|
:: Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkey / Denizli :: Şuur İnanç I ; Bölüm 1 1. ŞUURLU İNANÇ HAKKINDA Bu kitap, Şuurlu Tekâmülü izah eden kitaptır. Peygamberler vasıta edilerek ayrı ayrı kavimlere onların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde bilgi verilen devirler, Adem’le başlamış, Muhammed’le kapanmıştır. Adem ilk, Muhammed de son peygamberdir[1].
Ayrı ayrı peygamberler tarafından zaman zaman indirilen bilgiler zamanın şartlarına ve toplumların ihtiyaçlarına göre tanzim edilmiş bilgilerdir. Hepsinin menşe’i ve gayesi aynıdır. Başka başka görülmelerinin sebebi ise, her devrin ihtiyaçlarının ve realitelerinin[2] başka başka oluşudur. Çünkü bilgiler daima devrin realitesi göz önünde bulundurularak verilir, fakat mevcut realitenin daha üstündeki bir realiteye hitab eder. Bunun böyle oluşunun gayesi, toplumu üstün realiteye çekip yükseltmektir. Bu sebeple, verilen bilgiyi tanıtmakla vazifeli olanlar, birçok zorluklarla karşılaşırlar. Bu zorluklar, aslında onlara pek büyük manevî kazançlar temin eden zorluklardır. Hakikatte “dinler” değil, “din” vardır. Adem’den Muhammed’e kadar bütün peygamberler, ayrı ayrı dinlere değil; tekâmül gayesi ile indirilen, önceden yadırganan, sonradan benimsenen bilgilerle, hakikatte aynı gayeye hizmet ettikleri halde; görünüşte birbirlerinden farklı oluşları, ayrı ayrı dinlere mensup olanlar arasında zaman zaman öldüresiye mücadeleler çıkmasına sebep olmuştur. İnsanlar inandıklarını, inandıkları şekilde savunmuşlar ve bu şekilde, din yolu ile verilen bilgileri daha iyi benimseyebilme imkânlarına sahip olmuşlardır. Zaman zaman ve aynı gaye için indirilen, fakat insanlar tarafından başka başka olduğu zannedilen bütün bilgiler; insaniyetin tasavvur edemiyeceği bir mükemmeliyette indirilen bilgilerdir. Peygamberler devrinde indirilen bilgilerle şimdi vermekte olduğumuz bilgiler arasında ise çok büyük farklar vardır. Eski devirde indirilen bilgiler, peygamberler vasıtası ile kavimlere bildirilir ve onlardan bu bilgilere itaat etmeleri istenirdi. Kısaca, o devrin bilgileri; Tanrının, yapılmasını mutlak surette emrettiği bilgilerdi. O bilgileri öğrenip onlara itaat etmemek günah, günahın karşılığı ise ceza idi. Peygamberler devrinde yapılmaması gereken bir şeyin çok kereler neden yapılmaması gerektiği izah edilmez veya devrin realitesine göre anlaşılacak bir şekilde, daha çok mecazî yollardan faydalanılarak anlatılırdı. Muhammed’den evvelki bazı peygamberler, tekâmülle alâkalı bilgileri tebliğ etmekle vazifelendirilmişlerdi, fakat bildirmekle vazifelendirildikleri bilgilerin nedenlerini o zamanki realite anlayacak seviyede değildi. Bu sebeple sırf kavimlerine itimat telkin edebilmeleri için peygamberlere bazı mucizeler göstertildi. İşte, peygamberlerin zaman zaman mucizeler göstermelerinin sebebi, nedenleri izah edilmeyen bilgilerin halk tarafından itimatla karşılanması içindi. Muhammed vasıta edilerek indirilen Kur’ân’la; Şuurlu Tekâmül’e din yolu ile ilk adım atıldı. Kur’ân, peygamberler dinini, Şuurlu Tekâmül inancına bağlayan kitaptır. Kur’ân’la din devri[3] kapanmış, inanç devri açılmıştır[4]. Dinler, beşeriyeti inanç devrine hazırlamıştır! Dinler insanların inancının bir kısmı olmaktan ileri gidememişler, sadece beşeriyeti inanç devrine hazırlamışlardır. Çünkü inanç, bir varlığın esası olan ruhunundur! Beşeriyetin din devrinden, Şuurlu İnanç devrine geçebilmesi için birçok tekâmül merhaleleri geçirmesi gerekiyordu. Hangi dine mensup olursa olsun bir insanda daima din hudutlarını aşan bir inanç mevcuttur, ilk insanlarda bile bunu görmek mümkündü. Acaba neden hiçbir din insanların inancı haline gelememişti!?.. Gelemezdi!.. Çünkü:
Şuurlu inancın anlaşılabilmesi için; evvelâ insanların biraz olsun ruhu tanımaları gerekiyordu. Bu ise kolay kolay olabilecek bir iş değildi. Şuurlu bir inancın teessüs[5] edebilmesi için; ruhun tanınması da kâfi değildi. Onun teessüsü için, ruhu ve ruhun esas olduğunun bilinmesinden doğan mes’uliyetleri de tanımak gerekiyordu. Şuurlu İnancın benimsenmesi için; beşeriyetin kendi kendilerine emanet edilerek yaşadıklarını bilmeleri ve hayatlarını, din devrinde mecazî misaller olarak verdiğimiz cehennemden veya toplum kanunlarından korkmadan düzene sokmak ihtiyacını hissetmesi gerekirdi. Bunun için de Şuurlu İnanca girmeden evvel insanların neden kendi kendilerine emanet edilerek yaşadıklarını açıklamak gerekiyordu. İşte biz, evvelâ bunun nedenini anlatıp, sonra da beşeriyete Şuurlu Tekâmül yolunu açıyoruz! Görülüyor ki, peygamberler devrinde tebliğ edilenlere “körü körüne itaat” emredildiği halde, Şuurlu Tekâmül’de sadece yapacağı hareketlerin sonuçları, inkâr götürmeyen bir tarzda izah ediliyor ve beşeriyete din devrinin tamamen aksine, tam bir hürriyet veriliyor; fakat buna rağmen insanlar, bu hürriyetlerini, ellerinde olduğu halde fena ve fena olduğu için de tekâmüle aykırı yollarda kullanamıyacak hale getiriliyor. Herhangi bir dini kabul ettim diyen veya o dine mensup olarak doğanların o dinden sayılmaları yerine Şuurlu İnanca geçmek, ancak realitesini Şuurlu İnanç seviyesine yükseltmekle mümkün oluyor. Şuurlu İnanç seviyesine yükseldiği halde Şuurlu İnancın icab ettirdiği yolda yürümeyenler ise, isterlerse görünüşte Şuurlu İnancı kabul etmiş görünsünler, yine de kayba uğruyorlar. Görülüyor ki; Şuurlu İnançta “Ben Şuurlu İnancı kabul ettim” demekle o seviyeye yükselinemiyor veya Şuurlu İnanç seviyesine yükselindiği halde “Ben onu kabul etmiyorum” diyerek onun disiplininden kaçmak da, ilerde azaba gark olmaktan insanları kurtaramıyor. Dinlerin emirle ve cehennem korkusu ile yaptırmaya çalıştığını, Şuurlu İnanç en büyük serbestiyi vererek yapıyor. Hakikatte Şuurlu İnanç seviyesine yükselen, dünyada yaşayan insanlar değil, bizzat dünya okuludur. Fakat dünya denilen tekâmül okulunu, Şuurlu İnanç seviyesindeki bir okul haline getiren ise; tekâmül ederek bugünkü idraka ulaşmış insanlıktır. Bütün bu izahattan anlaşılacağı gibi, Şuurlu İnanç Devri, ancak uzun bir din devrinden sonra yükseltebilecek olan bir realitedir. Şuurlu İnancı kabul edenlerden en fazla mes’uliyetle yüklü bulunanlar, “inanç yolunda vazifeli olanlar”dır. Çünkü Şuurlu İnanç, bir varlığın sadece dünya hayatını ve o hayatı müteakip yaşayacağı ahiret hayatını değil, bütün hayatlarını ilgilendirir. Dinlerde, tekrar tekrar dünya ve benzeri yerlere inişlerden açıkça bahsedilmeyişinin sebebi de budur. Çünkü dinlerin hududu, dünya ve onu takip edecek ahiret hayatı ile hudutlanmış ve dinler hakkında verilen bilgiler de bu hudutlar gözönünde bulundurularak verilmiştir. Herhangi bir dinin mensubu olan bir fert, o dinin yap ve yapma dediklerine kendini uydurmaya çalışır. Neticede bir mahkeme huzuruna çıkacağını bilir, fakat o mahkemenin kendi varlığında olduğundan ve asla ondan kaçmasının mümkün olmadığından haberi yoktur. O, huzuruna çıkacağı mahkemenin kendisini affedeceğini umar fakat bir ruhun geçmişte işlediği bir günahtan dolayı, kendi kendisine ne kadar zor affedebildiğini bilmez... Dinine bağlı birisi işlediği günahlardan dolayı zebanilerin kendisini ateşe iteceğini bilir, belki de bir kolayını bulup bundan kurtulabileceğini umar. Halbuki ateşle mukayese edilmeyecek tarifi imkânsız manevî azaplar içersine, kendisini yine kendisinin iteceğini bilmez... Şuurlu İnanç sahipleri ise bütün bunları bilen, bildikleri için de çok yüksek mes’uliyetler yüklenmiş olan, tekâmül etmiş varlıklardır. Onlar, Şuurlu İnanç yolunda liyakatleri ile yürüyebildikleri takdirde daima ve din devrini yaşayanlarla mukayese edilmiyecek bir sür’atle yükselir, yükseldikçe de değerlenirler.
Beşeriyete Şuurlu Din
tohumlarını ilk serpen Sokrat’tır. O Şuurlu İnancın, Tek Allah
prensibine dayanan dinlerin esaslarının iyice yayılma arifesinde[6]
gelen ve vazifesini tam anlamıyla ifa eden bir vazifelisidir. Ona;
Şuurlu İnancın, teşevvüs[7] devrindeki ilk vazifelisidir de denilebilir.
Gerçi o, Şuurlu İnancın esaslarını ve nedenlerini izah etmemiş, fakat
binlerce sene sonra ancak anlaşılabilecek bir yolun başlangıcını işaret
etmiştir. Bu sebeple de ona peygamber denilmemiş ve Şuurlu İnancın ilk
vazifelisi olma pâyesi verilmiştir. Aslında bu bildirilmekte olan bilgilerle Bedri Ruhselman’a bildirilenler arasında hiçbir fark yoktur ve aslında aynı olan iki şey, aynı gayeye, Şuurlu Tekâmül’e hizmet etmektedir.
2. ŞUURLU İNANÇ VE DİNLER
Bu bilgiler, mevcut dinlerin ve bilhassa bu dinlerin en sonuncusu olan İslâmiyetin bir izahıdır. Dinler, Şuurlu İnanç devrine hazırlık okullarıdır. Her din talebelerini bu okula hazırlar, bunu yaparken de zamanın yeniliklerinden ve icaplarından faydalanırlar. İslâmiyet birçok yenilikler getirmesine rağmen, her biri bir tekâmül faktörü olan bu yenilikler, hurafeler ve bâtıl içersinde kaybolmuştur. Kur’ân’da bâtıla ve mucizelere yer verilmediği halde, İslâm’ın esasına vâkıf olacak değere yükselemeyip, İslâm içersinden çıkan ve İslâmı vasıta ederek boy gösterenlere kapılanlar, hakikat sandıkları bâtılın içersine gömülü olanlardır. Şuurlu İnanca girmek için mutlak surette bir okulda tahsil görmüş olmak şart değildir. Çünkü dünya, zaten beşeriyeti o inanca hazırlayan bir okuldur. Şuurlu inanca geçmek için lüzumlu olan, sırf likayattir[11]. Şuurlu İnanç, yapılması ve yapılmaması gerekenleri nedenleri ile, zamanın realitesine göre karşılıkları olan manevî kazanç ve kayıplarla birlikte bildirir. Onun esaslarına uyanlar, pek kısa olan dünya hayatlarında dahi huzur ve saadete erişirler. Şuurlu inanç yolu ile bildirilenler, bu seviyeye gelmiş kişilerin, liyakatleri oranında değerlendirerek kendilerine mâledebilecekleri, mâlettikten sonra da kendilerini yine kendileri vasıtasıyla o yolda yürümeye sevk eden bilgilerdir. Beşeriyetin şuur ve vicdanla benimseyerek; şuurla, inançla tekâmül yollarında yürüyecekleri bilgilerdir.
3. SOKRAT
Sokrat, “Tek Allah” prensibine dayanan din devrinin en mühim vasıtalarından biri olan İsa’dan önce gelmiştir. Onun vazifesi, insaniyeti akıl ve mantık yoluna yöneltmekti. O, bu iş için ve hazırlıklı olarak geldiği dünyada, hâdiseleri akıl, mantık ve vicdan süzgecinden geçirerek değerlendirmeyi ilk öğreten vazifelidir. O, peygamberler devrinde yaşayan ve beşeriyeti Şuurlu Tekâmül’e hazırlayan bir eşiktir... O, peygamberlerin çalışma sistemleri ile değil, Şuurlu İnancın çalışma sistemi ile irşâd etti. Söylediklerini ille kabul ettirmek istemedi. Bunların doğruluklarını ispat edecek mucizeler göstermedi. O, beşeriyeti, söylediklerini anlayabilecekleri realiteye yükseltmek için çalıştı ve insaniyeti bu realiteye yükseltecek ipuçlarını tanıttı. Onun sistemi, pozitif ilmi izah metodları idi ve bugünkü Şuurlu inancın dayandığı metodları ilk defa o getirdi. Onun peygamberler gibi çalışmayışı, ille “bana inanın” demeyişi ve insanlara sadece neye ve nasıl inanabileceklerini anlatması ona peygamber vasıfının verilmesine mani oldu[12]. Böyle olması da icab ediyordu... Çünkü o, asırlar boyunca idrak edilemiyecek olan Şuurlu İnancın yavaş yavaş gelişecek olan tohumlarını serpmekle vazifelendirilmişti. Bu sebeple ona peygamber denilmiyecek fakat o, asırlar sonra Şuurlu Tekâmül devrinin ilk vazifelisi ve öncüsü olarak anılacaktı. Muhammed ise, hem peygamber olarak çalışmış hem de Şuurlu İnancı beşeriyete yerleştirecek hâdiselere vasıta olmuştu. Onun hem Şuurlu İnanç vazifelisi hem de peygamber olarak tezahür edişi, vazifesi icabı peygamberlik vasıflarından faydalanmasının gerekmesindendi. Bu suretle Muhammed, hem son peygamber, hem de Şuurlu İnancın beşeriyette şuurlanmasının ilk âmilidir. Çünkü Sokrat’ın Şuurlu İnanç yolundaki çalışmaları, beşeriyete ekilen tohumlara benzer. İşte o tohumlar İslâmiyet’le yeşermeye başlamışlar ve bugünkü izahlara zemin hazırlamışlardır.
4. TEŞEVVÜŞ
Teşevvüş, zannedildiği gibi fena ve lüzumsuz bir şey değildir. Eski inançlarına itimadı sarsılan ve bunu açıkça söylemek ihtiyacını hisseden bir insan ekseri cemiyette hor görülür. Fakat bu vaziyetteki bir insanı, cemiyetin elinden tutması, ona eski inancını takviye eden yeni bilgiler vermesi icab eder. Dikkat edilirse burada “eski inancını takviye eden” dedik, “eski inancının yerine” demedik. Böylelikle de eski inançların sadece bir yüksekliği ile takviye edilebileceğini, eskiyi atıp yerine yenisinin gelemiyeceğini söylemek istedik. Bir insana “sen eski inancını at!” demek kadar saçma bir şey olamaz. Çünkü en yapamayacağı şey odur. Fakat eski inancını zamana uygun bilgi ve delillerle takviye ederek, onu zamanın inanç seviyesine çıkarmaya çalışmak en makûl harekettir. İnanç, istenildiği zaman giyilip istenildiği zaman çıkarılabilen bir elbise değildir. Bir defa giyilir ve zamanın icaplarına göre takviye edilir. Bir insanı, karşılaşmış olduğu hâdiseler, ağır hayat şartları teşevvüşe düşürebilir. Allah’a ve dine karşı olan itimat ve sevgisi bir an sarsılabilir. İşte bu vaziyete gelen bir insanın karşısına daima iki imkân çıkarılır. Bunlardan birincisi teşevvüşünü arttıracak sebepler, ikincisi onu teşevvüşten kurtaracak imkânlar... Ekseri, teşevvüş halindeki insanların en müşkül anlarında, kendilerine yardım eden bir insanı karşılarında buluvermelerinin sebebi budur. Teşevvüş, tekâmül basamakları aralarındadır ve tekâmülde çok mühim rol icra ettiklerinden, bilhassa teşevvüş içersindeki bir insana karşı takınılması lüzumlu olan anlayışlı hali, bir toplumun gayet iyi idrak etmesi lâzımdır. Çünkü bir toplum, teşevvüş içersinde bulunan fertlerini iyiye sevk edebildiği oranda tekâmül edebilir. Teşevvüşün sebebi tekâmüldür ve her teşevvüşü, ya bir mertebe üste yükselme veya yine eski yerine dönme takip eder. Teşevvüş hali devamlı bir hal değildir. Buna rağmen, dünyadaki bedenli hayatının tamamını teşevvüş içersinde geçirenler de vardır. Bu hal en fazla, dünyaya kademe değiştirmek için imtihana sevk edilenlerde görülür. Bir ileri plâna geçecek olanların da geçirdikleri bir teşevvüş devresi vardır ki, bu devreye teşevvüş devresinden çok, araştırma devresi demek doğru olur. Teşevvüş; ebedî şuurun, dünya şuuru üzerine yapmış olduğu baskı sonucu, dünya şuurunun bu baskıya karşı koymasından ileri gelir.
5. PUTLAR VE TEKÂMÜL
Binlerce, onbinlerce sene gerilerde, putların tekâmülde pek mühim roller oynadığı görülmüştür. Puta tapma, hattâ putu Allah sanma bile tekâmül merhalesidir.
Bugün ise, putlardan yavaş yavaş
sıyrılarak, şuurla tekâmül etmek devridir ve bilgilerimizle bu devrin
kapıları açılmıştır. Fakat beşeriyete şuurla tekâmül yollarını açan ilk
bilgiler, bu bilgiler değildir. Bu yolda hazırlayıcı bilgilerden en
önemlilerine İbrahim[13], sonradan da Muhammed vasıta edilmişlerdi. Bedri’ye
verilen bilgilerden açıklanmamış olanlar da, bu yolu kesin olarak çizen
bilgilerdir. Görülüyor ki, insanın yaşayabilmesi için, zaman zaman ister istemez putlaşan maddeye ihtiyacı vardır. İşte bu sebeple insanlar ancak, tekâmül merhalelerinin icab ettirdiği putlardan realitelerini yükselte yükselte sıyrılarak tekâmül edebilirler. Bir insanı putlarından kurtarmak için şiddet kullanmak çok tehlikelidir. Çünkü o, malik olduğu inancını kaybedebilir ve yüksek realiteye de çıkamıyacağı için kaybettiğinin yerine bir şey koyamaz. Tekâmülde her realitenin icaplarına uyan putlar vardır ki, insanlar o realitelere bağlı kaldıkları müddetçe bu putlardan faydalanabilirler. Peygamberler vasıta idiler. Nedense dinler, onlara mâledildiler. Fakat bu sonucu asla onlar istemediler. Bunu bu hale, dini idrak edemiyenler getirdiler. Kavrayamıyacaklarını kavrayabilmek için peygamberleri perde ettiler.
6. DİN, FELSEFE, İLİM
Dinden felsefe, felsefeden de ilim doğmuştur. Hepsinin doğduğu şey ise, yaradılıştan insanda mevcut olan iman’dır. Dinden felsefe doğmuştur; çünkü felsefenin doğduğu devirlerde dinler insaniyeti (en azından insaniyetin bir kısmını) tatmin edici değildi. İnsanlar hiç olmazsa biraz olsun, kendilerini, yaşadıkları dünyayı ve etraflarını saran kâinatı tanımak ihtiyacını hissediyorlardı. O zamanın dinleri böyle şeylere cevap verecek mahiyette değildi. Nitekim dinler, en son din olan İslâmiyet’e kadar âlem ve insan hakkında cüz’i bilgiler verebilmiştir. İşte, felsefe; âlemi, insanı, dünyayı bir “bütün” olarak inceleme ihtiyacından doğdu. Diğer bir deyişle felsefe; dinin ortaya attığı değer hükümlerini ve insan ile âlem arasındaki münâsebetleri akla ve mantığa uygun olarak incelemek ihtiyacından doğmuş bir dünya görüşüdür. Avrupa’nın ilk filozofları M.Ö. 600 sene evvel Yunanistan’da yaşamışlardır. Fakat eski doğu medeniyetlerinde bu tarzda düşünüş çok daha eskidir. Felsefi düşünüş, insan ruhundaki sentez[16] kabiliyetinden doğmuştur. Çünkü felsefe, ayrı ayrı hâdiseleri, aralarındaki müşterek bağları bularak izaha çalışır. Bu sebeple de ispatsız, tenkitsiz kabul edilen dinî fikirler, felsefe için bir temel olamamaktadır. Zaten felsefe, ispatsız, mesnetsiz kabul edilen fikirlere karşı hissedilen ispat ve tenkit ihtiyacından doğmuştur. Felsefe, ilimle çok yakından ilgilidir. Eski devirlerde felsefe bütün bilgileri ihtiva ediyordu. Bu sebeple de bir filozof âlim, zamanının bütün bilgilerine malik olabiliyordu. İnsan ve tabiat hakkında toplu bir bilgi vermek, âlemi bir bütün olarak anlatmak, geniş ölçüde bir birleştirme yapmak ihtiyacından doğan felsefede; meselâ insan ve hayvanların yaşamları, gökteki bir sürü yıldız, dünya ve güneşin muntazam hareketleri, hâdiseler; insanlar tarafından dikkatle izlenmiş, bunlar arasında bağlar bulunabileceği üzerinde durulmuş ve bazı bağlar bulunarak bunlara göre izahlar yapılmıştır. Dinden felsefenin doğuşu, Şuurlu İnanca doğru atılan en mühim adımlardan biridir. Aradan seneler, asırlar geçti ve felsefe de ihtiyacı karşılayamamaya başladı. Çünkü öğrenilenleri veya öğrenilmek istenenleri felsefenin sınırları içersinde toplamak çok zorlaşmıştı. Günden güne aralarında münasebetler sezilen hâdiseler ve bilgilerin çeşitleri artmış, hâdiselerin gruplar haline getirilerek ve derinlerine inerek tetkik etmek ihtiyacından da ilim doğmuştur. İlim; felsefenin birleştirerek tetkik ettiği hâdiseleri, bölerek tetkik etmek ihtiyacından doğmuştur. Çünkü tetkik edilen olaylar gittikçe fazlalaşmış ve bunlar arasında daha sıkı bağlar kurulmak istenmiş, bunun için de metod ve usuller aranıp bulunmuştur. Felsefe, âlemi parçalanmaz bir bütün sayar, bu sebeple de olmakta olan hâdiseleri birleştirerek izaha çalışır. İlim ise, âlemde vukua gelen hâdiseleri ayrı ayrı tetkik eder ve aralarında ilgili olanları birleştirir. Bunun için de gözlem ve deneylerden (tecrübelerden) faydalanır.
Felsefe, filozofların düşünüş
tarzlarından, ilim ise, ilim adamlarının gözlem ve deneylerinden doğar.
Böylece ilim, felsefeden ve ihtiyaç üzerine doğmuştur. Bu sebeple ilk ilim
adamları filozoflardı. İsa’dan önce 600 yıllarında Tales, felsefeden ilme
ilk adımı atandır[17]. Belli olaylar grubunu incelemek üzere doğan ilimin her kolu kendi konusuna giren hâdiseleri özel metodlarla tetkik eder ve deneysel yollardan faydalanarak kanunlar elde eder. Görünüşte ilim, felsefeye dinden daha yakındır. Çünkü felsefe, dinden bir dünya görüşü meydana getirmek gayesiyle ayrılmıştır. İlim ise hâdiseleri özel metodlarına dayanarak daha kat’i bir şekilde izah eder. Gününüzün pozitif ilminde din devrinin özellikleri mevcuttur ki buna; “ilim, din devrinin karakteristik vasıflarını ihtiva eder” de denilebilir. Her ikisi de, değişmez zannedilen fakat tekâmülle değişen temeller üzerine oturtulmuştur. Felsefi düşünüşte ise taassuba pek yer verilmez, çünkü o tekâmülü kabul etmiştir. Ne din gibi, “ille inanacaksın” der; ne de ilim gibi, “deneysel metodlara dayalı kanunlarım doğrudur” der. İşte gerek dinde, gerekse ilimde kendi imkânlarını yine kendilerinin hudutlayışları, onların taassupla korunmalarına sebep olur. Bu sebeple ilimde ve dinde her fırsatta göze çarpan taassup, felsefede görülmez. Birçok hususlarda birbirlerinden ayrı gözüken; ikisinde taassup olan ve birisinde bulunmayan bu üç şeyi, hakikatte birbirlerinden ayırmaya imkân yoktur. Çünkü din olmasaydı ve insanlar, âlemi kendi hisleri ile anlamak arzusuna kapılmasalardı felsefe olmazdı. İlmin tekâmülü için felsefi bir zemine, felsefenin sınırlarını genişletebilmesi için de dine ihtiyaç vardır. Görülüyor ki, ihtiyaçtan dolayı, dinden felsefe, felsefeden de ilim doğmuştur. Ve ihtiyaçtan hâsıl olan bu doğuşlar sonucunda doğanlar, günümüze kadar yaşamışlar ve beşeriyeti Şuurlu İnanca hazırlamışlardır. Halen din de, felsefe de, ilim de mevcuttur. İşte bu üçünün birleşmesinden doğacak olan; Şuurlu İnançtır. Çünkü inancın suurlanması için her üçüne de ihtiyaç vardır ve bunlardan hiçbiri, tek başına inancı şuurlandıracak kudrette değildir.
I. Şuurlu İnançta ilmin rolü: Söylenenlerin ilim yolu ile bağdaşması ve ilim yolu ile izahı şarttır. Şuurlu İnancın getireceği usul ve metodlar, ilmin hudutlarını din hudutlarına yakın bir genişliğe kavuşturacaktır.
II. Şuurlu inançta, felsefenin rolü: Felsefe, Şuurlu inançta, inanç yolu ile yapılacak olan (felsefenin ulaşamadığı) izahlara bir basamaklık yapacak, fakat felsefe, Şuurlu İnancın getirdiği metodlarla felsefelik halini kaybedip bir “sentez ilmi” haline gelecektir.
III. Şuurlu inançta dinin rolü: Din, bazı metod ve kaidelerle “ispatlı din” haline gelerek Şuurlu İman haline dönüşecektir. Bu sebeple de artık sadece “inanılması gereken şeyler” değil, aynı zamanda “ispatı da mümkün şeyler” halini alacaktır. Şuurlu İnanç, dini ilim yolu ile ispat eder. “Din ilimdir” denilmesini mümkün kılar. Dine ilimdir demek ise, dinlere dinlik hassasını kaybettirir. Çünkü dinler ancak ilmî metodlarla, ilmen izah edilinceye kadar din halinde kalabilirler. Dinlerin dayanağı olan vahiy’in ilmî yollarla izahı ise; din devrini kapar ve Şuurlu İnanç yolunu açar.
[1] Eserin, manevî âlem tarafından verilmiş bulunan orijinal metnini
aynen nakletmek istediğimizden, bizlerce kutsal olan kimselerin
(özellikle peygamberlerin) isimleri öncesinde zikredilmesi gereken
“Hz.” ibaresini koyamamaktayız. Bu durum, o ululara saygısızlıktan
değil; manevî yüceliklerin, kendi vazifeli erlerinden bahsediş
tarzından ileri gelmektedir.
[2] realite: Her devirde, o devir için en doğru olarak kabul edilmiş ve benimsenmiş olan gerçeklerdir ki; bu gerçekler sürekli olarak tekâmül ederler, fakat zamanlarında “değişmeyecek gerçekler” addedilirler. Realiteler zamanla değişirler; bununla beraber, insanlar arasında aynı devirde dahi realite farkları vardır. [3] din devri: Kitapta sık sık bahsedilecek olan; “insanlığın peygamberler vasıtasıyla manevî âlemi öğrendiği” devir, “din devri” olarak isimlendirilmiştir. Din devriminin özelliği, peygamberlerin aracılık ettiği bilgilerin doğruluklarından, idrak edilemese dahi, şüphe edilmemesinin gerekmesi idi. Dolayısiyle din devrini takip eden devir, manevî bilgilerin akıl ve mantık yoluyla idrak edilerek benimseneceği Şuurlu İnanç adı verilen devirdir; yoksa din devri ifadesinin karşıtı olan “dinsizlik devri” değil! [4] inanç: Kişinin doğru olduğunu kabul ederek benimsediği gerçekler.. [5] teessüs: Kurulma; yerleşme; kökleşme. [6] arife: Bir olayın hemen öncesi; önceki gün. [7] teşevvüş: Zihinlerde “karmaşa” yaratılmışlık hali; karışıklık, bulanıklık. [8] mezcolma: Birbirine karışmış halde; girift olmal hali. [9] spiritizma; spiritüalizma: l9. yüzyıl ortalarında (1848’de) Amerika’da ortaya çıkmış, sür’atle Avrupa ve bütün dünyaya yayılmış olan; ruhlarla irtibat kurma tecrübelerine spiritizma adı verilmiştir. Eşyaların hareketleri, ses ve görüntü çeşitleri, ruh çağırma tarzları ve ruh karakterleri gibi konularda incelemeler yapılmış, açıklamalar getirilmiş ve birçok spiritizma kitapları yazılmıştır. Daha sonra, bu kanaldan, bilimin henüz açıklayamadığı, insanların da düşünerek erişemedikleri yüksek bilgiler alınmaya başlandı. Alınan bilgiler, insanlığın hayata bakış açısına yön verecek, beşeriyete yeni bir yaşam tarzı getirecek nitelikteydiler. Böylece, konusu ruh ve ruhsal olaylardan başlamış bulunan fakat gitgide genişleyen bir kavramlar sistemi ile yüksek hakikatlere; kâinat, kâinatlar, ruh, değer, varlık, Tanrı hakkında bilgi ve açıklamalara varan araştırma dalına spiritizma; bilgi alış çalışmalarına ise metapsişik (psikiloji ötesi) çalışmalar adı verilmiştir.
Spiritüalizma ise; bütün dinlerin, ruh felsefelerinin, tasavvufun, teozofinin, spiritizmanın, kısaca; maddeciliğin karşıtı olan bütün doktrin ve inanç sistemlerinin hepsine birden verilen genel isimdir. Ruhun veya canlılığı tezahür ettiren gücün, maddeden veya vücuttan ayrı manevî bir cevher olduğunu kabul eden her inanç, mezhep ve yol spiritüalisttir. Ruhsal iyiliklere, manevî değerlere ve sevgiye, madde kıymetlerinin üzerinde yer veren hayat tarzı ise spiritüalist yaşayıştır. [10] Dr. Bedri Ruhselman: (Doğum 1898; Ölümü 18 Şubat 1960, Saat 21.10). – RUH VE KÂİNAT; İstanbul 1946 – RUHLAR ARASINDA; İstanbul 1948 – ALLAH; İstanbul 1950 – MEDYUMLUK; İzmir 1952 (1951 yılında I.S.F. Stockholm Kongresi’ne “The Mediumship” adı altında tebliğ olarak hazırlanmıştır). – MUKADDERAT VE İCABAT; İstanbul 1953 – ........ ve yukarda bahsi geçen, hayatının son yıllarında hazırlayarak ilerde yayınlanmak üzere notere bıraktığı SON KİTABI. [11] liyakat: İyi ve doğru olduğuna inanılanları yapmak doğrultusunda gösterilen çaba, sabır, irade ve çalışma neticesinde değer kazanarak lâyık olma. [12] Sokrat (Socrates): Düşüncenin babası olarak vasıflandırılan, büyük Yunan filozofu. M.Ö. 470 tarihinde Atina’da doğdu 399’da öldürüldü. Hayatında hiçbir eser yazmamıştır. Öğretilerini talebelerinin eserlerinden anlıyoruz. Eflatun (Platon) diyaloglarında, hayranı olduğu üstadının ağzından onun düşüncelerini dile getirmiştir. Xenophon da çeşitli eserlerinde Sokrat’ın düşüncelerini oldukça doğru olarak nakleder. Yunan filozofları, her şeyi öğrenmek istiyorlar, âlemi ve âlemin kaynaklarını, mukadderatını açıklamaya çalışıyorlardı. Sokrat ise, insanın başka şeylerle uğraşacak yerde kendisiyle meşgul olmasını istiyor, kısaca; felsefeyi gökten yere indiriyordu!.. Çok sevdiği gençliğe, teorik olmaktan çok, pratik ahlâk telkinlerinde bulunuyordu. Daima halkın anlayabileceği örnek ve karşılaştırmalarla dolu, hattâ alaycı ve şakacı konuşmalar yapar; halkı düşünmeden kabul edilmiş dağınık ve adi fikirlerden kurtarmak için çaba sarfeder, düşünceyi geliştirmeye çalışırdı. (Ayrıntılı bilgi için bakınız; Ek, sayfa 1). [13] İbrahim Peygamber: Din kitaplarında adı geçen eski peygamberlerin büyüklerindendir. Milattan 1900 yıl önce Fırat ve Dicle arasında (muhtemelen Urfa’da) doğduğu ve 175 yaşında iken Kudüs civarında ölerek Halilürrahman kasabasına gömüldüğü rivayet edilir. Zalim Babil hükümdarı Nemrut’la Allah yolunda yaptığı mücadelelerden dolayı kendisine “Halilullah” (Allah’ın dostu) denmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bakınız; Ek, sayfa V). [14] putlaştırma (put): En ileri manada; insanların etraflarında bulunan eşya ve varlıklardan bazılarını Allah sanmalarıdır. İlâhî duyguları az çok hissetmeye başlamış olmakla beraber yeterli olmayan bu hissedişin, objektif izlenimlerin tesir ve hâkimiyeti altında kalması sonucu ortaya çıkan bu hal esasen kötü maksatlı değildir. Çünkü her insanın tekâmül derecesiyle orantılı olarak, Allaha yönelebilme kudret ve takat derecesi değişiktir. Ruh seviyesi, görgü ve tecrübelerle yükseldikçe, idrak derecesi de yükselecek; idraktaki bu yükseliş ise ilâhî duygu ve değerleri yükseltecektir. Ruhun anlayış kabiliyet ve kudreti yükseldikçe kıymet verdiği ilâhî değerler de, somut olan eşya. şekil ve âdetlerden; soyut olan manevî duygu ve mefhumlara doğru yükselme gösterir. Bir çocuk için yegâne kıymetler; elinde tuttuğu renkli oyuncaklar, güzel sesli aletler ve tatlı sekerler iken, büyüyünce sevgi, sadakat, vefa, ahlâk, fedakârlık (özveri) gibi manevî duygu ve mefhumların kıymetine yükselmesi bu konuda bir misal olabilir. Kısaca, ilâhî ve kutsal’ı, Allah’a götüren’i, kişide, şekilde, giyimde, sakalda, herhangi bir eşyada veya bazı sayı ve yönlerde aramak, maddî olmayan manevî değerleri, ancak maddenin izahı olan şekil, sayı ve yönlerin içinde aramak demektir. Bu saplantılar içindeki kişi için ise, saplantıda olduğu o eşya, o renk, o âdet, o kişi; putlaştırılmış olandır, puttur!.. “Surette kalırsan putperestsin. Her şeyin suretini bırak, mânaya bak.” MEVLÂNÂ (Mesnevi-Cilt 1, beyit 2893. Milli Eğitim Basımevi 1966, İstanbul.) [15] “Kâbe-put” için bakınız; Ek, sayfa V. Şuur İnanç I ; Bölüm 2
BİRİNCİ BÖLÜM
7.
“ALLAH NE TEKDİR, NE DE ÇOKTUR;
O HAŞMETİ İZAHLA TAHDİDE İMKÂN YOKTUR.”[1]
İnsanların sonsuzluklarla ifade ettikleri varlıklar,
mefhumlar, Tanrı için zerre dahi değildir. Tanrının muhteşem varlığını,
Tanrıdan başkasının idraki asla mümkün olamaz. O, adlandırılamaz,
sıfatlandırılamaz, tariflere sığdırılamaz!.. Tanrının büyüklüğü, kudreti,
kuvveti asla Tanrıdan başkası tarafından idrak edilemez, bilinemez,
anlaşılamaz. O’nu takdire, idrake, O’ndan başkası kadir olamaz.
O; ne tektir, ne çoktur, ne de her şeydir denilerek izah
olunamaz. O haşmeti takdire imkân yoktur, bu takdir kudreti ondan
başkasında bulunamaz.
Herkes Allah’ını erişebildiği veya O’nun bulunduğuna
inandığı yerde bulur ve bulduğunu Allah zanneder. Halbuki bulduğunu
sandığı, sadece onun Allah’ıdır. Asıl Allah’ı tasavvura dahi imkân yoktur.
O sanılan Allahlar ise çoktur.
8.
PLÂN
Allah, her şeyden evvel her şeyi ihtiva edecek plânın
dayandığı tek bir kanun vazetti.
Bu; basitlikte, hiçbir zaman tasavvur edilemiyecek
mükemmeliyette olan bir kanundur. Tanrının mükemmel bir eseri olan bu
kanun, hiçbir zaman sözle izah edilemiyecek ve asla tefekkürle ona
erişilemiyecektir. Tanrıyı nasıl ki izah etmeye imkân yoksa, kanununu da
kelimelerin, lisanın dar çerçevesine sokmaya asla imkân olmayacaktır.
O kanun, her şeyi ihtiva eden bir basitliktedir. Basit
oluşu, buna rağmen her şeyin esasını teşkil edişi, bütün tabiat
hâdiselerini izah eden kanunların hepsini ihtiva etmesine rağmen cüz’ü[2]
bulunmayışı, cüz’süz bir kül oluşu ve cüz’süz küllün her şeyi ihtiva
edişi; bu kanunun, sınırlı insan zekâsı ile kavranamıyacağının
delilleridir.
İşte; sonsuzlukları ihtiva eden basitlikteki bu kanun, her
şeyin esası olanı kapsamaktadır. Ve bu plânın tatbikine başlanması ile her
şey, yine o plânın esaslarına göre hâsıl olmuş (veya hâsıl olmaya
başlamış), yine o plândaki tekâmül yollarında ilerlemeye başlamıştır.
Bu plânın Tanrı tarafından vazedilişi ve tatbikine
başlanışı sonsuzluklarla ölçülemiyecek kadar eskidir. Tanrının bu kanunu
ezelden beri tatbik ettiğini ve her şeyin ebediyen bu kanuna göre tatbik
edileceğini kabul etmek, dar ve sınırlı olan insan zekâsı için en güzel
yoldur.
Mutlak, tek ve aklın alamıyacağı kadar basit olduğu halde
her şeyi ihtiva eden bu plân, insan idraki için, sonsuzluklarla dahi izah
edilemiyecek bir haşmettedir. İşte bu plâna da, kendisinden daha küçük
plânlar dahildir. Büyüğü, bir küçüğünü ihtiva eden plânlar sonsuza dek
devam ederler.
Misal olarak kâinatı ele alalım. Kâinat, bir üstün plân
olan kâinatları idare ve ihtiva eden plâna tâbidir. Kâinat plânına da
kâinatın sevk ve idaresine tâbi olanlar mensup bulunmaktadır ki buna da
misal olarak güneş ve benzeri sistemleri gösterebiliriz. Güneş
sistemlerine mensup olan gezegenler ve bu gezegenlerin bazılarına mensup
olan uydular vardır. Her gezegen veya yıldız bir gaye için yaratılmıştır.
Bunların her birinin plânları olup, bu plânlara, mensupları olan canlılar,
bedenli ve bedensiz varlıklar tâbidir.
Her yıldız veya gezegen; asıl varlık, ebedî varlık olan ruh
ve benzerlerinin imtihan[3]
olmaları ve bu imtihanlarda başarılı oldukları takdirde tekâmül
edebilmeleri için[4]
halk olunmuşlardır. İşte, imtihan edilecekler ve belirli bir zaman için
bedenli, maddeli (veya ne bedenli ne de maddeli olmadığı halde bazı
şeylerle serbestileri tahdit edilmiş) olarak bu yıldızlara (veya yıldız
halinde olmadıkları ve insanlarca bilinmedikleri için tasavvur
edilemiyecek halde bulunan) imtihan yerlerine sevk edilirler.
İşte bu yıldızlar ve benzeri tekâmül okulları, üzerinde
veya içersinde tekâmüle sevk edilmiş bulunanların serbestîlerini, hudut ve
imkânları ile sınırlandırırlar. Meselâ, dünyaya imtihana sevk olunan bir
insan, dünyada kaldığı müddetçe dünya imkânları içersinde hareket etmeye
ve yaşamaya mecburdur. Bir insan arzu etse de bin sene yaşayamaz veya
uzayda onbinlerce senelik yolculuktan sonra erişebileceği bir yıldıza
uçamaz. Bu misallerden de anlaşılacağı gibi dünya ve benzerlerinin
plânlarına tâbi olan, sadece bu yerlerde imtihan olanların cisimleridir,
ruhları değildir!..
Ruhların, tekâmülleri icabı, zaman zaman bir bedenle veya
benzeri herhangi bir şey ile serbestileri hudutlandırılır. Bu hali, ruhun
beden plânına tâbi olduğu mânasına asla almamak icab eder. Çünkü ruh,
asli plân kısımlarından herhangi birisine dahildir; halbuki bütün
maddeli varlıklar sadece tâli plân mensuplarıdır ki, zaman zaman
aslî plân mensubu olan ruhlar, tâli plânların (yani madde ve benzeri
tekâmül vasıtalarını ihtiva eden plânların) sınırlandırılmış imkânları
içerisine aslî plânları icabı dahil olurlar. Ve bir müddet için; meselâ
dünyada olduğu gibi bir ömür boyu dünya şartlarına uygun yaşar, dünya
imkânları ile imtihan olur ve tekâmül yolunda ilerlerler.
9.
MANEVÎ CAZİBE[5]
Manevî ve maddî varlıklar menşe’leri[6]
tarafından çekilirler. Akarsuların büyük su birikintilerine akmaları
gibi..
Her şey Tanrınındır ve Tanrıya uzaklıkları ne olursa olsun
idrakli veya idraksiz olarak ona yaklaşırlar. Bu yaklaşmayı temin eden, en
büyük manevî cazibe olan “Tanrı Çekimi”dir. Tanrıya uzakta bulunanlardan
en uzakta olanlar, bu cazibeye şuursuzca kapılırlar. Yaşarlar, ölürler,
tekrar doğarlar; bütün bunlar O’na yaklaşmak için olur.
‘Fakat O’na, yaklaşanlar, bu olanların asıl sebebinin ne
olduğundan ve tekâmülden haberdar olmadan, Allah’a uzanan yollarda ona
doğru emeklerler. Emeklerler de Tanrıya yaklaşmanın tekâmül, tekâmülün de
ona yaklaşmak için bir vasıta olduğunu bilmek istemezler.
Çok uzakta olanlar, ona yaklaştıkça her bakımdan tekâmül
ederler ve tekâmül ettikçe de ona yaklaşırlar. Allah’a daha yakın
olanlarda bu yaklaşış, yakınlığı oranında idraklidir. İdrak safhasına
girenler, mes’uliyet safhasına da girmiş olurlar. Mes’uliyet, idraka
denktir.
Allah’ı en az idrak edenler, O’nu en iyi tanıdıklarını
zannedenlerdir. O’na iyice yaklaşan varlıklar ise, O’nun büyüklüğünü idrak
etmenin asla mümkün olamıyacağını idrak edebilenlerdir!..
O’na yaklaşıldıkça cazibesinin tesiri artar ve kendisine
daha kuvvetle çeker. Bu arada cazibe ile orantılı olarak imtihanlar da
artar ve bu imtihanlar Allah’a idrakle yaklaşmakta olan varlığı aksi
istikamete çekerler. İşte, idrakle Tanrıya yaklaşanların bu imtihanlarda
muvaffak olmaları, zorlukları (Tanrıya yaklaşmakta olanın yapması icab
eden şekilde) bertaraf ederek O’na doğru yoluna devam etmesi gerekir. Bir
an gelir ki, o varlık imtihanları arkada bırakır ve sadece o büyük
cazibeye kapılarak O’na yaklaştıkça yaklaşır. İşte; en yüksek varlıklar,
O’na yaklaştıkça yaklaşan varlıklardır.
Allah’a yaklaşmak demek; meçhulleri çözmek, hakikatleri
görmek, hakikî aşka, sevgiye, iyiliğe ve insan idraki ile düşünülemiyecek
imkânlara erişmek demektir
Tanrıya sür’atle yaklaşılacak yolun başlangıcı ise; O’nun,
bütün idrak kabiliyetlerinin üzerindeki büyüklük ve güzelliğini idrak
edebilmektir. Bu ise, O’nu sıfatlandırmaktan, isimlendirmekten kaçınmakla
ve sayı ile de izah edilemiyeceğini bilmekle başlar.
O varlıklarına bahşettiği kabiliyetlerle idrak edilemiyecek
bir büyüklüktür. Belki büyüklüğünü biraz olsun idrak edebilen ve
edebilecek olan varlıklar vardır. İşte o varlıklar, ancak; O’nun
büyüklüğünün, idrak edilemiyecek bir büyüklük olduğunu idrak edebilen
varlıklardır. Artık, O’na bedensiz ve imtihansız sür’atle yaklaşmak
imkânına sahip olmaya namzet varlıklardır. İmtihanlarda çok dikkatli
olmaları icab eden, yükseldikleri yerden düşmemek için idraklerini
kullanarak bu imkâna ulaşacak namzet varlıklardır.
10.
İNSAN
İnsan; kendisi kadar, etrafındakileri de bilmeyen dünyanın
en tekâmül etmiş mahlûkudur.
11.
TEKÂMÜL VE TOPLUM KURALLARI
İnsanlar, dünyaya tekâmül edebilmeleri için sevk edilirler.
Dünya ise insanları imtihana yarayan birçok imkânlarla doludur. Bir
toplumun iyi kabul ettiği şeyleri yapmak, fena kabul ettiklerini yapmamak
lâzımdır. Yapılmaması icab edenleri yapanları evvelâ ait olunan toplum,
sonra da İlâhî Kanun cezalandırır.
Yapılması ve yapılmaması icab eden şeyleri birbirlerinden
ayıran sınırı ise o devrin anlayışı, görüşü çizer. Bu sebeple, bin sene
evvel suç addedilmeyen bir şeyin, bin sene sonra suç addedilmesi pek
tabiîdir. Çünkü bin senede dünya tekâmül etmiş ve dünyaya tekâmüle
sevkedilenler ise bin sene evvelkinden çok farklı ve tekâmül etmiş
durumdaki bir dünyada yaşamak imkânını bulmuş kimselerdir.
Her toplum kendi kudretine göre iyiyi ve fenayı ayırdeder,
toplum fertlerinin de; o toplumun anlayış kabiliyeti ile bizzat tasdik
ettiği iyiyi yapması, fenayı ise yapmaması icab eder. Toplumlar ise, bütün
fertlerini o toplumun ihtiyaçlarından doğan kanunlara itaate mecbur
tutarlar ki bu, tekâmül prensipleri icabı gayet doğrudur. Çünkü madem ki o
toplum kendi anlayış kabiliyetine göre bir yol seçmiştir ve iyiyi, kötüyü
yanlış dahi olsa tesbit etmiştir; o yol, o toplumun yürümesi icab eden
yoldur.
İnsanların yapmış oldukları kanunlar, o insanların idrak
kabiliyetlerinin ürünüdür ve aynı zamanda, o idrak seviyesindeki bir
toplumun itaat etmesi icab eden esasları ihtiva eder. Bu sebeple, toplum
düzenlerinin sürekliliğini temin eden kanunlara uymak, Ebedi Kanuna uymak
demektir.
12.
ASLÎ PLÂN
Aslî plân, ancak Tanrının bilebileceği kadar eski bir
zamanda, Tanrı tarafından vazolunan ilk ve her şeyi ihtiva eden plândır.
Bu plâna en yakın olan, plânlar, sadece yüksek manevî
değerleri içeren plânlardır ki; bir yüksek manevî değere, ona en yakın
manevî değeri içeren plân tâbidir. Ve bu manevî değerler, azala azala tâli
plânların başladığı yere kadar uzanır.
Tâli plânların ilk başlangıç noktası (yani en yüksek tâli
plân), en aşağı değerdeki aslî plândan sonra başlar. En yüksek değerdeki
tâli plân, en aşağı değerdeki aslî plâna tâbidir. En yüksek değerdeki tâli
plân, en az madde içeren tâli plândır. Tâli plânlarda madde değeri
arttıkça plân değerinden kaybeder.
Görülüyor ki; en yüksek madde değerine sahip tâli plân, en
az manevî değeri olan aslî plâna tâbi imiş ve en yüksek değerli tâli
plânın başladığı yerden de madde başlıyormuş. Şu halde, madde ilminin ilk
ve ana kanununu yazabiliriz:
Maddenin menşei manevî değerlerdir.
En yüksek aslî plân, en yüksek manevî değerlere sahip
bulunan plândır. En alçak değerli aslî plânlardaki manevî değerler,
(sadece manevî değerler içermesine rağmen) en yüksek aslî plânlardaki
manevî değerlerle mukayese edilemiyecek kadar kabadır. Ve manevî
değerlerin daha da kabalaşmasından ilk ve en basit madde hâsıl olmuştur.
Şu halde; “madde, manevî değerlerin kabalaşmasından hâsıl
olmuştur” diyebiliriz. Böylece aslî plânların bittiği yerden tâli plânlar
başlarlar ki; “tâli plânlar, aslî plânlara tabidirler ve aslî plânlar
tarafından sevk ve idare edilirler” esasını vazedebiliriz.
13.
İDRAK
Dünyada elde edilebilecek en büyük kazanç idraktir, idrakin
arttırılmasıdır. İdrak, tekâmül edildikçe yükselir. Yükselen idrak ise
vicdana tesir eder ve o ruha, evvelce hissedemediği birçok yeni
mes’uliyetler yükler.
Dünya hayatını kaygısız, dertsiz; bunun için de idraksiz
geçirmek isteyenler olabilir. İdrakin omuzlara yüklediği mes’uliyetler
ağır gelebilir. Fakat idraksiz bir hayatın sıkıntısı, gayesizliği, hiçbir
zaman idrakin omuzlara yüklediği mes’uliyetlerden hafif değildir.
Mes’uliyetten kaçanlar kendilerini yeknesaklık içinde bulurlar.
Dünya, tekâmül gayesiyle halk olmuş, kül[7]
halinde birçok tekâmül vasıtalarına sahip bir okuldur. Bu okulda tekâmüle
sevk edilenler arasında, idrak ettikleri halde sırf rahatları kaçmasın
diye idraklerine ayak uydurmayanlar, Mutlak Kanun esaslarına karşı
koyanlardır. Böylelerinin hariçten rahat gözüken hayatları, aslında binbir
dert ve sıkıntı ile örtülüdür. Açılan idrak ve vicdanlarını madde tesiri
altında körletmek isteyenlerin asıl körlettikleri şey kendi ebediyete
doğru uzanan istikballeridir.
Bir insanın eğer idraki açılmışsa, ne kadar isterse istesin
onu körletemez. O, idrakine rağmen ona aykırı istikamette yürürse, o
idrak, onun dışardan güzel gözüken dünya hayatını cehenneme çevirir ve o,
bir dünya hayatı boyunca, gafilce maddesine ve egoizmine bağlı kalmasının
cezasını azap ve sıkıntılarla öder.
İnsan, gelişen idrakine uyar, onu daha da gelişmesini
mümkün kılarsa; ilerleyebilir ve normal tekâmül yolu istikametine idrakla
yönelir. İdrak, insaniyeti ilerletecek, ilerleyen insaniyete ise lâyık
olduğu hakikî refah ve saadetin anahtarlarını verecek olandır.
İdrak ve vicdanını frenleyerek fenalıklarına devam edenler,
sür’atle ilerleyen bir arabayı frenleyenlere benzerler ki, bundan en fazla
frenlenen araba zarar görür.
İdrak, bir insanın dünyada elde edebileceği en büyük
mükâfattır ki, bu mükâfatlar birbirlerini takip ederler. İdraki daha
yüksek idrakler kovalar. İdrak edilenin tatbiki ise ona düşen vazifedir;
bu vazifenin ifası ise onu yükseltendir.
14.
İDRAK
“Yaşadığını idrak”le, “neden yaşandığını idrak” arasında
çok fark vardır. İnsanlar yaşadıklarını idrak ederler, fakat neden
yaşandığını idrak seviyesine henüz yükselmemişlerdir.
15.
İDRAKLİ VE İDRAKSİZ TEKÂMÜL OKULU: DÜNYA
Manevî değerlerin madde üzerindeki hâkimiyetinden hâsıl
olan enerji ve kudreti, idrakli olarak kullanma zamanı gelmiştir!..
Artık, âtıl ve mistik havadan sıyrılacak, manevî değerleri
maddeye hâkim kılacak ve bütün çalışmalarınızda yardımlarımızı
yanıbaşınızda bulacaksınız.
Biliniz ki; harp, tahrip ve sair.. sizlere hoş görünmeyen
her şey, tekâmül için tıpkı barış ve inşa[8]
kadar lüzumlu faktörlerdir. Unutmayınız ki, dünya imtihanları ancak olumlu
ve olumsuzların mevcudiyeti ile kaimdir[9].
Buna rağmen, çalışmalarınız daima olumluya yönelik olacak, fakat
alacağınız sonuçları ve bulacağınız imkânları olumsuz yollarda kullanmak
isteyenler de bulunacaktır. Bu takdirde üzülmeyecek ve yolunuza devam
edeceksiniz.
Vazifeniz; fenayı yok etmek ve iyiyi fenalıkların yerine
ikame etmek[10]
değildir! Fena yok olursa, dünyanın lüzumu kalmaz! Kâinatta da tatbik
edilen sistem budur. Gaye, fenalıkları kaldırmak değil, aksi değerlerle
imtihan usulünde idraklı tatbikattır.
Dünya, mevcut tekâmül okullarının ne en gerisi, ne de en
tekâmül etmişidir. Zaten tekâmül, çoğunlukla çeşitli okullarda olur ve
bütün bu okullar ise kâinata değil kâinatlara serpilmiştir. İşte dünya
bunlardan biri ve idrakli tekâmül’ün başladığı çok mühim bir
okuldur. Dünyayı diğer okullardan ayıran da budur. Çünkü birçok okullarda
sadece idraksizce “otomatik olarak” tekâmül edilir. Birçoklarında ise
tekâmül idraklidir. Dünya ise, her iki tarzda tekâmülü ihtiva eden, ender
ve zor imtihanları olan bir okuldur.
Dünyada idrak, insanlara, “idrak edildiği oranda”
mes’uliyet yükler. Bir şeyin idraki; o şeyin mes’uliyetini yüklenmektir.
İşte dünya sizinle “idrakli ve şuurlu tekâmül” devresine girecektir!..
Yapılacak iş; iyiye teşvikten çok, idrake teşviktir. İyiye
teşvik, hiç şüphesiz ki tekâmül yolunda idrakle ilerleyenlerin üzerinde
duracakları noktadır. Fakat bu aşamaya erişmemiş bulunanları iyiye
zorlamak, sadece onları tekâmüllerinden alakoyar. Yapılması icab eden
fenalıklar yapılmalı, lüzumlu olan dersler alınmalıdır. İyi yola
gidecekler, sadece iyi yolu tekâmül ederek hak edenler olmalıdır.
16.
PLÂNLARIN TATBİKİ (TATBİKAT)
Bir şeyin merkezi denince, insanların aklına o şeyin ortası
gelir. Dairenin merkezi, şehrin merkezi gibi... Plânların tatbikatını yani
her şeyin oluşunu izah ederken, insanî görüş ve anlayışın üzerindeki bir
idrakle bir merkez düşünmek icab etmektedir. Bu öyle bir merkezdir ki, her
şeyin dışındadır ve her şeyi ihtiva eder. Şeklen insanların “çevre”
dediklerine uyan, bir dairenin çevresi gibi.
Bir an için dairenin çevresini merkez olarak tasavvur edin.
Bu merkez, dairenin işgal ettiği bütün alanı çepeçevre içersine
almaktadır, fakat asla çevre değildir. Çünkü çepeçevre içersine aldığı
daireye rağmen tek bir şeydir. İhtiva ettiği büyüklüğe rağmen tek bir
noktadır. Şimdi bu basit olmasına rağmen idraki zor misali genişletelim:
Sonsuzluklarla asla ifade edilemiyecek büyüklükleri ihtiva
eden; manevî, maddî bütün mevcudiyetleri çepeçevre kucaklayan ve bu
çepeçevre kucakladığı sonsuzlukların en ufak noktalarına, zerrelerine
kadar nüfuz ve kontrol eden, hiçbir şekilde izahı, hattâ tasavvuru mümkün
olmayan bir kudret, bir büyüklük, bir haşmet düşünelim; ve bu izahı
imkânsızı, insaniyetin mahdut hudutları içersinde ifade edebilmek
gayesiyle, ona ALLAH diyelim.
İşte, her şeyin haliki ve her şeye muktedir olanın, bir an
için her şeyi kucaklamış bulunduğunu tasavvura çalışalım ve bu anlaşılması
ve anlatılması imkânsız büyüklüğü, her şeyi ihtiva, idare ve halk eden,
tarifi imkânsız bir kudret ve haşmet merkezi olarak tahayyül edelim.
Bu merkezden içe doğru inelim ve dışta olan merkezde de
Mutlak Plânın esasının bulunduğunu bir an için tasavvura çalışalım. İşte
bu hakikî ve aklın alamıyacağı, hiçbir şekilde ifade edilmesine imkân
olmayan merkezden; (ki bu mutlak merkez’dir ve her şey mutlak merkez
tarafından çevrilmiş ve kuşatılmıştır) tıpkı bir dairenin çevresinden
merkezine doğru uzanan hat üzerinde ve dairenin ortasına yaklaşacak yönde
uzaklaşalım. Düşünülemiyecek haşmetteki bu merkezden, sonsuzluklarla
ölçülmesine imkân olmayan bir mesafenin katedildiğini farzedelim.
Bu hat üzerinde ilk karşılaşılacak plân, yani mutlak
merkeze en yakın olan plân gelir ki; bu plân en yüksek manevî değerleri
ihtiva etmekte ve vasıtasız olarak, doğrudan doğruya mutlak merkez
tarafından idare edilmektedir. Bu plânda en yüksek manevî değerler ve
varlıklar bulunur. Bu plân mutlak merkezle doğrudan doğruya irtibatta olan
tek plândır. Diğer plânlar, bu plândan idare edilirler.
Bu en yüksek plânı, yine, yüksek manevî değerler ihtiva
eden diğer plânlar takip ederler. Bu plânların her biri, her bakımdan,
insanî imkân ve ölçülerle asla izah edilemiyecek büyüklük ve
azamettedirler ve sadece manevî değerler ihtiva ederler. Bu plânlarda
maddeden eser yoktur.
İşte sadece yüksek manevî değerler ihtiva eden bu
plânlardan inildikçe yani mutlak merkezden uzaklaşıldıkça, manevî değerler
kabalaşır ve bu kabalaşma en son manevî plânda son haddini bulur. İşte bu
son plân, aslî plânların en sonuncusudur ve bundan sonra tâli plânlar
başlarlar.
Tâli plânları aslî plânlardan ayıran en büyük ve
ehemmiyetli unsur; madde tezahürleridir. En yüksek tâli plân, en son aslî
plândan sonra gelen plândır. Talî plânlar da aynı aslî plânlar gibi
birbirlerini takip ederler ve tâli plânların da mutlak merkezden
uzaklıkları oranında madde değerleri artar, ağırlaşır ve hakikî değer olan
manevî değerlerinden kaybederler.
Aslî plânlara insanî idrak kabiliyeti göz önünde tutularak
madde ihtiva etmemeleri bakımından hiçlikler denilir. Talî plânlar ise,
ihtiva ettikleri maddenin vasıflarına göre değerlendirilirler ve ifade
edilirler.
17.
İNCELEMEDEN REDDETMEK
İspat edilemiyen bir şeyi incelemeye daha lüzum görmeden
reddetmek, insaniyete hiçbir şey kazandırmaz.
Tarih, başlangıçta reddedildikleri halde sonradan ilim
tarafından kabul olunan misallerle doludur. Bir şeye “olmaz” demek, o şeyi
ilme dayandıramamaktan ileri gelir. İlim ise daima tekâmül eder ve “olmaz”
denilenlerin olması ile ilerler!
18.
HER ŞEY SÜBJEKTİF’DİR[11]
Sağır sesleri duyamaz fakat sağır olmayanlar o sesleri
duyar. Kör görmez fakat kör olmayanlar onun göremediklerini görürler.
Sağır için ses, kör için maddî renk, ışık ve parlaklık yoktur. Fakat
hakikatte onlar için olmayanlar, diğerleri için mevcuttur.
Herkes kendi dünyasında yaşar. Bu dünya herkes için başka
başkadır. Fakat hakikat, kimsenin gördüğü, bildiği, sandığı şekilde
değildir. Her şey titreşimler sonucu ve titreşimlerden hâsıl olur.
Hakikatte ne duyulduğu gibi bir ses, ne ışık ve renk vardır. Sadece,
onları öyle gösteren sebepler, titreşimler, tesirler mevcuttur.
19.
MANEVÎ HAFİFLİK
Aslî plânlar, mutlak merkeze yakınlıkları oranında
değerlidirler ve aynı oranda hafiftirler. Bu hafiflik manevî hafifliktir
ki, tam mânası ile izaha imkân yoktur. Bu hafifliğin madde hafifliği ile
hiçbir alâkası yoktur ve hiçbir dünya ölçüsüne vurulamıyacak hafifliktir.
Buna rağmen, bazı hallerde madde ağırlığına benzer şekilde tezahür
etmektedir. Burada bu hafiflikten bahsetmenin sebebi, aşağıda vereceğimiz
misal içindir:
Mutlak merkezden, ilk var olması icab eden esaslar, tıpkı
bir avuç dolusu muhtelif ağırlıktaki maddelerin fırlatıldığı gibi
fırlatılmıştır. Elle aynı anda, aynı istikamette fırlatılan maddelerden en
hafiflerinin en yakına, ağır olanlarının da uzağa düşmeleri gibi; hepsi
ağırlıkları oranınca uzaklaşmışlardır. Bu kolay anlaşılan misalde en hafif
maddelerin merkeze yakın yerlere düşmeleri hali, manevî değerlerin de
hafiflikleri oranında mutlak merkeze yakın olmalarına benzetilebilir.
İşte bu misali verebilmek için, manevî değerlerin fazlalığı
oranında hafif olmasını kabul ettik. Hakikatte manevî değerlerde,
insanların idrak edecekleri şekilde ne ağırlık, ne de hafiflik mevcuttur.
Manevî değerleri ölçen ölçüler, insanların bilmedikleri ve idrak
etmelerine imkân olmayan bir ölçüdür ki, izahı asla mümkün değildir. Çünkü
bu hal, hiçbir madde tezahürü olmayan manevî değerlerin ölçülmesi hali;
kısaca, manevî değerlerin, manevî değerlerle ölçülmesi keyfiyetidir. Bu
şekilde ölçüye vurulan manevî değerlerin yükseklikleri oranında hafif
olduklarını kabul edersek, en hafif manevî değerlerin mutlak merkeze en
yakın yerlerde olduğunu görürüz. “Manevî değerler, ancak manevî ölçülerle
değerlendirilebilirler” hususunu unutmamak ve buradaki “hafiflik” sözünün
sadece izah için kullanılan mecazî bir oran olduğuna dikkat etmek icab
eder.
İşte en yüksek manevî değere sahip olan aslî plân, mutlak
merkezin; en yakınında, en az manevî değere malik olan aslî plân ise
mutlak merkeze en uzakta olmak üzere sıralanmışlardır.
20.
MAL, MÜLK, MADDE
İmtihan olan insan, dünya hayatında en çok madde ve cinsî
eğilimler peşinde koşar. Bu iki şey, dünya imtihanının en mühim iki
vasıtasıdır.
Tanrı plânına göre; mal sahibi olanlar ve kolay kazananlar,
daha çok madde ile denenmek ihtiyacında olanlardır. Tekâmül etmiş ruhlara
sahip bulunanların kolay madde elde edememeleri, hattâ mevcut servetlerine
dahi sahip olamamaları onların tekâmül plânları icabıdır.
21.
DÜNYADA “ZIT DEĞERLERLE”
İMTİHAN
Dünya, zıt değerlerle (olumlu ve olumsuzlarla) denenen bir
imtihan yeridir. Dünyanın en tekâmül etmiş ruhları insan şeklindedir.
İnsan ise bir “tam” değildir. Kadın ve erkek halindedir. Bu, ruhî olgunluk
eksikliğinin madde üzerindeki tezahüründen başka bir şey değildir. Daha
üstün tekâmül okullarında cinsiyet farkı olmaksızın tekâmül edilir.
Dünya, bu okullara giden yoldur. Lüzum hâsıl olunca dünyaya
gelen yolları ve dünyadan giden yolların eriştikleri noktaları izah
edeceğiz... Bu bakımdan, dünyada gereken tekâmül devrelerini geçirmemiş
olanlar, maddesiz hayata intikal edemezler[12].
Dünyadan göçtükten az bir zaman sonra daha yüksek okullarda madde ve
benzeri vasıtalarla fakat (+) ve (–) siz olarak denenilir.
Dünyada bulunan ve bu devreleri geçiren fakat vazifeli
olarak tekrar dünyaya inenler, bu sıraya uymaz, işleri bitince aslî
yerlerine dönerler. Dünyada kaldıkları müddetçe de aynı dünyadakilerinkine
benzer bir hayat sürerler.
22.
İNSAN YARIMDIR
İnsan tam bir yarımdır. Erkeği kadın, kadını erkek
tamamlar. Bu tamamlanıştan ise yeni yarımların hâsıl olması sağlanır.
23.
ŞEHVET
Şehvete düşkünlük ânı, insanın diğer yarısına düşkünlük
ânıdır.
24.
TÂLİ PLÂNLAR
Tâli plânlar, aslî plânların bittikleri yerden başlarlar.
Ve ilk tâli plân, en son aslî plânın kabalaşmış manevî değerlerinin daha
da kabalaşmasından hâsıl olan, ilk madde zerreciklerinin başladıkları
yerden başlar.
İnsanî idrakle, her bakımdan sonsuzluklar üzerindeki
sonsuzluklarla tasavvur edilebilecek ilk tâli plân (yani manevî değeri en
yüksek tâli plân); maddelidir ve akılların alamıyacağı boşlukları
doldurur.
Bu muazzam boşlukta; kâinatları da ihtiva eden, insanî
idrakle sonsuzluklar arzeden ve sonsuzluklarla bile izahı mümkün olmayan
büyüklüğün içersi; ilk tâli plâna göre çok daha ağır ve fazla madde ihtiva
eden, ser denilen çok ince bir madde ile doludur.
Serin içersinde de kâinatlar bulunmaktadır ve her kâinatı
dolduran ince madde, maddî ve manevî değerleri bakımından diğerlerinden
farklıdırlar. Kâinatların esas maddesindeki bu farklar, kâinatlar
arasındaki farkları meydana getirir.
İşte dünyanın mensubu olduğu güneş sistemini, diğer güneş
sistemleri ile birlikte ihtiva eden kâinatı, diğer kâinatlardan ayıran;
esîr denilen çok ince bir maddedir. Esîr, dünyanın da tâbi olduğu kâinata
ana hususiyetlerini veren manevî, maddî bileşikli çok ince bir duman
halindedir ki, insanlar bu maddenin ancak mevcudiyetini
hissedebilmektedirler. Kâinatlara, içersinde bulunan güneş sistemleri,
güneş sistemlerine de bu sistemlerin gezegenleri, o gezegenlere de uydular
ve gezegenlerde bulunan canlı, cansız her şey tâbidir.
Burada, insanları teşevvüşe düşürecek bir nokta vardır ki,
tarafımızdan izahı icab etmektedir:
Maddî değerin artması, manevî değeri eksiltir demiştik.
Görünüşe dünyadan çok daha büyük olan güneşin daha az manevî değere malik
olması icab ederken; kendisinden madde bakımından çok küçük olan dünya ve
diğer gezegenlerin, ilk bakışta, manevî değerlerinin güneşten fazla olması
gerekir gibi gözükmektedir. İşte konu; maddî değeri fazla olması sebebiyle
manevî değerinin az olması icab eden güneşe, daha fazla manevî değeri olan
dünya ve benzerlerinin tâbi oluşu hadisesidir:
Asıl değer manevî değerdir. Kâinatı dolduran esas madde ise
kâinatın değerini gösterir. Ve her şey bu esas maddeden hâsıl olmuştur.
Koca bir kâinatta o kâinatı dolduran maddenin esasından oluşan maddelerin
iki türlü değerleri mevcuttur. Birincisi, manevî değerleridir ve bu değer
madde değerleri ile ters orantılıdır. İkincisi de madde değerleridir ki;
işte mevcut ilim bu esas üzerine kurulmuştur
Maddî değeri fazla olan güneş maddî tesirleri ile, daha az
madde değeri olan gezegenleri kendisine tâbi etmektedir. Bu hal Mutlak
Kanun icabıdır. Maddenin başladığı yerde maddî ölçüler başlar ve madde,
büyüklüğü ve kudreti oranında tesirler icra etmeye başlar. Bu hal, manevî
değerlerin çok azaldığı yerden, yani tâli plânların başlaması ile başlar
ve manevî değerlerin azalması oranında artar.
Bu artış, maddeye olan alâkayı ve maddenin ehemmiyetini
artırır. Madde ise manevî tekâmül için en esaslı imtihan unsurudur. Ve bu
sebeple en çetin imtihanlar, maddenin en kuvvetli gözüktüğü yerlerde olur.
Manevî varlıklar bedenlendirilerek madde içersine sevk edilir ve madde ile
imtihan edilirler.
25.
TEKÂMÜL VE HAK
İnsanların ayrı ayrı haklara sahip olmaları, tekâmül
seviyeleri ile alâkalıdır. Tekâmül ise iki şekilde tezahür eder. Bunlardan
birincisi esas olan tekâmüldür ki, buna Tanrıya yaklaşış diyebiliriz. Bir
de “dünya hayatı boyunca tekâmül” vardır ve bu, o insanın dünyadaki
başarıları ile alâkalıdır.
Dünya hayatına tesir eden en mühim faktör, o insanın
geçirmekte olduğu imtihanlardır ve çok defa, dünya imkânlarını o insan
için güçleştirici mahiyettedirler. İşte insan bunlarla mücadele ederek hem
ebedî tekâmülünü geliştirebilir, hem de dünya imkânlarından daha güzel
faydalanabilir. Dünya imkânlarını elde etmek için insaniyetin girişmiş
olduğu faaliyet, hakikatte ruhun tekâmülü içindir.
İşte bu sebeplerle her insan ayrı bir hakka sahiptir.
Toplumlar ise, istedikleri kadar her insana “aynı hakları tanımak”
imkânlarını vermeye çalışsınlar, bunda başarılı olamayacaklardır. Hak
tanınmaz, fakat hak edilir.
26.
SEYYAL
Maddeler seyyalleştikçe[13]
manevî değerleri artar. Yani cisimler hafifleştikçe manevî değerleri
artar, maddî değerleri ise eksilir.
27.
TÂLİ PLÂNLAR
En yüksek değerli tâli plân, manevî değeri en yüksek olan
tâli plândır. Şu halde bu hakikat:
Bir tâli plânın hakikî değeri;
manevî değeri ile doğru,
maddî değeri ile ters orantılıdır.
şeklinde izah olunur. En yüksek tâli plândan da aşağılara
doğru gidildikçe madde değerinin artması oranında plân manevî değerinden
kaybeder ve en aşağı plânda ise pek az manevî değer bulunur. En aşağı tâli
plânda bile manevî değer mevcuttur.
Şu halde canlı cansız, bedenli bedensiz, gözüken
gözükmeyen, hissedilen hissedilmeyen, özetle; her şeyin terkibinde hakikî
değeri oranında manevî değer mevcuttur ve manevî değeri olmayan madde
yoktur.
28.
MADDE
Dünya hayatı, madde ile kaimdir[14].
Madde, dünya hayatının en mühim imtihan vasıtasıdır[15].
İnsanlar insan olarak yaşadıkları müddetçe, varlıklarında madde taşımaya
ve madde ile imtihan olunmaya mecburdurlar. Sadece insanlar değil, her
imtihana sevk edilen varlık, ister dünyada ister dünya benzeri bir yerde
olsun, muhakkak madde veya tarifi ve görünüşü maddeye uymadığı halde
imtihanlarda maddenin yerini tutan vasıtalarla imtihan olunurlar.
Manevî değerlerin kabalaşmasından hâsıl olan maddeler,
manevî değerlerinin azalması oranında karışık bir manzara arzederler.
Madde, imtihan vasıtası olmasından ve iyi kullanıldığı takdirde birçok
faydalar temin etmesi bakımından değerli bir şeydir.. Maddeyi lehine veya
aleyhine kullanmakta, insanlar, Mutlak Plân icabı serbest
bırakılmışlardır.
İşte maddî değerler arttıkça manevî kıymetinden kaybeden
manevî değerler ihtiva eden ve mevcudiyetinde sonsuz derecede hâsıl
olmuştur. Bu hâsıl oluşun sebebi ise manevî değerlerin son derece
kabalaşmasıdır. İlk tâli plân, tâli plânlar içinde en yüksek manevî
değerler ihtiva eden ve mevcudiyetinde sonsuz derecede az miktarda madde
bulunan plândır. Bu plânın da kendi içersinde kademeler ve mertebeler
mevcuttur. İşte en son mertebede bu ince varlık iyice kalınlaşır ve bu
kalınlaşmanın tesiri ile kâinatları ve kâinatların mensuplarını hâsıl eden
maddenin esası hâsıl olur ki, buna misâl olarak ser ve benzerlerini
gösterebiliriz.
29.
BENLİK
Benlik iddiasında bulunan bir insan, kendi kendisini
aldatan ve öğrenmesi icab eden şeylerle kendisi arasına bir duvar çeken
zavallıdır.
Kendisini diğer insanlardan değerli bulan insan,
değersizliğinin dahi farkına varmaktan âcizdir. Kendisini değersiz bulduğu
halde etrafa değerli gözükmek için her fırsatta üstünlüğünü iddia edenler
ile; riyakâr fakat iltifatkâr sözleri, doğru fakat acı hakikatlere tercih
edenler, tedaviye muhtaç kimselerdir. Doğru fakat acı hakikatleri, riyakâr
fakat iltifatkâr sözlere tercih edenler ise en az dosta sahip olanlardır.
Hayattaki iyiliği, sadece kendilerine yöneltilmiş
iyiliklerden ibaret sayanlar ve başkalarından beklediklerini asla
kendileri göstermek veya vermek istemiyenler ise, hayatlarının dünya
faslını pek acınacak bir şekilde kapamaya namzet olanlardır.
30.
EGOİZM
Egoizmin var olabilmesi için bazı şartlar lâzımdır. Her şey
gibi egoizm de, varlığını temin eden şartların mevcudiyetine bağlıdır.
Egoizm gerek manevî, gerek maddî hayat için geçerlidir. Bu;
egoizmin maddî ve manevî her iki hayatta da rol oynaması demektir. Bir
bedenli veya bedensizin tekâmül derecesini anlamak için, o şahsın egoizm
ölçüsü güzel bir faktördür.
31.
TEKÂMÜLÜN DE GAYESİ VARDIR!
Allah gayesiz olarak hiçbir şey halk etmemiştir. Sebepsiz
ve gayesiz yaprak bile kıpırdamaz. Maddeli ve maddesiz, istisnasız her
şey, sebepli ve gayeli olarak halk olunmuşlardır.
Ruhlar tekâmül ederek olgunlaşırlar. Gaye sadece ruhların
olgunlaşması değildir. Ruhların tekâmül etmelerinin de gayesi vardır.
Tekâmülün hedefi, menşe; yani Tanrı’dır. O’nun değerine tekâmül edilerek
aslı ulaşılamaz. O’na yükselen tekâmül yollarında ruhların değerlendikçe
erişebilecekleri gayeler dizilidir!.
Tekâmül; gayesi olan bir gaye, hedefi olan bir hedeftir.
Madde, kâinatlar, bedenli bedensiz bütün varlıklar, kısaca mevcut olan her
şey; tekâmüle yarayan, tekâmülü sağlayan ve bizzat tekâmül eden unsur ve
varlıklardır. Tekâmül etmeyen veya tekâmülde rol oynamayan tek zerrecik
dahi mevcut değildir. Manevî ve maddî sonsuz büyüklüklerden, sonsuz
küçüklüklere kadar her şey tekâmül eder ve tekâmülde rol oynar.
Kısaca; ruhların tekâmülü, esas gaye değildir. Tekâmül
sadece, esas gayeye ulaşılabilmesi için geçilmesi muhakkak surette icab
eden bir yoldur. İşte insanlar da ruhen gelişerek yükselebilmek için dünya
ve benzeri tekâmül okullarına zaman zaman inmekte, bu okulların bahşettiği
imkânlarla denenerek tekâmül yolunda, izahı imkânsız yükseklikler
istikâmetinde ilerlemektedirler.
32.
SONSUZLUKLAR-DEĞERLER
En büyük değerleri, en üst hiçlikler ihtiva ederler.
Hiçlikler, yalnız manevî değerlerin kaynaklarıdır. Manevî değerler ise
maddî değerlerin aksine hafiflikleri oranında kıymetlenirler.
Buradaki hafiflik kelimesi; madde ölçüsüne yarayan
kıymetlerle alâkası olmayan bir mâna taşır. Daha doğrusu, insanların
manevî değerleri ifade etmek için bugüne kadar kullandığımız hafiflik ve
ağırlık gibi sözleri tam anlamı ile anlamalarına imkân yoktur. Bunun için;
“en yüksek manevî değerler, hafiflikleri ile doğru orantılıdır” diyerek
fazla ayrıntıya girmeyeceğiz.
Hiçliklerden, kâinatların içersinde bulunduğu ve ser ismini
verdiğimiz çok ince bir madde ile dolu bulunan kısma kadar bu manevî
değerler gittikçe kabalaşarak, yani manevî değerlerinden kaybederek
gelirler. Ve, ser bölgelerinde ilk madde tezahürü görülür.
Hiçliklerden, kâinatların bulunduğu bölgelere kadar ser
devam eder ve kâinatları birbirlerinden ayıran kısımda ise serin
kabalaşmasından her kâinata özelliklerini veren bölgeler başlar. Biz bu
bölgelerden, dünyayı ve dünyanın tâbi olduğu güneş sistemi ve daha birçok
güneş sistemlerini ihtiva eden esîr ile dolu bölgelere gelelim.
Ser’e göre esîr, çok kaba bir maddedir. Esîrin
kabalaşmasından elektron çekirdekleri, elektron sistemleri, atomlar ve
diğer gittikçe kabalaşan maddeler meydana gelirler ki, kabalığı oranında
manevî değerinden kaybetmektedirler. İşte bu şekilde kabalaşa kabalaşa
dünya ve benzerleriyle bunlara tâbi olan canlı ve cansız, istisnasız her
şeyin meydana gelişi sağlanmıştır. Kabalaşma devam ettikçe daha iyi
gözüken, belirginleşen maddeler hâsıl olur.
Yukarda vermiş olduğumuz izahattan sonra, varlıkları
aşağıdaki sıra ile değerlendirebiliriz:
1. En yüksek manevî değerler olan; Hiçlikler,
2. En az maddî değeri olan manevî değerlerden; Ser,
3. Serin maddî kıymetinin kabalaşmasından hâsıl olan; Esîr
ve benzerleri,
4. Esîr bileşikleri,
5. Atomlar,
6. Atomlardan hâsıl olan; Çeşitli maddeler.
33.
MADDE
Madde, büyüklüklerin eseridir. Asıl büyük olan ise
maddesizdir. Madde eserdir, esas değildir.
34.
İLK İNSAN DEVRİNDE DÜNYANIN TEKÂMÜL MERTEBESİ
İlk insan, dünyaya bu vaziyeyette gelmemiştir. Dünya da o
zaman böyle değildi. İlk insan, insanla hayvan arasında bir mahlûktu.
İnsan, dünya ile paralel olarak tekâmül etmiş ve on milyonlarca sene sonra
bugünkü mütekâmil şekline girmiştir.
Bu ise; bugünkü insanlığın mertebesine erişmiş varlıkların
eskiden mevcut olmaması demek değildir. Hiç şüphesiz ki, o zaman da
bugünkü insanlığın mertebesine erişmiş olanların tekâmülü için, devam
edecekleri okullar vardı. Fakat o zamanki dünya, bugünkü ruhî mertebede
olanların imtihan yeri değildi. Bugün bile dünyaya dikkat edilirse
üzerinde, binlerce hattâ onbinlerce yıl tekâmül farkı olan insanların
yaşadıkları görülür.
Bu; insanın görünüş ve bedensel değişimine paralel olarak
tekâmül edişinin izahıdır. İnsanın bugünkü hale erişmesi nasıl uzun
seneler sonucunda elde edilmişse, buna paralel olarak tekâmül eden dünya
da milyonlarca senede bugünkü tekâmül durumuna gelmiştir.
35.
İLK DÜŞÜNCE
İlk insanı, ilk düşünceye sevk eden şey egoizmi olmuştur.
36.
TEKÂMÜL VASITASI
Tâli plân, madde veya benzerlerinin, en basit unsurunun,
ilk bulunduğu yerden başlar. Maddeler (ve benzerleri) ise bedensizleri
denemek, imtihan etmek ve tekâmül yolunda ilerletmek için vasıtalardır.
Tâli plânların vasıtalar ihtiva etmesi sebebi ile onlara, vasıta
plânlar denebilir.
37.
SONSUZ BÜYÜKLÜKLER
Madde sonsuzlukları sınırlandırır. Madde ihtiva eden her
şeyin son ucu maddesizlikte, hiçlikte son bulur. Hakikatte madde ihtiva
eden ve uçsuz bucaksızlıkla ifade edilen uzay, kâinat, kâinatlar, insan
idraki için sonsuz denecek büyüklüklerde olmalarına rağmen hakikatte
hiçliklerle hudutlandırılmıştır.
Madde, insanların sadece sonsuzluklarla ifade
edebilecekleri, hakikatte ise “asıl sonsuzlukların” çevrelediği geniş bir
sahaya yayılmıştır. Bu sahanın içersinde kâinatlar ve her kâinatta sonsuz
miktarda yıldız ve güneş sistemleri mevcuttur ki, insanlar için her
bakımdan uçsuz bucaksızlık hassasını haizdir.
Sonsuzluk ve uçsuz bucaksızlık idrak kabiliyetlerine göre
değişir. Orta Asya’daki bir karınca için Asya kıt’ası sonsuz
büyüklüktedir. Denizlerin derinliklerinde yaşayan balıklar için ise
denizler uçsuz bucaksızdır. Nitekim ilk insanlar da açık denizleri, uçsuz
bucaksız zannetmişlerdi. Bundan 5000 sene evvel insanların sonsuz
büyüklükte olduğunu sandıkları birçok mefhumlar zamanla hudutlanmışlardır.
Buna rağmen uzay, her bakımdan hudutlu olduğu halde, insaniyet için hâlâ
sonsuzluk hassasını muhafaza etmektedir. Halbuki Tanrı indinde zerre
mertebesine düşmeyecek hiçbir sonsuzluk mevcut değildir.
38.
GERÇEK BÜYÜKLÜK
Zerre, mikroba göre, mikrop insana göre, insan dünyaya,
dünya kâinata, kâinat da kâinatlara göre çok küçüktür. Kâinatların değeri
ise manevî değerlerin yanında çok ehemmiyetsiz kalır. Hakikatte, küçük
olan, büyükten pek farklı değildir. Çünkü; asıl olan madde değil,
manevîdir.
39.
MANEVÎ DEĞERLERDEN, MADDEYE...
Değerler, genel olarak aşağıdaki sıraya göre dizilirler:
1. Tam manevî değerler,
2. Az miktarda madde ihtiva eden manevî değerler,
3. Yarı manevî değerler,
4. Manevî değer ihtiva eden maddî değerler,
5. Çok az miktarda manevî değer ihtiva eden maddeler.
1. Tam manevî değerler; hiçliklerdir ki, kendi aralarında
manevî değerlerine göre derecelenirler.
2. Az miktarda madde ihtiva eden manevî değerler; biz buna
ser ve benzerlerini misal olarak gösterebiliriz. Bu tebliğimize kadar tek
bir serden bahsetmiştik. Halbuki kâinatları ihtiva eden birçok serler
mevcuttur ki, bunlar da birbirlerinden terkiplerindeki farklarla
ayırdedilirler ve her serin terkibi, mensubu bulunan kâinatların
karakterlerinde esas rolü oynar. Terkiplerindeki bu farklar kâinatları
ihtiva eden ser’lere bambaşka karakterler verirler.
3. Yarı manevî değerler; esîri buna misal gösterebiliriz.
4. Manevî değer ihtiva eden maddî değerler; buna da misal
olarak elektron bileşiklerini ve atomları gösterebiliriz.
5. Çok az miktarda manevî değer ihtiva eden maddeler; kaba
oluşumları bunlara misal olarak gösterebiliriz.
40.
MUTLAK VARLIK, MUTLAK KANUN,
MUTLAK PLÂN
En evvelâ halk edilen, manevî değeri en yüksek olan Mutlak
Varlıktır. Mutlak Varlıktan sonra sıra ile, Mutlak Kanun ve Mutlak Plân
halk edilmişlerdir. Mutlak Kanunun halk edilişine vasıta Mutlak Varlık;
Mutlak Plânın halk edilişiline vasıta ise Mutlak Kanundur.
İlk halk edilen Mutlak Varlık, her bakımdan tasavvuru
imkânsız büyüklükler ihtiva eder. Onun üzerinde, düşünülmesi dahi imkânsız
olan Tanrı vardır. Tanrıyı insan idraki ile anlamaya, O’nun kudretini,
kuvvetini, büyüklüğünü takdire, asla imkân yoktur. İnsanların O’nun
zerresini anlayabilmeleri için, zaman, mekân, genişlik, büyüklük gibi
dünya mefhumlarından tamamen sıyrılmış ve bu mefhumların çok üzerlerine
çıkmış olmaları icab eder ki bu, insanî kudret ve kabiliyetlerle olmasına,
yapılmasına imkân olmayan bir iştir.
İnsanî ölçüler madde ölçmeye yarar, insanların manevî
değerleri ölçüşleri bile madde tesiri altındadır. Bir insanın maddesiz ve
madde ölçüleri dışında değer biçebilmesi çok zordur. Manevî değer olan
iyilik bile madde terazisinde tartılır.
Değerleri maddesiz olarak hissedebilmek ve madde ölçüsüne
vurmadan o değerin değer olduğunu idrak edebilmek ancak, dünya imkânları
içersinde tekâmül ederek en üst kademelere erişmiş insanlar için söz
konusu olabilir ki, mevcutları pek azdır ve bunlar dünya okulunun son
sınıf talebeleridir. İşte bu seviyeye erişenler dahi Tanrının zerresini
idrak edemezler.
Tanrıyı dünya imkânları ile idrake, tarife değil;
hissetmeye dahi imkân yoktur. Çünkü onun icraatı dünya kabiliyetleri ile
anlaşılacak, idrak edilecek şeyler değildir. Dünya idraki ile ancak, her
şeyle birlikte dünyayı da idare eden Mutlak Varlık, Mutlak Kanun ve Mutlak
Plânın zerresi idrak edilebilir. Bu büyüklükleri idrakte, madde büyük rol
oynar. Çünkü madde dünyada sadece bir imtihan vasıtası değildir. Dünya
hayatında maddeli misaller, maddesiz olan manevî hayatın zerre kabilinden
ufacık modelleridir.
İnsan olgunlaştıkça madde değerleri eksilir ve yerini
manevî değerlere terkeder, bu arada insanın da maddeye verdiği kıymet
eksilir. Madde, insanlığın manevî değerleri idrak edebilmesi için muhakkak
surette kullanmaya mecbur olduğu bir basamaktır. Bu basamağın daha
üstündeki basamaklara çıkmaya hak kazananlar, madde olan bedeni taşımak
lüzumunu geride bırakanlardır. Madde olan bedenden kurtulan varlıklar,
mertebe mertebe, kademe kademe yükselirler ve yükseldikçe de hakikî değer
olan “manevî değer”e nüfuz ederler.
Manevî değerler için de tıpkı maddî değerleri ölçmek için
kullanılan ölçülere benzer ölçüler mevcuttur. Fakat, bu benzeyiş sadece
tarzdan ibarettir. Hattâ, manevî değerlere tatbik edilen ölçüler, maddî
değerlere tatbik edilen ölçülerin tam tersidir.
İşte bu sebeple manevî değerler, dünyada mevcut olan ve
madde değerlerini ölçmek için kullanılan ölçülerle ölçülemezler. Ölçüsüz
büyüklükteki Allah ise yine bu sebeple asla idrak edilemez ve “birdir”
denilerek de adetle tahdit olunamaz.
Adetler maddeyi sayma ihtiyacından hâsıl olmuşlardır.
Manevî değerleri dahi bu ölçü ile izah yanlış bir yolken, Allahı madde
ölçüsüne vurarak izah yoluna gitmek dünya ihtiyaçlarından hâsıl olan bir
zaruretten başka bir şey değildir.
Allaha birdir demek. O’nun hakikî değerinin zerresini bile
olmayan, dünya imkânları ile tahdit edilmiş bir izahtır.
Çünkü, Allahın bütün madde ölçülerinin ve maddeli varlık
idraklerinin üzerindeki büyüklüğünü anlayabilmek için O’nu evvelâ madde
ölçüleri ile takdir etmek zarureti vardır. Bu zaruretten eski ve “Tek
Allah” prensibine dayanan dinler doğdular.
İşte insanî kabiliyetlerle izahı imkânsız olan Allahın
büyüklüğünün ve sonsuzluğunun asla idrak edilemiyeceğini anlamak, “Tek
Allah” prensibine dayanan dinlerin üzerindeki bir görüşe sahip olmak
demektir ki, dünya bedenlileri için en yüksek idrak hududu budur.
41.
ALLAH
Allah, ne tektir ne de birden fazladır. O, “her şeydir”
demekle tarif olunamaz.
Sonsuzluklar insanlar içindir.
Allahın büyüklüğünü sonsuzluklarla tahdit yoluna asla
sapılamaz.
Tanrının muhteşem varlığını, Tanrıdan başkasının idraki
mümkün olamaz.
Tariflere sığdırılamaz, düşünülemez, mânalandırılamaz,
hudutlandırılamaz.
O’nun büyüklüğü, kudreti, kuvveti O’ndan başkası tarafından
bilinemez, anlaşılamaz.
Tefekkürle O’na yaklaşılır, fakat ulaşılamaz.
O’nu takdire, idrake, O’ndan başkası kâdir olamaz.
42.
TEKÂMÜL ETMİŞ İNANÇ
Her toplumun, tekâmülü oranında tekâmül etmiş inanca
ihtiyacı vardır.
43.
BİLGİ
Biz bu bilgileri, birkaç kişi aralarında paylaşsınlar diye
göndermiyoruz. Kâinatlardaki tekâmül, vermiş olduğumuz bilgilerle hâsıl
olmuştur ve istisnasız, bildirdiklerimiz zamanın anlayış kabiliyetinin çok
üzerlerindeki bilgilerdir. Biz bilgilerimizi, insaniyet bilgilerimi
kavrayacak seviyeye eriştikten sonra değil, insaniyeti bilgilerimizi
kavrayacak seviyeye çıkarmak için veririz.
44.
DERT, ZORLUK, MÜŞKÜLÂT
Dertler, zorluklar ve müşkülât, insanlara sadece dert,
zorluk ve müşkülât olsun diye verilmemektedirler. İnsanlara verilen
dertlerin, onların ruhî tekâmüllerindeki rolleri mühimdir.
Hastalıklar da ruhî tekâmülde çok büyük roller oynarlar.
Hiçbir hastalık yoktur ki devası mevcut olmasın. Fakat bu hastalıkların
devalarını, yukarı plân, açıktan açığa bildirmez. Bu tıpkı yazdığını
bozmak gibi bir şey olur.
İnsanlara ve diğer mevcut varlıklara taşıyabileceklerinden
fazla yük vurulmaz ve devası aranıp da bulunmayacak hastalık yoktur. Fakat
hastalığa karşı olan devayı arayıp bulmak, yine insanlara bahşedilen
idrakle, insanlığın vazifesidir. Bu sebeple, hiçbir hastalığın devası tam
olarak bildirilmez ve bildirilmeyecektir.
Bu yolda yapılabilecek şeyler ancak birkaç ip ucu vermekten
ibaret kalacaktır. İnsaniyet bu ip uçlarını kabiliyetleri ile geliştirerek
hastalıkların devalarını arayacak, bu araştırmaları yapanlar da
araştırmaları esnasında ruhen yükselmek imkânına kavuşacaklardır.
45.
TEK OLAN; MUTLAK VARLIKTIR...
Allah en evvel, “var eden” Mutlak Varlığı halk etmiştir.
Mutlak Varlık, Mutlak Kanunu ile her şeyi kanunlaştıran ve Mutlak Plânı
ile tatbik ettirendir. Allah, erişilmesi, düşünülmesi, tasavvur edilmesi
imkânsız büyüklüktür; ve şimdiye kadar, onu düşünmeye ve tasavvur etmeye
dahi imkân bulamayan insan, tek olan Mutlak Varlığı, Allah olarak
tanımıştır.
İnsanlar tek olan Mutlak Varlığı Allah olarak tanımadan
evvel; putlara, birçok Allahlara veya bazı maddelerin yahut varlıkların
Allah olduklarına inanırlardı. İşte, zamanla idrak seviyesi artan insan,
bu merhalelerden geçmiş ve tek Allaha inanmaya başlamış, onu
isimlendirmiş, sıfatlandırmış, özetle onu kendi kabiliyet ve kudretleri
ile tarife, büyüklüğünü izaha uğraşmıştır.
Bugün ise insaniyetin artık onun ne tarif, ne de tasavvur
edilebilecek bir büyüklük olmadığını, çünkü o büyüklüğü insanların asla
tarife ulaşamayacaklarını bilmeleri icab etmektedir.
46.
DEĞERLER
Değerleri madde dünyasının maddî tesirleri altında izah,
idrak ve takdir, çok zordur. Değer mefhumu manevîdir ve manevî olan bu
değerleri madde dünyasında, oldukları gibi tarif etmek imkânsızdır.
Bütün bu imkânsızlıklara rağmen, manevî değerlerin maddeli
hayat yaşayanlara izahı, tekâmülleri için lüzumludur. Bu iş için elde
mevcut imkân, sadece; madde aracılığı ile mecazî yollardan anlaşılabilecek
izahlardır.
Bu zorluk, insanların herhangi bir şeyi anlamak, görmek,
duymak, tatmak, hissetmek hattâ düşünmek için bile maddeye ihtiyacı
olmasındandır. İnsanlar madde yardımı ile seslerini duyurur, düşüncelerini
açıklar; bir şeyi işaret ederek gösterir, tarif ederler. İnsana insan
denilebilmesi için dahi maddeden bir bedeni olması gerekir. Kısaca;
maddeli hayatta, insan olmak, yaşamak ve anlaşabilmek için maddeye ihtiyaç
vardır. Bu sebeple dünyaya; manevî değerlerin, madde süzgecinden
geçirilerek değerlendirildiği yer de denilebilir.
Manevî değerler, tesirler halinde tezahür ederler. Bu
yüzden insanlar manevî değerleri ancak hissedebilmektedirler. Ve insanlar
ruhen tekâmül ettikçe, manevî değerleri daha iyi ve madde tesirlerinden
daha uzak idrak edebilmektedirler.
Bundan üç bin yıl evvel yaşayan insanlar, Allahı ancak
madde ile sımsıkı bağlı bir şekilde tasavvur edebiliyorlardı. Onlara göre
Allahlar; saçlı sakallı, insanlara benzer arzuları olan, hırslı, ihtiraslı
varlıklardı. Fakat insanlar tekâmül ettikçe madde üstü değerleri daha iyi
anlayabilmek ve onların değerlerine tefekkürle[16]
daha fazla yaklaşabilmek imkânlarını elde ettiler. Bunun sonucunda da
yüksek manevî değerleri, hiçbir maddî ölçü ile değerlendiremiyeceklerini
idrak edebilecek seviyeye yükseldiler.
İnsanlar manevî değerleri ancak kendi kabiliyet ve
realitelerine uygun olarak, az veya çok maddeleşmiş varlıklar halinde
düşünebilmekte; bu hal ise, manevî değerlerden alınan izlenimlerin
maddeleşmesi ve manevî değerlerin madde ihtiva eden varlıklar halinde
onlara yansımalarına sebep olmaktadır.
Aslında; her değer bir varlıktır. Yani; hiçbir maddî
tezahürü olmayan ve sadece tesirler halinde kendilerini belli eden varlık
ve değerlere, manevî varlık ve değerler denir. İnsanlar, madde olarak
varlığını izah edebildiği şeylere, sırf onları görüp tesbit ve tarif
edebildikleri için manevî varlık demek lüzumunu hissetmemekte; ancak
göremedikleri, madde olarak varlıklarını tesbit edemedikleri, sadece
tesirleriyle bildikleri varlık ve değerlere manevî varlık
diyebilmektedirler. Halbuki manevî değer ihtiva etmeyen hiçbir madde
mevcut değildir. Madde, tekâmüle hizmet gayesiyle kesifleşmiş manevî
değerdir.
Değerin ne olduğunu; “Tekâmül, ruha değer kazandırır”
ifadesinde bulmak mümkündür. Ruhun tekâmül yolunda ilerlemesi, o ruhun
değerinin artması tarzında izah olunabilir. Ruhun aslî değeri, tıpkı ruh
gibidir, ruha benzer, ona ruhtur da denilebilir. Çünkü ruh, artan değeri
oranında imkânlar elde eder. Ruhun elde edebildiği yeni imkânlar, onu
yükseltir ve tesir sahasını genişletir.
Değerler, o değeri ölçmekten veya izah etmekten aciz
vasıtalarla değerlendirilemezler. Manevî varlıklar, ancak, daha üstün
manevî değerler tarafından doğru veya doğruya yakın olarak
değerlendirilebilirler. Beşyüz kilo tartan bir baskülle, daha ağır yükleri
tartmak nasıl mümkün olamazsa, daha aşağı manevî değerler de daha yüksek
değerdekileri öylece değerlendiremezler. En üstün manevî değeri ise takdir
ve izah, bu sebeple mümkün değildir.
Mutlak Varlığa, “Mutlak Değer” de denilebilir. Onun
kudreti, kuvveti ve icraatı tasavvur edilemiyecek büyüklükte ve
mükemmeliyettedir. Tanrı ise; “en yüksek” denilerek dahi tahdit
edilemiyecek ve tefekkürle zerresine dahi erişilemiyecek olan değerdir.
47.
MADDE DEĞERİ
Madde değerleri, maddeli hayat yaşayanların, yine madde
aracılığı ile değerlendirebildikleridir.
48.
MUTLAKLAR
“Tek Allah” prensibine dayalı dinlerle, insanlar için Allah
idraki, Mutlak Plân’a çıkarılmıştır. Çünkü tek olan, her şeyi var eden ve
yok edebilecek kuvvet ve kudrette olan odur.
Allah ise; hakikatte, ne “tek” ne de “her şeyin üzerindeki
varlık” denilerek tarif olunamaz. Çünkü O, ne tektir, ne de her şeydir. O,
Mutlak Kanun dahil her şeyin başı, mutlak sahip ve hâkimidir.
Mutlak Kanun O’nun eseridir ve O’nun çizdiği yoldur. Bu
yolun tatbiki ise; Mutlak Kanundan olan, fakat cüz’ü olmayan ve başlı
başına tıpkı Mutlak Kanun gibi cüz’süz bir kül halinde olan Mutlak
Plândır.
Mutlak Plân, Mutlak Kanunun tatbikçisidir. Mutlak Kanun ise
hiçbir şekilde izaha imkân olmayan ve asla büyüklüğü, bedenli bedensiz
hiçbir varlık tarafından izah edilemiyecek olan Allah’ın, ilk eseridir ve
tektir. Tektir, kül halindedir, cüz’ü yoktur ve aynı hassaları haiz Mutlak
Plânı ise bu kanunun ayırdedilmesi düşünülemiyecek bir küllüdür. Küllüdür,
çünkü Mutlak Plân da cüz’süz kül halindedir ve her şeyi yapan, yaptıran,
bütün varlıkların gideceği yolu içeren plândır.
Allah ile Mutlak Kanun arasında Mutlak Varlık mevcuttur.
Allah ise, hiçbir zaman mutlakla[17]
dahi hudutlandırılamıyacak olandır. Allaha Mutlak Varlık demek, O’nu,
kendi yarattıklarının seviyesinde idrak etmek demektir.
Mutlak Varlık; yaratma ve yok etme de dahil, Allahın bütün
imkânlarını haiz olan değerdir ki, mevcut değerlerin en yükseğidir. Mutlak
Kanunun var oluşunun âmili ve Mutlak Plânın bütün icraatını kolaylıkla
takip edebilendir. Varlık olarak her bakımdan mutlaktır. Fakat Allah
değildir!.. Çünkü Allah ne varlıktır, ne de mutlaktır. O, varlıkların ve
mutlakların Haliki[18]
ve sahibidir.
49.
YEDİ KAT GÖK
Eski din kitaplarında bahsolunan yedi kat gök, tamamen
hakikî mânadadır ve hakikaten yedi esas kat mevcuttur;
1. Kâinat (Esîr),
2. Ser,
3. Hiçlikler,
4. Mutlak Plân,
5. Mutlak Kanun,
6. Mutlak Varlık,
7. ...... izahı imkânsız yükseklik...... ALLAH.
50.
KARŞI CİNSE AŞK VE SEVGİ
Sevgi, aşk, imtihan vasıllarından başka bir şey değildir.
Çünkü insan dünyaya ne sevmek, ne yaşamak, ne bedbaht olmak, ne de mes’ud
ömür sürmek için sevk edilir. Bu sayılan ve sayılmayanların hepsi hiçbir
zaman gaye değil, vasıtalardır. Çünkü insan bu vasıtalar yardımı ile
imtihan olunur. İnsan olarak yaşamaktan gaye tekâmüldür.
Mutlak Kanunun esaslarından biri de cazibedir. Artının
eksiyi çekişi gibi.. Kadın ve erkek münasebetleri de böyledir. İki cinsin
birbirine karşı olan alâkası ile cinsî aşk hâsıl olur. Cinsî aşk ise madde
ve ruhun karışmasından meydana gelir.
Aşkta ruha verilen değer arttıkça aşk ulvîleşir; bu bir
yükseliştir. İnsanları hakikî aşka götüren yol böyle başlar. Daha doğrusu;
insanları hakikî aşka götüren birçok yollar böyle başlar ve maddeye
verdiği değer azaldıkça insanlar ilerler, ulvîleşen aşkı ile “asıl aşk”ı
sezmeye başlar.
Hakikatte bir cinsin diğer cinse karşı duyduğu alâka sadece
cinsî değildir ve cinsî alâkanın da tek hedefi hiçbir zaman üreme olamaz.
Üremenin böyle ulvî bir münasabetten meydana gelişi, cinsel eğilimlerin
dünyada da gözle görülen bir sonuç hâsıl etmesi içindir. İmtihanları ve
üremeyi daha cazip hale koymak içindir.
51.
DEĞER
Değerler genellikle iki kısma ayrılırlar:
1 – Hakikî değerler,
2 – Zahirî[19]
değerler.
Hakikî değerler, bir şeyin Mutlak Plâna uygun değeridir.
Zâhirî değerler ise, insanların, herhangi bir maddeye veya
hâdiselere vermiş oldukları değerlerdir ve daima değişen değersizliklerden
ibarettirler. Misal olarak, bir çocuğun bir oyuncağa verdiği değerle, aynı
çocuğun kırk yaşına geldikten sonra o oyuncağa verdiği değer arasındaki
farkı gösterebiliriz.
52.
HAKİKÎ DEĞERLERİN DEĞİŞEBİLMESİ
Hakikî değerlerin kıymetlerindeki değişiklikler, ancak
Mutlak Plân icabı olabilir. Hakikî bîr değerin değişebilmesi için, yine
Mutlak Plâna uygun hakikî bir sebebin mevcudiyeti lüzumludur. Tabiat
hâdiseleri ve insan hayatında, o insanın elinde olmadan meydana gelen
değişikliklerin istisnasız hepsi, Mutlak Plân icabı hâsıl olan hakikî
sebepleri izah ederler.
Sebepsiz yere yaprak kımıldamaz!
Her sebepten muhakkak bir sonuç hâsıl olur. Her sonuç ise
bir sebepten başka bir şey değildir.
Yukarıdaki kanun, tabiattaki hâdiselerin birbirlerine ekli
bir zincir halinde devam ettiğini göstermektedir. Tabiatta en bulunmayan
şey ise; “bir sebebe dayanmayan herhangi bir sonuç”tur. Yani tabiatta,
hattâ tabiat üstü varlıklarda, her varlık mevcudiyetini bir sebebe
borçludur. Mevcudiyetini hiçbir sebebe borçlu olmayan tek varlık ise
Tanrıdır.
53.
