| |
Görecelik Kuramı
«Genel
Özel görecelik kuramı, birbirlerinden habersiz olarak Paris'te Henri
Poincare, Zürich'te de Albert EİNSTEİN tarafından ayrı ayrı geliştirildi.
1905'ten birkaç yıl önce, elektrik ve magnetik alan kuramlarıyla ilgili ESÎR
kavramının artık geçerli olmadığı anlaşıldı. Dünya'nm, varlığı ileri sürülen
esîr ortamına göre hareketini ortaya koymak için yapılan Michelson - Morley
deneyi, başarısızlıkla sonuçlandı. Bilindiği gibi, elektrik ve magnetik
alanların, «esîr Amsterdam'da Hendrik Lorentz, esîr içindeki hareketin
algılanamayacağını gösterirken, Poincare de bunun hiç bir zaman var
olmadığını ileri sürüyordu.
Poincare ilk görecelik ilkesini şu biçimde ortaya koydu: Fiziksel olaylara
ilişkin yasalar, hareketsiz gözlemci için de, bu gözlemciye göre değişmez
bir hızla hareket eden gözlemci için de, mutlaka aynı olmalıdır. Dolayısıyla,
hiç bir zaman ve hiç bir biçimde, böyle bir hareketin içinde yeralıp
almadığımızı belirleyemeyiz. Poincare'nin bu yeni fiziği geliştirdiği yıl,
İsviçre Patent Dairesi'nde çalışan Albert Einstein da, aynı sonuçları
verecek olan ve günümüzde «özel görecelik.Konu Başlıkları
Saatlerin eşzamanlanması
Kanıtlar
Lorentz dönüşümleri
Genel görecelik
Einstein ve görcelik üzerine notlar
Aynı an
Saatlerin eşzamanlanması:
Einstein'm üstünde durduğu ilk sorun, iki olayın aynı anda olduğunu
söylemenin doğru olup olmadığıydı. Bu sorun çok önemliydi; çünkü, bir
nesneden çıkan ışığın gözümüze ulaşması için belli bir zaman geçmesi
gerektiğinden, oluşan bir görüntü, gerçekte oluştuğu zamandan bir süre sonra
görülebilirdi. Kuşkusuz yakınımızdaki olaylar için, ışık hızının yüksekliği
nedeniyle, ortaya çıkan yanılgı yok sayılabilecek kadar azdır; ama çok
uzaktaki cisimler için durum farklıdır.
Yerel zaman ölçümüzü irdeleme yollarından biri, kendi saatimizi kullanarak,
uzaktaki bir nesneye ışık sinyalleri göndermek ye yansıyan sinyalleri geri
almaktır. Buna «radar yöntemi
Saatlerin eşzamanlanması, uzak bir saate gönderilen ve ondan geri yansıyan
ışık sinyaliyle yapılır. Uzaktaki saat bizim sinyalimizi aldığında, ışığın
gidip dönme süresinin tam ortasında bulunuyorsa, bizim saatimizle
eşzamanlanabilir. Sözgelimi, sinyal gönderdiğimiz anda saatimiz 01:00'i,
sinyal geri döndüğünde de 03:00'ü gösteriyorsa ve uzaktaki saat, sinyal bize
döndüğü anda 02:00'yi gösterirse, söz konusu saat bizim saatimize göre
eşzamanlanmış demektir. «Einstein uylaşımı

Uzaklığın birimi,ışık saniyesi, ışık saati, vb. cinsinden olabileceği
gibi, kolayca öteki birimlere de dönüştürülebilir. Burada kullanılan
örnekte, uzunluk birimi, bir ışık saatidir. Bir ışık saati, î 130 000 000
km'dir (bu, güneş sisteminde Jüpiter ile Satürn arasındaki bir noktanın
Dünya'ya olan uzaklığına eşdeğerdir).

Uzaklık ve zaman ölçülerindeki bu kuralları görecelik ilkesiyle (düzgün
hareket eden bütün gözlemciler için, fizik yasaları aynı olmalıdır)
birleştiren Einstein, bir gözlemciye göre eşzamanlanan saatlerin, düzgün
hızla giden başka bir gözlemciye göre eşzamanlı olmadığını gösterdi:
Eşzamanlama, mutlak değil, görecedir. Hareket eden gözlemcinin ölçtüğü
zamanın, duran gözlemcinin ölçtüğünden farklı hızla geçmesi gerekir.
Kendi saati bulunan bir gözlemci (O) düşünelim. Bu gözlemci, başka bir
gözlemci (A) ile aynı noktadayken, kendi saatini sıfıra ayarlasın (saatini
A' nın saati ile eşzamanlamak için). A, kendi saati eşzamanlamayı 1 saniye
geçtiğinde, bir ışık sinyali göndersin. Bu sinyal, O'ya, O'nun saati 2
saniyeyi gösterdiği anda ulaşsın ve yeniden A'ya yansıyıp, O'ya geri dönsün.
Bu durum en iyi, uzaklığın zamanla değişmesini gösteren uzay-zaman çiziminde
anlaşılabilir.

