| Şuur İnanç II ; Bölüm 1
801.
TANRI
Tanrı , varlığı da dahil herşeyi tasavvur edilmesine imkan
olmayan bir yokluktan var etti.O, kendi varlığını da var ettiği yokluğun
sahibidir.Varlığını var ettiği yokluğu da var eden Allahın kudret ve
değerini , kudret ve değer diyerek tarife imkan yoktur.
İnsanlar nasıl ki Tanrıyı düşünemezlerse yokluğu da
düşünemezler ve bu sebeple de Tanrının büyüklüğünün zerresine , tefekkürle
dahi erişemezler.Var ederek kendisine malettiği yokluktan , varlığı da
dahil istisnasız herşeyi var edişindeki hikmetin eşiğine bile
yükselemezler.
Hiçbir varlık fikren , o yokluk bile denilemiyecek yokluğun
yanına yaklaşamaz. Tanrının tarifi , O’nun neden izah olunamıyacağını
izahla bile yapılamaz. O düşünülemez.O’nun var ettiği “Varlığı”nın
değerine tırmanılarak ulaşılamaz hatta eteklerinde bile dolaşılamaz (1)(1:
bu bilginin tarihi 22/11/1962’dir)
802.
YOKLUK VE HİÇLİK
Yokluk , hiçlik diye tarif ettiklerimiz değildir. Hiçlik
mertebesine erişenler hiçlikleri değerlendirebilirler.Yokluk ise izah
olunamaz.Hiçlikten maksat kaba robot varlık’sızlık demektir.Hiçlikler ,
Mutlak varlık sınırlarını aşarlar fakat yokluğa ulaşamazlar.
Robotlu ortamlardaki, dolayısıyle madde kainatındaki
değerler , hiçliklerdeki gibi değerlendirilemezler.Madde kainatındaki
değerler , hiçliklerdeki değerlerle ters orantılı gözükür.Bu gözüken dahi
izafidir.
803.
DÜALİTENİN SINIRI
Robot üstü tekamül merhaleleri artı ile eksinin kaybolduğu
yerlerdir.
804.
BASİT MADDE
Maddeler basitlikleri oranında robot manevi değer ihtiva
ederler.En basit maddeki manevi robot değerler arasındaki enerji bağı çok
sağlamdır.
805.
ELBİSE
Elbiseyi bedeninizden çıkardığınız gibi bedeniniz de
ruhunuzdan ayrılacak.Bedeninizin çırılçıplak kaldığı gibi ruhunuz da
kalacak.Fakat o ne üşüyecek ne de fakirleşecek.Maddeden, robotlardan,
putlardan soyundukça asıl değerine yaklaşacak;Şuurlu inançla da O’nun
yoluna ulaşacak...
806.
OLUŞ VE DEĞERLER
Zannedildiği gibi sadece bir tip artı ve eksi mevcut
değildir.Birbiriyle ilgili birçok (+) ve (-)ler mevcuttur.Ve bu + ve –
lerin pek azı insanlar tarafından hissedilebilir. Mesela madde , o
maddenin bünyesindeki + ve – robot şuaların dengede bulunması ile mevcut
olabilir. Bu dengenin herhangi bir sebeple bozulması , ya o maddeyi başka
hale geçirir veya o madde daha başka bir maddenin mevcudiyetine karışır.
Manevi değerler ise manevi değerleri çekerler.Bu , madde kainatındaki
çekişin tamamen aksidir ki, sanki + nın – yi çekişi gibi izah
edilebilir.
Manevi değerlere + denilirse , robot değerlere de –
denilirse ; bunlar birbirlerini( dünyada olduğu gibi) hakikatte çeken
değil , iten değerlerdir.fakat bu hal ancak madde üstü varlıkta anlaşılıp
tesbit edilebilecek bir haldir.
Var Oluş
Var edilişte “tekamüle sevk olunan” ve “ tekamüle yardımcı
olacak” yani varlık halinde tezahür edecek değerler bir arada
idiler.Buradaki en mühim nokta , tekamüle sevk olunan değerlerin de
“değersizlikler” halinde oluşu ve robotlarla aynı işaretle
gösterilebileceklerinden her ikisinin de – oluşu idi.
İşte ancak manen değerlenerek + hale gelebilecek olan
tekamüle sevk olunan varlıklarla , zaten – işaretli bulunan robotlar
birbirleriyle alaka bağları ile sımsıkı bir şekilde karışık, “adeta
birbirleriymişcesine”tekamüle sevk olundular.
Şimdi manevi değersizlik halinde fakat değerlenmek
imkanlarına malik bir değeri , bir robot değerle bir arada madde
kainatında düşünelim ve buna madde kainatının “ en basit unsuru”
diyelim.Ve onu şekildeki gibi gösterelim.(ss 379)
(-) Vaziyetteki tekamüle sevk olunan değerlerle yine –
vaziyetteki takamüle yardımcı robot değerlerden hasıl olan bir zerre
düşünelim ve ondaki en basit hareketi dünya idrakine göre anlatmaya
çalışalım ...
Bu zerre , madde kainatının dışında – den hasıl olmuş bir
değerler bileşimi halinde farzedilebilir. Bu şekilde oluşmuş olan
zerreciklerin birbirlerini çektiklerini ve bir – değerler alemi vücuda
getirdiklerini düşünelim.Bu zerreler birbirlerini çeken zerrelerdir fakat
birbirlerinin içinde kaybolmazlar. Buna da sebep ; birbirlerinin içinde
eriyerek tek bir varlık haline gelebielmeleri için tamamen aynı değerde
olmaları gerekir. Halbuki robotlu zerreler arasında değer yakınlığı
vardır. Fakat aynı değerde iki ayrı zerre yoktur.Bu sebeple , madde
kainatında , zannedildiği ve deneysel olarak da ispatının mümkün sanıldığı
gibi , tam anlamı ile bir birleşme mümkün değildir.Maddenin esasını
teşkil eden değerlerden hasıl olan en basit varlık , diğer bir basit
varlıkla kaynaşamaz ancak yan yana gelerek birleşir.İşte madde kainatında
meydana gelmiş olan maddelerin istisnasız hepsi yanyana gelen birçok
basit varlıklardan hasıl olmuştur.
Bu şekilde hasıl olan varlıkların , tekamüle sevk olunmuş
değersizlikler halindeki değerleri ,menşe’ tarafından (oraya ait
olduklarından ve değerlenebilmek imkanlarına malik bulunduklarından)
çekilirler. İşte menşe’, çekişinin , tekamüle sevk olunan değerleri çekişi
ve robotların da birbirlerini çekmesi denge veya dengesizlik halinde
tezahür eder. Bu , aslında , daimi hareket halinde olan bu sistemin bu
hareket dengesinden hasıl olan atıl halinin izahıdır.
Herhangi bir robot zerredeki tekamüle sevk olunmuş
değersizlik değerlenerek uzaklaştığı taktirde , o robot eski vaziyetini
kaybeder ve sonuçta civardaki diğer robotların robot değerleri tarafından
çekilir.Bu çekilişten ya denge , yahutta dengesizlik hasıl olur.Manevi
değeri eksilen bir robot zerre diğer kitleler tarafından daha fazla
çekilmeye başlar.
Şu ana kadar anlatılanları tamamen madde üstü bir izah
olarak anlamak gerekmektedir! Şu halde şöyle diyebiliriz :
Tanrının arzusundan hasıl olan “tekamüle sevk olunan
değerler” yine Tanrının arzusu sonucunda hasıl olan “ tekamüle yardımcı
değerler” , birbirleri ile karışık olarak Tanrıdan manen
uzaklaştırılmışlardır. Gaye ; tekamüle sevk olunan değerlerin , varlıklar
haline gelerek , liyakatleri ile Tanrıya yaklaşmalarıdır.
Değerlenebilme imkanlarını haiz olarak tekamüle sevk olunan
değerler , değerlenmeye başladıkları anda varlık haline gelirler. Onların
“var olduklarını idrak ettikleri an “ ise ruh olduklarını idrak ettikleri
andır. Ruhlarsa tekamülün yüksek mertebesine , ancak inançlarını
şuurlandırarak erişebilirler.Bu ise onların şuurla neden ruh olduklarını
ve neden tekamül ettiklerini anladıkları anda başlar.Bu idrak da
mes’uliyetler yükleyen , yüklediği mes’uliyetler oranında da değer
sağlayan bir idraktır.
*
Yukarıda izah edildiği gibi , Tanrının arzu ve iradesinden
hasıl olan tekamül edecek değerler , robot değerler ile karışık olarak
Tanrıdan manen uzaklaştılar ve Onu düşünemeyecek hale gelerek Mutlak
Nizama uygun olarak tekamüllerine başladılar.
Mutlak kanunun tekamüle sevk olunan değerler üzerindeki
rolü, onların(Tanrının iradesi ile) robot değerlerle bağlanmalarından
sonra başlar. Bu sebeplede tekamül edecek bir “değer” saf vaziyette Mutlak
Nizama tabi olmaz.Bunun için daha önceden robot değerler ile birleşmesi
lüzumludur.
Tekamül edecek değerlerle , tekamüle yardımcı robot
değerlerin husule getirdikleri “varlıklar” halindeki değerler (veya”varlıklar”)
saf robot değerlerle Mutlak Kanunun icaplarına uygun olarak
birleşebilirler.Bu hail şöyle izah edebiliriz:
Tekamüle sevk olunan değerleri izah ederken değersiz
bulunduklarından dolayı – işaretlerle göterdik.Tekamüle yardımcı robot
değerleri ise ,değerlenerek + hale gelemiyeceklerini kabul ederek – olarak
göstermiştik.Mutlak Kanun üstü esaslarda + manevi değerlerin birbirini
çektiğini fakat + ile – değerlerin birbirini ittiğini evvelce
anlatmıştık.(şekil ss381)
İşte bu – işaretli manevi zerrecik , meşe’in erişilmez +
kudreti ile meşe’den manen uzaklara fırlatılmıştır.Ve bu eksi haldeki
tekamüle sevk olunmuş değersiz değerler ancak değerlenerek + değerlerini
arttırarak tekrar menşe’e yaklaşmak imkanlarına maliktirler. Bu, tekamüle
sevk olunan değerlerin, tekamüle yardımcı değerler ile birlikte tekamüle
sevk olunuşlarının izahıdır.
Mutlak Kanun üstü bir birleşme ile varlık haline gelen
manevi zerrecik , varlık haline gelişinden itibaren Mutlak Kanunlar
çerçevesine girmiş ve; tekamüldeki manevi değer +, tekamüle yardımca
manevi robot değer ise – olarak ifade edilebilecek bir hal almışlardır.
İşte bu şekilde hem tekamüle sevk edilmiş değer , hem de
tekamüle yardımcı robot manevi değerden meydana gelmiş en basit robot
zerre , ve bunların kabalaşmasından da madde kainatının en basit unsuru
olan ser zerresi hasıl olur.
En basit robot zerredeki tekamül eden değerlerin (+) menşe
tarafından, tekamüle yardımcı değerlerin ise robotların (-) değerleri
tarafından çekilmeleri ser zerreciğinde madde kainatının ilk hareketini
meydana getirir.
Burada tekamül edecek saf değerler ,tekamüle yardımcı saf
değerler ile bir arada tekamüle sevk edilmişlerdir sözündeki “ bir
arada” veya “karışık” tabirleri tamamen mecazidir. Fakat bunları
birbirlerine karışık tesirler halinde düşünebilirsiniz.
Bütün bu izahlar, bir şeyin , çeşitli şekillerde doğru veya
doğruya yakın izah edilebileceğini anlatmak içindir. Hiçbir şeyin en
üstünü olmayacağı gibi en üstün izah ve ispat da yoktur.Buna kısaca
;ispatın olmadığının izahı da denilebilir. Bir şeyi hakikate en yakın
şekilde izah ise , dünya imkanları ile kat’i ve değişmez bir isbatın
mevcut olmadığını bilmekle başlar.
İspat Tanrıya mahsustur !.
807.
İSPAT
Yukarıdaki ,izaha “oluş”un alınmasına sebep ileride
yapacağımız oluş izahı içindir.İçinde sizi teşevvüşte bırakan noktalar
vardır.Fakat anlatılmak istenen ise mutlak izahın olmayışıdır.
Şu halde ispat sözü hakikatte insanlar için en imkansız
olan bir şeydir.Çünkü ispat bir şeyin kat’iliğini ortaya koymak için
kullanılır. Bu ise tekamül sistemine uygun bir varlıkta olmayacak şeydir.
İspat taassuptan doğmuştur ve sadece taassubun mevcut olduğunu isbata
yarar.
Şu halde bir şeye mutlak surette ispat edilmiş , değişmez
gözü ile bakmak yanlıştır. Dünya kainatında bir hakikat ancak dünya
kainatının bahşettiği imkanlar dahilinde anlaşılıp izah edilebilir.İspat
da bu sebeple “ dünya imkanları” ile hudutludur.Dünya imkanları ise daha
üstün imkanların tesirleri altındadırlar ve daima değişebilirler.
İspat , az veya çok, belirli bir zaman için kat’i tesir
gösterebilir. Dünya durdukça duracağı sanılan ispatlanmış şeylerden ancak
Mutlak Nizam esaslarına uygun olanlar uygun oldukları sürece durabilirler.
Fakat onlara dahi “ispat edilmiştir , kat’idir” demek doğru olmaz. Çünkü
insanlar dünya durdukça duracak olan şeyleri önceden bilemezler.Bunu ancak
biz biliriz. Gerekenlerin de pek mühim olmayanlarını çeşitli vasıtalarla
bildirtir , en mühimlerini ise aradaki vasıtamızdan başka hiçbir vasıta
kullanmadan doğrudan doruya bildiririz.
Biliniz ki Mutlak Sistem üstü bilgileri bizden başka kimse
veremez ! Verilenler ise ancak bizim verilmesini istediklerimizdir...
808.
İNSANLARIN SÜBJEKTİF(İÇ)
ALEMLERİ
İnsanları bir sübjektif hayatları bir de dünyaya
yansıttıkları veya yansıtabildikleri hayatları vardır.Sübjektif hayatla
yansıttıkları hayatlar arasında ise irtibatlar vardır.
809.
YOKLUK
Düşünülebilen yoklukar , varlıklardır.
810.
VARLIK, MUTLAKLIK , YOKLUK ,
TANRI..
Tanrıya varlık demek de doğru değildir.Çünkü O kendi
varlığının dahi var olabilmesi için evvelden mevcut olması gerekendir.
Varlıkların ve varlıkları varettiği (izahı imkansız)
yokluğun sahibi olan Allah , tefekkürle dahi erişilmesine imkan olmayan
çok yüksek gayelerle var etme işine devam etti. Bunun sonucu olarak da
O’nun arzusundan , tekamül ederek değerlenip yükselecek varlıklarla ,
tekamül ettirici çok yüksek yardımcı varlıklar var oldular.İlk var olan
bu iki varlık arasında büyük farklar vardır.
Tekamüle sevk olunan varlıkların değerlenerek
yükselebilmeleri ve robotlar tarafından ifa edilen en yüksek vazifeleri
dahi liyakatleri oranında yerine getirebilmeleri , tekamüldeki gayedir.
Fakat O’nun gayesi böyle söylemekle asla tahdit edilemez.Herşeyi
sonsuzluklarla dahi izah edilemiyecek olanın gayesini idrake , sözle ,
izahla , tefekkürle asla erişilemez.O tekamüle sevk ettiği varlıklarını,
değerlenme imkanlarına malik değersizlikler halinde , kendi öz varlığını
da var ettiği , maliki ve hakimi bulunduğu , izah edilmesine imkan
olmayan”yokluk”tan var etti.
Hiç şüphesiz ki O, kendi varlığını da var ettiği maliki ve
hakimi olduğu yokluğu da var edendir.O , yokluğun bir kısmının ,
liyakatleri ile şuurlanıp tekamül ederek kendi erişilmez değeri
istikametinde değerlenerek yükselmesini isteyendir.İstedi.. ve oldular
!...
Yokluktan tekamüle sevk olunan yokluk halindeki varlıklar
sadece değerlenerek tekamül edebilme imkanlarına malik “değersizlikler”
halinde doğdular. Tanrı ise onları, kendi varlığını da var ettiği
yokluktan var eden ve onlara evvela şuurlanma , sonra da şuur ve liyakatle
yükselme , hatta yaratabilme imkanlarını verendir.Fakat onlar bu
imkanlarla dahi asla Tanrının değerinin zerresine ulaşamazlar.
Tekamüldeki varlıklar Tanrının büyüklüğü karşısında
değersizliklerini idrak edebildikleri oranda değerlenebilirler , aczlerini
hissedebildikleri oranda da imkanlarını genişletebilirler.
Tanrının tekamüldeki varlıklarının sistemli olarak tekamül
etmelerini arzu etmesi sonucu , tekamül yardımcıları denen”melekler”
hasıl olmuştur.İşte bu melekler oluş’tan , çok yüksek , ne anlatılması ne
de anlaşılması mümkün olmayan değerlere maliktirler. Onlara Tanrının bir
kısım arzularının tezahürleri de denebilir. Bu sebele de onlar Tanrının
arzularını gerçekleştirebilmek için bütün imkanlara maliktirler.Şuurları
ise Tanrının izahı imkansız , şuur bile denilmemesi gereken şuuruna
bağlıdır. Fakat bağlı olmalarına rağmen tam bir robot halinde tezahür
etmezler. Serbestçe düşünebilir ve hareket edebilirler.Buna rağmen bütün
düşünce ve hareketleri tanrının isteklerine uygundur. Bu sebeple hata
yapmazlar.
Onlar için günah ve hata yapabilmek hiçbir zaman mümkün
olmayan şeylerdir. Tanrıya şuur şuaları denilebilecek şualarla bağlı
bulunmaları böyle şeyler yapmalarına manidir.Tanrının şuurunun
meleklerdeki tezahürüne “ vazife şuuru “ denilebilir.Şuurlu İnanç yolunda
olanların kendilerine örnek olacak , onun istikametinde tekamül ederek
yükselecekleri şuur da budur.
Meleklerin lüzumlu olan bütün imkanlara oluş’tan malik
bulunduklarını söylemiştik.Onlar kendi liyakatleri ile tekamül etmezler ,
fakat icap ederse tekamül eder gözükebilirler , hatta robotlu maddi
varlıklar haline gelebilirler.Bir süre için takamül yerlerine inerek tıpkı
tekamül etmekte olan varlıklar gibi yaşayabilirler. Hatta kendi arzularyla
tahdit edilmiş imkanlarına dayanarak bu süre zarfında kendilerini tekamül
eden varlıklar zannedebilirler. Birçok yerlerde aynı veya değişik
zamanlarda tezahür edebilirler.Onların kainatlar halinde tezahür
edebilmeleri dahi mümkündür. Fakat bütün bu hallerde sırf Tanrının
emirlerine uygun olarak vazife ifa etmek maksadı ile gelirler.Onların halk
etmek de dahil başaramıyacakları hiçbir vazife yoktur.
“Robotlar” dahi denmemesi gereken bu yüksek vazifelilerin
ifa ettikleri çeşitli vazifeler göz önüne alınırsa , ayrı ayrı vazifeler
halinde düşünülebilecekleri gibi , bütün bunlar tek bir vazife haline
getirilerek de düşünülebilir.O zaman da şimdiye kadar vazifeliler diye
anlattıklarımıza vazifeli denilebilir.
İşte beşeriyet “Tek Allah” esasına dayalı dinlerle , bu tek
vazifeliyi idrak seviyesine yükselmiş , bu vazifelinin üzerindeki ( neden
izah olunamıyacağının bile idrak edilebilmesi mümkün olmayan) Allahın
mevcudiyetini hissedebilmesi için gereken tekamül merhalelerini aşmış , en
sonunda vermeye başladığımız Şuurlu İnanç bilgilerini alabilecek idrak
değerine ulaşmıştır.
İşte Tanrının şuuruna bağlı bu , halk edebilme imkanlarını
haiz , varlıklar halinde de tezahür edebilen varlık ; Tanrının arzusuna
tıpatıp uygun bir Mutlak Varlığı halk etmiştir ve yine Tanrının
emirlerine uygun olarak onu , bu yoldan halk edilenler için “Mutlak”
etmiştir.
O Mutlaktır ; fakat , Mutlak üstü varlıklar mutlaklıkla
tahdit olunamazlar.Tasavvur edilmesine imkan olmayan yokluk karşısında
Mutlak acz içerisindedir. O yokluğun sahibi ise mutlaklığın çok
yükseklerindedir.Bir yokluğa “Mutlak Yokluk” demek, onu varlık haline
getirir. Tanrının herşeyi var ettiği yokluk ise , varlık haline gelmesine
imkan olmayan fakat Tanrının iradesi ile varlıklar doğuran
yokluktur.Mutlak denen şeyler de o yokluktan doğmuştur. O doğan ise
“Mutlak”tır.Çünkü onun esaslarına uygun olarak yaşayıp tekamül edenler ,
onun kendileri için mutlaklık hassasını haiz sınırlarını aşamazlar.
O Mutlak varlıktır; çünkü , Mutlakın üzerindeki değerlere
varlık demek doğru olmaz. Onlar, Mutlak Varlık esaslarına uygun olarak
yaşayanların , varlık olarak düşünebilecekleri herşeyden çok daha üstün
kıymetlerdir. O Mutlaktır ; çünkü insanlar tefekkürle dahi onun
üzerindeki değerlere ulaşamazlar. Bunun için de mutlak üstü değerler bile
insanlara mutlak değerler halinde gözükür.
Bu sebeple , vermekte olduğumuz mutlak üstü bilgileri ,
hakikatte Mutlak Varlığın size sunduğu imkanlarla liyakatiniz oranında
değerlendirebilmekte , hatta mutlak üstü olduğuna inandığınızı sandığınız
Allah’ı bile ancak Mutlak varlık halinde hissedebilmektesiniz.
811.
ZORLUKLAR
Zorlukları , hakikatte birer yardım olduklarını unutmadan
aşınız.
812.
MADDE
Maddenin oluşunu izah ederken ,” Madde manevi
robot değerlerin kabalaşmasından hasıl olmuştur..” denilmiştir. Buna aynı
zamanda “ robot değerler , meşe’den uzaklıkları oranında kabadırlar”
denilebilir.
813.
TOPLUMUN RUHSAL DURUMU
VE PLAN
Uygulanması düşünülen bir plan yapılmadan önce , o planda
yer alanların ruhsal durumlarının tetkikini gerektirir.Bir planı tatbik
edebilmek , ancak o planı tatbik edebilecek elemanların mevcut olması ile
mümkündür. Bu sebeple tatbik edilmesi düşünülerek yapılan planlarda ,
daima , o planı tatbik edecek toplaum , toplumun realitesi ve ruh gücü
araştırılmalı ve plan hazırlanırken de bu noktalar göz önünde
bulundurulmalı.
814.
TANRININ VARLIĞI
Her şeyden, hatta düşünülüp tasavvur edilmesine bile imkan
olmayan yokluktan da evvel var olan Allahtır. Fakat bu varoluş evvel veya
sonra denilerek , zaman mefhumu ile izah olunamaz.
Varlığını , ( yokluk hassasına halel getirmeden tam bir
yokluk ettiği) yokluktan “Her şeye kadir şuur” olarak var ettiği , şuur
dahi denilmemesi gereken “o değere” zerre de denilemez. Yine o zerrenin
kudreti sonsuzluklarla da ifade edilemez. Fakat ona , Tanrının “yokluktan
var etme” arzusundan doğdu denilebilir.
O’dur evvela var olmayı arzu edip var olan! O’dur ,
varlığından evvel arzu edebilen ! O’dur var ettiklerini sistemlerine halk
ettirerek tekamüle sevk eden! O’dur var ettiklerine bu işleri gördüren!.
815.
KARDEŞ-DOST
Sizin sadece bu dünyada yaşayanlara değil , öbür tekamül
yerlerinde bulunanlara da , ahirete göçmüş olanlara da dost gözüyle ,
kardeş gözüyle bakmanız gerekir. Unutmayınız ki size çok uzaklarda gelen
, hakikatte sizin çok yakınınız olabilir.
816.
TEKAMÜL MÜCADELELERİ
Dinin felsefeden , felsefenin ilimden ayrı olduğu görüşü
tekamül için lüzumluydu. Şayet bunlar başlangıçtan beri bir arada
düşünülseydi , o zaman lüzumlu olan fikir münakaşaları , tekamül
mücadeleleri olmaz , bunun sonucunda da benimsetici metod tatbik
edilemezdi.
Hakikatte din , felsefe ve ilim birbirlerine ruh ve
bedenden çok kaynaşmış şeylerdir. İşta tekamül mücadelesinde de bu halden
istifade edilmiş ve birbirlerinden ayrılmasına imkan olmayan şeyler ayrı
düşünülerek daha doğrusu düşünülmeye çalışılarak takamül mücadelelerine
lüzumlu olan zemin hazırlanmıştır.
Şimdi akla bir sual gelebilir. ; Şuurlu İnanç yolunun
açılması ile insanlar acaba nasıl tekamül edecekler.? Evet , Şuurlu İnanç
ile bir çok mücadeleler kökünden önlenecektir , fakat aynı zamanda da
yepyeni tekamül alanları belirecektir..
817.
ŞUURLU İMAN
Şuurlu İnanç demek imanın şuurlanması demektir
ki ona ilerde Şuurlu İman denilecektir. Ve beşeriyete , bu bilgilerle ,
zaten özüne sahip olduğu imanın nasıl şuurlandığı gösterilecektir.
818.
DÜNYANIN SONU
Dünyanın ne zaman sonu geleceğini verdiğimiz
bilgilere dayanarak siz de tahmin edebilirsiniz. Dünya bir tekamül
okuludur. Faydalı olduğu sürece var olacaktır. Dünyada tekamül eden
varlıkların en üstünü olan insanlar ise dünyada kaldıkları müddetçe madde
ile denenmekte ve tekamül ederek ona hakimolmaktadır.Şayet insanlar
maddeye tamamiyle hakim olabilirlerse o zaman , dünya bir tekamül okulu
olmak hassasını kaybeder ve sonuçta da yok olur.
Dünyanın var olabilmesi için dünya medeniyeti
ve bu medeniyetin içinde doğan ve onu günden güne geliştiren insanlar
bir ölçüdür.Her nesil bir sonraki nesile daima biraz daha tekamül etmiş
bir zemin bırakır.Yeni gelenler de onu biraz daha tekamül ettirirler.
Tekamülde ölçü ise maddeye hakimiyettir.
Bu böylece sürüp giderken bir zaman gelir ki
insanlar esir zerresini tetkike ve onun içerisindeki manevi ve robot
değerleri ayırmaya çalışırlar. Bu hal iyiye kullanılırsa dünyanın yepyeni
tekamül devrelerinde okulluk yapabilecek halde kalmasına i fena
kullanılırsa da onun mahvolmasına yol açar.Sözün kısası ; dünyanın mahvı ,
zamanla ona hakim olacak insanların elindedir. Aynı sebeplerle her an
milyonlarca tekamül yeri mahvolmakta ve yerlerine yenileri meydana
gelmektedir.
Bir tekamül yerinin mahvolması için o tekamül
yerinde tekamül etmekte olan en ileri varlıkların artık o yerden
faydalanamıyacak yüksekliğe erişmeleri gerekir.
819.
YUVARLANIŞ
Bir vazifeli için kayıp ancak yolumuzdan uzaklaşmak
temayülü göstermesi ile başlar. Biz ise onu evvela korur ve deneriz ,
yine yoluna dönmesini bekleriz. Dönmeyince de alçaklıklara yuvarlanmasına
engel olmayız. Çünkü o, zamanla geçtiği yollardan tekrar geçmek , evvela
alçalıp sonra yükselmek ihtiyacında olandır. Ona en uygun yardım ise ,
ulaşmış olduğu yere tekrar yükselebilmesi için değersizlikler içine
yuvarlanmasıdır. Bu yuvarlanış dünya anlayışına göre çok acı ve fenadır.
820.
İYİ
Hakikatte iyi olmayan bir insan , vatana ,
millete iyilik edemez, ancak iyilik eder gözükebilir. Böyle oluşu da onun
egoistçe hislerini tatmin içindir.
821.
HZ. MUHAMMED
Muhammed din devrinin son peygamberi, aynı
zamanda da Şuurlu İnancı ilk açıklayan vazifelidir.
822.
ŞUURLU İNANÇ
BİLGİLERİ
Şuurlu inanç demek , kısaca dinin bilim haline
gelmesi demektir. Bu sebeple de önceden “Muhammed’ten sonraki peygamber
bilimdir” demiştik. Fakat bu hal ne bilimin gelişip felsefeyi , ve dini
yok etmesi , ne de dinin ve felsefenin ortadan kalkması manasına
alınmamalıdır.
Dinden ortaya çıkan felsefe gelişerek bilimin
doğuşunu , ilerleyen bilimse , Şuurlu İnancı açıklayan bilgilerin
verilebileceği zemini hazırlamıştır. Şu halde ilk bakışta zannedildiği
gibi bu , bilimin genişleyerek dini istila etmesi değil , insaniyetin dini
bilimsel izahlarla anlayabilecek seviyeye erişmesi demektir. Çünkü bilim
mevcut haliyle dini izah edebilecek durumda değildir.Şuurlu İnanç
bilgileri , din yoluyla verilen bilgilere dayalıdır. Bu bilgiler ise
bilimi çekip din seviyesine yükseltecek bilgilerdir.
Bu nokta çok mühimdir. Biz bu bilgileri
vermeseydik ; ne Şuurlu İnanç ne de yarının üstün bilimi olamazdı.Bu
sebeple bilgilerimiz evvelce dinin gelişmesi için ne kadar lüzumlu idiyse
bugün ve yarın da bilimin ilerlemesi için o kadar elzemdir.
823.
ŞUURLU İMAN NEDİR
Şuurlu İman’ın ne olduğunu anlayabilmek için evvela iman
nedir onu öğrenmek gerekir. İman , kısaca ; tekamüldeki bir varlığın ,
daha üstün bir kudretin varlığını idrak ederek buna ruhu ile inanacak
mertebeye yükselmesi demektir. İman sadece tekamül ile idrak edilebilen
bir değer değil , ruhun öz varlığında mevcut olan bir değerdir. Fakat
onun mevcudiyetini hissedebilmek ancak tekamülle mümkündür.
İman ruha ebediyen bağlı kalacak olan değerdir. Böyle
olunca da ileri bir tekamül seviyesinde iman ile per birbirlerinden
ayrılırlar. Çünkü ruh ile per ancak robotlu tekamül devresinde ve Mutlak
Kanun icaplarına uygun olarak tekamül ettiği müddetçe bağlı kalır. Bu
sebeple de per’e , ruha Mutlak kanun esaslarına uygun olarak bağlanan
değer de denilebilir. Şu halde bir ruhun mutlak kanun esaslarına bağlı
olarak tekamül ettiği müdetçe per’e bağlı kalması , per’i Mutlak Kanun
icaplarına dahil eder. İman ise ruha bağlı ve ondan ayrılmaz bir değerdir
ve çok geniş kapsamlıdır. Bu sebeple de ona “ ruhun şuuru” veya “ ruhun
bilgisi” de denilebilir.
Naslı ki ruhlar yaşadıklarını idrak ettikleri an ruh
haline dönüşüyorlarsa , yine o ruhlar , Tanrı tarafından kendilerine var
edilişlerinde lütfedilen imanlarını da şuurlandırmaya başladıkları anda
Şuurlu iman yoluna ayak basarlar. Bir ruhun yaşadığını idrar ederek
şuurlanması kadar mühim olan bir diğer tekamül merhalesi de Şuurlu İman
merhalesidir. Çünkü Şuurlu İman demek , Tanrının oluş’tan ruhlara verdiği
bir değeri (ki bu imandır) tekamül ederek şuurlandırması ve imanı şuurla
tanıması , onu (otomatik olarak değil ) kendi öz değeri olarak
kullanmasıdır.
Bir ruhun yaşadığının hissederek ruh haline gelmesi
otomatik olarak tezahür eden bir hadisedir. Keza onun yaradılışında mevcut
olan “iman” denilen değerden dini inancın doğması da robot yardımlarla
olan bir şeydir. Şuurlu İnanca ise sadece robot yardımlarla ulaşılamaz.
Çünkü imanın şuurlanması , ruhun kendi kendisini şuurlandırması demektir
ki buna ; ruhun , Tanrının var ettiği “ varlığını” kendi liyakati ile
şuurlandırarak kendisi için var etmesi de denilebilir. Fakat bu iki var
edişi bir tutmamak hatta birbirine yaklaştırmamak gerekir .
İşte beşeriyet onbinlerce sene dini yollardan sırf
inancını , daha doğrusu öz varlığını değerlendirmek için tekamül
etmiştir. Ruhların doğuştan malik bulundukları imanı , sahip bulunduğu
halde değeri bilinmeyen kıymetli bir mücevhere benzetebiliriz.Bu
mücevherin ona sahip olan tarafından değerlendirilebilmesi için evvela
kıymetinin bilinmesi gerekir. İşte Şuurlu İman bilgileri ile biz , imanı
değerlendirme imkanlarını veriyoruz.
824.
KUR’AN
Ku’an din devri esaslarına göre Şuurlu İnancı izah eden
kitaptır.
825.
İMAN
İman insanlardaki inanma kudretidir.Bu kudret ilk insanda
da mevcuttu, yeni doğmuş bir çocuktada mevcuttur(1)(1: ” her çocuk
müslüman doğar”- Hz.Muhammed – hadisini de böyle anlamak gerek.). Bu
kudret, insanların inandıkları bilgileri benimsiyerek ruhlarına
maletmelerine yarayan kudrettir. Bir bilginin benimsenip hayata tatbik
edilebilmesi için o bilgiye iman edilmiş olması , imanla inanılmış olması
gerekir.İnsanın iman ettiği bilgiler ise sadece dini yollardan edindiği
bilgiler değildir. Çünkü insan din yolundan edinmek imkanını bulamadığı
bazı bilgilere de imanla sarılabilir. Mesela bilime imanla sarılarak ,
bilimden başka bir yoldan izah edilenlere inanmayanları bu
söylediklerimize örnek olarak gösterebiliriz.
İlk insanda dahi mevcut olan inanma gücüne , yani imana,
şuurlu bir iman denemiyeceği gibi , din devrindeki iman da şuurlu bir iman
sayılmaz.İlk insanlar insan olarak var oluşlarından itibaren iman etme
kudretine maliktiler ve bu kudret onlara kendilerinden üstün bir varlığın
mevcudiyetini hatırlattı. İlk insan iman edebilme gücü ile dünya hayatına
gözlerini açtığı vakit otomatik olarak civarında iman edecek şeyler
aramaya başladı ve buldu.
Bir insanın herhangi bir şeye iman edebilmesi için duyuları
vasıtası ile edindiği bilgileri idrak ederek şuurlandırması gerekir. Bir
şeye iman edilmesi için o şeyin önceden , idrak edilmiş olması
lazımdır.Fakat insanlar inandıkları şeylerin hepsini başkalarının da
inanabileceği şekilde savunamazlar. Bu sebeple de bir insanın iman ettiği
şeye diğer bir insan iman etmeyebilir ve iman eden , etmeyeni ikna edecek
imkanlara malik olmayabilir.
Bir insan ancak iman gücüne uygun olarak iman edebilir.Bu
güç ise pek çeşitli tarzlarda tezahür eder. Bir kimse Tanrının birliğine
iman etmişken , yanıbaşındaki , Tanrının mevcut olmadığına inanmış
olabilir. Her ikisi de inandıkları şeyleri birbirlerine karşı kanıtlaryla
savunabilecek durumda değildirler. Bir insanın iman edebilmesi için
inandığı şeylerin mutlak surette ispat edilmiş bilgiler olması
gerekmez.İnsan iman gücü ile ispatı mümkün olmayan şeylere de iman
edebilir.Bu da insanların sadece deneysel yollarla tesbit edilebilen
şeylere değil , bunun dışındakilere de iman edebileceklerini
gösterebilir.Nitekim insanlar din devri boyunca ispatı mümkün olmayan
şeylere inanarak ve inandıklarını da savunarak bugünkü seviyelerine
ulaşabilmişlerdir. Din devri , baştanbaşa “ispatı mümkün olmayan şeyelere
iman edilen devirdir” denilerek de tarif olunabilir.
İnsanlar şayet iman ettikleri şeyleri başkalarına ispat
edebilselerdi , tekamül mücadeleleri dediğimiz mücadeleler olmayacak ve
din devrinden beklenen faydalar da sağlanamayacaktı.İmanın şuurlanması
demek sadece , insanın inandığı şeylere neden neden inandığını kendisine
ispat edebildiği devir demek değildir. Bu devir , insanların iman
ettikleri fikirlere neden inandıklarını bilimsel metodlarla başkalarına da
ispat edebilecekleri devirdir.
Din devrindeki , tekamül mücadeleleri denilen iman
didişmeleri Şuurlu İnançta yoktur.Buna karşılık insanlar sonsuzluklarla
dahi tahdit edilemiyecek bir tekamül yolu ile karşı karşıyadırlar ve bu
yolda ancak liyakatleri ile ilerleyebilmek imkanlarına maliktirler. Bu
yolda ilerlemek için gösterecekleri gayret ise onlara tekamül
mücadelelerinin sağladığı imkanlardan çok daha fazlasını sağlar.
826.
ALLAH
Allah , yokluktan her şeyi var ederken , onun yokluk
hassasına halel getirmeden var edebilendir. Varlıklar halinde
düşünebileceğiniz her şeyin menşe’i bu yokluktur. Hiçbir zaman idrak
edemiyeceğiniz Allah ise bu yokluğun çok üzerindedir.
Din devri boyunca adetle, isimle , sıfatla büyüklüğü biraz
olsun belirtilmeye çalışılan Tanrının , zerre kabilinden de olsa ,
haşmetinin hissedilmesini mümkün kılan ; var ettiği Varlığıdır. Allahın
var ettiği Varlığının sizlerce idrak edilebilen dünyadaki adı ise Mutlak
Varlıktır.
Tanrının , tezahür etmek için var ettiği “Varlığı”na Mutlak
Varlık denilir, Allah denilmez. Hatta O, Allah denilerek dahi(isimle)
tahdit edilemez.
827.
TAHAYYÜL VE VARLIKLAR
Bundan önce verdiğimiz bir bilgide ; dünyanın ancak
tekamüle hizmet edemiyecek vaziyete gelmesi ile yok olacağını
anlatmıştık.Varlıklar genellikle iki türlü yok edilirler ki aslında
bunlardan birine yok etme denilemez.Bu, herhengi bir tekamül yerinin
Mutlak Tekamül kanunu esaslarına göre şekil değiştirmesidir. Yok olan
yıldız sistemleri gibi.
Bir de tamamen yok olmak vardır ki onu şöyle izah
edebiliriz.. Her şey Tanrının izahı imkansız Arzusu’nun tahayyül halinde
tezahüründen hasıl olmuştur.Tekamüldeki varlıklar hariç her şeyin menşe’i
Tanrının arzusu ve tahayyülünün eseridir denir. Gerçi tekamüldeki
varlıklar da O’nun tahayyülü eseridir ve Tanrı isterse onları da yok
edebilir. Fakat bu yok edişle robotların yok edilişleri arasında fark
vardır.
Tanrı robotları ve robotlardan hasıl olan bütün tekamüle
yardımcı varlıkları izahı imkansız tahayyülü ile hasıl etti. Robot olarak
bütün mevcut olanlar Tanrının tahayyülü sonucu hasıl olmuştur. Örnek
olarak madde kainatını ele alalım. Madde kainatında her şey yan yana
dizili basit maddelerden meydana gelmiştir.Tanrı, bu madde zerreciklerini
tahayyül ettiği gibi nizam ve intizama sokandır , var edendir. O’nun
tahayyül ettiği an, arzusunun gerçekleşme anıdır.Hatta yüksek idareciler
de dahil her şey bu tahayyülün muhtelif tezahürlerinden ibarettir. Bizim,
analiz metoduna göre anlattıklarımız ise sadece bu tahayyülün
safhalarının mecazi izahlarından ibarettir.
Tanrı her şeyi tahayyül ettiği anda var edebilendir. Ve her
şey Tanrının tahayyül ettiği müddetçe var olur. O’nun yok etmek istediği
bir şeyin yok olması için , bir an tahayyülden vazgeçmesi kafidir. İşte
O’nun var olan bir şeyi bir an tahayyülden vazgeçmesi , o şeyin tam bir
yokluk haline gelmesi demektir. Bu sebeple de dünyada olup biten her şeyi
bir hayale benzetebilirsiniz. Fakat bu hayal , sizin anlayabileceğiniz bir
hayal değildir.
İşte her şeyin yok olmasını sağlayan bu tahayyül , aynı
zamanda her şeyin var olmasını sağlayan tahayyüldür.Fakat bu tahayyülü
anlamaya , izah etmeye imkan yoktur.
Tanrı yahayyül etmiştir , idareci varlıkları var etmiştir ;
Tanrı tahayyül etmiştir , mutlak bir nizam kurmuştur; Tanrı tahayyül
etmiştir , tekamüle sevk olunan varlıkları var etmiştir ; fakat onlara da
tahayyül edebilme imkanlarını vermiştir.Onlar liyakatleri ile tekamül
edip , tanrının kendilerine bahşettiği tahayyül melekesini
geliştirebilirler ve daha fazla tekamül ederler.
Tanrı onları da bir kül halinde her şeyle birlikte ,
tahayyül ettiğine uygun olarak var edendir. Fakat tahayyülü bile bir an
üzerlerinden eksilttiği anda bile onları yok etmek istemeyendir! Onlar
Tanrının kendilerine bahşettiği , tahayyül edebilme imkanlarından
faydalandıkları oranda daha fazla tekamül edebilirler.
Bu tahayyül kudreti gelişe gelişe etrafında bir tesir
sahası halini alır. Artık onlar da Tanrının zerre bile denilemiyecek
küçüklükte bir modeli gibi , tesir sahalarında tesirler icra ederler.
Fakat Tanrı , varlığı gibi , tahayyül edebilen varlıkları da yardımlarını
üzerlerinden eksilttiği an yok edebilir.
Tekamüldeki varlıkların , Tanrının tahayyülü eksilttiği
anda yok olmayışlarının sebebi ; yokluğun şuurlanışından vücut bulmuş
olmaları ve tahayyül edebilmeleridir. Robotların üzerinden Tanrının
tahayyülü eksildiği anda yok oluşlarının sebebi ise , onların
cevherlerinin yokluk(yok) oluşu, sırf tahayyül mahsülü oluşları ve
şuurlanarak tahayyül etmek imkanlarına malik bulunmayışlarıdır.
828.
İLK VAR EDİLEN ÜÇ DEĞER ;
TEKAMÜLE SEVK EDİLENLER ; MELEKLER ; HİÇLİKLER
İzahı imkansız bir büyüklük olan Allah, her şeyi , madde
ile bağlı bulunanların asla idrak edemiyecekleri bir tarzda , kısa olduğu
söylenemeyecek fakat an bile denilemiyecek bir süre içerisinde var etti. O
arzu ettiği her şeyi, arzu ettiği anda , arzusuna uygun olarak , hiçbir
zorlukla karşılaşmadan , kolaylıkla var edebilendir.
Tanrı evvela , izahı ve tasavvuru imkansız , varlık bile
denilmemesi gereken Varlığı’nı, anlatılması ve anlaşılması imkansız olan
yokluktan var etti. Hiç şüphesiz ki Tanrı, var ettiği yokluktan da , var
ettiği varlığından da çok yüksekte bulunandır.Çünkü O’nun aslını varlık
diyerek izaha imkan yoktur. Düşünülebilen ise ancak , O’nun yokluktan var
ettiği Varlığı’dır.
Tanrı bir taraftan yokluktan var ettiği varlığıyla biraz
olsun hissedilebilir bir hale gelirken , diğer taraftan da “ tekamüle sevk
edeceği varlıklar”ı var etti. Tekamüle sevk edeceği varlıkları var ederken
de onlara tekamülde faydalı olacak olan “tekamüle yardımcı varlıklar”ın
var olmasını istedi.
Tanrı , öz varlığını var edendir.. Öz varlığını var ettiği
yokluktan da tekamüle sevk olunan değerlerin var olmasını arzu edendir.
Tanrının, yokluktan var ettiği Varlığı , büyüklüğü
hissedilebilen Varlığı’dır. Bu Varlığın üzerinde ise hiç bir şekilde
ulaşılamıyacak olan Tanrı vardır .Fakat insanlar Tanrının bu izahı
imkansızlığını değil ,ancak , O’nun yokluktan var ettiği Varlığını
sezebilmek imkanlarına maliktirler. İşte, Mutlaklık ile izah edilebilen ,
Tanrının bu yokluktan var ettiği ; Varlığı’dır. Mutlak Varlığın üzerinde
ise “ Tanrının varlığını Tanrıya bağlayan değerler “ mevcuttur ki ,
bunları size izaha imkan yoktur.
Mutlak varlık , Tanrının izahı imkansız arzusundan doğan ve
tahayyül kabiliyetinden hasıl olan “yüksek idareci melekler”le idare
olunur. En üstün melekler ise, Bilgi melekleri’dir. Mutlak üstü olan bu
melekleri , Tanrının arzu ederek yoktan var ettiği ve varlığına eklediği
varlıklar olarak dahi tarif edemeyiz. Onlar Tanrıya bağlıdırlar ve O’nun
Mutlak Varlık denen varlığında asıl Tanrıyı temsil ederler. Fakat asıl
Tanrıyı hiçbir melek layıkıyle temsil edemez!.
Bunları söylemekle , Mutlak Varlık olarak izah edilen
Tanrının Varlığı’nın esasını anlatmak istiyoruz. Mutlak Varlığı bir
insana benzetirseniz ( Tanrıyı temsil eden) ,idareci varlıklar da insanın
ruhu gibidir. Ruh ise , ruh ve bedenden ibaret olan insandan üstündür.
Çünkü Ruh , madde ile irtibatı arttığı oranda değerini tezahür ettiremez.
Maddeli bir ruh ise maddesiz bir ruh kadar robotlar üzerine tesirler icra
edemez. Bütün bunlara rağmen de dünyada yaşayanlar için, maddeye
bağlanmamış bir ruh düşünülemez , anlaşılamaz.
İşte bu sebeplerden , Mutlak varlıksız da , Mutlak varlığın
ruhu gibi olan , varlık denilerek bile tahdit edilmemesi gereken idareci
Melekler , Mutlak varlık tasavvur edilmeden düşünülemez. Çünkü insanlar
varlık halinde düşünülebilen değerlerin üzerini asla düşünüp tasavvur
edemezler.. Değer veya varlık denilemiyecek yükseklikler ise mevcuttur!.
Dikkat ediniz ; Tanrı, evvela tekamüle sevk edeceği
varlıklarla birlikte, Mutlak Varlık olarak tezahür edecek Varlığı’nın
ruhunu(1)(1:Yüksek idareci melekleri) var edendir.Böylelikle de izahı
imkansız Varlığı’na , tekamüldeki varlıkları , tezahür eden Varlığı’nın
ruhu kadar yakın edendir.
O,kendi öz varlığının ruhuna bahşettiği tahayyül
kabiliyetini , siz insanlara da bahşederek , tekamüle sevk ettiği
varlıkları Varlığı’na ; tezahür eden ve Mutlak Varlık denen Varlığı’nın
ruhu kadar yakın edendir.
Mutlak Varlığın Ruhu olan Mutlak Varlık İdarecileri ise,
ruhun insandan değerli oluşu gibi , Mutlak Varlıktan değerlidir. Bu
sebeplede insan düşünebildiği Allahtan(2) (2:Mutlak Varlıktan) Allaha daha
yakın olandır.
Tanrı, Mutlak Varlığın Ruhu olan İdareci Meleklerini ve
tekamüle sevk ettiği varlıkları, yokluk denilerek izahına imkan olmayan
yokluktan var etti.İlk var olan bu iki varlıktan idareci melekler ,
Tanrının kendilerine bahşettiği bir çok imkanlarla yaratma faaliyetine
başladılar ve Tanrının emriyle Mutlak Varlığı yarattılar.
Mutlak Varlığın Ruhu , Tanrı tarafından var edilmiştir .Bu
ruh veya ruhlarsa,Tanrının emrine uygun olarak Mutlak Varlığı
yaratmışlardır. Tekamüle sevk olunan varlıklar da ,Tanrı tarafından tıpkı
en yüksek idareci varlıklar gibi izahı imkansız yokluktan var
edilmişlerdir.Fakat onların var edilerek tekamüle sevk edildikleri an,
İdareci Melekler tarafından Mutlak Tekamil Kanunu’na uygun olarak
yaratılma anıdır.
Tanrı tarafından var edilen, sadece bu varlıklar , Tanrının
tahayyül hassasına malik olan varlıklarıdır.Tahayyül hassası ile ise var
edilmez yaratılır.Bu sebeple de en yüksek idareci melekler , var etme
değil , yaratma hassasına maliktirler. Tekamüle sevk olunan değerlerse ,
yaratabilecek bir mertebeye yükselebilme imkanlarını (liyakatle
kazanabilmeye) malik olarak , Tanrı tarafından var edilir edilmez ;
İdareci melekler denilen Mutlak Varlığın ruhu tarafından tekamüle
(değersiz fakat değer kazanarak yükselebilecek varlıklar halinde) sevk
edilirler.
Tanrı Mutlak Varlığına yoktan değil fakat hiçten yaratma
imkanını verendir.Yok bile denilmemesi gereken yokluktan var eden ise
sadece kendisidir.
Tanrı yine yokluktan, Mutlak Varlığın her türlü robotları
yaratabilmesi için “Hiçlikleri” var etti. “Hiçlikler”de “Mutlak Varlığın
Ruhu”ve “Tekamüle Sevk Olunan Varlıklar” gibi tanrı tarafından var
edilendir..
Böylece ,“ Tanrının ilk var ettiği üç”ü bütün açıklığı ile
ilk defa açıklamış bulunuyoruz!.Bu hiçlikleri, Mutlak Varlığın Ruhu;
Tanrıdan aldığı izahı imkansız tahayyül tesiri ile tanrının arzusuna göre
şekillere soktu.Ve onlardan , tekamüle sevk olunan varlıklara tekamül
zeminleri hazırladı.İşte bütün robotlar manevi bir robot değer
olan bu hiçliklerin kesifleşmesinden hasıl olmuştur.
Her şeyi, hatta Mutka Varlığın ruhunu bile yoktan var eden
Tanrıya en yakın olan ; tekamüle “değersiz”olarak sevk olunan
varlıklardır.Onlar tekamül ederek Mutlak Varlık sınırlarını aşabilirler
ve Mutlak varlığın ruhu olan İdareci Meleklerin değer ve imkanlarına malik
olabilirler.Bu imkanlar ise sonsuzluklarla izah olunamıyacak imkanlardır.
Tekamüle sevk olunan her varlık , tekamül ettikçe, diğer
daha az tekamül etmiş varlıkları tesir alanı içine alır. Tekamüldeki her
varlık , daha üstün bir varlığın tesir alanı içinde müstakil olarak fakat
üstün varlığın tesirlerini duyarak tekamül eder.
829.
BİLGİLERİN METODU
Bu bilgilerde belirli bir zaman için teşevvüşe düşüren
taraflar olabilir. Fakat zıt denilen bir şey olamaz.
830.
TEKAMÜLE YARDIMCI MANEVİ ROBOT
DEĞER
Tanrı , tekamüle sevk ettiği varlıkları ve melekleri
yokluktan var ettikten sonra , tekamüle yardımcı değerleri de yokluktan
var etti.
Tekamüle yardımcı değerleri , melekler, Tanrının emirlerine
uygun olarak değiştirirler, geliştirirler ; kısaca , onlardan varlıklar
teşkil ederler ki , bu hadise yaratma hadisesi halinde tezahür eder.İşte
Tanrı, robotların esasını teşkil eden “tekamüle yardımcı manevi robot
değerleri”de yokluktan var ederek , var olan her şeyin her zerresine kadar
nüfuz etti. Çünkü Tanrının yokluktan var ettikleri Tanrıya en yakın
olanlardır. En yakın olanların da en yakını tekamüle sevk ettiği
varlıklarıdır.
831.
YOK’TAN VAR OLANLAR
Tanrının yokluktan var ettikleri Tanrıya manevi şualarla
bağlıdırlar. Bu sebeple de değerini asla düşününemiyecekleri Allaha kendi
öz varlıklarından daka yakındırlar.
832.
TEK İNANÇ
Şuurlu bir imanın meydana gelebilmesi için , her şeyden
evvel bilimsel sınırlamaların kaldırılması , bunun için de metapsişik
yollardan yapılan araştırmaların sistemli bir vaziyete gelmesi icab eder.
Metapsişik araştırmaların başlangıçta , mevcut bilimsel yollardan
yapılması , böylece elde edilen sonuçlarla da bilimin dayandığı
sistemlerin geliştirilmesi gerekir.
Beşeriyet artık neye inandığını bilmek veya sadece
bildiğine inanmak istemektedir. Bu da onun hakkıdır.Bugüne kadar
indirilmiş “dinler”de ancak böylelikle “din” haline gelir ve insanlar
kısım kısım şeylere değil , ortak olan bir şeye inanabilirler.
833.
BİLİMSEL METOTLARIN TEKAMÜL ESASLARINA GÖRE
DÜZENLENME GEREĞİ
Metapsişik araştırmaların bir laboratuvar deneyi gibi ele
alınarak tetkik edilmesi ile bilimsel metotlar daha gelişebilir ve
beşeriyet ancak bu yoldan madde sınırlarını aşabilir. Buna ; deneysel
imkanları madde sınırlarının dışına çıkarmak da denilebilir.
Mesela medyomlar vasıtası ile kurulan irtibatlar gibi
manevi deneylerden de , aynen maddi vasıtalarla elde edilen sonuçlara
benzeyen sonuçlar sağlanabilir.Manevi vasıtalarla veya manevi varlıklar
üzerinde yapılan gözlemleri deneyler haline getirmek mümkündür.
Bir medyomun bildirdikleri , başka herhengi bir yerdeki
medyom veya medyomların bildirdikleri ile karşılaştırılarak bilgiler
arasındaki ortak noktalar üzerinde tekrar medyomlarla çalışmalar yapılarak
sonuçlar alınabilir.
Bu tarzda alınan sonuçlar , bilimsel metotlarla veya maddi
araçlardan faydalanılarak elde edilenlerden daha değersiz olamazlar.Fakat
en önce yapılması gereken şey , bilimi, sınırlı dünya imkanlarından
kurtarmak , kurtulduğunu da bilimsel yollardan izah edebilmektir.Bunun
için başlangıçta mevcut bilimsel yollardan faydalanarak başlamak
gerekir.yani kısaca ; bilimsel metotlara dayalı olarak metapsişik
araştırmalara başlamak icab etmektedir ki, halen bu yolda çalışmalar
yapılmaktadır. Hatta bu yoldan birçok bilimsel sonuçlar elde edilmiştir ve
iş , bu sonuçların bilim olarak kabul edilmesine kalmıştır.
Bu yol, bilimi taassup ve sınırlandırmalardan kurtaracak
olan yoldur. Ancak, bunun kabulünden sonra ileri bir adım daha atılabilir.
Bu yepyeni bilimin kurulacağı ortamı (dünyayı) daha iyi tanımak icab
eder.Halen dünya, hakiki bilimin kurulması için yeterli derecede
tanınmamaktadır. Dünya bilimi , elektrona , hatta esire kadar uzanmış
durumdadır. Fakat , daha basitlere doğru nüfuz edebilmek lüzumu vardır. Bu
da ancak metapsişik metotlarla elde edilebilecek bilgilerle olur.
Her şeyin tekamül ettiği bir sistemde bilim , ne sabit
vasıtalara , ne de bu vasıtalarla elde edilen sonuçlar üzerine kurulan
kanunlara dayandırılabilir. Vasıtalar(mesela mikroskop) tekamül ettikçe
yepyeni gerçekler meydana çıkmakta , ve bu gerçekler evvelce doğru
zannedilenlerdeki hataların belirmesine sebep olmaktadır.
Şu halde bilimi , aksi ispat edilinceye kadar taassupla
müdafaa edilen kanunlara dayamak doğru değildir.Modern bilim ancak ,”daima
değişip tekamül etmekte olan esaslar” üzerine oturtulabilir.Şu halde
evvela bilimin esaslarının dayanacağı metot ve yolların tekamül etmekte
olduğunu kabul etmek , bu sebeple de bilimin daima tekamül eden esaslar
üzerine oturması gerektiğini , sabit kabul edilen kanunlara
dayandırılmamasının lüzumunu açıklamak gerekir.
Bugünün bilimi , din devri esaslarına uygun olan bir
bilimdir.Din devrinde ise taassuptan faydalanıldığı malumunuzdur. Her
devrin karekteri o devirdeki her şeye tesir eder.Bu sebeple, din devrinde
mühim bir tekamül faktörü olan taassuptan bilimde de
faydalanılmıştır.Çünkü Şuurlu İnanca lüzumlu olan zemini hazırlayabilmek
için , nasıl ki din devrinde hazırlanan zemine ihtiyaç varsa , hakiki
bilime zemin hazırlamak için de din devri faktörlerine dayalı bir bilime
ihtiyaç vardı.
Din devri biliminde taassuptan faydalanılmış , bilimsel
esasların benimsenmesi temin edilmiş ,ve ancak bundan sonra Şuurlu İman
devrinin taassupsuz ve hudutsuz bilimine yükselinecek zemin
hazırlanmıştır.
834.
ŞUURLU İMAN VE PER
Şuurlu İmanı izah edebilmek için her şeyden önce bir
insanın kendi kendisine emanet edilmiş olduğununa inanması gerekir. Bu ise
ancak ruhun per hassasını tanımakla mümkündür.
835.
KUR’AN
Şuurlu İman devrine Kur’an’la girilmiştir.Kur’an doğal
hadiselere dayalı olan ve mucizelere yer vermeyen bir kitaptır. Kur’an ,
insaniyeti , kitapta okuduklarını olduğu gibi düşünmeden kabülden çok ,
düşünüp doğruluğuna kani olduktan sonra kabule alıştıran bir kitaptır.
Kur’an’daki bilgiler bir çok şeyi açıklar.İnsanlar bu
bilgileri tetkik edebildikleri oranda Kur’ana dolayısıyle şuurlu bir imana
yaklaşabilirler.
836.
ŞUURLU İNANÇ ESASLARI
Şuurlu İmandan maksat sadece dini inanç değildir.Şuurlu
İman , insanların bütün inançlarını bazı esaslara dayayarak
şuurlandırmaları demektir. Bunun için de “bilerek inanmaları” gereken
esaslar bilgilerimizde bildirilmişlerdir.
1. Tanrının değerine ulaşılamıyacağına;
2. İnsanların kendi kendilerine emanet edilmiş olduklarına
;
3. Hayatın dünyada başlamayıp , dünyada bitmediğine ;
4. İdareci varlıkların, meleklerin ulunduğuna
5. Hadiselerin bir plana göre cereyan ettiğine , bu sebeple
de olması gerekenlerin mutlaka olacağına;
6. Ahiretin mevcudiyetine ve ahirette , dünya ve benzeri
yerlerde yapılanların değerlendirildiğine;
7. Ahiret hayatının üstüntede hayat olduğuna;
8. Hiçbir şeyin tahdit edilemiyeceğine ; Tanrı hariç , her
şeyin üzerinde daha üstününün bulunduğuna , ve bu sebeple bilim de dahil
hiçbir şeye “bu kat’idir , bu en doğrudur” diye sarılınamıyacağına ,
mutlak gerçeğin ancak Tanrıya ait olduğuna ; inanmak!.
837.
SORUMLULUK
Ahiret hayatı müddetince ,(tekamül yerlerindeki robotlu
hayatlar da dahil)insanlar sorumluluğa hazırlanır ve alışırlar.Yüksek
hayata geçmeden evvel , ahiret hayatı müddetince bir çok imtahanların ve
zorlukların yaşanmasının asıl mühim sebebi budur.Böylece ruhlar, asli
hayatlarında alacakları vazifelere kendilerini hazırlarlar.
838.
AN’ANELER VE
TAASSUP
Taassuptan kaçmak demek , güzel ve tekamüle aykırı olmayan
an’anelerden uzaklaşmak veya ahlak ve terbiye kanunlarını çiğnemek demek
değildir.Bir şeye bağlanmanın taassup olup olmadığını ortaya koyacak bir
ölçü mevcuttur ki buna “tekamül” denir.Tekamüle mani olmayan şeyler
taassup değildir. İyi şeylere bağlı kalmak ise kat’iyen taassup
addedilemez.
839.
SORUMLULUK VE İDRAK
Bir kimsenin herhangi bir şeyden sorumlu olması için onu
idrak etmiş olması gerekir.
840.
KONİ
Bir kimsenin karakteri ve ahlakı hakkında bilgi
edinebilmeniz için , o insanın hal ve tavırlarını veya icraatını bilmeniz
yeterli değildir.Hal, tavır, görünüm ve icraat sizleri yanıltabilir. Hal
ve tavrı gayet kaba olan bir insan , tekamül etmiş bir ruhun sahibi
olabilir. Size uzaktan sevimli görünmeyen kimseleri tanıdıktan sonra
onlarda ruhi zenginlikler bulabilirsiniz. Kısaca , mevcut imkanlarınızla ,
bir insan hakkında hiç bir zaman doğruya yakın bilgi edinemezsiniz.
Şimdi doğruya yakın bilgi edinmenin nasıl mümkün
olacağından bahsetmeden önce , doğruya yakınlık nedir ondan bahsedelim.
“İnsanlar için doğru ; mevcut imkanları ile hadiseleri
tetkik ederek ulaşabilecekleri sonuçlardır.”
Zannedildiği gibi herhengi bir hadisenin veya cereyan
etmekte olan bütün hadiselerin ayrı ayrı mutlak izahları yoktur.Çünkü
bütün hadiseler zaten Mutlak’ta birleşirler. Dolaysıyle her hadisenin
mutlak bir izahını aramak , o hadisede Tanrıyı aramaktır.
Sonsuz yükseklikte bir koni düşünün. Bunun zirvesinde
Tanrının Mutlak Arzu’sunun bulunduğunu , koninin de Mutlak Nizam(Plan)
olduğunu kabul edin.Arzu , bu konide tabana doğru dalbudak salarak
dağılmaktadır. Tıpkı ağaçların kökleri gibi genişlemektedir , fakat asla
koninin hudutlarını aşmamaktadır.İşte hadiseler bu kök dallarına benzer.(ss:399
bkz şekil)
Şimdi siz dallardan örülü yollardan yukarı doğru
yükseldiğinizi düşünün.Geride bıraktığınız yolların gerçi hepsinden
geçmemişsinizdir. Fakat o yolların neden mevcut olduğunu
düşünebilirsiniz.O yolları henüz aşmamış olanlar için mevcudiyetleri birer
meçhul olduğu halde , koninin zirvesine yaklaştıkça geride kalan yollar ,
çok daha iyi anlaşılır hale gelirler.Fakat siz hala sebeple sonuç arasında
olduğunuz için , sebebi tanıyamadığınızdan o yollardaki sırları
çözemezsiniz.
Koninin zirvesine yakın bir yerdeki varlığın durumunu
düşünelim.. Bu varlık hadiseleri zirveye yakınlığı oranında çok daha iyi
idrak edebilir. Çünkü zirveye yakın yerlerde cereyan eden hadiseleri
tetkik imkanına maliktir.Bu sebeple bulunduğu yerden aşşağıdaki hadiseleri
daha iyi değerlendirebilir.
Fakat bu da subjektif bir değerlendirmedir.. Çünkü mutlak
sebepten meydana gelen hadise onlar için meçhuldür( dikkat edilirse
“hadiseler” denmedi! ). Aştıkları merhalelerde cereyan eden hadiseleri ,
ancak hissedebildikleri kadar, mutlak hadisenin mutlak sebebine göre
değerlendirebilirler. Böyle olduğu için de bu değerlendirme subjektiftir.
Şimdi koninin en üst noktasına, zirvesine erişebilmiş bir
varlığı düşünelim.Acaba bu varlık koninin içinde cereyan eden hadiseleri
mutlak sebep ve gayeleri ile anlar ve izah edebilir mi? İlk bakışta izah
edebileceği düşünülebilir . fakat bilinmesi gereken bir nokta daha vardır
o da , koninin tepesinde bir delik bulunduğudur.Bu delik Tanrının izahı
imkansız arzusunun koniye sızdığı deliktir. Zirvedeki bir varlık bu
arzunun mevcudiyetini kuvvetle duyabilir; konide cereyan eden hadiseleri
de , sizin madde tesiri altında idrak edemiyeceğiniz bir kudrette doğruya
yakın olarak idrak edebilir , değerlendirebilir. Fakat, konide cereyan
eden hadiselerin asıl sebep ve gayesi koninin dışında olduğu için hakiki
değere ulaşamaz.
Şimdi o varlığın , Mutlak Nizama benzettiğimiz koninin
üstündeki delikten daha yukarıya , Tanrının aruzusuna doğru yükseldiğini
düşünelim. Artık tabanından zirvesine kadar tekamül ederek katettiği koni
o varlık için mümkün olduğu kadar belirli hale gelmiştir.Artık o , o
koninin var edilişindeki sebep ve gayeleri bilmektedir.Artık o, aştığı
koni içerisinde Tanrının emrinde yüksek vazifeler görebilir.Fakat Tanrının
arzusundan meydana gelmiş olan ve her biri bir Mutlak Nizam halinde
tezahür eden birçok koniler vardır. O, sadece başından sonuna kadar
katettiği konide cereyan eden hadiseleri Arzu’nun yardımıyla
değerlendirebilir.Fakat diğer konilerde cereyan eden hadiseleri pek
bilemez.( ss400, bkz resim)
Böyle bir varlığın teker teker bütün konileri başından
sonuna kadar katetmesine lüzum yoktur.O, Arzu’da ilerler. Çünkü o Arzu’nun
herhangi bir yerinde , bu konilerin tepelerinden takılı bulundukları arzu
lifleri birleşir. Bu birleşiş ağacın dalındaki kollar gibidir.Fakat bir
nokta var ki, o nokta bütün konilerden yükselen bağların birleştikleri
noktanın en üstüdür.İşte o nokta varlıkların varlık olarak tezahür etmeye
başladıkları noktadır ki , o noktaya Mutlak varlık denilebilir.
Mutlak Varlık denilen o noktaya erişen bir varlık , Mutlak
Nizamın hüküm sürdüğü sistemlerdeki sırlara sahip ve bütün sistemler
üzerine tesirler icra edecek vaziyettedir. Fakat , daha “Arzu” üzerindedir
.. Bu sebeple , kendi varlığının var eden sırrı çözemez ve kendine
benzeyen varlıklar var edemez.
Aynı varlığın “Arzu” üzerinde daha yükseldiğini
düşünelim.Artık , o arzu içerisinde , varlık bile denilmemesi gereken
kudrettedir.Bütün konileri avcunun içi gibi bilir. Fakat tıpkı avcunun
içinde nasıl bilmedikleri varsa , onlarda da bilmedikleri vardır.Fakat bu
safhaya erişmiş bir varlık ,artık,Mutlak Nizama tabi olanların hiçbir
zaman idrak edemiyecekleri bir “tesir”dir , bir “kudret”tir , bir
“güzellik”tir.O bütün robot kavramların üzerinde , kayda ve şarta bağlı
olmadan sayısız yerlerde yaşıyabilir , vazife görebilir.. Fakat ; tekamül
sonsuzdur! Bunun için o daima arzu içinde yükselir, yükseldikçe de Tanrı
ile arasındaki sonsuz değer farkını daha iyi anlayıp idrak edebilir.
İç içe birçok konilerden meydana gelmiş bir sistem
düşününüz. Bu konilerden herbirinde Mutlak Nizam hüküm sürmektedir.Her
konide hüküm süren Mutlak Nizam ise birbirinin aynı değil fakat
birbirlerini tamamlayan nizamlardır. Dolayısıyle her koni Mutlak Nizamın
ancak kendisini ilgilendiren kısmıyla alakalıdır. Bütün konileri birbirine
bağlayan bağlar ise , o konideki Mutlak Nizamı kurmuş olan “Arzu”dur.(
Buna manen kabalaşmış arzu da denilebilir. Fakat bu , sadece durumu daha
iyi izah edebilmek için kullanılan bir tabirdir).
Konileri birbirine bağlayan arzu lifleri daima küçük koniyi
büyüğüne tabi kılacak şekilde bağlar. Bu sebeple her koninin tepesinden
bir arzu lifi girer fakat içinde dallanır(ss 401, bkz resim) Koniye giren
her lif, o koniyi daha büyüğüne bağlamadan evvel bir kontrol noktasında
birleşir. Bu sebeple her konide büyüklü küçüklü kontrol noktaları
mevcuttur.
Mesela bir insanı ele alalım. Bu insan bir konidir ve aynı
zamanda birçok koniler ihtiva eder. Bunlardan gelen arzu lifleri insanın
ruhunda toplanır.
İnsan bedenine tatbik edilen Mutlak Nizamla , insanın
ruhuna tatbik edilen Mutlak Nizam arasında farklar vardır. Ruh bedenini,
arzuya bağlı olduğu kanaldan aldığı yardımlarla yarı otomatik olarak idare
ederken , bunun dışında da dah büyük koniye bağlı olan arzu ile
irtibattadır. Bu sebeple her koninin kontrol nokotası, o koninin hudutları
içerisinde değil , dışarısındadır. Böyle olduğu için de , “Ruh bedendedir
fakat bedenin hiçbir yerinde değildir” denilmektedir.
Şimdi de tekamülde en geri bir varlığı düşünelim.Bu da bir
koniye sahiptir.Fakat o koninin içerisinde tekamül etmekte olan başka bir
varlık yoktur. Onun konisi sırf robotlardan (maddelerden) meydana gelimiş
bir konidir.
Tekamüldeki varlık evvela bu robotların içerisinde robot
yardımlarla tekamül etmiş , ve onları hakimiyeti altına ala ala koninin
zirvesine yükselmiş , o koninin zirvesindeki Arzu bağı ile temasa geçerek
de içinde tekamül ettiği koniyi imkanlarınca emri altına almış , daha
büyük koninin varlığını hisseder duruma yükselmiştir.Kısaca, varlıklar
arzu liflerine tırmana tırmana tekamül ederler.Üzerine yükseldikleri
koniyi de imkanlarınca hakimiyetleri altına alırlar.