KANUN
Bir şey, kendi oluşunun, aynı zamanda hem sebebi hem de
sonucu olamaz.
54.
YEGÂNE VARLIK
Mevcudiyetine hiçbir şeyin âmil [20]
olmadığı yegâne varlık Tanrı’dır.
55.
ALLAH
Allah ne “tek”tir, ne de “her şey”dir.
Onu izah için kelime bulunamaz.
O haşmeti, hiçbir zaman “ifade ile” tahdit yoluna
sapılamaz.
56.
HALK
Halk, Allahın emri iledir. En evvel halk edilen ise, manevî
değeri en fazla olan Mutlak Varlıktır. Her şey Mutlak Varlığın, Mutlak
Kanunu’nun tatbik ettiği Mutlak Plânla var olmuştur.
Tanrının emri olmadan hiçbir şey var veya yok edilemez.
Yeniden var oldu gözükenler, sadece ilk var edilenlerin tekâmül etmiş
şekilleridir.
57.
YAŞ
Yaş, dünya hayatını ve tecrübelerini bedene yansıtır.
Tecrübeler arttıkça, ruh güzelliklerle doldukça beden eskir. Buna, ruh
zenginliğinin ters orantılı olarak bedene yansıyışı da denilebilir.
58.
ÜÇ BUUTLU REALİTE
Üç buutlu[21]
âlemde üç buutlu vasıtalarla düşünülebilir ve bilgi edinilebilir. Bu
sebeple dünya hayatı boyunca manevî bilgi ve değerlerin de bu üç buutlu
süzgeçten geçirilerek verilmesi, o manevî değerlerin hakikî değerlerine
yükselinememesinin asıl sebebidir. Bu, tıpkı ağır bir yükün, o yükü
çekemiyecek terazi ile tartılmasına benzer.
59.
MUTLAK VARLIK, KANUNU, PLÂNI
Mutlak Kanun küldür. Mutlak Plân da Mutlak Kanuna tâbi bir
küldür. Bu tâbi oluş, Mutlak Kanunun cüz’süz küllük hassasına asla halel
getirmez.
Mutlak Kanuna, Mutlak Varlık tarafından her hak ve
selâhiyet tanınmıştır. Mutlak Varlık, Mutlak Kanunu Tanrı emri ile
vazedendir ki, bu güne kadar Tanrı olarak tanınmıştır.
Mutlak Plân ise, Mutlak Kanuna tâbi cüz’süz küldür. Ve
Mutlak Kanunun plânının bizzat temsilcisi ve kendisidir. Bunun için, o
hiçbir zaman tam mânası ile Mutlak Kanundan ayrılamaz, ayrı düşünülemez.
Mutlak Varlığın yaratma’sını; Mutlak Kanunun, Mutlak Plânı
ile plânlar ve tatbik eder. “Varlıklar” tekâmül ederek Mutlak Plân
seviyesine erişebilirler, fakat asla Mutlak Kanun seviyesine erişemezler.
60.
MELEKLER
Mutlak Kanunun, tatbikatçısı olan Mutlak Plânın, yapmakta
olduğu belli başlı işlerin her birisine “mecazî mânada” olmak üzere Melek
adı takılmıştır. Hakikatte melekler, cüz’süz kül halindeki Mutlak Plânın
icra etmekte olduğu fiillerden başka bir şey değildirler.
Bu fiiller, Mutlak Plânın sonsuzluklara erişen geniş hak ve
selâhiyetleri içersinde vazife görürler. Bu hali izah için; Mutlak Plânın
mensubu fiillere (ki bunlara ayırarak ayrı ayrı vazifeler halinde
bakabiliriz) melek denmiştir.
Melek diye adlandırılan Mutlak Plân icraatı, insanların
anlayış ve kavrayış seviyesinde de tezahür edebilme imkânına sahiptir.
Onlar, Mutlak Plânın sonsuzluklar üzerindeki imkânlarını, vazifeleri
icabı, Mutlak Kanun esaslarına göre kullanabilirler.
Mutlak Varlık ise, yaratılmış olanları tekrar yaratmak,
tekâmüllerini sağlamak yolunda akla durgunluk veren, sonsuzluklarla
ölçülemiyecek imkânlar içersindedir. İmkânlarını ancak Tanrı hudutlar.
Mutlak Kanun, Mutlak Plânı ile var ve yok ettiklerini
Mutlak Varlığın emir ve kontrolü altında yapar. Mutlak Kanunun var
olabilmesine, o kanunu yapan Mutlak Varlık, o kanunu yapıp yürütecek
Mutlak Varlığın varlığına ise Allah âmildir. Ve en büyük iki değerin,
mutlağın ve varlığın birleşmesinden hâsıl olan Mutlak Varlık, cüz’süz her
şeyi ihtiva eden bir küldür. Haliki ise, sonsuz Mutlakların ve
ölcülemiyecek değerdeki varlıkların haliki ve sahibi olan Allah’dır.
61.
TEKÂMÜL DEVRELERİ HAKKINDA
BİLİNMESİ İCAB EDEN NOKTALAR
Her tekâmül devresinin realiteleri vardır. O realiteler, o
tekâmül devrelerini yaşayanların her bakımdan kabiliyetlerini
hudutlandırır.
Her tekâmül devresindeki insanın realitesini, idraki
belirler ve sınırlandırır. Onun yapması gereken şey; idrak ettiklerini
vicdanının yardımı ile tatbik etmesidir. Tekâmül ettikçe realiteler
yükselir ve bu hal sonsuza doğru öylece uzanır.
Buna misal; “Allahın maddî olarak mevcudiyetine inanmadan,
O’nun madde üstü varlığına inanılamayacağı” gösterilir. Bu kısaca izah
edilen misalin, başı ile sonu arasında birçok tekâmül basamakları
mevcuttur.
Dünyada yaşayan insanlar, dünya realitelerine göre tekâmül
ederler. Dünya ise çeşitli tekâmül basamaklarına sahiptir.
62.
REALİTE VE TEKÂMÜL
En büyük hata, taasupla tekâmüle engel olmaktır. Bir
realiteyi mutlak sanmak ve onu öyle tanıtmak, tekâmüle engel olmaktır.
İlim ve inanç sabitlikten kurtulduğu oranda seyyaleşir. Bu
seyyaliyet, “realiteleri realitelerin takip etmesi” şeklinde izah
olunabilir. Tekâmül yolu, birbirini takip eden realitelerin çizmiş olduğu
yoldur.
63.
HAKİKÎ İLİM
Dünya ilmi, her yönden taassupla[22]
çerçevelenmiştir. İlmî taassup, bilgisizlikten ve kısa görüşten hâsıl olan
taassuptan daha fazla rol oynamaktadır. İlim adı altında ilimi
sınırlandırma ve ilmî taassup,hakikî ilme ilerleme hattâ doğma imkânlarını
kapamaktadır.
Bugün için “hakikî ilim” yoktur. Var olan, sadece hakikî
ilme ulaşılacak yollar ve bu yollarda yürüyenlerin asıl ilmin doğması için
yapmış oldukları çalışmalardır ki, bunlar çok kıymetli ve insaniyeti asıl
ilme götürecek ara basamaklar ihtiva etmektedirler.
64.
İSPAT
Aksini ispat edemiyeceği şeye yalan diyenler, çok defa
kendileri yalancı durumuna düşenlerdir.
65.
ŞART VE SONUÇ
Şartlar değişince sonuçlar değişir; bu değişiklikler ise,
eskiye göre verilmiş kararların değişmesini icab ettirir.
66.
AHLÂK
Ahlâkı ve ahlâksızları ikiye ayırarak incelemek doğrudur:
1. Menşei madde olan ahlaksızlıklar,
2. Menşei ruhî olan ahlâksızlıklar.
1 – Menşei madde olan ahlâksızlıklar:
Madde için yapılan ahlâksızlıklardır ki, bunu da iki
şekilde ele almak doğrudur.
İhtiyaç için yapılan hırsızlık; bir hırsızlıktır fakat
istenmiyerek ve en kaçınılmaz bir ihtiyacı, meselâ bedenin gıda ihtiyacını
temin maksadı ile yapılmışsa bu hal hafifletici bir sebeptir. Hırsızlığı
sırf karnını doyurmak için yapan veya hasta anasına ilaç almak için
çalıştığı dükkânın kasasından para çalan, topluma göre hırsızdır fakat bu
halden, onun kadar, toplum da çok defa mes’uldür.
b) İhtiyaç için değil de, fazla madde temini, yani maddî
zenginlik için yapılan ahlâksızlıklar.
Fazla servet temini için yapılan hırsızlıklar; asıl ahlâk
düşkünlerinin işidir ve bunlar en büyük imtihanlardan birini kaybetmiş
durumdadırlar. Gayri meşru yollardan temin ettikleri servetin çok
üzerindeki bir azabı ruhlarına hediye eden gafillerdir.
2 – Menşei ruhî olan ahlâksızlıklar:
Bunlar, yalancılar, ırz düşmanları, iftiracılar, gençleri
cinsî sapıklığa sevk edenler, sevdiklerini öldürenler ve ruh
egoistleridir. Bunlar madde düşünmezler fakat bedenî zevk ve etrafta hâsıl
edecekleri huzursuzluktan zevk alan kimselerdir. İradesizleri, daha
doğrusu iradelerini kullanmak zahmetine girmek istemiyenleri de bu gruba
dahil etmek icab etmektedir.
Bunlar zaaflarını ortadan kaldıracak kudrete sahiptirler.
Çünkü hiç kimseye kaldıramayacağı yükten fazlası vurulmaz. Fakat bir anlık
veya kısa bir sürelik zevkleri için başkalarını manevî zararlara uğratmak
da; madde ahlâksızlığı kadar hattâ bazı hallerde onlardan çok daha fena
sonuçlar doğurur.
Bunları da ilerde bekleyen, müthiş ve hiçbir şekilde izah
edilemeyecek büyüklükteki manevî ve ruhî cezalardır.
67.
HİÇLİKLER - YÜKSEK MANEVÎ VARLIKLAR
Tanrıya en yakın değerler, Tanrının emirlerini harfi
harfine tatbik eden Mutlak Varlık’la onun Kanun ve Plânıdır.
Mutlakları, “hiçliklerdeki” (diye izah edebileceğimiz)
yüksek manevî değerler takip ederler. Tanrıya en yakın bulunan hiçlik, en
yüksek manevî değerlerin, en uzak bulunan hiçlik ise en kaba manevî
değerlerin yeridir. İlk madde veya maddeye benzer varlıklar ise
hiçliklerin sonunda başlarlar.
Yüksek manevî değerlerin mecazî anlamdaki manevî
mekânlarına hiçlikler diyoruz. Hiçlikleri ve hiçliklerdeki değerleri,
oldukları gibi, ne anlamaya ne de anlatmaya imkân vardır. İnsanlar için,
ancak madde olarak bilinip tanınan şeylerin yerleri izah edilebilmektedir.
Halbuki ne hiçliklerin ne de hiçliklerdeki değerlerin az çok madde ile
alâkaları yoktur. Bundan dolayı hiçlikler de dahil, manevî değer ve
varlıkları asıl değerleri ile hiçbir zaman değerlendiremezsiniz.
İlk maddî tezahürlerin, hiçliklerin sonunda başlaması,
maddî “mekân” mefhumları ile izah edilemez. İlk maddî tezahürlerle
birlikte kısmen de olsa bildiğiniz maddî varlıklar başlamaktadır ki buna,
mensup bulunduğunuz kâinatın başlaması da diyebiliriz.
Hiçliklerle, mevcut bütün kâinatlar ve dolayısıyla
kâinatınız arasında çizilmiş bir hudut mevcut değildir ve böyle bir
hududun çizilmesine de imkân yoktur. Çünkü siz maddeyi bazı ölçüler ve
mefhumlarla hudutlandırabildiğiniz halde, manevî değerlerin hudutlarını bu
gibi vasıtalarla tesbit edemezsiniz.
Ölçü ve mefhumlarla izah edilebilmesi mümkün olan madde
kâinatının hudutları, “sonsuz” denilen büyüklüğüne rağmen, safmanevî
değerlerin hudutlarına nüfuz edememekte; fakat (maddeden başka tesir
kudretlerine malik bulunan) manevî varlıklar, bu alemlerdeki madde ve
benzeri varlıklar üzerinde tesirler icra edebilmektedirler. Kısaca; madde
âlemlerinde “hudut”, hiçliklerde ise “tesir imkânları” sınır çizmektedir.
Buna “hiçliklerin hudutları, yine o hiçliklerde bulunan manevî değerlerin,
malik bulundukları tesir imkânlarıyla çizilmektedir” diyebiliriz.
Tek bir hiçlik değil de, birçok hiçliklerin olmasının
sebebi ise; hiçliklerdeki varlıkların aynı manevî değerlere sahip
bulunmayışlarındandır. Çünkü “madde ve benzeri vasıtalarla denenerek
tekâmül etme” safhalarını geride bırakmış olan varlıklar, artık madde ve
benzeri vasıtalara ihtiyaçları olmadığından tekâmüllerine, manevî değerler
halinde “hiçliklerde” devam ederler. Hiç şüphesiz ki, hiçliğe yeni geçmiş
olan bir varlıkla, hiçliklerde uzun tekâmül geçirmiş varlıklar arasında
gerek tesir ve kudretleri, gerekse mevcut imkânları bakımından birçok
farklar mevcuttur. Bu farkları dünyada tekâmül etmekte olan varlıkların
aralarındaki farklara benzetebiliriz.
Yukarda da söylediğimiz gibi hiçlikler, varlıkların ikamet
ettikleri yerler (mekân) olamazlar. Çünkü onların mekân ve diğer
mefhumlarla, madde ile, alâkaları yoktur. Hiçliklerde tekâmül eden
varlıklar “tam manevî değer” halindeki varlıklardır; fakat hiçliklere
yükselememiş olan tekâmüldeki varlıklara, tam manevî değerdeki varlıklar
denilemez; ancak “manevî değer ihtiva eden” varlıklar denilebilir.
68.
SERÇE KUŞU
Sen serçe kuşunu nasıl görüyorsan, senin üstündekiler de
seni öyle görürler. Sen serçe kuşunu nasıl affediyorsan, büyüklerin de
seni öyle affederler..
69.
ÜST İDARECİLER
Gerek maddeli âlemlerde, gerekse maddesiz hayatlarında,
ruhları, daha üstün değerdeki ruhlar tesirlerinde bulundurur ve idare
ederler. Bu idare ediş, ya otomatik olarak veya idrakli bir şekilde
tezahür eder.
Otomatik olarak idare edilen ruhlara misal olarak,
insanların bitkiler üzerindeki hâkimiyetlerini, onları dikip
yetiştirebildiklerini söyleyebiliriz.
70.
MANEVÎ ŞUALAR (MANEVÎ TESİRLER)
Hiçliklerdeki manevî değerler, tesirlerindeki sahalara
(hiçliklerine) manevî şualar[24]
halinde yayılırlar; lüzumu halinde de tesirlerini bir veya birkaç
nokta üzerine teksif edebilirler. Bunu ruhun beden üzerindeki tesirine
benzetebiliriz. Ruh denilen manevî varlık, madde olarak tespit edilemediği
halde tesirleri ile kendisini nasıl belli ediyorsa, bütün manevî varlıklar
da tıpkı ruhlar gibi, diğer varlıklar üzerlerindeki tesirleri ile
mevcudiyetlerini belli edebilirler.
Manevî varlıklar, manevî şualar halinde tezahür
edebildikleri gibi şua halinden daha başka vaziyetlerde de tezahür
edebilirler.
Manevî şualar yalnız sat manevî varlıklar tarafından
yayımlanmazlar. Bütün madde ihtiva eden manevî varlıklar da şualar
yayımlarlar. Meselâ kül halinde, “madde içeren manevî değerler” olan
insanlar, aynı zamanda da birçok manevî şualar yayımlamakta ve çeşitli
manevî şuaların da tesirleri altında bulunmaktadırlar.
71.
MADDE
Madde, ne hor görülmesi, ne de esiri olunulması icab eden
bir deneme vasıtasıdır.
72.
PARA
Yalnız maddî ihtiyaç ve sıkıntıları karşılayabilen paraya
tapma! O senin ne günahlarını azaltabilir, ne de sana ebedî bir huzur
temin edebilir.
Para, dünya işlerinde ve geçici heveslerin tatmininde rolü
olan bir nesnedir. Ona sahip olmaya çalış; sahip olunca da iyi yollarda
kullanmaya gayret et.
Parayı sadece iyi ve meşru yollardan kazan! Haramdan temin
olunan kazanç, hakikatte zararın ta kendisidir. Dürüst ol ve seni zaman
zaman dürten ve dürtecek olan kötü hislere, düşüncelere, tesirlere uyma.
Dikkat et ve dikkat edildiğini unutma.
73.
OLUŞ[25]
Allah, var ettiklerini madde ile bağlı bulunanların asla
idrak edemiyecekleri bir basitlik ve mükemmeliyette, zaman mefhumunun
dışında, an bile denilemiyecek hattâ kısa olduğu bile söylenemiyecek bir
sürede halk etti. “Oluş” hâdisesi; zaman mefhumu ve diğer mefhumlarla izah
edilemiyecek, en yüksek değerdeki manevî bir hâdisedir.
Tanrının ilk halk ettikleri iki esas guruba ayrılırlar:
1. Tekâmül edebilme imkânlarını haiz varlıklar;
Tanrının, değersiz olarak fakat tekâmül edebilme
imkânlarını bahşederek halk ettiği varlıklardır. Tekâmül ederek evvelâ
“ruh” haline gelecek, sonra da ruh olarak tekâmüllerine devam edecek
varlıklarına çok yüksek manevî hassalar ve imkânlar bahşeden Tanrı, onları
gayet kaba varlıklar halinde halk ederek uzaklara fırlatmıştır. Tekâmüle
sevk olunan varlıklar en son ulaştıkları yerden Tanrıya yönelmeleri ile
tekâmüllerine başlarlar.
Buradaki fırlatış tabirini, bilinen alelade madde fırlatışı
ile karıştırmamak icab eder. Bu fırlatış, veya bir başka tabirle Tanrıdan
uzaklaşış; Tanrının (idrak edilmesine imkân, ihtimal olmayan) bir arzu ve
tahayyül kabiliyeti ile vukua gelen, manevî bir uzaklaşıştır.
İşte bu surette tekâmüle sevk olunan varlıklar,
“değersizlikler” halinde Tanrıdan manen uzaklaştırılmışlar ve en son
ulaştıkları yerden Tanrıya yönelmeleri ile de tekâmüllerine, yani
değersizliklerini gidererek değerlenmeye başlamışlardır.
2. Tekâmüle yardımcı varlıklar;
İlk var edilenlerin ikinci grubu, Mutlak Varlığın emrindeki
tekâmüle yardımcı varlıklardır. Meselâ “melekler” bu varlıklardandır.
Bunlar Allahın emirlerinin harfi harfine tatbik eden “vazifeliler” veya
“vazifeler” halinde tezahür ederler.
Bu varlıklar (veya değerler) vazifelerinin icab ettirdiği
her türlü imkânların azamisine sahiptirler. Fakat kendi kendilerine
tekâmül edemezler. Nasıl ki dünyada insanların yaptığı birçok makina,
meselâ bir hesap makinası sür’atle hesap yapabildiği halde kendi kendine
tekâmül ederek yepyeni melekeler kazanamazsa, olarak fakat adeta “robot”
gibi ruhsuzca ifa ederler. Bu sebepten; bu varlıklara “tekâmüle yardımcı
robot varlıklar” denilebilir. Özet olarak; dünya, kâinat, kâinatlar ve
kâinatların üzerindeki yüksek maneviyat âlemlerinde, kısaca aklınıza gelen
veya gelmeyen her yerde mevcut bulunan (Tanrı hariç) istisnasız her şeyin;
tekâmüle yardımcı robot değerler ve tekâmül edebilen değerlerden, yaşayan,
değişen, gelişen, çeşit çeşit muhtelif değerlerdeki varlıkların; var oluş
veya edilişlerini gerçek mânasiyle anlayabilmenize imkân yoktur!. Çünkü
böyle bir hâdisenin, mevcut duyularınız ve imkânlarınızla idraki şöyle
dursun, sezilebilmesi dahi mümkün değildir. Bu sebeple “oluş”u aydınlatan
tebliğler, dünya idrak seviyesine ayarlanmış “benzetmeli” ve misalli
bilgilerden meydana gelmektedir.
74.
HAREKET
Kâinatlarda, kâinatta, hareket halinde olmayan hiçbir şey
mevcut değildir.
75.
CAZİBE
Cazibe, manevî değerlerin maddeler üzerindeki olumlu
tesirleridir. Çekiş halinde tezahür ederler.
76.
MADDE
Manevî değerler, kaynaklarından uzaklaştıkça kabalaşırlar,
kabalaştıkça belirirler. Değer, madde olarak belirmesi oranında değerinden
kaybeder.
Madde, manevî değerinden ne kadar kaybetse, yine de manevî
değerlerin tesirinden ve emrinden kurtulamaz. Kabalaşarak manevî değeri
tamamen yok olan değer madde haline gelir ve manevî değerleri (+) kabul
edersek, (–) işaretini alır. O andan itibaren madde olarak manevî
değerlerin tesiri altına girer. Manevî değerini tamamen kaybetmiş bir
madde, manevî değerlerin tesiri ile birleşir ve değişir. Her madde,
taşıyabildiği manevî değer oranında değerlidir.
Şualar da dahil, madde üzerine tesir eden bütün enerjiler,
hem manevî değerleri olup, hem de madde ihtiva eden şualardır. Bu enerji
ve şualar ruhun sahibi olduğu bedene tesir edebilir, fakat ruh her türlü
madde ihtiva eden şeylerin tesirinden uzaktır. Ruha ait beden maddenin
tesirinde kalabilir ve ruhta bu tesirin belirtileri görülür; fakat aslında
madde ruha hiçbir tesir icra edemez.
77.
TARİF
Ancak madde ile ilgisi olan şeyler; isim, sıfat ve adet ile
tahdit olunabilirler. Bu şekilde izah mecburiyeti, sınırlı dünya imkânları
tesiriyledir.
78.
BU BİLGİLER...
Bu bilgiler, plânlardan geçen fakat hiçbir plâna ait
olmayan bilgilerdir. Zaman zaman tipik “yüksek plân bilgileri” halinde
tezahürü ise, insanî idrak kabiliyeti ile “Mutlak Bilgi”nin ayarlanmasının
sonucudur.
Bu bilgilerin menşei; ilk defa izah ettiğimiz “Mutlak
Varlık”tır.
Mutlak Varlık, Allahın tatbik edeceği fikirlere sahiptir.
Bu fikirlerin düzene girmesi görevi Mutlak Kanunun, Mutlak Kanunun tatbik
edilmesi ve icrası da Mutlak Plândır. Mutlak Plânı da diğer plânlar takip
ederler.
Bu bilgiler, “esas bilgilerin menşeinin öz bilgileridir ve
muhtelif plânlar seviyelerinden fakat plânsız olarak tebliğ edilmektedir
ve asla plânların kendi imkânlarına göre verdikleri bilgilerden
addedilmemelidir. Mutlak Varlık, lüzumu halinde bilgileri plân
seviyelerinin dışından verebilir. Mutlak Varlık sadece Allaha tâbi ve
O’nun fikirlerini içeren varlıktır ki, o fikirlerin zerresini dahi insan
idraki ile kavramaya imkân yoktur.
Bu bilgiler, insanî idrakle çekip çevrilecek bilgiler
değildir. Bunun için bilgilerimizin mes’uliyetleri de bizimdir. Yani,
bilgilerimizi sadece vermekle kalmayıp korumaktayız!
En fena niyetliler bile bu bilgilerimize yalan
diyemiyecekler, bilgi ve öğütlerimizi inkâr edemiyeceklerdir!
79.
EGO
İnsanı ilk düşünceye sevk eden şey egoizmdir.
80.
İNSANÎ DEĞER
Bir insanın değeri, kendi menfaatlerini diğer insanların
menfaatlerinden üstün tutmaması oranında artar. Şayet bir insan
menfaatlerini diğer insanların menfaatlerinin gerisine atabilmişse, o
insan yüksek değer sahibidir.
81.
TERBİYE
Hakikî terbiye, ruh terbiyesidir ki, mutlak surette bedene
aksederek kendini belli eder.
82.
GAYE[26]
Bugüne kadar verilen bütün bilgilerde tekâmül, ihtiyaca ve
anlayışa göre izah edildi; fakat tekâmüldeki gaye açık olarak
bildirilmedi.
Sebepsiz hiçbir şey olmadığından, şüphesiz ki, tekâmülde de
bir gaye vardır. İşte 4.1.1961 tarihinden inen bu bilgi, bu bakımdan
şimdiye kadar indirdiklerimizin en yükseğidir. Bu bilgide, gaye olarak
görülen tekâmülün “gayesi” izah edilecektir:
Her şey, izah olunan şekilde halk oldu ve
tekâmüle tâbi tutuldu.
Ve her şey halk olunurken de
her şeyin üzerindeki ruh,
değer bakımından en üstün tutuldu.
Çünkü ruh kimyasal bileşik olmadığı gibi, madde de değildi
ve her şey ruhların tekâmülü için vasıta olarak halk oldu.
Ruhların tekâmül edebilmesi için en basit maddelerden
tâ Mutlak Varlığa kadar her şey
vasıta olarak yaratıldı ve sıraya dizildi.
Mutlak Varlık, Mutlak Kanun, Mutlak Plân,
hepsi mutlaklarımdır...
fakat ruhsuzdur...
Bunları tıpkı dünyadaki robotlara
benzetebilirsiniz...
Bunlar tarafımdan düzenlenildi!.. ve,
tâki ilk ruhlar olgunlaşıp
bu robotların vazifelerini alana kadar,
makina halinde çalıştırılmak üzere vazifelendi..
Gaye; ruhların robotlar tarafından idaresi değil,
bizzat ruhlar olgunlaşarak
robotların yaptığı vazifeleri üzerlerine almaları idi.
İşte bu; tekâmüldeki gayenin bir kısmıdır.
Tıpkı dünyadaki yerçekimi gibi
ben de halk ettiğim ruhları bana çekerim.
İşte kâinatı halk ettim edeli “şu ana kadar”
ruhlar aynı yolda yürüdüler ve bana yaklaştılar.
Fakat hiçbir ruh bugüne kadar
ne Mutlak Plânın idaresini
ne Mutlak Kanun, ne de Mutlak Varlık vazifesini
üzerine alacak duruma gelmedi;
daha doğrusu gelemezdi[27].
Çünkü
bu vazifeler benim belli başlı vazifelerimdi ve
mukaddesat[28]
denilen şeyin tastamam kendisiydi.
İşte tekâmüldeki gaye sadece
şuursuzca, bana doğru uzanan yolda ilerlemek değil,
halk ettiğim andan itibaren
robotlar tarafından idare edilen her şeyin vazifelerini
sevgili ve bana koşan ruhlarıma devretmekti!..
Ve ancak o andan sonra
yepyeni bir devre açılacak ve;
idarem ruhlarıma devrolacaktı.
Bunun için de ruhlarımı
alacakları mühim vazifeler için yetiştirdim,
ve çok ağır şartlarla denedim.
“Halk”tan da gaye;
benim sevgim ve halk ettiklerimin iyiliklerini
istememdir. Ve onları bana yaklaşmaya liyakatli görmemden başka beni ne
sevindirebilir!..
Bir an için,
benim büyüklüğümü
onumu, bunumu unutun;
Ben size
sevgimden; ...aşkımdan; ...ruhumdan; her şeyimden
vererek ruh ettim.
Şu halde, benim de
sizin gibi sevincim, memnuniyetim neden olmasın.
Ben her şeyi halk ederken,
kudretimi seyretmeyi, eziyet etmeyi düşünmedim.
Sevdim... halk ettim! ve
sevgimi de; sabırla
tekâmül edilmesini bekleyerek gösterdim.
Ve sizlerden de
benim sabrımın zerresini, tekâmülünüz icabı göstermenizi
bekledim..
Bu tebliğdekiler, ilerde teker teker ve apaçık bir şekilde
bildirilecektir.
Her şey var olalı, en mühim hâdise
Halk edişim’dir.
Siz ise ikinci en büyük hâdisenin tahakkukuna; yani
tekâmül sonucu idarenin robotlardan ruhlara
devredilmesine
hak kazanacaksınız!!
Bu tebliği düşünün, ...hazmedin, ve sevinin
çünkü sevinmek için hak kazananlarsınız.
4.1.1961
Çamlıca/İstanbul
83.
HALİK
Gerek bitkilerin, gerek hayvanların, gerekse başka başka
dünyalarda yaşayanların tek hakikî babası; onları halk edendir. Onları,
tekâmüle yardımcı değerlerle birlikte tekâmüle sevk edendir.
84.
TEKÂMÜL EDEN DEĞER,
TEKÂMÜLE HİZMET EDEN DEĞER
Dünyada tekâmül eden ruhlardan ve tekâmüle hizmet eden
yardımcı değerlerden başka bir şey mevcut değildir.
Dünyada bulunan her şeyi yukarda izah edilen şekilde ikiye
tasnif edebiliriz.
85.
HALK EDİLMİŞİN YARATIŞI
“Her şey”, en yükseğin kanun ve plânına uygun olarak, onun
tekâmül etmiş varlıkları tarafından hâsıl olur. Bu hâsıl oluşta gaye,
tekâmüle hizmettir.
Şu halde ruhlar, Tanrı tarafından halk olunmuş aslî
değerlerdir. Ruhların kendi tekâmülleri için, Tanrının emri ile var
ettikleri ise, onların tahayyül kudretlerinin eseridir.
Ruhlar, olgunlukları oranında var edebilirler. Bu; Tanrının
halk ettiklerinin, Tanrının onlara sunduğu meziyetlerle “yaratışları”dır.
Eski din kitaplarında “Tanrı, ruhları halk etmiş ve onlara kendi
vasıflarından vermiştir” denilmesinin sebebi budur. Dünya, dünyalar,
kâinat ve kâinatlar, maddeli maddesiz her şey bu şekilde var edilmiştir.
86.
ESERLERİN ESERLERİ
Dünya ve diğer madde dünyaları, kâinat ve kâinatlar; yüksek
ruhlar ve robot değerlerin tahayyül kudretiyle, manevî değerlerin
değerlerinden kaybederek kesifleşmesi sonucunda hâsıl olmuşlardır.
Maddeli ve benzeri vasıftaki kâinatlar, her şeyin âmili
olanın, eserlerinin eserleridir.
87.
OLUŞ
“Her şey”; tahayyül, sevgi ve arzu sonucu hâsıl olmuştur.
88.
KÂİNATI VAR EDEN DEĞER
Dünya ve dünyanın bulunduğu kâinatın var oluşunun âmili
olan değerin[29],
en yakınlarından birisin!.. O değer de, “seni var eden ve değerlendiren”
tarafından halk olmuştur.
Sen[30],
dünya hayatı boyunca ona hem en yakın olanlardansın, hem de onun
misafirisin.
O senin asıl yerinde iken, sen onun kâinatındasın.
89.
MADDENİN BAŞLANGICI:
SER ZERRECİĞİ
Ruh gibi, var olan her şey gibi, madde de Tanrıdandır. Ona,
dünyada ve benzeri yerlerde tekâmül gayesi ile yaşamak için lüzum vardır.
Yapılması icab eden; yaşayabilmek için onu aramak, asla onun için
yaşamamak, ona tapmamak, onu elde edebilmek için fena yollara sapmamak,
onun geçici tesirlerine kapılarak asıl değer olan ruhu unutmamaktır.
Dünyadaki mevcut maddeler, elektron sistemlerinden hâsıl
olmuşlardır. Elektron sistemlerine ise atom denilmektedir. Elektron
sistemi, bir çekirdeğin etrafından hızla hareket etmekte olan elektron
veya elektronlardan meydana gelmiştir.
Dünyada, basit maddeler: “elektron sayıları aynı olan
atomların birleşmelerinden meydana gelmişlerdir” şeklinde izah
edilmektedir. Hakikatte ise, ilk madde tezahürleri ser bölgesinde
başlamaktadır. En basit madde ihtiva eden manevî değer de ser zerreciği’dir.
Manevî değer ve hâdiseleri maddî imkân ve madde ölçüleri
ile izah mümkün olmadığından maddeyi, mecazî olarak, “madde robot
değerlerden bir kısmının kabalaşmasından hâsıl olmuştur” tarzında tarif
ediyoruz.
Ser zerreciğinin ekseni etrafındaki hareketi, mevcut madde
hareketlerinin en basiti ve en sür’atlisidir. Sınırlı dünya imkânları ile
bu sür’ati tasavvur etmek dahi mümkün değildir. Bir atom çekirdeği
etrafında dönmekte olan elektronun hareketi, ser zerresinin kendi ekseni
etrafında yapmakta olduğu hareketin yanında pek yavaş ve önemsiz kalır.
Ser zerreciğinin kendi ekseni etrafındaki hareketi ile
mukayese edilince önemsiz kalan “elektronun atom çekirdeği etrafındaki
dönüş hızı” ortalama, saniyede yüzbin kilometredir. Bu hızı bile düşünmek,
insan idraki için imkânsız denecek kadar zor bir iştir.
Herhangi bir şeyin madde değerinin fazlalığı, izahını
kolaylaştırır. Manevî değerleri fazla olan varlıkları anlamak ve anlatmak,
o varlıkların sahip bulunduğu manevî değerlerin fazlalığı oranında
zorlaşır. Tam manevî değerleri ise, madde dünyasında maddî imkânlarla
izaha imkân yoktur.
Sür’atle dönmekte olan ser zerrecikleri hep birlikte
helezonlar çizerek hareket ederler. Bunların birbirleri ile
birleşmelerinden ser çekirdekleri hâsıl olur. Ser çekirdiklerinin
çekimine kapılan bir veya birden fazla ser zerreciğinin çekirdek etrafında
hızla dönmelerinden ise ser sistemleri meydana gelir.
Ser sistemlerinde çekirdek etrafında dönmekte olan ser
zerreciklerinin adedi, ser sistemlerinin birleşmesinden hâsıl olan esîr
zerresi’nin karakterine tesir eder. Bu sebeple kâinatta bulunan bütün
varlıklar, ana unsurları olan esîr zerreciklerinin karakterlerini
taşırlar. Ana unsurlarının başka olmaları sebebiyle kâinatlardaki
varlıklar birbirlerine benzemezler.
Öyle kâinatlar vardır ki, oralardaki madde yerine geçen
şeyler, dünyada madde olarak tanınan ve bilinen şeylerden bambaşkadır.
Bunlar dünyada kullanılan madde ölçülerine vurulamazlar. Hattâ dünya
sakinleri tarafından tasavvur edilebilmeleri dahi imkânsızdır. Fakat
oralarda denenen varlıklar, bunlardan tıpkı insanların maddeden istifade
ettikleri gibi faydalanırlar. Çünkü oralardaki varlıkların her şeyleri
gibi duyuları da başkadır.
Diğer kâinatlardaki madde eşdeğeri mevcudiyetler, ancak o
kâinatlara tekâmüle sevk edilenler tarafından hissedilirler. Bu hissediş;
ne görmekle, ne duymakla, ne tat almakla, hattâ ne de hissetmekle ifade
olunabilir.
Bugüne kadar insan maddeyi, muhtelif zamanlarda zamanın
şart ve imkânlarına uygun olarak, idrak seviyelerine göre tarif ve izah
edebilmiştir. Bilgisini atoma, elektrona, hattâ esîre yükselten insan,
maddeyi de günün realitesine uygun olarak “Basit madde[31],
aynı unsurun atomlarının birleşmesinden hâsıl olur” şeklinde tarif
etmiştir ki, bu ve buna benzer madde tarifleri maddenin hakikî izahları
değildirler. “Madde; tekâmüle yardımcı robot değerlerin kabalaşmasından
hâsıl olmuştur” tarifi, maddenin en geniş mânadaki tarifidir.
Ser zerreciğinin en mühim vazifelerinden birisi de, tekâmül
plânları icabı kâinata inecek olan varlıklarla madde arasında bağ
kurmaktır. Ser zerrecikleri kâinata nüfuz eder etmez ser sistemleri teşkil
eder. Ser sistemlerinin birbirleri ile birleşmelerinden esîr zerreleri,
esîr zerrelerinin de sistemler halinde bir araya gelmelerinden esîr
sistemleri hâsıl olur. Elektron buna bir misaldir.
Bir çekirdek etrafında değişik sayılardaki elektronların
hızla dönmelerinden hâsıl olan sistemlere de atom denmektedir. Atomlar
elektron adetlerine göre başka başka karakterler arzederler. Atomların
birbirleri ile birleşmelerinden de moleküller hâsıl olur. Aynı cinsten
atomların birleşmelerinden dünyada mevcut basit madde çeşitleri meydana
gelir. Değişik cinsteki atomların birleşmeleri ise kimyasal bileşikleri
oluşturur.
90.
GÖRGÜ VE TECRÜBE
Hayat görgü ve tecrübe ile geçer. Bu tekâmül için
zarurîdir. Görgü ve tecrübe ise iyiyi ve kötüyü ayırdetmeye yarar. İyiyi
kötüden ayırabilmek ise ancak iyiyi ve kötüyü tanımakla mümkün olur. Bir
şeyi tanımak için ise ilk önce var olması icab eder.
İyiyi ve kötüyü tanımak, irade ile kötüyü terkedip, iyiyi
yapmak; insanların tekâmülü için elzemdir.
91.
TAM MÂNASI İLE BİLMEK
Dünya hayatında hiçbir şeyi tam mânası ile bilmeye imkân
yoktur. Bilindiği sanılan şeyler sadece zannedilenlerdir.
92.
MADDÎ SONSUZLUK
Her şeyde ancak sonsuzlukla izah edilebilecek bir hassa
mevcuttur. Bu, sonsuzlukların herhangi bir mahdut[32]
parçaya sığdırıldığının izahıdır.
Maddî sonsuzluklar tahdit edilmişlerdir. Tahdit
edilmemiş hiçbir maddî sonsuzluk yoktur. Hakikatte ise maddî sonsuzluk
hiçbir zaman mevcut olmamıştır, mevcut olmayacaktır. Çünkü maddî sonsuzluk
olarak bilinen ve izah edilen şeyleri, her yönden manevî değerler, manevî
değerleri de asıl sonsuzluklar kucaklar.
93.
MADDÎ BÜYÜKLÜK – MANEVÎ BÜYÜKLÜK
Bir insanın maddî olarak büyüklüğü, diğer maddî
büyüklüklerle mukayese edilince son derece önemsiz kalır. Dünya, güneş,
hattâ kâinat bile diğer maddî büyüklükler yanında ufacık kalan
zerreciklerden başka şeyler değillerdir.
Asıl üzerinde durulması icab eden, insanın manevî
değeridir. O, hiçbir maddî ölçü ile değerlendirilemez. Onun büyüklüğü ve
değeri ancak manevî büyüklükler ve değerler tarafından takdir edilir.
Manevî büyüklükler maddî büyüklüklerle asla mukayese edilemezler,
değerlendirilemezler.
94.
DEĞER
Manevî değerce yükseliş, Allaha yükseliştir.
95.
TAHRİP
Öldürmeden yaşamak, bilerek mahvetmeden hayatını tamamlamak
bir gaye olmalıdır. Fakat her yaşayan, gıdayı yine kendisi gibi
yaşayanların hayatı bahasına temin eder. Et yer, bitki yer.. Bu ise
tekâmül için zorunludur. Yeter ki bu, normal seyrinden dışarı çıkmamalı;
keyif, kin veya ahlâksızlık için asla bir canlıyı tahrip teşebbüsünde
bulunulmamalıdır.
96.
ŞUA
Şualar, tekâmüldeki manevî değerler tarafından
yayımlandıkları gibi, robot değerler tarafından da yayımlanırlar. Robot
değerlerin yayımladıkları şualarla, tekâmül etmekte olan varlıkların
yayımlamakta oldukları şualar arasında farklar vardır.
Tekâmül etmekte olan varlıkların yayımlamakta oldukları
şualar, madde ölçüleri ile ölçülemez ve izah edilemezler. Bunlar ancak,
madde ve benzeri robot varlıklar üzerlerinde icra ettikleri tesirlerle
mevcudiyetlerini hissettirirler. Bunların dünya ve benzeri tekâmül
yerlerinde kendilerini hissettirebilmeleri için robot varlıklara, dolayısı
ile bu varlıkların yayımladıkları şualara ihtiyaç vardır[33].
97.
ŞUALAR
Var olan her şey şualar yayımlar. Hattâ mevcut olan bütün
varlıklar bizzat şua halindedirler veya şuadırlar da diyebiliriz.
Tekâmüle sevk olunan değer veya varlıkların yayımladıkları
şualarla, tekâmüle yardımcı robot varlıkların yayımladıkları şualar
arasında birçok farklar vardır. Tekâmül etmekte olan varlıklar “tesirler”
halinde tezahür eden “manevî şualar” yayımlar, hattâ bizzat şua
halindedirler. Tekâmüle yardımcı robot manevî değerlerse “robot şualar”
yayımlarlar ki, çok yüksek vazifeli robotlar hariç, robot varlıkların
yayımladıkları şualar, ekseri o robotların ifa etmekte oldukları
vazifelerle ilgili şualardır.
Tekâmüle yardımcı robot değerlerin (veya varlıkların)
yayımladıkları şualar daima aynı mükemmeliyet ve hassasiyettedirler..
Tekâmüle sevk edilmiş varlıkların (veya değerlerin) yayımladıkları
şualarda ise, bu değişmeyen ve daima biteviye devam eden mükemmeliyet ve
hassasiyet yoktur. Onlar, kendi değerleri oranında tesirli olan şualar
yayımlayabilmekte ve bu tesirlerini ancak tekâmül edebildikleri kadar
arttırabilmektedirler. Bundan dolayı az gelişmiş ruhlar, fazla gelişerek
tekâmül edebilmiş ruhlara göre daha dar tesir alanlarına sahiptirler.
Robot değerler ve onların herhangi bir vazifeyi ifa için
malik bulundukları tesirler ise tekâmül etmezler. Çünkü onlar vazifelerine
göre kusursuz olarak var edilmişlerdir. Bunun sonucu olarak da bir robot
değerin 1000 yıl önceki icraatı ile, 1000 yıl sonraki icraatı arasında
fark yoktur. Robot değer ve varlıklar vazifelerini daima aynı
kusursuzlukla ifa ederler.
ROBOT ŞUALAR:
Tekâmüle yardımcı robot varlıklar tarafından yayımlanan ve
insanlar tarafından bilinen robot şualara misal olarak; kozmik, gama,
röntgen, ultraviyole, ışık ve sıcaklık şualarından bahsedebiliriz. Bu
şualardan bazıları insanlar tarafından da üretilerek elde edilebilirler.
Fakat, daha insanlar tarafından bilinmeyen pek çok şualar mevcuttur.
Halen insanlar robot şualardan, elektrik ampulü, radyo,
televizyon, röntgen cihazı ve benzeri birçok şua alet ve cihazlarında
yararlanmaktalar. Fakat robot şualardan çok daha büyük faydalar da
sağlamak mümkündür. Meselâ bugün için tedavisi mümkün olmayan bazı
hastalıkları, elde edilen robot şualarla tedavi etmenin mümkün olduğunu,
hastalıklardan korunmak için “şua aşılarının” tatbik edilebileceğini, yine
aynı şualarla yorgunlukların, sıkıntıların giderilebileceğini, robot
şualardan istifade edilerek uzun zaman genç ve dinç kalınabileceğini,
hattâ bu şuaların yardımları ile iklimler üzerinde dahi değişiklikler
husule getirilebileceğini insanlık, henüz bilmemektedir.
TEKÂMÜLDEKİ VARLIKLARIN YAYIMLADIĞI
MANEVÎ ŞUALAR:
Robotlu ortamlarda (meselâ madde kâinatında) varlıkların
yayımladıkları manevî şualar; ancak robot varlıkların aracılığı ile
tesirler icra ederler. Bu sebeple, dünyada bedenli olarak yaşayan ruhlar
da ancak maddeden bedenleri vasıtasıyla tesirler icra edebilirler.
Bir ruhun öz manevî şuaları ile tesirler icra edebilmesi,
ancak robotlu ortamlardan uzaklaştıktan sonra mümkün olabilir. Ruhların,
yayımlamakta oldukları ve dünyada madde aracılığı (bedenleri) olmadan
tesirler icra edemiyen manevî şualar, yine de birçok bakımlardan
maddelerin yayımlamakta oldukları robot şualardan ayrılırlar.
Meselâ, ruhların yayımladıkları şuaları, günün teknik
imkânlarından faydalanarak, bazı robot şualar gibi elde etmeye imkân
yoktur. Keza robot şuaları izaha yarayan mefhumlarla, ruhların
yayımladıkları şualar izah ve tarif edilemezler; (saniyede şu kadar yol
alırlar.. gibi). Çünkü manevî şualar mevcudiyetleri ile değil, mevcut
varlıklar üzerinde icra etmekte oldukları tesirleri ile belirirler. Meselâ
bu şualarla birçok hastalıkları tedavi etmek mümkündür. Yani tekâmüldeki
varlıklar yayımladıkları şualarla (manevî tesirlerle) yine tekâmüldeki
varlıklar üzerinde olumlu veya olumsuz tesirler icra edebilirler.
İnsaniyetin tekâmülünde, ruhlarının yayımladığı şualar
büyük roller oynarlar. Dünyadaki ruhlar, her ne kadar serbest
vaziyetlerindeki kudret ve imkânlarının pek azına sahipseler de; imkânları
oranında, tesirler halinde tezahür eden manevî şualarıyla, madde ve maddî
şualardan bir kısmını istek ve ihtiyaçlarına uygun olarak kullanabilirler.
98.
ŞUALAR VE İNSAN
İnsan, şualardan oluşmuş bir şuadır. Bütün ihtiyaçlarını
şualar vasıtasıyla temin eder. Şua ile beslenir, şua ile görür, şua sever,
şuadan korkar. Her şey insan için şuadır. Bu sebeple dert ve hastalıkların
en güzel tedavi çaresi; şuadır.
99.
İYİ VE GÜZEL ŞEYLER
HER ZAMAN YAPILABİLİR!
İyi ve güzel şeyler için “Şu gün bu iş yapılmaz!” diye bir
tahdit yoktur. Şartlar o güzel şeyin yapılmasını icab ettiriyorsa derhal
yapılır. Fakat güzel şeyleri zamansız ve vakti gelmeden yapmamak için
dikkat etmek icab eder.
Güzel şeyi insan, kendine, bir şahsa, cemiyete, millete,
dünyaya karşı yapabilir. Fakat o iyi şeylerin başkalarına zararlı
olmaması, bir kısmını güldürürken bir kısım insanları da ağlatmaması icab
eder.
İyilik, ancak hiçbir fena tarafı olmadığı takdirde
iyiliktir!..
100.
BASAMAK
Bilgilerimizi en kolay kavranabilecek şekilde basamak
basamak vermekteyiz. Aynı olan şeyin, anlayış kabiliyetlerine göre
basamaklarla izahına bu bilgiler vasıta edilmiştir. Esasında, çıkılması
mukadder olan merdivenin ilk basamağını ilk düşünen insan çıkmış, onu da
diğerleri izlemişlerdir.
Bu merdiven “tekâmül merdiveni”, basamakları da Tekâmül
eden ve edecek olanlar için “merhaleler”dir. Biz bu merhaleleri daima
seçilmiş vazifelilerimizle bildirip tekâmül imkânlarını sağladık ve şu âna
kadar her vazifeliye bir basamaklık bilgi verildi. Bu bilgiler vasıtasıyla
ise, birkaç basamaklık bilgi almaktasınız
101.
KISACA
Her şey, ara gaye olan tekâmül için halk olunmuştur.
Tekâmülde vazifesini yapan yok olur veya değişime uğrar. Her şey şuadır,
şualardandır; manevî değerler esastır.
Tekâmülde gaye idraktir. İnsanın yapabileceği her şey,
tekâmülü icabı yapması icab eden şeylerdir. Cüz’i irade insanın serbesti
hudutlarını tahdit eder.
İnsanlarda esas ruhtur; beden ektir, ruha eklenmiştir.
Hayat ne doğumla başlar, ne ölümle biter. Tekâmül, ruhu yükseklere iter.
[1] Sadece bu başlık,
tarafımızdan yazılmayıp, bilginin kendisinden konulmuştur.
[2] cüz: Kül denilen
“bütünlük” ifadesinin parçalarını, kısımlarını, bölümlerini meydana
getiren kavramdır. Aklımıza gelen her bütünün (küllün) meydana
getiricileri, yani cüz’leri mevcuttur.
[3] imtihan: Deneme;
sınav.
[4]tekâmül:
Olgunlaşma; evrim.
[5]cazibe:
Kendiliğinden, vasıtasız bir çekim gücü anlamındadır. Yerçekimi gibi,
uzaydaki yıldız, gezegen ve diğer kütle merkezlerinin, kütleleriyle
orantılı olarak çekimi; artı ve eksi elektrik yüklerinin birbirine
çekilişi; atom çekirdeğindeki protonlar arasındaki nükleer çekim,
fizik cazibe’nin misalleridirler. Tabiatta dişi ile erkeğin
birbirlerini cezbedişi biyolojik cazibe olarak isimlendirilirler.
Manevî cazibe ile ise, tekâmüldeki ruhun Allah yönündeki yüceliklere
doğru çekilişi ifade edilmektedir.
[6] menşe’:
Kaynaklandığı yer; köken; orijin.
[7] kül: Bütün; eksiği
olmayan “tam”.
[8] inşa’: Yapım;
“tahrip”in karşıtı.
[9]kaim: Mevcudiyeti
ile mümkün; var olan; ayakta durabilen.
[10] ikame etmek: Bir
şeyi kaldırıp yerine başka bir şeyi getirme.
[11]sübjektif:
Herkesin kendi anlayış ve hissediş şekline, değişik intiba (izlenim)
ve ruh haline göre yapmış olduğu ve böylece herkesin ayrı ayrı kişisel
yargılara varabileceği değerlendirme, takdir etme tarzı. Objektif
olmayan.
[12] intikal: Bir
yerden başka bir yere geçme.
[13] seyyal: “kesif”in
zıddı; ince; nüfuz edici; akıcı; hafif.
[14] Madde üzerine
kurulmuştur; madde ile ayakta durur, varlığı ancak madde ile
mümkündür.
[15] imtihan vasıtası:
Tekâmül malzemesi (materyali).
[16] tefekkür: Derin
düşünme; akıl yorma.
[17]mutlak:
Okuyucularımızın “Mutlak” mefhumuna (kavramına) biraz olsun fikren
yaklaşabilmeleri için, bu cildin sonunda (Ek sayfa VIII) Dr. Bedri
Ruhselman’ın “Allah” isimli kitabından aldığımız bir bölümü veriyoruz.
Bu izahta Mutlak; zıddı “Nisbî olan”ın izahı ile anlatılmaktadır.
[18] Halik: Halk eden;
yaratan; Allah.
[19]zahirî: Dış
görünüşe göre; bir şeyin fazla tetkik edilmeden ilk anda bıraktığı
tesire göre.
[20] âmil: Yapan;
meydana getiren; bir şeyin var olmasına sebep olan.
[21]üç buut (buud):
Üç boyut; en, boy ve genişlik.
[22]taassup:
Tutuculuk (fr. Fanatisme).
[23] gayri meşru:
Kanun dışı.
[24] şua: Bir kaynak
tarafından yayılan ışınlar, ışınım.
[25] Halk.
[26]Bu tebliğ, kitaptaki
tebliğlerin içerisinde, yüce Mutlak’ın katından direkt olarak
lûtfedilmiş birkaç tebliğden biridir ve spritüalizmada “tekâmülün
gayesi” ilk defa bu tebliğle açıklanmakta olduğundan, şimdiye kadar
alınan tebliğlerin en kıymetlisidir. Bu yüksek gerçeği bizlere
bildirmek lûtfunda bulunduğu için Yüce Allaha ne kadar şükretsek
azdır.
[27] “Şu âna kadar” geçen
zaman aralığı buna yeterli değildi; mânasında..
[28] mukaddesat:
Kutsal olan kavramlar, ilâhî vasıflar.
[29] Mutlak varlık.
[30]İnsana hitap
edilmektedir..
[31] basit; basit madde;
bileşik madde: Bir misalle izah edelim. Bileşik bir madde olan
suyu, hidrojen ve oksijen maddelerinin atomları meydana getirmektedir.
Yani suyun basit maddeleri hidrojen ve oksijendir. Fakat bu basit
maddeleri de, atom yapılarının derinliklerinde meydana getiren
elektron, proton, nötron... gibi daha basit elemanlar mevcuttur ki,
bunlar da basit maddenin basitleridir.
[32] mahdut: Tahditli,
sınırlı, sonlu.
[33]Dünyamızda bir insanın
ruhundan gelen bir ifadeyi, bir davranış biçimi ile (fikir, hareket,
memnuniyet ve sevgi ifadesi, öfke ve tepki.. gibi) hissettirebilmesi
için; o ifadenin manevî şua olarak ruhtan çıkıp, robot varlık olan
maddeden oluşmuş insan bedenine tesir etmesi ve bedende şekillenerek
maddî bir ifade kazanması gerekmektedir. Bedenden çıkan ses, görüntü
ve hareketin aslı ise maddî (robot) şualardır.
Şuur İnanç I ; Bölüm 3
102.
RUH
Ruh; tesir gücü olan, şuurlu, tekâmül edebilen, manevî bir
değerdir.
Ruh, tekâmülünün verdiği kudret oranındaki tesir gücü ile
maddî ve manevî varlıklara tesir edebilir. Kabiliyetlerini tezahür
ettirebilen ve değerlendirebilen bir “bilgiye” sahiptir ki, buna, ruhun
“şuuru” denilebilir.
Ruhu maddeden ayıran ve maddeye üstün kılan en mühim iki
unsur; şuur ve tesir edebilme vasıflarıdır ki; bu vasıflar, ruhların
oluş’tan sahip olmayıp tekâmülle kazandıkları vasıflardır.
Tekâmül etme özelliğinde yaratılmış varlık olan ruh,
“idrakli tesir edebilme” ânına gelene kadar Mutlak Kanun esaslarına göre
idraksiz olarak tekâmül yollarında ilerler.
Ruhlar için birçok idrak aşamaları vardır. İdraksizlikten
ilk idrake geçiş ânı ise “yaşadığını idrak ediş”tir. İdrak, ruhî bir
olaydır. Dünya hayatında da idrakin olabilmesi için herhangi bir hâdiseden
gelen izlenimlerin duyular vasıtasıyla beyine oradan da ruha yansıması
lâzımdır. Çünkü:
Beyinle değil, ruhla idrak edilir.
Ruhun şuurunu geliştirebilmesi için, idrak edebildiği
bilgileri değerlendirebilmesi icab eder. Şuur ise, ruhun tüm bilgisine
verilen isimdir.
103.
MUTLAKLAR
Tanrı, her yarattığına ve yaratacağına; var ettiği,
yarattığı varlıkları vasıta eder.
Her yaratılanın bir yaratanı mevcuttur; fakat bu
yaratanlara, o varlıkları yarattıran Tanrıdır. Tanrı, bu ve bunun gibi,
yapacağı işlere; mutlaklarını vasıta eder.
104.
MUTLAKLAR
Mutlak Varlık, Tanrının izahı imkânsız kudretinin, idrak
edilebilir hal aldıktan sonra aldığı isimdir. O, tatbikatını Mutlak Kanuna
göre ve Mutlak Plânı vasıtasiyle yapar. Fakat bu izah, hiçbir zaman Mutlak
Varlığı, Mutlak Kanun ve Plânından başka olarak mütalâa etmek için sebep
teşkil etmemelidir.
Çünkü, Mutlak Varlığın tezahür edebilmesi; Mutlak Kanuna
uygun olarak Mutlak Plânı tatbik etmesi ile, Mutlak Kanunun var oluşu;
Mutlak Varlığın, esaslarını ihtiva eden ve “Mutlak Kanuna istinaden hâsıl
olmuş” Mutlak Plân’ın tatbikatı olan Nizamı tatbik edişiyle, Mutlak Plân
ise ancak Mutlak Varlığın, kudretini Mutlak Kanuna göre tatbik etmesi ile
belli olur.
Bu tariften anlaşıldığı gibi, her üçü de ayrı ayrı müşahade
edilebildikleri halde birisinin eksikliği, diğerinin tezahür etmesini
imkânsızlaştırır. Her üçüne de “cüz’süz kül” denilmesinin sebebi budur.
Yine de bu sebeple, her üçü bir arada (yine) “cüz’süz kül” halindedirler.
Bundan evvel “vasıtalı olarak” bildirdiğimiz ve o bilgiyi
indirmek için Mutlak Plânda vazife görecek değerlerde bir ruhu[1]
vazifelendirdiğimiz bilgide, hepsine kül olarak “Mutlak Plân” denilmiştir.
Hiç şüphesiz ki, mutlakların hepsine birden yukarda izah
edilen sebepten dolayı Mutlak Plân da denilebilir. Tanrının tezahürü olan
bu değerler, aynı zamanda maddeli hayata Tanrıyı ve onun mevcudiyetini
yansıtan değerlerdir. Bu değerler olmasaydı, hiçbir şeyin mevcut olmaması
sebebiyle Tanrı tezahür etmiyecekti.
Kâinatlarda, ne kadar küçük olursa olsun, herhangi bir
şeyin mevcut olabilmesi için mutlakların kudretinin tezahür etmesi icab
eder. Bir başka tarz izahla; var olan her şey mutlakların var oluşunun
ispatı ve var oluşlarının sonucudur. Bu kudret var olmasaydı hiçbir şey
var olmayacaktı.
Mutlaklara “Tanrının tezahürü” dedik. “Tanrının tezahürü
Tanrı mıdır?” sualine cevap ise “hayır”dır. Çünkü mutlaklar, ancak Tanrı
tarafından emredilen veya yapılması icab eden şeyleri yapan ve tatbik
edenler’dir. Manevî değer olduklarından bunlara, mecazî bir izahla,
Tanrının melekleri dahi denebilir. Fakat Tanrı, asla mutlakların kudret ve
imkânları ile hudutlandırılamaz. Çünkü mutlaklar, biraz evvel de izah
ettiğimiz gibi Tanrının emirlerini tatbik eden, yine Tanrıya ait kudret ve
imkânlardır. Bunlar ancak Tanrmın “yap” emrini yapan kudretlerdir. Fakat
“yap” emri olmadan hiçbir şey yapamazlar.
İşte; “Tanrı, emirleri ile mutlaklara her şeyi yaptırmış ve
yaptıracak olandır” şeklinde tarif olunabilir. Nasıl ki bir bedenin
herhangi bir uzvu emir almadan hareket edemezse, Mutlaklar da emir almadan
hareket edemezler.
Mutlakların üzerindeki her şeyi yapan ve yaptıran kudret
Tanrı’dır. Tanrı kudretini, Tanrının emriyle tatbikat sahasına çıkaran
kudret mutlaklardır. Mutlakları Tanrı ile birlikte mütalâa etmeyerek,
Ondan ayrı olarak izah yoluna gidilmesinin de sebebi vardır. Çünkü bugüne
kadar Tanrı zannedilen Mutlak Varlık, hakikatte Tanrının bir melekesidir[2].
Bu melekenin üzerindeki Tanrı ise, meleke halinde tasavvur edilemiyecek
bir kudret ve büyüklüktür. O’nu bir meleke olarak düşünmek ancak, O’nu
“Tek Allah prensibi”ne uyan bir idrakle sezebilmekten ileri gelir.
Tanrıya Mutlak Varlık demek O’nu hudutlandırır. O’na “her
şeyi halk eder ve yok eder” demek ise yine onun kabiliyetlerini “her şey”
ile hudutlandırmak demektir! Çünkü O’nun kabiliyeti, büyüklüğü “her şey”in
üzerindedir. “Her şey” tabiri ancak onun melekesi addedilen Mutlak Varlığa
uyan bir tabirdir.
O, her şeyi halk edebilme ve yok edebilme kabiliyetlerinin
üzerinde hassalara sahiptir. Bunun böyle oluşu ise gayet tabiidir. “Her
şey” tabiri, idrak kabiliyetleri ile değişen bir izah tarzıdır. Gelişmemiş
bir idrak için “her şey” çok mahduttur; gelişen idrakler ise “her şey”
derken çok şeyler düşünebilirler. İşte Tanrının kabiliyetlerinin de “her
şey” kelimesi ile hudutlandırılmamasının sebebi budur.
Tanrının kabiliyetleri, en yüksek varlıkların idraklerinin
erişebilecekleri “her şey”in çok üzerindedir. Mutlaklar için dahi bu
geçerlidir. Tanrı, mutlakları idare eden ve her bakımdan takdiri ve izahı
imkânsız değerdir.
105.
ALLAH
Allah, birdir diyerek tahdit edilebilir mi!..
Tek olan Mutlak Kanundur. O, hiç Allah olabilir mi!..
Allaha eskiden niçin “tek” denmiş diyenlere cevap; O’nun
tekliğini idrak etmeden “izah edilemez büyüklüğünü” anlatmaya
yeltenilebilir mi!..
Tekâmül icabı, her şeyin üzerindeki Allahı idrake bir anda
erişilebilir mi!..
O’na “tek’in de üstünde” demekle, O büyüklüğe “izahla”
erişilebilir mi!..
Kendisinden başkasının takdire imkân bulamayacağı varlığı,
“izahla idrak” ile hudutlandırılabilir mi!..
106.
CANLILAR YAPMAK
“En yüksek kudret”, insana, kendisinden vasıflar vermiştir.
Bu lûtfa insanlar “kendilerini beğenmeleri için” mazhar olmamışlardır.
Bir gün gelecek; insanlar, canlıları canlı yapan ortam ve
zemini bulacaklar, hattâ canlılar yapacaklardır. Fakat bunu yaptıranın kim
olduğunu unutmamalır icab eder.
İnsanlar bilmelidirler ki, her şey Mutlak Kanun esaslarına
göre olmaktadır. Her şeyin, her hâdisenin mutlak surette en az bir sebebi
mevcuttur. Bu sebep hâsıl olunca veya sun’i olarak hâsıl edilince, o sonuç
ortaya çıkar. İşte insanlar tekâmül ettikçe, yeni yeni sonuçlar ortaya
çıkaracak, sebepler meydana getirecek ve tekâmül yolunda
ilerleyeceklerdir.
107.
ROBOT YARDIMLARIN AZALIŞI
Her yeni buluş, dünva, üzerindeki robot yardımlar’ın
eksilme sonnucunu doğurur. Robot değerler, tekâmül kanununa uygun
olarak, zamanla yerlerini insan idrakine terk etmektedirler.
108.
İNCELEN MADDE
Maddeler, manevî değerleri arttıkça, maddî görünüş ve maddî
mefhumlarla izah edilebilen hallerini kaybederler. Maddenin bu haline
misâl olarak radyo yayınlarını gösterebiliriz. Bu yayınların adedi ne
olursa olsun birbirlerine karışmadan ve mekân mefhumunun hudutları dışında
ufacık bir odada toplanırlar.
109.
SER
Ser zerreciği ekseni etrafında idrak dışı bir hızla dönmesi
esnasında kâinatta yaşamakta ve yaşadıkları sürece de denenmekte olan
varlıklar için hayatî ehemmiyetteki şuaları yayımlar.
İlk maddî hareketi izaha, ser zerreciklerinin, manevî robot
değerlerin kesifleşmesinden hâsıl olduğunu hatırlatmakla başlayacağız. Bu
kesifleşme maddenin bulunmadığı bir ortamda cereyan eder. Bu sebeple ona
yüksek değerdeki manevî hâdiselerden biridir de diyebiliriz.
Ser zerreciği ilk maddî şuaları yayımlar. Bu şualar, ilk ve
en basit olduğu kadar da en kudretli maddî şualardır. Fakat ser
zerreciğinden yayımlanan şualar, saf manevî robot değer ve varlıkların
yayımladıkları şualardan farklıdırlar. Saf robot değer ve varlıkların
yayımladıkları şualar, hiçbir maddî tezahürü olmayan şualardır. Ser
zerreciğinin yayımladığı şualar ise yüksek manevî değerdeki “maddî
şualar”dır.
Serin yayımladığı bu şualar, onun ekseni etrafında çok
yüksek bir hızla dönmesine sebep olur. Bu dönüş, Mutlak Kanun esaslarına
göre ve manevî varlıkların manevî tesirleriyle vuku bulur. Zaten tüm maddî
hareketlerin ilki olarak kabul edilen bu harekette, diğer kaba maddelerin
ve bu maddelerden hâsıl olan tesirlerin rolü olamaz. Çünkü kaba (kesif)
maddelerin vücuda gelebilmesi için, daha önceden ser zerresinin mevcut
olması gerekir.
Bir ser zerresinin yine kendi yaydığı şuaların tesiri ile
dönmesini, ilim ve tekniğin üzerinde durduğu tepki prensibinden
faydalanarak izah edelim:
Bir boşluk ve o boşluğun içersinde şualar yayımlayan bir
ser zerreciğini düşünelim. Bu ser zerreceği en basit maddedir. Evvelâ o
var olduktan sonra ancak diğer mevcut bütün maddeler var olabilirler. Bu
sebeple, onu yapayalnız ufacık bir varlık olarak tasavvur edebiliriz.
İşte bu varlık, Mutlak Kanun esaslarına göre çok yüksek
manevî değerdeki maddî şualar yayımlamakta, bu yayımladığı şualar da onu
kendi ekseni etrafında akıl almaz bir sür’atle döndürmektedir. Buna misal
olarak; uzayda bir füzenin hareketini gösterebiliriz. Benzer şekilde, ser
zerresi de kendi varlığından başka madde bulunmayan bir ortamda öylece
hareket eder.
Tepki prensibinde hareket; hiçbir şeyi itmeden sadece
yapılan etkiye zıt yönde oluşan bir tepkiyle olmaktadır. Fakat füzenin
hareketi ile ser zerresinin hareketi arasında farklar mevcuttur. Her iki
harekette ortak olan ve bizim de belirtmek istediğimiz nokta; her ikisinin
de hâsıl olan enerji ile dıştan hiçbir müdahaleye lüzum kalmadan (itmeden,
itilmeden) boşlukta hareket edebilme kabiliyetidir. Fakat füzenin belirli
bir yönde ilerlemesine karşın, ser zerresi ekseni etrafında dönmektedir.
Çünkü füze arka tarafından yaydığı enerjiyle uç istikametine yönelir, ser
zerreciği ise Mutlak Kanun esaslarına göre, varlığının çeşitli yerlerinden
yayımlanan şualarla ekseni etrafında döner.
Füzede mevcut yakıtın bitmesi, füzeyi hedefine doğru yol
almaktan alakoyar, halbuki ser zerreciği daima şualar yayımlayarak ekseni
etrafındaki hareketine ara vermeden devam edebilir. Çünkü varlığından
eksilen değerleri (yine hareketini sağlayan şualara dönüştüreceği manevî
değerleri) varlığına cezbederek karşılar.
Ser zerreciğini, varlığında manevî robot değerleri
kesifleştirebilen ve bu kesifleştirdiği değerlerin bir kısmını da madde
ihtiva eden şualar halinde yayımlayabilen bir fabrikaya veya
transformatöre benzetebiliriz.
Ser zerreceği kesifleşmiş varlığında toplu halde bulunan
manevî robot değeri ile, civardaki ince robot değerler üzerinde devamlı
olarak tesirler icra eder ve onları kendisine çeker. Bu manevî değerler,
daima şualar yayımlamakta olan serin varlığında kesifleşir, kabalaşır ve
sonucunda ser zerresinin yayımladığı şualar haline gelerek ser zerresi
tarafından yayımlanırlar.
Bir ser zerresi, yayımladığı şua oranında dışarıdan
varlığına robot manevî değerler cezbeder. Mükemmel bir fabrika gibi
çalışan ser zerreciği, aynı zamanda, manevî robot değerlerle madde kâinatı
arasında bir köprü vaziyetindedir. Ona, maddî ve manevî cepheleri olan bir
varlık da diyebiliriz.
Bu sebeple de onun, maddî imkânlarla (hiç değilse teorik
olarak) izah olunabilen maddî varlığının yanında, bir de madde ölçülerine
vurulamayan ve maddî imkânlarla izah olunamayan manevî varlığı mevcuttur.
Ser zerreciğinin, manevî değerlerin kabalaşmasından hâsıl olan varlığının
büyük bir kısmı “manevî robot değerlik” hassasını kaybetmemiştir. Şua
sarfiyatını karşılayan ve daima serin varlığına ilâve olunmakta olan
manevî robot değerleri, madde ölçüleri ile izah mümkün değildir.
Ser zerreciklerinin birbirleri ile birleşmelerinden ser
çekirdekleri, ser çekirdeklerinin ser zerreciklerini kendilerine
çekmelerinden ser sistemleri, ve iki ser sisteminin birbirini
cezbetmesinden de esîr zerreleri hâsıl olmaktadır. Dünyanın mensubu
bulunduğu güneş sisteminin civarını saran esîrin bu şekilde hâsıl olduğunu
izah etmiştik.
Güneş sisteminin civarı tıpkı açık denizlerde olduğu gibi
anaforları, dalgaları, akıntıları olan esîr ile doludur. Bu anaforlardan
her biri muhitindeki maddeleri ya içeriye çeken, veya fırlatan birer
merkezdir. Esîr denizindeki bu kudret merkezlerine esîr anaforları
denildiği gibi, ilk atomlar da denilebilir.
Esîr anaforunun esîri çekmek veya fırlatmak için sarf
ettiği cazibe kudretine “elektrik”, bu sebeple anafora “elektron”,
elektronun hâsıl ettiği gerilime de “mıknatıslık” denir. Elektrikle dolu
olan esîr anaforları yani elektronlar, dünyadaki canlı, cansız istisnasız
her maddenin esasıdır. Elektronlar ise atom çekirdeklerinin meydana
gelmesinde mühim rol oynarlar. Bu çekirdeklerin diğer elektronları
kendilerine çekerek hâsıl ettikleri sistemlerle “atom” denilmektedir. Atom
sistemlerinde de tıpkı güneş sistemlerinde olduğu gibi bir merkez yıldızı
mevcuttur. Buna atom çekirdeği adı verilir. Bu çekirdeğin etrafında
elektronlar, tıpkı güneş etrafındaki plânetler gibi sür’atle dönerler.
Esîr sistemlerine göre son derece küçük olan esir
zerrecikleri, düşünülmesi imkânsız küçüklüklerine rağmen ser sistemlerinin
yanında dev gibidirler. Ser sistemleri ise ser zerrelerinden meydana
gelmiştir, fakat biz bu zerreciklerin sadece mevcut olduklarından
bahsetmekle yetineceğiz. Çünkü serin maddî küçüklüğünü idrak edebilmeniz
şöyle dursun, onu biraz olsun tasavvur edebilmeniz dahi mümkün değildir.
Ser zerreciğinin kâinatların ana maddesi olduğundan daha
önce bahsetmiş fakat madde ve benzeri kaba tezahürlerin kabalaşmasının
başlangıç noktası olmadığını da söylemiştik. Çünkü robot değerler, sayısız
kabalaşma safhaları geçirdikten sonra ancak ser zerresi haline
gelebilmektedirler. Görülüyor ki, serden öncesine doğru gidilirse, madde
ve benzeri kaba tezahürlerin başlangıcı robot değerlere kadar
incelmektedirler.
Bu gittikçe incelme, “hiçlikler” dediğimiz ve
sonsuzluklarla dahi ifade edemiyeceğimiz manevî değerleri içeren varlıklar
içersinde eriyip gidinceye kadar devam eder. Burada üzerinde durulması
icab eden nokta şudur; sonsuzluklara doğru ufalan madde, sayısız ufalma
safhalarından sonra, manevî değerini arttıra arttıra daha yüksek manevî
değerler istikametine doğru yükselmektedir. Yani madde değerleri, manevî
değerlerle ters orantılıdır.
Maddenin küçülerek ve küçülüp inceldikçe de robot manevî
değerlerini arttırarak eriştiği yüksek manevî bölgelere hiçlikler
demiştik. İşte kâinatlar, bu hiçlik dediğimiz yüksekliklerin içersinde
adeta kaybolurcasına ufalırlar ve (mecazî bir benzetişle) tıpkı sonsuz,
hudutsuz okyanuslara serpili nohut tanecikleri halini alırlar.
Görülüyor ki madde; ister küçülerek mikrometrik, ister
büyüyerek makrometrik istikamette gelişsin, sonucunda yine hiçlik
dediğimiz manevî varlıkların sonsuzlukları içersinde kaybolmaktadır. Çünkü
dünya, güneş sistemi, birçok güneş sistemleri ihtiva eden uzay adaları
(galaksiler) ve içersinde sayısız uzay adalarının hep birlikte uçuşup
durdukları kâinat, bu kâinat gibi sayısız birçok kâinatların da
makrometrik istikamette büyüyerek ulaşacakları ve bir zerre olarak
içersinde kaybolacakları varlık; maddenin küçülerek içersinde eridiği
hiçlik dediğimiz varlıktan başka bir şey değildir.
110.
TİTREŞİM
Madde âlemlerinde her şey titreşimler sonucunda hâsıl
olurlar.
111.
ŞUA
Şualardan madde ihtiva edenlerin istisnasız hepsi şua
bileşikleridir. En basit şua olan ser zerresi şuası, maddî ve manevî
özelliği olan bir bileşiktir.
112.
MİKROPLAR
Mikroplar da faydalıdır Faydasız olan hiçbir şey yoktur.
Tıpkı tekâmül etmeyen ve tekâmüle yardımcı bulunmayan hiçbir şeyin mevcut
olmadığı gibi.
Mikroplardan sakınmak lüzumludur. Fakat mikroplardan ifrat
derecede korunmaya uğraşmak da zararlıdır. Çünkü bir vücut herhangi bir
hastalığa karşı ancak lüzumlu olan mikrobu doğal yollardan temin
edebildiği oranda bağışıklık kazanır.
113.
FAYDALI - ZARARLI
Mikroplar ve virüsler de dahil her şey birbirlerine faydalı
olmaları için yaratılmışlardır.
Biz fenalıkların denenmesine müsaade ederiz fakat
yapılmasına asla.. Bir adamın diğer bir adamı öldürmesi insanlar için bir
sonuç, fakat bizim için sadece bir denemedir. Çünkü bu halde, öldüren
imtihanı kaybetmiş durumdadır, ölen ise duruma göre, kaybetmiş değil belki
de hakikatte çok şeyler kazanmış vaziyettedir. Bu demek; her öldürülenin
kazançlı olduğu mânasına alınmamalıdır.
Bir mikrobu, bir virüsü veya bir insanı zararlı ve fena
hale getiren onun esası değil; bu mahlûkları dünyaya intibak ettiren
vasıtalara, şuaların yapmış oldukları tesirlerdir.
114.
ŞUALARIN TESİRİ
Her şeyin; hastalıkların, iyiliklerin, fenalıkların,
hayatın ve insanın esası, muhtelif menşe’li şualardır.
Esîr zerreciklerinin hâsıl ettikleri esîr şuaları, dünyada
önlenemezler. Çünkü esîr dünya kâinatının en basit ve en değerli esasıdır.
Esîr şualarını kâinatta hiçbir şey durduramaz.
115.
RUH
Ruh, tesir edebilme özelliğindedir. Fakat bunu, malik
bulunduğu şuuru ile elde etmiştir. Tekâmüle sevk olunan bir varlık, madde
üzerinde, şuuru ile tesir ve hâkimiyet kurmaya başlamasıyla ruhluk
hassasını kazanır. Şuur ise, ruhta şuur haline gelmeden evvel, kendi
kendine (otomatik olarak) yetişen ve tekâmül ederek varlığından bizzat
ruhu haberdar etmesi ile “şuur” haline dönüşen değerdir[3].
Ruh, şuurunu ancak tecrübelerle yükseltebilir. Ruh hiçbir zaman madde
değildir. Sadece tekâmülünün belirli bir kısmını madde ve benzeri
vasıtalar aracılığı ile yapar. “Ruh bedende midir?” suali; şimdiye kadar
yapılan tariflerden anlaşıldığına göre “bedendedir” şeklinde izah
edilebilir. Halbuki ruh, bedende olduğu kadar bedende değildir de!..
Beden, ruhun bağlantı kurduğu perisprinin aracılığı ile meydana gelmiştir.
“Mekân mefhumu” içersindeki bu izahlar, ruhu bedenin sınırları içersinde
imiş gibi gösterir.
Halbuki ruh, mekân mefhumunun tamamen dışında olan bir
varlıktır. Beden üzerinde etkindir fakat bedende olduğu kadar bedende
değildir de. Ruh yalnız madde ile irtibata geçerken, gideceği muhitin
maddî hayatına uyacak şekilde, madde aracılığı ile tezahür eder.
116.
YENİLİKLER
Görülen bütün yenilikler, ruhî tekâmülün madde üzerindeki
tesir ve yansımasından başka bir şey değildir.
117.
MADDE
Madde ihtiva eden şeyler hiçbir zaman eksiksiz olamaz.
Maddeli mükemmeliyet asla bulunamaz.
118.
MADDE VE TEKÂMÜLE YARDIMCI
MANEVÎ DEĞERLER
Maddenin esası madde değildir. Madde, tekâmüle yardımcı
(robot) manevî değerler’in kabalaşmasından (kesifleşmesinden)
hâsıl olmuştur. Madde, tekâmüle sevk edilen manevî değerler’in
tekâmüllerinde rol oynayan “robot değerler”in en kesif olanlarından
biridir.
Diğer kâinatlarda, madde benzeri robot değerler, maddenin
oynamakta olduğu role benzer roller oynarlar.
119.
EN ÜST HİÇLİKLERDEN MADDEYE..
Hiçliklerden bir üstünü, bir alt değerdeki hiçliğin
oluşunun âmilidir. Bu sistem, her alt hiçliğin, bir üst hiçliğin tesirinde
olduğunu gösterir. En yüksek hiçliklerin tesir sahası ise bütün
hiçliklerdir ve onun üzerinde de Mutlak Varlıkla onun Kanun ve Plânı
mevcuttur.
Görülüyor ki, ilk madde tezahürlerine kadar vaziyet bu
şekilde devam etmekte, ilk madde tezahürlerinden sonra da aynı şekilde
devam etmektedir.
En basit madde olarak kabul ettiğimiz ser zerreciği,
hakikatte en basit madde değil, sizin en basit madde olarak kabul
edeceğiniz değerdir. Bundan hâsıl olan sistemler ve birçok sistemlerden
sonra dünya maddelerinin esaslarını teşkil eden atomlar, yüksek değerler
halinde birleşerek dünyada mevcut olan varlıkları meydana getirirler.
Bu varlıklar iki şekilde değerlendirilir: O varlıkların
madde değerleri ile, manevî değerleri.. Meselâ bir insan, en son birliğin[4]
Kanun ve Nizamlarına uygun bir bedene, ve o bedende yine o birliğin Kanun
ve Nizamlarına göre tekâmül eden bir ruha maliktir.
120.
PEYGAMBER
Toplumları, toplumlara mensup peygamberlerle irşad[5]
devresi Muhammed’le kapanmıştır. Muhammed bu bakımdan son peygamberdir.
Peygamberlere irşad vazifeleri zaman ve şartlara uygun
olarak yaptırılmıştır. Artık dünya idraki için ebediyen var olacak
peygamber, “ilim” olarak kalacaktır.
İlme tekâmül ve iyilik yolunda hizmet edenler, en güzel
ibadeti kendilerine seçenlerdir. Bunlar ilmi geliştirmekle, ilim yolu ile
beşeriyete hizmet etmekle, evliyalık mertebesine yükselenlerdir.
121.
İLİM
İlim ebediyen var olacak, idrakle gelişecek ve geliştirecek
olan peygamberdir.
122.
İLİM
İlim peygamberdir.
123.
BİLGİ VE ZAMAN MEFHUMU
Verilen bütün bilgiler, madde tesiri altında bulunan
insanların tekâmüllerine faydalı olabilmek içindir. Bir de, madde
dünyasındaki insanları daha üstün tekâmül devrelerine hazırlayacak
bilgiler vardır. O bilgilerden, bilhassa, artık bedenlenerek dünya ve
benzeri yerlerde imtihan olmalarına ve denenmelerine lüzum kalmayan
kimseler faydanalabilirler.
Hiç şüphesiz ki, o bilgileri de, madde aracılığı ile fakat
manevî hayatta tatbik edilebilecek şekilde vereceğiz. Bu tebliğde de o
bilgilerin mahiyetinden kısaca bahsedeceğiz.
O bilgiler, madde tesiri ile verilmiş olan ve maddeli dünya
hayatında tatbik edilebilecek bilgiler olmadığından maddî sıraya uyulmadan
verilecektir. Şunun bilinmesi icab eder ki; bugüne kadar, madde dünyasına
izah edilebilmiş tekâmül de yoktur. Tekâmül, bugüne kadar verilen
bilgilerde daima zaman mefhumundan istifade edilerek bahsedilen bir
bahistir. Çünkü maddeli hayatta “zaman”, her bakımdan mühim rol oynayan,
fakat hakikatte aslı olmayan bir tekâmül faktörüdür.
Maddesiz yani bedensiz tekâmül devresini idrak edenler için
zamanın mevzu bahis olmadığı bir tekâmül devresi başlar. İşte bunun izahı
ve idraki madde dünyasında en zor olan işlerden biridir.
Maddesiz hayata yükselen bir ruh, bütün maddî mefhum ve
düşüncelerin üzerine çıkabilmiştir. Onun için artık zaman mefhumunun
üzerinde bir tekâmül devresi başlar. O, değerini[6]
objektif olarak da idrak edebilir. Eksikliklerini tamamlayabilmek için
kendisini geliştirmek yolunu tutar. O, madde ve benzeri tesirlerden uzak
bulunduğu için, zaman ile izah edilemiyecek ve “mesafe” denilemiyecek
uzaklıklara, hareket etmeden ulaşabilir. Almış olduğu vazifeleri,
üzerindeki yükler eksildiği, tesirler kalktığı için, mükâfat telâkki eder[7]
ve yorulmadan yapar.
Ruhlar için yorulmak da mevzu bahis değildir. Çünkü onlar
ne yorulur ne de dinlenme ihtiyacı hissederler. Onlar artık, zaman ölçüsü
ile tahdit edilemiyen manevî haz içersinde vazifelerini görürler.
Gittikçe artan değerlerine karşılık daha büyük vazifelerle
mükâfatlandırılırlar. Bu mükâfatları da hiçbir zaman madde dünyasında
izaha imkân yoktur. Çünkü dünyada bu kabil yüksek değerli manevî
vazifelerin izahına yarayan hiçbir maddeli istinadgâh[8]
yoktur.
124.
TEKÂMÜL
Dünyada tekâmülü zaman mefhumunun dışına çıkarak ne
anlamak, ne de anlatmak mümkündür. Bu sebeple tekâmül, zaman mefhumu
çerçevesi içersinde ve mecazî olarak izah edilebilmektedir.
Bu hal, sırf maddeli hayatın sınırlandırmalarından hâsıl
olmaktadır. Hakikatte ruhî tekâmülün zaman mefhumu ile pek az bir alâkası
vardır. Bu zerre kadar olan alâka da tekâmülün madde aracılığı ile olan
kısmına aittir. Ruhî tekâmül, herhangi bir mefhumla sınırlandırılamıyacak
değerdedir.
125.
TEKÂMÜL
Tekâmül Tanrının tezahürüdür. Tekâmülü inkâr, Tanrıyı
inkârdır.
126.
RUH VE TEKÂMÜL
Tekâmüldeki bütün manevî varlıklara kısaca “ruhlar”
denilmesine rağmen, gerçekte hiç de böyle değildir. Çünkü varlıkların ruh
haline gelebilmeleri için birçok tekâmül merhalelerini aşmaları icab
etmektedir. Ruhlar, tekâmüle sevk edilen manevî değerlerden ruhluk
mertebesine erişenlerdir.
Tekâmül etmekte olan varlıklar sadece ruh olarak, insan
olmak üzere dünyaya inmezler. İnsan olarak dünyaya inenler, tekâmül
yolunda birçok merhaleler kat edebilmiş, idraklerini geliştirerek
“insanlık” seviyesine erişebilmiş ruhlardır.
Tekâmüle sevk olunan varlıklar var oluşlarını müteakip,
değersizlikler halinde ve robot değerlerle birlikte menşe’den “manevî
mesafe”lere uzaklaştırılmışlardır. En son ulaşılan manevî uzaklıklardan
tekrar menşe’e yönelmeleri ile tekâmüllerine başlayan varlıkların
tekâmüllerini başlıca;
a – Vasıtalı tekâmül
b – Vasıtasız tekâmül
olmak üzere iki kısma ayırarak izah edeceğiz.
a. Vasıtalı Tekâmül:
Vasıtalı tekâmülün birçok safhaları vardır, bunlardan
ilkleri, tekâmüle sevk edilen varlıkların, robot değerlerin tam
hâkimiyetleri altında geçirdikleri tekâmül merhaleleridir.
Başlangıçta, tekâmüle sevk olunan varlıklar, tamamen
değersiz vaziyette ve mensup bulundukları madde ve benzeri robot
varlıkların hâkimiyetleri altında, adeta onların varlıklarında erimiş bir
halde bulunurlar.
Dünyada tekâmülün ilk merhalelerindeki varlıklar tamamen
madde hâkimiyetinde ve madde halindedirler. Tekâmülün bu devrelerinde
onları madde dediğimiz robot varlıklardan ayırmaya imkân yoktur. Dünyadan
başka diğer tekâmül okullarında maddeye benzemeyen robot değerlerle bağlı
bulunan varlıklar da, tıpkı dünyadakiler gibi mensup bulundukları robot
değerlerden ayırdedilemezler.
İlk tekâmül safhalarını takiben varlıklar, otomatik olarak,
mensup bulundukları madde ve maddeye benzer robot değerler üzerinde
tesirler icra etmeye başlarlar. Bu tesirlerle madde üzerinde değişiklikler
husule getirebilirler.
Bunu takip eden devrelerde ise varlıklar, mensubu
bulundukları maddeler üzerindeki tesirlerini yavaş yavaş arttırırlar ve bu
tekâmül merhalelerini ilk canlılık devreleri takip eder.
1. Cansızdan Canlıya Geçiş:
Tekâmüle sevk edilen varlıklar robot değerlerin yardımları
ile tekâmüllerine en uygun maddelerle temasa geçerek bu maddeler üzerinde
tesirler icra edebilirler. Tekâmüle sevk olunan varlıkların belirli
maddeler üzerine şualar halinde gönderdikleri tesirler, cansız maddeleri
canlı haline geçirirler.
İlk canlılar, canlı veya cansız, bitki veya hayvan
oldukları ayırdedilemiyecek kadar küçük ve basit olmalarına rağmen birçok
yüksek hayat sırları ihtiva etmektedirler.
2. Tekâmül Eden Varlıkların Bitki Haline Geçişleri:
Tekâmüle sevk edilen varlıklarda ilk canlılık belirtileri
bitki olduktan sonra gözlenebilmektedir. Fakat en basitinden en tekâmül
etmişine kadar tüm bitkilerde şahsiyet yoktur. Ancak tesir edebilme
özelliklerini idrakleri ile değerlendirebilen varlıklar şahsiyet
sahibidirler. Mevcut bütün varlıklarda olduğu gibi bitkilerde de tesir
edebilme hassaları vardır. Fakat onlar tesir edebilme hassalarını
idrakleri ile değerlendirerek, tesirlerini yönlendirebilecek seviyeye
erişmemişlerdir.
Bitkiler, Mutlak Kanun esaslarına göre robot varlıkların
himayelerinde tekâmüllerine devam ederler. Buna; bitkilerle irtibatta
olarak tekâmül etmekte olan varlıkların, Mutlak Kanun esaslarına göre
robot varlıkların himayesindeki tekâmülleri de denebilir. Yani gaye, bitki
bünyelerinin gelişerek tekâmül etmesi değil, o bünyelerden istifade eden
varlıkların tekâmülleridir.
İşte bu sebeple varlıklar, robot değerlerin (robot
varlıkların) aracılığı ile, tekâmül seviyelerine uygun bitki bünyeleri ile
irtibat kurar ve tekâmül yollarında ilerlerler.
3. Bitkiden Hayvana Geçiş:
Ruh olmaya namzet varlıklar, dünyadaki bitki bünyelerinde
geçirmiş oldukları tekâmül safhalarından sonra, bitki ve hayvan arası
varlıklarda tekâmüllerine devam ederler. Bu türden varlıklar, dünya ve
diğer tekâmül yerlerinde mevcutturlar.
Hayvanlarla bitkileri birbirlerinden ayıran en büyük fark;
hayvanlarda “irade”nin[9]
belirmeye başlamasıdır. Bitkilerde “can”, hayvanlarda “irade” ve “idrak”
vardır.
Çünkü onlar yaşadıklarını bilir ve bir şeyler
isteyebilirler[10].
Hayvanlar, tekâmüllerine bitkiler gibi tam mânası ile robot
varlıkların himayesinde devam etmezler. Onlar malik oldukları irade
oranında hürdürler. Bitkilerle hayvanlar arasındaki en büyük farklardan
birisi de; bitkilerde tekâmül eden varlıklar, bedenlerini terk ettikten
yani öldürdükten sonra ahirete idraksizce uğrayıp, tekrar bitki olarak
bedenlenirler. Buna karşılık, hayvanlık safhasındaki varlıklar, ölümden
sonra ahirete giderek bir sonraki hayatlarının plânlı hazırlıklarını robot
değerlerin himayeleri altında yaparlar. Hayvanların dış görünüşlerinin
ruhî seviyeleri ve olgunlukları ile alâkası vardır.
Tekâmüldeki her varlık, olgunluğu ile uygun bir kalıba veya
şekle bürünmek için dünya ve benzeri tekâmül okullarından birine iner.
Tekâmüldeki varlıkların bürünebilecekleri o kadar çok kalıp vardır ki,
bunların haricinde bir kalıp veya şekil düşünebilmek imkânsızdır. Fakat
sizler dünyanızda bu kalıpların hepsini göremezsiniz. Çünkü bunlar, her
biri bir imtihan yeri olan sayısız dünyalara dağılmışlardır.
Tekâmüle sevk olunan varlıklar istedikleri yere inemezler.
Onlar ancak tekâmüllerine en uygun yerlere inebilir ve oralardaki en uygun
kalıplara bürünebilirler.
4. Hayvandan İnsana Geçiş:
Dünyanın en tekâmül etmiş varlığı insandır. Hayvanlardan
insanlara geçiş safhalarını ise dünyada göremezsiniz. Sadece dünyada en
ileri tekâmüldeki hayvanın, insana en çok benzeyen maymun olduğu
bilinmekte, fakat maymunla insan arasındaki tekâmül safhaları, başka
tekâmül yerlerinde olduğundan dünyada bilinmemektedir.
İlk bakışta maymun ile insan arasında gerek vücut yapısı,
gerekse hareket bakımından birçok benzerlikler görülür. Fakat insanda
bulunan “tahayyül” hassası onda yoktur. Zaten insanları, dünyada mevcut
diğer varlıklardan tam anlamı ile ayıran, aynı zamanda da üstün kılan bu
hassadır.
Dünyada kesin olarak hiçbir hayvanda görülmeyen ve yalnız
insanlarda bulunan bu fevkalâde meleke nedir? Bunu kısaca izah edelim:
Tahayyül:
İnsanlık mertebesine erişen varlıklarda görülen tahayyül
hassasını, bir şeyi tasavvur etmekle bir tutmamak icab eder. Tahayyül; bir
şeyi ruhta suretlendirmektir, tasavvur ise; ruhta suretlenmeleri mümkün
veya mümkün olmayan şeyleri düşünmektir. Tasavvur edilen birçok şeyler
tahayyül haline gelemezler[11].
Tahayyül hâdisesini hâsıl eden hayaller, doğrudan doğruya
insan ruhunda hâsıl olabildikleri gibi, hariçten de ruha gelmiş
olabilirler. Ruhta tahayyül edilmiş şeyler, madde ölçüleri ile izahları
imkânsız varlıklardır ve tıpkı dünyada görüp tanıdığımız eşyalar,
maddeler, hâdiseler gibi mevcutturlar[12].
İşte ruh, kendisinde suretlenen bu varlıkları tesir gücü oranında dışa
yansıtabilir ve dışarıda “var” edebilir.
Şayet hayvanlar tahayyül hassasına ve tahayyül ettiklerini
de maddeler üzerine tatbik imkânlarına malik bulunsalardı; onlar da gerek
kişisel, gerek toplum olarak tekâmül edebilirler ve hayatlarına birçok
yenilikler sokabilirlerdi. Halbuki maymunlar da dahil bütün hayvanlar bin
sene önce nasıl yaşıyorlarsa bugün de öyle yaşamaktadırlar.
İnsanlardaki ruhları hayvanlardakine üstün eden, sadece,
insanlık mertebesine erişmiş bulunan ruhlardaki “tahayyül hassası”
değildir. İnsanlık seviyesindeki ruhlar daha birçok bakımlardan
hayvanlarınkinden üstündürler; fakat bu üstünlüğü bedende değil, ruhta ve
ruhun tesir gücünde aramak icab eder.
Zira birçok hayvanlar, insanlardan daha üstün bedensel
kabiliyetlere sahiptirler; kuşlar uçar, arslan kuvvetlidir, birçok
hayvanlar insanlardan çok daha iyi görebilir ve duyabilir. Fakat insan,
zekâsı ile hem arslandan daha üstün güçlere, hem de kuştan daha hızlı
ulaşım imkânlarına sahiptir.
İnsanlar bedenî aczlerini, ruhlarının kudretini ve tesir
gücü ile örtmek imkânlarına maliktirler. Bu imkânları elde etmek için de
uğraşırlar, bu arada hem maddeye hâkimiyetleri artar, hem de ruhen gelişir
ve tekâmül ederler.
b. Vasıtasız Tekâmül
Buna, “tekâmülün yüksek safhaları” da diyebiliriz. Bu
safhalara erişen ruhlar, artık madde ve benzeri değerlerle denenme
merhalelerini aşmış ruhlardır. Tekâmülün bu safhasındaki varlıklar yüksek
ruhlardır ve aslî hayatları içersinde tekâmül etmektedirler.
127.
İLK GELİŞ
Dünya veya benzeri yerlere ilk defa inen ruh tamamen madde
tesiri altındadır.
128.
TAASSUP VE CEHALET
Ruhî tekâmülün en büyük iki düşmanı, cehalet ve cehaletten
ileri gelen taassuptur. İstisnasız bütün peygamberler, en büyük
mücadelelerini taassupla yapmışlardır.
Cehaletsiz taassup, taassupsuz cehalet olmaz. Birinin
bulunduğu yerde muhakkak öteki de bulunur.
129.
BİTKİ, HAYVAN, İNSAN
Bitkilerle hayvanlar ve hayvanlarla insanlar arasında,
dünyada misalleri bulunmayan birçok tekâmül devreleri mevcuttur.
Bitkilerde de, her biri diğerinden farklı tekâmül etmiş bulunan cinsler
vardır. Bu, hayvanlarda da, insanlarda da böyledir.
130.
GAFLET
Ömrün ne kadar uzun olursa olsun, ölümün yakındır. Sen,
ebediyen var olacak olan, sonsuz büyüklüklerin ufacık bir varlığı olan
dünyada, sayılı olan günlerini doldurmadasın.
Hayatının dünyada başladığını ve yine orada sona ereceğini
düşünenlerdensen, aklananlardansın.
Allahın, tekâmül edebilmen için verdiği zorlukları
adaletsizlik sananlardansan, kısa görüşlü olanlardansın.
Dindar gözükmeyi, vicdanını ve ruhunu temizlemeye tercih
edenlerdensen, Allahı kandıracağını sanıp kendini avutanlardansın.
131.
BEDEN VE RUH
Beden veya cismin büyüklüğü, güzelliği, o cisme veya bedene
bağlı bulunan ruhun olgunluğu hakkında bilgi veremez . Çok büyük bir
bedene sahip olan ruh, çok ufak bedene sahip olan bir ruhtan daha geri
olabilir.
Fakat bir bedende hâkim olan esas ruh, o bedenin tamamına
direktif veren en olgun ruhtur. Diğer ruhlar, bu ruhun bedeninden birer
parça olan bedenlere sahiptirler[13].
132.
BİTKİ, HAYVAN
Bir bitki üzerinde birçok bitkiler, bir hayvan üzerinde
birçok hayvanlar, bitkide hayvanlar, hayvanda da bazen bitkiler yaşar,
tekâmül yollarında ilerlerler.
133.
İNSAN BEDENİNDEN FAYDALANANLAR
İnsan bedeninden faydalanarak tekâmül etmekte olan ruhlar,
bitkilerdeki ruhlardan biraz daha tekâmül etmiş durumdadırlar. Fakat
bunlarda irade yoktur.
134.
TEKÂMÜLDEKİ VARLIKLAR VE BEDENLENME
Tekâmüle sevk olunan varlıklar, ilk tekâmül devrelerini
cansız olarak ve tamamen madde ve robot varlıkların idaresi altında
geçirirler.
Bitkilerde “can” vardır. Topraktan yetişir, gelişir ve
ölürler. Bitkilerin canlı halden cansız hale geçişleri çoğunlukla tedrici
bir şekilde cereyan eder. Buna, bitkiler yavaş yavaş ölürler de
diyebiliriz. Çünkü bitkilerle, o bitkide tekâmül etmekte olan varlık
arasındaki bağlar birden bire kopmaz.
Hayvanlarda can’dan başka, bitkilerde bulunmayan, “irade”
bulunmaktadır. İrade, herhangi bir canlının bir şeyi isteme hassasıdır ki;
çeşitli şekillerde, bilhassa arzu ve arzuya mukavemet şekillerinde tezahür
eder.
Hayvanlar da bitkiler gibi doğar, yaşar ve bedenleri ile
ruhlarının arasındaki irtibatın kopması ile de ölürler. Hayvanlarla
bitkiler arasındaki en mühim farklardan biri; hayvanların
hissedebilmesidir. Gerçi hemen hemen bütün bitkiler tabiat hâdiselerine
karşı hassasiyet gösterirler. Meselâ bazı çiçeklerin güneşin kavurucu
sıcaklığından korunmak için kapandıkları, sıcaklık azalınca da tekrar
açılarak korundukları malûmdur. Bitkilerde görülen bu gibi haller, tamamen
Mutlak Kanun esaslarına göre ve robot bir şekilde olmaktadır. Hayvanlarda
ise irade ve iradeleri oranında da serbestî mevcuttur. Onlar önce güneşten
korunmak ihtiyacını hisseder, sonra da korunma çarelerini ararlar.
Şayet tedbir alınmamışsa, bir hayvanın vücudundan bir
parçayı acı hissettirmeden koparmaya imkân yoktur. Buna karşılık
bitkilerde his olmadığından onlar acı duymadan budanabilirler.
İnsanlarda ise can, his ve iradeden başka dünyada tekâmül
etmekte olan hiçbir varlıkta mevcut olmayan “tahayyül” hassası vardır.
Tekâmüle sevk olunan bütün varlıkların, inecekleri yerlerin
esasını oluşturan robot varlıklardan bir kalıba bürünmeleri veya bir
kalıpla irtibata geçmeleri zorunludur. Buna; varlıkların, inecekleri
tekâmül yerlerinin icab ettirdikleri hallere girmeleri de diyebiliriz. Bu
sebeple, dünyaya inecek varlıklar, madde ile irtibata geçmek ve maddeden
bir kalıba bürünmek zorundadırlar.
Tekâmüle sevk olunan varlıklar hayvanlık mertebesine (veya
diğer tekâmül yerlerindeki buna eşdeğer mertebelere) eriştikten sonra
kazanılan per değerinin aracılığı ile inecekleri muhitin robot
varlıkları ile irtibat kurarlar.
PER
Ruhun tekâmülünde çok büyük rolü olan per, robot bir
değerdir ve ruha, ruhun idrak safhasının arifesinde bağlanmış bir
değerdir. Bu sebeple ruh onu kendi vasfı sayar ve bu kudretin vasıtası
ile, maddeli hayatı için lüzumlu olan maddî ve manevî değerleri birçok
imkânlarla birlikte plânına uygun tarzda toplar.
Per, ruhun madde ve benzeri robot değerlerle vasıtalı
olarak tekâmül ettiği sürece bir melekesi halinde tezahür eden, fakat
hakikatte ruha tekâmülü icabı eklenmiş olan bir değerdir.
Per ruha ihtiyacı olan vasıfları, değerleri ve imkânları
temin için otomatik olarak vazifelendirilmiştir. Bedenlenmesi halinde
ruha, tekâmül plânına uygun bir hayat geçirmesini sağlayan per, ahiretteki
ruhlar üzerinde de son derece kuvvetli roller oynar.
Ruhun tekâmülünde çok büyük hizmetler ifa eden per değeri,
diğer taraftan da, yine tekâmüle hizmet gayesi ile onun imkânlarını
sınırlar. Hangi şartlar içersinde olursa olsun değer kazanabilme
imkânlarına malik olan ruh, kazandığı değerler oranında, perin
sınırlayışlarından kurtulabilir.
Ruhun idraki ne kadar gelişmiş olursa olsun maddeli
hayatında olduğu gibi ahirette de onu tesirleri altında bulunduran per
değerini, madde ile denenme merhalelerini aşamadığı sürece his ve idrak
edemez.
Ruh, tekâmül ederek “hiçlik” mertebesine yükselmedikçe
per’den ayrılamaz ve asıl yüksek hayat ve imkânlarına kavuşamaz. Per’e,
ruhun melekesi denilmemesinin sebebi ise; ruh ve per münasabetlerinin,
ruhun idrak seviyesine erişmesi ile başlayıp, ahiret hayatı süresince
devam ettikten sonra sona ermesidir. Per değerinin ruha eklenmesine
gelince de, bu tamamen manevî bir hâdisedir. Bu sebeple onun, maddeyi
izaha yarayan tabir ve mefhumlarla izahı mümkün olamamaktadır.
Burada per değerinden bahsetmemize ve onu kısaca izah
etmemize sebep; per değerinin, ruhu, maddeli hayatlara intibak ettirecek[14]
sistemlerin oluşmasında en büyük rolü oynamasıdır. İnsanların dünya hayatı
geçirebilmeleri, yani, madde ile irtibat kurabilmeleri de perispri
adı verilen sistem sayesinde mümkün olabilmektedir.
135.
DEĞER
Değer idrakle başlar. Herhangi bir varlığın idrak
edilemiyen değerine kıymeti denir.
136.
FENAYA MEYİL
Allah, insanlara karşı koyacak imkânları vermeden fenaya
meyil ettirmez ve bu yolda asla imtihana girişmez.
137.
TÂBİ OLUŞ VE MANEVÎ DEĞER
Maddeler, maddî şualar yanında manevî şualar da
yayımlarlar. Bir güneş sisteminde, gezegenler güneşe tâbidirler. Tıpkı
atom çekirdeğine elektronun tâbi olduğu gibi. Burada esas; tâbi olunan
büyük kütleden çok, manevî değerdir.
Manevî değeri fazla olana, daima, daha az manevî değere
sahip olanlar tâbi olurlar. Manevî değerlerin, madde değerlerine tesirleri
de bu yoldan olur. Yani güneş dünyaya, sadece sıcaklık ve ışık göndermez;
aynı zamanda o sisteme renk ve karakter veren manevî şualar da gönderir.
Bu manevî şualar, dünya ve benzeri yerler için hayatî önemdedir.
138.
SABIR
Tanrı insanları fenalıklara, zorluklara, kötülüklere karşı
gösterebilecekleri sabırla da dener.
Kötülükleri, fenalıkları; iyilik, mantık ve vicdanla
cevaplandıranlar. Zorluklarla karşılaşınca, iyi niyetlerini bozmadan,
sabrederek, doğru yoldan ayrılmadan zorlukları aşmaya uğraşanlar.. Sabır
imtihanlarında kazananlardır.
139.
NEFSE ZULÜM
Nefsine hâkim ol!.. Kötü olmaman, günahkârlara karışmaman
için bu ezlemdir[15].
Fakat nefsini boş yere azaba sokarak Tanrı yolunda ilerleyeceğini umma.
Tanrı, ne kendini, ne de başkasını azaba sokmaktan seni men
eder. Nefsine zulmedenler, Allaha karşı gelendir. Tanrıya yaklaşmak için
kendilerini Allahın bahşettiği lûtuflardan mahrum edenler; fenalıklar
yolunu, Tanrı yolu zannedenlerdir.
Nefse hâkim olmak; nefse zulm etmek demek değildir. Nefsine
hâkim olmakla fenalık etmeni önlersin, nefsine zulm etmekle de sadece
Tanrının lûtuflarını reddederek nankörlük edersin.
140.
PERİSPRİ
Manevî bir varlık olan ruhun, dünyaya inerek
bedenlenebilmesi ve dünyadaki maddelere, “tesir edebilme” özelliğini
tatbik edebilmesi için, madde ile irtibat kurması icab eder. İşte ruhlar
bu irtibatı perispri haline girerek kurarlar.
Ruhlar maddenin en basit halleriyle, per vasıtasıyle
irtibata geçerek sistemler teşkil ederler. Perispri dediğimiz bu sistemin;
“bir ucu maddedeyse, diğer ucu da per’de, dolayısiyle ruhtadır” şeklinde
mecazî izahını yapabiliriz.
Bu bilgilere kadar perispri ruhtan ayrı olarak mütalâa
edilmiştir. Bu, per değeri hakkında bilgi sahibi olunmamasının sonucudur.
Perispriyi ruhtan ayrı mütalâa etmek yanlış değil, eksik bilgiye dayalı
bir izah tarzıdır.