Görecelik ilkesi, A'ya geri dönen sinyalin varış zamanını bulmak
için kullanılabilir. O ile A arasında zaman birliği vardır; bir saniye sonra
A bir sinyal göndermiştir; O da bu sinyali, kendi saati 2 saniyeyi
gösterdiğinde almıştır, eşzamanlılık gene sürmektedir. O ile A arasında
geçerli olan bu ilişki, ters yönde de doğru olarak işlemelidir: A ve O'nun
bir arada bulundukları andan bir saniye sonra, O bir sinyal gönderirse, bu
sinyal A'ya, O'nun saati 2 saniyeyi gösterdiği zaman ulaşacaktır. Gene,
O'nun saati 2 saniyeyi gösterdiğinde, bundan çıkacak sinyal A'ya ulaştığı
zaman, A, 4 saniyeyi gösterecektir. Einstein kuralına göre A, O'ya varan
sinyalin gidiş dönüş yolunun tam ortasında bulunduğunu ya da kendi saatine
göre 2,5 saniyelik uzaklıkta olduğunu söyleyecektir. Bu, A ile eşzamanlanan
saatten sinyalin geri yansıyacağı ândır. Ancak, O'nun saati 2 saniyeyi
göstermektedir; dolayısıyle, yansıma anma göre O ve A farklı zamanlardadır.
O'nun zamanı, A'mn zamanının beşte dördü kadardır. Aynı sinyali kullanarak,
O'nun A'ya göre, görece hızını hesaplayabiliriz, A'ya göre ışığın gidip
dönme süresi toplam 3 saniye olduğundan, sinyal O'ya varmak için 1 1/2 ışık
saniyelik (ya da 1 1/2 c'lik) yol almıştır ve oraya ulaştığı anda A' daki
saat 2 1/2 saniyeyi göstermektedir. Bu yüzden 0,1 1\ 2 c'lik bir yolu 2 1/2
saniyede almıştır ve dolayısıyle hızı,

yani ışık hızının 3/5'i olacaktır.
İlk bakışta O'nun zamanının, A'nın zamanından daha yavaş olması garip
görünmektedir; çünkü görecelik ilkesine göre, A ile O arasında geçerli olan
şey, O ile A arasında da geçerli olmalıdır. Gerçekten de öyledir, çünkü A'mn
saati 4 saniyeyi gösterdiğinde O'ya ulaşan sinyal, O'nun saati 8 saniyeyi
gösterdiğinde geri döner (iki çarpan gene aynı kalmıştır). Dolayısıyle O,
sinyalin A'ya varış zamanını hesaplarken, kendi saatine göre sinyalin
gidişdönüş zamanının orta noktasını (5 saniyeyi) alır; oysa o sırada A' nın
saati, 4 saniyeyi ya da O'nun zamanının 4/5'ini göstermektedir. Her iki
gözlemci için de, hareketli gözlemcinin saati, kendi tarafından öngörülen
zamana göre yavaş gitmektedir. Çoğu kez bunun bir çelişki olduğu ileri
sürülür: O'nun A 'ya göre yavaş, A'nın da O'ya göre yavaş kalması nasıl
olur? Karşılaştırılan O ile A'nın saatleri olmadığından, ortada herhangi bir
çelişki yoktur. Burada yapılan, birinci durumda O'nun saatini A'mn zamanıyla
ya da eşzamanlanmış saatlerle, ikinci durumda da A 'nın saatini O'nun
zamanıyla ya da eşzamanlanmış saatlerle karşılaştırmaktır. Görecelik
kuramına göre, A ve O arasındaki ilişki bakışımlı (simetrik) olmalıdır ve
gerçekten de Öyledir.
Yukarıdaki örnekte 3/5 c'lik bir hız hesaplanmıştır, ama herhangi bir v hızı
için de sonuç çıkarılabilir. Birer saniye aralıkla gönderilen sinyaller,
öteki gözlemci tarafından aşağıdaki bağıntıdan bulunacak aralıklarla
algılanır;

Kanıtlar
Günümüzde hareket halindeki saatlerin daha yavaş ilerlediğini; bir başka
deyişle, uzayzamanın genleşmesini kanıtlayan sağlıklı kanıtlar vardır.
Bunlara en yalın örnek mü (u.) mezonlardır. Bunlar, uzaydan gelen kozmik
ışınların, atmosferdeki atomlara yaklaşık 10 km yükseklikte çarpması sonucu
oluşan taneciklerdir. Mü mezonlar laboratuvar deneylerinden tanınmaktadır:
Çok kararsızdırlar; saniyenin iki milyonda biri gibi kısa bir sürede, başka
taneciklere ayrışırlar. Bu yüzden, ışık hızıyla hareket etseler bile, bu
süre içinde ancak yarım kilometre kadar bir yol alabilirler. Bununla
birlikte, mü mezonlar yeryüzünde görülmektedir; çünkü, ışık hızına yakın bir
hızla yol aldıklarında, yaşlanmaları azalmaktadır (yani ömürleri
uzamaktadır). Hızları 3/5 c düzeyinde olursa, ömürleri % 20 artar; hızları
ışık hızının % 99,9'una yaklaşırsa, normal ömürleri (bozunma süresi) 20 kez
artar ve yeryüzüne kadar ulaşmaları için yeterli süreyi bulurlar.