Bir varlık bir koninin hudutlarını aşınca , daha büyük bir
koninin mevcudiyetini hisseder , daha yükselince de o hissedebildiği
koninin de tabi olduğu konileri idrak edebilir.
Dünya da bir konidir.Bu koni de tıpkı insanlar gibi birçok
koniler ihtiva eder. Dünyanın da , üzerine yükselmiş onu idare eden bir
ruhu vardır kidaja büyük bir koninin ruhuna bağlıdır. Şu halde dünya da
bir bedendir. Fakat Mutlak Nizam onda bambaşka tezahür eder. Gerçi dünya
sizin bedeninizden pek farklı değildir. Onda da sinir sistemi , damarlar
ve bu damarlarda akan sıvı ile sizinkinden daha başka türlü çarpan kalp
mevcuttur.
Tekamül ederek yüksek bir seviyeye çıkmış olan bir varlık ,
imkanları oranında aşağı koniler üzerinde tesirler icra eder.Yüksek
idareci varlıklar ise Arzu yollarında mevcut olan bütün varlıkların
derinliklerine kadar nüfuz edebilmek imkanlarına maliktirler.Onlar tıpkı
bir elektrik şebekesine aynı anda dağılan bir elektrik gibi bir anda
muhtelif yerlerde tezahür edebilirler.Tekamüldeki varlıkların tabi
oldukları esas bir ana tekamül sistemi vardır ki , bunu konilere
benzeterek izah ettik.Bir de tekamül planları icabı teşkil ettikleri
koniler vardır. Bunlar her zaman değişen konilerdir.Mesela ; aile , millet
ve diğerleri, bu konilerden hasıl olur.
Tekamüldeki bir varlık öldükten sonra tekamülüne herhangi
bir konide o koniye ait robotlarla başlar. Önce , planına göre robot
yardımlarla bir vücuda sahip olur. Şayet bu bir insansa , o vücut birçok
iç içe konilerden hasıl olan konidir.Ruh onları per ve diğer yardımlarla
bir araya getirir. Bu şekilde hasıl olan şey , ruhun imkanları oranında
üzerinde tesirler icra edeceği bir vücuttur.
Bir koni ve içerisinde bulunan koniler birbirleri ile
ilgilidirler.İşte bu ilgiden, aile , millet ve diğer diğer koniler hasıl
olur ki ; bu şekilde hasıl olan konileri diğerleri ile karıştırmamak
doğrudur. Çünkü ilerde bahsedeceğimiz; mukadderat, talih , tesadüf, ve
saire, bu( iki ayrı şekilde vasıflandırılabilen) koniler üzerinde tekamül
planının icra ettiği tesirlerden doğar.
*
İnsanların karakterleri , veya kısaca her şeyleri
planlarının icap ettirdiklerine uygundur ve insanlar ancak dünya
realitelerine uygun olarak hükümler verebilirler. Bir insanı
değerlendirmek ise ancak onun toplum için yapmış olduğu çalışmaları
değerlendirmekle mümkündür.Bu ise , o toplum tarafından “ iyi ve
güzel”olarak kabul edilmiş şeylere olan sadakati ile ölçülebilir.Fakat bu,
sadece normal hayatını yaşayanlar için böyledir.Vazifeliler ise bundan
hariçtir.çünkğ onlar toplumu daha üstün realitelere çekecekleri için
toplum realitesinin çerçevesini aşmak zorundadırlar.Bu ise, dünya ve
benzeri tekamül yerlerinde başarılması en zor olan bir iştir. Ve bu
sebepten onlar ancak yardımlarımızla vazifelerini ifa edebilirler.Bir
insan dünyada her zaman ruhi değeri ile beliremez .Yükselmiş bir ruh bazı
ihtiyaçlarını karşılamak için sefil bir hayat geçirebilir. Hatta pek
müstesna hallerde , çok kötü dahi olabilir.. Bu nasıl oluyor şimdi onu
izaha çalışalım.
Bir ruh dünyaya inerken plan icabı geri ruhlarla bağlanır.
Mesela fena bir ana ve babadan doğar. Ser ve per vasıtasıyla o ruha sadece
bir hayat boyu anne ve babanın karakteri , ahlakı aşılanır. Beden de
onlara benzeyebilir.Bu çocuk per vasıtası ile hakiki değeri ile tezahür
edemez ve çok fena hareketlerde bulunabilir. Hatta cinayet dahi
işleyebilir.
Hayatta işleyebileceği en büyük suçu işledikten sonra
ekseriya per , baskısını hafifletir ve ruh işlediği suçun ağırlığını
varlığında hissetmeye başlar. Bu , dünyada çekilebilecek azapların en
müthişidir. Fakat “tertip” olduğu için ahirette hakikat aydınlanır ve ruh
dünyada tertip eseri olarak işlediği cinayetin karşılığı olan cezayı
çekmez. Bu misal de gösteriyor ki siz , insanları hakiki değerleri ile
değerlendiremezsiniz.
Bir de, dünyada çok sık rastlanılabilecek bazı rahatsız
edici tipler vardır. Bunlar saygısızlıkları , aç gözlülükleri ve sair
alışkanlıkları ile insanların huzurlarını kaçırırlar. Bunların içerisinde
de tekamülde ileri olanlar mevcuttur.Fakat dikkatle tetkik ederseniz
onları kolayca diğerlerinden ayırdedebilirsiniz. Çünkü bu gibiler ekseri
dinlerine bağlıdırlar. Herkesin dikkat etmediği bazı ahlak kaidelerine
otomatik olarak riayet ederler. Kısaca , olumlu tarafları da çoktur.
Bu gibi varlıklar tekamüllerinin yanında daha ziyade
tekamüle yardım etmek için dünyaya inmişlerdir.Bu gibi insanlardan çoğu
zaman çekinilir. Mesela , beddua etmesinden korkulur ki , doğrudur.
Onların verdiği rahatsızlıklara tahammül edemeyen bazı( daha geri
tekamüldeki) kimseler onları aşağılar ve kovarlar. Böyle yapmakla da bir
tekamül ihtiyaçlarını karşılıyamamış olurlar ve otomatik olarak da
kovulanın bedduası yerine gelmiş olabilir.Hakikatte kovulan beddua olarak
( yine kovanın tekamülü gereği) ona bir acı , bir ızdırap dilemiştir.
Bu gibi sebeplerden ötürü insanlar diğer insanları pek
kısıtlı imkanlarla değerlendirebilirler.Buna rağmen bir insanı dünya
imkanları içerisinde de değerlendirmek mümkündür.Bunu sağlayacak bilginin
ipuçlarını vermiş bulunuyoruz.
Bir insanın kendi değerini ölçebilmesi ise; kendi kendisini
değerlendirebilmesi , mevcut imkanları ile , tekamül yolunun neresinde
olduğunu bilmesi demektir. Bu ise şuurlu bir inancın yerleşmesi için
lüzumludur. Bunun için burada , bir insanın değerlendirilebilmesi için
hangi bilgilerden faydalanılabileceğinden bahsedeceğiz.
Subjektif ve objektif değerleri ile , imkanlar oranında ,
bir insanı tetkike çalışmak.. Bu işi yaparken , başlangıçta, o insanı
hangi hususta tetkik ettiğinizi bilmeniz gerekir. Objektif olarak tetkik
edemiyeceğiniz bir insanı başkasına tetkik ettirmek de bu konuda bir başka
istifade metodudur. Bir insanı en basit şekilde , bir bütün (kül) olarak ,
tetkik etmek dahi dünyayı tetkik etmeye yakın zorlukta bir iştir.
Şu halde önce hangi konuda tetkik edeceğimizi bilmemiz icab
etmekte , sonra da subjektif ve objektif değerleri ile tetkik
gerekmektedir.Bu da basit bir iş değildir. Çünkü aslında dünyada objektif
denilen değerler de subjektifdir. Şu halde bir insanı ; siz, bir yakınınız
, onun bir yakını , her ikinizi de aynı derecede tanıyanlar , sizi ve
arnızdaki münasebeti bilmeyen onun tanıdıkları ve sair kimselerce tetkik
edebilirsiniz. Bunların içerisinde subjektif değeri fazla olanları ,
subjektif bilgiler , objektif değeri fazla olanları da objektif bilgiler
olarak tasnif edebilir , sentez yapabilirsiniz. Sonra bu sentezi ,
birbirine yakın bilgileri birleştirmek için analize tabi tutarsınız.
Çalışmanın bu kısmına kadar yapılan işler sonucunda zaten
bir fikir edinilmiş olması gerekir. Bir insanın dünya icraatı acaba onun
ruh değerine uygun mu , değil mi? Bu da anlaşılabilir..
Mutlak Nizama göre, hiçbir ruh, sadece bir veya birkaç
yönden tekamül ederek , diğer yönleri tamamen kaba ve tekamül etmemiş
kalmaz.Mesela şefkatli olan bir ruh , eli açık ve yardımseverdir.Fakat bir
insan bütün şefkatine rağmen hasisliği sebebi ile yardım edemiyorsa bu
onun planı icabı vukua gelen bir haldir. Siz dünyada bir insanın şefkatli
, iyi , değerli olması için tekamül ettiğini düşünebilirsiniz. Halbuki ,
bu hassalar ancak ileride kazanılabilecek olan daha yüksek hassalar için
birer basamaktır.Dünyadakiler ne hakiki iyiliği ne de hakiki güzelliği
tasavvur edebilirler.Biz dahi bunları madde tesirleri altında olanlara
izah edemeyiz. Bu bilgileri de sırf imanın şuurlanamasını temine yetecek
kadar ve benimsetici metotlarla veriyoruz.
Kısacası, siz bir insanı gerçek anlamı ile
değerlendiremezsiniz.Ancak verdiğimiz bu bilgiler yardımı ile yapacağınız
bu değerlendirmeler eskisinden çok daha ilerde olacaktır.Bu ise dünyanın
gireceği yeni tekamül devresi için lüzumludur. Ve ilerde bu metotlar ,
şahısların değerlendirilmesinde hukukun ana prensipleri olacak , bu
prensiplere uygun olarak verilecek cezalar , ceza hüvviyetinde olsalar
bile ceza olarak değil , bir ihtiyacı karşılamak için verilecektir.
841.
PER
Per ruha bağlı bir değerdir ve bütün manevi değerler gibi
madde ölçmeye yarayan ölçülerle değerlendirilemez.Per ruha bağlı bir
değerdir fakat o ”ruhun aldığı bütün yardımlardır” denilerek tarif
olunamaz. Per kısaca şöyle tarif olunabilir.
Per , ruhların vasıtalı yani robotlu
tekamülleri müddetince ruh ve ruh ile ilgili her şey arasında bir süzgeç
rolü oynar.Dünyada nasıl beş duyuya ihtiyaç varsa , ruhun bildi
edinebilmesi için de pere ihtiyaç vardır.Mesela duyular vasıtası ile
alınan izlenimler per süzgecinden geçmeden ruha ulaşamaz. Nefes almak için
burun , ağız ve ciğerlere , görmek için gözlere ihtiyaç varsa ; tam bir
manevi değer olan fakat henüz daha robotlar arasında tekamüle eden ruhun
bilgi edinebilmesi içinde pere ihtiyaç vardır.
Çünkü ruhlar madde ve diğer robotlarla bağlı halde iken
şayet o robotlar üzerinde tam bir hakimiyet kuramamışlarsa , bu taktirde
robotlardan bilgi edinebilmeleri ancak perin otomatik yardımları ile
mümkün olur. Bir ruh ancak robotlara hakim olduktan ve onları emirlerine
aldıktan sonra robotlar üzerinde doğrudan doğruya tesir icra edebilir.
Aksi halde icra etmekte olduğu tesir perin takviye ettiği tesirdir.
Per izah edilmeden evvel , ruhtan ve ruhun
aldığı manevi yardımlardan genel olarak bahsedilmişti. Ruh iki türlü
yardım alır ve aslında bu yardımları ayrı ayrı değil , birbirlerini
tamamlayan yardımlar halinde düşünmek gerekir.
Ruhun aldığı bu yardımlardan birine sabit yardım, diğerine
de değişen yardım diyebilirsiniz. Sabit yardım denilen per , değişen
yardımların geçerek ruha ulaştıkları kapı olarak da tarif edilebilir.Bir
ruh, henüz daha robotlu devrede ise bu kapıya ihtiyaç vardır, çünkü ;
I. Ruhun bir tekamül planı vardır.
Hariçten yapılan bu yardımların bu plana uygun olarak ayarlanmasını ruh
per değeri vasıtası ile yapar.
II. Per ruhun tekamül planından
uzaklaşmasına mani olur.
III. Tekamül ile ilgili hadiseleri
kaydeder ve icabında ruha yaşatır.
Per öyle bir manevi değerdir ki “ robot şuur” halinde
tezahür eder.Fakat bu robot şuur ruhun subjektif arzularına uymayan ve
tıpkı Mutlak Nizam icaplarına uygun olarak kurulmuş robot makina gibi
çalışır. Özü, Tanrının yoktan var ettiği manevi değerlerdir ve en saf
halde olduğundan , ruhlar bile ahiret hayatlarını yaşarlarken onu öz
varlıklarından atırt edemezler.
Per’i insan yapısı makinalar gibi düşünürseniz hata
edersiniz.Bir an için , aşağı - yukarı ruh gibi tezahür eden fakat
tekamül etmeyen bir varlık , bir değer düşünmeye çalışınız.Sonra bu değeri
ruh ile birleştiriniz., ruh ile perin çok sıkı bağlarla birbirlerine bağlı
olduğunu , hatta ruhu perden bir kafes içindeki elmaya benzeterek
düşünebilirsiniz.Elmaya gelecek her tesir bu kafesten geçer.Elmanın kafes
içinde bulunmasının sebebi ise , onun, dışardan uzanan bir el tarafından
alınıp yanlış yollarda kullanılmamasıdır.Kısaca per, ruha dıştan gelen
tesir ve yardımları ve ruhun icraatını kontrol eder.
Şimdi çok mühim bir noktaya geldik.Acaba ruhun per kontrolü
dışında kendi kendine , serbest yaşadığı bir öz hayatı var mıdır? Buna ,
“ acaba ruhun per kontrolü içinde yaşadığı bir iç hayatı var mıdır “ da
denilebilir.Evet vardır; fakat ruh o kadar perin baskısı altındadır ki ,
öz hayatını per müdahalesinden kurtararak öz değeri ile yaşayamaz. Veya ,
yaşadıklarından hangisinin öz değerinin ürünü olduğunu bilemez. Bildiği
anda ; idrak edilen ne ise , o alanda per müdahalesi kalkar.Bu aynı
zamanda ; ruhun o alanda perin müdahalesine ihtiyacı kalmaması demektir.
Per’in öz hayatına hangi hususlarda müdahale ettiğini
idrake başlaması demek , o ruhun zincirleme olarak perin birçok
müdahalesinden kurtulması demektir.Görülüyor ki per çok taraflı çalışan
bir robottur.
Acaba ruhun tekamülü; perden hiç bahsedilmeden , veya per
tarafından yapılan yardımlardan genel olarak ruhun aldığı yardımlardır
denilerek izah olunamaz mı?...
Olunur.. Nitekim biz peri bildirmeden evvel , önce ruhtan
sonra ruhun aldığı yardımlardan ve tekamülden bahsedildi.Biz ruhun
analizine girmeden evvel uzun zaman perispriden bahsettirdik.
Perispriden bahsetmeden ruhtan bahsedilemezdi.Perispriyi
izah ederken kısaca onu ruh ile beden arasındaki bir bağ olarak izah
ettik.Fakat ona ne madde dedik ne de madde olmadığını söyledik.Böylelikle
ruh ile beden arasında bir bağın mevcudiyetinden bahsettik.Söylenenlerin
hepsi doğru fakat eksik bilgilerdi.
Bu bilgiler üzerindeki araştırmalar insanlara evvela
perispri adıyla seri tanıttı. Fakat perispri tam manasıyla ser olarak da
tanınmadı aynı zamanda onda bazı manevi değerlerin de mevcut olduğu
hissedildi. Fakat bütün bu araştırmalar pek az kimsenin meşgul olduğu
araştırmalardı. Özetle biz perispriden bahsederken ilerde yapılacak esas
perispri izahına zemin hazırladık.
Acaba bu izah neden seneler önce yapılmadı da şimdi
yapılıyor? Bunun asıl sebebi; perin izahı ile Şuurlu İmanın izahına
başlanması gereği idi. Şuurlu İmanı izah için ise bir zeminin
hazırlanması icab ediyordu. Böylece bir takım benimsetici yollardan
verilen bilgilerle perispriden kapalı olarak bahsedildi.
Per ise ruhun tekamülü için zaruri bir değerdir ve ilerde
daha değişik izah edilecektir.
Per izah edilirken ona “robot”diyoruz , “manevi değer”
diyoruz ;ve bütün bu izah tarzları onu , size madde ölçüleri ile
ölçülemeyen manevi robot bir cihaz olarak düşündürüyor.. Eski devirlerde,
daha makina ve robotların mevcut olmadığı , robot kavramının dahi
bulunmadığı zamanlarda bu bilgileri verseydik ve per’den “ per, bir robot
manevi değerdir” deseydik ne anlardınız?.. Hiçbir şey !..Keza robotların
yeni yeni ortaya çıktığı zamanlarda da pek bir anlam ifade etmeyebilirdi.
Şu anda, yine de , onu zamanınızda bilinen , tanınan robotlardan çok üstün
bir robot olarak düşünmek gerekir.
Şayet biz peri bin sene sonra izah etseydik o zaman peri
bambaşka düşünebilecektiniz. Fakat Şuurlu İmanınn izahı için bin sene daha
beklemeye lüzum yoktur , çünkü, per’i, bin sene sonra da , on bin sene
sonra da izah etsek yine hakiki değeri ile anlaşılamıyacaktır. Bunun
yanısıra ise Şuurlu İmanın izah zamanı gelmiştir.
Kısaca per, liyakatiniz oranında değerlendirebileceğiniz
bir değerdir.Peri sadece siz değil , ahiretteki ruhlar da kolay kolay
ruhlarından ayrı olarak mütalaa edemezler. Bunu biraz da vicdanı ruhtan
ayrı mütalaa edemeyişinize benzetiniz.. Sizin bildiğiniz vicdan azabı veya
herhangi bir acı , ağrı , üzüntü; hakikatte , manevi alemde çekilen azap,
üzüntü ve diğer şeylerle pek az benzerliktedirler ve biz size onları
dünyada kaldığınız müddetçe asla izah edemeyiz.
Mesela biz tebliğlerde sadece “ bildiğiniz renklerden başka
renkler de vardır” diyoruz fakat madde ile bağlı olanlara o renkleri
gösteremiyoruz.Halbuki maddeden başka robotlu olan kainatlardan çoğunda
sizin tanıdığınız renkleri tasavvur dahi edemezler.İşte bu sebeple biz
per’i dünyadan başka bir tekamül yerine izah ederken size anlattığımız
gibi anlatamıyoruz. Onlar da bir per düşünüyorlar , fakat onların
düşündüğü per, ne ahiretteki ne de dünyadaki varlıkların tahayyül
ettikleri perdir.
Çünkü gaye , ne per’i, ne ruhu , ne onu ne bunu izahtır ;
gaye tekamüldeki varlıklara tekamül edebilmeleri için gereken bilgiyi
vermektir. Bu bilgi ise onların tekamül ihtiyaçlarını en güzel
karşılayacak şekilde düzenlenir ve için de bulundukları şartlar da
dikkate alınarak en doğru şekilde verilir.Bilgilerimiz, o bilgileri alan
varlıkların alabilecekleri en doğru bilgilerdir.
Mesela şimdi sen (1)(1: bu bilgileri alan vazifeliden
bahsedilmekte) , dünyada dünya şartlarına göre bu bilgiyi alırken , başka
tekamül yerlerinde de oranın şartlarına göre aynı bilgiyi almaktasın.
Fakat şu anda o başka tekamül yerlerinde almakta olduğun bilgileri içinde
bulunduğun bu şartlar içerisinde imkanı yok anlayamazsın.O bilgileri
anlayabilmen , bulunduğun tekemül yerinden ve oranın tahditlerinden
uzaklaşman ve manevi hayatını yaşaman demektir.Buna veren ile alanın bir
oluşu da diyebilirsin.
Nasıl oluyor da ben aynı bilgiyi başka bir tekamül yerinde
de alıyorum sualinin cevabına gelince; ruh beden ile
sınırlandırılmamıştır.. Bu iş nasıl oluyor? İşte şimdi yine per’e
geliyoruz.Seni dünya hayatına adapte ettiren(2) ( 2:adapte ettirmek:
intibak ettirmek , uyum sağlatmak) per değeri yine sana dünya hayatından
başka hayatlarını da unutturmaktadır.Yani bir ruhu herhangi bir tekamül
yerine adapte ettiren değer per’dir.
Per bir ruhu çeşitli tekamül yerlerine adapte ettirebilir.
Görüyorsunuz ki iş, anlatılanlarla da kalmıyor , anlatılacaklarla da ..
Siz şimdi dünyada tekamül eden bir ruhun aynı zamanda başka tekamül
yerlerinde de olabileceğini , fakat o yerlerin ( bu anda ve bu idrak
içinde) asla farkında olamıyacağını, fakat buna rağmen işi basite
indirgeyebilmek için bir ruhun dünyada bir bedeni olduğu şekilde düşünün..
yine de ruha , yukardaki sebepten dolayı “bir” denilemez fakat bedene “
bir” denilebilir.
Şunu da belirtelim ki , çoğunlukla , ruhlar sadece bir tek
tekamül yeri ile ilgilidir.Tekamül yerlerindeki bütün ruhların ise
ahiretle alakaları vardır.Dünyadaki ölüm hadisesi ise ahiretteki varlığın
şuurlanmasıdır ki bunu uykudan uyanmaya benzetebiliriz. Mesela sen(3)(
3:bu bilgilerin vazifelisine) şu anda dünyadasın ama arada vazifeli olarak
bulunuyorsun. Ölünce derhal dünyadaki hali objektif olarak görmeye
başlayacaksın. Senin dünyada ölmen demek , diğer tekamül yerlerinde de
ölmen demek değildir.Fakat herhangi bir yerdeki robotla irtibatın kesilir
kesilmez , oranın tesirlerinden kurtulman demektir.Bunu şöyle bir misalle
açıklayalım :
Kendi sesin ile değişik kayıtlar yapılmış on adet bant, on
ayrı yerde çalsa ..bunların hepsi senin sesindir . fakat sen ancak bütün
hepsinin dinlenebileceği bir yerde bulunursan bu on ayrı bantı dinleyip
kontrol edebilirsin. Her bant ise senin sesin olmasına rağmen gerçek sen
olmaktan çok uzaktır.
Bant bir robottur ; manevi değerler ise muhtelif yerlerde
vazife icabı lüzumlu olan şekle bürünür ve vazifesini ifa ederler ki,
burada cüzün değeri , küllün değeridir.Fakat tahdit edilmiş halidir ve
kül’den çok değersiz tezahür eder. Ancak bu sözden senin yüksek
mekanizmanın varlığı olduğun anlamı çıkarılmasın.Tekamül eden bir
varlıksın ve Şuurlu İman vazifesini ifaya hak kazanmışsın.
842.
PER’İN GÖREVLERİ
Tekamül yerine inecek bütün varlıklar ister
tekamül gayesi ile ister vazife
için o yere inecek olsun , böyle bir değere
ihtiyaçları vardır.
Tekamül eden varlıklar per’den ahirette
ayrılamazlar.Vazife için inenler şayet ahiret safhasını aşmış varlıklarsa
, onlara robotlu ortamlarda eşlik eden per’e benzeyen değerden ahirette
ayrılırlar.Zaten ahiret böyle varlıklar için bir yol üstü istasyonudur.
Her şeyi ancak madde dünyasındaki nizama uygun olarak
düşünebilirsiniz.Mesela ölüm hadisesi denince, aklınıza bedenle ruh
irtibatının kesilmesi ve ruhun ahirete geçişi gelir.Akla gelen yanlış
değildir fakat siz , ruhun ahirete geçişi denince herhangi bir maddi
varlığın bir yerden bir yere geçişini düşünüyorsunuz.Halbüki ölüm hadisesi
hiç de öyle maddi düşüncelere uygun gelecek şekilde cereyan etmez.Mesela
dünyada hayata gözlerini kapayan bir insan , başka bir tekamül yerinde
hatta yine dünyada yepyeni bir hayata gözlerini açabilir!..
Şimdi bu söylenenin nasıl olabileceğini de aynı tesirler
altında kalarak hayretle düşünüyorsunuz , bir insanın hayata gözlerini
kapadığı aynı anda nasıl olup da başka bir yerde tekrar hayata
başlayabileceğini merak ediyorsunuz. Bu şöyle olur...; Bir insanın ani
olarak öldüğünü düşünün. Ölüm anı , onun madde tesirlerinden kurtulduğu
andır.Artık onun ölümden sonraki hayatı , zaman ve diğer kavramlarla izah
olunamaz . Şu halde bu varlığın ahiret hayatının eş değeri olan bir durum
dünyada mevcut değildir.
Şimdi bu insanın dünyaya tekrar inişini düşünelim . Bir
varlığın , tekamül yerinin esas ana robotu ile bağlanma anı , o varlığın
tekamül yerine bağlanma anıdır.Söylediklerimizi tekrar gözden geçirelim.
İnsan öldü ve madde tesirlerinden kurtuldu. Uzun veya kısa bir ahiret
hayatı yaşadı.. Bu hayatı ölçecek , ne kadar olduğunu söyleyecek bir ölçü
elinizde mevcut değil. Şu halde bu hayat sizin için ölçülemez. Ve aynı ruh
, ser ile irtibata geçerek tekrar dünya hayatına başlıyor. Kısaca;iki
dünya hayatının arasında sizin değerlendirmek imkanlarına malik
bulunmadığınız bir ahiret hayatı mevcut. Buna ne kısa , ne uzun , ne de
yok diyebilirsiniz. İnsanlar ahiret hayatı şöyle dursun , uykuda geçen
zamanlarını bile madde ölçüleri ile değerlendiremezler.
Şu halde bir insan dünyadan ayrıldıktan sonra kendini
bambaşka esaslara dayanan bir alemde bulur ve dünyaya tekrar dönüşünde
dünya şartlarına yeniden adapte olmak durumu ortaya çıkar. Her ne kadar ,
önceden dünya hayatı yaşamış olsa da , ahiret hayatı onun üzerinde bir
önceki dünya hayatını hatırlatmaıyacak tesirler icra etmiştir.
Görülüyor ki ,varlıklar yaşadıkları yere adapte olunca ,
başka yerleri ve oralardaki hayatı düşünemez hale gelmektedirler.
Şayet per olmasaydı tekamüldeki varlıklar daima eski
hayatlarını hatırlayabilecekler ve gittikleri tekamül yerinden
faydalanamıyacaklardı.
*
Per’in akrabalıkların ve hısımlıkların kurulmasında çok
büyük rolü vardır.
Dünya hayatında aile çok mühim rol oynar.Artı ve eksinin
hüküm sürdüğü tekamül yerlerinde vaziyet böyledir. Bu sebeple bir ruh
tekamül planı ile dünyaya inerken , onu ileride içinde doğacağı aileye per
intibak ettirir.Ruh ,ilerde planına uygun olan insanla per vasıtası ile
karşılaşır ve yine per vasıtası ile birbirleri ile evlenirler.
Tekamüldeki varlıklara yardımların iki türlü yapıldığından
bahsetmiştik.Bu yardımlar dünya realitesine göre şöyle gruplandırılabilir.
a. Ruhun aldığı sabit yardımlar
b. Dış yardımlar.
Ruh sabit yardımları per’den alır. Dış yardımlar ise
robotlu takamülleri devam ettiği sürece , per süzgecinden geçtikten sonra
ruha gelir.Şu halde per , ruha yapılan bütün yardımlarda rol oynar.Onları
ruhun tekamül planına uygun hale getirir , düzenler. Kısaca;
Ruhun tekamül planına uygun
hadiseleri per düzenler.
En basit insanlar en bencil insanlardır. Örümcekte de ruh
vardır fakat onun ruhu sırf bencilce haraketlere eğilim içindedir.Bu
sebeple aciz hayvanları kolaylıkla öldürebilir.Çünkü onun ruhu tamamen per
denilebilecek bir ruhtur ve ancak per aracılığıyla böyle egoistçe yaşayan
bir devreyi geçirerek , tekamül planı icabı lüzumlu olan merhaleleri
aşabilir.
Üç türlü yaşamak vardır
1. Hiçbir şey bilmeden ,
2. Perin hakimiyeti altında ;
Bu devreyide tekrar üçe ayırarak düşünebiliriz.
a. Perin tam hakimiyeti altında
b. Yarım hakimiyeti altında( perin varlığı idrak
edilmeden)
c. Şuurlu olarak per aracılığı ile yaşamak
3. Yüksek per’siz hayat
Dünyadaki insanlar din devri ile 2.maddenin b. Bölümünde
izah edilen duruma kadar yükselebilmişlerdir.Şuurlu İman ise beşeriyeti 2.
maddenin c. Bölümüne yükseltecektir.
Buraya kadar anlattıklarımızdan robotlu tekamül
devresindeki ruhların per değeri halinde tezahür ettiği ve kendi
hayatlarında hiç bir rol oynamadıkları anlamı çıkarılabilir.Halbüki durum
hiç de böyle değildir.Gerçi per bir süzgeçtir ve ruha gelen dış yardımlar
bu süzgeçten geçerler. Bir insan nasıl ki madde aracılığı olmadan hiçbir
şey yapamazsa , ruh da robotlu takamül devresi süresince per’siz bir şey
yapamaz.Fakat bunlara rağmen ruhun serbest bir hayatı vardır.
Per bir ruhu esas planına uygun yola sevk eder ; fakat ruh
, ancak planının sınırları içerisinde serbest hareket edebilme ,mkanlarına
maliktir.
Mesela bir insan bir yere gidecektirfakat o yere iki yoldan
faydalanarak ulaşılabilir. Bu iki yoldan birini seçmekte serbesttir. Çünkü
planında gidilmesi gerekli olan yer mevcuttur ; o isterse çamurlu yoldan
yürür , isterse düz ve temiz yoldan gider. Çamurlu yoldan giderse kirlenir
, temiz yoldan giderse temiz kalır.
Bir plan hazırlanırken onda yukarıdaki örneğe benzer
boşluklar bırakılır.Mesela bir adam zengin olacaktır. Plan icabı, zengin
ve maddi refah içerisinde yaşaması icab etmektedir. O adamın karşısına
zengin olabilmesi için birçok imkanlar çıkar. Bunlardan bir kısmı iyi, bir
kısmı da dünya realitesine uymadığı için , fena imkanlardır.Çoğunlukla
yapmaması gereken imkanlarla karşılaşır.Yaparsa zengin olur fakat günaha
girer.Sabreder ve o fırsatlardan istifade etmezse az sonra karşısına çok
iyi fırsatlar çıkar ve onlardan faydalanarak zengin olur.Bu şahsın
planında zengin olacağı şartı vardır.Fakat hangi yoldan zengin olacağı
açık bırakılmıştır. O , seçtiği yola göre değer kazanır veya kaybeder.Per
bu durumda da rol oynar ve denenen şahsı icab ettiği şekilde ikaz, hatta
tahrik edebilir.
Tekamül planı, bir insanı daima ihtiyacını karşılayacak
yollara sevk eder.O insan liyakatı oranında bundan faydalanabilir.
*
Per, vicdan değildir.Fakat vicdana bağlıdır.Madde tesiri
altında bulunanlar ise ,
asıl vicdanın ne olduğunu bilemezler.
Tekamüldeki ruhun lüzumlu olan değerleri kazanabilmesi için
, per, onun vicdanına tesir eder.Bu tesiri dünyada vicdandan ayırt etmeye
imkan yoktur. Ancak, bildireceğimiz bazı metodlardan faydalanılarak
vicdanı ilgilendiren şeylerin doğrudan doğruya vicdandan mı, yoksa
per’den mi olduğunu anlayabilirsiniz. İlerde bu husus özellikle
hukukçuları ve hakimleri çok ilgilendirecektir. Mesela insanları kırmak
istemeyen bir şahıs düşünün .Bu şahsın en çok çekindiği şey bir insanı
sözle incitmek olsun Böyle bir kimse zaman zaman bazı tesirlere kapılarak
etrafındakileri incitsin. Aslında bu insan yaptığı şeyi yapmayı hiç
istememektedir.Şu halde yaptığı işin fena olduğuna inanmış bir insandır.
Buna rağmen elinde olmayan bazı sebeplerden bu işi yapmakta sonradan da
vicdan azabı çekmektedir. Bu durumdaki bir şahsa o işi yaptıran per’dir.
Per ise, bu işi o şahsın , o huyunu iyice terk etmesini benimsemesi için
yapar. Çünkü çekilen vicdan azaplarının , yapılmaması gereken şeylerin
benimsenmesinde çok mühim rolü vardır. Böyle bir insana , şayet per, onu
bunu incitmek imkanı hazırlamasa , o zat böyle bir şeyi yapmayacaktır.
Fakat iyice de benimsemiyecektir.
Bir insan , ruhuna mal ettiği değerlerin aksini
, per zorlayışı olsa dahi yapamaz.İşte bu hal, o şahsın , per zorlmasına
rağmen yapmadığı veya yapamadığı şeyi benimsemiş olduğunu gösterir. Mesela
bir insan , bütün tahriklere ve elindeki imkanlara rağmen karşısındakini
öldüremez, hatta onu öldürmemek için ölüme razı olur. Bu hal o şahsın ,
hiçbir kimseye öldürmeye hakkı olmadığını ve ruhunun buna müsade
etmediğini iyice benimsemiş olduğunu gösterir. Böyle olduğu için de , per
zorlasa dahi öldüremez.
Robotlu ortamlarda ruhlar her hadiseyi per
süzgecinden geçtikten sonra yaşarlar demiştik.Bu durum ,ruhun ( per
değerinin müdahalesine rağmen) benimsediği değerleri hayatına tatbik
etmesine mani değildir.Zaten per, benimsenmiş hususlardan çok , plan icabı
benimsenmesi icab eden hususlar üzerinde durur.Plan hazırlanırken de
benimsenmiş olan değerlerden faydalanılarak , benimsenmesi gereken
değerler göz önüne alınır.
Perin vicdana bağlı olması , ahirette, ruhun
günah ve sevaplarını hatırlaması için lüzumludur. Zaten ruhlar
beninsenmemiş hususlar için günaha girerler. Benimsenmesi gerekenleri
benimsemekle de sevap işlerler.Evvelce benimsenmiş değerlerin ise günah ve
sevapta doğrudan doğruya rolü yoktur. İnsan fena şeyleri , iradesini
kullanarak yapmaktan kaçınırsa sevaba girer. Evvelce benimsemiş olduğu
değerler onu dünyada sevap işlar gösterirse de hakikatte sevaba girmez.
Çünkü o değerleri kazanırken , evvelce sevaba girmiştir.
Şu halde , bir insan benimsediği şeyleri tatbik etmekle
sevaba girmez.Çünkü o bundan başkasını yapamıyacak durumdadır.Halbuki daha
benimsemediği ve yapabileceği fena şeyleri iradesi ile önlerse o zaman
sevaba girer ve değer kazanır.
Per’i bir tercumana , bir transformatöre benzetbilirsiniz ;
Mesela o, her tekamül yerindeki şartlara uygun olan bir zaman kavramını
ruhlara yaşatır.
843.
ZAMAN TORBASI
Zamanı; tekamül icabı ruhun yaşaması gerekenlerle dolu bir
torbaya benzetiniz.Bu torba öyle bir torba olsun ki bir hamur veya naylon
parçası gibi ezilip bükülsün , yayılıp toparlansın; kısaca ,istenilen
şekle girsin.Hadiselerin ise aynı kalmakla beraber torbanın alacağı şekle
uygun olarak tezahür ettiğini düşünmeye çalışın.
Şimdi de naylon torbanın içerisinde tek bir hadisenin
olduğunu düşünelim. Naylon torba maddedir , böyle olduğu içinde ona
istenilen şekil verilebilir. Hadise ise menşe’i manevi fakat madde
dünyasında tezahür edecek şeydir.Bu sebeple ona ancak madde dünyasında
alması gereken şekil verilir ve bu şeklin verilmesinde de o hadiseyi
ortama intibak ettiren naylon torba en büyük rolü oynar.
Gaye, zaman kavramının değil, zaman kavramına benzetilen
naylon torbanın içindekilerin yaşanmasıdır.Bu naylon torba, dünya döndükçe
, sabit şeklini muhafaza etmez ve mesela daralır ; daralınca hadiseler
birbirini daha sık takip ederler. Yayılır ; yayılınca da hadiseler
birbirini daha seyrek takip ederler.Sıkışık bir torbada ki hadise
birbirini birer gün ara ile takip ederse; daha yaygın bir torbada onar
sene ara ile birbirlerini takip edebilirler.
Her insanın yaşaması gerekenbir hadiseler torbası vardır.Bu
torbalar diğer torbalarla da temastadır.Hatta muhtelif torbalarda küçük
farklarla aynı hadise mevcut olabilir. Hadiselerin menşe’inin manevi
olduğunu söylemiştik.Bu sebeple böyle bir hal mümkümdür.Birbirini kısa
aralıklarla takip edecek olan hadiseler ise ihmal veya liyakatsizlikler
yüzünden gecikebilir. 4 yılda bitmesi gereken öğretimin 6 yıla uzaması
gibi. Hadiselerin gecikmeleri yani torbada fazla yer tutmaları , diğer
hadiselerin sıkışmalarına sebep olur.Mesela evde geç hazırlanan bir
insanın yetişeceği yere koşuşmak mecburiyetinde kalması gibi
düşünebilirsiniz.Torbadaki her hadise de aynı zamanda birer küçük hadise
torbasıdır.
Ruhun , tekamülü icabı yaşaması gereken bir hayatı vardır.
Ve bu hayatın içindeki hadiselere kişiyi iten , yolunu kaybetmemesini
temin eden dümen per’dirç
VAZİFE ZAMAN TORBASI
Gerçekleştirilmesi gereken bir vazife düşünün . Bu vazife
de bütün ayrıntıları ile birlikte bir zaman torbasının içindedir. Bu
vazifenin sorumluluarı liyakat gösterirlerse o vazife normal seyrini takip
eder.Şayet liyakat göstermezlerse , torbada yukarda izah etmiş olduğumuz
sıkışıklıklar hasıl olur. Bu hal vazifeyi zorlaştırır ve o vazifeden
sorumlu olanları çok zor durumlara sokar.
Vazife gruplar halindedir ve bu gruplar birçok torbalar
ihtiva eden torbalar halinde , esas vazifenin zaman torbası içindedirler.
Küçük zaman torbaları , esas torbaya tabi olduklarından serbestçe hareket
edemezler ve zaman onlar için çok mühimdir. Her torba , vazifedeki rolü
ile ilgili değerdeki bilgi ve yardımları alır.Asıl dış torba ise ,bütün
hadise torbalarını ihtiva eden torbadır.O torbanın sorumlusu için vazifede
hiçbir tahdit yoktur.Teşebbüs(1)(1: girişim) vardır.Maddi tesirler altında
yanlış teşebbüslere girişirse , o teşebbüsler önlenir.
En büyük torbanın sorumlusu , vazifenin en büyük
mes’uliyetini taşıyan şahıstır. Onun en yakınları ise , en büyük
mes’uliyeti paylaşanlardır.Büyük torbanın sorumlularının daima teşebbüste
bulunmaları , hadise torbasında sıkışıklıklar husule gelmemesi ve
vazifenin başarılması için zaruridir.Bir teşebbüsün zamanının gelip
gelmediğinin mütalaası ise , torbanın yani bilgilerin sorumlusunun en
yakınlarının vazifesidir.Ve onlar şuurlu hareketlerle tasavvur
edilemiyecek değerler kazanabilirler. Bir an için en sorumluların hepsinin
yanıldığını düşünelim! O zaman biz yardım ederiz.
Vazife nasıl olsa yürür! Gaye torbalarda sıkışıklıklar
meydana gelmeden yürümesidir. Dünya , hatalar ile bin sene gecikebilir.
Hata ve liyakatsizlikler ise , verilen bütün imkanlara rağmen vazifeyi bin
sene geciktirenlerdedir.
844.
PERİN GÖREVLERİ
Bir vazifeli dünyadayken objektif olamaz fakat dünya
hayatından ayrıldıktan sonra
dünyadaki vazifesine çok daha objektif bir tarzda devam
edebilir.
Mesela dünyada plan icabı kendisine yakın olan ana, baba
,kardeş veya eşine diğer insanlardan çok daha düşkündür. Fakat ahiret üstü
bir hayatı yaşarken dünyada bıraktıkları , kendi maddi hayatı da dahil
olmak üzere; onun imkan , görüş ve değeri karşısında karıncalar
kadar ufalır. Bu ufalış, manevi bir ufalıştan çok , hadiseleri objektif
olarak tetkik edebilmek için hadiselerden uzaklaşıştır.Artık böyle bir
varlık için dünyada bıraktığı hayat ve o hayata karışanlarla karışmayanlar
arasındaki fark ufaldıkça ufalır.
Dünya hayatını dünyada tetkik etmekle aynı hayatı ahiret
veya ahiret üstü mertebelerden izlemek arasında farklar vardır. Dünyadaki
bir ruh çoğunlukla dünyaya gelmeden önce dünya hayatını dünyadakinden çok
daha iyi tetkik edebilir.Bir ruhun dünyaya geldikten sonra maddi
tahditlerle çok daha dar imkanlar içerisinde kalışı adeta tekamülde geri
bir halde gözükmesini sağlar. Bu hal, müsabakada daha iyi koşabilmek için
antremanda ayak bileklerine ağırlıklar takan bir atletin haline
benzetilebilir.
Dünyadaki insanlar hadiseleri , ahiretteki değerlerine
yakın bir değerle tetkik
edebilmek hassasını tekamül ederek kazanırlar.
Bütün bu işlerin cereyan etmesinde ise per’in rolü
vardır.
*
İnsanlar hayatta
birçok şeyi uğursuz addederler.
Uğursuz addedilen şeyler ise uğursuz olurlar.
Mesela 13 sayısının uğursuzluğuna
inanan bir insan ayın onüçüncü gününün uğursuzluk getireceğine inanmışsa ,
bu inancının hatırlam-nmasından hasıl olan şualar ona gerçekten o günü
uğursuz hale getirir.
Uğursuzluklardan korunmak ; ancak hiçbir şeyin uğursuz
addedilmedikçe uğursuz olmayacağına inanmakla mümkündür. Bu ise kolay bir
iş değildir. Tekamüllerinin büyük ve ilkel bir kısmını dünyada geçirmiş
olanlar , eski inançlarının tesirlerinden tamamen kurtulamadıkları için
birçıok şeyi uğursuz addedebilirler. Başka tekamül yerlerinde yetişenler
için ise bu hal geçerli değildir.Şu halde eski inanç ve dinlere ait batıl
inançlardan kurtulamamış olanlar , ekseri tekamülünün büyük bir kısmını
dünyada yapmış olanlardır.
İnsanların batıl inançlardan kurtulabilmelerinde de
per’in rolü büyüktür.
Per’in olumlu ve olumsuz müdahaleleri bir insanı
batıldan kurtarır.
*
İçerisinde , bir ucu serbest bırakılınca derhal
dümdüz olan , iki tarafı sabit , yay gibi gerilmiş çelik çubukların
bulunduğu bir odayı düşününüz. Bu çubukların her birinde toplu maddi
enerji mevcuttur(1)(1:potansiyel enerji). Depo edilmiiş halde bulunan bu
maddi enerji , çubukların bir uçları serbest kalınca derhal çubuğun dümdüz
olmasını sağlar. Serbest uç hareket halinde iken birisine çarparsa onu
öldürebilir.
Böyle bir oda maddi enerjinin depo edildiği bir
odadır.Bir çubuğu yavaşça eğerek bir yay haline getirmek için kullanılan
yumuşak ve zararsız enerji , çelik çubuğun bir ucunun kurtulması ile
bambaşka tezahür eder. Maddi enerjiler ise zannedildiği gibi , madde
ölçüleri ile tastamam değerlendirilemezler. Çünkü enerjide madde
ölçülerine sığmayan manevi haller mevcuttur.
Böyle maddi enerji deposu haline getirilmiş bir odada (
tıpkı bir çelik oksijen tüpü içerisindeki oksijene benzeyen) enerji
serbest hale geçemediği, enerjisini kullanamadığı için şualar yayımlar.Bu
şualar insan üzerinde , bazı çok özel tedavi halleri dışında , çok olumsuz
tesirler icra ederler.
Dertlerle veya kinle yüklü bir insan da tıpkı
yay haline getirilmiş çelik çubuklar gibidir.Dert, kin veya hırstan
varlığını kurtaramadıkça , hem kendisini hem de civarını zehirleyen şualar
yayımlar. Her insan, içinde bulunduğu hale ve ruh değerine uygun olarak
olumlu veya olumsuz tesirler yayar.İşte bu şuaların veya tesirlerin
tekamülde çok büyük rolleri vardır.
Per değeri, civardaki
bu şualardan (tesirlerden) faydalanarak ruhun
ihtiyacı olan tesiri onun ihtiyacı olacak şekilde ona
iletir.
Hiçbir sebep yokken devamlı canı
sıkılan bir insanın civarında , tanıdığı veya tanımadığı , sıkıntılarla
yüklü bir insanın mevcut olması pek muhtemeldir.Civarında dedik çünkü bu
tesirlerden madde değeri yüksek olanlar mesafenin azlığı oranında tesirli
olurlar.
İnsanların
yayımladıkları bu tesirler Mutlak Nizam esaslarına uygun
olarak boşlukta dolaşırlar.Per onlardan ruhun
ihtiyacını karşılayacak şekilde faydalanır.
*
Tesir
yayımlayan sadece insan veya maddeler değildir.Müzik ,
hatta insanın uykuda gördüğü rüya , san’at eserleri ,
okunan bir kitap , seyredilen film detesirler yayımlar.
Bir filmin yayımladığı tesir
değişmez. Neyi ve ne şekilde yayımlayacaksa öyle yayımlar , fakat per bunu
ruha yarıyacak şekle sokar. Bu sebeple bir film , bir roman , bir müzik ;
her insanda birbirine benzemeyen tesirler icra ederler.Birbirlerine yakın
seviyelerdeki ruhlar normal durumda , aynı film karşısında veya aynı
kitabı okurlarken birbirlerine yakın tesirler alırlar.Fakat birbirine
yakın iki ruh bambaşka tesirler altında iseler filmden veya kitaptan
aldıkları izlenimler de değişik olur. Şu halde :
Herhangi bir şeyden iki insanın tıpa tıp aynı şeyleri
hissetmesi mümkün değildir.
Buna da sebep per’in ruha müdahalesidir.
*
İnsanlar benimseyip kendilerine
maletmek istedikleri şeyleri henüz
daha benimsemeden evvel , o şeyleri benimsemiş görünmek
isterler.
Mesela başkaları için iyi ve fedakar
olmak olmak isteyen bir insanın henüz daha olmadan olmuş görünmek istemesi
gibi.. Böyle bir insanın yapar gözükmekte olduğu fedakarlıklarda bir
yapmacık vardır.Mesela evine gece kalmaya gelen bir insan pekala sedir
üzerinde yatabilecekken , ona daha rahat diye kendi karyolasını verir. Bu
hal , samimi olarak yapamadığı bir şeyi sırf onu yapar görünmek
istemesinden hasıl olan bir haldir.Bu gibi insanlardan sırf öyle görünmek
maksadı ile ; cimri olduğu halde cömert , kaba olduğu halde nazik , hain
olduğu halde şefkatli görünmek isteyenleri sayabiliriz.İşte ;
Bir insana henüz daha malik olmadan , malik olması
gereken
hassaları hatırlatan ve bu hassaları ona cazip gösteren
Per’dir.
Bu hal zaman zaman şekil
değiştirerek, lüzumlu olan hallere girerek insana o hassayı benimsetinceye
kadar devam eder.
*
Per’in insan
hayatında oynadığı en mühim rolleden biri de;
yaşanan robotlu ortamın şartlarına ve ruhun tekamül
ihtiyaçlarına göre
ruh ve beden uyumunu sağlamaktır.
Çocuk doğar , beden çocuk halindeyken ruhu
çocuk ruhu olarak ; beden gelişince de gelişmiş insan ruhu gözükmesinde ,
ruh ile beden arasında per’in meydana getirdiği dengenin rolü çok
büyüktür.
Per’in bir insanı daha çok hangi taraflara çektiği
gözlenebilir.Çekilen taraflar o ruhun tekamül planı ile ilgili
taraflardır.Mesela bir insan çeşitli hastalıklara maruz kalabilir;
vücudunda yaralar veya ameliyat gerektiren dertler hasıl olabilir. Sinir
bozukluklarının pek çok çeşidi başgösterebilir. Bunların herbiri ise ,
mevcut tıbbi imkanlarla tetkik edildiğinde , başka başka sebeplerden
meydana gelen hastalıklardır.
Fakat iş o insanın tekamül planı yönünden
tetkik edilirse , hastalıkların analizi yapılıp bir senteze gidilirse ;
sonuçta hastanın hangi ruhi ihtiyacı için bu hastalıklarla karşılaştığı
ortaya çıkartılabilir. Bu incelemeyi yapan belki de , bazı hallerde ,
şimdiye kadar yapılanın aksine olarak hastayı bir süre daha çekmekte
olduğu azapla başbaşa bırakarak tedavi eder.
Bugüne kadar tıbbı tedavi olarak uyguladıkları,
birçok zaman, o hastalığı iyi etmiş fakat bir süre sonra eski hastalığın
yerini dolduran başka bir illet ortaya çıkmıştır. Çünkü hastalıklar o
hastanın ruhi eksikliğinin tamamlanması içindir.
Hastanın hastalık süresindeki ruhi hali ise
ruhi eksikliğin , yani asıl derdin tespitinde mühim bir göstergedir.
Hasta kederli midir , hırçın mıdır , yoksa teslimiyet içinde midir?
Bunların tesbiti asıl eksikliğe götüren ip uçlarıdır. Çünkü asıl sebepler
maddi değil, manevidirler. Böylece ;
Per , ruhun bedeni ile olan münasebetinde , tekamül
planına uygun
ayarlamalar yapar.
845.
HADİSELER, MANEVİ SEBEPLERİ VE
ŞUURLULUK
Biz insanlara hak ettiklerini verirken ,
başlarına gelecek hadiseye gösterilecek bir sebebi de beraber veririz.
İnsanlar ise hadisenin başlarına neden geldiğini düşünmezler de sadece dış
sebebinin üstünde durur kalırlar.
İnsanlar başlarına gelen hadiseleri çoğunlukla
o hadiselerin hakiki sebeplerini bilmeden hatta hissetmeden yaşarlar.Bir
varlık değeri oranında , karşılaştığı hadisenin hakiki sebebine
yaklaşabilir.
Bu hadiseyi hakiki sebebine yaklaşarak yaşamak
veya yaşanmış bir hadisenin neden yaşandığını idrak edebilmek, o ruhun
olgunluğu ve değeri ile mütenasiptir. Geri ruhlar, başlarına gelen
hadiseleri dış sebepleri ile izah ederler.En zavallı ruhlar, hadisenin
meydana gelmesinde rol oynayan fiziksel veya kimyasal olayların sınırını
aşamayan , o hadisenin manevi sebebine yaklaşamayan ruhlardır.
Tekamüllerini , tıpkı , mevcut ilim gibi ,
dünya imkanları ile sınırlayanlar, er geç tekamül ederek bu sınırları
geçecek , manevi değerlerle aralarında bulunan ve çoğunlukla taassupla
korudukları duvarları aşarak yükselecek ve hadiselerdeki manevi sebep ve
gayeleri araştırmak ihtiyacını duyacaklardır.
İmanını şuurlandıracak olanların ; his ,
düşünce ve hayatlarının madde ile sınırlı olmadığını bilmeleri ve buna
inanmaları gerekir. İnsanlar ancak dürüst , bilgili ve madde ötesine de
değer veren kişiler oldukları taktirde tekamül edebilirler ve
ilerleyebilirler. Dünyada kalabilmeleri için bu şarttır! Çünkü dünya ,
tekamül etmiş ve “bu değerdeki” insanlar için tekamül edilebilecek bir yer
halini almıştır(1)(1:Bilgisayar çağına gelmiş bir dünyada dört işlemden
habersiz bulunmak gibi, dünyanın gelmiş bulunduğu tekamül seviyesine ayak
uyduramamanın da zorluk ve sorumlulukları vardır!..)
846.
HADİSELER VE TETKİK
USULLERİ
İnsanlar per vasıtası ile birbirleri ile otomatik olarak
irtibata geçerler
Bu irtibat hiç şüphesiz ki tekamül planlarına uygun olarak
ve onları tatbik için olur.
Ruhlar , per vasıtası ile planlarının
icaplarına uygun ruhlarla tanışır irtibata geçerler
ve yine onlarla planlarına uygun hadiseleri yaşarlar.
İnsanlar , hadiseler ve plan arasında ; size ancak örnek ve
benzetmelerle bilgi verebileceğimiz münasebetler vardır.Bu bahse girmeden
önce hadiseler mi plana, plan mı hadiselere tabidir sualini aydınlatmaya
çalışacağız.Burada plan dediğimizde anlaşılması gereken , ruhun tekamül
planıdır.Hiç şüphesiz ki bu planın dışında cereyan eden hadiseler de
planlı olarak cereyan etmektedir.
Hadiseler zincirleme birbirlerini takip ederler. Zincirleme
birbirini takip eden hadiselerin , yine birbirlerini aynı şekilde takip
eden planlarla ilgileri vardır.
Hadiseler tetkik edilirken şu noktalar göz önünde
bulundurulur:
1. Madde kainatında cereyan
etmekte olan her hadisedemadde rol oynar ve bu hadiselerden en önemsizleri
, en uzakta cereyan edenleri dahi birbirleri ile ilgilidir.Güney kutbunda
buzlar arasında sıkışan bir avcı gemisi ile , bir karıncanın yiyecek arama
faaliyeti arasında çok uzak da olsa bağlar mevcuttur.
2. Planlar da tıpkı hadiseler gibi
birbirleri ile ilgilidirler. Bir salyaongozun hayatı ile bir bilim
adamının karşılaştığı hadiseler arasında ortak ve birbirleri ile ilgili
hususlar vardır.
3. Hadiseler hadiselere , ruhların
planları da diğer ruhların planlarına incecik bağlarla bağlıdırlar.
Sonsuzluklarla ifade edilebilecek kadar çok hadiseler
düşününüz. Ve har hadiseden sonsuz adetteki hadiselere inceli kalınlı
bağlar uzandığını tasavvur ediniz.İnce bağlarla bağlı olanlar uzak, kalın
bağlarla bağlı olanlar ise birbirleriyle yakından ilgili hadiseler
olsunlar. Birbirleri ile tıpatıp aynı yakınlık ve değerde iki hadise dahi
mevcut olmadığından , hadiseler arasındaki bağlar çeşitli
kalınlıklardadır.
Bir de hadiselerden doğan hadiseler vardır. Bu
hal çoğunlukla birbirleri ile çok uzaktan alakalı iki hadise arasındaki(
yakın değerdeki) bağların, diğer hadiseler arasında uzanan ( bu değere
yakın değerdeki) bağlarla kesişmesinden hasıl olur.
Mesela herhangi bir yerde bir ikaz maksadı ile
doğal bir afet cereyan etmiş olsun.Bu hadisenin bir yanardağın faaliyete
geçişi olduğunu kabul edelim. Diğer taraftan da bir toplumda
liyakatsizlikler sonucu iç harbin çıktığını düşünelim. Yine ; sebebi başka
olmak üzere bir diğer yerde ikinci bir yanardağın faaliyete geçişi de aynı
zamana denk gelsin.
İki yanardağ hadisesinin , birbirlerine benzeyişleri ile
bağlarının kalınlığı da yakın olabilir. Ve mevcut bilim bugün bu tür
birbirine benzer olayların bağlarıyla meşgul olmaktadır. Fakat ikaz ve
liyakatsizlikler sonucu ortaya çıkan yanardağ faaliyeti ile iç harbin
arasındaki alaka bağları ; bilimin meşgul olduğu aynı tür olaylar
arasındaki bağlardan , daha çok birbirleriyle alakalı , daha yüksek
değerdeki bağlardır.Bu hadiselerin tekamül ile ilgisi , bilimin konusuna
girenlerden çok ama pek çok daha fazladır.İşte bilgilerimiz bilimi ,
tekamülle alakalı bu gibi hadiseleri de tetkik edecek duruma getirecektir.
Tekamülle ilgili sebeplerden dolayı , birbirlerine yakın
hadiseler arasındaki bağların kesiştikleri noktalardan da başka
hadiselerin bağları geçer. Böylece ,hadiselerden doğan hadiseler bir
silsile halinde birbirlerini takip ederler. Sizin karşılaşabileceğiniz her
hadise , hadiseden doğmuş ve hadiseler doğuran bir hadisedir. İleride
hadiseleri grafikle tetkik ederek hadiseleri önceden bilmek imkanları
hasıl olacaktır.
Tıpkı hava şartlarının önceden tahmin edilebileceği gibi ,
insaniyete de bilgilerimiz , hadiseleri onun kadar kuvvetle takip ve
tesbit edebilmek imkanını verecektir. Hadiseleri tetkik , pek yakında en
mühim bir bilim kolu haline gelecektir.
Hadiselerin tetkik imkanlarının kazanılması , per’in
mevcudiyetinin ve büyük rolünün anlaşılmasında çok mühim rol
oynayacaktır.Çünkü her hadisenin meydana gelişi , ruhun tekamül planına
yakınlık oranını göstermektedir.Hadiselerin de birbirleri ile ilgili oluşu
; per’in ruhu hangi istikamette tekamül ettirmekle vazifeli olduğunu
açıklayabilecektir.
Görülüyor ki , plan mı hadiselerden , hadiseler mi tekamül
planından hasıl olurlar sualini dünya şart ve imkanlarına göre ancak
yukarıda basit olarak izah ettiğimiz şekilde izaha imkan vardır. Çünkü bu
; madde ölçülerine sığmayan manevi değeri yüksek bir cereyandır.
*
Dikkat edilirse bir insanın aynı gayeye uygun
olarak çeşitli hadiselerle karşılaştığı görülür.İş hayatında , aile
hayatında, sağlık yönünden daima aksiliklerle karşılaşan bir insanın bu
birbirne benzemeyen hadiseleri , mevcut bilimsel imkanlarla tetkik
edilemez.Fakat tekamül ile ilgili gaye göz önünde bulundurulursa , bu
hadiseler arasındaki bağlar ve bu bağların bağlı bulunduğu gelecekteki
hadiseler aydınlanabilir.
Şu halde birbirine benzeyen hadiselerin
sentezini yaparak kanunlar elde eden mevcut bilim , sadece o hadiseleri
dış yüzünden ve en önemsiz yönünden tetkik edebilmektedir. Halbuki çeşitli
hadiselerden hasıl olan gayelerin sentezinden o hadiselerin ( önemli
tarafı olan) tekamülle ilgili tarafları açıklanmış olur.
Bu işi yapabilmek için sadece çeşitli
hadiselerin aynı gaye etrafında toplandığını bilmek yeterli midir? Bazen
..Fakat birçok hallerde yeterli değildir. Bu hususta sağlam sonuçlar elde
edebilmek için ;” analiz-sentez-analiz”metodundan faydalınılır.Fakat bir
hadisenin asıl tekamülle ilgili tarafını anlayabilmek için , o hadisenin (
olmasında ve ruha aktarılmasında rolü olan) per ile ilişkilerini tetkik
etmek lazımdrı.Çünkü per bilindiği gibi , hadiseleri olduğu gibi değil
fakat faydalı olacağı biçimde ruha yansıtır.
Şu halde per ile cereyan etmekte olan hadiseler
arasında tıpkı plan ve hadiseler arasında olduğu gibi bağlar
mevcuttur.Planla hadiseler arasındaki bağlar üzerinde per bulunur.Dıştan
ruha tesir edecek bir hadise per’e gelinceye kadar başka ; perden sonra
yine başka şekilde tezahür eder. Per o hadiseyi ya kuvvetlendirerek ya
zayıflatarak yahut da değiştirerek ruha yansıtır.
Hadiselerin tetkikinde şu kısa izahat yol
göstericidir.
Evvelce ruh izah olunurken ; kül olarak alınmamış , halleri
ayrı ayrı tetkik edilmiş ve per değeri ile irtibatı anlatılmış ,
böylelikle de per değeri ruhtan ayrı müşahade edilmiştir.
Analizle yeterli derecede ayrıntılarına inilen bilgilerin
ayrı müşahade edilen bütün hassa ve değerleri ile birlikte kül halinde
tetkik ve müşahade edilmesidir.
Hadiselerin incelenmesinde çoğunlukla izlenen yol ; kül
halindeki bir şeyi analiz metotlarından faydalanarak cüzlerine ayırmak ,
sonra tekrar toplayarak( sentez), olduğu gibi, analizle elde edilen
sonuçlardan faydalanarak tetkik etmektir.
En çok bu usulün tatbik edilmesinin sebebi ise , en basit
zannedilen şeylerin bile bileşikler halinde bulunmasıdır.Bu yüzden de
dünyada mevcut istisnasız her şeyin analizi yapılabilir.
İlk insanlar hadiseleri önceleri basit analiz usulü ile
çözmeye çalışmışlar , daha sonra da basit senteze giderek ; birbirinden
ayrı ayrı olarak tetkik ve müşahade ettiklerini , değişik güçler halinde
izahla , çok tanrılı dinleri yaşamışlardır.
Bu hal Tek Allah esasına dayanan dinlere kadar
böyle devam etmiş ve o devreye kadar elde edilen bilgilerin
birleştirilmesi ( sentezi); realiteleri Tek Allah prensibine dayalı dinler
seviyesine yükseltmiştir.Şuurlu inanç bilgilerine de , din realitesinden ,
İslamiyetin getirdiği bilgilerin analizi ile geçilmiştir.Bu sebeple,
Şuurlu İman devri, din devrinden çok islamiyetin devamıdır.İslamiyetle son
şeklini alan din devri bilgileri , Şuurlu İman bilgilerine esas olmuş ve
o bilgilerin tetkiki ile Şuurlu İmana geçilmiştir.
Bütün din devri bilgilerinin en tekamül etmiş hali
Kur’an’da mevcuttur.Bu sebeple beşeriyet din devrinden İslamiyete ,
İslamiyetle en yüksek en yüksek halini alan din devri bilgileriyle de
Şuurlu İmana yükselmektedir.
Şuurlu İman devri bilgileri verilirken ve
tetkik edilerek değerlendirilirken yapılan analiz ve sentezler , din
devrinde yapılan analiz ve sentezlere benzemezler.Çünkü bunlar bilimsel
metotlara dayalı olarak yapılan analiz ve sentezlerdir ki nasıl
yapıldıkları daha ilerde bildirilecektir.
*
Bilgiler yükseldikçe analiz imkanı artar , yani
her analizi analizler takip eder. Bu sebeple; her analizi , analizi
yapılacak bir sentez olarak kabul etmek bilimin temel taşlarından
biridir.Şimdi bir misal verelim ;
Sentez bir bilgi:
“ Ruhlar dünyada yaşadıkları hadiseleri ahirette
hatırlarlar “
Ve şimdi bu bilginin analizine geçelim;
“ Ruhlar, dünyada yaşadıkları bazı hadiseleri
ahirette kendilerine hatırlatacak hassalara maliktirler.”
Analizi bir basamak daha ilerletilerek ;
“Ruhlara, dünyada yaşadıkları bazı hadiseleri
ahirette hatırlatan, varlığına bağlı bulunan per değeridir.”
şeklinde analizin analizi yapılmış olur.Fakat ;
“ Ruhlara , dünyada yaşadıkları bazı hadiseleri
hatırlatan per değeri , ruhların ahiret hayatları boyunca bağlı olarak
yaşadıkları manevi bir değerdir.”
Bilgisi yukardaki misallerin hepsinin bir analizidir ve
analizde en ileriye gittiği için de en değerlisidir.Şimdi başa dönelim ve
senteze misal olarak verdiğimiz bilgiyi ele alalım ;
“Ruhlar dünyada yaşadıkları hadiseleri ahirette
hatrılarlar.”
Bu , evvelce de söylediğimiz gibi sentez bir bilgidir.Fakat
diğer başka bilgilerin analizinden elde edilmiştir.Mesela;
“ İnsan ruh ve bedenden meydana
gelmiştir.Ruhlar dünyada yaşadıkları bazı hadiseleri ahirette
hatırlarlar.”
gibi. Şu halde her analiz bir sentez olabileceği gibi, her
sentez kabul edilen bilgi de diğer bilgilerin analizi halindedir.
Tetkik edilmemiş , analizi yapılmamış bir
bilgiye veya hadiseye, sentez halinde demek doğru değildir.Ona kül halinde
bilgi veya tetkik edilmemiş hadise anlamında ; “ kül halinde” demek
gerekir.Çünkü bir şeye sentez halinde diyebilmek için önceden kısmen de
olsa analizi yapılmış olması icap eder.
Bilimsel bir misal verelim:
“Dünyada mevcut bütün maddelerin esaslarını
atomlar teşkil ederler.”
Bu bir bilgidir ve bilgi olduğu için de
analizle elde edilmiş sentez bir bilgi olabilir.Analize devam edelim;
“Dünyada mevcut bütün maddelerin esaslarını
daha basit maddi varlıklardan hasıl olan atomlar teşkil ederler.Her atomun
bünyesi proton , elektron ve nötronlardan meydana gelmiştir.”
Yukardaki ilk bilgiye sentez denilebilmesi için
aşağıdaki analiz bilginin veya ona benzerinin bilinmesi şarttır.Aksi halde
“Dünyada mevcut bütün maddelerin esaslarını atomlar teşkil ederler “
bilgisi kül halinde bir bilgidir.
Tel Allah prensibine dayalı dinlerde , kül
halindeki bilgi yavaş yavaş analiz yolundan faydalanılarak izah olundu.Din
devri boyunca bu hal görünüş bakımından şu aşamaları geçirdi :
1. Kül Bilgiler; en ilkel insanlar bütün hadiselerin
sebeplerinin tek birşey olduğunu seziyorlardı.
2. Analiz(Çok Tanrılı Dönem); hadiselerin ayrı ayrı
değerlendirildiği dönemdir.
3. Tek Allah prensibine dayalı dinler ; ve bu dinlerin
en sonuncuları ile o zamanın imkanlarına göre , verilen analiz bilgilerin
sentezi yapıldı ; ve “bütün mevcutlar” bir’de toplandı.Analizden
faydalanılarak senteze yükselindi.Fakat bütün bunlar analiz ve sentezden
faydalanıldığı bilinmeden yapıldı.
Şimdi de Şuurlu İnanç’ta analizi yapılmamış bir bilgiyi,
bir hadiseyi ele alalım.Ve mesela bu hadise “ insanların dünyaya gelme
hadisesi” olsun.
Bu kül halinde(komple)bir hadisedir.Analizle
incelenmemiş olduğu için ona sentez diyemeyiz.Bu hadiseye analiz uygulamak
için ne yapılması gerektiğini inceleyelim :
Önce analize başlangıç noktası tesbit
edilmelidir.Fakat ele alınan konu öyle bir konudur ki , sınırları dünya
imkanlarını aşar.Şu halde; bilinen bir noktadan işe başlamak gerekir.
Bilinen nokta ise yeni doğmuş bir çocuk olsun ve yeni
doğan çocuğu tetkik etmeye çalışalım. Fakat bir yere kadar gelinecek ve
sonuçta öğrenilmek istenen anlaşılamıyacaktır.Halbuki , şayet bu problem
çözülürse bundan birçok bakımlardan faydalar temin etmek mümkündür.
Şu halde dünya imkanları ile ulaşılamıyacak yüksek
bilgilere ihtiyaç vardır.Bu bilgiler de metapsişik metotlarla elde edilen
bilgilerdir. Çünkü dünyada tetkik edilmesi istenen konu ne olursa olsun ,
beşeri imkanlarla onun menşe’ine ulaşılamıyacağının ; mümkün olduğu kadar
doğru anlaşılması istenen her konuda dünya üstü menşe’li bilgilerin
yardımına ihtiyaç olduğunun kabul edilmesi gerekir.
847.
PER
Per değerinin , dünya hayatı boyunca
hak ve adalet hususunda çok büyük rolü vardır.
Halen dünyanızdaki hak ve adalet dağıtımı
için izlenen yollar hak ve adaletten çok haksızlık ve adaletsizliğe yol
açmaktadırlar.Mesela aralarında anlaşmazlık olan iki şahıs başka başka
avukatlarla haklarını korunma yollarına gitmektedirler.Avukatlar ise ,
haktan çok , savundukları şahsı müdafaa etmekte bu sebeple de hadiseler
tahrif edilerek mahkemeye yansımaktadır.Bu hal adaleti kökünden sarsan bir
haldir.
Hakimin elinde yeterli bilginin bulunmayışı ,
kararların ise şahitlerin sözlerine dayanarak verilmesine sebep
olmaktadır.Fakat Şuurlu İnançta , mahkemelerin izledikleri bu yolun
tamamen değişmesi ile bu durum son bulacak , dünyada adaletin dağıtımı işi
Şuurlu İman esaslarına uyacaktır.
Adaletin bu hakça dağıtımında ise en
büyük rolu per değeri oynayacaktır(1) (1: 1962 yılında verilmiş bulunan bu
bilginin teknolojik olarak uygulaması batı ülkelerinde 1965’lerde “yalan
makinesi” denilen bir cihazın polis sorgulamalarında kullanımasıyla
gerçekleştirilmiştir. Poligraf denilen bu çok hassas cihazın
elektrotlarının bağlandığı kişide, yalan söylerken hasıl olan bünyesel
dalgalanma tesbit edilebilmekte ve olayı aydınlatmaktadır.Yalan söyleyen
kişideki bu dalgalanmayı ise vicdan ( veya henüz vicdan oluşmamış ise per
değeri) meydana getirmektedir. İlerki yıllarda bu cihaz daha da
geliştirilerek per değerinin bir hoparlörü olarak kullanılabilir.)
*
Per, madde ölçülerine sığmayan, sığmadıkları için de
lüzumlu oldukları halde
izah olunamıyan “ bilgi”leri dünya şartlarına otomatik
olarak uydurur.