Perispri; ruh, per ve madedden hâsıl olmuştur. Ruhun
kâinattaki herhangi bir tekâmül dünyasına inebilmesi için, evvelâ o
dünyanın bulunduğu kâinatın en basit unsuru ile münasebet kurması
lâzımdır. Dünyanın bulunduğu kâinatın en basit maddesi ve esir zerresinin
ana unsuru; ser zerreciğidir. Bundan dolayı da ruhun dünyaya inebilmesi
için her şeyden evvel ser ile irtibata geçmesi icab etmektedir. Ruh da bu
irtibatı per değeri vasıtasıyle sağlar ve böylelikle; “ruh”, “per” ve “ser
zerreciği”nden hâsıl olan bir sistem vücuda gelir ki, bu sisteme perispri
denir.
Perispri ilk oluştuğunda, madde ihtiva eden çok yüksek bir
manevî varlık halindedir ve son derece seyyaldir. Bu tarzda hâsıl olan
perispri, kesif madde âlemlerine nüfuz ettikçe, muhitindeki maddelerle
bağlantılar kurar. Meselâ perispriler dünyanız civarındaki esîr ve esîr
sistemleri ile irtibat kurmadan dünyanıza yaklaşamazlar.
Perispri halinde dünyaya inen ruhlar, per ve diğer robot
değerlerin yardımları ile bedenlenmeye başlar ve bedenlenmenin birçok
safhalarından sonra, hayvan veya insan olarak madde ile bağlı hayatlarını
yaşamaya başlarlar.
Per değeri ruha, sadece perisprinin hâsıl olması için
bağlanmış bir değer değildir. Onun ifa etmekte olduğu daha birçok
vazifeler vardır. Bu vazifelerin en mühimlerinden birisi de, perisprinin
hâsıl oluşundaki rolüdür.
Görülüyor ki daha perispri oluşmadan evvel, ruh per ile
bağlı haldedir. Per ise, ser’i ruha bağlar. Bunlardan birisinin eksilmesi
o sistemdeki perisprilik hassasını ortadan kaldırır. Nitekim ölüm
hadisesiyle ser (yani perisprinin madde kısmı) per’den (dolayısiyle
ruhtan) ayrılmakta, böylelikle de perispri dediğimiz sistem bozularak
ortadan kalkmaktadır.
Şu halde ölüm hâdisesi; perisprinin hiç bozulmadan ruhla
birlikte bedeni terk etmesi değil, perisprideki ruh ve ona bağlı olan per
değerinin ser’den ayrılmasıdır. Ölümden sonra ruh, per değeri ile birlikte
bedeni terk ederken, ser zerrecikleri vasıtasıyla kurulan sistemlerden
hâsıl olan beden de hayatiyetini kaybeder. Özet olarak; ölümle, bedeni
ruhla birlikte terk eden bir perispri mevcut değildir.
Ölüm; perisprinin, daha bedendeyken basitlerine[16]ayrılması sonucunda hâsıl olan bir hâdisedir. Ruhtan ayrı bir perispri
düşünmek doğru olmaz.
141.
PERİSPRİ
Vermekte olduğumuz bu bilgilerden evvelki bilgilerde,
perispri, ruha bağlanan, ruhtan ayrı bir değer olarak gösterilmiş ve ruh
ona dahil edilmemişti. Buna da sebep, vasıtalı olarak indirilen o
bilgilerde, perin mevcudiyet ve rolünden bahsedilmemiş olmasıdır.
142.
VERİLEN BİLGİLERDE HUDUT
Dünya ile irtibata geçebilen varlıkların verdikleri bilgide
hudut, dünya imkânlarıdır. Bu sebeple, bir varlık perispriden bahsederken
sere gidemez. O bilgide, en son izah edebileceği nokta esîrdir.
143.
BU TEBLİĞLER...
Biz bu tebliğleri hiç şüphesiz ki; gaipten haber vermek
veya insanların erişemedikleri ve erişemiyecekleri bilgileri delil ve
ispatlarla bildirip, onları küçümsemek maksadı ile vermiyoruz. Gayemiz,
insaniyetin önünde uzanan iki yoldan birisini daha belirli olarak
çizmektir. İnsanların iyiden kötüyü ayırdetmelerine imkân vermektir.
İnsan, asla öğrenemiyeceği şeyleri dahi öğrenmek arzusu ile
kıvranır. İşte birçok insanın teşevvüş içersinde olmasının sebebi de
budur. Çünkü insan bildiğinden daha ilersini öğrenmeye çalışmakla ilerler.
Kabiliyet ve kudretinin dışında olanları öğrenemediğinden de teşevvüşe
düşer. Çünkü bu ruh hali içersindeki insanın eski inancına karşı itimadı
sarsılmıştır. Fakat eski inancının üzerinde hiçbir tatmin edici bilgi elde
edemediğinden ve eski inancını takviye eden daha ileri bir inanç
bulamamaktan dolayı teşevvüş içersindedir.
Teşevvüş halleri ise Mutlak Plân icabı, her merhale, kademe
veya plân arasında vukua gelen, yahutta bedenlilikten bedensizliğe,
bedensizlikten bedenliliğe geçiş anlarında meydana gelen bir haldir ki
buna, ruhun bir sonraki hayat devresine intibak edebilmesi için lüzumlu
olan toparlanma devresidir diyebiliriz.
Kitabın, ilerde vereceğimiz esas ve yüksek kısımlarını
içeren bilgilerin biraz olsun anlaşılabilmesi için, şu verilmekte olan
hazırlayıcı bilgileri iyice anlamak lâzımdır.
İnsanlık bu vermekte olduğumuz bilgileri iyice anlar ve
vereceğimiz bilgileri de kavrarsa; yap dediklerimizi yapar, yapılmamasını
bildirdiklerimizi yapmazsa, saadete ve kendilerini bekleyen daha yüksek
kademelere kolaylıkla erişebilecektir.
İleride vereceğimiz bilgiler öyle bilgilerdir ki,
İnsaniyet, bilgilerimizi bilip tatbik ederse pek kısa bir zamanda,
binlerce senede erişilebilecek bir tekâmüle mazhar olacak ve şu andaki
durumunu pek kısa bir zaman sonra “taş devri” kadar basit bulacaktır.
144.
İNSANLIĞA AÇILAN İMTİHAN
Biz insaniyeti bu bilgilerimizle saadete götürmek
istiyoruz. Fakat onlar ellerine verdiğimiz imkânları fenaya kullanırlarsa
kendilerini felâkete atmış olacaklardır.
Onlar ki ikazlarımızı, apaçık delillerimizi bir yana
bırakır, “idraklerine uymayarak” kötü yollarında yürürlerse, bilmelidirler
ki, biz; milyonlarca mecazî ateşli cehennem azabının, yanında zerre dahi
olamayacak ıstırapları, tek bir ruha yükleriz. Ona, susuzluğunu giderecek
cehennemleri bile uzak ederiz.
Biz bu bilgilerimizle insaniyeti ya yüceltecek, yahut da
mahva götürecek olan imtihanı açıyoruz!.. Onlar bilmelidirler ki; idrakli
kötülük, üstün kötülüktür! Kötülüğün üstünü ise üstün cezayı icab ettirir.
İki yol da önlerinde.. Bizim ise onların erişmelerini arzu ettiğimiz
sonuç, saadetleridir.
145.
YOL
En bedbaht insanlar; şeytanın yolunu, Allahın yolu
tanıyanlardır.
146.
DEĞER
Dünyada ve dünya hayatında değerleri en güzel belirleyen
ölçü fiiliyattır[17].
Çünkü bir insanı yaptıklarına ve hareketlerine dayanarak başkaları da
değerlendirebilir. Tatbikat sahasına çıkmayan düşünceler, diğer insanlar
tarafından değerlendirilemezler.
147.
VÜCUDUN PARÇALARI OLARAK
TEKÂMÜL EDEN DEĞERLER
Her beden, “tekâmül etmekte olan” ve “tekâmüle
yardımcılıkla vazifelenen” değerlerden teşekkül eder. Bu değerleri esas
ana değere bir vücudun parçaları olarak bağlayan, perisprinin yayımladığı
manevî şualardır.
Birçok şualar ve döllenme, bu şekildeki toplulukların
teşekkülünde rol oynar. Çünkü bir şeyin canlı olarak üreyebilmesi için
manevî şualara (şehvet şualarına) ihtiyaç vardır.
Şehvet şuaları, ruhun bağlı bulunduğu perispri sistemini
harekete getirir ve bunun neticesi olarak hâsıl olan döllenmede ise ruhun
dünya hayatının, yani maddeli hayatının, esas temeli atılır.
148.
KÂİNAT
Kâinattaki küçücük varlıklardan bir çoğu, daha küçük
varlıkların dünyalarıdır.
149.
RUH VE CAN
Tekâmüldeki varlıklar manevî şualar yayımlarlar. Bu
şuaların robot varlıklar üzerinde icra ettikleri tesirler sonucu robot
varlıklarda canlılık alâmetleri belirir. Canlılık alâmetleri beliren robot
varlıklar, Mutlak Kanun esaslarına göre tekâmüllerine devam ederler.
Ruhun, robot varlıklar üzerindeki tesirleri gelişigüzel
olmaz, Mutlak Kanun esaslarına göre cereyan eder. Ruhun, herhangi bir
tekâmül yerinde bedenlenebilmesi için, ilk önce o tekâmül yerinin
bulunduğu kâinatın “esas (ana) robot varlığı” ile birleşmesi icab eder ki;
dünyanın bulunduğu kâinatın esas (ana) unsuru, ser zerreceğidir.
Ruh, per değeri vasıtası ile ser zerreceğine tesir eder ve
bunun sonucu olarak ruh-per-ser’den oluşan bir sistem kurulur. Bu sistem,
dünyaya, Mutlak Kanun esaslarının çizdiği yolu takip ederek iner ve ruh,
plânı icabı girmesi gereken şekle bürünür.
Dünyadan veya benzeri tekâmül yerlerinin birinden ayrılan
ruh, canlılık hassasını kaybederek hayatına devam eder. Bu da ruhun, beden
denilen robot varlıklardan, yani kâinata nüfuz ederken per değerinin
aracılığı ile birleştiği ser zerreceğinden, ayrılması ile mümkün olur.
150.
MUTLAKLAR
Mutlak Varlık Tanrının kudretini, Mutlak Kanun intizam ve
adaletini, Mutlak Plân ise tatbikatını temsil eder. Üçünü birbirinden ayrı
düşünmek ve madde tesiri altında, hakikî değerlerini hissetmek
imkânsızdır.
Onlar, “robot” değerleri olan Tanrı temsilcileridir.
151.
CANLIDA HER ŞEY KENDİ KENDİNE
Tabiatta canlı olarak bulunan her şey, diğer canlıların
müdahalesi olmaksızın kendi kendine birçok safhalar geçirdikten sonra
meydana gelir. Bu, Mutlak Varlığın, bütün var olanlara istisnasızca tatbik
edilen bir kanunudur.
“Tekâmül eden”, tekâmülde en büyük rolü oynar. Hariçten
yapılan müdahaleler sadece yön vericidir.
Nasıl ki her şey “oluş”tan bu yana kendi kendine oluyorsa,
bir varlık, kendi bedenini kendisi inşa ettiği gibi lâyık olduğu ceza veya
mükâfatı da kendi kendisine vermektedir.
152.
CANSIZDAN CANLIYA GEÇİŞ
Dünya tekâmül ettiren, aynı zamanda da tekâmülü öğreten bir
okuldur. Orada, cansızdan canlıya geçişi bulmaya ve tetkik etmeye imkân
vardır.
153.
CAN
Can, sadece “tekâmüle sevk edilen manevî değerler”de
bulunan bir hassadır ki, bu varlıkların tekâmülleri müddetince, maddeli
maddesiz hayatlarındaki vaziyetlerine uygun şekilde tezahür eder.
Robot değerlerde (tekâmüle yardımcı değerlerde) ise, can
yoktur. Onlar sadece tekâmüle sevk olunan değerlerin tekâmülleri ile
ilgili çeşitli roller oynarlar.
154.
RUH VE BEDEN İLİŞKİSİ
Ruhun kâinattaki herhangi bir tekâmül dünyasına inebilmesi
için evvelâ o dünyanın bulunduğu kâinatın en basit unsuru ile bağlantı
kurması lâzımdır.
Kâinatınızın en basit maddî unsuru ser zerreciğidir. Bundan
dolayı da ruhun dünyaya inebilmesi için öncelikle ser ile irtibata geçmesi
icab etmektedir. Bu icabın gereği olarak Perispri denilen bir sistem
oluşur. Bu sistemin nasıl oluştuğunu izaha çalışalım:
MANEVÎ ÇEKİM:
Aksi işaretli madde değerleri birbirlerini çekerler, aynı
işaretli madde değerleri ise birbirlerini iterler. Manevî değerlerde ise
bu hal geçerli değildir. Çünkü manevî değerler pozitiftirler ve sadece
pozitif olan değerler birbirlerini çekerler. Çeken daima büyük olan manevî
değerdir, çekilen ise küçük değerdir. İşte hiçliklerdeki çekiş bu esasa
dayanır.
PER-SER SİSTEMİ:
Perisprinin bileşimi % 80 manevî, % 20 maddîdir. % 20’den
fazla madde ihtiva eden perispriler ihtiva ettikleri madde oranında
kabalaşırlar. İnsanlarda ruh ile beden arasındaki irtibatı kuran
perispride, % 20 ilâ % 22 oranında madde bulunur.
Perisprideki manevî kısmı oluşturan; hiçliklerde yer alan,
per diye isimlendirdiğimiz manevî değerdir. Perler manevî per
zerreciklerinden oluşur ve maddî ortamda (+) ve (–) özellik kazanırlar.
Büyük manevî değerler daima küçük manevî değerleri çektiklerinden;
kabalaşmış dolayısıyle manevî değerinden kaybetmiş olan madde, manevî
değerlere tâbidir ve manevî değerler tarafından çekilirler.
Perispri bileşimindeki (% 80 oranındaki) manevî değer (+ ve
– özellik kazanmış per değerleri) de daima manevî değerlere göre aksi
işaretli olan madde değerini (ser’i) kendisine çeker ve bir per-ser
sistemi meydana getirir. Aynı, ser sistemlerindeki ser çekirdeğinin, ser
zerresini çekerek bir sistem teşkil etmesi gibi.. Per-ser sisteminin ser
sisteminden farkı, per-ser sistemi çekirdeğinin % 100 manevî değer
olmasıdır.
Perler ise bu birleşmeden önce basitliğini koruyan
bileşimler halinde bulunurlar. (+) ve (–) perlerin birleşerek perispri
haline gelebilmeleri için az veya çok maddeli ortamda bulunmaları icab
etmektedir. Bu sebeple hiçliklerdeki perler hiçbir zaman madde aracılığı
olmadan birleşemez ve perispri haline gelemezler. Dünya perlerin
birleşmesine müsaittir ve burada birleşen perler, dünyada yaşayan
canlılarda ruh ve beden arasındaki irtibatı kurar.
PERİSPRİ:
İşte bu şekilde teşekkül eden per-ser sistemlerine, ser
bölgesi ile hiçlikler arasında tesadüf edilir. Şu halde per-ser sistemleri
madde ile manevî değerlerin hudutlarında teşekkül ederler. Dünyada
bedenlenecek ruh, per-ser sistemleri ile gayet kolay irtibat temin
edebilir ve bir “ruh sistemi” hâsıl eder.
Bir ruh sistemi her ne kadar şema ile izah edilme imkânı
olmayan bir sistemse de, sırf kolay anlaşılması için aşağıdaki şekilde
çizilebilir.
Per-ser sistemi ruh ile irtibat temin ettikten sonra
maddeli kâinatla, sistemdeki madde vasıtasiyle temasa geçer ve ruh bir
sistem halinde dünyaya plânının icab ettirdiği şekilde iner. Ruhun,
bedenle temasa geçmeden evvel muhakkak surette bir per-ser sistemi ile
temasa geçmiş olması icab eder. Ruhun per-ser sistemi ile temasa
geçmesinden hâsıl olan sisteme perispri diyebiliriz. Kısaca; ruhun, per
(değeri) vasıtasiyle ser (zerreciği) ile birleşmesinden perisprinin hâsıl
olduğunu söyleyebiliriz.
Görülüyor ki perispri, ruh ile beden arasındaki irtibatı
kuran bağ değil, bizzat ruhu da ihtiva eden bir sistemdir. Per değeri;
ruha sadece perisprinin hâsıl olması için bağlanmış bir değer değildir.
Onun ifa etmekte olduğu daha birçok vazifeler vardır.
155.
MERKEZ ÇEKİMİ
Her cismin ortasında bir şua stoku vardır. Bu şua stoku,
normal şua hareketleri ile çevrelerinde elektromanyetik bir alan
oluştururlar. Bu, çekme özelliğine sahip bir özdür. İşte merkez çekimi
budur.
156.
RİYAZET[18]
Riyazet yolu ile aç kalarak vücudun ham madde ihtiyacını
karşılamayanlar; beden-perispri arasındaki irtibatı gevşetirler ve
perisprinin, beden dışında serbest olarak melekesini temin yoluna
bilmeyerek giderler ve bunu keramete atfederlerdi. Fakirler ve zahitler
bunlardandı.
157.
PERİSPRİ
Perispri ne kadar kesif bir durumda olsa da, yine dünyada
mevcut en ince maddelerden daha incedir.
158.
KÂİNATTA HER ŞEY MADDE..
“Madde, manevî değerlerin kesifleşmesinden[19]
kabalaşmasından meydana gelmiştir” demiştik. Bu sebeple “kâinat ve dünyada
mevcut olan her şey maddedir” diyebiliriz. Yalnız ruha; perispri haline
geçiyor ve bu şekilde diğer maddelerle münasebet kuruyor diye madde
gözüyle bakılamaz.
159.
PER
Per değerine, “ruhun robot iradesi” demek yanlış sayılmaz.
160.
ÖLÜM
Ölüm, insanı oluşturan iki esas unsur olan beden ve ruhun
madde ve manevî değerler halindeki menşe’leri tarafından çekilişleridir.
Madde menşe’inin de menşe’i mevcuttur. Bu da manevî
değerdir.
161.
BİTKİLERDE PERİSPRİ
Bitkilerdeki perispri, hayvanlar ve insanlardakinden
bambaşka tezahür eder. Bitki perisprileri çok az bir hassasiyete maliktir.
Bitkinin toprak üzerindeki büyük bir kısmı kesilse de kökten itibaren
tekrar gelişir. Bunun sebebi, bitki perisprisinin yerçekimi tesirinde
oluşu ve perispri zerreciklerinin balta veya bıçak darbesi ile
birbirlerinden aynlmayarak merkez çekimi istikametinde köke doğru
kaymasından ileri gelir.
162.
İLİM VE METAPSİŞİK TETKİKLER
İlmi, metapsişik tetkiklerden ayırmaya imkân yoktur. Her ne
kadar bugün bunun aksi düşünülüyorsa da, yani ruh mevzuu ile uğraşmak
ilimden ayrı tutuluyorsa da, hakikatte bu, dünya kuruldu kurulalı olamamış
ve metapsişik daima ilme önderlik etmiştir. İlim deneylere dayanır..
Metapsişik de aynı şeye dayanmaktadır ve her ikisinin de müştereken
dayandığı kanunlar mecuttur ki, biz bunlara Mutlak Kanunlar diyoruz.
163.
İLİM VE MÜSLÜMAN
İlmini en iyi yolda kullanan, en iyi müslümandır.
164.
MUTLAKLAR
Tanrının ilk halk ederek kendisine tâbi kıldığı erişilmez
değerler, Mutlaklar’dır.
165.
MUTLAKLAR
Allah her şeyi, ilk halk ederek kendinden ettiği Mutlak
Varlığının Kanun ve Plânına göre var eder ve idare eder.
Mutlak Varlık, Tanrının emirlerini Kanun ve Plânına göre
tatbik ettirendir. Mutlak Varlığın Mutlak Varlıklık hassası, “Mutlak
Kanun”a ve bu kanunun “tatbik plânı”na sahip olmasından ileri gelmektedir.
Bu; izahı imkânsız büyüklük olan Mutlakların, insanî idraka
uygun izah şeklidir.
166.
PERİSPRİ, BEDEN
Perispri, bedene ruh kudreti ile birlikte intikal eder.
Ruh, perispri sistemine dahil olduktan sonra ebedî âlemle yavaş yavaş
âlakası kesilir ve dünya veya benzeri yerlerdeki maddeli hayata adapte
olmaya başlar.
Perispri mevcut maddeli şuaların en incesi ve nüfuz
kabiliyeti en fazla olanıdır. Bu bakımdan, evvelden tesbit edilen bedene
kolaylıkla girebilir. Perispri sistemi bedene dahil olur olmaz, o
bedendeki sistemlere uyar ve son derece seyyal oluşu, bedenin her
tarafında tezahür etmesini sağlar.
İnsanlarda perispri bütün vücuda yayılmış bir halde bulunur
ve ölüme sebep gösterilen her hâdise onun tekrar basitlere ayrılması
sonucunu doğurur. Perisprinin basitlere ayrılması demek; % 20 oranındaki
maddenin, perispriden ayrılarak perisprinin perlere ayrılması demektir.
Ayrılan perler derhal madde ile birleşemezler. Perlerin tekrar
birleşebilmeleri için tıpkı kimyasal maddelerin sentezinde tatbik edildiği
gibi sıraya, usule, şartlara ve zamana ihtiyaç vardır.
Perisprinin ihtiva ettiği ruhun yepyeni bir bedene sahip
olabilmesi için evvelâ ilk girdiği bedendeki[20]
en basit sistemler olan ser zerrecikleri ile irtibata geçmesi icab eder.
Perisprinin ilk girdiği bedenden yüklendiği ser
zerreciğinin adedi, dölleme ile aktarılacağı bedenden yükleneceği ser
zerreciğinin adedinden az ise, ruh ikinci bedenin cinsiyetini alır; fazla
ise birinci bedenin cinsiyetini alır. Ve bu şekilde, ruhun dünya
imtihanları için evvelce tespit edilen cinsiyeti ortaya çıkar.
Bugüne kadar verilmiş bulunan plân bilgileri’nde
hayatın esası bildirilmemiş ve per-ser sistemleri perispri olarak
gösterilmiştir.
167.
HAREKET İÇİNDEKİ SİSTEMLER
Her şey harekette olan birçok sistemlerin intizamla bir
araya gelmesinden hâsıl olmuştur.
*
Duruyor gözüken her şey sür’atle harekettedir. Hareketleri
duruyor görmek insanlardaki seziş ve muhakeme eksikliğindendir.
*
Birbirlerine göre çok az farklı sür’atle hareket edilen bir
kâinatta sür’at farklarının azlığı, sür’atlerin anlaşılamamasına sebep
olmaktadır.
168.
RENK
Bir insan, ancak, kendi duyularındaki mevcudiyetlerin
hareketlerinden daha sür’atli hareketleri hisseder. Kendi duyularındaki
mevcudiyetlerden daha yavaş hareket edenler ise renkli olarak görünürler.
Bir şeyin renk atması demek, aldığı şuaların tesiri ile
sür’atinin artması demektir.
169.
RENK
Koyu renkli madde ve organizmalar, renklerinin koyuluğu
oranında açık renkli maddelerden daha az sür’attedirler.
170.
RUH EKSİKLİ DE DEĞİLDİR,
MÜTEKÂMİL DE DEĞİLDİR
Mevcut olan varlıklarda yarım halk edilmiş[21]
hiçbir şey yoktur. Ruhlar da bu sebeple yarım yaratılmış durumda
değillerdir.
Ruhlar, zamanla diğer hassaları ile birlikte ruhluk
hassalarını da kazanmış, “tekâmül etmekte olan” varlıklardır. Bu sebeple
ruhların mütekâmil varlıklar olarak düşünülmesi de, onları yarım olarak
düşünmek kadar yanlış ve zararlıdır.
171.
RUH TESİRİ
Ruh, bir madde üzerinde, yine maddeleri vasıta ederek tesir
icra eder. Ruhun madde üzerinde ilk tesiri, per değeri aracılığı ile ser
üzerindedir.
172.
ALLAH
Allah, hiçbir kuvvetin tesirinde olmadan tahayyül edebilen,
tahayyül ettikleri de var olabilen ve bu var olanlar içersinde de tahayyül
hassasına sahip olanları kontrolü altında bulundurabilen en büyük
kudrettir.
173.
MAHVOLUŞ
Arzın, üzerinde bulunanları kendisine çekmesi gibi, Tanrı
da ruhları kendisine çeker. Bu, tekâmül yolunda Tanrıya yaklaşıştır.
Tanrıya yaklaşma, bir bedenlinin maddeye verdiği değerle ters orantılıdır.
Tanrı, sonsuzluğa uzanan tekâmül yolunun bir başına en
yüksek manevî değeri, öbür başa da en yüksek madde değerini koymuştur (+)
tarafta bulunan en yüksek manevî değer arkasında kendisi vardır. (–) olan
en yüksek madde değerinin arkasında ise maddeye dönüşme vardır. Yani (–)
yönündeki maddenin cazibesine kapılan ruh sür’atle veya yavaş yavaş o
yönde yol alır. (–) yönde yol almak demek, manevî değerlerin madde veya
benzeri değerlere dönüşmesi demektir.
İşte, gittikçe maddîleşen bir varlık, tıpkı hiçliklerdeki
manevî değerlerin kabalaşması gibi kabalaşır ve bu kabalaşma devam ettiği
takdirde o ruh, madde içersinde ve madde hâkimiyetinde kaybolur.
Her maddenin menşe’inde manevî değer bulunduğunu izah
etmiştik. İşte ruh evvelâ bu âkıbete duçar olur; yani herhangi bir madde
veya cismin malı olur. Bu; ruhun hata ve ihtiraslar sonucu, emrinde olan
maddenin emrine girişidir! Artık ruh, ya bir tuğla parçası, ya maden
kömürü veya onun yanmasından hâsıl olan duman veya küldür. Hiç şüphesiz ki
kül, kül olarak kalmaz, değişir ve madde değiştikçe ruh da maddeye tâbi
olarak istenilen kılığa girer ve diğer ruhların o maddeye vermek
istedikleri şekilleri alır. Ayaklar altında ezilir, fırlatılır,
parçalanır, yakılır.
İşte, tekâmül etmeyen, fena yolları seçerek azabı hak eden
ruhlar, bu âkıbete duçar kalırlar. Fakat hiçbir zaman bu, o ruhlar için
bir son değildir. Düştükleri, yuvarlandıkları derinliklerden tekâmül
ederek yükselmek imkânlarına sahiptirler. İşte, denizlerde tekrar canlı
olarak hâsıl olan basit hayvanlar, tekrar tekâmül yolunda (+) istikamette
yol almaya başlayan ve yeniden canlı olarak doğan ruhlardır.
Tam bir madde haline gelen ruh, tekrar (+) istikamette
yürüdüğü takdirde derhal eski seviyesine erişemez. Evvelâ basit bir deniz
bitkisel hücresi, sonra bitki, sonra da sularda yaşayan basit canlılar
olarak hayata döner ve birçok ruhlar işte bu vaziyettedirler. Dünyadaki
basit yaratıkların eksilmemelerinin sebebi de budur.
Şayet ruh, madde haline geldikten sonra (+) istikamette
tekâmüle başlamazsa o zaman gittikçe kabalaşan maddelerin bileşimlerindeki
manevî varlık rolünü oynamaya başlar. Bu hal; tekâmüle sevk edilen
ruhların tekâmülleri için madde ve benzeri unsurlar kullanmak lüzumu
kalmayıncaya kadar devam eder. Ve madde dünyalarının ortadan kalkacakları
gün, hepsi madde oldukları için, Mutlak Varlığa verilecek emirle, bir
anda, yine kaba bir madde olarak yepyeni kâinatlarda var edilmek üzere yok
olurlar. İşte bu, bir ruh için mahvoluştur.
Gününüze kadar yapılan cennet ve cehennem izahları sadece,
ruhların hiçliklerde karşılaştıkları azapların zerrelerini ifade edebilmek
maksadı ile verilmiştir..
174.
ÖLDÜR EMRİ
İstisnasız hiçbir âmir, maiyetindekilere[22]
öldürmek maksatlı emirler veremez. Verdiği takdirde; o emri alıp da tatbik
eden, bu cinayetten âmiri kadar mes’uldür.
175.
HATA, MANTIK
En çok hatayı ekseri “ben hata yapmam” diyenler yaparlar.
Bir hâdisenin içinde bulunanlar, o hâdiseyi dışardakiler kadar objektif
olarak müşahede[23]
edemezler; çünkü onlar hâdisenin tesiri altındadırlar. Bunun için, müşkül
vaziyette olanlar, müşküllerini, mantıklı olduğuna inandıkları yakınlarına
danışarak ve onların fikirlerini kendi düşünceleri ile karşılaştırarak
karar vermelidirler.
Bu; dünya imtihanlarından bazılarının, mantıkla hal
yoludur.
176.
BEYİN VE PER
Dikkat, tahayyül, hâfıza gibi melekelerde beyin aracılık
rolü oynar. Bunlardan lüzumlu olanlarını depo eden ve icab edenlerini
tekrar hatırlatan beyin değil, per değeridir.
Per değeri beyini bir transformatör gibi kullanır. Unutulan
bir hâdise, sadece dünya hayatı boyunca unutulmuş demektir. Hakikatte ruh
için en önemsizinden en önemlisine kadar unutulan tek bir hâdise mevcut
değildir. Bir ruh diğerlerinden geri kalmış olabilir. Fakat hiçbir ruh,
için ne zaaf[24]
ne de hastalık mevzubahis olamaz.
177.
ROBOT VARLIKLAR
Robot varlıklar, “tekâmüle yardımcı robot değerler”in
kesifleşmelerinden hâsıl olurlar. Robot değerler, yayımladıkları şualarla
birbirlerini cezbederler[25].
Bu cezbediş sonucunda robot varlıklar hâsıl olurlar.
Bu durum, dünya anlayışına göre; “aksi işaretli robot
değerlerin birbirlerini cezbetmelerinden robot varlıklar hâsıl olurlar”
şeklinde de izah olunabilir.
Dünyanın bulunduğu kâinatta, artı ve eksi işaretler yalnız
robot değer ve varlıkların izahı için kullanılabilir. Manevî değerleri bu
gibi işaretlerle izah imkânsızdır.
178.
DEĞER-VARLIK
Manevî değrelerden değeri yüksek olanlar, değerce az
olanlarını cezbederler. Manevî değerlere; mevcut oldukları için, varlık
da denilebilir. Fakat bunları diğer robot değer ve varlıklardan
ayırdedebilmek için; manevî değerler’e, manevî varlık dememek daha
doğrudur.
Manevî değerler, ancak robot varlıklarla irtibat kurduktan
sonra varlık haline gelebilirler. Bu şekilde husule gelen varlıklara,
canlı varlıklar denilmektedir.
Manevî değerlerin robot varlıklarla birleşmelerine rağmen
cansız halde olmaları hali de mevcuttur. Fakat bu çok ender görülen,
müstesna bir haldir.
179.
CANLI, CANSIZ
Canlılarla cansızlar arasındaki fark, cansızları canlı hale
getiren sebeptir. Cansız atomları canlı vaziyete getiren, tekâmüle sevk
edilmiş olan varlıkların “şua” denilerek izah edilebilecek tesirleri ile,
“robot” denilerek izah edilen tesirlerdir.
180.
TEKÂMÜLDEKİ DEĞERLERİN ROBOT VARLIKLAR ÜZERİNDEKİ ŞUA
TESİRLERİ
Tekâmüldeki varlıklar yayımladıkları şualarla, robot değer
ve varlıklar üzerine tesir ederler. Buna karşı, robot varlıkların
yayımlamakta oldukları şualardan da tekâmülleri yolunda faydalanırlar.
Tekâmüldeki varlıkların yayımladıkları şualar vasıtası ile
robot varlıklarla birleşmelerinden “can” hâsıl olur. Kısaca Can;
tekâmüldeki değerlerin robot varlıklar üzerlerindeki tesirlerinin
sonucudur.
Bir robot varlıkta can hâsıl olması için; o robot varlıkla,
tekâmüldeki bir değerin irtibat kurmuş olması icab eder.
181.
SUN’Î CAN
Robot varlıklar üzerine sun’î[26]
yollardan, tekâmüldeki değerlerin yayımladıkları şualardan gönderilirse, o
robotlarda canlılık oluşabilir. Fakat hakikatte bu bir robot canlılıktır
ve tekâmüle sevk olunan varlıkların robot varlıklarla irtibat kurmaları
sonucunda hâsıl olan canlılıktan bambaşka bir şeydir.
Çünkü tekâmüldeki değerlerin, robot varlıklarla
birleşmelerinden hâsıl olan beden ve benzeri varlıklardaki can “ruhlu”dur.
Ruh ise; zamanla şuurlu olabilen ve şuur ve iradesini bulunduğu robot
vasıtası ile belirtebilen bir varlıktır.
182.
SUN’Î YOLLARLA İNSAN YAPILABİLİR Mİ?
Tekâmüldeki bir değerin, herhangi bir robot varlık veya
varlıklarla temasa geçmesi, o varlıkta hemen, beklenilen canlılık ve
hayatiyeti göstermez.
Bir robotun, tekâmüldeki bir varlıkla birleşmesini takiben,
Mutlak Kanun esaslarına uygun olarak bazı merhaleleri aşması gerekir.
Meselâ; bir insanın insan haline gelebilmesi için ruh, evvelâ per vasıtası
ile serle birleşir ve kâinata nüfuz eder.
Dünyada, ruhun etrafına ser vasıtası ile diğer maddeler
cezbedilir ve Mutlak Kanunun icab ettirdiği bazı yollardan, döllenme yolu
ile ana rahmine düşer. Orada geliştikten sonra çocuk halinde doğar ve
normal seyrini takip ederek gelişir.
Görülüyor ki bu, basamak basamak ve her basamağın hakkı
verilerek elde edilen bir sonuçtur. Sun’î yollardan kolaylıkla elde
edilemez. Sun’î yollardan ancak basit canlılar elde edilebilecektir.
Meselâ; sun’î bir insan imali için evvelâ ruhu, per vasıtası ile ser
zerresiyle birleştirmekten başlamak icab eder ki; bunu insanlar asla
yapamıyacaklardır.
Onların yapabilecekleri; ruhun yayımladığı şuaları robotlar
üzerine tesir ettirerek, bir müddet hayatiyet eseri gösterecek canlılar
imal etmekten ibaret kalacaktır. Şayet onlar bu robotları perispri ile
birleştirdikten sonra uygun zemin ve şartları da hazırlayarak, bir insanın
normal olarak tekâmülünü sağlayabilirlerse, normal canlılar imal
edebilirler. Bu yol insanlar için açıktır.
Fakat, insanların sun’î canlılar imal etmesi, yani tekâmüle
sevk olunan ruhlarla robotları birleştirebilmesi sonucu hâsıl olacak
canlılar, yine eskilerinden pek farklı olmayacaklardır. Çünkü neticede
insanlar sadece beden imâl edebilmiş olacaklar, fakat ruhu imal değil,
izaha bile asla muktedir olamayacaklardır!.
183.
ARZ
Arz öyle bir dünyadır ki, çorak yerlerin altında madenler
bulunur, çöllerin diplerinde ise petrol kaynaşır.
Arz öyle bir robottur ki, üzerinde yaşayanları düşünceye
tefekküre sevk eder. Ondan istifade etmeyi arzu eden, muhakkak eder.
184.
EGOİZM VE EKMEK BAĞI
İnsanları evvelâ mide ihtiyaçlarından yakalayanlar ve
onları kendi arzularında kullananlar, midelerinden yakaladıklarının
haklarını yiyip yutarlar. Onları evvelâ ağızlarını açamayacak hale
getirdikten sonra menfaatlerine el koyanlar; alçakların en alçaklarından,
zelillerin de en zelillerindendir[27].
185.
YÜZEYDE KALANLAR
Bazı insanlarla anlaşmak çok zordur. Buna rağmen bu kişiler
son derece iyidirler, doğrudurlar fakat onlar için her şey yüzeyden
ibarettir. Bu yüzeyin derinliklerine veya yüksekliklerine nüfuz edemezler.
Düşündükleri gibi söylerler, söyledikleri gibi düşünürler,
verdikleri kararlar ise çok defa yüzeyseldir. Onlar gibi yüzeyde kalmayıp,
derinine veya yükseklere nüfuz edebilenlerle, bütün iyi niyetlerine rağmen
anlaşamazlar. Ve onlar yüzey buutlarından derinliklere nüfuz edemedikleri
için; kurtulamazlar..
186.
İDRAK, VİCDAN, GÜNAH, SEVAP VE DEĞER
Her şahsın, içinde bulunduğu tekâmül safhasına uygun bir
idraki ve vicdanı vardır. İdrakin yüklediği mes’uliyetleri sadece idrak
etmekle kalmayıp hayatına tatbik etmesi; o insanı, bu işi yapabildiği
oranda değerlendirir.
Vicdan, insanı daima idrak seviyesine uygun olarak ikaz
eder. Hiçbir insanın vicdanı, onu, idrak seviyesinin üzerine çıkarak ikaz
edemez. Vicdan; şuur ve idrâkin yüklediği mes’uliyetleri daimî surette
hatırlatmakla vazifelidir.
Bir üstün idrak seviyesine erişmek, ancak mevcut idrakin
benimsenmiş ve tatbik edilmiş olması ile mümkündür. Üstün idrak, üstün
değerlere yol açar. Üstün değer ise, idrak edilen iyilik ve güzelliklerin
hayata tatbiki ile kazanılır. Fakat kazanılan her üstün değerin üzerinde,
kazanılabilecek daha üstün değerler mevcuttur.
İnsan imtihanlar ile denendiği müddetçe, olumsuz tesirler
altındadır. Bu gibi tesirler vicdanı körelterek insanı vicdan sesinin aksi
istikametine yöneltebilir. Fena olduğunu idrak ettikleri şeylerin
cazibesine kapılarak idrakli kötülük edenler, manevî değerlerinden
kaybederler ve günaha girerler. Günahların karşılığı ise ahiret azabıdır.
Doğru olduğuna inanılanların aksini yapmak, ruhu değer
zararına uğratır; ruhun değer zararına sebep olan şeylere ise günah denir.
Günahlar kazanılamayan; sevaplar ise kazanılan değerlerden hâsıl olurlar.
Ruh, gerek günahlarını, gerekse sevaplarını zaptetmek
imkânına maliktir. O, denendiği müddetçe kendi melekesi halinde tezahür
eden per robot değeri vasıtası ile, günah ve sevaplarını zapteder. Zapt
olunan günah ve sevapların hıfz olunduğu[28]
yer vicdana bağlıdır.
Vicdan aynı zamanda, tatbiki düşünülen veya düşünülmeyen
fikir ve düşüncelerin mutlak surette geçirildikleri bir süzgeçtir. Vicdan
ruhta ruhun değerinin koruyucusudur. Ruha yerleşen günahlar, dünya hayatı
boyunca vicdan azabı halinde kendini hissettirirler.
Ruhun dünya hayatı boyunca maddeye bağlı oluşu, maddede
bulunuşu, ruhî zevk ve azapları tam mânası ile hissederek yaşamasına engel
olur. Dünyada hissedilen vicdan azabı veya huzuru, aslî hayat olan ruhî
hayattaki vicdan azabının veya huzurunun yanında pek ehemmiyetsiz kalır.
Dünya hayatı sonunda ruh maddeden kurtulur. Fakat bu hiçbir
zaman ruhun maddeli hayat tesirlerinden kurtuluşu değildir. Daha madde ve
benzeri varlıklarla denenmesi lüzumlu olan ruhlar için, dünya hayatını
takiben ahiret hayatı başlar.
Bir ruh için dünyaya geliş, hakikî doğum olmadığı gibi,
dünyadan göçüş de hakikî ölüm değildir. Ruhlar, dünya ve benzeri yerlere,
sonsuz güzelliklerle dolu olan asıl yüksek hayatlarına kavuşabilmeleri
için lüzumlu olan değeri kazanmaya gelirler.
187.
VİCDAN
Vicdan, bir insanın ruhî yüksekliğinin ölçüsüdür.
188.
BİRBİRLERİYLE ANLAŞABİLENLER
İnsanlar, yayımladıkları şualarla birbirleri ile irtibatlar
temin edebilirler, anlaşabilirler. Yayımladıkları şualar birbirlerine
intibak eden insanlar, anlaşan insanlardır. Aksi ise anlaşamamazlıkların
sebebidir.
İki anlaşan insan, aynı dalga uzunluğundaki istasyonu alan
iki radyoya da benzetilebilir.
189.
PER-SER
Per öyle bir değerdir ki, ruh ile birleşerek ser ile
bağlantı kurabildiği gibi; ruh olmadan da ser zerreciği ile bağlantı
kurabilir. Fakat buna ser zerreciğinin manevî değeri denemez. Perle
birleşen ser zerrecikleri, daha önceki izah edildiği şekilde gelişen ser
sistemlerinden ayrı olan diğer sistemleri kurarlar.
190.
ÖLÜM VE AHİRET
Madde veya benzeri vasıtalarla denenerek tekâmül eden bütün
varlıklar, her maddeli hayat sonunda ölürler. Ölüm, ruhun per değeri
vasıtası ile birleştiği ser’den ve dolayısı ile beden şeklinde tezahür
eden fakat hakikatte serin şekillendirmiş olduğu sistemlerden başka bir
şey olmayan bedenden ayrılması ile meydana gelir.
Ölüm ruhun tekâmülü için olması gereken en lüzumlu
hâdiselerden biridir; aynı zamanda da canlı varlıkların yaşadıkları sürece
hayatlarında rol oynayan, hattâ hayatlarına yön veren bir hâdisedir.
İnsanlar ve hayvanlar hayatlarının sonuna kadar yaşamak için mücadele
ederler. Yapılması icab eden de zaten budur, fakat bunu iyi yoldan yapmak
şartı ile!.
Hayatta kalmak için yapılan mücadeleler ne kadar tesirli
olurlarsa olsunlar, birgün kudretlerini kaybetmeye başlarlar ve ölüme
götürecek sebep, vakit gelince, ya ani olarak karşılarına çıkar, yahutta
gittikçe artan ve vahimleşen bir hastalık halinde kendini gösterir. Can
çekişenin etrafında bulunanlar ne yaparlarsa yapsınlar, mukadder âkıbete
mani olamazlar. Mutlak Kanun hükmünü icra edecek ve hasta ölecektir.
Nihayet, hastanın şuuru iyice bulanır, hâtıralar yavaş yavaş silinerek
kaybolurlar. Vücut uyuşur, bütün ağrı ve sızılar da bedeni terkederler.
Artık perisprinin vücutla olan son bağları kopmak üzeredir.
En son anlarda, ruh ve beden arasında kısa bir çekişme olur ve beden en
son can çekişme belirtilerini göstermeye başlar, fakat bu çırpınışlardan
derin bir uykuya dalmış bulunan hastanın asla haberi olmaz. Artık o bir
daha ahirette uyanmak üzere uykuların en derini olan ölüm uykusuna
dalmıştır.
Hepsi birbirinden farklı olan ölüm hâdiselerinde ortak olan
bir taraf vardır, o da; ölüm ânının bilinmemesidir. Ölmek üzere olan
insan, isterse en son saniyelere kadar aklı başında olsun, yine de öldüğü
andan haberdar olamamaktadır. Ölüm hâdisesi yavaş yavaş cereyan eden bir
hâdise değildir, ruh bir anda ahirete intikal eder. Ahirete intikal edince
de, ruhun hayatını, artık zaman ve mekân mefhumlarından faydalanarak tam
anlamıyle madde dünyasındakilere izaha imkân yoktur.
Ahiret, üç buutlu âleminizin çok üzerinde bulunan ve
maddeli yerlerdeki ölçülerle değerlendirilemeyen manevî bir yerdir. Dünya
idraki göz önüne alınarak bugüne kadar indirilip açıklanan bütün
bilgilerde, ruhî hayatın sadece ahiret devresi izah edilmiş ve ötesine
gidilmemiştir. Mevcut din kitaplarındaki cennet, cehennem izahları, mecazî
misallerle ahiretin (spatyomun) izahından başka bir şey değildir.
Madde ve madde benzeri robot değerlerin tesirlerinden,
tekâmül ederek tamamen kurtulmuş olan ruhların artık ahiret hayatı
yaşamalarına lüzum yoktur. Onlar, saf ruhlar halinde ahiret üstü bir hayat
yaşarlar.
Şimdiye kadar, dinî yollardan, ahiret ötesinin izah
edilmeyişi, insanlığın idrak seviyesi ile ilgilidir. Bugüne kadar yapılan
cennet ve cehennem izahlarının maddî misallerle dolu oluşunun birinci
sebebi; genel idrak seviyesine hakikatleri izah için mecazî ve maddî
misallere ihtiyaç hâsıl oluşu, ikinci sebebi ise; ruhun ahirette kaldığı
sürece per ile irtibatta bulunması yüzünden, dünya hayatının tesir ve
izlenimlerini ahirette büyük bir kudretle yaşayabilmesidir.
Ruh, ölümden sonra bedeni terk etmekle, birçok tesirler
altında bulunmasına rağmen büyük bir serbestîye kavuşur. Bedenini terk
etmesine rağmen per ile olan irtibatını muhafaza etmekte olan ruh, ahiret
hayatını, dünya tesirleri altında yaşamaya başlar.
Artık o, dünya hayatı ile, ebedî hayatı olan maddesiz
hayatı arasında ve her iki hayatın da tesirleri altında olarak ahirettedir.
Üzerinden beden ve sair maddî dünya yüklerinin kalkması ile manevî
değerini idrake yaklaşan ruh, bir taraftan ahiret hayatına tedricen
alışırken, diğer taraftan da dünya hayatının hesapları görülür.
Ahirette beden ve dünyanın maddî tesirlerinden uzaklaşan
ruh, bağlı bulunduğu per vasıtası ile dünya hayatında yaşamış olduğu
hâdiseleri son derece kuvvetle ve dünya hayatındakinden çok daha tesirli
olarak yaşamaya başlar. Ahirette tekrar yaşanan hâdiseler, o ruhun tekâmül
gayesi ile karşılaştığı, başardığı ve başaramadığı imtihanlardan en büyük
ve önemli olanlarıdır. Sık sık tekrarlananlar ise, ruhun idraki olarak
dünya hayatında yapmış olduğu iyilik ve fenalıkların değerce
karşılıklarıdır.
Ruh, ahiret hayatını, olgunluğu oranında idrak edebilir ve
ancak uzun tekâmül devrelerinden sonra ahiret hayatının üzerine çıkabilir.
Maddeli tekâmülün zirvesine erişen ruhların per ile olan irtibatları
çözülür; onlar hiçliklere yükselirler ve tekâmüllerine ahirettekine göre
çok daha geniş serbestî ve imkânlar içersinde devam ederler.
191.
HAYAT, ÖLÜM
Tekâmül etmiş ruhlar için hayat uykuya, ölüm ise uykudan
uyanmaya benzer.
192.
MADDE
Madde, sadece imtihan vasıtası değildir. Maddeli hayattaki
misaller, insanları maddesiz hayatı idrake alıştırır. Çünkü maddeli
misaller, maddesiz olan manevî hayatın zerre kabilinden modelleridir.
193.
MUCİT[29]
Bütün yüksek fikirlerin menşe’i aynı yüksekliktir. Bütün
icat ve buluşlar ise sadece plân icabıdır. Mucit, hakikatte bir vasıtadır.
Bunu insanî cüz’i kabiliyetçiklerle karıştırmamak lâzımdır. Her şey, her
şeyi var edenin Mutlak Varlığının, Mutlak Kanun ve Plân’ındandır. Aradaki
plânlar, varlıklar, insanlar, sadece vasıtalardır.
194.
MUTLAK VARLIK
Tanrı, dünyada, kâinatta ve kâinatlarda “Mutlak Değerler”
halinde tezahür eder. Mutlak Varlık, Mutlak Kanun ve Mutlak Plân şeklinde
tasnif ederek izah edeceğimiz şeyler, hakikatte Tanrının varlıklar
üzerindeki tezahürleridir. İnsanî idrak, bu tezahürlerin üzerine çıkamaz;
onun çok üzerinde ise Tanrı mevcuttur.
195.
TANRI VE MUTLAKLAR
Mutlak Varlık, Mutlak Kanun ve Mutlak Plân’ı Tanrıdan ayrı
olarak müşahede etmenin sebebi; Tanrının bütün bu Mutlaklarla
kabiliyetlerini sınırlamamak içindir.
Hakikatte bunlar Tanrının var ettiği robot değerlerdir ki,
yaptırmak istediği en büyük icraata onları vasıta eder, onların kanununu
tatbik eder ve bütün olup biteceği onlara atfedilen plânla plânlar.
196.
HAKİKAT BASAMAKLARI
Her seviyenin bir realitesi vardır. Her tekâmül devresinin
ise hakikatleri başka başkadır.
Daha yüksek hedeflere asla birdenbire erişilemez. Çünkü en
yükseklere eriştiren bir merdiven ve merdivenin tedricen yükselten
basamakları vardır. En yüksek hakikate doğru yükselinir; fakat erişilemez!
Çünkü orada her şeyin, hiçbir şeyle tahdit edilmesine imkân olmayan âmili
vardır.
197.
REALİTE
Realite; insanların inanarak doğru olduklarını savundukları
şeylerdir.
İnsan tekâmül ettikçe realitesini de yeni tekâmül
seviyesine uyacak bir şekilde değiştirir. Şu halde bir devrin realitesi,
diğer bir devrin realitesine uymamaktadır. Hattâ aynı devirde yaşayan
insanların arasında da realite farkları mevcuttur.
Ruhlar her tekâmül mertebesinde aynı değildirler. Onlar
tekâmül ettikçe kabiliyetleri de artar, bunun sonucu olarak da hakikatleri
daha iyi anlar ve onlara daha çok yaklaşırlar. Bir taraftan duygu, diğer
taraftan da daimî surette görgüleri artan ruhların realiteleri de durmadan
genişler. İnsanlar dolayısı ile dünya tekâmül ettikçe realite de eskisine
göre biraz daha hakikate doğru yaklaşarak tekâmül edecek ve değişecektir.
Mutlak Realite ise, ancak Allaha mahsustur. Ona asla erişilemez!
Ruhun Mutlak Kanunda hâsıl olan sonuçlara uygun düşünceleri
verite’dir. Her realite verite değildir. Çünkü realitelerin hepsi
Mutlak Kanun esaslarına ve Mutlak Kanundan hâsıl olan sonuçlara uymazlar.
Meselâ bir zamanlar, dünyanın küre halinde olduğu bilinmiyor ve dümdüz
olduğu zannediliyordu. Bu, o zamanın realitesiydi. Fakat Mutlak Kanun
sonuçlarına uymadığı için bir verite değildi. Buna rağmen, dünyanın
yuvarlak olduğu daha o zamanlar bilinmediğinden, hataya düşülmüş ve verite
olmayan bir realiteye uzun süre verite gözü ile bakılmıştı.
Keza, çok eskiden sevap sanılan şeyler daha sonraları günah
halini almışlardır. Meselâ, eskiden puta tapılıyordu. Bu, o devrin
realitesiydi. Fakat zamanla bu realite değişmiş ve Tanrı dururken puta
tapmanın günah olacağı fikri realite halini almıştır. Bu iki halden
veriteye daha yakın olanı, hiç şüphesiz ki ikincisidir, fakat birincisi de
zamanında bir verite addedilmişti.
Görülüyor ki, “yüksek hakikatler” konusunda Mutlak
Realite’ye erişilememiş ve erişilemiyecektir de.. Çünkü insanlar,
kendilerini bu kadar yüksek hakikatlere eriştirecek imkânlara malik
değildirler. İnsanlar, ancak madde aracılığı ile yüksek hakikatlerden ve
madde üstü varlıklardan haberdar olabilmektedirler. Bu sebeple, verilen
bilgiler ne kadar yüksek olurlarsa olsunlar, yine de izah etmekte
oldukları hakikatleri tam değeri ile size ulaştıramazlar. Çünkü insan, o
yüksek bilgileri tam değerleri ile idrak edebilmek imkân ve vasıtalarına
malik değildir.
İnsanlık yüksek bilgileri daha iyi anlayabilecek
mertebelere ancak tekâmül ederek erişebilir, fakat hiçbir zaman, onları
lâyıkiyle idrak edebilecek duruma yükselemez.
Dünyaya zaman zaman indirilen bütün tebliğler, günün ve
yakın geleceğin realiteleri göz önünde bulundurularak ve zamanın
kavrayabileceği misallerle süslenerek indirilmiştir. Bu sebeple birkaç
asır evvel dünya realitesine uygun gelen bir bilgi, birkaç asır sonra
değişmiş bulunan realiteye tamamen intibak etmeyebilir. Asırlarca evvelki
realiteye uygun bir bilginin asırlarca sonraki realiteye tıpa tıp uymaması
gayet doğal bir sonuçtur.
Hakikat böyle iken, insanlar, eski realiteye uygun olarak
vaktiyle indirilmiş bilgilerin bugünün realitesine uymayan taraflarını
arayıp bularak, o bilgilerin hatalı, hattâ yalan olduklarını ispata
çalışmışlardır.
Realite hatalarının ruhi tekâmülde çok büyük rolleri
vardır. İnsanların, günün realitesine uygun hakikatleri kitaplardan okuyup
öğrenmeleri; o hakikatleri benimsemeleri için kâfi gelmemektedir. Şayet
böyle olsaydı; suçluların feci âkıbetlerini duyan, gören ve okuyanlar,
lüzumlu olan ibret dersini alır ve o suçu işlemeye teşebbüs etmezlerdi.
Bir şeyi öğrenmekle, öğrenileni benimseyerek hayata tatbik
etmek arasında çok fark vardır. Bir insanın okuduğu veya duyduğu bir fikri
benimseyebilmesi için o fikri benimseyebilecek seviyeye yükselmiş olması
icab eder. Bunu ise insanlar ancak, tekâmül yolunda sarf edecekleri gayret
ve bu yolda verecekleri emekle kazanabilirler.
Bir insanın halihazırdaki realitesi, eski realitesinden
farklıdır. Acaba son realitesine erişinceye kadar yaşadığı ve inandığı
realiteler değersiz midirler? Hiç şüphesiz ki hayır. Çünkü insanlar en son
realitelerine ancak eski realitelerini basamak olarak kullanmakla
yükselebilmişlerdir.
Unutulmaması icab eden bir şey de; ne kadar üstün
realitelere erişilirse erişilsin, yine de üzerinde erişilebilecek
realitelerin mevcut oluşudur. Kısacası, bir üstün realitenin daha
üstünleri vardır ve bütün bu realiteler erişilmesi imkânsız olan Mutlak
Realite’ye uzanan yol üzerinde dizilidirler.
Bir evvelki realiteden, bir üstün realiteye, eski realite
tatmin etmediği için yükselinir. Buna da sebep, eski realitedeki bazı hata
veya eksiklikleri idrak edebilecek seviyeye yükselinmiş olunmasıdır. Bir
gün gelecek bugünkü realitede de bazı hatalar görülerek, yukarı
realitelere yükselinecek ve bu böylece devam edip gidecektir. Hatalı
inanışlardan, daha az hatalı inanışlara yükselerek, erişilmesi imkânsız
bir hedef olan Mutlak Realite istikametinde tekâmül devam edecektir.
198.
BÂTIL
Maddeye, puta, maskota tapılan devirlerin bırakmış olduğu
tesirlerden ruhunu temizle!. Varlığını karartan, bâtıl düşüncelerden
idrakini kullanarak sıyrıl. Bil ki, dünyadaki en temiz ruhlar bile
temizlenmek ihtiyacındadırlar.
199.
HAKSIZ
Sana haksızlık edene kızma ve onu hoş karşıla. Şayet
haksızlığını idrak eder ve senden özür dilerse, ona, haksızlıklarla
karşılaşınca, senin onu karşıladığın şekilde karşılamasını rica et.
200.
AFFETMEK
Kalben atfetmedikten sonra sözle affetmenin kıymeti yoktur.
Kalben affediş, ruhen affediştir.
201.
İYİLİĞİN TATBİKİ
Hem iyi ol, hem de her duyduğunun iyilik için söylendiğini
zannetme! Çünkü bütün insanlar iyilikten kolayca bahsederler, fakat
söylediklerini tatbikte zorluk çekerler.
202.
EBEDÎ HAYAT İLE İRTİBAT
Ebedî hayattan birçok misalleri dünya hayatında görmek
mümkündür. İşte buna bir misal olarak dünyada yaşayan insanlar arasındaki
irtibatı gösterebiliriz. Yakından ve uzaktan, vasıtalı ve vasıtasız olarak
yapılan temasların çok hem de pek çok mükemmeli aslî hayat’ta
mevcuttur.
Bir de dünya ile ahiret arasındaki münasebetler, irtibatlar
vardır. Bunlar medyomlar ve rüyalar vasıtasiyle temin edilen
irtibatlardır. Her insan medyom değildir; fakat rüya görmeyen insan pek
azdır.
Rüyaların menşe’leri çeşitlidir ve bunlardan bir kısmı
ahiret denen bedensizler âlemi ile irtibattır. Dikkat edilmesi gereken bir
husus da, görülen birçok rüyaların içersinde vazifeli olarak dünyaya
gönderilenlerin pek az görüldüğüdür.
203.
SPATYOMDA “MADDE DIŞI LİSAN”
Spatyomdaki bir ruh ile medyom vasıtasiyle temas
kurulabilir. Burada ruh, medyomun anlayacağı ve anlatabileceği bir lisanla
hitap eder. Bu, ruhlar için gayet kolaydır. Çünkü onlar orada madde
aracılığı olmadan anlayabilmek imkânlarına sahiptirler. Bu imkâna sahip
olan ruhlar, kolaylıkla medyom ile anlaşmak imkânlarını elde ederler.
204.
SPİRİTİZMA TATBİKATINDA YAPILAN HATALAR..
Spiritizma deneylerinde bazen, siyah elbise ve önlükler
kullanılmıştır. Buna sebep, medyomun şuaları cezbedebilmesini temin etmek
arzusu idi[30].
Halbuki siyah renk, ancak madde şualarını cezbeder.
Medyomun aslında beyaz renk kullanması icab eder; buna da sebep, manevî
şuaları alırken, madde şualarını beyaz renk vasıtası ile
uzaklaştırabilmektir[31].
205.
REALİTE, VERİTE[32]
VE HATA
İnsan hata yapar. Hata yapmayan insan ise mevcut değildir.
Her insanın bir realitesi vardır. Dünya hayatı ise bu realitelerin
verite haline gelmesine müsait değildir.
İnsanlar, hatalarını anlamaları ve onları tamir etmeleri
oranında tekâmül ederler.
206.
HATA VE YARDIM
Hatalar tekâmül için çok lüzumludur. Bir insana hatasını
tamir için yapılacak yardım, şayet yoluna uygun yapılmıyorsa, o insana
zararlı olabilir.
207.
REALİTE HAKKINDA
Dünyada insan adedi kadar çeşitli realite mevcuttur. Her
insanın realitesi küçük ve büyük farklarla diğer insanların
realitelerinden ayrılır. Bir ruh için realite olmayan, daha tekâmül etmiş
bir ruh için realite olabilir.
208.
TEK REALİTE, TEK VERİTE
Tek realite, aynı zamanda tek verite, her şeye âmil olan ve
mutlakları ihtiva edendir.
Mutlak Kanun veritedir. Mutlak Kanuna yaklaştıkça
realiteler değerlenir ve verite halinde tezahür ederler.
209.
EN BÜYÜK HATA
Bir insanın dünya hayatında yapabileceği en büyük hata,
kendi realitesinin “mutlak realite” olduğunu iddia etmesidir. Dünyada
yaşayan hiçbir insan, mutlak değere erişen bir realiteye sahip olamaz.
Bir insan şayet realitesine takılır ve onu bir ideal
addederek tekâmülüne engel olursa, o insan tekâmül edebilme imkânlarını
frenleyen bir zavallıdan başka bir şey değildir!
210.
İLMÎ REALİTE
Dünya hayatında ilmî realite yoktur. İlmî verite de mevcut
olamaz. Mevcut olan sadece ilmî tekâmüldür.
211.
MADDE
İnsanlar manevî değerleri madde ölçülerine vururlar, bu
sebeple, hakikatler hatalar içersinde kaybolurlar.
212.
ZAMAN VE MEKÂN DIŞI MEFHUMLAR[33]
Biz size aynı olan bir konuyu çeşitli şekillerde izah etmek
yolu ile, madde üstü değerleri idrake yükselinecek yolu göstermekteyiz.
Maddesiz değerler madde dünyasında ve maddî vasıtalarla
hiçbir şekilde izah edilemezler. Zaman mefhumunun ve mekânın söz konusu
olmadığı bir yerde “evvel” ve “sonra” gibi tabirler veya, şunun bunun
“yeri” gibi izahlar olamaz.
Ruh ile perin münasebeti ise hiçbir zaman tam mânası ile
dünya anlayışıyla kavranamaz. Çünkü manevî münasebetlerde ne yer, ne
mekân, ne zaman, ne de cisim veya madde mevcuttur. Ruhu tarif ederken
“spatyoma yükselir”[34]
demek de, tam mânası ile mecazî bir izahtır; çünkü ruh bu mecazî yükselişi
esnasında, dünya anlayışı ile 1 mm. mesafe bile katetmez. Manevî değerler,
maddî mesafelere ve zamana ancak madde aracılığı ile tâbidirler.
Hiçlikler ve spatyom gibi, bölgelere ayırarak izah
ettiğimiz hakikatler de mecazî mânadadır. Mekân mefhumunun hiçbir rol
oynamadığı maddesiz hayatta bölgelerin mevcut olabilmesi imkânsızdır.
Manevî değerler, madde dünyası şartlarına ancak madde ile
irtibat kurarak intibak ederler. Böyle olduğu için de manevî değerler
ancak maddî misal ve vasıtalarla izah olabilmektedir.
213.
SAN’ATKÂR
Dünya hayatını yaşayan yüksek ruhlar, ruhlarının değerleri
oranında, dünya hayatında da manevî bir hayat geçirirler. Bunların çoğu
san’atkârlar ve eser verebilen, iç hayatlarını maddeye aksettirebilen
değere erişmiş olanlardır.
214.
MADDELİ HAYAT VE RUHLAR
Maddeli hayata dönüşün esas sebebi, hiç şüphesiz ki ruhî
tekâmüldür. Madde, ruhî tekâmül için daima bir vasıtadır. Geri ruhlar,
dünya hayatında her ne kadar maddeyi esas zannederlerse de, hakikatte
madde her zaman için ruhî tekâmüle bir vasıtadır.
Ruh üzerinde madde, tam bir hâkimiyet kuramaz. Maddenin;
üzerlerinde tam bir hâkimiyet kurduğu zannedilen ruhlar ise ruhluk vasfını
haiz değillerdir. Hayatı, para biriktirmek için gaye addedenler geri
ruhlardır. Bir hayat boyunca tamamlanmamış işleri tamamlamak için
spatyomdan dünyaya dönmek isteyen ruhlar da mevcuttur.
Tekrar dünyaya dönecek olan ruhlar, per değeri vasıtası ile
yüksek ruh ve değerlerin yardımlarına mazhar olurlar ve dünyaya dönerek
tekâmüllerine kaldıkları yerden devam ederler.
215.
YOL
Dünya hayatında; evvelâ ruh, sonra sıhhat, ondan sonra da
meşru yollardan madde aranmalıdır. Evvelâ madde arayarak, ruh ve sıhhat
ihmal olunmamalıdır. Geçici hırs ve ihtiraslara kapılarak asıl değer
unutulmamalıdır,
Sonsuzluklarla ifade edilemiyecek irtifalara[35]
doğru yükselen hakikatleri idrake, idrak edilenleri ise hayata tatbike
çalışılmalıdır.
[1] Bedri Ruhselman
belirtilmektedir.
[2] meleke: İcra
vasfı, yeti.
[3]şuur: Ruhta
birikmiş olan bilginin tamamına verilen isimdir ki, “bilmek” şeklinde
tezahür eden; bilgi, tecrübe kayıtları, sonuç çıkarma (sentez)
haznesidir. Şuur, “ruhun kendisidir” diyebileceğimiz kadar ruhu
meydana getiren canlı bir bilgi arşividir. Karşılaşılan bir durum veya
gelen bir tesirin uyarısıyla, bu arşivin (ruh enerjisiyle) tarama
çabasına DÜŞÜNME, mevcut bilgilerde yapılan tarama ve karşılaştırma
sonucu uyarı hakkında yargıya varmaya İDRAK diyoruz.
Şuurdaki mevcut bilgiler yetersiz kalır ise idrak
olamamakta, her idrak edilebilen sonuç ise, gelen uyarı hakkında bir
bilgi olarak mevcut şuura eklenmekle ve şuuru zenginleştirmektedir.
Ruhun tüm bilgisine “ruhun aslî şuuru” denir. Ruhun bedenlenmesinden
dolayı bilgilerin üzerine adeta bir sis perdesi iner ve kişi sadece
bedeni ile o dünya hayatında edindiği bilgi kayıtlarının farkındadır.
Bedenlide ön plânda olan bu melekeye “dünya şuuru” denir ve daima
“aslî şuur”la temastadır.
[4]Değerler, yüksele yüksele
Mutlak Varlığın “bir”liğine kadar çıkarlar.
[5]irşad: Doğru yolu
gösterme; aydınlatma; uyarma.
[6]Kendi değerini.
[7] telâkki eder:
Kabul eder, sayar.
[8]maddeli istinadgâh:
Ona benzeterek veya baş vurarak izah edilebilecek bir madde, bir
sembol.
[9] irade: İstemek ve
isterken de bu isteğin olmasını sağlayan ruhî potansiyelde olmak hali.
İstenenin olması için bir ruhî güç sarfı gereklidir ki, bir şeyi
yapmayı veya yapmamayı isteyen varlık, o isteği esnasında gerekli ruhî
gücü de, istekle beraber harekete geçirir. Bu istek, beraberindeki
ruhî gücün kuvvetine göre “irade gücü” olarak ortaya çıkar.
[10] Hayvanlık safhasının
ortak melekesi olan irade, yani isteyiş; gerek içgüdüsel, gerekse
bilinçli olarak hayvanlığın her aşamasında izlenebilir. Yani bir
örümcek dahi, içgüdüsel de olsa, meselâ ağını örmek “istemekte”dir.
Bir köpek ise, sahibinin ondan istediği şeyleri dahi yapmak “isteyip”
yapabilmekte; uzağa atılan bir şeyi getirmektedir. Fakat idrak’a
gelince, insanlık safhasının bu üstün melekesi, hayvanlık safhasında;
hiç bulunmamak ile, ileri denilebilecek bir seviyeye kadar geçiş
aralığı halinde izlenebilmektedir: Basit hayvanlarda idrakin
olmadığını görmekteyiz: Tek hücreliler, böcekler, kertenkele, balık
gibi. Daha ileri aşamalardaysa idrakin başladığı görülür: Terbiye
edilince bazı şeyleri öğrenen güvercin, tavşan, yunus balığı gibi. Çok
ileri hayvanlarda ise idrakin, adeta insanlarla anlaşabilecek, onlara
arkadaşlık yapabilecek dereceleri görülür: Şempanze, köpek, at, fil..
gibi hayvanlar, icabında insanların aklına gelmeyen bir davranışta
bulunup onları şaşırtabilmektedirler.
[11]tasavvur-tahayyül
(ideation imagination): Dıştan gelen tesirler insan şuurunda idraki
meydana getirmektedir. Duyularımız ışık, ses, dokunma, koku ve tat
gibi tesirler aldığında, bizde o cisim veya olay hakkında bir idrak
oluşur. Fakat bu idrak, ayna önündeki cismin kaldırılması ile aynada
görüntünün yok olması gibi olmaz. İdraki meydana getiren sebep ortadan
kalktıktan sonra idrak işi sona ererse de bizde bir “iz” bırakır. Bu
iz sayesindedir ki biz evvelce idrak ettiğimiz bir şeyi sonradan ve
dışardan bir tesir olmaksızın hatırlayabilir ve tekrar fikren (düşünce
olarak) canlandırabiliriz. İşte evvelce idrak edilmiş olan şeyleri
dışarıdan gelen bir tesir olmadan tekrar fikren şekillendirip
biçimlendirmeye, onları canlandırıp hatırlamaya “tasavvur”
denilmektedir. Meselâ, “Ben, bir elmayı tasavvur ediyorum” demek;
evvelce tanıdığım bir elmayı, rengiyle, şekliyle gözümün önüne
getiriyorum, tadını, kokusunu duyar gibi oluyorum, demektir. Bu
tasavvurlar, somut şeyler (insan, yer, olay...) olabileceği gibi,
soyut kavramlar da olabilir (ahlâk, hürriyet, adalet, mutluluk
tasavvurları gibi). Hafızamızda mevcut bulunan tasavvurlarımızın
özelliklerini, diziliş sırasını değiştirmek suretiyle yeni
tasavvurlar, yeni tasavvur silsileleri meydana getirmek kudret ve
kabiliyetine ise “muhayyile” (imagination) diyoruz. Muhayyile
sayesinde meydana gelen tasavvurlara hayal, hayaller yapmak işine de
“tahayyül” denir. Hafızanın vazifesi, evvelce idrak edilmiş şeyleri
saklamak ve icabında bunları hiç değiştirmeden aynen tekrar etmektir
(tasavvur işi). Tahayyül işinde ise yaratıcılık (creation) vasfı
vardır. Gerçi, tahayyül ile hiçbir şey yoktan var edilemez. Yaratılan
hayallerin esas unsurları hafızadan alınır. Fakat bunların terkipler
halinde mezcedilişiyle yenilikler vücuda getirilir. Bu yüzden hafıza,
tahayyül için gerekli hammadde deposudur. Kısaca; tahayyül etmekle
yani muhayyile sayesinde, yeni hayaller meydana getirilir. Fakat aynı
türden mevcut idrakler, kişilerde değişik hayalleri meydana
getirirler. Bu tıpkı, aynı renk boyaları kullanan ressamların, aynı
notaları kullanan bestekârların, boya ve notaları mezcederken başka
başka resimler ve melodiler meydana getirişleri gibi, yaratış
kabiliyetine göre değişen bir durumdur.
[12]Sübjektif değil,
reeldirler.
[13]Burada; bedendeki
mikroorganizmaların dahi tekâmül eden değerler taşıdığı
belirtilmektedir.
[14] intibak etme:
Adapte olma, uyum sağlama.
[15]elzem: En
lüzumlu; en gerekli.
[16] Meydana getirenlerine,
bileşenlerine.
[17] fiiliyat: Yapılan
şeyler, işler.
[18] riyazet:
Tarikatlarda, özellikle aç kalarak nefsin isteklerine karşı koyma ve
nefsi köreltme mücadelesi; riyazet sırasında bazı olağanüstü ruhî
haller hissedilirdi.
[19] kesif: Yoğun.
[20] Buradaki “ilk girdiği
beden” tabiri ile “babanın bedeni” kastedilmektedir.
[21] Eksikli yaratılmış,
nâtamam anlamında.
[22] maiyet: Bir
âmirin emri altında çalışanlar.
[23] müşahede: Gözlem.
[24]zaaf: Zayıflık;
kuvvetsizlik; insanın “bazı konularda” kendine hâkim olamadığı, o
konudaki irade zayıflığı hali.
[25]cezbetme: Kendine
doğru çekme.
[26]sun’î: Yapay.
[27]zelil: Aşağı hor.
[28]hıfz olunduğu:
Saklandığı; ezberlendiği.
[29]mucit: İcat eden;
fikir ve mâna türeten.
[30]Siyah; ışığı ve içindeki
tüm renkleri üzerinde tutar, yansıtmaz. Beyaz ise; ışığı ve tüm
renkleri yansıtır, üzerinde tutmaz.
[31]Mevlevîlerin sema
ederlerken beyaz giymeleri gibi.
[32] verile: Realite
gibi, kişinin tekâmül derecesine bağlı olarak “gerçek olduğu
zannedilen hakikatler” olmayıp, “mutlak hakikatler”dir ki; insanlar,
verite doğrultusunda yükselen realitelere sahiptirler ve realitelerini
verite zannederler.
[33]mefhum: Kavram,
anlaşılan mâna.
[34] spatyom: Ahiret.
[35] irtifa: Yükselme,
yükseklik; yukarı çıkma.
Şuur İnanç I ; Bölüm 4
216.
TANRI HUZURU
Tanrının huzurunda olunmayan an yoktur. Kendinin O’nun
huzurunda olduğunu her hatırlayış ise: bir toparlanış, bir hürmet ânı
olmalıdır.
217.
REALİTE FARKLARI
Bir insanın doğumundan ölümüne kadar çok çeşitli
realiteleri vardır. Onun dört, yirmi ve kırk yaşlarındaki realiteleri
arasında büyük farklar görülür.
İnsanlar arasında da realite ve görüş farkları vardır. Hiç
kimse tıpa tıp bir diğer insan gibi düşünemez veya bir şeye aynı kuvvetle
inanamaz. Fakat aynı şartlar altında yetişmiş insanlarda bir realite
birliği göze çarpar.
Kısaca; bir insanın, bir toplumun veya bir devrin realitesi
ne olursa olsun, o hiçbir zaman Mutlak Realite değildir. Böyle olmayınca
da eksikli ve hatalıdır. Realitelerdeki bu hatalar, o realite hüküm
sürdüğü müddetçe ekseriya anlaşılamaz. Bu hataların anlaşılabilmesi, ancak
o realiteden üstün bir realitenin mevcut olması ile mümkündür.
Herhangi bir devrin realitesi icabı yapılanlar, ilerde
günah sayılabilecek şeyler dahi olsalar, bilinip idrak edilerek
yapılmadıkları için günah sayılmazlar. Meselâ eski devirlerde kutsal
ayinler esnasında insan kurban etmek âdetti. Bugünün realitesi için ise
böyle bir şey cinayettir.
Bugünün medeni bilinen insanları bile, ilerde suç, hattâ
cinayet sayılacak şeyleri, zamanın realitesi icabı yapmaktadırlar. Buna
misal olarak harpleri gösterebiliriz. Birgün gelecek insanlar harp denilen
korkunç cinayeti realitelerinden ve dolayısı ile de hayatlarından çıkarıp
atacaklar ve birbirlerini harpte dahi öldürmeye mezun olmadıklarını idrak
edip anlayacaklardır.
İnsanların yeni realitelere birdenbire ısınamamaları gayet
doğaldır. Çünkü her yeni realite, mevcut realitelerden mutlak surette
üstün değildir. Bu sebeple realiteleri benimsemeden, akıl, mantık ve
vicdanla tartmak icab eder. Bir insanın aklı, mantığı ve vicdanı ile
tasvip ettiği bir realiteyi benimsemeye çalışması, o insanın ruhî rekâmülü
bakımından yapması gereken bir iştir.
Şayet bir insan yeni realiteyi, aklı, mantığı ve vicdanı
ile kavrayamaması sebebi ile tasvib edemiyorsa; onun bir müddet daha eski
realitesinde kalması doğru olur. Mevcut realite iyice benimsenmeden daha
üstün realitelere yükselmek arzusu fayda yerine zarar getirebilir. Bu işe
zamansız teşebbüs edenler eski realitelerini kaybedebilirler ve yeni
realiteyi de iyice idrak edemediklerinden, teşevvüş ve şüpheye düşebilir,
sonuçta da inançlarını kökünden sarsılmış bir hale getirebilirler.
Tekâmül merdiveninin her basamağına lüzumu olan değeri
vermek ve her basamakta lüzumu kadar durarak yükselmek, en doğru ve
yapılması gereken bir şeydir. Bu sebepten dolayı hiç kimsenin inanç ve
realitesini hor görmek doğru değildir. Geri realiteli bir insanı
küçümseyerek tenkit etmekten çok, onu daha üstün realitelere hazırlamak ve
ona ruhen gelişebileceği imkânlar sağlamak icab eder.
218.
HER ŞEY SÜBJEKTİF’DİR
Dünyada olup biten her şeyi duyularınızın
değerlendirebildiği şekilde görür, anlar ve idrak edebilirsiniz. Aynı
şeyleri, başka başka beden yapısına sahip ruhlar, bambaşka görür, anlar ve
idrak edebilirler.
Herhangi bir varlık, o varlığı değerlendirenin
değerindedir. Dünyanızdaki varlıklar, bizim için taşıdıkları mânaları
sizler için taşımazlar. Bu sebeple bir dünyada, sonsuz hallerde
değerlendirilebilen varlıklar yaşarlar. Varlıklar birbirlerini ancak belli
bir olgunluk seviyesinden sonra değerlendirebilirler.
219.
BİR DÜNYADAN BİRÇOK DÜNYALAR
HALİNDE İSTİFADE
Dünya bir kuş için ne ise, bir insan için o değildir. İnsan
ve kuş, kendi görüş anlayış ve imkânlarına göre dünyayı değerlendirirler.
Bir de, aynı dünyada bambaşka yapılarda olduklarından
birbirlerinin mevcudiyetlerini hissedemiyen varlıklar vardır. Meselâ
dünyada “maddeden başka şekillerdeki robot değerler” ile imtihan olmakta
olan varlıklar yaşamakta ve tekâmül yolunda derlemektedirler. Fakat
insanlar bu varlıklardan haberdar değildirler. Çünkü insanlar bu
varlıkların mevcudiyetlerinden haberdar olacak vasıflara malik
değildirler. Yalnız, bu varlıklar veya insanlar tekâmül ettikçe
birbirlerinin mevcudiyetlerinden haberdar olabilirler.
Sadece mütekâmil[1]
bir insan, dünyada izah edemediği birçok şeylerin kendi üzerindeki
tesirlerini hissedebilir. Meselâ dünyada madde ile irtibatta bulunan
varlıklar ile maddeye benzemeyen robot değerlerle denenenler,
birbirlerinden hiç ama hiç haberdar olamazlar. Birinin duyduğu gürültü
öteki tarafından hissedilmez ve diğerinin ölümünden ise öbürü haberdar
olmaz.
Şu halde bir dünya birçok dünyalar halinde tezahür eder! ve
bütün bu varlıkların bağlı bulundukları robot değerler birbirlerine
karışmaz, karışamazlar. Hattâ bu varlıklardan bir kısmına dev kadar büyük
gözüken bir madde, bir dağ, bir deniz; diğer varlık için yoktur!.
İşte bu varlıklar bu esasa göre bir dünyadan birçok
dünyalar halinde istifade ederek tekâmül ederler.
220.
BİLEŞİK ŞUALAR
Şualar da aynı kimyasal bileşikler gibi birbirleri ile
birleşerek şua bileşikleri meydana getirirler. İşte hayatta ve kâinatta
her şey bu şua bileşiklerinden hâsıl olur. Kimyasal bileşikler de, çok
kabalaşmış şua bileşiklerinden başka şeyler değildirler.
221.
BİLEŞİK
Basitlerin bileşik, bileşiklerin basit hale gelmelerinde
manevî değerler rol oynar.
222.
AHİRETTE TAHAYYÜL
Ahirette, ruhlar tahayyül ettikleri şeyleri var edebilmek
imkânlarına maliktirler.
Ahirette de robot varlıklar mevcuttur, fakat bunlar
dünyadaki maddeler gibi kaba ve kesif değildirler. Bu robot varlıklarla
dolu olan ahirette, ruhun tahayyül kabiliyeti ile maddî varlıklara
benzeyen varlıklar hâsıl olur. Ruh, tahayyül etmeye başladığı anda
civarındaki robot değerler üzerinde tesirler icra eden manevî şualar
yayımlamaya başlar. Bu şualar, civardaki robot değerlere, ruhun tahayyül
ettiği şeyi noktası noktasına nakleder ve bunun sonucu olarak robot
varlıklar kesifleşerek ruhun tahayyül ettiği şeyi objektif varlıklar
halinde meydana getirirler. Bunlar, dünyadakilere göre daha seyyal,
şeffaf, ışıklı ve renklidirler.
Dünyada mevcut bulunan insan, hayvan, bitki ve cisimlerin
veya herhangi bir hâdisenin, ahirette aynen tezahür edebilmesi için onun
ruh tarafından tahayyül edilmesi yeterlidir.
Şayet per, ruhu, herhangi bir hâdiseyi hatırlayarak
tahayyül etmesi için zorlarsa, ruh istemese dahi o hâdiseyi düşünmeye ve
tahayyül etmeye mecbur kalır. Ruhlar, varlıklarına bağlı bulunan per
değerinin tahayyül ettirmek istediği şeyi tahayyül etmeye mecburdurlar.
Tahayyül edince de otomatik olarak yayımladıkları şualarla robot
varlıkları kesifleştirir ve tahayyül edilen aynı varlık ve hâdiseleri
objektif olarak meydana getirirler. Per, ruhun her istediğini tahayyül
etmesine tahdit de koyabilir. Meselâ ahirette cehennem azabı çekmesi
gereken bir ruhun, dünyadaki güzel hatıralarını tekrar yaşamasına müsaade
etmez.
Tahayyül ile var etmenin diğer bir şekli de ruhun, per
değerinin zoru olmadan doğrudan doğruya tahayyül etmesidir. Fakat, ruh
hatırladıklarını tahayyül etmemek imkânlarına da maliktir. Şayet o,
hatırladığı fena bir hatırayı tahayyül ederek tekrar yaşamak istemezse ve
bunun da böyle olmasına perce bir mahzur görülmezse, ruh hatırladığını
sadece hatırlamakla kalır, tahayyül ederek tekrar yaşamaz.
Per, ruhun dünya ve benzeri yerlerdeki icraatını kaydeden
ve değerlendiren, yüksek imkânlara malik bir robot değerdir. Ruhların
cennet veya cehennem hayatı yaşayabilmelerinde en mühim rolü oynayan, yine
aynı per değeridir.
Ruh, ahirette günah ve sevapları ile başbaşa kalmıştır.
Artık onun vicdan azabını hafifletecek maddî vasıtalar ve teselliler de
mevcut değildir. Per değerinin yardım, kontrol ve baskısı altında tahayyül
kabiliyetlerini kullanarak, dünyadaki icraatları olan hâdiselerin
karşılıklarını ahirette yaşarlar.
Ahiret hayatlarını, dünya ve benzeri yerdeki dekor
içersinde geçiren ruhlar çoğunlukla geri ve orta derecede tekâmül etmiş
ruhlardır. Yüksek seviyelere erişebilmiş ruhların ahiret hayatlarını,
maddî hayatı andıran bir muhitte geçirmeleri lüzumsuzdur. Çünkü onlar
ahiret hayatında, maddî hayattakinden çok daha üstün güzelliklere erişmiş
ve bu güzellikleri his ve idrak etmek imkânlarına malik bulunan ruhlardır.
Geri ruhlar ise, gerilikleri oranında maddeye bağlıdırlar.
Onlar manevî güzellikleri görme ve hissetme mertebelerine henüz
yükselememiş olduklarından, bir an evvel tekrar dünyaya dönerek pek
sevdikleri maddeye kavuşmak isterler, fakat per değeri onları serbest
bırakmaz ve dünyada günah sayılacak icraatlarının karşılıklarını onlara
yaşatmaya başlar.
Günahkâr bir ruhun per değeri, o ruhun vicdanına baskı
yapar ve ruh bir taraftan icap eden hadiseleri hatırlayıp tahayyül
ederken, diğer taraftan da vicdan azabı çekmeye başlar. Perin müdahalesi
ile istemediği şeyleri düşünüp tahayyül etmeye başlayan ruh, bir anda
kendisini tahayyül ettiği muhitte bulur. O, bu muhitten kurtulmak ister,
fakat buna imkân yoktur.
Ahirette cehennem azabı çekmekte olan her günahkâr ruh, en
uygun şekilde cezalanır. Orada işlenen suçların çeşidi kadar değişik
cezalar mevcuttur. Fakat istisnasız hepsi son derece kuvvetli bir vicdan
azabı ile yanıp tutuşurlar. Bu, öyle müthiş, öyle kahredici, öyle yakıp
kavurucu bir azaptır ki; dünyadaki ateş, onun verdiği ızdırabın, acının,
zerresini bile veremez. Bu ızdırabı madde dünyasında yaşayanların tasavvur
edebilmelerine imkân yoktur.
Ahirette cehennem azabına sebep olan günah’a
gelince; bu bir insanın yapılmaması gerektiğini idrak ettiği halde,
kendisine hâkim olamıyarak kasten yaptıklarıdır. İdrak edilmeden yapılan
fenalıklar ise günah sayılmazlar. Meselâ bir çocuk, yapılmaması
gerektiğini idrak edemediği için, kendisine hiçbir zararı olmayan bazı
hayvanları öldürürse, bu hareket günahla sonuçlanmaz. Keza bir hareketin
sevap olabilmesi için de, idrakli ve bilinerek yapılmış olması icab
eder. İdraksizce yapılan iyilikler iyilik olmazlar. Meselâ yolda birini
lâfa tutarak başına gelecek bir kazaya mâni olmak, sevap sayılmaz.
Bunun tetkik ve değerlendirmesini sür’atle yapan ise;
eskiden, “her insanın sağ ve sol omuzunda oturmakta olup, günah ve
sevabını kaydeden melekler” şeklinde izah olunan “per robot manevî
değeri”dir. Çünkü asırlarca evvel insanlar, manevî varlıkları maddesiz
olarak düşünebilecek duruma daha yükselmemişlerdi.
Ruha bağlı bulunan per değerinin vazifesi, sadece işlenen
günahların karşılıklarını ruhlara çektirmekten ibaret değildir. O,
sevapları da aynen günahları zaptettiği gibi zapteder ve karşılıkları olan
mükâfatları otomatik olarak değerlendirerek hesaplar.
Meselâ dünyada karşılaştığı bütün zorluklara rağmen dürüst
kalmış, kanun ve doğruluk dışı yollara sapmamış, karşılaştığı bütün
fenalıklara iyiliklere karşılık vermeyi başarabilmiş bir insan, arzu
ettiği güzel şeylere malik olamadan ahirete göçmüş olabilir. Ahirette ise
malik olmak isteyip de olamadığı bu iyi ve güzel şeyleri per değeri ona
hatırlatır, o da bunları tahayyül eder etmez kendisini arzularına kavuşmuş
bulur. Fakat bu kavuştukları dünyada arzu ettiklerinden çok daha güzel ve
ulvîdir.
Fakat bütün bu anlatmaya çalıştıklarımızdan çok daha güzel,
çok daha ulvî bir şey vardır ki, o da ruhun daha yükseklere doğru tekâmül
etmek arzusudur. Bir ruh tekâmül ettikçe, daha fazla imkân ve güzelliklere
malik olur. Fakat ileri bir ruh, hiçbir zaman daha fazla imkân ve
güzelliklere kavuşmak için tekâmül etmeyi düşünmez. Onu yükseklere çeken
aşktır.
Bu öyle bir aşktır ki; onu tadan, onsuz bir an bile
yaşayamaz, ondaki güzellikleri ise ondan başka hiçbir şeyde bulamaz. Aşk
mertebesine erişebilmiş bir ruhta; O’na biraz yaklaşabilmekten, O’nu daha
fazla tanıyabilmek ve sevebilmekten daha üstün hiçbir arzu olamaz. Fakat
O’na ancak ruhen tekâmül ederek yaklaşılır. Bunu bilen ve idrak eden ruh,
sırf O’na biraz daha yaklaşabilmek için; cenneti bırakıp, dünya ve benzeri
tekâmül yerlerine inerek zor bir hayat yaşamaya seve seve razı olur ve
kendisine tekâmül imkânları sağlayacak bir plânı, per ve diğer varlıkların
yardımları ile hazırlamaya başlar.
Buraya kadar izaha çalıştığımız, ahiretteki cennetir[2].
Bir de per değerinden kurtulma mertebesine erişmiş, madde ve sair robot
varlıklarla denenme safhalarını geride bırakmış yüksek ruhların cenneti
vardır ki, oradaki ruhlar, Tanrının verdiği vazifeler ile taltif edilen
çok yüksek varlıklardır. Bu değerdeki ruhların malik oldukları imkân,
kudret ve tesir kabiliyetini; her bakımdan madde ile tahdit edilmiş bir
dünya hayatı yaşayan insanlara izaha imkân yoktur.
223.
ALDANANLAR
Gösteriş için yaşayanlar; hayatı gösterişten, iyi yiyip
içmekten, eğlenip gezmekten ibaret sayanlar..
Gösteriş için ibadet edenler; gösteriş için mutaassıp
olanlar; namuslu gözüküp, ferdi, milleti soyanlar..
Tarla kazanmak için ormanı yakanlar; menfaatleri için
başkalarının başını belâya sokanlar..
İbadet ettiğini apaçık göstermekten dünya menfaati
umanlar..
Karşılık bekleyerek iyilik edenler; gösteriş için sadaka
verenler..
İyiliği, yardımı, öğünmek için yapanlar; yaptıkları yardımı
her fırsatta başa kakanlar..
Dedikodu ile ara bozanlar; şeref ve namus ile oynayanlar;
ahlâksızlığı ahlâk tanıyanlar..
Paraya, maddeye tapanlar; yüksek sandıkları yerlerden,
alçak sandıkları yüksekliklere bakarak, bulundukları yeri zirve sananlar,
gururlananlar..
Dünyanın altından geçen ayı üzerlerinde zannedenler, onu
başaşağı seyrettiklerini düşünemiyenler..
Gururla dikleştirdikleri başlarının, aşağılara doğru
alçaldığını hissedemiyenler..
Çeşitli hırs ve ihtiraslara kapılarak fenalıkları
iyiliklere tercih edenler..
Yüklendikleri mes’uliyetleri idrak etmekte zaaf göstererek,
mensubu oldukları topluluğa zarar verenler..
Ahlâksızlıklara, fenalıklara rağbet gösterenler; menfaat
sağlamak maksadiyle nankörlük veya dalkavukluk edenler..
Allahın yarattıklarını, mezun[3]
olmadıklarını bildikleri halde, haklı sebep göstermeden katledenler..
İnsanları kitle halinde manen ve maddeten mahva sevk
edenler..
Tıpkı insanlar gibi Allahın emri ile yaratılmış olan
hayvanlara eziyet, bitkilere hoyratlık edenler..
Kuvvetsizi ezenler; sakatlarla, çirkinlerle alay edenler..
İyiliklere, fenalıklarla cevap verenler; anaya, babaya,
dosta nankörlük edenler..
Emek verenlere, hakkı geçenlere, işleri bitince dirsek
çevirenler..
Koyu renklileri insan haklarından mahrum etmek isteyenler..
İdrak ettikleri halde, bile bile suç işleyenler..;
Onlardır suçları derecesinde ezici, perişan edici azabı hak
edenler!
Ruhları tarifi imkânsız ağırlıklar altında ezilirken,
cehennemin ateşten ibaret sandıkları azabını özleyenler!
Kendilerini bekleyen azabın zerresini bile sınırlı
düşünceleriyle idrak edemiyenler!
Ruhları bedenden ayrılınca; o müthiş idrak ve hesap ânı
gelip çatınca; mal, mülk, para, çoluk, çocuk, ana, baba, akraba, dost,
arkadaş dünyada kalınca; günahlarla yüklü ruh, çırılçıplaktan da çıplak
kendisini Tanrı huzurunda bulunca.. Hak ettiği cezaların tarifsiz ağırlık
ve azabını üzerinde duyunca;
Tanrım, Tanrım! bu azap, ateşten de fena; bizi cehenneme at
orada yanalım, acılar içersinde kıvranalım, sadece, ruhumuzu ezen bu
müthiş azaptan kurtulalım.. diyecekler!..
Bu yalvarışlar dinlenilmeyecek! Dünyada çektirdikleri
ıstırapların, işledikleri günahların, yaptıkları fenalıkların milyonlarca
misli, ruhlarına azap olarak yüklenecek!. İşte, bu tarifi imkânsız
yüklerle günahkâr ruhlar ezilecek; pişmanlıklar asla fayda vermiyecek,
günahların cezaları mutlak surette çekilecek!..
224.
İDRAK VE TEKÂMÜL
Her tekâmüle sevk edilen idrakli varlık, kendi kendisine
havale edilmiştir. İdraksiz olanlar ise, otomatik olarak tekâmüllerine
devam ederler.
İnsan, idrak mertebesine erişmiş bir varlıktır. O da kendi
kendilerine havale edilenler arasındadır. Bu, başı boş bırakılmış demek
değildir. Bilâkis kendi tekâmül anahtarının kendi eline verilmesi
demektir. O, idraki ile ve idrak seviyesinin ona bahşettiği imkânların
hudutları dahilinde bir hayat geçirir ve idraki ile (veya idrakli olduğu
halde iç güdüsel olarak) daha yüksek idrak seviyelerine doğru yükselir.
Bugüne kadar din kitaplarında bildirildiği şekilde,
ahirette bir mahkeme ve hesap günü mevcut değildir. Çünkü orada “gün” diye
hesaplanan bir müddet dahi yoktur. Fakat o mahkeme vardır; mevcuttur!..
Her tekâmül etmekte olan varlık kendi mahkemesini kendisi yapar ve lâzım
olan cezaya, ki bu ceza değil tekâmülü için bir ihtiyaçtır, kendi
kendisini çarptırır.
Bu; dünya hayatı yaşayanlar, madde ile irtibatta bulunanlar
için belki zor olabilir. Maddesiz hayatta ise iş böyle değildir. Her şey
ihtiyaca ve hakka göre yapılır.
225.
HER HÂDİSE FAYDALIDIR
Her karşılaşılan hâdise, lâyıkı ile değerlendirildiği
takdirde muhakkak faydalıdır. Karşılaşılan en kötü veya acı gelen
hâdiseler bile tetkik edildiği ve sebeplerinin üzerinde durulduğu takdirde
faydalı olurlar.
En büyük felâketlerden bile gaye, faydadır. Yalnız bu
faydayı sadece dünya şuuruna ve tahditli dünya hayatına bağlı olarak
düşünmemelidir.
226.
ATOMUN ELEMANLARINI PARÇALAMAK!
Dünyada mevcut maddelerin esas ana elemanı atomdur. Bu
sebeple de “atomdan daha basit olan maddeleri” dünyanın bugünkü imkân ve
şartları içersinde parçalamaya ve basitlerine ayırmaya imkân yoktur.
Çünkü, dünya ve benzeri yerlerde en büyük enerji, o yerin en basit
elemanını basitlerine ayırmakla elde edilir. Bu basit eleman ise atom’dur.
Atomdan daha basit elemanları, meselâ elektronları,
dünyanın malik olduğu şartlar ve bugünkü imkânlarla birbirlerinden ayırmak
mümkün değildir. Böyle bir tatbikatta başarılı olabilmek için önce dünya
üzerinde bu tatbikata elverişli sun’î bir ortam yapmak ve bu ortamda da
elektronları basitlerine ayırmak mümkün, fakat mümkün olduğu kadar
tehlikelidir de!.
Çünkü bir ortamda, o ortamın en basit maddî mevcudiyetinden
daha basit bir maddî mevcudiyetini basitlerine ayırmak demek; o ortamın
taşıyamıyacağı bir enerjiyi o ortama tatbik etmek demektir.
227.
PERİSPRİ
Perispriyi bundan evvelki tebliğlerde muhtelif tarzlarda
tarif ettik. Perisprideki per değerini, ser ile mukayese etmemize ve bu
mukayeseyi yüzdeli (orantılı) olarak izah edebilmemize imkân yoktur. Zaten
madde dünyasında tarifi mümkün olmayan manevî değerleri yüzdeli bir ifade
ile izaha hiç imkân yoktur. Fakat sırf anlaşılması için yüzdeli bir
şekilde izah edersek, o zaman perispri % 80 kadar manevî % 20 kadar da
maddîdir diyebiliriz. Bu özellik, muhtelif hallerde ve muhtelif ruhlarda
değişebilir.
Madde ile irtibata geçen perisprideki madde değeri gittikçe
artar ve bulunduğu ortamdaki maddelerle beden teşkil eder.
228.
HAYAT PLÂNI
Var olan hiçbir şey yoktur ki, başıboş bırakılmış olsun.
Her şeyin Mutlak Kanun esaslarına göre idare edildiği bir sistemde, hiç
şüphesiz ki ruhlar da kendi hallerine plânsız olarak bırakılmış olamazlar.
Ruhların geçirecekleri tekâmül merhaleleri, zaman mefhumu
ile izah edilemiyecek olan “ilk oluş”[4]
ânında cüz’i serbestîleri de gözönünde bulundurularak hazırlanmıştır.
Aslında ruhların iki plânı vardır. Bunlardan birincisi ilk oluş ânında,
bütün tekâmül safhalarını ayrıntısız olarak çizen “ana plân”dır. Bu plân,
ruhların iradeleri dışında, Mutlak Kanun esaslarına göre hazırlanmıştır.
Bir de, ruhun her tekâmül devresinin başında (meselâ
dünyaya inerken) hazırlanan plân vardır. Ruhlar bu plânın hazırlanmasında
kendi değerleri oranında rol oynarlar.
Tekâmüle sevk olunan varlıklar, ölüm denen, fakat hakikatte
zannedildiği gibi ölüm olmayan hâdiseyi takiben spatyoma yani ahirete
intikal ederler. Bir ruhun geçirdiği ve geçireceği her maddeli hayattan
sonra ahirete göçmesi icab etmektedir.
Ahiret, ruhların ebediyen kalacakları bir yer değildir.
Orası, henüz daha madde ve robot varlıklarla denenme devrelerini geride
bırakmamış olan ruhların, dünya veya benzeri yerlerde yaşadıkları vasıtalı
hayatlardan sonra uğradıkları bir yerdir.
Orada ruhlar, yapmış oldukları iyilik ve fenalıkların
hesaplarını gördükten sonra, gelecek maddeli hayatları için tekâmül
ihtiyaçlarına en uygun plânı hazırlarlar. Ruhlar gerek geçmiş hayatlarının
muhasebesi işinde, gerekse gelecek hayat plânlarının hazırlanmasında daima
per değerinin, diğer robot değerlerin ve üstün seviyelere yükselebilmiş
ruhların yardımlarından istifade ederler.
Per değeri, ruha, bir taraftan günah ve sevaplarını devamlı
olarak yaşatırken, diğer taraftan da ruhun eksiklerini otomatik olarak
tesbit eder ve ona bu eksiklikleri giderebileceği, mümkün olan en uygun
bir hayat plânı hazırlayabilmesi için çok mühim yardımlarda bulunur.
Tekâmül plânları, dünya ve benzeri yerlerde geçirecekleri
imtihanları, acı ve tatlı safhalarla birlikte ayrıntılı olarak ihtiya
eder. Bu plânlar hazırlanırken, ruhların bedenlendikten sonra malik
olacakları cüz’i iradeleri de göz önünde tutulur[5].
Bir ruhun tekâmül plânı hazırlanırken, o ruhun üzerinde rol
oynayacak diğer tekâmül plânları da göz önünde bulundurulur. Çünkü ruhlar
bedenlenmek üzere indikleri yerlerde sadece kendi hayatlarını yaşamazlar.
Dünyaya inerek bedenlenen bir ruh, dünyadaki bedenliler üzerinde tekâmül
plânları ile alâkalı çeşitli roller oynar. Dünya ve benzeri yerlerde
idrakli ve idraksiz olarak yapılanlar veya kendiliklerinden oldukları
sanılanlar, mutlak surette tekâmülle alâkalıdır.
Ahirette tekâmül plânları hazırlanan ruhlar, dünya ve
benzeri yerlerdeki maddî tesirlerden uzak olduklarından, iradeleri, madde
hudutlayışı ve baskısı altındaki iradeleri ile mukayese edilemiyecek
derecede kuvvetlidir. Böylece ruhlar olgunlukları oranında tekâmül
plânlarına tesir edebilirler.
Daha, vasıtalı deneme safhalarını aşamamış olgun ruhlar da,
tıpkı geri kalmış ruhlar gibi per değerinin yardımı ile yaşayacakları
dünya hayatının plânını hazırlarlar. Gelişmiş bir ruhun, basit kalmış bir
ruha göre ihtiyaçlarını çok daha iyi tesbit edebilmesi doğaldır. Bu
yüzden, plânlarını hazırlayan olgun ruhlarla, aynı işi yapmakta olan geri
ruhlar arasında büyük farklar vardır.
Meselâ olgun bir ruh, per değeri yardımı ile hazırladığı
plânı icabı, madden hayatta karşılaşacağı zorlukların, tekâmülü için
lüzumlu olduğunu idrak eder ve onlara seve seve katlanmayı göze alır.
İdraklerin bu seviyeye yükseltebilmiş olan ruhlar, per değerinin birçok
hassalarını kendilerine mâledebilmiş ruhlardır. Bu gibiler, per değerinin
ikazına lüzum kalmadan, kendilerine çok zor ve müşkülâtlar içersinde
geçecek bir dünya hayatını reva görürler.
Fakat geri ruhlarda vaziyet hiç de böyle değildir. Onlar,
tekâmülleri icabı katlanmaları gereken zorlukları olgun ruhlar gibi hoş
karşılamazlar. İşte bu gibi hallerde, per değeri derhal müdahele eder ve
ruhu, arzu etmediği plânı hazırlamaya zorlar. Perin bu zorlayışı, ruhta
bir iç güdü halinde tezahür eder. Bu, o kadar kuvvetli ve önüne geçilmez
bir tesirdir ki, eninde sonunda ruh benimsemek mecburiyetinde kalır.
Yukardaki izahattan da anlaşılacağı gibi per değeri, ruhun
olgunluğu oranında az müdahalede bulunur. Ruhlar plânlarını hazırlarken,
hariçten de birçok yardımlar görürler. Bunlardan bilhassa yüksek ruhların,
geri ruhlar üzerinde teselli edici ve cesaret verici yardımlarından
bahsedebiliriz.
Geri ruhların, genellikle, maddeli hayat plânlarını
başlangıçta hoş karşılamadıklarını izah ettik. Hoşlarına gitmeyen
plânlarla dünya ve benzeri yerlere inecek olan ruhları, yüksek ruhlar
teselli ederler, cesaretlendirirler ve onları, yeni başlayacak olan
hayatlarının eşiğine kadar yalnız bırakmazlar.
Bu şekilde ruhlar, tekâmül ihtiyaçlarını karşılayacak
plânlarını Mutlak Kanun esaslarına göre, başta per olmak üzere diğer robot
değerler ve yüksek ruhların rolü ve yardımları ile tamamlarlar.
229.
KAPI
İnsanlar için bu dünyanın giriş kapısı doğum, çıkış kapısı
ölümdür. Gelişle tekâmülün bir safhası başlar ve bu devre gidişe kadar
devam eder. Her gidişi tıpkı geliş gibi yeni bir devrenin başlaması takip
eder.
Dünyaya tekâmüle gelen her insanın ruh olgunluğunun
derecesi ne olursa olsun, gelişi doğumla, gidişi ölümledir. Doğmadan veya
doğduktan biraz sonra ölenlerin ise dünyada fazla kalmamaları, plânları
icabı bir sebebe dayanır.
230.
HAYAT BÜTÜNÜYLE İBADETTİR!
İbadetten maksat; ne camiye, ne kiliseye, ne havraya, ne de
çeşitli mabetlere gitmektir; ne dua etmek, ne de namaz kılmaktır. Bunların
hepsi, hakikî ibadet olan hayata insanları hazırlamaya ve takviyeye
yarayan vasıtalardır.
231.
FERT, TOPLUM
Mutlak Kanun indinde fert[6]
ile toplum arasında çok fark yoktur. Bir insan bedeni, o bedeni oluşturan
hücreler için nasıl ki bir toplumsa; fert de bağlı bulunduğu toplumda
tıpkı bedene ait olan bir hücre gibidir.
Bir toplumun her bakımdan tekâmül edebilmesi için o topluma
bağlı bulunan fertlerden sadece birkaç tanesinin iyi olması yeterli
değildir. Toplumlar ancak fertlerin iyilik oranlarına göre tekâmül
ederler. Ahlâkça bozulmuş toplumların zaman zaman toptan mahvedilmesi,
birçok fenanın yanında iyilerin de felâkete sürüklenmesi demek değildir.
Tanrı, mükâfatı hak edenleri ebedî hayatlarında da
mükâfatlandırır; tıpkı cezayı hak edip de cezalanmamış gözükenleri ebedî
hayatlarında cezalandırdığı gibi..
232.
HABEŞ
Bir millet veya kavim kitle halinde cezalandırılmaz.
Kurunun yanında yaş hiçbir zaman yakılmaz. Cezalandırılmaları veya
plânları icabı öyle olmaları gerekenler, bir millet halinde toplanırlar ve
aynı mukadderat ile karşılaştırılırlar.
Milletler kaybettikleri imtihanlar için de
cezalandırılmazlar. Kaybedilen imtihanların sonucu olarak hak edilen
cezayı, o cezayı herhangi bir şekilde hak edenler veya plânları icabı
böyle bir şeyle karşılaşacak olanlar bir araya gelerek çekerler.
Evvelce Habeşistan[7]
büyük bir devletti. En ileri dini ona yakîn ettik ve Muhammed’e onları
İslâmiyete davet ettirdik; onlar yanaşmadılar! Bu sebeple bugüne kadar
geri kaldılar.
Habeşistan bundan dolayı geri kalmıştır, fakat aslında geri
bir hayat geçirmesi icab edenler, dünya hayatlarında Habeş olarak
yaratılmıştır.
233.
BEDENLENME (ENKARNASYON)
Dünyaya inmek üzere olan bir ruhu ele alalım. Bu ruhun
kâinattan geçerek dünyaya ulaşabilmesi ve orada bedenlenebilmesi için,
Mutlak Kanun esaslarına göre, evvelâ kâinatın en basit maddesi olan ser
zerreciği ile bağlanması icab eder.
Ruhlar, dünya ve benzeri yerlere, madde ile bağlantı
kurmadan da inebilirler, fakat bu takdirde indikleri yerde bedenlenemez ve
orada yaşayan bedenlilerle de doğrudan doğruya temasa geçemezler.