Lorentz dönüşümleri:
Özel göreceliğin asıl sonucu, «Lorentz dönüşümleri


Önemli bir başka sonuç da, hızların
toplanmasıyla ilgilidir. Hem Poincare, hem de Einstein, hızların
toplanmasına ilişkin yasalarda bazı değişikliklerin gerekli olduğunu
görmüşlerdir. Işık hızından daha küçük hızlarda hızların toplanması söz
konusu olursa, bileşke hızın değeri, hiç bir zaman ışık hızının değerini
geçmemelidir. Bu açıklamayı daha da aydınlatmak için, deneyimizde A ve O
gözlemcilerinden başka, ters yönde 3/5 c hızıyla hareket eden bir Q
gözlemcisinin de var olduğunu düşünelim. Yalın toplama yöntemini uygularsak,
Q'nun O'ya göre 6/5 c'lik bir hızla hareket etmesi gerekir. Gerçekteyse
durum farklıdır, çünkü, c hızıyla yol alan ışık sinyali, O'dan .4'ya
ulaşabilmektedir. Aynı sinyal' 4'dan da Q'ya geçebilecek, dolayısıyle O ve Q
haberleşme olanağı bulabileceklerdir. Oysa birbirine göre uzaklaşma hızları
6/5 c olsaydı, ışık hızının buna yetişmemesi gerektiğinden. O ve Q
haberleşemezdi. O'nun Q'ya göre görece hızını hesaplamak için, O'nun saati
l'i gösterdiğinde, bundan çıkan bir sinyali ele alalım: Bu sinyal A 'ya saat
2'de, Q'ya da saat 4'te varacaktır (Q saatine göre). Geriye dönüşte ise
.4'ya saat 8'de, O'ya da saat 16'da (O saatine göre), gelecektir. Bu durumda
O, Q' dan yansıma zamanını ve uzaklığını şu bağıntıyla hesaplayabilir:

Q'nun O'ya göre görece hızı ise, uzaklığın zamana bölünmesiyle
bulunacağından, sonuç 15/17 c çıkar.

Genelde, A'nın O'ya göre görece hızı v,
Q'nun A'ya. göre görece hızı da V ise, Q'nun O'ya göre görece hızı,

eşitliğiyle verilir. Bu bağıntı,
birbirlerinden habersiz olarak, hem Poincare, hem de Einstein tarafından
bulunmuştur.
Hızlar, Newton fiziğinde olduğu gibi kolayca toplanamadıklarından, bu
kuramın da düzeltilmesi gerekir; çünkü, bir cisme sürekli olarak kuvvet
uygulanması, kütlenin ışık hızından, daha hızlı hareket etmesini sağlamaz.
Newton kuramında kuvvet etkiyince değişen, cismin momentumudur (kütlesi ile
hızının çarpımı) ve eğer hız, ışık hızını aşmıyorsa, kütle, hıza bağlı
olarak değişmek zorundadır (hız, ışık hızına yaklaştıkça kütle büyür). Örnek
olarak, hedefe atılan bir mermi ve bu merminin hedef içine ne kadar
saplandığı ele alınabilir. Merminin saplanma miktarı, ateş eden gözlemci ile
atış doğrultusuna dik yönde ve büyük bir hızla hareket eden başka bir
gözlemci için aynı değerdedir. Buna karşılık, hareket halindeki gözlemcinin
ölçtüğü mermi hızı, ateş edeninkiyle aynı değildir. Çünkü, hareket eden
gözlemcinin saati yavaş gitmektedir. Bu gözlemcinin ölçtüğü hız, yi — v2/c2
kez daha azdır. Ne var ki, saplanma miktarı momentuma, yani «kütle x hız

Newton fiziğine getirilen başka bir düzeltme
de, kütle ve enerjinin ayrı nicelikler olmadığıdır. Bunlar temelde aynıdır
ve aralarındaki bağıntı E = mc2 formülüyle tanımlanmaktadır. E enerjisi,
ışık hızının karesi ile kütlenin (hız ile değişmektedir) çarpımına eşittir.
Güneş ve yıldızlarda kütle, enerjiye dönüştürülmektedir: Güneş'in
parlaklığını sürdürmesi için saniyede 44 milyon' kilogram kütle, enerjiye
dönüşmektedir. Genellikle tepkime yetersiz olduğundan, yalnızca küçük bir
miktar kütle enerjiye dönüştürülebilir; ama elektron, pozitron gibi temel
taneciklerin çarpışması sonucu dönüşüm, % 100 verimle gerçekleşir (Bk.
KÜTLE-ENERJİ EŞDEĞERLİĞİ).

Görecelik kuramının en ilginç sonuçlarından
biri, uzayın derinliklerinde gizlidir. Bazı bilim adamları, dev gökada
(galaksi) merkezlerinde gözlenen parlaklık bozukluklarına (şekildeki M82
gökadasında olduğu gibi), kara deliklerin neden olduğuna inanmaktadır.
Genel görecelik:
«Genel görecelik kuramı
Işık ışınlan gerçekte bir doğru boyunca yayılmaz:
Çekim alanları nedeniyle bükülür. Yıldızlardan ya da elektromagnetik
kaynaklardan çıkan ışınların yayılma doğrultusunda. bükülmesi, günümüzde
ölçülmüş ve hem Einstein kuramının doğruluğu, hem de Newton kuramındaki
yanlış kanıtlanmıştır. Çekim alanı içinde saatlerin yavaşlaması da sınanmış
ve genel göreceklikte öngörülen sonuçla iyi bir uyum sağladığı gözlenmiştir.
Bunu kanıtlamanın bir yolu da bir rokete yerleştirilen saati uzaya fırlatıp,
dünya üstündeki benzer bir saatle sürekli karşılaştırmaktır. Genel görecelik
kuramında ayrıca, güneş sistemindeki gezegenlerin hareketinde, özellikle en
yakın gezegen Merkür'de, küçük değişmeler olacağı öngörülmüştür. Gözlemler
bu düşüncenin de doğru olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Genel göreceliğin ortaya koyduğu en çarpıcı düşüncelerden biri de, bazı
yıldızların giderek küçüleceği ve bu durumda oluşturacakları çekim
alanından, ışığın bile kaçıp kurtulamayacağı savıdır. Gelecekte bu Küçük
yıldızlar (kara delikler), çekim alanlarının yarattığı etkiyle
tanınabileceklerdir. Günümüzde uzayda bu tür görünmeyen pek çok nesnenin var
olduğu bilinmektedir.