Mesela insanlar iman’ı, herhangi birşeye kuvvetle
inanmak olarak tarif ederler.Biz ise tebliğlerle imanı daha geniş anlamda
“ insanın inanma gücü” olarak tarif ettik.Eski tarifte iman ruhtan ayrı ,
fakat ruhun bağlanılabileceği bir şey olarak düşünülmüştür. Biz ise bu
bilgilerimizde “iman insanın (veya ruhun) inanma gücüdür diyerek imanı
ruha bağladık.
Çünkü ruh idrak edebilen bir varlık olduğu için
civarında varlığından başka var olduğunu tesbit edebileceği bir şey
hissedemese dahi , imanla kendi var olduğuna inanabilir. Bu sebeple ruhu
imandan ayrı düşünmek , ruhu imanla beraber düşündürmek için hazırlayıcı
bir basamak bilgisidir.
Hakikatte ise , imanı da ruh gibi maddi tesirlerden
uzak olarak düşünmeye ve anlamaya çalışmak gerekir.Böyle olduğu için de
maddi tesirler içindeki insana yapılan yukardaki iki tarifi birbirine
karıştırarak düşünmek yerinde olur.Bu da ancak mekan duygusunun üzerine
çıkılarak yapılabilecek bir iştir ki, dünyada yapılamaz.
İşte bu bilgileri biz, herhengi bir realiteyi göz
önünde bulundurarak verir veya verdiririz.Fakat per onu bağlı bulunduğu
ruhun mevcut realitesine intibak ettirir.(1)(1:İntibak: Adapte)
Ruhlara bağlı nasıl
bir per mevcutsa , dünya ve benzeri tekamül
yerlerine de öylece bağlı , per’e benzer değerler
mevcuttur.
Bu değerler, o tekamül yerlerine inen bilgileri , otomatik
olarak tekamül yerlerinin şartlarına intibak ettirirler.
Fakat biz , mühim vazifeler gören
vazifelilere doğrudan doğruya bilgi verebiliriz.. Bizden o tekamül
yerindeki perin aracılığı olmadan bilgi alan vazifelinin ise tekamül
maksadı ile orada bulunmaması şarttır , nizamdandır.
*
Bir hadiseyi ruhun ihtiyacına uygun hale perin
getirdiğinden evvelce bahsetmiştik.Şu halde hadiselerin gerçek değerleri
ile , per süzgecinden geçtikten sonraki değerleri arasında farklar
vardır.Acaba per mevcut olmasaydıruh bir hadiseyi hakiki değeri ile idrak
edebilecekmiydi?
Bir an için dünyada tekamül etmekte olan bir
ruhun per değerine bağlı olmadığını düşünün .Cereyan eden bir hadise ruha
hakiki değeri ile ulaşmış olsun Bu halde ; şayet ruh o hadiseyi idrak
edecek seviyede değilse , ondan faydalanamaz. Hatta idrak edemiyeceği
kadar yüksek bir hadise ile karşılaşan ruh çoğunlukla o hadiseyi yanlış
tefsir eder , bu yüzden ondan fayda yerine zarar görür.
Şayet hadise çok yüksek ders veya bilgiler
ihtiva eden bir hadiseyse, ruh o zaman çok yüksek bir elektrik cereyanına
bağlanan bir motor gibi , bir ampul gibi yanar , kavrulur.. Şu halde ;
Hadiselerden alınan
izlenimleri ruhun değerine göre ayar etmek
zaruri bir ihtiyaçtır.İşte bu vazifeyi de per yapar.
Aynı durum hakkında daha önce verilmiş
bilgilerde ;
“ ruh cereyan eden hadiselerden , kendi değer
ve liyakatine göre bilgiler alır.”
Şeklindeki bir izahta ise eksikler vardır.Bu ifadedeki
eksik taraf ise ancak per izah edildikten sonra ortaya çıkar.
Sonuç olarak , hadiselerin bir tek ruh için
cereyan etmediğini söyleyebiliriz. Bir hadiseden birçok ruhlar
ihtiyaçlarına göre faydalanırlar.Hadiseleri ruha ihtiyacını karşılayacak
şekilde yansıtan ise per’dir.
848.
HAYAT PLAN
VE PER
İnsanlar önüne geçilmez hadiselere veya
hastalıklara karşı tevekkül göstererek “Allahtan” diyebilirler de; normal(
gibi gözüken) hadiselerin vukuunda sebepler, suçlular aralar.Halbuki bütün
hadiseler tekamülle ilgilidir.
Mesela bir şahıs düşünelim ve bu şahıs
kendisine çok mühim maddi kazançlar temin edecek bir işi başarmak için
işin gerektirdiği şekilde hareket etmektedir. Fakat yolda başına bir kaza
gelir ve gideceği yere vaktinde varamaz. Sonuçta iş bozulur , iş bozulduğu
için de birçok tenkitlere uğrar. “Hiç uçak dururken otobüle gidilir mi?”
gibi sözler söylenir. Halbuki bütün bu sözler , hadise cereyan ettikten
sonra söylenen değersiz sözlerdir.
Halbuki tekamül ile ilgili olan hadise cereyan
etmiştir.O şahıs teşebbüsünü yapmış fakat muvaffak olmaması icab ettiği
için başarısızlığa uğramış, tenkit vesuçlamalara hedef olmuştur.Aynı iş
için aynı gaye ile , aynı yere başka bir şahsın da gittiğini düşünün ve bu
şahıs o işi başarması gereken kişidir.Birinci şahıstan çok daha geç
hareket etmiş ve daha eski bir otobüsle yola çıkmıştır.Fakat gideceği yere
varmış ve işi başarmıştır. Başardığı iş esnasındaki ihmalleri hiç göz
önünde bulundurulmaz ve muvaffakiyetinden dolayı takdir edilir, övülür.
Dikkat edilirse ;ortada yapılacak bir iş, bir
hedef vardır. İki ayrı şahıs bu işe taliptirler. Birisi elinden geleni
yaptığı halde karşılaştığı hadiseler sebebi ile işi başaramaz, tenkite
hatta hakarete maruz kalır. Diğeri ise bütün liyakatsizliklerine rağmen
işi başarır ve liyakatli gözükür.
Bu gibi hadiselerde ruhların ihtiyaçlarına göre
hadiselerin yönlendirilişi , kişilerin tenkit edilmesi, üzüntüsü veya
sevinci, per tarafından ihtiyaca göre ayarlanmaktadır . Yani hadiseleri
tekamül planına intibak ettiren per’dir.
Ölüm de bir hadisedir.Herhangi bir ailenin bir
ferdi ölünce o ailenin fertleri bu ölümden planlarına göre perin yardımı
ile faydalanırlar.Bu ölüm vak’ası aile fertlerinin bazılarına maddi zarar
, bir kısmına ise maddi menfaat getirir.Manevi üzüntü ise bir müddet
tesirini icra eder.Cereyan eden hadise aynıdır.Fakat her ruh o hadiseden
planının icap ettirdiği şekilde faydalanır.
Şimdi bir an için per’in mevcut olmadığını ve
insanların da madde tesiri altında bulunmadıklarını düşünün .O zaman ölüm
hadisesi , bugün dünyada yaşananın tam aksi olarak idrak edilebilen bir
hadise olacaktı. Ve şayet ailenin sevilen bir ferdi ölmüşse onun asıl
hayatına geri dönüşü bayram havası içinde karşılanacaktı. Hatta geri
ruhlardan bazısı sırf sevdiklerini biran evvel , asılhayatlarına
kavuşrurmak için seve seve , sevgiyle , şefkatle hatta aşkla
öldüreceklerdi.
Fakat hadiselerin menşe’i , dünya şartlarının
çok üzerindedir ve dünyaya gelmeden birçok büyük per’lerin süzgecinden
geçerek ulaşır. Bu “büyük per” süzgeci için per tabirini şimdilik
kullanıyoruz ve aslında per değildirler , per’den çok mühim hususlarda
ayrılırlar.
Her hadisenin menşe’i Tanrının Arzusu’dur. Bu
Arzu basit (1)(1: Buradaki basit tabiri; herşeyin evveli olarak ve en
safhal , menşe, ilk kaynak anlamındadır) , basit olduğu kadar da
değerlidir.Hadiseler tekamül yerinin icaplarına uyacak şekle girerler.
Menşe’den uzaklaştıkça bileşikler haline gelir, bileşikler oluşturdukça da
manevi değerinden kaybeder. Ve birçok hadiseler halinde tezahür ederler.
Her hadiseyi tekamül bölgesine adapte eden , o
tekamül yerinin en yüksek ruhuna bağlı per’e benzeyen bir değerdir.
*
Tekamül yerlerindeki her ruhun, genellikle
varlığına bağlı robotlu bir ortamı vardır ki , insanda bu ortama beden
denir. İnsanlar ise , bedenine dünya adı verilen bir varlığa , bir ruha
bağlıdırlar.
Dünya isimli bedene bağlı olan varlığa insan ve
hayvanlardaki ruhlardan başka mesela ay ve aydaki varlıklar da
bağlıdırlar. Dünya ve diğer tekamül yerleri halindeki bedenler , daha
üstün bir varlığa mesela güneşhalindeki varlığa bağlıdırlar. Güneş ise
bulunduğu galaksinin en büyük varlığına bağlıdır.
Galaksiler de aynı tarzda madde kainatında
kademe kademe yükselen varlıklara bağlıdırlar ve ; madde kainatını tesiri
ve idaresi altında bulunduran varlık ise , madde kainatının üzerindedir.
Onun da tabi olduğu, tesir sahasında bulunduğu varlıklar vardır.
Her varlık yükseldiği yerde , üzerinde tabi
olduğu bir varlık bulunur. En yüksek varlığın üzerinde ise varlık bile
denilmemesi gereken büyüklükler mevcuttur.Kısaca; varlığın üzerinde varlık
, şuurun üzerinde şuur mevcuttur.
Şimdi, güneşi , bir insana, ona tabi olan
varlıkları da insan bedeninde tekamül etmekte olan varlıklara benzetelim.
Bir insan nasıl ki bedenindeki varlıkları tam hakimiyeti altında
bulunduramaz , hatta onların nerde olduklarını dahi bilemezse ; güneşin
ruhu da ona tabi olan varlıkların hepsinden haberdar değildir.
Güneş ile insan bedeni arasında benzerlikler
olduğu kadar birçok da ayrılıklar bulunur.Fakat bu ayrılıklar en çok sizin
madde tesirleri altında verdiğiniz hükümlerden doğan ayrılıklardır.Mesela
, insanlar ruhu bedenin içinde zannederler. Halbuki o bütün bedeni tesiri
altında bulundurur fakat onun üzerindedir. Buna rağmen onun yeri mekan
kavramı ile izah edilemediğinden ona bedenin dışında da denemez. Bu
sebeple önceden de ifade ettiğimiz gibi ruhun yerini en güzel belirten
bilgi ; “ ruh bedende fakat bedenin hiçbir yerinde değildir” dir.
Güneş de aynı beden gibi ruhun tesiri altında ,
bambaşka şartlar içerisinde yaşayan ve yaşanmasına vasıta olan bir
varlıktır.
*
Madde kainatı da dahil birçok kainatlarda + ve
– esası hakimdir. Oralardaki varlıklar tezatlardan faydalanarak denenir,
tekamül ederler.
Madde kainatında en yüksek değerdeki + ve –
ilişkisi, ruh ve madde arasındaki ilişkidir. Birbirini madde aleminde en
çok çeken , maneviyat aleminde ise en çok iten bu iki değerdir.Bunu daha
geniş anlamda ifade etmek istersek; ruh ve madde ilişkisine , ruh ile
robot ilişkisi denilebilir.
Ruhun robotlar ile
birleşebilmesinde en mühim rolü per değeri oynar
Mutlak Nizamın esaslarından birisi icabı ;
“manevi değer ve varlıklar birbirleri ile ancak robot üstü manevi
mekanlarda (1) (1: manevi planlarda) ilişki kurarlar. Ser’e gelince , o
sadece madde kainatını ilgilendiren en basit maddedir.Bu sebeple ruh madde
kainatına nüfuz etmeden önce ( maddeleşmiş manev varlık olan) ser ile
irtibat kuramaz.”
Ruh ise madde kainatına nüfuz
ederken , uyku haline benzer bir hal içerisindedir.
Bu sebeple , o , maddeye per’in otomatik yardımları ile
bağlanır.
Bir ruh gerçi hariçten yardım alır. Fakat bunlar ancak
per’in süzgecinden geçen ve ruhun tekamül planına uygun
yardımlardır.Robot dış yardımlar herhangi bir ruh için ( çok özel haller
dışında) yapılmaz.Onlar ruhların civarında doludurlar. Per onlardan
faydalanabilecek olduklarını seçer ve ruha yansıtır.
Per’in yardımına ihtiyacı kalmayan ruhlar, bu yardımlarla
liyakatleri oranında doğrudan doğruya temasa geçebilirler.Fakat per’in
yardımından tamamen kurtulmuş ruhları dünyada bulmak mümkün değildir.Per’in
yardımından kurtulduğu halde herhangi bir iş için dünyaya gelen ruhlara
bile , per’e benzer bir değer refakat eder.
Kısaca ;dünyada yaşayabilmek için , ruhların dünyada
bulunablmeleri için de öylece per’e ihtiyaçları vardır.
849.
HAYAL
EDİLENLER
İnsanlar yaşamak istedikleri veya yaşanmasını muhtemel
gördükleri
hadiseleri zihinlarinde tahayyül ederek yaşarlar.
Mesela bir insan hakikatte olmasına imkan
ve ihtimal olmayan hadiseleri zihninde yaşayabilir. Seksen yaşındaki bir
kimse, yirmi yaşındaki birisi olduğunu ve ancak yirmi yaşındaki gencin
yapabileceği şeyleri yaptığını düşünüp tahayyül edebilir. Keza , herhangi
bir hadisenin tesiri altında kalanlar , o hadiseyi, tahayyül ederek
değişik duygular içinde yaşarlar.
İnsanlar zihinlerinde yaşattıkları hadiseleri
en büyük sırlar olarak saklarlar. İnsanların harice sözle yansıtmadıkları
fakat zihnen yaşadıkları hadiseler çok çeşitlidir ve bu yoldan yaşanan
hadiselerin istisnasız hepsi tekamül ile ilgili hadiselerdir.
Zaman zaman bu tahayyül o kadar kuvvetlenir ki
, artık o insan kendi hayatını değil , yaşamak istediği hayatı yaşadığına
inanır.İnandığı şeyi açıklamakta sakınca görmez ve toplumda bu gibilere
deli denmektedir.
Hiç şüphesiz ki bütün bu işler tekamül planına
uygun olarak cereyan etmektedir ve herhangi bir ihtiyacı karşılamak
maksadı ile per aracılığı ile olmaktadır.
İnsanlar tahayyül ettikleri zaman
yayımladıkları şuaların tesirleri oranında tahayyüllerindekinin
tesirlerinde kalırlar. Mesela daima kendisinin erkek olduğunu tahayyül
eden bir kadın düşünün. Bu kadın kendisini erkek olarak tahayyül ederken
şualar yayımlar.Bu şualar bedene tesir eder ve beden bu tesirle
erkekleşmeye başlar.
Bir kadının kensisini erkek olarak tahayyül
etmeye başlamadan evvelki hali ile başladıktan sonraki hali arasında çok
fark vardır.Evvelce bir kadın olan bedeni erkekleşir.Kadınlık hatları
yerlerini erkek bedenindeki hatlara terk ederler ; cilt tüylenebilir, ses
kalınlaşabilir. Bunun aksi de olabilir.Kendisini zaman zaman kadın olarak
tahayyül eden erkekler zamanla kadınlaşırlar.
Bütün anlatılan haller hakikatte tekamül
planına uygun olarak ve per aracılığı ile cereyan eden hallerdir.
Per bir insana
tekamül planı ile ilgili hadiseleri dünya hayatı boyunca
düşündürten, tahayyül ettiren , veya zihnen yaşatan
değerdir.
Mesela bir insanın tekamül planı
icabı, iki cinsiyet arasında çekişmesi ve toplum realitesinin tasvip
ettiği ( kendi bulunduğu) cinsiyette yaşayabilmesi için gayret sarfetmesi
icap etmektedir. Şimdi, kendisini zaman zaman kadın olarak tahayyül eden ,
tahayyül ettiği zaman da yayımladığı şualarla kadınlaşan bir erkeği
düşünün . Bu erkek kadınlığa karşı eğilimlere rağmen toplum içerisinde
erkek olarak doğduğu ve erkek tanındığı için erkek görünmeye
mecburdur.Daha doğrusu kendisini böyle göstermeye mecbur hissedecektir.
İşte bir insan böyle zıt yönlere per vasıtası
ile çekilerek tekamül ettirilir.
850.
TEKAMÜL
PLANI VE YARDIMLAR
Evvelce verilen bilgilerde ruhun tekamül planı
hazırlanırken de birçok varlıkların kendilerine yardımlarda bulunduğundan
bahsetmiştik.
Bir ruhun tekamül planı
hazırlanırken hariçten çeşitli yardımlar aldığı doğrudur.
Fakat ruh imkanları oranında kendi planına kendisi per
değeri vasıtası ile tesir eder.
Ruhlar değerlerine göre planlarının
hazırlanması bakımından birçok sınıflara ayrılabilirler.Biz bu sınıfları
basit birşekilde şöyle sıralayacağız :
Yukarda “” otomatik yardımlar “ diye bahsedilenler ruhun
hariçten otomatik olarak aldığı yardımlardır ki , buna per’den başka
yardımlar da denilebilir.Varlık ruh haline gelmeden evvel tamamen hariçten
aldığı otomatik yardımlarla tekamül eder. Varlık, ruh haline gelmeden ,
yani yaşadığını idrak etmeden evvel de varlığına bağlı bir robor değer
vardır.Bu değere ilerde ruhun idrake başlaması ile per denmektedir.
Per ile ( varlık daha ruh haline gelmeden önceki varlığa
bağlı bulunan) robot değerin , varlık üzerindeki tesirleri çok
farklıdırlar.Ruh haline gelmemiş olan bir varlığa bağlı bulunan manevi
değer tam bir robot süzgeç halindedir. Hariçten gelen yardımları varlığın
pek basit olan tekamül planına uydurur. Basit bir varlığın planı ise hemen
hemen harici yardımlara göre ayarlanmıştır. Burada varlığa bağlı manevi
değerin pek basit birkaç vazifesinden başka bir vazifesi yoktur.Mesela
basit bir bitkinin yaşıyabilmesi için kökü vasıtası ile besin alması
lazımdır. Bu ise Mutlak Nizama göre , varlığa bağlı manevi değerin
müdahalesine lüzum kalmadan vukua gelir.
Varlık yaşadığını idrak ederek ruh haline gelince , varlığa
bağlı olan manevi değer de per vasıflarında tezahür etmeye başlar ve
önceden de izah ettiğimiz vazifelerini ifaya başlar. Perin ruh üzerindeki
tesirleri , ruhun, perin kendisine sağladığı yardımlara ihtiyacı
kalmayıncaya kadar sürer ve per’den faydalanarak tekamül eder. Ruhun per
değerine ihtiyacı olmadan tekamülüne devam etmeye başlamasına ise yüksek
tekamül devresi demiştik.
Dünya ve benzeri yerlerde tekamül etmekte olan ruhlara per
değeri refakat eder. Bir ruhun per değerinin sağladığı faydaları kendi
değeri haline getirmesi o ruhun artık robotlu tekamül yerlerinde tekamül
etmesine lüzum kalmadığına delildir.
*
Bu bilgiler dünya ve benzeri robotlu tekamül yerlerinde
tekamül etmekte olan varlıklara tekamül yollarını aydınlatan bilgilerdir.
Dünya ise bu bilgilerle en mühim tekamül safhası olan Şuurlu İman
devresine girmektedir. Per ise Şuurlu İmanı izah için en lüzumlu bir
dayanaktır. Per izah edilmeden veya lüzumu kadar açıklanmadan imanlar
şuurlandırılamaz.
Önceden de söylediğimiz gibi per bu sebeple izah
edilmemişti. Çünkü per’i izaha başlamak demek Şuurlu İman devresine girmek
demektir.
*
Dünya ve benzeri robotlu tekamül yerlerine inecek
varlıkların planlarının hazırlanmasında perin rolü çok büyüktür. Planlar
madde tesirlerinden uzak maneviyat alemlerinde hazırlanır. Bu sebeple
dünyadaki bedenli bir ruha ahirette hazırlanan planı layıkıyle anlatmaya
imkan yoktur. Biz size maneviyat alemlerindeki hadiseleri ancak çok koyu
renkli bir gözlüğün camları arkasında seyrettirebiliriz. Bu sebeple siz
söylenenleri hakiki değer, güzellik ve renkleri ile göremezsiniz., bu
yüzden büyük denilenin büyüklüğünü , güzel denilenin güzelliğini , azap
denilenin de ne ıstıraplı olduğunu layıkıyle anlıyamazsınız.
Dünyada madde robotu ile denenme safhasındaki
varlıkların hayat planlarının hazırlanmasında , varlığın tekamül
seviyesine göre perin az veya çok müdahaleleriyle
o varlığa ihtiyacı olan en uygun plan hazırlanır.
*
BEDENLEME
VE HAYAT PLANI
Şimdi dünyaya inmek için bütün hazırlıklarını
tamamlamış bir ruh düşününüz. Bu ruhun dünyaya inmesinde , dünyada
bedenlenmesinde en mühim rolü per oynar.
Dünyaya inen ruhlar ne baba bedenine ne de anne
rahmine girerler demiştik. Dünyaya inen bir ruh şu sıraya göre bedenlenir
:
1. Planı hazırlanan ruh per aracılığı ile uyku haline
benzer bir hale girer. Bu hale ruhun tekamül yerlerinden birinde
dirilinceye kadar ahiretteki ölüm hali de diyebiliriz.
2. Ruh uyku vaziyetine girmekle ahiret şuuru
perdelenmeye başlar ve per, bağlı bulunduğu ruhu, ineceği tekamül yerinin
esas robot değerine bağlar.Fakat per bu işi, ruhun hariçten aldığı
yardımları ruhun planına intibak etirerek yapar.
3. Ruh artık robota bağlanmıştır ve robotla bağlı
olarak yaşayacağı muhittedir.Ruhun dünyaya inmekte olduğunu düşünürsek ,
dünyanın bulunduğu kainatın en basit ana robotu ser’dir.
4. Ruh-per-ser’den meydana gelmiş üçlüye perispri
denilebilir. Buna perispri denilmesinin sebebi, eskiden alışılmış bu
deyimden faydalanmak içindir.
5. Perispri sadece dünya ve benzeri muhitlere inen
varlıkların ser’le irtibata geçtikten sonra alacağı haldir. Başka robotlu
muhitlere inen varlıklar da o kainatların esas ana unsurları ile
birleşirler fakat onlara perispri denemez. Çünkü diğer robotlu kainatların
esas ana unsurları ser değildir.
6. Ruh , per vasıtası ile ser’le irtibata geçerek
dünyanın bulunduğu kainata nüfuz eder.
Tekamül etmek için dünyaya inen varlıklar nasıl mutlaka ser
ile birleşmek mecburiyetinde iseler , dünyaya tekamülden başka bir
maksatla inen varlıklar da yine ser ile birleşirler.Fakat onların ser ile
birleşmeleri tekamül edecek olan varlıkların ser’le irtibata geçmelerine
benzemez.Onlar, tekamül ederek, per’in kendilerine sağlıyacağı değerleri
kazanmış varlıklardır. Bu sebeple hariçten aldıkları yardımları kendi
değerleri ile değerlendirerek ser’le irtibata geçerler. Bu hali, bir uyku
halinden sonra diğer tekamüldeki varlıklar gibi dünyada uyanmaları takip
eder.
Onlar da tıpkı diğer insanlar gibi doğar, yaşar,
yaşadıkları müddetçe de vazifelerini ifa eder ve dünyadan ayrılırlar.Bir
vazifeli hangi değerde bir vazife ile vazifelendirilmiş olursa
olsunvazifenin bitmesi vazifelinin dünyadan ayrılmasını icap
ettirir.Dünyada tekamül eden varlıklar ise tekamülleri ile ilgili süre
içerisinde dünyada kalırlar.
Bir de ruh olmayan fakat ruh gibi bedenlenerek dünyada
vazife gören İsa misali vazifeliler vardır ki bu gibiler ruh olmadıkları
halde Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak ser ile belirli bir zaman için
irtibata geçerler.Çünkü bir varlığın ne şekilde olursa olsun dünyada “
varlık” olarak tezahür edebilmesi için ser ile birleşmesi şarttır.
7. Dünyada tekamül etmek veya vazife görmek üzere inen
bir ruh , maddeli hayata , ser ile bağlandığı anda başlar ve bu hayata
ser’den ayrılıncaya kadar devam eder.Ser ruha madde kainatını terk
edinceye kadar eşlik eder.Ser’den kurtulan ruh , şayet geri veya orta
değerde bir ruhsa , uykudan uyanır gibi dünya hayatından ayrılır ve dünya
hayatında yaşadığı rüyaya benzeyen hadiseleri istese de tekrar yaşayamaz.
Per’in ona dünya hayatında yaşadığı hadiseleri ahirette hatırlatışı , o
hadiseleri dünyada yaşamaya benzemez.Çünkü her şey ahirette çok daha
kuvvetlidir.Bu sebeple de dünyada yaşanan bir hadisenin ahirette
tekrarlanması , o hadiseyi aslından çok daha kuvvetle yaşanmasını temin
eder.
Ruhlar , sadece ahiretten dünyaya değil, dünyadan da
ahirete bir planla göçerler. Bu plan, dünyada yaşanan hadiselerin per
tarafından değerlendirilmesinden hasıl olan bir plandır.
Bir tekamül planında ; esas olan ne hadisedir, ne sebeptir
, ne de sonuçtur.Esas olan ; varlığın plandan ihtiyacını
karşılamasıdır.Bir ruhun tekamül planının hazırlandığını düşünün.Evvela o
ruhun ihtiyaçları belirlenir.Ruhlar tekamül ihtiyaçlarını kendilerine en
iyi veya kötü gelen yollardan karşılamak imkanlarına maliktirler. Mesela
bir ruhun kibrinin kırılması gerekiyordur..O ruh evvela bolluk içinde
yaşatılır ve şayet o rahat hayat içerisinde gururdan kurtulur , mütevazi
olma değerini kazanırsa , o zaman zaruret ve yokluk içerisinde bir hayat
yaşamak zorunda kalmaz.Fakat ekseriya, ruhlar gururlarını refah içerisinde
yenemedikleri için fakir bir hayat yaşamak zorunda kalırlar.
Tekamül planlarında hedefler vardır.O hedeflere çok şeşitli
hatta birbirlerine zıt yollardan yürünerek dahi erişilebilir. Tekamül
planları , madde tesirleri altında bulunanların idrak edemiyecekleri bir
mükemmeliyetle hazırlanan planlardır.
Şimdi size planın ne olduğunu ve nasıl hazırlandığını izah
edeceğiz :
*
Görülüyor ki , bir ruh tekamülü icabı daima
yeni yeni planlara ihtiyaç gösteren bir varlıktır.Bir plan yapılırken şu
esaslar dikkate alınır.
1. Her planda esas rolü ilk ana plan oynar.
2. Her küçük plan bir üstün plandan ve onda beliren
ihtiyaçlardan doğar.
Mesela , bir ruh dünyaya ahirette hazırlanmış bir planla
gelir. Bu plana uygun olarak birçok tekamül merhaleleri belirtilmiştir.Ruh
bu tekamül merhalelerine doğru hadiseler arasından geçerek erişmek yolunu
tutar.Fakat bu planda ruhun liyakatine göre karşılaşacağı pek mühim
olamayan hadiseler tam ve kat’i olarak belirtilmemiştir. Bunun böyle
oluşunun sebebi ise ruhun sınırlı serbestisinden(1) (1: cüz’i iradesinden)
faydalanarak tekamül edebilmesidir.
Mesela , ruhun ahirette hazırlanan planında bir kaza
geçirmesi icap etmektedir. Ruh insan halinde dünyada yaşarken herhangi bir
şekilde bir kaza geçirebileceğini hissedebilir ve kazaya karşı koymak için
de tedbirler alabilir. Evden dışarı çıkmaz , kazanın nasıl meydana
geleceğini biliyorsa( 2)(2: Mesela, böyle bir rüya görmüş ve kuvvetle bunu
hissetmişse) , mesela suda boğulacağını öğrenmişse ; deniz kenarında
hatta büyük su birikintilerinin civarında dolaşmaz. Bu şekilde tedbir
alır.
Şayet onun suda boğulması ahirette hazırlanan planın mühim
ve mühim olduğu için de önlenmesi imkansız bir hadisesi ise , bütün
tedbirler boşunadır.Vakti gelince bütün o almış olduğu tedbirlerin hepsini
unuttuğu bir anda hararetle bir bardak su içer ve o su ile boğulabilir.
Fakat bu boğulma hadisesi ahirette hazırlanan planın esas
ana noktalarından değil de , tedbir aldığı taktirde önlenebilecek bir
ayrıntısı ise , ancak o zaman alınan bu tedbirlerle boğulması önlenebilir.
Burada sırası gelmişken şunu da belirtelim ki , insanlar en çok “ tedbir
ile önlenebilecek “ hadiseleri hissedebilir ve öğrenirler. Mutlaka
yaşanacak olan hadiseler ise , pek müstesna haller hariç , ani olarak
gelirler.
Her planın ihtiyaçtan hasıl olduğunu ifade etmiştik.. Bu
ihtiyaç sizin tasavvur dahi edemiyeceğiniz kadar sık husule gelen bir
ihtiyaçtır. Bir insanın önünde tercih etmekte serbest olduğu bir çok
yolların bulunması ve onun bu yollardan birini seçmesi , seçilen yola
göre uzun veya kısa ömürlü bir takviye planının yapılmasını icap
ettirir.İşte bazen hergün bazen de her an yapılan bu planlarla insan ancak
ana tekamül planının çizdiği yolda kalabilir.
Şimdi de dünyaya tekamül dışı sebeplerle gelmiş bir ruhu
düşünelim ve bu sebeple de onda per değerinin mevcut olmadığını farzedelim.Evet
gerçi onda per değeri mevcut değildir , fakat o per değerinin imkanlarına
sahip bir ruhtur. Bu sebeple o , dünya hayatı boyunca tıpkı per gibi hatta
per denilebilecek bir yardımcı değeri , şuuru ile varlığına bağlıyabilir.
Bu değer onda tıpkı tekamüldeki varlıklara bağlı bulunan per değerinin
vazifesini görür.
Biliyorsunuz ki bir varlık per değerinden, ancak onun ruha
bahşettiği yardımları değer halinde kazanınca kurtulabilir. Buna; “bir
ruhun varlığına bağlı bulunan per değerini kendi öz varlığı haline
getirmesi” de denilebilr.
Şu halde per’den tekamül ederek kurtulan bir varlık per’in
sağladığı yardımlardam mahrum kalmış olmaz. Bilakis o yardımları kendi
sağlıyabileceği imkanlar haline getirmiş olabilir.
İşte bu hal eski ve yeni izahlarda insanları şüphe ve
teşevvüşe düşüren bir noktadır ki , bugüne kadar açıklanmamıştır. Bu
bilgilerden önce verilen bilgilerde ;
“Allah ruhlara bütün bilgileri öğretti”
denilmiştir. Ondan sonraki bilgilerde ise , tekamülden
bahsedilmiştir ve ;
“ Ruhlar tekamül ederek bilgi ve değerlerini arttırırlar.”
denilmiştir. Bir taraftan bütün bilgilere sahip olduğunun
söylenmesi , diğer taraftan da ruhların tekamül ederek bilgilerini
arttırdıklarının bildirilmesi , benimsetici metodun icab ettirdiği birçok
fikir ayrılıklarına zemin hazırlamıştır. Hakikat ise yukardaki izahat
içersinde saklıdır.Kısaca ;
“ Ruhlar , tekamül ederek per’in kendilerine
sağladıkları yardımları kendileri başaracak hale gelirler .”
Fakat bu izah herşeyi aydınlatan izah değildir.Bu husustan
ileride uzun uzun bahsedilecektir.
852.
BEDENLENME
Ruh , per vasıtası ile bedenle birleşerek dünyanın
bulunduğu kainata nüfuz eder demiş ve sözlerimize , onların baba bedenine
veya anne rahmine inmediklerini ilave etmiştik.
Burada bir an için , per hakkında vereceğimiz bilgiden önce
,evvelce anlattığımız
“ koni” bilgisine dönelim( bilgi no: 840). O bahiste
anlatıldığı gibi, nasıl idare eden , idare edilenin üzerindeyse ; ruh da
kısmen de olsa, idaresi altında bulunan bedenin üzerindedir. Kısaca ; o
bedende fakat bedenin hiçbir yerinde değildir. Manevi bir değer olan ruh
, “ manevi tesirler altında bulunan bir maddeler
karışımı”ndan başka bir şey olmayan bedenin herhangi bir yerinde
aranamaz.
Ruhun per vasıtasıyle , manen ser’e bağlanmış
olarak , madde kainatına ve dünyanın icaplarına uymak üzere yavaş yavaş
yol almakta olduğunu düşünelim. İlerde bedeni olacak maddelerle (per
yardımı ile) ser vasıtasıyle temas kurduğunu ve bu beden parçalarının
içinde değil fakat otomatik olarak yayımladığı şualarla onları tesirleri
altında bulundurduğunu düşünelim.
Mutlak Nizam icaplarına göre ruhun bedeni
olacak varlık , o ruhun anası ve babası olacak olanların bedenlerinde ayrı
ayrı gelişmeye başlar. Neden bir yerde gelişmeyip de ayrı ayrı yerlerde
geliştiğinin izahı ise ; dünyanın , artı ve eksi esasının ve ( bu iki
kutup arasındaki) maddi ve manevi cazibelerin rol oynadığı bir tekamül
yeri olmasıdır.
Maddeyi madde haline şuaların getirmiş
oldukları gibi , iki kutup arasındaki cazibeden doğan şualar da maddeye
manevi değerler aşılarlar ve onu bir süre için canlı hale getirirler.
Şimdi, baba bedeninde gelişen vücut parçasını
ele alalım. Parça, baba bedeninin bir parçası halinde gelişir ve babadan ;
doğacak olan çocuğa tekamül planı ile ilgili özellikler aktarılır.
Anne bedeninde gelişen parça da aynı şekilde
gelişir. Ana ve babada gelişen beden parçaları , birbirlerini, doğacak
çocuğun tekamül planına göre tamamlayan parçalardır.
İşte bu parçalar döllenme hadisesi ile ana
rahminde , ana bedenine bağlı olarak , aynı zamanda da kısmen bağımsız bir
halde gelişir.
Bu hal insanlar için böyledir.Aama mesela
balıklar için böyle görünmezise de esas aynıdır.Değişiklik sırf şekilden
ibarettir.
Yukarda kısaca anlattığımız hadiseler cereyan
ederken , per değeri çok mühim roller oynamaktadır.Dünyaya tekamül dışı
sebeplerle gelmiş varlıklarda ise per’in rolünü , tıpkı per gibi tezahür
eden, ruhun öz değeri oynar.
Bu hadisede per’in gördüğü vazifeleri kısaca şöyle
özetleyebiliriz:
1. Bedenin parçaları anne ve babada gelişirken ,
per, anadan ve babadan , ruhun tekamül planına uygun olan özellikleri
aktarır. Buna;” per, ruhun yaşayacağı dünya hayatını plana adapte ettimeye
başlar” da diyebiliriz.
2. Çocuğun per’i ; ana ve babanın ruhları ile
irtibata geçerek ; ana, baba , çocuk arasındaki bağlarıkuvvetlendirir.Baba
ve annelik duyguları ile aile bağlarının esasını kurar.
Aile bağı demek ; en küçük, küçüklüğü oranında da
birbirlerine en kuvvetli bağlarla bağlı bulunan toplum bağları
demektir.(1) ( 1: Bu bir kanundur. Elemanlar küçüldükçe bağlar
kuvvetlenir. Molekül, atom ve atomun elemanlarını düşünelim; bu bağlar
gittikçe kuvvetlenen karakterdedir.)
İşte böylelikle per, aile bağlarını kurarak ilk toplumun
şekillenişindeki mühim rolü oynar.
Şuurlu İnanç esaslarının benimsenmesinde ,
toplum hayatında per’in oynadığı rol çok mühimdir ki bundan ilerde
bahsedeceğiz.
*
“ Döllenme ; manevi bir alakanın , maddi cazibe
halindeki tezahürüdür ” demiştik. Döllenmeyi , iki ayrı yerde gelişen
beden parçalarını bir birlerine bağlayıp kenetleyen kıvılcıma
benzetebilirsiniz. Döllenme anı, bedenlerin manevi şualar yayımladıkları
andır.
Bu şuaların , ayrı ayrı yerlerde gelişmiş olan
beden parçalarının birleşerek beden haline gelmesinde ve bu bedenin ilerde
bağımsız canlı halinde yaşayabilmesinde çok mühim rolü vardır. Döllenme
anında yayımlanan şuaların, doğacak çocuğun tekamül planına uygun olarak
şahsiyeti üzerinde de tesiri büyüktür.
Kısaca ; döllenme , başka başka yerlerde
gelişen parçalardaki elektronların, yayımlanan şualar vasıtası ile
birbirlerine kenetlenmeleri ve bir vücut halinde tezahür etmelerini
sağlar.
Burada , ayrı cinsiyetteki insanlarda gelişen
beden parçalarını bir birlerine bağlayacak olan şualardan meydana gelmiş
bir cazibe mevcuttur. Bu şualardan hasıl olan cazibe beden parçalarını
birbirine bağlar ve çocuğun ilerde bağımsız canlı olarak yaşayabilmesini
mümkün kılar.
Hiç şüphesiz ki ana ve babanın bedeninde
gelişen parçalar da canlıdırlar. Fakat buradaki canlılık bağımsız bir
canlılık değil , ana veya baba bedenine bağlı bir canlılıktır ki ; bunu
bir bedenin herhangi bir organındaki canlılığa benzetebilirsiniz.Daha
önceki bilgilerde “ bağlı canlılık” olarak bahsedilmişti.
Çocuk döllenmeden sonra ancak yavaş yavaş
bağımsız canlı olarak yaşayabilmek imkanlarını kazanmaya ve kendisini, per
ve per aracılığı ile almakta olduğu, çoğu robot olan yardımlarla dünya
hayatına hazırlamaya başlar.
Çocuktaki ilk bağımsız canlılık belirtileri ,
otomatik hareketlerdir ki, doğumdan önce ana rahminde başlar. Bunlar ,
çocuğun dünya hayatına ilk intibak talimleridir.
853.
KIZIL LALE
Biz kötü ve ahlak düşkünü kimseleri bir toplumu
iyi yola şuurla sevk etmeleri için vazifelendirmeyiz. Fesat dolu, madde
hırsı ile kararmış ruhlara yüksek manevi vazifeler yüklemeyiz. Küçük hile
ve hırslarla dolu ruhlar büyük vazifeler göremezler.
Bu vazife ise öncekilere benzemez.O bir son,
azapların başlangıcı olan bir son da olabilir! Göğün ateş rengine
bürünmesine sebep olacaklara ; Allahın, başlarına belalar yağdırtarak da
yardım edeceğini hatırlat. O ölüm kalım duvarları arasında gün gelince
yine de Allahı anmayacaklar mı?. Bakalım onları Allahın katına dek
yükselttikleri mahluk (1) (1: Mahluk: Allah tarafından halk edilmiş olan)
kurtarabilecek mi!.
Görüp ibret almayanlara söyle , sizden evvel yaşayanlar da
atomu , elektronu bulmuşlar , uzaya çıkmışlardı. Onlar da kendilerinden
çok yakın olduklarımıza bizi unutturmak istemişlerdi.Biz de onları ,
şükredecekleri yerde şımaranların hakkı olan gazaba uğratmıştık.
Nice şımaranlar , medeniyetleri ile birlikte balıkların
yaşadıkları yerlerin derinliklerine gömülmüşlerdir. Karaları deniz ,
denizleri de kara yapmak , milyarlarca insanın yaşadığı dünyayı tekrar
Adem’e bırakmak bilseniz ne kadar da kolaydır.
Biz şimdiye kadar hiçbir kavmi ikaz etmeden mahvetmedik. En
derin denizlerin dibindeki taşlar arasındaki insan iskeletlerinde , en
yüksek dağ tepelerinde bulunan deniz hayvanı kalıntılarında hiç şüphesiz
ki alınması gereken ibretler saklıdır.
Yoksa İsa gelmedi diye kızıl lalenin açacağı günü uzak mı
zannediyorlar. İsa gitmedi ki gelsin ; gelmedi ki gitsin ! fakat onları
“ikaz edecek, korkutacak olan “ aralarında ! Sizi kızıl laleden ancak ,
doğrudan doğruya onu vasıta ettiğimiz bilgiler koruyabilir.( 1). ( 1: “
Gök yarılıp , gül rengi kızıllaştığı zaman Tanrının hangi nimetlerini
yalanlayabileceksiniz “ Kur’an 55/37, 38)
854.
ŞUURLU İMAN
VAZİFELİSİ
Şuurlu İman’da vazife alacaklar şu şekilde tarif edilebilir
:
1. Allahın , izahı imkansız bir büyüklük olduğuna inanmış
olması..
2. Madde tesirleri altında olmalarına rağmen hadiseler
karşısında objektif olabilmesi, haklı olduğunu kabul ettiği gibi haksız
olduğunu da kabul etmesi ; hatasını tamir için özür dileyecek olgunluğa
yükselmiş olması..
3. Bilhassa vazife hususunda manevi değerleri , maddi
menfaatlerden daima üstün bulması ; henüz daha bunda başarılı olamıyorsa
bir an evvel maddi hırslardan uzaklaşma yolunu tutması..
4. Per’in yapmakta olduğu vazifelerin şuurunda olarak ;
perin ve ruhunun bildiği şeyleri , dışa, başka şekillere sokarak
yansıtmaması , inanmadığı şeyleri inanıyormuş , düşünmediği şeyleri ise
düşünüyormuş gibi göstermemesi..
5.Toplum realitesine uyan bir ahlaka sahip olması..
6. Bozgunculuktan çok , yapıcılığa çalışması..
7. Nefis kontroluna alışmış olması..
8.İyi ve kötü olarak tanıdıklarının iyilik ve
kötülüklerinden pek fazla ihtiyaç olmadıkça bahsetmemesi ve verdiği
hükümlerde daima bir yanılma payı bırakması..
9.Bilgileri hayatına tatbik etmek için gayret sarfetmesi..
10. İyilik ve yardımsever olması, herhangi bir şahıs
hakkında , sebep ne olursa olsun kötü düşüncelere kapılmamağa kendini
alıştırması..
Yukarıdaki birkaç maddede izah edilenler Şuurlu
İnanç yolunda olanların malik olmaları zorunlu olan hususlardır.
Şuur İnanç II ; Bölüm 2
855.
MADDE
KAİNATININ RUHU
Bu bilgide dünya hayatı ile ilgili çok mühim
bir konuya giriyoruz..
Dünyayı ; ruhu ve ruhuna bağlı bir per değeri
olan insana benzetebiliriz.Dünyanın per değerine ilim , “ tabiat
kanunları” veya “ tabiat nizamı” denmektedir.Fakat bu izah yetersizdir ve
per diyebileceğimiz değeri izah edememektedir.Gecelerin gündüzleri takip
etmesi, mevsimlerin birbirlerini kovalaması hep bu per ile ilgili
hadiselerdir.
Dünyayı ve dünyaya bağlı olan per’i izah
etmeden önce per ile ilgili çok mühim bazı esasları bildirelim. Per tetkik
edilirken aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurulmalıdır :
Per , kainat üstü varlıklardan madde kainatına gelen
tesirleri , otomatik olarak, kainatın tatbik etmekte olduğu plana
uydurur.Kainat üstü tesir ve hadiselerin , kainatta bambaşka şekillerde
tezahür etmelerinin sebebi budur. Kainatın ruhuna bağlı bulunan per , çok
yüksek manevi değerdedir. Manevi hadiselerin maddi şekillere bürünmelerini
sağlayan bu değer ve bu değerin bağlı bulunduğu ruh , madde kainatını
idare eden fakat maneviyat alemlerindeki daha üstün varlıkların tesirinde
bulunan bir değerdir.
Burada aydınlatılması gereken bir husus da şudur : Bundan
önceki bilgilerde; bir ruh, per’in kendisine sağladığı değerleri kendi
değeri haline getirirse , otomatik olarak per’in hakimiyet ve
müdahalesinden kurtulur demiştik. Kainatı idare eden ruh henüz daha per
değerinin müdahalesinden kurtulamamış bir ruhtur da acaba onun için per
ile irtibattadır?. Bizim dünyada ruhlara bağlı olduğundan bahsettiğimiz
per sadece dünyada yaşayan ruhları ilgilendiren seviyedeki bir per’dir.
Dünyadaki bir ruha hariçten yapılan yardımlar , üstün varlıkların
perlerinden geçen yardımlardır.
Kainatı idare eden ruh ise , dünyada yaşayan bir ruhtan ,
mukayese edilemiyecek farklarla ayrılmaktadır. Hatta bu varlığa bağlı olan
ve şimdilik sadece per dediğimiz değer, insanlardaki ruhlara bağlı
perlerden daha başka tarzda faydalı olur. Mesela , kainatın ruhuna bağlı
olan per’i, kainatın ruhundaki üstün manevi varlıkların temsilcisi olarak
da kabul edebiliriz. Bu öyle bir temsilcidir ki ; kainata yapılan
yardımları Mutlak Nizama intibak ettirir.
TANRI HARİÇ HER VARLIKTA PER VEYA PER’E BENZER BİR
DEĞER MEVCUTTUR. BU DEĞERE ; TANRININ O VARLIKTAKİ TEMSİLCİSİ DE
DENİLEBİLİR.
Yüksek varlıklardaki per , o varlıkların denenmesinden çok
, o varlıkların vazifelerini görebilmelerine yardım eden per’dir.Güneşi
düşünün ; güneş bir robot görünüşünde ve Mutlak Nizama uyan hayatını
yaşamaktadır. Bir insanda olduğu gibi denenme ve imtahanlar onun için söz
konusu değildir. Fakat onun hareketlerindeki en küçük bir aksaklık Mutlak
Nizamı bozar.
Şu halde yüksek varlıklar Mutlak Nizamın bozulmaması için
vazifelidirler. Halbuki bir insan , görünüşte çok daha fazla serbestiye
sahiptir. Fakat bu sadece görünüşten ve insani idrakın değerlendirme
aczinden hasıl olan bir hükümdür. Hakikatte ise güneşin ruhu insanın
düşünemiyeceği imkanlara sahiptir. Nası ki bir insan , bedeninde tekamül
eden varlıkların sayısını bilmiyorsa güneşin ruhu da , mesela dünyada
yaşayan insan veya hayvan sayısını bilmez. Fakat onların hangi esaslara
göre yaşadıklarını bilir.
İşte , tekamül eden varlıklara bağlı bulunan per’e benzer
değerler , o varlığın bilgisinin yeterli olmadığı hususlarda onu ( Tanrıyı
temsil edercesine) destekler. Per ile bağlı bulunduğu varlık arasında ,
varlığın değerine ve görmekte olduğu vazifeye uygun bir bağ vardır.Şimdi
insan ruhunu ele alarak bunu izah edelim ;
1. Bir ruh per’in kendisine
bahşettiği yardımlara ihtiyacı kalmayınca , per’in o husustaki
müdahalesinden kurtulur. Bir ruhun dünyada per tarafından yapılan bütün
yardımlardan kurtulması ile , o ruh dünyada tekamül etmek ihtiyacından
kurtulur. Fakat bu, bir ruhun artık ( dahili) yardımlardan tamamen
kurtulması demek değildir. Çünkü o ruhun dünya üstü tekamül yerlerinde de
per’e benzer bir değere ihtiyacı vardır.
2. Robotlu tekamül seviyelerini
tamamen aşmış bir ruhun tekamül yerleri ile varlığını irtibata geçiren
per’e ihtiyacı yok demektir. Fakat onun önündeki tekamül merhalelerinde ,
varlığına bağlı olarak yardım alacağı per’e benzer bir değere ihtiyacı
vardır.
3. Bütün varlıklar tekamül
merhalelerine uygun dahili yardım alırlar. Her varlıkta Tanrının bir
temsilcisi mevcuttur. Bu değer , o varlığın ihtiyaçlarına en uygun şekilde
olan yardımları varlığa aktarır.
4. Bu değere Tanrının temsilcisi
dememiz sizi şaşırtmasın. Çünkü ona Tanrının yardımcısı da denir.
5. Böyle bir değere ihtiyaç
vardır. Çünkü bütün varlıklar daima daha üstün varlıkların tesir ve
korumaları altında tekamül ederler. Böyle olduğu için de , bu tesir ve
korumaların, varlığın tekamül planına veya ihtiyaçlarına uygun olarak
varlığa aktarılması gerekir ki bu vazifeyi de per görür.
6. Bu değere ihtiyaç vardır. Çünkü
Tanrı halk ettiklerini vaya var ettidiklerini tamamen , üstün varlıkların
idaresine bırakmamıştır. Bu sebeple kontrol altında bulundurduğu
varlıklardan yapılan yardım ve tesirleri de kontrol ettirir.
7. Bir varlık , daha üstün bir
varlığın idaresi altındadır. Fakat varlığa bağlı bulunan “ değer” üstün
varlığın idaresi altında değildir. O tanrıyı temsil eder.
8. Bu sebeple de per’i ruhtan ayrı
ifade etmek zorunluluğu vardır.
856.
ALAKA VE
TESİR
Ahirette şehvet yok mudur ? diye soranlara;
olmadığı için de orayı tatsız tuzsuz sananlara de ki :
Ahirette şehvet yoktur ; haz vardır. Geri
ruhlar bile orada hazzı madde dünyasının şehvetine tercih ederler. Ahiret
ve ahiret üstü hayata gelince, orası madde ve robotlu tekamül yerlerinde
olduğu gibi aksi cinse alaka duyulan yer değildir. Orası yakın değerlerin
birbirlerini çektikleri , birbirlerine yaklaştıkları, birbirlerini sevip ,
birbirlerine aşık oldukları yerdir.
Dünyadaki cinsel ilgiyi manevi ilgiden ayrı
olarak düşünebilirsiniz.Bir insan, maddi tesirler altında , karşı cinsten
bir insana yakınlık duyabilir.Fakat bu yakınlığa rağmen aralarında manevi
yakınlığın eksik oluşu iki insanın birbirlerine iyice yaklaşmalarına ve
anlaşmalarına engel olur. Çünkü “ dünyadaki ilginin sadece + ile –
arasında olduğu” tarzındaki izah çok yetarsizdir. Zaten + ve – nin menşe’i
de manevidir.
Madde kainatını, içinde bir çok varlıkların
tekamül etmekte olduğu bir beden farzediniz. Bu bedenin de bir ruhu
vardır.O bedeni yaşatan veya ona Mutlak Nizama uygun vazifeler ifa ettiren
bu ruhtur. Şu halde kainatta da insanlardakine benzeyen bir perispri
mevcuttur.İşte bu perisprideki per vazifesini gören değer, Mutlak Nizama
uygun olarak manevi tesirleri alır ve madde kainatının esası olan artı ve
eksiye uygun hale getirir. Bir transformatöre benzetilecek bu organizasyon
, saf manevi tesirleri alır ve madde kainatının bünyesine, uygun olarak
aktarır. Manevi tesirleri madde kainatında hissettiren , tezahür ettiren
ise madde kainatının perisprisinde bulunan ser’dir.
Madde kainatındaki her sistem , bir üst
sistemin ruhunun idaresi altındadır.Sistemdeki en büyük ruh, sistemi daha
yüksekten aldığı tesirler altında bulundurur. Daha yüksekten aldığı
tesirleri kendi sistemine uygun hale getiren de odur ve bunda da per en
mühim rolü oynar. Şimdi bir insan bedenini düşününüz. Bu insanın hariçten
aldığı tesirler , besinler , her şey ; vücudunda yaşayan varlıklara olduğu
gibi aktarılmaz. Ruha bağlı olan per , dünya hayatı boyunca tesiri altında
bulundurduğu beden denen sisteme bu tesirleri süzerek ve o bedendeki
varlıkların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde aktarır.Bedende ise
tekamül etmekte olan varlıklara bağlı yine tekamül eden varlıklar vardır.
Bu varlıklar da , bir insanın ruhuna bağlı olan per’e benzer aynı bir
değere maliktirler. Onlar da dünyaları olan insan bedeninden aldıkları
tesirleri bu per değerlerinden süzerek varlıklarında tekamül etmekte olan
varlıklara aktarırlar ve böylece devam eder gider.
Madde kainatı tesirleri varlıkların
üzerlerinden kalktığı anda + ve – çekim yok olur.Madde kainatında ve diğer
birçok robotlu kainatlarda , birbirlerine hiç benzemeyen hayat şartlarına
rağmen , bu artı, eksi alakası mevcuttur. Mutlak Nizam esaslarının en
önemlilerinden biri de şudur :
Dikkat edilirse dünyadaki varlıklarda artı ve eksi olarak
rol oynayan çekme kuvveti her varlıkta değişen , aynı güçte olmayan bir
kudrettir.Bu , bir insanın herhangi bir varlığı sübjektif olarak
değerlendirişi gibidir(1). (1: Bkz. Subjektif : Şuurlu İnanç cilt 1)
Subjektif olduğu için de değişir.
Mutlak Nizamın bir esası da şudur :
1. Varlıklar birbirlerini
subjektif olarak değerlendirebilirler, subjektif değerler ise daima
değişirler. Bir şeyi tam manasıyla objektif(2) olarak değerlendirmek
yaratılmışların ve var ettirilmişlerin yapabilecekleri bir iş
değildir.(2:objektif: Hakiki, her türlü şahsi his ve tercihten uzak durum;
değiştirilip yorumlanmamış olan)
2. Bir üstün varlık, bir aşağı
varlıktan daha az subjektifdir.
3. Varlıklar tekamül ettikçe daha
objektif değerlendirebilme imkanlarını kazanırlar.
4. Tıpatıp aynı iki varlık
olamadığı gibi , hadiseleri tıpatıp aynı değerlendirebilen iki varlık da
mevcut değildir.
5. Her şeyi var eden , en objektif
olabilendir.
6. Varlıklar değerlerini
arttırarak objektifleşebilirler. Buna adilleşirler de denilebilir.
857.
SUÇ VE İDRAK
Bir insan kendi hareketlerinden yine kendisini
sorumlu tutmadan , kendi varlığına karşı işlediği suçları idrak etmeden
önce , başkalarına karşı işlenen suç ve günahları idrak eder. Başkasına
karşı işlediği suç ve günahlardan kendini sorumlu tutmayan , kendi öz
varlığına karşı işlediği suç ve günahları idrak edemez. Şahsına karşı
işlediklerinin hesabını kendinden soracak seviyeye yükselenler ise
başkalarına karşı günaha girmemeye gayret edenlerdir.
Her insanın insan olmasından dolayı yüklendiği
sorumluluklar vardır. En geri bir insan bile , öldürmeye, çalmaya ,
başkalarının zararında kendisi için çıkarlar aramaya hakkı olmadığını
olmadığını idrak edebilir.
Sorumlulukar idrakle yükselir.Günahları
bilmeyerek işleyenler ilahi adalet huzurunda sorumlu tutulmazlar. Çünkü
per değeri onun idraksizce işlenmiş günah olduğunu kaydetmiştir.
858.
ŞUURLU İNANÇ
MERTEBESİ
Bir insan realitesinin Şuurlu İnanç mertebesine
yükselebilmesi için geçirilmesi gereken tekamül merhaleleri şöyle
sıralanabilir :
Yukarıdaki sıralanan her tekamül merhalesi de ayrıca
birbirlerinden çok farklı merhaleler ihtva ederler. Bütün bu tekamül
merhaleleri dünyada görülebilir. Diğer tekamül yerlerindeki varlıkları da
bu şekilde kısımlara ayırıp tasnif ederek tetkik etmek mümkündür.
Varlıklar tekamül merhelelerinden daha yükseğine
yükselirlerken daima bir intibak(1) ( 1: intibak: uyum) devresi
geçirirler. Bu devre ekseri çok hassas bir devredir.Misal olarak hayvanla
insan arasında geçirilen devre gibi.. Dünyada hayvan ile insan arasındaki
devreyi yaşayan varlıkların en gerileri hayvan, en ilerileri de insan
şeklindedir. İnsan şeklinde fakat yarı hayvan hayatı geçirenler ise pek
çoktur. Bu gibi olanların vücut yapıları , kısaca , yaradılışları insanla
hayvan arası bir hayat geçirmelerine uygundur. Hatta hayvanlıktan
insanlığa gittikçe yaklaşmakta olan bir varlık ağır imtahan devreleri
geçirmesi sebebi ile bazen bunlara dayanamaz , hayvanken olduğundan çok
daha fazla hayvanlaşabilir.
Şu halde insan olarak yaşayan varlıkları üçe ayırarak
düşünebiliriz :
Hiç şüphesiz ki üçe ayırarak düşünülebilen bu gruplardaki
insanları da analize tabi tutmak mümkündür.
1.TEKAMÜL ETMİŞ HAYVAN HALİNDEKİ İNSANLAR VE
ŞUURLU İMAN
Tekamülün bu devresini yaşayanların şuurlu bir imanı idrak
edebilmelerine imkan yoktur.Onlar dinleri dahi idrak edemez fakat
ettiklerini zannederler. Vücut yapıları ve yaradılışları kabadır.Hayvani
eğilimler içindedirler . Ekseri , kuvvetli ve enerjik olurlar. Böyle
oldukları için de topluluk hayatında yanlış değerlendirilme sonucu, değeri
ile bağdaşmayacak mevkilere getirilebilirler.
Bu hal dünya sistemine uygundur böyle oldukları için de
tekamül etmekte olanlar için iyi bir denenme ve tekamül faktörü halinde
tezahür edebilirler.
2.İNSANLAR VE ŞUURLU İMAN
İnsanlar genellikle Şuurlu İmanı idrak edebilirler. Fakat
bu idrak benimsenmiş bir idrak olamaz.
3.ÜSTÜN İNSANLAR VE ŞUURLU İMAN
Üstün seviyeye erişebilmiş insanlar Şuurlu İmanı çok doğal
karşılayacak ve onu kolaylıkla benimsiyebilecek olan insanlardır.
859.
VERİLEN BİLGİLER VE BEŞERİYETİN EN MÜHİM DEVRİ
İnsanlar çeşitli tesirler altındadırlar. Bütün bu
tesirlerden bilgiler hasıl olur. Fakat çeşitli tesirlerden alınan bu
bilgilerin alınışları da çeşitlidir.İnsanlar aldıkları bilgilerin bir
çoğunun kaynağından haberdar değildirler. Bir kısmı da bilgileri nasıl
edindiklerini bilmezler. Mesela bir çok kimse medyom olduğuna samimiyetle
inanmıştır ve gerçekten de bilgiler alırlar. Fakat aldıkları bu bilgilerin
dünya dışındaki bir varlıktan alınmış olması ihtimali bazen %10 bile
değildir.
A. Bazı insanlar alıcı bir radyo gibi, otomatik olarak
başka insanların fikirlerini alabilirler ki bunlar alıcı istasyonlara
benzetilebilirler.Fakat aldıkları bu bilgilere yabancı oldukları için o
bilgilerin dünya dışı bir varlıktan verildiğini zannederler.
B. Bir kısım insanlar da dünyadaki gerçek medyomlarla
irtibattadır. Onların dünya dışı aldıkları bilgileri eksik ve hatalı
olarak alırlar. Yaydıkları bu bilgilerle de teşevvüş yaratarak faydalı
olurlar.
C. Bir de dünyaya bilgileri beraberinde getiren
vazifeliler vardır. Bu vazifeliler otomatik yardımlarla, getirdikleri
bilgileri zaman zaman hatırlayarak vazife görürler. Bu bilgiler de derece
derecedir.Fakat bu hal sadece vazife görenler için geçerli bir hal
değildir.Her insan durumuna göre bilgiler getirir. Getirdiği bu bilgileri
de tekamül planına uygun olarak zaman zaman hatırlar. Vazife için
getirilen bilgilerle şahsi tekamül için getirilen bilgiler arasında
farklar vardır.Fakat bu getirilen bilgileri şahsın düşüncelerinden ayrı
mütalaa etmek çok zordur.Böyle olduğu için de gerçektedünya ötesi
bilgilerden çoğu bu tarzda getirildikleri halde , dünyada edinilen
bilgilerden ayırt edilemezler. Özetle; bir bilginin dünyada edinilen bilgi
mi, yoksa beraber getirilen bir bilgi mi olduğunun anlaşılabilmesi için
özel metotlara ihtiyaç vardır. Bu metotlardan ilerde bahsedeceğiz. Fakat
şimdilik şu kadarını söyliyelim ki bu bilgileri hasas ve tekamül etmiş
bir insan , hisleri ve edindiği bilgiler yardımı ile ayırt edebilir.
D. Dünya dışı varlıklardan dünyaya bildirilen
bilgilere gelince ..Evet bu yoldan bilgi edinmek mümkündür ; fakat
edinilen bilgilerden ancak %10‘u gerçekten dünya dışı bildirilerdir.Bu
bilgilerden vazife ile ilgili olanlarının oranı ise %1’i bile bulmaz.
İnsan dünyada yaşadığı müddetçe dünya dışından gelen birçok tesirler
altındadır.Bu tesirlerden bir çoğu per süzgecinden geçereko insan için
tekamülü ile ilgili bilgiler haline gelebilir. Fakat bu bilgiler ekseri o
insanın herhangi bir tekamül ihtiyacını karşılayacak mahiyette
bilgilerdir. Metapsişik konular içinde olan bir şahıs bunları “bilgi
aldığı” şeklinde yorumlar ve başkalarına da aktarırsa hem kendisini hem de
başkalarını yanıltabilir.
Spatyomda , bir de, dünya ile irtibata geçmeleri imkanı
verilerek denenen varlıklar vardır. Bunlar çeşitli sebeplerle bu iş için
serbest bırakılmışlardır. Bunlardan birkaçına misal olarak ;
1. İlerde bilgi varlığı olarak vazife görecek
varlıkların vazifelerini benimsemeleri ,
2. Dünyaya bildirdikleri ile ve dünya ile temas
imkanlarını iyiye veya kötüye kullanmaları ile denenenler ,
3. Bazı müstesna hallerde kısa bir zaman için bazı
varlıkların dünya ile temasa geçebilmeleri ( ki bu hal en çok dünyadaki
bir şahsa spatyomdaki yakınları tarafından yapılan ikaz edici veya yol
gösterici
yardımlardır).
Yukarıda bazı varlıkların dünya ile irtibata geçmelerine
izin verilerek denendikleri söylendi.Bu gibi varlıklar dünyada vazife ile
ilgisi olmayan alıcılarla , medyomlarla irtibata geçerler ve ekseri
aydınlatıcı bilgiler verirler ki bunlar dünyadaki insanların zaman zaman
birbirlerine verdikleri nasihatlere benzerler. Bunlardan bir çoğu
verdikleri bilgileri mümkün olduğu kadar değerli hale getirerek vermek
istedikleri için manzum konuşmaya gayret ederler.
Şimdi siz bu varlıkların dünyaya bilgi vermeden evvel bu
kadar titiz davranışlarını çocukça bulabilirsiniz. Halbuki bu yapılan ,
yapmaları gereken şeydir. Unutmayınız ki bilgiyi veren varlık spatyomdadır.Spatyom
dünyaya hiç benzemez. Bu sebeple de oradaki bir varlığın bilgisi,
düşüncesi ile dünyadaki insanların düşünce ve bilgileri arasında çok büyük
farklar vardır.
Dünya ile temasa geçmesine müsade edilen bir varlığın
dünyaya bildirmek istediklerini dünya şartlarına uydurması gerekir.Çünkü
dünya ile spatyom arasında fotoğraf ile negatif filmi arasındakine benzer
bir durum vardır. Bu sebeple spatyomdan dünyaya bilgi vermek hiç de kolay
olmayan bir iştir. İleri varlıkların bile bu işe intibak etmeleri için
sabırla çalışmaları gerekir.Aynı zamanda ahiretten verilen bilgiler,
dünyayı iyi tanıyan varlıklar tarafından verilir. Dünyayı tanımayan bir
varlığın bildirmek istediklerini dünya şartlarına uygun olarak
bildirmesine imkan yoktur.
Dünya ile temasa geçirilerek denenen varlıklar genellikle
iyi şeylr bildirmek, faydalı olmak isterler. Fakat bu yolda ellerindeki
imkanları spatyom tesirlerine kapılarak kendilerini eğlendirmek için
kullananlar da vardır ki bu, dünyanın madde tesirlerine kapılmaya
benzetilebilir.
Bunlar yalan da söylerler. Hatta garip bir düşünce ile ,
dünyada irtibatta bulundukları kimseleri kötü yola sevkl ederek ıstırap
içerisinde bırakmak ve bu şekilde tecrübe sahibi yapmak isteyen , bu
yüzden dünya realitesine aykırı yollar çizen bilgileri veren varlıklar
mevcuttur.
Burada ne bilgiyi verenin , ne de alanın bilmediği çok
muhim bir husus vardır. O da bilgiyi alan varlığa da, veren varlığa da per
denilen değerin bağlı oluşudur. İşte bilgiyi veren varlığı gereken yola
zorlayan ve onun gerektiği şekilde düşünüp bilgi vermesini sağlayan per
olduğu gibi, bilgiyi alan varlığa da tesir eden ve onu tekamül planının
icap ettirdiği yöne sevk eden yine per’dir. Şu halde görülüyor ki dünyaya
büyük bir serbesti içerisinde bilgi verdiğini zanneden varlık , hakikatte
şaşmaz bir kontrol altındadır.
Yukarıda bir de vazife ile ilgili bilgilerden bahsedildi.Bu
bilgiler derece derecedirler.İçlerinde değerce en aşağı gözükenleri bile
yüksek varlıklar verirler. Bu varlıklar bilgi hususunda ihtisas sahibi
olmuş varlıklardır. Verecekleri bilgiden kendilerini son derece sorumlu
tutarlar ve çok ölçülüdürler.
Vazife ile çok yakından ilgili olan bilgiler spatyom üstü
meşe’li ve dünyada vazifede rol oynayan şahılara verilen
bilgilerdir.Bilgiyi veren varlık değeri ve imkanları oranında serbest
hareket eder. Çok yüksek bilgiler verebilen varlıklar tesir sahaları
içerisinde bulundurdukları birden fazla tekamül yerlerinin ihtiyaçlarını
karşılayacak şekilde bilgiler düzenleyebilirler. Fakat bütün bu bilgiler
daima daha üstün bir kudretin tesir sahasındadır. Böyle olduğu için de her
bilgi bir varlık tarafından kontrol edilir.
Bilgilerin kontrolleri sizin anlamanıza imkan olmayan bir
titizlikle yapılır. Fakat bütün bu bilgilerin asıl hizmeti ana bilgilere
yardımcı olmaktır. Çünkü biz bilgileri ancak Şuurlu İman esaslarını
bildirinceye ve Şuurlu İmanın yerleşmesini temin edinceye kadar vereceğiz.
Yürünecek yolları çizecek , sonra da vazifeyi bu yolda yetişmiş
varlıklarımıza bırakacağız.
Şuurlu İman devri , dünyayı ya şuurlu bir hale getirecek,
yahut da mahvedecek bir devirdir. Bunu böyle söylemekle beşeriyetin en
mühim devrini idrak ettiğini bildirmek istiyoruz. Zamanınıza kadar , dünya
maalesef Şuurlu İman imtahanlarının hiçbirinde muvaffak olamamış bir
tekamül yeridir. Daha önce ; Adem’den evvel de beşeriyetin bugünkü
medeniyet seviyesine ulaştığından , hatta geçtiğinden bahsetmiştik.
Kısaca ; Şuurlu İman devri beşeriyet için ölüm- kalım
devridir. Böyle olduğu için de biz hiçbir tekamül merhalesinde(1) (1:
merhale: aşama , evre) yaklaşmadığımız kadar size yaklaşmış bulunuyor, bu
sebeple de bilgilerimizi vasıtasız olarak doğrudan doğruya tebliğ
ediyoruz.Bilgilerimizi tebliğ eden varlık ise bu işe hazırlanmıştır..
860.
ŞUURLU İMAN VAZİFESİNİN
YOLU
Şuurlu İmana ilk adımı atmak dünya hayatından sonra da
hayatın devam ettiğine inanmakla mümkündür. Buna inanılması ise
zannedildiği kadar kolay değildir. Bugün “ biz ahiret hayatına inanıyoruz
“ diyenlerden çoğu bu hayata zannettikleri gibi imanla inanamamaktadırlar.
Bu sebeple biz bilgilerimizi Şuurlu İman vazifesini kolaylaştıracak
şekilde tanzim ettik. Tatbik ettiğimiz sırayı ise kısaca şöyle
özetleyebiliriz :
Yapılması icab edenler : Şuurlu İmana hazırlayıcı
mahiyetteki olan ve bir hazırlayıcı kitap halinde toplanan bilgilerin
açıklanmasına başlanması ve bu bilgilerle beraber Şuurlu İman hakkında
genel bilgi verilmesi..; Bilgilerin neden verildiğinin bilinmesi ; en
mühim gereklerdendir.
Sonra , hazırlık mahiyetinde verilen bilgiler , per ile
değerlendirilerek verilecek ve bundan sonra ilim ve din üzerinde gerekli
ihtisas çalışmaları yapılabilecektir. Bütün bunların yapılabilmesi ancak
sistemli bir çalışma ile mümkün olacaktır. Yardımlarımız üzerinizdedir!..
Yukarıdaki tebliğ , yolunuzu çizen ve yolunuzdaki
merheleleri işaretleyen tebliğdir.
861.
RUH ENSTİTÜSÜ
Ruh enstitüsü kurma hazırlıklarına başlayınız. Dikkat
ediniz ruhi araştırmalar enstitüsü demedik , ruh enstitüsü dedik. Ruhi
araştırmalar ise ruh enstitüsünün bir şubesi olacaktır.
Teşebbüse geçiniz. Zamana ihtiyaç vardır.. sizin hazır olup
olmadığınızı veya vazifenin zamanının gelip gelmediğini biz sizden çok
daha iyi biliriz(1). (1: Bu bilgi 1963 yılında yazılmıştır).
862.