Ruh, kâinata nüfuz ederken, “varlığına bağlı” per değeri ve
hariçteki diğer robot değerlerle varlıklar, onun ser zerreciği ile
birleşmesine yardım ederler. Sonuçta; ruh, per ve ser’den ibaret bir
sistem hâsıl olur. Bu sisteme perispri denilmektedir; ve perispri, ruhun
maddeli hayata girişi ile teşekkül eden bir sistemdir.
Ruh, perispri haline geldikten sonra, kâinata nüfuz ederek
kâinat maddeleri ile irtibata geçebilme ve bağlanabilme imkânlarına sahip
olmuş olur. Fakat ruhun ser ile irtibata geçmesi ile, ahiretteki
melekeleri kaybolmaya ve şuuru bulunmaya başlar. Ruhun, kesifleşen madde
âlemlerine nüfuz etmesinden evvel, bu bulanıklık son haddini bulmuş olur.
Şuursuzca kesif madde âlemlerinden geçerek hedefine doğru
ilerleyen ruha, muhitteki maddelerle irtibat kurabilmesi için per ve diğer
robot varlıklar otomatik olarak yardım ederler.
Dünyadaki mevcut maddelerin esaslarını atomlar teşkil
etmektedirler. Dünyada bedenlenecek olan bir ruh, Mutlak Kanun esaslarına
göre, ancak dünyada mevcut maddelerle bedenlenebilir; dolayısiyle esîr,
elektron ve nihayet atomla irtibata geçmesi ve bağlanması icab eder.
Böylece ruh önce kâinata sonra da güneş sistemine ve dünyaya nüfuz
ederken, her geçtiği muhitin en basit maddesi ile birleşerek bedenlenip
yaşayacağı dünyaya iner.
Şu halde; ruh, per ve ser’den meydana gelmiş olan perispri,
ilk halini maddeli hayat devam ettiği müddetçe muhafaza etmesine rağmen,
ser vasıtasiyle, plânının icab ettirdiği madde ve kimyasal bileşikleri
varlığına bağlamakta, sonucunda da ruha bağlı bir beden hâsıl olmaktadır.
Bu beden ise, hayat plânının icab ettirdiği şekli alacaktır.
Bedeni ruha bağlayan bağların birleştikleri nokta, (mecazî
bir izahla) ser zerresidir diyebiliriz. Serden de per değeri vasıtasiyle
ruha bağlanan bu bağlar, ruhu bedenin her köşesinde var edecek
kudrettedir.
Bir taraftan ruh ile per, bu bağlar vasıtası ile bedenin
her köşesine nüfuz ederek tesirlerini icra ederlerken; diğer taraftan da
bedendeki duyular vasıtası ile dışarıdan alınan izlenimler, yine bu bağlar
vasıtası ile ruha ulaşırlar. Bu sebeple ruhu bedenin herhangi bir yerinde
aramak doğru değildir; çünkü o bedenin her yerindedir.
*
Dünyada madde ile denenen insanlara, maddesiz hayatı,
olduğu gibi anlatmaya imkân yoktur. Bu sebeple ruhun ahiret hayatını, per
ile irtibata geçişini, dünya idrak ve realitesi göz önünde bulundurularak,
mecazî olarak izah ettik.
Dünyada manevî değerlerin izahı için maddeli izahlara
ihtiyaç vardır. Maddesiz hayatta ise herhangi bir şeyi dünya anlayışı ile
izaha lüzum yoktur. Çünkü orası; hakikatlere şuur, idrak ve liyakatle
erişilen yerdir.
*
Per için: “ruha sınırlı bir tekâmül süresince eklenmiş
meleke”de denilebilir. Çünkü per, ruha, ahiret ve maddeli hayatları
devamınca tekâmülü için icab eden imkânları sağlar ve mevcudiyetini bizzat
o değerler halinde belirtir.
Bu sebeple, “per ruha şu vasfı sağlar” denildiğinde; bunu
gözleyen kişi, o vasfı kazanmış ruhun haliyle, o vasfı perin sağlamakta
olduğu hali, ancak bilgi ve idrakinin yükselmesiyle daha iyi görebilir.
Son tebliğlerimize kadar, ruhların ahiretteki hayatları boyunca, perin
mevcudiyeti sebebi ile malik bulundukları meleke ve imkânlar, ruhların
kendilerine ait ruhi meleke ve imkânları sanılmaktaydı. Halbuki ruh, perin
kendisine hazırladığı imkânlardan çok, hem de pek çoğunu, per ile olan
irtibatını çözecek mertebeye yükseldikten sonra elde eder.
Yukarda, perin ser zerresini kendisine cezbetmesi ile per-ser
sisteminin kurulduğunu ve bu sisteme ruh ile birlikte perispri denildiğini
izah etmiştik.
Bu sistemin teşekkül etmesi ile ruhta, ahiretteki malik
olduğu imkânları yavaş yavaş hudutlandıran bir dünya şuuru teşekkül
etmeye başlar. Dünya şuurunun tam anlamıyla teşekkülü için, perisprinin
dünya ve civarının esas (ana) maddeleri ile bağlanması icab eder.
Bütün bunlar per ve diğer robot varlıkların yardımları ile
olur. Çünkü ruh dünyaya inerken, geçirmeye mecbur olduğu istihaleleri[8],
tam bir şuursuzluk içersinde geçirir.
234.
DEĞER
Dünya hayatında bazı şartlar, değerlerin artmasına veya
mevcut değerlerin belirmesine imkân sağlarlar ki, bunlardan çoğu
değersizlikler şeklinde tezahür ederler. Maddî sıkıntılar ve parasızlıklar
bunlara misal olarak gösterilebilir.
Maddî sıkıntılar insanları tefekküre ve değer zenginliğine
malik edebildiği gibi, şayet maddî zorluklar o insanı fena ve doğruluk
dışı yollardan madde teminine sevk ederse, o takdirde de değersizlik
sağlar.
Şu halde; her değer sağlayıcı imtihan vasıtası değer
sağlayabildiği kadar değersizlik temin edecek imkânlara da sahiptir.
235.
SIKINTI VE ZORLUKLAR NİMETTİR
Büyük sıkıntı ve zorluklar, iyi karşılandıkları takdirde en
büyük nimetlerdir. Çünkü insanlar, zorluklara karşı iyi ve doğru yollardan
ayrılmadan yaptıkları mücadelelerle tekâmül ederler.
236.
HATADAKİLER
Her hâdiseyi bir keramete atfedenler..
Bazı eşyalardan medet umanlar..
Eşyaların uğurlu veya uğursuz olabileceklerine inananlar..
Günahla alâkası olmayanları günah, sevapla alâkası
olmayanları da sevap sayanlar; Allahın hakikî mucizeleri karşısında ise
hissiz kalanlar..
Var olanı yok, yok olanı var zannedenler; bilmediklerini
öğrenmek istemiyenler..
Hakikatleri, içinden çıkılmaz muammalar haline getirenler..
Sarılınması icab edeni bırakıp, uğur eşyalarından, büyüden;
saadet, bereket bekleyenler..
Bir şeyler biliyor gözükmek için, hiç bilmedikleri
şeylerden bahsedenler..
Uydurdukları yalanları başkalarına aşılayanlar..
Haksız yere aleyhte atıp tutanlar, yalanlar uyduranlar..
Düşünmeden söylemek yüzünden başlarını dertten derde
sokanlar..
Aklı, mantığı, vicdanı olduğu halde; ne aklını, ne
mantığını, ne de vicdanını kullananlar..
Ciddiyetini idrak etmek istemedikleri hayatı, işlerine öyle
geldiği için, geçici ve basit bir oyun haline koyanlar..
Hesap ânında bir deliğe sığınıp, hak ettikleri cezadan
kurtulacaklarını umanlar...
Fenaların azaba, iyilerin ise saadete ereceklerine
inanmayanlar..;
Kendi kendilerini gittikçe gömülmekte oldukları
bataklıklara daha fazla batıranlardır!..
237.
SEVGİ - NEFRET
Sevgi iyiliğin, nefret kötülüğün timsalidir. Bir insan
sevebildiği oranda büyük, nefret edebildiği oranda da küçüktür. Sevginin
nefrete dönmesi ise çok kolaydır.
Tanrıya yakın olanlar, bulundukları yüksekliklere, nefret
edebilecekleri şeyleri sevmekle ulaşmışlardır.
238.
BEDENLENMEDE HAYAT PLÂNI
Ruhlar sadece kendi tekâmülleri için dünya ve benzeri
yerlere inmezler; zaten buna imkân da yoktur. Çünkü Mutlak Kanun
esaslarına göre tekâmül eden varlıklar, birbirleri üzerinde tekâmül
plânlarının icab ettirdiği çeşitli roller oynarlar.
Meselâ bir aileye mensup fertlerin tekâmül plânlarında
birçok müşterek nokta bulunur. Keza ruhlar, daima kendi tekâmülleri için
dünya ve benzeri yerlere inmezler; sırf başka bir ruha yardım maksadı ile
bedenlenen ruhlar da vardır.
Bir annenin, tekâmül plânı icabı, evlâdını kaybetmesi
gerektiğini farz edelim. İşte yüksek ve fedakâr bir ruh, birçok zorlukları
göze alarak, bu vazifeyi kabul eder ve o kadının çocuğu olarak doğar ve
ölür. Böylelikle de o kadına evlât acısı çektirerek ruhî bazı kazançlar
temin etmesine vasıta olur.
Yukardaki misalde olduğu gibi, ruhların ıstırap ve sıkıntı
içersinde geçecek birkaç dünya hayatında karşılaşılacak zorlukları pek
mühimsememek icab eder. Çünkü en uzun dünya hayatı bile, sonsuzluklara
doğru uzanan asıl hayatın yanında, bahşedilmeyecek, hattâ an bile
denilemiyecek kadar kısadır.
Ruhlar, plânları hazırlarken ekseriya, ıstırap ve
üzüntülerle dolu bir dünya hayatını, refah içersindeki bir hayata tercih
ederler. Buna sebep, refah içersinde yaşayanların ruhen çok zor inkişaf
edebilmeleridir. Fakat olgun ruhların tekâmüllerine refah ve saadet mani
olamaz. Çünkü onlar, refah içersinde olmalarına rağmen tekâmül edebilecek
seviyelere erişebilmiş yüksek varlıklardır.
Yalnız, tekâmüle yardım maksadı ile, insanların önüne
zorluklar çıkarmanın günah olmayacağını düşünenler olabilir. İnsanların
birbirlerine kasten yaptıkları fenalık ve birbirlerinin önlerine
çıkardıkları zorluklarla; tekâmül plânları icabı karşılarına çıkan
zorluklar arasında çok fark vardır. İnsanlar, ancak, birbirlerine
ellerinden gelen yardım ve iyilikleri zamanın realitesine uygun olarak
yapmak şartı ile tekâmül yollarında ilerleyebilirler.
Bir ruhun ahiretteki vaziyeti ile enkarne olduktan[9]
sonraki hali arasında birçok farklar vardır. Dünyaya inerek bedenlenmiş
bir ruh, kendi iradesi dışında cereyan eden tesir ve hâdiselerle karşı
karşıyadır. Bu tesir ve hâdiselerden birçoğu, ruhun düşüncelerine uymaz,
bu sebeple onlara uymamak ve onları yapmamak için, ruh kendi kendisi ile
mücadele etmek zorunda kalır. Halbuki ahiretteki bir ruh dış tesirlerden
çok, kendi şuurunun, vicdanının ve per değerinin tesirleri altındadır.
Kısacası ruh, ahirette kendisine karşı çok daha bîtaraf[10]
olabilir.
Ruh, madde üzerinde hâkimiyet kurabilen “tahayyül”
kabiliyetine maliktir. Bu kabiliyetini per süzgecinden geçirerek maddeye
tatbik eder ve tekâmül plânının icab ettirdiği şekilde bedenlenebilmesini
per vasıtası ile temin eder. Çok yüksek ruhlar dışındaki, madde ve benzeri
robotlarla denenme safhalarını aşamamış ruhların tahayyül kabiliyetleri,
devamlı olarak per değerinin kontrolü altındadır. Per değeri onlara
yaşamaları veya tahayyül etmeleri icab eden şeyleri tahayyül ettirir.
239.
HAYAT İBADETTİR
Hayat imtihandır. Hayatı ibadet, ibadeti hayat olarak
benimseyenler, bu yolda yürüyenler; sonunda “tekâmül” mükâfatı bulunan
imtihanı kazananlardır.
240.
BEDEN ŞEKLİ
Bir insanın dünyadaki şekil ve özellikleri o insan hakkında
bir fikir verir. Fakat bu fikir yanlış da olabilir. Çünkü o insan, tekâmül
plânı icabı kendi ruhî olgunluğunu tezahür ettirmiyecek bir bedenle
dünyaya gelmiş olabileceği gibi, o insanın ruhî olgunluğu hakkında fikir
ileri sürenin vardığı sonuç da yanlış olabilir.
241.
AYNI
Aynı olan hiçbir şey yoktur. Birbirinin aynı iki hücre veya
iki zerre dahi mevcut değildir.
242.
BEDENLENME
Petispri, döllenme ile veyahut buna benzer yollarla
cinsiyet tesbitini tamamladıktan sonra, merkez, manevî değer olan ruh
kalmak şartı ile genişler. İlk zamanlarda hiçbir şekilde tesbit
edilemiyecek küçüklükte olmasına rağmen, zamanla sistemler, guruplar
teşekkül ede ede genişler; buna büyüme denir.
Beden büyüdükçe per-ser sistemi daima ilâve olan
sistemlerine nüfuz eder, böylelikle bedenin her tarafına yayılabilme
imkânını sağlar. Ve bu şekilde per-ser sistemi bedenin her noktasına nüfuz
ederek ruh ile beden arasındaki irtibatı kurar.
Bir bedende, mevcut canlılar adedince per-ser sistemleri
mevcuttur, ancak bunlar en büyük per-ser sisteminin, dolayısiyle bu
sistemin bedene bağladığı ruhun emrindedir.
243.
BASİT
Cisimler basitleştikçe aralarındaki maddî farklar eksilir
ve manevî değerleri belirmeye başlar. Bu, cisimlerin basitleşebildikleri
ölçüde değerlenişlerinin izahıdır.
244.
CİSİM VE DEĞER
Cisimler maddî vasıflarını kaybederek değerlenirler;
değerlendikçe de tesir ve güçleri artar. Yoğun bir cisim güç bakımından
yoğunluğu oranında değersizdir.
Yoğun bir cismi; yoğunluğundan ve ağırlığından istifade
ederek kullanmak, maddî kesafetini güce dönüştürmek mümkündür. Fakat bu
ancak manevî bir dış müdahale ile olabilir; meselâ ağır bir taşın yerden
alınarak fırlatılması gibi.
245.
ESÎR’DEN SPERMATOZOİD’E GEÇİŞ
Tekâmül ederek insanlık seviyesine erişmiş ruhlar, dünyaya
indikleri zaman, eski canlılık devrelerinde geçirmiş oldukları devirleri
“idraksizce” tekrarlarlar.
Meselâ, dünyaya inecek perispri, evvelâ esîr ile, sonra da
atom ile irtibat kurar ve bunu molekül haline gelmesi takip eder. Perispri,
geçirdiği her istihale devresindeki maddenin şekline bürünür. Böylece
plâzma haline gelir ve en nihayet spermatozoid haline geldikten sonra,
karşı cinsiyetle temasa geçer ve karşı cinsiyetin per’i ile birleşir.
Spermatozoidler, döllenmede “kendi insiyatifleri ile”
hareket ederler. Ruh, diğer az tekâmül etmiş ruhları da etrafında
toplayarak bedenlenir.
246.
TEKÂMÜL PLÂNI
Spatyomda hazırlanan hayat plânı, birçok imkânlar içersinde
hazırlanır. Bu imkânlar dünyada mevcut değildir. Fakat insan, dünyada ve
dünya idraki ile başından geçenleri düşünürse; başından lüzumsuz birşey
geçmediğini anlar. Bunu anlayabilmek insanî idrakin yüksekliği ile
mümkündür. En ufağından en büyüğüne, en önemsizinden en önemlisine kadar
bir insanın başından geçen hâdiseler, onun tekâmül plânı ile alâkalıdır.
247.
HER HÂDİSE, İYİYE DOĞRU...
Olan biten her hâdise, er geç doğacak iyi bir hâdisenin
müjdecisidir.
248.
UÇURUM
Bir insanı düştüğü çukurdan tutup çıkarırsan, o çukurdan
kendi kendine çıkmış sayılmaz. Böyle bir müdahale, onun alacağı derse mani
olur. Bunun sonucu olarak da; ilerde daha derin, ellerin kolların
uzanamayacağı çukurlara düşmesine sebep olur.
Vazife yolunun bir tarafında yükseklikler diğer tarafında
da çukur ve uçurumlar bulunur. Çukurlara düşenler, alacakları dersle,
ilerde uçurumlara yuvarlanmalarına mani olurlar.
Çukura düşeni bırak! Kendi kendisini kurtarsın ve alacağı
dersle de uçurumlara yuvarlanmasını önlesin.
249.
PERİSPRİ
Perispri, madde ile olan alâkasını tedricî bir şekilde
arttırarak maddeli hayata intibak eder. Bu işin tedricî oluşu, maddî ve
manevî değerlerden yayımlanan şuaların dengelenmesi ile ilgilidir.
250.
RUH VE DÜNYA
Tekâmül ederek insanlık mertebesine erişen ruhlar da,
dünyaya indikten sonra, bir müddet eski canlılık devrelerinde geçirdikleri
otomatik ve idraksiz hayat devrelerine benzer devreler geçirirler.
Dünyaya inecek ruh perispri haline gelirken (ruh-per
halinde iken) ser zerreciği ile irtibat kurarak perispri haline gelir.
Perisprideki ser vasıtası ile, ineceği kâinatın en basit unsurunu
kendisine cezbederek onu da perispriye dahil eder.
Perispri genel olarak iki kısımdan ibarettir ki; biri
manevî, diğeri maddîdir. Perisprinin manevî değer halinde olan kısmı ruh-per
halidir; maddeli olan kısmı ise ilerde maddeli hayatının icab ettirdiği
şekli perispriye verir ve bu kısmın büyük bir parçası dünyada gelişerek,
ölüm sebebi ile ayrılışta da dünyada kalır ki, buna beden denir. Beden,
perispriye ek olarak teşekkül eder, ölümle dünyada kalır ve ruh bedenden
uzaklaşır.
Perisprinin dünyada kalan kısmına ser de dahildir. Şu halde
ruh bedeni terkederken “ruh ve per” halinde terk eder. Ser, dünya hayatı
icabı birleştiği ve etrafında vücut teşekkül ettiği için dünyada kalır.
Doğumda, perispriye ekli olarak, bedenin teşekkül edişinde
rol alan ser zerreciği, bu kâinata nüfuz ederken esîr zerresi haline gelir
ve daha başka sistemler kurarak gelişir. Bu gelişen perisprinin, bir insan
halini alabilmesi, bazı şuaların aracılığı ve döllenme yolu ile olur.
Gerek idrak seviyesine erişmiş ve gerekse erişmemiş
bulunanların, dünyaya herhangi bir canlı veya insan olarak gelebilmeleri
için; o türden olanlar, bedenli olarak bulundukları dünyada bazı manevî
şuaların cazibesi ile çekilirler ve birleşirler. İdraksiz tekâmülde bu
otomatik bir şekilde olur. İdrakli tekâmülde ise bu safha, alâka ve cazibe
şeklinde kendini gösterir ve “cinsiyet” olarak ortaya çıkar.
İdraksiz tekâmülde bitkiler ve hayvanlar, hattâ daha bitki
seviyesine erişmemiş varlıklar, otomatik olarak şuaların cazibesine
kapılırlar ve tıpkı ser zerreciğinin diğer bir ser zerresini çekmesi gibi
birbirlerini çekerek ürerler. Hücre bölünmesi de bunun dikkat çeken bir
örneğidir.
İnsan, idrak seviyesine erişmesi ile cüz’i iradesini
kullanmaya başlar. Cüz’i irade ise o canlının bazı hususlarda olduğu gibi
birleşme hususunda da serbest hareket etmesi, kendisini çekene gitmesi
veya idraki ile çiftleşmesi imkânlarını verir. Bu sebeple, Mutlak Kanun
Plânı icaplarına göre, idrak devresini yaşayan ruhların üremeleri, idrak
seviyesine erişmemiş olanlardan farklıdır.
*
Ruh-per-ser’den oluşan sistem perispri’dir ve
muhteviyatındaki[11]
ser vasıtası ile madde ortamında gelişebilir. Fakat bu, hiçbir zaman
perisprinin insan haline gelmesi için kâfi değildir. Perispri, kâinatta ve
dünya ortamında madde bakımından yeterli olgunluğa eriştikten sonra, aksi
işaretli per-ser sistemlerinin cazibesine kapılır.
Maddesiz hayatta cinsiyet yoktur. Bu sebeple, ruh-per
değeri tamamen manevî ve cinsiyeti olmayan bir değerdir. Fakat per, (+) ve
(–) maddî değerleri olan ser zerreciklerini, ihtiva ettiği manevî değer
vasıtası ile kendisine cezbetme hassasına maliktir. Ve per değeri, ruh
olmasa da, yani ruhla irtibat kurmadan da, bir değer halindedir ve ser
zerresi ile birleşebilir. Bu ser zerresi ise (+) ve (–) madde değerinde
olabilir. Zira per, bir ser zerresinin madde değeri ne olursa olsun, onu
manevî değeri ile çekmektedir.
İşte bu şekilde artı ve eksi “per değerleri bulunan ser
zerrecikleri” hâsıl olurlar. Ve aksi işaretlerdeki madde değerleri ile
birleşerek, otomatik olarak tıpkı elektron ve atom sistemlerinin hâsıl
oluşları gibi, sistemler kurarlar. Böylece dünyada, artı ve eksi “per
sistemleri ihtiva eden birçok sistemler” halinde tezahür ederler. Bu
sistemler, daima aksi işaretli değerler tarafından çekilirler ve
insanların bedenlerinde yer ederler[12].
Ve iyice geliştikten sonra perin yayımladığı şualar o vücudun terkibinde
bulunan dahilî şualarla münasebete geçer ve cinsiyet şuaları hâsıl olur.
Bu şekilde bedenlerde daha evvelce yer almış perler
vasıtası ile cinsiyet ve cinsî alâka hâsıl olmuş olur. Böylece hâsıl olan
cinsiyet, imtihan için gelmek üzere olan ruhları, içinde bulundukları
perispri ile kendilerine cezbeder. Perispri, madde değeri (–) olan değer
tarafından çekilir ve plânının icab ettirdiği bir vücuda[13]
yerleşir. O vücutta, dölleme yolu ile aksi işaretteki “per ve madde
bileşimi” ile birleşmeye hazırlanır.
Bu dölleme hâdisesi, yine ruhların plânları icabı
plânlanmış ve hazırlanmıştır. Sonuçta ruh, dölleme ile karşı cinsiyete
aktarılır. Yani perispri ilk önce erkek olana girer ve bunun da sebebi
vardır. Ruh ile per, en son aldığı (–) “cinsiyet değeri” ile erkek
vücuduna iner. Spermatozoid halinde, dölleme veya şehvet şualarının
aracılığı ile karşı cinsiyetteki bedene aktarılır ve rahimde diğer bir per-ser
sisteminden hâsıl olarak döllenmek için gelişmiş sistemle[14]
birleşir. Böylece ilerde ruhun bedenlenmesini ve plânının icab ettirdiği
şekli verecek olan, döllenme hâdisesi meydana gelir.
Döllenme, ancak perispri ile münasebet kurmuş olan
spermatozoid vasıtası ile olur. Ruh ile irtibatta bulunmayan
spermatozoidler, kendi canlılıkları ile ve şehvet şualarının tesirleri
altında hareket ederler. Birleşme sonucu bir sürü sperma, ana rahmi
istikametinde içgüdüsel olarak hareket eder, fakat bunlardan yalnız ruh
ile irtibatta bulunanlar ana rahmindeki “per-ser” sistemi ile
birleşebilirler.
Eğer ilk bedende birden fazla perispri varsa, ana rahminde
bulunan ve adetleri birden her zaman için fazla olan “per-madde”
sistemleri ile birleşirler ve bu şekilde ikiz veya üçüz doğum hâdiseleri
mümkün olabilir.
Şu halde döllenme, perispri ile bağlantı teşkil eden ve
spermatozoid adını alan sistemler tarafından olur. Cinsiyet ise, o vücutta
gelişen per-ser sistemlerinin tesiri ile hâsıl olur.
251.
DİLEK
Allahtan daima iyi şeyler dileyin ve dilerken de aklınızdan
geçen iyi temennilerin dua olduğunu unutmayın.
Şayet kendinize iyilikler temenni ettiğiniz kadar başkaları
için de iyilikler temenni edebilirseniz, bu sizin için çok daha iyidir.
Başkaları, hattâ düşmanlarınız için bile iyilikler dileyebilmek sizlere
ummadığınız ve hiçbir zaman umamayacağınız manevî değer ve kazançlar temin
eder.
İyilik etmek, iyi temennilerde bulunabilmek ve bunları
sadece iyilik olsun diye, karşılık beklemeden yapabilmek sizi yükseltir.
Bu yükseklikler, madde ve insan vasıtası ve aracılığı ile erişilmesine
imkhan olmayan yüksekliklerdir.
252.
İBADET
Bile bile fenaya meyletmeden yapılan her güzel iş
ibadettir.
253.
ŞUUR-VİCDAN
Şuur da, vicdan da ruh melekeleridir. Şuur ruhun genel
bilgisi, vicdan ise ruhun doğruyu ve eğriyi gösteren melekesidir.
254.
PER VE VİCDAN
“Per” ile “vicdan” birbirlerine çok sıkı bağlıdırlar.
Gelişmemiş ruhlarda per, o ruhun tekâmülüne en uygun şekilde vicdan rolünü
oynar. Gelişmiş ruhlarda ise, per değerinin rolünü vicdan alır. Ruhlardaki
olgunluk oranında per değerinin rolü azalır ve yerini hakikî vicdana
bırakır.
255.
PER’İN KAYITLARI
Per değeri bir insanın yaptığı her işten haberdar olur ve
onu kaydeder. Bir insan ne yaparsa yapsın gerek onu yapmadan evvel,
gerekse yaptıktan sonra onun mutlak surette ruha bir yansıması olur. İşte
bu yansıma aynı zamanda per’e de olur. Ve per böylelikle hâdiseleri hattâ
hâdise haline gelmemiş yani tatbik edilmemiş düşünceleri de kaydeder. Onun
kayıt ve zapt etmediği bir şey yoktur.
256.
İRTİBAT
İnsanlar dünya şuurları vasıtası ile ebedî şuurlarıyla
irtibata geçerler. Bu irtibat derece derecedir.
Ebedî şuurları ile olan irtibatı başka varlıklarla zanneden
insanlar olduğu gibi, bir de, ebedî şuurları bedensiz varlıklarla
irtibatta olup da farkında olmayan insanlar vardır.
Ebedî şuurları zengin olanların, bilmedikleri bazı şeyleri
dünya şuurları ile yansıtmaları, bu öz bilgilerinin bedensizlere
affedilmesine sebep olduğu gibi; bedensizler tarafından verilen bilgileri
de kendi öz bilgileri zannedenler mevcuttur.
Vazifeli olanlar ise, bilgi ile doldurulur, sonra vazife
göreceği yere gider, orada da en yüksek varlıkla temasa geçerek bu
bilgileri kolaylıkla alır ve açıklar.
257.
RUH VE “MADDELİ HAYAT” PLÂNI
Ruh perispriyi, kendi enerjisi, otomatik yardımlar ve per
ek değerinin aracılığı ile husule getirerek tekâmül plânını tatbik için
dünya veya benzeri tekâmül okullarına iner. Bu inişin bir hazırlanış
devresi vardır ki, genellikle tedricî[15]
bir surette devam eder.
Ruhlar spatyomdan muhtelif sebeplerle dünyaya inerler; bu
sebeplerin en başında tekâmülleri gelir. Ruhların tekâmülleri derken
sadece dünyaya inmesi mevzubahis olan ruhun tekâmülü akla gelmemelidir.
Ruhlar kendi tekâmüllerini ve münasebette bulunacakları ruhların da
tekâmüllerini ihtiva eden tekâmül plânları ile maddeli hayata inerler.
Böyle bir plân tanziminin, dünyanın sınırlı ve dar imkânlı
hayatını yaşayanlar için, düşünülmesi dahi çok zordur. Fakat ruh spatyomda,
yani ahirette beden ve madde tesirinden uzak bulunduğundan, dünya
hayatındakiyle kıyaslanamayacak kadar fazla iradeye maliktir. Bu irade ve
bağlı bulunduğu per vasıtasiyle, kendisine maddeli hayatta tatbik edeceği
plânı hazırlar.
Ruh, maddeli hayatta, bedeni üzerindeki hâkimiyetini dünya
şuuru ile devam ettirir. Spatyomda plânını tanzim ederken, bedenine de,
plânına en uygun gelen şekil verilmiştir. Dünyaya indikten sonra artık bu
şekli değiştiremez. Plânının icab ettirdiği en uygun şekli kendisinde
bulan ruh, bu işte de perin yardımını kullanmıştır. Bu yardımlar daha
evvelce de izah ettiğimiz gibi otomatik olarak yapılan yardımlardır.
Bir ruh bedenlenerek dünyaya indikten sonra bedeninin
vaziyetinden memnun olmayabilir. Dünya idrakinin, geçirmekte olduğu
imtihanları tam mânası ile idrakten aciz olması sebebi ile, bu ve buna
benzer şikâyetleri olabilir. Fakat ruh artık plânını yapmıştır, o plân
değişmez ve her ne pahasına olursa olsun tatbik olunacaktır.
Bu plânlar yapılırken, plâna, ruhun dünyada malik olacağı
cüz’i irade ölçüsünün ve oynayacağı rolün de dahil edildiğini unutmamak
icab eder. Kısaca, bir insan, plânında almış olduğu şekli dünya şuur ve
iradesi ile değiştiremez.
Bir ruh, plânı hazırlanırken, gelecek hayatında
karşılaşacağı hâdiseler karşısında irkilir. Bu irkiliş o ruhun olgunluğu
oranında az olur. Çünkü ruh kendi kendine ve per değerinin yardımı ile
hazırladığı plânının, spatyom idraki ile, kendisi için ne kadar faydalı
olacağını, o sıkıntı ve üzüntülerle karşılaşırsa, hem kendisi hem de diğer
tekâmül eden ruhlar için sağlayacağı faydaları gayet güzel takdir eder.
Zaten bir ruh için ne kadar hafif imtihanlı olursa olsun, tekrar maddeli
hayata dönmek yeterli derecede üzücü bir hâdisedir.
Dünyaya inen ruhlar, hüzün ve neş’e ile imtihan olunurlar.
Hakikatte her ikisi de imtihan faktörleridir. Bir ruhun hüzün ile meş’eyi
aynı şekilde karşılaması, o ruhun olgunluğunu gösterir. Ruhlar,
olgunlukları oranında hüzün ile neş’eyi birbirlerine yakın ederler. Keder
ve sevinci (hüzün ve neş’eyi) aynı kabul edebilme seviyesine yükselebilmiş
ruhlar, diğer bakımlardan da tekâmül etmiş ruhlardır ve artık madde ile
denenmelerinin sonu gelmiştir. Sevinç ve kederi aynı olarak kabul edebilen
bir ruhun, idrakinin, sevinç ve kederi aynı açıdan görüp
değerlendirebilecek seviyeye eriştiği muhakkaktır.
Maddeli hayatla olan imtihanları son bulmuş yani tekâmül
etmiş ruhlar da, maddeli hayata, tekâmülden başka gayelerle inerler.
Meselâ bu gibi ruhların vazife için dünya ve benzeri yerlere indikleri
görülür. Vazifeli bir ruhun yüksek yardımlarla ve en ön plânda vazifesi
göz önünde bulundurularak plânı yapılır, ve o ruh maddeli hayata iner. Bir
vazifeli ruhun dünya ve benzeri yerlerde yapacağı vazife, plânında tespit
edilir ve o ruh vazifesini harfi harfine tatbik ederek geldiği yere döner.
Ruhların dünya ve benzeri yerlerde gördükleri vazifeler çok
çeşitlidir. Bu, bir ferdi iyiye sevk etmekten, dünyayı ikaz ve beşeriyete
iyi yolu göstermeye kadar şümullenebilir[16].
258.
HÂDİSELER
Maddeli dünya hayatında karşılaşılan hâdiselerden bir
kısmı, mutlak surette karşılaşılması icab eden değişmez hâdiselerdir.
Diğer bir kısmı ise, muhtelif gayelere hizmet eden hâdiselerdir ki,
bunlardan biri diğeri yerine geçebilir. Yeter ki o ruhun elde etmesi icab
eden tekâmül temin edilmiş olsun.
259.
BİTKİ-HAYVAN
Bitkilerde can, hayvanlarda irade vardır.
260.
YARATICILIK HASSASI
Bitkilerde can hassası vardır. Doğarlar, yaşarlar ve
ölürler. Hayvanlar da canlıdır, fakat onlarda irade vardır. İrade ise,
herhangi canlı bir varlığın bir şeyi istemesidir.
İnsanlarda ise tahayyül hassası vardır ki; Tanrının
“kendinden” onlara lûtfettiği hassa va kabiliyet de budur. Ona çekinmeden
yaratıcılık hassası da denilebilir. Ruhlar, kudretleri oranında tahayyül
edebilirler.
261.
BİTKİLERDE RUH VE SPATYOM
Bitkilerdeki ruhların spatyom hayatları şuursuz ve
idraksizdir. İdraksiz ve iradesiz bir spatyom hayatı ise ruhların spatyom
hayatlarına benzemez.
262.
TEKÂMÜLDE BİTKİ, HAYVAN VE İNSAN SAFHALARI
Tekâmüle sevk olunan değerler değersizdirler ve ilk tekâmül
safhalarını bağlı bulundukları maddenin tesirleri altında geçirirler.
Bunlar maddelerin diğer maddelerle birleşmelerinde veya ayrılmalarında
roller oynarlar. Fakat asla oynadıkları rollerden haberdar değildirler ve
tamamen robot değerlerin emirleri altındadırlar.
Bitkilerde ilk canlılık safhaları gözükür. Varlıklar bitki
bünyelerinde yaşarlar; doğarlar, büyürler ve ölürler. Ölümden sonra da o
bitkiyi bırakıp diğer bir bitkiye geçerler. Fakat bir bitkiden diğer
bitkiye geçmeden evvel bir spatyom devresi geçirirler. Bu devrede
plânları, tamamen robot değerler ile ve kendisine bağlı bulunan per değeri
vasıtasıyla yapılır. Buna, ruhların spatyom devreleri gibi bir devre gözü
ile bakmak doğru olmaz. Bu, daha ziyade bir plânlama devresidir.
Ancak “ruhluk” mertebesine yükselen varlıklar bilindiği
şekilde bir spatyom devresi idrak ederler. Esas spatyom devresi, tahayyül
hassası kazanmış, insanlık mertebesine yükselmiş ruhlar içindir.
Hayvanların ruhları spatyomda kendi plânlarına pek az bir oranda tesir
ederler ki, buna tesir edemezler demek daha doğru olur. Fakat insanlık
mertebesine erişen ruhlarda bu durum böyle değildir. Onlarda tahayyül
hassası ve hayvanlara kıyasla çok kuvvetli bir irade mevcuttur.
263.
İDRAK PLÂNINDAN
Biz her varlığımıza, bilgilerimizi, idrak edebileceği
plândan verdiririz. Biliniz ki, insanlar gibi hayvanların da bilgiye
ihtiyaçları vardır. Biz onlara da en yüksek olduğunu idrak edebilecekleri
bir Allah gösteririz.
Bilgilerin menşe’leri birdir ve katımızdır. Verdiriş
şekillerimiz ve verme vasıtalarımız ise ayrıdır.
264.
MUTLAK KANUN ESASLARI
Tebliğlerde daima “Mutlak Kanun esaslarına göre” diye
tabirler geçmektedir. Acaba bu nedir?.. Mutlak Kanun esasları nasıl
şeylerdir?..
Mutlak Kanun esasları, meselâ “dünyada her şey (+) ve (–)
üzerine kurulmuştur.. Erkekler kuvvetlidir ve bu, hayvanlarda da
insanlarda da böyledir; bu sebeple böbürlenirler..., kadınlar
cilvelidir.., insan doğar, yaşar ve ölür; bitkiler de aynı şekilde maddeli
bir hayat geçirirler..,” gibi şeylerdir. Bunlar hep cüz’süz kül halindeki
Mutlak Kanunun esaslarının tatbikleridir.
Mutlak Kanundan lüzumuna göre (yukarıda bahsedilenler gibi)
hissettiklerimiz, onun “bütün” halinden örneklerdir; yoksa onun parçaları
(cüzleri) değildir.
265.
HER ŞEY
Her şey, Tanrının yüksek tahayyül kabiliyetinin eseridir.
266.
SONSUZUN DEVİR EDİŞİ
Uçsuz bucaksız büyüklükler maddesizliklerdir. Uçsuz
bucaksız küçüklükler ise maddesizliklerde son bulurlar.
267.
PLÂN VE CÜZ’İ İRADE
Spatyomdan plãn yapılırken o ruhun, dünya ve benzeri
yerlerde geçireceği hayatta cüz’i iradeye yer verilmesi, tamamen tekâmül
plânı icaplarındandır. Plân yapılırken, dünyada yaşayacağı hâdiselerden
bir kısmı olduğu gibi plânlanır, bir kısmının sonuçlanma şekli ise, o
ruhun cüz’i iradesine bırakılır.
Spatyomda tamamen tesbit edilmiş olanlara misal olarak; o
ruhun maddeli ortamda bürüneceği şekil gelir. Bu, o ruhun tekâmül
ihtiyaçları göz önünde bulundurularak spatyomda tesbit edilir. Ruh ilerde
maddeli hayatın yaşarken bedenini beğenmezse onu değiştiremez. Çünkü
bedeni de onun tekâmülünde evvelce tesbit edilmiş şekli ile rol
oynamaktadır. Bir diğer misal de; bir ruhun dünya hayatını yaşarken,
elinde olmayan bir sebeple, bir kimsenin ölümüne sebebiyet vermesidir ki;
bu da, onun iradesi haricinde kalan bir şeydir. Bu ve bu gibi hâdiseler, o
ruh dünyaya inmeden evvel kılı kılına hazırlanmıştır.
Bir de, o ruhun cüz’i iradesini kullanabileceği hâdiseler
mevcuttur ki bunlar, “fenalık etmemesinin gerektiği” şekilde tezahür eden
hâdiselerdir. Bir ruhun herhangi bir kötü tesire kapılarak birini
öldürmesi veya eziyet etmesi, yine o ruhun cüz’i iradesi ile işlediği
günahlardır. Kısacası, cüz’i iradenin plãnda yer aldığı mevzular, o ruhun
sınırlı bir serbestî ile maddeli dünyalarda denenmesini sağlar. Cüz’i
iradenin girdiği mevzuya idrak de karışır, idrak ise bir davranışın, ya
günah yahut da sevap ile sonuçlanması durumunu yaratır.
Bunun yanında cüz’i iradeye rağmen muhakkak surette olması
plânlanmış şeyler de vardır. Meselâ her iki ruhun da eksikliklerini
tamamlaması için; birinin diğer birisine fenalık etmesi, fenalık edilenin
dayanarak veya affederek olgunlaşmasına, diğerinin ise idrakine rağmen
yaptığı fenalıklarla vicdanını açmasına sebep olur.
Günah ve sevaplar, cüz’i irade ve idrakin rol oymadığı
mevzular için söz konusudur.
268.
İDRAKİN AÇILMASI
Biz, vasıtasız olarak doğrudan doğruya katımızdan
indirdiğimiz bilgilerin inanılmasını temin için delil vermeyiz ve buna
asla lüzum hissetmeyiz. Biz, bilgilerimizi: bilgi olarak verir ve onu
idrak edebileceklerin idraklerini açarız.
Biz, bize ait olanların ispatına lüzum görmeyiz; sadece
inanılmasını istediğimiz şeyleri kavrayabilmeleri için, inanması lâzım
gelenlere imkânlar hazırlarız.
269.
İNSANLAR
Bilmediklerini bilmeyen, yahut bilmek istemeyen insanlar!..
Verilenleri alan, kullanan fakat vereni kabiliyetlerince dahi idrak etmek
lüzumunu hissetmeyen insanlar! İlmi takdir edip, ilim yolunu seçip; o
yolda yürümeyen insanlar!. İnsaniyetten, sevgiden, dostluktan bahseden;
dostluktan anlamayan insanlar!.. Aczlerini düşünmek istemiyen,
kendilerinin sandıkları fakat aslında sahibi olmadıkları şeylerle
gururlanan insanlar!.. Kendilerini büyük gördükçe küçüldüklerini
düşünemeyen insanlar. Allahtan, namustan bahseden fakat bahsettiklerinden
haberdar olmayan insanlar!.. Namuslarını temizlemek için ellerini kana
bulayan günahkâr insanlar!.. İşledikleri suçları topluma yükleyen
insanlar!.. Toplumun hor görerek fenalığa sevk ettiği zavallı insanlar!..
Harp eden, adam öldüren, Allahın kendilerine bahşettiği dünyayı sanki
kendileri var etmiş gibi hudutlar çizerek memleketleri, insanları,
düşünceleri, gayeleri birbirinden ayıran insanlar!.. Harpte adam öldürmeyi
şeref sayan, vuran, kıran, öldüren, verilmiş nimetleri kendi menfaatleri
için fena yollarda kullanan, kendilerini medeni sayan, vahşetlerinden
habersiz gözüken, bildikleri halde adiliklerini, hainliklerini kabul etmek
istemiyen insanlar!.. Esas varlığını, beden torbasında işe yaramaz fakat
kurtulunmaz bir nesne olarak taşıyan insanlar!.. insanlıktan uzak, cüz’i
iradelerini fenalık için fena yollarda kullanarak birbirleri ile yarışan
insanlar!.. “İnsan” olabilmeleri için imkânlara sahip oldukları halde
insanlıktan uzaklaşan, iyiliklerden, doğruluklardan, güzelliklerden
uzaklaştıkça Allahın kaçınılmaz gazabına yaklaşan insanlar!..
Biliniz ve bildiriniz ki; bu tebliğler size bir lûtuf
olarak inmiyor. Size sadece doğru yolu gösteriyor ve sizi saadete veya
kapkaranlık derinliklere götürecek ip uçlarını veriyor.
270.
ZENGİNLİK
Zengin yaşayıp fakirler gibi ölecek olanlara ellerindeki
maddî zenginliklerini ebedî hayata nasıl aktaracaklarını sor. Ve onlara
asıl zenginliğin madde zenginliği olmadığını anlatmaya çalış.
271.
OLACAK
Harp kalkacak, silâhlar susacak ve dünya daha güzel yaşanır
hale konacak. Çorak araziler mümbitleşecek, boş kalmış yerlere ekinler,
bitkiler dikilecek, çöller tarla ve ova olacak, şimdiye kadar ot bitmemiş
yerler ormanlarla kaplanacak ve insanlar daha güzel yaşayabilmek imkânları
bulacak. Dünya, eski dünya kalacak, fakat bugüne kadar faydalanılmayan
taraflarından faydalanılacak.
Bunların hepsi ilimle olacak. Allah bu nimetleri de, hak
ederlerse yarattıklarına sunacak.
272.
TESADÜF
Her şeyi Mutlak Kanun esaslarına göre olan bir sistemde
tesadüfe yer vermek mantıksızlıktır. Tesadüf yoktur! Fakat tesadüf gibi
gözüken şeyler vardır.
Hayattan gaye tekâmüldür. Tekâmüle ise muhtelif merhalelere
erişmekle devam edilebilir. Dünya hayatından gaye, bu merhalelere
erişmektir. Merhale denen bu hedeflere eriştiren sebepler ise muhtelif
olabilir. Tıpkı aynı yere muhtelif yollardan gidildiği gibi.
Şu halde Mutlak Kanunun karşınıza koyduğu hedefler
mutlaktır, değişmez. Yalnız, ona erişebilmek için cüz’i iradenizin de rolü
ile bazı şeylerle karşılaşırsınız ki, bunlar hakikatte tesadüf olarak
gördüğünüz çok önemsiz şeylerdir. Hayattan gaye, karşılaşılan hâdiseler
değil, o hâdiseler vasıtası ile tekâmüldür.
273.
İBADET
Hayat imtihan içindir. İbadet telâkki edilmesi katiyetle
bilinmelidir. İbadeti vaktî ibadet’ten[17]
ibaret sayanlar; ibadet vakti gelince Allaha yalvarıp sonra bildiğini
okuyanlar; kendilerini aldatıp avutanlardır.
274.
RUH VE TEKÂMÜL PLÂNI
Ruh dünyaya inmeden önce hazırlamış olduğu plânını, dünyaya
indikten sonra değiştiremez. Bu hal ruh için zorunludur. Zira ruh plânını
dünyada değiştirmek imkânlarına sahip olsaydı, dünyanın muhtelif
tesirlerine uyarak plânını da değiştirmeye kalkacak ve tekâmül plânı, bu
şekilde, tatbik edilemiyerek bozulacaktı.
İşte bu sebeple ruhlar, maddeli hayatlarına girer girmez ve
maddeli hayatta kaldıkları müddetçe plânlarını değiştiremezler. Bu,
ruhların serbestî içinde kaldıkları müddetçe plânlarını dünya tesirleri
ile değiştirememelerini sağlar ki, ruhların tekâmülü için alınan en mühim
tedbirlerden biridir.
Bu şekilde ruh, plânını tatbik ve tekâmülden istifade
edebilir. Zaten dünya ve benzeri yerlerdeki maddeli hayatlardan maksat,
ruhların tekâmülleri ve daha yüksek mertebelere erişmeleri değil midir?
275.
RÜYAYA GERİ DÖNÜŞ
Dünyada uyku esnasında görülen bir rüyaya, uyandıktan sonra
tekrar geri dönmek ne kadar zorsa; öldükten sonra da dünyaya dönerek,
dünya hayatını yaşayanların hayatlarına müdahale etmek o kadar zordur.
276.
İYİLİK
İyilik de tıpkı fenalıklar gibi plân icabıdır. Onun için;
iyilik etmek diye bir şey yoktur, fakat iyiliği idrak etmek, istemek
vardır.
277.
TANRI
Tanrı her şeyi var edendir. Var ettiklerini O’na lâyık
aşkla seven ve iyiliklerini isteyendir.
O her şeyi tasavvuru mümkün olmayan tahayyül kudreti ile
halk etmiştir. Robot değerleri ve onların kabalaşmasından meydana gelen
madde ve benzerlerini var etmiş, tekâmüle sevk ettiği ruhlarını da
bunların arasına göndermiştir.
Her şeyin var oluşu Tanrının yüksek tahayyülünün sonucudur.
O tahayyül ederek var ettiklerini, Mutlak Varlığının Kanununa göre
tekâmüle sevk edendir. O, var ettiklerini seven ve onların iyiliklerini
isteyendir. Fakat O, her şeyi istediği anda yok edebilecek kudrettir.. O,
anlaşılamamıştır ve anlatılamayacaktır. O, varlığında her şeyi, her
kudreti, bütün güzellikleri toplayandır. O’nun varlığına “Varlık” demek
dahi hatadır!.
O, var olanları; var eden, seven ve sevilmesini isteyendir.
Onda gurur yoktur. Halk ettiklerinden de gururlu olanları sevmez. Onda
hırs yoktur, hırslılardan hoşlanmaz. Onda aşk ve sevginin en büyüğü vardır
ki; o aşkın zerresini dahi bir insan tadamaz. O; aşkla yanan, tutuşan,
O’na yaklaşmak için koşanlara yakındır. Çünkü izahı imkânsız güzellikler
O’ndadır. Onları bulacak olanlar da, O’na koşanlardır.
278.
SEVGİNİN ÖLÇÜSÜ
İnsan herkesi sevmelidir. Fakat dünya, insanların her şeye
aynı gözle ve sevgi ile bakmasına engellerle doludur.
Bir insan yakınlarını, akrabalarını, kendisine uzak
bulduklarından daha fazla sever. Olgun bir insan da dünyada her şeyi aynı
sevgi ile sevemez. Fakat onun sevgi ölçüsü akrabalık ve yakınlıktan çok,
değer ve bilgidir.
İnsanlar değerlendikçe, değer ve bilgi sahiplerini
severler.
279.
BİLGİ
Bilgilerimiz tekâmül şartlarına uygun olarak,
geliştirilerek verilmektedir. Bilgi ise, idraki geliştirmek için verilir.
Bilgi dediğimiz ve bilgi olarak verdiklerimiz ise hakikatte bilgi
değildir! Bilgi; idrak edildiği an bilgi haline dönüşen değer’dir.
280.
MUTLAKLAR
Tanrının var ederek kendisine tâbi kıldığı, insanî idrakle
erişilmez değerler; Mutlaklar’dır.
281.
MADDENİN HALLERİ VE DÖRDÜNCÜ BUUD
Son zamanlara kadar, maddenin dünya üzerindeki şekillerinin
sadece; katı, sıvı ve gaz olabileceği kabul edilirdi. Okulda bir çocuğa,
maddenin ne hallerde bulunduğu sorulduğunda çocuk üçten fazla şekil
sayarsa, onun maddeyi bilmediğine hükmedilir ve günün realitesine uygun
olan bilgiye uyularak, çocuk sınıfta bırakılırdı! Halbuki gazın üzerinde
de madde tezahürlerinin olduğu bugün dünyada bilinmektedir. İnsanlar
tarafından bilinen bilinmeyen muhtelif menşe’li şualar, gaz üzeri
tezahürlerden başka şeyler değildirler.
Biz böyle demekle maddeyi, “katı, sıvı, gaz ve bir de gaz
üzeri şualarda tesbit edilen maddî tezahürler” şeklinde dört gurupta
toplayarak sınırlandırmak istemiyoruz. Biz ne bu, ne de başka şekilde,
hiçbir maddenin hudutlarının tesbit edilmesine taraftar değiliz. Çünkü
maddenin bir de; maddî tezahürler üzeri manevî değerlerle karışık hallerde
dünyaya tesirleri vardır ki, bunlar “şua” bahsinde manevî şualar olarak
izah edilmiştir. Şu halde; “madde, şu şu hallerde bulunur” diyerek kesip
atmak ne kadar yanlış hareket ise, onu hudutlandırmak da o derece yanlış
bir harekettir.
Buud meselesine gelince; insanların bugüne kadar üzerinde
durdukları madde ve buud’u, madde hakkındaki bilgi ile izaha çalışacağız:
Madde için, “katı, sıvı ve gaz hallerinden başka hallerde
bulunmaz” denildiği zamanlarda, şuaların “gaz üzeri” tesirlerinden haberi
olan yoktu. Şuaların tesirleri[18]
ve gaz üzeri maddî tezahürleri öğrenilince, maddenin buudlarının da üçten
fazla olduğu düşünülmeye başlandı. Bu misal, ilmin ve insan idrakinin
sistemli gelişimini göstermektedir.
Madde, üç halde bulunurken buudu izah edici durumdadır.
Meselâ, katı haldeki maddede üç buudu da kolayca tesbite imkân vardır. Bir
düzleme dökülen sıvıda ise aşağı yukarı iki buud mevcuttur. Bir gaz
zerreciği ise (üç buudlu olmasına rağmen) sembolik olarak buudsuz kabul
edilebilir.
Şua tesirleri ise, üç buuda dayalı birçok teorileri alt üst
edici durumdadır. Şua bilgisinin derinliklere girildikçe, zaman ve mekân
mefhumunun rolleri sınırlanacaktır. Bir insan, şuaların yardımıyla zaman
mefhumu ile ölçülmesi imkânsız işler yapabilecek, hattâ hayatı zaman
mefhumu dışına çıkarabilecektir. Bu ise “dördüncü” diyebileceğimiz bir
buudun mevcudiyetidir.
Şuayı dördüncü buud olarak kabul edersek ve onun, mevcut
vasıtalarla izah edemediğimiz realitesinin de üzerinde durulursa,
“dördüncü buudun sırrı” apaçık ortaya çıkar.
282.
ESKİ-YENİ
Eskiyen bir şey yoktur. Madde tesiri altında eski gözüken
şeyler mevcuttur. Her eski gözüken şey, yenilerin hâsıl olmasında rol
oynar. Böylece hâsıl olanlar da sanıldıkları gibi yeni değildirler.
283.
ATOM
Harekette olmayan hiçbir şey mevcut değildir. Atomlar da
harekettedirler ve atomların bünyesinde bulunan elektronların adetlerine
göre o atomların meydana getirdikleri maddeler çeşitli olur.
Atomların çeşitli oluşlarının sebebi, elektron adetlerinin
değişik olması ve bu halden hâsıl olan hacim değişiklikleridir.
284.
PLÂNLANAN HAYATA İNİŞ VE SPATYOM FARKLILIKLARI
Ruhlar hazırlanan plânlarını tatbik yoluyla tekâmül etmek
maksadı ile dünya ve benzeri yerlere inerler.
Plânını hazırlamakta olan bir ruh, geçmiş bütün hayatlarını
(enkarnasyonlarını) şuurla hatırlar ve ihtiyaçlarını tesbit eder. Bu
vaziyetteki bir ruhu, bağlı bulunduğu per değeri destekler ve maddeli
hayat plânı, zorlukları ve sıkıntıları ihtiva eder tarzda hazırlanır.
Ruhlar, bu vaziyette, daha yüksek ruhların teşvik ve yardımları ile “bir
maddeli hayat boyu” devam edecek olan plânlarını hazırlarlar ve bu
hazırlık devresinden sonra dünyaya inerler.
Dünyaya inilen spatyomla, dünyadan ayrıldıktan sonra
dönülen spatyom arasında büyük farklar vardır. Dünyadan ayrıldıktan sonra
dönülen spatyom daima sonsuzluklara doğru genişler mahiyettedir fakat
dünyaya inerken uğranan son spatyom merhaleleri ise daima daralan ve
sınırlanan bir manzara arzeder.
285.
PERİSPRİ
Perispri ilk oluşum anlarında esîrden hafiftir. Dünya ve
benzeri yerlere adapte olmak için giderek kesifleşir, dünyaya indikten
sonra da esîrden ağır bir hal alır.
286.
TAHRİP
Ruh tahrip edilemez. Tahrip edilebilen ancak maddeden hâsıl
olan cisimdir. Maddeyi tahrip ise başka maddeler vasıtasıyla mümkündür.
287.
GERÇEK DEĞERİNİ İDRAK
İnsanlar, insan olarak yaşadıkları müddetçe hiçbir şeyi
esas değeri ile idrak edemiyeceklerdir.
288.
DAİMÎ İBADET
Vaktî ibadet; aralıksız her an Allahın huzurunda olanlara,
huzurda olduklarını hatırlatmak içindir.[19]
Biz, daha evvelki verdiğimiz bilgilerle insanları vaktî
ibadete mecbur ettik. Bundan maksat, onları daimî ibadet’e hazırlamaktı.
Çünkü onlar ibadeti ancak vaktî ibadet olarak anlayacak durumdaydılar[20].
289.
TEKÂMÜL PLÂNI VE TOPLUM
Her fert, tekâmül plânına uygun bir toplumda yaşar. O
toplum veya hayatı boyunca içersinde yaşadığı çeşitli toplumlar, ruhun
tekâmül plânına en uygun toplumlardır. Toplum, ruhların tekâmülü için bir
vasıtadır.
290.
İDRAKİN PLÂNA YANSIYIŞI
Bir ruhun dünya veya benzeri yerlere inmeden plânı
hazırlanır ve “madde veya madde benzeri vasıtalı” hayatı boyunca o plânı
tatbik eder.
Bu plân hazırlanırken o ruhun tekâmül ederek idrakini
geliştirmesi de göz önüne alınmıştır. O ruh, şayet dünya veya benzeri
herhangi bir tekâmül okulundaki hayatı boyunca yaptığı işlerle, göstermiş
olduğu gayretle gelişmiş ve tekâmül ederek idrakini yükseltmişse; bu idrak
yüksekliği otomatik olarak onun maddeli hayatına tesir eder..
Bunun aksi olursa, yani plânı icabı geçirmesi icab eden
tekâmül merhalelerini lüzumlu olan sür’atle geçirmez, gecikirse, bu
takdirde o insanın yine tekâmül plânına bu hal otomatik olarak yansır.
Tekâmül plânları o insanın maddeli hayatta geçireceği hâdiseleri en küçük
teferruatına kadar fakat maddeli hayatı boyunca tekâmül yolunda
göstereceği gayreti de nazarı itibare alınarak, insan idrakinin
kavrayamıyacağı bir mükemmeliyette tanzim edilir.
291.
KANUN
Ruh, tekâmül gayesi ile inmiş bulunduğu yerde mevcut
bulunan maddelerin dışındaki maddelere bedeninde yer veremez.
292.
PER-VİCDAN İKAZLARINDA KONTROL
Vicdandan zannedilen fakat ruhun derinliklerinden gelmeyen
bütün ikazlar per’dendir. Ruhun derinliklerinden gelen ikazlar ise “ikaz”
değildirler. Çünkü zaten ruh onu (bu bir kötülük ikazı ise) yapamayacak
mertebeye erişmiştir. Bu sebeple o bir “hissediştir”.
Ruhtan geldiği sanılan ikazlara rağmen insan yapılmaması
gereken şeye karşı bir alâka duyuyor, onu yapmak istiyorsa; o ikaz
per’dendir.
Şayet insan, yapılmaması gereken o şeyi zaten asla
yapamayacağını hissediyorsa; o ikaz vicdandandır.
293.
YÜKSELİŞ
İdrakli tekâmül devresinde insan daima önünde gördüğü
yüksek değer istikametinde yükselir, yükseldikçe de önünde yeni ve daha
yüksek değerler görür. Bu, dünya hayatından sonra da böylece devam eder.
294.
İRŞAD
Her şey o kadar güzel cereyan etmektedir ki, bunu insanî
idrake anlatmak imkânsızdır. Fakat zaman zaman insanların irşad edilmesi
lüzumludur. Çünkü her atılımdan önce o atılıma hazırlanmak icab eder.
Hiçbir peygamber dünyayı ıslah[21]
için gönderilmemiş, sadece uyarmakla vazifelendirilmiştir. Bir de insan
idrakinin kavramasına imkân olmayan, bu vasıflara sahip bulunmayan
insanlara; o kavrayamadıkları şeylerdeki, tekâmülleri ile ilgili bilgiler
verilmektedir.
295.
“VASITALI TEKÂMÜL OKULLARI”NA İNİŞ ŞARTI
Madde, robot değerlerin kabalaşmasından hâsıl olmuştur.
Manevî değerler, tedricen kabalaşarak ser haline gelmişlerdir. Ser, robot
değerlerin kabalaşmasından, hâsıl olan yegâne tezahür değildir. Sere
benzer daha birçok basit elemanlar mevcuttur. Ser bunlardan bir tanesi
fakat dünyada ve dünyanın mensup olduğu kâinatta yaşayanları en çok
ilgilendirenidir. Çünkü ser dünya ve dünyanın mensup olduğu kâinatta
mevcut maddelerin esasını teşkil etmektedir.
Bu sebeple herhangi bir ruhun, dünyaya ineceği zaman, en
önce dünyanın da mensubu bulunduğu kâinatın en basit ana unsuru olan ser
zerreciği ile irtibata geçerek, dünyada mevcut maddelerle ilk bağlantıları
bu şekilde kurması icab eder. Dünyadan ve dünyanın bulunduğu kâinattan
başka kâinatlarda denenenlerde ilk önce, ser zerreciğine benzeyen, o
kâinatların esas ana unsurları ile irtibata geçmeleri, o kâinatlara
inebilmeleri için lüzumludur.
Bu; Mutlak Kanunun icab ettirdiği bir durumdur ki, herhangi
bir “vasıtalı tekâmül okuluna” tekâmül etmek gayesi ile inecek olan bir
varlık, bunun dışında o okula inemez.
296.
SPATYOMDA MADDELİ HAYAT
Bundan evvel spatyomun kısımlarından bahsettik. Çünkü
spatyom ruha ser refakat ettiği müddetçe maddelidir ve ruh madde ile
irtibatta kaldıkça az da olsa madde ölçülen ile ifade edilebilen bir hayat
geçirir. Ruhun madde ile olan irtibatı ne kadar fazla olursa, o kadar
madde ölçüleri ile ifade edilebilir vaziyettedir.
Buna misal olarak; normal hayatta olan bir hâdise ile rüya
görme ânında geçen vakitleri mukayese ederseniz, ruhun maddeye tesiri
oranında az zamana çok şey sığdığını görebilirsiniz.
297.
MANYETİZMA
Ruhun, madde üzerine imkânları oranında tam olarak tesir
edebilmesi için maddeyle olan bağlantısının kopmuş olması icab eder. Bir
ruh bedenden kurtulduktan sonra madde üzerinde, ancak tesir imkânlarına
göre hâkimiyet kurabilir.
Dünya hayatında ruhu maddeye hâkim kılan ve madde
üzerindeki tesirlerini arttıran, hattâ maddeyi değiştirmeye sebep olan
manyetizmadır. Manyetizma ruhu bedene hâkim kılar ve gerek bedeni teşkil
eden maddeler ve gerekse dışarıdaki maddeler üzerinde, ruhun iradesi ile
tesirler icra edebilir. İlerdeki tedavilerde manyetizma, bu sebeple çok
büyük roller oynayacaktır.
298.
VASITASIZ TEKÂMÜL
Ruhlar belli bir olgunluğa eriştikten sonra tekâmül
yollarında vasıtasız olarak ilerlerler.
299.
TEKÂMÜL KADEMELERİ
Tekâmüle sevk edilen değerler daha ruh haline gelmeden
evvel birçok tekâmül merhaleleri[22]
geçirirler. Onlar “değerlenme imkânlarına sahip değersizlikler” halinde
halk edilmişlerdir.
Tekâmüle sevk edilen değerler, değerlene değerlene ve
birçok merhaleler geçire geçire ruh haline gelirler. Onların ruh haline
gelmeden evvel geçirdikleri merhaleler birçok şekillerde tasnif ve izah
edilebilirler.
Esas ana hatları göz önünde tutularak, biz bu tarifi şu
şekilde yapacağız:
1. Tekâmüle sevk edilen değerlerin tam değersiz olarak,
robot değerlerin hâkimiyeti altında geçirdikleri tekâmül devresi; “tam
otomatik devre”,
2. Tekâmüle sevk edilen değerlerin robot değerler üzerinde
tesirler icra etmeye başladıkları devre; ki biz buna “ilk canlılık
belirtilerinin görüldüğü devre” de diyebiliriz.
3. Tekâmüle sevk edilen değerlerin, robot değerler üzerinde
otomatik hâkimiyet kurmaya başladıkları devre; “bitkilik devresi”,
4. Bitkiden hayvana geçiş safhası,
5. Hayvanlık safhası,
6. Yaşadığını idrak safhası; “ruh’luk devresi”
7. Yüksek ruhî tekâmül safhası; “neden yaşandığının
tefekküre başlandığı andan, neden yaşandığını idrak edinceye kadar devam
eden devre”,
8. Madde aracılığı olmaksızın, “insanlık seviyesindeki ruh”
üstü tekâmül safhaları.
9. Manevî varlık olarak üstün tekâmül devresine geçiş.
Madde ve diğer robot değerler üzerinde tekâmülü oranında hâkimiyet kurduğu
devredir ki, bu devre sonsuzluklara doğru devam eden en yüksek tekâmül
merhalesidir. Bu devre ruhların “hak ederek”, mükâfat olarak, üzerlerine
yüksek vazifeler aldıkları bir devredir.
300.
GAYE RUHUN TEKÂMÜLÜDÜR
Tekâmül merhaleleri çeşitli yerlerde ve çeşitli vasıtalarla
olur. İki ayrı varlığın herhangi bir tekâmül merhalesine erişebilmesi için
muhakkak surette aynı robot değerlerle denenmesi icab etmez. Gaye olan,
vasıtalar değil tekâmüldür.
Vasıta ne olursa olsun, ruhlar için gaye tekâmül etmektir
ve o tekâmülde de vasıtalar çeşitli olabilir. Buna “yollar ayrı olabilir”
de denilebilir. Fakat bütün bu yollardan gaye, ruhun tekâmül ederek
yükselmesidir.
301.
DERT VE SIKINTI
Dertleri unutabilmek, başkalarının dertleri ile meşgul
olmakla mümkündür. Büyük dert ve sıkıntılarına rağmen başkalarının sıkıntı
ve dertleriyle meşgul olanlar yüksek ruhlardır. Bu gibiler, dertli halde
bile dertsizliğin huzurunu duyarlar. Böyle olanlar; yükselmek için iyilik
etmeyen, fakat iyilik ettikleri için yükselenlerdir.
302.
BU BİLGİLERİN BENİMSENMESİ
Bu bilgileri her okuyan ve anlayan hayatına tatbik edemez.
Bu bilgiler ancak onları benimseyenlerin tatbik edebileceği şeylerdir.
303.
MEVCUT MANEVÎ DEĞERLERİN RUHA İLÂVESİ
Manevî hiçbir değer kaybolmaz ve hiçbir değer yeniden var
olmaz. Ruhların tekâmül ederek arttırdıkları değerleri; gayretleri ile,
mevcut manevî değerleri kendilerine ilâve etmeleri şeklinde izah
edilebilir.
Mevcut olan ve hak eden ruhlara eklenen bu değerler,
ruhların tekâmül yolları üzerinde serpilmiştir. Bu değerler tekâmül
etmekte olan en basit varlıkların civarında olduğu gibi, en yüksek
varlıkların da civarındadır ve ruhlar bunlara lâyık oldukları oranda malik
olabilirler.
304.
MUTLAK VARLIK VE TANRI
Mutlak Varlık denilen, hakikatte Tanrının, Kanun ve Plânla
hudutlandırılmış değerinden başka bir şey değildir. Hakikatte Tanrı,
Mutlak Varlıkla ve onun Kanun ve Plânı ile hudutlandırılamıyacak
değerdedir.
Tekâmüle sevk olunan değerler yükselerek Mutlak Varlık
imkânlarına kadar çıkabilirler fakat yine onun üzerinde, sonsuz
yüksekliklerde Tanrı vardır.
305.
TAHAYYÜL VE VAR EDİŞ
Tanrı bütün var ettiklerini sonsuzluklarla ifade
edilemiyecek bir arzu ve tahayyül kabiliyeti ile var etmiştir.
Basit mânada “bir şeyin tahayyülü” demek; o şeyin, mevcut
olsun olmasın ruhta suretlenmesi demektir. Tanrı da tahayyül ederek var
ettiklerini kendi benliğinde suretleyendir.
306.
HER TEKÂMÜL SEVİYESİNE UYGUN
TEKÂMÜL OKULU VARDIR..
Ruhlar, dünya ve benzeri yerlere inerlerken istedikleri
yere gidemezler ve istedikleri kalıba bürünemezler. Gidecekleri yer ve
bürünecekleri şekil tekâmüllerine en uygun olan kalıp ve şekildir.
Dünya ve diğer imtihan yerleri, tekâmüle sevk olunan
varlıkların alacakları en uygun şekil ve bedenler ile doludur. Bu şekiller
ve bedenler o kadar çeşitlidir ki, her ruh tekâmül seviyesine en uygun
gelecek bir kalıbı bunlar arasından seçebilir.
Bir ruhun tekâmül seviyesine en uygun okul, daima o tekâmül
seviyesindekilere en uygun kalıp ve bedenler ihtiva eder. Yalnız bunlar o
kadar çeşitlidir ki, bunun için; “sayısız tekâmül okulları, sayısız kalıp
ve şekillerle doludur” diyebiliriz. Ruhlar bu kalıp ve şekillerle Mutlak
Kanun esaslarına göre irtibata geçer ve bağlanırlar. Bu sebeple ruh, bir
tekâmül okulunda değil, muhtelif tekâmül okullarında ve muhtelif
kalıplardan geçerek tekâmül eder.
Bütün tekâmül okulları ruhlar için birer misafirhanedir.
Ruhlar olgunlaşır ve daima olgunluk derecelerine uygun okullar
bulabilirler.
307.
MADDÎ MESAFE
İnsanlar en büyük hataya, Allahla aralarındaki mesafeyi
madde ölçüleri ile izaha çalışmakla düşerler.
308.
EN KÜÇÜKTE EN BÜYÜK
Ser zerreciğinden itibaren maddî tezahüre âmil olan madde
esası cevherler, sere doğru küçüldükçe küçülen ve sonsuzluklara doğru
küçülerek sonsuz büyüklükler olan hiçliklere ulaşırlar. Bu, asırlardan
beri tasavvufun da hissettiği “devir” hâdisesinin sırrıdır.
309.
BEDRİ RUHSELMAN VE BU BİLGİLERİN ALINIŞI
Bedri Ruhselman’a verilmiş bulunan, bundan önceki yüksek
bilgileri ihtiva eden kitabın esas vazifesi; vazifelileri vazifelerine
hazırlamaktır. Kitap, en yüksek plânlardan olmasına rağmen plân hassasını
haizdir. Çünkü bedenliler, plânlarla, ancak medyom vasıtası ile ve çok
defa operatörlü olarak bilgi alırlar.. O bilgileri verdiren ise yine
bizdik. Fakat biz, “bu bilgileri” verdirilmiyor bizzat veriyoruz!..
Bu bilgileri alan’a spritizma tecrübelerini kapamamızın
sebebi de bu idi. Çünkü o medyum değildir ve asla olamaz! Plân bilgileri,
kaçak olarak ona da ancak her insana girebildikleri kadar girebilirler.
Onun medyomluğu herhangi bir insanın medyumluğundan ileri değildir. Çünkü
medyom, plânlarla irtibat temin eden bedenlilere verilen isimdir. O ise
plânlarla irtibatta olduğunu zannediyordu fakat değildi.. Mutlak Din,
Allahla insaniyeti tam karşı karşıya bırakan idrak dinidir; şu halde
peygamber de değildir.. Sadece bizimdir.
310.
HAYAT PLÂNI
Bir insanın hayat plânını, mukadderatını; ruhî ihtiyaçları
çizer.
311.
REENKARNASYON[23]
Tekâmül etmekte olan varlıklar için tek bir hayat vardır
ki, bu hayat “ilk oluş” ânında başlamıştır ve sonsuzluklara doğru uzanır.
Bu tek hayat, tekâmül esasları icabı, birçok hayatlar halinde tezahür eden
kısımlardan meydana gelmektedir. İşte bu kısımlardan dünyada
geçirilenlerine dünya hayatları diyoruz.
Dünya hayatı, bilindiği gibi doğumla başlar ve ölümle son
bulur. Fakat bu başladığından ve son bulduğundan bahsettiğimiz hayat, asıl
hayatın pek ufak ve ehemmiyetsiz bir parçacığından başka bir şey değildir.
Reenkarnasyon, kısaca; sonsuzluklara doğru devam eden aslî hayatı boyunca
ruhun birçok kereler bedenlenerek tekâmül yoluna devam ettiğini
açıklamaktadır[24].
İşte, ruhun bedenlenerek dünyaya gelişine, doğum; bedeni
bırakarak, tekrar bedenlenmek (veya bedene benzer vasıtalardan istifade
ederek) tekâmülüne devam etmek maksadı ile dünyadan ayrılmasına da ölüm
denilmektedir. Aslında, ruhlar ne ölür, ne de hastalanırlar!
Bir de, dünyaya gelip gitmelerin, eski Hint inancında
olduğu gibi eski hayatlardaki iyilik ve fenalıkların karşılıkları olduğu
inancı vardır ki, bu izah Mutlak Tekâmül Nizamı’na aykırıdır[25].
Çünkü hayattan gaye tekâmüldür, tekâmülün de ayrıca çok yüksek gayeleri
vardır. Ceza ve mükâfat, dünyaya tekrar gelerek yaşamak için yeterli
sebepler olamazlar. Çünkü ruhlar bugüne kadar ceza olarak kabul edilmiş
olan manevî ıstırap ve acıları dahi tekâmülleri için lüzumlu ve faydalı
olduğundan dolayı çekerler.
Bilin ki, herkesin iyiliğini Allahtan çok kimse isteyemez.
O’nun yolu iyiye ve ileriye giden yoldur, fenaya gitmez. Azaptan da gaye
iyiliktir. O kimseye fenalık olsun diye elem vermez, azap çektirmez. O’na
yaklaşmak güçtür fakat zevki bitmez tükenmez. Hiçbir varlık O’nun
büyüklüğünü, iyiliğini, güzelliğini tasavvur edemez. Allah büyüktür, bu
büyüklüğün zerresine dahi tefekkürle erişilemez.
312.
TEK BİR HAYAT
Tek bir hayat, fakat o hayatın “hayatlar” denen birçok
safhaları vardır.
313.
EBEDÎ ÂLEMLE İRTİBAT
Her insan az veya çok ebedî âlemle irtibattadır. Dünya
şuurunun bu irtibatı idrak edecek hassasiyete erişmemiş olması, bu halden
o insanları habersiz bırakır.
314.
DİN DE TEKÂMÜL ETMEKTEDİR
Dinler de dahil tekâmül etmeyen, değişmeyen hiçbir şey
mevcut değildir.
315.
BAK
Az konuşuyor diye kibirli denen mütevaziye, çok konuştuğu
için âlim zannedilen cahile bak.
Sahte tevazu sahibi kibirliye, gösteriş için iyilik eden
hasise, gizli olarak herkese yardıma koşan hasis denen cömerte bak.
Aşk için kötülük eden aşksıza, menfaati için yalan söyleyen
kalpsize, mevkî sahibi mevkîsize bak.
Dindar gözüken dinsize; ana, baba, kardeş, evlât veya
akraba katili olan, büyük denen küçüğün türbesine, türbesinin koskoca
kubbesine ve o kubbenin altında yatan küçüğü büyük sanan düşüncesizlerin
ibret alınacak hallerine bak.
Hırsız veya namussuz diye iftira edilen namusluya; kılık
kıyafetle dindar gözüken dinsize, cahile bak.
Öldüğü için üzerine taş konan, öyle olduğu halde aranızda
yaşayana bak.
Doğumu her şeyin başı, ölümü ise hakikî hayatın sonu sanan
bilgisize bak.
Yaşı küçük olduğu halde en yaşlıdan da yaşlı olana bak.
Güzel gözükenin çirkinliğine, çirkin gözükenin güzelliğine,
büyük gözükenin küçüklüğüne, küçük sanılanın büyüklüğüne bak.
Hakikatleri hissedenlerin pırıl pırıl parlayan yüzlerine,
bedenlerine yansıyan ruh güzelliklerine bak.
316.
VAHY İLE DENENEN VAZİFELİ
Mühim vazifelilerin hemen hepsi evvelâ irşâd edilerek
vazifelerine hazırlanmış sonra da denenmişlerdir. Onların denenmeleri yine
kendi arzu ve plânları icabıdır. Bu denenenlerden bir çoğu tebliğlerle
evvelâ belirli bir yöne çekilirler ve en nihayet onlara “sen Allahsın!”
denir. Bu, Muhammed peygambere de böyle olmuştur, fakat o bunu düşünmemeyi
ve sonucunu beklemeyi bilen pek az vazifeliden biridir.
Cibril [ 26]
ona sürekli olarak bunu duyurmuş, fakat o sükût ile cevap vermiş ve bu
hususta en ufak birşey söylemeden yoluna ve vazifesine devam etmiştir.
Ayna olayı onun denenme örneklerinden sadece biridir. O aynada kendi
görüntüsünü görmüş fakat bunu Allahın görüntüsü veya kendini aynada
tezahür ettiren Allahın bir görüntüsü olarak kabul etmemiştir. Tanrının
kendisine bahşettiği lûtuflar için şükretmesini ve itidalini[27]kaybetmemesini bilmiştir.
Tanrı, halk edip tekâmüle sevk ettiği varlıklarına, idrak
seviyelerine göre, lâyık oldukları kadar kendi hassalarından[28]
lûtfedendir. O’nun malik olduğu hassa ve kabiliyetlere asla erişilemez. O
ve hassaları, O’nun imkânları, asla tasavvur edilemez. Ondaki tevazu da
büyüklüğü gibi eşsizdir. Kendini “Tanrı” veya “Tanrıdan” zannedenler,
bunun tesirine hattâ gururuna kapılanlar, Tanrı yolunda vazifeye hazır
kimseler olamazlar. Çünkü bir vazifelinin vazifeden evvel, nerede olduğunu
bilmesi ve idrak etmesi zaruridir.
Tanrı varlıklarının herhangi birisinin şekline
bürünebilir!. Fakat asla buna ihtiyaç hissetmez. Çünkü Tanrı insan veya
herhangi bir varlığının kılığına girerek, insanlar arasında insan gibi
yaşayarak yalan söylemek lüzumunu asla hissetmez. O, fena olduğunu
vazifelilerine bildirdiği ve tekâmüldeki varlıklarını ikaz ettiği bir yola
asla tevessül[29]
etmez. O Tanrıdır! O iyilik, liyakat ve doğruluğun olduğu kadar tevazu ve
adaletin de erişilemez, düşünülemez en yüksek noktasıdır.
İnsanın Tanrı olması asla mümkün değildir. Tanrı da hiçbir
zaman insan kılığına bürünmez. Doğruluktan uzak yollarla halk ettiklerini
denemeye veya irşada asla girişmez.
O, bir insana “sen Tanrısın” da dedirtmez. Onlara “Tanrı”
dedirten yine dünyaya gelmeden önceki kendi arzularıdır. Her vazifeli
tekâmül etmiş bir varlıktır ve maddeli hayatta geçireceği günleri ve
hayatı başlı başına plânlayacak bir durumdadır. O, bunu sırf kendi kendini
denemek maksadı ile yapar. Ya bu sözlerin tesirine kapılır, maddeli
hayattan sıyrılır; yahut da yine kendi idraki ile bu sözlerdeki mânaları
anlar, sabreder, unutarak vazifesine devam eder.
317.
MADDE ÜSTÜ
Bir insan ki, ümit ve düşüncelerini, dünya ve maddî
imkânların üzerine çıkaramaz, o insan dünya hayatı boyunca daima bedbaht
olmaya mahkûmdur.
318.
İMKÂN
Maddî imkânsızlıklar çok defa manevî imkânlar hâsıl
ederler.
319.
KÂİNATLAR, GELİP GİTMELER
Dünya, maddeyi vasıta ederek ruhî gelişme sağlayan tekâmül
okullarından biridir. Bedensiz, cisimsiz varlıklar, hakikî değerlerdir.
Bunlardan dünyada idrakle tekâmül etmekte olanlara ruhlar denilmektedir.
Bedenlere ait sanılan ruhlara ise, hakikatte bedenler
tâbidir. Madde ile tekâmüle sevk edilmiş olan daha basit varlıkların da
iştiraki ile, robot varlıklardan vücuda gelen bedene ruhun bürünmesi
sonunda hâsıl olan karışıma insan denilmektedir.
Nasıl ki, ruhlar için dünya bir tekâmül yeri ise, beden de,
içersinde yaşayan varlıklara bir tekâmül dünyasıdır. Bedendeki basit
varlıkların dünya ile temasları, dünyada yaşayan insanların kâinatla
temasına benzer.
Bir basit varlık nasıl ki mensubu bulunduğu bedene tâbi
ise, kâinat da öylece daha büyük ve manevî değeri fazla olan varlıklara ve
sistemlere tâbidir.
Kâinatlardan bir tanesinde bulunan dünyaya, insanlar, diğer
tekâmüldeki varlıklar gibi tekrar tekrar gelip giderler. Bu gelip
gitmelerden maksat, yüksek gaye ve vazifelere erişebilmek için tekâmüldür.
320.
ÇOCUK YAŞINDA ÖLENLER
Doğar doğmaz veya çocuk yaşında ölenler, daha çok tekâmül
etmek için değil de bazı kimselerin tekâmüllerinde rol oynamak için
dünyaya inerler. Bu sebeple, doğar doğmaz ölenlerin çoğu olgun, tekâmül
etmiş ve bir vazife için dünyaya inmiş ruhlardır.
321.
GIDA HALİNDEKİ ROBOT DEĞERLER
Bitkiler cansız gıda ile, yani tekâmüle yardımcı robot
değerlerle gıdalanırlar. Bitki ve hayvanların bünyesine giren gıda
halindeki robot değerler, canlıların bedenine karışırlar ve o bedenin
canlılık hassası içersinde, tâ o bedeni terkedene, yani ölüm hâdisesinin
vuku bulmasına kadar bedenin bir parçası halinde tezahür ederler.
322.
RUH BAĞIMSIZDIR
Herhangi bir ruh, irtibatta bulunduğu madde ne olursa
olsun; bağımsız haldedir de!
323.
EN DOĞRU
Dünya hayatında doğru ve inanılması gereken hakîkat; en
doğrunun bilinemiyeceği ve hiçbir şeyin bütün meçhulleri çözülerek
öğrenilemiyeceğidir.
324.
MUCİZE, AKIL, MANTIK
Mucizelere dayalı olarak bildirilen bilgiler, o mucizeyi
gösterenin ömrü boyunca ispat edilebilir. Ebediyen inanılması istenenler,
mucizelere değil akıl ve mantığa dayalı olanlardır.
325.
ÇEŞİT ÇEŞİT DÜNYALAR
Dünyadan başka birçok dünyalar, bu dünyalarda da çeşit
çeşit bedenli bedensiz, şekilli şekilsiz, maddeli maddesiz varlıklar
vardır.
İnsanların tasavvur edemiyecekleri renklerle süslü
dünyalar.. Yanyana oldukları halde birbirlerini görmeyen fakat görür gibi
hissedebilenlerin denendikleri dünyalar.
Görünmeyen evlerde oturulan, şeffaf[30]
zeminlerde dolaşılan, şekilsiz, cisimsiz ağaçların gölgelendirdikleri
dünyalar.. Binlerce derece sıcaklıkta tirtir titreşenlerin yaşadıkları
dünyalar..
Hiçbir şeylerini insanların tasavvur edemiyecekleri
dünyalarda, çeşit çeşit varlıklar yaşarlar, imtihan olunurlar ve tekâmül
yollarında ilerlemeye çalışırlar. Dünyada ve diğer dünyalarda hayat aynı
intizamla devam eder.
Bütün bu dünyalar ve bu dünyalarda olup bitenler zerre
kabilinden dahi, Tanrının büyüklüğünün ve kudretinin izahı olmazlar. Çünkü
O’nun büyüklüğünün ve kudretinin tasavvuru dahi mümkün değildir.
Dünya ve kâinatın büyüklüğünü idrak, izahı imkânsız
büyüklük ve sonsuzlukların ufacık bir zerresini idrakten başka bir şey
değildir. Bu sonsuzluklarla dahi izahı imkânsız olan büyüklükleri idare
eden, Allahın Kanunu’dur ve her şeyden evvel Mutlak Adalet’in
temsilcisidir.
Kainatlara, insanlara gösterilen alâka, aynen ufacık
karıncalara da gösterilir. Bir insanın vücudundaki mikroplarla da o insan
kadar alâkadar olunur. Böcekler de tıpkı insanlar ve diğer varlıklar gibi
doğarlar, tekâmül yollarında ilerlerler ve ölürler. Fakat bu ölüm bir son
değildir. Çünkü onu yeni hayatlar takip eder.
Hayat görünüş itibariyle değişebilir, fakat hiçbir zaman
durmaz devam eder. Her şeyin, her hâdisenin, her var oluşun sebepleri
vardır. Sebepsiz yere ne yağmur yağar, ne rüzgâr eser, ne de bir yaprak
dalından kopup yere düşer. Her şey bir sebep altında olur, her olan şeyden
de haberdar olunur.
Denenenlere cüz’i imkânlar verilir. İyilik ve fenalıklar
geçilmesi icab eden tekâmül yoluna yanyana serilir. Vakit gelince
fenalıklar cezalandırılır, iyilikler mükâfatlandırılır.
Ceza da, mükâfat da, ruhların tekâmülleri için lüzumludur.
Tıpkı iyi yoldan fena yola geçenlerin denendikleri gibi, fenadan iyiye
dönenler de yine kendi ruhları vasıta edilerek denenirler. Affa lâyık
olunca da, vicdan ve per değerleri aracılığıyla affedilirler.
Yaşanan zamanın realitesinin fena addettiği şeyler,
yapılmaması gereken şeylerdir. Bir insan, fena olduğuna inandığı bir şeyi
yaparsa günaha girer. İdrak edildiği halde bile bile yapılan fenalıkların
ve işlenen suçların karşılıkları, ilerde, dünya hayatı yaşayanların
tasavvur edemiyecekleri bir ağırlıkla ruhların üzerlerine çöker ve
günahkâr ruhları, dünya imkânları ile izah edilemiyecek bir ağırlıkla
ezer. Tanrının Nizamı, iyilik ve fenalıkları, en ufak teferruatına kadar
kolayca tesbit eder. Bu, her şeyi var eden ve ettiren için çok basittir.
İnsanlar çok kereler idrak edemedikleri lûtufları, Tanrının
zulmü veya cezası zannederler. Halbuki Tanrı; her var ettiğine, ihtiyacı
olan her şeyi veren, onların ihtiyaçlarını onlardan çok bilen ve onları
onlardan çok düşünendir.
O; kâinatları, kâinatlardaki dünyaları, tekâmül etmesini
istediği varlıklarının ilerlemelerine vasıta eden ve onları bu yerlere
zaman zaman gönderendir.
326.
KADINLIK-ERKEKLİK
Kadınlık, erkeklik, kısaca cinsiyet; olgunlaşma yolunda
olanlar için bir tekâmül faktöründen başka bir şey değildir.
Olgunlaşan ruhlar, dünya ve benzeri yerlerdeki tekâmül
devrelerini geçirdikten sonra, artık cinsiyetle alâkaları kesilir ve
sadece ruh olarak veya bambaşka şekillerde bedenlenerek cinsiyet konusu
dışında tekâmül ederler, cinsiyet ve şehvet dışı vasıtalarla ürerler,
tekâmül yollarında ilerlerler..
327.
DEĞER
Manevî değerler, maddî değersizlikler halinde de tezahür
edebilirler. Maddî değerler de manevî değersizliklerin sebepleri
olabilirler. İşte madde ile denenenler, bu iki değer arasında bocalarlar.
Bu bocalayışta, onları değere veya değersizliğe ulaştıracak olan; cüz’i
iradeleridir.
328.
MUCİZE
Mucize göstermiyoruz. Çünkü bilgilerimize mucizeleri
görerek tâbi olunmasını değil, idrakle inanılmasını istiyoruz.
329.
POZİTİF-NEGATİF VE CİNSİYET
Pozitif ve negatiflerle imtihan, dünya ve benzeri
yerlerdedir. Hiç şüphesiz ki bundan da gaye, her şeye olduğu gibi ya
tekâmül etmek veya tekâmüle hizmettir. Dünyada pozitif ve negatifler çok
defa ayrı ayrı cisimlerdedirler ve pozitiflerle negatifler birbirlerini
çekerken cisimler de birbirlerine yakın gelirler.
Kadın ve erkek münasebetleri de böyledir. Şehvet, aksi
işaretli madde ve manevî değerlerden teşekkül etmiş şuaların birbirlerini
çekmesidir. Karşı veya aksi işarete alâka, en mühim imtihan vasıflarından
birisidir ki, ruhları daha yüksek şartlara hazırlar.
Dünyadan daha yüksek seviyedeki imtihan yerlerinde yine
pozitif ve negatiflerle imtihan vardır. Fakat bunlar ayrı ayrı cisimlerde
değil, aynı cisim veya beden üzerindedir. Yani bir ruh, bedeninde
kendisini tekâmül ettirecek imkânları bulur. Artık o ruh için ayrı bir
kadın veya erkek aramak ihtiyacı yoktur. Çünkü karşı cinse karşı duyacağı
aşkı, zaafı, düşmanlığı o kendi kendine karşı duyar. Böylelikle duyduğu
aşk veya sevgi yine kendisine tesir eder; şayet kin duyuyorsa bundan azap
duyacak yine odur.
Kısaca; kendi icraati veya duyduğu manevî hisler yine
kendisine karşıdır ve bu hisleri duymanın yanısıra, duyduğu hislerin
muhasebesini de vicdanında yapmak zorundadır. Bu, aynı bedende aksi
işaretlerle imtihan tarzıdır. Bu tarzda imtihan edilen yerlerin altında
dünya, üstünde ise daha birçok tekâmül okulları vardır.
330.
DİN - İDRAK
Din, idraktir. Dinlerin ise hepsi bu idraktan ve bu idrakin
hazırlık devrelerindendir.
Bu idrake varanlara hoşgörümüz fazladır. Fakat bu hoşgörü
hiçbir zaman yapılmaması icab edenleri yapmak konusunda olmayacaktır.
Çünkü biz bütün hakikatleri apaçık, pırıl pırıl, boşuna bildirmiyoruz;
boşuna, bilinmesi imkânsız yüksekliklerden deliller vermiyoruz.
Biz insaniyetin önüne, dini idrak ettirecek ve onları her
türlü teşevvüşten kurtaracak yolu koyuyoruz. Onlar isterlerse bu yolun
yanındaki fenalıklar yolundan da yürüyebilirler. Her zamanki gibi,
imtihanlarında onları serbest bırakıyoruz.
331.
VAZİFE
Manevî vazife, manevî değerdir; manevî değerler için ise
zaman mevzubahis değildir. Geciktirilmekle bir şey kaybetmezler; fakat o
vazifeyi geciktirenlerin kayıpları çok büyüktür. Çünkü kaybedilecek;
vazifedir. Vazife, maddeli hayatta belki bir yük gibi gelebilir, fakat
hakikatte, manevî hayata da yansıyacak, ruhu zenginleştirip yükseltecek en
faydalı değerdir.
Mükâfat vazifedir.
Manevî vazife ise, ruhu yüksek değerlere eriştiren bir
değerdir.
332.
EBEDÎ ŞUURUN BİLGİSİ
Her bedenli, ruhî tekâmülünün derecesinde bilgi idrak
edebilir.. Şayet bir bedenli herhangi bir sebeple ruhen tekâmül ettiği
halde tekâmül derecesinin icab ettirdiği bilgiye sahip değilse, yahut
hakkında o şekilde hüküm veriliyorsa, bu hüküm dünya şartlarına göre doğru
fakat hakikatte yanlıştır. Bu dereceye yükselebilmiş bir insanın aslî
şuuru o bilgilere sahiptir. Bu sebeple böyle bir insana hakikatler içah
edilir edilmez derhal anlar. Bu, hakikatte yeni bir bilgiyi öğrenmesi
değil, hariçten yapılan tesirlerle ebedî şuurunun malik bulunduğu
bilgileri dünya şuur ve idrakine geçirmesidir. İşte verdiğimiz bilgiler de
bu seviyeye erişenlerin, bilgilerini dünya idrak seviyelerine
yansıtabilmeleri içindir.
333.
SEVGİ
Sevgi, herhangi bir sübjektif değeri takdirden doğan ve
sübjektif olan değerdir.
334.
YAPILAN VE SÖYLENEN
Dünyada, söylenmeden yapılan fenalık ve âdiliklerden çok,
yapılmayan fakat yapılacağı söylenen sözler üzerinde durulur.
335.
TEKÂMÜL DÜNYALARINDA “DEVİR”
Ruhların dünyadan başka diğer tekâmül yerlerine tekrar
tekrar gitmelerini izah için reenkarnasyon tabirini kullanmak doğru olmaz.
Çünkü diğer tekâmül dünyalarındaki ruhlar, bu dünya maddelerinden hâsıl
olan et, kemik gibi maddelerle bedenlenmezler[31].
Ruhlar indikleri tekâmül yerlerinin şartlarına uygun olarak
bedenlenirler ve öyle tekâmül yerleri mevcuttur ki, oralara inen ruhların
bedenleri, madde ile tahdit edilmiş anlayış imkânlarıyla hiçbir şekilde
tasavvur edilemez.
Reenkarnasyon tabiri sadece dünyada yaşayan insan ve
hayvanlar için geçerlidir. Ruhların dünyadan başka gidip yaşayabilecekleri
daha birçok yerler mevcuttur. Onların beden veya bedene benzer tekâmül
vasıtalarına bürünerek, tekrar tekrar yaşamak için robot varlıklı
muhitlere inmelerine devir denir.
Ruhlar, robot varlıklardan istifade ederek tekâmül
ettikleri müddetçe, tekâmül okullarının birinden diğerine devrederler veya
arka arkaya aynı yere inerler. Arka arkaya dünyaya inen ruhların devrine,
reenkarnasyon denir. Mutlak Tekâmül Kanunu’na göre devir, ruhların
tekâmülü için şarttır, fakat reenkarnasyonun tahakkuku şart değildir.
Şayet bir ruh, tekâmül safhalarından bir kısmını dünyada
geçirdikten sonra tekrar dünyaya gelmez ve tekâmülüne başka bir yerde
devam ederse, evvelden dünyada edinmiş olduğu bilgi, görgü ve tecrübelerin
bir çoğundan yeni gittiği yerde faydalanamaz. Çünkü her tekâmül yerindeki
hayat, o tekâmül yerinin ana robot varlığının karakterini taşır. Meselâ
dünyanın esas ana robot varlığı madde’dir. Bu sebeple, hava denilen
maddeyi teneffüs eder, madde yer içer, madde sever ve ancak maddeden
duyular vasıtasiyle bir şeyin mevcudiyetini tesbit veya hissedebilirsiniz.
Dünyada her şey madde aracılığı iledir.
Aslında “tekâmül yeri” veya “dünyalar” gibi ifadeler de,
sadece maddeli muhitlerde ve maddeyi izah için kullanılabilecek, madde ile
tahditli ifadelerdir. Maddeden başka robot varlıklarla tekâmül edilen
yerleri ve dünyaları, tarif için kullandığımız, “yer” ve “dünya” gibi
maddî mefhumlar ise, elde başka imkân mevcut olmaması sebebi ile
kullanılan, fakat madde olmayan varlıkları izah için yetersiz ifadelerdir.
Madde kâinatındaki bütün tekâmül dünyaları, birbirlerinden
az veya çok farklarla ayrılmaktadırlar. Fakat, tekâmülü sağlayan dünyalar,
sizin de mensubu bulunduğunuz kâinatta bulunanlardan ibaret değildir.
Sayısız kâinatlar ve bu kâinatlarda da sayısız tekâmül yerleri mevcuttur.
Diğer kâinatlardaki tekâmül dünyalarının esas ana unsuru madde değildir.
Bu sebeple, madde hudut ve imkânlarınızla onları hiçbir zaman
düşünemiyecek, tasavvur etme imkânı bulamayacaksınız.
Ruhlar tekâmüllerinin ilk safhalarını, hiç bilmedikleri
yerlerde değil, eskiden bilip tanıdıkları, daha kolay intibak
edebilecekleri muhitlerde geçirmek isterler.
Tekâmül yollarında bir hayli ilerlemeye muvaffak olabilmiş
ruhlar ise, çoğunlukla böyle düşünmezler. Onlar daha çok yeni ve
tanımadıkları tekâmül yerlerine giderek oralarda elde edebilecekleri bilgi
ve görgülerle değerlerini arttırmak yol ve çarelerini ararlar.
Dünya ve sair tekâmül yerlerinde gelişmiş ve ilerlemiş
ruhlara aranızda da tesadüf edebilirsiniz. Gerçi bunları, ilk bakışta, dış
görünüşleri ile diğer insanlardan ayırmaya pek imkân yoktur, fakat onlar,
halleri ve düşünceleri ile öbür insanlardan ayrılırlar.
Bilhassa yazarlar ve güzel san’atlara mensup kimseler
arasında bu gibilerine sık sık tesadüf edilebilir. Onların realiteleri,
ekseriya, mensubu bulundukları toplumun realitesinden üstün bir
realitedir. Onlar maddeden çok ruha değer verirler. Gösteriş, kibir, gurur
ve taassuptan hoşlanmazlar; menfaatlerine düşkün değildirler. Başkalarının
hakkına hürmet ederler, âdil, çalışkan ve dürüsttürler. Kıskanç ve bencil
olamazlar. Yapmış oldukları iyiliklere karşılık beklemezler. Hallerinde,
tavırlarında, sözlerinde riya yoktur. Bu sebeple, ekseri biraz pervasız
konuşurlar fakat kalp kırmamaya gayret ederler.
Fakat bütün bu iyi ve güzel vasıflarına rağmen, mensubu
bulundukları toplumda yadırganırlar. Bu yadırganış, Mutlak Tekâmül
Kanunu’na göre gayet doğaldır. Çünkü toplumlar ekseri, evvelâ kendi mevcut
realitelerinin üzerindeki realitelere erişebilmiş fertlerini,
anlayamadıkları için tenkit ederler; hattâ hor görerek değersizlikle dahi
itham edebilirler. Fakat zamanla, onları yavaş yavaş anlamaya başlar ve
getirdikleri üstün realiteyi benimseyerek tekâmül yollarında ilerlerler.
[1]mütekâmil: Yeterli
derecede tekâmüle ulaşmış, tekâmül etmiş.
[2] Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri,
İsteyene ver sen onu
Bana seni gerek, seni...
diyen Yunus Emre’nin kastetmiş olduğu cennet,
ahiretteki cennet hayatıdır ki; ruhların aslî cenneti olan yüksek
mertebelere, Allahın cazibesine (aşkına) kapılmış olarak yükseldikçe
yükselen varlık için bu cennet, ancak oyalayıcı bir makamdır.
[3] mezun: izinli;
müsaadeli; yetkili.
[4]oluş: Tanrının,
tekâmüle sevk edeceği varlıkları ve bu varlıkların tekâmül etmelerine
hizmet edecek olan robot varlıkları yarattığı, Mutlak Varlık Nizamını
kurarak, bu varlıkları Mutlak Nizam’ içersine sevk ettiği, (tekâmülün)
başlangıç olayı.. Ki bu olay, “ezelde” denilerek tarif olunabilecek
kadar önce olmuştur. Bunun daha iyi idrak olunabilmesi için bu
varlıkların ve bu nizamın “başlangıçsız bir süre”den beri (hep) var
olduğunu düşünmek en uygunudur.
İslâm literatüründe “ilk oluş” olayı, “Kalûbelâ” olarak
isimlendirilmiş olup; olay “Elest Meclisi” adı verilen bir toplantı
olarak tasvir edilmiştir. Allah, ruhları yaratıp bir araya toplamış ve
onlara: “Elestü birabbiküm” (Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?) diye
sormuş; onlar da “Belâ” (Evet) diye cevap vererek, o andan itibaren,
kıyamet günü sona erecek olan tekâmül yolculuğuna çıkmışlardır.
Kur’ân’ın 7. suresinin 172. âyetinde bildirilen bu
olay, “ilk oluş” olayının insan idrakine göre sembolize edilmiş
şeklidir. “Evet dediler” mânasında olan “kalübelâ” sözü ile ifade
edilen bu olayın, “haberimiz yoktu” gibi bir mazerete engel olmak için
tertip edildiği de yine aynı surenin 173. âyetiyle bildirilmiştir.
[5]cüz’î irade (cüz’î
serbestî): Allahın kaide ve kanunlara bağlamış olduğu tekâmül
nizamı içersinde her varlık bu nizamın “küllî irade”sine tâbidir.
Yani, kendi arzu ve isteği (iradesi) dışında birçok oluşumun
içersindedir. Meselâ kendi iradesi dışında bir baba ve anneden belli
bir ülkenin bir şehrinde belirlenmiş bir beden yapısıyla doğar.
Hayatının birçok mühim olayı da hep kendi seçimi olmadan ortaya
çıkmaktadır. Yine küllî irade’ye boyun eğerek bedenini terk ettikten
sonra dahi manevî hayatında birçok tâbi olması gereken kanun ve
olaylarla karşı karşıya kalır. Fakat her şeye rağmen insanların
hayatlarında geçirecekleri hâdiseler tamamen kendilerinin dışında bir
irade ile takdir edilmemektedir. İnsanlara hür iradeleriyle kararlar
alabilecekleri ve sonuçlarından da kendilerinin sorumlu oldukları
(determinizm) serbest alanlar bırakılmıştır. İyi ve kötü arasında
aklını kullanarak seçim yapan insanı bekleyen azap ve huzur (günah ve
sevap) ise, bu hür iradesiyle davranışlarının sonuçlarıdır ki; küllî
irade kanunlarının geçerli olduğu nizamın içinde kişinin hür
olabildiği saha içindeki iradesine, kişinin cüz’î iradesi (cüz’î
serbestîsi) denilmektedir.
[6]fert: Birey.
[7] Habeşistan:
Etiyopya.
[8] istihale: Bir
halden başka bir hale geçiş; başkalaşım (Fr. metamorphisme).
[9] enkarne olmak (enkarnasyon):
Et bağlama; etlenme; bedenlenme.
[10] bîtaraf:
Tarafsız; objektif.
[11] muhteviyat:
Kendisini meydana getiren şeyler; içindekiler.
[12] Erkek ve kadın
bedenlerinde birleşme öncesindeki oluşumlar.
[13] Erkek vücuduna.
[14] Yumurta.
[15] tedricî: Azar
azar ve derece derece ilerleyerek geçiş yapan.
[16] şümullenme: Çok
şeyi içine alma, geniş kapsamlı olma.
[17] vaktî ibadet:
Günün belirli zamanlarında yapılan, vakitle sınırlı ibadetler.
[18]Fotoelektrik (fotosel)
olayı gibi (1905; Einstein).
[19] Bkz. Bilgi no. 216.
[20](Namaz ve yol gösteren
ibadet, beş vakit olarak farzedildi. Fakat âşıklar daimî namazdadır. O
sarhoşluk, o başlardaki mahmurluk, ne beş vakitle yatışır, ne beş yüz
bin vakitle. “Beni az ziyaret et” sözü, âşıklara göre değildir. Doğru
özlü âşıkların canı, pek susuzdur. “Beni az ziyaret et” sözü,
balıklara göre değildir. Çünkü onların canları, deniz olmadıkça hiçbir
şeyle ünsiyet edemez.) Mevlâna, (Mesnevi, MEB, İst. 1966, 4. baskı,
Veled İzbudak çevirisi, cilt VI, sayfa 211, beyit 2669-2672)
(Peygamberin, Ebuhürey’ye “Beni az ve arada bir ziyaret et de sevgin
artsın” dediği rivayet edilmiştir.)
[21] ıslah: Fenalığı
giderip iyileştirme, düzeltme; eksiklikleri tamamlama.
[22] merhaleler:
Aşamalar yaparak yükselinen kademeler.
[23] reenkarnasyon:
Tekrar ete bürünme; öldükten sonra, ruhun yeniden bedenlenerek dünyaya
doğuşu.
[24] Bu gerçek, Kur’ân’da;
“Siz insanlar halden hale tahvil olunursunuz” (sûre 84, âyet 19)
ifadesiyle bildirildiği gibi, reenkarnasyon Kur’ân’ın daha başka
birçok yerlerinde de açıklanmaktadır. Meselâ, Ra’d sûresinin (sûre 13)
5. âyetinde: “Toprak olduktan sonra tekrar dirilecek miyiz şaşarız
buna, derler. Asıl şaşılacak olan, onların bu şaşkınlıklarıdır”
denilmektedir. Fakat Kur’ân’ın indirildiği çağda hitap ettiği toplum
realitesinin geri, idrak seviyesinin basit oluşundan ve ruh gerçeğinin
bilinmemesinden, dirilme hâdisesi; bedenen mezara gömülen cesedin
oradan yeniden geri çıkacağı biçiminde anlaşılmıştır (sûre 27, âyet
67) “Kafirler dediler ki; bizler ve babalarımız toprak olduktan sonra
mezardan mı çıkacağız”. Veya yine dirilme hâdisesi, kıyamet
olaylarıyla karıştırılarak yorumlanmıştır. (Sûre 2, âyet 28) ve (sûre
22, âyet 66)’da benzer ifadelerle: “Allahı nasıl inkâr ediyorsunuz ki,
sizi ölü iken O diriltti, sonra yine sizi O öldürecek, yine sizi O
diriltecek ve nihayet yine yalnız O’na döndürüleceksiniz”
denilmektedir. Burada tekrar dirilmeyi “Ahirette dirilmek” olarak
tefsir etmek yanlıştır, çünkü ölüm sözü beden için kullanılır ve
dirilen de bedendir, ruh ise hiç ölmez ki dirilsin! Tekrar dirilmek,
ruhun yeniden bir beden sahibi olmasıdır. Ve âyetin son kısmında, bu
ölüp dirilmelerin sonsuz uzamıyacağı, ruhun yükselerek Allahın yüce
âlemlerine döneceği bildirilmektedir.
Kur’ân’ın sırlarına gerçekten nüfuz etmiş bir din ulusu
olan, kendisini ise “Kur’ân’ın bendesi ve Muhammed Mustafa’nın yolunun
toprağı” olarak tanıtan Mevlâna Celâleddin; “Şayet söylediğim sözlerin
Kur’ân’ın dışındaki şeyler olduğunu iddia eden kimse olursa ona
küskünüm, o sözden de bezmişim” demektedir. (Rubâîler; A.Gölpınarlı
1964, Remzi Kitabevi İstanbul, s. 152 no. 112) Mesnevi’sinde: “İnsan
önce cansızlar ülkesine gelmiş, cansızlıktan bitkiler âlemine
geçmiştir. Yıllarca bitki olmuş, bu âlemde ömrü sürmüştür de, bir
zamanlar cansız bulunduğunu bilmez. Bitkilikten hayvanlığa geçince de
bitki olduğu zamanı hiç hatırlamaz. Böylece nihayet, insanlık âleminde
akıllı, bilgili ve yüce bir hal alır. Fakat önceki akılları
hatırlamadığı gibi, bu akıldan da geçip değişeceğini aklına bile
getirmez. Nihayet bu hırs ve istekle dolu akıldan da kurtuldu mu;
yüzbinlerce şaşılacak akıllar görür!.. Gerçi uyumuştur, önceki ahvali
unutmuştur, fakat hiç onu bu unutkanlık âleminde bırakırlar mı ki?..
