kâinatta tespit edilen hız, çok yüksektir. Işık saniyede 300.000 km’lik dehşet verici bir hıza sahiptir. Fakat kâinat o kadar büyüktür ki, mesafeler ışık yılı ölçü birimi alınarak hesaplanmakta ve milyarlarca ışık yılı uzakta bulunan galaksiler olduğu anlaşılmaktadır. Kâinattan bahsedildiğinde ışık hızının kaplumbağa hızı gibi göründüğü vakidir.
Düşünce hızı ışık hızından mukayesesiz bir şekilde daha büyüktür. Fakat düşünce hızı hala bilimin konusu olamamıştır.
                Varlığın mahiyetinde merbut varoluş hareketliliği zafiyetin ortaya çıkardığı bir mecburiyettir. Zafiyet veya nakısa, varlığın devamına mani olduğu için sübut imkânsız ve hareket zarurettir. Bu anlamda görünen, varlık değil harekettir. Fakat hareketteki hızın seviyesi, hareketi varlık olarak gösterecek ayardadır.
 
*Varoluş ve zaman-mekân sarmalı
 
                Varoluş süreci zaman ile mekânın temas etmesiyle başlar ve birbirine nüfuz etmesiyle neticelenir. Zaman ve mekânın teması ritmiktir. Kesintisiz değildir. Saatin tiktakları gibidir.
                Zaman ile mekânın temas ritmi, her temastan sonra bir temassızlık halinin olduğunu gösterir. Temas halinde varlık vücut bulur, temas kesildiğinde varlık yok olur. Varlık, varoluş sürecine tabidir, varoluş süreci ise zaman ile mekânın temasına tabidir. Temasın ritmik yapısı, varlığın bir an mevcut ve bir an yok olduğunu gösterir.
Yokoluş diye bir şey yoktur. Başka bir ifadeyle yokoluş bir süreç değildir. Varlık, varolma kudretini kaybettiğinde zaten yoktur. Yokolmaz, varolamadığı için zaten yoktur.
                Zaman mekân arasındaki temas ritmi, varlık yokluk ritmidir. Temas ettiği anda “varlık”, temas kesildiği anda “yokluk” ortaya çıkar. Zaman ile mekânın temas ritmi, varlık yokluk temposu halinde devam eder gider. Temponun hızı o kadar yüksektir ki, yokluğu görmek kabil olmaz. Görüntü sürekli varlığı idrake (ve dikkate) sunar. Her yokluktan sonra ortaya çıkan varlık, bir önceki varlık değildir. Bir önceki varlığın tekrarı da değildir. Yeni bir varlıktır. Bu meyanda tüm varlık (kâinat) sürekli yeniden varolmaktadır.
Bu noktadaki en çetin sorulardan birisi, varlığın tekrarlamadığı halde aynı gibi görünmesinin sebebinin ne olduğudur.
Varoluşun bir istikameti vardır. Aynı istikamette devam etmeseydi varlık yokolduktan sonra tekrar varolurken bambaşka bir şekilde ve mahiyette ortaya çıkacaktı.
 
*Varoluş görüntüleri ve süreçten sapmalar
 
                Varoluş sürecindeki akışın mutlaka “bütünlük” hedefine doğru olması, nihai hedefin bulunamaması veya ulaşılamaması ihtimallerinde ara hedeflerde tükenmeye yol açar. Özellikle de nihai hedefe dair ruhun verilerine ulaşamamış, onları sezememiş olan anlayışlar, ara hedefleri nihai hedef zannetmek gibi hatalara mahkûm olmaktadır. İdrak zafiyetinden kaynaklanan hedef belirleme hatalarının nihai hedefe yönelebilmek konusundaki şuuru üretememiş olması ihtimali insanlık tarihi boyunca kendini göstermiştir.
                Nihai hedefin aranıp bulunacak ve bulunduktan sonra anlaşılacak bir menzilde olmadığı, böyle bir yol izleneceği düşünüldüğünde bilim ve felsefe dâhil sonu gelmeyen bir faaliyet zinciri boyunca sayısız ihtimali taramak zorunda kalacağı ve buna rağmen nihai hedefe ulaşma imkânını garanti edemeyeceği, içinde bulunduğumuz çağda anlaşılmaya başlanmıştır.
 
 
*Madde Tanrı
 
                İnsan ırkının ezeli endişesi ve yolculuğu olan varoluş sürecinin ana caddeden saptığının en büyük örneklerinden birisi madde ile ilgili ara hedefteki patinajıdır. Maddenin hayatın ve hayat alanının kaynağı olduğuna dair anlayış onu sonsuzlaştırmış ve varoluş sürecindeki nihai hedef haline getirebilmiştir. Özellikle ihtiyaçların görünür olanları ve temin imkânının standardize edilebildiği türleri olan maddi ihtiyaçlar, süreci “madde” ara hedefinde sonlandıran ve kilitleyen önemli bir faktör olabilmiştir.
İnsan ırkının maddeyi sonsuzlaştırarak ona tanrılık atfetmesi anlaşılır bir yaklaşım değil doğrusu. İnsanın bunu yapabilmesi, maddeyi aşabilme imkânına sahip olan dünyadaki tek canlı olarak kendine yapabileceği en büyük sınırlama ve aynı zamanda zulümdür.
                Maddeyi varlığın tek görünüşü olarak anlayan seküler kavrayış, din dışı alan örgüleme konusunda felsefeyi dahi oyundan çıkarmak ihtiyacı duymuş ve felsefedeki “idea”lar âlemini alan dışı bırakabilmiştir. İnsanlık tarihinin devasa bir varoluş süreci olduğu kabul edilirse (ki tarihin en anlamlı tarifi budur) dünyadaki son medeniyetin (batı medeniyeti) seküler alanı “varlık alanı” halinde sabitlemiş olmakla insan ırkının varoluş sürecini maceraya çevirdiği görülür. Bu aynı zamanda varoluş sürecinin müntehasının bilinmemesi halinde ona ulaşılamayacağına dair medeniyet çapındaki hatanın tarihi kaydıdır.
Maddenin sonsuzlaştırılması, kâinatın sonsuz olduğu fikrini icbar eder. Kâinatın sonsuz olduğu fikri o kadar yanlıştır ki, sonsuz olan varlık yekûnunda hareketin imkânsız olduğunu anlamaktan aciz bir kavrayıştır. Sonsuzun temel karakteristiği sükûnettir. Sonsuz olan sübut bulmuş demektir ve harekete ihtiyaç duymaz. Zira hareket zafiyetin neticesidir.
                Kâinattaki kesintisiz hareketliliğin, kâinatın sınırlı olduğunu haykırmasına rağmen bir dönem kâinatın sonsuz olduğunun kabul edilebilmiş olması, hala varlık ile ilgili bilginin şekilde kaldığını ve mahiyetine nüfuz edemediğini göstermektedir. Pozitif bilimlerin kâinatın sınırlı olduğunu söylediği bu gün, sınırlılık anlayışı hala yerli yerine oturmuş değildir.
 