KÖTÜLÜKLE KARŞILIK VEREBİLME GAYRETİ
Hadiselerde, tekamül etmekte olan insanların ruhi değerleri
çok mühim roller oynar. Kanlı bir ihtilali ekseri yine kanlı bir ihtilal
takip eder. Bu hal, önce ve sonra meydana gelen hadiseler arasında bir
denge oluşuncaya kadar devem eder.
İnsanlar , iyilik edene iyilikle karşılık vermeyi pek
düşünmezler. Hatta çok kereler bunun aksi olur. Fakat kötülük edene
kötülükle karşılık verebilmek için gayret sarfederler. Bu hal tekamülde
yeterli yol alamamış olanlarda daha fazla gözüken bir haldir. Çünkü
insanlarda kin ve intikam hisleri vardır.Per onları zaman zaman bu
hislerin esiri haline getirir ; gaye , perin baskılarına rağmen bu
hislerden kurtulabilmektir.
863.
TAASSUPLA GERİYE GİDİŞ
Elinize aldığınız bir lastiği iki ucundan tutar ve aksi
yoönlere doğru çekerseniz, lastik gittikçe uzar, uzadıkça da incelir.
Çekmeye devam ettiğiniz taktirde de bir noktasından kopar. Aynı deneyi,
lastiğin bir ucunu herhangi bir yere bağlayıp diğer ucundan çekerek
yaparsanız , yine uzadıkça inceldiğini ve bir an gelip koptuğunu
görürsünüz.
Şayet bir toplumu bir taraftan zaman ileriye doğru çekerken
, diğer taraftan da eskiye bağlılıktan dolayı o toplum , taassupla geriye
doğru giderse , aynı lastik gibi kopar.Dünya nizamına ayak uydurmak
şarttır. Mutlak nizam bunu icap ettirir. Buna ayak uyduramayan toplumlar ,
herhangi bir şekilde diğer topluluklar içerisinde kaybolurlar.
İnsanların toplum haline gelebilmelerinde ve aynı gaye veya
heves etrafında birleşmelerinde per çok büyük rol oynar.
864.
BİLGİLERİMİZ VASITASIYLE KORUYACAĞIZ !
Hiç şüphesiz ki muvaffak olmanızda liyakatiniz rol
oynayacaktır. Fakat unutmayınız ki , sizi muvaffak edecek olan
bilgilerimizdir. Sizi koruyacak olan ; onun vasıtası ile biziz. Bu sebeple
yolunuzda pürüzsüzce ilerleyebilmeniz ancak ona bağlanmanızla olabilecek
bir iştir.
Biz size liyakatinizle başarılı olabilmeniz için yapılacak
olanları ekseri apaçık bildirmeyiz. Apaçık bildirilmeyenlerin vaktinde
görülüp yapılmasında ise size kazanç vardır.
865.
GÜN GELİP ÇATACAKTIR !..
Her olan iyidir! Mutlak Nizama uygundur. Fakat insanlar bu
doğru işleyen sisteme iyi olarak da kötü olarak da uyabilirler.
İyilikleri de, kötülükleri de kendileri içindir. Onların iyilik veya
kötülükleri dönen çarkın seyrine tesir edemez.
Çark doğru dönmektedir. Çarka tabi olan insanlar yanlış
olana meyletmektedirler. Böyle giderse bilinsin ki, korkulan, hatta
inanılmadığı için korkulmayan gün gelip çatacaktır!..
866.
KIBLE
Kıble ; vicdandır!.. Ancak vicdana yönelenler , imana
şuurla yönelebilirler.
867.
SARSINTI
Herhangi bir tekamül yerindeki ileri bir varlık, o tekamül
yerinden ayrılırken tekamül yeri Mutlak Nizama uygun olarak sarsıntılar
geçirir. Bu , o tekemül yerinden manevi bir değerin ayrılması sonucu
olarak geçirilen Mutlak Nizama uygun sarsıntılardır.
Değerli bir ruhun dünyayı terk etmesi , oradan uzaklaşması
onu sarsar. Değerli ruhların bir tekamül yerinden uzaklaşması onu manen
fakir bırakabilir. Çünkü bir varlığın var olabilmesi için o varlığı varlık
halinde tutan asgari bir değere ihtiyaç vardır.
868.
KENDİNE KARŞI İŞLENEN GÜNAH
Bir insan başkalarına karşı işlenen günahları idrak etmeden
kendi kendisine karşı işlediği günahları idrak seviyesine yükselemez.
869.
SEVGİ
Allaha olan sevgi , Allahın var ettiklerine karşı duyulan
sevgi ile ölçülür. Allahı seven O’dan olanları sever. O’nu tanıyan ise
O’ndan olanları tanıyandır. O’ndan olmayan ise yoktur.
870.
MANEVİ
ALEMDE...
Maneviyat alemindekiler , bilhassa
ahirettekiler , istedikleri varlıkları istedikleri şekilde görebilirler.
Mesela ahirete geçmiş bir ruh , dedesini
dünyadaki gibi veya onu görmek istediği şekilde görebilir. Bu işte per rol
oynar.
871.
BİLGİNİN
TATBİKİ
Bilgilerimizin doğruluğu , onların başka
bilgilerle mukayesesi ile değil , bildirilenlerin tatbiki sonucunda
alınacak sonuçlardan belli olur.
872.
DAİMA DENEMENİN OLDUĞU..
Bir insan bir şeyi kendi ruh değeri ve bu
değerden hasıl olan imkanları oranında yapabilir. Mesela bir şahsın kendi
realitesine göre inandığı şeyler vardır. Ve bu inandıklarını tatbik ederek
bir kuruluşa , hatta bir ülkeye faydalı olabileceğine inanır. Hakikatte
ise inandıklarını tatbik , o kuruluşu veya ülkeyi zor durumlara sokabilir.
Şuurlu bir iman devri ise , bir insanın
yapacaklarını Şuurlu İman prensiplerine dayalı olarak kontrol edebileceği
bir devirdir. Bir insanın herhangi bir işin evvela toplumun mevcut
realitesine aykırı olup olmadığını kontrol etmesi gerekir. O iş , toplum
realitesine aykırı fakat yapılması gereken bir iş de olabilir. Bu sebeple
yapılması düşünülenin sadece realiteye uygun olup olmadığının kontrolü
yeterli olamaz. O işin aynı zamanda da ;
Yapılması düşünülen şey şayet realiteye uygun olmadığı
halde Şuurlu İman esas prensiplerine uygunsa , bu taktirde alınan
sonuçların sentezini, sonra da analizini yapmak gerekir. Bu irdelemeler
yapılırken de hatırda tutlması lazım olan bir gerçek vardır ki o da ;
“ her an tekamülle ilgili olarak denenildiğidir”.
Bu sebeple , yukarıda kısaca özetlediğimiz hususlar per
kontrolünden geçer. Teşebbüste bulunan şahsın her hareketi ile onu dener
ve onun denenmesini sağlar. Bu yüzden bütün teşebbüslerde , bilhassa
toplumu ilgilendiren meselelerde per’in mevcudiyetinin dolayısıyle daima
denenildiğinin unutulmaması gerekir.
873.
DERİN TESİR TEDAVİSİ
Halen tedavisi mümkün olmayan birçok hastalıklar , önceden
de bildirdiğimiz gibi vücuda çeşitli şuaların tesirlerinden hasıl
olmaktadırlar. Bu tesirler dıştan gelen manevi şua tesirleri olabileceği
gibi, dıştan gelen maddi değeri fazla şuaların bedenler üzerindeki çeşitli
olumsuz tesirleri de olabilirler. Bedenin iç şualarındaki bozukluklardan
meydana gelen hastalıkların çeşidi ise pek çoktur.
Şimdi ilerde , taassuptan kurtulabilmiş bilimin , ruhi
araştırmalardan yardım alması sonucu kullanılabilecek bazı tedavi
metotlarından bahsedeceğiz.
Bir hastanın dertlerine çözüm bulabilmek için , halen
hipnoz yolu kullanılmakta, fakat bu çalışmalarda çok yüzeysel
kalınmaktadır. Tesirler hasta tarafından vasıtalı olarak alınmaktadır.
Hastanın doğrudan doğruya ruhuna hitapta her zaman başarı elde edilemez.
Onun için hastaya , tedaviye başlarken “ per vasıtası ile ruhuna hitap
ediyorum. Sizinle aradaki bütün maddeli engelleri kaldırarak temasa geçmek
istiyorum” denir. Bu sözler hastanın ruhuna hitap edebilmenin
anahtarlarıdır.
Mesela bu yoldan kanser tedavisini ele alalım. Hastanın
doğrudan doğruya ruhu ile temasa geçildikten sonra ; “ bedeninizde şua
dengesizliklerinden hasıl olan arazları yok etmek için bedeninize yardım
etmelisiniz. Unutmayınız ki dünyadan bir an evvel uzaklaşmak arzusu sizin
manen değer kazanmanıza mani olabilir” şeklinde telkinde bulunmak doğru
bir yoldur.
Ruhlar çoğu zaman beden baskılarından kurtulmak için
teşebbüslerde bulunurlar ve bu teşebbüsleri dünya şuuruna yansıtmayan per
değeridir. Birçok hastalıklara karşı ruhun bedenine yardım etmemesi hatta
onu sabote etmesi mümkündür. Bu hal ekseri geri ruhlarda görülen bir
haldir.
Bu sebeple , mühüm bir hastalığı iyi edebilmek için evvela
“hastanın ruhuna ulaşmak” ve ona per değeri yardımı ile hitap etmek doğru
olur. Ruhu ikna etmek demek , birçok hastalıklara çözüm bulmak demektir ki
, bunların başında felç ve kanser gelir. Bu tedavi yoluna derin tesir
tedavisi denilebilir.
İleride per vasıtası ile bedenle ruhu barıştırarak birçok
hastalıklar tedavi edilebilecektir.
874.
MADDİ
SIKINTI
“Alahım bana maddi sıkıntıları acaba neden verirsin “ diye
düşünenlere hitap ediyoruz;
Sabredin ! sizleri uzun süre sıkıntılarla başbaşa bıraktık,
denedik ve biledik. Bilin ki o sıkıntılı ve zor hayatın öğrettikleri ,
bilgilerimizden öğrendikleriniz kadar değerlidir. Çünkü o hayatı
yaşamasaydınız bilgilerimize yabancı kalır , onları idrak edemez,
benimseyemez ve bunun sonucu olarak da hayata tatbik edemezdiniz.
875.
YER-
GÖK
Yer de Allahındır , gök de. Hangisinin yüksek olduğunu ise
insanlar bilip idrak edemezler. Bu sebeple de, yere basan ayağa, yukarıda
dolaşan burundan daha değersizdir denemez.
Yeler de, gökler de , göklerden daha çok yüksekler de
maneviyat alemlerindeki yükseklikleri tasavvur edemezler. Biliniz ki,
ağırlığınızı taşıyan ayaklarınız , yukarıda bulunan burnunuzdan değersiz
değildir.
876.
İLERLEYEN İLİM, DURAN KANUNLAR..
Hakiki ilim ancak , kanunlara tekamül imkanlarını
sağlayacak esas sistemler üzerine oturtulacaktır. İşte Şuurlu Tekamül
Bilgileri, bu sistemleri ve o sistemlere dayalı olarak yapılması
gerekenleri öğreterek beşeriyete ışık tutacaktır. İlerleyen ilmin , duran
kanunlar üzerine oturtulamıyacağını , ancak ; bu kanunlara tekamül
imkanlarının kapılarını açık tutan sistemler üzerine oturtulabileceğini
açıklayacaktır.
Bu kitap , ancak tekamül eden bilgilerle tekamül
edileceğini açıklayan ; din ve ilmin ayrı ayrı incelendikleri devri
kapayan ; din devri realitesinin üstüne çıkan ve Şuurlu İman esaslarını
açıklayan kitaptır.
Şuurlu İman devri ise , insanlığın idrak edebileceği en
yüksek devir olacaktır. Şuurlu İman devri , realitelerle birlikte
gelişecek ve her realitenin ihtiyacını karşılayacak bilgilerin verileceği
bir devirdir.
877.
MUTLAK
VARLIK
Mutlak Varlığa, Mutlak Varlık demeseydik, Allahın ondan
daha yüksek olduğunu nasıl izah edecektik?..
O’nun Mutlak denilerek bile tahdit edilmesine imkan olmayan
değerini nasıl belirtecektik?..
878.
KİMSE KİMSEYE KÖTÜLÜK EDEMEZ!
Bir insanın en yapamıyacağı şeylerden birisi de kötülüktür.
Kötülük olsun diye yapılanlar aslında iyiliklerden başka şeyler
değildirler.
Tanrının , azapları bile iyilik olsun diye verdiği bir
sistemde , bir insanın kötülük yapmak istemesi kadar yapılmasına imkan
olmayan pek az şey tasavvur edilebilir.
Bir insan kötülük etmek istemekle ancak kendisine kötülük
eder. Kötü olsun diye yapılan işkenceler , hakaretler ise buna maruz
kalanları manen değerlendirir. Fert veya toplum olarak kötülüğe maruz
kalanlar , kendilerine reva görülen kötülükleri yapanları , hatta öldürmek
isteyenleri , öldürenleri dahi affetmekle en büyük değerlere ulaşırlar.
Öldürenleri affedenden alınacak ibretler vardır. Dünyada
çekilen azaplar da zevkler gibi geçicidir.fakat ebedi olan hayata tesir
ederler. Yaşanırken sonu yokmuş gibi görünen dünya hayatı , yaşandıktan
sonra kısaldıkça kısalır. Adeta yok olurcasına ebedi hayatın içerisinde
kaybolur. O hayattan arta kalan ise kazanılan değer veya
değersizliklerdir.
Kısacık dünya hayatına , ebedi hayatı baştan başa
süsleyecek değerler sığdırılabilir. Yine o kısacık hayat , ebedi hayatı
kapkara günahlarla da doldurabilir. Tanrı ise insanlara, pek kısacık bir
hayata , pek çok şeyler sığdırabilme imkanlarını bahşedendir. İnsanların
bu imkanlardan faydalanarak değerlenmesini isteyendir.
879.
VAZİFE VE VAZİFELİ NAMZETLERİ
Verilen bu bilgilerle sadece dünyadaki vazifeli namzetleri
değil, maneviyat alemlerindeki vazifeliler de denenmektedir (1)
(1:vazifeli namzeti: bu bilgileri benimseyerek realitesi haline getiren ve
bu büyük şuurlanma hamlesinde ilerde rol oynayacak olan kimseler ; ki bu
vazife herhese açıktır).
Tam manasıyle dünyada zannedilen bir vazifeli namzeti ise
hakikatte manen maneviyat alemlerindedir. Görünen insan koni(2) ise , onu
idare eden ruh, koninin üzerinde ve madde kainatının dışındadır.(2:
bakınız bilgi no :840). Ruh , per vasıtası ile maneviyat alemlerindeki
diğer ruhlarla irtibata geçebilir ve bu ruhlardan bir kısmının dünyada
bedenleri olmayabilir. İşte bu ruhlar arasında da tekamülle ilgili önemli
vazifeler yüklenmiş olanlar bulunabilir. Dünayada bedeni olan ruh,
bedensiz vazifeli ruhtan gaye ile ilgili bilgiler alabilir. Alan da veren
de bu bilgilerle denenirler.
Maneviyat alemlerinden alınan bilgiler ; hatalı , şaşırtıcı
, hatta tamamen yanlış düzenlenmiş olabilir. Hakikatte ise şaşırtıcı hatta
yalan yanlış düzenlenmiş bilgilerden de tekamül yolunda faydalanılır.fakat
onu o tarzda düzenleyenler değer kaybına uğrarlar. Nasıl ki dünyada hırs ,
ihtiras gibi şeyler mevcutsa , bunların benzerleri maneviyet alemlerinde
de mevcuttur. Vazifelilerde bu hislerin tesirleri altında kalarak
tebliğler düzenleyebilirler ve gerçekte bu yanlış tebliğler de mühim
katkılarda bulunur.
Unutulmasın ki bu vazifede insanlar kadar bedensiz
varlıklar da denenmektedirler (3) (3: çeşitli spritüel bilgi alan grup ve
fertlere bilgileri veren varlıklar kastedilmektedir).
880.
RÜYAYA BENZEYEN MADDİ ZENGİNLİK
Bilinsin ve unutulmasın ki cezalar kötülük olsun diye
verilmezler. Herşey gibi o da ihtiyaçları karşılamak içindir. Kötülerin
ihtiyaçları azapla , iyilerin ise yaptıklarının karşılıkları mükafatla
karşılanır. Her şey iyidir , iyilik içindir. Azabı azap , huzuru huzur
gösteren ise görünüştür.
Biz bizden dilek dileyenlerin ihtiyaçlarını biliriz ve
bizden iyilik dileyenlerin dileklerinden fazlasını , daha iyisini onlara
vermek için zaman zaman azap çektiririz. Azap ve ızdıraplar tekamül yoluna
serpili dikenler gibidir. Onlar ; yolu bir anda almak , koşmak , huzura
kavuşmak ihtiyacını hissettirirler. Madde dünyasının huzuru ise geri
ruhlara tembellik aşılar, kabalaştırır.
Maddi zenginlikleri, manevi zenginliklere tercih edene ;
“bu uykudan uyanınca görmekte olduğun rüyayı yaşamaya devam edeceğini
sanıyorsan aldanıyorsun “ de! Onların yaşadıkları hayatın çok daha
zenginini , çok daha uzununu ,biz bir yoksulun kısacık dünya uykusuna
sığdırabiliriz.
Şüphe yok ki en zavallı olanlar. Onlara verdiğimiz
imkanlarla bize karşı barikat kuranlardır. Böyleleri çöldeki devekuşunun
başını kuma sokarak gizlenmesine gülerler de , kainatları bir anda yok
edebileceğe karşı koymaya yeltenmekle ne hale düştüklerini bilmezler.
Onların başını kuma gömenden alacakları ibret vardır.
Başkasının canına, malına , hakkına , ırzına, namusuna el
ve dil uzatanlar ; başkası zannı ile kendi gırtlaklarına sarılıp
sıkanlardır. Madde , para, mal sevenlere ;” sahip olunca bunların ne
değeri kalıyor ; rüyaya benzemiyorlar mı ?” diye sor. Hırs ve ihtiras ile
kazanılanlardan kime hayır gelmiş?.. hırs içerisinde mala kavuşmak isteyen
, kavuşmuş olsa dahi huzura kavuşmuş mu ?..
Biz en büyük azabı , hırs dolu bir insana her istediğini
vererek de veririz. Daima hırsla daha fazlasını istemek , huzuru yıkan ne
müthiş bir azaptır!.
881.
VAZİFE
Daha henüz vazifeye başlamak için hazırlık devresindesiniz.
882.
MANEVİ BİLGİLER
Mutlak Nizama uygun olarak cereyan etmekte olan hadiseler ,
o hadiseleri yaşayanlara gereken ikazları yapacak dersleri verecektarzda
düzenlenirler. Hadiselerin ikazlarından ise her insan liyakatince
faydalanabilir.
Manevi menşe’li bilgilerle meşgul olanlar aradıkları
taktirde tabii olarak cereyan etmekte olan hadiselerde bir çok hususlarda
ikazlar bulabilirler. Menşe’i maneviyat alemleri sanılan bütün bilgiler
maneviyat alemlerinden alınmış değildirler. Fakat o bilgileri alan dahi o
bilgilerin menşe’ini maneviyat alemleri zannedebilir.
Alıcı vaziyetteki bir şahıs , maneviyat alemlerinden bilgi
alıyorum zannı ile dünyada yaşamakta olan herhangi bir şahsın
düşüncelerini alabilir ve bu aldıklarına da samimi olarak maneviyat alemi
menşe’li bilgiler nazarı ile bakabilir. Bir de maneviyat alemlerinden her
hangi bir vazifeliye gelen bilgilerden pasajları alan medyomlar vardır. Bu
gibiler, vazife ortamlarında esas bilgileri doğrulayıcı maksatla
vazifelendirilmiş olabilirler.bunların dışında kendi düüncelerini manevi
menşe’li bilgi zannedenler vardır ki, bu kabilden bilgiler o şahsın
arzusuna uygun bilgilerdir.
Yukarıda saydıklarımızdan başka birçok çeşitli menşe’li
bilgiler vardır. Fakat bütün bu bilgiler , yalan oldukları bilinerek
düzenlenenler dahi bir vazife icabı husule gelmektedirler ve hepsi kontrol
edilmektedirler. Aslında sadece bilgiler değil , her şey kontrol
edilmektedir.
Bir bilginin menşe’i ne olursa olsun hayatta dolayısıyle
tekamülde mutlaka bir rolü vardır. Bu rol bir ikaz veya bir denenme
olabilir. Tesirler altında kalınarak tanzim edilmiş bir bilgide bile o
bilgiyi okuyanların alacakları ibret dersleri vardır. Fakat alınacak olan
ibret dersi dünyada verilen ibret derslerine benzemez. Çünkü manevi
değerleri ilgilendiren hadiseler ve dersler benimsetici metotlarla
verilirler. Böyle oldukları için de okunur okunmaz veya duyulur duyulmaz
kolaylıkla değerlendirilemezler. Bu sebeple onları ilk değerlendiriş (
şayet değerlendiren kişi benimsetici sistemi iyi kavramamışsa) yanlış
olabilir. Hatta yüzde doksan ihtimalle yanlıştır.
BİR BİLGİNİN ARAŞTIRILIŞI
Bir bilgiyi değerlendirmek için şu yollar takip edilebilir:
Bu hususlar bir bilgiyi tetkik etmeden evvel göz önünde
bulundurulması gereken noktalardır.
Tetkik ettiğiniz bilginin yanlış olduğunun anlaşıldığını
farzedin. Siz, doğru olduğuna kani olduğunuz bilgiler gibi , yanlış hatta
yalan olduğunu anladığınınz bilgileri de değerlendirebilirve onlardan
faydalanabilirsiniz. Çünkü ;
a. Bilgi yalan dahi olsa, onun size bildirilmesinin muhakka
bir sebebi vardır. Bu sebep mesela bir ikaz olabilir.
b. Yanlış bilgilerin ortaya çıkması bilhassa size vazife
konusundaki bazı ihmal edilen hususları hatırlatmak , açık olan gedikleri
kapamak için lüzumludur. Onlar size tedbir alınması gereken hususları
hatırlatır.
c. Bu bilgiler içinde , sizi haksız olarak tenkit edenler
veya sizi doğru yoldan ayırmak isteyenler veya tarafımızdan verilen bir
bilgiye ters düşer mahiyette gözükenler olabilir.
Bu gayelerle verilen bilgilerin size ulaşmasına müsaade
edilmesine sebep ; azim ve liyakatinizi bilemenize faydalı olmaktır.
Onlardan faydalanırsanız eksikleriniz tamamlanır. Ve ilerde vazife
hususunda karşılaşabileceğiniz zorluklara karşı tedbirler alabilirsiniz.
Kısaca; karşılaştığınız her bilgiden de tıpkı maruz kalınan
iyi ve kötü hadiselerden faydalandığınız gibi faydalanabilirsiniz.
Unutmayınız ki menşe’i ne olursa olsun bir bilgi ile karşılaşmak da bir
hadisedir. Böyle olduğu için de herkes onu karşılaşılan bir hadise gibi
liyakati oranında değerlendirebilir.
Biliniz ki, vazifeye zararlı olacak veya
değerlendiremiyeceğiniz, yahut da yanlış değerlendirerek vazifeyi
aksatacağınız bilgiler size ulaşmaz. Bu sebeple , her bilgiyi hoş
karşılayınız ve anlatılan usul ve metotlardan faydalanarak bilgileri
tetkik ediniz. Bu sizin , ya o bilgiden gereken dersi almanıza veya o
bilgiye vasıta olanı tanımanıza sebep olacaktır.
883.
VAZİFE ,
VAZİFELİ
Vazifede ayrıntılar üzerinde çalışırken bile
asıl gayeyi unutmayınız . Size bildirilenler şuurlu bir iman için lüzumlu
olanlardır. Bu sebeple de , per de dahil anlatılan her şey bu gayeye
hizmet içindir.
Tebliğler ekseri tatbikatı ile birlikte
gelirler. Tatbikat ise şaşırtıcı olabilir. Dikkat ediniz , sizi
şaşırtandan da şaşırtmayandan da öğreneceğiniz şeyler vardır. Öğrenmeniz
de bir gaye değildir. Tekamülde doğrudan doğruya vazifesi olmayanlar için
öğrenmek, benimsemek bir gayedir. Vazifeli ise ;öğretmek için öğrenir ,
benimsetmek için benimser.
Yakında vazifeli ortamda bu tebliğlerden başka, üzerinde
dikkatle durulan başka tebliğler kalmayacaktır.
Yavaş yavaş hakiki sevgiyi tatmaya alışınız. Vazifeli
namzetleri !.. Birbirinize sevgi ve itimat ile bağlanınız. Eski
alışkanlıklardan , şüphe ve hırslardan sıyrılınız. Biliniz ki size lüzumlu
olan kudreti sevgiden başkası veremez. Maddi ve manevi bütün vücutlarda
bir ahenk vardır(1)( 1:ahenk : uyum, harmoni). Manevi vücutlar ise
sevgiden doğan ahenkten hasıl olurlar. Bu sebeple evvela sevmeniz ,
sevginizi arttırmanız, sevgiden hasıl olan bir itimatla birbirinize
sarılmanız gerekir. Unutmayın ki , manevi vücutlar tuğla yığını
değildirler. Bu yüzden de onlar harçla birbirine bağlanmazlar.
Korunduğunuzu akıldan çıkarmayın ! En zor anlarınızda bunu
hatırlayın ve sabırlı olun. Biliniz ki , imkansızlıklar bazen daha çabuk
hedefe ulaşabilmeye yararlar.
Hiç şüphesiz ki vazife ; bu bilgilerin tebliği ve
yayılmasıdır. Fakat 7-8 kişiye değil yüzmilyonlara yayılmasıdır.
Dağıtılırken de gerekenlerin yapılması icap eder.
Çalışın ; çalışabilmeniz için de madde sisini liyakatinizle
kaldırmaya uğraşın. Çünkü siz bu sisin arkasındaki hakikatleri öğrenip ,
öğretmekle vazifelisiniz. Vazife ile ilgili işlerde bazen uzak kalmakla da
daha çok yaklaşabilirsiniz. Zamansız yaklaşmalar ise sizi yaklaşmak
istediklerinizden uzaklaştırabilir.
Tebliğlerimizi alacaksınız . Vazifedesiniz ve vazifenizde
muvaffak olacaksınız. Korunacaksınız! Seni ve seninle birlikte olanları
koruyan ise hiçbir varlık tarafından korunmaya ihtiyacı olmayan
koruyucudur. O her şeyi layık oldukları şekilde korur.
Dünyada her varlık için daima daha iyi olabilmek imkanları
mevcuttur. Siz de dünyadasınız !
Çalışınız ; iyi olmak için sarfedeceğiniz gayret , size
tasavvur edemiyeceğiniz iyilik ve güzellikler bahşeder.
İsteyiniz , daima iyi olmak isteyiniz . Seviniz ; mümkünse
hiç tanımadıklarınızı , düşmanlarınızı , kendinizi sevdiğiniz kadar hatta
kendinizden de fazla seviniz. Herkesin hakkını , menfaatini kendi hak ve
menfaatlerinizden evvel düşününüz. Biliniz ki , ancak böyle olmak
istemekle en büyük yardımlara mazhar olabilirsiniz. Sevgilerimiz ve
yardımlarımız daima üzerinizdedir. Bu kadir gecesi tebliğinde ise (2) (
2:bu bilgi bir kadir gecesi yazıldı)hayatınıza tatbik etmeniz gereken
birçok sırlar gizlidir.
884.
ŞUURLU İMAN VAZİFESİ
Biliniz ki Şuurlu İman vazifesi , dünyanın geleceğini tayin
edecek olan , mes’uliyet ve değer yüklü bir vazifedir. Bu sebeple de bu
iş için en tecrübeli varlıklar vazifelendirilmiştir.
Şuurlu İmanda vazife alabilmenin ne demek olduğunu siz
dünyada idrak edemezsiniz !. Bu mertebeye ancak eskiden görülen
vazifelerdeki liyakatle yükselinebilir ; nitekim de öyle olmuştur.
885.
ALLAH
Allah idrak edilebildiği kadar tanınabilir, sevilebilir. O
tanınabildiği kadar sevilebilendir.
886.
HUZURSUZLUK
Yanlış hareketlerin habercisi olan huzursuzluğu hissedince
, doğruya yönelme imkanları arayınız.
887.
HİÇ
Tanrı huzurunda ufaldıkça ufalanlar , kendilerini bir hiç
hissederler. Huzurda yok olanlar O’nun lütfuna erişenlerdir.
888.
DÜNYAYA VERİLEN MANEVİ BİLGİLER
Bu bilgiyi dikkatle okuyunuz , öğreniniz ve benimseyiniz.
Çünkü onda yürünmesi gereken yolu bulacak ve sizin için aydınlanmamış
birçok hususların aydınlandığını göreceksiniz.
Tekamül gibi , vazife de maneviyat alemlerinden alınan
bilgiye dayanmaktadır. Daha önceki bilgilerde maneviyat alemleriyle nasıl
irtibata geçildiğinden bahsetmiş ve şu hususları anlatmıştık.
1. Maneviyat alemleri ile dünya arasında medyomlarla
irtibat kurulabilir.
2. Medyomlar vasıtası ile elde edilen bilgiler ;
doğru, yarı doğru, yanlış olabilirler. Bunları ayırdedebilmek bir ihtisas
işidir.
3. Medyomlar vasıtası ile elde edilen bilgiler
arasında kasten yalan ve yanlış düzenlenenler de vardır. Fakat bunların
dünyaya bildirilmesinin tekamülde rolü olduğundan müsade edilmektedir.
4. Bu tarzda dünyaya verilen bilgilerle hem varlık ,
hem medyom , hem de medyom vasıtası ile bilgileri alanlar
denenmektedirler.
Maneviyat alemlerinde bilgi verebilen yani tekamül yerleri
ile irtibata geçen varlıklar da denenirler. Bu çok çeşitli bir denenmedir.
Burada ancak birkaç kısmından bahsedeceğiz.
I. MANEVİ VAZİFELER ALACAK VARLIKLARIN
TEKAMÜL YERLERİ İLE İRTİBATA GEÇEREK VAZİFEYE HAZIRLIK İÇİN VERDİKLERİ
BİLGİLER:
Bunlar ekseri kısa veciz sözler halinde veya şiirsel tarzda
düzenlenmiş bilgilerdir. Dünya ve benzeri yerlere tekamülle ilgili
bilgiler vermek çok zor bir iştir. Varlığın bildirmesi gereken her şey
evvela üstün varlıklar tarafından ona bildirilir. O , bu bilgiyi
bildireceği tekamül yerinin realitesine uygun hale getirir. Bunun için de
bilgiyi olduğu gibi değil de, hitap edeceği topluluğun anlayıp
faydalanacağı hale getirip bildirmesi şarttır. Bu ise çok zor bir iştir.
Bu sebeple , tekamül yerlerine maneviyat alemlerinden bilgi veren
varlıklar o tekamül yerlerini çok iyi tanıyan varlıklardır.
Yukarda izah edilen sebepten dolayı dünyadaki tekamülle
ilgili vazifeler , dünyada yetişmiş ve tekamül etmiş olanlara verilir.
Varlıklar , bir bilgiyi itina ile o tekamül yerinin realitesine intibak
ettirerek verirken birçok hususları göz önünde bulundururlar. Mesela ,
bilgilerde hududu aşmamak , mümkün olduğu kadar iyi ve faydalı hale
geldikten sonra vermek gibi..
Bu şekilde düzenlenen bilgiler az ve çok hatalılar vardır
fakat o hatalardan da tekamülde faydalanılır.
II. VAZİFELİ OLMAYAN FAKAT OTOMATİK OLARAK
DÜNYA İLE İRTİBATA GEÇEN VARLIKLARIN VERDİKLERİ BİLGİLER:
Ahirete geçen varlıklar çeşitli sebeplerle dünya ile veya
geldikleri tekamül yerleri ile irtibata geçmek isterler. Buna da sebep
onların tekamül yerlerine çeşitli sebeplerle söylemek , bildirmek
istedikleri şeylerin oluşudur. Bunların arasında ahirette olmalarına
rağmen dünyaya sımsıkı bağlı olanlar da vardır. Yani bu gibi varlıklar pek
çeşitli değerlerdeki varlıklardır. Üstelik vazife için aldıkları bir
talimat da yoktur. Onlar sadece kendi söylemek istediklerini söylemek için
irtibata geçerler.
Bunların arasında , dünyada iken mensup bulunduğu dini
tesirlerin altında bulunanlar ve bilgilerini bulundukları , inandıkları,
dini esaslara uyduranlar olduğu gibi , sırf kin ile dolu olarak veya
dünya hayatını bozmak maksadı ile yalan ve yanlış bilgiler de verenler
vardır.
Bu bilgiler, I. bölümde anlatılan tebliğ bilgilerinden
kolaylıkla ayırdedilebilirler. Bu bilgilerden de tekamülde
faydalanılmaktadır.
III. MENŞE’LERİ MANEVİYAT ALEMLERİ OLMAYAN
FAKAT MANEVİYAT ALEMLERİNDEN ALINDIKLARI ZANNEDİLEN BİLGİLER :
Robotlu tekamül yerlerindeki varlıklar da bazı ender
hallerde birbirleri ile irtibata geçebilirler. Robotu aynı olan iki
tekamül yeri arasındaki irtibatlardan bir çoğu maneviyat alemleri ile
irtibat zannedilmektedir. Bu bilgilerden bazıları değerce de yüksek
olabildikleri için gerçekten maneviyat alemlerinden alınanlardan
ayırdetmek zordur(1). (1: Daha ileri tekamül yerleri olan ve hatta
galaksimiz dışındaki diğer galaksilerden bildirildiği belirtilen bilgiler
bu türdendirler. Uzaylılar olarak isimlendirdiğimiz varlıkların da
dünyamızdaki tekamül ile yakından vazifeli olduklarını bu bilgilerden
öğrenmekteyiz.)
Bu türden irtibatları kuran varlıklara zaman zaman “
cinler” adı da verilmiştir. Fakat bir de Kur’an’da ayrım yapılmadan
anlatılan cinlerden bir zümre daha vardır ki , onlar da maneviyat
alemlerinde oldukları halde dünya ile irtibat kurabilen varlıklardır ve bu
gibi irtibatlardan da tekamülde faydalanılmaktaıdır.
IV. MANEVİYAT ALEMLERİNDEN VERİLEN TEKAMÜL İLE İLGİLİ
YÜKSEK BİLGİLER :
Bu bilgilerin veriliş şekileri çok çeşitlidir.
Bu bilgiler tekamülde vazifeli yüksek varlıklar tarafından verilen
bilgilerdir ki bu tarzda bilgileri alanlara evliya, aziz gibi isimler
verilmiştir. Bu tarzdaki yüksek bilgiler , bilgiyi veren varlık tarafından
tekamül yerinin ihtiyacını karşılayacak şekilde düzenlenir. Bu bilgilerde
en göze çarpan vasıf, o bilgiyi düzenleyen varlıktaki ölçü ve mes’uliyet
duygusudur. Bu tarzdaki bilgilerde varlığın bütün bildiklerini
bildirmediği, hudut ve ölçüye son derece uygun davrandığı görülür. Bu
bilgileri veren varlıklar , daha aşağı seviyedeki bilgi veren varlıkları
emirleri altında bulundurmak hakkını ve mes’uliyetini taşırlar.
IV. BİLGİ MELEKLERİ VASITASI İLE İNDİRİLEN
BİLGİLER :
Bu bilgileri iki esas kısıma ayırarak izah edebiliriz :
1. Bilgi meleklerinin bahsedilen tekamül yerlerinde
robotla bağlanarak bizzat tezahür ederek yaydıkları bilgiler.
2. Bilgi meleklerinin , Tanrının emir ve talimatlarını
tekamül yerindeki vasıtaya tebliğ etmeleri.
Din devri boyunca en yüksek bilgiler bu iki yoldan
verilmiştir. Dünyada, bilgilere vasıta olan şahsın , melek mi yoksa
tekamüldeki varlık mı olduğu ayırdedilemediğinden, hepsine birden “
peygamberler” denilmiştir.
Dünyaya melekler ile bizzat indirilen bilgilerle, melekler
vasıta edilerek peygamberlere bildirilen bilgiler arasında farklar vardır.
Bilindiği gibi irşat(1) ( 1:doğru yolu gösterme , uyarma) işi de Mutlak
Nizama uygun olarak yapılır. Mutlak Nizam ise , tekamül yerlerinin yine o
tekamül yerlerinde yetişenler tarafından tekamül ettirilmesini icab
ettirir. Bu sebeple bir melek bedenlenerek dünyaya inse dahi dünyada
vasıta kullanır.
Örnek olarak İsa’yı gösterebiliriz. İsa inmiştir,
söyleyeceğini söylemiş ve gitmiştir. Arkasında vahiy bilgi bırakmamıştır.
Zaten bırakamazdı; bıraktığı bilgiler dünya anlayışına göre vahiy olmazdı.
Çünkü bir bilginin vahiy olabilmesi için meleğin maneviyat alemlerinden
Tanrının emirlerini dünyaya bildirmesi gerekir. İsa ise Tanrının
emirlerini beraber getirmiş ve onları bir insan gibi o vazifede rol
oynayacak şahıslara açıklamış, bunun için de hiçbir vasıta kullanmamıştır.
Şayet İsa , Tanrının emirlerini maneviyat alemlerinden bildirseydi o
zaman o bilgilere vahiy yolu ile elde edilen bilgiler denirdi.
*
Yukarıda ve daha önceki bilgilerimizde de söylediğimiz gibi
; dünyanın tekamülü ile ilgili işler dünyada yetişen varlıklara
yaptırılır. Bu sebeple İsa , Şuurlu İmana zemin hazırlamış sonra bu işe
Muhammed ( ki, tekamül ederek yüksek idareci varlıklar seviyesinde vazife
görmeye liyakat kazanan en ileri varlık olarak) dünyaya inmiş ve İsa’nın
hazırladığı zemin üzerine Şuurlu İmanın esas prensipleri olan İslamiyeti o
devrin şart ve imkanlarına uygun olarak kurmuştur.
Kur’an’daki bilgiler birçok şekillerde tasnif edilebilirler
fakat en mühim ve şimdiye kadar yapılmayan tasnif ile ikiye ayrılabilirler
:
Bir vasıtanın bu tarzda doğrudan doğruya bilgi alabilmesi
için ise, o varlığın Mutlak Nizama göre “ Bilgi Melekleri” seviyesine
tekamülle yükselmiş olması gerekir. Dikkat edilirse Tanrının emirlerine
zaman zaman Muhammed’in doğrudan doğruya muhatap oluşu Mutlak Nizamın
bilgi veriş nizamına uygundur.
Kur’an tetkik edilirken , hangi bilgilerin Bilgi Meleği
vasıta edilerek, hangi bilgilerin de vasıtasız olduğu açıkça hitap
şekillerinden anlaşılır. Kur’an’da bazı hususlar vardır ki, Bilgi meleği
vasıta edilereksırf Şuurlu İmana zemin hazırlamak maksadı ile devrin
realitesine göre verilmiştir. Mesela Tanrı kullarına ibadet emreder ve
kendi varlığının tanınmasını ister. Bugünkü dünya realitesi bu sözler için
, Tanrının buna ne ihtiyacı var diye düşünebilir. Hiç şüphesiz yoktur.
Fakat bu şekilde hitap tarzı o zaman zaruri idi ve o hitabı o zamanın
insanları bugünküler gibi yadırgamamaktaydılar.
Kur’an’daki direkt tebliğler , Bilgi melekleri seviyesinden
transit geçen (1) bilgilerdir (1:Hiçbir işleme tabi olmaksızın doğrudan
doğruya geçiş). O bilgiler Bilgi melekleri tarafından değil , En Yüksek
Varlık tarafından istenildiği gibi tebliğ edilmiştir.
Kur’an direkt vahiyin ilk denendiği kitaptır. Bu hususta,
vahiye dayalı diğer kitaplardan ayrılır. Bilgi Melekleri ise dünyada
vahiyi söz olarak söylemiş kimselerdir. Şu halde onların sözlerini kitapta
toplayan vazifeliler , Bilgi meleğinin bir insan şekline girerek
söylediğini vahiy olarak almışlardır. İncil , bu tarzdaki vahiyden hasıl
olmuştur. Bilgi Meleği İsa, bilgilerini bir şahsa değil, birçok şahıslara
açıklamıştır. Sonradan bu şahısların ayrı ayrı kitaplarda topladıkları
bilgiler , İsa’nın söylediklerini ayrı ayrı menşe’lerden tetkik imkanı
vermiştir.
Muhammed ise vazifesinin bilgileri ile yüklü olarak gelmiş
ve ona vazifesini dünya realitesine uygun olarak hatırlatan bir bilgi
meleği ile karşılaşıncaya kadar vazifeye otomatik olarak hazırlanmıştır.
Ona bir seyahatinde vazifesi hatırlatılmıştır. Bunu yapan ise İsa’nın
tezahüründen başka bir şey değildir. Nitekim aynı varlık ilerde Cebrail
olarak tezahür etmiştir. Cebrail vasıtası ile alınan bilgilerle ve direkt
vahiyle Kur’an meydana gelmiştir.
Evvelce de söylendiği ve bilindiği gibi ; Kur’an devrin
realitesine uygun olarak indirilmiştir. Onda tekamülü ilgilendiren her şey
mevcuttur. Bu sebeple o , vahiye dayalı olan ve nakil olmayan tek kitap
olarak bırakılmıştır.
*
Gerek Hristiyanlığın, gerekse İslamiyetin nüfuz alanlarında
azizler , evliyalar , çok yüksek varlıklardan aldıkları bilgilerle Şuurlu
İmana hazırlanmakta olan zemini genişletmişlerdir. Arabi , Geylani ,
Celaleddin (1) Şuurlu İmanı ilgilendiren en yüksek bilgilere vasıta
edilenler arasındadırlar ki, bunların adetleri yüzbinlerin üzerindedir.
( 1:
ABDÜLKADİR GEYLANİ: Geylan 1077-Bağdat 1166: Tasavvufun
kutuplarından Türkistanlı bir Türktür.İslam dünyasında en yaygın olan
Kadri tarikatının piridir. Hazar denizinin güneyinde bulunan Geylan’da
doğmuştur. Darda olanların imdadına yetişen anlamında “ Gavs-ı Azam”
lakabıyla anılır. Bağdat’ta aldığı tasavvuf eğitimi üzerine geniş halk
topluluklarına hitap etti. Hatta birçok Hristiyan ve Musevi’den de
izleyenleri ve öğrencileri olmuştur. Yirmibeş yıl süren bir inzivaya
çekildi ve halk içine tekrar çıktığında kemalinin doruğuna ermişti. Tekrar
vaazlarına başladı ve tarikatı bu dönemlerde kuruldu. Dokuz adet kitabı
vardır ve kendisinden sonraki bütün mutasavvıflar üzerinde fikren tesiri
olmuştur. Türbesi Bagdat’tadır.)
MUHİDDİN-İ ARABİ : Endülüs ”İspanya” 1165 – Şam 1240 :
Şeyh-i Ekber ( en büyük şeyh) diye anılan büyük mutasavvıf , filozof.
Arap asıllıdır. Gençliğinde birçok mürşidten istifade etti ve bir arada
halvete ( inzivaya) çekildi. Otuz yaşından sonra seyahatlere ve kitap
yazmaya başladı. Mekke’de dört yıl kaldı. Gece gündüz durmadan Kabe’yi
tavaf etti ve düşünerek çalıştı. 1204’de Konyalı bir hac kafilesi ile
tanıştı ve onlarla çok iyi anlaştı. Davet üzerine Konya’ya gitti. Bir süre
Konya’da kaldı ve Selçuklu sultanı Kılıö Arslan’ın himeyisini gördü. En
sadık ve sevgili talebesi Sadreddin-i Konevi’dir.
Tasavvufu felsefe ile yoğurarak , metafizik ve ahlaki
değerleri , yüksek ve ince fikirlerle işlemiştir. Ekberiyye diye bir
tarikatten bahsedilirse de , onun tasavvuf tarihindeki tesiri ; böyle bir
tarikat yoluyla olmaktan daha çok eserlerinin ve fikirlerinin gördüğü
yaygın beğeni ile izah edilmelidir. Sekiz büyük kitabı vardır. En
önemlilerinin ; Füsus-ül Hikem ve Fütuhat-ül Mekkiye olduğu kabul edilir.
MEVLANA CELALEDDİN MUHAMMED (rumi) : Belh 1207 – Konya
1273): Mevlevi tarikatının piri ve İslam tasavvufunun en büyük
temsilcilerinden birisi , belki de birincisidir. Alimlerin Sultanı lakabı
ile anılan Bahaeddin Veled’in oğludur ve Horasan’da yaşayan Türklerdendir.
Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Moğol istilası sebebiyle ailece batıya
göç ettiler ve 1221’de Konya’ya yerleştiler. İlk öğrenimini çağın ünlü
bilgini olan babasından gören Mevlana’nıhayatındaki en önemli şahıs
Tebriz’li Şems adındaki derviştir. Şems’in Konya’ya gelişinden sonra
görüşleri tamamen derinleşen Mevlana onun ölümünden sonra en coşkulu
dönemini yaşar hale gelmiştir. Devrindeki Selçuklu Sultanları ve
vezirlerinden en aşağı halk tabakalarına kadar herkesin sevgilisi olmuş ,
Moğol istilalarından bunalmış. Anadolu halkına en büyük moral desteği
sağlamıştır. Yüksek şiir gücünün de görüldüğü eserleri tasavvufun birer
abidesi durumundadır. Beş büyük eserinden Mesnevi’si bugün nerdeyse tüm
dünya dillerine çevrilmiş bir dünya klasiğidir. Mevlana hoşgörüsü ve
sevgisi , dünyanın her tarafında hatta Amerika’da mevlevihanelerin
açılmasına sebep olmuştur. Konya’daki türbe dergahı her dinden insanın
ziyaretgahıdır.)
Her devirde bir esas vazife muhiti , bir de o vazife
muhitine liyakat gösterdikleri taktirde dahil olabilecek vazifeli
namzetleri vardır. İslamiyetin yayılma zamanlarında maneviyat
alemlerindeki birçok varlıklar dünyadaki birçok şahısa , esas vazife ile
ilgili fakat çeşitli gayelerle kendi düzenledikleri bilgileri vermeye
başladılar ; hatta bu bilgileri alanlardan bazıları kendilerini peygamber
ilen edecek kadar ileriye gittiler.
Bütün bu hadiseler esas vazifenin etrafında nelerin cereyan
edebileceğini bildirmek için anlatılmaktadır. Bu gibi faaliyetlere
tekamülde olumlu rol oynadığı sürece müsaade edilmiştir ve edilmektedir.
Görülüyor ki, zaman zaman birçok yerlerde tezahür edebilen
bir Bilgi Meleği mevcuttur. Bu yüksek idareci , tekamül ile ilgili en
mühim vazifeyi ifa etmiştir. Yine görülüyor ki bu varlık dünyayı
kucaklamış durumdadır. Lüzum hasıl oldukça gerektiği şekilde tezahür
edebilmektedir.
İşte ; tekamül ederek bilgi vazifeleri ifa edilmiş İsa ve
Muhammed ile Şuurlu İmana girilmiştir. Şimdi yüksenilen devre ise Şuurlu
İmanın “şuurlu” devresidir. Gerçi İsa’nın hazırladığı zemin ve Kur’an’nın
ihtiva ettiği bilgilerle Şuurlu İmana adım atılmıştır fakat bu, Şuurlu
İmanın bir başlangıç , bir hazırlık devresidir. Çünkü Şuurlu İmana ancak
onu din devrinden ayıran bilgilerle ve şuurla girilebilir.
Bu devredeki bilgilerin de şuurlu bir tasnife tabi
tutulmaları icap etmektedir :
1. Hazırlık bilgileri,
2. Vazife bilgileri,
3. Ana bilgiler ( Bilgi Melekleri tarafından verilen)
4. Vasıtasız ana bilgiler ( Mutlak bilgi).
1. Hazırlık bilgileri:
Bu bilgiler bir asırdan beri muhtelif vasıtalarla
vazifeliler tarafından verilen bilgilerdir. Bu devirde doğru bilgiler
kadar , yanlış , yalan ve kasıtlı bilgilerden de faydalanılmıştır.
2. Vazife bilgileri:
Bunlar bilgi melekleri tarafından verilen bilgilerdir.
3. Ana bilgiler :
Ana bilgiler de Bilgi Meleği tarafından verilmekte fakat bu
bilgiler diğer varlıklardan farklı bir selahiyetle düzenlenmekte, sade bir
lisanla konuşur gibi verilmektedir. Veriliş tarzındaki hafiflik
bilgilerdeki ağırlığı azaltmak içindir.
4. Vasıtasız ana bilgiler :
İzahı imkansız yüksekliklerin bilgisidir. “ Kitap”
muhteviyatına aittir. “vasıtasız ana bilgiler”de şu verdiğimiz ana
bilgilerdeki ayrıntılar yoktur. Onları idrak edebilmek için bu bilgilere
lüzum vardır(1). (1: Şuurlu İnanç’ın 1. cildinde 666. bilgiyi
hatırlatmaktadır.)
Vasıtasız ana bilgilerde teşevvüşe düşürecek kısımlar
yoktur. Çünkü o bilgiler , öğrenilmiş , benimsenmiş bilgilerin aldıkları
son şekildir. Onların öğrenilip, benimsenmesinde ise ANA BİLGİLER’e
ihtiyaç vardır.
Vazifede esas ; “ ana bilgiler” ve “ vasıtasız ana
bilgiler” dir.
*
Bir de bambaşka bilgiler vardır. Bunlar hiçbir manevi
irtibat sonucu ortaya çıkmış bilgiler değildir. Medyom olan şahıs
kendisini herhengi bir irtibatta zannetmekte ve aklına gelen şeylerin bir
varlık tarafından bildirildiğini zannetmektedir. Metapsişik araştırmalarda
medyom olarak kullanılan şahısların çoğu bu gibi olanlardır.
Kendisini, hiçbir irtibatta olmadığını bildiği halde medyom
olarak göstermek isteyenler de vardır. Bunlar his ve düşüncelerini
tebliğler halinde açıklarlar. Böyle hareket edişlerinin de kendileri için
hiç şüphesiz ki çeşitli sebepleri vardır ; ve bunlar çok azınlıktadırlar.
Özet olarak ; tekamülde yanlış veya hatalı olduğu bilinerek
dahi yapılan çalışmalardan , ortaya atılan bilgilerden faydalanılmaktadır.
Buna rağmen ilmi ve ahlaki hususlarda maneviyat alemlerinden verilen
kıymetli yol gösterici bilgilerin verilmesine devam edilecektir. Çünkü
şuurlu bir imanda bu bilgilere lüzum vardır. Fakat bu bilgilerden ancak
menşe’lerinin manevi olduğu iyice anlaşıldıktan sonra , şuurla
faydalınabilir.
Bilgileri tasnif , Şuurlu İmanın kurulması için en mühim
noktalardan biridir. Bilgilerin üzerinde hassasiyetle durulması gerekir.
Bunun için bilgilerin “ ana bilgi” esaslarına dayanılarak tasnif edilmesi
gerekir. Bu tasnifin yapılması için de ana bilgilerin öğrenilip
benimsenmiş olması şarttır.
889.
KENDİNİ KORU
Zerrelik ve hiçlik haline halel getirecek şeylerden kendini
koru.
890.
EN BÜYÜK
Her vücut daha büyüğünün bir uzvudur. En büyüğü ise hepsini
kapsar. Bu söylenenler robotlar ve maddeler içindir. Ruhlar, manevi değer
ve varlıklar, mekanla izah olunamazlar. Onlar daha kudretlilerine tabi
tesirler halinde tezahür ederler.
En büyük kudret en büyük tesirdir. O maddi , manevi herşeyi
kucaklar , her şeye hakimdir. Her şey O’nundur, Ondandır.
891.
TÖVBE
Tövbe insanları Şuurlu İnanca hazırlayan en mühim
faktörlerden biridir. Bir insanı evvela yapmaması gereken şeylere karşı
alaka hissettiren, insana iradesieile karşı koyamadığı şeyleri yaptıran ,
sonra da pişman eden onun bu şeyleri bir daha yapmaması için tövbeye
zorlayan ekseri per’dir.
Ekseri diyoruz çünkü insanı, yapılmamasını bildiği şeylere
zorlayan kuvvet her zaman per değildir. Bir insan per’in zorlamasına lüzum
kalmadan da fenalık yapabilir ve sonra pişman olur ve tövbe etmek
ihtiyacını hisseder.
Per ; zorlaması olmayan kötülükler sonrasında da insanları
tövbeye zorlar. Yani bir insanı kötülüğe meylettiren sadece per olmamakla
beraber onu tövebeye zorlayan per’dir.
İnsanlar yapmamaları gereğini hissettikleri şeylere karşı
ilgi duyarlar. Bu ilgi onlara doğru bulmadıkları, beğenmedikleri , tavip
etmedikleri şeyleri yapmaya zorlar. Sonra da tövbe ihtiyacını hissettirir.
Bir insanın yapılmaması gerektiğini hissettiği şeylere karşı ilgi duyması
, hatta bu ilgiyi zaman zaman mevcut iradesi ile durduramaması , sonradan
da pişmanlık hissederek tövbe etmesi ; ona çok yönlü değer kazandırır :
1. İradesini biler ve kuvvetlendirir.
2. İlerde yine ilgi duyması muhtemel olan şeyi
tekrarlamamak için tövbe etmesi şahsına olan itimadını arttırır.
3. Onu kendi kendisinden mes’ul tutmaya alıştırır.
4. Bir insanın kendi kendisine emanet edilerek
yaşadığını idrak edebilmesi için öncelikle birçok hususlarda pişmanlık
hissetmesi ve tövbe ihtiyacını duyması gerekir.
5. Tövebe, bir insanın yapmamaya karar verdiği şeye
iradesi ile karşı koyacağına söz vermesi demektir. Bu söz per yolu ile
ruhuna oradan da Tanrıya kadar yükselen bir sözdür. Tövbe eden insan
evvela tövbe ettiği hususta denenir.
Direnir ve başarırsa artık o hususta alaka duymamaya
başlar. Onu evvela deneyen , sonra da ona yardım eden Per’dir.
6. Tövbe ettikleri şeyleri tekrarlayanlar ekseri , bir
önceki pişmanlıktan daha fazlasını hissederler. Tekrar tövbe etmek
ihtiyacını hisseder ve tövbe ederler. Fakat bu defa geçirecekleri
denemeler daha ağır ve per’den alacakları yardım ise daha az olur.
7. Sık sık tövbesini yenileyenler bir müddet sonra
bir takım teselliler bulur, icat ederler. Artık tövbeleri öncekileri
kadar tesirli değildir. Bu taktirde artık o insanı denendiği hususta
denemekten vazgeçilir. Çünkü o ,denendiği hususta henüz daha muvaffak
olacak ve değer kazanacak mertebeye erişmemiştir.
8. Ağır tekamül vazifelerinde irade kudretine ihtiyaç
vardır. Dünya şartlarına göre bu iradeyi vazifelilerin kazanabilmesi için
ekseri vazifeliler sun’i olarak yapılmaması gereken şeylere karşı alaka
hissederler. Yaptıkları taktirde de tövbe etme lüzumunu duyarlar. Vazifeye
hazırlanan bir insan , zaten tekamül etmiş bir insandır. Bu sebeple onun ,
karşılaşarak iradesini bilemesi(1) gereken hadiseler, normal bir insanın
karşılaştığı hadiselerden çok daha ağır ve tesir edicidir.(1: “ siz bir
bıçaksınız ve dünya bileği taşıdır”. Mustafa Molla ( yüksek rehber
varlık.)).
Kısaca ; bir insan tövbe ettiği bir şeyi tekrarlamamak için
gayret sarfederse değer kazanır. Bu değeri kazanmasında , verdiği sözün
(tövbenin) rolü büyüktür.
892.
TESİRLER
Dünyada yaşamakta olan insan halindeki bir ruh maneviyat
alemleri ile daimi surette irtibat halindedir. Fakat bunu ; tıpkı zayıf
bir elektrik cereyanını hissetmediği gibi hissedemez. Fakat bu cereyan onu
, farkına varmadan maneviyat alemlerine yöneltir.
Ruh tekamül ettikçe daha fazla hissedilir bir hale gelen bu
creyan , ruhu maneviyat alemlerine nüfuz etmeye zorlar. Bu cereyanın ruhu
ve bedenini tamamen tesir altına alması , ruhun bedene hakim olduğunun
ifadesidir ki ; muhtelif safhaları olan bu hale aşk(2) hali denir (2:
Tanrı aşkı (cezbe) ifade edilmekte).
Bir insan , ruhundan birçok tesirler alır. Maneviyat
alemlerine anten halinde uzanan bir tesir düşünün. Bu anten , maneviyat
alemlerinin derinliklerine doğru uzandıkça daha büyük tesirlerle
karşılaşır. Bir ucu ruhta olan ve durmaksızın uzayan bu antenin gövdesi
uzadıkça o antenin yüzeyine çarpan tesirler fazlalaşır. İşte bu antenin
ruha bağlandığı noktada per vardır. O bu antenin yüzeyine çarpan ve ruha
doğru yol alan tesirleri süzgecinden geçirerek ruha ulaştırır. Fakat bu
mecazi anten sadece manevi tesirleri alan bir antendir.
Bir de ruhun bedeni (3) vardır ki , o da maddi tesirleri
alan ve ruha ulaştıran bir antendir(3: insan bedeni). Bu anten ile ruh
arasında da yine per vardır. Per, bedenden maddi yollardan gelen tesirleri
süzgecinden geçirir ve ruhun tekamülü ile ilgili olanlarını ruha iletir.
Bedenin ilettiği tesirler maddi yollardan ruha uzanan
manevi tesirlerdir ki , insanlar bu manevi tesirleri ancak maddi kalıplar
içerisinde hissederler.
Bir de ruhun per’den aldığı bağlı tesirler(4) vardır ki ,
bunlar ruhu tekamül planına uyduran dümen rolünü oynayan tesirleridir(4:
dürtüler).
Ruhun hariçten( dünyadan) değil de , per vasıtası ile
bedenden aldığı tesirler de vardır. Bu tesirlerde hariçten gelen tesirler
gibi per’in kontrolünden geçerek ruha ulaşırlar. Bu tesirler , bedendeki
değişiklik veya hallerin per süzgecinden geçtikten sonra ruha
yansıyışıdır.
Bütün bunlardan başka bir de ruhun , per tesiri altında
eski tecrübelerini hatırlaması va zaman zaman ( tekamül planına göre)
onlardan faydalanması vardır.
Bir de ruhun , per’in sınırladığı hudutlar içinde , hür
hayatı ve bu hayattan hasıl olan tesirler vardır ki , per ile bağlı olan
ruhlar bu tesirleri perin kontrolü altındaki tesirlerden ayıramazlar.
Şu halde dünyadaki bir ruh şu tesirler altındadır:
1. Ruhun maneviyat alemlerine nüfuz arzusundan hasıl
olan ( manevi) tesirler.
2. Ruhun beden yolu ile aldığı per süzgecinden geçerek
ruha ulaşan ( maddi yollardan geçen) tesirler.
3. Ruhun per’den aldığı tesirler.
4. Per sınırlayışı altında ruhun eski tecrübelerinden
aldığı tesirler.
5. Ruhun per aracılığı ile robotlu ortamlardan aldığı
tesirler( maddi yollardan alınan manevi tesirler).
Ruhun almakta olduğu bu tesirler birbirleri ile Mutlak
Nizama uygun olarak irtibattadırlar ve bir uyum halindedirler.
Ruh edindiği ( per süzgecinden süzülerek alınan)
bilgilerle, daima , hür ( veya saf) tesir alanını genişletir. Ruhun saf
tesir alanının büyümesi , etrafındaki per çemberinin genişlemesi demektir.
Bu çember genişledikçe çember dışındaki birçok değerleri çember içine
toplar ; böylelikle saf değerini arttırır (ki bu değerler manevi tesirler
halindedirler).
Ruhu , dolayısıyle insanı ilgilendiren bütün hadiselerin
sırları, bu kısa tebliğin içinde saklıdır. Hastalıklar , sevinçler ,
kederler hep bu tesirlerden husule gelirler. Birçok karanlık husus ,
ilerde, bu tesirler arasındaki münasebetlerle aydınlanacaktır.
Şu halde evvela ruhu ilgilendiren tesirin hangi menşe’li
olduğunu bilmek gerekir. Menşe’ teşhisinden sonra o tesirden üstün
tesirlerin yardımı ile , tesirden hasıl olan dert giderilir. Ruhu tesir
altında bulunduran bu güçlerden en önemlisi ve kuvvetlisi , ruhun varlığı
üzerinde kendi hür tesirleri ile yaptığı icraattır (1) ( 1: İnsanın bazen
olumsuz düşüncelere takılıp ruhi gücü olan tahayyülü ile yarattığı endişe
ve üzüntüler örnek olabilir). Bu tesirleri güçleri ve önemleri bakımından
şöyle sıralayabiliriz :
1. Ruhun öz ( hür ) tesirleri.
2. Per sınırlayışı altında kendi öz değerinden hasıl
olan tesirler.
3. Ruhun bedeninden ( bağlı olduğu robottan) per
aracılığı ile aldığı tesirler.
4. Ruhun per aracılığı ile robotlu ortamlardan aldığı
tesirler ( maddi yollardan alınana manevi tesirler ).
893.
SEVGİ
Seviniz. Birbirinizi incitmeyecek, kıramayacak kadar
seviniz. Hakikatte çirkin yoktur. Çirkinlikleri güzel görecek kadar
seviniz. Biliniz ki Tanrının size sunduğu en mühim anahtar sevgidir. Onu
kullanınız. Kin, hırs , intikam gibi şeyler sevginiz içinde eriyip
gitsinler. Ve siz her şeyi sevmekle , en kudretli insan olacağınıza
inanınız.
894.
İBADET
İnsan mabet , sevgi ibadettir.
895.
RUH VE MADDE İLİŞKİSİNİ SAĞLAYAN
MANEVİ ROBOT DEĞERLER
Bir musluktan akan su her ne kadar sicime benzerse de onu
düğümleyemezsiniz. Sicim ise düğümlenir. Keza iki musluktan akan suyu
birbirine bağlayarak birleştirmeye imkan yoktur , fakat iki sicim
birbirleri ile bağlanarak birleştirilebilirler.
Sicim gibi , akan su da , sicim de maddedirler fakat
bunları birbirleri ile düğümleyerek birleştirmeye imkan yoktur. Görülüyor
ki , maddeler arasında bile bağlar kurabilmek şartlara tabidir. Bu sebeple
de iki maddeyi arzu edildiği şekilde birleştirmeye veya bağlamaya imkan
yoktur.
Vaziyet böyle iken manevi değerler ve varlıklarla maddeyi
birleştirmek imkansızdır. Çünkü :
1. Maddi ve manevi varlıkları ölçen ölçüler başkadır.
2. Maddi ve manevi değerler , değerlerinin azlığı
ölçüsünde birbirlerine yaklaşırlar. Fazlalığı ölçüsünde de birbirlerinden
uzaklaşırlar. Fakat bu uzaklaşış manevi bir uzaklaşıştır.
Manevi değerlerle maddeyi birbirlerine bağlamak , ancak
vasıta ile mümkündür. Manevi değerlerle( varlıklarla) robotları bağlayan
ise vasıta rolü oynayan saf robot değerlerdir. Ruhu izah ederken
kullanılan “ per” ismindeki değer de bu değerlerdendir.
ESASLAR :
1. Maddi ve manevi değerler
birbirleri ile bağlanamazlar. Onları birbirlerine bağlamak için vasıtaya
ihtiyaç vardır.
2. Manevi değerleri ve maddeyi (
robotu) birbirine bağlayacak olan değer ; hem robotluk, hem de manevilik
hassasını haizdir.,
3. Ruhu maddeye bağlayan manevi
robot değer ise per’dir.
Basit izahlarda, “ ruhu maddeli hayata bağlayan perispridir”
denilebilir.
Bu izah , per izah olunmadan evvel daha yüksek bilgilere
hazırlayan bir izahtır. Ruh-madde münasebetlerinde perin izahından önceki
anlatımlar ile sonraki anlatımlar Mutlak Tekamül Nizamına göre başka
başkadır :
Ruh , tekamülü boyunca daima öz değeri istikametinde
hamleler yapar. Bu hamleler onun etrafında perin , yani sınırlayıcı
çemberin genişlemesine ve sonucunda ruhun serbest tesir alanının
büyümesine sebep olur.
Tekamül mücadelesi sadece robotlu ortamlar içinde değildir.
Ona maneviyat alemlerinde de devam edilir. Fakat ruh asıl tekamül
mücadelesini kendi tesir alanını genişletmek için yapar. İyi yoldan ve
sadece güzelliklere ulaşmak için yapılan bu mücadeleye diğer maddi manevi
dış mücadeleler de tesir ederler.
Ruhun tesir alanını genişletmek için liyakati ile yaptığı
mücadelede esas ; per çemberini genişletmektir. Şimdi yukardaki izahatı
biraz daha açıklayalım :
Ruh , per ve ser ile bir arada düşünülebilir. Ruhun robotlu
hayatı izaha başlanmış ve bu izah birçok safhalar geçirmiştir ;
I. Evvela per’den bahsedilmemiş ,
böyle olduğu için de ruhun maddeye perispri denilen ince nesne tarafından
bağlandığı anlatılmıştır. Daha sonra da ; perispriye ne madde , ne de
manevi denilemiyeceği , her ikisinin özelliklerine de sahip olduğu
açıklanmıştır.
II. Per’in izahı ile birlikte ,
perisprinin ruhtan ayrı değil , bir arada olduğu belirtilebilmiştir. Bu
anlatımın çok mühim yanları vardır :
a. Per’in ölümle ruhtan ayrılmadığının izahı..ki ,
per per izah edilmeden evvel bu husus belirtilemiyor ve perispri ruhtan
ayrı olarak anlatılıyordu.
b. Per , manevi bir robot değerdir. Çünkü ruh denen
tam manevi bir değerin , madde ve diğer robotlarla irtibata geçebilmesi
için böyle bir değere ihtiyaç vardır. Çünkü per denilen “manevi robot
değer” tekamül yerlerinin esasını teşkil eden bütün robotların esasıdır ve
Tanrının ilk var ettiği manevi değerlerden biridir.
Bu sebeple o, kolaylıkla tekamüle sevk olunan varlıklarla
( ruhlarla) temasa geçebilmekte , onlarla manevi varlık olarak
kenetlenebilmektedir. Ve onda aynı zamanda kaba robot olma hassası
mevcuttur. Bu hassa onu kolaylıkla kaba robotlarla temasa geçirmekte ve
onlara bağlanabilmesini temin etmektedir.
Bir an için ruhların tekamüle per ile bağlanmadan sevk
edildiğini düşünün . o zaman ruhlar robotlara karşı gereken alakayı duyma
özelliğine sahip olmayacaklardı. Onlara karşı kayıtsız kalacak , hatta
mevcudiyetinin bile farkına varamıyacaklardı.
Hiç şüphesiz ki Tanrı , onlara daha başka imkanlar
verebilir ve per’siz de robotlarla temasa geçebilmelerini sağlayabilirdi.
Fakat bilindiği gibi bir Mutlak Kanun ve bu kanuna uygun gelişen Mutlak
Nizam vardır ki, yine bu kanun aynı nizama uygun olarak “
Kanunlar” halinde de tezahür eder. İşte bu esas , bir perin mevcut
olmasını icab ettirir. Bunun da böyle olmasını isteyen , başka türlü
olmasını istemeyen Tanrıdır.
Kısaca ; per, hem hem tekamüle sevk olunan varlıklardaki
manevi cepheye , hem de robotluk hassasına sahip bir irtibat değeridir. O
, tekamüle edecek varlıklar tekamüle sevk edilirken bağlanan bir değerdir.
Bu sebeple , ruhlar varlıklarındaki per değerini kendi varlıkları ile
mezcedilmiş(1)(1: birbirine katmak , katıştırmak) hissederler.
Bir ruhun öz varlığını per’den ayırabilmesine, hatta
varlığını persiz hissedebilmesine imkan yoktur. Nasıl ki dünyada bir insan
ruhuna bağlı koskoca bir bedeni ruhundan ayrı düşünememekteyse , ruhun da
varlığını per’den ayrı tasavvur edebilmesine imkan yoktur. Hem de bu , bir
insanın ruhunu bedeninden ayrı düşünebilmesiyle mukayese edilemiyecek
kadar zor bir iştir.
Önceki tebliğlerde ; “per, ruha idrak arifesinde
bağlanmıştır “ denilmişti. Bu şaşırtıcı fakat doğru bir tebliğdir, çünkü ;
per asıl per’lik rolünü “ idrak safhası” ile oynamaya başlar. Ve per ,
tekamül safhalarına uygun olarak değişen bir değerdir. Şu halde perin
tarifini şöyle yapabiliriz :
“ Tekamüle sevk olunan varlığa bağlı bulunan manevi robot
değerin , varlığın idrak safhasına yükselmesi ile aldığı hale per denir ”.
Varlıkların robotlu tekamülleri müddetince (2) (2: Mesela
madde kainatındaki bedenli tekamülleri müddetince) per’i ruh ile beraber
düşünmek doğrudur ;
I. Ruh robotlu bir
ortamdan ayrılırken o ortamın robotlarını terkeder. Fakat per yine
varlığına bağlı kalır. Bunun böyle oluşunun sebepleri evvelce
bildirilmişti.
II. Bilindiği gibi per
ruhun ahiret safhasınca tekamül etmesinde en mühim rolü oynar. O , ruhun
yaşadığı ayrı ayrı ahiret safhalarını birbirine bağlayan , ekleyen
değerdir. Ruhların ayrı ayrı ortamlarda geçen tekemül safhalarının
planlarını tanzimde ve bütün bu safhaların birbirini tamamlatır hale
gelmesinde en mühim rolü per oynar.
Fakat bir de ahiret hayatı ötesi yüksek manevi hayatları
vardır ki ; bu devrede idrakle per halinde tezahür etmeye başlayan manevi
robot değer artık per halinden başka türlü tezahür etmeye başlar.