Yine o uykudan uyandırırlar, uyanınca kendi haline güler! Nasıl oldu
da doğru düzgün halleri unuttum der.. (Mesnevi, MEB-İst.-1966, 5.
Baskı, Veled İzbudak çevirisi, Cilt IV, beyit 3637-3660) Bir başka
yerinde ise:
“Ben cansızlardandım.. Öldüm, yetişip gelişen bir
varlık; bitki oldum. Bitkiyken öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim.
Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm de insan oldum. Bir hamle
daha edeyim, insanken öleyim de melekler âlemine geçip kol kanat
açayım.” (Aynı basım, Cilt III, beyit 3901-3903) demekle; “melekler
âlemi” diye vasıflandırdığı yüce manevî âlemlere kadar olan tekâmülü
gözler önüne sermekte, reenkarnasyonu ise daha geniş bir çerçeve
içersinde ele almaktadır.
[25] “Tenasüh” denilen bu
inançta, meselâ bir brahmanı öldüren kişinin bir sonraki hayatında
ceza olmak üzere dünyaya yaban domuzu olarak geldiğine inanılır.
[26] cibril: Haber
meleği, Cebrail.
[27] itidal:
Ölçülülük, aşırı olmama hali.
[28] hassa: Bir kimse
veya şeye mahsus olan hal.
[29] tevessül:
Başvurma, girişme.
[30] şeffaf: Saydam;
transparent.
[31]Çünkü reenkarnasyonun
kelime anlamı, “yeniden ete bürünme”dir.
Şuur İnanç I ; Bölüm 5
336.
İBADET
İbadet bir huzur kaynağıdır. Herkes istediği şekilde ibadet
eder ve kendisine en yakın gelenini seçer.
337.
DÜNYADA EN İLERİ İDRAK
Dünya zannedildiği gibi ilkel bir okul değildir. Dünyada
yaşayanların en mütekâmili olan insan, gelişip tekâmül ettikten sonra
dünyada yaşama ve imtihan olma hakkını kazanmıştır.
Dünya reenkarnasyonunun sınırı Mutlak İnanç’tır. Mutlak
Din’dir. Bunu idrak edenler için artık yeniden bir dünya reenkarnasyonu
yoktur. Çünkü her imtihan yeri bir idrak devresi ile sınırlanmıştır. Bu
sınırı aşanlar; idrak ettiklerini tatbik edebildikleri takdirde bir üst
plâna geçerler. Her plânda ise idrak kademe ve mertebeleri mevcuttur ki,
bu, imtihan olanlar arasında bir idrak farkı hâsıl eder ve bu farktan
imtihanlar için istifade olunur.
338.
ISTIRABIN, HÜZÜNÜN TADI
Dünya ve benzeri imtihan yerlerinde en yüksek ruhî
mertebeye erişenler; hüzün ile saadet arasındaki farkı mümkün olduğu kadar
azaltabilenlerdir.
Hüzünü saadet addedenler, zorlukların zevkine erişenler
için dünya dardır. Zevki hüzünle bir tutmak, dünya imtihanlarının üstüne
çıkmış olmanın alâmetidir. Böyleleri hüzünü ıstırabı zevk, zorlukları
kolaylık addederler.
Hakikatte de karşılaşılan zorluklar, bir süre sonra
karşılaşılacak daha büyük hâdiseler için kolaylıklardır. İnsan hayatı
boyunca lüzumsuz olan ve kendisi için zararlı bulunan hiçbir hâdise ile
karşılaşamaz.
339.
AHİRET ŞUURU
Ruhun tüm tekâmülü süresince kazanmış olduğu bilgilerin
bütününe ruhun “şuuru” adı verilmektedir. Fakat ahiret hayatlarını
yaşamakta olan ruhların şuurları per değeri ile bağlı bulunmaktadır ki,
biz buna ahiret şuuru demekteyiz.
Dünya ve benzeri yerlere inecek olan ruhların, dünya
hayatlarında, o âna kadar yaşamış oldukları bütün hayatlar boyunca elde
ettikleri bilgileri hatırlamaları, tekâmülleri için zararlıdır. İşte bu
sebeple ruh, tüm bilgisini, maddeli hayata olduğu gibi yansıtamaz. Ancak
zaman ve sırası geldikçe eski hayatlarında edindiği bilgi ve görgüleri
madde süzgecinden geçirerek aslından çok daha silik olarak dünya hayatına
yansıtabilir ve onlardan istifade edebilir.
Meselâ mütekâmil bir ruhun kolayca kabul edebileceği ruhî
olaylara geri ruhlar inanmazlar, inanır gözükseler bile bu gibi hâdiselere
karşı ister istemez lâkayt kalarak gereken alâkayı gösteremezler.
Bunun yanında ruhlar, dünyada, bir taraftan madde ile
tahdit edilmiş bir hayat yaşarlarken, diğer taraftan da ahiret şuuruna
malik bulunsalardı; o zaman, maddenin karşılarına çıkardığı
imkânsızlıklarla şuurları arasında muazzam uçurumlar hâsıl olur ve sonuçta
bilgilerini dünya hayatına tatbik etme imkânsızlığı ile
karşılaşacaklarından, yaşadıkları hayata intibak edemezlerdi.
340.
SÜR’AT
Bir zaman gelecek, “sür’at” ile sür’atsizlik ifade
edilecek. Zaman mefhumu yavaş yavaş silinme yoluna gidecek.
Teknik imkânlar, ışık hızına denk gelecek, fakat
geçemiyecek. Işık hızına yaklaştıkça zaman yavaşlayacak, eski mefhum
sarsılarak insan zamansızlığa adımını atacak ve orada birçok sırların
anahtarını bulacak..
341.
ATOM
Atomlar, bundan önceki bilgilerimizde kasten anlatılmış
olduğu gibi, elektron sistemlerinin birleşmelerinden hâsıl olan bir
çekirdek ile o çekirdek etrafında dönmekte olan elektronlardan meydana
gelmemişlerdir.
Gerçi atomları yine çekirdek ve elektronlar olarak ikiye
ayıracağız. Fakat çekirdeğin durumu değişiktir. Atom çekirdeği de, atomlar
gibi oluşmuş olan (daha basit) sistemler halindedir. Elektrondan daha
küçük (+) ve (–) madde değerlerinin, bir nüve[1]
tarafından çekilerek birbirlerine kenetlenmesinden hâsıl olur. Elektrondan
küçük olan değerler (ki bunlar uzayda serbest olarak bulunan esîr
sistemleridir) “karışık olarak” nüveye kenetlenircesine bağlanırlar ve
müthiş bir sür’atle hareket ederler.
Nüve, aksi işaretinde olan değerler ile yüklenebileceği
kadar (dengelenene kadar) yük yüklenir ve bu şekilde birçok “karışık”
değerlerin dengesinden hâsıl olan bir çekirdek haline gelir. Bu da, her
çekirdeğin değişik oluşunu sağlar.
Çekirdeğin kademe kademe meydana gelişi için sarf olunan
enerji onda saklı olarak kalır ve bir denge bozulması halinde, atom
çekirdeği basitlerine ayrılırken bu enerji serbest kalır. İşte bu, atom
enerjisidir.
342.
ANALİZ
Buraya kadar verilen bilgilerde daima analiz yoluna
gidildi. Meselâ dünya diğer dünyalardan, kâinat diğer kâinatlardan
ayrılarak tetkik edildi ve bu yolda bilgilerle erişilebilecek yere
erişildi.
Bundan sonra vereceğimiz bilgiler, tamamen dünya anlayış ve
buud izahlarının üzerinde olacaktır.
343.
İBADET
Vaktî ibadetine başlarken daimî ibadetini bozmamaya çalış
ve asıl ibadetin dünya hayatı boyunca devam ettiğini hiçbir zaman, vaktî
ibadetteyken bile asla aklından çıkarma!.
344.
TEKÂMÜL VE İBADET
Her şey tekâmül gayesi ile değişmektedir. İbadet de bu
sebeple şekil tezahürlerinden ruha ve ruhî tezahürlere yükselmektedir.
345.
RUH
Bugüne kadar ruh hakkında verilen tebliğlerde ruh ve
perispri irtibatından kabaca bahsedildi. Ruhun tıpkı madde birleşmelerinde
görülen bir şekilde perispri ile bağlandığı izah yoluna gidildi. Halbuki
bu ön tebliğler ruhu tamamen izah edebilecek değerde değillerdi.
Ruh, dünya ve benzeri imtihan yerlerinde perispri vasıtası
ile mevcudiyetini belli eder, fakat o dünya idraki ile düşünülebileceği
gibi hiçbir bağla perispriye bağlı değildir. Ruh bedende de değildir. O,
kâinat ve kâinatlarla hattâ manevî varlıklarla tam olarak irtibatta olan
bir manevî varlıktır. Fakat bu irtibatına ancak tekâmülle erişebilir.
Ruhun ancak tekâmül ederek yüksek değerlere erişebileceğini zaten daha
evvel de izah etmiş bulunmaktayız.
346.
BEDENDEKİ CANLILAR
İnsan bedeni o insanın ruhuna bağlıdır. Bedendeki her hücre
ayrı bir canlı değildir. Bedenin parçası olduğu halde ayrıca canlılık
hassası gösteren hücreler, hakikatte perisprinin ruhtan naklettiği
hassalarla canlı gözüken robot değerlerdir. Bedende yaşayan mikroplara,
virüslere, bakterilere gelince onlar tekâmüldeki varlıklardır.
Bir canlının bedenindeki, o bedene “bağlı canlılık” alâmeti
gösteren şeyler; hakikatte perispri vasıtası ile canlanan, ruh bedenden
ayrılınca da ölüme mahkûm olan robotlardan başka bir şey değildirler.
347.
ÜST YÖNETİCİ SİSTEM
Bir mikrop için beden dünyadır ve bedenden olan dünyanın
mes’ulü ve idarecisi ruhtur.
Birçok ruhların bedenlenerek daha birçok varlıklarla
birlikte üzerinde yaşadıkları bir dünya ve o dünyanın da idareci ve
mes’ulü olan ruh mevcuttur.
Birçok dünyaların ihtiva ettiği bir kâinat, ve o kâinatın
da idareci ve mes’ulü olan ruh vardır.
Birçok kâinatların hepsinin de bir mes’ulü ve idarecesi
“robot değer” vardır.
Bütün bu kâinatlardan başka, manevî değerlerin bir
idarecisi ve mes’ulü olan “robot değer” vardır.
Bütün bu manevî değerlerin ve robotların da idarecisi ve
mes’ulü bir değer vardır.
İzahı imkânsız yükseklikler ve bu manevî yüksekliklerde
tasavvuru imkânsız değerler, varlıklar ve bunların da idareci ve
mes’ulleri vardır... Ve bunların hepsinin sonsuzluklarla ifade
edilemiyecek yüksekliklerinde ALLAH mevcuttur.
348.
MİLLETLER VE BİRLEŞME
Ayrı ayrı inançlara sahip milletler, birleşmiş gözükseler
bile hakikatte beklenen sonuca ulaşamazlar.
İnsanların anlaşabilmeleri, birbirlerini kardeş görüp
tanımaları için aralarında “ortak fikir ve gayeye” sahip olan idareye,
partilere ihtiyaçları vardır. Bu partiler insanî münasebetleri
kuvvetlendirerek tekâmül sağlayacak partilerdir.
349.
GELİŞMİŞ VE GERİ MİLLETLER
Gelişmiş milletlerin geri milletlere, geri milletlerin
gelişmiş milletlere ihtiyaçları vardır. Bunlar birbirlerini istismar
ederek değil, birbirlerine destek olarak yükselebilirler.
350.
DİN-İDRAK-MES’ULİYET
Bu inanç, bütün dinleri içinde toplar. Hiçbirisini hor
görmez ve her birinin kendisine mahsus ibadetini tanır. Vaktî ibadeti asla
men etmez; hattâ bu ihtiyacı hissedenlere vaktî ibadeti tavsiye eder.
Çünkü daimî ibadete ancak bu yoldan erişilir.
Mes’uliyetsiz idrak olamaz! Bir şeyi idrak edip de onun
mes’uliyetini idrak edememek mümkün değildir. İşte, idrak edenin
mes’uliyeti ve yürüyecceği yol bu kitapta çiziliyor. Bu kitap, idrak
edenlerin kitabıdır. İdrak edip de aksini yapanların ise, idrakleri ile
yükseldikleri yerden, hareketlerinin idrak ettiklerine ters düşmesi
yüzünden azaba yönelecceklerini bildiren kitaptır.
351.
DEĞER; CENNET VE İLERİ TEKAMÜL YOLU
Parasızken hakikî değer daha fazla kendisini belli eder.
Madde zenginlikleri çok defa hakikî zenginlikleri perdelerler. Fakat madde
zenginliğine rağmen, hakikî değer olan manevî değerini gölgelemeyenler
daha yüksek değerlere erişirler. Bu, maddenin hakikî değer üzerindeki
olumlu rolüdür.
Manevî değerlerden de, cüz’i irade süzgecinden geçtikten
sonra değersizlik haline dönüşenler mevcuttur[2].
Manevî değerlerde tıpkı maddî değerler gibi fena yönde kullanıldıkları
takdirde, ruh üzerinde olumsuz tesirler icra ederler.
Sevgi manevî bir değerdir. İnsan sevebildiği oranda yüksek
değer sahibidir. Sevme hâssasını arttırmak demek, değerini artırmak
demektir. Buna rağmen eğer sevgi bir insanı egoistleştiriyorsa veya onu
kanun dışı yollardan madde teminine sevk ediyorsa, bu sevgi, o ruhta
olumsuz bir manevî değer halinde tezahür eder ve o ruhun değer kaybına
sebep olur.
Dünya hayatı, bu ve buna benzer misallerle doludur. Sevgi
ve benzeri değerler, ancak onu değerlendirebilen ruhların ruhî
yüksekliklerine göre değere sahiptirler. Görülüyor ki ruh, manevî
değerleri de, madde değerlerini de; kendi ruhî kabiliyet hudutları (kendi
değer hudutları) içersinde değerlendirebilmektedir. Şu halde değerler,
muhtelif ruhlar tarafından kendi kabiliyet ve değerlerince
değerlendirilebilmektedirler. Herhangi bir şeyin değerine, onu
değerlendiren ruhun değeri oranında yaklaşılır.
Şu halde, maddeli ve madde benzeri vasıtalarla denenen
yerlerde, değerler, daima sübjektiftirler ve o ruhun değeri ve buna bağlı
olan değer takdiri ile değerlendirilir. Bu sebeple de, o manevî değer veya
maddenin ihtiva ettiği sırlar çözülemez ve dolayısıyla, hakikî değerlerine
dünya ve benzeri yerlerde erişilemez.
Çünkü herhangi bir maddenin veya manevî değerin, tam olarak
değerlendirilmesi, ancak, o maddenin veya manevî değerin ihtiva ettiği
sırların çözülerek değerlendirilmesi ile mümkündür. Bu ise madde ile
denenmekte olan ve ahiret dönemini idrak eden ruhlar için mümkün değildir.
Bu açıklamaya göre, dünya imkânlarının hudutları da
çizilmiş olmaktadır. Spatyom hayatının üzerine çıkanlar ve üstün hayat
serbestîsine kavuşarak tekâmüllerine devam eden ruhlar, dünya imkânları
ile izah edilemiyecek serbestî ve imkânlara sahip olurlar; fakat asla tam
tekâmül etmiş bir durum arzetmezler. Onlar madde değerlerinin üzerine
çıkmış, madde veya benzeri tekâmül vasıtalarıyla yüksek değerleri idrak
mertebesine erişmiş ruhlardır. Fakat bu, hiçbir zaman manevî değerlerin
bütün sırlarına erişmiş olmaları demek değildir.
Madde ve benzeri vasıtaların idrakle üzerine çıkan ruhların
önünde artık, manevî değerlerden oluşan bir tekâmül yolu vardır. Onlar
birçok manevî muammalarla[3]
karşı karşıyadırlar. Değerlerin yükseltebildikleri oranda da bu muammaları
çözebilirler. Muammalar çözüldükçe, karşılarında kendilerine daha yüksek
değerler sağlayacak yeni meçhuller belirir.
Maddeyi geride bırakan, daima tekâmül ederek menşe’e
yaklaşan ruhların önünde, zevk ve vecd[4]
içersinde Tanrıya doğru uzanan bir yol mevcuttur. Bu yola başlamak,
imtihan devrelerinin üzerine çıkmakla ve ruhî kabiliyetlerle manevî
değerlerin içine nüfuz etmekle mümkündür. Dünya idrakine göre mecazî bir
şekilde izah ederek isimlendireceğimiz bu yer ise, ruhların ebedî
cennetidir.
352.
MECAZÎ İZAH
Biz bilgilerimizi yükselttikçe, bilgilerimizin içindeki
mecazî izahları çıkarır, yerlerine hakikî izahlarını koyarız.
353.
MANEVÎ DEĞERLENMEDE EBEDÎ ŞUUR İLE DÜNYA ŞUURU
Maddeli hayatta, insanlar yüksek değerlere, madde, ile
mücadele ederek erişebilirler. Bu, çeşitli şekillerde ve o insanın tekâmül
plânına uygun olarak cereyan eder.
Aslî varlık olan ruh değerlenirken, bu hal ilk zamanlarda
dünya şuuruna bir takım dengesizlikler, asabî haller halinde yansır. Buna
sebep, dünya şuuru ile ebedî şuur[5]
arasındaki değer farkının açılışıdır. Böyle bir hal vukuunda, ebedî şuurla
dünya şuuru arasındaki manevî mesafe artar; yani değer ile uyumlu olarak
açılır ve bu sebeple, dünya şuuru manevî şuaların şiddetli tesiri altında
ezilir. Bu eziliş bedene yansır ve bedende asabî hallerin ve
dengesizliklerin hâsıl olması sonucunu doğurur.
Bu baskılara dayanan, tahammül eden dünya şuuru, zamanla
yüksek değer baskılarına kendini alıştırır. Bu; dünya şuurunun, ebedî
şuurla, arasında meydana gelmiş olan mesafeyi kapayışı demektir.
Genellikle dünyadaki manevî değerlenmelerde, değerin
fazlalığı hallerinde bu durum görülür. Buna dayanmak ve ruhun yeni
kazandığı değerleri dünya hayatına yansıtmak için o insan cüz’i iradesini
kullanmak zorundadır.
354.
TEDAVİ
Tedaviye muhtaç olmayan insan yoktur. Aranınca her insanda
tedavi edilmesi icab eden bir hal bulunur.
355.
BEDENİN GÖRÜNMEZ HALE GEÇİŞİ
Bir insanın bedeni, yan yana dizilmiş elektronlar, dolayısı
ile atomlardan meydana gelmiştir. Bu elektron ve atomların oluşturdukları
madde ve kimyasal bileşikler birbirleriyle pek sıkı bağlarla bağlı
olmalarına rağmen tamamen bağımsız haldedirler.
Meselâ bir atom, perisprinin ve dahilî şuaların vücuda
tesir ettirilmesi ile diğerlerinden ayrılabilir. Hattâ bu şekilde, bir
süre önce ortada olan bir insan bedeni, tekrar birleşmek şartı ile bir
zaman için ortadan kaybolabilir. Bir insan, plânı icabı dünya hayatını
yaşayacağı beden şeklini değiştiremiyeceğinden, ortadan kaybolduktan sonra
bedeni, tekrar tıpa tıp eski halinde bir araya gelir.
Bedeni tekrar aynı vaziyete getiren şeyin perispri ve
şualar olduğunu söylemiştik. Ölümden önce (ölmeden) beden basit
elemanlarına ayrılsa dahi perispri, bedenin basit elemanları ile
irtibatını kesmez. O, bedene ait elektronlara kadar nüfuz eder ve ruhtan
aldığı emirle bedenin çözülmesini ve tekrar birleşmesini temin eder.
Çözülürken dahili şualar. Vücuttaki atomları birbirlerinden
çözülebilecekleri bir şekilde basınç altında bulundururlar ve bu basınç
sonucu atomlar birbirlerinden çözülür. Birleşmede ise tersi olur. Vücut
görünmez halde iken şualar, çözülmesini sağladıkları atomların aralarında
görünmeyen elâstikî lifler gibi kalırlar ve birleşmede bu şualar
tesirlerini kaldırır, atomlar da kendi çekimleri ile birbirlerini çekerek
birleşirler.
Bir bedenin gözle görülmez hale gelmesi için atomların
birbirlerinden ayrılması şart değildir. Vücudun molekülleri, hattâ
hücreleri dahi birbirlerinden uzaklaştıkları takdirde vücut görünmez olur.
Fakat vücut ne kadar kaba kısımlara ayrılırsa o kadar belirli bir
haldedir. Meselâ atomlarına değil de hücrelerine ayrılan bir beden,
bulunduğu yerde bir sis tabakası gibi gözükür.
Ruh ve şualar, o bedenle ilgili fakat bedenden olmayan
elbise, çamaşır gibi şeyler üzerine de tesir ederek onları da basitlerine
ayırabilirler. Fakat bu birinci halden daha zordur.
356.
VAZİFE MÜKÂFATTIR
Her ruh vazifelidir. Vazifeli olmayan ruh mevcut değildir.
Maddeli hayatta zaman zaman yoran vazife, maddesiz hayatta mükâfattır.
Ruhlar olgunlukları ve lâyık oldukları derecelerde vazifelendirilirler.
Vazife mukaddestir ve en büyük mükâfattır. Likayat
arttıkça, vazife büyür, güzelleşir fakat kat’iyen ağırlaşmaz. Çünkü
mükâfat olarak vazifelerin dağıtıldığı yerde ağırlık yoktur.
357.
PER DEĞERİNİN ÖZ DEĞER HALİNE GELİŞİ
Per değerinin hassalarını, tekâmül ederek kendi öz değeri
haline getiren ruhlar, ahiretten ebedî cennete yükselirler ve orada tam
bir manevî değer olarak iyilikler, güzellikler ve imkânlar içersinde daha
yükseklere yükselirler.
358.
TEKÂMÜL VE İNSAN
Bir insan tekâmül ettikçe bağlı bulunduğu âdetlerinin bir
kısmını terkeder, geleneklerinden uzaklaşabilir. Fakat bu, ondaki inancın
zayıflaması değildir. Çünkü o ruhuna ve hakikî değerine yönelmiş, bunun
sonucu olarak da ona o tekâmülü hazırlayan bazı basamakları terk etmiştir[6].
359.
MADDESİZ “ÜSTÜN HAYAT”
Tekâmüldeki varlıklar, maddesiz (yani robot değersiz)
hayatlarını yaşarlarken madde tahdidi altındakilerin düşünemiyecekleri
imkânlara maliktirler. Bu sebeple onların yaşadıklarına “hayat” demek dahi
doğru olmaz. Çünkü o, hayat kelimesi ile ifade edilemiyecek değerdeki
üstün bir hayattır.
Tekâmüldeki varlıklar şayet robot değer ve varlıklarla
denenme safhalarını geride bırakmamışlarsa; daha can safhalarını
idraktedirler.
360.
CAN SAFHASI
Tekâmüldeki varlıklar, yüksek hayatlarına ancak can
safhasını geride bıraktıktan sonra erişebilirler. Yüksek ruhlar, yüksek
hayatlarını yaşarlarken onlara canlı demek doğru olmaz. Ruhlar
tekâmüllerinin mühim bir kısmını canlı olarak geçirirler. Tekâmül etmekte
olan bir varlığın hayatı şayet “robot varlıklarla bağlı” olarak geçiyorsa,
o ruh “canlı” bir hayat yaşar. Ruhların canlı olarak geçirdikleri hayat,
yaşamakta oldukları tekâmül yerlerindeki robot varlıkların sağladığı
imkânlarla hudutludur.
Şu halde ruhun yaşayabilmesi için mutlak surette canlı
olması icab etmemektedir. Can, tekâmüldeki varlıkların yine tekâmülleri
icabı robot varlıklarla irtibat kurması sonucu elde edilen bir hassadır.
Ruhlar ölümle birlikte, bir bakıma canlılık hassalarını kaybederler, fakat
hayattadırlar!.. Bir ruh robot varlıklarla irtibatta kaldığı müddetçe
canlıdır. Ölüm hâdisesi ile canlılık hassasını kaybeden ruh, daha büyük
bir serbestî ile hayatına devam eder.
361.
ZAMANLA HER ŞEY EN İYİYE DOĞRU
İbadet etmesi icab edenlere ibadet kendisini hissettirir.
Hakikî ibadet ise hayatın kendisidir.
Herhangi bir şekilde ibadet eden kişiye, kendi ibadet
tarzınızı, veya bu konudaki düşüncenizi anlayabileceği bir lisanla
anlatabilirsiniz. Fakat asla onu, beğenerek yapmakta olduğu ibadetten
uzaklaştırmaya kalkmamalısınız.
Hayatın bir bütün halinde ibadet olduğunu söylemeli fakat
ısrarla anlatmaya çalışmamalısınız. O, ancak idrak edebildiğini sizden
alacaktır. Siz ise ona daha fazlasını vermeye uğraşmamalısınız. Onun yolu
da bir gün, daha güzelleşecektir. O da bir gün gelecek hakikati
görecektir. Fakat siz onu bunları kabule zorlamamalısınız.
Zamanı gelince olacak olur. Olması istenenler ise
zamanlarını beklerler. Her şey vakti gelince olur ve yapılır, fakat acele
etmek doğru değildir. Olmamış bir şeyi hiç olmayacakmış gibi görüp telâşa
kapılmamalısınız. Her olanın, en güzeli olduğunu biliyorsunuz. Fakat
olması için zamanının gelmesi icab ettiğini unutmamalısınız.
362.
PER
Per değeri, vasıtalı denenme safhalarını aşmamış
varlıklarda Tanrının temsilcisidir.
363.
ESKİYE BAĞLILIK
“Eskiye bağlı kalacağım” diye tekâmüle riayet etmeyen,
geriye yönelenler; en başta, inandıkları dinlerine karşı gelenlerdir.
364.
EVVEL - SONRA
İnsanlar doğmadan evvel ne olduklarından çok, öldükten
sonra ne olacaklarını düşünürler.
365.
ASLÎ HAYAT
Ruhların denenme ve imtihan safhalarını ihtiva eden bütün
hayatlarından sonra erişebilecekleri tam manevî hayat’a, ruhların aslî
hayatı denir.
Gerçi ruhların o âna kadar geçirdikleri hayat da o ruhlara
aittir. Fakat ruhlar, robot baskılardan kurtulduktan sonra kendi öz
değerleri ile başbaşa kalabilmekte ve ancak bundan sonra aslî hayatlarını
bütün baskı ve tesirlerden uzak olarak, tam bir ruhî idrakle
yaşayabilmektedirler.
Ruhlar, madde ve benzeri tekâmül vasıtaları ile denenerek
yeterli değere sahip olunca, bir daha dünyaya veya benzeri yerlere
inmelerine lüzum kalmaz. Artık onların önlerinde maddesiz, vasıtasız,
yüksek bir tekâmül devresi vardır.
Ruhlar, yüksek tekâmül devreleri ile birlikte, asıl cennet
hayatlarını idrake başlarlar. Cennet hayatında da tekâmül vardır.
Cennetteki ruhlar da değerce daha yükselebilmek gayesi ile, idrakle, aşkla
tekâmül yollarında ilerlerler. Bu ilerleyiş, Allaha doğru yükseliştir.
Ruhların asıl cenneti, aslî hayatları ile başlayarak
sonsuzluklara doğru uzanan, izahı ve tasavvuru imkânsız güzelliklerle dolu
bir hayattır. Aslî hayatla başlayan bu güzellik ve imkânlar cennetinin
eşdeğeri anlamda bir cehennem yoktur.
Cehennem, ahiret hayatı yaşayan ruhların, denenme
hayatlarında işledikleri günahların karşılıklarını ahirette bulmalarıdır.
Cehennem azabı çeken ruhlar, bu azabı yine kendi menfaatleri ve iyilikleri
için çekerler. Çünkü onların ruhen tekâmül edebilmeleri için bu azaba
ihtiyaçları vardır.
Aslî hayatlarına erişebilen ruhlar için günah mevzubahis
olamaz. Onlar zaten bütün ruhî zaaflarını geride bırakabildiklerinden bu
seviyeye yükselebilmişlerdir. Bu gibi ruhlar iyilik ve güzellikler
içersinde yaşarlar. Aslî hayat denilen, ruhların yüksek manevî hayatı; din
kitaplarında izah olunan cennet hayatından başka bir şey değildir.
Ruhlar tekâmül ettikçe, per değerinin sağladığı yardımları
bizzat kendi kendilerine temin edebilecek değer ve imkânlara yavaş yavaş
sahip olurlar. Bu böylece birçok tekâmül devreleri devam eder ve en
nihayet ruh, artık per değerinin yardımlarına ihtiyacı olmayacak, çok
yüksek bir olgunluk seviyesine erişir.
Bu seviyeye erişebilmiş ruhlar için artık ne suç, ne günah,
ne de cehennem azabı vardır. Bu gibi ruhlar, tarifi imkânsız güzellikler
ve sayısız imkânlarla dolu bir hayatı, kendi emek, gayret ve liyakatleri
ile yaşamaya hak kazanmış, kendi kendilerine emanet edilmiş ruhlardır.
Onlar için ceza söz konusu değildir. Çünkü fenalık düşünemez ve
yapamazlar, işleyebilecekleri hiçbir suç mevcut değildir. Bu sebeple
günâhkar olmalarına imkân, ihtimal yoktur.
Onların, per gibi hiçbir robot varlık veya değerin kontrol
ve ikazına da ihtiyaçları kalmamıştır. Çünkü aslî hayatlarını idrak
seviyesine erişen ruhlar, kendi kendilerini büyük bir titizlikle kontrol
edebilirler. Onlar kendi öz değerlerini vasıtasız olarak idrak mertebesine
erişebilmiş ruhlardır.
İstedikleri takdirde yapamıyacakları hiçbir şey yoktur ve
arzu ederek tahayyül ettikleri her şeye malik olabilecek imkânlara
sahiptirler. Böyle olmalarına rağmen sadece izinli oldukları şeyleri
yaparlar. Fenalık gayesi ile bir şey yapmak, hattâ böyle bir şeyi
düşünmek, onlar için imkânsızdır. Yaptıkları her şey istisnasız iyilik
içindir, iyiliktir.
Bir ruhun ahirette per değeri ile bağlı vaziyetindeki
şuuruna ahiret şuuru, madde ve benzeri tekâmül yerlerindeki madde
ve benzeri robot varlıklarla irtibatta olarak yaşadıkları hayatları
boyunca malik oldukları şuura bağlı şuur, ve ruhların dünyadaki
bağlı şuuruna da dünya şuuru demiştik.
Aslî hayatını yaşayan ve aslî şuur’una kavuşmuş bir
ruh, o âna kadar geçirmiş olduğu bütün tekâmül merhalelerinde elde ettiği
bilgi, görgü ve tecrübeleri hatırlayarak onlardan istifade edebilmek
imkânlarını kazanır. Kısaca; aslî hayatını yaşamaya başlayan bir ruh,
şuuru ve bütün melekeleri ile birlikte tam bir hürriyete kavuşmuş olur.
Bu mertebelere yükselmiş yüksek ruhlarını, Tanrı,
liyakatlerine göre vazifeler vererek mükâfatlandırır. Dünyada madde
baskısı altında ifa edilmekte olan vazifelerden birçokları yorucu, üzücü
ve yıpratıcıdırlar. Halbuki, robot değer ve varlıkların baskıları altında
bulunmayan ruhlara lûtfedilen Tanrı vazifeleri hiç de böyle değildirler.
Onlar bu vazifeleri, hiçbir baskı altında bulunmadıklarından, yüksek
liyakat ve imkânları ile yorulmadan başarabilirler.
Özet olarak; bütün imtihan ve denenme safhalarını geride
bırakarak, aslı hayatlarını idrak eden ruhlar: yüksek vazifelerle
mükâfatlandırıldıkları aslî hayatlarında da daima daha yüksek vazifelere
liyakat kazanabilecekleri, tasavvuru imkânsız büyüklük ve güzellikler
istikametinde, aşkla dolu yükselerek tekâmüllerine devam ederler.
[1] nüve: Çekirdek;
merkez nokta.
[2]Manevî değerleri, cüz’i
irade ile haksız ve kötü yolda kullanma sonucu..
[3] muamma: Güç
anlaşılır ve anlamı gizli sırlar.
[4]vecd: İlâhi
duygular ile yüksek heyecandan dolayı kendinden geçiş, cezbe hali.
[5]Ruhun sahip bulunduğu
aslî şuur..
[6] “Gereksizi terk etmesi
kişinin iman olgunluğundandır.” Hadis
Ana Hatlarıyla Hadis; Dr. İsmail Çakan, Ensar Yayınları
1983, S. 128.
Şuur İnanç I ; Bölüm 6
İKİNCİ BÖLÜM
366.
GAYE
Robot değerlerle tekâmüle sevk olunan varlıklar arasında
farklar vardır.
Robot varlıkların otomatik olarak icra etmekte oldukları
vazifeler, tekâmüldeki değerler için basamaklardır. Yükseldikçe robotların
icra etmekte oldukları vazifeleri üzerlerine alırlar. Robot değerlerin
vazifelerini üzerlerine ala ala yükselen tekâmüldeki varlıklar, “en yüksek
robot değer” olan Mutlak Varlık seviyesine erişemezler. Mutlak Varlık
insanların idrak edebilecekleri en yüksek robot değerdir.
Tanrı ise bütün robot değerlerin ve tekâmüldeki değerlerin
hassalarını varlığında mezceder[1].
Fakat bu değerler, robot değerlerle, tekâmüldeki değerler’in değerleri
ile, asla mukayese edilemiyecek yüksekliktedir.
Tanrının değerine tefekkürle bile erişilemez. Bütün
değerlerin en büyüğü, erişilmezi Ondadır. Tekâmüldeki varlıklar ancak
robotların seviyelerine erişerek ona yaklaşabilirler. Bu, Tanrıdan
olanların, Tanrıya yaklaşışlarıdır.
Tanrı, bütün değerlerin en yükseğinin sahibi ve bütün
değerleri var edendir.
367.
MUTLAK VARLIK
Tekâmüle sevk olunan değerlerin yaydıkları şualar robot
varlıklara tesir ederler. Robot varlıklar kendilerinden üstün manevî
değerler tarafından idare edilirler. Mutlak Varlık da, bu sebeple, Tanrı
tarafından idare edilen robot değerdir. Dolayısiyle Mutlak Varlık, bütün
tekâmüldeki değer ve varlıklardan üstündür; çünkü o, Tanrının emrinde olan
ve ona en yakın bulunan değerdir.
Tekâmüldeki varlıklar robot değer ve varlıklarla birlikte,
Mutlak Varlık ve onun Kanun ve Plânına göre idare edilirler. Her şeyi
idare eden Tanrı, bütün değerlerin en üstününe maliktir.
Mutlak Varlıkla tezahür eden; Tanrının kudret ve kuvvetinin
ufacık bir kısmından başka bir şey değildir. Mutlak Varlık, Tanrının
muhteşem robotu olarak her şeyi var etmekle vazifelidir ve her şeyi Kanun
ve Plânına göre var eder.
Mutlak Varlığın idare ettiği “tekâmülde bulunan” ve
“tekâmüldekilere yardım eden” değerler, birbirlerine şualarla tesirler
icra ederler. Tekâmüldeki değerler, robot değerler üzerinde tesirler icra
ederler ve Mutlak Varlık istikametinde robot değerlerin mertebelerine
erişe erişe yükselirler.
Tekâmül ederek yükselen tekâmüldeki değerler, yükseldikçe,
yükseldikleri mertebelerdeki robot değerleri değerlerince idare ederler.
Bu yükseliş Mutlak Varlığa, dolayısiyle Tanrıya doğru yükseliştir.
368.
TEKÂMÜLE SEVK
Tanrı, tekâmüle sevk edeceği değerleri Mutlak Varlıkla
birlikte var ederek, onları Mutlak Varlığın Kanun ve Plânına uygun olarak
tekâmüle sevk etmiştir.
369.
“DEĞER” VE “VARLIK” HAKKINDA
Tekâmüle sevk olunan her değer bir varlık halindedir. Bu
sebeple bunlara “varlık” da denilebilir. Fakat “değer” demek daha doğrudur
Hiçliklerdeki “tekâmüle yardımcı robot değerler”e varlık
denilemez. Bir robot değere varlık diyebilmek için; madde ile denenmekte
olan (tekâmül etmekte olan) değerlerin tekâmüllerinde doğrudan doğruya
“robot varlık” olarak rol oynaması icab eder.
Meselâ ser zerreciği, dünyanın da mensubu bulunduğu[2]
kâinatta, tekâmül etmekte olan değerlerin tekâmüllerinde robot olarak rol
oynayan bir varlıktır.
Hiçliklerdeki “tekâmüle sevk olunan değerler”in
tekâmüllerinde rol oynayan robotlar ise, “robot değerler”dir.
370.
TANRI VE MUTLAK VARLIK
Mutlak Varlık, Tanrının “Mutlak” değerinin, robot varlıklı
ortamlarda tezahürüdür. İnsanlar, Tanrının “Mutlak” değerini, Mutlak
Varlık olarak hissederler.
Tanrı, “Mutlak değerin üzerindeki değer” denilerek dahi
tahdit etmemesi gereken, tasavvuru imkânsız değerdir.
371.
TEKÂMÜLE SEVK EDİLMİŞ DEĞERLER
Manevî değerler, bütün robot varlık ve değerlerin
mevcudiyetleri ile olan bağ, baskı ve tazyiklerden varlıklarını tekâmül
ederek kurtarabilmiş değerlerdir.
372.
HER ŞEY HAREKETTEDİR
Kâinat ve kâinatlarda âtıl[3]
olan bir şey yoktur. Her şey harekettedir. Çoğunlukla, duran ve hareketsiz
gözüken şeyler, hakikatte sür’atle[4]
hareket eder gözükenlerden daha sür’atle hareket ederler.
İnsanların sür’at olarak tesbit edebildikleri ancak iki
sür’at arasındaki farktır.
373.
KENDİSİNE EMANET EDİLEN İNSAN
Bir insan ancak; kendisine emanet edildiğini, yaptığı
iyilikleri de fenalıkları da yine kendisi için yaptığını idrak ederse o
zaman iyi bir insan olmaya yüz tutar.
İnsanlar kendi kendilerine emanet edilmişlerdir.
Varlıklarına bağlı bulunan per değeri, onları lüzum hâsıl olunca ikaz
eder. Bir insan kendi cezasını yine kendisi verir. Şu halde onu işlediği
günahların karşılığından kurtaracak hiçbir varlık yoktur. O günahlarının
karşılığı olarak çekeceği cehennem azabını, per değerinin zorlayışı ile
kendi kendisine reva gördüğü için çeker.
İnsanlar, bütün mes’uliyetlerini yine kendileri taşıyan
varlıklardır. Bu yüzden de, bir insanın iyi olabilmesi ancak onun kendi
kendisine yapacağı telkinlerle mümkündür.
Dıştan yapılan yardımlar ve, şayet “iyi” olmadığı takdirde
çarpılacağı gereken cezalardan bahsetmek, belki onun iyiye dönmesi için
bir sebep olabilir. Fakat onun bizzat iyi olması için iyi olmayı istemesi
ve hisleri ile, vicdanı ile, iyilik yolunda kendi nefsi ile mücadele
etmesi icab eder.
Bir toplum, iyi düşünen, iyi olmak isteyen ve iyi olan
fertlerinin fazlalığı oranınca iyidir. Fertlerin iyi olmaları ise en başta
kendi tekâmülleri ve kendi menfaatleri ile alâkalıdır.
Bu sebeple bir insan korku ile, ahiret azabından veya
toplum kanunlarından çekindiği için iyi ise ona “iyi” demek doğru olmaz.
Asıl iyi insanlar, kendi kendilerini saydıkları ve kendi kendilerinden
çekindikleri için iyi olan insanlardır. Çünkü yüksek ruhlu bir insan,
kendisinin yine kendisine emanet edildiğini bilen ve hisseden insandır.
374.
FİKİRSİZLİK BİR FİKRİN YERİNE GEÇEMEZ!
Bir üstün fikir, bir aşağı fikrin yerini alabilir; veya bir
fikir daha üstün bir fikre yerini terkedebilir. Fakat hiçbir zaman bir
fikir, yerini fikirsizliğe terk edemez! veya fikirsizlik fikir
addedilemez.
375.
DÖNEN SER ZERRECİĞİ
Ser; manevî değerlerin kabalaşmasından hâsıl olur. Manevî
robot değerler, yayımladıkları şualarla birbirlerini cezbederek kabalaşır,
kesifleşirler.
Ser zerreciklerindeki manevî değer, menşe’ tarafından
çekilirken, kabalaşan değeri de daha kesif maddeler tarafından
cezbedilirler ve böylelikle ser zerreciği tasavvur edilmesi imkânsız bir
sür’atle döner.
376.
“ELMALILI’NIN” ESERİ[5]
Elmalılı’ya o tefsir, Tanrıyı ve Kur’ânı izah için değil;
Tanrı ve Kur’ânın izah olunamayacağını bildirip anlatmak için
yazdırılmıştır.
377.
ÖLÜMÜ ÖZLEMEK
Hayat bir lûtuftur. Onun her ânını güzelliklerle
süsleyebilmek bir insana en büyük kazancı sağlar.
Ölümü istemek, onu özlemek, bu kazançlardan mahrum olmayı
istemek ve özlemek demektir[6]
378.
RUH VE ARZU
Ruhlar daima bedenleri ile yapabileceklerinden daha
fazlasını arzu ederler.
379.
İNSAN VE MADDESİ
İnsanda, madde ile bağlı kaldığı müddetçe robotluk hassası
mevcuttur.
380.
KÖTÜLÜK
Dünya bir tekâmül, bir denenme yeridir. Bu sebeple de
dünyanın iyiler kadar kötülere de ihtiyacı vardır.
Kötüler, kötülük diye başkalarına iyilik yaparlar; fakat
kötü niyetle yapmış olduklarının zararları sadece kendilerinedir.
Fenalık yapmak isteyen, kendisine kötülük eder. Tıpkı
iyilik edenin, ettiği iyiliğin kendisine olduğu gibi.
381.
BUDALA
En budala insan, hiçbir şey öğrenmek ihtiyacını hissetmeyen
insandır.
382.
BİLMEDEN KÖTÜLÜK
Bazı insanlar bilmeden kötülük ederler. Bazı insanlar da
bilmeden yapılan kötülüklerin bilinerek yapıldığını zannederler.
383.
“KÖTÜ KADER” DÜŞÜNCESİ
İnsanlar tekâmül ettikleri oranda karşılaştıkları
hâdiseleri normal karşılarlar ve aleyhlerinde olmadığını idrak
edebilirler.
Bir insan iptidaîliği[7]
oranında hâdiseleri anormal karşılar ve onları daima kendi aleyhine
hazırlanan bir tertip şeklinde yorumlar.
384.
ADALET
Hiçbir şeyin hududu[8]
olmadığı gibi, adaletin de hududu yoktur. Millî hudutlar, adaleti
hudutlandıramaz.
385.
ESAS-AYRINTI
Ayrıntılardan esasa zor, esastan ayrıntılara kolay
yaklaşılır.
386.
KUR’ÂN VE REALİTE
Kur’ân, tekâmülü içinde saklayan kitaptır. O, her devrim
realitesine uygun olarak aynı menşe’den aynı yollardan, aynı vasıtalarla
izah olunur.
Ondaki realite, duran bir realite değildir; tekâmül
etmektedir. O, her realiteye hitab eder. Ondan alınacak hisse, onu tetkik
edenin değeri ile orantılıdır.
Tıpkı, bir insanın değeri oranınca Tanrının erişilmez
kudretini tasavvur edebileceği, O’nun erişilmezliğine idrakle yükseleceği
gibi.
387.
DOKULARIN AŞILANMASI
Bir insandaki ruh değerinin, dolayısiyle şahsiyetinin, en
ücra[9]
hücrelere kadar (ser aracılığı ile) işleyip nüfuz ettiğini düşünmek icab
eder. Bu nokta göz önünde bulundurulursa bu işte başarılı olunabilir.
388.
İMKÂN[10]
İnsanlar ancak, Mutlak Kanun esaslarına göre, tekâmül
ederek daha fazla imkânlara malik olabilirler.
389.
LİDER VE FİKİR
Şef ve liderler fanidirler[11].
Fikirlerin ise ömürleri uzundur.
390.
BÜYÜKLÜK
Gerçek büyüklük hudut ve nüfus büyüklüğü değil, fikir ve
ilim büyüklüğüne dayanan; şuur, ahlâk, mantık ve vicdan büyüklüğüdür.
391.
İNSAN, İNANÇ VE TAASSUP
İnsan inançsız yaşayamaz. Bunun için, neye inandığını
bilmesi gerekir. Kendini dindar sanan, fakat dininden haberdar olmayan
insanın hem kendisine hem topluma zararı dokunabilir.
O, bir taraftan din diye dinle alâkası olmayan şeyleri
yayarken, diğer taraftan da istisnasız bütün dinlerin tekâmüle dayanan
esaslarını taassup haline sokar. Sonuçta yıkık inancı ile müdafaa[12]
ettiğini sandığı inancı yıkar.
392.
TAASSUP
Zamanın realitesine uygun kuvvetli fikirler, realiteler
yükselince taassup halini alırlar. En kuvvetli fikir bile taassup halini
alabilir. Bu sebeple en kuvvetli fikirlerin bile tekâmül edebileceğini
akıldan çıkarmamak gerekir.
393.
YARDIMSIZLIK
İnsanın yalnız olmadığı halde, yalnız ve yardımsız olması;
hakikaten yalnız olmaktan ve yalnız olduğunu bilerek yaşamasından daha
ağırdır.
394.
HER OLAN İYİDİR
Her olan iyidir. Fena gözükenler de herhangi bir eksiği
tamamlayıcı mahiyette olduklarından yine iyidirler.
395.
İYİ ŞEYLER
İyi şeyler, Mutlak Kanun esaslarına uygun olarak yapılan
(yapılması zaruri olan) şeylerdir.
İnsanları en çabuk tekâmül ettiren şeyler ise zamanın
realitesinin “iyi addettiği” şeylerdir.
396.
BU BİLGİLER...
Verilen bu bilgiler, dünya nimetlerinin anahtarları
değildirler. Bu bilgiler, insanlara tanıttığı hakikatler oranında
mes’uliyetler yükleyen bilgilerdir.
Bu bilgiler ve bu bilgilerden yüklenen mes’uliyetler,
insanı ruhen olgunlaştırır. Bu olgunluk, dünya kazançlarından çok ebedî
hayat kazançları içindir. Çünkü dünya hayatı, bir gün uyanılacak bir
uykudan başka bir şey değildir.
397.
ISLAH
Eğer siz insanlar kendi kendinizi ve içinizi ıslah
ederseniz, o zaman toplumu da ıslah etmiş olursunuz.
398.
SELÂMET[13]
Selâmet, tekâmüldedir ve ona tekâmülle erişilir.
399.
SELÂMET
Tekâmül selâmettir ve selâmet tekâmüldedir.
400.
İLERİYİ GÖRÜŞ
İleriyi görüş, beklenen hâdiseleri iyi tesbit etmekle
mümkündür. Hâdiseler zincirini Mutlak Kanun esaslarına göre sıralayanlar
ileri görüş sahibidirler.
401.
REALİTE
Bazı insanlar gerçeği bildiklerini ve savunduklarını
zannederler. Hakikatte bilip savundukları şey kendi realiteleridir.
402.
EŞİT İMKÂN-FARKLI TEKÂMÜL
İstisnasız her ruh, aynı hak, aynı imkân ve aynı değerde
(değersizlikte) var edilmiştir. Geçirdikleri tekâmül safhaları onları
zamanla birbirlerinden farklı yapmıştır.
403.
AHLÂK VE AHLÂKSIZLIK
Küçük, büyük tüm ahlâksızlıklar, sonsuzluklara doğru uzanan
Mutlak Ahlâk yanında “hiç” derecesinde önemsiz kalırlar.
Bu sebeple ahlâksızlar daima ahlâklı olabilirler. Çünkü
sonsuzluklara doğru uzanan Mutlak Ahlâk yanında, Mutlak olan bir
ahlâksızlık mevcut değildir.
404.
ZORLA KABUL
Birisini fena yoldan çevirmek için ısrar edilebilir, fakat
bu ısrar hiçbir zaman tehdit ve baskı halini almamalıdır. Çünkü bir insan
tehdit ve baskı ile kabul ettiğini, zor altında kabul etmiştir. Bu sebeple
de kabul ettirilmek istenen çok iyi ve güzel dahi olsa, kabul eden onun
iyilik ve güzelliğini anlayarak kabul etmiş olmaz.
Bir insan ikaz olunur, fakat cebirle[14],
onun geçireceği imtihana mani olunamaz.
405.
RUH-BEDEN
Ruh, daima bedende veya bedenin herhangi bir yerindeymiş
gibi anlatılır. Fakat bu kitapta “ruh, bedende fakat bedenin hiçbir
yerinde olmayarak” izah edilecektir. Çünkü; ruh bedendedir! Fakat bedenin
hiçbir yerinde değildir.
406.
ARTI VE EKSİ (DÜALİTE)
(+) ve (–) hâkimiyeti ser’den itibaren başlar.
407.
DALKAVUK VE REALİTE
Dalkavuklar ve riyakârlar[15]
kendi realitelerini savunamayan madde ve menfaat esirleridir.
408.
TOPLUMA EN UYGUNU
Zaman zaman bir toplumun hayrına; en iyiyi değil, en
yakışanı[16]
tercih etmek icab eder.
409.
ADALET
Adalette, adaletten başka gaye göz önünde tutulursa, adalet
tecelli edemez[17].
410.
SEVİNİLİP ÜZÜLÜNECEK ŞEYLER
İnsanlar çok defa gülünecek ve sevinilecek şeye üzülür ve
ağlarlar, üzülüp ağlayacakları şeylere de güler ve sevinirler.
Ölüme ağlayan ve ondan korkanların halini bu söylenenlere
misâl olarak gösterebiliriz.
411.
YENİLER VE TEKÂMÜL
Fikirlerin yerini alan fikir, yeni olduğu için değil; her
yeni olan şey gibi, tekâmül yüzünden ortaya çıkandır. Ayrıca tekâmülün
kendisi de bir gaye için vardır.
412.
İNSAN VE REALİTESİ
Bir insan doğru olduğuna inandığı şeyleri her zaman
savunamaz. Böyle bir insanın realitesi, inandıklarından sadece
savunabildikleridir.
413.
REALİTE
Realite, bir insanın, inanıp da savunduğu şeylerdir. Şayet
bir insan inandıklarını savunamazsa o insanın realitesi inandıklarını
savunamamaktır.
414.
REALİTEYE HÜRMET
Bir insan, realitesine karşısındakini iknaya kalkışmadan
önce, karşısındakinin realitesine hürmet etmesi icab eder.
415.
KIBLE[18]
Kıble; vicdandır!
416.
UZUN SÜREN REALİTE
Geniş alan ve kitlelere yönelik ve herkesi memnun edebilen
fikir ve düşünceler, en ileri ve uzun realitelerdir.
417.
SAN’ATKÂRLAR
San’atkârlar içlerine dönük olan ve ruh âlemlerini,
tahayyül ederek dünyaya yansıtabilen insanlardır.
418.
BEDENLENME KANUNUNDA “İRSİYET”
İrsiyet maddeden gelir. Bir insanın ruh ve bedenden meydana
gelmiş olduğu, bedenin robot varlıklardan hâsıl olduğu ve bazı şuaların
tesiri ile bu robotların canlılık alâmetleri gösterdikleri biliniyor.
İşte ruhtan yayımlanan şuaların tesiri ile canlılık
âlametleri gösteren beden; nereden geliyorsa veya daha önceden hangi
manevî şuaların tesirinde kalmışsa, onların tesirini taşır.
Meselâ, bir çocuğun bedeni, anne ve babadan ayrılan bazı
robotlar üzerine çocuğun ruhunun yayımladığı şuaların tesiri ile hâsıl
olur. Fakat çocuğun bedenini oluşturan robotlar (yani maddeler) üzerinde
daha önceden anne ve babanın ruhlarının da tesiri vardır.
Şu halde bir çocuğun bedeni, anne ve babanın vücudundan
ayrılan maddelerden ve çocuğun ruhundan oluşmuştur.
(Çocuğun bütün varlığı) = (Çocuğun ruhu) + (Anne ve babanın
bedeninden ayrılan maddeler “Ruhlarının tesirleri de dahil”)
Çocuktaki irsiyet; anaya, babaya, büyük babaya ve daha
evvelki büyüklerine benzeme sebeplerinden birisidir. Ahlâk bakımından
çocuğun büyüklerine benzemesinin sebebine gelince; çocuğun maddî kısmı,
anne ve babadan ayrılan maddelerden oluşurken bu maddeler, anne ve babanın
ruhunun tesirlerini de çocuğun varlığına nakleder.
Çocuk, kendi ruhu ile anne ve babanın ruhlarından da beden
yolu ile aldığı tesirlerle gelişir. Bu sebeple de çocuk, gerek beden ve
gerekse ruh bakımlarından anne ve babaya benzer.
Ahirette tekâmül plânı hazırlanırken bu nokta da göz önünde
bulundurulmaktadır. Ruhlar tekâmül plânlarına uygun anne ve baba
soylarından ek olarak aldıkları hassalardan faydalanırlar. Bu, bir maddeli
hayat boyu böylece devam eder.
Ruhlar böylelikle birçok eksik taraflarını; anne ve
babalarının ruhlarının bedenlerine yansıttıkları, oradan da kendi
bedenlerine naklolan hassalardan istifade ederek tamamlarlar.
419.
BEDENLENME KANUNU
Bir ruh, daha dünyaya gelmeden evvel, plânı ile ihtiyaçları
tesbit edilirken o plân ile ilgili kimselerden de istifade edilir. Meselâ,
anne ile babanın plânlarında çocukları ile birçok ortak noktalar vardır.
Misâl olarak; çocuğun ilerde anneden alacağı bir hastalığa tutulması
gerekiyorsa, o çocuğun plânı annenin plânı ile hesaplanır. Daha doğrusu;
tekâmül plânları daima birbirlerini tamamlar. Hiçbir tekâmül plânı yoktur
ki, yapayalnız ve başka kimse ile ilgisiz olsun.
İşte bu noktalar göz önünde bulundurularak tekâmül plânları
hazırlanır ve ruhlar bu şekilde hazırlanan plânlarla dünya ve benzeri
tekâmül yerlerine inerler. Dünyaya inen bir ruh döllenme yolu ile anne
rahminde gelişir ve bu süre içersinde anne ve babadan aldığı maddeleri, o
maddelerdeki anne ve babanın ruhî tesirleriyle birlikte bedenine bağlar.
Bu hâdiseler Mutlak Kanun esaslarına göre ve robot varlıkların yardımları
ile olur.
Otomatik olarak cereyan eden bu hâdise ve yardımlar; çocuk
doğana kadar tam otomatik, doğduktan sonra da şuurlanıncaya kadar ana,
baba veya yakınları vasıtası ile devam eder. Bir insan robot yardımları
hayatı boyunca alır.
420.
DOĞRULUK
Hırsızlar bile, “doğru” hapishane müdürünü sever ve
sayarlar.
421.
YENİLİK VE TAASSUP
Tekâmül göz önünde bulundurulmazsa, her devrim ve yenilik
taassup halini alır.
422.
MUKADDERAT-MUTLAK NİZAM
Hayatta olan ve karşılaşılan hâdiselere ya mukadderat
denilir, boyun eğilir; veya böyle bir şey tamamen reddedilir.
Hayatta olan biten şeyler ise bir nizam altındadır. Mutlak
Nizam[19]
denilen bu nizam, Mutlak Kanun esaslarına harfi harfine uyan bir nizamdır.
İşte Mukadderat da dahil her şeyin tâbi olduğu nizam budur.
Hâdiseler onun esaslarına göre düşünülüp değerlendirilirse daha güzel ve
şuurlu yaşamak imkânları elde edilir.
423.
İMKÂN VE PLÂN İCABI
Dünyada yaşayan her insan ne durumda olursa olsun, durumunu
düzeltebilecek imkânlara maliktir. Fakat bazı insanlar bunun için çok,
bazıları da az emek vermeye mecburdurlar. Çünkü tekâmül plânları bunu icab
ettirir.
424.
SÖZ SÖYLEMEK
Söz, insanların en kıymetli şeylerinden biridir ve o
insanın değerini dışa yansıtır. Söylenen sözlerin tekâmüldeki rolü
büyüktür. İnsan sözün değerini takdir ettiği oranda insandır. Onun
değerini israf etmemek ve icab ettiği zaman onu iyilik yolunda
kullanmaktan çekinmemek gerekir.
425.
KİN VE HIRS İÇİNDEKİ SİYASETÇİLER
Ortadan kalkmayan bir kin mevcutsa, kin tutanlar kendi
kendilerinden mes’uldürler. Ortada olan; kinden çok, kin türetmek
isteyenler ve sonradan da bu kinden istifade ederek politik hırs ve
ihtiraslarını tatmin sevdasına kapılanlardır.
Bu kötü fikirleri ile ruhlarını kapkaranlık eden şahıslar,
önce millete sonra da insaniyeti sevenlere cephe almak isterler. Bunlar
tatmin edilmemiş hırs ve ihtiraslarına bürünerek bu ihtiraslar içinde
kaybolacak bedbahtlardır.
Bunlar, dünyayı oyuncak yapmak, her şeyi kendi
menfaatlerine yontmak isteyen, vatandan bahseden vatansızlar, milletten
bahseden milletsizler, sevgiden bahseden sevgisizler ve ahlâktan bahseden
ahlâksızlardır.
Onlardan siz ve sizlerin yürüdüğü yolda yürüyenleri koruyan
Tanrıdır. O Tanrı ki, onları izahı imkânsız azaba garkedecektir. O Tanrı
ki, onları kendi kazdıkları kuyuya düşürecek olandır. O Tanrı ki, iyilerin
haklarını kötülere verdiği ceza gibi veren, kötüleri zamanı gelince yok
olmaktan da beter edendir.
Herkesin iyiliğini isteyen Allah, onlara bu azabı yine
onların iyiliği, tekâmül etmeleri, kötülüklerden vaz geçmeleri için
verendir.
426.
TOPLUMA DOĞRU
Toplumlar daima diğer toplumlarla birleşmek eğilimi
göstermektedirler. Eski devirlerde küçük kabileler halinde yaşayan
insanlar, değişen şartların da tesiri ile daima birbirleri ile birleşerek,
bugünkü iki blok haline gelmişlerdir.
İki blok, dünya hayatına hâkim olan artı ve eksi esaslarına
uygundur. İnsaniyet, bir süre, iki blok halinde yaşadıktan sonra artık
bunun da üzerine çıkacak ve tek blok halinde başka tekâmül yerindeki
varlıklarla iyi ve kötü münasebetlere girişecek, bir süre de öyle
deneneceklerdir.
427.
TEMİZLİK
Çalışmaya veya ibadete giderken içini, vicdanını temizle.
Hâdiseler karşısında da bunu yapmaya ç alış ve ağzından çıkan kelimeleri
sarfetmeden önce ruhunun arılığı ile yıka ve vicdanından süz. O zaman
söylemek istediklerinin çoğundan vaz geçersin.
Şayet düşüncelerini de aynı şekilde kontrol altında
bulundurabilirsen; o zaman, tekâmül yolu denen iyilik ve güzellikler
yolunda çok daha çabuk ve zahmetsiz ilerlersin.
428.
ANLAŞAMAMAZLIK
Realite farklarından dolayı, toplumlar “anlaşamamak” esası
üzerine kurulmuşlardır. Şu halde anlaşabilmek için anlaşmaya engel olan
duvarları aşmak gerekmektedir. Anlaşamamazlık duvarlarını aşmak ise,
tekâmül icaplarındandır.
İnsanlar anlaşamamazlık duvarlarını ve engellerini aşa aşa
tekâmül ederler. Buna; insanların aralarındaki realite farklarını
birbirlerine yaklaştırmak da denir. Ve tekâmül etmek ancak bu şekilde
mümkün olur.
429.
REALİTE TESİRİ
Realitelerini yükseltememiş toplumlar, dıştan ve civardan,
yüksek realiteli toplumların veya bu toplumların realitelerini benimsemiş
fertlerin tesirleri altındadır. Bu tesirler çok karışık icraatlar
yapabilir. Hattâ toplumu içinden sarsacak mahiyette gözükebilirler. Bu
sebeple geri realiteli toplumlar daima, ileri realitelerin tesirleri
altında kaynaşır ve sonuçta güç de olsa tekâmül yollarında ilerlerler.
430.
TANRI
Tanrı, erişilmesi imkânsız manevî değerdir. “Tekâmüle sevk
olunan değerler” de O’nun varlığındandır. O’nun aslı’dır. Ve onlar yine
O’nun varlığındaki robotlardan (tekâmül ederek yükselir ve) görevler
devralırlar.
Bir vücut, nasıl hücre ve sair şeylerden meydana gelmişse;
Tanrının “varlığı” da manevî bir vücuda benzer. Bu vücutta manevî değerin
artabilmesi için robotlar mevcuttur. İşte vücuttaki hücrelere benzeyen
ruhlar yükselerek bu robotlardan görevler devralırlar. Tanrı ise,
sonsuzluklarla ifade edilemiyecek bu sistemin âmili, aynı zamanda da
küllüdür[20].
İşte ruhlar yükselerek, en yüksek değer olan Tanrı
değeri’ne yaklaşarak tekâmül eder. Tekâmül ettikçe de imkânlara sahip
olurlar.
Şu halde “var” olan hiçbir şeyi Tanrıdan ayırmak doğru
değildir. Her şey Tanrıdandır. Ruhlar onun tekâmül eden varlıklarıdır.
Değerlerini daima arttırmakta ve tekâmüllerine Tanrının ulaşılmaz değeri
istikametinde yükselmektedirler.
Bu, aynı zamanda kendi kendine yükseliştir. Bu, aynı
zamanda Tanrı’dan olanların, O’na mensup bulunanların, O’nun değerine
doğru yükselişleridir. Bu; “Tanrının varlığındakiler”in, o “varlığın”
hudutları içersinde tekâmülleridir. İşte o hudutları Tanrı, Mutlak
Varlığının Kanunu ile tesbit etmiştir.
431.
VAZİFELİ
Biz sadece yolu gösterir ve bazen belirli, çok defa da
belli etmeden bu yolda yürüyen vazifelilerimizi koruruz.
Korunuyorsunuz!.. Karşılaşacağınız zorluklar size
mükâfattır. O zorlukları aşarak azminizi bileyecek ve hedefe
ulaşacaksınız. Hedef; tekâmüle hizmet, beşeriyete hizmettir. Yardımlarımız
üzerinizdedir!.
432.
TEKÂMÜL PLÂNI
Bir köpek yavrusunun doğar doğmaz ölüşünün, leyleğin
yavrusunu yuvadan atışının bile tekâmülle ve tekâmül plânı ile ilgisi
vardır.
433.
HER OLAN MÜKEMMELDİR
Her olan iyi ve mükemmeldir. Olan hâdiselerden, belki
şahıslar için fena gözükenler vardır. Fakat felâketler de dahil, bütün
fena olan hâdiseler insanların ve toplumların iyilikleri içindir.
Kısaca; çark mükemmel dönmekte, döndükçe de tekâmül
ettirmektedir.
434.
ASIL KAZANÇ
Harpler kazanmakla, bazı zaruret ve engelleri aşmakla,
hayat kazanılmış veya başarılı bir sonuca erişilmiş olmaz.
Asıl başarı; “iyi yollardan” ardı ardına karşılaşılan
engelleri aşmakla ve tekâmül yolunda liyakatle yürümekle kazanılır!.
435.
AÇ DEV
Kuzeyde aç bir dev var. O önce yanındakiyle didişecek ve
sonradan ikisi bir olacak. Güneye sarkacak. Batıdakilerle en büyük
mücadele o zaman olacak. Çok kan dökülecek fakat dünya bu didişme sonucu
yepyeni bir yola girecek.
Küçük küçük memleketler kalkıp, ortaya bir tek devlet
çıkacak ve adına “Dünya Devleti” denecek. Bu devlet, diğer yıldızlardaki
varlıklarla didişmeye başlayıncaya kadar bir süre rahat edilecek.
436.
KÖTÜLÜKLER VE AZAP
Bir insan kötülükler yapıp öldükten sonra, o kötülüklere
maruz kalanlar yaşadıkça ve o kötülükleri andıkça, o kişinin ahiretteki
ruhu muazzep[21]
olur.
Dünyada bu kötülükleri düşünenler, düşünmeye başladıkları
anda şualar yayımlamaya başlarlar. Bu şualar, o ruha ulaşan manevî
şualardır. Çünkü bu şualar; ne sebeple, neyi düşünerek yayımlanmış ise
gidip onu bulan şualardır. Bu sebeple bu şualar doğruca gider düşünüleni
bulur ve muazzep ederler.
Dolayısiyle yapılan bu kötülük, tam mânasiyle unutulana
veya af olunana kadar, o kötülüğü yapana azap çektirir. Hattâ o kötülüğü
yapan, hesaplarını gördükten sonra tekrar dünyaya inmiş olabilir. Bu
takdirde bile o, kötülükler düşünüldükçe dünyada yaşamakta olmasına rağmen
gereken azabı çeker.
Bunun için insanın, yapmış olduğu bir kötülüğü mutlak
surette affettirmesi gerekir. Hem de bu affın sadece sözle değil, kalben
olması lâzımdır[22].
437.
HÜCRE
Hücre, milyonlarca seneden beri aynıdır. Hücrede ruh
olmadığı için tekâmül etmez. Hücre canlıdır fakat ruhlu değildir.
438.
CAN ACISI
Can bile sebepsiz acımaz. İnsanların canları acımasaydı,
bedenlerini yontmaya kalkarlardı.
439.
CANLILARIN HÂSIL OLUŞU
Canlılar; dünyadaki robotların, manevî şualar tarafından
sıklaştırılmalarından hâsıl olur[23].
Tıpkı ahirette, tahayyül edilenin var olduğu gibi.
Üzerinde can şualarının tesirleri bulunan robotlar ise
canlı görüntüsü arz ederler. Oluşurlarken aldıkları şekiller ise, Mutlak
Kanunun icab ettirdiği şekillerdir.
440.
HÜKÜM GÜNÜ
Hüküm günü; ahiretteki bir ruhun, tekâmül yerlerinden
birine ineceği andır. Ruhlar eksikliklerini tamamlamak için dünya ve
benzeri yerlere hiç istemedikleri bir hayatı yaşamak üzere inerler.
Meselâ bir ruh, çok geri bir ruhla yuva kuracağını ve ondan
binbir ıstırap çekeceğini bilir. İşte ahirette ruhlar için en zor anlardan
biri; bile bile dünya ve benzeri yerlere, hoşlarına gitmeyen bir hayatı
yaşamak için inmeleridir.
441.
AYNI BÖLGENİN VE AYNI DURUMUN HÂSIL ETTİĞİ “BENZEME”
Aynı bölgedeki insanların birbirlerine benzemeleri, o
bölgeleri hâsıl eden ve o bölgelerde tesirler gösteren şuaların etkisidir.
Aynı robotlardan hâsıl olan şualar, aynı tesirler, dolayısı ile de
benzeyişler hâsıl ederler.
Yine robot şuaların karakter ve tip benzerlikleri yaratmada
tesirleri vardır. Sinirli tiplerin, san’atkâr tiplerinin, doktorların,
avukatların ve diğer tip guruplarının, birbirlerine benzemelerine sebep;
aynı mevzu ve durumdan oluşan ortamda bedenlerinin yayımladığı şuaların
etkisinde kalan ruhlarından yayımlanan benzer şuaların, bedenleri
üzerindeki tesirleridir.
442.
VAKTÎ İBADET-DAİMÎ İBADET
Biz, vaktî ibadeti, daimî ibadete hazırlık olsun diye
koymamış mıydık!..
Evvelâ, günde elli olan namaza; günde beş demekle ibadete,
tekâmülü ve tekâmülden hâsıl olan değişmeleri dahil etmemiş miydik!..
Seher vakti[24]
ibadet edenlerin ruhlarını vaad ettiğimiz güzellik ve iyiliklerle
bezememiş miydik!..
Günün maddî tesirleri ile bunalan vicdanları zaman zaman
temizleme imkânlarını sağlamamış mıydık!..
Bütün bunları, daimî güzellik olan devamlı ibadete
hazırlamak için yapmamış mıydık!..
443.
İLİM-DİN
Gerçek ilim adamları; gerçek din adamlarıdır. Çünkü din
ilimden, ilim ise dinden başka bir şey değildir. Her ikisi de tekâmül
eder; tekâmül ettikçe de tekâmül ettirir.
İkisini ayrı ayrı değil; aynı olarak değerlendirmek, aynı
yüksek değeri vermek ve hürmet etmek icab eder.
Dinsiz ilim, ilimsiz din olmaz. Çünkü ikisi de aynıdır.
444.
HER ŞEY SÜBJEKTİF’DİR
Dünyadaki nizam sübjektif temeller üzerine kurulmuştur.
İlimde bile öyledir.
İnsanlar duyularının yardımı ile ve sınırlı kabiliyetleri
ile ilmi tekâmül ettirebilirler. Meselâ; insanların gördüğü renkler,
şekiller, hareketler, hissettikleri sıcaklıklar tamamen kendi kabiliyet ve
imkânları ile görüp hissedebildikleri şeylerdir. Tıpkı zaman, mekân ve
diğer mefhumlar gibi. Bütün esaslar sübjektif temeller üzerine
kurulmuştur.
Meselâ dünyada, bambaşka yapıda ve insanların gördüğü düz
çizgileri yuvarlak, kırmızıyı yeşil, hızlıyı yavaş hisseden başka
varlıkların bulunduğunu düşünürsek; bunlar dünyayı bambaşka görmüş
olacaklar ve sonuçta onların ilim dediği şey, insanların ilim dediği
şeyden bambaşka olacaktır.
Şu halde ilim de dahil her şey sübjektif esaslara
dayanmaktadır ve sübjektif esaslara dayalı olarak tekâmül ettirilmiştir.
İnsanlar için objektif olan bir şey, sadece kendileri için,
çok defa da sınırlı bir zaman aralığında objektiflik hassasını haizdir.
Madde ile bağlı bulunulduğu ve insan olarak dünyada yaşanıldığı müddetçe,
Mutlak Hakikat’e erişmeye imkân yoktur.
İnsanlara madde tesiri altında objektif görünen şeyler,
madde tesirleri ortadan kalkınca bambaşka gözükmeye başlarlar. Şu halde;
dünyadaki doğru fikirlerin sadece dünya için doğru olabileceğini düşünmek,
fakat dünyanın dışında bambaşka fikirlerin onun yerini alacağını akıldan
çıkarmamak faydalıdır.
İnsanlar bu hakikatleri, madde tesirleri altında
bulundukları sürece iyice anlayıp idrak edemezler.
445.
ZERRE
Her şey bir “zerre”den ibarettir[25]
ve zerrenin içindedir, fakat siz bunu bilmezsiniz!.
446.
TEKÂMÜLDE MÜCADELE
Dünya ve benzeri tekâmül yerlerinde ruhlar, madde ve
benzeri robotlarla birleşirler ve yine, madde ve benzeri robotlara sahip
olabilmek için birbirleri ile mücadele ederler. Bir de fikir mücadelesi
vardır ki, bunda da ayrı ayrı fikirleri savunarak realitelerini
yükseltirler.. Her ikisi de tekâmül için lüzumludur. Fakat mücadele ile
yükselmek bir seviyeye kadar olur, daha yükseklere erişecek ruhlar
mücadele etmeden tekâmül ederler.
Dünyadaki insanlar, çeşitli tesirler altında kalır ve
birbirleri ile mücadeleye girişirlr. Bu mücadeleden en doğal olanı yaşamak
için, kimseye zarar vermemek şartı ile yapılan “hayat mücadelesi”dir.
İnsanlar mücadelelerinde, başkalarına zararlı olmamaya
dikkat ettikleri müddetçe yükselirler. Bu, mücadelede aranan en büyük
vasıftır. Mücadeleyi sırf kendi menfaatleri göz önünde bulundurarak
yapanlar, belki dünyada bazı kârlar sağlayabilirler fakat onlar aslında
zarar edenlerdir. Mücadele, o mücadeleden “iyi insan” olarak çıkabilenler
için iyi, fena olarak çıkanlar için fenadır.
İnsanlık tarihi baştan başa tekâmül mücadeleleri ile
doludur. Bütün bu mücadelelerde, zafer bazen fenaların gibi gözükür fakat
asıl kâr iyilerindir. Fenaların girdikleri zararları ise dünyada
yaşayanlar tasavvur edemezler. Çünkü o zararlar tasavvur edilemiyecek
kadar büyük ve korkunçtur.
İyi olmak ve iyi yolda kalmak için bir insanın yapmaya
mecbur olduğu mücadeleye ise “nefis mücadelesi” denir.
447.
ÖLÜMLE MADDEDEN UYANIŞ
Ölümle dünya hayatından ayrılmak, uykudan uyanmaya benzer.
Nasıl ki bir insan uyandıktan sonra rüyasına devam edemezse; ölen bir
insan da aynı insan olarak hayatına devam edemez!.
448.
TEKSİF MAKİNALARI
İnsanlar maddî şuaları teksif[26]
ederek madde haline getirebilecek makinalar yapabilir ve bunları uzayda,
boşlukta dönen cisimler haline getirebilirler.
449.
İYİ-FENA
İyiliği çağırmak lâzımdır ki fenalar ortaya çıksınlar;
iyiyi tanıtmak lâzımdır ki fenalıklar belli olsunlar.
450.
KUR’ÂN
Kur’ân en doğru olandır!.. Fakat ondaki en doğruyu kimse
anlayamaz. Ondaki doğruya herkes değerince erişebilir.
O en doğrudur!.. Fakat okuyan, ondaki en doğruya ulaşamaz.
Hakikatler ondadır!. Etten kemikten insan ondaki
hakikatlerin zirvesine ulaşamaz. Onun değeri madde dünyasının ölçülerine
vurulamaz.
O bizdendir!.. Ondan sonra söylediklerimiz de ondan ayrı
tutulamaz. Bizden olanı biz koruruz: sahteleri onun yanında barınamaz.
Onu, ancak anlamak değerine yükselenler anlar. Onu
anlamamak günah değildir. Onun mertebesine erişemiyenler ondan nasibini
alamaz.
Günah olan; onu anlamamaya çalışmak, tekâmülü inkâra
yeltenmek, bâtılı doğru zannetmek için gayret sarfetmektir.
Onu anlamaya çalışmak, ona yaklaşmak için aşılması gereken
bir merhaledir. Asıl saadet ise; bu merhaleleri aşıp yükselmeyi
bilenlerindir.
451.
İBADET
Biliniz ki ibadet, uykuda dahi devam eder!.
452.
CAZİBE
Harekette olan cisimlerden büyüğünün küçüğü çekmesidir.
453.
MANEVÎ CAZİBE
Manevî değerlerin, daha yüksek manevî değerler tarafından
çekilmesine denir.
454.
KADIN-ERKEK
Dünyadaki kadın da yarımdır: erkek de. Onlar ancak bir
araya gelerek birbirlerini tamamlayabilirler. Ahirette ise her varlık
(ruh), tekâmül etmekte olan bütündür.
455.
İBADET
İbadetler çok faydalıdır. Her dinin mensubu, alıştığı
şekilde ibadet edebildiği gibi; realitesi ile, ibadet tarzını da
değiştirebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir şey vardır; O da hakikî
dinî ibadeti, sonradan o ibadete eklenen şeylerden ayırmaktır. Hakikaten
ibadet olanla, ibadet olmayan, fakat size öyle gösterildiği için ibadet
zannedilenler karıştırılmamalıdır.
456.
TANRI
Tanrı isimle, sıfatla; O’nun icraatı da mefhumlarla izah
olunamaz!.
[1] mezceder: Birleştirir, bir arada toplar. [2] mensubu bulunduğu: Ait olduğu. [3] âtıl: İşlemeyen; boş duran; etkisi olmayan; kullanılmayan. [4] sür’at: Hız. [5] Elmalı’lı Mehmet Hamdi Yazır: (1879-1942) Ünlü din âlimi. Antalya’nın Elmalı kasabasındandır. “Hak Dini, Kur’ân Dili” adlı dokuz ciltlik Kur’ân tefsiri mevcut tefsirler içersinde en çok beğenilen ve ün yapmış olanıdır. Diyanet başkanlığı tarafından yayınlanmıştır. [6] “Ölümü dilemeyiniz.” Hadis. [7] iptidaî: İlkel, ham. [8] hudut: Sınır. [9] ücra: Uzakta, kıyada köşede kalmış. [10] imkân: Olanak. [11] fani: Ölümlü, baki olmayan. [12] müdafaa: Koruma.. [13] selâmet: Kurtulma; iyi son. [14] cebir: Zor kullanma; mecbur kılma. [15] riyakâr: İki yüzlü. [16] O toplumun realitesine en uygun olanı. [17] tecelli: Meydana çıkma; görünme; belirme. [18] kıble: Müslümanlarca, ibadet esnasında kişinin yüz istikameti ile dönmesi gerekli olan yön; ki Mekke’de bulunan Kâbe’dir. Burada; “yönelinmesi gereken yön” anlamındadır. [19] Mutlak Plân. [20] küllü: Hepsi, bütünü. [21] muazzep: Azap içinde. [22] “Ölüleri hayır ile anınız.” Hadis. [23] Dünyayı saran en basit robot eleman olan esîr’den başlayarak robotlar, manevî şualar vasıtasıyla sıklaştırıldıkca canlı bünyeleri meydana gelir. [24] seher vakti: Sabahın erken vakti, gün doğumu saatleri. [25] zerre: Küçüklükte daha küçüğü düşünülemiyecek olan, âdeta boyutsuz bir noktacık. [26] teksif: Belirli bir noktada yoğunlaşma, konsantre olma. Şuur İnanç I ; Bölüm 7
457.
HER HÂDİSE İYİDİR
İnsanlara iyi ve kötü gelen bütün hâdiseler, aslında
lüzumludurlar, tekâmülde rol oynarlar, bunun için de iyidirler.
İnsanlara fena gelen hâdiseler çok mühim ve faydalı roller
oynarlar. Bu sebeple çeşitli hastalıklar da dahil, karşılaşılan bütün
hâdiselere iyi ve faydalı hâdiseler gözü ile bakılmalıdır.
Mevcut olup da fena olan bir şey yoktur. Her karşılaşılan,
her başa gelen, her yapılan; tekâmüle yardım etmesi sebebi ile iyidir.
Fakat iyi denilen bu hâdiselerden bir çoğu dünyada madde tesirleri altında
yaşayan ruhlar için fena gelebilir.
Dünyada insan olarak yaşayan ruhlarda “dünya realitesi”
mevcuttur. Dünyada ise yapılması ve yapılmaması gerekenler mevcuttur.
İnsanlar, yapılmaması gerekenleri yapmamakla, yapılması gerekenleri de
yapmakla tekâmül yollarında ilerlerler; şuur ve iradelerini
kuvvetlendirirler, zenginleştirirler.
458.
DÖRT KİTAP
Bu kitapta, dört kitap birden yazılmaktadır[1]!
459.
HER VARLIK LİYAKATİNCE VAZİFELİDİR,
HER HÂDİSE İYİDİR..
Maddeyi, liyakatinizi arttırmak için kullanınız!. Her yolun
başında vicdanınıza danışınız!. Daha yükseğini idrake çalışarak şuurunuzu
zenginleştiriniz!.
Biliniz ki, en yüksek sanılandan daima daha yüksekler,
doğru zannedilenlerden de daima daha doğrular mevcuttur.
Fikirlere, realitelere, inançlara saygı gösteriniz.
Unutmayın ki; bir üstün fikre, realiteye, inanca, zor ve baskı kullanarak
ne yükselebilir ne de yükseltebilirsiniz.
Hâdiseleri mevcut imkânlarınızla değerlendirmeye çalışarak
imkânlarınızı ve değerlerinizi arttırınız. Kendi kendinizden mes’ul ve
kendi kendinize emanet edilmiş olarak yaşamaktasınız.
Her varlık liyakati oranında vazifelidir!. Daha yüksek
vazife ve değerlere ancak tekâmülle elde edilebilen liyakatle
erişilebilir.
Doğal hâdiseler de dahil bütün hâdiseler tekâmülle
ilgilidir. Liyakatiniz oranında ibret alabileceğiniz hâdiselerle
karşılaşacaksınız. Dünya şartları hâdiseleri acı gösterebilir.
Unutmamalıdır ki, en arzu edilmeyen hâdiseler bile
tekâmülle alâkalıdır. Bu sebeple de her şey faydalıdır, iyidir, çünkü
değerlenerek tekâmül etmeniz içindir.
460.
LİYAKAT
Gerçek yükseliş liyakatledir. Varlıklar liyakat
basamaklarından asıl güzelliklere erişebilirler. İltimasla yükselmeler
sadece madde dünyasındadır.
461.
YASAKLAR
Konulan yasaklar; realiteler yükselip, o yasaklardan zarar
gelmiyecek seviyeye erişilene kadar devam eder.
462.
NEYZEN TEVFİK
Neyzen Tevfik[2]
görünüşçe ne kadar lâkayd ise ruhen de o kadar temiz, titiz, olgun ve
liyakatliydi.
Elbette liyakat sahiplerinin manevî mekânı cennettir.
463.
KUR’ÂN
Kur’ân üç kısımdan, müteşekkildir:
1. Hakikatlerin izahı
2. Hakikatlere şuurla erişme yolları
3. Şuur, mantık ve vicdanla erişilebilecek hakikatlerin
zamanın realitesine göre izahı.
464.
CİNSİYET KARIŞIKLIKLARI
Dünya, artı eksi nizamı üzerine kurulmuştur. Birbirlerinin
aksi olanlar birbirlerini çekerler. Birinde mevcut olmayan, mevcut olana
karşı alâka duyar. Kadının erkeğe, erkeğin kadına alâka duyuşu gibi.
Fakat bu hal, Mutlak Kanunun sadece dünya ve pek sınırlı
bir kaç tekâmül yerinde tatbik olunan bir usulüdür.
Gerçi ruhların yüksek hayatları’nda bile alâka
vardır. Fakat bu alâka, dünyada maddenin husule getirmiş olduğu alâkaya
benzemez. Manevî değerlerin birbirlerini çekişlerini nasıl maddî ölçü ve
mefhumlarla izah edemezsek, bu çekişi de öylece izah edemeyiz.
Dünyada tekâmüle sevk olunan varlıklar üst mertebelere
erişince manevî değerleri artar. Karşı cinse duydukları cinsî alâka,
manevî alâkaya dönmeye başlar. Onlar artık kadını veya erkeği sırf kadın
veya erkek diye değil, her şeyden evvel insan diye sevmeye başlarlar.
Bu mertebelere erişen bazı varlıklar, ister kadın ister
erkek olsunlar, karşı cinsiyeti de kendi varlıklarında hissedebilirler.
Meselâ bir kadın, diğer bir kadına karşı karşısındaki erkekmiş gibi cinsi
alâka duyabilir. Keza bir erkek de diğer bir erkeğe karşı aynı şeyleri
hissedebilir.
Çünkü onların ruh-madde karmasından müteşekkil olan
varlıkları bir mücadele içindedir. Böyle bir mücadele içersinde olanlar,
her şeyden önce, hislerini frenliyerek bu zor devreyi atlatabilirler ve
başarılı oldukları takdirde de cinsiyet aramadan ve cinsî hislerden uzak
olarak sevebilirler. Fakat bu, çok zor bir mücadeledir.
Bu mücadeleyi; sırf toplum düzeninin bozukluğundan ve ahlâk
düşüklüğünden kaynaklanan homoseksüel ilişkilerle karıştırmamak gerekir.
Yüksek mertebelere erişen ve artık cinsiyet gözetmeksizin sevebilecek bir
seviyeye gelmiş olan varlıklarda tezahür eden mücadele bambaşkadır.
Onların liyakatle eriştikleri yükseklikleri, bu adi düşünce ve
eğilimlerden hâsıl olan hislerle, arzularla karıştırmamak gerekir.
Kısaca; dünyaya her hangi bir cinsiyete mensup olarak
gelinir. Karşı cinsiyete alâka duyulur ve bu suretle de varlıklar
denenirler. Cinsiyet mücadelesinin üstüne yükselenler, cinsiyetsiz sevme
mertebesine erişenler; artık dünyaya gelmezler..
Bu mücadelenin ileri safhalarındaki bazı varlıklarda her
iki cinsiyete karşı düşkünlük ve eğilimler belirebilir. Fakat böyle bir
eğilim belirmeden de daha üstün mertebelere erişilebilir. Bu hal karışık
ruhî ve maddî tesirlerden hâsıl olur. Fakat böyle bir ruhî durum içersinde
olan varlıklar, bu zor ve müşkül devreyi aşacak kudret ve liyakata
sahiptirler.
Yukarıda da söylendiği gibi, bu hali kat’iyetle “cinsî
sapıklık” denen hal ile karıştırmamak gerekir. Çünkü onunla hiçbir ilgisi
yoktur.
Cinsiyet mertebesini aşanlar, artık dünyaya gelmezler.
Çünkü onlarda cinsiyet hislerinin yok olması, bazı manevî değerlerin
kazanılmış olmasının delilidir.
465.
MADDE İLE TEZAHÜR EDEN TESİRLER
Madde, dünya hayatında çeşitli şekillerde tezahür eden bir
tekâmül faktörüdür. Birçok manevî his ve tesir, madde süzgecinden
geçtikten sonra ancak belirli hale gelebilirler. Bu his ve tesirlerin,
madde süzgecinden geçmediği zamanki tesir ve değerini ise dünyada
yaşadıkça tasavvur etmeye imkân yoktur.
466.
MADDE ÜZERİNDE ÖLÜMDEN SONRA KALAN TESİR
İnsanların ölümle, dünya ile olan bütün alâkaları kesilmez.
Bir san’atkârın eserleri, bir bestekârın besteleri, onu daima hatırlatır.
Bir san’atkârın sesi, o ölmüş olmasına rağmen plâk ve bantlardan
sağlığındaki gibi dinlenir.
467.
ŞEYTAN
Şeytan, dünya hayatı boyunca, insana iradesini kullanmasını
icab ettiren hâdiseler halinde tezahür eder. Şeytana uymamak demek;
yapmaması gereken şeyleri iradesini kullanarak yapmamak demektir.
İnsan, dünya hayatı boyunca şeytanla karşı karşıyadır.
Çünkü bir insanın daima yapmaması gereken şeyler mevcuttur. Şeytanın
varlığını bazen insanların “arzu ettikleri halde yapmamaları gereken”
davranışlar da belirtir. Bu ise bir insan için bazen çok zor bir mücadele
olarak ortaya çıkar ve yapılması gereken; irade ile şeytanı yenmek, onun
dediğini yapmamaktır.
468.
LİYAKAT
Bundan önceki tebliğlerimizde yapılması ve yapılmaması
gereken şeylerden bahsedilmişti. Herhangi bir şeyin yapılmasının veya
yapılmamasının gerekmesinin sebebi, onu yapması veya yapmaması icab
edenlerin iradelerinin kuvvetlenmesidir. Bunun için de insanların
yapmamaları gerekenlere karşı iradelerini kullanarak karşı koymaları
gerekir.
İnsanlar dünya hayatları boyunca yapılması ve yapılmaması
gereken birçok hâdiselerle karşılaşırlar. Bu hâdiselere iradeleri ile
karşı koyarak doğru olduğuna inandıkları tarzda hareket etmeyi
başardıkları takdirde, tekâmülleri için lüzumlu olan bir ileri adımı daha
atmış olurlar.
İşte dünyada, yapılması ve yapılmaması gereken şeylerin
bulunmasının sebebi budur. Kısaca; yapılması gerekenleri yapanlar, bir
taraftan iradelerini kullanıp liyakat kazanarak tekâmül yolunda
ilerlerken, diğer taraftan da manevî kazançlar elde derler ki; bunlara
genellikle sevaplar denilmektedir.
Aksini yapanlar, yani; iradelerini kullanamıyarak
karşılarına çıkan cazip teklife veya hâdiseye uyarak, vicdan ve
fikirlerine aykırı hareket edenler, tekâmülleri bakımından elde edecekleri
kazancı temin edemez ve sonuçta gösterdikleri zaafı manevî azaplar çekerek
öderler.
Çekilen bu azaplar da boşuna değildir. Çünkü o varlık
tekâmül eksiklerini, iradesini kullanarak tamamlamayı başaramadığı için
azap çekerek tamamlamak zorunda kalacaktır. Çekilen azaplar da bu yüzden,
ceza olsun diye değil; o azapları çeken varlıkların tekâmül ederek
olgunlaşmaları içindir. Fakat bu azaplar zaman zaman o kadar kuvvetlenir,
o kadar dayanılmaz hale gelir ki; tam mânası ile bir ceza halinde tezahür
eder. İrade kuvvetlenmesine gelince; irade, liyakatin artması için
lüzumludur.
Bu; Mutlak Kanun esaslarına göre olan bir imtihan, bir
denenme tarzıdır. Yapılması ve yapılmaması gereken şeyler son derece cazip
şekillerde insanların karşılarına çıkarlar. Bu hâdiseler o kadar cazip
olabilir ki insanları kendilerine çekebilirler. İşte bu anda o insanın
vicdan, şuur ve iradesi harekete geçerek o insanı, yapılmamasının
gerektiğine inandığı hâdiselerden uzaklaştırır.
Bu mücadele bazen çok hafif, bazen de son derece kuvvetli
olur. Kazanan ise başarılı olur ve liyakat kazanır. İşte insanlar bu
şekilde, karşılarına çıkan hâdiselerle denenir ve tekâmül yollarında
ilerlerler.
Burada unutulmaması lâzım gelen bir nokta da şudur ki;
insanlar yapılmaması gerekenlere iradeleri ile karşı koyacak güçtedirler.
Çünkü bir insan, gücü ve liyakati üzerine çıkan hâdiselerle denenmez.
İnsanlar daima iradeleri ile karşı koyabilecekleri ve yenebilecekleri
hâdiselerle karşılaşırlar. Bu sebeple, karşılaşılan her hâdisenin, o insan
tarafından en doğru şekilde çözülebileceğinin evvelden bilinmesi gerekir.
Karşılaşılan bütün hâdiseler iyidir, çünkü iyilik içindir.
Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta daha vardır. O nokta da,
bazen insanların karşı koyamıyacakları bir hâdise ile karşılaşmaları ve
ellerinde ona karşı koyacak imkânları olmadığı için mağlup olmalarıdır. Bu
gibi hâdiseler de, tıpkı hayat boyu karşılaşılan tüm diğer hâdiseler gibi
tekâmül gereğidir ve karşı konulması imkânsız olan o hâdiseyi de, o
hâdiseyle karşı karşıya kalan kişi ve toplumun tekâmül ihtiyaçları
hazırlar.
Meselâ bir toplumu bir an içersinde alt üst eden semavî[3]
bir hâdiseyi veya bir zelzeleyi düşünelim. O toplum böyle bir hâdiseyi
yine kendisi hazırlamıştır. Gerçi o toplumda bu hâdiseyi hak etmeyen
fertler de olabilir. Hattâ bu gibileri de diğerleri ile birlikte hâdise
esnasında ölebilirler. Fakat bu hal, onların cezalandırılmaları demek
değildir. Çünkü hayat ne bu dünyada başlar ne de burada biter. Onlar
mutlaka mükâfatlanırlar.
İnsanların gidişatı, tekâmülleri için lüzumlu olan
hâdiseleri hazırlar ve bütün bu hâdiseler, insanların liyakatlerini
arttırarak tekâmül ettirecek hâdiselerdir. İnsanlar ise hayatları boyunca
iradelerini ve şuurlarını kullanıp “liyakatlerini arttırarak” tekâmül
yollarında ilerlerler.
469.
KÜL
Kül hakkında birçok şeyler söylenmiştir. Bütün bu
söylenenler, daha sonra söylenecekler için hazırlıktan başka bir şey
değildi.
Kül; madde hudut ve imkânları ile izah olamaz. O, her
zerresi hisseden, duyan, değere sahip olan, liyakati olan ve serbestçe
hareket imkânlarına değeri oranında malik olan “manevî” bir varlıktır.
Robotlu tezahürler de bu manevî varlıktan ayrı
tutulamazlar. O, dünya imkânları ile izah olunamaz. Onun her zerresi
(manevî zerre) hisseden, tekâmül eden bir varlıktır dedik. Bu manevî
Kül’de şuursuz tekâmül edenler, şuurla tekâmül edenler, liyakatleri
oranında serbestî ve imkânlara malik olan varlıklar vardır.
Bütün bu varlıklar, birbirlerine birçok manevî bağlarla
bağlıdırlar ve insanlar bu bağlardan ancak pek azını bilir ve idrak
ederler. “Hâdiseler, mukadderat, plân” denenler de insanların bu bağları
kendi görüşlerine göre, bilmeden izah edişlerinden başka bir şey değildir.
Kül dediğimiz bu sistemin, dünyadaki madde ile yapılmış
numune bir maketi vardır ki, ona da “insan” denilmektedir. İnsan
vücudundaki hücreler, şuursuzca kendi yollarında nasıl hareket
ediyorlarsa, varlıklar da Kül içersinde öylece şuurlu ve şuursuzca Mutlak
Kanun esaslarına göre tekâmül yollarında ilerlerler.
Her şey birdir ve her şey o bir’dendir. Bağlı olmayan,
arasında bağ bulunmayan iki varlık mevcut değildir.
470.
KÜL
Büyüğü tetkike gücün yetmiyorsa ufağı tetkik et. Ufakta da
büyüğü bulabilirsin!.
471.
UFAKTA BÜYÜĞÜ GÖR!
İnsan ufağı tetkik ederek, büyükteki bilmek istediklerini
bulabilir. Çünkü ufak da, büyük de aynı esas üzerine kurulmuştur. Bu
sebeple kâinatta kâinatları, insanda kâinatı, atomda insanı bulmak
mümkündür.
472.
SIR SAKLAMAK
Tekâmül safhalarının bazılarında olanlar, çoğunlukla
bildikleri fakat birçoğunu izah edemedikleri sırları saklamak
mecburiyetini hissederler.
Bunun böyle oluşunun bir hayli sebepleri vardır. Fakat bu
sebeplerin başında; bilineni zamanı gelmeden açıklayarak, onu daha
hazmedemiyecekleri teşevvüşe düşürmemektir.
Bu sebeple bazı sırlara vâkıf olanlar, iradelerini
kullanarak bildiklerini saklarlar. Bu saklayış onların iradelerini
kuvvetlendirir ve onlara tekâmül yolunda ilerleyebilmeleri için lüzumlu
olan liyakati sağlayabilmelerinde rol oynar.
473.
KARŞILIK BEKLEMEDEN HÜRMET
Şayet bir toplumdaki fertlerin çoğu, karşılık beklemeden
diğer fertlerin fikirlerine hürmet edebilmek seviyesine erişmişse, o
toplumda huzur vardır.
474.
ÜÇ DİNİN BİRLEŞMESİ
Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında din farkı
kalmayacak!. Bundan sonraki din münakaşa ve mücadeleleri doğu ile batı
arasında yapılacak ve bir müddet bu şekilde ilerlenecek. Daha sonra da
doğu ile batı arasındaki anlaşamamazlıklar giderilecek. Ve bundan sonraki
mücadele diğer plânetlerdeki varlıklarla olacak.. Tekâmül devam edecek..
Ruhlar yükselecek..
475.
TEBLİĞ EDİYORUZ!..
Tekâmül, hiçbir fikrin veya bilginin hudutları ile
sınırlandırılamaz!. Her üstün fikirden, bilgiden daima daha üstünleri
mevcuttur.
Biz ise; “bu bilgileri” tekâmülü hudutlamak için değil,
sonsuzluğunu belirtmek için veriyoruz!. Yüksek hakikatleri, devrin ve
yakın geleceğin anlayabileceği bir lisanla ve misallerle tebliğ ediyoruz!.
476.
EN ÜSTÜN BİLGİ YOKTUR!.
En üstün bilgi yoktur!. Her bilginin üzerinde daha
üstünleri vardır. En yüksek hakikate ise erişilemez!. Tıpkı en yüksek
değere erişilemeyeceği gibi..
477.
TOPLUM İDARECİLERİ
Yapılması hoş karşılanmayan bazı şeylerin yapılmasında o
toplumun idraki ve içinde bulunduğu maddî ve manevî hal çok mühim rol
oynar.
Bir toplumda iktisadi düzen bozuksa, hırsızlıklar artar.
Ahlâk düşükse, fazla yalan söylenir ve hile yapılır. Toplum idarecileri
bunları toplumun realitesine uygun olarak önleyici çareler bulabilirler.
Fakat her şeyden evvel bu çareyi bulacak olanların, yalan
söyleyerek idare mekanizmasını ele geçirmiş fertler olmaması gerekir.
Çünkü yalanla yalancılık önlenemez ve istendiği kadar bahsolunsun iyi
niyet arzu etmekle, iyi niyet elde edilemez.
Bilinmelidir ki, idare olunanlar kadar idare edenler de
denenmektedirler ve bir takım mes’uliyetler taşımaktadırlar.
478.
GÖRDÜĞÜNE İNANAN İNSAN
İnsan gördüğüne inanabilir, fakat sadece gördükleri ile
ruhunu tatmin edemez.
479.
BU BİLGİLER VE İSLÂMİYET
Bu bilgiler İslâmiyetin alması gereken son şeklinde en
büyük rolü oynayacaktır. Bilgilerimiz muhtelif şekilde açıklanacak ve
İslâm bir zamanlar olduğu gibi, hattâ ondan çok daha sür’atle
yayılacaktır.
480.
MADDEYİ İNKÂR
Maddeyi inkâr etmek demek; dünya hayatını inkâr etmek
demektir.
481.
HER ŞEY GÜZEL BU YER YÜZÜNDE!
Her şey güzel; fena yoktur bu yer yüzünde!. Yaşamak güzel,
aşk güzel, dert güzel, ıstırap güzel, ölmek güzel..
Her şeyin sebepleri vardır. Gaye ise, tekâmülü sağlamaktır.
Tanrı yolunda ilerlemek için, güzel olduğu halde güzel gözükmeyen, tatlı
olduğu halde ıstırap veren hayatlar yaşamak, olgunlaşmak şarttır.
482.
ÖLÜM VE ÖTESİ
İnsan yepyeni sistem ve nizamların hüküm sürdüğü bir hayatı
yaşamaya, yepyeni bir hayata geçiş olan; ölüme dalış’la başlar. Bu dalış
eski hayatın unutulduğu andır.
483.
DÜNYADA DÜSTUR
Birçok kimseler dünyaya sadece kazanmak ve istediklerini
yapmak için geldiklerini sanırlar. Bazıları da dünya hayatına ve çalışmaya
değer vermezler. Kendilerini maneviyata verirler.
Bunun ikisi de yanlıştır. Dünyada maddenin tekâmüldeki
değerini bilerek çalışmak, çalışmayı ruh tekâmülü için lüzumlu bilmek ve
manevî hayatı ihmal etmemek lâzımdır.
484.
DÜNYA
Dünya, az veya çok cezalı ruhların indiği bir tekâmül
yeridir, ki buna; ceza şeklinde hâdiseleri yaşaması gereken ruhların
indiği tekâmül yeridir de diyebiliriz.
485.
ALLAHI SEVEN
İnsanlar Allahı sevdiklerinden bahsederler. Hakikatte bu,
sevgi değil korkudur. Allahı gerçekten seven, ondan olanları sevmekle bu
sevgiyi ispat eder.
İnsanlar Allahı neden sevdiklerini içlerine dönerek bir
araştırırlarsa, orada; korkuyu, menfaati ve riya’yı bulurlar. Allahı
hakikaten seven, bu sevgiyi sözle değil fiilen ispat eder ve ondan
olanları sever, sevemediklerini sevmeye çalışır. Bu yol yükseliş ve
tekâmül yoludur.
486.
SEVAP
Realitene en uygun gelen ve doğru olduğuna inandığın
şeyleri, toplumun nizam ve intizamını bozmamak şartı ile yapmak sevaptır.
Hayatta hakkı olan bazı şeylerden kendini mahrum edenler,
“Şeytanî” denilen kötü tesirlere kapılanlar, dünya hayatlarına zehir
karıştıranlardır. Bil ki, dünya hayatı da ebedî hayatın bir parçasıdır.
Hayatın değerini ise insanlar liyakatleri oranında verebilirler. Liyakat
ise tekâmülle gelişir artar.
487.
MUCİZE
Kâinatın, kâinatların ve daha birçok varlıkların sahibi
Allah, hiçbir varlığına veya kuluna mucize göstersin diye ayrı davranışta
bulunmaz. Her şey Mutlak bir Nizama uygun olarak cereyan eder ve her
mucizevî hâdisenin bir izahı vardır.
Sebepleri sonuçlar, sonuçları sebepler kovalarlar. Bir
insan mucize göstermek için bir şeyler yapabiliyorsa, bu yapılanların bir
izahı olduğu da muhakkaktır. Her şey, her hareket gibi bunlar da tekâmülle
alâkalıdır.
488.
AZRAİL
İnsanlar sadece realitelerine uymayan şeyler yapanlardan,
güçlerinin yettiklerini mahkûm edebilirler.
Mutlak Kanuna aykırı hareket edip meselâ; Azrail[4]dedikleri ölüm robotunu (ölüm hâdisesini) yenemez, yok edemezler.
489.
PEYGAMBER
Peygamberler, yapacakları vazifeye uygun bir hayat
yaşarlar.
490.
LİYAKAT
Hayat dikenli yollarla doludur. Bu yollardan ancak
liyakatle geçilir. Elde edilmek istenilen büyük şeylere liyakatle
ulaşılır.
Liyakat, tekâmül için geliştirilmesi gereken bir hassadır.
Liyakat, “liyakat” sözünden anlaşılandan çok daha yüksek mânalar ihtiva
eder ki, insanlar bunu ancak kendi liyakatleri oranında sezebilirler.
491.
SICAK VE SERİN İKLİM TESİRLERİ
İnsanlar sadece tembel veya faaliyetsiz bir hayat geçirmek
için sıcak memleketlerde bedenlenmezler. İklimin tesiri ile durgun bir
hayat geçirenlerin geçirmekte oldukları hayatla, dünya hayat plânları
arasında sımsıkı bağlar vardır.
Bir ruh sıcak memlekete iner. İklimin bedeni üzerindeki
tesirleri altında, durgun gibi gözüken bir hayat geçirirken bazı tekâmül
ihtiyaçlarını giderir. Ilıman iklimlerde doğmuş bir insan sıcak bir iklime
giderse o iklimin tesiri altında bazı sahalarda durgunlaşır,
hareketsizleşir fakat sıcak iklimde yetişen bir kişi ılıman iklimli bir
yerde eskisine göre çok daha faal[5]
hayat sürer.
İnsanlar serin havalarda elde ettikleri randımanı sıcak
havalarda elde edemezler ve serin bölgelerde yetişen ana ve babalardan
doğan çocuklar, sıcak iklimde yetişen ana ve babalardan doğan çocuklardan
daha faal olurlar. Bu, Mutlak Kanun icaplarındandır.
Sıcak iklimde yetişmiş ana ve babadan bazı özellikler
alarak doğan çocuklar daha serin iklimlere göç etseler dahi, ana ve
babalarının yetiştiği iklimin özelliklerini taşırlar. Keza, soyu ılıman
veya serin bölgeden olup da sıcak iklime göç edenler için de durum
aynıdır.
Bu ve buna benzer hâdiseler, insanların kavrayamıyacakları
bir mükemmeliyette devam eder giderler. Her olan iyidir! ve tekâmül
içindir..
492.
ÖLÜM VE YAŞAMA SEVGİSİ
İnsanlar dünyada yaşarlarken ölümü sadece ve çoğunlukla
üstün körü düşünürler. Fakat hatırlanınca ölüm insanları dünyaya bağlar,
hayat mücadelesine teşvik eder. Kısaca; insanlar ölüm mefhumunun
varlığında yaşama sevgisini ve arzusunu bulurlar.
493.
İNANILAN, FAKAT ZOR UYGULANAN!
İnsanlar, doğru olduklarına inandıkları fakat zaafları
yüzünden kolay kolay ulaşamadıkları hedeflere doğru yaklaştıkça; tekâmül
ederler.
494.
POLİTİKACI
Politikacıların, realitelerini (yani doğru olduğuna
inandıkları şeyleri) veya menfaatleri olan hususları inatla savunmaları ve
bu işi yaparken de başka realitelere değer vermemeleri sadece milletlerine
zarar getirir.
Bu gibiler, ancak kendi içlerine dönüp vicdanları ile
başbaşa kalarak doğru yolu bulabilirler.
495.
DİN VE TEKÂMÜL
İlimi de, felsefeyi de hudutlayan dindir. Dini ise
hudutlayacak bir şey mevcut değildir. O; insanlar tekâmül ettikçe tekâmül
eder, tekâmül ettikçe de beşeriyeti tekâmül ettirir, ilerletir.
496.
OLGUNLUK
Bir insanın manevî âlemle irtibatı, olgunluğu oranında
fazladır.
497.
MANEVÎ ÂLEMLE İRTİBAT
Her insan hattâ her varlık, manevî âlemle irtibattadır.