*Seküler anlayışın zafiyeti
 
                Madde ile ilgili ilmi gelişmelerin ortaya çıkardığı son veriler, fizik alanı maddi izahtan mahrum bırakmış ve fizik ötesi bir kavrayış malzemelerini kullanmaya başlamıştır. Seküler ontolojinin temelden sarsılması ve yıkılması anlamına gelen bu durum her nedense insanlığın dünya görüşlerine ve hayat anlayışlarına yansımamakta direniyor. Seküler alanın darmadağın olmasına rağmen, yeni bir ontoloji ve epistemoloji arayışının gözle görülür hale gelmemesinin sebebi, batı dünyasında felsefenin yokolması ve filozofların yetişmemesi ile ilgili olduğu gibi, seküler anlayışın dışındaki yaklaşımların entelektüel üretimlerinin olmaması veya kısıtlı olmasından kaynaklanmaktadır. Diğer gurubun zafiyeti bir tarafa seküler anlayış sahiplerinin özeleştiri yapmamakta direnmesi tarihi sorumluluklarını yerine getirmedikleri anlamına gelir ki, bu durumu insani bir tavır olarak tanımlama imkânı bulunmamaktadır. 
                Seküler zeminin çökmüş olmasına rağmen, siyasal ve hatta yer yer ideolojik alanlarda bu anlayışın devam ettiği ve gücünü korumak konusunda müthiş bir mücadele verdiğini tespit etmek gerekiyor. Maddenin tüm tanımlarını çökertircesine bomboş bir varlık görüntüsü olduğu ve başka da bir anlam taşımadığının anlaşılması ile seküler alandaki ideolojik üretim kaynaklarının tükendiği görülmektedir. İdeolojik kaynakların tükenmesi aynı zamanda ideolojilerin iflas etmeleri neticesini doğurmuştur. Fakat ideolojilerin iflası her nedense siyasi anlamda ve alanda anlaşılmaya devam etmekte ve işin özü kaybedilmektedir. Liberal ve sosyalist sistemlerin mücadelesine yoğunlaşan insanlık idraki, siyasal çerçeve içine hapsolmuş ve gariptir ki, sosyalizmin önce iflas etmiş olmasından siyasal neticeler çıkararak özünde iflas eden seküler anlayış fark edilmemiş ve dikkatler liberalizm-kapitalizm kardeşliğinin zafiyetinden uzaklaştırılabilmiştir.
                İnsan ırkı yaşanan depremin derinliklerine ve kaynaklarına inmemekte ve konuyu sadece satıhta (siyasi zeminde) meydana gelen etkileri bakımından incelemeye ve tartışmaya devam etmektedir. Batı dünyasının kendine verdiği en büyük zararı felsefenin zafiyetini görmemekle ve felsefeyi bilime feda etmekle yapmıştır. Batı kendi varoluş sürecinin bu gün geldiği noktadaki problemlerini teşhis imkânını felsefeyle beraber kaybetmiş, dünya ise batının geldiği noktayı anlamaktan aciz bir şekilde batının akıbetini kendi akıbeti olarak seyre dalmıştır.
                Felsefe bilimin önünde gidecek ve bilime alan açacak, bilimin arkasından gidecek ve bilimin verilerini terkip edecek bir misyona sahipken, ortadan kalkınca bu kompozisyon bozulmuş ve bilim de yolunu şaşırmış ve konumunu kaybetmiştir.
                Dünya bir müddettir varlık teorisi ve bilgi teorisi krizi yaşamasına rağmen bu krizi hiç gündemine getirmemekte ve doğrusu bir berzahta yaşamaya devam etmektedir. Varlık ve bilgi teorilerinde kriz başlarsa hiçbir alanda söylenebilecek sözün olmadığı bilinmesine rağmen,  batının kendi medeniyetini koruma refleksinden kaynaklanan konuyu görmezden gelme tavrı ile dünyanın krizi anlamamaktaki zafiyetinden kaynaklanan krizi gündeme taşıyamamak tavrı bir araya gelince insan ırkı boşlukta sallanmaya devam etmektedir.
 

Hiçbir yazı/ resim  izinsiz olarak kullanılamaz!!  Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla  siteden alıntı yapılabilir.

 © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkiye/Denizli 

Ana Sayfa  / Index  / Roket bilimi / E-Mail / Quantum Teleportation-2   

Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology/

Kuantum Teleportation / Kuantum Fizigi / Uçaklar(Aeroplane)

New World Order(Macro Philosophy) / Astronomy