Cevap: Görecelik-Genel görelilik kuramı-Albert
Einstein- matematikçi Marcel Grossman
EİNSTEİN VE GÖRECELİK ÜZERİNE NOTLAR
1905 yılında Almanya’da çıkan ‘Annalen der Physic’ adlı bir fizik dergisinde
beş tane bilimsel bildiri yayınlandı.Bunlardan bir tanesi, Max Planck
tarafından ifade edilen kuvantum kuramının yardımıyla fotoelektrik etkiyi
inceliyordu.Bu bildiri ile ışığın doğası açıklanıyordu ve yazarına 1921
yılında Nobel Fizik Ödülü kazandıracaktı.İkinci bildiride Brown hareketi
olarak bilinen asıltı durumundaki küçük parçacıkların davranışı
anlatılıyordu.Böylece atomların var olduğunu hala kabul etmeyen kişilerin
son çırpınışlarını bitiriyordu.Üçüncü bildiri ise özel bir görelilik
kuramını ana hatları ile açıklıyordu.Böylece bilim tarihinde yepyeni bir
görüşün kapısı aralanıyordu.
Bu bildirileri Albert Einstein kaleme almıştı.O sıralar hiçbir üniversite
ile bağlantısı yoktu.Deney yapmak için herhangi bir laboratuvarda çalışma
olanağı olmadığı gibi büyükçe bir kütüphaneye bile gidememişti.İsviçre’nin
Bern kentinde bulunan ulusal patent bürosunda üçüncü sınıf teknik uzman
olarak çalışan dar gelirli bir kişiydi.Henüz 26 yaşındaydı.
Aslında parasal sıkıntı,1879 yılında
Almanya’nın güneyindeki Ulm’da doğduğu yılda zaten mevcuttu.Aynı sıkıntı
Münih’te de sürdü.Babasının iş konusundaki ekonomik darlığı bir türlü sona
ermiyordu.Bütün bu yılların olumsuz koşulları Albert’i de
etkiliyordu.Üstelik 3 yaşına kadar konuşmayı öğrenememişti.Onun her türlü
davranışını gözleyen birisi, bu durumda olan bir çocuğun ileride bilim
dünyasını sarsacak olacağını düşünemezdi bile. İçedönük ve oyundan hoşlanmıyan bir karakteri vardı.Annesinin isteği üzerine 6 yaşındayken keman
dersleri aldı.Bu dersler sayesinde edindiği klasik müzik kültürü yaşamı
boyunca dinlenme zamanlarında kendisine yararlı olmuştur.Daha o yaşlarda
amcalarının etkisiyle bilim ve matematikle ilgilenmeye başlamıştı.
Yaşantısının ileriki dönemlerinde kaleme aldığı anılarında,daha 4-5
yaşlarında iken eline geçen bir pusula iğnesinin hep aynı yöne dönme olayını
merak ettiğini yazmıştı.Gene bu anılarında 12 yaşına geldiğinde tanıştığı
Eukledies geometrisi ve Pythagoras teoreminin kendisinde temel düşünceler
uyandırdığını belirtmişti.Bunlar,alışılmadık olayların açıklanmasına yönelik
bir eğilimi olduğunu göstermektedir.Herşeyde, görünürdeki karmaşıklığın
altında mantıksal bir çözümün yattığını o zamanlar anlamış olmalıydı.
*
Münih’te bir katolik okulunda ilk öğrenimini tamamladı.Okulun tek yahudi
öğrencisiydi.Aslında katı disiplin ve skolastik eğitim sistemine uyum
sağlayamamıştı.Okuduğu popüler bilim kitapları ile zorunlu din derslerinin
öğretileri arasında çelişki olduğunu görüyordu.Daha gençliğinin ilk
aşamasında dogmatik düşünceye ve otoriter zorlamaya karşı kuşkucu bir tutum
benimsemeye başlamıştı.İlköğretimden sonra liseye yazıldı.Ancak 1894 yılında
babasının işlettiği elektrik atölyesi iflas etti.Aile Milano’ya göç etti.Bu
durumda Einstein liseyi terk etmek zorunda kaldı.Zaten bu okulu da
kesinlikle hiç benimseyememişti.
Einstein, kör-topal süren eğitimine devam etmek için İsviçre’ye gitti.Ama
almış olduğu öğrenim çok zayıf olduğu için ilk üniversite giriş sınavı
başarısız oldu.O yıllarda askerlik her Alman vatandaşı için mecburi bir
hizmetti.Hem kişisel yapısı hem de eğitime olan isteği nedeniyle 1896
yılında Alman vatandaşlığından çıktı.
Üniversiteye girişini sağlayacak bilgi seviyesine ulaşması gerekiyordu.Diğer
taraftan geçinmesini sağlayacak bir mesleğe de ihtiyacı vardı.Kısa bir
araştırma sonucunda liselere fen öğretmeni yetiştiren Zürih Politeknik
Enstitüsü’nü buldu.Burasının 4 yıl eğitim veren bölümüne girdi.Bu süre
içinde parlak bir öğrenci görünümü vermedi.
*
Einstein,1900 yılında Zürih Politeknik Enstitüsü’nden mezun oldu.Hem burada
öğrendikleri hem de bulabildiği dergi ve kitaplardan edindiği bilgilerle
bilim dünyasını takip etmeye çalışıyordu.Bir taraftan da kendi düşüncelerini
yazıyordu.Bu yazıların bir kısmını mezun oluşundan birkaç ay sonra Annalen
der Physic dergisine yollamaya başladı.İlk bildirisinin bile konusu
ilginçti, içme kamışlarındaki akışkanların fiziği üzerine düşüncelerini
açıklıyordu.1902 ile 1904 yılları arasında istatistiksel mekanik alanında
düşünceler geliştirdi ve bunları bildirilerine yansıttı.İçinde bulunduğu
maddi şartlar bilim dünyasını takip etmede yeterli olmadığı için yazdığı
yazıların ve düşündüğü fikirlerin dünyadaki gelişmelerini bilemezdi.O da
tıpkı Max Planck’ın entropi konusundaki doktora tezini 1891 yılında
bitirdiğinde düştüğü durumda kaldı. İstatistiksel mekanik konusu yıllar önce
ABD’de Yale Üniversitesi’nden J.Willard Gibbs tarafından incelenmiş ve
yayınlanmıştı.