Fakat bunlar ancak olgunlukları oranında bunun farkına varabilirler.
498.
VİCDAN VE GÜNAH OLAN
Varlıklar o kadar muazzam bir sistem ve organizasyonun
içinde yaşarlar ki, bu sistem ve organizasyondaki varlıklardan karıncalar
ile insanlar arasında hiç denilecek kadar az fark vardır.
İnsanlar vicdanlarının kontrolü altında liyakatlerine göre
bir hayat yaşarlar. Bu hayatta yapılan sevaplar ve günahlar ancak
vicdanlarının günah addettiği şeylerdir. Bir insan, günah olduğuna
inandığı bir şeyi yaparsa günaha girer!.
İnsanlar vicdanlarına (başka bir tarz izahla; kendi
kendilerine) emanet edilmiş bir hayat geçirirler. En sonunda kendilerini
cezalandıracak, hattâ cehennem azabına gark edecek yine kendileridir.
Bütün bunlar Mutlak Nizam[6]
icaplarındandır.
499.
BÜYÜK
Bir insan kendi varlığını küçük gördüğü oranda büyüktür.
500.
TOPLUM REALİTESİ
Her toplumun, her memleketin kendisine uygun bir tekâmül
tarzı vardır. Orada yaşayanlar bu şartlara ve o toplumun kanun ve
nizamlarına uygun olarak tekâmül ederler.
Bu tekâmül mücadelesinde dikkat edilecek nokta iyilikten
ayrılmamak şayet toplumun realitesinde ve yaşayışında gerilik varsa onu
gidererek toplumu iyiye, güzele ve ileriye çekip yükseltmektir.
501.
LİKAYAT
Liyakatin ne olduğunu sadece vermiş olduğumuz bilgilerden
tanıyamazsınız. Liyakat öyle bir şeydir ki, onu tanımak; hem bilgiyi hem
de tecrübe ve tecrübelerden elde edilen dersleri icab ettirir.
502.
TANRI
Her yükseğin üzerinde bir yükseklik mevcuttur. En üstününü
ise daha üstün olanlar takip ederler. Her varlık için ise “en yüksek” aynı
değildir. Çünkü varlıklar ancak kabiliyet ve liyakatleri oranında
yükseklikleri sezebilirler. Sezilebilen yüksekliklerin zirvesine ise Tanrı
derler. Halbuki O’nun yüksekliği ne düşünülebilir, ne de hissedilebilir.
Fakat insanlar kabiliyetleri ile erişebildikleri yüksekliklerin zirvesinde
Tanrının olduğuna inanırlar. Bu sebeple Tanrı, onu düşünenin, sevenin
kabiliyeti ve liyakati kadar yüksektir. Her yükseklikte ise O bulunur.
Her varlık ancak kendi değeri oranında Tanrıyı
değerlendirebilir. Bu sebeple O, O’nu değerlendirmek isteyen çeşitli
varlıklar kadar değere sahiptir. Halbuki, hakikatte O’nun değerinin
zerresini, katresini tasavvur etmeye imkân yoktur. Çünkü O her yükseklikte
mevcut olduğu gibi daha yükseklerde de mevcuttur. O’nun asıl yüksekliğini,
değerini bilmeye asla imkân yoktur.
[1] dört kitap: Zebur,
Tevrat, İncil, Kur’ân.
[2] Neyzen Tevfik:
(Bodrum 1897; İstanbul 1955)
Halk adamı, ney ve hiciv üstadı, şair. Hiciv (eleştiri)
tarzındaki şiirlerinde; yobazlığa, cahilliğe, ahlâksızlığa ve
istibdata (zulümlü baskıya) saldırmış ve eleştiri türündeki
şiirlerinde “müstehcen küfürü” malzeme olarak kullanmıştır. Yaşamı
süresince; aşırı derbederliği, madde ve mevkî’e kıymet vermeyişi,
sürekli sarhoş oluşuyla tanınmıştır. Arapça, Farsça bilen, Kur’ânı
ezbere okuyan, çeşitli dergâh ve medreselerden yetişmesine rağmen
oralardaki yobazlık ve cahilliklere de devamlı saldıran bir kişidir.
Eserleri: Hiç (Hayatı ve şiirleri) 1918.
Azabı Mukaddes (Toplu şiirleri) 1949
Besteleri: Nihavent saz semaisi
Şehnaz buselik saz semaisi
Şu kıt’a kendisine aittir:
Felsefemdir kitâb-ı imânım,
Taparım kendi ruhumun sesine.
Secde eyler hakikatim her ân,
Kalbimin âteş-i mukaddesine.
[3]semavî: Gökle
ilgili; Tanrıdan gelen. (Burada; gökten gelen, yani bir fırtına,
yıldırım, fazla yağıştan doğan sel baskını gibi.)
[4]Azrail: Tek
Tanrılı dinlerde, Tanrıya en yakın olan dört melekten (diğerleri:
Cebrail, Mikâil, İsrafil) ölüm meleğinin ismidir. Hayat süresi dolan
insanların ruhlarını bedenlerinden teslim alarak ölümün oluşumunu
sağlayan güç olarak bilinir. Ne Kur’ân, ne de sahih hadislerde Azrail
kelimesine raslanmaz. Kur’ân’da ölüm işlerine bakan meleğin adı
“Melek-ül Mevt” (ölüm meleği)dir. Sahih hadislerde de ölüm meleği hep
bu adla anılmaktadır. İslâmî bir kelime olarak kullanılmaya, Hz
Muhammed’den sonra başlanmış olması kuvvetle muhtemeldir.
[5]faal: Aktif
(faaliyet; aktivite).
[6] Mutlak Plân.
Şuur İnanç I ; Bölüm 8
503.
TEKÂMÜL
Olduğu gibi kalacak hiçbir şey yoktur. Değişmede ise gaye;
daha iyi, daha güzel, daha ileri olmaktır.
504.
TATBİK
Savunulacak fikri alıp, onu faydalı gösterecek çareler
aramaktansa; faydalı fikirleri tatbik ederek faydalanmak daha güzeldir.
505.
RUH
Hiçbir şeyinin tahdit edilemiyeceği bir varlık için; “bir
insanın bir ruhu vardır” denilerek, ruhu adetle tahdit etmek doğru
değildir. Çünkü o manevî bir varlıktır. Manevî varlıklar ise adetle tahdit
edilemezler. Adetle veya maddî mefhumlarla tahdit edilebilen varlıklar,
sadece madde ve madde benzeri robot varlıklarla denenen tekâmül
yerlerindedir.
Madde ve madde karakterindeki robotların bulunmadıkları
yerlerde, madde izahına yarayan mefhumlar da yoktur. Bu sebeple ruhu
maddeye bağlayan per bu bağı çözünce, ruh artık madde ölçülerinden çıkar,
madde ölçülerinden dışarıdaki ruhu ise maddî imkânlarla değerlendirmeye
veya izah etmeye imkân yoktur.
Bu söylenenlerin sonucu olarak; herhangi bir insanın ruhunu
mutlaka o insanın madde hudut ve imkânları içersinde düşünmemek gerekir.
Beden, bir... iki... üç beden veya insan olarak
sayılabilir. Fakat ruhu bu şekilde saymaya imkân yoktur. Öyle ruhlar
vardır ki; bir veya bir kaç beden, yahut çeşitli robotlar üzerine tesirler
icra ederler.
Öyle insanlar vardır ki, aynı ruhun hâkimiyeti
altındadırlar. Bunlardan biri ölür, diğeri bundan habersizce (madde
dünyasında kaldığı müddetçe) hayatına devam eder.
Öyle ruhlar vardır ki, tesir sahaları birkaç tekâmül
yerine, birkaç dünyaya uzanır. Öyle ruhlar vardır ki, birçok ruhları tesir
sahalarında bulundururlar. Tıpkı bir bedendeki canlıların o bedenin esas
ruhuna tâbi olduğu gibi.
Özet olarak, beden tahdit edilir fakat ruh tahdit edilemez.
Ruhlar tekâmül ettikçe tesir sahalarını genişletirler. Tanrı ise bütün
ruhları tesiri altında bulunduran ve onlar üzerinde her türlü tesirlerini
icra eden varlıktır.
506.
ÖLÜM
Bundan daha önceki bahislerde ölümden bahsederken; ahirete
göçtükten sonra yavaş yavaş uyanmak gibi bir hale benzeterek izah
etmiştik.
Ölen biri, tıpkı uykudan uyanan bir insan gibidir ve
uyanınca nasıl uykudayken gördüğü bir rüyayı istese de yaşayamazsa;
öylece, istese dahi artık madde ile irtibata geçemez ve uykusunda gördüğü
rüyaya geri dönemez.
Dünya hayatı, ahirete geçen bir ruh için dönülemez,
bilhassa geri ruhlar için çok defa ahiretteyken bile hatırlanamaz bir
hayattır. Geri ruhlar ilk tekâmül devrelerinde otomatik olarak tekâmül
ederler. Tekâmüldeki bu gibi varlıklara eski hayatlarını hatırlamaları pek
lüzumlu değildir.
Kısaca, ahirete geçen bir ruhun artık ne bedeni ne de dünya
ile bağı kalmıştır. Birçok ruhlar, tıpkı insanların rüyalarını
hatırlamaları gibi dünya hayatlarını hatırlarlar. Bu hatırlayış ânında
yayımladıkları manevî tesirler, çok defa dünyada hatırlanan kimseler
tarafından hissedilir. Bu hissediş ekseri rüya veya hatırlama halinde
olur.
Rüya halinde hattâ maddî şekliyle hatırlamalar, “o ruhun
imkân hudutları” oranında madde üzerinde yaptığı tesirlerden ileri gelir.
507.
VAZİFE VE LİYAKAT
İnsanlar yapacakları vazifelere tıpkı bir makinanın
fabrikada hazırlanması gibi hazırlanırlar ve o vazifeye elverişli değeri
kazanmadan vazifeye başlayamazlar.
Bir insanın kendisine düşen vazifeyi yapabilmesi için
lüzumlu olan vasıf ve değerleri kazanabilmesinde, her şeyden evvel
liyakate ihtiyaç vardır. Liyakati oranında işini başarabilir.
508.
MUVAFFAKİYET
Her insan liyakati oranında muvaffak[1]olur. Bir insana taşıyabileceğinden fazla yük yüklenemez. Büyük
muvaffakiyetlere ise ağır yüklere katlanılmasına rağmen, doğru olduğuna
inanılan yolda sabır ve liyakatle ilerlemekle erişilir.
509.
AYDIN
Bir insan bilgisini, liyakat halinde tecelli ettirebildiği
oranda aydın’dır.
510.
AYDINLANMA
Realitesini yükseltmek ihtiyacını hisseden ve bu yolda
gayret sarfederek bilgi edinen insanlar, aydınlar veya aydınlanma yolunna
olanlardır.
511.
GÜNLÜK HAYATTAKİ HÂDİSELER
Hâdiseler günlük hayatta çok mühim roller oynarlar. Bir
hâdise ister sevinç verici, ister teessür getirici olsun, günlük hayatı
ani olarak değiştirebilir. Sinir sistemi, hayat felsefesine tesir eder.
Bir an evvel arzu edileni, nefret edilen hale getirir. Bunların hepsi
tekâmül ile ilgili şeylerdir.
512.
ALLAH
Allah her şeyi kuşatır, her şeyde de mevcuttur.
513.
TEKÂMÜL YOLU-RUH VE BEDEN
Tanrı her şeyi kuşatır, her şeyde de mevcuttur. O’nun
bulunmadığı yer, O’ndan olmayan varlık yoktur. O’nun mevcudiyeti,
yakınlığı, uzaklığı, imkânları, maddî imkânlarla izah edilemez. O’nu
kendisinden çok uzak hissedenlere dahi kendilerinden yakın olan O’dur.
Tanrının varlığı eserinde, eseri ise varlığındadır. O’nun
eserini sevmek, ondaki sırları iyi niyetlerle çözmeye çalışmak Tanrıya
yaklaşılan yegâne yoldur ki buna, “tekâmül yolu” diyoruz. O’nun yolunda,
iyi olduğuna inandıklarını yaparak, fena olduğuna inandıklarından da
kaçınarak veya kaçınmaya çalışarak yürüyenler yükselirler.
Tanrının varlığını ve O’nun var ettiklerini tasavvur etmeye
imkân yoktur. Fakat sırf biraz olsun anlatabilmek için, bir insanı ve o
insan bedeninde yaşayan varlıkları misal olarak ele alalım.
Bir beden tek bir varlık değildir. Tekâmüldeki sayısız
varlıklardan meydana gelmiştir. Bunlar otomatik olarak tekâmül ederler.
“Şuur safhası”na erişince de yeni bir varlık olarak tekâmül yerlerinden
birinde var olurlar. Bu varlığın varlığında da tekâmül etmekte olan
sayısız varlıklar vardır.
Bir insan ruhu, birçok varlıkları idaresi altında
bulunduran, madde ölçülerinin dışına yükselebilmiş bir varlıktır. O,
bedenini idare eder. O, bedendeki varlıkların idaresi ile vazifelidir ve
o, varlıkları idare ederken gösterdiği liyakatle yükselir, tekâmül eder.
Ruh bedenin şuurlu sahibidir. Beden ise o ruha bağlı
sayısız “tekâmüldeki varlıklar”dan müteşekkildir. Her beden; her zerresi
tekâmül etmekte ve “şuur safhası”na doğru yükselmekte olan varlıklardan
meydana gelmiştir.
Ruh, beden üzerindeki hâkimiyetini, o bedenden ayrılıncaya
kadar devam ettirir. Bu ise, o bedenin esasını teşkil eden maddelere “per”
vasıtası ile bağlanması sonucu olmuştur. Ruh bedenin her noktasından
haberdardır. Bu bağlar ancak ölümle kopar. Ruh bedeni terk edince de
bedendeki varlıklar tekâmüllerine herhangi bir robot vasıtası ile devam
ederler.
Bu varlıklar hakikatte gözüken robotlar değillerdir. Fakat
o robotların ayrılmaz cevherleridir[2].
Daha doğrusu öyle[3]
gözükürler. “Tekâmüle yardımcı varlıklar” da tekâmül edebilirler, tekâmül
edebilen varlıklar haline gelebilirler.
Ruh, beden ile münasebetlerini devam ettirdiği müddetçe hem
bedeni, hem de tesir sahası içersinde hükmünü icra eder. Bu; ruhun tekâmül
ederek kazanabildiği kudret ve liyakati oranınca güçlüdür.
Bedendeki varlıklar tekâmül ederek sürekli yeni yeni
robotlarla otomatik olarak irtibata geçerek tekâmül ederler. Bu, o
varlıkların şuurlanma safhasına kadar devam eder. Ruhluk mertebesi’ne
“şuurlanarak” yükselen varlıklar, artık emri altında birçok tekâmüldeki
varlıkları idare etmek hak ve liyakatini kazanmış varlıklardır.
Her ruh, emrindeki varlıkların tekâmülünden sorumlu olduğu
gibi kendi tekâmülünden de sorumludur. Çünkü onun da üstünde onu idare
eden daha liyakatli bir varlık mevcuttur.
514.
KÖR BAĞIRSAK
Kör bağırsak ve sair beden parçaları ilerde aynı beden
için, daha ilerde de başka bedenler için yedek parça rolü oynayacaktır.
515.
TELKİN VE REALİTE
Bir insanın veya bir toplumun realitesi, sadece nasihatle,
sözle veya ezberletip öğretmekle yükseltilemez. Realitelerin
yükselebilmesi; ancak ve ancak yüksek realitenin “benimsenmesi” ile mümkün
olur. Öğretme ve ezberletme, sadece realitenin benimsenmesinde yardımcı
rol oynar.
Bunun için evvelâ yüksek realiteyi öğretmek, sonra da daima
tekrarlayarak hatırlatmak, “telkin etmek” icab eder. Bu yol; realitenin
benimsenmesine yardımcı olan en kestirme yoldur.
516.
MÜCADELE VE TEKÂMÜL
İnsanlar dünyada eksiklerini gidermeye, arzularını yerine
getirmeye, karşılaştıkları fena hâdiseleri iyiye çevirmeye, hastalık ve
dertlere deva bulmaya çalışarak tekâmül ederler ve dünyayı da tekâmül
ettirirler.
517.
TEKÂMÜL VE YÜKSELİŞ
Her şeyiniz gibi mevcut inancınızı da tekâmül ettiriniz.
Kıyafetinizde aradığınız inancınızı, bâtıl itikatlarınızı[4],
her şeyinizi; yeni yükseldiğiniz realiteye intibak ettirmeye çalışınız.
Biliniz ki, her erişilen tekâmül merhalesinin üzerinde daha
yüksek ve daha güzel tekâmül merhaleleri mevcuttur. Cennet yolu denilen
yol ise aslında budur.
518.
YOL
Sizi yürüttüğümüz yol; taassup ve bağlardan arınılmış
İslâmiyet’e yükselten yoldur.
519.
PUT
Beşeriyetin manevî değerleri kavrayabilmesi için putu
tanıması ve ona tapması şarttı. İnsan Tanrıyı tanımaya, korktuğuna ve
sevdiğine tapmakla başladı. İnsan putu, tekâmül yolunun başlangıcını çizen
bir kalem olarak kullandı. Bu hal; o yolun kalemsiz çizileceğini
anlayıncaya ve realitesini yeni inancına yükseltinceye kadar devam
edecektir.
520.
VAZİFE
İnsanları daha üstün realitelere götüren, o realitelere
erişebilenlerin yardımlarıdır. Bu sebeple daha üstün realiteye
yükselenlere, o realiteye erişemiyenleri kendi realitelerine çekip
yükseltmek vazifesi verilir.
521.
GÜNEŞ IŞINLARI
İnsaniyet tekâmül ettikçe güneş ışınlarından faydalanacak,
onunla ısınacak, onunla gecelerini aydınlatacak, gıdasını teminde ondan
daha fazla faydalanacak, kısaca onunla haşır neşir yaşayacaktır.
522.
MADDEYİ MANEVÎ VARLIKLARA BAĞLAMA
Maddeler şua halinde olmalarına rağmen, hareketleri halinde
yine şua yayımlarlar. Bu sebeple kendisi şua halinde olan ser zerresi
bizzat şua yayımlar. Ser zerreciğinin yayımladığı şua ise, madde
kâinatının en basit ve o derecede de manevî değeri fazla olan şuasıdır. Bu
şuaların, “tam manevî şua”ya yakın bir değer kazanma ânı, per ile birleşme
ânıdır. Bu sebeple mecazî olarak; “Hayat; ser zerresinin yayımladığı,
manevî değeri çok fazla olan ser şualarının ucuna bağlanmıştır”
diyebiliriz.
İnsanlar, tekâmüldeki varlıkların bağlanarak yaşayacakları
beden veya maddeyi, tekâmüldeki o varlığa (veya ruha) kendileri
bağlayabilirler. Bu hal Mutlak Kanuna aykırı değil, bilâkis onun
esaslarına uygundur. Buna; “tekâmüldeki varlıkların liyakatleri ile
yükselerek manevî değerleri (ruhları) maddeye bağlamaları” denir.
İnsanların, manevî değerleri maddeye bağlamaları ile
yepyeni bir devreye girilecektir. Bu devre; tekâmüldeki varlıkların
liyakatleri ile maddeyi manevî varlıklara (ruhlara) bağlama devresidir ki,
bu devre varlıkların bilgi ve şuurla “yaratma” devresi olacaktır.
Bir ruhu maddeye bağlamak yolu; atomdan elektrona;
elektrondan, sere doğru yükselmek ve lüzumlu olan sırları çözmekle mümkün
olacaktır. Bu arada elde edilecek bulgular bilhassa tedaviler üzerinde
kesin tesirler icra edecektir.
523.
BEDENİ ŞUURLA TERKEDEBİLME
“Yaratma” nasıl mümkün olacaksa aksi, yani “idrakli ölüm”
de birgün gelecek hakikat olacaktır. Bu da ancak insanın, bulunan
metodlardan faydalanarak şuur ve liyakatle bedeni (yani maddeyi) manevî
değerlerden (ruhlardan) ayırabilmesi ile mümkün olacaktır. Bu ise “şuurlu
ölebilme” devrinin açılmasıdır ki, buna “ölümsüzlük devri” denilecektir.
Bir insanın ölmeden ve şuurla[5]
bedenini ruhundan ayırabilmesi, dünyayı şuurla manevî âleme bağlayabilmesi
demektir ki, bunda başarı sağlandığı takdirde robotlu tekâmül
yerlerindekiler devamlı olarak manevî âlemle irtibatta olabilecekler ve
halen korkulan, sevilmeyen ölüm hâdisesi ise tamamen basit bir hâdise
olarak görülecektir.
Bu çok mühim bir tekâmül safhasıdır ve ancak bu safhadan
sonra yepyeni ve çok yüksek bir “robotlu tekâmül safhası” başlayacaktır.
524.
TANRI YARDIMI
Tanrı, yerinde oturup kendi adını ananlardan ve sadece
yardım dileyenlerden hoşlanmaz. Çünkü bunların çoğu; gücü, kuvveti, kafası
yerinde olduğu halde köşe başlarında oturarak dilenen tembel, ahlâksız
dilencilere benzerler.
Tanrı, kullarından, verdiği liyaketle yükselmelerini ister.
O’nun yardımını, liyakatle yükselmeye çalışanlar daima yanlarında
bulurlar. O’nun yardımı zaman zaman sıkıntı ve zorluk halinde de tezahür
edebilir. Hakikatte bu zorluk ve sıkıntılar, o insanı daha üstün vazifeler
görmeye ve değerler kazanmaya hazırlamak içindir. Tıpkı bir bıçağın
bilenmesine benzer.
525.
HER ŞEYİ BİLEN
Tanrıdan başka hiçbir varlık her şeyi bilemez.
526.
TANRI
Tanrı adetle izah edilemez. Çünkü o her şeyin üzerinde ve
hiçbir zaman lâyıkiyle izah edilemiyecek varlıktır. O’na “bir” demek,
madde tesiri ve tahdidinde olanlar için zaruret[6]
olabilir. O’na “birdir” diyenlerin bile O’nun, birin çok üzerinde ve izah
edilmesine imkân olmayan değer olduğunu bilmeleri gerekir.
527.
AÇ
Civcivlere saldırmak üzere olan kediye bir taş atarak ona
mani olmak mümkündür. Halbuki ona yiyeceği birşey atarsanız, onu yer ve
civcivlere saldırmaktan yine vazgeçer.
Aç; insan olsun hayvan olsun, karnını doyurmak çarelerini
kendi imkânlarına göre arar. Açı doyurmak onu kovalamaktan faydalıdır.
Çünkü, onu kovalarsan belki av kurtulmuş olur; fakat onu doyurursan, hem
avı kurtarmış hem de bir açı doyurmuş olursun.
Bu bilgideki sır, topluma tatbik edilirse o toplum
kurtulmuş olur.
528.
BİLGİ VE ANALİZ
Verilmekte olan bu bilgiler, henüz analiz safhasındadır. Bu
ise, varlıklar dahil her şeyi “ayırarak” tetkik demektir. Bir de bu
bilgilerin birleştirilme safhası gelecektir ki, bu ancak analiz safhasını
realite haline getirenlerin anlayabilecekleri çok yüksek bir bilgi
safhasıdır.
529.
BİLGİDE ANALİZ SAFHASI
Bilgide analiz safhası demek; en geniş anlamı ile,
varlıkları mümkün olduğu kadar “ayırarak” teker teker tetkike çalışmak
demektir.
530.
BİLGİDE SENTEZ SAFHASI
Bilgide sentez safhası demek; pozitif metodlarla elde
edilen bilgileri birleştirerek varlıkları yakın, hattâ hepsini bir arada
tetkik demektir. Bu; bilgilerin olduğu gibi varlıkların da kül halinde
tetkiki demektir ki, bu birleştirilmede dünya imkân hudutları dışına
uzanılabilir.
Madde tesiri altında tetkik edilen hâdiselerin “madde
tesiri dışındaki değerleri”, o işi tetkik edenlerin liyakatleri oranında
aydınlanır.
Bu yol, “en yüksek değerlere” şuurla yükselinen yolun
başlangıcıdır.
531.
YÜKSEK REALİTELİ İDARECİLER
Bu bilgilerden elde edilecek en büyük fayda; günlük hayatta
veya toplumu idare işlerinde alınacak kararlarda şuurlu olarak tekâmülü
göz önünde bulundurmaktır.
İnsanlar ise tekâmüle faydalı şeyleri kendi realitelerine
göre değerlendirebilirler. Bu sebeple toplumdaki yüksek realiteli
fertlerin, idare mekanizmasını ellerinde bulundurmaları ve toplumların da
yüksek realiteli fertlere idareyi emanet etmeleri gerekir.
532.
HER ŞEY TEKÂMÜL İÇİNDİR
Her bilgi, her şey, tekâmülü sağlamak içindir. Bilgilerden,
olmakta olan hâdiselerden, her varlık liyakati oranında faydalanır.
533.
REALİTELERE HÜRMET
Bir insanın sizinkine uymayan dini inancına saygı göstemek,
kendi inancınızı hor görmek değil, bilâkis onun değerini belirtmektir.
Her insan erişebildiğine inanır. Bu, Mutlak Kanun
icaplarındandır. Bir insana daha üstün realitelerin inancını tanıttırmak
ve onun daha üstün realitelere yükselmesine çalışmak, zor fakat tekâmüle
en faydalı iştir.
Realiteleri yükseltmek için çalışanlara hitab ediyorum:
“Biliniz ve unutmayınız ki, vazifenize başlangıç noktası; realitesini
yükseltmek istediğiniz kişi veya toplumun realitesine hürmettir!”
534.
BİLİNENİN REALİTE HALİNE GELİŞİ
İnsanların bir şeyi bilmeleri veya o şeye inanmaları, o
şeyi realitelerine dahil etmiş olmaları değildir. İnsanlar bir şeyi okur
ve öğrenirler. Okuyup öğrendiği fikri beğenseler dahi onu uzun süre
realiteleri haline getiremezler.
Bir fikrin, bir insanın realitesi olabilmesi için onun, o
insanın varlığına burgulu bir vida gibi girmesi ve yerleşmesi icab eder.
Bu ise ancak birçok zorluklar aşıldıktan sonra elde edilebilecek bir
sonuçtur.
535.
ESKİYE BAĞLILIK VE TEKÂMÜL
An’anelere[7]
ve eskiye bağlılık, tekâmüle mâni olmadığı müddetçe zararsızdır. Bunların
arasında faydalı olanlar da mevcuttur.
536.
ZAMANIN İCABI ALINAN TEDBİRLER
Zamanın ihtiyaçlarından dolayı alınan bazı tedbirlerin, o
ihtiyaç giderilir giderilmez kaldırılması gerekir.
Meselâ, İslâmiyetin ilk yayılış günlerinde o zamanın
realite ve ihtiyaçlarından hâsıl olan bazı tedbirlerin ilerde
kaldırılmaması, ilerici bir din olan İslâmiyeti gerici bir inanç halinde
göstermeye başlamıştır. Gerçekte ise İslâmiyet tekâmülcüdür, ilericidir.
İhtiyaçtan doğan tedbirleri o ihtiyaç geçtikten sonra
kaldırmamak demek, tıpkı harp bittikten, tehlike geçtikten sonra hava
hücumlarına tedbir olarak konan karartmaya devam etmeye benzer.
Bunu, hasta iyileştikten sonra o hastalığa tedavi için
verilen ilaçlara devama da benzetebiliriz ki, hastayı iyi eden ilaçlar, o
sıhhate kavuştuktan yani ihtiyaç ortadan kalktıktan sonra ona zarar
verebilir.
537.
YÜKSEK MENŞE’Lİ BİLGİLERİN FARKLI GÖRÜNÜŞLERİ
Beşeriyete zaman zaman mevcut realiteye uyacak ve mümkün
olduğu kadar anlaşılıp faydalanılacak şekilde bilgiler verilir. Bu
bilgilerin verilmesindeki gaye, ne zaman verilmiş olursa olsun, tekâmüle
hizmettir.
Önceden verilen bir bilgi ile yüzlerce sene sonra verilen
bilgiler arasında farklar ve bu farkları husule getiren faktörler
mevcuttur. Bunların en mühimlerini şöylece sıralayabiliriz:
1. Toplumun mevcut realitesi
2. Lisanı
3. Zamanın tekâmül ihtiyaçları
4. Bilgilerin, zamanın realitesine en fazla tesir edecek
şekilde verilmesi.. (Bu sebeple eski devirlerde bilgiler daima mucizelerle
süslenmişti, buna da sebep o devirlerde mucizelere gösterilen saygı ve
itimattı.)
Tâ ilk bilgilerden gününüze kadar verilen bilgiler,
yukarıdaki esaslar göz önünde tutularak ve o devrin realite ve
ihtiyaçlarını gidermek maksadı ile verilenler tasnif edilerek tetkik
edilirse, ilk bakışta birbirlerinin zıddı gibi gözüken bilgiler hakikatte
birbirlerini tasvip eden ve devamını sağlayan bilgiler olduğu ortaya
çıkar.
Bilgilerin birbirlerinden farklı görünüşleri ise zararlı
değil faydalıdır. Çünkü, bu sebeple onların üzerine daha fazla eğilinir ve
sonuçta tekâmüldeki rolleri belirir.
Bilinmesi ve unutulmaması gereken esas nokta; yüksek
menşe’li bütün bilgiler, tekâmülü sağlamak maksadı ile indirilir.
538.
BİLGİLERİN TATBİKİNDE UYGUN ZAMAN
Bilgilerin kişi ve toplumlara tatbik edilmesinde en başta,
o toplumun başında bulunanlar sorumludur. Bilgiler zamansız verilirlerse
zararlı ve tehlikeli olurlar.
Her bilgi, bir sonraki yüksek bilgiye erişilmek için
kullanılması gereken basamaktır. Toplumun başında bulunanlar icraatlarında
da bu kaideye riayet etmeleri ve zamansız icraattan, o icraat faydalı
gözükse dahi vaz geçmeleri gerekir. Bilhassa durumu muhtelif sebeplerden
son derece nazikleşmis olan toplumlarda bu nokta üzerinde daha fazla
durulmalıdır. Çünkü zamansız ve tekâmüle engel olacak, bazı yorumlara
sebep olacak icraatlar faydalı dahi olsalar tatbik edilince zararlı bir
hal alırlar.
Her bilgi, her icraat ancak uygun zeminlerde[8]
faydalı sonuçlar sağlar. Şayet zemin uygun değilse o icraat için evvelâ
zemini hazırlamak, sonradan onu tatbik etmek gerekir.
539.
YENİ REALİTE KARŞISINDA FERT VE TOPLUM
Her fikir, yayılmasına uygun olan zeminde yayılır ve fayda
sağlar. Zemin, yayılması istenen fikirlere uymuyorsa bu iş zor, çok
kereler de imkânsız bir hal alır. Bu sebeple bir toplumun kolaylıkla
benimseyebildiği bir fikri diğer bir toplumun red ettiği çok görülmüştür.
İleri toplumlar geri fikirleri red ederler. Geri toplumlar
da ileri fikirleri anlayacak realiteye erişmediklerinden bu fikirleri
kabul etmezler. Bu sebeple ileri fikirleri geri toplumlara benimsetebilmek
işi, metodlu olarak dikkat, şefkat, feragat ve sabırla üzerine eğilinmesi
gereken bir iştir.
Bunun için; yani sırf bilgileri bir topluma benimsetmek
için de bilgi, liyakat ve metod ister. Çünkü, bilgilerle realitesi
yükseltilmek istenilen toplumun da mevcut bir realitesi vardır. O toplumu
bu realiteye bağlayan çok kıymetli bağlar olabilir. Şayet toplumun yeni
yüksek realiteye yükselebilmesi için bu bağların kopması icab ediyorsa
bunları bir anda koparmaya çalışmak iyi sonuç vermez.
Ani olarak bir karar veya bir kanunla koparılmış görünen
bağlar sadece görünüşte kopmuş gibi gözüken bağlardır. O bağların kopması
ve yerine daha ileri, daha güzel olanlarının getirilmesi için evvelâ o
bağları hiç kimseyi incitmeden gevşetmeye çalışmak gerekir. Bu ise bilgi
ve liyakat isteyen bir iştir.
540.
BÜYÜKLÜK
Mevcut maddî imkânları, bir insanı büyük gösterebilir fakat
büyük yapmaz!.
541.
BİLGİ
Bilgiler, alınıp, okunup, “ah ne güzel..” veya “ne doğru
söylemiş..” denilmesi için değil; hayata tatbik edilmesi için verilir.
542.
MÜKEMMEL
Tanrının değeri, “O kusursuzdur!.” veya “mükemmeldir..”
denerek dahi izah olunamaz. O her türlü tarif ve izahların üzerinde olan
ve daima böyle kalacak bulunan bir değerdir.
Tanrının var ettikleri arasında ise mükemmele en yakın
olan; Mutlak Varlığı ve onun Mutlak Kanunudur. O[9]
her şeyi kusursuz, eksiksiz ve tam vaktinde yapan, her türlü izahların
üzerinde bir kudrettir. O, insan idrakine göre tam bir mükemmeliyettedir.
Fakat Tanrı isterse onu daha mükemmel hale getirir, değiştirir.. Özet
olarak hakîki mânada mükemmel yoktur. Çünkü Tanrı, mükemmel zannedilenden
daima daha mükemmelini yapabilecek, izahı imkânsız kudrettir. O, her şeyi,
yapıp beğendiği Mutlak Kanunu ile idare eder. Bu sebeple O’nun yapıp
beğendiği Kanun’a insanlar “mükemmel” diyebilirler.
Yukarıda izah edilen noktalar gözönünde bulundurulmak şartı
ile mükemmel olduğu kabul edilen Mutlak Kanun ve onun icraatından başka,
Tanrının var ettikleri arasında hiçbir mükemmel yoktur. Hiçbir mükemmel
olmadığı gibi mükemmele doğru ilerlemiyen veya daima daha iyi, daha güzel
olmak gayesi ile değişmeyen veya değiştirilmiyen hiçbir varlık da mevcut
değildir.
Çünkü her şey tekâmül eder ve ancak mükemmel olan bir şey
tekâmül etmez. Kısacası:
“Mükemmel” olsaydı tekâmül olmazdı!
Bu sebeple; yapılan, beğenilen, güzel olduğu herkes
tarafından kabul edilen fikir, düşünce, icraat hattâ çok yükseklerden
indirilen tebliğlerde bile tam ve hakîki mânası ile mükemmeliyet aranamaz.
Çünkü mükemmel zannedilenden daima, daha mükemmel zannedilecek olan
mevcuttur.
İnsanlar, mükemmeli arayarak ve zaman zaman da bulduk
zannederek tekâmül ederler. Bu hal böyle gelmiş ve böyle gidecektir.
543.
İLİM HUDUTLARI VE TEKÂMÜL
Tekâmül olduğu için ilmin başında ve sonunda daima
meçhuller bulunacaktır. Tekâmül ebedî olduğu için de daima bu böyle
kalacaktır.
İlmin başının ve sonunun meçhuller içersinde oluşu ve daima
böyle olmak mecburiyetinde bulunuşu ilmin değerine halel getirmez[10]!
İlim daima var olacak ve var olması ile de tekâmül sağlayacak, bir tekâmül
faktörü olarak kalacaktır.
1. halel getirmek: Bozmak, özelliğini değiştirmek.
İlmin başının ve sonunun meçhuller içersinde olması bir
hakikattir. Fakat bunun böyle olduğunu ileri sürerek ilimi küçümsemek; bir
hata, ve aynı zamanda bilmeyerek Tanrının “Tekâmül Kanunu”nu inkâr
demektir.
544.
BİLİNENLER VE MEÇHULLER
Hiçbir şeyde mükemmeliyet olmaması sebebi ile; tamamen
bilindiği zannedilen hakikatler içinde de henüz daha anlaşılmamış
meçhuller mevcuttur.
Bu sebeple, her bilindiği veya çözüldüğü zannedilen
meselenin derinliklerine doğru inilirse orada meçhullerle karşılaşılır. Bu
meçhulleri çözmeye uğraşmak ise tekâmüle hizmettir.
545.
TEKÂMÜLDE İNSAN
İnsan hem fert olarak tekâmül eder, hem de içinde bulunduğu
toplumun tekâmülünde rol oynar. Bir de kendi bedeninden bir dünya gibi
istifade eden varlıkların tekâmülünde, aldığı fakat bilemediği robot
yardımlarla etkili olur.
546.
TEKÂMÜLDE BEDEN
Her beden bir tekâmül vasıtasıdır. Tekâmül etmekte ve
ettirmekte olan varlıklardan meydana gelmiştir.
547.
TEKÂMÜLDE DÜNYA
Dünya bir tekâmül vasıtasıdır. Tekâmül eden ve ettirmekte
olan varlıklardan meydana gelmiştir.
548.
TEKÂMÜLDE KÂİNAT
Kâinat bir tekâmül vasıtasıdır. Tekâmül eden ve ettirmekte
olan varlıklardan meydana gelmiştir.
549.
TEKÂMÜLDE KÂİNATLAR
Kâinatlar, bir tekâmül vasıtasıdır. Tekâmül eden ve
ettirmekte olan varlıklardan meydana gelmişlerdir.
550.
MANEVÎ VARLIKLAR
Manevî varlıklar, tekâmül eden ve ettiren varlıklardır.
551.
TANRI
Tanrıyı izaha, istisnasız hiçbir varlık muktedir değildir.
O’nu tam olarak anlayabilmek, Tanrılık mertebesidir ki, asla o mertebeye
erişilemez. Varlıklar O’nu ancak değerlenerek daha fazla idrak edebilmek
imkânlarına maliktirler.
552.
TANRI
O’na tekâmülle yaklaşılabilir, fakat asla ulaşılamaz.
553.
MÜKEMMEL
Tekâmüldeki varlıklar hiçbir zaman mükemmeliyete
erişemezler. Fakat ekseri varlıklar, erişebildikleri en yüksek tekâmül
yerini mükemmel zannederler. Bu sebeple insanlar için daima mükemmel
zannedilen fikirler, düşünceler mevcuttur. Bunlara, yerlerini daha
mükemmellerine terk edinceye kadar mükemmel nazarı ile bakılır.
Bu mükemmel zannedilen fikirlerin zirvesinde ise “o insanın
Tanrısı” mevcuttur.
554.
ÜSTÜN BİLGİ-ÜSTÜN REALİTE
Bir insan erişemediği değerdeki bilgileri anlayamaz. Bu
sebeple de değerleri değersizlikler zanneder.
Bir insanın üstün realitelere erişebilmesi ve üstün
bilgileri realitesine ekleyebilmesi, yükselebilmesi için Mutlak Kanunun
Tekâmül Plânı tatbik edilir. Bu plânda, bir bilgiden çok üstün olan bir
diğer bilgiye yükselebilmek için aradaki bilgi merhalelerinden “idrakle”
geçip yükselmek icab eder. Bu ise, kolay bir iş değildir.
Dünya şartlarına uygun olarak tekâmül edenler, bir
realiteden çok üstün diğer bir realiteye sıçrayamazlar. Ancak liyakatleri
ile aradaki merhaleleri daha çabuk aşabilirler.
555.
DÜNYA BİRLİĞİ
Üstün dünya realitesine göre “birlik”; tek taraflı ve kâğıt
kalemle teorik olarak halledileceği zannedilen bir politika problemi
değildir.
Hakikî birlik mefhumunun maddî, manevî ve ilmî yönleri
mevcuttur. Bu yönlerin mezcedilmesi ve bulunan sonucun ise birliğe mensup
fertler tarafından benimsenmesi gerekir.
556.
“TEKÂMÜLE YARDIMCI” DEĞERLER VE
TEKÂMÜLÜN GAYESİ
Bundan evvelki bilgilerde takip ettiğimiz analiz yoluna
uygun olarak, hâdise ve varlıkları birbirlerinden ayırarak tetkik ettik.
Bu arada da “tekâmüle sevk olunan varlıklar” ile “tekâmüle
yardımcı robot değerler”i kesin olarak ayırdık. Halbuki her tekâmüle sevk
edilen varlığın tekâmülü üzerinde rol oynayacak bir tekâmüle yardımcı
robot değer, ve her tekâmüle yardımcı robot değer veya varlıkta da tekâmül
edip değişen bir tekâmül edici taraf mevcuttur.
Biz ruhlara “tekâmüle sevk edilen varlıklar” dedik. Çünkü,
ruhlarda tekâmül eden taraf ağır basmaktadır. Dünya maddelerine ise
tekâmüle yardımcı robot varlıklar denilmesinin sebebi; tekâmül ettirici
tarafının daha ağır basmasından ileri gelmektedir.
Bir varlık, tekâmüle yardımcı varlık halinden tekâmül
ederek (değerini arttırarak) tekâmül eden varlık haline geçer. Tekâmül
eden varlıklar ise çok öncelerden tekâmül ettirici rol oynaya oynaya
tekâmül edici varlıklar haline geçmişlerdir.
Tekâmüle yardımcı varlıklar aynı zamanda tekâmül edici
hassaya da sahiptirler. Bunlardan bazıları cansız oldukları halde canlılık
belirtileri gösterirler. İşte bu safha tekâmüle yardımcı varlıklardan
tekâmül edici varlıklar haline geçmeye namzet olanlarda görülen bir
haldir.
Bir de tekâmüle yardımcı değerler vardır. Bunlar
daima değer halindedirler. Ara sıra varlık halinde tezahür edişlerinin
sebebi vazife icabıdır. Bu hale robot varlıkların mevcudiyetlerinden
faydalanarak geçerler.
Bu “sırf değer halindeki” varlıklar, “Mutlak Kanun’un
icapları” halinde tezahür ederler. Ve her tekâmül ortamının tekâmüle
yardımcı robot varlıkları üzerinde tesirler icra ederek vazifelerini ifa
ederler. “Tekâmüle yardımcı robot değerler” tekâmül yerlerindeki tekâmül
etmekte olan varlıklara da doğrudan doğruya tesir ederek icab eden
vazifeyi ifa ederler.
Şu halde; herhangi bir tekâmül yerindeki varlıklar, tekâmül
edici ve ettirici vasıfları haizdirler. Bunlardan “tekâmülde” denilenleri
ileri, tekâmül ettirici robot varlıklar halinde tezahür edenleri de geri
varlıklardır. Bir de “saf tekâmüle yardımcı robot değerler” vardır ki
bunlar “sırf değer” halindedirler ve Mutlak Kanun esaslarını tatbike
memurdurlar. Hattâ bunlar robot varlıkları kullanarak; tekâmül etmekte
olan varlıklar halinde tezahür edebilirler[11].
Bunun yanında; tekâmüldeki bir varlık da herhangi bir vazife icabı, “robot
değerler” vasıtası ile tekâmüle hizmet edebilir.
Tekâmüldeki varlıklar üzerindeki “robot değerler”in
tesirleri, o varlıklar tarafından, tekâmül ettikçe liyakatleri ile
kazanılır. Başka bir deyişle; tekâmüldeki varlıklar liyakatleri ile,
“robot değerler”in kendilerine bahşettiği değerleri kazanabilirler. Bunun
sonucu olarak da tekâmülde her değerlenişte daha fazla istiklâllerine
kavuşurlar.
Bu değerleniş ise sonsuz istikamette ilerler ve neticede,
tekâmüldeki varlıklar, robot değerler vasıtası ile şuursuzca ifa edilen
Mutlak Kanun esaslarını şuurlu olarak ifaya hak kazanmış mertebeye
yükselirler. BU; MUTLAK NİZAMIN ŞUURLANMASI VE TEKAMÜLÜN GAYESİDİR.
Tekâmüldeki varlıklara, Mutlak Varlığın ifa etmekte olduğu
vazifelerin verilmesi bir mükâfat halinde tezahür eder. Varlıkların
değerlendikçe daha fazla hak ve imkânlara sahip olmalarının sebebi budur.
557.
BİLGİNİN DÜŞÜNÜLMESİ
Bilgiler okununca hemen anlaşılmazlar. Bu hal, onların
üzerinde düşünülüp benimsenmesi içindir.
558.
DEĞERLER, VARLIKLAR
Madde, manevî robot değerlerin kabalaşmasından hâsıl
olmuştur. Manevî robot değerlerle, tekâmüle sevk edilen manevî değerler
arasında fark vardır.
Manevî robot değerlerden, tekâmüle sevk olunan manevî değer
haline geçilmez. Sadece, tekâmüle sevk olunan varlıklar; tekâmül
merhaleleri icabı robot varlıklar halinde tezahür edebilirler[12].
Meselâ herhangi bir madde, şayet tekâmüldeki bir varlığın tekâmülünde
direkt rol oynuyorsa (beden gibi, madde ona manevî bağlarla bağlanmışsa) o
madde, tekâmül eden bir varlık halinde tezahür eder.
559.
TEKÂMÜLE SEVK EDİLEN, TEKÂMÜLE YARDIMCI
Tekâmüle sevk olunan varlıkları dünya imkânları ile görmeye
ve onların mevcudiyetlerinden haberdar olmaya imkân yoktur. Onlar ancak
robot varlıklar vasıtası ile belirebilirler.
Dünyanın bulunduğu kâinatın en basit unsuru ser’dir. Ser,
tekâmüle yardımcı robot değerlerin ihtiyacı karşılamak için
kabalaşmasından hâsıl olmuştur. Serin bir tarafı kaba maddeler, diğer
tarafı ise tekâmüle yardımcı robot varlık ve değerlerdir.
Bunlar gerek tekâmül yerlerinde gerekse spatyomda
birbirlerine mezcedilmiş halde bulunurlar.
Tekâmüle sevk edilen değerler Tanrıya aittir. Robot
değerler ise Tanrının Mutlak Varlığına var ettirdiği, tahayyül mahsulüdür.
560.
İZAH EDİLEMİYEN DEĞER, ŞEKİLLENEBİLEN DEĞER
Tekâmüle sevk olunan değerler, varlıklar, şekilsizdir.
Onları madde dünyasında, madde aracılığı olmadan izaha imkân yoktur.
Tekâmüle yardımcı değerler de şekilsizdir, fakat bunlar gerek robot manevî
şuaların tesiri, gerekse tekâmüldeki varlıkların yayımladıkları tesirlerle
kabalaşıp şekillenebilirler ve sistemler halinde tezahür ederler.
561.
TEKÂMÜLE YARDIMCI DEĞERLER
Tekâmüle yardımcı değerleri, Tanrının arzusu ve kanunu
halinde tezahür eden Mutlak Varlık var etmiştir. Bunu daha basit ve
anlaşılır bir tarzda şöyle izah edebiliriz:
Tanrı, tekâmüle sevk olunan değerleri, “değersiz” olarak
var ederken, bu değerlerin tekâmül edebilmeleri, değerlenebilmeleri için
Mutlak Kanun esaslarına göre “tekâmüle yardımcı değerler”i var etmiştir.
Tekâmüle yardımcı değerler, 1) Manevî robot tesirlerle ve 2) Tekâmüldeki
varlıkların tesirleri ile, kesifleşebilir veya incelebilirler. Bu
kesifleşme veya incelme hâdisesi tekâmül ihtiyaçlarını karşılayacak
şekilde tezahür eder.
Ser, Mutlak Kanun esaslarına göre kabalaşmış ve (en ince)
madde haline gelmiş, “tekâmüle yardımcı manevî robot varlıktır ki; manevî
robot değerlerin kesifleşmesinden hâsıl olmuştur.
562.
MUTLAK VARLIK
Mutlak Varlık, kısaca; Tanrının “arzusu”dur. Kanunla tahdit
ve tesbit edilmiştir. Onu Tanrıdan ayrı mütaala etmek “analiz” metoduna
uygundur. Çünkü Tanrı hiçbir kanunla tahdit edilemiyecek varlıktır.
563.
MUTLAK VARLIK
Tanrıyı izaha hiçbir kudret kadir değildir. Fakat “Mutlak
Varlığın Kanununa göre olanları” anlamaya çalışarak tekâmül edilir. Bu
sebeple Mutlak Varlığa; “Tanrının tekâmül etmekte olan varlıklara
çözmeleri için sunduğu meselelerdir” denilebilir.
564.
ROBOT DEĞER VE VARLIKLAR
Robot değer ve varlıklarla, tekâmüle sevk olan değer ve
varlıklar arasındaki en mühim farklardan biri; tekâmüldeki varlıkların
daima değerlenmelerine karşılık, robot değer ve varlıkların, tekâmül eden
varlıkların ihtiyaçlarını karşılayacak şekle girebilmeleri; değer’den
varlık, varlık’tan (kaba robot veya) madde haline geçebilmeleridir.
Kısaca; incelip kabalaşabilmeleridir. Bu hal, onları kâh değerli, kâh
değersiz gösterir. Halbuki onlar, değişmeyen sabit bir “robot değer”e
maliktirler.
“İlk oluş” anlatılırken; “ser, robot değerlerin
kabalaşmasından hâsıl olmuştur” demiş ve bu hâdiseyi mecazî bir fırlatış
misali ile izah ederek sizi düşünceye sevk etmiştik. Hattâ inceden kabaya
bir geçiş göstermekle bu hâdiseyi tekâmüle aykırı gibi göstermiştik.
Halbuki “robot değer ve varlıklar” incelse de, kabalaşsa da değer
kaybetmez. Madde izahına yarayan hiçbir mefhumla ifade edilemiyecek olan
“tekâmüldeki değerler” ise daima tekâmül ederler. Fakat bazı hallerde
onlar için de duraklama (hattâ bu duraklayışın gerileme halinde tezahürü)
mümkündür.
Tekâmüldeki değerlerin çok kereler, “birçok değerler ihtiva
eden varlıklar” halinde tezahür edişinde robot değer ve varlıkların
rolleri büyüktür. Robotları değerlendiren ve değerli gösteren, o anda ifa
etmekte oldukları vazifelerdir.
565.
“SUAL” CEVAP
Madde dünyasında bazı hâdiseleri “cevapsız kalan suallerle”
izah mecburiyeti vardır. Bu sebeple, bir sualin cevabı, cevap
verilemiyecek bir sual olabilir.
566.
FİKİR AYRILIKLARI VE MÜNAKAŞALARIN FAYDASI
Daha önceden de bildirdiğimize göre, her fikir, realiteler
yükselince yeni realiteye uygun bir hale gelerek; tekâmül eder. Fikirler
realiteleri, realiteler de fikirleri tekâmül ettirirler. Bu sebeple
toplumlarda realiteleri yükseltebilecek zeminler hazırlanır.
Bir toplum bazen, daha üstün bir fikre ulaşmak gayesi ile
(fakat bu gayeyi bilmeden) zuhur eden sebeplerden dolayı ikiye, üçe
ayrılır. Ve her gurup kendi realitesini savunur. Bu hal, tekâmül ederek
bugünkü seviyesine ulaşmış ve “demokrasi” halinde tezahür etmiştir.
567.
İNSAN VE GAYESİ
Her insanın kendi realitesine göre bir gayesi vardır. Ona
erişmek, onu gerçekleştirmek, ona malik olmak için yaşar. Gayeler de
zamanla, tıpkı realiteler gibi değişirler ve her zaman değilse bile
ekseri, realitelerle beraber yükselirler.
Gayesiz yaşamak ümitsiz yaşamaktır!. Bazı insanların
gayeleri daima değişir fakat bu daima değişen gayeler tetkik edilirse,
onun karakterine uygun bir noktada toplanır. Meselâ bir insan bir zamanlar
sadece ticarete para yatırır. Sonraları bu fikir değişir, emlâke para
yatırmaya başlar. Burada ilk bakışta bu insanın gayesinde bir değişiklik
görülse bile, hakikatte onun gayesi daima maddeyi göz önünde bulundurarak
seçimler yapmak ve daha fazla maddeye sahip olmaktır.
Dünyada buna benzer gayeler çoktur. Az olan; gayesi
“maddeden çok ruhî kazanç elde etmek” olanlar ve maddeyi, bu kazancı temin
için vasıta olarak kullananlardır!.. Fakat bir insanın, gayesini, yukarıda
izah ettiğimiz seviyeye eriştirebilmesi için birçok tekâmül merhalelerini
aşmış olması gerekir. Bir insanın maddeden çok, manevî değerlere rağbet
göstermesi; çok ama çok uzun tekâmül merhalelerini aşmış olmasıyla
mümkündür.
Yalnız; bir insan ne kadar tekâmül etmiş olursa olsun
dünyada yaşadığı müddetçe maddeyi reddedemez, ondan uzaklaşamaz. Onun
yapabileceği şey, madde ile olan münasebetlerini şuurlandırmak ve mümkün
olduğu kadar, maddenin bir tekâmül vasıtası olduğunu unutmamaktır.
Bu gibi insanların madde ile olan münasebetleri anlam
kazanır. Maddî icraatları, manevî değerler taşıyan icraatlar haline gelir.
Böyle olduğu için de, sırf “benim olsun” diye madde peşinde koşanlardan
daha çok maddeden faydalanırlar. Bu fayda, sadece kendisine değil,
civarına ve hattâ, dünyaya daha sonra gelecek olanlara tekâmül zemini
hazırlayıcılığa kadar uzanır. Sonucunda da (realitesinin hudutları
içersinde) tekâmül etmiş ve tekâmül edenlere de faydalı olmuş olur.
İşte bu şekilde şuurla hareket edenlerin miktarı oranında
muhit tekâmül eder. Medeniyet ilerler. Dünya sakinlerinden beklenen ise
yukarıda kısa olarak izah edilen şuurlu yoldur. Bu yolda olanların zaman
zaman karşılaştıkları zorluklar ise onları daha fazla ilerletir,
eksiklerini giderir. Çünkü bazı manevî lûtuf ve yardımlar, zorluk hattâ
ceza şeklinde tezahür ederler.
Şayet insanlar geçmişte ceza addettikleri zorlukları ilerde
düşünüp üzerinde durabilselerdi; bunların ne kadar değerli yardımlar
olduklarını anlayabilirlerdi.
568.
GELECEKTEKİ HÂDİSELERİN METAPSİŞİK İZAHI
Metapsişik tetkik ve araştırmalar yapan cemiyetler,
kendileri için, aydınlanmasını zaruri buldukları mevzular hakkında bilgi
celseleri yapabilecekleri gibi, daha çok aktüel hâdiselerdeki meçhulleri
aydınlatmak için çalışacaklardır.
Çünkü pek yakında birbirini takip edecek olan hâdiseler
vardır. Bu hâdiseler toplumlar üzerinde ve dünya sathında büyük roller
oynayacak hâdiselerdir. Bu hâdiselerin iki türlü izahı olacaktır.
Birincisi, dünyada bugüne kadar takip edilen beşerî yol ki, buna insanlar
“akıl ve mantık yolu” demektedirler. İkincisi ise “ruh yolu”dur.
“Ruh yolu” tabiri alışılmamış bir tabirdir. Ruh yolu demek;
“hâdiseleri metapsişik usul ve metodlarla, manevî değer ve varlıklardan
faydalanarak izah yolu” demektir. Bu, aynı zamanda metapsişik çalışmaların
gayesini tarife yarayan bir izahtır. Ruh yolu ile elde edilen bilgiler,
insanların bilinen yollardan elde ettikleri bilgi ve neticelerden daima
üstündür. Buna da sebep; bilindiği gibi, ruh yolu ile elde edilen
bilgilerde (manevî değerlerin yüksekliği oranında) madde tesirlerinin
azalmasıdır. Beşerî bilgilerde ise maddenin rolü daima ruh yolu ile elde
edilen bilgilerden çok, hem de pek çok fazladır. Bu hal, beşerî bilgileri,
hâdiselerin arkasında gizli olan hakikatlerden uzaklaştırır.
569.
MUTLAK NİZAMA UYGUN TOPLUM NİZAMI
Mutlak Varlığın nizam ve intizamına tekâmüldeki varlıklar
asla erişemezler. Onda her şey o kadar muntazam, o kadar hatasızdır ki;
tekâmüldeki varlıklar bu mükemmeliyeti asla gösteremezler. Fakat bu
mükemmel sistemden ibretler almak ve alınan ders ve ibretleri hayata,
topluma tatbik ederek, toplumu daha nizamlı ve intizamlı hale sokmak
mümkündür.
İnsanlar, Mutlak Varlığın, Mutlak Nizamındaki[13]
mükemmeliyetten ibret alarak toplumu düzeltir ve onu mükemmel hale
getirmek için çalışırsa, bu şuurlu bir tekâmüldür. Dünyanın muhtelif
yerlerindeki toplumlardan herhangi biri, şuurlu veya şuursuz, Mutlak
Kanunun Nizamına uyan bir sistemi topluma tatbik ederse; o toplum, diğer
toplumlardan daha ileri bir hayat seviyesine ulaşır.
Dünya üzerinde ileri seviyelere ulaşabilmiş milletleri
yükselten, onların, Mutlak Kanunun Nizamına benzemek maksadıyla olmasa da,
o nizama benzeyen bir nizamı toplumlarına liyakatle yerleştirebilmiş
olmalarıdır.
Bu gibi milletler diğerlerinden farklı ve yüksek bir
manzara arz eder. Şu zamana kadar Mutlak Varlık Nizamı’na benzeyen nizamı
toplumlarına sokabilmiş milletler, bu işi otomatik olarak yapmış, Mutlak
Nizamın mükemmelliyetinden ilham alarak yapmamışlardır. Bu hal ilerde
şuurlanacaktır. Böylelikle de toplumların tekâmülleri şuurlanacaktır.
570.
İYİLİK, SEVGİ, DOĞRULUK
Benliğini cehennem ateşi ile sarılmış hissetmeden
fenalıklardan çekin.
Cennete gitmek gayesi gütmeden iyi olmaya çalış.
Karşılık beklemeden sev.
Korkmadan, isteyerek, doğru yolda yürümek için iradeni
kullan.
İyilik ederken de cenneti düşünme. Korkulduğu için
yapılmayan fenalıklar, menfaat umduklarından iyi yolda yürüyenler; bu
işleri hiçbir karşılık beklemeden yaptıkları zaman elde edecekleri kazancı
bulamazlar.
571.
HÂDİSELER DEĞERLENDİRENİN DEĞERİNDEDİR
Her hâdise, o hâdiseyi değerlendiren kadar değerlidir[14].
O hâdiseyi tanımayanlar ise onu yok bilirler.
Sabahın erken saatlerinde öten bülbüller, insanı manevî
değerlere yaklaştırır. Aynı sesleri duyan kedilerin ise sadece iştahla
ağızları sulanır.
Hakikatlerle dolu bir cümle, olgun varlıkları tefekküre
basitleri ise uykuya daldırır.
572.
BOZULMUŞ “TOPLUM DÜZENİ”
Toplumdaki düzen bozulmuşsa, bu onları mahva götürecek bir
işaret değildir. Namussuzlukların artması, doğrunun hasretinin
çekilmesine; fenaların çoğalması, iyilerin artmasına sebep olur. İyiye,
güzele, doğruya olan hasret bir toplumu sarsmaya başladı mı artık o toplum
kendisini, hasretini çektiği şeylere kavuşturacak, aynı zamanda da
realitesini yükseltecek kudreti kazanıyor demektir.
En korkak, en uyuşuk, en aciz insanlar bile haksızlıklar
karşısında ancak bir zamana kadar susabilirler. İyiye ise bekleyerek
kavuşulmaz. Ona yürümek, ona lâyık olmak için çalışmak, liyakat göstermek,
hattâ iyiye ulaşmak için ölümü göze almak gerekir.
Ölüm, fenaya ulaşmak yolunda canını kaybedenler için
acıdır. İyiye ulaşmak yolunda ölüme gidenler, hedeflerine dünyada
ulaşamamış olsalar dahi ahirette kavuşacakları değer çok büyüktür. Bu
gibiler dünyada ulaşamadıkları hedeflerine ileride ulaşırlar. Her iyi
hedefe ulaşanlar ise değere ulaşırlar. Çünkü onlar iyilik yolunda
hayatlarını veren, inandıkları yolda yürümek cesaretini gösterenlerdir.
Bir toplum, ne kadar bozuk gözükürse gözüksün, zannedildiği
kadar bozuk değildir. Fenalık edenler bile, kendilerine fenalık etmek
isteyenlerin hareketlerini hoş karşılamazlar. Çünkü onlar egoistçe
batırdıkları çuvaldızlara karşılık olarak iğne acısına bile tahammül etmek
istemezler. Bir katil, başka bir katilin suçunu hoş görmez. Bir hırsız ise
kendi mallarının çalınması veya elinden alınmasını istemez.
En fena insanların bile varlığında onu iyiye yöneltmeye
çalışan bir kıvılcım vardır. Bu kıvılcım bir gün iyilik ateşi halini
alabilir. Tâ ki o toplumdaki fertler yaptıkları fenalıklara karşı
kendilerini haklı gösterecek bir teselliyi vicdanlarında bulamasınlar..
Bunu da, o toplumun düzeni sağlar.
573.
BİLGİ, TECRÜBE VE HÂDİSELER
İnsanlardan başka değer ve varlıklar da daima bilgi ve
tecrübelerini arttırmak için hâdiselerle karşılaşırlar. Bu hâdiseler
onlara çok kereler tekâmülleri için lüzumlu olan değer ve tecrübeyi
otomatik olarak kazandırır. Kediler bu sebeple kavga eder, muhabbet
kuşları bu yüzden sevişirler.
574.
SEVGİ
Sevgi bir zaaf değil bir değerdir. Fakat bunun ne kendisine
ne de başkasına zararı olmaması gerekir. Muzır[15]
sevgi ise zaafın ta kendisidir.
575.
HAYIFLANANLAR
Aşağı değerdeki ruhlar alamadıkları, malik olamadıkları
maddeler; yüksek değerdeki ruhlar ise hediye edemedikleri, veremedikleri
değerler, tattıramadıkları, tanıtamadıkları güzellikler, saadetler için
hayıflanırlar.
576.
DEĞERLERİN TAKDİRİ
Bir varlık değerleri takdir edebildiği oranda değerlidir.
Tanıdığı istisnasız her şeyde, hattâ tanıyıp, bilip düşünmedikleri
varlıklarda “değer” bulup sezebilenler, yükselme yolunda olan
varlıklardır. Hiçbir hâdise, hiçbir şey yoktur ki değersiz olsun. Fakat
bunların hepsini siz bilemez ve onlardaki değerleri sezemezsiniz. Çünkü
var olan her şeyi onların değerleri ile birlikte tanımaya Tanrıdan başkası
kadir değildir.
577.
YÜKSEK MANEVÎ TEKÂMÜL
Zaman, mekân gibi mefhumlar dünya hayatındadır. Bizim
tekâmülü izahımız da, dünyadaki zaman mefhumundan faydalanarak yapılan bir
izahtır. Fakat tekâmülün, ancak dünyada geçen kısmı zaman mefhumu ile izah
olunabilir.
Maddesiz tekâmül’ün maddeli ve diğer robotlu
tekâmül okullarında izahları, ancak; o yerlerdeki robotların izahına
yarayan mefhumlarla, mecazî olarak yapılabilir. Hakikatte ise yüksek
tekâmül, zamana benzeyen fakat “zaman olmayan” bir manevî mefhumla
(ancak robotsuz manevî hayatını yaşayan ruhlar tarafından ve o ruhların
kendi değerlerine göre) anlaşılır, izah olunur.
Maddesiz tekâmül, madde ile bağlı olanların anlayamıyacağı,
hattâ tasavvur edemiyeceği yüksek bir tekâmüldür.
578.
TANRI VE MUTLAK VARLIK
Tanrının “Mutlak Varlık” olmadığını söylemiş ve bunun neden
böyle olduğunu lüzumu kadar anlatmıştık. Şimdi yine bu bahse döneceğiz ve
icab edenleri söyleyeceğiz.
Tanrı, Mutlak Varlık değildir. Çünkü bir manevî değer veya
varlığın “Mutlak” olabilmesi için bile onun öyle olmasını istemiş plân
daha üstün bir değer veya varlığın mevcut olması lâzımdır. Mutlak Varlık,
“mutlak değer” halinde tezahür eder. Mutlak Varlığın mutlak değer olarak
tezahür etmesi, izahı imkânsız bir “şuurun” ve “liyakatin” mahsulüdür.
Çünkü insanlar Mutlak Varlığın icraatında, izahı imkânsız bir şuur, bir
disiplin ve bir liyakat sezerler. En basit bir insanın bile bunları
sezmemesine imkân yoktur.
İşte bu en yüksek vasıfları ile tesahür eden Mutlak
Varlığın bu şekilde tezahür etmesini ve var olmasını istemiş ve var etmiş
olan; izahı imkânsız Tanrıdır. Tanrı; Mutlak Varlığın “mutlak” olmasını
mutlak olarak tezahür etmesini isteyen, hiçbir şekilde
değerlendirilemiyecek ve izah edilemiyecek olandır. O, tekâmüldeki hiçbir
varlığın düşünemiyeceği, değerlendiremiyeceği, bilinen Mutlak Varlığın
icraatına benzeyen daha birçok değerleri var edebilir. Çünkü O, “Mutlak”ın
da üzerindedir. Mutlak Varlık, icraatlarında Kanunu’na tâbidir. Tanrı ise
hiçbir şeye tâbi değildir.
O; Mutlakları var edebilen, yok edebilen, var etmek
istediğini var eden, var ettiği zerreleri sonsuz büyükler, sonsuz
büyüklükleri de zerreler haline getirebilen, zerreye sonsuz manevî değer
ve kudret bahşeden, zerrelerden hâsıl olan izahı imkânsız kütle ve
büyüklükleri ise, onu husule getiren sayısız zerreciklerin bir tanesinden
bile zayıf ve aciz edebilendir.
O isterse, zerre bile denilemiyecek varlıkları, var olan
her şeyden üstün edebilir. O, bir zerreye her şeyi mahvettirebilir. O,
zerreleri sonsuz büyüklüklerden daha kudretli, daha değerli edebilir. O,
büyüklükleri zerrelere tâbi kılabilir.
Bütün bunlar O’nun için çok kolay yapılabilecek şeylerdir.
O isterse bütün bu söylenenleri ve söylenmiyenleri Mutlak Varlığın Mutlak
Kanununa göre, veya isterse bambaşka bir kanunla yapabilir.
Kısaca; O, “Mutlak” denilerek tahdit edilemez. O hiçbir
şekilde isimlendirilemez; fakat insanlar O’nun bu büyüklüğünü, kendi
değerlerince sezebilme imkânlarına maliktirler. Bunun için de O’na “Tanrı”
demektedirler.
579.
VAZİFELİ
Bilindiği gibi dünya, tekâmüldeki varlıkları tekâmül
ettiren bir okuldur ve tekâmül etmekte olan varlıklar tarafından idare
edilir. Dünyanın en tekâmül etmiş varlığı ise insandır. Bu sebeple de
insanlar dünyadaki diğer varlıklardan üstündürler ve onları emirleri
altında bulundurabilirler.
İnsanlar, tekâmülde birçok tekâmül faktörlerinin tesirleri
altında bulunmaktadırlar. Meselâ; yapılması ve yapılmaması gereken şeyler
vardır. Bunlar önce kendilerine bildirilir. Gaye, onları yapılmaması
gerekenlenden liyakatleri ile uzaklaştırmak ve yapılması gerekenlere de
yine liyaketleri ile yaklaştırmaktır. Bu sebeple bir insan, yapılmaması
gerektiğine inandığı bir şeyi yaparsa, kayba, yapması gereken bir şeyi
yaparsa kazanca uğrar.
İşte, insanlara doğru yolu gösterecek; yapılması ve
yapılmaması gereken şeyleri bildirecek; onların sosyal düzenlerini
sağlayacak vazifelerle zaman zaman dünyaya gelen tekâmül etmiş varlıklar
vardır. Bunlar, diğer insanların hattâ kendilerinin bile madde ile bağlı
bulundukları müddetçe anlayamıyacakları çok yüksek yardımlar alırlar.
Fakat bu varlıkların dünyadaki vazifeleri, onların, esas
olan en büyük vazifeleri değildir. Çünkü onlar, dünyada bu vazifeleri
yapmakla dünyaya faydalı olmakta ve daha yüksek vazifelere
hazırlanmaktadırlar. Çünkü her vazife, bir vazifeliyi, daha üstün vazifeye
hazırlar ve böylece devam eder gider. Manevî hayatta vazifeler, o varlığın
liyakati ile hak ettiği mükâfatlardır.
580.
HİÇBİR ŞEY BİLMEDİĞİNİ BİLMEK MERTEBESİ
Burnunun ucundaki ışığı görmeyip, karşı ormanda uçuşan ateş
böceklerini görüyorum zannedenlerden ibret al. Yakına uğramadan uzağa,
alçaktan geçmeden yükseğe çıkmanın mümkün olamayacağını onlara öğretmeye
çalış. Bil ki, bir insan bilgiden de alabileceği kadarını alır. Her şeyi
biliyorum zannedenler ise; evvelâ her şeyi sonra da hiçbir şeyi
bilmediklerini idrak ederek yükselirler.
Hiçbir şeyi bilmediğini bilmek mertebesine ise insanlar
ancak; var olan her şey içersinde kendi bilip anlayamadıkları “değerlerin”
mevcut olduğunu idrak ederek erişebilirler.
581.
ACI VE ÜZÜNTÜ
Birçok insan, kendi ruhî ihtiyaçlarını idrak edemiyen geri
muhitlerde denenirler. Bir insan için diğer insanlar tarafından
anlaşılmamak çok zordur. Acı olan ise, bir insanın düşünüp sevdiği,
kendini heba ettiği insanlar tarafından yanlış tanınmasıdır.
Bu haller acıdır, üzücüdür fakat acı ve üzüntü, çekenler
için bir değer memba’ıdır . Onlar bu memba’dan sabırla içebildikleri kadar
değerlenir, ruhen tekâmül ederler. Çok kereler kazanılan bu değerler,
dünya hayatlarında da roller oynarlar.
Fena yoktur. Her olan şey iyidir; çünkü iyilik içindir.
582.
HAYAT PLÂNI VE HÂDİSELER
Bir insanın hayat plânında mutlak surette karşılaşması
gereken ana hâdiseler vardır ki, bunlardan bir kısmı dünya anlayışına göre
çok acı olabilir. Fakat insanlar bunlardan dahi liyakatleri ile
sıyrılabilirler. Çünkü herhangi bir hâdisenin zuhuru lüzumsuz olursa o
hâdise cereyan etmez..
Dünyada mutlak surette cereyan edecek iki hâdise mevcuttur
ki, biz bu iki hâdiseyi “her doğan ölür” cümlesi ile ifade edeceğiz.
[1] muvaffak: Tanrı
yardımiyle başarı gösteren (muvaffakiyet: Başarı).
[2]Bedende tekâmül eden
varlıklar; robotlarda bulunan cevherlerdir; yoksa gözükmekte olan
robot (madde) kısmı değil.
[3]Robot olarak.
[4]bâtıl itikat:
Doğru ve gerçek dışı olan şeylere inanış.
[5] şuurla: Bilerek.
[6]zaruret:
Zorunluluk; ister istemez çaresiz tâbi oluş.
[7] an’ane: Gelenek.
[8]zemin: Mevzua
yakınlık vaziyetinin bulunması.
[9] Mutlak Varlık.
[10] halel getirmek:
Bozmak, özelliğini değiştirmek.
[11] Mutlak Kanun icraatları
olan meleklerin; meselâ kanatlı Cebrail veya Hızır olarak belirmesi
gibi.
[12] Tekâmüllerinin ilk
başlarında.
[13] Mutlak Plândaki.
[14] Değerlendiren kişi için.
[15] muzır: Zararlı;
zarar veren.
Şuur İnanç I ; Bölüm 9
583.
ZAMAN MEFHUMU, HÂDİSELERDEKİ GİZLİ MANEVÎ SEBEPLER VE
ŞUURLU TEDAVİ
Robota ve maddeye bağlı olmadan yaşanan hayatta, zaman
mefhumuna benzeyen, fakat aslında zaman mefhumu olmayan bir mefhum
mevcuttur. Bu mefhum, saf manevî değer halinde tezahür eden, tekâmül
yerlerinde ise o tekâmül yerinin şartlarına uygun tarza girebilen bir
mefhumdur. Yani “zaman” mefhumu, aslı manevî olan fakat dünya şartlarına
uygun halde tezahür eden bir mefhumdur.
Dünyadaki zaman mefhumunun manevî değerini idrak ettikçe,
onun aslı olan manevî değere yaklaşılır. Einstein’a[1]
bu sezdirilmiş, o da bu alanda bütün liyakati ile çalışmış bir
vazifelidir.
“Mekân” mefhumunun özüne de, insanlar, onu maddeden uzak
düşünebildikleri oranda yaklaşırlar. Manevî değer ve varlıkları, maddeye
benzer tahayyül edenler için mekân; maddî mekândır.
İnsanlar, mefhum ve meçhullerdeki (kendileri için sırlar
halinde tezahür eden) manevî değerlere yaklaştıkları oranda mefhumları,
manevî değerleriyle daha iyi anlamak; meçhulleri de daha iyi tanımak,
aydınlatmak imkânını elde ederler.
İnsanlar manevî değerlere yaklaşabildikleri oranda,
mefhumları, manevî değerler halinde tasavvur edebilme imkânlarını
kazanırlar. Cennet ve cehennem mefhumlarının bugüne kadar yapılan ve
gittikçe maddî izahlardan manevî izahlara doğru yükselen izahları bu
söylenenlerin bir misâlidir.
İnsanlar manen değerlendikçe, bazen maddeye karşı bir
tiksinti duyarlar, hattâ ondan nefret ettiklerini zannederek uzaklaşmak
isterler. Fakat; bu gibi insanlar daha fazla manevî değerlere yükselince
bu görüşleri değişir. Çünkü insanlar, manen değerlendikçe, maddeden
uzaklaşmazlar fakat onu değerlendirmek imkânını kazanırlar.
Dünyadaki ruhlar nasıl madde aracılığı olmadan tezahür
edemiyorlarsa, aslında birer manevî değer olan mefhumlar da öylece, dünya
hayatı yaşayanlar tarafından maddesiz düşünülemezler. İnsanlar
mefhumlardaki manevî değerlere yaklaşabildikleri oranda tekâmül ederler.
Bu ise, insanların “pozitif ilim’i tetkik metodları” dedikleri yollardan
erişebilinecek bir yoldur.
Einstein[2]
adlı yüksek varlığımız izafiyet teorisi’ni ortaya atmakla; mefhumlardaki
manevî değerlere yaklaşma yolunun açılmasına sebep olmuştur. Fakat o, bunu
bilmeden yapmıştır. Çünkü onun icraatını[3]
şuurlandırmak vazifesi başka vazifelilere düşmektedir. Fakat bu; onun
vazifesini şuursuz olarak yapmış olduğu demek değildir.
Bu tebliğ, dünyada yapılan ilmî araştırmaların asıl
gayesinin anlatıldığı çok mühim bir tebliğdir. Dünyadaki ilmî
araştırmaların asıl yüksek gayesi, meçhullerdeki manevî değerlere
yaklaşarak sırları çözmek ve bu şekilde tekâmüle hizmet etmektir.
Bir insan, bir ilim adamı, aydınlatmak istediği konuyu, o
konunun manevî değerine nüfuz edebildiği oranda aydınlatabilir. Şu halde,
ilmî araştırmalarda bu araştırmaları yapanın manevî değeri çok mühim rol
oynar. Meselâ bir doktor hastasının derdini, hastalığın “ruhî tekâmül” ile
ne gibi bir alâkası olduğunu çözebildiği oranda daha iyi teşhis edebilir.
Şu halde, bir araştırıcı şayet yepyeni bir şey bulmak için
çalışıyorsa; o yepyeni şeyin manevî değerini ve tekâmüldeki rolünü evvelâ
idrak etmiş olması lâzımdır. Çünkü bu tür çalışmalarda, o çalışmayı yapan,
manevî değerlere yaklaştığı oranda, ulaşmak istediği sonuca yaklaşır.
Misâl olarak bir hastayı ele alalım. Bu hastayı tedavi etmek isteyen
doktorun evvelâ o hastalığın manevî yani tekâmülle alâkalı sebebini
araştırması lâzımdır. Çünkü her şey ve her hâdise gibi, hastalıklar da
fertlerin ruhî ihtiyaçlarından hâsıl olmaktadır. Ve hiçbir zaman bir
hastalığın, bir robot olan beden üzerindeki tezahürlerini tesbit ederek
onu mevcut imkânlarla tedaviye kalkmak, o hastalığın “şuurla” tedavisi
demek değildir. Fakat doktor hastanın, acaba hangi ruhî ihtiyacını
karşılamak maksadı ile hastalığa veya derde yakalandığını teşhis
edebilirse, hasta doktorun şuurlu müdahaleleri ile tedavi edilebilir.
Meselâ müzmin[4]
baş ağrıları, sinir yollarına, mevcut imkânlarla tesir ederek tedavi
edilebilir. Bu tedavi, aslında robot bir tedavidir. Bu hal, narkoz
verilerek acı hissettirmeden, hastanın ameliyat edilmesine benzer. Baş
ağrısının ruhî sebepleri bilinmez ve doktor onları mevcut manevî değeri
ile değerlendirerek tedaviye çalışmazsa; o hastalık bir müddet sonra
tekrarlayabilir.
Tedavi, hastayı sırf o dertten kurtarmak maksadı ile basit
hedefler göz önünde bulundurularak yapılmamalıdır. Çünkü tedavinin yüksek
gayesi, hastayı sırf iyi etmek için bir robot gibi tedavi etmek değildir.
Asıl tedavi, o hastalık vasıtası ile hastanın ruhî tekâmül ihtiyaçlarını
tesbit etmek, bunu hastaya anlatmaya çalışmak ve ona, hayatta yapması ve
yapmaması gereken şeyleri mümkün olduğu kadar izaha çalışmaktır.
Bu yolda başarılı olabilmek için doktorun ve hastanın
manevî değeri, iradesi ve liyakati rol oynar. Şunu bilmek ve asla
unutmamak lâzımdır ki; her dert, her hastalık bir ruhî ihtiyacı karşılamak
içindir. Hasta o hastalıktan, ancak o ruhî eksikliğini gidermekle
kurtulabilir.
Bir hastanın ıstırabını dindirmek, dünya realitesine göre
iyi bir şeydir. Fakat aslında şuursuzca giderilen dertler o hastayı
görünüşte sıhhate kavuşturabilir, hakikatte ise onu ruhen zenginleşmekten
alakoyar. Şu halde hastayı ilaç ve sun’î vasıtalarla sıhhate
kavuşturmaktan çok daha iyi olan; o hastayı ruhî ihtiyaçlarını giderterek
o dertten şuurlu olarak kurtarmaktır.
Bu söylenenlerden, uygulanan tedavi metodlarının zararlı
olduğunu söylediğimiz anlamı çıkarılmamalıdır. Çünkü, bir hastanın ilaç,
operasyon ve sair vasıtalardan istifade ederek sıhhate kavuşmasını temin
etmek için hasta ve doktorun sarfettikleri emek, onlara sonuçta yine bir
şeyler kazandırır. Fakat bu şekilde elde edilen ruhî kazanç, hastalık
sebeplerini ruhî tekâmülde aramak’la mukayese edilemiyecek kadar azdır.
Her şeyin şuurlanmaya başladığı bir zamanda tedavilerin de şuurlanması
gerekir.
Karşılaşılan istisnasız bütün hâdiseler, tıpkı hastalıklar
gibi bir insanın ruhî eksikliklerini giderici maksatlar taşırlar. Bu
hâdiseler o kadar güzel tanzim edilmişlerdir ki; bir insanın manevî değeri
ne kadar yüksek olursa olsun yine de, zincirleme birbirlerini kovalayan
hâdiselerin nasıl birbirlerini tamamlayıcı ve destekleyici mahiyette
olduklarını idrak edemez.
Şu halde, hoşa gitmeyen ve ekseri “talihsizlik” denilen
halleri ortadan kaldırmak için kendini talihsiz hissedenler, acaba neden
ve hangi ruhî ihtiyaçtan dolayı talihsiz gözüktüklerini bilip anlamaya ve
talihsiz olmalarına sebep olan ruhî eksikliklerini bir an evvel
tamamlamaya çalışmalıdırlar.
Meselâ bir insan çalışır çabalar, bir işin sonuna gelir,
fakat onu bitirmeden ve beklediği sonucu alamadan bir hâdise gelir çatar
ve aylarca, hatta senelerce süren bir çalışmanın semeresini alamaz. Böyle
hallerle karşılaşan insanlar sadece sonuç alamamalarına sebep olan
hâdiseyi görür ve “ah şu olmasaydı ne güzel muvaffak olacaktım” der.
Halbuki o şahsın işinde muvaffak olamamasının hakikî sebebi, onun
zannettiği sebebin arkasında gizlidir ve ruhî tekâmülü ile alâkalıdır.
Yapılacak iş, başarısızlıkların arkasında saklı olan
“tekâmülle ilgili manevî sebeplere” nüfuz etmeye çalışmaktadır. İnsanlar
bu gizli manevî sebepler’e nüfuz edebildikleri ve eksiklerini bir an evvel
gidermeye çalışabildikleri oranda başarı sağlayabilirler.
Bazı “talihli” denen insanlar, her başvurdukları işte
muvaffak olabilirler. Bu onların, işlerinde zorluklarla karşılaşan
insanlardan daha tekâmül etmiş varlıklar olduğu demek değildir. Çünkü
insanlar tekâmül ettikçe, daha fazla tekâmül etmek imkânlarını
kazanabilmeleri için, irade ve liyakatleri ile yenebilecekleri hâdiselerle
karşılaşırlar.
Basit insanların, ekseri, dünya hayatında daha kolay
muvaffak olmalarının sebebi; onların tekâmül etmiş kimselerin
karşılaştıkları zorluklara tahammül edebilecek ve o zorlukları yenecek
kudrete henüz daha erişmemiş olmalarıdır. Olgun varlıklar müşkülâtla
karşılaşırlar. Bu hal, belki onların hayatının büyük bir kısmını zorluklar
hattâ ıstırap içersinde geçirmelerine sebep olabilir. Fakat bir de
muvaffak oldular mı; elde ettikleri manevî kazanç, maddî kazanç değerleri
ile mukayese edilemiyecek kadar büyük ve değerli olur.
Büyük muvaffakiyet ve değerlere; yürünmesi zor, hattâ
ıstırap verici yollardan erişilir. Bu sebeple de basit insanların kolay
erişebildikleri hedeflere olgun insanların daha zor erişebilmeleri, bir
adaletsizlik değil; adaletin ta kendisidir!. Çünkü her varlık liyakatine
göre ektiğini biçer. Kolay biçilenle, zor biçilen arasında da değerce çok
fark vardır.
Önceden hayatlarının büyük bir kısmını “talihsiz” olarak
geçiren ve birdenbire “talihli” oluveren insanların hayatlarını tetkik
ederseniz onların otomatik olarak yani bilmeyerek, herhangi bir şekilde
kendilerini talihsiz yapan sebebi, manevî değer kazanarak ortadan
kaldırmış olduklarını görürsünüz. Fakat bu gibi otomatik olarak
değerlenmeler, hiçbir zaman şuurla değerlenmeler gibi değildir.
Bu işlem, yani kısaca “insanların kendi kendilerini ıslah
işlemi” şuurla yapılırsa; hem çok kısa zamanda sonuç alınır, hem de insan,
şuuru ile tekâmülüne mani olan engelleri ortadan kaldırmak imkânlarına
sahip olarak talihsizliğini giderir. İnsanın kendisini talihsiz yapan
sebepleri bulmaya çalışması, o sebepleri bulmasına; bu sebepleri gidermek
için çalışması da, hem manevî değerlere kavuşmasına, hem de talihsizlik
denen şeyin ortadan kalkmasına sebep olur.
Bazı haller vardır ki, bunlar, giderilemiyecek
talihsizlikler şeklinde tezahür ederler. Meselâ bir çocuk küçük yaşta ana
ve babasını kaybeder. Bu hali, insanın iradesi ile yenebileceği
talihsizliklerle karıştırmamak gerekir. Çünkü bir insanın tekâmül plânı
icabı mutlaka karşılaşması gereken, karşı koyamıyacağı hâdiseler
mevcuttur. Fakat bu hâdiseler de ona ruhî değer kazandıracak hâdiselerdir.
Dünya realitesine göre “fena” gözüken hâdiseler de dahil
olmak üzere bütün hâdiseler iyidir, çünkü tekâmül içindir. Bir insanı
talihsiz yapan sebepleri araştırma, bulma ve giderme yolları vardır ki,
bunlardan ileride bahsedeceğiz.
584.
MANEVÎ ŞUA TESİRLERİ VE HASTALIKLAR
Dünyadaki hastalıkların menşe’leri sadece mikroplar,
virüsler gibi maddî izahları olan şeyler değildir. Dünyada karşılaşılan
birçok hastalıklar, manevî şuaların[5]
(manevî değerlerin bağlı bulundukları) maddeye, meselâ bedene tesir etmesi
ile olur. Hattâ sebebinin mikroplar olduğu ispat edilen hastalıklarda
bile, o mikropları zararlı hale getiren manevî şua tesirleridir.
Dünyadaki manevî tesirler, “manevî şualar” halinde tezahür
ederler. Bu; manevî tesirlerin Mutlak Kanun esasları ile işbirliği
yapmasından hâsıl olan bir sonuçtur. İşte bu şualar genellikle iki tarzda
tesir icra ederler:
1 - Manevî şuaların, mikrop, virüs, gibi canlılara tesir
ederek onları zararlı hale, hattâ mikrop ve virüs haline getirmesinden
hâsıl olur.
2 - Manevî şuaların doğrudan doğruya bedene tesir etmesi ve
bedeni bütünüyle bir manevî tesir altında bırakarak hasta etmesinden hâsıl
olur.
Bunlardan birincisine; manevî şuaların vasıtalı (indirekt)
tesiri, ikincisine de; manevî şuaların vasıtasız (direkt) tesiri denir.
Halen bilinen hastalıklardan birçoğunun hakikî sebepleri bilinmemekte veya
başka zannedilmektedir. Çünkü bazen vasıtasız tesirler vasıtalı, vasıtalı
olanlar da vasıtasızmışlar gibi tezahür etmektedirler.
585.
TEBLİĞLER HAKKINDA
İnsanların mevcut eski bilgileri de tebliğlerde rol
oynarlar. Veya bir tebliğ verilmeden evvel, o tebliğ, konu ile alâkalı
olan hâdiselerle hazırlanır. Bunun aksi şeklini de düşünmek mümkündür.
Çünkü zuhur eden hâdiseleri bazı tebliğlerle şuurlandırmak yoluna da
gidilir.
Tebliğler; insanlara, bilmeleri gereken şeyleri öğretmek ve
bu bilgileri liyakatleri ile şuurlandırmak için verilir[6].
586.
FERAGAT
İnsanlar, değerleri oranında kendi haklarından,
başkalarının selâmeti ve menfaati için feragat edebilirler. Yüksek bir ruh
ise, dünyada mevcut her şeyden feragat edebilir. Dünyadaki en yüksek
ruhlar, bedenlerinden bile zamanı gelince seve seve ayrılırlar.
587.
EKRANLI ELEKTRO MİKROSKOP
Pek yakında insanlar, elektro mikroskop ile görülebilen
virüsleri bir ekrana büyüterek aksettirebilecek ve virüsten çok daha küçük
varlıkları bu şekilde görebilecektir.
588.
MANEVÎ TESİRİN GÖRÜLEBİLMESİ
Manevî tesir halinde tezahür eden şuaların, maddî imkânlar
aracılığı ile görülebilir hale gelmeleri mümkündür. Ultra viole
şualarından bu yolda faydalanılabilir.
589.
BÜYÜK İNSAN, BÜYÜK ADAM
Büyük insan, inanarak savunduğu realitesi uğrunda riya’ya[7]
sapmadan, müşküllere göğüs gerendir.
Büyük adam’lara gelince onlar, büyüklüklerinden bir şey
kaybetmemek için manen kücülebilirler.
590.
DİLENCİ
Sokakta dilenen boynu bükük dilenciyi görünce yüreğin
sızlar. Fakat bil ki; onların elinde de burnu havada olanların ellerindeki
imkân olsaydı, onların da burunlarını havada görürdün.
591.
HAYAT PLÂNI
Yeteri kadar tekâmül edememiş ruhların plânları ahirette
yapılırken, dünya hayatına başladıktan sonra kendilerine çok zor gelecek
olan şeyler, çok hafif görünür.
Meselâ bir ruh, o zamana kadar pek yakından tanımadığı bir
ana ve babanın evlâdı olarak dünyaya gelmeyi ve küçük yaşlarda öksüz
kalmayı kabul eder. Fakat o ruh, dünyada insan olarak doğunca hakikatte
kendisine pek yakın olmayan ana ve babası, dünya realitesine göre en
yakınları olur ve onlardan ayrılmak, o çocuk için bir facia halinde
tezahür eder.
Ruhlar, tekâmülleri icabı dünya ve benzeri yerlere
inerlerken, ahirette kolaylıkla kabul ettikleri şeylerin tatbikinde birçok
sıkıntı ve zorluklarla karşılaşırlar.
592.
ŞUALARIN MADDEYE TESİRİ
İnsan vücudu da, dünyada mevcut bütün maddeler gibi, yan
yana dizili atomlardan yani elektron sistemlerinden hâsıl olmuştur. Robot
şualar, bu yan yana dizili elektron sistemlerinin arasından, onlara hiçbir
zarar vermeden ve iz bırakmadan geçebilirler. Ve bu şuaların elektronları
tahrip etmeden geçmeleri onlara birçok faydalar temin edebilir.
Şualar kalınlaştıkça yani oluşumunu sağlayan madde
sistemleri bileşikler arz ettikçe, bu hal elektronlara tesir eder ve
mevcudiyetlerini hissettirir hale gelirler. Kalın şualar, elektronları
tahrip ederek elektron sistemlerini bozucu tesirler icra ederler ve
zararlı olmaya başlarlar. “Bir şua, elektron sistemleri üzerindeki bozucu
tesiri kadar zararlıdır.”
Bu hal arttıkça, bedendeki atomlar ve hücreler üzerinde
tahrip edici tesirler, icra ederler. Bunu kanunlaştırırsak: “İnce robot
varlıklar, kaba robot varlıklar üzerinde birbirlerinin değerleri
arasındaki fark oranında tesirlidirler.”
Bu tesirleri şöyle sıralayabiliriz:
1. İnce (manevî değeri fazla) robot şuaların, robot
varlıklar üzerindeki tesirleri olumludur.
2. Kaba robot şuaların, robot varlıklar (maddeler)
üzerindeki tesiri ise olumsuzdur (fakat doz göz önünde bulundurulur ve
tesir süresi ayarlanırsa faydalı olurlar).
Bunlardan şu anda faydalanılanlara röntgen şuaları misal
olarak gösterilebilir. Manevî değeri fazla olan “ince şualar” mevcuttur.
Kaba şualar ise robot manevî şuaların etrafına sun’i vasıtalarla, madde
sistemleri (meselâ elektron sistemleri) cezbedilerek temin edilebilir.
593.
ŞUALARIN MAHVEDİCİ DOZU
Her mahvedici şuada, var edici hassa mevcuttur. Doz[8]bir şuayı mahvedici vaziyetten var edici vaziyete, var edici vaziyetten de
mahvedici vaziyete geçirir.
594.
ŞUALAR VE HASTALIKLAR
Mikrop veya virüs gibi canlı varlıklar vasıta edilerek
hâsıl olan hastalıklardan başka, canlılara normal yaşantılarında tesir
ederek hastalıklar meydana getiren manevî şualar vardır. Hattâ virüsleri
ve mikropları, virüs ve mikrop haline getiren, yine bu şualardır.
Bu sebeple; bütün hastalıkların asıl sebebi robot
şualardır. Bu hastalıklar, yine robot şualarla tedavi edilebilirler.
595.
ROBOT VARLIKLAR VE “GAYE”
Hiçbir robot değer ve varlık yoktur ki hareketleri, manevî
varlıklardan aldıkları kudretlerden başka kudretlerle idare edilmiş olsun.
Robotlardan sadece Mutlak Varlık, Tanrının iradesine
tâbidir ve öyle kalacaktır. Tekâmüldeki varlıklar tekâmül ettikçe, en
yüksek robot değerler üzerinde bile tesirler icra edebilirler ve onların
ifa etmekte oldukları vazifeleri şuurlandırabilirler.
Mutlak Varlık “tek” olan ve sadece Tanrının iradesine tâbi
olan varlıktır ki, Tanrı onu istediği kanunla ve bu kanununa uygun plânla
idare eder.
596.
AYNI YOLDAKİLER
Din yolunda sana yardım eden Tanrı, dinsiz denilenlere veya
başka dinden plânlara da yardım etmekte. Onlara da, sana yürü dediği yolda
yürü demekte. Onların da iyileri ve tekâmül etmişleri Tanrının yolunda
yürümekte.. Ayrı sanılan yollarsa aynı yollar..
Ayrılık sadece, herkesin, yolun başka bir tarafından
ilerlemesinde.. Sağ kaldırımdakinin sol kaldırımdakini başka yolda
zannetmesinde!..
597.
DEVE VE ÇİLEK TARLASI
Çilek tarlasına giren deve, orada deve dikeni arar[9].
598.
MELEKLERİN İNSANA SECDESİ
Tanrı, madde kâinatında her şeyi ser’den yarattı. Dünyanın
esası olan taş toprak da ser’dendir. İlk insan da topraktan ve sonra onun
tekâmül edişinden hâsıl oldu ki; ona Adem denilir.
Adem en tekâmül etmiş dünya sakinidir[10].
O; şuura, idrak’a, akıla ve tahayyül kabiliyetine maliktir. Onu; robot
değerler kendi vazifelerini ifa için hazırlarlar[11].
Bu; eski din kitaplarında meleklerin, Adem’in önünde secde edişi şeklinde
mecazî olarak izah edilmiştir.
599.
BİLGİ VE MUTLAK VARLIK
Bilgi olmasaydı, Mutlak Varlık yaratıcılık hassasına malik
olamazdı.
600.
BİLGİNİN MENŞE’İ
Robotlardaki bilgi tezahürleri de dahil, her bilginin
menşe’i manevîdir.
601.
OKU
Dinle ve yaz! bilmen ve bildirmen icab edenleri.. Oku ve
yaz! gök yüzünde parıldayan yıldızların da ötesinde yıldızlar olduğunu..
Yazın yeşeren, kışın yapraklarını döken ağaçlarda da okyanuslardakine
benzer sular bulunduğunu..
602.
KUR’ÂN VE YILDIZLAR
Bundan çok evvel, Kur’ân indirilirken; yıldızların
gökyüzüne bağlıymış gibi parıldadıklarından bahsolmuştu.
Zaman geçti ve yıldızların gök yüzüne bağlı oluşu, o
zamanın realitesine uygun bir izah zannedildi. Çünkü ilim yıldızların
boşlukta olduğunu söylemekte idi. Halbuki Kur’ân’da bildirilen en doğrusu
idi.. Çünkü, yıldızlar daha büyük kütlelere daima şualarla bağlıdırlar. Bu
irtibatlardan hâsıl olan dengenin bozulması onları mahva götürür.
Şu halde, Kur’ân’da birçok kimseler tarafından yanlış
addedilen bu kısım doğrudur. Bunun doğruluğu ise, bir zaman sonra ilmî
metodlarla ispat edilecektir.
603.
DÜŞÜNMEK, ANLAMAK, BİLGİ VE TEBLİĞ
Sen istediğin kadar bir köpeğe hakikatleri anlatmaya uğraş,
o ancak anlayabileceği kadar anlar. Buna, düşünebileceği kadar düşünür de
diyebiliriz.
Düşünmekle anlamak arasında dünyada bir fark mevcuttur.
Fakat maddî mefhumlarla izah edilemiyecek maddesiz hayatta ise bu fark
azalır. En yüksek manevî varlıklar için; anlamak, düşünmek, öğrenmek ve
bilmek arasındaki farklar, o varlığın yüksekliği oranında azalır. Tanrı
içinse, bütün bu şeyler arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü O öğrendiğini
önceden bilendir.. Onun bilmediği yoktur!.
Varlıklar tekâmül ettikçe bilgileri artar ve bilmeleri
gereken hakikatlere yaklaşırlar. Dünyada yaşayanlara tebliğler vasıtası
ile yardımlar yapılır. Bu tebliğlere ise onlar, evvelâ hazırlanır.
Zannedildiği gibi tebliğler onların bilmedikleri şeyler değildir. Çünkü en
yüksek tebliğler de dahil, onlara robotlar vasıtasıyla hatırlatılır.
Onlar maddeye bağlı bulunan varlıklarıyla bunu, zaman
mefhumu ile izah ederlerse; yeni yeni tebliğ alındığı zannedilir. Halbuki
tebliğlerin, zaman mefhumu üzerindeki manevî izahları öyle değildir:
Tebliğ; bir “vazifeli varlığa” robotların hatırlattığı
bilgilerdir!..
604.
BİR GÜN GELECEK İNSANLAR..
Bir gün gelecek insanlar ve milletler, birbirlerini
mahvetmek yolundaki gayretleriyle değil, birbirlerine olan sevgi ve bu
sevgiden hâsıl olan ilgi ile iftihar edecekler. Birbirlerini mahvetmek
için değil, fakat birbirlerine faydalı olmak için gayret sarfedeceklerdir.
605.
KAHRAMAN
Nasıl ki bugün medenî bir insanı, bir insan kurban ederek
sevaba gireceğine inandırmak mümkün değilse; yakın gelecekte de insanlar,
canilere kahraman demekten vaz geçecekler ve asıl kahramanların; hakikat
ve ilim yolunda zorluklara göğüs gererek ömürlerini tüketenler ve hizmet
yolunda canlarını seve seve verenler, olduğunu idrak edeceklerdir.
606.
BİLGİ VE HAYATA TATBİKİ, REALİTEYE HÜRMET
Bilgi sahibi olmak değerlidir. Fakat görgü ve tecrübenin de
tekâmülde çok büyük rolü vardır. Bilginin ise değeri, o bilgiyi hayatına
tatbik edebilenin değeri ile tezahür eder. Bu bakımdan, bilinenin hayata
tatbik edilen kadarı, o bilgiye sahip olana faydalı olur.
Realitelere hürmet gerekir! İki anlaşamayan insandan,
karşısındakinin realitesine daha fazla hürmet edeni iyidir, yüksektir.
607.
FENALAR
Bir memleket düşünün ki, o memleket kanunları fenaları
korur vaziyete düşsün; o memlekette adalet olamaz.
Bir yerde fenaların sayısı fazla ise kanunlar onların
realitesini ister istemez korumak mecburiyetinde kalırlar.
608.
DİN KİTAPLARI
Din kitapları anlaşılması için değil, anlaşılmaya
çalışılması için indirilir.
609.
SEVGİYİ ÖĞRENMEK
İnsanlar arasında akrabalık bağları, dünyada madde ile
bağlı bulunanlar içindir. Şayet akrabalar arasında manevî bağlar da
kuvvetli ise, bu yakınlık dünya hayatından sonra da devam eder.
Akrabalıktan hâsıl olan yakınlık, alâka ve sevgi; insanları
sevgiye alıştırır. İnsanlar sevebilmek için, evvelâ yakınlarını severek
“sevmeye” alışırlar. Yakınını ve herhangi bir şekilde alâka duyduğunu
sevmek, daha yüksek sevgilere doğru yükselen bir merdivenin
basamaklarından başka bir şey değildir.
610.
VAZİFEDE İHMAL
Tamamlanması gerektiği halde, ihmal sebebi ile
tamamlanmamış vazifeler ve işler, insanlar için tekâmül engelleridir.
611.
MEDENÎ OLMAK
Kravat takan ve şapka giyenlerin, bunlarla nasıl hareket
edeceklerini de bilmeleri gerekir. Asıl medeniyet ise ruhtadır.
612.
RUHLAR EKSİLMEZ VE ARTMAZ!
Ruhlar ne eksilirler, ne de artarlar. Sadece manevî bir
değer olarak vardırlar.
Bir ruh yaşadığını idrak ettiği an ve idrak ettiği yerlerde
ruh olarak tezahür eder. Çünkü bir ruhun ruh olarak tezahür edebilmesi
için, bulunduğu muhitin imkânlarına göre bir şeyler istemesi, bir şeyler
sevmesi veya bir şeylerden korkması gerekir.
Ruhlara, artar veya eksilir denemez. Artma ve eksilme,
ebedî hayatı yaşayanlar için değildir. Artma ve eksilme, dünya ve benzeri
tekâmül yerlerinde bir mâna taşır. Onların haricinde asla!.
Fakat siz bu sözleri anlayamazsınız! Bunu anlamak, ancak o
hayatı yaşamakla mümkündür. Ruhlar vardır ve var olacaklardır.
613.
ANLAŞILABİLMEK
Konuşmaya mecbursan, herkesin anlayabileceği bir lisanla
konuş. Konuşmamak zorunda isen, susmayı tercih et.
614.
EVVELKİ GELİŞ
Dünyaya geldikten sonra, bir evvelki gelişinde kendi yapmış
olduğu icraatlara küfür edenler de vardır. Tıpkı eskiden yapılmış olan
başka varlıklara ait icraatları kendine mal etmek isteyenler olduğu gibi.
615.
TERS DEĞERLENDİRME
Bedeninin maddeden hâsıl olduğunu unutup, toprağı alçak
görene bak! Bil ki toprak da, gök kadar yüksektir. Dünya; göklerin yer,
yerlerin ise gök sanıldığı yerdir.
Gök de, yer de aynı değerdedir. İnsanlar çok kereler,
alçaklıkları yükseklik, yükseklikleri ise alçaklık sanırlar ve yapılmaması
gerektiğine, inandıklarından çoğu, yapılması gerekenlerdir.
İnsanlar çoğu kez yanlış değerlendirmeler yaparak tekâmül
yollarında ilerler.
616.
HAKİKÎ YÜKSELİŞ
İnsanlar çoğu kez yapılması gerekenleri, yapılmaması
gerekenler zannederek tekâmül ederler. Birisini; sevap sandığı işlerin
günah olduğuna inandıramazsın!. Onu, ancak ip uçları vererek liyakati ile
başbaşa bırakmak doğrudur. Çünkü hakikî yükseliş liyakatle, kendi kendine
yükseliştir. Alçaklarda gezeni birden bire çekip yukarı alamazsın!..
617.
PLÂN İCABI AİLEDEN ALINAN..
Ruhlar dünyada, plânlarının icab ettirdiği aile muhitine
inerler ve mensubu bulundukları ailenin fertlerinden, plânlarının icab
ettirdiği şeyleri alırlar. Bu alınanlar beden, dolayısiyle madde ile
alâkalı olan şeylerdir. Madde hırsı olan “harislik” ve beden güzelliğinin
tahrik edebildiği “cinsî duygular” gibi..
618.
TEKÂMÜL VE SEVGİ
İnsanlar tekâmül ederek sevip yükselmesini öğrenirler. Asıl
sevgi ise maddeli hayatın üstüne erişebilmişlerdedir. Varlıklar tekâmül
ettikçe daha fazla severler ve daha fazla sevebilmek için daha fazla
tekâmül ederler.
619.
YAPILMASI VE YAPILMAMASI GEREKENLER
Hakikatte fena olan bir şey yoktur, fakat dünya ve sair
tekâmül yerlerinde yapılması gereken ve gerekmiyen şeyler vardır. Bunlar,
realiteler yükseldikçe değişebilirler. Hattâ bunların arasında önceden
yapılması gerektiği halde, sonradan yapılmamasının gerektiği kabul
edilenler, veya; evvelce yapıldığı halde sonradan yapılmamasına inanılan
şeyler vardır.
Bir insanın yapması gereken ise, o anda vicdanı ile
yapılmaması gerektiğine inandıklarını yapmamak, yapılması gerektiğine
inandıklarını yapmaktır. Vaktiyle günah sayılıp da, sonradan günah
olmadığı anlaşılanları; onun günah sayılmadığı zamanlarda yapanlar günaha
girmezler.
Bir de insanların hareketlerini tahdit eden toplum nizamı
ve kanunları vardır. Yapılması gereken, bu kanunlara uymaktır. Çünkü
kanunlar fertlerin hareketlerini hudutlayarak onlara denenme imkânları
verirler.
620.
BİLGİLERDEKİ MANEVÎ KUDRET
Bu bilgilerin menşe’i Mutlak Varlık’tır. Onlardaki saklı
kudreti insanların tasavvuru mümkün değildir. Bilgilerin gayesi ise;
insanlığa, insan olarak dünyada yaşamanın mes’uliyetini ve hayatın
gayesini açıklamak ve beşeriyetin şuurlu tekâmül yolunda ilerlemesini
temin edecek idrake ulaştırılmasıdır.
Şayet bu bilgiler gerektiğince değerlendirilmez ve
hedeflerine ulaşamazlarsa, “boşta kalmış manevî kudretler” halinde arzı
kemirirler. Bu kemiriş, taş üstünde taş, deniz altında kara bırakmayacak
kudrettedir.
Eskiden de kavimler aynı sebepten zaman zaman helâk
olmuşlardı. Onlar ikazlarımıza kulaklarını tıkadılar ve onlara faydalı
olsun diye verdiğimiz bilgileri değerlendiremediler ve değerlendirilemeyen
bilgiler de onların varlıklarını kemirdi. Onlar için sadece “günahlar”
vardı. Şimdi ise sebepleri ile birlikte izah edilen bilgilerimizin
eskileriyle mukayese edilemiyecek gücü vardır ve değerleri oranında
mahvedicidirler. İşte biz; değerlendirilmediği takdirde her şeyi
mahvedecek bilgileri veriyoruz!. Beşeriyet, ya Şuurlu Tekâmül yolunda
ilerleyecek, yahut da dünya robotunun sonu gelecektir.
Hiç şüphesiz ki biz, her şeyin sonunu getirirken
binlercesinin yeniden oluşunu temin ederiz ve helâk edişimiz bile, helâk
olanlara faydalı olması içindir!.