Tanrının ilk var ettiklerinden olan manevi robot
değerlerin bir ucu en kaba robotlarda , diğer ucu da en yüksek maneviyat
alemlerindedir. Bu sebeple onu zirve ile kaide arasında dikine gelişmiş
bir ipe benzetebilirsiniz. İşte ruhlar varlıklarına bağlı bulunan
tırmanılması zor ve tıpkı bir yağlı halata benzeyen bu iper tırmanarak
yükselebilirler.
Ruhlar bu manevi değerden faydalanarak ileri merhalelere
yükselirler. Mesela ruh artık robotlu tekamül merhalelerini geride
bırakmıştır. Böylelikle de bağlı bulunduğu manevi değerin , onu robotlarla
bağlama işine lüzum kalmamıştır. İşte tekamülün bu safhasında ruhların
manevi robot değerinin “ robotluk hassasına” hitiyaçları kalmaz. Fakat
onun manevi yönünden faydalanarak tekamül ederler ki , bu devrede manevi
değer artık “per” değil fakat ruhun şuurla faydalandığı ( manevi robot)
bir değerdir. Bu hali insanların tekamül ederek dünya maddelerini emirleri
altına almasına benzetebilirsiniz.
Yukarda kısa olarak izah ettiğimiz “yüksek tekamül
devresini “ Şuurlu İnancı izah ederken anlatmaya lüzum vardır. Bu
devredeki ruhlar da vazife gayesi ile robotlu ortamlarla temasa
geçebilirler. Bu teması da per vasıtası ile temin edebilrler. Fakat artık
onların perin emrinde değil , perden vazifeleri için şuurla faydalanacak
durumdadırlar. Tekamülün bu safhasında peri ruhtan ayrı düşünmek daha
doğrudur.
Yüksek tekamül merhalesindeki bir ruhun dünyaya vazifeli
olarak gelmesi gerektiğini düşünelim. Mutlak Nizama uygun olarak ,onun
bedenlenmesi icab eder. Bu sebeple de o, şuurla , öz değeri haline
getirdiği manevi değreden faydalanır ve onu tanzim ettiği planın tatbiki
için kullanır.
Mesela , bir vazifeliye robotlu ortamlarda zaman zaman
hatırlaması veya unutması gerekenleri hatırlatan ve unutturan bu değerdir.
Vazife icabı , robot tesirler altındaki ruha lüzumlu ikazları da yine per
, ruhun tanzim ettiği plana uygun olarak yapar.
Bu ve buna benzer bir çok hususlarda perden faydalanılır
fakat bir vazifeliye vazifesi devam ettiği sürece yapılan yardımlar,
sadece perin yaptığı yardımlardan ibaret değildir. Ruh, daha birçok yarım
ve bilgiler alır.
Şu halde, bu merhaledeki bir varlığa yardım eden robot
değer , per tanımındaki özellikleri bulunan bir değer değildir. Çünkü , o
, ruhun iradesi ile per özelliklerini edinmiştir. Onun per halinde
tezahüer etmesini bir ihtiyacı karşılamak için istemiştir. Bu sebeple
per’e ; “ruha bağlı olan manevi robot değerin ruhu kontrol altında
bulundurduğu müddetçe alacağı hale per denir.” denilebilir (1). (1: Ruhun
onu kontrol altına alıp kullanması ise yüksek tekamül merhalelerindedir ve
orada , bilinen per özelliğinden uzak bir durumdadır).
Dünya robotlu bir tekamül yeridir. Bu sebeple oradaki
ruhları tetkik ederken perispriyi , ruh , per ve serden meydana gelmiş
olarak düşünmek yerindedir. Per öyle bir manevi değerdir ki bütün tekamül
yerlerinin esasını oluşturur. Bu sebeple bir ruhun dünyaya gelip gittikten
sonra başka bir tekamül yerine gidebilmesinde aynı per rol oynar.
Yukarda da izah edildiği gibi , gerek vazifeli varlıkların,
gerekse vazifeli organizatörlerin (meleklerin) , herhangi bir tekamül
yerinde tezahür edebilmeleri için , o yerin esas ana robotu ile irtibat
kurmaları gerekir. Aksi halde o tekamül yerlerinde gözle görünür , elle
tutulur şekilde tezahür edemezler. Bu sebeple de onlar zaman zaman manevi
robot değerlerden faydalanırlar.
Mesela İsa , manevi robot değerlerden faydalanarak insan
halinde dünyada tezahür etmiştir. Meleklerin insandan başka şekillerde
mesela ışık halinde tezahür edebilmeleri için de aynı değere ihtiyaçları
vardır. Aksi halde o yerlerin varlıkları tarafından fark edilemezler.fakat
bir melek robotlu ortamları daima kontrolü altında bulundurabilir ve bu
değere ihtiyacı olmadan da o robotlu ortam üzerinde manevi tesirlerde
bulunabilir ve maddeler ( robotlar) üzerinde gözükmeden tesirler icra
edebilir.
Şu halde , Tanrının ilk var ettiklerinden olan “ saf manevi
robot değerler “ tekamülde pek çeşitli ve çok mühim roller oynayarak
vaziflerin görülmesini sağlarlar.
Robotlu tekamül devrelerinde ruhları planlarına uymaya
mecbur kılan ve onları zaman zaman yine onların menfaatleri için müşgül
durumlara düşüren per ; Tanrının ilk var ettiklerinden ve bir ucunun en
kaba maddelerede, diğer ucunun ise en yüksek manevi değerlerde olması
bakımından , insanları Tanrıya bağlayan bir yol olarak da düşünülebilir.
Bu sebeple , o , yani per ; “ ruh şuurla kendi kendisine emanet edildiğini
bilip , bizzat varlığının , Tanrının temsilcisi olduğunu anlayıp idrak
edinceye kadar “ (per) ruhlarda Tanrıyı temsil eder.
Bu sebeple bazı hususlar göz önünde bulundurularak per’e
Tanrının temsilcisi de denilebilir. Yine, robotlu tekamül devrelerinde
Tanrının ruha , o ruha bağlı bedenden daha yakın olduğunu hissettiren de
per’dir (1). (1: “biz insana şah damarından daha yakınız.” Kur’an 50/16)
Hiç şüphesiz ki , Tanrı ruhlara öz varlıklarından da daha yakın olandır.
O’dur onları var edip tekamüle sevk eden...
896.
KIYMET
BİLMEK
İnsanları sahip oldukları şeylerden çok , sahip olmayı arzu
ettikleri şeyler ilgilendirir. İnsanlar senelerce hasretini çektikleri
şeye kavuşur kavuşmaz artık onu tabii görmeye , hatta eskisi gibi
sevmemeye başlarlar. Birçok şeyin kıymetini ise , onları kaybettikten
sonra anlarlar.
897.
DÜNYADA
TEMİZLİK
Tıpkı bir tarlanın zararlı otlardan temizlenmesi gibi ,
dünya da zaman zaman faydasız varlıkların temizlenmesine sahne olur.
Hiç şüphesiz ki faydasız ot ve varlık mevcut değildir.
Faydasız tabiri dünya realitesinin bir izah şeklidir.
898.
RUH VE BEDEN MÜNASEBETLERİNDE
PER
Ruh dünyaya inerken per vasıtası ile ser’le irtibat kurar
ve ruh per-ser’den oluşan sistem diğer maddelerle de plana uygun olarak
irtibata geçer. Bedenin oluşumunda per’in ve robot yardımların rolleri
büyüktür ve bu robot yardımlara insanlar “tabiat kanunları” derler. Bütün
bunları önceki tebliğlerimizde açıklamıştık. Şimdi anlatacaklarımız ;
meydana gelmiş bir bedenle ruh arasındaki irtibatın per tarafından ne
şekilde sağlandığıdır.
En basit maddi elemanı ser olan beden , ser’in etrafında
(plana ve tabiat kanunları denen robot sisteme uygun olarak ) diğer
maddelerin toplanmasından ve Mutlak Nizama uygun bir yapı olarak meydana
gelmiştir. Ve bu beden yapısında per , çeşitli merkezler halinde rol
oynar. Bu merkezler , dıştan gelen tesirlerin ve izlenimlerin ruha
ulaşabilmesi için gereken yolların üzerinde ve ruh ile irtibata geçmeden
evvel uğrayacağı son duraklar üzerindedir.
Ruhtan bedene gönderilen emirler de bu merkezlerden ,
dolayısıyle per’in kontrolünden geçerler. Bu merkezleri elinde bulunduran
per , lüzumlu tesirleri buralardan bedene yansıtır. Per’in bedenin birçok
yerlerinde merkezler halinde tezahür etmesi işi , “ manevi değer” vasfını
taşımasından ileri gelmektedir. Çünkü o çeşitli noktalara tesirler halinde
hakim olabilecek özellikte bir değerdir.
Manevi değer olan per’in bedende merkezler halinde bulunuşu
; bütün robotların dolayısıyle maddenin esasını teşkil etmesi “ madde
haline geçebilmek imkanına sahip , manevi robot değer” oluşundan
dolayıdır. Bu şekilde hem manevi hem de madde olarak izah edilebilecek bir
kimlikte bulunan per değeri , bedendeki en mühim noktaları elinde
bulundurarak mühim vazifesini ifa eder.
Per’in ruh ve beden arasındaki vazifesini şöyle
özetliyebiliriz.
1. Ruhtan bedene giden tesir ve emirleri kontrol
etmek.
2. Bedenden ruha giden izlenim ve tesirleri süzgeçten
geçirmek.
3. Ruh üzerinde gereken tesirleri icra etmek (per bunu
bedendeki noktalardan yapmaz, doğrudan doğruya ruha yapar.
4. Bedenle ruh arasındaki irtibat ve münasebetleri
kontrol etmek.
Bir ampul nasıl ki elektrik devresine bağlanmadan ışık
vermez , etrafı aydınlatmazsa ; per de ruha bağlanmadan bu vazifeleri ifa
edecek özelliğe sahip olamaz. Robot manevi değerlere per’lik özelliğini
veren , ruhun mevcut değerlenme özelliğidir. Per’in bu vasfını
kazanabilmesinde ise Tanrının emirlerini tatbik eden yüksek idareci
varlıkların rolü vardır.
Görülüyor ki ruh , robotlu tekamülü süresince kendi
özellikleri ve yüksek idareci varlıkların yardımları ile manevi robot
değerlerden faydalanmakta ve onları kendi tekamülü için rorbot makinalar
gibi kullanmaktadır. Şu halde ; şuurlu gibi gözüken per’deki şuur , Ruhun
değerinden ve yüksek idareci varlıkların naklettikleri (1) en yüksek
şuurdan hasıl olmaktadır. ( 1: Tanrıdan aktardıkları)
Kainat , kainatlar, her şey ; Tanrının ilk var ettiği
manevi robot değerlerden hasıl olmuştur. Ve Tanrı istediği anda bu manevi
robot değerlerden hasıl olan sistemleri , kainatları , şuurlandıracak
kudrettedir. İşte , tabiat hadiseleri robotlar üzerindeki Tanrı
tesirlerinin bir örneğidir. Tanrı bu tesirleri , yüksek idareci varlıklar
aracılığı ile icra eder.
Bedenin esası da bu robot manevi değerlerdir. Fakat ancak
ruh ile irtibata geçtikten sonra Mutlak Nizama uygun ve per özelliklerine
sahip robotlar olarak tezahür ederler.
Bütün vücudun per özelliklerine sahip olabilmesi Mutlak
Nizama aykırıdır. Bu sebeple, tekamüle sevk olunurken ruha bağlanan per
özelliğine sahip robot manevi değer ile bedendeki maddelerin esaslarını
oluşturan manevi robot değerler arasında fark vardır. Bu fark , perin ruhu
tesirleri altında bulundurması ve ruhun per’i varlığına kuvvetle
kenetlemesidir. Bu sebeple ruhun dünyanın bulunduğu kainata inerken ilk
birleştiği ser zerresi , ruha ancak per vasıtası ile bağlanır, fakat ruha
per gibi kenetlenmez.
Hakikatte , ser denilen ve en basit madde kabul edilen
zerre de tıpkı per gibi manevi değerlerin kesifleşmesinden hasıl olmuştur.
Bu hali şöyle örnekleyebiliriz ; bir eldivene yalnız bir el girer. Ona iki
el sokulmaya çalışılırsa muvaffak olunamaz.
İşte ruh da Mutlak Nizama uygun olarak ilk birleştiği
manevi robot değere otomatik olarak per’lik özelliğini aşılamakata ,
sonra birleşeceği robot değer veya ( bu değerlerden hasıl olan) varlıklar
, ancak ruha ilk kenetlenen robot manevi değer vasıtası ile ruhla irtibata
geçebilmekte , bu sebeple de hiçbir zaman per özelliklerinde
olamamaktadırlar.
İşte yukarda anlatılan şekilde ruha bağlanmış bulunan per ,
beden üzerindeki bazı merkezlerden ruh-beden münasebetlerini kontrol
eder. Bu merkezler insan bedeninde beyinde toplanmıştır. Bazı manevi
hususları ilgilendiren ve halen bilimin tesbit edememiş olduğu bazı
merkezler de göğüs ve kalp bölgesindedir. Bütün bu merkezlere “ tekamülü
kontrol merkezleri” denilebilir(1) (1: Yoga öğretisinde “şakralar” adı
verilen merkezler.)
Robotlu tekamüllerini yaşayan varlıkların tekemülleri ile
ilgili “her şey” bu merkezlere uğramadan ruha yansımaz. Robotlu tekamülü
gereği dışında olup da herhangi bir sebeple dünyada bulunanlarda ise aynı
vazifeyi per’in yerini tutan fakat önceki tebliğlerde , per denilmemesi
gerektiğinden bahsettiğimiz manevi robot değerler yaparlar.
899.
DEVİR EDİP DÖNEN TABİAT
HADİSELERİ
Tabii hadiseler ve bu hadiselerin dayandığı kanunlar
(nizamlar) , kurulu bir saat gibi , Mutlak Nizama uygun olarak çalışan bir
mekanizmaya , bir makinaya benzetilebilir. Kısaca ; tabiat robot bir
teşkilattır . Bu teşkilat “ devir “ esası üzerine kurulmuştur. Bu devirler
tekrar başladıkları yerde vaya başladıkları yerin yakınında son bulan
devirlerdir. Onlar sadece tekrar yaşanır ve devredip dönerler. Fakat
tekrar yaşanan ve dönen tabiat sistemine tabi olan tekamüldeki varlıklar ,
bu dönüşlerden nasiplerini alırlar ve bu dönüşlerle gayet güzel ayar
edilen hadiselerle karşılaşarak tekamül ederler.
Bu devirler her tekamül yerinin özelliklerine uygun olarak
devam eder. Mesela devir eden tabiat sistemlerinin içersinde o sisteme
uygun olarak yaşayan bir insan , bu devirlerin tesirleri ile tecrübe
sahibi olur, yaşlanır. Bir ağaç, devirler arttıkça büyür, gelişir ve
nihayet ölür.
Bütün tabiat sistemi , devreden iç içe birçok dairelerin
dönmekte oldukları bir sistem olarak düşünülebilir. İşte bu devirlerin
kesişmelerinden , çarpışmalarından meydana gelen hadiseleri , o hadiseleri
yaşayanların tekamül planlarına uygun hale getiren de per’dir.
900.
DÜNYA UYKUSU
Sana , dünya hayatından sonra hayat yoktur diyene ; “ uyku
son mudur?” diye sor. Peki öyle ise o hayatı neden hatırlamıyorum diyene “
gece uykudayken gündüz yaptıklarını hatırlarmısın?” de.
Bil ki , dünya hayatı ebedi hayatın pek kısa süren bir
uykusundan başka bir şey değlidir. O uykudan uyanınca , ortada ne madda,
ne eşya , ne de dost ve akraba kalır. Öyle bir uykudur ki , o uykuda
kazanılan günah ve sevaplarla uyanıklığa geçilir , uyanan ya günahlar
altında ezilir, yahut da kazandığı sevapların huzurunu tadar.
Asıl aşkı , asıl sevgiyi , asıl güzellikleri dünya
uykusunda tatmaya imkan yoktur. Orada yaşayanlar uykuda görülen rüyalar
gibidir ; dünyada kalır. İyi hatıralar , uyanınca güzel rüyalar gibi
hatırlanır. Yapılan fenalıklar ise bir kabus gibi ruhların üzerlerine
çökerler.
Hatırlanması gerekenleri hatırlatan, hatırlanmaması icab
edenlerin
hatırlanmamasını temin eden per’dir.
O , dünya hayatında da görülen fakat unutulması gereken
rüyaları unutturan , hatırlanması icab edenlerin de hatırlanmalarını temin
edendir.
901.
ÖLÜMÜ HATIRLAMADAN
YAŞAMAK
İnsanların dünyada ölümü hatırlamadan yaşamaları sebepsiz
değildir. Sebebi de sadece , dünya hayatının ölüm düşüncesi ile zehir
olmaması değildir. İnsanlar dünyaya yepyeni bir yere gelmiş gibi
gelmezler. Keza dünyadan da her şeyleri ile göçmezler. Onlar geldikleri
yerlerde kendilerinden bir şeyler bulurlar. Tıpkı ayrıldıkları veya
ayrıldıkları zannedilen yerlerde kendilerinden bir şeyler bıraktıkları
gibi.
902.
DEĞER KAZANDIRAN KÖTÜ HUY VE
ALIŞKANLIK
İnsanlarda genellikle iki türlü alışkanlık vardır :
Mesela bir insanın iradesini kuvvetlendirmesi icab
etmektedir. O insanın dünyada mücadele edilerek kurtulunabilecek bütün
alışkanlıklardan önceden ( son yaşamakta olduğu hayattan önce ) kurtulmuş
olduğunu farz edelim.
Bu insanın planı veya dünyada yapacağı işler gayet juvvetli
bir iradeye sahip olmasını icab ettirmektedir. Şu halde mevcut asıl
iradesini dünya realitesine ( dünya iradesine) uydurması gerekir. Bunun
için de onun dünya şuurundan hayatına yansıyan iradesini ,
alışkanlıklardan faydalanarak bilemek mümkündür.
Bu sebeple sun’i huylardan herhangi bir tanesi veya birkaçı
ona plan icabı musallat edilir (2). (2: İnsanın birçok davranış
biçimlerini kalıtım yoluyla almış olduğu bilimin bulgularındandır.” İnsan
bedeninin bilgisi “ baba ve annenin , sperm ve yumurtasındaki
kromozomlarda kayıtlıdır. Böylelikle insan vücudunun kalıtım bilgisiyle
ortaya yine bir insan vücudu çıkabilmekte ve mesela fare vücudu
çıkmamaktadır. Anne ve babadan yarı yarıya alınan ( ve onların
özelliklerini de taşıyan) 46 adet kromozomda ( DNA molekülünde) kayıtlı
insan bedeninin bu bilgisi çocuğun vücudunun örülüşü sırasında herbir
hücresinin içerisine de kayıt edilir. Bu bilgiler vücudun her elemanının
, organının ( karaciğer, beyin , göz, tırnak , kan ..) şekli , rengi
vazifesi, çalışma prensibi , imlat formülleri , yapacağı imalatın kalite
ve miktar kontrolleri , dış zararlılardan korunma tedbirleri gibi şekil ve
fonksiyon anlatan yapı ve çalışma bilgilerinin yanısıra ; insanın genel
vücut şekli ile çeşitli kabiliyet ve davranış biçimlarini de
içermektedirler. 46 kromozomdan “ her birindeki” bilgi tutarı ise ;
yaklaşık biner sayfalık 1000 adet kitabın ihtiva ettiği bilgi toplamıdır.
Kromozomlar üzerndeki gen ( okunuşu :jen) adı verilen herbir kayıt bir
özelliğimizin formülüdür ve belirledikleri maddi karakterlerin yanısıra
huy ve davranış biçimlerine de yön verdikleri bilinmektedir. Az veya fazla
cinsellik tezahürleri , saldırgan , kavgacı veya sakin bir kişilik ,
tiryakiliğe eğilim veya uzak oluş , hırsızlık da dahil bazı cürümlere
yatkınlık gibi karakter vasıflarına genlerin yön verdikleri tesbit
edilmiştir.) Daha doğrusu plan hazırlanırken bu huyların kendisine
musallat edilmesini o ister. Bu isteğin , bu planın gerçekleşmesinde ,
şayet o varlık robotlu tekamülünü daha tamamlamamışsa per’den yardımlar
alır. Aksi halde yani varlık robotlu tekamül merhalelerini aşmış bir
varlıksa per’in yerini tutan ve ruha robotlu hyatı müddetince per’in
yaptığı yardımları yapan “ manevi değer” yardım eder.
Bu durumda kişinin ruhen tasvip etmediği eğilimler , bu
değerler yardımı ile o şahsa aşılanır. Ve kişi ruhen kabul etmediği bu huy
ve eğilimleri ile mücadele zorunda kalır. Bu mücadeleden ortaya çıkan
değer , “ irade gücü” ve “liyakat” halinde belirir. Burada da per sun’i
olarak ruha yaşattığı hadiselerden meydana gelen değeri tıpkı bir
transformatör gibi veya değer dönüştürücü bir robot gibi ruha yansıtır.
Böylelikle de ruh , dünya hayatı boyunca , maddeye bağlı kaldığı müddetçe
, ihtiyacı olan değere malik olmuş olur.
903.
İRADE GÜCÜNE BEDENİN TAHAMMÜLÜ
Kuvvetlendirilmesi gereğinden bahsettiğimiz irade , kısaca
; “ ruhun , gayeye erişebilmek için dayanma gücüdür” şeklinde tasnif
olunabilir.
Ruh bu dayanma gücünü yine bedene yansıtarak tezahür
ettirebilir ki, bu kudretin bedene yansıtılması sırasında aradaki
bağlantının dayanabilir olması gerekmektedir. Şayet taşınacak yükün tesiri
altında bu bağ dayanamaz ve koparsa , ruh ile dünya arasındaki bağ kopmuş
olur. Bu sebeple ruhlar ve bilhassa vazifeleri icabı güçlü işler başarması
gereken ruhlar , birçok yollardan bedenle olan bağlarını ilerki vazifeye
uygun olabilmesi için kuvvetlendirirler. Bunun için de ruhun iradesini
bileyecek hadiselerden , sun’i huy ve alışkanlıklardan faydalanılır.
904.
BİLGİLER VE ŞUURLU
İMAN
Şimdiye kadar verilmiş olan spritüel bilgiler hep tahlil
edci analiz bilgileri idi. Bu bilgiler , önceki yapılmış olan izahları
şuurlandırdı. Daha sonra bilgilerin sentezine başlanmakla bilgide en mühim
devrelerden birine girildi. Analiz-sentez-analiz metodu ile verilmeye
başlanan bilgilerle de şimdiye kadar açıklanan “ en yüksek hakikatler”in
izahına başlandı. Bütün bu yapılanlar, şuurlu bir iman sisteminin
kurulabilmesi içindir.
905.
HAKİKATLER
Şayet sırası gelmeden bütün hakikatler söylenmiş olsaydı ,
o zaman bu hal zararlı olurdu. Bu sebeple bugün de size söylenmeyenler
mevcuttur.
Ahiretteki cezalardan , dünya realitesine uygun olarak
bahsolunması ise dünya hayatının iyi ve faydalı bir hal alması için
gerekli idi.
906.
DENENMELER VE DEĞER
Per insanı hayat planı ile ilgili bazı hususları yapmaya
veya yapmamaya zorladığı gibi , bazı hallerde de tamamen tarafsız kalır.
Per’in zorlayışları pek çeşitlidir. Onu, açık denizdeki bir
geminin , elinde gideceği yol çizili haritası bulunan kaptanına
benzetebilirsiniz. O , haritaya benzettiğimiz hayat planının esaslarına
göre otomatik olarak dümeni kullanır.
Dıştan gelen izlenimler onun süzgecinde ruha en faydalı
olacak hali alırlar. Ruhtan dışa gönderilen tesirler de per tarafından
ortamın şartlarına uyacak şekilde ayarlanır.
Per bağlı bulunduğu ruhun planı icabı , ilgili olduğu
ruhların planlarından da haberdardır. Bu sebeple , bağlı bulundukları
ruhlara planlarını tatbik ettirirlerken birbirlerine de otomatik
yardımlarda bulunurlar. Per’ler arasında tasavvur edilmesi imkansız bir
yardımlaşma vardır. Onlar iki ruhu zıt yönlere çekerlerken bile hakikatte
yardımlaşırlar.
Per’in gerek ruhu, gerekse bedeni zorlayışı , çok defa
dünya anlayışına göre kötü şeylere veya mahrumiyetlere doğru zorlama
şeklinde değerlendirilir. Fakat aslında per’in vazifesi ruhu plana
uydurmak ve tekamül etmesi için gerekeni yapmaktır.
Per çeşitli denemeler maksadı ile tıpkı bir şeytan gibi de
tezahür edebilir. Onun kötü olana zorlayışlarını iradenin önlemesi gerekir
. per’in ruh üzerinde icra ettiği baskılar ruhun karşı koyma gücü ile
orantılı olan baskılarıdır.
*
Per’in ruha kazandırdığı değerlerin hepsini , dünyada idrak
etmeye imkan yoktur. Çünkü :
Per ruha , dünyada tanınmayan , madde ile hiçbir alakası
olmayan değerleri de kazandırır.
Bu sebeple , insanları dünyada izahı imkansız ve
anlaşılmaz taraflara çeker. Böylece ruha , dünyada tatbik edilebilen
denenme metodlarından faydalanarak , dünyada bilinip tanınmayan değerleri
kazandırır. Bu hal ; dünya imkanlarından faydalanılarak kazanılması imkanı
olmayan değerleri per’in kazandırdığı şeklinde de izah olunabilir. Ruha
değer kazandıran denenmelerde realitelerin çok mühim rolü vardır. Çünkü
per insanları çoğunlukla toplumun hatta o şahsın realitesinin aksi yönüne
çekerek dener.
*
Her devrin realitesi diğer devirlerden az veya çok
farklarla ayrılır. Realitelerde olan bu değişiklikler hiç şüphesiz ki
gelişi güzel olan değişiklikler değildir. Ruhun değeri , per ve realite
arasında sımsıkı bağlar mevcut olduğu gibi ; kişi realiteleri , toplum
realiteleri ve toplumla kişi realiteleri arasında da farklar mevcuttur.
Ruh , planına en uygun şart ve realiteler içerisinde
dünyaya gelir. Fakat toplumun realitesi ruha ne kadar uygun olursa olsun ,
ruh ve toplum realiteleri arasında çok veya az farklar göze çarpar. Bu
sebeple toplum realitesi ruhun planına tıpatıp uygun gelmez. Toplum
realitesini ruhun tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak hale getiren ve
toplumda cereyan eden hadiseleri ruhun ihtiyaçlarını karşılayacak hale
sokan per değeridir.
907.
VAZİFE
İfa edilmekte olan tekamül vazifesidir. Bu vazife hiçbir
zaman laubalilikle, hissiyatla , bencillikle bağdaştırılamaz. Vazife , ona
layık olmakla başlar. Layık olmayanları ise hiçbir kuvvet yakınında
tutamaz.
908.
EN DEĞERLİ
HEDİYE
Birbirinize verebileceğiniz en değerli hediye bilgidir.
Fakat onu düşünme imkanlarıyla birlikte verirseniz daha da kıymetlendirmiş
olursunuz.
909.
BASKILARDAN KURTULUŞ
METOT
En önce ruhunuzu madde tesirinden kurtarmak için kendi
kendinizle mücadeleye giriniz. Varlığınızı esaretten kurtarınız ki
civarınıza şuurla tesir edebilesiniz. Ruhu bedene hakim kılmanın yolu ise
güzel ahlaktan , akıl ve mantıktan geçer.
En önce yapılması gereken ; öz varlığınızı akılla ,
mantıkla ve güzel ahlakla , maddenin vasıta olduğu çeşitli baskılardan
kurtarmaktır. Bunu yapabilenler , uçmayı yeni öğrenmiş kuşlar kadar
kendilerini hafif hissederler.
910.
HER ŞEYE KAVUŞMA
METOT
Bedeninden ayrıldıktan sonra her şeye karışacağını , her
şeye kavuşacağını düşün. Bu düşünce seni , bedenin , maddenin esiri
olmaktan ; her şeyi bedeninle , maddeyle değerlendirmekten kurtaracak ,
hürriyetine kavuşturacak, bir’liğe , O’nu , O’nda yaşamaya ulaştıracaktır.
911.
İLK HALK EDİLEN “ÜÇ DEĞER”
Şimdiye kadar ruhtan , per’den ve ruh ve per arasındaki
ilişkilerden benimsetici metoda göre bahsettik. Fakat “per değeri
bağlanmamış bir ruh acaba ne vaziyettedir ve ne gibi özelliklere sahiptir
“ konusu üzerinde hiç durmadık.
Halbuki dünyada tatbik edilen öğretim sistemine göre bizim
bundan sonra anlatmaya başlayacağımızı anlatmadan önce per’i ; şimdiki
bölümü anlattıktan sonra da , ruh ile per’in ilişkilerini anlatmamız
gerekirdi.
Basite indirgemek , hedefe en kısa yoldan ulaşmayı düşünmek
bakımından dünyada tatbik edilen usul dünya realitesine uygundur.
Benimsetici metot ise , uzun yollardan yürüyerek yolu kısaltmak şeklinde
de tezahür edebilir.
Şayet zaman zaman dolambaçlı gözüken yollara sapmadan ,
evvela ruhu sonra per’i , daha sonra da ikisi arasındaki ilişkileri izah
etmiş olsaydık belki anlatılanlar öğrenilmiş olacaktı fakat benimsenmiş
olmayacaktı. Halbuki ruhi tekamül için 100 iyi şeyi öğrenmektense , 1
iyi şeyi benimsemek ve onu hayata tatbik etmek daha yararlıdır.
Bir de benimsenmesi gereken bilgiler ile , deneme maksadı
ile verilen bilgiler vardır ki bunların ayırdedilmesi ihtisas işidir. Bu
konuya yine döneceğiz.
*
Ruh , per değerinden ayrı olarak düşünüldüğü taktirde nasıl
ve hangi özellikleri olan bir değerdir?..
Bu konu çok uzun olduğu için de uzun uzun izahlar
gerektiren bir konudur. Bu sebeple biz burada ruhun kat’i halinden
bahsedeceğiz.
Ruhlar daima iyiye ve değere meyledecek bir
yaradılıştadırlar. Fakat bunu söylerken iyi ve kötünün realitelerle ilgili
olduğunu unutmamak gerekir. Öyleyse ; ruhların iyi olarak inanıp
meylettikleri realite nedir?
Bu realite kısaca ; Tanrının doğru yol olarak çizdiği
realitedir ki , ona verite ( mutlak realite) de denilebilir.
Tanrının çizdiği bu mutlak tekamül yolu , ruhların
ilerlemek ve yükselmek istedikleri yoldur. Fakat Tanrı , çizdiği bu güzel
yolda , ruhların şuurla, onun iyi ve güzel olduğunu ve neden yürümek
istediklerini bilerek yükselmelerini ister. Bu sebeple ruhların karşısında
bu yol , apaçık , engelsiz ve pürüzsüzce yürünebilecek bir yol halinde
uzanmaz. Ruhların o yolda alacakları her mesafeyi , bilerek şuurla
almaları gerekir.
Fakat bu yol ruhların her an aynı zorlukla ilerledikleri
bir yol değildir. Ruhlar bu yolda bir süre robot yardımların koruması
altında ilerlerler. Bu sebeple biraz evvel yukarda “ ruhların
o yolda alacakları her mesafeyi bilerek şuurla almaları gerekir “
denilmesi sadece o yolda şuurla yol alınmaya başlanılan safhadan sonraki
kısımdır.
Önceki tebliğlerde “ Tanrı ruhlara kendinden değerler
ihsan buyurmuştur “ denilmişti. Bu değerler ruhlarda mevcuttur. Tekamül
ise bu değerlerin ruhlarda şuurlanmasından başka bir şey değildir. Bir
insan ise şuurlanmamış değerlerin farkında olamaz. Farkında olunmayan
değerler ise , ona göre yoktur. Nitekim “Allah” kavramı bile , böyle bir
büyüklüğün var olabileceği idrak edilmeye başlandıktan sonra ruhlar
dolayısıyle insanlar için var olmuştur.
Ruha örnek olarak bir çocuğu ele alalım. Çocuk doğduktan
sonra dünyada karşılaşacağı hadiselerle ve edineceği bilgilerle
olgunlaşır. Şu halde bir çocukta değerlenme özelliği vardır. Fakat bu
değeri ancak liyakat göstererek kazanabilir.
Pek küçük farklarla aynı şeyler ruhlar için de
düşünülebilir. İşte ruhlara yaşadıkları tekamül safhalarına uygun olarak
değerlenmek imkanlarını veren per değeridir. Ruhu , şuurlu bir tekamüle ,
idrake hazırlayan bu manevi değerdir. Ruhların idrak safhalarından sonra
daha büyük vazifeleri otomatik olarak yüklenen per , ona planlı olarak
şuurlu tekamül edebilmek imkanlarını hazırlar.
Şuurlu tekamül safhasında da ruhun şuurla tekamül
edebilmesini kolaylaştırır fakat bilindiği gibi bu yardımlar zaman zaman
zorluklar, engeller halinde de tezahür edebilir. Şuurla tekamül eden bir
ruh, yavaş yavaş robotlu ortamlarda elde edilebilecek değerleri kazanır ve
sonucunda maneviyat alemlerinde , robotlu ortamlara inmesine lüzum
kalmadan tekamül etmeye başlar.
Bu devrede de robotlu tekamülü süresince faydalandığı “per”
manevi robot değerinden faydalanır ve o değeri kendi imkan sınırları
içerisinde iyi gayelerle kullanır. Ruhlar için daima tekamül edebilmek ,
tekamül ettikçe de yükselip tesir alanlarını genişletebilmekimkanları
mevcuttur. Ruhlar tesir alanlarını genişleterek daha üstün hiçliklere
yükselebilirler.
Görülüyor ki per ruhun tekamülü için gerekli bir değerdir.
Ona ruhun bir özelliği, hatta ruhun tabi olduğu bir tekamül nizamı , bir
tekamül sistemi de denilebilir. Şuurlu imanın anlaşılması için per’in
bilinmesi , tanınması ve ona imanla inanılması şarttır. Çünkü per
insanlara kendilerini şuurla kontrol etmek ihtiyacını hissettirecek
değerdir.
Yukarda per’in realiteler üzerinde , realitelerin de per
üzerinde çeşitli tesiri olduğuna değinmiştik. Bu tesirler çok çeşitli
şekillerde tezahür ederler. Mesela per ruhu ortamın realitesine uydurur.
Bunu yaparken de ruhun tekamül planını esas tutar. Buna karşılık per zaman
zaman ruhu ortamın realitesinin dışına çıkmaya zorlar. Ve ruh bunu mevcut
imkanları ile değerlendirebilir. Şayet per onu yapılaması gerektiğine
inandığı bir şeyi yapmaya zorluyorsa ruhun direnmesi ve bu direniş sonucu
elde edeceği değeri kazanması gerekir.
Per ruhu (dolaysıyla kişiyi) mevcut realitesinin üzerine
çıkmaya zorluyor ise o zaman da ruh ,per’in bu zorlayışlarına uymalı ve
iradesini kullanarak mevcut realitesini aşmaya çalışmaladır ki, bu haller
tekamül mücadelelerinde görülen tipik hallerdir.
*
Kısaca ; dünyada madde ile bağlı olarak tekamül eden veya
herhangi bir sebeple bulunan insan bütün hadiseleri per denilen manevi
robot değerin aracılığı ile yaşar. Per’siz dünya hayatı düşünülemez. Nasıl
ki dünyadan herhangi bir izlenimin alınarak ruha iletilebilmesi için duyu
organlarına ihtiyaç varsa , nasıl ki havasız yaşanamazsa ; per’e de öyle
ihtiyaç vardır ve per’siz yaşanamaz. Çünkü ruh ; ancak şuurlandığı
oranda hürriyete kavuşabilen bir “tesir”dir.
Bir an için , yeterli değeri kazanmamış bir ruhun , tesir
alanında tam bir hürriyet içerisinde hareket edebileceğini düşünün. Böyle
bir ruh mevcut imkanlarını , iyi zannettiği fakat gerçekte zararlı olan
yollarda kullanabilir.
Gerçi ruhta o aynı tesir imkanları mevcuttur. Fakat bu
tesiri değerlendirebilmek imkanları ancak tekamülle elde edilebilen
imkanlardır. Ve aslında ruh sadece iyi yolda yürümek isteyen , yükselmek
isteyen yaradılıştadır. Fakat ruhun yükselebilmesi , iyi yolda
yürüyebilmesi için şuura ihtiyaç vardır. Bu sebeple de iyiyi anlaması için
kötüyü tanıması , güzeli idrak edebilmesi için çirkini bilmesi , doğruyu
idrak edebilmesi için de yanlışı anlaması lazımdır.
Bu ve bunlara benzeyen daha birçok şeylerin tanınıp idrak
edilebilmesi , uzun tekamül devrelerine ihtiyaç gösteren şeylerdir. Bir
ruhun iyinin yanında kötüyü , güzelin yanında çirkini , doğrunun yanında
yanlışı sadece tanıması da yeterli değildir. Bunların neden güzel ve
çirkin olduğunun da biinmesi ve şuurlanması gerekir.
Ruhlar yükseldikçe , daima doğrudan daha doğrunun ,
güzelden de daha güzelin mevcut olduğunu idrak ederler. Bu idrakler ,
şuurlu bir imana yükselinmeden evvel gereken idraklerdir.
Ruhlar idrakli vaya idraksiz olarak her an denemektedirler.
Bilindiği gibi bu denenmelere de sebep değer kazanılması gereğidir. Bu
değerler benimsendikçe ruhlar şuurlu bir imana yükselmeye hazırlanırlar.
Hiç şüphesiz ki , Şuurlu İman tekamülün son aşaması değil, daha üstün
tekamül aşamalarının bir başlandıcıdır. Şuurlu İmanın çok mühim olmasının
sebebi , robotlu takamül aşamalarında idrak edilebilecek son safha
olmasıdır.
İşte , verilen bilgiler, yapılan çalışmalar hep bu tekamül
devresine girilebilmesi için , daha doğrusu yükselebilmeniz ve
yükseltebilmeniz için verilmesi gerekli bilgilerdir.
*
Per , Tanrının tekamüle sevk edeceği varlıklarına kendinden
verdiği çok büyük bir hassadır. Bu , eski din kitaplarında da bahsolunan
değerdir.
Şimdi aşağıdaki bilgilere çok dikkat ediniz. Per
anlatılırken onu tamamen maddi kalıplar içersinde izah ettik. Şimdi ise
onun asıl bilmeniz gereken izahına geçiyoruz :
Tanrı ; izahı , tasavvuru imkansız yokluktan ilk olarak “üç
şey”i halk etti.( Aslında bunlar manevi değerler olduklarından üç şey
demek doğru değlidir. Çünkü onların halk edilmiş halleri manevi alanları
kaplayan “ tesirler” halindedir.) Bunlar sıra ile :
1. Yüksek idareci değerler
2. Manevi robot değerler
3. Tekamüle sevk edilen değerlerdir.
Bu ilk halk edilen “üç değer” , mevcut kül’ün analizi ile
yukardaki şekilde tasnif edilebilir. Tekrar senteze geçilirse , üçü bir
arada kül olarak düşünülebilir. Mevcut olan her şeyin en basit izahı ise :
“ Tanrı her şeyi , ilk halk ettiklerine Mutlak Nizamını
tatbik ederek var etmiştir, var ettirmiştir” şeklindedir.
İlk halk edilenlerin var oluş anları , Mutlak Nizamın
üzerlerinde tatbik edilmeye başlandığı andır. İlk halk edilenler şöyle
özetlenebilir.
1. YÜKSEK İDARECİLER
Bu değerler , Tanrının emir ve arzularını tezahür ettiren
çok yüksek değerdeki tesirlerdir.
2. MANEVİ ROBOT DEĞERLER
Bütün robotların esasını oluştururlar . Bu değerlerin “
robot varlıklar” haline gelmesinde , yüksek idareci değerlerin ve ruhların
yayımladıkları şuaların tesirleri vardır.
3. TANRININ TEKAMÜLE SEVK ETTİĞİ DEĞERLER
Bunlar halk edilenlerin ve halk edilişini esas gayesini
teşkil ederler. Tekamüle sevk olunan değerler birçok hususlarda diğer iki
değerden ayrılırlar. Bu hususlardan en önemlisi ; tekamül ederek “
değerlerini idrak etmek” imkanlarına sahip oluşlarıdır.
Dikkat edilirse , önceden sadece “ değerlenme imkanlarına
sahip oluşlarıdır” denirken ; şimdi , “ değerlerini idrak etmek
imkanlarına sahip oluşlarıdır” diyoruz. Bu fark her iki izah şeklinin de
doğru olduğunu anlatmak içindir. Bunların ikisinin de doğru olduğunu siz
ancak zaman kavramının üzerine çıkarak düşünebilmeye başladığınız zaman
idrak edebilirsiniz. Bunun için siz yine tekamüle sevk olunan varlıkları ,
değerlenme imkanlarına sahip varlıklar olarak kabul edeceksiniz.
Bu varlıklar değerlenme imkanlarına sahip varlıklardır.
Fakat bu değerlenme işinin ancak bir kısmı otomatik olarak geçecek, diğer
kısmı da şuurlu olarak yürünecek olan bir değerlenmedir. Asıl gaye de ,
tekamüle sevk olunan varlıkların şuur ve liyakatle tekamül etmeleridir.
Bunun için ilk var edilenlerden ilk ikisi tekamüle sevk olunan varlıklara
yardım ederler. Bu işin nasıl olduğuna geçmeden önce çok mühim bir noktaya
temas edeceğiz. Ve bunun için de manevi robot değerlerden bahsedeceğiz.
*
“Manevi robot değerler “, Tanrının Mutlak Nizam esaslarına
uygun olarak var ettiği ve idare ettiği sistemi doldurur. Bütün Mutlak
Nizam bu değerlerle veya bu değerlerden hasıl olan robot varlılarla
doludur. Fakat bu değerlerin şekil değiştirebilmesi , Tanrının Mutlak
Nizamına uyabilmesi , kendi başlarına yapabilecekleri bir iş değildir. Bu
sebeple onları Mutlak Nizama uygun hallere getiren “yüksek idareci
değerler”dir.
Yüksek idareci değerler , Tanrının emirlerini robor manevi
değerlere tatbik ederler. Bu sebeple de, nasıl bir heykeltraşın heykel
yapabilmesi için maddeye ihtiyaç varsa , yüksek idareci değerlerin de
tanrıdan naklettikleri tesirlerle icraat yapabilmeleri için manevi robot
değerlere ihtiyaç vardır. Fakat yüksek idareci değerler sadece manevi
robot değerler üzerinde değil , tekamüle sevk olunan değerler üzerinde de
tesirler icra ederler. Tekamüle sevk olunan değerlerin ise , tekamül
edebilmek için , yüksek idareci değerlere ve manevi robot değerlere
ihtiyaçları vardır.
Görülüyor ki, ilk halk edilen üç şey , hakikatte ayrı ayrı
şeyler olmalarına rağmen aslında birbirlerini tamamlayıcıdırlar.( sentez).
Yukardaki izahtan ortaya , şimdiye kadar söyleyemediğimiz
çok mühim bir hakikat çıkar. O da ; Mutlak Nizama tabi olan her şeyin
icraat sahasını manevi robot değerlerin hudutlandırmasıdır.
Gerçi yüksek idareci varlıklar Tanrının eşsiz tesirlerine
maruz bulunan ve onları Mutlak Nizama ve Tanrının emirlerine uygun olarak
nakledebilen varlıklardır , fakat onların bu tesirleri nakledebilmeleri
için naklediciye ihtiyaç vardır. Bu da , manevi robot değerlerdir. Şu
halde, Mutlak Nizam ; manevi robot değerlerle dolu olan bir ortamda (1)
hüküm sürmektedir.(1: Bu ifade tamamen bir teşbih , yani benzetmedir.) Bu
ortamın dışında olup bitenler Mutlak Nizama tabi varlıklar için
bilinemez, anlaşılamaz.. işte , Tanrı var ettiklerinin icraatını(2) Mutlak
Nizamla böylece hudutlandırmıştır.(2: icraat: işler, tatbik edilen şeyler)
Mutlak Nizama tabi olan maneviyat alemlerindeki bir varlığı
, dünyadaki bir insana benzetelim. Nasıl ki insanlar hava olmazsa
seslerini duyuramazlar ise , maneviyat alemlerinde de varlıklar , manevi
robot değerler olmazsa öylece tezahür edemez , varlıklarını
hissettiremezler. İşte maneviyat alemlerinde varlıkları “ varlıklar”
halinde tezahür ettiren manevi robot değerlerdir.
Şimdi , tekamüle sevk olunmak için halk edilmiş bir değeri
düşününüz. Bu değer halk edilir edilmez derhal kendisi ile beraber halk
edilen yüksek idareci değerlerin Tanrıdan naklettikleri tesirlerle ,
manevi robot değerlerle birleşir ( değerler de denilebilir, çünkü per ,
değer değil değerler halinde tezahür eder).
Tekamüle sevk olunan değerin , manevi robot değerlerle
birleşme anı , tekamüle sevk olma anıdır. Çünkü onun Mutlak Nizama uygun
olarak tezahür edebilmesi , ancak manevi robot değerlerle irtibat
kurmasıyla mümkündür. Bilindiği gibi per, tekamüle sevk olunan varlık
üzerinde daha önce de bahsedildiği gibi, tekamül safhalarına uygun olarak
çeşitli yardımlar yapmaktadır. Ve yine daha evvel anlatıldığı gibi ,ruh
per’in kendisine sağladığı değerleri kazandıkça , per’in kontrol ve
baskısından kurtulur.
Şimdi ; per’in kendisine sağladığı yardımların hiçbirine
ihtiyacı kalmayan bir ruh düşünelim. Acaba bu ruhun maneviyat
alemlerindeki durumu nasıl olacak?
Bunun izahına geçmeden önce , daha evvel bildirdiğimiz bir
bilginin bir analizini yapalım. Ruhların per’den kurtukduktan sonra artık
robotlu yerlerde tekamüle ihtiyaçlarının kalmadığını bildirmiştik. Bu ise
; ruhun manevi robot değerlerle bütün irtibatlarının kopması değil ,
sadece ruha bağlı bulunan manevi robot değerin per’lik özelliğinin
kalmamasıdır. Nitekim çok önceki tebliğde ;” ruhlar idrak arifesinde per
ile birleşirler” demiştik. Bu ise , ondan önce ruhun manevi robot değerle
bağlı olmadığı demek değildir. Ruha zaten bağlı bulunan manevi robot
değerin , idrak arifesinde per özellikleriyle tezahür etmesi demektir.
Aynı per , ruhun robotlu tekamül safhalarından sonra per’lik özelliklerini
kaybeder ve bu safhadan sonra da ruhun faydalanmaya devem ettiği bir
manevi değer halinde tezahür eder. Bu manevi değer , ruhun bütün robotlar
üzerinde tesirler icra edebilmesini sağlayan bir manevi değerdir.
Çok önceki tebliğlerde bahsettiğimiz hiçlikler ve kısaca
Mutlak Nizama tabi olan her şey , manevi robot değerlerle doludur. Ve
Mutlak Nizam , bu manevi robot değerlerin başladığı yerde başlar. Onların
bittiği yer , yokluğun başladığı yerdir.
*
Dünyada atomun parçalanması işlemiyle çok büyük bir
enerjinin açığa çıktığı bilinmektedir. Hakikatte ise bu enerji , atom gibi
çok kaba bir maddenin basitlerine ayrılmasından elde edilen önemsiz bir
enerjidir.
Dünyanın bulunduğu kainatın en basit elemanı olan “ser”
zerresinin basitlerine ayrılması ise , o kainatı tahrip edecek güçteki bir
enerjiye eşittir. Çünkü ; bir ortamdaki en basit elemanın basitlerine
ayrılmasından hasıl olan enerji , o ortamı tahrip edecek güce
eşittir.dünyanın ise en basit elemanı atom değil , elektron zerresidir.
Güneş sisteminin en basit elemanı ise esir zerresidir.
Bir maddeye , o ortamın en basit elemanı denilebilmesi için
, bütün maddelerin o esas elemandan meydana gelmiş olması şarttır. Gerçi
dünyadaki kaba maddeler atomlardan meydana gelmiştir. Fakat şua halinde
tezahür eden fakat henüz daha bilinmeyan birçok maddelerin esas elemanı
atom değildir. Çünkü dünyayı asıl tesiri altında bulunduran elektron ve
esir şualarıdır. Bu sebeple atomdan ortaya çıkacak patlama gücü ,
elektronları ve esirleri basitlerine ayıracak güçte değildir. Yani kısaca
dünya atom patlamalarını kaldırabilir.
Bu izahtan sonra , maneviyat alemlerine doğru yükselerek en
basit robotu ele alalım. Bu bir robot değerdir. Onun basitlerine ayrılması
demek , manevi ve robot değerlerin ayrılması demektir. Böyle bir zerrenin
basitlerine ayrılmasından hasıl olacak “ manevi enerji” , Mutlak Nizamın
robotlarını birbirinden ayıracak ve onu yok edecek güce eşittir.
Bir taraftan hakikat böyleyken , ruhlara bağlı olan manevi
robot değerler , zamanla , ruh değer kazandıkça o ruh üzerindeki robot
tesirlerini otomatik olarak eksiltmektedir.
Fakat bu durumu manevi bir robot değerin “basitlerine”
ayrılması şeklinde düşünmek yanlıştır. Çünkü onun robotluk özelliği,
kazanılan değere eşittir. Bu suretle onun , ruhun değerine ilave edilen
bir değer olarak kabul edilmesi icab eder. Bunu da , ruh , ancak Tanrının
sadece kendisinde mevcut olan ve ruhlarına bahşettiği bir özelliği ile
başarabilir.
912.
AF
Büyük sevgiler ve bilgiler , yapılan kötülükler üzerine af
denilen örtüyü çekerler.Gadre , haksızlığa uğrayanlardan ; kötülerin ,
kendilerine değer kazandıracak hadiselere vasıta olduklarını idrak
edebilmiş olanlar, bunu henüz daha idrak edememiş olanlardan çok daha
kolay affedebilirler. Sadece sevdikleri için affedenlerin ise bu halleri
eksiklidir.
Sevgisini yeteri kadar şuurla takviye edememiş olan bir
anneye , bu sevgi, kendisine kötülük eden evladını kolaylıkla
affettirebilir. Ama aynı şeyi diğer insanlara yapabilmesi için yeterli
değildir.sadece bilgi ve hesap mahsülü olan bir afta az veya çok menfaat
hisleri hakimdir.
“Yaptığı kötülüklerle beni manen yüceltiyor” düşüncesiyle
kendisine reva görülen kötülük ve haksızlıkları affedenler , sevgiden
yoksun hareketleriyle asıl gaye ve maksattan uzak kalırlar.
Herkesi fark gözetmeden inanarak ve samimiyetle
affettirecek bir sevgi, ancak bilgiyle, ahlakla takviye edilmiş şuurlu
bir sevgidir.
Asıl af, birleştirici bir hoşgörünün ve halden anlamanın
mahsülü olmalıdır. Bunun için de hem şuura, hem sevgiye , kısaca ;
bunlardan elde edilen ve adına “şuurlu sevgi” denilen bir bileşime ihtiyaç
vardır. Peygamberler kendilerine kötülük edenleri böyle bir sevgiyle
affedenlerdir. Bu sevgi , peygamberleri peygamberlik mertebesine yücelten
sevgidir. İnsan bu metebeye ; suç işleyeni , işlediği suçla görmeyip,
suçluya suç işletenin eksik veya benimsenmemiş bilgi, tecrübe ve değer
noksanlığı olduğunu idrak edebildiği kadar yükselebilir.
Bir insanı suçlu duruma sokan ; cehalet bilgisizlik ve bu
yüzden takviye edip yüceltemediği sevgisidir. Bilgisizin , cahilin sevgisi
, onu suçlu yapabilir. Sevdiklerini öldürenler , bu işi sevgilerini şuurla
takviye edemedikleri için yaparlar.
Bu sebeple , insanları sadece işledikleri suçlar dikate
alınarak cezalandırmak yerine onlara bu suçu işleten manevi eksikleri de
gözönünde bulundurmak gerekir. Bunu yapabilmek için ise derin bir bilgiye
ihtiyaç vardır. Yukardan(1) kolaylıkla yapılabilen bu tarzdaki
değerlendirmeleri dünyada layıkıyle yapabilmek , imkansız derecede
zordur.(1:Manevi alemden)
Suçluyu suçlu yapan faktörlerle , suçlunun değer durumunu
bir arada düşünmek , suçluya şuurla faydalı olmak ve daha birçok
bakımlardan lüzumludur. Şuurlarıyla sevgilerini yeteri kadar takviye
edebilmiş olanların ise , gereken değeri henüz kazanamamış oldukları için
kötülük edenlerle iyileri ayırdetmeden sevmeleri , kendilerine zararlı
olmalarını önleme tedbirlerini aldıktan sonra , onlara faydalı olmak
yolunda gayret sarf etmeleri gerekir.
Şu unutulmasın ki ; yücelenlere , daima ve daima “
kendilerine kötülük edenler” basamaklık etmişlerdir. Bunu böyle biliniz ve
size fenalığı dokunanları daima effediniz ; affediniz fakat
affettiklerinizin zararlı olmalarına sebebiyet vermeyiniz. Affettikleri
için başkalarına zararlı olanlar , bilgileri oranında bu işten sorumlu
tutulurlar.
Şuur İnanç II ; Bölüm 3
913.
O VE ŞUURLU ARAYIŞ
Her varlık onu bulma yolunda ilerler. Tekamülün yüksek
safhası ise O’nu şuurla arama safhasıdır.
914.
SABIR
Sabır insana sadece manevi değer kazandırmaz , o aynı
zamanda da hadiseler karşısında doğruya en uygun tarzda hareket edilmesini
benimsetir.
915.
AKIL VE
SABIR
Öğrenmek için akıla, benimsemek için ise sabıra ihtiyaç
vardır.
916.
ANA VE YARDIMCI
BİLGİLER
Yukardaki bilgilerde ( bilgi no: 911), benimsenmesi gereken
bilgiler ile deneme maksadı ile verilen bilgilerden ve bunları
ayırdedebilmenin güçlüğünden bahsettik. Şimdi bu tanımlamayı yapacağız.
Benimsenmeleri için verilen “ana bilgiler”in diğer bilgilerden
ayırdedilmesi şarttır. Çünkü bu , vazifenin ilerisi için lüzumludur. Şayet
“ana bilgiler” esas alınmazsa ortaya çıkan ve ilk bakışta doğru zannedilen
her bilgi ile , ana bilgilerle konan usul ve kaidelere tesir edilmek
istenecektir. Bu hal ilerde tekamülü aksaklığa uğratabilir , ve siz de
vasıta edildiğiniz vazifeyi sağlam temellere oturtamayışınızdan dolayı
değer kaybına uğrayabilirsiniz.
Bu sebeple , ana bilgilerin ne olduğu iyice bilinmeli ve
vazifede rol oynayacak
“ yardımcı bilgilerin” de ana bilgilerle çizilen hudutların
, tatbikatta aşılmamasına gayret edilmelidir. İlerde hiç şüphesiz ki
lüzumlu olan ilgiyi çekmek maksadı ile her zaman olduğu gibi “yardımcı
bilgiler” ile şaşırtıcı ve düşündürücü tebliğler verilecektir. Fakat
vazife Şuurlu İman vazifesidir. Bu sebeple onun dayandığı bilgilere şuurla
iman etmiş olmak gerekir. Bu iş ise, o bilgilerin çeşitli vesilerle
menşe’ini ve değerini ispat etmiş olmasıyla mümkündür. Yoksa biz
benimsenmemiş bir şeye inanılması için sizi zorlamayız. Çünkü bu, Şuurlu
İman esaslarına aykırıdır.
İşte bu sebeple , ana bilgilerin benimsenmesini
temin maksadı ile size pek çok çeşitli bilgiler verilmektedir. Bu arada
benimsetici metot esaslarından faydalanılarak bilgiler üzerinde “
düşünülmesi” mümkün hale getirilmektedir.
Şuurlu İmanın toplum hayatına tatbikinden hasıl olan toplum
rejimine ise “ demokrasi” denir. Demokrasi üç bin
seneye yakın bir zamandır dünyaya yerleşmeye çalışmaktadır. Fakat bu
şuursuz bir demokrasidir. Türkiye’nin de halen demokrasi konusunda çok
konuşulan bir ülke olması tertip(1) eseridir.(1: Semavi bir tertip).
Karşılaşılan ve karşılaşılacak ( rejim ile ilgili) bütün hadiseler ,
Şuurlu İmannın toplum hayatına Şuurlu Demokrasi şeklinde yerleşmesini
temin edecek hadiselerdir.
Bu bilgiler sadece bir insanın dini ihtiyacını kazanması
için yapılması veya yapılmaması gereken şeyleri bildiren bilgiler
değildir. Dünyayı Şuurlu Demokrasi bayrağı altında toplayacak
bilgilerdir. Onun için de her şeyden evvel bu bilgilerin menşe’inin
bilinmesi ve ondan asla şüpheye düşülmemesi gerekir.
Evvelce de söylediğimiz gibi ; yardımcı bilgiler hudutlu
bilgilerdir. Aralarında hudutları zorlayanları ise :
a. Ya aslı olmayan fakat açıklanmasına ( denenme
için)müsade edilen bilgilerdir..
b. Veya o bilgileri alanların kapasitelerini ölçerek
denemek için bildirilmiş bilgilerdir.
Bu sebeple dikkat edilerek tetkik edilmedikleri taktirde
yardımcı bilgilerin ana bilgiler zannedilmesi , tekamüldekilere aksama ve
vazifelilere manevi zarar verir.
917.
AHLAK
Bir devleti hukuk devleti yapan , kanunlardan çok ahlaktır.
Ahlak kaidelerinin çiğnendiği bir ortamda , kanunlar da ahlak sahiplerinin
haklarını çiğner hale gelir.
918.
ADALET
Her tekamül yerinde , oranın şartlarına uygun bir adalet
tezahür eder.
919.
HER ŞEYİ SEVENLER
Üst realitelerde , her şeyi sevenler, sevgi kademeleri
içersinde yükselirler. Ayırdetmeden seven ve onu kendisi , kendisini o
bilenler , en üst mertebeye erişmiş olanlardır.
920.
GAYE , SEVGİ , SEVEBİLME GÜCÜ
Tekamülün gayesinden evvelce de bahsetmiş ve “ tekamül
vazifelerinin , robotlardan tekamül etmekte olan varlıklara devredilmesi “
demiştik. Bu , tekamülün gerçi bir gayesi , hem de çok yüksek bir
gayesidir. Fakat sonu olmayan bir sistemde “tekamülün gayesi budur! “
diyerek onu sınırlamak Mutlak Nizama aykırı bir haldir. Şu halde , bir
yüksek gayeden de geçilerek tekamülle erişilebilecek çok daha yüksek
gayeler mevcuttur.
Tekamül eden varlıkla, her şeyi var eden arasında
tırmanılması zor bir ip düşününüz. Bu ip “sevgi” ipidir. Sevgi , tekamülün
her safhasında kendisini o safhaya uygun olarak gösterir. Ruhlar ise ,
tekamül ederek sevebilme kabiliyetlerini şuurlandırırlar. Bu ; tekamüldeki
bir varlık için daima gelişen , gelişip tekamül ettikçe de güzelleşen bir
tekamül faktörü , aynı zamanda da değişmez bir tekamül ölçüsüdür.
Per ise , tekamüldeki varlıklara sevmek , daha çok sevmek
hissini aşılamakla vazifeli bir değerdir. Tekamüldeki bir varlık, tekamüle
başladığı an , sevebilmek kabiliyet ve imkanlarına sahip fakat sevmemiş
bir varlıktır. Tanrı tekamüle sevk ettiği varlıklarına kendi yüksek
değerinden bahşetmiştir. Bu değerler , o varlıklara sevebilmek özellik ve
imkanlarını güçlendirmek için verilmiştir. Tekamüldeki bir varlık kendinde
mevcut herhangi ”bir” hassasını tekamül ettirerek gerçek aşka , sevgiye
yükselemez. İşte şimdi bu çok mühim konuyu dünya realitesine göre , o
Mutlak ve izahı imkansız olan’ın emirlerine uygun olarak anlatmaya
başlıyorum...
Planların , tertiplerin ve ruha bağlı bulunan per’in
tekamüldeki varlıklara çok çeşitli alanlarda değerler kazandırdıklarından
bahsettik.
Bu değerlerin nasıl kazanıldığı , tekamüldeki bir varlığın
bu değerleri kazanmak için neleri idrak etmesi , neleri de benimsemesi
gerektiğini önceden söylemiştik.ilerde bu bahsi daha açık olarak tekrar
izah edeceğiz.
Bizim burada asıl belirtmek istediğimiz şey ; ruhların pek
çeşitli alanlarda denenmelerinin ve birbirlerinden pek farklı alanlarda
değer kazanmalarının sebebinin ;
“ ruhları birbirlerine benzemeyen çeşitli sahalarda bilgi
ve değer sahibi yapmak “ olmadığıdır. Bütün bu değerler , tekamüldeki
varlığın sevebilme gücünü arttırabilmesi içindir. çünkü sevebilme gücü ,
teker teker kazanılan bu değerleri ihtiva etmesi (1) gereken ve ihtiva
eden bir güçtür.( 1: ihtiva etmek : içermek).
Bir varlık “ iradesini” bu gücü
kuvvetlendirebilmek için kuvvetlendirir. Bu varlık için “sabır” yine bu
gücün takviyesi için lüzumludur. Kısaca; ayrı ayrı meziyetler (2) halinde
tezahür eden değerler , hakikatte “ sevebilme gücünü” meydana getiren
gücün birer elemanı halindedirler.( 2: meziyet : yararlı olan üstün
değer; üstünlük , vasıf ; kıymet)
Ayrı ayrı toplanıp kazanılan bu değerler ,
ruhta artarak benimsendikçe , per vasıtası ile otomatik olarak bir
birleştirilmeye ve tasnife (3) tabi tutulur (3: tasnif: sınıflama ; ayırıp,
sıralayıp bölümleme) , neticede ; varlığın sevebilme gücü artar! Şu halde
; kazanılan bütün çeşitli değerler sevebilme gücünde toplanmaktadırlar.
Kısaca sevebilme gücü dediğimiz şey, tekamül
yerlerinde , ahirette ve ahiret üstü maneviyat alemlerinde sevebilme gücü
halinde tezahür eden tek değer, tek hadisedir. Mesela insan dünya
şartlarına uygun olarak sevebilir. Her tekamül yerinin şartları o yerlerde
tezahür eden sevgileri dıştan değişik gösterebilir. Mesela aile bağları,
cinsiyet sevgide rol oynayan faktörlerdir. Fakat bu faktörler dünya
şartlarına uygun olan bir sevgiye vasıta olabilirler. Diğer tekamül
yerlerinde ise şartlar değişince sevginin dış görünümü de değişir.
Genellikle tekamül yerlerinde robotsuz sevgiyi tasavvur
etmek çok zordur.nisbeten ileri bir tekamül yeri olan dünyada bile
maddesiz bir sevginin olabileceği , ancak düşünülebilir fakat sevginin
değer ve güzelliği asla tasavvur edilemez.
Ahirette de sevgi vardır. Fakat bu sevgi de ahiret
şartlarına uygun bir sevgidir. Keza yüksek maneviyat alemlerindeki
varlıkların sevgileri şu ana kadar sıraladıklarımızdan üstün
değerdedirler.
İlk bakışta gerek şekil , gerek tarz , gerekse değer
bakımından pek değişik gözüken bu sevgiler , hakikatte “ sevgi” adı
altında tek bir değişmez noktada birleşirler. Sevgi nerede olursa olsun o
ortamın şartlarından sıyrılarak düşünülürse , o vakit her meyvadaki sevgi
çekirdeğinin birbirine benzediği görülür. Aradaki tek fark büyüklük
farkıdır. Yani çekirdek diğerinden büyük veya küçük olabilir.
Sevgi çekirdeği , her tekamül yerinde “ değişmez fakat
gelişen” özelliğini muhafaza eder. Onu tekamül yerlerinde değerlendirmeye
yarıyan vasıtalarla tam olarak değerlendirebilmek mümkün değildir. O her
tekamül yerinin şartlarına uyan kavramlarla da izah olunamaz. Şu halde
sevgiyi herhangi bir tekamül yerinde o tekamül yerinin icaplarına uygun
olarak büründüğü kabuğundan çıkarmaya ve onu çekirdek halinde öz değeri
ile tekik etmeye imkan yoktur.
Parola ; “ sev de nasıl seversen sev” dir. Bu parola ,
dünya realitesine göre çok çeşitli değerlendirilebilir. Mesela bu parolayı
tatbik etmek için bir genç sevdiği kzı kaçırmak pahasına katil olabilir.
Hadise , mevzubahis olan insanların değerine uygun olarak tezahür eden bir
hadisedir. Bir ölçü olan toplum realitesi , onun bu şekildeki sevmesini
cezalandırır. Bu ceza ve cezadan sonra yaşayacağı hadiseler hep sevebilme
gücünü arttıracak mahiyetteki hadiselerdir.
Sevgisi için adam öldüren katil işlediği cinayetin cezasını
çekerken sevebilme değerini arttırır. Bu yolda ölen ise zaten bir şey
kaybetmemiş , hatta cereyan eden hadiseler onun da sevebilme gücünün
artmasında rol oynamıştır.
Her hayat planı , sevebilme gücünü arttırmak esasını
gözönünde bulundurarak hazırlanır. Per’in müdahaleleri ise ruhun
sevebilime gücünü arttırabilmesini sağlayacak mahiyettedir. Kısaca ; her
şey sevebilmek ve daha çok sevebilmek içindir.
921.
İYİLİK VE SEVGİ
Yapacağınız her hareketi her şeyi iyilik için yapınız.
İyiliği sevgi , sevgiyi iyilik haline getiriniz.
922.
İYİLİKLE YÜCENİLEN
HAYAT
Dünya hayatının kısalığını ve geçiciliğini düşünmek ,
sana iyi olmayı ve ancak iyiliklerle yücenilen hayatı hatırlatsın.
923.
KİMSE KİMSEYE KÖTÜLÜK YAPAMAZ
Kötüler , kötülükleriyle başkalarının yücelmelerine
yardımcı olur , iyilere bilmeyerek yardım ederler. Onlar yaptıkları
fenalıklarla başkalarına yardımcı olanlardır.
Huylarını terketmeyen kötülere , iyiyi , doğruyu tanıtacak
olan ; çeşitli azaplardır. Onlar , iyilik yolunda yükselebilmeleri için
azaba ihtiyacı olanlardır! Tanrı , her kuluna iyiliği için lüzumu olanı
eksiksiz ve fazlasız tam olarak verir.
924.
VAZİFE
Sizin vazifeniz dünayayı kurtarmak değildir. Vazifeniz ,
Adem’den yaşanan çağa kadar bu okulda olgunlaşmakta olanları üst
kademelere hazırlamak, onları tekrar aynı okula devam mecburiyetinden
kurtarmaktır.
Er geç kıyamet denen hadise zuhur edecek, üst kademeye
geçmeye hak kazananlar , dünya okulundan mezun olacak ; bunu
başaramayanlar ise kendilerine gereken değeri kazandıracak olan okula yeni
baştan başlayacaklardır.
925.
HER ŞEY HAYIR
Kötüyü kötü görmeyecek , her şeyin hayır için olduğunu
bilecek seviyeye erişenlerin önünde apaydınlık bir yol vardır.
926.
AHİRET HAKKINDA
Ahireti maneviyat alemleri çevreler , hudutlar. Ahirette
bedensiz varlıklar , dünya ve benzeri yerlerdeki gibi denenirler. Ahiret
hayatı ile robotlu hayatlar arasında zannedildiği kadar büyük fark yoktur.
Ahiret hayatı ile robotlu hayatlar (mesela dünya hayatı)
arasındaki en büyük fark ; dünya ve benzeri yerlerdeki robota kuvvetle
bağlı olarak yaşanmaktan doğan farktır.
Bu sebeple ahirette ruh ve per daha fazla tesir imkanları
içindedirler. Burada belirtilmesi gerekli mühim bir husus şudur ki ;
robotlu ortamlardaki ruhun ve perin , robotun ( maddenin) hakimiyeti
altında görünmesine rağmen asıl robot ruh ve per’in hakimiyeti altındadır.
Gerçi dünyada her şey madde süzgecinden geçerek ruha ve per’e ulaşır.
Fakat bu , maddenin zoru ile değil sadece plan icaplarındandır.
Ahiret ile yüksek maneviyat alemleri arasında ise çok büyük
farklar vardır. Mesela , maneviyat alemlerinden ahirete nüfuz edilebilir
fakat ahiretten maneviyat alemlerine nüfuz edilemez.
Yüksek maneviyat alemlerinde , hatta ufak farkla ahirette
zaman , mekan ve diğer kavramların karşılıkları vardır. Daha doğrusu
asıllarına yakın olanlar oradadır. Mesela zaman kavramını gerçek değerine
yakın bir değerde yaşamak , ancak maneviyat alemlerinde yükselmekle
mümkündür. Dünyadaki kavramlar dünya ve robotlu mekan yerlerine uygun
kavramlardır. Bu sebeple onlara “yok” denilemiyeceği gibi, maneviyat
alemlerinde de “ aynı böyledir” denilemez.
Kısaca ; tekamüldeki varlıklar tekamül ettikçe , “
kavramları” , asıllarına daha yakın olarak tanırlar.
*
Per’in müdahalesi olmadan yaşanan ahiret hayatından notlar
:
Bu hayatı , ahiret üstü varlıklar , herhangi bir sebeple
ahirete nüfuz edince anlarlar. Bu varlıklar için ahiret hayatı yüksek
manevi hayatlarından pek farklı olmaz. Örnek olarak , yüksek ruhlu bir
insanın medeni bir şekildeki hayatı ile ilkel bir köydeki hayatı
arasındaki farkı gösterebiliriz. Medeni ve kültürlü bir insan köye gidince
kültürünü de beraberinde götürmüştür. Civarını saran gerilik onun değerine
tesir etmez.
Ahiretteki bir varlık per müdahalesi olmadan ( ahiret
seviyesine uygun olarak) tahayyül ettiklerini yaşar. Bu , ruhun ahiretteki
manevi robot değer ve varlıklara yapmış olduğu tesirlerle mümkün olan bir
haldir. Kısaca , böyle bir varlık ahirette düşündüğünü , arzu ettiğini,
oranın imkanlarına göre yaşar.