*
Bu arada okul arkadaşlarından biri olan Macar vatandaşı Mileva Maric ile
flört ediyordu.1901 yılında bir kız çocukları oldu.Çocuk evlilik dışı olduğu
için onu evlatlık olarak verdiler.Gerçi iki sene sonra evlenmişlerdi, ama
Einstein çocuğunu hiç göremedi.İsviçre patent bürosundaki işine 1902 yılında
girdi ve orada 7 yıl çalıştı. 1905 yılında Almanya’da çıkan ‘Annalen der Physic’ adlı bir fizik dergisinde yer alan bildirilerini kaleme alırken bu
durumdaydı.Bilim dünyasının fizikçileri patent bürosunda çalışan bu genç
adamın söylediklerine pek önem vermediler.Bildirileri çok az ilgi
çekti.Evrenin en derin sırlarından birkaç tanesini çözmüş olmasına
rağmen,öğretim üyeliği için başvurduğu üniversite kendisini kabul
etmedi.Öğretmenlik için başvurduğu lise bile teklifini reddetti.Bunun
üzerine üçüncü sınıf uzman olarak patent bürosundaki işine devam etti.
Nihayet,1908 yılında molekül boyutlarının hesaplanmasına ilişkin çalışması
sonucunda Zürih Üniversitesi’nden doktor ünvanı aldı.Böylece öğretim üyeliği
görev dönemi başlamış oldu.1909 yılında Zürih’te,1910 yılında Prag Alman
Üniversitesi’nde,1912 yılında yine Zürih’te dersler verdi.1913 yılında
Berlin’e yerleşti. Bilimsel başarıları Almanya’da devam ediyordu.Prusya
Bilimler Akademisi’nin üyeliğine seçildi. Berlin Üniversitesi’ne profesör
olarak atandı. Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nün fizik bölümü yöneticiliğini de
üstlenmişti.
*
1905 yılında Almanya’da çıkan ‘Annalen der Physic’ adlı bir fizik dergisinde
‘Durağan Bir Sıvı İçindeki Asıltı Parçacıklarının Moleküler Kinetik Kuramı
Çerçevesindeki Hareketleri Üzerine’ başlıklı makalesi, Brown hareketi
üzerineydi.1827 yılında
İskoçyalı bilim adamı Robert Brown,su içinde asılı haldeki çiçektozlarını
mikroskopla incelemiş ve sıvının durgun olmasına karşın çiçektozlarının
sürekli ve rastgele hareket ettiğini gözlemişti.1879 yılında İngiliz kimyacı
Sir William Ramsay,bu hareketlerin,sıvı moleküllerinin bombardımanından
kaynaklandığını öne sürmüştü. Einstein, istatistiksel yöntemle
gerçekleştirdiği çalışmalarının sonucunda, Brown hareketli bir parçacığın katedeceği uzaklığın, bu aradaki zamanın karekökü ile ters orantılı olduğunu
belirledi.Böylece birim hacimdeki sıvı molekül sayısının hesaplanabileceğini
göstermiş oldu.
Aynı yıl aynı dergide yayımladığı kuvantum fiziği alanındaki ilk önemli
çalışması ise,fotoelektrik etkiyi incelediği ve ‘Işığın Oluşumu ve Dönüşümü
Üzerine Bir Görüş’ başlıklı makalesiydi.Alman fizikçi Max Planck,kara cisim
üzerinde çalışmış ve enerjinin süreksiz olduğu varsayımını ileri
sürmüştü.Ona göre atomlar arasındaki enerji alış verişi,ışımanın frekansıyla
doğru orantılı olarak ve kuvantum adını verdiği enerji paketleri biçiminde
gerçekleşiyordu. Einstein, ışığın dalga ve parçacık özelliğindeki ikili
yapısını vurguladı, bu kesikli enerji alış verişinin, ışığın maddeyle
etkileşime girdiği her durumda geçerli olduğunu savundu. Fotoelektrik
olayında, üzerine ışık düşen bazı cisimlerin elektron salması olgusunu
da, daha sonraları foton olarak adlandırılan bu ışık enerjisi kuvantumlarıyla
açıkladı.
Gene aynı yıl aynı dergide yayımladığı özel görelilik kuramına ilişkin
‘Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği’ adlı makalesi, elektromagnetik
olguları açıklayan Maxwell yasalarına yeni bir bakış açısı getiriyordu.
19 yüzyılın sonlarında ışığın elektromagnetik bir dalga özelliği taşıdığı ve
uzaydaki hızının da saniyede yaklaşık 300.000 km.olduğu görüşü ağırlık
kazanmıştı.Bu dalgaların boşlukta ilerleyebilmesini sağlayan ve madde
dışındaki tüm boşluğu dolduran esir veya eter adlı ağırlıksız,esnek bir
ortamın var olduğu kabul ediliyordu.Ama esirin varlığını kanıtlamak için
yapılan tüm deneyler olumsuz sonuç veriyordu. Einstein,iki nokta arasında
yol alan ışığın hızının nasıl belirleneceği sorunundan yola çıktı.Bu amaçla
iki temel ilke geliştirdi.Bunlardan birincisine göre,mekanik denklemlerinin
geçerli olduğu her başvuru sisteminde, elektrodinamik ve optik için de aynı
yasalar geçerliydi.Öteki ilke ise, ışığın, kendisini yayan cismin hareketinden
bağımsız olarak, boşlukta her zaman aynı hızla yol aldığı
biçimindeydi.