621.
YARDIM
Önüne gelene para ve mal vermek yardım değildir! Bir
insanın, yardımını yapmadan evvel bilmesi gereken noktalar vardır.
Her şeyden evvel, her avuç açanın, inleyenin, yalvaranın,
yardıma ihtiyacı olan kişi olmadığını bilmek gerekir. Yardımı; çalışarak o
yardımı değerlendirecek insana, çalışmak imkânlarını kaybetmiş yoksula,
ümitlerini kaybetmişlere yap ki; onlar bundan faydalansınlar.
Şayet senin yardımın bir insanı fena yola sevk ediyorsa, o,
aslında yardım değil; zarardır.
622.
ÖNCEDEN HİSSETMEK
Olacak bir hâdiseyi daha önceden hissetmek, çok kereler,
zaman mefhumunun hüküm sürdüğü dünyanın madde hudutlarını zorlayanların,
bu zorlayışları neticesidir.
623.
MUTLAK PLÂNIN DÜNYA İCRAATI VE
AHİRETTE KARŞILIKLARI
Her şey bir plâna göre cereyan eder. Bu plân, Tanrının
Mutlak Varlığının Kanunu’nun plânıdır ki, buna Mutlak Plân da denilebilir.
Fakat insanlar ondaki üstün vasıfları dünyada yaşadıkları müddetçe
anlayamazlar.
O öyle bir plândır ki, her şey harfi harfine nasıl olacaksa
öyle olur. Fakat bu intizam insanların madde tesirleri altında alıştıkları
intizama benzemez. Çünkü onda dünyanın zaman mefhumu ile izah olunamıyacak
“mutlak bir intizam” mevcuttur. Tıpkı Mutlak Kanundaki, dünyanın adalet
mefhumuna sığmayan adalet gibi..
Mutlak Kanunun tatbikatında, insanlar kendi idraklerine
göre bazı boşluklar sezerler. Meselâ, kışın yapraklarını döken ağaçlar
bütün yapraklarını bir anda veya aynı süre içersinde dökmezler. Hattâ
bütün kış boyunca dallarından kopmayan kurumuş yapraklara tesadüf edilir.
Fakat sonuçta, er geç, bütün kış mevsimi boyunca dalından kopup ayrılmayan
yapraklar da kopup toprağa karışacak ve yerlerini yeni yapraklara
bırakacaklardır.
Bir insan evvelce fena olduğu ikaz edilmiş olan şeyleri
yapar, buna karşılık cezalanması icab ettiği halde cezalanmaz, hattâ aksi
dahi olabilir, yani daha kuvvetlenir, daha zenginleşir. Tarih; zulmettikçe
zenginleşenlerle doludur. Hattâ birçok zalimler yaptıklarının zerre
kabilinden de olsa hiçbir karşılığını görmeden bu dünyadan göç
edebilirler. Çünkü onların, Mutlak Tekâmül Kanunu icapları’na göre,
yaptıklarının karşılıklarını dünyada değil fakat ahirette çekmeleri
gerekmektedir. Dünya, zaman zaman, zalimlerin geçici ve aldatıcı
mükâfatlarla mükâfatlandıkları yerdir.
Bunun böyle oluşunun da tekâmülle ilgili çok mühim
sebepleri vardır. Çünkü insanlar kendi şuur ve liyakatleri ile
yükselebilmeleri için, hareket ve icraatlarını kendi ellerinde tuttukları
terazilerle tartmak zorundadırlar. Bu terazilerin dirhemleri ise
vicdanlarıdır.
Şayet bir insan; zulmettikçe zenginleşip kuvvetlenen zalimi
gördüğü halde zulümden kaçınırsa..
Şayet bir insan; bildirilenlerin aksini yaptığı halde refah
ve saadet içinde olanı gördüğü halde, bildirilenlerden şaşmazsa..
Şayet bir insan; ona yapılmaması tebliğ edilenleri
yapanların geçici saadetlerini görerek, kendisini o kötü misallere
benzetecek yollara sapmazsa...
Şayet bir insan; fena işler yaptığı için refah içinde
yaşayanların, bu refah ve saadetlerinin pek kısa olan bir dünya hayatı
boyu devam edeceğini aklından çıkarmazsa..
Şayet bir insan; fena yollardan yürüyenlerden mes’ut
olanların, denenme sonucunda kaybeden zavallılar olduklarını ve ahirette
onları izahı imkânsız azapların beklediğine şuur ve liyakatiyle inanırsa..
Şayet bir insan; fena icraat karşılığı elde edilen refah ve
saadetin, dünyada tekâmül etmekte olan insanlara şaşırtıcı, şaşırtıcı
olduğu halde onları hakikate yaklaştırıcı misaller olduğunu anlayacak
seviyeye kendisini yükseltebilirse..; o insan kazanır!.
Dünyaya gelen insanların tekâmül ihtiyaçlarını karşılayacak
ve dünya hayatı boyunca güzel gözükmeyecek birçok hâdiseler, dünya hayat
plânlarında yer almış olabilir. Bunların arasında azap, keder, ıstırap
verenleri bulunabilir. Fakat bir insanı yapılmaması gerektiğine inandığı
hâdiseleri yapmaya mecbur eden tek bir hâdiseye dahi plânında yer
verilmemiştir.
O, liyakatini kullanarak, daima bunlardan uzak kalabilecek
kudrettedir. Ve şayet liyakatini kullanamaz, dünyanın tekâmül faktörü olan
maddenin tesirinde kalarak liyakatsizlik gösterir de bunlara boyun eğerse;
günaha girer. Her günahın ise acı ve ıstırap verici bir karşılığı
mevcuttur.
Dünyada işlenen fakat dünya hayatı boyunca hiçbir karşılığı
tadılmayan günahların karşılıkları ise, ahirette karşılaşılan azap ve
ıstırapların en acılarıdır. Böylelerini bekleyen azap ve ıstıraplar ise
dünyada madde tesirleri altında yaşayanların asla tasavvur edemiyecekleri
ağırlıktadırlar.
624.
ALLAH HER ŞEYE ULAŞAN
FAKAT ASLA ULAŞILAMAYANDIR
Her yerde gözüken ve her bakılan yerde mevcudiyetini
hissettiren, Tanrı değil, O’nun Mutlak Varlığıdır. O’nun Mutlak
Varlığındandır. Tanrı ise halk ettiklerine “kendilerinden çok” yakın
olandır!..
Bir göz doğrudan doğruya kendisini nasıl göremezse, insan
da Tanrıyı, kendisine “kendisinden çok” yakın olduğu için göremez. O
görülmeyen fakat mevcudiyeti her şeyden çok hissedilendir. İnsan da dahil
Tanrının var ettiği varlıklar, ne Tanrının bir parçası ne de O’nun bir
uzvudur.
Tanrı halk ettiklerinin çok üzerinde ve onlardan ayrıdır.
Aynı zamanda da, O’dur halkettiklerine halk ettiklerinden yakın olan.
Fakat bu, Tanrının var ettiklerine olan yakınlığıdır. Var edilenlerin
Tanrıya olan yakınlıkları değildir!
O’na, varlığından fazla varlığına yakın bulunana
yaklaşabilmek; ancak liyakatle Tanrı yolunda ilerlemekle mümkündür.
Allahın var ederek tekâmüle sevk ettiği varlıklar, O’nun çizdiği yolda,
liyaketleri ile ilerleyerek O’na doğru yükselebilirler. Fakat asla ona
ulaşamazlar.
Çünkü O, her şeye ulaşan, ulaştıklarına da kendi
varlıklarından daha yakın olabilen, fakat asla ulaşılması mümkün olmayan,
kudretinin, kuvvetinin, güzelliğinin ve değerinin tarifi imkânsız Allahtır.
Allah, her şeye ulaşan fakat ulaşılamayandır!.
625.
SESLENİŞ
Allahın kullarına kendilerinden çok yakın olan varlığına,
çok uzaklardan, O’nun erişilmesine imkân olmayan varlığına fena his ve
düşüncelerden mümkün olduğu kadar sıyrılarak seslenenler, Tanrıya
kendilerini daha yakın hissederler. Kendini O’na yakın hissetmek demek,
O’na yakın olmak demektir. O’na yakın olanlar ise, fena bildikleri
şeylerden korunmasını bilenler ve iyi olduğuna inandıkları yolda
yürüyenlerdir. İyi olduğu şuur ve vicdanla tasdik edilerek yürünen yol ise
Tanrı yoludur.
O’na; “yarabbi, bana benden yakın olan varlığına senden çok
uzaklarda bulunan varlığımdan sesleniyorum. Bu sesleniş, kendimi sana
yakın hissetme ihtiyacından hâsıl olan bir sesleniş, bir yalvarıştır...”
de! Ve kendini zaman zaman O’na yakın hissederek varlığını yıka, ve temiz
olarak, seslendiğinin yolunda yüksel..
626.
KUR’ÂN
Vicdanının emrettiği “acaba doğru mu?” diye şüphe ile
karşılayanlar bilsinler ki; Kur’ân’da, yapılmaması gerekenler
bildirilmiştir. Ona uysunlar, kolay kolay uyamadıklarına ise uymaya
çalışsınlar.
Bilsinler ki biz, iyi niyet sahiplerini kendilerinden daha
iyi tanırız ve onların kurtulmak istedikleri âdet ve alışkanlıklardan
kurtulmaları için, tekâmülllerinin icab ettirdiği yardımlarda bulunuruz.
Fakat bizim yardımlarımız ekseriya, apaçık görülen ve bilinen yardımlar
değildir.
627.
DİN VE DİNLER
Hiçbir zaman “dinler” diye bir şeyden bahsedilmemiştir.
“Dinler” yoktur; “din” vardır. Dinin “dinler” halinde gözükmesinin sebebi
ise; her devrin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde ve devrin realitesine
göre indirilmiş olmasıdır.
Bunu; “aynı konuyu, çeşitli yaşlardaki insanlara başka
başka anlatmak” mecburiyetine benzetebilirsiniz.
628.
İSLÂMİYET BEŞERİYET DİNİDİR!
Hiçbir din, mahdut bir zümrenin malı değildir. Böyle olduğu
için de, İslâmiyet ne Arab’ın ne de Türk’ündür; o, beşeriyetindir.
629.
ÇAĞRI
Bu bir çağrıdır!.. Öyle bir çağrı ki; kendi kendine emanet
edilenlerin ve bundan doğan mes’uliyetleri liyaketleri oranında idrak
edenlerin yürüyecekleri yolun çağrısıdır.
Bu yol, herkesin yürüdüğü fakat idrak edemediği bir yoldur.
İdrak etmeden bu yolda yürüyenlerle, şuurla yürüyenler arasında çok büyük
değer farkları mevcuttur. Yine onlar, yürüdükleri yolun önemini idrak
edebildikleri oranda mes’uliyetler yüklenirler.
Mes’uliyetlerin idraki ise şuurlu tekâmülde şarttır.
630.
YARINI DÜŞÜN
Yarını düşün. Fakat bu düşüncen senin bugün yapacağın
iyiliğe mani olmasın.
631.
ATATÜRK VE İNKILÂPLARI
Atatürk inkılâplarını[12]
sadece şekil inkılabı olarak görenlere de ki;
Memleketin bünyesi, inkılâpların, şekil inkılâbı olarak
tezahürünü icab ettiriyordu. Çünkü o zaman, din bile şekil dini haline
gelmişti. İslâmiyet, asıl ulvî[13]
ve yüksek tarafları bırakılarak sadece sakal, çarşaf, sarık, fes gibi
görüntülerle temsile ve istismara başlanmıştı. Memleket bir ruh inkılâbını
benimseyecek durumda değildi.
Bu sebeple, ilerde ruh inkılâbı halini alacak inkılâpların
temeli şekil inkılâbı olarak atılmış, fes çıkarılmış, şapka giyilmişti.
Maksat ne şapkayı giymek, ne de fesi çıkartmaktı. Asıl maksat; bâtıl
inançlardan ve ısrarla taşınmak istenen putlardan, geri milleti
kurtarmaktı.
Fakat bunun şuurlu yaptırılmasına imkân yoktu. Şayet
Atatürk inkılâpları ruha hitap ederek başlamış olsaydı, bugün bu
inkılâplardan hepsi tarihe karışmış olurdu. İnkılâplarda kullanılan zor,
inkılâpların şekilde de olsa, kalmasını, kaldıkça da düşündürücü olmasını
ve realitelere tesir etmesini sağlamıştır. Kısaca; yürünen yol doğru idi..
632.
KUR’ÂN İNDİRİLİRKEN
Kur’ân, indirildiği zamanın realitesine göre çok yüksek
bilgileri ihtiva eden bir kitaptır. Bu çok yüksek bilgiler, tekâmülde pek
geri kalmış bir kavme indirilmiştir. Bunun da sebepleri vardır.
Bir defa, o kavim geri olmasına rağmen Kur’ân’ı,
benimseyebilecek kabiliyette, hassas, şair yaradılışlı bir kavimdi. Mânası
güzel olmasa da güzel söylenen sözleri takdirle karşılarlardı. İşte Kur’ân
onları çekecek bir lisanla ve Arapça olarak bu sebeple indirildi.
Kur’ân’ın o kavme indirilmesinin asıl sebebi ise; geri bir
kavim oluşu, ahlaken düşkün bulunuşu, buna rağmen Kur’ân’a karşı alâka
duyacak bir ruhî seviyede oluşudur. Onun için Kur’ân, bir taraftan çok
yükseklerden ve beşeriyete hitab ederken, diğer taraftan da sadece o
kavmin, o günkü hayatı ve yaşayışı ile alâkalı kısımlar ihtiva etmiştir.
Bu sebeple Kur’ân’da, ilk bakışta, belki bir zıtlık
görülebilir. Fakat hakikatte, Kur’ân’daki en basit bilgilerde bile
ebediyen ibret alınabilecek sırlar mevcuttur. Kur’ân’ın bu tarzda tanzim
edilişi, onun üzerine daha fazla eğilinmesini sağlamıştır.
633.
TEKÂMÜL VAZİFELİLERİNİN ÖLDÜRÜLMELERİ
Tekâmül yolunda vazifeli olan çoğu insanlar, iyiyi
gösterdikleri kişi ve toplumlar tarafından işkence ile öldürülmüş veya
azap içersinde kıvrandırılmışlardır. Her şeyin olduğu gibi bunun böyle
oluşunun da sebepleri vardır.
Bir defa, o vazifelilerin dünyada öldürülmeleri veya azap
içersinde kıvrandırmaları kendileri için zararlı değil, bilâkis çok
faydalı olmuştur. Bu davranışın bir sebebi olarak, toplumun eski
realitesine bağlı oluşunu zikredebiliriz.
Yüksek fikirlere tercüman olan tekâmül vazifelilerinin hoş
olmayan davranışlarla karşılaşmaları, âkıbetlerinin böyle oluşu ve
özellikle iyiliğini istediği kimseler tarafından öldürülüşleri, o
vazifelilerin tanıtmak için vasıta oldukları hakikatler üzerine daha fazla
eğilinmesine sebep olmuştur.
Ölüm, bu vazifelilerin dünyadaki en büyük mükâfatlarıdır.
Çünkü onlar ölümle ebedîleşmişlerdir. Bu; peygamberler devrinde sık sık
görülen ve düşündüren bir hâdisenin izahıdır.
634.
DİN, MEZHEP, TARİKAT VE BİLGİLERİN
KAVRANMASI
Bir dinden bazı mezhep ve tarikatlar[14]
doğmuş ise, o dini her şahıs (geniş mânada) aynı şekilde anlamıyor
demektir. Bunun böyle oluşu ise Mutlak Tekâmül Kanunu icaplarındandır. Bir
dinden hâsıl olan mezhep ve tarikatların mensupları arasındaki fikir
aykırılıkları, fertlerin o din üzerine daha fazla eğilmelerini temin eder.
Şuurlu İnanç devrinde ise, mevcut dinler, “din devri”nde mezhep ve
tarikatların oynadıkları rolü bir müddet oynayacaklardır. Bu;
bilgilerimizin üzerine daha fazla eğilinmesine sebep olacaktır.
Fertler değerlendikçe bilgilerimizi kül halinde
kavrayabilmek imkânını kazanırlar. İlk bakışta; kazanılan bu hassa, basiti
çok şey ihtiva eder halde görmek gibi gelirse de, hakikatte tamamen bunun
aksidir. Çünkü insanlar bilgileri kül halinde kavrayabilmek hassasına, çok
yönlü ve karmaşık olanı basite indirgeyebildikleri oranda maliktirler. Bu
ise, ancak uzun tekâmül merhalelerinden sonra elde edilebilen bir
hassadır.
Şuurlu Tekâmül’ü tam mânası ile idrak, dünya hayatında
mümkün değildir. Çünkü o, maddesiz ve robotsuz hayata uzanan ve sonsuz
yüksekliklere doğru yükselen tekâmül yoludur. Onu dünya imkânlarına göre
anlayabilmek ancak, onun üzerine alâka ve sadakatle eğilmekle mümkündür.
Bu alâkayı oluşturmak için Mutlak Tekâmül Plânınca tatbik edilen bazı
sistemler mevcuttur. Çünkü bir bilgi okunup öğrenmekle değil, onu
varlığına dahil etmekle faydalı olabilir. Bunun için de “üstün bir alâka
ile” bilgilere sarılınması gerekir.
İşte, aynı olan şeyin başka başka ve farklı gösterilmesi;
bilgiler üzerinde düşünülmesine, münakaşa edilmesine, böylelikle de
“benimsenmesine” yol açmak için bir vasıta olarak kullanılır. Din devrinin
peygamberleri vasıta edilerek indirilen bilgilerde bu mühim nokta daima
göz önünde bulundurulmuş ve indirilen bilgiler daha iyi idrak edilerek
benimsensinler diye birbirlerinden farklı şekilde indirilmiştir ki;
hakikatte farklı gözüken bilgilerin esasında hiçbir farkı mevcut değildir.
İşte, bu şekilde indirilen bilgilerle beşeriyet, Şuurlu
İnanç’a hazırlanmıştır. “Şuurlu İnanç yolunda tekâmül” için de aynı yoldan
faydalanılacaktır. Fakat bu faydalanış, eskiden olduğu gibi değil, daha
şuurlu yoldan olacaktır.
635.
ALLAH HAKKINDA ÇAPRAŞIK FİKİRLER
Bir zamanlar, “ben Allahım!” veya “ben, Allahtan evvel
varım!” diyenler olmuştu. Ve fikirlerini açıklayabilmek için “Tanrının var
olmasının, ancak bir varlığın daha önceden var olarak Tanrıyı
düşünebilmesi ile mümkün olabileceği” tezini savunmuşlardı.
Bu lâflar “ben uyurken ölüyüm, çünkü yaşadığımı uykuda
düşünemiyorum..” demeye benzer. Bu gibi çapraşık söz ve düşünceler,
insanları tefekküre sevketmesi bakımından az fayda, girift ve anlaşılması
zor yollara düşürdüklerinden de fazla zarar verirler.
636.
KİMSE KİMSEYE FENALIK EDEMEZ
Maksat; fenalık etmeye imkân olmadığını dünyadayken idrak
edebilmektir. Asıl büyüklük ise; kendisine en büyük fenalıkları yapanları
bile dünyadayken, karşılık beklemeden ve bu fenalıkların ilerde kendisine
sağlayacağı faydaları gözetmeden affedebilmektir.
Hiç şüphesiz ki dünyada, fenalık olsun diye yapılan her şey
fenalıklara hedef olan şahsa çok büyük kazançlar temin eder. Yapılan
fenalık ne kadar büyükse sağlıyacağı fayda ve manevî kazanç o kadar büyük
olur.
Bir katilin öldürdüğü kurbanına yaptığı iyiliği ise kimse
yapamaz. Adam öldürmek en büyük suçtur. İyilik olsun diye dahi bu suçu
işleyenleri[15]
ilerde tarifi imkânsız azaplar beklemektedir.
637.
HER ŞEY TANRIDANDIR, TANRI HER ŞEYDEDİR..
Tanrı; varlığı ile eserini mezceden[16],
değerinden eserini yaratan varlıktır. O’nun ne eseri, ne de eseri ile olan
bağlı ve münasabeti, asla izah olunamaz!.
Ondan olmayan varlık yoktur. Birbirlerine manevî bağlarla
bağlı bulunan istisnasız bütün tekâmüldeki varlıklar, liyakatleri
oranında, O’nun değerinin hudutları içersinde zirveye doğru yükselirler.
O her şeydir. O değerini eserine mezcedendir. O’nun eseri
olmayan hiçbir şey mevcut değildir. Bu sebeple O’nu zerrede de, sonsuz
büyüklüklerde de bulmak mümkündür. Fakat bu bulunan O değil sadece O’nun
izahı imkânsız büyüklüğünün ufacık bir parçası; O’nun eşsiz değerinin pek
ehemmiyetsiz bir tezahürüdür. Herşey Ondandır fakat idrak edilebilmesi
mümkün olan hiçbir şey O değildir, O olamaz..
O’nun eseri bir bedene, bir kâinata, birçok kâinatlara ve
birçok kâinatlarda hâsıl olan varlıklara benzer. O’nun büyüklüğü ve değeri
önünde, kâinatla zerre arasındaki fark kaybolur! kâinat ta zerre olur.
Fakat O isterse zerreyi kâinatlardan değerli ve kudretli yapar. O’nun için
zor olan bir şey yoktur.
Nasıl bir ruh bedene hâkimse, O, var olan her şeye bedenine
hâkim olan ruhtan çok daha hâkimdir. O’nun eseri, sonsuzluklarla izah
edilenleri ihtiva eden bir bedene benzetilebilir. Bu bedendeki
“tekâmüldeki varlıklar” O’nun değerine doğru yükselirler. O’na yaklaştıkça
O’nu daha fazla anlarlar. Yüksek ruhlar O’nu daha çok anlayıp sevebilmek
için O’na yaklaşırlar; bu yaklaşış değerleniştir.
Tanrıya doğru yükselip değerlenen her varlık O’nun
büyüklüğünü ve O’na erişilmesine imkân olmadığını çok daha iyi anlar.
İnsanlar Allah’a ancak O’na hiçbir zaman erişilemiyeceğini idrak
edebildikleri oranda yaklaşırlar. Değerce kendisini Ondan çok uzakta ve
değersiz bulanlar, O’na en güzel yaklaşılan yolda olanlardır.
O her şeye “ben’im” diyebilir, fakat hiçbir varlık O
olamaz, O’nun değerine değil, değerinin katresine ulaşamaz!.. İnsanlar
“Ondan” olduklarını düşünerek O’na yaklaşırlar.. Bu yaklaşış, dünya
imkânları ile izah olunabilecek bir yaklaşış değildir. Çünkü o uzaklaşışa
benzer. İnsanlar O’na yaklaştıkça O’nun değerinin ne kadar yükseklerde
olduğunu hissederler.
O’na doğru yaklaşış; O’nu kendisinden ne kadar çok yüksekte
olduğunu hissediş oranınca fazladır. Bu; küçülerek büyümenin, uzaklaşarak
yaklaşmanın, ne kadar alçakta olduğunu hissedebildiği oranda yükselmenin,
kendini değersiz, güçsüz, kudretsiz hissedebildiği kadar değerli, güçlü,
kudretli, olabilmenin bir izahıdır...
638.
EGOİSTLER VE BİR RÜYA OLAN DÜNYA HAYATI
Maddeye düşkünlüğünden, manevî hazlardan korkana ve
onlardan kendi kendini mahrum edene söyle:
O ki, daima maddeye koşmak için bize yüz çevirmeye
yeltenendir! O ki, söylenenlerin değerini anlayabildiği halde,
alışkanlıklarından ayrılmak endişesi ile onları anlamaz görünendir! O ki,
elindeki maddeleri hakikatleri göremiyeceği bir duvar haline getirendir! O
ki, her şeyden maddî veya manevî karşılıklar bekleyendir! O, iyilik olsun
diye bir şey yapamaz. O ancak; ya madde, yahut ta şeref veya hayvanî
zevklerini tatmin için bir şey yapabilir. Çünkü onun gayesi verdiğinden
çoğunu almaktır. Çünkü o, manevî cephesini körletmek için çalışan
ahmaktır. Onun verdiklerine karşı kazandıkları ise ancak, ona rüyada
kazandırılan servete benzer.
Dünya hayatı öyle bir uykudur ki; o uykuda başkalarının
zarara girmesi sonucu kazanma yoluna sapanlar, bu uykudan uyanınca;
icraatlarının uykuda görülen rüyalardaki günahlar gibi cezasız kalmadığını
görürler. Ve işte o zaman, pek kısa olan dünya hayatı boyunca, sırf
egoistçe davranmaları sonucunda neler kaybettiklerini anlarlar!.
639.
ELEKTRON, ATOM
Dünyanın bulunduğu kâinatta, maddenin esası atom değil,
elektrondur. Çünkü atom halinde olmayıp elektron zincirlerinden hâsıl
olmuş maddeler mevcuttur. Bu maddelerde ise atom çekirdeği yoktur.
640.
PUT VE BU BİLGİLER..
Şayet insanlar çeşitli putlara tapmasalardı, ve bunlardan
bazılarını Allah sanmasalardı; tekâmül merdiveninin bu basamaklarına
erişemezlerdi.
Hakikatte, bir puta körü körüne tapmakla, bir mabede, bir
kitaba körü körüne bağlı kalmak arasında fark yoktur!. Bir kitaba inanarak
körü körüne bağlı kalmak zamanı artık kapanmakta ve bir bilgiye inandığı,
inandığı oranda da mes’uliyet yüklendiği ve bu mes’uliyetlerin manevî
değerler sağladığı devrin kapıları açılmıştır.
Bilgi, tapılmak, putlaştırılmak için değil; tetkik edilmek
ve inanıldıktan sonra hayata tatbik edilmek için verilmektedir!.. Bir
bilgi; o bilgi ile, o bilgiyi tetkik eden arasındaki putların azlığı
oranında açıklık kazanır. İşte biz bu bilgileri, bu yüzden, ne içersinde
toplanan kitaba, ne de bu bilgileri vasıta ettiğimiz vazifelilerimize
tapılsın diye veriyoruz!. Putsuz olarak tetkik edilmesi ve ihtiva ettiği
hakikate erişilmesi için indiriyoruz.
641.
İYİLİK OLDUĞUNA İNANILANLAR
Hakikatte, iyilik yoktur; iyilik zannedilerek yapılması
gerekenler vardır. Çünkü her olan iyidir!. Fakat bunlardan çoğu, dünya
hayatına, fena şeylermiş gibi yansırlar.
Dünya, olumlular olduğu için olumsuzların bulunduğu,
iyiliğin yanında fenalıkların belirdiği, güzelliklerin ölçüsüne
vurulduğunda çirkinliklerin ortaya çıktığı bir tekâmül okuludur. Hakikatte
bütün bunlar tekâmül edebilmek içindir.
Bir insan iyilik etmek için çırpınmalıdır! Fakat onun
realitesine göre fena sandıkları, iyilik olduğuna inandığı şeylerden daha
iyi ve faydalı olabilir. Yine de, insan, bunu düşünmemeli ve iyi olduğuna
inanılanları vicdanının ve iradesinin yardımı ile yapmaya çalışmalıdır.
Bir insanın iyilik etmek istemesi onu yükseltir.
Bir toplumun iyilik olduğuna inandığı şeyler iyi, fena
olduğunu zannettiği şeyler ise fenadır. Dünya, iyiliklerin yapılarak,
fenalıklardan da kaçınılarak tekâmül edilen bir tekâmül okuludur.
642.
REALİTE FARKLILIĞINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR
(ŞUURLU İNANÇ ÖĞRETMENLERİ)
Şuurla tekâmül eden bir insanın elinde günah ve sevapları
ayırd edebilecek imkânlar mevcuttur. Bunlar; şuurun, vicdan ve devrin
realitesine uygun olduğu toplum tarafından kabul edilen fiillerdir[17].
Toplum kanunlarına uymak, yapılması gereken bir şeydir.
Yapılmaması ve yapılması gereken şeylerde feragat büyük rol
oynar. Realitesi; içinde yaşadığı toplumun realitesinden yüksek olan bir
insanı düşününüz. Bu insan, toplumun (hattâ o toplumun yapmış olduğu
kanunlarda) yapılmaması gerektiğini kabul ettiği bazı şeyleri yapmakta
hiçbir mahzur görmesin. Realitesi yüksek insanın, içinde yaşadığı
toplumdan daha üstün düşünebildiğini kabul edelim. Bu ferdin; fikir ve
düşüncelerini, kısacası realitesini, toplum içersinde feragatle saklaması
gerekir.
Çünkü bir insan veya toplum, yüksek bir fikre, bir
realiteye hemen tırmanamaz. Bunun için, iki realite arasındaki basamakları
benimseye benimseye çıkmak gerekir. Şayet yüksek realiteli bir fert,
toplumun realitesini ölçmeden ulu orta ve hesapsız olarak kendi fikir ve
düşüncelerini o toplumda savunmaya başlarsa, buna rağmen toplum o kişinin
realitesine hemen tırmanabilecek seviyeye erişmemişse, sonuç olumsuz
olur.. Ya fert toplumun bütün şimşeklerini üzerine çeker, yahut da toplum
anlayamıyacağı bir realiteye yükselmek hevesine kapılarak mevcut inancını
kaybeder. Sonuçta; ileriye gitmek arzusu, geriye götürür.
Bu sebeple; tekâmülde vazifeli olanların, talebelerine
alabileceği kadarını verebilen öğretmenler olmaları gerekir. Bu hususa en
çok ve özellikle, din devrinden Şuurlu İnanç devrine yükselmeye namzet
talebelere bilgi verilirken dikkat edilmesi gerekir. Ve şuurlu tekâmüle
geçmek üzere olanların her şeyden evvel inanmaları gereken şey, Şuurlu
Tekâmülün, dinlere aykırı olmayışı ve onların şuurlanarak “inanç”
seviyesine erişmesi demektir.
643.
EN GÜZEL HEDİYE
En güzel hediye; bir insan için iyi olduğuna inanılan
şeyleri kalpten temenni[18]
etmektir. İyilik istemenin isteyene de faydası vardır. Hele iyiliği arzu
edilenin bu temennilerden haberi yoksa, o zaman iyilik isteyen daha çok
kazanır. Fakat bu, gönülden koparcasına olmalı, karşılıksız iyilikler
istenmelidir.
Birinin iyilğini, onun iyiliğinden fayda umarak beklemek,
duadan, temenniden hâsıl olacak kazançları azaltır. En güzeli ise,
iyiliğini arzu ettiği insan hakkındaki düşünceleri, yeri ve sırası
gelmezse açığa vurmamaktır.
Şunu unutmamak gerekir ki, her şey tekâmülle alâkalı ve
tekâmül içindir. Bu sebeple de insanlar, karşılarına çıkan ve bir zincirin
halkaları gibi birbirlerini kovalayan hâdiselerle denenirler.
644.
DÜNYADA HİÇBİR ŞEY SÜREKLİ DEĞİLDİR
Yağmur diner, gece de gündüz de biter. Dünyada ebediyen var
olacak hiçbir şey yoktur. Her şey her an değişir. Doğuşundan ölümüne kadar
mes’ut veya bedbaht olan kimse yoktur. En mes’ut sanılanlar bazen en
bedbaht, en bedbaht sanılanlar da çok kereler en mes’ut olanlardır.
Bir insan, hâdiseleri mes’ut karşıladığı oranda mes’ut,
bedbaht karşıladığı oranda da bedbahttır. Saadeti arttırmaksa; tekâmül
yolunda merhaleler aşmakla mümkündür.
645.
HATA
Hiç hata yapmadıklarını iddia edenler; bilmeden kendilerini
Tanrının Mutlak Varlığı seviyesine yükseltenler ve kendi aciz varlıklarını
o zannedenlerdir.
Hataların hata olmadığı makam; Tanrı makamıdır. Kendi
yüksek değerini eserine mezceden Tanrı, eserinin çok yükseklerindedir. O,
eseri olan, tekâmüle sevk olunmuş varlıklarının; tekâmül etmelerini,
tekâmül ettikçe de daha az hata yaparak kendi istikametinde yükselmelerini
istemiştir.
O hata yapmaz! Fakat hatayı tekâmüle hizmet eden bir faktör
olarak eserine dahil etmiş ve tekâmül yolu üzerine kaldırım taşları gibi
serpmiştir.
Başlangıçta, hata yapacağını kabul etmek bir tekâmül
merhalesidir. Ancak, bunu kabul ettikten sonra, tekâmül yolunda daha
toleranslı ve daha şuurlu ilerlenebilir.
646.
MANEVÎ HİYERARŞİ[19]
Maneviyat âlemlerindeki vazifeliler arasında sizin
anlayamıyacağınız bir mes’uliyet hissi ve saygı mevcuttur. Üst plânları
ilgilendiren konularda, daha aşağı plânlardaki varlıklardan bilgi alınmaz.
Bu sebeple her plân bir üst plânın direktifi ile tekâmül vazifesine devam
eder.
647.
KARŞILIKSIZ HİZMET
Asıl kazanç; doğru olduğuna inanılan yolda, karşılık ve
menfaat beklemeden hizmet etmektir. Bunu yaparken, karşılık beklemeden
yapmış olduğunuz şeylerin, onları karşılıksız yaptığınız için size daha
büyük manevî kazançlar sağlayacağını bile unutmalısınız veya unutmaya
çalışmalısınız.
648.
KISKANILAN BEDEN DEĞİL, RUHTUR!
İnsan, çok sevdiği ve kıskandığı birisini, öldükten sonra
kıskanmaz. Çünkü onun sevdiği veya kıskandığı; zannettiği gibi beden
değil, ruhtur.
Kıskançlık; bir insanda bulunan manevî tesirlerin, herhangi
bir hâdise sebebi ile kendi bedenine tesir etmesiyle ortaya çıkar. Yani;
insanda bulunan çeşitli tesirlerin zaman zaman kuvvetlendiği ve
zayıfladığı görülür. Kuvvetli tesirler ise daima zayıf olanları örter.
Normal vaziyette iyi olan bir insan kızınca çok fena bir
insan halini alabilir. Fakat bu, şuur ve liyakatle önlenebilecek bir
haldir. İnsanlar, ancak tekâmül ederek kıskançlık gibi hallerden
kendilerini kurtarabilirler.
649.
ATOM, İNSAN, KÂİNAT
Kâinatı anlamak istersen, insanı tetkik et!. Atomda insanı;
insanda atomu ve kâinatı bulabilirsin..
650.
HER ŞEY TEKÂMÜL SAFHALARI DÜŞÜNÜLEREK ŞEKİLLENDİRİLMİŞTİR
İnsan da dahil her şey, dünyanın zaman ve diğer mefhumları
ile izah edilemiyecek bir mükemmeliyette var edilmişlerdir.
Meselâ bir insan bedeni, ilerdeki tekâmül devrelerine de
cevap verebilecek tarzda yaratılmıştır. İnsanların çoğu sağ ellerini
kullanırlar. Bu; sol taraftaki kalbi elektrik çarpması gibi tehlikelerden
bir dereceye kadar korumak için böyledir. İnsanlar yaratıldıkları zaman,
ileri tekâmül devrelerinde karşılaşacakları hâdiselere cevap verebilecek
bir bedenle halk olunmuşlardır.
İnsan yaratıldığı zaman kendisine verilmiş olan beden
şeklinin sırları zamanla aydınlanmış ve aydınlanacaktır! Gerek insanlarda,
gerek var olan her şeyde; hiçbir aza veya parça yoktur ki yerinde
olmasın!. Her şeyin bulundukları yerde oluşunun da sebepleri vardır.
Sebepsiz yaprağın bile kımıldamadığı bir sistemde hiçbir
şey sebepsiz olarak bir yerde bulunamaz veya bulunmakta olduğu yere
varamazdı. Bu öyle bir sistemdir ki, dünyanın tahdit edilmiş imkânları ile
asla izah olunamaz.
651.
YETERSİNİZ
Siz insanlar, kendi kendilerinize emanet edilmişlersiniz..
Bu sebeple de kendi hesabınızı görmeye kendiniz yetersiniz.
[1] “Aynştayn” okunur. [2] Albert Einstein: (1879-1955) Alman fizik âlimi. Almanya’nın Ulm şehrinde doğmuştur. 1900 yılında Zürih mühendislik okulunu bitiren Einstein’a 1921 yılında fotoelektrik etkilerin kuantum teorisini açıkladığı için o yılın Nobel Fizik ödülü verilmiştir. Nazi baskısıyla 1932 yılında Almanya’dan ayrılan Einstein, önce Belçika’ya, oradan da Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiş, ölümüne kadar Princeton Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür. (Ayrıntılı bilgi için bakınız Ek, sayfa XII) [3] icraat: Yapılan işler, uygulamalar. [4] müzmin: Arada bir olmayıp, süreklilik gösteren; kronik. [5] Manevî tesirlerin. [6] Burada; “öğrenmek” ile; “bilmek” anlamındaki “şuurlanma”nın aynı şey olmadığına işaret edilmektedir. Yani herkes öğrendiklerini, liyakat (olgunluk, ruhî tecrübe) derecesine göre ayrı şuurlandırabilmekte, hattâ kimi insan hiç şuurlandıramamaktadır. “Öğrenmek” için duyup veya görerek anlamak yeterlidir. “Şuurlandırmak” ise; öğrenilenin önceki “yaşanmış bilinenlerle” karşılaştırılıp, yaşam içersindeki yerinin sezilip, hattâ bilgiyi kullanarak sonuçlarının yaşanmasından sonra; öğrenilene “sahip olma” ve her zaman kullanabilme hâkimiyetine almaktır. [7] riya: İki yüzlülük; inandığı gibi davranmama.. [8] doz: Uygulanan şeyin miktarı. [9] deve dikeni: Deveden başka hayvanların yiyemediği dikenli bir bitki. [10] dünya sakini: Dünyada yaşayanlardan olan; dünyalı. [11] “gaye” tebliği (Bilgi no. 82). [12] inkılâp: Devrim. [13] ulvî: Manevî âleme ait; yüce. [14] mezhep, tarikat: Mezhep, arapça bir sözdür ve “gidilen, tutulan yol” anlamına gelir. Bir dinin prensiplerini yorumlayan ve bu prensiplerin uygulama şekillerini belli kurallara göre düzenleyen yol demektir. Felsefe dilinde ise “öğreti” anlamındadır; “Aristo mezhebi” gibi (Fr. doctrine, ecole, systeme). İslâm dini de ana esaslarda birlik içinde olduğu halde, ibadet ve muamele (davranış, tutum) konularındaki, hadislere de dayandırılan bazı küçük görüş ve yorum ayrılıklarıyla, Sünnîlik, Şiîlik olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Bunlar da kendi aralarında çeşitli mezheplere ayrılırlar. Sünnî mezhepler; Hanefîlik, Şafiîlik, Malikîlik ve Hanbelîlik olmak üzere dörttür. Şiî mezhepler ise; Caferîlik, Zeydîlik ve İsmailîliktir. Dünya Müslümanlarının yarısından fazlası Hanefî mezhebinden olup, Türklerin büyük çoğunluğu da, Osmanlılar zamanında devletin resmî mezhebi olarak kabul edilmiş olan Hanefî mezhebine mensuptur. Hıristiyan dini ise; Katolik, Ortodoks ve Protestan olmak üzere üç büyük mezhebe ayrılmıştır. Arapça “yol, usul, meslek” anlamına gelen “tarik” sözünden türemiş olan tarikat’e gelince; ibadet ve muameleler hakkında ayrı bir sisteme sahip olmayıp, kulu Tanrıya yaklaştıran; zevk, neş’e, irfan, aşk ve cezbe yoludur. En kısa anlatışla mezhep, ilim yoludur; tarikatse irfan (anlayış) yolu.. Tarikatın esası ise tasavvuftur. İslâmiyette çok fazla sayıda tarikat olmasına rağmen 12 temel tarikat olduğunda görüş birliği vardır. Bunlarsa; Kaadirî, Rıfâî, Bedevî, Desûkıy, Sa’dî, Şâzilî, Halvetî, Mevlevî, Bektaşî, Bayrâmî, Nakşbendî’dir. [15] Kurtarılamıyacak bir hastayı veya acı çeken bir yaralıyı öldürmek, kastedilmektedir. [16] mezceden: Birarada ortaya koyan; ikisini birbirinin içinde gerçekleştiren, katıştıran. [17] fiil: Yapılan iş, eylem. [18] temenni: İstenen şey, dilek dua. [19] hiyerarşi: Alt kademeden üst kademelere uzanan aşama sıraları; birbirlerine göre ast ve üst olarak yükselen önem ve idarî kademe sıraları. Şuur İnanç I ; Bölüm 10
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
652.
TANRI, ESERİ VE SİZ..
Ruhunuzu bedeninizin içinde hapis sanmayınız. Ruhunuza
şuur, liyakat ve iradenizle bedeninizi kucaklatmaya çalışınız.
Aslınız ruhunuzdur. Siz ise ruhunuzsunuz.. Fakat sizde
ruhunuzdan çok siz; sizden çok sizin olan cevher de mevcuttur.
Aslında; ruhunuz, bedeniniz, her şeyiniz, siz ve bütün var
olanlarla düşünebildikleriniz ondandır[1].
Sizin ondan, onun da sizden olduğu cevher ise Tanrıdandır.
Tanrı, eseri ile varlığını arzu ettiği için mezcedendir.
O’nun varlığı ise eserinden, izahı imkânsız yükseklerdedir..
653.
YAKIN
O’nun varlığınıza sizin varlığınızdan, ruhunuzdan yakın
olduğunu; kuvvetle duyabildiğiniz, yaşayabildiğiniz zamanlar
anlayabilirsiniz.
Gökteki yıldızlar, bil ki uzak olduğuna inandığın için sana
uzaktırlar!. Aradan maddenin sıyrıldığı gün; uzaklıkların kaybolduğu gün
olacaktır. O gün; uzaklıklar kalkar!
654.
RUH VE BEDENLENME
Bundan önce ruh hakkında vermiş olduğumuz bilgilerde sizi,
bu tebliğde söyleyeceklerimize alıştırdık..
Evvelce bildirdiklerimizde ruhun, madde ve benzeri robot
değerlerle denenerek tekâmül ettiğini ve bunun, ruhların “robotlu tekâmül
devresi” olduğunu söylemiştik. Bu birçok safhaları içine alan devre
süresince de, ruhu per denen manevî bir değerle manevî bağlarla bağlı
bulunduğu bildirilmişti. Bu; ruhu manevî bir bileşik halinde göstermek
içindi.
Gerçi ruha “manevî bileşik” demek, dünya şartlarına uygun
mecazî tariftir. Hakikatte ise ruh, sizin anlayabileceğiniz mânada ne
bileşiktir ne de saftır. Fakat onu dünya şartlarıyla biraz olsun
anlatabilmek ancak, bileşik bir manevî değer olduğunu kabul ederek mümkün
olacaktır.
Ruh, madde ve benzeri robotlarla bağlı olarak tekâmül
ettiği müddetçe, ona bağlı olduğunu söylediğimiz per’i kısaca; ruha ölçülü
tekâmül sağlayan, zaman zaman onu sınırlandıran ve ruhun yaşadığı olayları
zaptederek bunları zamanı gelince ona yaşatabilen bir “manevî robot”
olarak izah edebiliriz.
Ruh, perin kendisine bahşettiği imkânlardan tekâmül ettikçe
otomatik olarak kurtulmakta ve sonuçta persiz fakat perin kendisine
sağladığı imkânları (tekâmül ederek) kazanmış olarak hayat ve tekâmülüne
devam eder. Fakat bu, o kadar güzel ve ahenkli cereyan eden bir hâdisedir
ki, ruh bunu fark edemez.
Tekâmül etmiş bir insan, dünya hayatında da perin
mevcudiyetini hissedebilir. Meselâ bir insan yalan söylemenin fena ve
yapılmaması gereken bir şey olduğunu bilir. Bunu ona devamlı olarak
bildiren, ruhuna bağlı bulunan perdir. Fakat o, perin kendisine devamlı
olarak yalan söylemenin fena olduğunu bildirmesine rağmen yalan söyler.
Fakat her söylenen yalandan sonra per yine rolünü oynar ve ona, bu fena
huydan kurtulması için yapılması gerekeni yapar; meselâ vicdan azabı
çektirir. Ve bu hal, o insanın yalan söylememeyi benimseyerek tam mânası
ile hayatına tatbik edinceye kadar devam eder. Tâ ki ruh, artık yalan
söylemek ihtiyacını dünya ve ahirette hissetmez vaziyete gelinceye kadar
per onun yakasını bırakmaz. Ve daima lüzumlu müdahalelerle onun bu fena
huydan uzaklaşmasını temin eder. Tam mânası ile uzaklaşınca, ruh artık
perin müdahalesi olmadan da yalan söylemek ihtiyacını hissetmez olur.
Bu vaziyette yükselen ruhun, yukarda izaha çalıştığımız
hususta perin yardımına ihtiyacı kalmaz ve (o hususta) perden kurtulur.
Çünkü o, perin ona kazandırmaya çalıştığı birçok değerden birisini
kazanmıştır.
*
Ruh yalnız per ile bağlı değildir. Ruha bağlı bulunan ve
ruhta, tekâmül ettikçe daha belirli hale gelen bir değer daha mevcuttur ki
buna ruhun özü de denilebilir. Bu, tekâmül ettikçe belirli
hale gelen, Tanrının ruhlara bahşettiği değerdir.
Tanrının ruhlara bahşettiği bu değeri ruhlar, robotsuz
tekâmül devrelerine erişince (perden kurtulunca) çok daha güzel
hissedebilirler. Bunu hissediş ve onun sağladığı imkânlardan faydalanmak;
zevklerin, saadetlerin en büyüğüdür.
*
Ruhun zorluk çekmeden ve tereddüt etmeden yapabildikleri,
kendine mâledebildiği değerlerden hâsıl olan tezahürlerdir.
Bir insanın zorlukla, iradesini kullanarak, iyi olduğuna
inandığı için yapmaya çalıştıkları ise “per”in kontrolü altında yapmaya
çalıştığı icraattır.
*
Ruhlar artmazlar, eksilmezler, üremezler; fakat tekâmül
ederler. Tekâmül ettikçe de tesir sahalarını genişletirler. Bu hal bir
artma halinde gözükebilir. Hakikatte bu hal, adetçe fazlalaşış değil,
manen değerleniş ve yükseliştir. Buna “manen artış” da denilebilir.
Manevî değerler, maddeyi değerlendirmeye yarayan ölçülerle
ölçülüp değerlendirilemezler. Bunun için de onlara adetçe artıyor veya
eksiliyor denemez.
*
Dünyaya inen ruhlar; ne baba bedenine girer, ne de ana
rahmine. Baba ve analar ruha, dünya hayatı boyunca refakat edecek olan
bedenin oluşmasında vasıta rolü oynarlar.
Ruh, per ve ser vasıtası ile bedene bağlanır. Bedenin ruh
üzerindeki rolü mühimdir. Bunlardan bir tanesi; ruha, (tekâmülü icabı) ana
ve babadan geçmesi gereken şekil, huy ve bunlara benzer şeyleri
nakletmek’tir. Ruh ile ana ve baba arasındaki bağlantı, döllenme ile
değil, ruhun dünyaya inmesini gerektiren plânın tahakkuk etmeye başlaması
ile başlar. Ruh ile ana ve baba bedenleri arasındaki irtibat ise per ve
ser vasıtası ile olur.
Ruhun bedeni evvelce sanıldığı gibi; evvelâ babada,
döllenme sonrasında da anada gelişmez. Anada ve babada aynı zamanda ayrı
ayrı gelişmeye başlar. Döllenme; ayrı ayrı yerlerde, tekâmül plânına göre
ve dünya şartlarına uygun olarak gelişen beden özlerinin, ana rahminde
birleşmesini sağlar.
Bütün bu olanlar, per ve ser ile bunlara ihtiyaca göre
bağlanan robot değer ve varlıkların yardımları ve bizzat rol oynamaları
sonucu otomatik olarak ve Mutlak Kanun esaslarına göre olur. Bu sebeple
doğacak çocukların bedenleri, daha ana ve babaları birbirlerini tanımadan
da teşekkül etmeye başlayabilir.
Bu çok mühim noktayı madde tesirleri altında bulunanlara,
zaman ve mekân mefhumları çerçevesi içersinde izah etmeye imkân yoktur. Bu
sebeple bu tebliğdeki saklı hakikatleri okuyanlar, ancak değer ve
likayatleriyle mütenasip olarak anlayabilirler.
Ayrı ayrı yerlerde; ana ve baba bedenlerinde gelişen beden,
gelişme ânından beri ruhun per değerinin kontrolü altında ve per vasıtası
ile ser’e bağlanmış vaziyettedir.
Döllenme; manevî bir alâkanın, maddî çekicilik halinde
tezahürüyle[2]
meydana gelir. Her döllenme muhakkak bir doğumla sonuçlanmaz fakat,
doğumda Mutlak Kanun Nizamı’na[3]
uygun olarak ortaya çıkmış döllenme hâdisesinden faydalanılır.
Döllenmeyi[4],
iki ayrı yerde gelişen beden parçalarını birbirine bağlayıp kenetleyen bir
kıvılcıma benzetebilirsiniz. Döllenme ânı, bedenlerin[5]
manevî ve robot şualar yayımladığı andır. Bu şuaların; ayrı ayrı yerlerde
gelişmiş olan beden parçalarının, döllenme sonrasında birleşerek beden
haline gelmesinde ve bu bedenin ilerde bağımsız canlı halinde
yaşayabilmesinde çok büyük rolü vardır.
Döllenme ânında yayımlanan şuaların, doğacak çocuğun
tekâmül plânına uygun olarak, şahsiyeti üzerinde de tesiri büyüktür.
Kısaca döllenme; başka başka yerlerde gelişen parçalardaki elektronların,
yayımlanan şualar vasıtasıyla birbirlerine kenetlenmelerini ve bir vücut
halinde tezahür etmelerini sağlar.
Burada, ayrı cinsiyetteki insanlarda gelişen beden
parçalarını birbirine bağlayacak şualardan ortaya çıkan bir cazibe
mevcuttur. Bu şualardan hâsıl olan cazibe, beden parçalarını birbirine
bağlar ve çocuğun ilerde bağımsız canlı olarak yaşayabilmesini mümkün
kılar.
Hiç şüphesiz ki, ana ve babanın bedeninde gelişen beden
parçaları da canlıdırlar. Fakat bu canlılık bağımsız bir canlılık değil,
ana ve babanın bedenine bağlı bir canlılıktır ki bunu, bir bedenin
herhangi bir organındaki canlılığa benzetebilirsiniz. Biz buna bundan
sonra bağlı canlılık diyeceğiz.
Çocuk ancak döllenme’den sonra yavaş yavaş bağımsız canlı
olarak yaşayabilmek imkânlarını kazanmaya ve kendisini robot varlıkların
yardımı ile dünya hayatına hazırlamaya başlar. Çocuktaki ilk bağımsız
canlılık belirtileri otomatik hareketlerdir ki, bu hareketler doğumdan bir
süre önce ana rahminde başlar. Bu, çocuğun dünya hayatına ilk uyum sağlama
talimleridir ve otomatik bir hâdisedir.
655.
HAREKETLERİN RUHA TESİRİ
Sevinmek, raksetmek, kederlenmek gibi bütün hareketlerde
ruhun beden üzerinde, bedenin de ruh üzerinde tesirleri mevcuttur.
656.
BASİT İNSAN
Basit insanlar, sadece kendilerine karşı insaflı olunması
gerektiğini zannederler. İnsafsızlık etmeyi hak, insafsızlıkla
karşılaşmayı ise adaletsizlik addedenler; geri, gerilikleri oranında da
egoist kimselerdir. Bu gibilerden, tekâmülde, vasıta olarak istifade
edilir.
657.
“ŞUURLU TEKÂMÜL”DE OLANLAR
“Şuurlu Tekâmül” merhalesine erişen varlıklar,
başkalarından olduğu kadar kendilerinden de utanırlar, başkalarının
haklarına en az kendi hakları kadar titiz davranırlar.
Onlar için; yalan söylemekle, yalan düşünmek arasındaki
fark kalkar. Gizli kalmış suçlarla, açığa çıkmış suçlar arasında bir fark
bulamazlar. Çünkü onları, hiç kimsenin bilmediği fena işlerde herkesin
bildikleri kadar rahatsız eder. Gizli kalmışla açığa vurulmuş kabahatler
arasındaki fark, şuurla tekâmül edenin değeri oranında azalır.
Onlar için, toplum kanunlarının yanı başında, hattâ (onları
daima iyiye, inanılana yönelttiği için) çok daha kudretli kanunlar vardır
ki; bu kanunları onlara, zamanı geldikçe vicdan sesi okur! ve onlar bu
sesi dinlerler. Çünkü bilirler ki, onları ebediyen yargılayacak mahkeme,
ruhlarına bağlı olan mahkemedir.
“Şuurla Tekâmül” yolundakiler için, gizli ile aleni[6]
arasındaki fark gittikçe azalır. Çünkü onlar başkalarından olduğu kadar
kendilerinden de utanmak; başkalarından fazla kendilerinden çekinmek
değerine yükselen varlıklardır. Artık onlar ebediyen kendilerini
yargılayacak ve yapılan işlerden kendilerini sorumlu tutacaklardır.
Onlar, şuurla (bile bile) ve şuurla aydınlattıkları inançla
batıldan yavaş yavaş sıyrılarak tekâmül yollarında ilerlerler.
658.
FENA İNSANLARIN SAHİP OLDUĞU İYİ İMKÂNLAR
Birçok kimseler; “acaba dünyada iyiler daima sıkıntı
çekerler de fenalar veya, sadece kendilerini düşünerek yardımdan
kaçınanlar neden daha iyi bir hayat geçirirler?” diye düşünürler. Hattâ
böyle düşünenler arasında; “acaba ben iyilik etmek için çırpınmakla fena
bir şey mi yapıyorum, bilmiyerek Tanrıya karşı mı geliyorum?” diyenler
vardır.
Bunda bir hakikat payı varsa, o da; herkesten yardım
bekleyip de kimseye yardım etmekten hoşlanmayanların, emirleri altındaki
insanları istismar edenlerin, daha iyi maddî imkânlar içersinde
yaşadıklarıdır. Fakat bu hal geçici ve aldatıcı bir görünüşten ibarettir.
Şimdi bunun neden böyle olduğunu izah edelim:
Dünyada her şey Mutlak Kanun esaslarına göre cereyan eder.
Her tekâmül yeri gibi, dünya dediğimiz tekâmül okulunda da Mutlak Tekâmül
Plânının esaslarına göre yaşanır, onun esaslarına ve gayesine uygun
hâdiselerle karşılaşılır.
Dünyada tekâmül etmekte olanlar, tekâmül imkânlarını
okuyarak, öğrenerek, ezberleyerek tekâmül edemezler. Okumak ve öğrenmek,
tekâmül için hiç şüphesiz ki, çok faydalı şeylerdir. Fakat bunlar insanın
tekâmül etmesini temin eden başlıca faktörler değildir. Çünkü insanlar
ancak; öğrendiklerini benimseyip, kendi özleri olan ruhlarına mâlederek
tekâmül ederler.
Bir üst realiteyi kendisine mâleden ruh, daha üstün
realitelere doğru tekâmüle hazırlanır ve karşılaştığı hâdiseler de onu
üstün realiteye doğru yükseltmek için iterler. Bir hâdise, çeşitli
realitelerdeki insanlar üzerinde başka başka tesirler yapar. Bu sebeple
aynı hâdisenin, birçok insanları sevindirirken, birçoklarını da
düşündürdüğü görülür.
İşte hasis ve bencillerin daha iyi hayat şartları içersinde
yaşar gözükmeleri de tekâmülle ilgili hâdiselerdendir. Bir defa, hasis,
bencil, hain vasıflarını taşıyanlar tekâmülde geri kalmış olanlardır ve
bunlar aynı zamanda tekâmüle yardım edici faktör rolü oynarlar.
Bencil bir insanın kötülüğüne rağmen yaşamakta olduğu rahat
hayat; birçok insanın değerlendirmelerinde, vermiş olduğumuz bilgilere
karşı şüpheye sevk edicidir. Hakikatte bu durum, düşündürücü ve yüksek
realiteleri benimsetecek imkânlar sağlayan bir tekâmül faktörüdür.
Dünyada sıkıntı içinde yaşayan iyi insanların, kötü ve
bencillerin işlerinin rasgittiğini görerek, Tanrının acaba iyileri neden
sıkıntı içinde bıraktığını düşündükleri çok görülmüştür. İşte bunu
düşünebilme ve hâdiselerin tesiri altında bu suali sorabilmenin tekâmülle
ilgisi vardır.
Bu sual; insanları düşünceye sevk eder, teşevvüşe düşürür,
hattâ zaman zaman onlarda fena yola sapmak arzularını uyandırır. Daha da
ilerisi; bu gibiler, bir süre için fena yola sapmış ve onda yürümeyi
denemiş dahi olabilirler. Fakat bunu yapanlar şayet yeterli derecede
tekâmül etmiş iseler vicdanları, onları yürümemeleri gereken yolda
yürütmez. Zaten karşılaştıkları hâdiseler de onların fena yolda
yürümelerine birer engel halinde tezahür ederler. Sonuçta bu gibilerin
çoğu, er geç kendilerini yine kendi yollarında bulurlar. Bütün bu çapraşık
gibi gözüken düşünce ve hâdiselerin hakikatte tek bir hedefi vardır ki, o
da bilindiği gibi, tekâmüldür.
Yukarıda anlattıklarımızdan da anlaşılacağı gibi; fena,
egoist, hasis, hain insanların iyi maddî şartlar içersinde yaşar
görünüşleri, tam mânası ile bir görünüşten ibarettir ve onlar, tekâmüldeki
varlıklardan oldukları halde, doğru yolda tekâmüllerine devam eden
varlıklar için “tekâmüle yardımcı robotlar” halinde faydalı olurlar.
Gerçi her varlık diğer varlıklara tekâmül yolunda faydalı
olabilir. Fakat bunlar fena yolda olmalarına rağmen faydalı olanlardandır.
Onlar bencil veya hain olduklarından dolayı asla diğer insanlara faydalı
olduklarını düşünmezler ve bilmezler. Bu gibilerin böyle oluşlarının
sebebi, kendi menfaatlerini düşünmeleridir.
Bu gibiler, zannedildiği gibi maddî imkânlar içersinde
olmalarına rağmen mes’ut değildirler. Ya hastadırlar, yahut malik
oldukları maddî imkânlar hergün başlarını dertten derde sokar veya her
istediklerini satın alacak durumda olmalarından dolayı acaip bir sıkıntı
içersindedirler. Yahut da, dertsizlik denen büyük derdin pençesinde
kıvranır dururlar.
Onların dışarıdan varlıklı ve huzurlu gözüken hayatlarını
berbat edecek o kadar çok şey vardır ki.. Buna rağmen, neden böyle
olduğunu kendi kendilerine izah edemezler ve zaten pek kısa olan dünya
hayatlarında tekâmül etmek için önlerine çıkan fırsatlardan istifade
edemiyerek birçok manevî azaplarla yüklü olarak bu dünyadan göçer
giderler. Bu gibilerin bilmeden verdikleri ders çok mühimdir. Çünkü
söylenenlerin aksini yaptıkları halde iyi görünüşlü bir hayat yaşamaları
etrafta teşevvüş sağlar, düşündürür ve bu hal etraftakileri yüksek
realitelere hazırlar.
Biraz yukarıda belirttiğimiz gibi, yüksek realitelere
okuyup ezberleyerek değil; benimsenerek ve yüksek realiteler ruhlara
mâledilerek yükselinir. Bunun için de tefekkür, en kudretli bir vasıtadır.
Tefekkürle insan, fenaların neden iyi şartlar içersinde yaşar
göründüklerini, kendi bilgi ve manevî değerine uygun olarak çözebilir. Bu
hal, tekâmül sağlayıcı bir haldir.
Kısaca; kötü örnekler, iyi birer tekâmül faktörüdürler.
Onlara uymamakta fakat onlardan lüzumlu olan dersleri almakta fayda
vardır. Toplumlar, fenalara uyarak alçalır, fenaları iyilere uydurmaya
çalışarak yükselirler.
Fenaların uzaktan iyi ve varlıklı görünen halleri aldatıcı
bir görünüşten ibarettir. Dünyada iyi yolda olanların karşılaştıkları en
kötü hâdiseler bile, fenaların ellerinde bulundurdukları en güzel
görünüşlü imkânlardan iyidir. Fakat dünya hayatı bunu bir süre ters
gösterebilir. Bu ters gösteriş; tıpkı dünya hayatı gibi kısa ve
geçicidir!..
659.
REALİTE
Bir insanın kendi realitesi, kendisine, çok normal geleceği
için; başkalarının realitesinin de kolayca kendi realitesine uygun hale
geleceğini zanneder. Hakikatte bu kolay zannedilen şey en zor olandır.
660.
REALİTELER VE PUTLAR
Realiteler yükseldikçe putlar azalır. Bu, o varlıkta manevî
değerlerin yükselişinin, değerlenişin bir tezahürüdür.
661.
ÇOK BİLENLER
Daima doğru düşündüklerini, çok bildiklerini iddia edenler;
tekâmülde geri kalmış olanlardır. Bu gibiler, bilmediklerini biliyor
zanneden akıl hastalarına benzerler.
662.
ZAMAN MEFHUMU
Dünya hayatında ancak maddeye bağlı olarak gözlenebilen ve
izah olunabilen zaman mefhumu, maddesiz hayatlarda bambaşka tezahür eder.
Bu hal, manevî ve maddeye bağlı bulunmayan değerlerin dünyada izah ve
anlaşılmasını zor hattâ imkânsız hale getirir.
Bu sebeple, dünyada saat ile ölçülen zamanın; ahiretteki,
hattâ “maddeden başka robotlu” tekâmül yerlerindeki zamana benzeyen
mefhumla hiçbir alâkası yoktur ve bundan ötürü, dünyadaki izahlarla,
ahiret veya dünyadan başka tekâmül yerlerinde yapılan izahları değiştirir.
Meselâ tekâmül; dünyada dünya şartlarına uygun olarak izah edilirken, aynı
tekâmül, maddeden başka bir robotla denenilen tekâmül yerinde bambaşka
izah olunur.
Bu izahattan da anlaşılacağı gibi, her tekâmül yeri o
tekâmül yerinin şartlarına uygun olarak aydınlatılır. Bu sebeple
vazifeliler çoğunlukla, eskiden tanıyıp bildikleri yerlerde
vazifelendirilir. Bu, Mutlak Kanun icaplarına göre vazifelinin vazife
muhitine daha iyi intibak etmesi içindir.
663.
YANLIŞ OLDUĞU HALDE YAŞAYAN FİKİRLER
Bütün bilgilerin olduğu gibi fikir ve düşüncelerin de
menşe’i manevîdir. Bir ideoloji veya bir fikrin ömrü ise, o fikrin değeri
ile orantılıdır. Herhangi bir fikir değerli ise uzun ömürlü olur ve bu
ömür fikrin değeri oranında fazladır.
Bazı fikir ve düşünceler de, tamamen yanlış oldukları halde
doğru fikirlerin yayılması ve aydınlanışında rol oynayarak tekâmüle
yardımcı olur ve yardımcı oldukları müddetçe de yaşayabilirler. Fakat bu
gibi, yanlış oldukları halde tekâmülde faydalı olduğu için uzun süre
aktüel[7]
kalan fikirleri, günün ve zamanın realitesine uygun olarak verilen
bilgilerimizden ayırdetmek gerekir.
Çünkü bunlardan biri yapılmaması gerekeni, diğeri ise
yapılması gerekeni bildiren şeylerdir. Yapılmaması gerekeni bildiren
fikirler ise yapılması gerekenin anlaşılabilmesinde rol oynarlar.
664.
ŞUURLU İNANÇ DEVRİ BİLGİLERİ
Bilgilerimizi günün icaplarına uygun olarak; “alâka ile
bağlanılacak” veya “kolay anlaşılacak” tarzlarda veririz.. Bu sebeple din
devrinde verilen bilgilerimizdeki edebî cazibe; okuyanları, alâka ile
onlara sarılınacak tarzda etkiler ve onları seve seve ezberlemelerine yol
açar.
Şuurlu İnanç devri bilgileri ise “az kelimeli, çok manalı”
bilgilerdir. Böyle oldukları için de okunurken kolay anlaşılan,
anlatılması zor bilgilerdir. Bunun böyle oluşunun sebebi, zamanın
ihtiyaçlarıdır.
665.
CAHİLLER
Cahiller delilere benzerler. En doğruyu bildiklerini,
düşündüklerini ve söylediklerini zannederler.
666.
BEDRİ RUHSELMAN’IN SON KİTABI
Bu ana kadar verdiklerimiz, Bedri Ruhselman’ın kitabına
hazırlayan bir okuldur. O da, tekâmüldeki varlıkları daha yüksek okullara
hazırlar.
667.
TANRI’NIN TEZAHÜRÜ
Tanrı; isterse zerre, isterse sayısız kâinatlar halinde
tezahür edebilir. Sonsuz sayıda ve ancak sonsuzluklarla ifade edilebilen
kâinatlar ve bu kâinatların her zerresinde O vardır. Fakat O’nun büyüklüğü
kâinatlarla tahdit olunamaz.
Tanrının büyüklüğünün yanında kâinatlar zerre olamazlar ve
o büyüklük içinde erir kaybolurlar. O’nun karşısında değerce kaybolmayacak
hiçbir varlık mevcut değildir. O ise; (kendi değerine oranlanınca yok
olurcasına ufalan) sonsuzluklarla izah edilmeye çalışılan varlıkları halk
eden ve halk ettiklerinin, kendi değeri istikametinde yükselmesini
isteyendir. Yükselenlere ise daha yükselebilmeleri için lüzumlu olan her
şeyi verendir. . Halk ettikleri O’nun zerresi bile olamaz. Fakat o isterse
bir zerrede tezahür edebilir. Hattâ herhangi bir tarzda görünebilir, fakat
görünen O’nun tam tezahürü değildir. O’nu görebilmek için lüzumlu olan
değere hiçbir varlık erişemez. O’nu görebilmek O’nun değerine erişmekle
mümkündür ki, asla bu yüksekliğe, bu değere hiçbir varlık tahammül edemez
ve kendisini o yüksekliklere eriştirecek olan tekâmül yolunun yüküne göğüs
geremez!.
O’nun isteyip de yapamayacağı hiçbir şey tasavvur edilemez.
Hattâ gözükür! fakat gözükenle O’nun değer ve kudreti tahdit edilemez.
Gözükeni bedene, gözükmeyen değeri ise o bedenin, ancak hissolunan ruhuna
benzetebilirsiniz. Ve Tanrıyı biraz olsun anlayabilmek için bu teşbihi[8]
liyakatin oranında büyütebildiğin kadar büyütebilirsin.. En son
ulaşabileceğin yerde bile, bil ki O’nun değerinin katresini[9]
tahayyül edemezsin. Fakat buna rağmen, ruh ile beden arasındaki
münasebeti; Tanrı ile tezahürü arasındaki münasebeti anlamak için tetkik
edebilirsin.
668.
LİYAKATLE DEĞERLENDİRME
Tek insanın malı olan hiçbir fikir mevcut değildir.
Öğrenilenlerin liyakatle değerlendirilmesinden yeni fikir ve düşünceler
hâsıl olurlar.
669.
TEKÂMÜL PLÂNI VE KAYGISIZ, MUTLU HAYAT GEÇİREN BAZILARI
İnsanlar tekâmül plânlarının icab ettirdiği hâdiselerle
karşılaşmak için dünyaya gelirler!. Bu hâdiselerse çeşitlidir ve birçok
insan dünya hayatları boyunca çeşitli ağır hâdiselerle karşılaşır.
Bazı insanlar rahat, sıkıntısız, kolay bir hayat
geçirirler. Bu gibilerin en büyük derdi ise dertsizliktir. Fakat
aralarında çok az miktarda olan bir kısım insanda, bu “dertsizlik derdi”
de yoktur ve mutlu bir hayat geçirmektedirler. Bu kimseler, ekseriya
tekâmül okullarının ağır şartları içersinde çok meşakkatli[10]
yollarda ilerledikten sonra yine tekâmül okullarının birinde bir hayat
boyu kaygısız, mutlu bir hayat geçirirler ve bu durgun hayatları boyunca
da kendilerinden çok, kendileri ile ilgili varlıkların tekâmül plânları
üzerinde tesirler icra ederler.
670.
BASAMAKLAR[11]
Allahlar vardır..
Allah birdir..
Allah “bir” denilerek bile izah edilemiyecek varlıktır.
O’nun değerini, kudretini, kuvvetini; O’nun halk ettiklerinden
hiçbirisinin anlayıp izah etmesine imkân yoktur!..
671.
VAZİFELİLER VE BİLGİ
İnsanların ve tekâmüldeki varlıkların ruhlarına
mâlettikleri değerlere bilgi denir.
İnsanlar çeşitli şekillerde bilgi edinirler. Evde, okulda,
sokakta, hattâ uykuda bile daima bilgi edinirler. Kitaplar da bilgi
edinmek için iyi bir vasıtadır. Biz bu tebliğde pek çeşitli olan
bilgilerden değil, metapsişik araştırmalarda verilen bilgilerden
bahsedeceğiz.
Bir medyom trans haline[12]
geçtikten sonra bilmediği, daha doğrusu bilmediğini zannettiği bilgiler
verir. Bu; çoğu zaman, dünya ile irtibata geçen vazifeli varlıkların
bildirdikleridir. Ve bu medyom da hakikî bir medyomdur.
Bir de kendini medyom zannedenlerin, yüksek varlıklardan
aldıklarını zannettikleri bilgiler vardır. Bu bilgilerden çok yüksek ve
irşad edici nitelikte olanlar, hakikatte; bu bilgileri (vazifesi icabı)
açıklayanın, kendine daha önceki hayatlar boyunca elde ettiği bilgilerdir.
Ve zannedildiği gibi bir varlık tarafından dikte ettirilmez, sadece “robot
varlıklar” tarafından vakti gelince vazifeliye hatırlatılır. Bu bilgilerin
kaydedilmesindeki vazifeliler medyom değildirler.
Medyomlar, “vazifeli bedensizler”le irtibat kurabilen alıcı
varlıklardır. Diğerlerine ise, vaktiyle kendilerine vazifeleri icabı ve
vazifeleri sırasında mâlettikleri bilgiler, “tekâmüle yardımcı robot
varlıklar” tarafından zamanı geldikçe hatırlatılır. Bu gibiler, hakikatte
ruhlarının malı olan bilgileri dünyada madde tesiri altında kaldıkları
müddetçe, yabancı bilgiler zannedebilirler. Fakat hakikatte kendi malları
olan bu bilgilere çok kolay intibak ederler.
Dünyada vazife görenler, dünya şartlarına alışık oldukları
ve dünya bilgileri ile yüklü oldukları için sık sık aynı yere vazifeli
olarak iner ve vazifeleri devam ettiği müddetçe orada kalırlar.
Dünya ve mevcut tekâmül yerleri zaman zaman tekâmül
hamlelerine sahne olurlar. Böyle zamanlarda ise bu gibi yerlere lüzumlu
“vazifeli ekipleri” iner ve tekâmüle yardımcı robot varlıkların[13]
yardımları ile vazifelerini ifa ederler.
Burada çok mühim olan nokta; yüksek vazifelilerin medyom
olmayışları ve yaymakla vazifeli oldukları bilgilerle yüklü olarak dünyaya
gelişleridir. Hele o vazifelinin tatbikatta da vazifesi varsa bunun böyle
olması çok daha fazla gerekmektedir. Çünkü bir vazifeli kendi malı olan
bir bilgiyi, herhangi bir bedensizden aldığı fakat henüz daha kendisine
mâledemediği bilgiden çok daha iyi savunur.
Hattâ yayması gereken bilgiler kendi malı olduğu halde
onları dünyada hatırlayamadıkları için bilmediklerini zanneden
vazifelilere, o bilgileri robot vazifeliler veya bedensizler, medyomları
vasıta ederek de hatırlatabilirler[14].
Dünyada yapılması gereken bir vazife varsa, bunun için
lüzumlu olan her şey vardır. Vazifelilerin, robotlarla ve bedensizlerle
irtibatları ise madde ölçüleri ile izah edilemiyecek bir
mükemmeliyettedir. Bu; her şeyin zamanında ve Mutlak Kanun esaslarına
harfi harfine uygun olarak başarılabilmesi için lüzumludur ki, buna kısaca
“vazifelilere yardımlar” diyebiliriz.
672.
POSTACI
Postacı nasıl mektupları evlere dağıtırsa, sen de[15]
bilgilerimizi tekâmül yerlerine dağıtan, icab ederse anlatan ve tatbik
eden postacımızsın. Seninle, mektup dağıtan postacı arasındaki en büyük
fark; o taşıyıp sahiplerine teslim ettiği mektuplarda neler olduğunu
bilmez, sen ise mektup gibi taşıdığın ve sahiplerine teslime çalıştığın
bilgileri bilen ve bunları zamanı geldikçe hatırlayansın.
673.
ŞUURLU TEKÂMÜL BİLGİLERİNDE; ALLAH
Allahlar vardır... Allah birdir... denildi. Şimdi ise;
O’nun değerine tefekkürle yükselinemeyeceği bildiriliyor. Bu bilgilerle de
beşeriyet, din devrinden Şuurlu Tekâmül devrine yükseliyor.
674.
VAZİFELİYE YARDIM
Vazifeliler, verilen ve yapılması gereken vazifeyi
başaracak vasıfları haizdirler. Ve vazifelerini başarabilmeleri için
gereken yardımları alırlar. Fakat bir vazifeli liyakatini kullanarak ne
kadar az yardımla vazifesini başarabilirse, o kadar manevî değer kazanır.
675.
VAZİFELİ
Yukarı realitelerdekiler, tekâmüle hizmet gayesiyle aşağı
realitelerdekilere ancak, onların anlayabilecekleri bir lisanla hitab
edebilirler. Aksi takdirde zararlı olurlar. Bunu yapamayanlarla, yapmak
istemiyenler, susmayı tercih etmelidirler.
Bazı vazifelilerin bilgileri mevcut toplum realitesinin
bilgilerinden çok yüksekse; bu gibilerin vakit gelinceye kadar
konuşmamaları gerekir.
Vazifeliler, dünya tesirlerine kapılsalar da; vazife
aksamaz!. Çünkü onlara derhal gereken yardım yapılır ve vazifeyi aksatıcı
tesirlerden uzaklaştırılır. Fakat bir vazifelinin vazifesini; üzerlerinden
eksilmeyen yardımlarımıza sığınarak değil, kendi liyakatini kullanarak
başarması daha hayırlıdır. Çünkü o likayatini, yardımlarımıza lüzum
kalmadan kullanabildiği oranda değer kazanır.
676.
HABERLEŞME ORTAMI
İnsanlar havadan, balıklar sudan faydalanarak konuşup
haberleşirler.
677.
DÜALİTE[16]
VE MANEVÎ YAKINLIK
Maddeli kâinatta, dolayısı ile dünyada, pozitif negatifi,
dişi erkeği çeker. Çirkinlikler güzellikleri, aydınlıklar karanlıkları,
yükseklikler alçaklıkları belirtir. Fakat ruh bir kere maddeden
kurtulunca, onun güzeli görebilmesi için çirkine, aydınlığı anlayabilmesi
için karanlığa ve bir şeyi sevip beğenebilmesi, onu çekebilmesi veya ona
doğru çekilmesi için ne erkek ne de kadın olmasına lüzum kalır. Artık o,
yakın değerlerin birbirini çektiği bir maneviyat âlemindedir.
O yakın değerler ki, dünya hayatında da kendilerini (maddî
tesirlere rağmen) hissettirir. İşte bir insana zaman zaman çirkini güzel,
güzeli çirkin gösteren; çirkini sevdiren, güzelden nefret ettiren budur.
Çünkü bir insana çirkin bir insanın ruhu çok yakın olabilir. Bu yakınlık
fazlalaştığı oranda karşılıklı tarafların bedene verdikleri değer azalır.
Ve sonuçta; iki yakın ruh, çirkin bedenlerini güzel görürler veya, çirkin
(veya kusurlu) bedenlerini önemsemeden birbirlerini sevebilirler.
Bu sevgiyi ortaya çıkaran cazibe; madde kâinatındaki
artı-eksi alâkasını[17]
yenecek kudretteki manevî cazibedir. Madde dünyasında, madde ölçüleri
dışına çıkarak birbirlerini sevebilen ruhlar, yeterli ölçüde değerli ve
değerce birbirlerine yakın ruhlardır.
678.
MANEVÎ DEĞER-MADDÎ TAHDİT
İnsanlar manevî değerleri oranında, maddî tahdit ve
ölçülerin üzerine çıkarak, manevî değerleri daha yakından hissedebilir ve
değerlendirebilirler.
679.
MADDÎ VE MANEVÎ CAZİBELERİN ROLÜ
Artı ile eksinin birbirini çekmesi maddî cazibe, manevî
değerlerin birbirini çekmesi ise manevî cazibedir. Manevî cazibenin, maddî
cazibe üzerinde çok mühim rolleri vardır. Dünya realitesine göre
sevilmemesi gerekeni sevdiren budur. Maddî cazibenin de manevî cazibe
üzerinde rolü büyüktür. Dünyada “yapılmaması gerektiğine inanılanlar”ı
yaptıran budur.
Maddî ve manevî cazibelerden biri, madde denilen
robotlardan hâsıl olmuş cazibedir, diğerinin menşe’i ise manevîdir ve
tekâmüldeki varlıkları; ne birbirinin zıddı istikametinde ne de birbiriyle
aynı istikamette çeken kudretlerdir.
Tekâmül yerlerinde ve tekâmül etmekte olan varlıklarda
birarada yer alan bu iki cazibe, varlıkları çeşitli tesirler altında
bırakır ve çeşitli yönlere yöneltir. Dünya hayatı boyunca vicdanı
ilgilendiren hâdiselerin menşe’i ise bu iki ayrı menşe’li cazibedir.
680.
TEVEKKÜL (KADERE RIZA!)
Bir insan çalışıp çabalayıp elde ettiği veya çalışıp
çabaladığı halde ulaşamadığı sonuca tevekkül etmelidir[18].
Fakat tevekkül; ancak, o şahıs tarafından hedefe ulaşmak için yapılacak
her şey yapıldıktan sonra başlar.
Bir insan “ben mütevekkilim!” diye oturur ve işin başında,
yapılması gerekenleri yapmamayı kabul ederek bunu tevekkülle izaha
yeltenirse; bu tevekkül değil, tembelliğin ta kendisidir.
681.
ŞUURLU İNANÇ VE HAKİKÎ İLİM
Zamanı gelince biz, bâtılı belirtip ondan uzaklaşmanın,
uzaklaştıkça da hakikatlere yaklaşmanın yollarını göstermiştik. Şimdi de
yaklaşılan hakikatleri izah ediyor, bunların akıl ve mantıkla nedenlerinin
çözülme yollarını göstererek inancı şuurlandıracak bilgilerle yepyeni bir
devri açıyoruz!.
Bilin ve bildirin ki, ilim ancak bu yolda yürünmeye
başlandıktan sonra doğacaktır. Bugün mevcut olan ise hakikî ilim olamaz.
Mevcut olan, sadece ilmi tetkik metodlarıdır. İşte biz bilgilerimizi ilmi
tetkik metodları ile şuurlandırarak veriyoruz ve beşeriyete hakikî ilim
yolunu açacak olan Şuurlu İnanç yolunun kapılarını açıyoruz.
Bu inanç, bütün dinleri kucaklar ve o, mevcut bütün
dinlerin devamıdır. Onu mevcut dinlerden ayrı göstermek isteyecekler,
ancak bâtılın karanlıkları içinde yürüyenler olacaktır.
682.
ARZU, BİLGİ VE LİYAKAT
Dünyada, kâinatta, kâinatlarda akla gelen ve gelmeyen her
yerde, her şey; arzu, bilgi ve liyakat temelleri üzerine kurulmuştur. Her
şeyin başı da hiç şüphesiz ki, izahı imkânsız büyüklük olan Tanrının
Arzusu’dur.
İnsanlar ancak; arzu, liyakat ve tefekkürle bilgilerini
arttırarak, daima daha fazla anlamaya çalışarak tekâmül ederler. Bu arada
da liyakatleri oranındaki eserlerini mevcut eserlere ilâve ederek tekâmül
zeminini daha faydalı hale getirirler.
683.
GERÇEK GÜÇ
Bir insan pazısının kuvveti oranında değil, ruhunun kudreti
oranında kudretli ve kuvvetlidir. En güçlü insanlar ise, vicdanlı ve
liyakatli olan iyi insanlardır.
684.
BEDEN TEMİZLİĞİ
Beden; ruhun dünya hayatına, varlığını belirtmek için
kullandığı en mühim vasıtadır. Ruhunu temizlemek isteyenlerin bedenlerini
de temiz tutmaları gerekir. Ruhlarını liyakatle temizleme yolunda olanlar,
bedenlerinin ve bedenleri vasıtasıyla temas ettikleri yerlerin temiz
olmasına da dikkat etmelidirler.
685.
BU BİLGİLER...
Bu bilgiler, insanları madde mefhumlarının üzerine
çıkararak düşünmeye sevk edecek bilgilerin temelidir. İnsaniyet, madde
mefhumlarının üzerine ancak, maddî tesirlerden öz varlığını kurtarabildiği
ve madde üzerinde tesirler icra edebildiği oranda yükselebilir.
Tekâmül durmadığı gibi, tekâmülü sağlayan bilgi de durmaz,
ilerler. Yeni tekâmül merhaleleri yeni bilgilere, yeni bilgiler de daha
yüksek tekâmül merhalelerine beşeriyeti hazırlar.
İnsaniyet, madde tesirlerinden uzaklaşabildiği oranda
manevî değerlere yaklaşır ki bu, yükseliştir..
686.
HÂDİSELER VE DENENMELER
Karşılaşılan her hâdise tekâmülle alâkalıdır. Tekâmül
etmekte olanlarsa daima denenirler.
Hâdiseler vasıta edilerek denenen insanlar, liyakatleri
oranında karşılaştıkları hâdiselerden faydalanır ve yükselirler.
Liyakatlilerle, daha az liyakat sahibi olanlar, aynı hâdiseye aynı değeri
veremezler. Değerli insanların karşılaştıkları hâdiselerse; daha az
değerde olanların karşılaştıklarına benzemezler. Çünkü bir insan, liyakati
ve değeri arttıkça, onu daha yüksek değerlere yükseltecek hâdiselerle
karşılaşır. Bu hâdiselerden bir çoğu, tekâmülde geri kalmış olanların
taşıyamıyacakları kadar ağırdır.
Mutlak Tekâmül Kanunu, tekâmüldeki varlıklara
taşıyabileceğinden fazla yük yüklemez. Taşıyabileceklerini taşımaya gayret
sarfetmiyenler, meselâ intihar ederek ondan kurtulabileceklerini umanlar;
Tanrının onlara yük halinde tezahür eden nimetlerini tepen ve onların
sağlayacağı değerlerden kendilerini mahrum ederek yapılmaması gerekeni
yapmakla günaha girenlerdir.
687.
BEDRİ RUHSELMAN
Bedri Ruhselman sadece başarılı bir “ruhî olaylar
araştırıcısı” değildir. O, vazifesini tam mânası ile başaran ve başarmakta
olan, Mutlak Varlığa mensup bir varlıktır. Bu sebeple o, ne eserleri, ne
de dünya hayatındaki çalışmaları ile değerlendirilebilir![19].
688.
BAŞARISIZLIK
Başarısızlıklar, daha yüksek başarılara zemin hazırlar; iş
ki, onlardan gereken dersler alınmış olsun.
Başarısızlıklardan ders alarak faydalanabilenler, şuur ve
liyakatlerini arttırarak daha yüksek başarılara hazırlanırlar. Bu,
liyakati muvaffakiyetin takip edişidir.
689.
İKİZLER
İkizlerde aynı ruhun, aynı şuaların ve aynı anne ve baba
bedenlerinin tesirleri kardeşlerden fazladır. Döllenmeyle hâsıl olan
şualar, onlarda beden yapısı üzerinde benzerlikler meydana getirir. Bu
hal, dünyada kaldıkları sürece ruhlarını, benzer bedenler olarak tezahür
ettirmelerine sebep olur ve; karakter ve ahlâk benzerlikleri halinde dünya
hayatına akseder.
690.
BİLGİLERİN SENTEZİ[20]
Bundan önceki verilen bilgiler, dünya şartlarına uygun
olarak “analiz” esasına göre verilen bilgilerdir. Meselâ, ruh izah
edilirken kül olarak alınmamış; per ve dünya ile ilişkilerinden
bahsederken de ser’den faydalanılarak anlatılmıştır.
Bir de bilgilerin “sentez” usulüne göre izahı vardır ki bu;
analizle kısımlara ayrılarak izah olunan bilgilerin, kısımların tekrar
birleştirilerek kül haline getirilmesiyle izah şeklidir.
Vermekte olduğumuz bu bilgilerimize kadar, sentez usulü,
tedricen geliştirilerek kullanılmıştır. Ve ilerde, analizle açıklanan
bilgileri sentezle izah; onları daha fazla anlayabilmek imkânları
sağlayacaktır.
691.
ŞUURLU TEKÂMÜL YOLU
Yüksek hakikatleri sezip anlayabilmek, onları hayata tatbik
etmek; tekâmülün anahtarıdır.
Bilgiler, basit sentez halindeki bilgilerle başlamış, din
devrinde tekâmül ettirilmiş ve İslâmiyet, analiz sistemine en uygun zemini
hazırlamıştır. Bu bilgiler ise analiz metodu esaslarındadır.
Fakat, yüksek hakikatlerin manevî değerlerini daha iyi
anlayabilmek için sentez usulüne dönüş gerekmektedir. Yalnız bu sentez,
eski senteze benzememektedir. Eskiden sentez usulü ile verilen bilgiler,
din devri esaslarına göre, mevcut ilmî metodlarla ispat edilmeden verilmiş
bilgilerdir.
Beşeriyet İslâmiyetle ilim merdiveninin ilk basamağına
kısmen şuurlu olarak ilk adımını atmıştır. Bu merdiven mantık’tır. Sonra,
“bu bilgiler”le sentezden analize geçilmiş ve analiz yolu ile hakikatlerin
izahı yoluna gidilmiştir. Bu yol tahlil yoludur, değerleri kısımlara
ayırarak irdeleme[21]
yoludur. Bu yolda değerlerin tahlili öğretilmiş ve tekrar “asıl yükseltici
sentez yolu”na geçilme imkânları elde edilmiştir.
Kısaca, ilk sentez yolu ile verilen bilgiler, ispatsız
bilgilerdi. Bu ispatsız olan din devri bilgileri’ne, İsa ve Muhammed
vasıta edilerek “vicdan” ve “mantık” değerlerinin de ilâvesiyle
bildirilmiş olanlar; din yoluyla verilen en yüksek bilgilerdi. Bu
bilgilerden İsa’nın bildirdikleri ile daha çok vicdana, Muhammed’in vasıta
edildiklerinde ise daha fazla mantığa yer verilmiştir ki, bu iki esas
nokta da Şuurlu Tekâmül’de en mühim iki unsurdur. Ve ancak bunlar
bildirilip beşeriyete aşılandıktan sonra, vermekte olduğumuz şu bilgilerle
Şuurlu Tekâmül’e hazırlayıcı bilgiler verilebilmekte ve Şuurlu inanç
devrinde verilecek bilgilere zemin hazırlanmaktadır.
Şuurlu İnanç bilgileri, analiz yolu ile sentezden
faydalanılarak verilen yüksek bilgilerdir. Bu bilgilerin kavranabilmesi
için beşeriyete ilimi tetkik metodları buldurulmuştur. İlimi tetkik
metodları beşeriyetin bu bilgileri anlayabilmesi için realitesini
yükselterek liyakatle ulaştığı seviyedir. Bunun için de insaniyetin önüne
ilim denilen bir meçhul çıkartılmış ve beşeriyet bu meçhuldeki
bilinmeyenleri çözmek zorunda bırakılmıştır.
Beşeriyet ilim sandığı başı ve sonu bilinmeyen bir yolun
ortasında asırlarca ilimi tetkik etmeye çalışmış ve en nihayet deneysel ve
mantıksal yollarda yürüyerek liyakati ile ilimi tetkik metodlarını
bulmuştur. Bütün bu ilerleyiş din devri hudutları içersinde cereyan etmiş
ve nihayet bu bilgilerin anahtarı vaziyetindeki “ilimi tetkik metodları”nı
beşeriyet likayati ile kendine mâledebilmiştir.
Hakikatte gününüzde ilim zannedilen şey asıl ilimden çok
uzaktır. Asıl ilmin başı ve sonu ise daima tecrübe hudutları dışında
bulunacak ve beşeriyet ancak bu uçlara likayati oranında bilgilerimizden
faydalanarak uzanabilecektir.
Her realite ve her tekâmül merhalesinin icab ettirdiği
şartlar birbirlerine uymazlar. İşte bu bilgilerle, her realitenin icab
ettirdiklerine erişebilme imkânları açıklanacak ve insanlar mevcut
realitelerinin imkânları oranında bu bilgilerden faydalanacaktır.
Bu şekilde realiteler yükseldikçe asıl ilmin başı ve sonu
yönlerinde daha fazla yükselebilinecek ve ilim, iki ucu manevî değerler
içersinde eriyen bir tekâmül yolu halini alacak, beşeriyetin önüne
serilecek ve onlara “bu yolda vicdanla, şuurla, liyakatle yürüyün”
denecektir.
Bu yol; Tanrının şuurla yürünmesini istediği Mutlak Tekâmül
Kanunu’nun Şuurlu Tekâmül yoludur!.. İşte bu yolda yürüdükçe analizden
faydalanılacak ve tekrar senteze geçilerek hakikatler mantık, vicdan ve
liyakatle aydınlanacak. Aydınlanan hakikatler ise, beşeriyetin önünde
uzanan iyilik ve güzelliklerle dolu tekâmül yoluna ışık tutarak
aydınlatacaktır.
Biz her realitenin icab ettirdiği bilgileri o realitenin
icaplarına göre bildireceğiz. Şimdi, hiçbir zaman bu bilgilerin taassuba
sebebiyet vermemesi için iyi bilinmesi gerekenleri söylüyoruz; Bu
bilgilerde ebediyen bağlı kalınacak şey “sistem”dir. Bu bilgilerdeki
izahlar ancak, gelecek birkaç realiteyi tatmin edebilir. Bu sebeple
tekâmül yolunda sisteme bağlı kalınacak ve yeni bilgiler bu sistemle
değerlenecek. Ve hattâ bu arada burada bildirilen sistem de tekâmül
ettirilecektir.
Şu halde, bu bilgilerde ebedî olan sadece, açıklanacak
olan; “hakikatlere yaklaşma esası”dır ki, buna, sistemin ruhu da
denilebilir.
692.
BİLGİ
Hiçbir şey mevcut değildir ki, ondan bilgi alınmamış olsun!
Bir kuşun ötüşü, bir kedinin miyavlayışı, bir ayakkabının ayağı sıkışı ve
bunlara benzer alışılmış hâdiselerin üzerine eğilebilenler onlardan
liyakatleri oranında bilgi alabilirler.
Her şey öğretmendir. Sadece, talebeler onlardan liyakatleri
oranında bilgi alabilirler. Tekâmüldeki her varlık ise hem talebe hem de
öğretmendir. Değerli öğretmenler, pek az şey bildiklerini bilenlerdir. En
değerli öğretmenler ise, bildikleri pek az şey içinde birçok hataların
bulunduğunu kabul edenlerdir. En değerli hâkimler de; gerek kanunlarda,
gerekse kanunlara ve vicdanlarına dayanarak verdikleri kararlarda, hatalar
ve noksanlar bulunduğunu evvelce kabul edenlerdir.
Bilgiler realiteleri yükseltirler. Realiteler yükselince de
doğru sanılanlardaki hatalar ve eksiklikler belirir. Ve beşeriyet bu
eksiklikleri tamamlamak için çalışarak realitesini daha yükseklere
çıkarır. Bilgi realiteyi, realite bilgiyi yükseltir. Bunların her ikisi de
tekâmül merdiveninin sonsuz sayıdaki basamaklarıdır. Tekâmül merdiveninde
iyi değerlendirilen hatalar, doğru sanılarak üzerinde durulmadan geçilen,
hemen doğruluğu kabul edilen şeylerden daha faydalıdırlar.
İnsana gelince; dünyadaki tekâmül etmekte olan varlıkların
bir kısmına insan denilmiştir. İnsan, sadece dünyada mevcuttur ve dünyanın
en tekâmül etmiş varlığıdır. Tekâmüldeki varlıklar, dünyada, insan olarak
yaşadıkça daima hata yaparlar. Buna sebep, tekâmül faktörlerinden biri ve
dünyanın bulunduğu kâinatın esasını oluşturan maddedir. Maddenin esası ise
madde değil, manevî değerlerdir.
Robot manevî değerlerin kabalaşmasından kâinat meydana
gelmiştir ve orada, kâinatın mensubu olan ve onun hudutlarını madde ile
bağlı bulunduğu sürece aşamayan varlıklar yaşarlar. Şu halde kâinatta
(bilgi de dahil) her şey madde ile sınırlanmıştır. Bunun sonucu olarak da
sonsuz denilerek hudutlandırılan kâinat, madde ile sınırlıdır.
Her kâinat, o kâinatı meydana getiren tekâmüle yardımcı
robot varlıkla sınırlıdır. Şu halde sınırsız kâinat yoktur. Fakat bu
sınırlar çizgi ile izah edilen sınırlara benzemezler. Bu sınırlar, imkân
sınırlarıdır. Zaten hakikî sınır da “imkân”dır.
İşte böyle bir ortamda tekâmül etmekte olan insanlara bu
tebliğ, liyakatleri oranında çok şey verir. Ve onlar, değersizliklerini,
kudretsizliklerini idrak edebildikleri oranda tekâmül imkânları sağlarlar.
Çünkü varlıklar kazandıkları bilgiler ve değerler vasıtası ile
değersizliklerini idrak edebildikleri oranda değerlenirler. Tekâmüldeki
varlıklardan en küçük olduğunu idrak eden en büyüktür.
693.
TEKÂMÜL VE DÜNYA
Dünyanın geçirmiş olduğu tekâmül devreleri şöyle
sıralanabilir:
1. Sezgi devri; seziş imkânları ile dünyaya gelen ilk insan
Adem ismi ile sembolleştirilmiştir.
2. İrşad devri; analiz ve sentezin şuursuz olarak sadece
robotların yardımı ile olduğu bu devrin, ilk irşad edilen ve eden insanı
da Adem olarak sembolleştirilmiştir.
Yukarda iki ayrı kısma ayrılarak analiz usulünden istifade
edilen devirler, sentezden faydalanılarak ve mümkün olduğu kadar zaman
mefhumunun üzerine çıkılarak düşünülürse ilk insan ve Adem hakkında bir
bilgiye ulaşılır.
3. Tek Allah prensibine dayalı olan devir; putperestlik ve
çok Allaha inanılan devirlerden sonraki bu devirde “şuur” rol oynamaya
başlamış, İsa ve Muhammed’in vasıta edildikleri bilgilerle beşeriyet
Şuurlu İnanç devrine hazırlanmıştır.
4. Şuurlu İnanç devri ile din devri arasındaki köprü’yü
kurmakla birçok vazifeliler vazifelendirilmiş ve burada en büyük rolü
Bedri Ruhselman oynamış, henüz daha açıklanmamış olan kitapla da Şuurlu
İnanç’ın esaslarını izah eden bilgileri dünyaya bırakmıştır.
694.
BİLGİ VE DEĞERİ
Vazifeliler tarafından bildirilen bilgilerde “şu daha önce,
bu daha sonra” diyerek muyakese yapmak ve “şu daha sonradan geldiği için
daha değerlidir” gibi hükümler vermek yanlıştır.
Bilgilerin hepsi değerlidir ve aynı gayeye hizmet için
indirilmiştir. Fakat indirilirken zamanın icapları göz önünde
bulundurulduğu için dünya idrakine göre değerce birbirlerinden farklı
görünmüşlerdir. İlkokulun 1. sınıfında anlatılan tarih, lisenin son
sınıfında daha başka anlatılır. İşte bilgiler de bu misale uygun olarak
indirilir.
Zaman zaman indirilen bilgiler aynı değerdedir. Bir
bilginin diğerinden daha ayrıntılı, hacimli ve yüksek oluşu, o bilginin
diğer bilgilerden değerli görülmesi için bir sebep teşkil etmez. Bir
profesörün üniversitede anlattıklarını ortaokulda anlatamayacağını, daha
basit konuşacağını, daha basit konuştuğu için de profesörün değerinden
şüphe edilemiyeceğini buna misal olarak gösterebiliriz. Bir bilginin
diğerinden yüksek oluşu, o bilginin daha fazla manevî değerde olduğunun
kanıtı değildir.
695.
VAZİFELİ
Her insan, hattâ canlı cansız her varlık vazifelidir. Bu
vazifeler ise tekâmül ile ilgilidir. Varlıklar vazifelerini çoğunlukla
otomatik olarak yaparlar. Varlıklara, vazifelerini otomatik olarak
yapabilmeleri için, robot değer ve varlıklar büyük yardımlarda bulunurlar.
En yüksek vazifeler, tekâmülün seyrinde[22]
rol oynayan yepyeni çığırlar açan vazifelerdir ki; bu gibi vazifeleri
ifaya memur olanlar, vazifenin değeri ve önemi oranında şuurla ve
liyakatle çalışır, vazifelerini ifa ederler.
Toplum içerisinde tesiri büyük gözüken bazı hâdiseler
vardır. Bu hâdiselerin ortaya çıkışında ise bazı şahıslar rol oynarlar.
Meselâ bir şahıs büyük bir devletin başına geçer ve beşeriyeti harbe
sürükler. Sonuçta, milyonlarca insanın ölümüne, şehirlerin yanıp
yıkılmasına sebep olur. Bu gibiler ekseri, ruhen yeterli tekâmül etmediği
halde bazı hassalarını kuvvetlendirebilmiş, meziyetlerinin yanında birçok
eksikleri bulunan insanlardır.
Meselâ, egoistçe kendi milletini sever, fakat kendi
milletinin dışındaki insanlara karşı gayet hunhar olabilir. Milleti için
birçok milletleri tereddüt etmeden, hattâ seve seve imha edebilir. Bu hal
onda, insan sevgisinin henüz daha şuurlanmadığını, buna mukabil kuvvetli
bir iradeye malik olduğunu gösterir. Birçok milletleri harbe ve felâkete
sürükleyen bu gibi insanlardır.
Bu gibi kişiler birçok insanların tekâmül plânlarında mühim
roller oynayabilirler, bu arada kendileri de tekâmül ederler. Kısaca;
dünya, insanların tekâmül ihtiyaçlarını karşılayan hâdiselerin, bir düzen
içersinde yürüdüğü bir tekâmül okuludur.
Yukarda da belirtildiği gibi; misal olarak alınan lider,
hakikatte ileri tekâmül merhalelerine erişebilmiş bir lider değildir.
Sebebine gelince; ileri varlıklarda insan sevgisi şuurlanmıştır. Bu
sebeple de onlar toplumlarını, diğer bir toplumun mahvolması pahasına
saadete götürmek yolunu deneyemezler. Gerçi ileri varlıklar ölümün de bir
tekâmül faktörü olduğunu bilirler, fakat yine de mezun olmadıklarını
bildikleri için bu yolu seçemezler.
Şuurlu yüksek vazifelilere gelince, bu gibiler için egoizm
söz konusu olamaz. Onlar, aldıkları yardımlara sığınarak liyakatleri ile
çalışırlar. Bu bilgilerden çok yüksek vazifeli olanlar; yaşamakta
oldukları tekâmül yerindeki (meselâ dünyadaki) son aldıkları vazifelerine
başlamadan önce, bir süre, yaşamakta oldukları hayatın iyilik ve
kötülüklerini bizzat yaşar, görür ve şahit olurlar.
Her yüksek vazifeli, asıl yüksek vazifesine başlamadan önce
dünya hayatını ve onun acı tatlı hâdiselerini vazifesinin gerektirdiği
cepheleri ile tanır. Bunun için de irade ve liyakatlerini kullanmak
zorunda kalırlar. Artık bir zaman gelir ki, zaten “bir el olarak
kendilerine takılmış olan zaaflar”dan, neden uzaklaştıklarını idrak ederek
uzaklaşırlar. Artık onların vazifeye başlama zamanı gelmiştir!.
Vazifeye başlayacakları âna kadar karşılaştıkları
hâdiseler, görünüşte, onları yormuş, üzmüş hattâ utandırmış olabilir.
Fakat hakikatte onlar bu gibi hâdiseleri yaşamakla, dünya hayatlarını
şuurlandırmış ve mevcut değerlerini yaşamakta oldukları hayata yansıtmak
imkânını kazanmış olurlar. Bu kimseler artık madde tesirlerinde olsalar
dahi; neden yapmamaları gerektiğine inandıkları, sebeplerini de bildikleri
şeyleri yapamazlar. İşte bu, vazifelilerde vazifenin şuurlanış alâmetidir.
Büyük vazifeler, dünya realitesine ve kavramına göre de
büyüktürler. Fakat eski realitenin tesiri altında bulunanlar, bu gibi
vazifelilerin icraatını kolaylıkla anlayıp benimseyemez, bunun için de
çabucak ve kolaylıkla hoş karşılayamazlar. Bu hal, vazifeliler için zaman
zaman başgösteren tatsız hâdiseler sebebi ile bir üzüntü kaynağı olabilir.
Hakikatte ise onlar, vazifelerinin icab ettirdiği yardımlarla teçhiz
edilmiş ve korunan kimselerdir. Bu sebeple de bu gibi hallerin, onların
vazifelerine aksaklık vermesine imkân yoktur. Hattâ onların çalışma
aşkları kamçılanır ve şuurla, liyakatle vazife yolunda ilerlerler. Bu
ilerleyiş, yükseltme yolunda olanların yükselişidir.
696.
ZAAFLAR VE TEKÂMÜL
Nasıl iki ayrı parmak üzerindeki çizgiler birbirine
benzemiyorlarsa, insanlar da öylece birbirlerine benzemezler. Buna kısaca,
“hiçbir şey bir diğerine tıpa tıp benzemez” de diyebiliriz. Her şey bir
diğerinden az veya çok farklarla ayrılır. Buna “her şey tek’tir” de
diyebiliriz.
En ufak maddî varlıklar arasında bile fark vardır. İki
hidrojen atomu veya iki elektron, birbirlerine benzemezler. Ufak maddî
varlıklardaki bu benzemeyişin mühim âmillerinden biri de değişik
muhitlerdir. Buna; “değişik mekân, maddede değişiklikler meydana getirir”
de denebilir.
Maddede olduğu gibi, insanların manevî değerleri arasında
da farklar vardır. Bu farklar; ruhlar üzerindeki madde tesirlerinden ve
ruhların tekâmül sonucu kazandıkları farklı değerlerden hâsıl olur.
İnsanlar arasındaki ruhî değer ve olgunluk farkları,
realite farklarından hâsıl olan değişik bilgi ve görüşler halinde dünya
hayatlarına yansır. Ve dünyada tıpa tıp aynı düşünen, hisseden insan
mevcut değildir. Bunun böyle oluşunun sebebi yukarda izah edilmiştir ki,
bu sebep; Mutlak Tekâmül Kanunu esaslarının icab ettirdiği bir sonuçtur.
Tekâmülde geri kalmış insanlar, daha ileri gidebilmiş
olanlara göre daha egoist, daha hain, daha hissiz, daha kaba tezahür
edebilirler. Fakat her geri insanın daha ileri realitedeki bir insandan
mutlak surette daha kaba veya hain olması gerekmez. Çünkü insanlar bazı
hassalarını diğerlerinden daha fazla tekâmül ettirmiş olabilirler. Meselâ
hainliğini azaltarak daha üstün realitenin seviyesine erişen bir insan,
son derece egoist ve kaba kalmış olabilir.
İşte dünya ve benzeri tekâmül yerlerinin tekâmüldeki
varlıklara sağladıkları faydaların başında “denge” gelir. Tekâmüldeki
varlıklar, erişmeleri gereken realitenin ölçülerine uygun seviyeye göre
huylarını tekâmül yerlerinde ayarlarlar. İnsanın bir anda bütün
zaaflarından kurtulabilmesi mümkün değildir. Bir defa şunu unutmamak
gerekir ki; zaaflar da tekâmül için lüzumludur. Her şeyin tekâmülle ilgili
olduğu bir sistemde, bunun böyle oluşu en doğal karşılanması gereken bir
hakikattir.
Fakat zaaflar tekâmül için ne kadar lüzumlu iseler,
onlardan kurtulabilmek için gayret sarfetmek de o kadar lüzumlu, lüzumlu
olduğu için de tereddüt edilmeden yapılması gerekendir.
Dünyada tekâmülle erişilebilinecek en yüksek merhalelere;
zaaflardan şuur ve liyakatle uzaklaşılarak erişilir. Bunun için de, ilmî
metodlarla, zaaf kabul edilen şeylerin nedenlerini araştırmak gerekir. Bu
araştırma sonucu insan, zaaf addedilen bir şeyden neden kurtulması
gerektiğini bulur. Bu buluş, onu zaaftan uzaklaştıran ilk tesirli adımdır.
Zaaflar, ya sağlığa, ya topluma zararlı hareketler halinde
tezahür ettikleri gibi; toplumca hoş görülmeyen bazı davranışlarda
bulunmak da uzaklaşılması gereken zaaflardandır. Bu mücadelede
unutulmaması ve daima gözönünde bulundurulması gereken nokta; bir insanın,
yenemiyeceği zaafla karşı karşıya bulunmadığıdır.