Ahirette de bir mekan ve zaman mevcuttur. Maddesel
ölçülerle değerlendirilemeyen , mekan ve zaman ile izah olunamayan haller
dünyada da mevcuttur. Mesela sokağı aydınlatan bir elektrik ampulünün
aydınlığının kaç metreküplük bir hacime yayıldığı tam olarak izah
olunamaz.. buna da sebep ; ışığın diğer maddelerden daha ince oluşudur ve
buna; “ ışıkta maddenin esasını oluşturan manevi robot değerler daha fazla
tezahür ederler” de denilebilir.
Ahiretteki durum ise bu halin dünyada karşılaşılmasına
imkan olmıyacak kadar incelmiş halidir. Ahirette şaşırtıcı olan bir hal de
, gitmek istenilen yerin isteyene doğru hızla yaklaşmasıdır. Ahirete
geçenler bu hadiseyi böyle yaşadıklarını hissederler.
Per’in müdahalesi olmadığı zamanlar bir ruh , arzu ettiği
varlıkla , arzu ettiği anda karşılaşabilir. Fakat ruhlar her varlıkla
karşılaşmayı arzu edemez , hatta hatırlayamazlar. Arzu edilip de
karşılaşılan bir varlığı ise istediği şekillerde tahayyül edebilirler.
Maneviyat alemlerinde bir varlığın aynı anda birçok
varlıklar tarafından aranması ve onlarla bir araya gelmesi “ robota” bağlı
olmadıkları için kolayca mümkün olan bir haldir.
Maneviyat alemlerinde varlıkları değerlendirme veya bir
varlığı tezahür eden bir varlık halinde yaşatmada ; değerlendiren varlığın
rolü çok mühimdir. Çünkü orada bir ruh , diğer bir ruhu kendi değeri kadar
değerlendirebilir. Dünyadaki değerlendirmelerle ahiretteki
değerlendirmeler arasında çok büyük ve adeta zıt görünümlü farklar vardır.
Ahiretteki ruhlar bir şeyi değerlendirmekle kendi değerlerini ortaya
koyarlar. Bu daima onların değerlerini ölçebilmeleri için bir ölçüdür.
Yüksek ruhlar arasında ise sadece , dünyada bilinip
yaşanmasına, tanınmasına imkan olmayan bir “sevgi” mevcuttur. Hatta
dünyada nefes almadan yaşanamıyacağı gibi , orada da sevmeden yaşanamaz.
Dünyadaki sevgiler oraya kıyasla sevgiden ve muhabbetten ne
uzak şeylerdir. Birçok varlıkları ayırdetmeden büyük bir sevgi ile sevmek
, adeta onların varlıklarıyla kaynaşmak , tek sevgi haline gelmek .. Ve
tasavvuru izahı imkansız bir AŞKLA sevmek..., ona gölge düşürecek bir
şeyin mevcut olmasının düşünülmesine imkan olmayan bir ortamda , aşkla
sevgiyle kaynaşmak...
Bu dünyanın en büyük sevgileri ile dahi izah edilemiyecek
güzellikte bir aşktır. O aşk , ne kadar anlatılırsa anlatılsın , tarif
edilemez.
Yüksek maneviyat alemlerindeki varlıklar kendilerinden daha
az değerdeki varlıkların değerleri hakkında bilgi edinebilmek
istediklerinde ; onlarla temasta iken , kendisini nasıl gördüklerini
görmek isteyerek , o varlığın kendisini nasıl tahayyül edebildiğini, o
basit varlığın kendisine verdiği değerle görebilir ve bu yolla onların
değerleri hakkında bilgi edinilebilir.
Sevincin nasıl paylaşıldığı, konuşulmadan nasıl
anlaşıldığı , tam samimiyet ve dostluğun ne olduğu orada görülebilir.
Dünyanın ne kadar ışıksız ve hareketsiz olduğu , hakiki zenginlikler
içersinde aşkta yüzenlerle kucaklaşış , orada hissedilebilir.
İlerde yavaş yavaş , zaman , mekan ve diğer ayrı ayrı
kavramların gerçekte tek kavram halinde olduğunu görecek ve
yaşayacaksınız.
927.
KÜÇÜK İNSAN
Küçük insanlar , maddeye sımsıkı bağlı şeylere rağbet
gösterirler. Madde kazanmak , madde sevmek isterler. Onların bu yoldaki
eğilimlerinden , realiteleri yükseltici birçok hadise doğar.
Bu hadiselerin gayesi , geri insanları daha üstün değerlere
ulaşabilmiş olanların yönünde yüceltmektir.
928.
YARADILIŞTAN BERİ VAR OLAN
İnsanların duyabilecekleri arzu ve zevkler , yaradılıştan
var olan şeylerdir. Tıpkı düşünce ile ulaşılabilecek hedeflerin düşünen
tarafından bulunmadan önce mevcut olduğu gibi.
929.
HER YERDE , HER AN HADİSE , HAREKET
Dünyada her an , her yerde hadiseler cereyan etmektedir.
Hadise olmayan an veya zerre mevcut değildir. Hatta her zerre hadiselerden
meydana gelmiştir.
En basit maddenin varlığında dahi hareket vardır. Manevi
hadiseler ise çeşitli yönlerde tesirlerini gösterirler, belirirler.
Kısaca , hiçbir zerre mevcut değildir ki bir anı hadisesiz, hareketsiz
geçirsin.
Durduğu zannedilen bir maddenin harekete geçmesi veya
harekette olan olan bir cismin hareketsiz gözükmesi de hadisedir. Fakat
gerçekte duran , atıllaşan (1) tek bir zerre yoktur. Maddeyi , cismi
insanlara durur gösteren ise , o madde veya cisimdeki hareketlerin dengeye
gelmesidir. Hareketlerin eşitlenmesinden , dengeye gelmesinden atalet
hasıl olur. (1: atalet: atıllık, durgunluk , statik durum) .
Harekette olan bir cisimdeki hareketleri iki esas kısıma
ayırarak düşünebiliriz. Bunlardan birincisi , cismin dahilinde yani
cisimdeki hareketlerdir. Mesela atom veya elektronlardaki hareketler gibi.
İkincisi cismin başka bir cismin içinde veya üstündeki hareketisir. Fakat
bu , hareketin görünüşe göre ( zahiri) izahıdır. Çünkü her cisimde
yukarıda söylenen her iki hareket de mevcuttur. Ve bu hareketler tıpkı
hadiseler gibi iç içe zincirleme denilerek tarif olunabilir. Şu halde ;
1. Her cisimde iki esas hareket mevcuttur.
2. Her cisimde o cismi meydana getiren basit elemanlar
hareket ederler . Buna cisimdeki iç hareket denir.
3. Her cismin haricinde o cisimle temas halinde
bulunan başka bir cisim veya madde mevcuttur ( hakikatte , “ maddeler”
mevcuttur. Çünkü cismin haricindeki harekette olan cisim de basit değil ,
bileşik bir cisimdir.)
4. Bir cismin dışındaki onu saran veya ona temas eden
bir cismin hareketsiz duruşu ; o cisimdeki hareketlerin dengede oluşudur.
Cisimler hareketsiz halde iken bile harekettedirler. Bir
cismin harekete geçmesi ise bu dış hareketlerin dengesinin bozulması ile
mümkündür. Yani bir cisim dengeli halde hareketsiz durmakta ise :
a. iç kuvvetler dengededir.
b. Dış kuvvetler de dengededirler veya o cismi
yerinden oynatamıyacak güçtedirler. Mesela rüzgarın duvarı yıkmaması gibi.
Cisimler arasındaki münasebetler , bütün maddi varlıkların
iç içe olmaları ve bu varlıklar arasında şua alışverişleri bulunması
sebebiyle çok çeşitlidir.
Cisimlerin birbirlerini çekmelerine “maddi cazibe” denir.
Manevi varlıkların birbirlerini çekmelerine ise “manevi cazibe” denir.
Maddi cazibeleri meydana getiren ve maddeyi maddeye
çektiren , o maddelerdeki manevi cazibe gücüdür. Cisimlerde maddi cazibe
fazla tezahür edince , manevi cazibe belirsiz bir hal alır. Hakikatte ise
maddi cazibelerin kuvvetle tezahür edişi manevi cazibenin gücünden hasıl
olan bir sonuçtur. Fakat maddeli ortamlarda bu hal anlaşılamadığından bu
güç maddeye atfedilir.
Kaba maddelerin inceldiği yerlerde mesela uzayda , maddi
cazibenin , yani kaba maddeden hasıl olan cazibenin tesiri azalır fakat
manevi cazibe fazlalaşır. Mesela bu sebeple uzayda madde maddeyi kuvvetle
çekmemeye başlar , buna karşılık manevi güç bir sistem, bir kanun veya bir
iradenin tesirleri , gözle görülür hale gelir.
Madde kainatında maddenin ince olduğu yerlerde maddeleşmiş
cazibe az , fakat sistem ( nizam) halinde tezahür eden manevi cazibe ,
kendisini daha fazla hissettirir haldedir.
930.
AŞK VE SEVGİ İÇİN YAŞANIR..
İnsan dünyada pozitifler ve negatifler nizamına uygun
olarak AŞK talim eder!. Bunun için de ( sadece robotlu ortamlarda tatbik
edilen ) “ aile” den istifade edilir.
Aile bağı ve aile bireyleri arasındaki sevgi, insanları ,
maneviyat alemlerindeki yüksek aşk ve sevgiye hazırlar. Maneviyat
alemlerindeki ; pozitif ve negatifsiz, cinsiyetsiz , maddesiz , robotsuz
yüksek aşkı, tekamüldeki varlıklar değerlendikçe daha fazla hissederler.
Aşk adeta bir değer ölçüsü olarak tezahür eder. Ruhlar
yükseldikçe sevmek , daha çok sevmek imkanlarına erişirler!... büyük ,
büyük olduğu kadar da ulvi aşk; robottan , menfaatten uzak, sevmek için ,
sadece sevmek için sevenlerin ve karşılık olarak hiçbir şey , hatta ,
sevilmek bile düşünmeyenlerin tadabilecekleri bir sevgidir.
Tekamülün izah edildiği bilgilerde sevgi zirvedir. Sevgiyi
idrak etmek ise mümkündür. Fakat bu idrak , sevme halinde tezahür eden ve
robotlu ortamlarda tadılmasına , tanınmasına imkan olmayan bir sevgidir.
Dünya ve benseri yerlerde cereyan etmekte olan hadiseler ,
her şey, hatta tekamül bile bu sevgiyi arttırmak içindir. Dünyada cereyan
etmekte olan bütün hadiseler , hatta Mutlak Nizam , bu sevginin tekamülü
göz önünde bulundurularak tanzim edilmiştir. Mesela ; bir çocuk doğar ,
anayı babayı sever , ana baba da çocuğunu severler. Bu hal , madde vasıta
edilerek sevgi aşılama aşamalarından biridir.
Gençler gençlere karşı aşkla bağlanırlar. Burada da maddi
güzellik , realite , menfaat ve birçok faktör ve hadiseler rol oynar.
İhtiyarlık ise , insanların maddeden çok manevi değerlere kıymet vererek
sevdikleri bir devirdir ki , yüksek aşka en yakın sevgileri ihtiyarlar
otomatik olarak talim ederler.
Daha önce tekamülden bahsederken gayesinden de bahsetmiş ve
tekamülün gayesinin ; tekamüle sevk olunan varlıkların değerlenerek
robotların yürütmekte olduğu vazifeleri devir almalarıdır demiştik.
Tekamüldeki varlıklar ise , değerleri oranında sevebilirler. Tekamüldeki
bir varlık, sverek değerlenen , değerlendikçe de sevme kudreti artan bir
varlıktır.
Dünya ve benzeri tekamül yerlerindeki sevgiler , hakiki
sevgiye alıştırıcı , yetiştirici , yükseltici mahiyetteki sevgilerdir. Her
tekamül yerindeki sevgi , o tekamül yerindeki esas ana robot (madde)
esasına uygun olarak tezahür eden sevgidir.
Tekamüldeki varlıkların tekamül yerlerinde denenerek bazı
ruhi eksikliklerini giderdiklerini ve tekamül ettiklerini biliyorsunuz. Bu
eksiklikler , görünüşte başka başka şeylermiş gibi gözükebilirler. Mesela
irade eksikliği , tembellik , şefkatsizlik halinde tezahür edebilirler.
Bu ,dünya realitesine uygun bir teşhistir. Varlığın kazanması gereken
tekamülle ilgili bir değer vardır. Bu değeri kazanabilmesi için o değerin
dünya ve bulunduğu tekamül yerinin şartlarına göre ayar edilmiş olması
gerekir. Mesela aslında varlığın tembellikle alakası yoktur. Fakat onun
lüzumlu olan değeri kazanabilmesi için dünyada tembel bir hayat geçirmesi
ve tembel bir insanın karşılaşacağı zorluklardan faydalanarak değer
kazanması gerekir.
İşte çeşitli yol ve tarzlarda elde edilen değerler , ilk
bakışta zannedildiği gibi ruhu birçok alanlarda değer sahibi yapmak için
değildir. Çünkü ruhlarda bütün değerler bir noktada toplanır. Buna ; bir
nokta bütün değerleri de ihtiva ede denilebilir.
İşte her ruhta çeşitli değerler halinde tezahür eden
kıymetlerin toplanması ;
O RUHUN SEVEBİLME DEĞERİNİN YÜKSELMESİ içindir.
Öyle hadiseler vardır ki , ilk bakışta sevgi duygusunu
takviye değil , bilakis zedelediği zannedilir. Halbuki hadiseler zinciri
tetkik edilirse , bu gibi hadiselerin de sırf sevme gücünü arttırmak için
yaşandığı anlaşılır.
Mesela bir insan sevme gücünü arttırmak için hain bir
karaktere bürünmüş olarak dünyada yaşamaktadır. Bu insan kötülük yapmaktan
, hatta öldürmekten zevk dahi alabilir. Fakat bir insanın zevk aldığı kötü
şeyleri serbestçe yapabilmesine toplum kaideleri izin vermez. O ise , buna
rağmen hunharlığını devem ettirmek isteyecektir.
Şimdi bu kişinin bir insanı öldürdüğünü düşünelim. Ölenin ,
zannedildiği gibi , bu dünyadan zarar görmüş olarak ayrılmadığını
biliyorsunuz. Fakat öldürene cinayetten sonra yapılan suçlamalar , verilen
cezalar onu sevgiye alıştıracak karakterdeki hadiselerdir. Çoğunlukla ,
katiller, birçok cinayetler işlemiş dahi olsalar , cinayeti işledikleri
andan idam sehpasına gidinceye kadar çok şeyler kazanırlar. Kazandıkları
bu değer onları eski hallerine nazaran daha iyi hale getirmiştir. Bu
sebeple çoğu katiller idam edilirken pişman olmuş , değer kazanmış
insanlar olarak dünyadan ayrılırlar. Fakat iş orada bitmez. İşlenen
cinayetin hesabı ahirette per vasıtası ile sorulur.
Gerçi onun değer kazanması için dünya hayatı boyunca
hunhar bir adam olarak yaşamasına per göz yummuştur. Fakat o bu hunharlığı
iradesi ile yenebilecek güçlere de sahiptir. Onları kullanmakta zayıflık
göstermesi , ona suç işleten sebeplerdir. İşte per suçluyu bu noktadan ve
“ insana taşıyabileceğinden fazla yük vurulmaz” esasına dayalı olarak
yargılar.
Görülüyor ki hunhar yaradılışta dünyaya gelen bir ruh için
değer , başlıca iki yoldan kazanılabilir :
1.İradesi ile hunharlıktan sıyrılmaya çalışması ile ki ; bu
, dünya realitesine göre yapılması gereken şeydir.
2.Hunhar bir hayat geçirerek lüzumlu olan değerlerin
kazanılması ki; bu , ruhun değer kazanmakta gösterdiği liyakatsizlikler
sebebi ile birçok azab ve ıstıraplar içersinde o değeri kazanması
demektir.
Birincisi iyi , ikincisi fena yoldur. Birincisinde de ,
ikincisinden de kazanılacak değer , ruhun kazanması icab eden değerdir. Şu
halde değer aynı değerdir ve biri iyi diğeri fena olan iki yol yine bu
değerde birleşir. Fakat bir tanesinden o değere sür’atle , güzelliklerle
ve hoşa giden yardımlarla ulaşılır. Diğerinden de zorla , fena hadiselerle
karşılaştırılarak ezici zor yollardan erişilir.
Şu halde ruhun ana planında kazanılması gerekli bir değer
söz konusudur. Tali planda ise bu değere götüren yollar belirtilmiştir.ruh
değer ve liyakati ile bu yollardan birini seçebilir. Kısaca ; değere ,
çabuk ve güzel yollardan veya azap ve ıstıraplar içerisinden geçilerek
ulaşılabilir.
Planlarda ulaşılması gereken değerler çok çeşitli
görünüşlüdür. Fakat bütün ruhları ilgilendiren Mutlak bir Plan vardır ki
, orada bu hedef kesin ve basit olarak gösterilmiştir.
Mutak Planda bütün ruhların ilerlemekte oldukları yön ise ,
SEVGİ ve AŞK yönüdür. Bu yön her şeyi herkesten çok sevebilenin ,
“ izahı imkansız sevgi kaynağı”nın yönüdür.
Şu halde görülüyor ki ruhlar sadece ve sadece “ daha çok
sevebilmek “ için değer kazanmaktadırlar. Değer , sevebilmekle ; daha çok
sevebilmek ise , çeşitli yollardan kazanılan değerlerle mümkündür. Değer
kazanmak ise bilgi kazanmak demektir. En yüksek ruhlar , değeri de,
bilgiyi de , tekamülü de , sevgi halinde yaşayabilen ruhlardır.
931.
AYRILIRKEN
Dünyadan ayrılırken beraber götürebileceğiniz şeyleri
kazanma yolunu tutun. Bunu yaparken de günahla yüklenmemeye bakın.
932.
EBEDİ
Dünya hayatında bulunmasına imkan olmayan ; ebediliktir.
Fakat bu hayat sizi ebedilik içersinde yücelmeye hazırlar.
933.
GEÇİCİ
Ebedi olanı örten geçiciliğe lüzumundan fazla bağlı olmak
insanı mahva götürür. Ebedi olan ise , herkeste bir olan , her şeyi
birbirine bağlayan ve bir edendir.
934.
KARŞI CİNS
Dünya şartları , sevgi ve alaka bağlarının birbirine girift
olarak düşünülmesine çok uygundur. Yine dünyada maddi alaka bağlarından ,
SEVGİ değerinin arttırılması için faydalanılır.
Mesela , cinsi alaka ve münasebetlerin hepsinde maddenin
dolayısıyle de alaka bağlarının ( şualarının) rolleri çok büyüktür.
İnsanlar yayımladıkları maddi şuaların manevi şualarla karşılaşmasından
hasıl olan his ve düşüncelerle bazı davranışlar içine girerler ki bu
davranış ve arzular içinde dünya realitesine göre normal olanı ; kadının
erkeğe, erkeğin de kadına karşı alakasıdır. Buna aşk veya sevgi de
denilebilir. Fakat hakikatte bu , asıl sevgiye yükselinmesi için lüzumlu
olan basamaklardan başka bir şey değildir.
Egoizm de , sevginin gelişip şuurlanmasında rol oynayan bir
tekamül özelliğidir. Bu hal tekamülün geri safhalarında kuvvetle görülür.
Bir insanın biraz da başkalarını düşünmeye başlaması
“aile”ye değer vermesi ile başlar. Bu insanın kendi hakları kadar
başkalarının haklarını da düşünebilmesi hatta bunun böyle olduğuna ve
yapılması gerektiğine inanıp, benimsenmesi , tekamülün ileri safhalarında
görülen bir haldir ki bunun layıkıyle gerçekleşebilmesi için ; Şuurlu
İmanın kökleşmesi şarttır.
Bir ruh , tekamül planı icabı dünya planında erkek olması
gerekiyorsa erkek olarak dünyaya gelm,iştir, aksi taktirde ise kadındır.
Yani kadınlık veya erkeklik dünyada başlayan , dünya hayatı boyunca devam
eden ve dünyada biten bir haldir. Tekamül ederek insanlık mertebesine
yükselmiş olanlar için kadın ve erkek , “insan” da birleşir. Tekamül
etmiş bir varlık için de kadın da her şeyden önce bir insandır.
Hakikate yakın bir idrak da bunu icab ettirir. Çünkü (+) ve
(-) sisteminden doğan , kadın ve erkek denilen varlıklar sadece robotlu
ortamlarda görülebilen geçici , geçici olduğu kadar da mühim bir haldir.
Çünkü dünyada kadın olarak yaşıyan bir insan kadınlığın gereklerine uyarak
, erkek olarak yaşıyan varlık da erkekliğin gereklerine uyarak yaşar.
Kısaca , kadın ve erkek farkı ; güzel ile çirkinin , olumlu
ile olumsuzun , aydınlık ile karanlığın yani + ve – nin bulunduğu
yerdedir. Ahiret hayatında birçok bakımlardan dünya hayatında rastlanan ,
+ ve – den hasıl olan hadiseler vardır. Orada da ceza ve mükafaat , iyi ve
kötü mevcuttur.
Ruhlar ahiret üstü mertebelere erişince , + ve – ile
denenmek ihtiyacını da terk ederler. Yüksek ruhlar için bir “kül”
mevcuttur. Bu kül ise ne olumlu denilerek , ne de olumsuz olduğu
söylenerek izah olunabilir.
Bu mertebedeki bir varlık , artık herhangi bir varlığa ,
bir pozitif veya negatif ilgisi olmaksızın alaka duyar. Onun için ,
pozitif de , negatif de birdir. Ve geri varlıkların pozitif ile negatif
arasında buldukları fark onun için yoktur. O varlık, erkek ve kadın
arasındaki gibi artı ve eksiler arası cazibeyi , eğilimi hissetmez. O ,
artı kabul edilen bir cinsiyette ise , eksi kabul edilen cinse karşı
özel bir çekim , sevgi veya alaka duymaz. O artıyı da, eksiyi de
sadece varlık olarak tanır ve SEVER.
Varlıklar bu mertebeye + ve – hakkındaki his, düşünce ve
duygularını yaklaştıra yaklaştıra , uzun tekamül devrelerinden sonra
erişebilirler.
+ addedilen bir varlığın , - addedilen bir varlık veya
hadise karşısında , hislerini , Mutlak Tekamül Nizamına gerçekten uygun
olarak ayar edebilmesi için o varlığın çok , ama pek çok uzun tekamül
devreleri geçirmesi gerekir. Bu müddet, ömürler boyunca devam eder ve
varlık , hisleri ile , yaşadığı ortamin şart ve realitelerine uymak için
mücadele ede ede , + ve – baskısından kurtulmaya çalışır.
Bir varlığın ahiret üstü bir hayata yükselebilmesi için ;
(+) ve (-) baskısından , bu baskıdan hasıl olan his ve eğilimlerden
kurtulmuş olması gerekir.
Şimdi , ahiret safhasını aşmış bir varlığın herhangi bir
sebeple bir tekamül yerine inmiş olduğunu düşünelim.böyle bir varlık
bulunduğu ortamın gereklerine uyar ve sun’i bir + , - baskısı altına
girer. Bu baskı ona , bulunduğu ortamın robotu (1) ile bağlanmış bir
baskıdır.( 1: dünyada madde). Mesela ahiret seviyesinin üstüne çıkmış bir
varlık dünyaya inerse , o varlık dünyada kaldığı sürece, dünyadaki diğer
insanlar gibi madde ile bağlı ; böyle olduğu için de +,- tesirleri altında
yaşar.bu hal dünyadan ayrılıncaya kadar devam eder.
Böyle bir varlık, +,- tesirleri altında bile diğer
insanlardan farklı ve daha ölçülü hatta ilgisiz olabilir. Fakat planı ve
göreceği vazife onun +,- ye karşı kuvvetle bağlanmasını gerektiriyorsa
öyle de olabilir. Böyle bir varlığa , tekamül yerinde ( mesela dünyada)
kaldığı sürece onunla olarak bu imkanları hazırlayan ; per’e benzeyen bir
“ manevi değer”dir.
Gerek per ve gerekse bu manevi değer , madde gibi robot
sayı ve ölçülerine sığmadığı için onlara çoğul olarak “değerler” gözüyle
de bakılabilir. Nitekim tatbikatta çeşitli alanlarda çeşitli tesirler icra
ederler ve “değerler” halinde tezahür ederler. Fakat biz onlara basitçe ,
per veya robot manevi değer demekteyiz.
935.
BİLGİLER HAKKINDA
Bilgilerden şuurla faydalanabilmek için :
1. Bilginin menşe’inin bilinmiş , denemiş bir menşe, olması
2. Bilginin Mutlak Tekamül Nizamına ve Şuurlu İman
esaslarına uygun gayeler için alınmış olması...; şarttır.
Bilgi ancak , çözülmek istenen , tekamül ile ilgili bir
problemin aydınlanması için istenebilir. Mesela herhangi bir problem
düşününüz. Şayet o problem çözülürse insanlık ondan faydalanacaktır, fakat
onu çözebilmek mevcut dünya imkanları ile mümkün olamamaktadır. Elden
gelen her şey yapılmış fakat maneviyat alemlerine uzanılmadan bu problemin
çözümüne ulaşılamamıştır.
İşte ancak bu taktirde ilmi problemleri çözmek için ruhi
araştırmalardan faydalanılabilir.
Yoksa bir işin sonucunu kolaylıkla almak istemek ve bunun
için de maneviyat alemlerinden yardım beklemek yanlış ve Mutlak Tekamül
esaslarına aykırı bir girişimdir.
Şuurlu İmanın esas(ana) bilgileri olan bu bilgileri de biz
yazdırıyoruz. Buna da sebep ; dünyadaki maddi imkanlarla bu bilgilere
erişilemiyeceğidir. Halbuki bu bilgiler Şuurlu bir İmanın yerleşebilmesi
için lüzumlu bilgilerdir. Şayet insanlar şuurlu bir imanı , mevcut dünya
imkanları ile temin edebilecek olsalardı ve bu imkanlar dünyada mevcut
bulunsaydı ; biz bu bilgileri vermez ve beşeriyetin kendi liyakati ile
dünya imkanlarından faydalanarak Şuurlu İmanı idrak etmelerine müdahale
etmezdik.
Hazır bilgi alındığı gibi bir zanla “ ruhi bilgi
çalışmaları” Mutlak Tekamül Nizamı’na aykırı gibi gözüküyorsa da , menşe’i
dünya üstü olan yüksek bilgiler , ancak ve ancak , dünyada elde
edilemiyecek bilgilerin verilebilmesi için kullanılır.
936.
MADDESİLİKTEKİ HÜRRİYET
Beden içindeki ruhlar , yumurta içerisindeki civcivlere
benzerler. Kabuk içerisindekilerden hak edenlere , maddesizlikteki
hürriyeti tattıran ilk olay ise ölümdür.
937.
KİN
Siz putları uzaklarda arasınız. İçinizi kavuran kinin ,
asıl terketmeniz gereken put olduğunu kolay kolay bulamaz , bulsanız bile
ondan uzaklaşamazsınız.
938.
BİLGİ , İLİM , İSPAT VE TANRI
Ruhi metotlarla elde edilen veya elde edildiği zannedilen
bütün bilgiler ister doğru , ister yanlış , isterse doğru kabul
edilebilecek bilgilere taban tabana zıt olsun ; yine de tekamülde
oynayacağı rolü oynar. Zaten bütün bilgiler , hatta insanlar arasındaki
ilişki ve konuşmalar dahi tekamülde rol oynamaktadırlar.
İnsaniyet daima doğru zannettiklerinin yanında yanlış
olduğuna inandığı bilgileri bulmuş, bunların mukayese ve münakaşalarını
yapmış, zaman zaman birbirlerinin zıddı zannedilen bilgi ve fikirlere
inanılarak bu yolda mücadelelere girişmiş ve beşeriyet bütün bu birbirini
takip eden , sebeplerini dahi hissedemediği bir tertibin eseri olan
hadiseler arasında tekamül edip ruhen değerlenebilme imkanlarına sahip
olabilmiştir.
Din devri boyunca devam edegelen bu “tertip”, beşeriyetin
realitesine uygun olarak değerlendirilmiştir. Din devri , tekamül sağlayan
bilgilerin nitelikleri hakkında , Şuurlu İman devrinde olduğu gibi pek
derinlere inilmesini icab ettirmeyen bir devirdi. Bu sebeple , esas(ana)
bilgiler en yüksek tertip sonucu korunmuş ve o bilgilerden sağlanılacak
faydalar hususunda birçok yardımlar yapılmıştır.
Gerçi Şuurlu İman devri bilgileri de korunmaktadır. Fakat
bu bilgilerin neden ve nasıl korunduğunun Şuurlu İman esaslarına uygun
olarak izah olunması gerekmektedir. Çünkü şuurlu bir iman , her şeyden
önce dayandığı ana bilgilerin menşe’inin izahıyla başlar.
Her ne kadar bu bilgiler de din devri bilgileri gibi ,
kendi değerini yine kendisi ortaya koyacak kudretteyse de ; yine de bu
bilgilerin neden alındığının izahı lüzumludur. Bu lüzumu bilim
hazırlamıştır. Bilim, din devrinde tekamül etmiş ve yine din devrinde
Şuurlu İnanç ihtiyacının hissedilmesine yol açmıştır.
Bilim doğup gelişmemiş olsaydı , İnsanlık şuurlu bir imana
ihtiyaç hissetmiyecekti. Hatta felsefenin ihtiyaç halinde hissedilmesi ,
Şuurlu İnanca olan ihtiyacın başlangıcıdır. Felsefi ve bilimsel bilgilerin
, akla, mantığa , deney ve gözlemlere dayalı bilgiler olması ; insaniyeti
, inancını kontrol etmeye hazırlamış, ispat ihtiyacının doğmasına sebep
olmuştur.
İlim , ispatı destekler ve “bilimsel ispat”a değer verir.
Halbuki Şuurlu İman için bu yeterli değildir. Çünkü taassup haline
getirilmiş olan “ispat”ın ispatladığı tek şey ; dünyada hiçbir şeyin en
doğru halinin ispat edilemiyeceğidir!
Herhengi bir şeyi en doğru şekilde ispat edebilmek için ,
Mutlak Realitenin üzerine çıkmak gerekir. Bu ise ancak Tanrıya mahsustur.
Fakat her raeliteyi ve o realitenin doğruluğunu ispat edebilecek fikirler
vardır.
Herhangi bir realite için daha aşağı realitelerin fikirleri
ne kadar yanlışsa, daha üstün realitelerin fikirleri de hemen hemen o
kadar yanlıştır! Şu halde “ispat” ve “realiteler” arasında bir bağ vardır.
Ve her realite , herhangi bir şeyi ispat etmek için değerine uygun yol ve
metotlara maliktir. Böylece”doğru” da, “ispat”da , “realite”de daima
değişebilirler ve nitekim değişmektedirler.
En doğru ve en üstün bilgilerin toplandığı nokta , Tanrının
Mutlak Varlığıdır. Bu tek nokta bütün hakikatlerin , en yüksek bilgilerin
hatasız olarak ve en güzel şekilde anlaşıldığı , izah edildiği noktadır.
Bütün bilgiler , varlıklar ve varlıkların ait olduğu realiteler ise bu
Mutlak Varlığın Nizamı içerisinde ve onun uygun olarak değerlenirler.
Yukarda her şeyin zirvesinin Mutlak Varlıkta birleştiğini ,
bütün hakikatlerin zirvesinin Mutlak Varlık olduğunu söyledik. Fakat
Mutlak Varlıkta bütün hakikatlerin birleşmesini , kısaca; Mutlak Varlığın
, Mutlak Varlık halinde tezahür etmesini isteyen , üstün , izahı imkansız
bir değer , bir varlık , bir kudret , her şeyi var eden mevcuttur. Fakat
bu izahı imkansız büyüklük , varlıklar için , herşeyin bittiği tek
noktanın , “Mutlak Varlığın” çok üzerindedir. Bu sebeple O’nun bilgisine
“bilgi” denemez! Çünkü o bilgi bütün bilgilerden üstündür. O’nun
kudretine “kudret”(1) denemez. (1:kudret :güç). Çünkü istisnasız bütün
varlıkların en üstün kudret olarak ancak ( biraz olsun) tasavvur
edebilecekleri kudret , Mutlak varlığın kudretidir. Bu kudreti de ancak
tekamülde çok yükseklere erişebilmiş pek ender varlıklar biraz olsun
tasavvur edebilirler.
Kısaca , istisnasız bütün varlıklar için Mutlak Varlığın
üstünü ve Mutlak Varlığın , Mutlak Varlık olarak tezahür etmesini isteyen
değerin zerresini bile tasavvur etmeye imkan yoktur. Çünkü O, bütün
düşünülebilenlerin ve tasavvur edilebilenlerin çok üstündedir.
O düşünülemez fakat onun kurduğu nizam öyle bir nizamdır
ki, O bütün var ettiklerini “ her zerresine kadar” istediği gibi tetkik
edebilir. Kısaca O’na erişilemez ; fakat O, her tarafa , her şeye erişir
ve izahı imkansız değer ve kudretiyle her şeye her şeyden çok
yaklaşabilir.
Bu sebeple O, bilgi verirken meleklerini vasıta ettiği gibi
, isterse doğrudan doğruya da bilgilerini verebilir. Bu O’nun için çok
kolaydır.
Özetle ; Tanrı her şeye erişen , her şeye kadir olan fakat
asla erişilmesine hatta biraz olsun düşünülmesine imkan olmayan
büyüklüktür. Onun eriştikleri ise asla ona erişemezler. Her şey onun
büyüklüğü yanında zerreleşir , kaybolur. O , her varlığın , huzurunda
eriyip kaybolduğu büyüklüktür..
939.
SPOR
Her çeşit mücadelenin spor düşüncesindeki gibi
değerlendirilmesi gerekir. Çünkü spor kötülük düşünülmeden kazanılması
gereken bir mücadeledir.
Mücadele aslında daha doğrulara ulaşılması için
geçirilmesi gereken yoldur. Bu yolda hırsla ve hak yiyerek emeklenir ;
erdemle yükselinir. Hiç şüphesiz ki erdem her bakımdan yüceltici olandır.
940.
HAKİKİ DEĞER
İyi olduklarına inanılanları yapmak , fena olduğuna
inanılanları yapmamak gerekir. İnsanlar fena şeyler yaptıkları için değil
, fakat fena olduğuna inandıkları şeyleri yaptıkları için azaba
yönelirler. Ahirette çekilen azaplar , yapılan fenalıkların karşılıkları
değil ; fena olduğuna inanıldığı halde yapılan icraatın karşılıklarıdır.
İnsanlara iyi veya fena olan şeyleri vicdanları ve toplum
realitesi bildirir. Kanunlar , kaideler , usuller toplum realitesini izaha
yarayan faktörlerdir. Dünya ve benzeri tekamül yerlerinde nizamlar ve o
yerlerin bünyeleri , iyi ve fena’yı meydana getirir.
Dünyada faydalı ve zararlı olabilen bir “ateş” mevcuttur.
Ateşe itilen insan ise yanar ve dünya realitesine göre bu , yapılmaması
gereken bir iştir. Oysa ,ısınmak için ateşten faydalanılabilir. Bir insanı
ateşe atmak fena , bir fakire yakacak temin etmek ise iyidir ; çünkü
iyiliktir. Bu ve buna benzer değerlendirmeler tamamen dünya ve madde ile
ilgili değerlendirmelerdir. Çünkü başka tekamül yerlerinde ne ateş vardır,
ne ısınma , ne de ateşten yanma ; fakat orada da acı ve ıstıraba sebebiyet
verdiği için sakınılanlar veya sevilenler yine mevcuttur.
Bütün bunlar ara gayelerdir , asıl gaye ise kötünün idrakı
ve iyiye olan yöneliştir. Tekamül yerlerinde asıl değerlendirmeye idrakla
yaklaşılır. Ruhlar , tekamül yerlerinde , kendilerine değerlenme imkanı
verecek şeyleri toplarlar. Bu toplananlar Tekamül yerinin karakterine uyan
değerlerdir. Bu değerlerin , kaba robotlu ortamlardan uzaklaştıktan sonra
, manevi planlardaki gerçek halleri çok daha güzel, daha şuurla idrak
olunur cinstendir.
Tekamül yerleri , değerlenmek imkanları sağlayan
ortamlarddır ; fakat bir tekamül yerinde aynı değere hep aynı yollardan
geçilerek erişilmez. Öyle tekamül yerleri vardır ki , oralarda dünyada
yapılmaması gereken şeylerden birçokları yapılarak değer kazanılır.
Dünya hayatında bir aile kavramı vardır. Ailenin esasını
oluşturan kadınla erkeğin , birbirlerine sadakatla bağlı olmaları gerekir.
Hayatları boyunca bu sadakatten uzaklaşmamaları icab eder. Bu durumda
onlar , zaman zaman kendilerini olumsuz yönlere çeken hadiselerin rol
oynadığı his ve zaaflarla mücadele edebildikleri oranda değerlenirler.
Buna karşılık bazı tekamül yerlerindeki varlıklar böyle bir zor altında
değildirler. Onlarda da yine +,- alakasına benzer bağlar mevcuttur. Fakat
dünyadaki anlamda bir sadakat bahis konusu değildir.
Varlıklar her tekamül yerinin şartlarına uygun olarak
değerlenirler. Tekamül yerlerinde elde edilebilen değerler ruhun ilerde
elde edeceği değerlerin cüzleridir. Dünyada tekamül etmekte olan ruhlara
gelince , onlar tekamül yerlerinde kazandıkları kıymetlerle hakiki değer
yönünde yükselirler.
Hakiki değer ; ruhun çeşitli alanlarda ve çeşitli tekamül
yerlerinde elde edebildiği değerlerin sentezinden hasıl olur ve böylece “
bütün değerleri ihtiva eden bir değer” ortaya çıkar. Bu değer daima
büyümek ve genişlemek istidadında olan bir değerdir ki buna “değerler”de
denilebilir. Çünkü yüksek maneviyat alemlerinde tekilde çoğul , çoğulda da
tekil tezahür eder.
Dünyada birçok yönlerden sevilen bir insana kısaca “iyi
insan“ denir. Buradaki iyi insan tabiri ; bir çok şeyler ihtiva eden bir
tek özelliktir. İşte bu özellik benzeri olan hal , yüksek maneviyat
alemlerinde kendini çok daha kuvvetle hissettirir.
Bir insanın zaaf göstererek yapılmaması gerektiğini bilerek
yaptıklarının karşılığı, maneviyat alemlerinde ( per vasıtasıyle) azap ve
ıstırap demektir. Hakikatte azaplar ceza olsun diye verilmezler. Ruhların
değerlenebilmeleri için zaman zaman azap ve ıstıraplardan faydalanılır.
Doğru olduğuna inandığı yoldan uzaklaşanlara bu
uzaklaşıştan hasıl olan kaybı telafi ettirecek hadiseler çok ağır ve acı
olabilir. Bu bildiklerimizi esas alarak vicdan ve realitenin çizdiği doğru
yoldan ayrılmayanlar , azap ve zorluklarla karşılaşmaksızın üstün
değerlere doğru yükselirler.
941.
TEK VARLIK HALİNDE TEZAHÜR ..
Değerlenmek , alabildiğince geniş manada bir şuurlanmaktır
ki ; sevginin şuurlanması halinde belirir. Sevgi , “gerçek sevginin”
mevcudiyetini idrakla şuurlanmaya başlar.varlıklar tekamül ettikçe
değerlenir ve şuurlanırlar. Ve ilerde bu şuurun sevgiden ayrı olmadığı
idrak olunur.
Maneviyat alemlarindeki varlık ve değerlerin , madde
değerlendirmeye yarıyan vasıtalarla değerlendirilemiyeceği biliniyor.
Manevi planlardaki varlıklar , bulundukları alemin , ayrı ayrı da
düşünülebilecek zerreleri veya cüzleridir. Yüksek manevi alemlerdeki
varlıklar , birbirlerine kaynaşmış “şuurlu sevgi tesirleri” halinde
tezahür ederler.bu sebeple onları bir bütün veya ayrı ayrı olarak da
düşünebilmek mümkündür.
Bu öyle bir kaynaşmadır ki , o kaynaşma içindekiler “tek
varlık” halinde tezahür ederler. Tek tek (cüz) varlıklar , tek varlık
halinde tezahür eden’den ancak şuur ve liyakatleri kadar haberdar
olabilirler. Mutlak Varlık , hem kül (bütün) hem de küllü idrak yolunda
yükselen cüz ( tek tek) şurları ihtiva eder.
Varlıklar yükseldikçe kendilerini Mutlak Varlığa daha fazla
kaynaşmış hissederler. Ve tek olanda, onun sistemine tabi olunarak
“sentez” yönünde yol alınır. Yeteri kadar yükselebilmiş olanlar , “
kendilerini Mutlak Varlıkta daha fazla hissedebilmek” hedefine doğru
ilerlerler. Bu ilerleyiş , şuurla yükseliştir.
Yüksek varlıklar , diğerlerini kendilerinden ayrı
hissetmezler. Onlar , kendilerinden olduğunu bildikleri , kendilerinden
olduğuna iman ettikleri varlıklar üzerinde tesir sahibidirler. Varlıklar
kendilerinin her şeyden , her şeyin de kendilerinden olduğunu şuur ve
sevgiyle idrak edebildikleri oranda yükselirler.
Bedeniniz , ayrı ayrı düşünülebilecek şeyleri bir arada
düşünmeyi size öğretecek tarzda tanzim edilmiştir. Hadiseler sizlere tek
hadisenin cüzleri olduklarını hatırlatmaz mı? Aile, millet kavramları sizi
, birçok şeyleri tek bir şey olarak düşünmeye alıştırmaz mı ? bir çoğun
tek , tekin ise birçok olduğunu size Mutlak Nizam ve o nizama uygun
olarak cereyan eden hadiseler öğretmiyor mu? Ayrı ayrı düşünülen insanları
ise hadiseler bir araya getirebilir.
Dünya ve madde nizamı , insanların , diğerlerini de
kendiymiş gibi düşünebilmesine engel olur. Bu engeller ise Mutlak Nizam
daki en mühim tekamül faktörlerindendir ki , şuurlanmada bilgi , sevgi ve
değerlerin benimsenmesinde en mühim rolü oynarlar. İnsanlar ,
kendilerini diğer varlıklardan ayrı düşünerek fakat onlara karşı iyi
olmaya gayret ederek manen değerlenirler. Çünkü dünya , tek’in “her şey”
olduğunun yeterince idrak edilebilmesine uygun değildir.
İnsanlar kendilerinden ayrı gördükleri diğer kimseler için
haklarından feragat (1) edebildileri oranda değerlenirler (1: feragat :
hakkı olandan arzusu ile vazgeçme ; gönül tokluğu). Fakat bu feragat , ne
yanlız başına sevgiye ne de yanlızca şuura dayanan bir feragattir.
Feragatin içinde her ikisinin de bulunması gerekir. Kararların mantık
süzgecinden geçirilmesi , her şeyin olduğu gibi feragatin de şuura ve
sevgiye dayandırılması gerekir.
“ Her koyun kendi bacağından asılır” diyerek egoistçe
yaşayanlar , kendielrini müstakil (2) Varlıklar addederler (2: müstakil :
ayrı , bağımsız ,kendi başına , tekil). Böyle olduğu için de çeşitli
istismar (3) yollarını seçerler (3: istismar: kendi yararına sömürü).
İnsanlar tekamül ederek , diğer varlıklarla aralarında
mevcut olduğunu zannettikleri açıklığı kapayabilirler.
Yavaş yavaş , kendisini diğerlerinden ayrı hissetmemeye
başlayanlardaki bu yükseliş , çeşitli şekillerde hayatlarına yansır..
Mutlak Nizama şuurları ile nüfuz edebilirler. Bu şuur , sevgi halinde
beliren bir şuurdur.
Mutlak Nizamı ; hücreleri , kanı , hareketleri ve tutkuları
ile koskoca bir vücuda benzetebilirsiniz. İnsan vücudu denildiğinde nasıl
ki akla ilk gelen onun hücreleri , kanı , kemiği değilse ; Mutlak Varlık
Nizamı denildiği zaman da , akla ; tekamül edenleri , tekamüle yardımcı
olanları , tekamül yerlerini ayrı ayrı düşünmek gelmemelidir. Fakat bu
kolayca kavranamaz , idrak edilemez. Yükselebilmiş varlıklar , değerleri
oranında, Mutlak Varlığın şuurunda hisse sahibidirler. Bu yolda yükselen
varlıklar erişebildikleri planlardaki vazifeleri , şuurla robotlardan
devralırlar.
İnsanların az veya çok idrak edebilecekleri şeyler , Mutlak
Nizamın cüzleridir. Fakat onlar bu nizamı bütün halinde idrak
yönünde yükselirler. Bu yöne ; kendi büyük varlık ve şuurunun idrak yönü
de denilebilir.
Bir varlık , bu nizamı idrak edebildiği , sevebildiği
oranda onda hak sahibi olur. Bu nizam , varlıkların değerlenerek nüfuz
edebildikleri ve hak sahibi olabildikleri bir nizamdır. Çünkü bir varlık
tekamül ettikçe Mutlak Varlığı “ kendi varlığı” olarak idrak etmek
yolundadır.
942.
O
O, her şeyi mevsimler gibi sırasıyla dizendir.
O , her şeyi zamanında ve yerinde , hatasız olarak verendir
Ondan sadece hayır gelir çünkü O , ihtiyacı olana ,ihtiyacı
olduğu şeyi verendir.
943.
HASRET
İnsanlar gereken dersleri , en çok , sevdiklerine kavuşarak
değil de onlara meyledip, onlardan uzak kalarak alırlar.
944.
YOKLUK
Varlıkların tekamül ederek kensilerini Mutlak Varlıktan
hissedebilmeleri , daha da yükselerek Mutlak Varlığın sırlarına ve
değerlerine nüfuz edebilmeleri , onların , Tanrının her şeyin üzerindeki
idrakı imkansız değerine erşebilmeleri demek değildir!
Mutlak Nizamı kuran , var eden Tanrı , her şeyin
üzerindedir ve üzerinde olacaktır. Allahı biraz olsun idrak edebilmek için
, O’nun her şeyi var ettiği “ Yokluğu” idrak etmek gerekir ki , onu idrake
imkan yoktur.
Varlıklar için tekamül sonsuzdur. Onlar değer kazanarak
Mutlak Nizamın da yukarısına erişebilirler. Mutlak Nizamı geride bırakarak
, Varlık’lık özelliklerinden yükselerek uzaklaşanlar , Mutlak Nizamı
şuurlarıyle idare edebilmek hak ve imkanlarını kazanırlar. Varlıklar, var
edildikleri “Yokluk” seviyesine liyakatleri ile yükselebilirler. Fakat
yokluk , sonsuzluklarla dahi izah edilemez. Yokluk seviyesine erişenler
bile onu idrak edemezler. Yoktan var etmek ise Allaha mahsustur.
Yokluk seviyesine erişen varlıkların en iyi idrak
edebildikleri şey , Allahın izahı imkansız büyüklüğü karşısında yok
olurcasına ufaldıklarıdır. Yokluk ; Tanrının erişilmesi imkansız değeri
karşısında her şeyin yok olurcasına ufaldığını idrak edebilen , yüksek
şuurlu varlıkların manevi mekanıdır. Orası şuurla sevginin bir olduğu
yerdir.
945.
KENDİNE SAYGI
Şuurlu bir imana sahip olanların , kendilerini karşı da
saygılı olmaları gerekir. Çünkü insanlar müstakil varlıklar olarak tezahür
ederler. Hakikatte ise Mutlak Varlığın , daha doğrusu ; Mutlağın var
ettiği varlığın cüz’leridirler.
Kendinize saygı gösteriniz !.. İmanlarını şuurlandırmak
yolunda olanlar , sadece etrafa iyi ve güzel gözükmek için değil ;
kendilerini yine kendilerine karşı sorumlu hissettikleri için de iyi ,
güzel , faydalı olmaya gayret ederler. Onlar , gösterişten çok , tabii
olmaya önem verenlerdir.
Şuurlu bir iman sahibi, tek başına dahi ; şahsına olan
saygısı onu temiz giyinmeye , temizlik kaidelerini uymaya , traş olmaya
zorlar.
Her insan , kendine olduğu gibi, diğer varlıklara da ,
fakat her şeyden fazla Tanrıya aittir.
946.
TESİR ALANLARINDA BAŞARI ;
SEVGİ, BİLGİ , KABİLİYET
İnsanlar dahil bütün varlıklar , ayrı ayrı olduğu gibi bir
arada da mütalaa (1) edilebilirler (1: düşünülebilme , yorumlanabilme).
Maddeli tekamül yerleri , varlıkların ayrı ayrı mütalaa edilmesinde
uygundur. Bu gibi yerlerdeki hayatlar , robotlara bağlı olan varlıkları ,
müstakil varlıklar halinde gösterir.
Basit insanlar , kendilerini basitlik ve bilgisizliklari
oranında müstakil hissederler. En çok kendilerini ve menfaatlerini
düşünen bu gibi insanların , tekamül ettikçe , önce yakınlarına sonra
diğer insanlara ve her şeye doğru his ve tesir alanları genişler.
Aile bireylerinin birbirlerine olan bağları ,tesir
alanlarının genişlemesinde mühim rol oynar. Toplum hayatı , sevgi ve alaka
alanlarının genişlemesini sağlayan faktörleri ihtiva eder. Toplumların
refahı ile ilgilenen şahısların , tesir alanlarının aile sınırlarını aşmış
olması gerekir. Şuur , vicdan , sevgi ve tesir alanlarını yeteri kadar
geliştirememiş olanlar toplumu idare etmeye özenirlerse ; zorluklarla ,
engellerle , başarısızlıklarla karşılaşırlar.
Bir insana taşıyabileceğinden fazla yük yüklenmez. Fakat
insanlar , hırs ve ihtiraslara kapılarak , taşıyamıyacakları yüklerin
altına girebilirler. Bu tarzda hareket edenler takdir edemedikleri
sorumlulukların altında ezilmeye mahkumdurlar. Hırs iyi yolda ilerlemek
isteyenlere bile hayır getirmez.
*
Bir insana , tesir alanının genişliğini, düşünceleri haber
verir. İdrak edilerek benimsenenler, tesir alanlarının genişlemesinde rol
oynarlar. Tesir alanlarındaki bir işe teşebbüs edenlerde , yapacağı
işlerle ilgili bilgi ve kabiliyetlerin bulunması gerekir. Tekamül etmiş
varlıklara gelince , onların tesir alanları , sevgi alanları halindedir.
Açtığımız devirde muvaffak(1) olabilmek için , kısaca; bir
insanın faydalı olabilmesi için ; sevgi de dahil , bu saydıklarımızın
hiçbiri tek başına yeterli değildir (1:muvafak :başarılı).
Tesir alanlarında muvaffak olabilmek için ; şuurlu bir
sevgiye , bilgiye, liyakate ihtiyaç vardır.
947.
O’NU ŞUURLA SEVMEK
Mal , mülk sevgisi, can sevgisi , akraba sevgisi, insan
sevgisi, özetle bütün sevgiler insanı , O’nu şuurlu sevmeye hazırlar. O
ise ancak şuurlu olarak (şuurla) layıkıyle sevilebilir. Çünkü O’nun her
şeye her şeyden daha yakın olduğunu insana benimseten BİLGİ’dir.
O’nu sevmek , O’na aşık olmak , O’nun aşkıyla yanmak ,
O’nun sevgisinde sevgi olmak “Gönül Yoludur”, “Aşk Yoludur”. Bu yol , Onda
erimek sırrına erenlerin yoludur. İçinde erinen şeyin ne olduğunu onlara
bildiren ise ŞUUR’dur.
948.
AKIL YOLUNDAN GÖNÜL YOLUNA
Akıl yolu insanı şuurla gönül yoluna ulaştırır.
Gönlüyle gönül denizine dalanlar , bu umman (1) da kaybolabilirler
(1:umman :ulu, büyük, engin deniz). Akıllarıyla dalanlar ise
gösterecekleri liyakat karşılığı, bilerek Onda O olmak yolunda yücelirler.
949.
GÖNÜL – AKIL
Kalbinin gösterdiği tarafa kafanla
git!
950.
REALİTELERİN YÜKSELİŞİNDE ZAMAN
Önceki bilgilerde de , fenalık kastıyle dahi olsa
yapılanların diğer insanların tekemülünde olumlu rol oynadığından
bahsetmiştik.
Bir insanın iyi ve huzur içerisinde bir dünya hayatı
geçirebilmesi için şu hususları bilmesi ve mümkün olduğu kadar hayatına
tatbik etmesi gerekir :
1. Bir insan istese dahi fenalık yapamaz
2. Fenalık yapmak maksadı ile harekete geçenler , yapmak
istedikleri veya yaptıkları kötülüklerden sadece kendileri zarar göürler
(1) ( 1: “Eğer iyilik yaparsanız, kendinize iylik yaparsınız ; kötülük
yaparsanız yine kendinize kötülük edersiniz” Kur’an 17/7).
3.Bir fena veya iyi olduğunu anlamak için :
a.Vicdana danışmak ,
b.Dünya realitesi ile karşılaştırmak ,
c.İçinde yaşanılan toplumun realitesine uyup uymadığını
tetkik gerekir.
Mesela gayet mutaassıp bir toplum içerisinde yabancı bir
kadının , o toplumun realitesine ters gelmeyecek şekilde giyinmesi
gerekir. Aksi halde kadın , hakkında fena düşünülmesine neden olabilir.
Anadolu’da öyle yerler vardır ki , başı açık gezen erkekler
dahi hoş karşılanmaz. Böyle bir yerde , bir erkeğin de o toplumun
realitesine aykırı gelmeyecek kılıkta dolaşması gerekir.
Mesela bir adamın herhangi bir köye erkeklerin başı açık
gezmelerinin hakikatte hiçbir sakıncası olmadığını öğretmek için gittiğini
farz edelim.
Öğretici , köye ilk giderlerken tıpkı onların kıyafetinde
giderse evvela onlarla daha kolay anlaşır. Yadırganmamasını sağlar ve
zamanla , yavaş yavaş, onlara ne öğretmek istediğini açıklarsa ;
fikirlerinin çabuk benimsenmesini sağlamış olur.yukarda verilen örnek
benimsetici metoda uygun örnektir. Benimsetici metotlar ise çok zaman
almasına rağmen çabuk benimsenmesini sağlayan metotlardır.
Bir de yukardaki halin aksini düşününüz. Öğretici köye
köyün alışık olmadığı , alışık olmadığı için de yabancısı bulunduğu bir
kıyafetle gelmiş olsun. Köylülere , zaman zaman , sindire sindire
anlatması icab eden şeyleri bir hamlede ; “ medeni insan böyle şapka
giyer, isterse de başı açık gezer. Buna kimsenin bir şey söylemeye hakkı
yoktur..” şeklinde konuşursa ve söylemek istediklerini söyleyip giderse ;
bu sözler su üzerine yazılmış yazı gibi daha söylenirken anlaşılmadığı
için , yok olan fikirler olmaktan ileri gidemez.
Çünkü ; bir insana veya bir topluma daha üstün realiteleri
benimsetebilmek için evvela mevcut realitesini izahla işe başlamak ,
benimsetici metodun esaslarındandır. Bu sebeple öğretici evvela mevcut
realiteyi ele alır ve işe , sanki mevcut realiteyi izah edecekmiş gibi
başlar. Bu hal üstün bir realitedeki kişinin , topluma, mevcut realitesini
izah halidir ki ; topluma , daha üstününü benimsemeden evvel mevcudu
gözden geçirmekle hasıl olacak faydaları sağlar.
İşte bu bilgiler de bu esasa dayanarak verilmiştir. Biz “
Tanrı birdir” derken , ilerde “ Tanrının adetle tahdit edilemiyeceği”ne
zemin hazırlamaktaydık. Dünyada “zaman” denilen bir kavram vardır. Bu
kavram izahlar üzerinde çok mühim roller oynar. Bu sebeple benimsetici
metotta zaman’ın oynadığı rolü hesaba katmak unutulmaması gereken bir
haldir
Aynı günde iki tebliğ alınmış olsa ve bunlardan birinde “
Tanrı birdir” diğerinde de “ Tanrı adetle , sayıyla izah ve tahdit
olunamaz “ dense ; bu iki tebliğ birbiriyle çelişir durumda iki tebliğ
olur ki , bu hale ana bilgilerde rastlanmaz.
Fakat mesela “Allah birdir” dense ve sonradan gereken
hazırlayıcı bilgiler verildikten sonra da “ Tanrı adetle , sayıyla izah ve
tahdit olunamaz “ dense , bu bilgi veriş tarzı benimsetici metoda uygun
bir tarzdır. Benimsetici metodun diğer bir özelliği de bazı çıkışlar
yapılarak bilgileri benimseyenlerin düşünceye sevk edilmesidir.
Şu halde , bilgilerle zaman arasında bir ilişki mevcuttur.
Bilgi verilirken , zaman , o bilgiyi alanın benimseme değeri ile ilgili
olarak kısalır veya uzar.
Dünya realitesine göre zaman sabittir ve önceden bilinen
tempoda ilerler yine dünya şartlarına göre belirli bir zaman aralığına
ancak belirli işler sığdırılabilir. Ve yarım saatte bir kitabın yüz
sayfası okunamaz. Yürüyen bir insan saatte 60 km yol katedemez..
Burada dikkat edilmesi gereken özellik , zamanın kesinliği
, zaman ölçüsüne vurulan şeyin madde değeri ile orantılı olarak
artmaktadır. Yani “ bir insan bir saat hava almadan su içerisinde
yaşayamaz” denildiği zaman ilk planda bilinenler , bu insanın madde
dünyasındaki hayat şartlarını izah eden ve sağlayan maddi elemanlardır.
Beden mukavemeti , hava, su..bunlar maddi izahları
yapılabilen , maddi varlıkları da yine madde değerlendirmeye yarıyan
vasıtalarla değerlendirilebilen , ölçülen, tartılan şeylerdir. Fakat ,
insanlar manevi hayatları ile ilgili hadiseleri yaşarken
karşılaşılanların hepsi madde ölçülerinden faydalanılarak kolayca izah
edilemez.
Yaşanan hadiselerdeki manevi değer oranı arttıkça , zaman
kavramı da kesinliğini kaybeder. Öyle hadiseler vardır ki , onları normal
zaman ölçüsüne vuramazsınız. Dünyadaki bir zaman ölçüsü olan dakikayı ele
alalım. Bir dakikada neler yapılabileceğinin tahminini yapmak az çok
mümkündür. Bunda da yine tekamül ve zaman rol oynar.
Mesela ilk ypılan trenin bir dakikada alabileceği azami yol
ile , tekamül etmiş modern bir trenin bir dakikada alabileceği yol
arasında fark vardır. Ve bugünkü tren için yapılan hız izahı ilk trenler
için yapılsaydı bu hatalı bir izah olurdu. Şu halde , ilerde doğru olduğu
kabul edilecek bir şeyin izahı zamanından önce yapılırsa , kesinlik ifade
etmeyen bir hesap olmaktan ileri gidememektedir.
Bunun böyle olmasını icab ettiren dünya realitesidir.
Mutlak Nizama göre ; benimsenmiş fikir ve realiteleri , benimsenecek olan
fikir ve realiteler takip ederler. Benimsenmiş realiteye uygun olan fikir
, düşünce ve hesaplar, en berrak gözüken fikir, düşünce ve hesaplardır.
İleri realiteleri ilgilendiren fikir, düşünce ve hesaplar , berrak olmayan
fakat berraklaşmak imkanlarına sahip bulunan fikirler, düşünce ve
hesaplardır.
Onların mevcut realitenin fikir, düşünce ve hesaplarından
daha berrak hale gelmesi ile ancak üstün realite benimsenmiş olur. Üstün
realite benimsenince de önceki mevcut realitenin , sanıldığı gibi berrak
olmadığı ondan daha berrak olanların mevcut olduğu anlaşılır. Bu hali ,
aydınlık zannedilen bir odanın daha kuvvetli bir ampulle aydınlanmış
haline benzetebilirsiniz.
İşte , zaman , berrakların daha berraklara yerlerini terk
etmelerinde rol oynar. Tekamülle ilgili vazifelerde ise zamanı madde izahı
için kullandığınız gibi rahatça kullanamazsınız. Çünkü zaman , manevi
değeri fazla olan hadiselerin maddi kalıplar içerisinde izah edilmesine
yeterli gelmez. Şu halde bu gibi hadiseleri izah için , madde
değerlendirmeye yarayan zaman kavramının manevi karşılığı olan zaman
kavramından faydalanmak gerekir. Bu ise dünyada kolayca başarılabilecek
bir iş değildir. Çünkü manevi hadiseleri izahta kullanılan zaman
kavramının tam anlamı ile kavranmasına dünya kavramları uygun değildir.
Böyle olduğu için de vazife ile ilgili zaman , maddeye tatbik edilen
zamanla aynı olamaz.
951.
VAZİFE İLE İLGİLİ
Siz bu bilgilerden ancak imkan hudutlarınız içerisinde
faydalanabilirsiniz. Unutmayınız ki, esas vazifeniz bu bilgileri tebliğ
etmektir.
952.
VAZİFEDE ZAMAN
İnsanlar sadece ve sadece , tekamülle ilgili bulunan ve
tekamülde faydalı olan şayler yapabilirler.
Dünyada bu söze aykırı gibi gözüken bazı örnekler
bulunabilirse de tam anlamıyla tetkik edildiklerinde tekamüle aykırı gibi
oluşları sadece aldatıcı bir görünüşten ibaret oldukları görülür.
Zararlı veya geri fikir ve cereyanlar , toplumları belki
ancak bir kaç sene tekamülden mahrum edebilir. Fakat toplumları ileriye
götürecek hadiselerin benimsenmesinde gerektiği zaman bu geriye yönelişten
hasıl olan hadiselerden faydalanılır.
Fert veya toplumu dönüşsüz olarak geriye yönelten hiçbir
hadise cereyan edemez. Çünkü geriye yönelmeler , ileriye gitmek için
lüzumlu olan şeyleri ve değerleri temin maksadıyladır.
Vazifelilere gelince , onlar geriye doğru olan
hareketlerden faydalanabilir ve onları , tekamülün gerçekleşmesi için
kullanabilirler. Görünüşü çok gerici olan hadiselerden dahi , ileri doğru
yapılacak hamleler için istifade edilebilir. Fakat bu , bilgi ve liyakat
isteyen bir iştir.
Manevi değerleri olan hadiselerin dünya şart ve
realitesinin dışında düşünülmesi gerekir. Cereyan etmekte olan
hadiselerden faydalanabilmek için ; bilgi , liyakat , karakter ve azim
büyük rol oynar.
Ortada çok yüksek manevi değeri olan bir vazife vardır. O
zamana değil , zaman ona tabidir. Vazifelilerin , zamanı vazifeye tabi
kılacak şekilde hareket etmeleri lüzumludur. Pek kısa olan dünya hayat
bunu icab ettirir.
Vazifeli şayet vazifeyi eski alışkanlıkları ile zamana tabi
görürse ; vazifeyi dünya hayatına sığdıramaz! Zaman , vazifede rol oynayan
bir faktördür vazifeyi zamana göre değil, zamanı vazifeye göre
değerlendirmek gerekir.” Bu iş şu kadar zamanda biter” demek yanlış ; “ Bu
işe şu kadar zaman yeterli gelecektir” demek doğrudur.
“ Zamanı gelmedi “ diye vazifeyi geciktirmek, onu zamana
tabi kılmaktan başka bir işe yaramaz. Vazifede başarı kazanmak için ,
zamanın ikinci plana atılması ve zminin hazırlanması icab eder. Şayet
vazifenin beklemesi gerekiyorsa , biz onu geciktiririz.. Gayeye ve
yardımlarınıza beklemekle ulaşamazsınız. Çünkü yürünmeyen yol aşılmaz!
Parola ; beklemek değil, ulaşmaktır..
953.
AZAPLI YOL , ŞUURLU HUZURLU YOL
İnsanlar iyi yollardan da , fena yollardan da yürüyerek
ilerlerler. Fena yollardan ilerleyenler azapla , iyi yollardan
ilerleyenler şuur ve huzurla tekamül ederler.
Biz inkarcılara dahi yardım eder, samimi olarak
inanmayanlara ise mucizeler gösteririz. Fakat bütün bunların bir sonu
olduğunun bilinmesi gerekir. Doğru yolu hırs ve ihtirasları için bile bile
red edenlerin hali ; yakılacakları yere , yanacakları odunları taşıyanlara
benzer. Hiç şüphesiz ki fena yollara sapanlar da , azaplar içerisinde
kıvranma karşılığı tekamül eder, değerlenirler.
*
Bu bilgilerin hiçbir zaman nail olunamamış yardımlarla size
indirildiğinin idrak edilmesi zamanı gelmiştir. Bu bilgiler ; şuuru ,
sevgiyi , mes’uliyeti, güzeli , iyiyi , yapılması ve yapılmaması
gerekenleri anlatmaktadır. Unutmayınız ki, bu bilgiler ilerde , tekamül
ederek yükselebilenlere sizin tadamadığınız güzellikleri hazırlamaktadır.
954.
LİYAKAT (1)
(1: layık olma , yaraşırlık , yeterlilik , kifayet)
Düşündüren de , yaptıran da , Tanrının insanlara
lütfettiği imkanlardır. Tanrının lütfettiği imkanlar dışında hiçbir şey
yapmaya imkan yoktur. Böyle olduğu için de insanlar ancak Tanrının
müsaadesi ile liyakat gösterirler.
Liyakat ; Tanrının lütfettiği serbestiden , Onun yardımı
ile kazanabildikleri şuurdan , maddi ve manevi hallerde tezahür edebilen
enerjilerden meydana gelir.
Bir konuda liyakat gösterebilmek için azim ve sabır
lüzumludur. Bir insan liyakatı oranında tekamül edebilir. Bir insan
kendisine bahşedilen meziyetleri(1) ve o meziyetleri iyiye kullanabilmesi
sonucu elde edebildiği tecrübe ve değerleri, iyi bir sentezle
birleştirerek herhangi bir hedefe yaklaşmak için kullanır , bunda da
başarılı olursa, o insana liyakat sahibi , liyakatli insan denir
(1:meziyet : üstünlük ve kabiliyet sağlayan vasıflar).
İnsan kendi değeri oranında , daha doğrusu imkanları
oranında liyakat gösterebilir. Mesela bir insan kuşlar gibi , hiçbir
vasıta kullanmadan , kolları ile uçmak isterse uçamaz. Çünkü insanın
kolları ile sağlıyabileceği imkanlar , vücudu havada tutmaya ve hareket
ettirmeye yeterli değildir. Bu iş insanın ne kadar liyakat gösterse de
başarabileceği bir iş değildir.
İnsanlar ancak dünya şart ve imkanlarına uygun olarak elde
edebildikleri değer ve kabiliyetlerine uygun ve onlarla orantılı olarak
liyakat gösterebilirler.
Bir insanın liyakat göstererek başarılı olmaya çalıştığı
alanlar , dünya realitesine göre daima iyi şeyler değildir. Bir hırsız
daha iyi çalabilmek, bir katil daha iyi öldürebilmek için de liyakatini
arttırmaya çalışabilir. Hiçbir esaslı gayeye dayanmayan alanlarda da uzun
zaman emek sarfedenler , liyakat gösterenler vardır. Mesela bir pirinç
tanesi üzerine yazı yazmak gibi (2). Şuurlu İnançta ise , insanların iyi
ve faydalı alanlarda liyakat göstermeleri şarttır. İyi olmayan , dünya
realitesine göre fena alanlarda liyakat sahibi olmak ise değer kaybına
uğratır. (2: Topkapı sarayında , üzerinde Kur’andan ayetler sığdırılarak
yazılmış pirinç taneleri vitrinlerde sergilenmektedir).
955.
İYİ VE
DOĞRU
Seçilen iyi ve doğrular, seçenin değeri ile orantılıdır.
Bir insanın iyi ve doğru olduğuna inandıklarını yapmasında ise kendisi
için faydalar saklıdır.
956.
HER ŞEYİ
TERK !
Dünya , er geç her şeyin terk edileceği yerdir. Şuurlu İman
ise , insanları her şeyden sıyrılma sonucu kazanılacaklara yaklaştırır.
957.
O’NA DOĞRU
Her şey baki(1) değildir. Her şey fanidir(2). Baki olan ve
fani olmayan sadece O’na yaklaştırır (1: baki: ölümsüz; kalıcı ( Hü el
baki: “ölümsüz olan yanlızca O’dur.” Bu deyim mezar taşlarında kullanılır
). (2: fani: Baki’nin zıddı ; ölümlü , gelip geçici)
958.
ŞUURLA İNANILANIN BENİMSENMESİ
İnsanlar kendi çıkarı olmayan konularda kolaylıkla erdemli
ve ahlaklı olabildikleri halde, çıkarları ile ilgili şeylerde çok defa bu
özelliklerini kaybetmektedirler.
Hırsızlığın karşısında olan bir şahıs , hırsızlık yaparak
çıkar sağlamak imkanları ile karşılaşınca , çok defa sözle karşısında
olduğu ve fenalığını kabul ettiği şeyi yapmak hevesine kapılır. Menfaatler
, insanları inandıkları şeyleden uzaklaştırmakta, onları inançlarına
aykırı yollara sevk etmekte rol oynarlar.
Çalmanın fena olduğuna inanana çaldırtan , öldürmenin fena
olduğuna inananı katil yapan ; menfaat veya egoizmini tatmin eden
şeylerdir.
Acaba bir insan inandığı bir şeye , menfaati için ihanet
ederse , ihanete uğrayan inanç gerçekten inanç mıdır?... Mesela, hiç yalan
söylememenin en doğru bir şey olduğuna inanan birisi , menfaati icabı
yalan söylerse , fakat yine de fena bir şey olduğuna inanırsa , bu insan
inancına aykırı hareket etmesine rağmen yine inancına sadık kalışı ne
şekilde manalandırılabilir?.
Bu ve buna benzer hadiseleri değerlendirebilmek için
Şuurlu İnanç ana metot ve kaidelerinden faydalanılır. Bunun için de inancı
tasnif etmek gerekir. Örnekteki hali izah edebilmek için inancı dört
kısıma ayırarak tetkik edebilirz:
İnanç,
Benimsenmiş inanç ,
Şuurlu İnanç,
Şuurlu , benimsenmiş inanç.