Böylece,birbirine göre hareket halinde olan iki gözlemcinin
hızları sabitse,iki ayrı yerde gerçekleşen iki olay arasında geçen süreyi
aynı biçimde değerlendirmek mümkün değildir.Gözlemcilerden biri,bu iki olayı
aynı anda,yani eşzamanlı olarak gördüğünde,ötekinin olayları belirli bir
zaman aralığıyla gözlemesi gerekir.Eşzamanların göreliliği denilen bu
olgunun nedeni,olayların gerçekleştiğine ilişkin en hızlı belirti olan
ışığın hızının,her iki gözlemci için de aynı ve sonlu olmasıydı.
Einstein’ın ‘Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği’ adlı makalesi,içeriği ile
olduğu kadar sunum tarzıyla da gelmiş geçmiş en olağanüstü bilimsel
bildirilerden biri kabul edilir.Dipnot ya da alıntı yoktur.Hemen hemen hiç
matematik içermez.Ortaya koyduğu sonuçlara sadece düşünerek varmıştı.
*
Görelilik asıl olarak,uzay ve zamanın mutlak olmadığını söyler,hem
gözlemciye hem de gözlemlenen olguya göre değişir.Kişi ne kadar hızlı
hareket ederse etsin,bu etkiler o kadar belirgin olur.Hareketimiz hiçbir
zaman ışık hızına ulaşamaz.Ne kadar hızlı gidersek, dışarıdan bakan bir
gözlemciye göre, giderek o kadar distorsiyona uğrarız, yani onun gözüyle
bozulmuş, değişmiş,çarpılmış veya biçim değiştirmiş gibi oluruz.Bilimi halka
sevdirmek isteyen kişiler böyle fikir ve kavramları anlaşılır kılmak
için birtakım yöntemler aradılar. Bertrand Russel,’Rölativitenin Alfabesi’
adlı kitabında bir benzetmeye yer vermişti. Okuyucudan,ışık hızının %60’ına
denk hızla yol alan, 100 m. uzunluğunda bir tren düşünmesini
istiyordu.Peronda durup trenin geçişini izleyen birine,tren sadece 80 m.
uzunluğundaymış gibi görünür.Ayrıca trendeki herşey aynı oranda kısalıp
sıkışmış gibi olurdu.Yolcuların konuşmalarını işitmesi mümkün olsaydı, sesler
kulağına kalın ve çok yavaş çalınan bir plak gibi ağır gelirdi.Trendeki
yolcuların hareketleri de ağır gözükürdü, hatta saatler bile normal
hızlarının beşte dördü hızla işler gibi olurdu.
Ama trendeki yolcular bu distorsiyonları hiç hissetmezdi.Onlara göre
trendeki her şey çok normal gözükürdü.İşin ilginç yanı sıkıştırılmış ve
yavaşlamış görünen olay, peron ve peronda duran kişi olurdu.Şu halde her
şey,hareket eden cisme göre hangi konumda bulunduğumuzla ilgilidir.Bu tip
etkiler her hareket eden insan için geçerlidir.Uçakla uzun mesafe yolculuk
yapan birisi uçaktan indiğinde,geride bıraktığı insanlardan saniyenin çok
ufak bir kısmı kadar genç kalmış olur.Bütün mesele, bu değişimlerin bize göre
çok küçük olmasıdır.Görelilik kavramlarının yadırganması,normal yaşantımızda
bu tür etkileşimler yaşamıyor olmamızdandır.Ama bize hiç yabancı gelmeyen
görelilikler de vardır.Bir parkta iken hemen yanıbaşınızda yüksek sesle
çalınan bir müzik duyduğunuzu düşünün.Oradan uzaklaştığınızda müzik sesinin
kısılmış gibi geldiğini duyarsınız.Elbette ses kısılmış değildir.Asıl
neden, müziğin kaynağına göre sizin yerinizi değiştirmiş olmanızdır.Çok
yüksek sesle çalınan müzik sesinin iki farklı gözlemci tarafından iki farklı
yükseklikte algılanabileceği fikri, çok küçük olan bir canlı veya
kaplumbağaya anlamsız gelir.
*
1905 yılında Almanya’da çıkan ‘Annalen der Physic’ adlı bir fizik dergisinde
Einstein’in ‘Bir Cismin Eylemsizliği Enerji İçeriğine Bağlı mıdır?’ başlıklı
makalesi,özel görelilik kuramına düştüğü matematiksel bir dip not özelliği
taşıyordu.Bu yazısında,bir cismin kütlesi ile enerjisinin eşdeğerli olduğunu
ve bu enerjinin,cismin kütlesi ile ışık hızının karesinin çarpımına eşit
olduğunu belirtiyordu.Buna göre,bir cismin hızı arttıkça kütlesinin
artmasının nedeni, o cismin kazandığı kinetik enerjiydi.Her enerjinin bir
kütlesi vardır.Kütle ya da madde, bir enerji biçimidir.
Enerji,serbest bırakılmış maddedir.Madde ise meydana çıkmayı bekleyen
enerjidir. E=mc2 formulündeki ’c’nin karesi,yani ışık hızının kendisiyle
çarpımı, son derece muazzam bir sayı içerdiği için,bu denklem bize, her maddi
varlıkta çok büyük miktarda enerji bulunduğunu söyler.Öyle ki orta boylu
yetişkin bir insan bedeni içinde barınan enerji,7x10 üzeri 18 jul potansiyel
enerjiden az değildir.Böyle bir enerji 30 tane çok büyük hidrojen bombası
kadardır. Madde içinde depolanmış olan enerji için en büyük sorun,bu
enerjiyi açığa çıkarmakta henüz tam anlamıyla bilgi sahibi olmayışımızdır.Bu
güne dek üretilen en enerjik olay olan uranyum bombası,maddenin serbest
bırakabileceği tüm enerjinin sadece %1’i kadardır.