En karşı koyulmaz zaafları bile yenecek güç, o zaafın
sebebinde mevcuttur. Çünkü insanlar, zaaflarını yenerek tekâmül ederler.
Meselâ, zaten cinsel arzuları zayıf olan bir insan, karşı cinse kuvvetli
bir arzu duymaz. Bu sebeple de kolaylıkla cinsel alanda dürüst bir insan
olarak kalabilir. Fakat bu hal ona sadece cinsiyette iyi bir insan olarak
tanınmaktan başka fayda temin etmez.
Fakat cinsel arzuları kuvvetli olan bir insan, bu
arzularını şuur ve iradesi ile frenliyerek toplumun makbul addettiği bir
insanın vasıflarını haiz olarak yaşayabilir, ve böyle olabilmek için de
gayret sarf ettiği takdirde, tekâmül imkânlarını lehinde kullanabilen bir
insan olduğundan, çok şey kazanabilir.
Dünyada en yüksek tekâmül merhalelerine erişebilmek,
zaaflardan şuurla yani sebebini bilerek uzaklaşmakla mümkündür. Bu yol,
tekâmülün zor ilerlenen fakat ilerlenince de derhal faydası görülen bir
merhalesidir.
697.
İYİ VE KÖTÜ DÜŞÜNCELER, TAHAYYÜLLER
En yapılmaması gereken şeylerden biri de; güzel bir günü,
fena hâdiseleri düşünerek karartmaktır. Sağlıklı olan bir insan
hastalanacağını düşünerek; mutlu bir çift, eşi ölürse mutsuz olacağını
hayal ederek ancak saadetini gölgelendirir. Bu gibi alışkanlıkları olanlar
hakikî saadeti, ancak bu alışkanlıklarından liyakatleri ve mantıkları ile
sıyrıldıktan sonra tanıyabilirler.
Ortada hiçbir sebep yokken birdenbire fena şeyler düşünmeye
başlayan bir insanın, bu gibi düşüncelere başladığı anda ruhundan vücuduna
doğru zararlı manevî tesirler yayılmaya başlar. Çünkü ruhta tahayyül
hassası vardır. Bu hassa, manevî şua halinde, civardaki robotlara tesir
eder ve onları gücü oranında tahayyül edilen şeyin olmasına zorlar.
Ahiretteki bedensizler civarlarındaki robot değerlere
tahayyül ile tesir ederler ve yaşamaları gereken hâdiseleri yaşarlar.
Dünyayadaki bedenliler ise ruhlarının tesirlerini bağlı bulundukları beden
vasıtası ile kullanabilirler. Ruhun kudreti, beden vasıtasıyla, ya
maddeye, ya diğer tekâmüldeki varlıklara yahutta bizzat kendi varlığı
üzerine tesirler icra eder.
Gerçi her fena düşünceden tahayyül hâsıl olmaz. Fakat her
fena düşüncenin bedene, hattâ civardaki varlıklara olumsuz etkileri
vardır. Herkesin iyiliğini isteyen ve varlığında kötü düşüncelere mümkün
olduğu kadar az yer veren insanlar mutlu ve etraflarına iyi tesirler
yaydıkları için de faydalı olurlar.
Bu manevî tesirler elle tutulabilen, gözle görülebilen
tesirler değildir ama toplum bu gibi insanları, sebebini pek izah
edemediği halde sempatik bulur ve arar. Çünkü insanların da, bütün
tekâmüldeki varlıklar gibi kendilerini iyiye sevk eden şeylere karşı
meyilleri vardır.
İyi bir insan, iyi düşüncelerini ve bu düşüncelerden hem
kendine, hem topluma sağlanacak faydalı şuurlandırabilmişse; şuurla
hastaları tedavi edebilir ve ömrü boyunca da etrafına iyi ve gfüzel
tesirler yayabilir. Bu güzel tesirler aynı zamanda onun ve yakınlarının
koruyucularıdır. Bunun aksi de mümkündür.
Bu sebeple, insanlar fena manevî tesirler altında kalmak
istemezlerse, bu gibi tesirlerden mümkün olduğu kadar uzak bulunmaları
gerekir. Her şeye rağmen bu gibi fena manevî tesirlerle karşı karşıya ise,
o zaman iyi tesirler göndererek bu tesirleri yok etmeye çalışması gerekir.
Nitekim toplum hayatında bu gibi tesirlerle, (bu tebliğde
bildirilen açıklamalardan önce) otomatik olarak mücadele edilmiştir[23].
Meselâ bir insanın başına bir felâket gelince diğer insanlar onu teselli
ederler. Teselli ise fena tesirlere karşı koyan iyi tesirler oluşturur. Bu
gibi haller; tıpkı tehlike karşısında hayvanların otomatik olarak renk
değiştirmesine veya üzüntünün vücutta hâsıl ettiği zehirleri ağlayarak
otomatik olarak dışarıya atmak gibi hallere benzetilebilir. Fakat bu
şuursuzca cereyan eden hallerden çok daha faydalısı “şuurla karşı
koymak”la elde edilir.
698.
MUCİZELER VE BİLGİLER
Din devrindeki bazı bilgilerin mucizelerle takviye
edilmeleri, yayılma sırasında çabuk inanılmalarına, sonradan da şüphe ile
karşılanmalarına sebep olmuştur. Bu şekilde, mucizelerden iki türlü
faydalanılmıştır.
Mucizeler dinlerin yayılma sürelerince itimat telkin
etmişler ve bilgilere inanılarak kabul edilmesini sağlamışlar, sonradan da
bu bilgilerin şüphe ile karşılanmalarını temin ederek yeni realitelere
zemin hazırlamışlardır. Bu şüphe, bilgilerin üzerlerine daha fazla
eğilinmesinde, bu eğiliş ve alâka da realitelerin yükselmesinde çok
tesirli olmuştur.
699.
TEKÂMÜL VE TANRI
En büyük güzellikler, idrakle tekâmül edenlerin yollarında
dizilidir. Bu yol, Tanrı istikametine uzanır fakat asla O’na ulaşamaz.
O, hiçbir yolun erişemiyeceği yüksekliklerdedir ve her
şeyin sahibidir.
700.
BİLGİ VE DİNLER
Bu bilgiler mevcut bütün dinleri kucaklar. Fakat böyle
olduğunu ancak “idrakle tekâmül etme” seviyesine erişenler anlayabilirler.
701.
PUT VE BÂTIL
Bir insanın lüzumsuz olduğuna inandığı halde kurtulamadığı
putlar vardır. Belki, onlardan hayat boyu kurtulamayacaktır. Fakat tekâmül
ettikçe onların eksildiğinin farkına varacaktır.
Bu sebeple toplumu bâtıldan uzaklaştırma işi en zor olan ve
ancak vazifelilerimizin yardımlarımızla başarabildikleri bir iştir.
702.
ALLAH
“Allah birdir” diyenler; O’nun büyüklüğünün, yüksekliğinin,
eşsizliğinin “bir” diyerek tahdit edilemiyeceğini idrak edebildikleri
oranda, kendilerini daha yüksekliklere hazırlarlar, tekâmül ederek
özledikleri istikamette yükselirler.
703.
DEĞERLENDİRİŞ
İnsanlar diğer insanların değerlerini, ancak değerlerinin
kendilerine bahşettiği imkânlarla değerlendirirler. Bu başkasını
değerlendiriş halinde tezahür eden eylem, hakikatte daha çok, kendini
değerlendirmedir.
Manevî değerleri dünya imkânları ile tartmaksa mümkün
değildir. Madde tesirleri altında bulunanlar, başkalarını olduğu gibi
kendilerini de lâyıkiyle değerlendiremezler.
704.
DİNLER VE ŞUURLU İNANCA HAZIRLAYAN
POZİTİF İLİM METODLARI
Her dinin daima en son olduğu zannedilmiş, fakat sürekli
olarak dinleri dinler takip etmiştir. Museviler, İsevileri, İseviler ise
bu sebeple Müslümanları tanımak istemezler. İlk bakışta tekâmüle aykırı
gibi görünen bu zihniyet, hakikatte tekâmülde çok mühim ve faydalı roller
oynar.
Dinlerin cepheler halinde birbirlerinin karşılarına
dikilmeleri, münakaşalara, harplere ve sonuçta da dinlerin üzerlerine
eğilinerek onların daha iyi anlaşılmasına ve daha çok benimsenmelerine yol
açmıştır. Beşeriyet böylece benimseyebildiğini benimseyerek “Şuurlu İnanç”
yönünde yükselmiştir.
Peygamberlerin arkalarında bıraktıkları bilgiler ve o
bilgilerden ilham alınarak yazılan kitaplarda söylenenlerin hepsi,
beşeriyeti Şuurlu İnanca doğru yükselten faktörlerdir.
Din devrinde peygamberler vasıta edilerek bildirilenler,
Mutlak Tekâmül Kanununa uygun olarak verilen bilgiler olduğu için, bir
sonraki daima bir öncekinden daha fazla şeyler ihtiva eder. Yine aynı
sebeple bir sonrakinde, önceki kitaplarda bulunmayan bilgiler mevcuttur ve
her din kitabı, mevcut realitelerin çok üzerlerine hitab eder
mahiyettedir.
Çünkü dini bilgiler diğer bilgilere benzemezler, onlar
inanmayanları dahi tesirleri altına alabilen manevî kudret yüklü
bilgilerdir. İşte bu sebeple onlarla, inanıp kabul edenler kadar,
inanmayan veya inanıp kabul etmek istemiyenler de meşgul olmuşlardır. Ve
bu zıt düşüncelerden, dünya realitesine göre hoş olmayan hâdiseler olmuş,
din öncüleri işkencelerle öldürülmüşler, toplumlar toplumları
mahvedercesine mücadeleye girişmişlerdir. Bütün bu hâdiseler; dini inkâr
şeklinde tezahür etse dahi bilgilerimizi benimseten, bilgilerimizi
benimsettiği için de tekâmül sağlayıcı mahiyettedirler.
Dünya onbinlerce seneden beri beşeriyet için kanlı bir
tekâmül okulu hâlinde tezahür etmiştir. Hakikatte bu dünyadan normal ölüm
ile ayrılmakla, öldürülerek ayrılmak arasında öldürülenin aleyhine bir şey
yoktur. Gördükleri mukavemete rağmen sonuna kadar dayananlar, bu dünyadan
en kârlı ayrılanlardır. Bu gibilere misal olarak; dünya hayatlarından
ayrılıncaya kadar yollarından dönmeyen ve beşeriyete daha yüksek
realitelerin ışıklarını tutarak azaplar içersinde hayata veda edenler
gelir. Hattâ bunlar kendi canlarına kastedenleri bile af ederek dünyadan
göçerler.
İşte din devrinde sık sık tekrarlanan hâdiselerden birkaç
misâl ki, bütün bunlar yüksek realiteleri benimsetici mahiyette olan
hâdiselerdir. Böylece realiteler, din devri sınırları içersinde,
bilgilerimizin benimsenmeleri ile yükselmiş ve bugünkü, Şuurlu İnanç’ı
idrak edebilecek seviyeye erişmiştir.
Tekâmüle hizmet eden bilgiler, sadece vazifeliler
tarafından nakledilen bilgiler değildir. En küçüğünden en büyüğüne kadar
cereyan etmekte olan bütün hâdiseler, okul ve üniversiteler, hep
beşeriyeti Şuurlu İnanca hazırlamıştır. Şuurlu İnancın dayandığı metodlar,
Şuurlu İnançtan evvel beşeriyete benimsetilmiştir. Bu metodlar, “pozitif
ilimi tetkik metodları”dır.
Önce pozitif ilim denilen başı ve sonu meçhul, hakikat
zannedilen mefhumlar karması ortaya çıkarılmış, sonra da bunu tetkik
metodları geliştirilerek bugünkü durumuna eriştirilmiştir. Bütün bunlar
tekâmül hamleleridir, ve bu tekâmül hamleleri de beşeriyeti Şuurlu İnanca
hazırlamıştır.
705.
DEĞERLENDİRME
İnsanlar madde tesirleri altındadırlar. Değerlerini
icraatları ile dünyaya yansıtabilir, fakat başkalarını değerlendirmek
şöyle dursun, kendilerini bile lâyıkiyle değerlendirmekte zorluk çekerler.
706.
VAZİFELİNİN DEĞERİ
Bir vazifelinin değeri, getirdiği bilginin ve yaptığı
işlerin değerleri ile ölçülür.
707.
VAZİFELİ
Bir vazifeli, vazifesinde gösterdiği likayat oranında
değerlidir. Yüksek vazifelerle yüklü olanlar; iyidirler, vicdanlarının
sesine kolaylıkla uyabilirler, mütevazidirler. Vazifeleri için her
şeylerini feda edebilirler.
708.
ANA-BABA-İSA
Ana, baba, İsa.. Bu üçlü, madde ölçülerine sığmadığı halde,
uzun müddet “tek” zannedilenin[24],
ve O’nun Mutlak Varlığının sembolleşmiş izahıdır. Bu izah beşeriyeti
asırlar boyu düşündürmüş, tefekküre sevk etmiştir. Bu sebeple de tekâmül
ettirmiştir.
Ana da birdir, baba da birdir, İsa da birdir. Bu bir olan
ise ruhtur. Bire üçü, üçe de biri ihtiva ettiren değer ise hepsinin
üzerindedir.
709.
HÂDİSELER
Karşılaşılan her hâdise lûtuf ve mükâfattır. Dünya
kendisinden faydalanan tekâmüldeki varlıklara madde ile yardım eden bir
okuldur. Orada, insanlardan pek çoğu hoşlarına gitmeyen, pek azı da
hoşlarına giden hâdiselerle karşılaşır.
Hoşa gitmeyen hâdiseler daha faydalı, daha öğretici
olanlardır. Hoşa giden hâdiseler ise zor olanların zorluklarını, çirkin
olanların çirkinliklerini, doğru olmayanların da yanlışlıklarını göz önüne
sermek, onları belirtmek içindir.
710.
BU KİTAP
Bu kitap, rafta saklanması veya anlaşılmadan tasvip
edilmesi için değildir. Bu kitap yükselinecek yolun kitabıdır. Bu sebeple,
“anlaşılması ve tatbik edilmesi” için okunması gereken bir kitaptır.
711.
TANRI-MUTLAK VARLIK-HALK EDİŞ-VAR EDİŞ VE ROBOT VARLIKLAR
Tanrının Mutlak Varlığı tarafından idare edilenler, bir
bedene, günden güne şuurlanmakta olan bir vücuda benzerler. Bu vücut,
tekâmüldeki varlıkları robotlardan “hak ettikleri” vazifeleri devir
almaları ile şuurlanır.
Mutlak Varlık, tarafından idare edilenlerle, idare eden
Mutlak Varlık hepsi birden, şuurlu bir bedene benzetilebilir ki; (Tanrı
hariç) bunların hepsine “Mutlak Varlık” denilebilir.
Bundan önce izah edilen bahislerde, sadece, her şeyi idare
eden sisteme Mutlak Varlık denilmişti. Halbuki bundan sonra Mutlak Varlık
diye; Tanrı tarafından var edilen istisnasız her şeye diyeceğiz.
Tanrının arzusu ile Mutlak Varlığı var eden ve onun iradesi
için varlığını da Mutlak Varlığa dahil eden en yüksek robot idareciye;
Mutlak Robot diyeceğiz. Mutlak Robot; robotları var eden, tekâmüldeki
varlıkların da var edilişlerini sağlayan ve Mutlak Varlığı idare eden
sistemdir.
Şimdi, gitgide yükselen bilgilerimizle, karanlık görülen
bir noktayı izah edeceğiz;
Mutlak Varlık:
Tanrının halk ettiği tekâmüle sevk edilen varlıklarla,
Tanrının, tekâmüldeki varlıkların tekâmül edebilmeleri için var ettirdiği
robotları var eden ve onları idare eden varlıktır.
Tekâmüle sevk edilen varlıklar:
Tekâmüle sevk edilen varlıkları Tanrı, kendi değerinden,
izahı imkânsız bir mükemmellikte ve tekâmül edebilecek kabiliyette halk
etmiştir. Bunu, “Tanrı; vermekle asla eksilmeyen değerinden bir
parçayı, ayırarak tekâmüldeki varlıkları halk etti” şeklinde mecazî olarak
izah edebiliriz.
Tanrı, kendi değerinden vererek halk ettiği ve tekâmüle
sevk ettiği varlıkları, değerlenme imkânlarına malik “değersiz” varlıklar
halinde halk etmiştir. Tekâmüle sevk olunan varlıklar, Tanrının
kendilerine bahşettiği değerlerden habersiz olarak tekâmüle başlayan
değerlerdir. Bir varlığın değeri idrakla başlar; idrak edilemiyen mevcut
değerler ise meçhul değerlerdir[25].
Bütün bu söylenenlerin hepsi, tekâmüle sevk olunan
varlıkların “değersiz” olarak tekâmüle başlamalarının; hakikatte dünya
idrakine göre anlaşılan bir değersizlik olmadığını izah içindir. Bu
sözlerdeki sırların, beşeriyetin daha üst realitelere erişmesiyle nisbeten
anlaşılacağını işaret ederek şimdilik burada kesiyoruz.
Tanrı, tekâmüle yardımcı bütün robotları, en yüksek robotu
olan Mutlak Robota var ettirmiştir. Şu halde, tekâmüle sevk olunan
varlıklarla tekâmüle yardımcı varlıklar arasında en mühim fark:
Tekâmüle sevk olunan varlıklar’ın doğrudan doğruya Tanrı
tarafından “halk” edilmiş” olmasına karşılık, tekâmüle yardımcı varlıkları
Mutlak Robota “var ettirmiş” olmasıdır!
Bu izahtan da anlaşılacağına göre; Tanrı, tekâmüle sevk
edeceği varlıklarla birlikte Mutlak Robotu da halk etmiş ve tekâmüle sevk
ettiği varlıkları, Mutlak Robotun Kanunu’na göre, Mutlak Varlığın
Kanununun çerçevesi içersinde tekâmüle sevk etmiştir.
Değersiz olarak veya değerlerinden habersiz bulunarak
tekâmüle sevk olunan tekâmüldeki varlıklar, robotların emri altında
otomatik olarak tekâmüle başlamışlardır. Bu hale mecazî olarak;
“tekâmüldeki varlıkların uykuda tekâmülü” diyebiliriz.
Tekâmüldeki varlıklar tekâmül ederek, idrak etme
kabiliyetini ve şuur sahibi olmak imkânlarını bulmuşlar ve şuurlarını
liyakatleri ile kullanarak önceleri tamamen emirleri altında tekâmül
ettikleri robotlara evvelâ hâkim olmaya ve zamanla da daha fazla tekâmül
ederek robotlardan liyakatlerinin karşılığı olan vazifeleri devir olmaya
başlamışlardır.
Tekâmüle sevk olunan varlıklar, zerre kabilinde de olsa,
kendilerini halk ederek tekâmüle sevk edene benzerler ve daima
kabiliyetleri ile imkân hudutlarını zorlarlar; ilerlemek, yükselmek
temayülü gösterirler. Robotlarda ise bu yoktur. Onlar, Tanrının
kendilerine bahşettiği imkânlarla, Tanrı tarafından “robot şuurla
şuurlandırılmışlardır”.
Onlar, değer ve vazifelerine göre Tanrının izahı imkânsız
şuurunu, robot şuur halinde tezahür ettirirler. Bunu Tanrı onlara, izahı
imkânsız varlığından şualar ve tesirlerle vermiştir ki, bu şua ve
tesirlerin robotlar üzerinde yapamıyacağı hiçbir şey yoktur.
Tekrar ediyoruz: Tekâmüle sevk olunan varlıkları Tanrı,
kendi izahı imkânsız değerinden var ederek ve değerlerini idrak ede ede
Varlığı istikametinde yükselebilmek kabiliyetlerini bahşederek,
“değersizlikler” halinde halk etmiş ve tekâmüle sevk etmiştir.
Robotlar ise, tekâmüle yardımcı varlıklar olarak var
edilmişlerdir. Onlar, ancak, Tanrının Mutlak Kanunu esaslarına göre
değişirler, fakat tekâmüle sevk olunan varlıklardaki gibi kendi iradeleri
ile tekâmül edemezler.
Robotlar:
Tanrının tekâmüle yardımcı varlıklar olarak var ettiği
robotlar, Mutlak Kanun esaslarına göre “Manevî robot değer ve varlıklar”
halinde tezahür edebildikleri gibi, “kaba robotlar” halinde de tezahür
edebilirler. Bunlardan en değerlileri ve Tanrıya en yakın olan idareci
robotlar; manevî robot değerler halinde olanlardır.
Madde:
Madde, manevî robot değerlerin kabalaşmış bir halidir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir şey vardır: Yukarıda “en değerli
robotlar, manevî varlık halinde olanlardır” dedik. Şimdi de “madde, manevî
robot değerlerin kabalaşmasından hâsıl olmuştur” diyoruz. Burada manevî
robotların değerinden kaybederek madde haline geldiğini düşünmemek icab
eder.
Bir defa, manevî robot değerler de, kaba robot değerler de,
Tanrının iradesi ile bu hallere giren robotlardır. Şu halde; kaba
robotlarla, saf manevî robot değerler arasında dünya idrakine göre değer
farkı olamaz. Çünkü bunlar vazifelerinin icab ettirdiği şekli
almaktadırlar.
Buna rağmen, en yüksek robotların, saf manevî değerler
halinde olduğu da söylenebilir! Çünkü bu robotlar, Tanrının iradesini
ifade ederek, Mutlak Kanunun mekanizmasını idare ederler. Şu halde kısaca:
Vazifenin önemi düşünüldüğü takdirde; en değerli robotlar manevî robotlar
halinde tezahür edenlerdir. Robotların değerleri düşünüldüğü takdirde;
böyle bir değerlendirme yapmak doğru değildir. Çünkü hepsi Tanrının izahı
imkânsız şuuru ile vazifelerinin icaplarına uygun olarak şuurlandırılmış
robotlardır[26].
Özetle; robotlar, tekâmüle sevk olunan varlıklar gibi
değerlendirilemezler. Tekâmüle sevk olunan varlıkların değerleri üç temel
esasa dayanır, bunlar: şuur, liyakat ve vicdan’dır. Robotlarda ise
bunların üçü de mevcut değildir..
Şu halde onlar, Tanrı’nın onlara bahşettiği oranda robot
değerle değerlenmiş varlıklardır ve vazifelerinin icab ettirdiği şekilde,
değerli ve değersiz olarak tezahür ederler. Fakat hakikatte ne değerli ne
de değersizdirler. Kısaca; onları değerli ve değersiz gösteren, ifa
etmekte oldukları vazifelerdir.
İşte madde de “vazifesi icabı mevcut olan” robotlardan
biridir ve: madde, tekâmüle sevk olunan varlıklarla birlikte, onları idare
edecek olan Mutlak Robot tarafından (Tanrının izahı imkânsız şuuru ile)
var edilen robotlardan biridir.
Şu halde madde; ne tekâmüle sevk olunan değerlerin değersiz
hali, ne de onlara bağlı ve onlarla tekâmül eden bir robottur. Madde
“tekâmül etmez”, sadece Mutlak Kanun icaplarına uygun olarak değişik
şekillerde tezahür edebilir.
Madde, tekâmüldeki varlıklar tarafından “tekâmül
ettirilir” fakat bu, maddenin şuuru ile değil onu tekâmül ettiren
insanların şuuru ile olur. Çünkü madde yalnız başına şuursuzdur. O,
tekâmüldeki varlıkların şuurunu tezahür ettirir ve şuurlarını
arttırmalarında rol oynar; fakat kendi şuuru artmaz, eksilmez, çünkü
yoktur.
Madde, Tanrının iradesi ile var edilen robotlardan,
dünyanın bulunduğu kâinatın esasını teşkil eden robottur. Bulunduğunuz
kâinattaki bütün robotlar maddedir ve ufak tefek değişikliklere, maddeyi
izaha yarayan mefhumlarla izah olunabilirler.
Onda robot enerji mevcuttur. Gerçi bütün robotlar
gibi madde de enerjiyi Tanrının izahı imkânsız değerinden almıştır. Fakat
bu enerji şuurlu bir enerji değildir. Fakat şuurlanmış olan tekâmüldeki
varlıklar bu enerjiden faydalanabilirler.
Şu halde, gerek tekâmüle sevkolunan varlıkların, gerekse
tekâmüle yardımcı robotların menşe’i Tanrıdır. Bu sebeple de Tanrının
(hiçbir şekilde izaha imkân olmayan) değeri; “manevî”likle
hudutlandırılamaz. Çünkü O, manevî değerler olan tekâmüldeki varlıkları
halk ederken, yine kendi kudretinden (icabında madde olarak tezahür
edebilen) robotları da var etmiştir.
Gerçi Tanrı, tekâmüle sevk ettiği varlıklara kendi imkân ve
liyâkatlerine göre robotlar var etme imkânları da bahsetmiştir. Fakat bunu
hiçbir zaman, Tanrının gücü, liyakati ve kudreti ile mukayese etmemek
gerekir. Hattâ böyle bir şeyin mevcut olduğunu bilip, az düşünmek daha
doğrudur..
İşte madde, tekâmüldeki varlıklara bu imkânları bahşederek
tekâmüle yardımcı olmaktadır.
712.
TANRI VE MUTLAK VARLIK
En geniş anlamı ile Mutlak Varlık, Tanrının var etme ve var
ettiklerini idare etme gücüdür. Fakat Tanrının yaratıcı gücü Mutlak
Varlıkla asla tahdit edilemez. Tanrı, Mutlak Varlığına yaratıcılık
imkânını arzusu ile zerk edendir.
Yukardaki ifadeden de anlaşılacağı gibi, Tanrının yaratıcı
olarak tezahür edişine ve onları idare edişine Mutlak Varlık
denilmektedir. Bu tâbir insanların aczinden hâsıl olan, imkânsızlıklardan
doğan bir tâbirdir.
Tanrının Mutlak Varlığı bir bedene, günden güne
şuurlanmakta olan bir vücuda benzer. Bu vücut ancak tekâmüldeki
varlıkların, tekâmüle yardımcı robotlardan “hak ettikleri” vazifeleri
devir almaları ile şuurlanır.
Bedene benzeyen Mutlak Varlık, hudutları içersinde tekâmül
edenler için, (Tanrı hariç) her şeydir. Onun üstünde, hem de pek çok
üstünde Tanrıyı düşünmek mümkündür. Eserinin çok yükseklerinde bulunan
Tanrıyı, eserindeki her zerrede bulmak mümkündür. Var olan her şeyin ise
her zerresinde Tanrı mevcuttur. Fakat insanlar, “kendilerinden çok
kendilerinde” bulunan Tanrının mevcudiyetini ancak, çok zor ve uzun
tekâmül merhalelerinden sonra hissedebilirler.
Mutlâk Varlık robotlardan inşa edilmiş heykele benzer.
Tekâmüldeki varlıklar o heykelde liyakatle yükselebildikleri yerin
vazifesi ile mükâfatlandırılırlar. Bu heykel bir insan bedenine benzer
onda; ayak da, baş da, beyin de mevcuttur.
713.
TEKÂMÜLDE SON
Tekâmülde son yoktur. Her son zannedilen ise, hakikatte bir
başlangıçtır. Tekâmül yolu bir zincire benzer. Bu zincirde son sanılan
halkaya, bir başlangıç halkası gözüyle bakılabilir.
Hakikatte ise madde tesirleri altında olanların anladıkları
şekilde ne baş vardır, ne de son. Olan sadece ilerleme ve tekâmüldür.
Tekâmülün asıl yüksek mânasını ise dünyaya izaha imkân yoktur!..
714.
MİKROP VE BENİMSETİCİ METOD
Pastör teorisi ile evvelâ mikropların mevcudiyetinden
bahsolundu ve bütün hastalıkların âmili olarak mikrop tanıtıldı. Buna,
“evvelâ mikrop benimsetildi” de denilebilir. Sonradan da mikrobun mikrop
haline getirildiğini öğreten bilgiler verilmeye başlandı ve mikropları
mikrop haline, şuaların getirdikleri açıklandı.
Bunun böyle oluşu ve evvelâ sadece mikrop bildirilip
beklendikten sonra mikrobun mikrop haline getirilmesinden bahsedilişi,
tekâmül kanununun “benimsetme” prensiplerine uygun olarak cereyan eden bir
hâdisedir.
Benimsetmek, öğretmek değildir. Bunun için de bazen bir
üstün hakikati açıklamak için asırlarca beklemek gerekmektedir.
715.
TOPLUMDA ÇALIŞMA ZEVKİ, TÜRKİYE VE REALİTELERİN YÜKSELMESİ
İnsan enerjisini işe yarar hale getiremiyen toplumlar, bu
halden zarar gören geri toplumlardır. Toplum fertlerinin işe yarar hale
gelmeleri için “çalışmak ve bir gayeye şuurla bağlanmak” şarttır ki, bu da
ancak mevcut geri realitelerin yükselmesi ile mümkün olur.
Çalışma zevkini tatmamış geri toplumlarda, çalışma zevkini
tatmış olanların ve meşru yollardan hayatlarını kazanmak isteyenlerin
durumları çok fenadır. Türkiye’de ise halen bu durum mevcuttur.
Çalışma ise şuurla değerlenir. Şuursuz veya az şuurlu
emeklerin büyük bir kısmı boşa gider. Bir toplum ancak şuurlu çalışma
metodlarına göre çalışırsa yükselebilir. Bunun için de fertlerin bunu
idrak edecek seviyeye yükselmeleri gerekir.
Türkiye’nin bütün şehirlerinde iş saatlerinde kahvehaneler,
oyun oynayan, gevezelik eden, çalışma zevkinden mahrum insanlarla doludur.
Topluma çalışma zevki yayılmadığı için aynı kahvehanelerde, çalışmak
istedikleri halde zemin bulamayanlara da tesadüf edilir.
Çalışma zevkini tatmamış bir toplumun fertleri, o toplumda
çalışacak zemin mevcutsa bile bunlara rağbet göstermez ve tembelce vakit
öldürmeyi veya zahmetsizce günlük ihtiyaçları karşılayacak kazancı temine
çalışırlar.
Böyle toplumlar, gayri meşru[27]yollardan, tefecilikten, gelir temin edilebilen bir zemindir ve şayet bir
toplum çalışma zevkinden mahrumsa, o toplum sadece geri değil aynı zamanda
gayri meşruyu meşru addeden bir hüviyet taşır. Bu hal, adaleti, emniyeti,
kısaca her şeyi aksatır ki, buna muhtelif şekillerde tezahür eden “ahlâk
krizi” denilir.
İşte bu kriz Türkiye’yi halen kemiren krizdir ki, buna
ancak; realitelerin meşruyu meşru tanıyacak seviyeye yükselmesi, çalışma
zevkinin, insan haklarına hürmetin benimsenmesi ve “bana ne”ciliğin
önlenmesi ile son verilebilir. Bütün bu söylenenler ise realitelerin
yükselmesi ile mümkündür ve çözüm de ancak realiteleri yükseltici
mahiyetteki bilgilerdedir.
[1] Kül’den veya Küllü oluşturan bilgiden. [2] tezahür: Ortaya çıkma; belirme; görünüş kazanma. [3] Mutlak Plân’a. [4] döllenme: İlkah. [5] Ana ve baba bedenlerinin. [6] aleni: Apaçık ortada olup, gizli olmayan. [7] aktüel: Güncelliğini ve özelliğini kaybetmemiş olup, kullanılan. [8] teşbih: Benzetme. [9] katre: Damlacık. [10] meşakkatli: Güçlük ve sıkıntılara göğüs germek gerektiren. [11] İnsanlığın “idrak” tarihinde, “Allah” kavramının geçirdiği aşamalar. [12] medyom; trans: Bedensiz varlıklarla ruhsal alâka kurup, manevî âlemle irtibatı sağlayan ve “medyom” olarak vasıflandırılan, doğuştan bu özel melekeye sahip kimselerin; sözü geçen irtibatı kurabilmeleri için, içinde bulunmaları gereken psikofizyolojik hale “trans” denir. Bedensel gerilimden uzak, pasif ve tesir etmekten çok tesir almaya müsait bir hal olan trans halinin genellikle; şuursuzluk, beden gevşekliği, teneffüs azalması gibi belirtileri vardır. Medyomun trans haline geçmesini, bu işi bilen operatörler sağlayabildiği gibi, tecrübeli medyomlar, bir nev’i kendi kendine telkin yoluyla kendiliklerinden transa girebilirler. [13] ... ki bunlara dünyada “Melekler” denilmektedir. [14] Dr. Bedri Ruhselman’ın yaptığı çalışmalarda olduğu gibi. [15] Bu bilgilerin vazifelisine hitap!. [16] düalite: İçinde bulunduğumuz ve her türlü kanununa tabî olduğumuz nizamın; değerleri, karşıtları (zıtları) ile belleyebilmemizi sağlayan bir kanunudur. Meselâ bu nizamda güzeli tanıyabilmek için çirkine, iyiyi öğrenebilmek içinse kötüye ihtiyaç vardır. Bizler nisbî (mutlak olmayan, rölâtif) varlıklar olduğumuzdan dolayı maddî, manevî tüm değerleri de ancak, karşıtlarının hüküm sürdüğü bir nizamda öğrenebilmekteyiz. Aydınlığı, karanlığın yardımıyla; sadakati ise ihaneti görerek değerlendiremiyoruz. Düalite kanunu, içinde bulunduğumuz madde kâinatının esas unsuru olan “madde”nin daha temelinde (+) ve (–) değerler ile kendisini göstermektedir. [17] Artı-eksi alâkası; düaliteyi karakterize etmektedir. [18] tevekkül: İşi Allaha bırakıp kadere razı olma. [19] Dr. Bedri Ruhselman hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız Ek, sayfa XII. [20] sentez: Birleştirme; Analiz yoluyla kısım kısım incelenerek tetkik edilmiş olan bölümlerin biraraya getirilmesi ve birarada oluşunun incelenmesi. [21] irdeleme: Bir sorunun mümkün görülen bütün hallerini birer birer ele alarak incelemek, tetkik etmek. [22] seyir: Yürüyüş. [23] otomatik olay: Şuurla, neden ve nasıl’ını bilerek yapılan bilinçli işler dışındaki; bilip anlamadan kendi kendine bir oluş şekli. [24] Allah. [25] O varlığın henüz idrak etmediği ve ona göre meçhul değeri. [26] Bu şuur, robot bir vazife bilgisi olarak düşünülmelidir. [27] gayri meşru: Kanun ve ahlâk dışı (meşru: Kanuna ve ahlâka uygun). EK
EK
SOKRAT[41]
(M.Ö. 470-399): M.Ö. 2000 yıllarından beri
süregelen parlak bir tarihî geçmişe sahip olan Atina şehir-devleti,
Sokrat’ın yetiştiği dönemde her bakımdan alçalmıştı. Eski geleneklerinden
uzaklaşmış olan halk, her çeşit ahlaksal bağları kırmış; çalışmanın
adiliğini, zevk ve sefanın lezzetini savunur olmuştu. Sofist adı verilen
felsefe öğretmenleri, çıkarcı ve çarpık fikirleriyle, halkı ve gençliği
doğru yoldan çıkarmaktaydı. Siyasal hayatta da belirgin bir çöküntü vardı.
Bütün bu durumlar karşısında ciddi bir üzüntü duyan Sokrat,
kendisini ulusuna adayarak, biraz da çocukluğundan beri içinde duyduğu
Tanrısal sesin telkinleriyle; Tanrı’nın, kendisini Atina’yı ahlâk ve zihin
bakımından yükseltmekle görevlendirmiş olduğunu hissetti. Ve bu kutsal
görevine ölünceye kadar sadık kalarak tüm hayatını Atinalıların öğretim ve
eğitimine harcadı.
Sokrat, adaleti ve gerçeği iktidardakilere ve halka karşı
savunmaktan asla çekinmedi, hattâ Atina demokrasisinin kurucusu
Temistokles ve Perikles’i yurttaşlarına erdem[42]
aşkını telkin etmemekle suçladı.
Delphe tapınağının kapısı üzerinde yazılı olan “Kendini
bil!” vecizesi, onun hem felsefesine, hem de yöntemine temel ödevini
gördü. Ona göre, kendini bilmek demek, insanın kendi iç gözlemine dayanan
bir ahlâk felsefesine başlaması demekti. Sokrat, bilginin insan ruhunda
doğuştan olduğunu, öğretmenin ödevinin; öğrencide esasen var olan
bilgileri hatırlatmak ve zihninde gizli bulunan tohumları uyandırmak,
büyütüp geliştirmekten ibaret olduğunu kabul ediyordu. Esasen gerçek,
ruhta doğuştan mevcutsa, öğrenmek bile kendini bilmek demekti.
Mutluluk, ruh esas alındığında, iyi bir hayat tarzıyla elde
edilebilirdi. İyi derken, ruhu daha iyi edecek hayatı; kötü derken de ruhu
daha kötü edecek hayatı anlamaktayız... Hem bu hayatta, hem de daha
sonrakilerde[43]
insanın mutluluğu buna bağlıdır. Ruhun aslına göre[44]
ise iyi bir hayat tarzı; erdemli yaşamaktır. Yani mutlu bir yaşama ulaşmak
için biricik aracı yine bir bilimden ibaret olan erdemdir.
Ona göre; hayır (iyi) bilindiği andan itibaren
direnilemiyecek bir surette irade ve akıla hükmeder. Tüm insanlar zorunlu
olarak kendi büyük hayır ve mutluluklarını isterler. Yapılmakta olan bütün
işler ve davranışlar, bu genel amaca ulaşmak için birer aracıdan başka bir
şey değildir. Şerri (kötülüğü) işleyen insan, hayırı bilmeyen, kendisi
için iyi ve hayırlı zannettiklerine yönelmiş olandır. Fakat hayrı (iyiyi)
bilmek bir bilgi işidir ve erdem bir bilimdir. Ruhun aslında bulunan ve
kendini bilen kişinin keşfedeceği bilgidir erdem.
İyice incelenecek olursa iyiye olan eğilim her kişide
aynıdır. Kişilerin içinde uyuyan ortak eğilim ancak öğretimle ortaya
çıkarılabilir. Sokrat’a göre; erdem bir başkasına öğretilebilecek tarzda
bir bilgidir. Kişiler bilmedikleri için kötüdürler. Erdem birdir,
bölünemez, ayrılmaz. Bir davranışta erdemli, başka bir davranışta erdemsiz
olunamaz. Erdem varsa, kişinin bütün davranışları ona uygun olmak
zorundadır. Mutluluk bilgelikle gerçekleşebilir. İyi, insanı mutluluğa
götürür. Aklımız iyiye erseydi, iyiye yönelmemezlik edemezdi. İyinin
kaynağı ise sofistlerin iddia ettikleri gibi keyifsel ve bireysel tutkular
değil; akıldır.
İnsan ruhunda doğuştan var olan bilgiyi ortaya çıkarabilmek
için özel bir çalışma gereklidir ki bu çalışma tarzı Sokrat’ın yöntemini
oluşturur. O öğrencilerini birbiri ardınca ve zekice tertip edilmiş
sorularla karşılaştırır, karşısındakiler çelişkiye düşerler; bundan,
tartışılan konu hakkındaki tariflerin yetersizliği ortaya çıkar.
Meselâ; Sokrat, adaletin ne olduğunu aramak için Ötidem’le
giriştiği bir konuşmada önce, herkesçe bilinen şu sade tarifi ileri sürer:
“Adalet, yalan söylememek, aldatmamak, başkalarını zarara sokmamak ve
kendi cinsinden olanları köle haline getirmemektir”. Sonra bu tarifle
büsbütün zıt olan sonuçlar çıkarır. Bu sonuçlar; yalan söylemenin,
aldatmanın, zarar verme ve köleliğe düşürmenin de bir adalet ödevi
olduğunu gösterir. Meselâ, herhangi bir generalin düşman bir ulusu
aldatarak zafer kazanması ahlâksızlık değildir. Özellikle yenilgiye
uğrayanın topraklarını zaptetmek ve halkını esir almak da böyledir.
Şu halde başlangıç olarak kabul edilen tarifi değiştirmek
gerekir. Yani, bu tarifi yalnız dostlarla olan ilişkiye uygulamalıdır.
Oysa ki bu suretle yanlış sonuca varılabilir. “Zira cesareti kırılmış bir
orduya cesaret vermek için komutanın söylediği yalanı hangi tarafa
koyabiliriz? Adalet tarafına sanırım. Pekâla, şimdi umutsuzluk içinde
bulunan bir dostun kendini öldürmemesi için silâhlarını çalacak olursam?
Jüpiter’e yemin ederim ki, bu da adalet cihetine!. Demek ki, bazı hallerde
arkadaşlarımıza hile yapmak, onlardan bir şey çalmak veya onlara şiddet
göstermek gerektir. Şu halde adaletin gerçek tarifi nedir?”
Sokrat, tarifini, biçimsel olarak verir; fakat sarsılmaz
kanıtlarla: “Yasal bir sebep olmaksızın dostlarının haklarına saldırmayan,
adaletlidir” (Xenophan: Memorables). Şu halde adalet de tüm diğer erdemler
de; bilimdir. Kötü hareket edenler bilgisizce hareket edenlerdir. Böylece
tek hayır, bilgi; tek şer, bilgisizliktir.
Sokrat, hiç seyahat etmemiştir. Genel olarak bir büyük
palto giyer; yaz ve kış Atina sokaklarında yalınayak gezerdi. Sabır ve
kanaatinde eşi bulunmaz bir iradeye, metanet ve cesarette görülmemiş bir
güce sahipti. Sabahlara kadar içki içilen büyük şölenlerde, herkesin
uyukladığı sırada o bir kenara çekilir, güneş çıkıncaya dek düşünürdü.
Kanaatkârlıkla övünür kimseden para istemezdi.O hemen hemen
daima satılmakta olan şeyleri gördükçe, kendi kendine, “ne kadar da çok
ihtiyacım olmayan şeyler!” der ve durmadan şu beyti tekrar edermiş:
“Süsler, gümüş ve sırmalar, hayata değil, tiyatroya hizmet ederler!”
Hiçbir çalışma ve yorgunluk onun gürbüz vücudunu sarsmazdı.
Denilebilir ki, Sokrat insanlık tarihinde, eşine pek az rastlanılabilecek
metin ve orijinal bir kişiliktir. Bir evliya, bir peygamber gibi mistik
bir ruha da sahipti: “Bildiğim bir küçük bilim vardır, o da aşk bilimidir”
diyordu. Kendi içinde her zaman Tanrı’nın sesini işittiğine inanan bu
büyük adamın, konuşurken sesinin tonuna ve mantığının gücüne dayanılmazdı.
“Filozof” deyimini, mağrur sofistlere karşı, “bilgeliği
seven” anlamında olmak üzere, alçak gönüllülükle kabul etmiş; kendisine,
pek candan bağlı bir ortam yaratmıştı. Kendisiyle birlikte olmayanlar bile
onun ilkelerine bağlı bulunurlardı. O tüm Atina’lılara, bir baba, bir
büyük kardeş muamelesi yapıyordu.
Dargın kardeşleri barıştırır, zengin dost ve öğrencilerini
fakir ve zavallıların yardımlarına koşturur, bekârların ev bark yani aile
kurmalarını ister ve temin ederdi. Özetle o, nerede bir iyilik yapmak
mümkünse oraya koşar ve usanmadan öğüt verir, yol gösterirdi.
Onun erdemi; nefsi her şeyden yoksun bırakmakla değil,
ölçülü olmak, her şeyi tatmak suretiyle sağlanmış olunur. Yani kendine
hâkim olmak erdemdir. Bu tür ahlâkta, arzuların değil, aklın egemenliği
görülür. Mutlulukla hazzı karıştırmamak için kendini bilmek yani gerçekten
ne istediğini bilmek gerekir.
Sokrat, içinde yaşanan toplumun inanç ve kanunlarına uymak
gerekliliğini savunur, “Bunlar ne kadar hatalı olsalar da, onlara saygı
duymamak ve itaat etmemek de o kadar hatalıdır” öğüdünü verirdi. Buna
karşılık, Tanrısal kanunlar için “En soylu kanunlar Tanrısal olanlardır.
Bunlar hem doğaldır, hem akılsaldır, hem de aklın kendisidir. Ve Tanrı,
bunları herşeyden önce kurmuştur” derdi.
Sokrat bir gün Hippias’a soruyor: “Yazılmamış olan
kanunları biliyor musun? - evet, tüm ülkelerde birbirine benzeyen ve
konuları da aynı olanları tanıyorum. - Bunları insanların oluşturduğunu
söyleyebilir misin? - Bu nasıl mümkün olabilir ki, insanların tümünü bir
araya getirmek imkânsızdır. Ve hepsi aynı dili konuşmazlar. - Şu halde
senin düşüncene göre, bunları kim yapmış olabilir? - Bana öyle geliyor ki,
bu düşünceyi insanlara Tanrılar ilham etmiştir... (Xenophan: Memorables).
Sokrat, toplum kanunlarını çiğneyenlerin belki kaçarak veya
saklanarak cezadan kurtulabileceğini; fakat Tanrısal kanunlara
saldıranların, insanların hafifletmesine imkân bulunmayan cezalara
çarptırılacağını söyler, toplum kanunlarını da Tanrısal kanunlardan
çıkarmak suretiyle yüceltirdi. Çünkü ona göre insanların koyduğu kanunlar,
Tanrısal kanunlardan çıkar; ve bunlar da, evrensel zekâdan bir parça olan
toplum zekâsının eseridir.
Sokrat insanda var olan aklın, (var olan her şeyi kaplayan,
bütün varlıkları ve düşünülen şeyleri içine alan) kül akıldan bir parça
olduğuna inanır. Zira akıl birdir; kaplayıcı (şamil) ve geneldir,
sonrasızdır, mutlak yaptıran (efficient) bir sebeptir. Oysaki varlıklar
şekil ve vasıflarını koruyamazlar. Sürekli ve genel bir değişme vardır ki
mutlak surette olgunlaşmaya gitmektedir[45].
Bu olgunlaşma hareketi bir yarardır, iyiliktir ve çıkardır. Bu, Tanrısal
lûtuf ve ihsandan ibaret bir gayesi olan sebeptir. Yani Tanrı her şeyi iyi
için yaratmıştır.
Sokrat, doğada yalnızca bir “akıl” görmez, insanlar için
şefkat ve iyilikle dolu, iyiyi isteyen bir gücün varlığını da görür. Onun
bu âlemdeki sabit ve yanılmayan varlığı; insanların düşüncelerini,
duygusal sırlar da dahil olmak üzere bilir, âlemi düzenler ve korur;
emirleri yanılmayan bir etkiye sahiptir ve düşünce kadar hızlıdır.
Sokrat’ın Atina Tanrılarına inanmadığı genel olarak kabul
edilmektedir. Kendisi cumhuriyete saygı duyarak Tanrılara kurban kesmişse
de onun bunu kendi içindeki gerçek Tanrı uğruna yapmış olduğunu, site
Tanrılarından ince bir alayla ve gülümsemeyle söz ettiğini pek yakın
öğrencileri bilmektedir.
O, Allah’ın varlığını ve bir’liğini savunmuş olan ilk Yunan
filozofudur. Aynı zamanda, ölümle yok olmayan, ebedî bir ruhun varlığına
da inanmaktaydı: “Dostum, bedeninde hapsedilmiş olup, bedenini istediği
gibi yöneten bir ruha sahip olduğunu öğren! Evrene yerleşmiş olan aklın
da, her şeyi kendi isteğine göre düzenlemesi gerektir! Senin gözlerin
birçok şeyleri kavrayabildiğine göre, Tanrınınki neden tüm evreni
kaplayamasın?”
Sokrat’ın Tanrısı, evrenin dışında olan mutlak bir varlık
değildir. O birliğini evrenle birlikte tamamlayan, evrenle bir bütünü
oluşturabilen bir güçtür. O, âdeta hem cisim, hem de ruh suretinde tecelli
eder. Ebedî ve sonsuz olan bu Tanrı bir’dir.
Halk bu büyük adamın savunduğu düşünceleri anlayacak seviye
ve ruhta değildi. Hattâ, düşünceleri bazı heykel satıcılarının dahi
çıkarına uygun gelmiyordu. Çünkü o manevî bir Tanrıya inanıyordu.
Sokrat’ı düşmanları, onu; dinsizlikle ve gençlerin ahlâkını
bozmakla, Atina Tanrılarını inkâr edip, yerine yeni Tanrıları getirmekle,
nihayet; Atina’nın tüm geleneksel kurumlarına düşman olmakla
suçladıklarında, Sokrat, yetmiş yaşındaydı.
Onu idam ettirmekle demokrasiyi ve halk inançlarını
kuvvetlendireceklerini sanan suçlamacılara karşı kendini mahkemede vakur
bir şekilde savunmuştur. Tarihe mâlolmuş olan savunmasında; “Eğer siz bana
araştırmalarımdan ve felsefe yapmaktan vazgeçmek şartıyla seni beraat
ettireceğiz, fakat bu şartın aksini yaparsan öldüreceğiz,” demiş
olsaydınız; size tereddüt etmeden derdim ki: Ey Atinalılar, bende tek bir
nefes kalıncaya dek felsefe yapmaktan, size daima iyilikler ve öğütler
vermekten vaz geçmeyeceğim. Zira siz sadece servetler edinmekten, onur ve
itibar kazanmaktan başka bir şey düşünmüyorsunuz! Ruhun gerçeklik ve
güzelliği hakkında ne saygı duyuyor, ne de ufacık bir endişe
hissediyorsunuz. Bin kez ölmek zorunda kalsam da yolumu hiçbir zaman
değiştirmiyeceğim.”
Mahkeme sonucunda Sokrat, baldıran otu içerek bir çeşit
intihara mahkûm edildi. Sükûnet ve ciddiyetle dostlarıyla vedalaştı.
Çevresindekileri teselli ettikten ve ruhun ebedîliği hakkında bir sohbet
yaptıktan sonra zehir çanağını bir hamlede içti. Etrafında ağlayanlara:
“İnsan tatlılıkla ölmelidir, ağlamayınız!” dedi...
Böylece, çağının bilgisizlik ve ahlâksızlığına kurban giden
Sokrat için, Xenophan, son satır olarak: “Tüm insanların en bilgesi, en
doğrusu işte böyle öldü” der (M.Ö. 399).
Sokrat’ın öldürülmesi, heyecanla savunmuş olduğu
düşüncelerin daha sür’atle yayılmasına sebep oldu. Onun öldürülmesi; bir
yenilgi değil, ahlâk ve idealin bir zaferidir.
İBRAHİM PEYGAMBER[46]
(M.Ö. 2000-1800 arası):
Âzer adındaki, put yapıp satmakla geçimini sağlayan bir
sanatkârın oğludur. O bölgede hüküm süren Nemrut adındaki kötülük ve
zulmün simgesi olmuş Babil hükümdarı, kâhinlerinden, tahtını tehlikeye
düşürecek olan bir çocuğun doğacağını öğrenmişti. Doğacak bütün çocukların
öldürülmesini emrettiği için İbrahim’in annesi gizlenerek bir mağarada
doğum yapmıştır.
Hz. İbrahim daha küçük bir çocuk iken Allah’ı düşünmeye
başlamış ve bir gece gökte gördüğü çok parlak bir yıldızın Allah
olabileceği zannına kapılmıştı. Daha sonra yıldızın gökte kaybolmasıyla
hayal kırıklığına uğramış; bu arada karşı tepelerden yükselmekte olan ayı
görerek “İşte benim rabbim bu olsa gerek!” diye düşünmeye başlamıştı.
Sabaha karşı ayın battığını görünce yine yanlışa düştüğünü anladı. Fakat
bu sırada büyük bir aydınlık içersinde yükselen güneşi gördükten sonra
“İşte benim Allahım! çünkü hepsinden büyük” diye haykırmıştı. Ne var ki,
gün yarıyı geçince onun da “kemali” “zevale” doğru döndü, ışığı ve
sıcaklığı azaldı, sonunda kayboldu...
O zaman, Hz. İbrahim yıldıza, aya, güneşe tapmanın; batan
şeylere, yaratılmış şeylere tapmak olduğunu anlamış ve yeri, gökleri, her
şeyi yaratan bir Allah’a yönelmişti (Kur’ân; sure 6, âyet 75-79).
Daha sonra mabetteki putları kırmış ve onlardan ne iyilik
ne de kötülük gelmeyeceğini kavmine göstermişti. Bu olaya çok kızan
Nemrut, kendisini yakalatarak yaktırdığı büyük bir ateşe attırmış fakat
ateşin Hz. İbrahim’i yakmadığını herkes şaşkınlıklar içersinde
seyretmiştir.
Hz. İbrahim kardeşinin oğlu Lut peygamberle Filistin’e
gitmiş; orada ondan ayrılarak karısı Sara ve dostlarıyla Mısır
topraklarına geçmiş, Firavunun kavmini Allah’ın birliğine ve Hak dinine
çağırmıştı. Hz. İbrahim beşeriyete “Tek Tanrı” kavramını getiren ilk
peygamberdir. Hanîf dini denen İbrahim dininde olanlar; putlara secde
etmeyen, onlara kurban kesmeyen, Allah’ın birliğine inanmış olanlardı ki,
Hz. Muhammed’in anası, babası ve ataları da bunlardandı.
İkinci karısı Hacer’den doğan oğlu İsmail’i, “bir oğlu
olursa Allah’a kurban etmeyi adadığı için” büyüdükten sonra, kendi
rızasını da alarak kurban etmek üzere iken Tanrı, oğlu yerine; o sırada
yanlarında beliren koçu kesmesini emretmiştir. Yine Hz. İbrahim; oğlu
İsmail ile, Tek Tanrı’lı dinin ilk mabedi olan Kâbe’yi inşa etmiştir.
Hz. İbrahim peygamberlerin en büyüklerindendir. Kur’ânda
peygamberlerin derece bakımından bir kısmının, bir kısmından üstün olduğu
bildirilmiş (sure 2, âyet 253) (sure 17, âyet 55) üstün tutulan
peygamberlerin isimleri ise; Nuh, İbrahim, Musa, İsa olarak zikredilmiştir
(sure 42, âyet 13) (sure 33, âyet 7). Hz. Muhammed’in ise âlemlere rahmet
olarak gönderildiği (sure 21, âyet 107) ondan sonra bir bir başka
peygamber daha gelmeyeceği (sure 33, âyet 40) bildirilmiştir.
KÂBE[47]:
İbrahim peygamberin kendi eliyle inşa ettiği Kâbe, Tek Tanrı’lı dinlerin
ilk mabedidir. Daha sonra Kâbe’nin kutsallığı bütün Arabistan’a öylesine
yayıldı ki Tek Tanrı’ya inanmayanlar bile orayı ziyarete geliyorlardı.
Zamanla bunlar kendi tapındıkları tanrıların heykellerini de Kâbe’nin
çevresine dizmeye başladılar ve İslâmiyet öncesinde Kâbe civarında 360 put
birikmişti.
Mekke’de bulunan Kâbe, 11 m. eninde, 12 m. boyunda ve 13 m.
yükseklikte dörtköşe küçük taş bir binadır. Hz. Muhammed Kâbe’yi putlardan
temizledikten sonra burayı müslümanlara “kıble” olarak göstermiş, çok
eskiden kalma olan Kâbe’yi ziyaret geleneğini korumuştur; buna hac denir.
Kâbe, Müslümanlığın da kutsal bir sembol olarak kabul edip
etrafında gönül birliği ettiği bir merkezdir. İslâmın beş şartından biri
olan hacca gidiş; belirli bir günde bu merkez etrafında bütün
müslümanların Allah için toplanıp aşkla, sevgiyle âdeta tek bir vücut
halinde kaynaşmalarıdır. İnsanı ben’likten biz’liğe, “bir olunduğu”
duygusuna varmaya doğru götüren bir ziyarettir.
Fakat maalesef hac ziyaretinin bu aslî yönü çok kimse
tarafından hissedilmemiş bir gerçektir. Dolayısiyle Kâbe binası ve haccın
şekilsel yönüne önem verilmiştir. Manevî olanın, maddede, şekilde oluşu
zannı ise “putlaştırma”dır.
Mevlânâ;
“Kâbe bir putun mahallesi.. Ey Tanrı! bu nasıl puttur?..”
demekte; (Ariflerin Menkıbeleri; Prof. Tahsin Yazıcı; Hürriyet Yayınları
1973, cilt I, sayfa 304, 3/200) ve:
“Ey hacca gidenler, nereye gidiyorsunuz, nereye?.. Sevgili
burada, gelin, buraya gelin. Çöllerde ne gezersiniz ki?.. Rabbin sûretsiz
sûretini gördüyseniz hacı da sizsiniz, Kâbe de, Kâbe’nin sahibi de.. Kaç
defadır kalkıp o eve gittiniz. Bir kerecik de kalkın gönül evine gelin..”
(Mevlânâ Celâleddin; Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılap Kitabevi 1959, sayfa
201.) diye seslenerek insanları sûretten, maddeden; gönüle, mânaya
çağırmaktadır. Yine Mesnevî’sinde şu hikâyeyi anlatır:
“Tanrı rahmet etsin Bâyezîd hacca gidiyordu. Âdetiydi,
hangi şehre varırsa önce şeyhleri ziyaret ederdi. Bir şehre vardı, orda ki
büyük bir şeyhi ziyarete gitti. Şeyh Bâyezîd’in hacca gittiğini öğrenince
zahmet etme dedi, etrafımda yedi kere dön, kemerindeki paraları da ver
bana, yürü, git memleketine. Ey Bâyezîd, Kâbe Tanrı evidir amma şu gönlüm
de Tanrı evi. Yalnız hamd olsun o evin ve bu evin Tanrısına, o ev kurulalı
Tanrı içine hiç girmedi. Halbuki bu ev yapıldığı günden beri Tanrı bu
evden hiç çıkmadı..” (Mesnevî, Veled İzbudak; Devlet Kitapları 1966, cilt
II beyit 2219-2251) (Mevlânâ Celâleddin; Abd. Gölp. 1959, sayfa 57, III.
Baskı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul).
MUTLAK KAVRAMI HAKKINDA[48]:
Beşerî idrakle, Mutlak hakkında bir şeyler söylemek icab
ederse her şeyden önce, Onun hiçbir şeyle, hiçbir tarzda ve yolda nisbet
ve kıyas kabul etmediğini; Ona hiçbir kıymet takdirinin mümkün
olamayacağını düşünmek ve kabul etmek lâzım gelir. Bu düşünce üzerinde
durdukça insanın duygularında bir belirginleşme baş gösterir.
Kıyas ve nisbet olunmak veya olunmamak ne demektir? Kendi
dışındakilerle nisbet ve kıyas kabul etmenin, bir insan düşüncesiyle
bulunabilen kıstaslarından bazılarını zikredeceğiz.
Birincisi: Nisbet kabul eden, nisbî olan her şey bir sıfat
taşıma eksikliğindedir.
Yani o şey, muhakkak birbirine göre derecelenmiş farklarla
ayrılan bir takım özelliklerden ya biri ile, veya öteki ile vasıflanmaya
mahkûmdur. Meselâ bir taş parçası nisbîdir. Zira onda büyüklüğe nisbeten
küçüklük, beyazlığa nisbeten siyahlık yumuşaklığa nisbeten sertlik.. gibi
birbirine kıyasla kıymet kazanan sayısız özellikler mevcuttur.
Keza bir insan dediğimiz zaman; yaşlılık, gençlik,
basitlik, olgunluk, güzellik, çirkinlik, akıllılık, budalalık gibi
birbirine nisbet edilen sayısız vasıflar onda vardır. Böylece kemâl,
irade, kudret, bilgi, tahayyül, sevgi.. gibi bütün manevî kavramlar da
nisbîdirler. Çünkü bunlar da birbirine nazaran değişen derece farklarıyla
kıyaslanırlar. Yani azlık, çokluk, basitlik, mükemmellik, yükseklik,
alçaklık, şu veya bu gibi bir süre nüanslar ve farklarla birbirinden
ayrılan özelliklerine göre bunlar kıymetlenirler.
İkincisi: Nisbî olan her şey zıddı ile veya benzerleriyle
kıymet kazanır. Meselâ; kâinatta aynı tondaki kırmızı renkten başka hiçbir
renk olmasa; yani bütün kâinat baştan başa muayyen bir tondaki kırmızı
renkle boyanmış olsa, ortada renk kavramı diye bir şey kalmaz; keza
dünyada fenalık diye hiçbir şey olmasa, yani iyilik kavramı ile kıyas
edilecek zıt veya benzer başka bir kavram kalmasa, ortada iyilik diye de
bir kavram kalmamış olur. Bunun gibi; birbirinden farklı kemal dereceleri
mevcut olmasa, kemal ve tekâmül kavramları da ortada kalmaz. Madem ki bir
renk, bir iyilik, bir kemal kavramı vardır; o halde bunlar nisbîdirler..
Daha doğrusu bunların kıymetlerinin anlaşılabilmeleri, ancak bu nisbî
durumlarıyle kabildir.
Üçüncüsü: Nisbî olan her hâdise, her şey, her varlık,
kendisine nisbet olunan ve kendisiyle kıyas kabul eden diğer hâdiseler,
varlıklar ve objelerle kıymetlenir ve hususiyet kazanır. Meselâ bir bulut,
ancak suya, havaya ve diğer binlerce şeye nisbetle buluttur. Yani onun
bulutluk özelliğini biz ancak diğer varlıkların ve eşyanın özellikleri
karşısında kıymetlendirebiliriz. Eğer bütün kâinat ve her şey buluttan
ibaret olsaydı bulutun idrak edilebilecek hiçbir özelliği kalmazdı. O
halde özelliği olan, sıfatlanan her hâdise, her şey, her varlık nisbîdir.
Dördüncüsü: Nisbî olan her şey, her hâdise, her varlık
başka bir şeyde, bir hâdisede, bir varlıkta mevcut özelliklerin bir
çoğunun kendisinde bulunmayışı eksikliğindedir. Meselâ: insan dediğimiz
zaman, taşta olan bir takım özellikler: tam bir atalet, hissizlik,
idraksizlik.. halleri onda yoktur. Keza gül ağacında olan yapraklar ve
çiçekler de onda yoktur. Nihayet, kedide olan biçim ve şekilden de
mahrumdur. Hattâ diğer insanlarda mevcut zekâ, ahmaklık, cesaret ve
korkaklık gibi ruh halleri veyahut beden şekilleri ve biçimleri de
kendisinde aynı derecede ve tarzda bulunmaz. Ve hattâ bizzat kendinin
muhtelif zamanlardaki ruhî ve cismanî halleri bile birbirine uymaz. Demek
ki, nisbî olan hiçbir şey kusurdan ve eksiklikten âzâde değildir.
Beşincisi: Nisbî olan her şey, başka bir şeyde mevcut olan
özelliklerin, kendisiyle kıyası mümkün bir veya birkaçına maliktir.
Meselâ, taş serttir; demir de serttir. İnsan canlıdır; hayvan da canlıdır.
İrade kuvvetlidir; hafıza da kuvvetlidir. Şu halde nisbî olan her şeyin,
mutlaka, bir veya birkaç cepheden kendisi dışındaki şeylerden bir çoğuna
benzeyen tarafları vardır.
Altıncısı: Nisbî olan her hâdise, her şey, her varlık,
diğer hâdiselerin, şeylerin ve varlıkların; kendisi üzerinde az çok bir
değişiklik husule getiren etkilerinden kurtulamaz. Bu değişiklikler
doğrudan doğruya olsun veya vasıtalı olsun, muhakkak husule gelir. Zira
değişme ile bir arada olan etkilenme hali, nisbîliğin bir icabıdır.
Meselâ, bir taş parçası zamanla rüzgârların veya suların etkisi altında
yontulur, şeklini değiştirir veya erir gider. Bir insan ruhu, ne kadar
yüksek ve kâmil olursa olsun, etrafında bulunan birçok insanların,
varlıkların ve hâdiselerin etkisi altında bilerek veya bilmeyerek kalır.
Ve bu etkilerin şekillerine, derecelerine göre, onun varlığında zamanla
birtakım değişmeler olur.
Dünyalar birbirine etki eder ve birbiri üzerinde bir sürü
değişmeler meydana getirir. Atomlar birbirine etki eder ve bir takım
tezahürlere sebep olur.
Şu halde nisbî hiçbir şey yoktur ki, kendisine etki eden ve
bu etkinin sonucunda kendi varlığında değişmeler meydana getiren başka bir
şeyin etkisinden âzâde kalabilsin.
Yedincisi: Nisbî olan her şeyin, her hâdisenin ve her
varlığın mevcudiyeti, ancak yokluk fikrine nazaran varlık kıymetini
kazanır. Yani herhangi bir şeyin var olması, yokluğuna nisbetledir. O şey,
var olabildiği gibi yok da olabilir. Elimde tuttuğum şu kalem var derken,
onun elimde olmaması imkânı da bu varlık kavramında gizilce bulunmaktadır.
Şu halde, varlık yokluğa nazaran, yokluk da varlığa nazaran kıymet kazanan
iki kavramdır. “Var” başka türlü düşünülemez. Eğer kâinatta yokluk kavramı
zihinlerde mevcut olmasaydı varlık kavramı da bahis mevzuu olamazdı. O
halde nisbî olan her şey; kendi hakkında, varlık ve yokluk kavramlarının
çarpışmalarına hedef olmaktan kurtulamayan bir imkân sembolüdür.
Ve nihayet: Nisbî olan her şey değişmeye mahkûm
kılınmıştır. Yani onun hiçbir zaman ebediyen aynı halde kalacağı
düşünülemez. Bizim için hiç değişmez gibi görünen bazı şeylerin de bu
görünüşleri, sadece görünüşte, öyledir. Kâinatta hareket mevcut oldukça ve
hareketler birbirlerinin tesirlerinden âzâde kalmadıkça kâinat eczasının
değişmezliği bahis mevzuu olamaz. Esasen kâinat bir bakımdan da bir
hâdiseler karmaşasıdır (Complex’idir) ki, bu hâdiseler ancak bütün var
olanları hareketleriyle mümkün olan karşılıklı tesirlerine ve alış
verişlerine bağlı bir niteliktir. Ve bu da kâinatta “sebep-netice”
prensibi gibi muazzam bir kanun gereğidir. Şu halde nisbî olan hiçbir şey,
bu “sebep-netice” prensibinin kapsamı dışına çıkarak ebedî bir değişmezlik
hali gösteremez. Zaman değişir, mekân değişir, hâdiseler değişir, kâinat
değişir, her şey değişir, her şey nisbîdir.
Bu düşüncelerden sonra karşımıza şöyle bir sual dikiliyor;
şimdiye kadar söylediğimiz “eksiklikleri” acaba Mutlak hakkında
düşünebilir miyiz?.. Bunlardan bir tanesini bile Mutlak hakkında düşünmek,
onun nisbîliğini kabul etmek, Mutlaklığını inkâr etmek olur. O halde:
Mutlak hiçbir sıfatla eksikli değildir. Dolayısıyla onda
beyazlık, siyahlık, yaşlılık, gençlik, kemal, kemalsizlik gibi hiçbir
sıfat bahis mevzuu edilemez.
Mutlak, hiçbir şeyle aynılık, benzerlik ve zıtlık kabul
etmez. Böylece onun karşısında bir önem derecesi kazanabilecek hiçbir
kıymet, hiçbir mevzu düşünülemez.
Mutlak, noksanlık veya tamamlık kavramlarından tamamen
arınmıştır. Zira noksanlık ve tamamlığı dahi o var etmiştir.
Mutlak hakkında nisbeti ve kıyası bahis mevzuu olmayan
hiçbir etkenin, onun üzerindeki herhangi bir etkisi de düşünülemez. Zira,
bütün etki ve bu etkilerin etkenleri, onun emirlerini taşıyan kanunlarının
hâkimiyeti altındadır.
Mutlak hakkında değişmek, başka türlü olmak, yükselmek,
alçalmak ve tekâmül etmek gibi kavramların hiçbirisi düşünülemez ve bahis
mevzuu edilemez.
Buraya gelince; bazılarının aklına şöyle bir fikir
gelebilir: Peki ama, Mutlak hakkındaki bu düşünceden sonra onun varlığına
dair söylenebilecek hiçbir söz, düşünülebilecek hiçbir kavram ve mevzu
kalmıyor. Böyle şey olur mu?.. Elbette olur ya! Ve elbette öyle olacak!
Onun içindir ki, Mutlağın varlığı hakkında insan ruhundan yükselebilecek
en kusursuz söz, ona karşı duyulan sonsuz hayraniyet duygusu içine dalarak
susmaktır deriz.
İşte kısır bir insan ağzıyla Mutlak hakkında söylenebilecek
bir kelâm, onun anlaşılamaz varlığının sonsuzda birini bile izaha
yetmeyecek kadar böyle sıfır derecesinde küçük ve sönük kalır. Ne
yapalım!.. Belki bu sözlerden de bazı şeyler anlayacaklar veya hiçbir şey
anlamayacaklar bulunabilir ve elbette bulunacaktır. Esasen o yüce Mutlağı
anladım diyebilen kim olmuş ki, onun hakkında âciz bir insan ağızıyla
söylenebilmiş bu kadar küçük bir sözden dahi hiçbir şey anlamayacaklar
bulunmuş olmasın!..
ALBERT EINSTEIN
[49](1879-1955): Bugün birçok yüksek tahsilli kimse için
dahi “sürrealist bir matematikçi” olarak tanınan Albert Einstein, aslında
“insanın gerçeği anlama yolundaki mücadelesinde, son derece mühim bazı
kanunlar bulan bir bilgin”dir.
Einstein insanın gerçeği yalnız duyuları vasıtasiyle
belirlemede ısrarı yüzünden ortaya çıkmış olan engeli aşmıştır. İzafiyet
Teorisi ile Einstein; uzay, zaman, gravitasyon (cazibe) kavramlarımızı,
doğrudan doğruya algılayamıyacağımız kadar uzak ve geniş gerçekleri
şekillendirmiş.. Kuantum Teorisi ile ise; atom, madde ve enerjinin temel
birimleri ile algılayamıyacağımız kadar küçük olan gerçekleri
şekillendirmiştir.
Bu iki büyük bilim sisteminin birbirinden tamamiyle ayrı ve
bağıntısız temeller üzerinde olmadığı görüşünde olan Einstein; ağır ağır
seyreden, yıldızların tâbi olduğu gravitasyon kanunu’nun şiddetle uçuşan
elektronların bağlı olduğu elektromanyetizm’in bir etkisi olduğunu ispat
ederek; makrokozmos ile mikrokozmos arasında ortak ve geçerli tek bir
kanun ortaya koymak ve kâinattaki bütün hareket şekillerini bir tek
formüle indirgemek üzere çalıştığı “Birleşik Alan Teorisi”ni ölümü ile bir
sonuca bağlayamamıştır. Ancak bu çalışmaları, ilmî düşüncenin günümüze
kadar eriştiği en yüksek noktası olarak kabul edilmektedir.
Einstein, bilimin insanlar için ehemmiyetini şu sözlerle
ifade etmiştir:
“Halkın, ilmî araştırmalar yolundaki gayretleri ve elde
edilen sonuçları, şuurla ve akıllıca benimsemek imkânını bulması çok
mühimdir. Sonuçların, yalnız birkaç mütehassıs tarafından bilinip
geliştirilmesi kâfi değildir. Her yönüyle bilgi, mahdut bir zümrenin
tekelinde kaldıkça halkın düşünme gücü körelir; bu da manevî kısırlığa
sebep olur.”
Maddenin “ne” olduğunu bilim dünyasına tanıtan Einstein;
önce “kütlenin hız ile arttığı” gerçeğini formüle etmiş, “kinetik enerji
kazanmak” demek olan hız artmasının kütleyi arttırışını; “enerjinin
kütlesi vardır!” şeklinde ifade etmiştir.
İzafilik prensibinden önce, bilim adamları, kâinatın madde
ve enerji olarak iki ayrı unsur ihtiva ettiğini düşünmüşlerdi. Madde;
âtıl, dokunulur ve kütle denen özellliği olan bir unsurdu. Enerji de;
faal, görünmez ve kütlesi olmayan bir unsur... Einstein, kütle ile
enerjinin aynı olduğunu göstermiştir. Kütle (yani madde) denen özellik,
sadece teksif edilmiş enerjidir. Yani madde enerjidir, enerji de madde;
aralarındaki ayırma da sadece geçici durumları ile ilgilidir.
Postülat’ları[50] ne zaman denenmiş ise sağlamlıkları
daima ispatlanmış olan Einstein, aynı zamanda çok iyi keman çalan bir
müzik meraklısıydı. Fizikî gerçeklerin altındaki esrara sırt çeviren
birçok bilim adamına karşılık Einstein şöyle demiştir:
“Duyabileceğimiz en güzel ve en derin heyecan, mistik olan
şeylerin duyumudur. Bu, gerçek bilimin tohumudur. Bu heyecanın yabancısı
olan bir kimse, yani; artık hayranlık duyamaz, huşu içinde vecde gelemez
olmuş bir kimse, ruhen ölmüş demektir. Bizim nüfuz edemediğimiz şeyin
gerçekte mevcut olduğunu bilmek ve bunun en yüksek bilgelik, en parlak
güzellik halinde tezahürlerinin, donuk melekelerimiz vasıtasiyle ancak en
kaba şekillerini kavrayabildiğimizi anlamak ve hissetmek; gerçek
dinliliğin temelidir.”
Dr. BEDRİ RUHSELMAN[51]
(1898-1960):
Dr. Bedri Ruhselman 1898 yılında İstanbul’un Fındıklı
semtinde doğdu. İlkokula Şems-ül Mekâtip’te başladı ve ortaokula Çanakkale
Rüştiyesi’nde devam etti. Küçük yaşlarda müziğe karşı olan ilgi ve
yeteneği ile dikkatleri çekti; o sıralarda İstanbul’un en üstad kemanisti
olan Braun’dan dersler aldı. Daha sonra Kabataş lisesini bitirerek tıp
tahsiline başladı. Fakat san’ata olan sevgisi yüzünden tıbbiyeyi 4.
sınıfta terk ederek, adlî tıp hocası Saim Ali beyin desteği ve bir
prensesin himayesi sayesinde Çekoslovakya’ya giderek Prag’da
konservatuardan sonra devam edilen virtüöz okuluna (Meisterschule) girerek
son sınıfın 2. yarısına kadar devam etti. Bu okulda gayet parlak
derecelerle ilerleyerek kemanda virtüözlük mertebesine yükseldi.
Kendisini bu tahsilinde himaye eden prensesin malî
durumunun bozulması üzerine, cumhuriyet ilânının ilk yıllarında İstanbul’a
dönmek mecburiyetinde kaldı ve bir süre okullarda müzik öğretmenliği
yaptı. Bu arada yarım kalan tıp tahsiline de devam eden Ruhselman, mezun
olduktan sonra Prof. Frank’ın yanında ihtisasını yaparak dahiliye
mütehassısı oldu.
Prag’daki öğrenim yılları sırasında tanıştığı bir zattan
spiritizma ile ilgili ilk bilgilerini aldı ve bu konuya duyduğu merak,
Ruhselman’ı gittikçe artan büyük bir ilgi ile spiritizmayı öğrenmeye
zorladı. Böylece tüm hayatının uğraşı olacak olan metapsişik konuların
tetkikine teorik olarak başladı. Spiritizmayı Fransızca, Almanca ve
İngilizce bilmenin de verdiği imkânla, Allan Kardec, Charles Richet,
Gabriel Delanne gibi klâsik spiritizmanın öncüleri olarak bilinen ciddi
ilim adamlarının eserlerinden tetkik etti.
İstanbul’a döndükten sonra da araştırmalarına devam eden
Ruhselman, spiritizmanın tatbikatına geçerek ilk yüksek bilgileri 1936
yılında musikişinas H. Sadettin Arel’in medyumluğuyla almaya başladı. Bu
celselerde kendisini “Üstad” adiyle tanıtan yüksek bir ruh varlığı gayet
değerli bilgiler vermiş ve bu irtibat ile, “dört buutlu” olarak
vasıflandırılan çok yüksek bir manevî plânın dünya ile doğrudan doğruya
ilk defa temas kurduğu bildirilmişti.
Üstad ile başlayan bu yüksek bilgi tedrisatıyla Bedri
Ruhselman’ın ilerki bilgi çalışmalarının tsmelleri atılmaya başlandı. 20
celselik bir bilgi irtibatından sonra Üstad’ın “Bu irtibatın devamı, sizin
ölçülerinize göre uzunca bir zaman sonra olacaktır” diyerek ayrılmasıyla
bilgilerin sentezi için 11 yıllık bir ara verilmiş oldu.
Daha sonra bir yandan spiritüel çalışmalarını sürdüren
Ruhselman öte yandan, o güne kadar yaptığı çalışmalarının sentezi olan
kitabını yazmaya başladı. Bu arada da 1942 yılında Afganistan’daki bir
sanatoryumun başhekimliği görevini kabul ederek Kabil’e gitti. Kitap
çalışmalarını Afganistan’da da sürdüren Ruhselman 1946 yılında yurda
dönerek üç ciltlik “Ruh ve Kâinat” isimli değerli eserini yayınladı. Bu ve
bunu takip edecek olan yayınlarına “Neo-Spiritüalizma” adını vererek bu
dalda yeni bir ekol kurdu.
“Ruh ve Kâinat” kitabında bütün ruhî konular ele alınmış,
klâsik spiritizmadaki görüşlerle, “Üstad” celselerinin yüksek bilgileri
karşılaştırılmış; insan, ruh, ahiret, tekâmül hakkında bilgiler verilmiş,
tekrar dünyaya geliş (reenkarnasyon) ilmî izah ve misallerle ortaya
konmuştur. Bu eser, memleketimizde bu konuda yayınlanan ilk ilmî ve ciddi
eserdir.
Spiritizmanın temel konularını ele alan “Ruh ve Kâinat”
kitabının yayınlanması üzerine, bazı kimseler, bu yayın serisine
Ruhselman’ın verdiği “Neo-Spiritüalizma” adını yazılarıyla eleştirmeye
başladılar ve, hudutları çok geniş olan ve tüm inanç sistemini içine alan
“spiritüalizme” adının spiritizmaya verilişini tenkid ettiler. Halbuki
Ruhselman, bu eserler dizisinin kendi ölümünden sonra da devam edecek ve
spiritizma hudutlarını çok aşacak bir inanç öğretisi halini alacağını;
spiritüalizma adı altında toplanmış bulunan bütün din ve inanç
sistemlerinin bir sentezi olacak bu öğretiye de ancak, yeni tarz bir
spiritüalizma (Neo-Spiritüalizma) denilebileceğini müjdelemekteydi.
Nitekim o serinin üçüncü kitabı olan “Allah” isimli eserinin spiritizma
ile ilgisi sadece, konuyu tebliğlerle işlemesinde idi; fakat eser Allah
konusunu, O’nun yüceliğini, o güne kadar benzeri yazılmamış bir tarzda
anlatmakla hiçbir spiritizma kitabına da benzememekteydi.
Hayatının bundan sonraki safhalarında Bedri Ruhselman’ı
yoğun bir çalışma içerisinde görmekteyiz. Tatbikî çalışmalarının yanısıra
kitaplar yayınlamakta, Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde ruhiyat ilmine
dair müteaddit konferanslar vermekte, Türkiye’nin ilk metapsişik araştırma
cemiyetini[52] kurduktan sonra da aylık “Ruh ve Kâinat” mecmuasını
çıkarmaktadır[53].
1951 yılında Stockholm’de yapılan milletlerarası
spiritüalizma kongresine sunduğu “Medyomluğun ve Ruhların
Dünyamızdakilerle Görüşme ve Münasebetlerinin Neo-Spiritüalizma Görüşü ile
İlmî İzahı” konulu 61 sayfalık rapor ile[54].,
kongreye rapor vererek iştirak eden 15 milletin bayrağı arasında Türk
bayrağı da yer almıştı. Rapor, dünya spiritizma merkezlerine dağılmış ve
yankılar uyandırmış olup, kendisine Londra’dan, Milletlerarası
Spiritüalizma Federasyonu Başkanı P.J. Hitchcock’tan “hayranlık dolu
tebriklerini” ileten mektup gelmiştir.
Spiritizma kaynaklı çalışmalarının, hayatının biricik
gayesi ve yegâne vazifesi olduğu idrak ve bilincine o kadar varmıştı ki,
hayatta her konu, onun bu kutsal vazifesinin gerisinde kalmıştır. Ne
meslekî mevki kaygusu, ne de maddî refah duygusu onu asla ilgilendirmemiş,
hattâ çalışmalarının gereği olarak, evlenip yuva dahi kuramamıştır.
1953 Eylül’ünde ‘Ruh ye Kâinat’ mecmuasının 12. sayısında
çalışmalarının vardığı noktayı şu cümlelerle ifade etmekteydi:
“... 17-18 sene evvel Üstad adıyle andığımız yüksek
varlıktan almış olduğumuz üstün kıymeti haiz tebligatın, dünyada yeni bir
realitenin kapılarını açmağa bir hazırlık olduğunu, uzun zamanda
kazanabildiğimiz görgü ve tecrübelerden sonra anladık. O bir başlangıçtı.
O zamana kadar geçen müddet zarfında araya bir sürü diğer kıymetli ruh
dostlarımızın tebligatı karıştı. Ve bunların her biri, gene hazırlanmakta
olan ve ilk kapısının anahtarı Üstad tarafından verilmiş bulunan büyük
realitenin yavaş yavaş iptidaî malzemelerini hazırlamak vazifesini
gördüler. Bu malzemenin bir kısmını, neşretmiş olduğumuz kitaplarla
yayınlamayı, biz de kendi üzerimize düşen bir vazife telâkkî ederek
memleketimize ve bütün insanlığa karşı olan bu büyük borcumuzu ödemeğe
çalıştık. Fakat vazifemiz bitmedi ve borcumuzun en son ve en temelli
kısımlarını henüz ödemedik.
... Mütemadi çalışmalarımız ve buna mukabil yukarlardan,
zamanla kıymetleri birbirine nazaran artarak gelen tebligat ile;
dünyamızın bugünkü yüksek tekâmül durumu ile mütenasip, şimdiye kadar
hiçbir taraftan dünyamıza verilmemiş büyük ve yepyeni hakikatler verilmeye
başlandı. Bu tebligatın sayısı mahdut olacaktır ve son gerçek realiteyi
dünyamızdaki vazifelilere vermek gayesine matuf olarak tertiplenmiş
bulunmaktadır[55].
İşte biz bu işi artık bu dünya hayatımızın en ileri bir
faaliyeti olarak bugün idrak etmiş bulunuyoruz. 1936’da başlanmış bir Neo-Spiritüalizma
realitesinin Üstad tarafından verilen anahtarlarıyle açılmış kapılarının
ardında bu kadar uzun süren ve herbiri ayrı fikir ve duygu zenginliği
içinde devamlı, programlı ve birbirini tamamlayıcı, birbirine bağlı
tebligat; muhitimizde gayesine varmış, vazifesini görmüş ve beklenilen
neticenin tahakkuku eşiğine bizi ulaştırmıştır.
Son aylardaki mesaimizde ikinci bir üstad plânının, büyük
bir fikir ve bilgi aydınlığı içinde vermekte olduğu tebligat, dünyamız
anlayış ve kavrayış ihtiyacına asırlarca yetecek en esaslı ve gerçek
realiteleri üzerinde toplamış bulunmaktadır...”
Kadri, Akın, Mustafa Molla, Şihap, Kemal Yolcusu (Kemal
Yolu) (Rehberleri) isimleriyle kendilerini tanıtan yüksek bedensiz
varlıkların vermiş oldukları bilgilerle gelinen bu noktadan sonra araya
1957 yılına kadar üç yıllık bir fasıla daha girdi. Bu arada Bedri
Ruhselman geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeni ile kurmuş olduğu cemiyetten
ayrılarak oradaki çalışmaları yetiştirdiği öğrencilerine devretti.
İnsanlara karşı dolu olduğu hizmet aşkı, onu, geçimini
temin ettiği doktorluk hizmeti karşılığında alması gereken parayı bile
alamaz hale getirmişti. Maaş karşılığı çalışabileceği ve bilgi
çalışmalarına vakit ayırabileceği bir iş aramış ve bu imkânı 1950’lerden
itibaren gemi doktorluğunda bulmuştu. Akdeniz’de Marsilya hattında çalışan
“Ankara” yolcu gemisinde doktorluk görevinin dışındaki zamanlarında,
odasında yoğun bilgi çalışmalarını sürdürdü. Cemiyetten talep ettiği bir
arkadaş kadrosunun yardımıyla yaptığı çalışmalarını ise gemisinin her
seferi sonunda İstanbul’da kaldığı günlerde yürütmekteydi.
1957 yılının Kasım ayında “Meş’ale” isimli varlığın
celseleriyle tekrar bilgi alınmağa başlandı. Bu celseleri ise kendisini
“Önder” adıyla tanıtan daha yüksek bir varlığın verdiği bilgiler takip
etti. Bu son varlık, bütün bilgilerin toplanmasına, mânalandırılmasına
imkân hazırlamıştır. Ve o zaman, dünyaya böyle aralıklarla verilen
bilgilerin tam bir nizam ve tertip içinde olduğu, Ruhselman’ın ise ilâhî
bir vazifeye hazırlandığı daha iyi anlaşılmıştır.
Kalp rahatsızlığı zaman zaman doktorluk görevini yapmasına
engel teşkil etmeye başlamış, 1958 yılı ortalarından sonra ise Ruhselman
bu görevini tamamiyle bırakmak mecburiyetinde kalmıştır. Tam bu tarihlerde
de kendisine “Önder” isimli varlığın denetimi altında bir kitap
yazdırılmaya başlanmıştı. 78 ay süren bu çalışma 1959 Ağustos’unda son
buldu. Ömrünün son yılı içersinde; o güne kadar verilen tüm bilgilerin
vardığı en yüksek realitede yapılan bu çalışmada, Ruhselman’ın şahsiyeti
vazifesinin atmosferi içinde eriyerek, o yüksek bilgilerin derleyicisi ve
nakledicisi olan vazifeli âdeta bir medyom olarak hizmet görmüştür.
İşte bu şartlar içerisinde hazırlanan eser hakkında Dr.
Ruhselman, “Hiçbir zaman benim eserim değildir” diye müteaddit defalar
dostlarına söylemiştir. Onun dünyaya gelişinin hakikî gayesi ise hayatının
son yılı içersinde yaptığı çalışmaları olan bu bilgilerdi. Dünyaya ilâhî
plânlardan hediye edilen bu bilgilerin baş vazifelisi olan Ruhselman,
vazifesini mükemmel yapan insanların ruh huzuru ve sevinci içindeydi.
O, kendisine öte âlemden bildirilen ölümünü büyük bir
saadet içinde bekledi; ölümünü haber veren rüya ve sezgileri sevinçle
karşıladı. Ölüm onun için en büyük bir müjde ve en mutlu bir yolculuktu. O
yolculuğa, huzur içinde ve dostlarıyla şakalaşarak, onlara cesaret vererek
çıktı (18 Şubat 1960).
Dostluk ve arkadaşlığı vazifeden ayırmayı onun kadar iyi
bilen insana çok az rastlanırdı. Görev esnasında ne kadar ciddi ve
otoriter ise, onun dışında da o kadar yumuşak, esprili ve şakacı bir
insandı. Onu ilk önce ikinci tarafı ile tanıyan bir insan diğer yönü ile
karşılaşınca şoke olacak kadar şaşırabilirdi. Beraber çalıştığı
arkadaşlarının başarısızlıklarında asla mazeret kabul etmez ve kusuru, o
kişinin davaya yeterince inanç duymaması, yeterli arzuyla konuya
sarılmamasında bulurdu. Başarı konusundaki düşünceleri şöyleydi:
“Herhangi bir konu üzerinde çalışan, mücadele eden kişi;
konuya yeterli derecede inanç konsantrasyonu içinde ise ve başarmaya
çalıştığı konuda akıl ve gönül bütünlüğünü manevî âlemle uyum haline
getirerek başarıyı var gücüyle oradan çağırırsa; manevî âlem onu, bu
çağrının dozuna göre başarıya ulaştırır. Aslında başarının da,
başarısızlığın da sahibi manevî âlemdir. Başarısızlıktaki yegâne kusur,
kişinin inanç ve duygu noksanlığıdır!..”
Ruhselman bu düşüncelerini şu misalle izah ederdi:
“İstanbul’dan Mısır’a götürülüp salıverilen bir güvercin
tekrar İstanbul’daki yuvasına geri döner... Bunu nasıl başardığını hiç
düşündünüz mü?.. Ne radarı, ne haritası, ne de bilgisi olan bu hayvan;
gönlünde dopdolu olan yuva sevgisi ve hasretiyle manevî bir yön çağrısı
içindedir; ve manevî âlem de onun bu özlem dolu kanat çırpışlarına gerçek
yönde ışık tutar...”
Dr. Bedri Ruhselman’ı ve onun yaptığı büyük vazifeyi dünya,
ölümünden sonra daha iyi anlayacaktı! Noterlikte muhafaza altında olan
bilgi kitabı ise zamanı gelince insanlığa sunulacaktır.
___________________________________________
[41] Bilgi no. 3
[42] erdem: İnsanın karakterindeki iyilik etme, fenalıktan çekinmek, merhametli olmak, doğruluk ve alçak gönüllülük gibi vasıfların genel adı; ahlâk mükemmeliyeti; fazilet. [43] Sokrat, insanların dünyaya daha birçok kez geleceğine inanmaktadır. [44] Ruhta gerçekte var olan bilgiye göre. [45] Tekâmül. [46] Bilgi no. 5. [47] Bilgi no. 5. [48] (Bilgi no. 48) Allah; Bedri Ruhselman 1950, Gayret Kitabevi, İstanbul, sayfa 39. [49] Bilgi no. 583. [50] postulat (postülâ): İspatına lüzum görülmeden kabul edilen hakikat; kabulü zarurî olan esas; her şeyden evvel lâzım olan şart. [51] Bilgi no. 687. [52] Türkiye Metapsişik Tetkikler ve İlmî Araştırmalar Cemiyeti (1.4.1950). [53] 18 sayı çıkmıştır. [54] 1952 yılında “MEDYOMLUK” adıyle Türkçe olarak yayınlanmıştır. [55] Kitabın 309 numaralı bilgisinin baş kısmında da aynısı bildirilmektedir. Öz I.
ÖZ
( Kitaptaki bazı öz bilgilerin ana konuları üzerinde
yapılmış bir fihristleme çalışmasıdır )
1. EN YÜKSEK MERTEBE: HİÇBİR ŞEY BİLMEDİĞİNİ
İDRAKTİR
Allahı en az idrak edenler, O’nu en iyi tanıdıklarını
zannedenlerdir. On’a iyice yaklaşan varlıklar ise, O’nun büyüklüğünü idrak
etmenin asla mümkün olamayacağını idrak edebilenlerdir. Bilgide ise en
yüksek mertebe; hiçbir şey bilmediğini idraktir.
İnsanlar Allaha ancak, O’na hiçbir zaman erişilemeyeceğini
idrak edebildikleri oranda yaklaşırlar.
Varlıklar, kazandıkları bilgiler ve değerler vasıtası ile,
değersizliklerini idrak edebildikleri oranda değerlenirler.
2. ASİL SONSUZLUKLAR MANEVÎ’DİR
Cisimlerin ve mekânın büyüklükleri imkânlarla sınırlıdır.
Gerçek büyüklüklerse manevî büyüklüklerdir.
Tahdit edilmemiş hiçbir maddî sonsuzluk yoktur. Asıl
sonsuzluklar manevî değerlerdir.
Sınırsız kâinat yoktur. Fakat bu sınırlar çizgi ile izah
edilen sınırlara benzemeyen imkân sınırlarıdır. Zaten hakikî sınır da
“imkân”dır.
3. DOĞRU OLDUĞUNA İNANILANLAR
İnsan, vicdanının iyi ve doğru olduğunu tasdik ettiği
şeyleri yapmakla değer kazanır. Bunlara sevaplar denilmektedir. Doğru
olduğuna inanılanların aksini yapmak ise, ruhu, değer zararına uğratır ki,
bunlara da günahlar denir. İdrak edilmeden yapılan fenalıklar ise, günah
sayılmazlar.
Bir insan günah olduğuna inandığı birşeyi yaparsa günaha
girer!..
4. DAİMÎ İBADET
Tanrının huzurunda olunmayan an yoktur. Ve O’nun arzusu
olan tekâmül için çaba, hayatın bütünüdür. Dolayısiyle hayat, vakitle
sınırlı ibadetlerle değil, daimi bir ibadet şuuru ile yaşanmalıdır.
Hayat tekâmül içindir, dolayısiyle bütünüyle ibadettir.
5. İNSAN KENDİSİNE EMANET EDİLMİŞTİR.
İnsan, idrak mertebesine erişmiş ve kendi kendisine havale
edilmiş; tekâmül anahtarı kendi eline verilmiş bir varlıktır.
6. NİZAMDAKİ “ZATEN MEVCUT” MANEVÎ DEĞERLER RUHA
İLÂVE OLUR
Ruhlar tekâmül nizamı içersinde “zaten mevcut bulunan”
manevî değerleri, hak ettikçe, kendi değerlerine ilâve ederek tekâmül
ederler.
7. HER OLAN İYİDİR!
Her olan iyidir, çünkü tekâmül içindir. Istırap ve
azaplardan dahi gaye iyiliktir, tekâmüldür. Herkesin iyiliğini Allahtan
çok kimse isteyemez. Kötü kader, ceza ve adaletsizlik olarak
nitelendirilenler aslında lüzumlu ve faydalı olanlardır.
Lüzumsuz veya zararlı hiçbir hâdise yoktur. Her şey olması
lâzım gelen en mükemmel şekilde ve o kadar güzel cereyan etmektedir ki,
bunu insan idrakine anlatabilmek imkânsızdır.
8. TESADÜF YOKTUR!
Var olan hiçbir şey yoktur ki, başıboş bırakılmış olsun.
Her şeyi Mutlak Kanun esaslarına göre olan bir sistemde plânsız olarak
kendi haline bırakılmış ne bir varlık, ne de bir tesadüfen olan bir hâdise
söz konusudur.
Tesadüf yoktur; fakat tesadüf gibi gözüken şeyler vardır.
9. KİMSEYE TAŞIYABİLECEĞİNDEN FAZLA YÜK VURULMAZ
İnsanlara ve diğer varlıklara taşıyabileceklerinden fazla
yük yüklenmez. Bir insan, gücü ve liyakati üzerine çıkan hâdiselerle
denenmez. İnsanlar daima iradeleri ile karşı koyabilecekleri,
yenebilecekleri hâdiselerle karşılaşırlar.
Yapılmaması gerekenlere mecbur ediş yoktur.
Yenilemiyecek zaaf, devası olmayan hastalık verilmemiştir!.
10. HER ŞEY SÜBJEKTİF’DİR
Herkes kendi dünyasında yaşar. İnsanlar duyu ve
idraklarının sınırlı kabiliyetleri ile değerlendirme yaparlar. Bu sebeple
bir dünyada sonsuz hallerde değerlendirebilen varlıklar yaşarlar.
Sağır için ses, kör için ışık yoktur. Fakat onlar için
olmayanlar, diğerleri için mevcuttur. Hakikatte ne duyulduğu gibi ses, ne
de ışık vardır. Sadece onları öyle gösteren sebepler, titreşimler,
tesirler mevcuttur.
11. HERKES REALİTESİNİ HAKİKAT ZANNEDER
Dünyada insan adedi kadar çeşitli realite mevcuttur.
Gerçeği bilip savunduklarını sananların bilip savundukları kendi
realiteleridir.
12. “AYNI” YOKTUR!
Aynı olan hiçbir şey yoktur. Aynı olduğu sanılan iki hücre,
iki atom veya iki zerre bile aynı değildirler.
13. HER ŞEY “BİR”DİR; KÜL’DÜR.
Tanrının “varlık” nizamı içindeki her şey bir manevî vücuda
benzer. Her zerresi hisseden; duyan, değere ve liyakata sahip olan
tekâmüldeki bir bütündür; kül’dür.
14. TEKÂMÜLÜN GAYESİ; MUTLAK NİZAMIN ŞUURLANMASIDIR.
Tekâmül ederek ve robot vazifeleri devir ala ala yükselen
varlıklar, tam bir serbestî ve hudutsuzluğa ulaşarak, Mutlak Varlık
Nizamı’nın en yüksek manevî vazifelerini şuurlu olarak ifâya hak
kazanırlar. Bu hale Mutlak Varlığın şuurlanması da denilebilir.
15. VARLIKLAR SEVGİYİ VE SEVMEYİ ÖĞRENMEK İÇİN
TEKÂMÜLDEDİRLER.
İnsan sevebildiği oranda yüksek değer sahibidir. Sevme
hassasını arttırmak demek, değerini arttırmak demektir. Varlıklar tekâmül
ettikçe daha fazla severler ve daha fazla sevebilmek için daha fazla
tekâmül ederler.
16. KEDER VE SEVİNCİ AYNI KABUL EDEBİLME MERTEBESİ
Varlıklar olgunlukları oranında hüzün ve neş’eyi aynı kabul
edebilirler. Keder ve sevinci aynı kabul edebilme seviyesine gelmiş olan
varlıkların artık madde ile denenmelerinin sonu gelmiştir. Zevki hüzünle
bir tutmak, dünya imtihanlarının üstüne çıkmış olmanın alâmetidir.
17. BENİMSENMEMİŞ BİLGİ, KİŞİNİN REATİLESİ
DEĞİLDİR.
Bir şeyi öğrenmekle, öğrenileni benimseyerek hayata tatbik
etmek arasında çok fark vardır. Bir insanın okuduğu veya duyduğu bir fikri
realitesi haline getirebilmesi için o fikri benimseyebilecek seviyeye
yükselmiş olması icab eder. Bu ise, ancak tekâmül yolunda sarf olunan
gayret ve emekle kazanılabilir.
18. HÂDİSELERİN ARDINDAKİ ASIL MANEVÎ SEBEPLERİN
SEZİLMESİ
İnsanlar manevî değerlere yaklaşabildikleri oranda,
karşılaşılan (istisnasız) bütün hâdiselerin gerçek sebeplerine ulaşır,
meçhulleri çözerler. İnsanlar daima ruhi eksikliklerini giderici maksatlar
taşıyan olaylarla karşılaşırlar.
19. İDRAK MES’ULİYETTİR!
Dünyada idrak, insanlara, “idrak edildiği oranda”
mes’uliyet yükler. Bir şeyin idraki, o şeyin mes’uliyetini yüklenmektir.
Bir şeyi, idrak edip de onun mes’uliyetini idrak edememek mümkün değildir.
20. BİLGİYİ KAVRAMAK, ONU KARMAŞIKTAN BASİTE
İNDİRGEYEBİLMEKTİR.
Bilgiyi kül halinde kavrayabilmek; çok yönlü ve karmaşık
olanı basit indirgeyebilmektir. Ayrıntılardan esasa zor, esastan
ayrıntılara kolay yaklaşılır.
21. KİMSE KİMSEYE KÖTÜLÜK EDEMEZ
Dünya bir tekâmül yeridir ve her olay, her hâdise
varlıklara faydalıdır. Dünya anlayışına göre kötülük olanlar bile
faydadır, iyiliktir. Aslında iyilik ve kötülük etmek diye bir şey yoktur.
Sadece iyiliği idrak etmek, istemek vardır. Kötülüğü düşünüp kötülük
yapanların zararı sadece kendilerinedir.
22. HATA VE GERÇEK YARDIM
Hatalar tekâmül için çok lüzumludur. Bir insan hatasını
tamir için yapılacak yardım şayet yolunda yapılmıyorsa, o insana zararlı
olabilir. Kişinin alacağı derse mani olan veya onu fena yola sevk eden
yardım, yardım değil, zarardır. Bazen çukurlara düşülerek, gereken
derslerin alınması lâzımdır.
23. BİLGİLERİN FARKLILIĞI BENİMSETİCİ OLMALARI
İÇİNDİR
Fikir ayrılıkları ve bilgiler üzerinde münakaşa; o bilgiler
üzerine daha çok eğilinmesini sağlar. Mücadele, kaybedilmesi istenmeyen
şey için yapılır ve mücadele konusu olan şey daha iyi anlaşılır,
benimsenir. Dolayısiyle bilgilerde anlaşılamayan noktalar, zık görünüşler
ve farklı anlayışlar faydalıdır, benimsetici faktörlerdir.
24. BİR ORTAMIN EN BASİT ELEMANININ BASİTLERİNİ
PARÇALAMAK O ORTAMI MAHVEDER!
Bir ortam, en basit maddî elemanının parçalanması ile açığa
çıkan enerjiye tahammül edilebilir; ki, bu eleman dünya için atomdur.
Fakat o ortam, daha basit alt elemanların parçalanması ile açığa çıkacak
olan enerji yükünü taşıyamaz. Elektronu parçalamak demek, dünyayı
mahvetmek demektir.
25. MİKROP VE VİRÜSLERİ, MİKROP VE VİRÜS YAPAN
MANEVÎ ŞUALARDIR.
Hastalıkların asıl menşe’leri, maddî izahları olan şeyler
değildir. Manevî şuaların tesirleriyle bedende hastalıklar ve illetler
meydana gelir. Hattâ mikrop ve virüse bağlı hastalıklarda bile onları
mikroplar ve virüsler haline getiren bu şualardır.
26. MÜKEMMEL YOKTUR!
Tekâmüldeki varlıklar hiçbir zaman mükemmeliyete
erişemezler. Fakat ekseri varlıklar, erişebildikleri en yükseği mükemmel
zannederler. Bu sebeple mükemmel zannedilenden, daima, daha mükemmel
zannedilecek olan mevcuttur. Mükemmel olsa idi tekâmül olmazdı.
27. VAZİFE MÜKÂFATTIR.
Maddeli hayatta zaman zaman yoran vazife, maddesiz hayatta
mükâfattır. Ruhlar olgunlukları ve lâyık oldukları derecelerde
vazifelendirilirler. Liyakat arttıkça vazife büyür, güzelleşir fakat
kat’iyyen ağırlaşmaz.
28. TANRI HER VARLIĞA KENDİLERİNDEN ÇOK DAHA YAKIN
OLANDIR.
Bir göz doğrudan doğruya kendisini nasıl göremezse, insan
da Tanrıyı kendisine“kendisinden çok” yakın olduğu için göremez. Fakat bu,
Tanrının var ettiklerine olan yakınlığıdır. Var edilenlerin Tanrıya olan
yakınlığı değil!
Kızıl Lale !
Mantığa dayalı bilgileri verirken gökyüzündeki ayı ve yıldızları delil olarak göstereni bizden başkası mı sanıyorlar..yoksa kafalarına saplanmış bilgilerin , her şeyin en doğrusu olduğuna mı inanıyorlar. Fakat biz onlara doğruyu göstermekte acele etmeyeceğiz. Şimdilik sadece bilgilerindeki eksiklikleri hissettireceğiz. Bil ki , kızıl lalelerin açtığı gün her şeye inanacak olan ise yine onlar.. fakat sen sadece imkansızlık içinde onlara acıyacak olansın. Onlar sadece gözleriyle bakabildikleri için görülmesi gerekeni göremiyecekler. Biz , kimlerin gözlerine madde perdesi çektiğini , kimlerin de bu perdeden sıyrılmaya çalıştıklarını biliriz. Şuurla iman etmekten korkanlar , maddeden uzak gözüküp ona sımsıkı bağlı olanlar , kayıtsızca sallana sallana yürüdükleri yolda, ne kadar kayba uğradıklarını anladıkları ve koşmaya başladıkları zaman belki kendilerini kurtarabileceklerdir. Biz vazifeliye yolunu çizeriz , o yolda yürüdüğü taktirde de yardım ederiz. Vazife hap gibi yutulmaz. Vazifeli yaptıklarını benimseyerek yapacağı şeylere hazırlanır. Çünkü biz vazifelilerimizi de vazifelerini ifa zamanlarında değer kazanmaktan mahrum bırakmayız. Vazifeli , liyakati ile vazifeli olmaya hak kazanmıştır. Bu hak , aynı zamanda ona daha yükseklere çıkabilmek imkanlarını hazırlayan haktır. Daha yükseklere ise liyakatle çıkılır. Biliniz ki , vazife hiçbir şahsın emrinde değildir. Her zamandan daha dikkatli olmanız gerektiğini ise asla unutmamalısınız. Unutmayın ki söndüğü zannedilen yıldızlardan birçoğu sönmez. Sadece daha fazla ışık verenlerin nuru içinde gözükmez olurlar. Pırıl pırıl olmak imkanını kazanmış olanlardan dolayı parlamayanlara üzülmeyin. Her değer , gücü oranında ışık verir (Bilgi no: 1102) Hakkınızda - TANRI, ESERİ VE SİZ !
Ruhunuzu bedeninizin içinde hapis sanmayınız. Ruhunuza
şuur, liyakat ve iradenizle bedeninizi kucaklatmaya çalışınız.
Aslınız ruhunuzdur. Siz ise ruhunuzsunuz.. Fakat sizde
ruhunuzdan çok siz; sizden çok sizin olan cevher de mevcuttur.
Aslında; ruhunuz, bedeniniz, her şeyiniz, siz ve bütün
var olanlarla düşünebildikleriniz ondandır. Sizin ondan, onun da sizden
olduğu cevher ise Tanrıdandır.
Tanrı, eseri ile varlığını arzu ettiği için mezcedendir.
O’nun varlığı ise eserinden, izahı imkânsız yükseklerdedir..( Bilgi no:
652)
Hiçbir yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden alıntı yapılabilir. © 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli Ana Sayfa / Index / Roket bilimi / E-Mail / Kuantum Fizigi / Astronomy / Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology / Uçaklar(Aeroplane)
|