1.İNANÇ:
İnanç (veya;iman) bir şeyi tasdik, bir şeyi kabul etmek
demektir. İnsanlar iman ettikleri yani doğruluğunu tasdik ettikleri her
şeyi hayatlarına tatbik edemezler.
2.BENİMSENMİŞ İNANÇ:
İnandığı şeyin şuurlu bir izahını yapamasa da iman ettiği o
şeyi (şuursuzca)hayatına tatbik eder. İman denince akla otomatikman gelen
, zaten bu “benimsenmiş iman”dır.
3.ŞUURLU İNANÇ:
Gerek iman edilmiş ve gerekse imanla benimsenmiş şeylerin
hepsi şuurla inanılmış şeyler değildir.Bir şeyin var olduğuna , ispat
edilmeden de inanılır. Fakat bir şeye şuurla iman edebilmek , iman edilen
şeyin mevcut veya doğru olduğuna neden inandığının izahının yapılabilmesi
ile mümkündür.
Mesela bir insan , “ ben şuna iman ediyorum” der ve neden
iman ettiğini mevcut imkanlardan faydalanarak izah edebilirse, o, neden
iman ettiğini biliyor ve izah edebiliyor demektir. Fakat iman edilmesine
sebep olarak gösterilen şey sadece iman edeni tatmin ediyorsa , o şuurlu
iman değil , iman’dır. Çünkü her iman sahibi neden iman ettiğini izah
etmeye çalışabilir. Fakat bu , her iman edilenin şuurla iman edilmiş
olmasına bir sebep veya kanıt oluşturamaz.
İman edilen bir şeye şuurla iman edilebilmiş gözüyle
bakılabilmesi için ; neden iman edildiğinin , diğer insanları da tatmin
edecek şekilde izah olunması gerekir. Bunun için de devrin izah ve ispat
için kullanılan imkanlarından faydalanılır.
4.ŞUURLU , BENİMSENMİŞ İNANÇ : Bu , imanın en yüksek
şeklidir. Çünkü bir insan şuurla inandıklarının hepsini hayatına tatbik
edemez. Şuurla inanılan şeyler , onlara inananlar tarafından benimsenmiş
olarak hayatlarına tatbik edilebiliyorsa ancak buna şuurlu benimsenmiş
iman denilebilir.
Şuurlu İman’dan , Şuurlu benimsenmiş İman’a geçmek ani
olmaz. Bir insanın şuurla inandığı şeyleri , şayet onları daha
benimsememişse , hayatına tatbik ederken zorluklar çektiği görülür.
Benimsenmiş olanlar ise zorluk çekilmeden kolaylıkla hayata tatbik
edilenlerdir.
İnsanlar ise evvela iman ederek ; sonra iman ettiklerini
benimseyerek ; daha sonra da iman ettiklerini şuurlandırarak veya iman
edip benimsediklerinin şuurla izahlarını yaparak ( yani ; imanlarını
şuurla benimsenmiş iman mertebesine yükselterek) tekamül eder,
değerlenirler.
959.
EN GÜZEL DUA , EN GÜZEL İŞLEM
En güzel dua ; doğruya, iyiye ve güzele yöneltilmiş
düşüncelerdir.
En güzel işlem ise ; bu düşünceleri tatbikat alanına
çıkarmak ve çalışmaktır.
960.
PLAN
Dünya realitesinden olan herhangi bir konuyu evvela mevcut
imkanlar göz önüne alınarak planlamak sonradan da işe girişmek gerekir.
Bütün planlar ise birbirlerine benzerler ve aralarında ortak noktalar
vardır.
Planlar ; hadiselerle, realitelerle , ihtiyaçlarla ve
imkanlarla ilgilidirler. Geniş imkanlarla düzenlenen planların içersinde
ise birçok plan yer alır. Bir plan , bir vücuda benzetilebilir. Nasıl ki
vücudun iyi çalışabilmesi , o vücutla planlaı çalışan diğer kısımların
iyi çalışabilmesi ile mümkünse ; birçok şeyler ihtiva eden bir planın da
tatbiki , kendi içindeki planların iyi çalışmaları ile mümkün olabilir.
Bütün planları ihtiva eden bir plan vardır ki , buna Mutlak
Nizamın Planı diyoruz. İdrakı ve izahı imkansız hadiseler dışında , sizin
idrak edebileceğiniz veya ilerde idrak edebilmeniz mümkünolabilecekher şey
bu plana göre creyan eder. Onların planları bu esas ana planın esaslarına
uygundur. Bu sebeple de , var olan her şey Mutlak Nizamın Planına veya
planından herhangi bir kısma benzer.
Elektron bir merkez etrafında dönen bir sistemdir. Atomda
da bir merkez ve onun etrafında dönen elektronlar vardır. Kainattaki
sistemlerin her biri atoma benzer ve kısaca merkez etrafında bir devir
mevcuttur. İnsan dünyaya gelir ve gider ; bu da bir devirdir. Ve bu
devirler Mutlak Nizamın esaslarına ve gayelerine uygun olarak tekrarlanır.
Mevsimler , hatta bir insanın hayatındaki hadiseler daima
devirler halinde izah olunabilir. Bütün bunlar Mutlak Nizamın Planına
uygun ve onun ihtiva ettiği , ona göre nizamlanmış hadiselerdir.
Tanrının , Mutlak Varlık olarak tezahür etmek isteyişinin
bir sonucu olarak meydana gelen Mulak Nizam ve onda cereyan eden planlı ve
gayeli hareketler ; dünyada cereyan eden ve edecek olan bütün hadiseleri
kontrol edecek nitelikteki hadislerdir.
Her hadiseden meydana gelecek bir sonuç vardır. Sonucun ne
şekil alacağı, hadisenin cereyan etme veya cereyan ettirilmesiyle
orantılıdır. Bunu şu şekilde izah edebiliriz :
“hadislerden hasıl olacak sonuçlar , Mutlak Nizamın Planı
ile sınırlıdır”.
Yokuştan aşağı salıverilen bir tekerlek , yuvarlanarak bir
yere ulaşabilir. Fakat hiçbir zaman bu mesafeyi uçarak katedemez. Fakat
yuvarlanarak kat edeceği mesafede, geçtiği yoldaki arıza ve engeller rol
oynarlar.
Bir vidanın ihmal edilip sıkılmaması feci bir kazaya sebep
olabilir. Birçok insan ölebilir. Fakat kazadan dolayı olabilecek zarar
yine Mutlak Nizamın Planına göre sınırlıdır.
Bir insan diğer bir insandan az veya çok düşünme
imkanlarına malik olabilir. Fakat insanların düşünce kabiliyetleri de
yine Mutlak Nizamın Planına uygun olarak , tekamül esasları göz önünde
bulundurularak ayarlanmıştır.
Mutlak Nizamın Planı birbirine gayet sıkı bağlarla bağlı
iki ayrı kısımda düşünülebilir.
Mutlak Nizamın İdareci Planı
Mutlak Nizamın Tekamül Planı ( ki buna , Mutlak Tekamül
Planı da denilebilir).
Birinci plan tek başına düşünüldüğünde bir “robot”
manzarası gösterir. Çizdiği hudutlar kesindir.
İkincisinde ise esas gaye hudutların tekamülle
genişleyebilmesini temindir. Tekamülle ilgili bir planda kesin hudut
yoktur. Fakat hadiselerden elde edilecek neticeler karşılığı varılacak ara
hedefler kesin olarak hudutlanmıştır. İkinci planda , varılacak hedefler
kesinlikle şarta bağlanmıştır. Liyakatle , azim ve irade ile fazla imkan
elde etmek mümkündür. Fakat her hareketin sabit bir karşılığı mevcuttur.
Şu halde hakikatte kesin olarak hudutlu değilmiş gibi
gözüken Mutlak Tekamül Nizamının Planı da kesinlikle hudutlanmıştır. Şarta
bağlanarak hudutlanmış olması , kesinliğine asla halel getirmez.
Mutlak Tekamül Nizamı , tekamüldeki varlıklara hudutsuz
tekamül imkanları bahşetmesine rağmen , şart bağlı olarak hudutludur.
961.
SADECE ; ERİŞİLEMEYEN
“ Göklerden her şey uzatılır” diye bekleme devri
geçmiştir. Göklerden uzatılanlar hiç şüphesiz vardır ve olacaktır. Fakat
bunlar insanların mevcut imkanlarıyle erişemediklerinden gerekli
olanlardır.
Devir , liyakat karşılığı ulaşılan devirdir. Aksini
bekleyeni bekleyen ise ; hüsrandır
( hüsran : beklenilen şeyin elde edilmemesi yüzünden
duyulan acı).
962.
NEFSANİYETTEN SIYRILIŞ VE
ŞUURLU AŞK
Bir insanın nefsini yenmesi gerekir.fakat buna maddi
varlığını ihmal edek değil, menfaatlerini diğer insanların menfaatleri ile
bir, adeta ayrılıp ayırdedilmesine mümkün olmayan bir bütün olarak
görebilmesiyle ulaşabilir.
İnsanın nefsini yenmesi en zor başarılabilecek bir iştir.
İnsanlara her devirde , nefislerini yenmeleri gerektiği çeşitli
vesilelerle hatırlatılmıştır. Yine bu sebeple insanlar her devirde ,
yaşadıkları devrin imkanlarına göre nefislerini yenmeye çalışmışlardır.
Maddi varlıklarına bağlı bulunmalarından doğan dünya ihtiyaç ve
eğilimlerine karşı koymaya çalışmışlar, oruç tutmuşlar , riyazete
girmişlerdir ( riyazet : dervişlerin nefsi yenerek alçaltmak ve gönül
arılığı sağlamak için dünya lezzetinden ve rahatlığından sakınarak pehriz
ve kanaatla yaşamaları ; az yiyerek, az uyuyarak nefsin her türlü isteğine
karşı savaşmalarıdır). Bu yollara girenler , hiç şüphesiz ki gayret ve
emeklerinin karşılığı olan şeyleri elde etmişlerdir. Fakat bu yollardan
ulaşılmak istenen ve zaman zaman da ulaşıldığı zannedilen hedefler ;
yüksek anlamda nefsi yenmek değildir.
Yüksek anlamdaki bir nefsaniyetten sıyrılışı , idrak edip
benimsemek , ancak, şuurlu bir imanın ihtiyacını hissedebilmek ve onu
benimsemekle mümkündür. Şuurlu İman yolu ise ; insanlığı sevgiye götüren ,
daima daha fazla sevebilme imkanlarını bahşeden yoldur.
Sevgiyi , hazırlayıcı maddi sevgiden ; hakiki sevgiye,
manevi aşka çıkartan ancak şuurdur. Şuursuz aşk, dünya şartlarının meydana
getirdiği cismani ihtiyaçları , eğilimleri, menfaatleri ihtiva eden
aşktır. Bu aşk insanı maddesiz, robotsuz aşka hazırlar. Manevi aşkta ,
sevgi benimsenerek yükselinir. Kendilerini , gittikçe daha fazla
başkalarında bulmaya başlarlar. Daha da yükselince , menfaatleri ile ,
arzuları ile, kısaca her şeyleri ile diğerlerinin içersinde kaybolurlar.
Bu kayboluş hakikatte , nereye kadar uzanıyorsa , kaybolanın tesir
sahasını oralara kadar uzatan, içinde kaybolunanı kuşatan bir kayboluştur.
Bir varlık tekamül ettikçe , bu tarzda diğer varlıklar
içersinde kaybolur ki, bu; kaybolunarak var olmaktır! Bir varlığın
kaybolabildiği oranda var olabildiğini bilmesi ona aşk aşılar. İyilik
aşılar. Neden iyi olunması gerektiğine şuurla iman ettirir.
Sevgiyi hayvanilikten kurtarmak , neden sevilmesi
gerektiğini bilmekle mümkündür. Bazılarının zannettiği gibi ,şuur aşkı
maddileştirmez. Şuur aşkın lüzumunu anlatır , aşkı maddi gösteren şuur,
aslında maneviyat alemlerine uzanamıyanların ve her şeyi dünya imkanlarına
bağlı görebilenlerin şuurudur ki, bu şuur , geröek şuura ulaşılan yolda
geçilmesi gereken bir merhaledir.
Bir insan şuurla sevebildiği kadar hayvanlıktan
uzaklaşabilir ve insanlar ancak değerleri kadar şuurlu bir aşk
yaşayabilirler. Çünkü onlar , şuuru dahi ancak değerleri oranında
değerlendirebilmek ve ondan faydalanabilmek imkanlarına sahiptirler.
Mutlak Nizama göre var olan her şeyi saran , dolduran
aşktır , sevgidir. Bu aşka , bu sevgiye nüfuz edebilmek , Mutlak Nizama
nüfuz edebilmek demektir. İnsanlar buna ancak , her şeyi kendinden ,
kendisini de her şeyden hissedebildikleri kadar muvaffak olabilirler. Bu
hal nefsini her şey, her şeyi nefsi olarak görebilmek şeklinde de tarif
olunabilir.
963.
NEFİS , ÜREME VE DENENME
(nefis: 1.öz varlık , kişilik. 2.İnsanın yeme,
içme , üreme vb. gereksinimlerinin bütünü)
İnsanların üreyebilmeleri için Mutlak Nizama göre cereyan
etmesi gereken döllenme hadisesi , nefse sımsıkı bağlarla bağlıdır. Buna
kısaca , insanların dünyada üreyebilmeleri nefsaniyetleri ile bağlıdır da
denilebilir. Ve insanın nefsini en çok zorlayan tesirler , en fazla
kontrolleri altında bulundurulması gerekenlerdir.
Bir ruhun dünyada insan olarak bedenlenebilmesi için , iki
insanın birbirlerine karşı duydukları , nefsleri ile ilgili his ve
arzulardan faydalanılır. Bu his ve arzular , toplum realitesine uygun
olarak veya aykırı olarak tezahür edebilir. Bu ; doğrudan doğruya ,
tekamülde bu olaydan faydalanacak ruhların planları ile ilgilidir.
Şayet insanlığın bedenlenmesi , nefsaniyeti sıkıca
ilgilendiren bir hadiseye bağlanmamış olsaydı, “ şuursuz tekamül “
devreleri boyunca insaniyet , sırf bir ruhun dünyaya gelmesi ve onun
gereken hayatı yaşaması için hiçbir zahmete girmek ihtiyacını
hissetmiyecekti , bu sebeple , tekamülle ilgili en büyük hadiseler nefse
sımsıkı bağlanmışlardır. Bunlar arzu edilen , ve ancak uygun şartlar
olmadığı durumlarda frenlenmesi gereken his ve arzuların , insanları
zorlaması tarzında bir olgudur.
*
İnsanlar dünya hayatları boyunca nefislerini ilgilendiren
birçok hususlarda denenir , bilgi , tecrübe ve değerlerini arttırırlar.
Nefsaniyetin , duygu ve arzuların çok mühim roller
oynadıkları bu denenmelerde hadislerden faydalanılır. Mesela insanı
hayatının bir kısmında vicdanının kabul edemediği , bunun için de yapmak
istemediği şeyleri yapmaya zorlar O, bunlara mukavemet edip , his ve
nefsaniyetinden fedakarlık edebilirse değerlenir.
Bu yoldan elde edebileceği değer , onun tekamül planında
belirtilmiştir. Bu sebeple o, bu değeri elde edinceye kadar arka arkaya ,
onu o değere ulaştıracak hadislerle karşılaşır. Gaye , iyi olmayan bir
şeye karşı mukavemet etmektir. İyi olmayan şeyleri ise insanlar , toplum
realitesinden , vicdanlarından , şuurları oranında öğrenirler.
Bir insan bu şekilde , mevcut değer ve imkanlarına göre
yapması ve yapmaması gereken şeyleri bilir. Karşısına çıkan ve onu
yapılmaması gerektiğine inandığı şeyleri yapmaya zorlayan hadiselerle
mücadele eder. Bu mücadeleler pek çeşitlidir ve pek çeşitli safhalar
gösterirler. Çok defa da tekrarlanırlar. Bu tekrarlar , ihtiyaçtan ortaya
çıkan tekrarlardır.
Mesela denenmeye tabi tutulan kişi, birçok defalar ,
yapmaması gerektiği hadise ile karşılaşmış ve ama ona iradesi ile karşı
koymuştur. Ama onu yapmak istediğini hissetmektedir. Halbuki plan icabı,
bu isteği tamamen hissetmeyecek kadar onun bu hadiselere karşı olan
alakasının kaybolması gerekmektedir. Bu taktirde , o şahıs bu hassayı
kazanıncaya kadar daima , yapılmaması gerektiğine inandığı şeyi yapmak
için zorlanır. Bu zorlanışlar , kişinin yapmaması gerektiğine inandığı
şeyi yapmak arzusunu hissetmeyinceye kadar devem eder.
Bu sonuca ulaşabilmek için çok kereler bir dünya hayatı
yeterli gelmez. Mesela bir insanın , bütün insanları bir cinsiyet farkı
gözetmeksizin sevebilmesi ve yine insanları , yakınlık farkı gözetmeden
sırf değerleri ile değerlendirip taktir edebilmesi , ancak birçok robotlu
hayatlardan sonra ulaşılabilecek bir sonuçtur.
Sık sık tekrar ettiğimiz gibi ; bir insan denenirken ona
taşıyabileceğinden fazla manevi yük yüklenmez. Fakat insanlar değerlenerek
daha fazla yük taşıyabilme imkanlarına sahip olurlar. Bu imkan onlara daha
ağır şartlarla denenerek daha çabuk değerlenebilmek imkanlarını sağlar.
964.
ASLINDA VAR OLUP , İDRAKLE ULAŞILAN
Şuurlu İman , bir şahsın fikri veya malı değildir. O ;
esaslarını okuyunca kendini onda bulanlarındır. Aslında o , var olandır.
Bu sebeple ona idrakle ulaşılır. Bu ulaşış değerleri yüceltir ve
sorumluluklar yükler.
965.
MADDECİLİK
Şuurlu bir inancın yerleşebilmesi için , bilhassa iki şeyin
ihtiyacı karşılıyacak kadar bilinip öğrenilmesi ve benimsenmesi
gerekiyordu..
Bilindiği gibi , dünya ruhların madde vasıtasıyle tekamül
ettikleri bir yerdi. Din yolu ile ruhun izahına gidilirken , maddenin de ,
felsefeden faydalanılarak izahı gerekiyordu. Dünya hayatına ruh ve madde
karışımı olarak bakmak ve ikisini bir arada tetkik etmek hiç şüphesiz ki
faydalıydı.
Fakat bu yoldan bir tetkik , insaniyete şuurlu bir inanç
için gereken bilgiyi vermekten uzaktı. Şuurlu bir inancın kurulup
yerleşebilmesi için analiz metodundan faydalanılarak ruhu ve maddeyi ayrı
ayrı tetkik etmek gerekiyordu. Tetkikatın benimsetici olmasını sağlamak
için ise , ruhçuların maddeyi , maddecilerin de ruhu reddetmesi
gerekmekteydi.
İşte bu sebeple , ruhçular ve maddeciler, iki ayrı grup
halinde fikirlerini savundular. Ruh ve madde mücadelesi her devrin , her
asrın imkanlarına uygun olarak cereyan etti. Analizden hasıl olan
ruhçuluk ve maddecilik son asırlara kadar gelişti.
Karl Marks’ın (1) vasıta edildiği maddecilik prensipleri ve
esasları, dünyanın mühim bir kısmında , ruhun ve maneviyat alemlerinin
mevcudiyetine inananların düşüncelerinin karşısına çıktı. Maddeciler
ortaya attıkları fikir ve düşüncelerle dini inaçları sarstılar
( Karl Marks : 1818-1883: Maddeciliği ve sosyalizmi kuran
Alman filozofu , sosyoloji alimi. Fakir bir yahudi ailesine mensup olduğu
Treve’de doğmuş, Londra’da 65 yaşında ölmüştür. Bonn ve Berlin
üniversitelerinde hukuk tahsil etmiş ve daha sonra felsefe ve tarihle
meşgul olarak ilk zamanlarda üniversitede felsefe öğretmenliği yapmıştır.
1847’de komünist cemiyetine girdi ve komünist parti beyannamesini
yayınladı. Marks ve Engels’in beraberce yazdıkları bu beyanname bugünkü
sosyalizmin yani Marksizm’in prensiplerini içerir.
Marksizim, dünya tarihinin bütün hadiselerini maddi bir
suretle ve ancak ekonomik kanunlara tabi olarak izah eder. Toplum ve
devletlerin uğradıkları her türlü hadiselerin ancak ekonomik sonuçlar
olduğunu savunur. Bütün fikirlerini , on dört cilt tutan ve sosyalizmin
mukaddes kitabı sayılan “ Kapital ” yani “Sermaye” isimli kitabında
toplanmıştır.).
Onların ancak görülebilene inanmakta gösterdikleri ısrar ,
birçok insan tarafından akla uygun bulundu ve sonuçta dini teşevvüş arttı
(teşevvüş: karışıklık) . Dini teşevvüşün artışı çeşitli ülkelerde din
buhranlarının çıkmasına sebep oldu. Dinin aleyhine gelişmiş gibi görünen
bu hadiseler aslında hiç de böyle değildi ve şuurlu bir imana zemin
hazırlamak içindi. Şuurlu İmanın zemini , şuurlu bir iman ihtiyacının
hissedilmesi ile oluşur. İşte o zamin hazırlandı ve biz Şuurlu İmanla
ilgili bilgileri vermeye başladık.
Şuurlu bir imanın gerçekleşebilmesi ise , her şeyden önce
ruhun madde ile olan münasebetinden şuurlu bir şekilde izah
edilebilmesiyle mümkündür.
966.
MADDİ VE MANEVİ MÜCADELE
Maneviyat alemleri ile madde , dolayısıyle ruh ve madde
arasında uçurumlar meydana getiren fikirler ruh ve madde mücadelelerine
sebep olmuştur. Ruhçular ve maddeciler arasındaki ( bunlara
maneviyatçılar yani dincilerle , maddeciler arasındaki de deniliebilir)
mücadeleler tekamülde rol oynayan mücadelelerdir.
Zaman zaman birinin diğerine hakim duruma geçtiği bu
mücadelelerde ileri sürülen fikirler, beşeriyete şuurlu bir inancı
hissettirecek özellikteki fikirlerdir. Her devirde , bu fikirlerden en
tatmin edici olanı ön planda yer almıştır.
Hiç şüphesiz ki maneviyatı ve ruhu savunan fikirler
arasında da ayrılıklar mevcuttur. Keza bu hali maddecilik fikrini
savunanlar arasında da görmek mümkündür. Gerek maneviyatı gerekse maddeyi
savunan fikirlerin istisnasız hepsi , insanlığı tatmin edecek vasıflarda
değildirler. Ve artık insanlar cevap bekleyen sual ve problemleri
hissedecek çağa gelmiş bulunmaktadırlar.
Şayet bir ruh ve madde mücadelesi olmasaydı, beşeriyet bu
ihtiyacı hissedecek realiteye yükselemiyecekti. Zamanında birbirlerini en
zıt fikirlermiş gibi reddeden fikirler bile bir gayeye, tekamül gayesine
hizmet ettiklerine bu anlatılanlar en güzel örnektir. Ve bütün bu örnekler
, insan üstü bir tertibin , binlerce senelik bir zamana ne de güzel
dizildiğinin canlı ve inkar edilemez delilidir.
967.
BÖCEK VE ÖLÜM
Bir böceğin cansız kalmış bedeninde , düşünenler için ibret
alınacak çok şeyler vardır.
Onun maddi varlığının günden güne civarındaki toz toprağa
benzeyişi ve cansız aleme karışışı , ona can vereni düşündürür. Her canını
vermiş olanın ise manevi alemde değerine uygun bir yeri vardır.
Sonsuz büyüklükler yanında insan da bir böcek gibidir. O da
bedene bürünür..., ve ölür. Ölüm , varlıklara yeni yüceltici yolların
kapılarını açan bir olaydır. Hiç şüphesiz ki birçok hayırların saklı
bulunduğu olay.
968.
RUHUN TESİR ALANLARI
Ruhun tesir alanını bedenle sınırlanmış görmenin ve ruhun
sadece bir beden üzerinde tesirler icra ettiğini düşünmenin eksik
taraflarını izah etmek zamanı artık gelmiştir.
Ruhu bir atomun çekirdeği olarak düşünün ve beden olarak
düşünebileceğimiz elektronlara kuvvetle bağlı olsun. Bu durumda , nasıl ki
atomlarda çekirdek gücüne bağlı olarak değişik adette elektronlar
mevcuttsa, ruh da tesir gücüne göre çeşitli bedenlere sahip olabilir. Ve
aynı zamanda ruh , sadece bedeni değil , o bedenin maddi ve manevi
ortamını da tesirleri altında bulundurur. Ruhların tesiri altında
bulundurduğu maddeler , bilinen maddi imkanlarla ve realitenizle izah
edilebilirse de , ruhların tesirleri altındaki manevi değer ve varlıklar
bu imkanlarla değerlendirilemezler.
Ruh “şuurlu bir tesirdir” denilerek tarif edilebilir. Ruh ,
bu şuurlu tesir’lik özelliğini arttırmak ve ondan faydalanmak imkanlarına
sahiptir. Bu yolda per hassasından faydalanılır.
Ruhlar , bulundukları ortamın şartlarına ve robotlarına
uygun olarak tesirler icra ederler. Dünya imkanları ile bugüne kadar ruhun
sadece tek maddi varlığı olduğu zannedilmiş ve ruh beden ilişkileri bu
esas üzerine izah edilmiştir.
Beden , ruhu robotlu ortamla irtibata geçiren ve ruh için
çok lüzumlu bir merkezi yapıdır. Aynı zamanda bedenin de merkez yapısı
beyindir. Beyin , bedeni ruha bağlayan yolların birleşme noktasıdır ki ,
bu yollar per vasıtası ile kontrol edilirler.
Bir insan bedeni aslında , ait olduğu ruhun , pek az
ifadesi olabilen bir maddi tezahürüdür. Ruhun dar veya çok geniş bir tesir
alanı mevcuttur. Ruh incelenirken ayrı (izole) olarak düşünülebilirse de ,
tesir edip tesir aldığı diğer ruhların tesir alanlarından tam anlamı ile
ayrı düşünülemez. Bu tesir alanları iç içedirler ve hadiselere göre
değişebilir yani sabit değildirler. Fakat bu , onların planlı olmadığı
anlamına gelmez. Dünyadaki bütün ruhlar, daha doğrusu dünyada tezahür eden
ruhların hepsi , birbirleri ile ya doğrudan doğruya veya dolaylı bağlarla
bağlıdırlar.
Şuur İnanç II ; Bölüm 4
969.
EN DOĞRU VE MEÇHUL’SÜZ BİLGİ
Dünya hayatında doğru ve inanılması gereken hakikat , en
doğrunun bilinemiyeceği ve hiçbir şeyin bütün meçhülleri çözülerek
öğrenilemiyeceğidir.
970.
GERİCİLİK
Toplumda “ gerici” diye adlandırılan zihniyet ve kıyafetler
vardır. Kişilerin saçından , sakalından ve giyinişinden bu yargıya
varılmaktadır. Fakat asıl gericilik , bir insanın bu görüntüsüne sebep
olan amildedir. Yani kişiyi gerici yapan ve gösteren onun realitesidir.
Her realitenin az veya çok işaretleri mevcuttur.herhangi
bir realiteye sahip insanlar, bedenlerine ve yaşantılarına realitelerini
yansıtırlar. Nasıl ki bir ressam san’at değerinin çok üzerindeki bir resmi
yapamazsa, bir insanda realitesi üzerindeki bir yaşantıya giremez. Nasıl
ki , bir san’atçının daha üstün eserler meydana getirebilmesi ancak bilgi
ve san’at kabiliyetinin gelişmesi ile mümkün olabiliyorsa , geri
zihniyetli bir insanın da ileri bir realitenin kılığına bürünebilmesi ve o
kılığı kendisine , kendisini de o kılığa yakıştırabilmesi ; her şeyden
önce realitesini , o kılığı tercih edenlerin realitesine yükseltmiş olması
gerekir.
Bir köylü, bir işçi , bir şehirli realitesi vardır. Bu
realite onların dış görünüşlerine de yansımıştır. Bir köylünün şehirli
kılığına girdiğini düşünün, bu kılık onun yaşadığı realitenin kılığı
olmadığı için onu acayip durumlara sokar. Aynı şekilde daha kültürlü ve
yüksek realiteli insanlar arasına karışmış ve kendisini onlara şeklen
benzetmiş bir kişi düşünün, bu insan devamlı olarak pot kırar, fikir ve
davranışlarıyla aralarında bulunduğu insanlara rahatsızlık verir. Giydiği
en iyi elbise , gittiği en yüksek seviyeli yer , onun basit davranışlarına
engel olamaz. Kısaca , yapmakta olduğu her hareket ancak o şahsın
realitesine uygun olanlardır. Dış müdahalelerle , bunu yap , şunu yapma
demek ise onu realitesi içinde şaşkına çevirir. Çünkü yap veya yapma
denilen şeylerin izah edilmesi gerekmektedir. İzah edilenlerin de onun
tarafından benimsenmesi gerekir.
Tekamül ; planlı ve şuurlu olduğu oranda faydalıdır. En
güzel yol da , bir toplumu ruhen kalkındırmak çarelerini arayıp bulmaktır.
Çünkü ileri realiteye yükselen bir insan , otomatik olarak yeni
benimsediği realitenin icaplarını yerine getirir. Ve o realitenin icab
ettirdiği kılığa hiçbir zora lüzum kalmadan kendiliğinden girer.
Bu sebepten , bir toplumdaki aydınların , yine o toplumdaki
geri kalmış fertlere gerici diye hücum etmeleri , gerçekte kendi
kendilerini suçlamalarıdır. Çünkü onlar , gerici diye hor gördükleri
toplumun , gerici olmaması için gerekenleri yapmayanlar ve onları
gericilikten kurtarmak için en kolay sandıkları saldırıdan faydalanmak
isteyenlerdir.
971.
FİKİRLERİ TETKİK
Bir fikir mücadele edilmek ve saldırılmak için dinlenir ve
öğrenilirse , o fikirden bir fayda temin edilemez. Fikirler iyi niyetle ve
objektif olarak tetkik edilebildikleri oranda faydalı olabilirler.
972.
HADİSELER
Hadiseler ihtiyaçları karşılayacak şekilde yaşanır. Her
insanın ise tekamül ihtiyaçları aynı değildir. Bu sebeple cereyan eden bir
hadiseyi birçok insanlar başka başka yaşarlar ve ondan tekamülleri ile
ilgili şekilde faydalanırlar.
973.
TERTİP HADİSELER
Her hadiseden veya hareketten hasıl olacak sonuçlar önceden
bilinseydi , liyakatle tekamül edebilmek imkanı kalmazdı. İnsanların ,
bazı hadiseleri , tertip olduklarını bilmeden yaşamaları ve sonucunu
bilmiyor olmaları onları robotluktan kurtarır ve gereken dersleri
almalarını mümkün kılar.
974.
SEVMEK VE NEDENİNİ BİLMEK !...
Sevmeyi öğrenmek için yaşanır!.. Bir insanın ise sevgisini
şuurlandırması gayedir. Sevgiyi öğreten hadiseler insanı “şuurla sevmeye”
hazırlar , sevginin şuurlanması ise onun his yönüne bir zarar getirmez.
Hatta onun his yönünü de şuurla takviye ederek yükseltir.
Dünya hayatı ve bütün hadiseler hep sevgiyi tanıtmak
gayesini güderler. Tabiat sevgisi , çocuk sevgisi , kitap sevgisi , eşya
sevgisi... bütün bunlar haikiki sevgiye yaklaşılmasını temin eden
vasıtalardır. Şuurlu İmanda ise sevginin şuurlanmasının gerektiğini idrak
etmiş olmak şarttır.
975.
BİLGİLERİN YORUMU
Herhangi bir konuda , verdiğimiz bilgileri öğretmek , ancak
o bilgilerin daha üstünlerini öğrenecek duruma gelince ve o bilgileri
öğretecek kadar bilmek durumuna yükseldikten sonra mümkün olabilir.
Verilen bilgilerin öğrenildiği zannedilebilir fakat ,
hakikatte onların daha iyi anlaşılabilmesi ve üzerlerinde fikirler
yürütülüp yorumlanabilmeleri için daha üstün bilgilerin mevcut olması,
hataların azalmasını sağlar.
Verilen bu bilgileri ise , basit dahi olsalar tam anlamı
ile yorumlamaya imkan yoktur. En basit zannedilen bilgilerin herkes
tarafından tereddütsüz kabul olunan yorumlarında bile hata vardır. Çünkü
insanlar en basit sandıkları şeyleri bile tam manası ile anlamak
imkanlarına malik değillerdir.
Yıllardan beri açıklamakta olduğumuz tebliğler ve o
tebliğlerin zamanla değişen yorumları size bu hususta en güzel örnek
olabilir. Bu sebeple bir tebliğ , ne durumda ise , yorumsuz ve o durumda
kalmalıdır. Çünkü ilerde, gününüzde anlaşıldığından bambaşka şekilde
yorumlanarak değerlendirilebilecek bir tebliğdir.
976.
BİLGİLER
Tekamülle ilgili bilgileri üç esas kısma ayırabilirsiniz :
Analiz bilgiler.
Sentez bilgiler.
Ayrıntı bilgiler.
Analiz bilgiler ve bu analizden hasıl olan sentez bilgiler
, ana bilgilerdir. Tekamülle ilgili menşe’lerden alınan diğer bilgilere
ise ayrıntı bilgiler denir. Ayrıntı bilgiler , hiçbir zaman ana bilgilerle
karıştırılmaması , fakat ana bilgilerin anlaşılmasında ve benimsenmesinde
faydalanılması gereken bilgilerdir.
977.
EN YÜKSEK AŞK
Seviniz!... sevmedikleriniz de dahil her şeyi seviniz. Ve
sizin onlardan , onların da sizden ayrı olmadığını idrak etmeye çalışarak
seviniz.
Canlılar , cansızlar , her şey sizden , siz de
onlardansınız. Bedeniniz , bir böceğin bedenini teşkil eden şeylerden
kurulmuştur. Dünya , güzelin , çirkinin , iyinin ,kötünün , yükseğin ,
alçağın , kadının , erkeğin bulunduğu bir yerdir. Oradaki varlıklar
birbirlerini çekerler ve iterler. Bütün bunlara sebep insanları hakiki
aşka hazırlamaktır.
İnsan hakiki aşka maddesiz, menfaatsiz , hatta hedefsiz ve
gayesiz sevebildiği kadarıyla yaklaşır. Hakiki aşk ise her şeyi hiçbir
şeyden ayırmadan sevebilenlerin tadabilecekleri bir aşktır. En yüksek
aşkı, her şeyi hiçbir şeyden ayırmadan , neden sevdiğini bilerek şuurla
sevebilenler yaşarlar. Bu aşkı ise dünyada yaşamak şöyle dursun , tasavvur
etmeye bile imkan yoktur. Çünkü o, her şeyin içersinde “ aşk olarak “
kaybolup her şey olabilenlerin tadabilecekleri bir aşktır.
Seviniz !... Ve bu eşsiz aşkın sizde de şuurlandıracağı
mes’ud ebedi saadete(saadet : mutluluk) doğru yükseliniz...
978.
İMKAN VE SORUMLULUK
Tekamüldekiler ve bütün varlıklar , imkanları oranında
sorumlu bir hayat yaşarlar. Bitkiler yerlerinden kımıldayamazlar ve dış
tesirlere karşı da kendilerini loruyamazlar. Hayvanlar ise hareket
edebilir , kendilerini koruyabilir ve bir emek karşılığı karınlarını
doyurabilirler. Onların bitkiler gibi rızkları ayaklarına gelmez.
İnsanlara gelince , onlar üzerinde yaşadıkları dünyanın
birçok sorumluluklarını da taşıyarak yaşarlar.
979.
HAYVAN VE ÜREMEDE İDRAK
Otomatik yaşayanlar otomatik ürerler. Tıpkı şuurlu
yaşayanların şuurlu üremeleri gerektiği gibi.
Şehvet hisle , his de şehvetle başlar. Yaşadığını idrak
eden en basit varlıklar bile üremek için gereken şeyleri yaparken haz
duyarlar. Onların , üreyebilmelerini sağlayacak şeylere karşı otomatik bir
eğilimleri vardır.
En basit varlıklar , hayatta olduklarını hissettikten sonra
otomatik olarak ürerler. Bu otomatik olarak üreyişten yine otomatik bir
haz duyarlar. Fakat onlar ne ürediklerini , ne de haz duydukları şeyin
üremeleri ile ilgili olduğunu bilirler.
Hayvanlarda olduğu gibi , yaşadıklarını idrak edenler , ilk
önce zevk aldıkları şeyleri yapmak gayesi ile hareket ederler. Onlar bu
hareketlerinin sonucunda üreyeceklerini bilmezler.
Hayvanların çiftleşme sonunda üreyeceklerini idrak
edebildikleri an, insanlık çağına yükselebilmeye hak kazandıkları andır.
Artık onlar insan olarak yaşayacakları yepyeni bir hayatın eşiğindedirler.
Tahayyül edebilmek , az da olsa şuurlarıyla tekamül edebilmek imkanlarını
kazanmışlardır.
Tekamüllerini maddeli ortamlarda yapan varlıkların ilk
mühim “sebebi sonuca bağlama” anları , döllenme ve doğum arasındaki bağı
idrak etmeleri ile başlar. Gerçi bu an bir başlangıçtır , fakat önceden bu
anları hazırlayan birçok hadiselerle karşılaşmışlardır.
Mesela başkasının yiyeceğine dokunmanın , başkasının
yavrusuna saldırmanın , diğer hayvanları müteessir eden şeyler olduğunu
daha önce öğrenmişlerdir.
Hayvanlık devresinde varlıklar birçok hususlarda şuurlu bir
imana hazırlanmaya başlarlar. Bunun için de , yapmaları ve yapmamaları
gereken şeyleri daha o zamandan otomatik yollardan öğrenmeye başlarlar.
Düzenli hadiseler bu hususta onlara yardım eder.
Bir varlığın haz duyduğu için yaptığı üreme faaliyetini,
doğuma dolayısıyle üremeye bağlıyabilmesi için birçok hususlarda tekamül
etmiş , gelişmiş olması icab eder.
Hayvanlarda irtibat kurma da değişiktir ve tekamül
seviyelerine uygun olarak ve ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde
haberleşirler.
Haberleşmede varlıkları iki kısma ayırabilirsiniz :
1. Sessiz anlaşma.
2. Sesli anlaşma.
Sessiz Anlaşma :
En geri varlıklarda görülen bu hali en ileri varlıklarda
görülen halle karıştırmamak gerekir. Her varlık , bu arada hayvanlar ,
ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde , ortamlarında irtibat kurarlar.
Bir örümcek düşünün ve bu örümceğin bir insan gibi
konuşabildiğini farzedin. Örümcek insan gibi konuşabilse dahi , bu
konuşmasan insanlar gibi faydalanmak imkanlarına sahip olamaz. Çünkü onun
insanlar kadar konuşup anlaşacağı konu yoktur.
Papağan bunun en güzel örneğidir. Yapısının insan gibi
konuşmaya uygun olmasına , hatta konuşmasına rağmen , çok ileri
realitelerde ancak faydalanabileceği bu hassadan faydalanamaz.
Şu halde her varlık ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir
tarzda civarı ile itribata geçebilir. Bir solucan şayet bir insan gibi
konuşabilseydi, yine de bundan faydalanamıyacaktı. Bu sebeple , her varlık
, şuuru ile uygun bir tarzda civarı ile irtibat kurabilir.
En basit hayvanlar , her bakımdan bitkilere çok benzerler.
Onları bitkilerden ayıran tek ve en mühim fark , az da olsa arzu
edebilmeleri ve arzu ettikleri istikamette de şuurlarından çok otomatik
yardımlarla hareket edebilmeleridir. Daha gelişmiş hayvanlar ise basit
sesler çıkarabilirler. Hayvanların ses çıkarma anları , ses alabilme
imkanlarına malik olabildikleri zamandır.
Hayvanların ses alma imkanları, seslenebilme imkanlarından
çok daha çabuk gelişir. Bu , onların civarlarından işittikleri gürültü ve
konuşmalardan otomatik olarak faydalanarak tekamül edebilmeleri içindir.
Tekamül etmiş hayvanlarda , mesela at ,maymun , köpek ve
kedilerde ses alma duyguları onlara bu sesleri değerlendirme ihtiyacını da
hissettirir. Hatta onlar zaman zaman insanlar gibi konuşmak arzusu ile
yanar tutşurlar. Çünkü onlar artık şuurla arzu edebilecek bir
seviyededirler.
Onların ses alma ve bu sesleri değerlendirme imkanları çok
yüksektir. Bu imkanlar onları insanlık seviyesine hazırlar. Fakat onlar
henüz daha dölleme ile doğum arasındaki bağı çözecek seviyeye
erişmemişlerdir.
İşte “ insanlık” , doğum öncesi hadiselerin birbirine bağlı
olduğunu idrak edebilecek bir seviyeye yükselmekle başlar. İnsanlık
seviyesine yükselen varlıklar , üreme işinde tam bir şuurla hareket etmek
imkanına malik değildirler. Bu sebeple onlar da otomatik yardımlarla
ürerler.
980.
KIZMA ! ŞİKAYET ETME !
Her hadiseden alınacak dersler vardır. Her hadisenin
öğretici olduğunu bilmeyenler , hadiselerden şikayet ediyorlarsa , onlar
yaşamalarındaki sebepleri daha idrak edemedikleri için pek zarara
uğramazlar.
Bir de , hadiselerin gelişigüzel cereyan etmediklerini
bildikleri halde , hadiselerin tesirleri altında kalıp onlardan şikayet
edenler vardır. Bu gibi olanlar, hadiselerden şikayet etmekle , ah , of
demekle bir şey kazanamazlar. Çünkü onlar çektikleri acı veya ıstırabı bir
değer kazanmak için çekmektedirler. Bu değeri ise , onlara o değeri
kazandıracak veya kazanmalarına yardım edecek olan hadiseden şikayet
etmekle kazanamazlar. Hadiseler , şikayet edilmesi değil , değer
kazanılması için yaşanır. Bu sebeple, insanı kızdıran bir şey de
hadisedir..
Mesela sen; “ bu insanlar hayattan , hadiselerden daima
şikayet ediyorlar” diye üzülüp kızmakla , karşılaştığın bir hadiseye
kızıyorsun demektir ki , yapmaman gerekir !.
981.
ÜÇ ŞEY
Planlardan ihtiyaçlar doğarlar. Mesela demokrasiyi rejim
olarak kabul eden bir toplum , demokrasinin icab ettirdiği ihtiyaçları
karşılamalıdır. Karşılanacak bu ihtiyaçlarla yaşayan demokrasi rejimi de
toplumun ihtiyaçlarına cevap verir. Kısaca , planlar çeşitli ihtiyaçlardan
, çeşitli ihtiyaçlar da planlardan doğmaktadırlar.
İlk plan , Tanrının en yüksek ilahi planıdır. O, Tanrının
arzusundan doğmuştur.
İlk ihtiyaçlar ise bu planın icaplarına uygun olan ÜÇ
ŞEY’dir.
1. Tekamüle sevk olunan varlıklar,
2. Tekamüle yardımcı manevi değerler,
3. Tekamülde Tanrının emirlerini tatbik eden
“melekler”.
Bu üç şeyi , tek bir şey olarak , aynı zamanda da
herbirini o tek şeyin cüzleri olarak düşünebilmenin mümkün olduğundan
ilerde bahsedeceğiz.
Tanrının arzusundan hasıl olan ilahi planın bir cüz’ü , bir
kısmı addedilebilecek olan Mutlak Planın tatbiki, bu üç varlığın mevcut
olabilmeleri ile mümkün olabilmektedir.
İlahi planı, Mutlak Plandan ayrı olarak düşünmek doğrudur.
İlahi Planda , yoktan var edişin sırrı vardır. Bu , hiç kimsenin idrak
edemiyeceği ve tatbik edemiyeceği , ancak mevcudiyetinin zerresini
hissedebileceği bir büyüklüktür. Ve en önemlisi , bu plan için mutlaklık
diye bir sınır , bir tahdit mevcut değildir. O planın tatbik edicisi ,
mutlak denilenlerin bir anda bu hassasını alabilen , mutlağı bir anda var
ettiği yokluk haline getirebilendir.
Mutlaklık hassasını veren , onu zaten alabilir de... Mutlak
, insanlar içindir , var olan her şey içindir. Hakikatte ; olduğu gibi
ebediyen kalan , hiçbir varlığın yerinden oynatamıyacağı mutlak yoktur.
Tanrı ise izahı imkansız büyüklüktür. O , mutlaklıkla tahdit edilemez.
Çünkü O isterse, izahı imkansız yoklukta , bir anda yok
olabilen ve tekrar istediği gibi var olabilendir. Onun yokluk içinde tam
anlamıyle yok olması , O’na bağlı olan “ varlığın” yok oluşu
demektir. Bu yok oluş ; maddi manevi her şeyin yok oluşudur.
Bu yok oluştan ancak , yokluktaki AŞK mertebesine
yükselebilenler kurtulabilir. Tanrı hiç şüphesiz ki isterse o izahı
imkansız yokluğu da yok edebilendir.
İşte Tanrı bir anda Mutlak Nizamına uygun edilenleri
böylece yok edebilir. Kainat , kainatlar , bütün maddi ve manevi varlıklar
tam anlamı ile yok olurlar. Fakat O isterse , o izahı imkansız yokluktan
tekrar isteğine uygun varlıklar var edebilir.
Her şeyin yok olması için , Tanrının bir anda mevcudiyetini
hissettirmemesi kafi gelir.
Mutlak Varlığı bir insanın bedenine , Tanrıyı da o bedenin
ruhuna benzetebilirsiniz. Bir insanın bedeni nasıl ruhsuz hayatiyetini
devam ettiremezse , var olan her şey de Tanrısız bir an bile var olamaz. O
her şeyi , var ettiği yokluğu da yok edebilendir. Var olan her şeyin aslı
olan ruh O’dur.
Tanrı hiçbir şekilde ne izah edilebilir, ne de Mutlak
denilerek sabitleştirilebilir. O , isterse bir anda yok olabilen , fakat
tekrar var olabilendir. Her şeyi tahdit eden O’dur , hiçbir şekilde tahdit
edilemiyecek olan yine O..
982.
İNSAN OLMANIN SORUMLULUĞU
Bir insan , insan olmanın sorumluluklarını tekamül ettikçe
idrak edebilir. İnsan olmak ise , olana sorumluluklar yükler. Bu
sorumlulukları idrak edebilenler , edebildikleri kadar tekamül ederler.
Bir insan , insan olmanın değerini , büyüklüğünü hissettiği
oranda ; varlık içersindeki küçüklüğünü öğrenir. Bir insan değersizliğini
idrak ederek değerlenir. Küçüklüğünü idrak edebildiği oranda da büyür.
Buna ,değersizliğini idrak etmekle değerlenme, küçüklüğünü bilmekle de
büyümek denilebilir.
983.
AŞKLA BİLGİYE KOŞAN
Bilgiyi değerlenmek maksadı ile alanlar, değerlenmenin asıl
gayesini idrak edemiyenlerdir.
Değerlenmek için bilgi toplayanlar, zengin olmak için mal
ve para toplayanlara benzerler.
En yüksek bilgilere muhatab olanlar , hiçbir şey beklemeden
aşkla bilgiye koşanlardır ; onlara , karşılık beklemeden layık olanlardır.
Bu söylenenlerin şuursuz bir örneğini pervanenin ışığa koşmasında
bulanlardır.
BEŞİNCİ BÖLÜM
984.
O
Tanrıyı izaha imkan yoktur. Fakat O’nun varlığına , dünya
şart ve imkanlarına göre birdir denilebilir. Çünkü O , varlığının üzerinde
olan zatını dahi yaratmış bulunandır. O’nun varlığını , o varlığı var
edenden ayırmaya imkan yoktur.
O , varlıkları var edendir. O, vardır. Fakat O’na sadece
varlık denilerek, tıpkı O’nun var ettikleri gibi düşünülemez. Ondan başka
hiçbir varlık varlığını var edemez.
O’nun varlığını var edişi ise zamanla izah edilemez. O
zaten var olan varlığını var edendir. Var olan O’dur. Varlıklar halinde
tezahür edebilen de O’dur. Var olan her şeyi bir şeyde toplayan da odur.
Her şeyi bir şey , bir şeyi her şey yapabilen ise adetle izah olunamaz.
O’nun var ettikleri, her şeyi ihtiva eden bir bedene
benzer. Bütün bedenler , maddeler , robotlar , manevi değerler Ondandır. O
,bu bedene benzettiğimiz varlığını yoklukla sınırlayandır. Yokluğu var
eden de O’dur.
O isterse , her şeyi ihtiva eden bedenini bir anda yokluk
içersinde yok edebilir. Bu taktirde liyakatle kazanılan değerlerle ,
izahı imkansız yokluk şuurlanır , değerlenir.
Yokluğun sonu yoktur. İzah olunamaz , düşünülen bir varlık
haline dönüştürülemez. Fakat Tanrı onu da yok edebilir. Çünkü O , izahı
imkansız varlığı da dahil her şeyi yok edebilen ve tekrar var edebilendir.
O hiçbir şekilde tahdit veya izah olunamaz. O’nun
büyüklüğü, O’nun izahı imkansız varlığı ile dahi tahdit olunamaz. Çünkü O
tam manası ile yok olabilir. Tekrar isteğine uygun olarak var olabilir. O
, hiç şüphesiz ki, istediklerini yok , istediklerini de var edebilendir.
Varlığının yok oluşu, her şeyin yok oluşu demektir. Fakat
tekrar var olurken istediklerini de tekrar var edebilendir.
O , daima “O” denilen varlığın üzrindedir. Fakat insanlar
O’nu izahi imkansız değeri ile değerlendiremezler. O , bütün değerlerin
üzerindedir. İnsanlar O’nu her şeyi ihtiva eden 1. varlık halinde idrak
edebilirler. Nasıl beden ruhun idrak edilmesini sağlıyorsa , Tanrının da
var oluşunu , her şeyi ihtiva eden , var ettiği eseri idrak ettirir.
O’nun üstünde asıl Tanrının mevcut olduğunu düşünmek,
O’nun hiçbir şekilde izah olunamıyacağını bilmek, fakat O’nu ( liyakat
oranında) (1) her şeyi ihtiva eden varlığında , bedeninde aramak , bulmaya
çalışarak yükselip tekamül etmek gerekir (1: okuyucu kastedilmekte). Bu
sebeple de O’na değil fakat O’nun varlığına “birdir” denilebilir.
O , varlık üstü varlıktır. Yokluğu varlık haline , varlığı
yokluk haline getirebilen , yok olup var olabilen , hiçbir şeye tabi
olmayan , her şeye kadir olandır.
O’nun üstünde yine O vardır. Ondan evvel olan O’dur. Ondan
sonra olacak yine O.
Her şey O’nun varlığıdır, varlığındandır. O , varlığını var
edendir. Her şeyi hudutlayan , her şeye hakim olan , her şeyde ve her
şeyin üzerinde bulunan , her şeyi isteğine uygun olarak yapmaya kadir olan
yine O’dur..
985.
DEĞERLENEN VARLIK
Gittikçe küçülen bir varlık düşününüz.bu varlık küçüle
küçüle sonsuz büyüklükte olanın içinde kaybolur. Bu kayboluş aynı zamanda
da küçüğün sonsuz içersinde kaybolması ile (ona dahil olması ile) o
olması demektir.
Bir maddenin yok olurcasına küçülerek civarındaki daha
büyük maddenin içersinde kaybolarak o olmasına karşılık, bir manevi değer
değerlendikçe daha büyük manevi varlıklardan olmak imkanını elde eder.
Maddi ve manevi değerler birçok hususlarda birbirlerine ters
görünüştedirler.
Görülüyor ki , bir maddenin ufalarak daha büyük maddeler
içersinde eriyip ondan olmasına karşılık , bu sonuca manevi değerler,
manen zenginleşerek ulaşabilmektedirler. Fakat bir manevi varlık
değerlendikçe değersizliğini idrak eder. Başka bir deyişle , bir manevi
varlık değersizliğini idrak edebildiği oranda değerlidir. En değerli
varlıklar Tanrının huzurunda değersizliklerini idrak edebilmiş olan
varlıklardır. Bu , bir varlığın değerini inkar etmesi demek değildir. O
değerini bilir , hatta yüksekliğini de takdir eder. Bunu idrak , bir
varlığın yüklendiği sorumlulukları idrak etmesi için lüzumludur. Çünkü
artan değerler varlıklara sorumluluklar yükler.
Bu sebeple varlık liyakati ile kazandığı değeri bilir. Onun
sorumluluklarını da idrak eder. Fakat bir varlık değerlendikçe sonsuzluk
yönünde daima değerlenmek imkanlarının mevcut olduğunu çok daha iyi anlar.
Bu sebeple de o , değerlendikçe mütevazileşir. Değerini idrak
edebildikçe de daha üstün değerleri idrak etmek imkanına erişir.
Kısaca , varlıklar değerlenirler , değerlendikçe de
Tanrının izahı imkansız yükseklikteki varlığını daha fazla idrak ederler.
Bu idrak , O’nun asla idrak edilmesine imkan olmayan değerinin varlıkta
şuurlanması halinde tezahür eder. En yüksek varlıklar bile o haşmetin
önünde yok olurcasına ufalırlar. Onların yok veya var olmaları ise yine
O’nun elindedir.
O’dur her şeyi var eden ve yok edebilecek olan..
O’dur her şeyi tahdit eden fakat asla tahdit edilemiyecek
olan..
O’dur her şeyin , izahı imkansız güzelliklerin sahibi..
O’dur var ettiklerine bu güzellikleri idrak imkanını
bahşeden..
O’dur her şeyi bilen , her şeyden haberdar olan, fakat
erişilmesine , anlaşılmasına , izah edilmesine imkan olmayan..
O’dur her şey olan fakat her şeyin çok üzerinde bulunan..
986.
ISTIRABIN TADI
Zevklerden tat , azaplardan ise acılar alınır. En büyük
zevklerin çoğunda azaplarla tatlar karma karışık bulunurlar. Bütün bunlar,
azabın tadını almak yolunda yükselenlerin aşmaları gereken aşamalardır.
987.
HIRS VE İHTİRAS
İnsanlar tekamül seviyelerinin icab ettirdiklerini
yaparlar. Kendilerine örnek almaları gereken ise ileri merhalelerde
olanların davranış ve tutumlarıdır.
Bir insanın örnek alması gereken kişileri hiç şüphesiz ki ,
iyiler , iyilik edenler , vicdanını dinleyenler ve daima güzel , iyi ,
faydalı yollarda yürüyenler arasından seçmesi gerekir.
Bir insanın hırsla , ihtirasla daha üstün seviyelere
erişmesi bazen bindiği dalı kesmesi ve yere düşmesine benzeyen hadiseleri
doğurabilir.
İnsan daima ileri gitmek istemeli fakat bu isteğine hırsını
, ihtirasını alet etmemelidir. Hırs ve ihtiraslar bazen insanların kötü
yollardan yürüyerek de iyi hedeflere ulaşabileceklerini telkin eder. Bu
yanlıştır. Kötü yollardan yürüyerek iyi ve güzel şeylere erişmek , günah
işleyerek sevaba girmeye benzer. Unutulmaması gereken şudur ; iyi
hedeflere yanlız iyi yollardan ulaşılır.
988.
O’NU İZAH TAHDİTTİR !
Mutlak Varlık , Tanrının izahı imkansız varlığının biraz
olsun hissedilebilen , anlaşılabilen , idrak edilebilen bir tezahürüdür.
Tanrıyı izah edenler veya izah etmek isteyenler , Mutlak
varlığı izahtan öteye gidemezler. Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak
tekamül edenler , idrakta bile Mutlak Varlık hudutlarının ötesine
yetişemezler. Mutlak Varlık ise bir’dir.
Tanrıyı ise , O’nun var ettiği varlıkları , “ O birdir
diyerek adetle , büyüktür diyerek sıfatla , hatta Tanrı diyerek isimle”
tahdit edemezler. O’nu tahdit , O’nu izah için sarfedilen aczin bir
sonucudur. O ise iyi niyetlileri bilendir. Erişebildikleri yüksekliklerin
zirvesinde Tanrıyı bulduk zannedenleri sevgi ile affedendir.
Hiç şüphesiz ki O , sonsuz yüksekliklerin üzerindeki
sonsuz manevi yükseklikleri kolaylıkla var edendir. İnsanlara da Tanrıyı
düşünme imkanını veren ve onlara daima yükselme yollarını gösterendir ,
yüceltendir.
989.
MANEVİ DENGE
Simetri ve dengeyi de dünya realitesine göre ikiye ayırarak
düşünebilirsiniz. Maddi simetri veya maddi dengenin karşısında bir de
manevi simetri veya manevi denge mevcuttur. Manevi simetriye de manevi
denge ismi vermek doğrudur.
Tekamüldeki varlıklar bu manevi dengeye yaklaşabildikleri
oranda tekamül ederler. Manevi dengenin oluşmasına ve gelişmesine ise
hadiseler , hadise ve varlıklara Mutlak Nizamın tatbik edilmesinden hasıl
olan tezatlar, zıtlıklar tesir eder.
Bir erkek kadını , kadın da erkeği sırf manevi denge
temini için otomatik olarak arar. Fakat arananın ne olduğu bilinmediği
için çok defa dış sebeplerin izahından öteye gidilemez.
Ağlamalar ve gülmeler , kederleri sevinçlerin , sevinçleri
de kederlerin takip etmesine sebep yine odur. Tekamüldeki bir varlıkta
gittikçe gelişen manevi denge , kişinin birçok şeyler arasında ayrım
yapmamasına veya aradaki farkları daha geri varlıkların değerlendirmeleri
gibi büyük ve mühim bulmamasına yol açar.
Bir insanda manevi denge oluştukça , fazlalaştıkça o ,
sevinçlerle kederler arsındaki farkı daha az bulmaya , akrabası ile diğer
bir insan arasında tercih yaparken daha objektif davranmaya , karşılaştığı
kişiyi , ister kadın ister erkek olsun cinsiyet üzerinde durmadan sadece
bir insan olarak görmeye başlar. Cinsel eğilimleri yavaş yavaş insani
eğilimler halini almaya başlar.
Bu mertebeye yükselenler, kendileri ile diğerleri arasında
da tercih yaparlarken daha objektif davranabilirler. Kısaca , insanlar
dışarda aradıkları her şeyi kendi varlıklarında oluşturabildikleri denge
ile , tekamül ederek ( tekamül ettikçe de dıştakilere karşı duydukları
hırsları körelterek) kendi kendilerine temin edebilirler.
Fakat bir insanın bu seviyeye erişebilmesi en zor olan
işlerden biridir. Bu sonuçlara erişmek kolay değildir. Her şeye rağmen
gayenin bu sonuçlara ulaşmak olduğunun bilinmesi şuurla gayeye yürünmesini
temine yarar ; bunun için de faydalıdır.
990.
VAR EDİLMİŞ YOK EDİLEMEZ
İnsanlar , dünyada bir tek vücut haline gelerek nasıl da
harbederler. Harpte ölenler o ordunun harbe devam etmesine mani değildir.
Cephede ölenler bir bedende ölen hücrelere ne kadar da benzerler. Askerler
ölür fakat ordu yaşar. Hücre ölür fakat o bedeni diğer yaşayan ve yeniden
doğan hücreler yaşatırlar.
Ölerek dünya hayatı sona eren hücre de , insan da hayatına
devam eder. Ölümle dünyada bırakılan vücut , kesilip atılan saça veya
tırnağa benzer. Bir şahıs tırnağını kesip atmakla nasıl ölmezse , bedenini
dünyada bırakan bir insan da dünya hayatından uzaklaşmakla hayata veda
etmez.
Dünyadan ayrılanlar maddeyi terk ederler. Maddeyi terk
etmekle de dünya ile irtibatlarını kaybederler.gözlerini kapayan nasıl
etrafını göremezse , maddeden ayrılan bir ruh da artık maddeli bir varlık
olarak tezahür edemez.
İnsanlar ölümle dünyadan , maddeden , bedenden ayrılırlar.
Bunlardan ayrılana ise artık insan denemez. O artık aslına geri dönen bir
ruhtur. O artık madde dünyasının maddeye dayalı imkanları ile izah
edilemez. O artık dünya hatta madde kainatı dışında tekamül eden bir
varlıktır. Fakat o , icap ederse tekrar dünyaya inebilir. Dünyaya
inebileceği gibi , gerekiyorsa , gerekiyorsa , dünyadan başka tekamül
yerlerine de gidebilir.
Ölüm , ruhu maddeden ayıran , baskıdan uzaklaştıran ,
hadiselerin daha berrak yaşanmasını sağlayan , kısaca ; uyandıran bir
hadisedir.
Her tekamül yerinde ölüm , o tekamül yerinin esaslarına ,
şartlarına uygun olarak cereyan eder. Hücre ölür , beden yaşar. Asker
ölür , ordu savaşa devam eder. Hücrenin ölümü de , ordunun harp edişi de
tekamülle ilgilidir.
Öldüren ölene kötülük yapmış olamaz. Bilinçle öldürenlerin
ise öldürdüklerine yapmak istedikleri kötülük kat kat omuzlarına yüklenir.
Ölen hayata devam eder , ölsüren ise ıstıraplar içersinde ölüme hasret
çekse dahi ölemez. Hakikatte ne ölen , ne de öldüren vardır. Çünkü hayatı
hiçbir varlık geriye alamaz! Askerin ölmesi , ordunun yaşaması sadece bir
görüntüdür. Ölen yoktur , yaşayan ise Tanrının var ettikleridir. Tanrının
var ettiklerini ise ayrı ayrı düşünebilmek mümkündür . fakat onlar , “ tek
varlık” olarak da düşünülebilirler.
Tek varlık yaşadıkça , ona bağlı olan fakat ayrı ayrı
düşünülebilenler de yaşarlar. Bu hayat her şeyi var edenin arzularına
uygun olarak devam eder. Her şeyi var edenden başşka hiçbir varlık hiçbir
şeyi yok edemez. Değişiklikler ise yok olmaktan ileri gelmez. Var edenden
başka ; var edilenler asla bir varlığı yok edemezler!..
991
HER ZERRENİN TEKAMÜLÜ
Şu ana kadar bildirdiklerimizle varlıkları ayrı ayrı tetkik
imkanlarını verdik. Bu arada da Tanrının halk ettiklerini ; tekamüle sevk
olunanlar , manevi robot değerler ve idareci melekler diye üçe ayırarak
anlattık. Bu ilerde yapılacak sentezin analizi idi.
Bir insan tıpkı üzerinde yaşadığınız dünyaya veya dünyanın
bulunduğu kainata benzer. En ufağından en büyüğüne kadar her şey , her şey
tekamül etmek imkanlarına sahiptir. Her zerre şuurlanabilir , her zerreye
bu hak tanınmıştır. Her zerre şuurlandıkça tesir alanını genişletebilir ve
bu zerreler tekamüle sevk olunanlarla , tekamüle yardımcı değerlerin
hassalarına sahiptirler. Ve bunlar varlıklarına kadar nüfuz etmiş olan
tekamül vazifelilerinden faydalanırlar.
Bu vazifeliler sistemler halinde tezahür ederler. Onlar
Tanrının her taraftaki temsilcileridir. Tanrının şuur bile denilmesine
imkan olmayan yüksek imkanlarını tezahür ettiren vazifelileridir.
Her zerre tekamül ettikçe diğer zerreleri tesirleri altına
alır. İnsan milyarlarca tekamül eden zerreden meydana gelmiştir. Ve bir
insanın şuuru ise , bütün bu varlığı tesiri altında bulunduran varlıktır
ki buna ruh denilmektedir. Keza dünya da her zerresi tekamül eden bir
varlıktır. Onu da idare eden , yüksek bir ruhtur. Kısaca , her varlık daha
üstün bir varlığın tesiri altındadır. Ve her varlık kendi liyakat ve
değerine göre diğer varlıklar üzerinde tesirler icra eder.
Şu halde kainatlar da , maneviyat alemleri de dahil her şey
aynıdır. Tıpkı bir bedenin , imkanlarınca serbest hareket edebilen
organları gibidir.
992.
“VAR OLAN “ HER ŞEY ; BİR ŞEY!
Tanrı her şeyi “bir şey” olarak var etmiştir. O bir şeyde
ise , birbirlerinden farklı değerlerde birçok şeyler mevcuttur.
Tanrının var ettiklerinin hepsini tıpkı birçok şeylerden
meydana gelmiş olan bir beden gibi düşünebilirz. Zaten bu bedenin
analizini yaparken onu üç esas kısma ayırarak düşünmüştük.
1. Melekler ,
2. Tekamüle sevk olunan varlıklar ,
3. Tekamüle yardımcı değerler.
1. Melekler , tesirler halindedirler. Tesirlerini
Tanrının istek ve emirlerine uygun olarak mevcut varlıklar ( veya varlık)
üzerinde icra ederler. Onlar , gereken işi yapmak ve gereken şekle girmek
için çeşitli yerlerde aynı anda bir çok ayrı ayrı varlıklar , yahut da
aynı varlığın birçok örnekleri halinde tezahür edebilirler. Meleklerin tam
anlamıyla tekamüldeki bir varlık haline gelebildiğini , aynı onlar gibi
belirli bir süre yaşadığını ve yaşadığı sürece de melek olduğunu bilip
hatırlamamak imkanlarına sahip olduklarını anlatmıştık.
2. Tekamüle sevk olunan varlıkların ise , meleklerin
yürütmekte oldukları vazifeleri , liyakatleri ve değerleri oranında devir
alabileceklerinden bahsetmiştik.
3. Tekamüle yardımcı robot değerlerin tekamüle
yardımcı etkenler halinde tezahür ettiklerinden ve her var olanın robot
varlığının , bunların çeşitli şartlarda bir araya gelmelerinden hasıl
olduğunu izah etmiştik.
Bu üç şey , bir an için bir arada tetkik edilirse :
Tanrının emirlerini harfi harfine otomatik olarak kendi
varlığına tatbik eden ;
Kendi varlığını bu emirlere uygun olarak değiştirebilen ;
Aynı zamanda da otomatik olarak vukua gelen bütün
hadiseleri zamanla idrak edebilmek imkanlarına sahip bulunan ; bir varlık
ortaya çıkar .
İşte bu varlık Tanrının “var ettiği “ varlıktır. Aynı
zamanda da tekamül ettikçe Tanrının mevcudiyetini ve büyüklüğünü daha çok
idrak edebilmek imkanlarına malik olan varlıktır.
Şayet bu varlık var olmasaydı , tanrıyı liyakati oranında
da olsa idrak edebilecek bir varlık mevcut olmayacaktı. Bu varlık ,
hudutları sonsuzluklarla dahi izah olunamıyacak kendi mevcudiyeti
içersinde tekamül eder. Tekamül ettikçe de şuurlanır. Bu varlık ,
Tanrının Mutlak Nizamına göre idare edilen ve idare edilecek olan
varlıktır.
Tanrı , bu varlığın en ücra köşelerine , maddi manevi her
tarafına tesirlerini yaymıştır. Bu tesirleri her köşeye ulaştıran ,
tekamüle yardımcı robot değerlerdir. Bu tesirlere gereken vazifeleri ise
melekler yapar. Bütün bunların yapılmasının sebebi ise varlığın
şuurlanması ve şuurlu bir varlık olarak var olmasıdır. Varlık şuurlandıkça
, otomatik olarak cereyan eden hadiseler anlaşılır ve idrak olunurlar.
Bir bedene benzetilebilecek bu muazzam varlıkta insanlar
hücrelere benzerler. Tekamül ettikçe tesir alanlarını genişleten ve daima
bu varlık içersinde genişlemek imkanlarına malik bulunan hücrelere..
*
Analiz metoduna göre izah edilen bu üç şey bir arada
düşünüldüğünde , var olan her şey izah edilmiş olur.
Var olan her şey, ve yine o var olana dahil olan ve yine
ondan olan ortamlarda , o ortamların imkanlarına uygun olarak izah
olunabilirler. Hakikatte en geniş anlamda , ortam da odur , izah edilmek
istenen de ( Tanrının her şeyi var eden varlığı hariç) odur, izah eden de
odur.
Fakat bir insanın şuuru bu üç şeyi aynı şey olarak kabul
etmek imkanlarına yeterince erişecek durumda değildir. Bu üç şeyin bir
arada düşünülmesinden sonra , bir olan , tekrar analize tabi
tutulursa şu sonuç elde edilir :
1. Bulunulan ortama uygun bir varlığı vardır.
Bu ortamın şartlarına göre tezahür eder ve muhitin imkanlarına göre izah
olunabilir. Bu varlığın var oluşunu belirten , robot manevi değerlerdir.
2. Bu varlığın var oluşunu temin eden ve robot
manevi değerleri Tanrının emirlerine uygun bir halde şekillendiren ,
melekler denilen yüksek organizatörlerdir. Bunlara Tanrının idareci
ruhları da denilebilir. Var olana gerekli olan yardımlar bu yoldan
yapılır.
3. Var olan , var olmuştur fakat onun , var
olduğunu idrak etmesi gerekir. İşte buna , var olanın şuurlanması
denildiği gibi var olanın şuurlanma hassasına da “ruh” veya “ tekamüle
sevk olunan değer” denir.
Bu üç şey ; var olan en büyük değerli varlıklardan , en
küçük en değersiz varlıklara kadar her varlığın malik olduğu bir
teşkilattır. En ufak ve önemsiz bir varlık bile bu üç hassayı ihtiva eder
:
1.Her var olan tekamül etmek imkanlarına maliktir.
2.Her var olan mevcudiyetini belli edebilecek imkanlara
maliktir.
3.Her var olan Tanrının yardımlarına mazhardır.
Var olduğunu idrak eden varlık , artık varlığını zamanla
daima daha fazla idrak edebilecek yolda şuurla ilerlemeye başlayan bir
varlıktır. Bu varlık bilgisini arttırdıkça tesir alanını da arttırır ve
diğer var olan daha geri varlıkları tesir alanına dahil eder. Bu onun ilk
zamanlarda otomatik olarak , sonraları da şuurla yapabilmesine imkan olan
bir şeydir.