Einstein’in kuramı radyasyonun nasıl işlediğine de açıklama getirdi.Birazcık
uranyum, durmadan yüksek düzeyde enerji akımları gönderiyor ve bunu yaparken
bir buz parçası gibi erimiyordu.Bunun nedeni, E=mc2 sayesinde kütlesini
enerjiye çevirmesidir.Böylece yıldızların yakıtlarını tüketmeden milyarlarca
yıl yandıkları da açıklanmış oluyordu.
*
O yıllarda Avrupa ulusları arasındaki ilişkiler son derecede
gergindi.Birinci dünya Savaşı patladığında eşi ve 2 oğlu İsviçre’de
idiler.Ama Berlin’e dönemediler.Savaş yıllarının getirdiği zorunlu ayrılık
boşanmayla sonuçlandı. Einstein,savaşa karşı pasifist bir tutum takınmış ve
militarizmi eleştirmeye başlamıştı.Ancak bu hümanist ve barışçı tutumu hem
akademik çevrelerde hem de kamuoyunda tepkiyle karşılanıyordu.1916 yılında
yayınladığı genel görelilik kuramı bilim dünyasını yeniden sarstı.Üstelik
kuramının öngördüğü deneysel kanıtlar da elde ediliyordu.Nitekim savaş
bitince 1919 yılının Mayıs ayında olan Güneş tutulmasında bu kanıtlardan
biri doğrulandı.Büyük kütlelerin yakınından geçen ışık ışınlarının
kütleçekimi alanının etkisiyle eğileceğini söylemişti.Bu nedenle uzak bir
yıldız ışığının Güneş’in kenarından geçerken yapacağı sapmanın hesapları çok
az hata ile doğru çıkmıştı.
*
Einstein,çalışmalarının asıl ağırlığını,görelilik kuramını daha genel bir
çerçeveye yerleştirme çabası üzerinde yoğunlaştırmıştır.Bunun için
gözlemcilerin birbirlerine göre sabit değil, değişen hızlarda, yani ivmeli
olarak hareket ettikleri durumda ortaya çıkan olayları araştırmaya
girişmişti.Özel kuramda eksik kalan şeylerden birinin kütleçekimi olduğunun
başından beri farkındaydı.Esas olarak hiç engellenmeden hareket eden
maddeleri ele almıştı.Ama hareketli bir şey, örneğin ışık, kütleçekimi gibi
bir engelle karşılaştığında neler olurdu? Elde ettiği kuramsal bulguları 1916
yılında ‘Genel Görelilik Kuramının Temelleri’ başlığı ile yayınladı.Bu
kurama göre,uzaydaki herhangi bir noktada, kütleçekimi ile hızlanma
hareketinin etkileri eşdeğerdir ve birbirinden ayırt edilemez.Bu görüş,kütleçekiminin
bir kuvvet değil, uzay-zaman sürecinde bir kütlenin etkisiyle oluşan eğrilmiş
bir alan olduğunu öngörür.Bu nedenle ,büyük kütlelerin yakınından geçen kuvantumlu ışık ışınlarının doğrultusunda bir sapma oluşur.
Genel Görelilik Kuramı, yalnız Newton fiziğinden değil, Eukleidesçi
geometriden de kopuşu simgeliyordu.Artık eğri bir uzay-zaman tanımı ortaya
çıkmıştı.
Einstein’in yeni denklemleri ile Merkür’ün günberi noktasında ortaya çıkan
düzensizlikleri açıklanabilecekti.
Einstein, genel görelilik kuramını evrenin bütününe uygulayarak sonlu ve
sınırsız bir evren modeli kurmuştu.Denklemlerine kozmolojik sabit diye bir
unsur koydu.Ama Hubble’nin genişleyen evren modeli,onun durağan modelini
geçersiz kıldı.
*
Uzay-zaman için yapılan açıklama bir benzetme ile yapılır.Üzerine demir bir
top konulmuş gerili bir lastik çarşaf düşünelim.Demir topun ağırlığı,üstünde
durduğu maddeyi esnetir ve hafifçe çökertip çukurlaştırır.Bu durum,demir
topun yerine düşüneceğimiz Güneş gibi büyük kütleli cismin,esnek çarşaf
yerine düşüneceğimiz uzay-zaman üzerindeki etkisine benzer. Güneş,
uzay-zamanı esnetir veya büker.Lastik çarşafın üzerine daha küçük bir top
yuvarlarsak, bu top, Newton’un hareket yasalarına uygun olarak düz bir çizgi
boyunca ilerlemeye çalışır.Ama büyük kütleli cismin çöküp çukurlaştırdığı
bölgeye yaklaşınca,kendisinden daha kütleli olan cisme doğru çekilip aşağıya
yuvarlanır.Bu olay, kütleçekimdir.Ama, fizikçi M.Kaku’nun dediği gibi,
kütleçekim diye bir şey yoktur.Gezegenleri ve yıldızları hareket ettiren
etken, uzayın ve zamanın distorsiyona uğramasıdır.
*
Vardığı sonuçlara düşünerek ulaşan Einstein,herkes tarafından merak edilen
bir kişiydi.Bir gün şair Paul Valery, fikirlerini kaydetmek için bir defter
tutup tutmadığını sorunca biraz şaşırmış.’Hiç lüzum yok ki’ diye cevap
vermiş.’Aklıma nadiren bir fikir gelir’
Göreliliğin anlaşılması çok zor bir konu olduğu her zaman ileri
sürülmüştür.Bu konuyu anlayabilen insan sayısının çok az olduğu kanısı çok
yaygındı. Gazetecinin biri,İngiliz astronom Sir Arthur Eddington’a şöyle bir
soru sormuş:
--‘Dünyada Einstein’ın görelilik kuramlarını anlayabilen 3 kişi varmış.Bu 3
kişiden birisi siz oluyormuşunuz.Bu doğru mu?’
Sir Arthur Eddington uzun uzun düşünmüş.Sonra yanıtını söylemiş:
--‘Üçüncü kişinin kim olduğunu bulmaya çalışıyorum’
*
1919 yılında akrabalarından birisi ile evlendi.Almanya’da güçlenmekte olan
ırkçılığa karşı mücadelesini sürdürürken,dünyanın her yerinden konferans
davetleri alıyordu.1921 yılında, fotoelektrik etki ve kuramsal fizik
alanındaki çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü aldığını öğrendi.Ancak
ödülün gerekçesinde görecelik kuramı ile ilgili çabaları yer
almamıştı.Bundan sonraki çalışmalarını elektromagnetizma ile kütleçekimi
arasındaki ilişkiler üzerinde yoğunlaştırdı.Birleşik alan kuramına ait bu
çabaları sonuç vermeyecektir.Irkçılığa ve savaşa karşı olan mücadelesini
uluslar arası toplantılarda sürdürürken 1930 yılında ABD’de konuk profesör
olarak bir yıl ders verdi.1932 yılında tekrar ABD’ye gitti,ertesi yıl Hitler
iktidara gelince Almanya’ya dönmedi.Aynı yıl, New Jersey’deki Princeton
Üniversitesi’nde kurulan Yüksek Araştırma Enstitüsü’nde görev aldı ve
ölümüne kadar burada çalıştı.
1939 yılında Alman araştırıcılarının uranyum atomunu parçalamayı
başardıklarını öğrenince,başkan Roosevelt’e bir uyarı mektubu yazdı ve atom
bombası yapım çalışmalarına katılmadı.1945 yılında Japonya’ya atılan atom
bombasından sonra bu yeni silahın kullanılmasını önlemek için tüm gücüyle
mücadele etti.Son günlerine kadar bilimsel çalışmalarını ve uluslar arası
barış eylemlerini sürdürdü.1955 yılında öldü.
KAYNAKLAR:
A Short History of Nearly Everything
AnaBritannica
__________________
Aynı an
Dünyanın herhangi bir yerinde bulunan bir kişi ile eşzamanlı olarak aynı
hareketi yapmak istiyorum.Örneğin ben İstanbul’da elimi kaldırdığım anda
Sidney’de bulunan başka birisinin de elini kaldırmasını istiyorum,yani aynı
anda ikimiz de aynı hareketi yapacağız.Her ikimizin önünde birer kamera ve
monitör olursa bu eylemi yapmak mümkündür.Elbette görüntü iletiminde teknik
bir engel olmamasını varsayıyorum.
*
Bir operatör İstanbul’da iken diyelim ki Londra’da yapılan bir ameliyatı
izleyebilir ve
gerektiği anda uyarıda bulunabilir.Günümüzün teknolojik olanakları ile üç
boyutlu görüntü iletimi de eli kulağında sayılır.Bu yöntemle belki de bir
futbol maçının belli bir merkezden yönetilmesi bile söz konusu olabilir.
*
Bütün bunlar ışığın hızı ile ilgili olaylardır.Öyle ki Ay’da bulunan birisi
ile aynı hareketi aynı anda yapabiliriz.Zira ışığın bir saniye içinde
katettiği mesafe, Ay ile Yerküre arasında aynı olayın aynı anda izlenmesini
mümkün kılar.
Şimdi iki gözlemci arasındaki uzaklığı 5 ışık saniyesi kadar arttıralım.Ben
dünyada iken başka bir gözlemci Ay’ın bir hayli ötelerinde 5 ışık saniyesi
uzaklıkta bir uyduda olsun.Aynı anda aynı hareketi yapmamızın bir yolu şu
olabilir:Daha önce anlaşırız.Ben ona bir sinyal yollarım.Tam 5 saniye sonra
elimi kaldırırım.O da sinyal kendisine ulaştığı anda elini kaldırır.Böylece
aynı hareketi aynı anda yapmış oluruz.
*
Ancak uzaklık arttıkça bir ameliyata müdahalede bulunmak veya bir futbol
maçını yönetmek olanaksız hale gelir.Hele aradaki mesafe iyice artarsa aynı
anda yapılan aynı hareket yapma olayı iyice zorlaşır.Gene de 10 ışık yılı
(saniye, dakika, saat değil, yıl) ötedeki bir gezegene bir sinyal
gönderirim.Tam 10 yıl sonra yapacağımız çok hassas hesaplarla her ikimiz de
aynı anda elimizi kaldırabiliriz.Ama aramızdaki uzaklık 100 ışık yılına
ulaşınca bu olay artık olanaksızdır.Öyle ya..şimdi göndereceğim sinyal o
gezegene vardığında benim kimbilir kaçıncı ölüm yıldönümüm olacak.
________________
Hiçbir
yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden
alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa /
Index
/
Roket bilimi /
E-Mail /
Rölativite Dosyası
Time Travel Technology / UFO
Galerisi / UFO Technology/
Kuantum Teleportation /
Kuantum Fizigi
/ Uçaklar(Aeroplane)
New World Order(Macro Philosophy) /
Astronomy
|
|