Şu halde , tekamül eden varlıklar , tesir alanındaki diğer
varlıklar üzerinde tesirler icra ederler. Her varlık , daha üstün
değerdeki varlıkların tesir alanları içersindedir. Bu konu , daha önce “
hiçlikler” kısmında mecazi olarak izah edilmişti.
Bir insan kendi robot varlığını , diğer var olanlarla
karışmış hissedebildiği oranda tesir alanını genişletir. Fakat bu his
şuurlu bir histir. Bu sebeple kişinin niçin onlardan olduğunu bilmesi ve
inanması lazımdır. İleri varlıklar bu sebeple bazen maddi yapılarını bir
taş , bir kütük parçası gibi diğer var olanların arasındaki bir cisim
halinde hissederler. Bu , doğru ve ancak tekamül yolunda ilerlemiş
olanların hissedebilecekleri bir şeydir. Bu kişiler maddi varlıklarının
civardaki daha hafif maddeler mesela hava gibi incelmesini arzu ederler.
Bu da normaldir. Çünkü insanlar şuurlandıkça kendi varlıklarını diğer
varlıklarla birlikte aynı hissedebilmek imkanlarına malik olurlar ve bu
his tesir alanlarını arttıran bir histir.
993.
VARLIK NİZAMI
Bir beden düşününüz. Bu bir insan bedeni olsun. Bir de bu
bedendeki ufacık tekamül etmekte olan bir varlığı düşününüz. Bu varlıkla
insan arasındaki tek mühim fark , insanın bu varlığa göre çok daha geniş
bir tesir alanına sahip oluşudur. Diğer farklara ise basit ayrıntılar
denilebilir.
Şimdi , bir insanın bedenindeki tekamül etmekte olan ve
bütün ömrü bir saat olan bir varlığı ele alalım. Bu varlık bir saat
içersinde doğar , yaşar , otomatik olarak tekamülü ile ilgili hadiselerle
karşılaşır ve ölür. Fakat onun doğduğu , yaşadığı ortam ona ebediyen
duracakmış gibi gelen , onun dünyası olan insan bedenidir. Bu ufacık
varlık insan bedeninde neyse , insan da dünyada odur. Dünyanında
kainattaki yeri bu sayılanlardan daha önemsizdir.
İnsan bedenindeki ufacık canlı için bir saatlik bir ömür,
onun elde etmesi gereken değerleri kazanmasına yeterlidir. Bir insan ise
dünya ile ilgili programına uygun bir süre dünyada kalır. İnsanların da
üzerinde yaşadıkları dünyanın bir programı vardır. Çünkü onu tesirleri
altında bulunduran varlık da bir plana göre değerlenmektedir. Keza kainat
, kainatlar da aynen aynen bu şekilde bir plana tabi olarak tekamül
etmekte olan varlıkların maddi veya robot denilerek izah olunabilen
varlıklarıdır. Bu sebeple de onların da tamamlayacakları bir program
mevcuttur. Bu hal böylece sonsuz değerlere ve sonsuz değerlerin planlı
tekamüllerine doğru yükselir.
Madde kainatındaki varlıkları ele alalım. Bu varlıklardan
birbirinden ayrı düşünülebilenlerden her biri , Tanrının ilk var ettiği üç
esas unsuru ihtiva eder. Dünya , insanlar , hayvanlar , bitkiler, canlı
ve cansızlar teker teker düşünülebilen belli başlı varlıklardır. Fakat
yanlız başlarına düşünülebilenler sadece bunlar değil , bunların ayrı
düşünülebilen parçalarını da meydana getiren varlıklardır.
Mesela bir atom, bir elektron, bir esir , bir ser zerresi
de teker teker düşünülebilen varlıklardır. Böyle oldukları için de
Tanrının ilk var ettiği üç esas ana elemanı ihtiva ederler. Kısaca ,
Tanrının var ettiği istisnasız her zerre, tekamül edebilme imkanlarına
sahiptir. Böyle olduğu için de ilk var olan üç elemanı ihtiva eder.
Dünyayı ele alalım. Dünya ve dünyadaki canlı cansız her
şey ve her şeyin her zerresi , tekamül etmek imkanlarına sahiptir.
Dünyada tekamül eden varlıkların en gerisi cansızlardır. Canlılar ise
tekamüldeki aşamalarına göre çeşitli basamaklara ayrılırlar ; bitkiler ,
hayvanlar , insanlar gibi. Her basamak da kendi aralarında basamaklara
ayrılır.
Bitkiler cansızlardan , hayvanlar bitkilerden, insanlar da
hayvanlardan daha geniş tesir alanlarına sahiptirler. Dünyadaki en tekamül
etmiş varlıklar halinde tezahür eden insanlar için imkanlar dünya ile
sınırlıdır. Onlar dünya ve dünyanın imkan seviyelerini aşan sınırlara
ulaşamazlar.
Keza dünya , insanlara göre çok üstün bir varlığın
bedenidir. Yani , bu üstün varlığın tesirlerinin en kesifleştiği yerdir.
Dünya denilen varlığın imkan sınırları da , tabi olduğu , güneş denilen
varlığın sınırlarını aşamaz. Güneş ise, dünya ve diğer gezegenleri
tesirleri altında bulunduran varlığın tesirlerinin en kesif olduğu yerdir.
Böylece aynı şekilde ,güneş galaksilere , galaksilerse daha
üstün varlıklara tabidirler.
*
Bütün bu anlatılanlardan sonra şu sonuçlara geçilebilir:
1. Var olan her zerre, var olan en büyük varlıkların
ihtiva ettiği üç ana elemana maliktir.
2. Her varlık , kendisine bağlı olan varlıkları tesiri
altında bulundurur.
3. Her varlık daha üstün bir varlığın tesir alanındadır.
4. Tanrının ilk var ettikleri , ayrı ayrı
düşünülebilirler fakat hakikatta her varlık bu üç hassayı ihtiva eder. Bu
sebeple , Tanrının ilk var ettikleri varlık değil , bir varlığın meydana
gelmesi için lüzumlu olan değerlerdir.
5. Tanrı , varlık denilmesi dahi doğru olmayan ana
elemanları var edendir. O, var ettiklerinin dahi idrak edilmesine imkan
olmayan büyüklüktür.
6. Var olan her şey , tekamül etme , tekamüle yardımda
bulunma ve bütün bunları Tanrının emirlerine uygun olarak yerine getirme
imkanlarına maliktir. Buna ,” her varlık, tekamüle sevk olunan değerlerin
, tekamüle yardımcı değerlerle , Tanrının emirlerini harfi harfine
uygulayan melekler vasıtasıyla bir araya getirilmesinden meydana
gelmiştir” de denilebilir.
7. Bütün varlıklar , Tanrının yoktan var ettiği üç ana
elemanın birleşmesinden hasıl olan en basit varlıkların , Mutlak Nizama
uygun olarak yan yana gelip kaynaşmalarından meydana gelmişlerdir.
8. Her kainatın ana elemanın değişik oluşu , en basit
varlıkların bir araya gelişlerindeki farklardan ve bu birleşmelerde
tekamüle yardımcı değerlerin , meleklerin tesirleri ile değişik hallerde
tezahür etmelerinden hasıl olur(1).
(1. yani , tekamüle yardımcı varlıkların şekil, yoğunluğu
ve her türlü özellikleri meleklerin öngördüğü lüzumlu şekilde tasarlanmış
ve oluşmuştur).
1. Ayrı ayrı düşünülen bu varlıklar , hakikatte tek
varlığın bir arada düşünülmesi gereken değeridir.
2. Bir varlık değerler ihtiva eden bir değerdir.
3. Her varlık değerler ihtiva eder ve ihtiva ettiği
bütün değerlerle birlikte bir değer halinde tezahür eder.
4. Bir değer halinde tezahür eden varlık ise ,
hakikatte tesir alanında bulunduğu varlığın değerinin bir cüzüdür.
5. Kendisinden daha üstün bir tesir altında bulunmayan
varlık yoktur.
6. Bütün varlıklar ve tesir alanları bir arada
tezahür ederler. O zaman , bu varlıkları, bir birlerine kaynaşmış şuurları
ile ayırdetmeye imkan yoktur.
7. Sevgi ile tesirleri birbirine karılan varlıklar ,
dünyada tanınmasına imkan olmayan bir şuurlu aşkla birbirlerinin
varlıklarında erimiş varlıklardır.
8. Birbirlerinin varlıklarında hal hamur (1) olmuş
varlıklar, birlikte ve birlikte oldukları oranda da geniş bir tesir
alanına maliktirler. (1. hal hamur olmak : içinde bulunduğu ortam ve
şartlarda eriyip uyum sağlamış olmak).
9. Birbirleri içersinde hal hamur olan yüksek
varlıklar , maddi ve robot tezahürleri olan varlıkları tesir alanlarında
bulundururlar. Onlarda bütün robotlara tesir eden bir manevi seyyaliyet
(2) hassası vardır (2. seyyaliyet: kesif olmamak , ince , akıcı , hafif ,
nüzfuz edici olmak). Bu hassa onları tesir alanları içersinde her an , her
yerde mevcut kılar. Onlar tesir alanları içersindeki robotlu kainatların
esas ana elemanlerını kolaylıkla isteklerine uygun olarak kullanabilirler.
Fakat onların istekleri Tanrının isteklerine uygundur.
994.
TANRININ EMİRLERİ OLAN ; MELEKLER
Tanrının melekleri , Tanrının emirleri olarak doğrudan
doğruya tezahür ederler. Manevi robot değerlerle , tekamüle sevk olunan
değerlerden meydana gelen varlıkları , Tanrının emirlerine göre otomatik
olarak kullanırlar.
995.
TESİR ALANI
Bir ulaşım aracı mesela bir motosiklet düşününüz. Bu araçta
bir idare eden , bir da arkasında oturanın yol aldıklarını tasavvur edin.
Arkada oturan , aracı idare edene tabidir. Onun dikkatli olması ,
hedeflerine ulaşmaları için lüzumludur. Küçük bir dikkatsizlik, feci bir
kazaya sebep olabilir. Yani , yol almakta devam ettikleri sürece , aracı
idare eden, bazı hususlarda arkada oturanın kaderinde rol oynar.
Başka bir deyişle ; aracı idare eden , arkasında oturanı
belli bir zaman için bazı hususlarda tesir alanı içinde bulunduruyor
denilebilir. Fakat bu tesir alanını , varlıkların asıl tesir alanları ile
karıştırmamak gerekir. Çünkü bu geçici bir tesir alanıdır. Plan icabı, bu
gibi geçici tesirler sadece “geçici tesir alanları” halinde tezahür
ederler. Hatta bir varlık tesiri altında bulundurduğu bir varlığın tesir
alanına geçici olarak girebilir. Bu gibi haller Mutlak Nizama uygun bazı
tezahürlerdir.
996.
TEKAMÜLDEKİ ÜÇ DEĞER
Analiz metoduna göre verilen bilgilerde ; Tanrının izahı
imkansız yokluktan ; 1. yüksek organizatörleri( melekleri), 2. tekamüle
sevk olunan varlıkları , 3. manevi robot değerleri , var ettiğini
bildirmiştik.
Yine analiz metoduna göre vardiğimiz bilgilerde ,
meleklerin Tanrının emir ve arzularını harfi harfine tatbik ettiklerini,
bu arada da tekamüle yardımcı robot değerler ve tekamüle sevk olunan
varlıklar üzerinde tesirler icra ettiklerinden , bu tesir sonucu Mutlak
bir Nizamın hasıl olduğundan bahsetmiş ve tekamüle sevk olunan varlıklarla
, tekamüle yardımcı robot değerler arasındaki münasebetlerden bu
tesirlerin roller oynadıklarından bahsetmiştik.
Analiz metodu ile yapılan bu izahlar , benimsetici usule
uygun olarak yapılan izahlardı. Yine benimsetici metoda göre ,
izahlarımıza sentez-analiz-sentez usullerine göre devam ediyoruz.
Halen bildirmekte olduğumuz bilgiler , dünya realitesinin
çok üzerinde olan ; aynı zamanda da dünya reailitesini çok yükseklere
çekecek olan bilgilerdir. Bu sebeple , onların sadece bir yönden yapılan
izahları , öğrenilmesi gereken hakikatlerin öğrenilmesine yeterli
gelmemektedir.
Dünya realitesinin çok üzerindeki bilgilerin
anlaşılabilmesini sağlamak gayesi ile takip ettiğimiz yol ; bir şeyi
birçok yönlerden izah etme yoludur. Bu yolda yürüyebilmek için de
faydalanılan usuller ; analiz, analiz-sentez , sentez-analiz-sentez
yollarıdır.
Bilgileri tetkik edenler, öğretilmek istenen herhangi bir
şeyi , dairenin ortasındaki bir noktaya benzetebilirler. Dairenin
çevresinden bu noktaya çeşitli yollardan ulaşılabilir. Her yol ise başka
bir yönden o noktaya ulaşmaktadır. Gaye , hakikatin çeşitli yollardan
izahını yapmak , sonra da bu izahların sentezini yaparak ; bütün bu
yollardan öğrenilenlerden , bahsi geçen noktanın son izahında
faydalanmaktır (1). ( 1. okuyucuda benimsetici metot ile oluşan bilgi
–idrak-seziş ve duyuşlarla , asıl anlatılmak istenen hissettirilip
yaşatılmaktadır. Çünkü bir basit tarifin hacmine ve kudretine sığamayacak
yükseklikte realitelerdir).
Ana bilgilerin takip edildiği yol budur. Bir de çeşitli
vazifeli kaynaklardan verilen “ ana bilgileri takviye edici bilgiler”
vardır. Bu bilgiler , ana bilgilerin daha iyi anlaşılabilmesi için
kullanılırsa faydalı olurlar. Fakat onları hiçbir zaman ana bilgilerle
karıştırmamak vazifenin devamı için lüzumludur.
*
Yukarıda bilgiler hakkında anlattıklarımızdan sonra
konuya kaldığımız yerden devam edelim :
Tanrının ilk halk ettiği üç şeyi, bir şey olarak
düşünmüştük. Buna üç ayrı özelliği olan “ bir şey”, “bir varlık” da
denilebilir. Mutlak Nizamın “ esas” kanununa göre ; Tanrının var ettirdiği
, varlık özelliği taşıyan her şey , üç ana elemanı ihtiva eder.
Şu halde her varlıkta :
1.Tekamül edebilmek özelliği,
2.Tekamüle yardım etmek özelliği ,
3.Daimi surette , tanrının meleklerinin yardımlarını alma
özelliği mevcuttur.
Şimdi bunun nasıl olduğunu izah edelim..
Tekamüle yardımcı bir değer düşününüz. Bu , Tanrının ilk
halk ettiği esas ana elemanlardan biridir. Tekamüle yardımcı bir değer,
adından da anlaşılacağı gibi , yanlız başına bir anlam taşımaz. Onun
tekamüle yardımcı bir değer olarak tezahür edebilmesi için , bir tekamülün
veya tekamül eden değerin mevcut olması gerekir.
Tekamüle sevk olunan değerler’e gelince ; bunlar , tekamül
edebilmek imkanlarına malik olamayınca , “ tekamül edebilen değerler”
olarak tezahür edemezler. Şu halde onların tekamül imkanlarına sahip
olmaları gerekir. Bu sebeple onlar , tekamüle yardımcı değerlerden
faydalanabilme imkanlarına maliktirler. Fakat tekamüle sevk olunan
değerler ile tekamüle yardımcı değerlerin mevcut olmaları da , tekamül
imkanını sağlamaya yeterli değildir. Tekamül olma yolunun veya nizamının
olması da şarttır. İşte Tanrı bu nizamı melekleri vasıtası ile , halk
ettiği diğer iki değer üzerinde tatbik ettirir.
İlk halk edilen üç ana elemanın birbirleri ile olan
münasebetlerini , madde izahına yarayan imkanlardan ; mesela zaman , mekan
, sayı gibi kavramlardan faydalanarak anlatmaya imkan yoktur. Yukarıda
Mutlak Nizamın esas kanunlarından birini yazdırırken , her varlığın bu üç
ana elemanı ihtiva ettiğinden bahsettik. Bunu şöyle de izah edebiliriz ;
2. Var olan her şeye , her zerreye Tanrının emir ve
iradesini ulaştıran , ilk halk edilen meleklerdir ki ,tesirler halinde
bütün Mutlak Nizama yayılmışlardır.
3. Tekamüle sevk olunan değerler, tesirler halindedirler
ve tekamül ettikçe bu tesir alanlarını genişletirler. Her tesir alanında
ise mutlaka tekamüle yardımcı değerler mevcuttur.
Şu halde , en basit robot varlıklar mesela ser zerreleri
dahi , herhangi bir ( veya birkaç) tekamüle sevk olunan değerin tesir
alanı içersindedir. Tekamüle sevk olunan değerlerin ise tesir alanları
müşterek veya değişik olabilir. Mesela , dünyada iken bedenini kuvvetle
tesir altında bulunduran , tekamüle sevk olunmuş varlık , dünyadan
uzaklaşınca o bedeni artık tesir alanında bulundurmaz ve o beden otomatik
olarak başka tekamül etmekte olan varlıkların tesir alanı veya alanları
haline gelir.
Tekamüle sevk olunan varlıklar ayrı ayrı düşünüldükleri
gibi , bir arada ve çok geniş tesir alanları halinde de düşünülebilirler.
Fakat bu hali mevcut dünya imkanlarına göre tasavvur etmek , imkansız
denilebilecek kadar zordur.
Tekamüle sevk olunan varlıklar “ bir varlık” halinde
düşünülebilir fakat bu varlıkta , tesir alanları halinde tezahür eden
varlıklar ancak varlıklarının tesir alanları kadar kendilerini idrak
ederler. Bu tesir alanlarını ise madde izahına yarayan imkanlarla izah
edemiyeceğimizi önceden belirtmiştik.
Böylece herhangi bir şeyin mesela tekamüle sevk olunan bir
değerin ( tesirin) varlık halinde tezahür edebilmesi için , tesirini
icra edebileceği bir ortama ve tesirini icra edebileceği bie yardıma
ihtiyacı vardır. Şu halde bir varlıkta üç ana elemanın bulunması şarttır.
Daha ilerde bu üç ana elemanı da bir şey olarak düşünmenin
mümkün olacağını göreceksiniz. Tanrının tekamüle sevk ettiği değerler ,
şuurlanmak imkanına malik değerlerdir. Bunlar bir süre otomatik olarak
tesir alanlarını ( şuurlanmaya zemin hazırlanması maksadı ile)
genişletirler ve en nihayet , var olduklarını idrak ederler !.. Bu ilk
şuur anıdır.
Şu halde “ şuur , ruhun genel bilgisidir” tarzında tarif
edilir. Şuuru daha kısa olarak “ ruh , şuurdur “ diyerek tarif edebiliriz.
997.
BİR TEK VARLIK VE ÜÇ HASSA
Mevcut olan her şeye, kısaca , Tanrının halk ettikleri ve
var ettirdiklerinin hepsine bir şey gözü ile bakılabilir. Bu bir tek şeyi
, çeşitli varlık , madde , robot ve cisimler halinde gösteren ; tek
varlığın esas ana elemanının çeşitli şekillerde tezahür edişidir.
Varlıkların cisim halinde tezahür edebilmeleri ; bu
varlıkların maddi görünümlerini sağlayan robot manevi değerlerin , sık
veya seyrek olarak birbirleri ile yanyana sistemler teşkil etmelerinin bir
sonucudur. Bu hale , tek olan varlığın, çeşitli şekillerde ve başka başka
varlıklar halinde tezahür edebilmesi de denir.
Tek varlık’tan hasıl olan bütün varlıklar gruplar halinde
Mutlak Nizama uygun olarak birleşmelerden meydana gelirler ve esasta tek
olan ana varlığın karakterini taşırlar. Bütün cisimler , robotlar ,
varlıklar, özetle her şey ; ana varlığın karakterinin , değişik ve
birbirinden farklı tezahürüdür.
Mesela , bir atomda veya bir insan vücudunda , ana varlığın
esas karakterleri vardır. Fakat bu esas ana karakter atomda olduğu gibi,
insanda da aynı şekilde tezahür etmez. Her bakımdan atom bir varlık ,
insan vücudu da birçok hususlarda atomdam ayrı düşünülebilen diğer bir
varlıktır.
İki varlık arasındaki bu farkı meydana getiren , değişik
elemanların meydana getirdikleri bir fark değil , bilakis esas ana
elemanın , çeşitli şekillerde birbirlerinden farklı olarak
birleşmelerinden hasıl olan bir farktır.
Atom elektronlardan , elektronler esir zerrelerinden , esir
zerreleri de ser’den hasıl olmuştur. Ser’i meydana getiren ise , Tanrının
ilk halk ettiklerinden olan manevi değerlerdir.
İnsan vücudu atomların biraraya gelmesinden hasıl olmuştur
ki buna ; her varlığın esası , Tanrının ilk var ettiği üç özellikli ana
varlıktır denilebilir.
1. Bu varlık, Tanrının emirlerini
otomatik olarak , harfi harfine tatbik edebilecek meleklik hassasını
haizdir.
2. Bu varlık, varlık halinde
tezahür edebilmek imkanlarına maliktir( robot manevi değerlik hassası).
3. Bu varlık , tekamül etmek
imkanlarına sahiptir ( tekamüle sevk edilmişlik hassası).
I. Bu üç hassa (1) , analiz metodundan
faydalanılarak ayrı ayrı tetkik edilebilir (1: hassa: özellik ).
II. Bu üç hassa , analizden sonra sentez
metodundan faydalanılarak bir arada tetkik edilebilir.
III. Bu üç hassayı sentezden sonra analize
tabi tutarak daha iyi anlamak ve tetkik etmek mümkündür.
IV. Analiz ve sentez , şuurla birbirlerini
takip ettikleri taktirde , sizi gerçeklerin derinliklerine nüfuz ettirir.
Ayrı ayrı düşünülünce ayrı varlıklar , bir arada
düşünülünce de tek varlık halinde tezahür eden varlığa , çeşitli
şekillerde tezahür edebilmek imkanlarını bahşeden ; Tanrının ilk olarak
halk ettiği üç ana unsurdur.
Yukarda anlatılanlardan anlaşılacağı gibi :
a. Her varlık , Tanrının ilk halk ettiklerinin imkan
ve özelliklerini haizdir.
b. Tanrının varlıkları , Tanrının ilk halk
ettiklerinden hasıl olmuşlardır. Fakat ilk halk edilenler , tek başlarına
varlık halinde tezahür edemezler. Onların varlık halinde düşünülebilmesi
“üçünü bir arada “ tetkik etmekle , tetkik edilene de “varlık” demekle
mümkündür.
Şu halde , bütün varlıkları ihtiva eden VARLIK ile , bu
varlığın cüzleri olarak tezahür eden VARLIKLAR arasındaki ortak olan şey
; “hepsinin , Tanrının ilk halk ettiği üç ana elemandan VAR oluşlarıdır.
Üç ana eleman , büyük küçük bütün varlıklarda mevcuttur”. Bu sebeple de
her varlık , her zerre :
Her varlık ise , Tanrının otomatik emir ve yardımlarından (
Nizamından ve bu Nizamın tatbikinden , tatbikçilerinden ) ve robot manevi
değerlerden faydalanarak tekamül eder.
Görülüyor ki , 1 olan 3 hassaya sahip olarak 1 olmak
imkanına maliktir. Aynı 1’i ise analiz metodundan faydalanarak , 3 hassayı
içeren 1 olarak tetkik etmek mümkündür.
ÜÇ ANA ELEMENIN GEREKLİLİĞİ :
Şimdi bir an için üç değil de iki hassaya sahip bir varlık
düşünmeye çalışın. Bu varlık , mesela Tanrının otomatik ( melek)
yardımlarına maruz ve robot değerlik hassasına sahip bulunsun.
Böyle bir varlık tekamül ederek şuurlanamıyacağı ve kendi
varlığı da dahil hiçbir varlığı idrak edemiyeceği için , sadece Tanrı için
mevcut olan bir varlık olur. Tanrı için mevcut olan şeyler ise , sadece
onun bilebileceği fakat başka varlıklar tarafından bilinmesine imkan
olmayan şeylerdir. Özetle , böyle bir varlık sadece Tanrı için var
olabilen bir varlıktır.
Tanrının yardımlarının ve tekamüle sevk olunan değerlerin
mevcut olduğunu , fakat tekamüle yardımcı robot değerlerin mevcut
olmadıklarını düşünün.
Böyle bir varlık , yardımlarla şuurlansa dahi varlık
halinde tezahür edemez. Mutlak Nizama göre ; tekamül edebilen değerler
ancak varlık halinde tezahür ederek ve varlık halinde oluşlarından
faydalanılarak , var olduklarını idrak ederek şuurlanırlar. Onların
şuurlanabilmeleri için var olduklarını idrak etmeleri gerekir. Var
olduklarını ise ancak , tekamüle yardımcı robot değerlik hassalarından
faydalanarak idrak edebilirler.
Bir varlığın varlık olduğunu , tekamüle yardımcı robot
değerlere lüzum kalmadan idrak edebilmesi , ancak “ robotlu tekamül “
safhalarını aşmakla mümkün olur. Bu ise , o varlığın aynı zamanda her
şeyden olduğunu idrak etmesiyle , her şey olabilmek imkanlarına sahip
olabilmesine şuurlu bir başlangıçtır. Yani Tanrı sadece tekamüldeki
değerlerle tekamüle yardım eden melekleri var etseydi , kısaca , varlığını
idrak edemiyen bir varlık olurdu!..
Görülüyor ki , tekamülün olabilmesi , ayrı ayrı
düşünülebilen üç elemanın da mevcut olması ile mümkündür.
998.
ÜÇ ANA ELEMAN
Ayrı ayrı düşünülebilen üç değerden her biri , tam
anlamıyla diğerlerinden ayrı olarak da düşünülebilir. Mesela tekamüle
yardımcı değerleri ele alalım.
Bu değerler üzerinde , tekamül etmekte olan değerlerin
tesirleri ve , Tanrının yardımlarını tezahür ettiren meleklerin yardımları
olmazsa , ne halde olursa olsunlar bir varlık halinde tezahür edemezler.
Onları canlı veya cansız varlıklar haline getiren diğer iki
ana değerdir. Mesela bir insan bedenini düşününüz. Bu beden üç ana
elemanın meydana getirdiği canlı bir varlıktır. Ölümden sonra ki hali ise
, ilk bakışta onun tekamüldeki varlıkla artık hiçbir ilişkisi kalmadığını
andırır. Fakat bu yanlıştır. O sadece , bir ruhun en kuvvetli tesir alanı
olma halini kaybetmiştir. Fakat daima tekamül etmekte olan değerlerin
tesiri altındadır. Dünyanın bir maddesidir ve dünya da tıpkı bir insan
gibi tekamüle hizmet eden bir vücuttur.
Şu halde ölümü , tekamüldeki varlıkların ana tesirlerinden
mahrum kalan , tekamüle yardımcı varlıktaki ana elemanlar dengesinin
bozulmasıdır diye tarif edebiliriz.
Varlıklar , ana elemanların Mutlak Nizama uygun olarak
birleşmelerinden meydana gelmişlerdir. Ve varlıklar , aralarında
birleşerek mevcut bütün varlıkları meydana getirirler.
Bütün birlaşme ve ayrılmalarda üç ana elemanın tesirleri
rol oynamaktadır.
999.
ALLAH YARDIM EDER , KORUR
Allah , tekamül yolunda liyakat göstermeye gayret edenlere
yardım eder.
Herhangi bir hedefe vasıl olmak isteyenler , liyakat
gösterdikleri taktirde Tanrının yardımlarına nail olurlar. Emek harcamadan
da erişilen hedefler vardır. Emeksiz ve liyakat göstermeksizin istedikleri
hedeflere ulaşanlar , büyük denenme arifesinde olanlardır. Evvelce verilen
emeklerin karşılıkları da bazen hiç umulmadık bir anda karşınıza
çıkabilir. Bu yüzden de emeksizce elde edilmiş gibi gözükebilirler.
Gayesiz ulaşılan hedef yoktur. Şuurla erişilmek istenen
büyük hedeflere ise ancak liyakatle ulaşılır. Tanrı ise , şuurla tekamül
gayesi ile hedeflerine ulaşmak isteyenleri, bu yolda gayret ve liyakat
gösterenleri en yüksek yardımlarla korur , destekler , mükafatlandırır.
1000.
ALLAH
Tanrı , değer üstü bir varlıktır. O , varlıkları var ettiği
( “değer”de denilen) hassaların halikidir( 1: halik: halk eden , yaratan).
O , her zerrede varlığını hisseder. Fakat zerreler , varlıklarında O’nun
mevcudiyetinin katresini(2)bile hissedemezler. Çünkü O, idrak edilmesine
imkan olmayan büyüklüktür (2. katre : damla).
1001.
BEDEN , RUH VE BÜTÜN
Bir insanın tesir alanının bedenden ibaret olmadığından
bahsetmiştik. Ve yine önceki bilgilerde ; bir inan ölür ölmez madde ile
irtibatı çözülür, bunun sonucu olarak da artık dünya hayatına dönemez
demiştik. Bu hali , bir insanın uykudan uyanınca uykusunda gödüğü rüyaya
tekrar geri dönememesine benzetmiştik.
Kısaca ; ruhun maddeli veya robotlu ortamlardaki tesir
alanı , tesirlerinin teksif edilmiş olduğu bedenle sınırlandırılamaz
demiştik.. şimdi konuyu bira açalım :
1. Ruhlar dünyadan ölüm hadisesi ile ayrıldıktan
sonra bedenleri ile aralarındaki irtibatı tekrar kuramazlar. Bedenden
ayrılan bir ruhun artık dünyada eskisi gibi maddi bir tezahürü olamaz.
Fakat bir ruhun bedenden ayrılmış olması demek ,o ruhun dünyadaki tesir
alanının kaybolmuş olması demek değildir. Gerçi o artık bir insan olarak
dünyada mevcut değildir. Fakat onun dünyada , ölümden sonra da devam
edecek olan bir tesir alanı mevcuttur.
Maneviyat alemlerindeki varlıkların tesir alanları , robot
veya maddeyi izaha yarayan faktörlerle izah edilemez. Bu sebeple de tesir
alanı denildiğinde akla gelen şeyi mekan kavramından faydalanarak izah
etmeye imkan yoktur. Çünkü dünyada tanınan ve mekan kavramı ile izah
olunabilen şeyler madde ile ilgili , madde ile bağlı , kısaca ; maddeli
varlıklardır.
Maneviyat alemlerindeki tesirler, tesirlerin derecesine ve
tesir merkezine göre çeşitli tarzlarda izah olunabilirler. Robotlu
ortamlarda ise bu tesirleri her varlık kendi liyakatine göre izah eder.
Hakikatte, ayrı ayrı düşünülebilen bütün tesirlerin tek bir tesir halinde
de izahı mümkündür.
Mesela , bir vazifeli , şuurla hareket edebilen bir kolun
bir parmağına benzetilebilir. Şuur ise beyinden bedene , bedenden kola,
koldan da parmağa ulaşmaktadır. Bir parmağın şuurla hareket edebilmesi ,
onun bir şuur merkezi olmasından ileri gelmez. Kolun da bağımsız bir şuuru
yoktur. Hatta beyine bile şuur ruhtan aktarılmaktadır.
Ruh ise ( analiz metoduna göre) bağımsız düşünülebilen bir
şuur merkezidir. Fakat hakikatte ruh da tıpkı parmağın kola bağlı oluşu
gibi , daha üstün şuur merkezlerine bağlı bir merkezdir.
İşte ruh tıpkı termometrenin içersindeki cıva gibi , daha
üstün şuur merkezlerine doğru bilgisini arttırarak yükselir, tekamül eder.
Ayrı varlık olarak düşünülebilen ruh , sentez yolu ile , diğer varlık ve
değerlerle bir arada düşünülebilir. Bu sebeple , ruhu bedendeki , şuurla
hareket eden parmağa benzetebiliriz. Bu yüzden de onu bağlı bulunduğu daha
yüksek varlıklardan tamamen ayrı olarak düşünebilmek doğru olmaz.
1002.
TOPLUMLAR
Bir toplumda fertlerin tutumları toplumdan ayrı tutulamaz.
Toplumdaki fertlerin tutumlarının bozulması , dürüstlükten uzaklaşmaları ,
içinde yaşadıkları toplumu dürüst bir toplum olmaktan uzaklaştırır. Nasıl
ki bir bedende iyi çalışmayan hücrelerin artması o bedeni hasta hale
getirir ise , bir toplumdaki fena ahlaklı insanlar da o toplumu hasta
hale getirirler.
Fertler nasıl tekamülleri ile ilgili hadiselerle
karşılaşıyor ve zaman zaman acı tatlı olayları yaşıyorlarsa , toplumda
öyledir. Böyle olduğu için de toplumun yaşıyacağı hadiseler , o
toplumdaki iyi ve kötü fertlerin adet ve icraatları ile orantılıdır.
Kısaca , iyi fertlerden kurulu toplumlar iyi ve güzel
hadiselerle , kötü insanlarla dolu toplumlar ise ikaz edici , yol
gösterici ve onları doğru yola sevk edici acı hadiselerle karşılaşırlar.
Hiç şüphesiz ki , iyi insan ve toplumlara yol gösteren , ikaz eden
hadiseler de iyidir.
1003.
OTOMATİK YARDIMLAR
İnsanların hareketlerini ve davranışlarını iki kısma
ayırarak tetkik etmek mümkündür :
Şuurlu hareket ve davranışlar ,
Otomatik hareket ve davranışlar.
Otomatik olarak yapılan hareketler , ihtiyacı karşılayan
özellikteki hareketlerdir. Fakat her varlığın ihtiyacını karşılamak için
yaptığı hareketler arasında da farklar vardır. Mesela aynı tehlike
karşısındaki iki insan , otehlikeden korunmak için , şuurlu veya otomatik
, birbirlerinden farklı davranışlarda bulunurlar.
Gerek şuurlu , gerekse otomatik hareketler arasındaki
farklar ise varlıkların manevi değerleri ile orantılıdır. Mutlak Nizama
uygun olarak varlıkların yapmakta oldukları otomatik hareketler , o
varlıkların tekamülleri ile ilgilidir. Bu hareketlerden gaye tekamül
olduğu için hepsinin gayesi aynıdır denilebilir. Davranışlar arasındaki
farkların çoğu ise görünüştedir.
Otomatik hareketler o kadar sür’atle ve ihtiyaçları
karşılayacak şekilde ve maksada uygun olarak cereyan ederler ki, bunların
çoğunun bir gayesi olduğu fark bile edilmez. Mesela bir insanın elini
bile en tabi şekilde oynatmasını icab ettiren biyolojik ve psikolojik bir
sebep mevcuttur. Yüz adelelerinin gerilmesi , sebepsizmiş gibi hareket
ettirilmesi , hep sebepleri olan otomatik hareketlerdir.
Şuurlu hareketlere gelince , onlarda da otomatik
yardımların rolleri vardır. Dünyada hiçbir şuurlu hareket yoktur ki o
harekette otomatik yardımlardan faydalanılmamış olsun. Bir insanın en
şuurlu hareketlerinde bile , otomatik yadımlardan ve yardımlar halinde
tezahür eden Mutlak Nziamdan faydalanılmamış olması mümkün değildir.
1004.
ANA BİLGİLER
Dünya şartları , tekamülle ilgili bilgilerin analiz
metoduna göre tetkik edilmelerini zorunlu hale getirir. Ancak böylelikle
üzerinde durulması gereken bilgiler diğerlerinden ayrılır. Fakat buna
rağmen bilgilerin sentezini yapmak ve bu esnada ana bilgilerin yardımcı
bilgilerle karışmamasına dikkat etmek gerekir.
1005.
ŞUURLU İNANÇ BİLGİLERİNİN MENŞE’İ
Bir çok buluş sahiplerinin , bilim adamlarının ,
filozofların , din adamlarının ve san’atkarların manevi yardımlar
aldıklarından , hatta her şeyde , yapılan her harekette manevi , dünya
üstü menşe’li yardımların rolü olduğundan bahsettik. Bu yardımlar , belli
etmeden yapılan yardımlardır.
Bu yardımları alanlar, aldıklarının yardım olduğunu
bilmeden yapmaları gereken şeyleri yaptılar. Fakat ana bilgilerin, hatta
ona yardımcı olan bilgilerin menşe’lerinin dünya üstü olduğunun bilinmesi
icab eder! Çünkü bu bilgilerin içersinde kat’i yol göstermeler
bulunabilir. Şuurlu bir iman sisteminin yerleşmesini temin edecek
bilgiler, insanlığı hakikatlerin derinliklerine ve bu derinliklerdeki
manevi değerlere yükseltecek olan bilgilerdir. Bu yüksekliklere ise madde
ile sınırlı mevcut dünya imkanları ile erişilemez.
Bu sebeple Şuurlu İman bilgilerinin menşe’inin bilinmesi,
hiç olmazsa dünya üstü menşe’li olduğunun idrak edilmesi gerekir.
1006.
GERÇEK ÜZERİ GERÇEKLER
Bazı insanlar gerçeği görmekten bahsederler. Halbuki gerçek
, ancak görülemiyeceğini idrak etmekle görülmeye başlanır.
Robotlu ortamlar ve bu arada da dünya için hakiki manada
bir gerçek tasavvur edilemez. Her devrin , her realitenin kendine uygun
gerçekleri vardır. Bu sebeple dünyada ve insanlar arasındaki birçok fikir
ayrılıkları ; insanlığın , gerçeklerin üzerinde de gerçeklerin olduğunu
idrak etmesi ile hal yoluna girebilir.
Dünya , insanların erişebilecekleri her bilginin üzerinde
biligilerin , böyle olduğu için de her gerçeğin üzerinde gerçeklerin
bulunduğu bir tekamül yeridir.
1007.
İNSANIN İRADESİ
İnsanlar madde tesirleri altında bulunduklarından birçok
şeyleri ters değerlendirirler. Bu değerlendirmelerde de çoğunlukla kendi
varlıklarını bir ölçü, bazen de bir merkez olarak kullanırlar.
Bir insan varlığını “insan” olarak düşünür. İnsan ise ruh
ve bedenden oluşur. Ruh ile bedenin dünya şartlarına göre sentezinden ise
insan meydana gelir. İnsana her şeyi yaptıran ve icraatta da bedeni
kullanan ruh’dur. Ruha gelince , daima daha üstün değer ve varlıkların
tesiri altındadır.
Her ruh üstün varlıkların sınırladığı imkanlara maliktir.
Şu halde, bir ruhun icraatı tamamen ona ait bir icraat olamaz.
Dünyada bahsolunan bir “irade” vardır. Bu sebeple de ;
iradeli insan , iradesiz insan gibi sözler söylenir. Bir insan acaba ne
kadar bir iradeye sahiptir?..
Bu suali cevaplandırmak için analiz-sentez metodu
uygulayalım :
Önce ; insan nedir?. Biraz evvel bahsolunduğu gibi insan ,
ruh ve bedenden meydana gelmektedir. Ruh ise daha üstün varlıkların
sınırladığı serbesti içersinde faaliyet gösterebilir. Faaliyetini de beden
vasıtasıyla tezahür ettirebilir. Ruhun beden üzerindeki hakimiyeti bir
insanın iradesinde çok mühim rol oynar.
Ruhun tesirlerinin en kesif olarak toplandığı maddeden
varlığa beden denir.
Ruhlar daha üstün varlıkların sınırladığı imkanlara
maliktirler.
Ruh, mevcut imkanları ile bedene , dolayısıyle diğer
maddelere tesir eder.
1. Ruh , beden vasıtasıyle diğer maddelerden ve madde ile
bağlı manevi varlıklardan tesirler alır.
2. Ruh madde yolu ile aldığı tesirler ve maddeden bedeni
ile maddeler üzerinde icra ettiği tesirlerden faydalanarak tekamül eder.
Görülüyor ki , ruh tam bağımsız bir varlık değildir.
Maddeli ortamlardaki ruhlar ise madde aracılığı olmadan bir iş yapamazlar.
Bu sebeple ruh ve beden ilişkisinde , beden ruhun maddeli ortamlarda en
çok tesir edebildiği maddi varlıktır. Bedenin bedenlik özelliğini
koruyabilmesi için , maddi yapısına ruh yolu ile ulaşan manevi tesirlere
ihtiyacı vardır.
Ruhu bedene bağlayan ( ruh yolu ile bedeni meydana getiren
maddelere ulaşan) manevi şualardır. Şualar denilen bu tesirler ruhu bedene
, bedeni ruha bağlar. Ve bedeni , ruhun tesirlerini dünyaya yansıtabildiği
bir filtre haline getirir.
Ruh , bu sebeple maddeli ortamlara ancak bedeni vasıtasıyle
yayılan tesirler yayımlayabilir. Beden , ruhu maddeli ortamın şart ve
imkanlarına uygun olarak sınırlayan bir tekamül faktörüdür.
GERİ RUHLAR ; beden vasıtasıyle varlıklarına ulaşan
izlenimlerin tesirleri altında kalırlar. ORTA DERECELİ RUHLARDA ; ruhtan
maddeli ortama , maddeli ortamdan ise ruha yansıyan tesirlerde bir denge
göze çarpar ki bu denge çoğunlukla “ mantık” halinde tezahür eder. YÜKSEK
RUHLARDA ; ruhtan maddeli ortama yayılan tesirler , ruhun maddeli ortamdan
aldığı tesirlerden genelde daha fazladır. Buluşlar yapan bilim adamları
ve dahiler ekseri bu gruptandır.
Şimdi ayrı ayır verilen bu bilgilerin sentezini yaparak
“irade” hakkında bir bilgi elde edilebilir:
Ruhlar ,daima daha üstün varlıkların tesirleri
altındadırlar. Bir ruh ise tesirlerini dünyaya bedeni vasıtayle
yansıtabilir.
Bu izah ,bir insanın mutlak bir iradeye sahip olmadığını
hatta bağımsız bir iradenin dahi sahibi olmadığını izah etmeye yeterlidir.
Şu halde , bir insanın ruhu sınırlanmış bir iradeye sahiptir. Bu irade ise
, ruhun tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde , daha üstün varlıklar
tarafından , ruhun tekamül planına uygun olarak sınırlandırılmış bir
iradedir.
1008.
“KÜL” VARLIĞIN İNCELENMESİ
Kül halinde olan , Tanrının var ettiklerini anlatabilmek
için , önce kısımlara ayırarak tetkik etmek ( analiz), sonradan da bütün
haline getirerek sentezini yapmak ve bu sentez tetkikatın arkasından yine
ayırarak analizle konunun derinliklerine şuurla inmek mümkündür.
İnsanların var olan şeyleri ve var olduğuna inandıklarını
kül halinde tetkik edebilmeleri çok zordur. İnsan kül halindeki bu varlığı
, varlıklar hailinde görerek ve onlardaki saklı birçok hakikatleri tetkik
ederek bütünün kavranmasına doğru yol alır.
Yani insan gördüğü ve mevcut olduğunu hissettiği hatta
inandığı şeyleri kül halinde tetkik edemez. Onları , ancak kısım kısım
tetkik edebilmek imkanlarına maliktir. Kül halindeki varlıktan
uzanabildiklerini inceler ve onları imkanlarına göre değerlendirmeye
çalışır.
İlk insanlarda dahi mevcut olan bu araştırma arzusu , insan
yapısındaki bir özelliktir. İnsan meçhul olandan çekindiği için onları
çözmek ve onlardan faydalanmak ister. Bu tür içgüdüler insanları,
bilinmeyenleri bilinenler haline getirmeye itmiştir. İnsanoğlunun
“varlığı” tetkike başlaması , aynı zamanda insanın tekamülüne
başlamasıdır.
Aslında insanların bir iç itilişle bu araştırmalara
yönelişleri birçok yardımlar ve düzenlemeler halinde otomatik cereyan
eder. Böyle olduğu için de başlangıç , hiç de şuurlu analiz işlemi halinde
olmamıştır. Ancak otomatik bir analizle insanoğlu “varlığı” incelemiş ve
bu hal “ Tek Allah” prensibindeki dinlerin zirvesine erişilinceye kadar
devam etmiştir. Gelişerek tasavvuf konularına kadar varan bilgilerin ,
tasavvufi izahlarla sentezi yapılmaya başlanmıştır.(1). Bütün bu
gelişmeler sonucu hazırlanmış olan düşünce zemini de şuurlu bir imanın
kurulabilmesi için gereken zemindir. Bu zemini hazırlayan ise , insanlık
tarih boyunca “ dinler” halinde tezahür eden “din” dir.
(1. tasavvuf : İslam tasavvufu, İslam dini düşüncesinin
eriştiği en ileri merhale kabul edilir. Tasavvufun konusu ; nefsi ıslah
etmek , kötü huylardan ve varlıktan geçmek , Tanrı aşkına kavuşmak , o aşk
ile var olmaktır. Mistisism’i ( yani, dini duyuşu) esas kabul eder.
İslamda şeriatı , yani insanın hareketlerini dışardan idare eden kanunu ,
kişinin içsel denemesine üstün tutanlara şeriatçılar denildi. Bunlar dini
hayat olarak değil , kanun ve disiplin olarak aldılar. Mutasavvıflarsa
şeriatın, sadece kabuğu teşkil ettiğini ve dinin özünün içsel deneme ile
yaşandığını kabul ettiler. Mutasavvıflara göre tasavvuf tecrübesi , bu
tecrübeyi yapmayanların anlayışına kapalı bir alandır. Tasavvufun bir
bilgisi ve teorisi olmakla beraber , bilgiden çok duyuş , görüş ve oluş
esasları vardır. Mutasavvıflar aklın ve bilginin fonksiyonunun , onları
aşkın hududuna kadar götürmesi olduğunu kabul ederler ve “ bilgi ve akıl
sizi aşka teslim eder, aşk Allahla birleştirir” derler. Mutasavvıflar
bazen cezbe halinde coşarak “ enel hak “ yani “Ben Allahım , Allaha
karıştım..” diyebilmişlerdir. Bunu Mevlana şöyle izah eder : “ demir ateşe
girince ondan farksız olur ve ; “ben ateşim..” derse ilahi tecelliye
uğrayan kul da kendi benliğinden geçmiş halde ; “ben hakkım”.. der”.
Burada , bu yanılgıyı hoşgören bir açıklama gizlidir ki , Mevlana daima
bunun büyük bir yanılgı olduğunu belirtir. Yukarıda metinde “ bilgilerin
tasavvufi izahla sentezinin yapıldığı “ belirtiliyor. Asavvufda “ her
şeyin bir tek kül yücelik olduğu ; o kül yüceliğin arı temiz bir okyanusa
benzetilmesi halinde , kişinin arınarak o okyanusa tertemiz bir damla
olarak karışmayahak kazanacağı ve benliğin o birlik ( tevhid) içinde
kaybolacağı ( fena fillah mertebesi) belirtilerek en ileri anlamda bir
senteze varılmıştır) .
Şuurlu imana başlangıç, hakikatlerin şuurla analiz
edilmesiyledir ve bunda dinden , felsefeden , ilimden faydalanılır.
Dinlerle , Şuurlu İmanı ilgilendiren birçok hakikatler
açıklanmış ; felsefe ile insanı ve alemi tetkik kapıları açılmış ; ilim
ile de , kül halinde tetkik edilen varlık ve hadiselerin teker teker
derinliklerine inilmeye başlanmıştır. Şu halde Şuurlu İmana esas olan
zemini din-felsefe-ilim hazırlamıştır.
Gününüze kadar ayrı ayrı ele alınan hatta zaman zaman
birbirlerine aykırı olarak düşünülen bu üç şey , hakikatte tek şeyin
analizinden hasıl olan üç elemandır.
Şuurlu İman bilgileri ile kül halindeki varlık , yüksek
“bilgi” yardımları ile izaha başlanmış , izahlarda da analiz metodu
kullanılmıştır.
1009.
TEZATLAR
İnsanlar dünyada değerlenmek için yaşarlar . dünya hayatı
ve bu hayatı bir süre yaşıyacak olan insanlar , doğrular (+) ve yanlışlar
(-) den faydalanarak değerlenirler. İnsanların (+) ve (-) den
faydalanışlarını şöyle özetleyebiliriz.
1. İnsanların tatbik ederek değer kazancakları şeylere +
denilirse , bunların karşısında yapmamaları gereken , kısaca – durumda
olan şeyler vardır. Mesela ; doğru söylemek + dır, yapılması gerekir.
Bunun karşıtı da yalan söylemek ise – dir , yapılmaması gerekir.
2. İnsanlar , üzerlerinde olumlu ve olumsuz tesirler
bırakan hadiselerle karşlılaşırlar. Mesela bir hastalık veya kayba sebep
olan hadise o insan üzerinde olumsuz , sevinç yaratan bir hadise ise
olumlu tesir bırakır.
3. Dünya ve dünyanın bulunduğu kainatta hadiseler daima
+ ve – esaslarına göre cereyan eder. Sıcak olan yaz mevsimine +
denirse , onu takip eden kış mevsimi – dir. keza , gündüze + denirse , onu
takip eden geceye – denilebilir.
4. İnsanlar daima + ve – lerin tesirleri altındadır.
Normal bir insan için olumlu ; vicdanının , şuurunun ve toplumun tasvip
ettiği şeylerdir. Çalışkan , namuslu , vicdanlı , doğru , yardımsever ,
iyi bir insan olmak , insanların tasvip edecekleri , olmaya ve yapmaya
gayret edecekleri şeylerdir ki ; bunlara + denilebilir.
Bir de bunun zıddı vardır. Vicdanın , şuurun ve toplumun
tasvip etmeyeceği şeyler. Mesela yalan söylemek , namusa aykırı
davranışlar yardımdan kaçınmak ve egoistçe yaşamak. Bunlar bizzat bu
işleri yapanların bile ruhen tasvip edemiyecekleri şeylerdir. Bir insan
yalan söyler fakat kendisine yalan söylenmesinden , aldatılmaktan
hoşlanmaz. Şu halde tasvip etmediği ve karşlışmak istemediği bir şeyi
başkalarına tatbik ediyor demektir. Şayet yalanın iyi bir şey olduğuna
inanmış olsaydı, kendisine de yalan söylenmesine ve aldatılmasınaseverek
rıza göstermesi gerekirdi.
Keza , hırsız kendi evinin soyulmasını, eşyalarının
çalınmasını istemez. Şu halde bütün bu ve buna benzer şeyler bir insanın
bazı zaaflardan dolayı yaptığı fakat kendisine yapılmasını istemediği
şeylerdir ki hepsine (-) yani yapılmamasıs, kaçınılması gereken şeyler
denilir.
5. Bir insan + ve – tesirler altındadır. İnsanları
– ye yönelten ise maddenin hazırladığı ve doğurduğu ihtiyaç , eğilim ve
arzulardır. Durum böyle olduğuna göre en önemli tekamül kanunlarından
birini yazdırabiliriz :
Her hadise , her ihtiyaç , her eğilim , her
arzu ; pozitif ve negatifin bulunduğu tekamül faktörleridir. En basit
hadiseleri bile + veya + ya yakın , - veya – ye yakın çözümlemek ve
onlardan faydalanmak mümkündür. Mesela bir insanın karnının acıkması
normal ve masum bir duygudur. Aynı insanın karnını doyurmak istemesi de
doğaldır. Fakat insan istediği gibi karnını doyuramaz. Dünya nizamı bir
insanın nasıl karnını doyurabileceğini sınırlandırmıştır. Cebinde parası
olan bir insan karnını rahatça doyurabilir. Sağlığa uyan veya uymayan
besinler alabilir. Sağlıklı besinler + , sağlıksız besinler ise o insanın
üzerinde – tesirler icra ederler. Parasız olan bir insana gelince , böyle
bir insanın her şeyden önce ; “ karşılaşılan bütün hadiselerin kendisini
deneyici vasıflar taşıyan hadiseler olduğuna ” inanmış olması gerekir.
Şayet bu hakikati idrak etmiş ve ona iman etmiş bir
insansa , hiçbir zaman - yollara sapmaz ve mesela hırsızlık etmeye, yalan
söyleyerek karnını doyurmaya kalkışmaz. Karnını doyurabileceği bir yere
gider ve parası olmadığını, karnının ise aç olduğunu söyler. İmtihan
burada bitmeyebilir. İlk başvurduğu yerden kovulabilir vebu hal onu üzüntü
içinde bırakabilir. Fakat onun yılmaması , vicdanının , şuurunun ve o
toplumun tasvip ettiği yoldan karnını doyurmaya çalışması , hatta icab
ediyorsa o geceyi aç geçirmesi ve gündüz de , çalışarak karnını doyuracak
parayı kazanması gerekir.
Böyle bir imtihanı başarı ile geçirenler , + dan
ayrılmayanlar , o imtihanda elde ettikleri değer ve bilgilerden hayat
boyunca faydalanabilirler. Şayet böyle bir insan geçirdiği imtihandan
gereken dersi almış , manevi değeri kazanmışsa , artık onun tekrar açlıkla
denenmesine lüzum kalmaz. Açlığını , vicdanı ve şuuruyla tasvip etmediği ,
toplum realitesine aykırı yollardan gidermeye çalışanlar , belki ilk
bakışta açlıklarını gidermiş olurlar fakat bu onlar için bir son değil
bilakis daha ağır şartlar içersinde denenmesine yol açacak hadiselerle
karşılaşmalarına bir başlangıçtır. Kısaca ; bir insan kazanması gereken
değeri kazanmakla birçok tatsız hadiselerle karşılaşmayı önleyebilir.
Değerler ise vicdanla , şuurla ve topluma faydalı yollardan
kazanılabilirler. Yani + olduğuna inandıklarına yaklaşmak , - olduğuna
inandıklarından kaçınmakla mümkündür.
6. Madde kainatında her şey (+) ve (-) esası
üzerine kurulmuştur. Kadın ile erkek arasındaki alakayı , güzelin
karşısında çirkinin, yükseğin yanında alçağın bulunuşunu buna örnek olarak
gösterebiliriz. Fakat , Mutlak Nizama uygun olarak tezahür eden bu
zıtlıklardan ; (+) lar yapılması, (-) ler ise yapılmaması icab edenler
demek değildir. Şu halde bu söylenenlerin bir sentezini yaparsak ; “
insanlar , Mutlak Nizam icaplarından olan tezatlar içersinde (+) ve (-)
lerle denenirler” diyebiliriz.
Şu halde bir Mutlak Nizam vardır. Bu Mutlak
Nizama uygun olarak , maddenin sebep olduğu birçok tezatlar meydana gelir.
Bu tezatlar çok ama pek çok çeşitlidir. Tezatlar arasında da Mutlak
nizama uygun olarak bağlar mevcuttur. Daha doğrusu insan, ruh değeri
oranında tezatlar arasında bağlar kurar ve onları daha çok değerlendirmek
gayesi ile otomatik olarak veya şuurla değerlendirir.
Tezatlardan ortaya çıkan sonuçlar , varlıkların
değerlenmelerine yol açmaktadırlar. Keza bir insan güzel veya çirkin
olabilir. O insan güzelliğin ve çirkinliğin ortaya çıkardığı durumlar
içersinde denenmektedir. Güzel ise ve güzel olduğu için de diğer insanlara
guru ile bakıyorsa bu durum onu (–) ye götürür.
İnsani imkanlar , herhangi bir şeyi tezatsız
değerlendirmeye pek müsait değildir. Bu sebeple , bazı varlıkları ve
hadiseleri , tezatları tetkik etmekten dolayı elde edebildiği değerlerle
değerlendirebilir. Mesela “ dünya büyüktür” der. Çünkü o , uzun ve kısa
mesafeler arasındaki tezattan faydalanarak uzunluk kavramına sahip
olmuştur. Dünyanın ise yürünerek katedilmesinin pek zor olduğu
mukayesesini elde eder.
Dünyadan daha büyük varlık ve mesafeleri bilenler ise “
dünya küçüktür” diyebilirler. Kısaca , insanlar varlıkları , hadiseleri ,
tezatların mevcut olmasından faydalanarak elde edebildikleri değerlerle
çözebilirler. Tezatlardn ise +ve – değerler hasıl olur. İnsanlar bu
değerlerden + olanları kazanmaya , negatif olanlardan da uzak kalmaya
çalışarak tekamül eder ve gereken değerleri toplarlar.
Sonuç:
1. Her hadise veya varlık tezatlar ihtiva eder.
2. Her hadisede veya varlıkta bir insanın
kazanabileceği (+) veya kaçınacağı (-) değerler mevcuttur.
1010.
SEVMEYE
ÇALIŞ!
Anlaşılmayı bekleyeceğinize anlamaya , sevilmeyi
bekleyeceğinize de sevmeye çalışınız.
1011.
ÜÇ SÜZGEÇ
Önceki bilgilerde bir insanın yapacağı işleri, hayatına
tatbik edeceği planları üç süzgeçten geçirerek kontrol etmesinin , Şuurlu
İmanın esas prensiplerinden biri olduğunu belirtmiştik. İnsanların
hareketlerinde kontrol etmeleri gereken üç ölçü , üç süzgeç şunlardır:
1. Bilgi ve şuur ,
2. Vicdan,
3. Toplum realitesi ve ( bu realitenin ürünü olan
ve onu temsil eden) toplum kanunları.
Yapılması gereken bir şeyi bu üç süzgeçten geçirerek tetkik
etmek gerekir. Bu ise insanın kendi kendine yapabileceği bir iştir. İnsan
süzgeçlerinin zayıf veya kuvvetli olduğunu ancak mukayese ile öğrenebilir
ve fikirlerini tatbik etmeden evvel süzgeçlerinden emin olduğu kimselerden
fikir danışabilir.
Örnek olarak harp etmeyi ele alalım. Harp etmek nasıl bir
şeydir ?..
1. Bilgi ve şuur insanlara bunun fena bir şey
olduğunu bildirir.
2. Vicdan harbi reddeder.
3. Toplum realitesi harbin karşısındadır.
Şu halde harb kaçınılması gereken bir şeydir. Şayet fertler
düşüncelerini ayrı ayrı bu süzgeçlerden geçirir ve elde ettikleri
düşüncelerin şuurla sentezini yaparlarsa birçok felaketler önlenebilir.
1012.
SEVEN..
Her şeyi seven hiçbir şeyden korkmaz!..
1013.
BİLGİDE AÇIKLANANLAR
Bugüne kadar verdiğimiz bilgilerdeki konular , bu
bilgilerde analize tabi tutularak teker teker açıldı ve işlendi. Bu analiz
sonucu ortaya çıkan gerçeklerin sentezine başlanmakla ise en mühim
devrelerden birine girildi !...
Analiz-sentez-analiz metodu ile ise şimsiye kadar açıklanan
en yüksek hakikatlerin izahına başlandı. Bütün bu yapılanlar , şuurlu bir
imanın gerçekleşebilmesi içindir.
1014.
BU YOL..
Her insan her şeyi , kendi liyakati ve imkanları oranında
üç süzgeçten geçirebilir ve yapacağı işleri yapmadan evvel bilgisi ve
şuuru kadar vicdanı ile kontrol edebilir , düşüncelerinin toplum
realitesine uygun olup olmadığına dikkat edebilir. Fakat bir insanın
öncelikle , düşünce ve planlarını üç süzgeçten geçirmek ihtiyacını
hissetmiş olması gerekir. İşte “per” bunun için izah ediilmiştir.
Çünkü bir insanın fikir ve düşüncelerini üç süzgeçten
geçirmek ihtiyacını , hatta mecburiyetini hissetmesi için her şeyden önce
hayatın dünyada başlayıp yine dünyada bitmediğine iman etmiş olması
gerekir. Bu sebeple bu bilgiler verildi ve imanların şuurlanması için
gereken yol gösterildi. Bu yol , insaniyeti asıl yüksek hayata hazırlayan
ve onların değerlenerek , şuurla(bilerek) yükselmelerini sağlayacak olan
yoldur.
Bu yol , dünya tarihi boyunca çizilen tekamül yolunun
şuurlanmasıdır. İnsanlığa , nereye ve neden yürüdüğünü bildiren yoldur.
1015.
“VARLIK” VE ŞUURLU İMAN
Tanrı ilk olarak ; emirlerini tezahür ettiren değerlerle ,
tekamüle sevk ettiği ve tekamül yardımcısı değerleri halk etmiştir.
Bunların hepsi teker teker değerler halindedirler. Fakat ancak üçü bir
arada olunca “varlık” olarak tezahür ederler.
İlk halk olunanlar “varlık” değildir. Çünkü onlar varlık
üstü imkanlarla var olmuşlardır. Hatta onlara var olmuşlardır demek dahi
doğru olmaz. Çünkü onlar yoktan var olan esas “ ana unsurlar”dır. Bu üç
ana unsur da , halk edilişleri de , idrak olunamaz.
İlk halk edilenlerin üçü bir arada düşünülürse “ varlık”
olur. Varlık ise Mutlak Nizama göre yoktan var olmaz (1). Tanrı ilk halk
ettiklerinden , varlıkları var etti. Ve onların “şuur” kısmını “ tekamüle
sevk olan varlıklar” halinde tezahür ettirdi. Tekamüle sevk olan
varlıkların ise tekamül seviyeleri şuurlu tekamüle erişti.
(1. Bu üç unsur teker teker , yoktan halk olmuştur ve
herbirine de “varlık” denemez.Mutlaka Nizam üstü unsurlardır. Bu üç ayrı
unsurun birleşmesi ile üçünü de ihtiva eden VARLIK oluşur ve bütün
varlıklar bunlardan türer. Dolayısıyle üç unsurdan oluşan varlık , yoktan
var olmamış , üç unsurdan var olmuştur. Mutlak Varlık Nizamı ise üçlü
varlıktan itibaren başlar) .
Şuurlu tekamüle ise Şuurlu İmanla başlanır. Şuurlu İmanın
dünya hayatı için şartı ; “ hayatın dünyada başlamayıp , dünyada
bitmediğine” ve “tekamüle” inanmak , üç süzgeci hayata uygulamaktır.
Şuurlu İmanın esas ana prensipleri :
1. Tanrının , izahı imkansız büyüklük olduğuna ,
2. Tanrının ilk halk ettiklerine ,( meleklere , tekamüle
yardımcı değerlere , tekamüle sevk edilenlere) ve hayatın dünyada
başlamayıp , dünyada bitmediğine ; tekamülle ilgili bilgilerin dünyaya
Tanrının arzusu ile verildiğine , bu bilgilere ve o bilgilere vasıta
edilenlerin mevcudiyetine ( vazifelilerin mevcudiyetine) şuurla imandır.
*
İlk halk edilenlerden hasıl olan varlıklardan Şuurlu İman
mertebesini idrak seviyesine yükselmiş insanlar , hayatlarına tatbik
edecekleri şeyleri üç süzgeçten geçirirler!.
1016.
AİLE VE TOPLUM İÇİ
TEKAMÜL
Tekamül mücadelelerinin devamı ve bu değerlendirici
mücadelelere zemin hazırlanması Mutlak nizam icaplarındandır. Mutlak
Nizama uygun olarak her tekamül yerinde , insanlar gruplar halinde
toplanırlar. Tekamül mücadelelerini doğuran şeyler şöyle özetlenebilir:
Aynı değerde iki varlığın olmayışı(1) , varlıklar arasında
görüş , fikir ve düşünce ayrılıklarına sebep olur. Birbirlerine yakın
değerde olan insanlar , kümeler halinde toplanarak ortak fikirlerini ve
menfaatlerini savunurlar.
( 1. Manevi Planda ; aynı değerde ( tekamül seviyesinde)
iki varlık dahi yoktur. Her varlık çok az bir farkla da olsa , biri
diğerinden daha geri ya da daha ileridir. Aynılık yoktur).
Tekamül mücadeleleri ;
1. Birey, bireye karşı ;
2. Birey, topluma karşı ;
3. Toplum, bireye karşı ;
4. Toplum , topluma karşı
5. En mühimi de ; birey kendi şahsına karşı ;
olmak üzere gruplandırılabilir.
Tekamül mücadelelerini doğuran başlıca sebebi , iki insanın
dahi aynı değerde olmayışı olarak belirttik. İki bireyin tıpatıp aynı
değerde olmayışının sebepleri vardır. Başlıca sebep ise , her bireyin ruh
olgunluğu seviyesinin az veya çok birbirinden farklı oluşudur.
Tekamül mücadelelerinde madde ve maddeden hasıl olan
ihtiyaç ve arzular çok büyük rol oynarlar. Mesela ; ana, baba ve evlattan
oluşan bir aile düşününüz. Bu üç insan tıpatıp aynı değerde değildir ve
böyle oldukları için de aralarında küçük veya büyük anlaşmazlıklar ,
geçimsizlikler , münakaşalar olur.
Bu geçimsizlik ve münakaşaların gayesi hiç şüphesiz ki
Mutlak Nizama uygundur ve bireylerden yüksek realitedekinin , diğerlerini
mümkün olduğu kadar yukarı realiteye çekmesi içindir. Aralarında küçük
veya büyük fikir ve düşünce ayrılıkları olan bir aile yine de dışarıya
karşı bir bütün halinde gözükür.
Ailenin bireyleri en fazla birbirleri ile ilgilidirler.
Bireyleri bir toplum haline getiren sebeplerin başında ise , karşılıklı
menfaatler ve dünya şartlarına uygun olarak madde vasıtasıyla meydana
gelen alışkanlaıklar gelir.
Dünya hayatında bir aile , gelişigüzel bir
arada olan kişiler değildirler. Aralarında tekamülleri ile ilgili bağlar
bulunan bireyler aileyi oluştururlar. Mesela bir karıkoca bir süre sımsıkı
bağlarla bağlı olarak bir arada yaşadıktan sonra herhangi bir nedenle
ayrılırlar. Hele aradan uzun bir süre geçtikten sonra , bir zamanlar
birbirlerine sımsıkı alaka ve sevgi bağları ile bağlı zannedilen bu
insanlar birbirlerine artık yabancı oluvermişlerdir.
Bir topluma , toplumluk hassasını muhafaza ettiren;
manevi şualar(tesirler) vardır. Bu tesirler , madde süzgecinden geçerek
dünya hayatına uygun hale gelirler. Şu halde , ailede maddenin rolü çok
büyüktür. Fakat zamanla ailenin bireyleri arasındaki tesirler artıp ,
eksilebilirler.
Toplum hayatında bireylerin birbirleri üzerinde icra
ettikleri tesirlerde birçok faktörler rol oynarlar. Ve daima değişen maddi
şualar , manevi şuaların değişik tezahür etmelerine sebep olurlar. Mesela
dünya şartları insanlar üzerinde daimi tesirler icra ederler. Onları
sevindirir , üzer , ağlatır , güldürür , sevdirir , acıtır , hırs ve
ihtirasların hasıl olmasına yol açar. Bütün bunlar , insanın dışardan
aldığı tesirlerdir. Bu tesirleri alanlar , tesirler yayımlarlarken
dışardan aldıkları tesirleri de beraber yayımlarlar.
Dışardan alınan izlenimler de tesirler halinde ruha yansır.
Per değeri ise , ruha bu tesirleri tekamül planına en uygun şekilde
iletir. Ruh bu tesirlerden faydalanır fakat daha fazla faydalanabilmesi
için , bu tesirler ruhtan tekrar bedene , bedendende dışaruya yansırlar.
İşte bu tesirler insanların birbirlerine yaklaşmalarında ve birbirlerinden
uzaklaşmalarında en mühim rolü oynarlar.
Bir toplum ne olursa olsun ; ”Tekamül Planı”na uygun olarak
bir araya gelerek oluşur. Toplumların oluşumları, sadece realitelerin
yükselmelerini temin edecek olan fikirlerin öğrenilmeleri için değil ,
aynı zamanda da benimsenmeleri içindir.
1017.
RUH BİR BEDENLE SINIRLANDIRILAMAZ !
Tek gözüken varlıklar , ağacın dallarına benzer. Her varlık
, koskoca şuurlu bir ağacın ( değerince şuur ve imkanları fazla olan)
dallarına benzer. Bu ağaçtan bazı dallar kurur , kopar ve ölerek yere
düşebilir. Fakat ağaç yaşar.
Bir insan da öyledir. Onun ölümle dünyadan ayrılması demek
, ruhun da dünyayı terk etmesi demek değildir. Kudretli ruhlar , geniş ve
yüksek gövdeli , birçok dalları ve yaprakları olan ağaçlar gibidir. Bir
dalın kopması , o ağacın ölmesi demek değildir. Beden ruhu tahdit edemez.
Ruh ise , beden veya bedenler halinde tezahür eder.
İnsan ölür , fakat ruhu dünyada tesirlerine devem edebilir.
Ruh ,“ beden ve ruhtan ibarettir” diye tarif edilen insanla da
sınırlandırılamaz. İnsanın ölmesi, ruhun da dünya ile alakasını kesmek
demek olamaz. Beden , ruhun kuvvetle tesirleri altında bulundurduğu bir
madde yığınıdır. Fakat ruhun tesirleri “ bir bedenle” sınırlandırılamaz.
Ruhun tesirleri , koskoca bir ağacın dalları ve yapraklarına benzer. Geri
ruhlarda bu tesirler bir ağaçtan ibaret olabilir. İleri ruhlarda ise her
dal bir ağaçtır. En ulu ağaçlar bile daha uluların dallarıdır.
1018.
SEVEBİLMEK
Sevgiyi öğrenmek , onu benimsemek , sevebilmek için
yaşıyorsun!...
1019.
ALLAH KORUSUN!
“Allah korusun” demek ; koruyandan korumasını istemektir!.
Allah her şeyi korur , fakat insanlar da bütün korunanlar gibi layık
oldukları tarzda korunurlar.
1020.
SÜR’AT
En hızlı esen rüzgarlar yaprak bile kıpırdatmazlar.
İnsanlarsa vücutlarının her zerresini , her an delip geçen şua
rüzgarlarının farkına bile varamazlar.
İnsanlar tekamül ettikçe , duruyor zannedilenlerin ne kadar
sür’atli olduklarını, hızlı sanılanların ise onların yanında ne kadar da
yavaş kaldıklarını anlayabilirler.
1021.
DUA
Her dilek duadır. Her düşüncenin veya her sözün ibadet
olduğunu idrak , insanları ölçülü davranmaya yöneltmelidir. Ruhlar , her
sözün dua olduğunu idrak seviyesine yükselmelidir.
Her söz duadır !.
1022.
RUH
“ Ruh bedendedir , fakat bedenin hiçbir yerinde değildir”
tebliğini izah ederken , ruhun beden ile sınırlandırılamıyacağından
bahsetmiştik.
Yine bir ağaç düşünelim. Ve bu ağacı , bir ruhun tesiri
altındaki varlığa benzetelim. Her dalı , her yaprağı kendisini bağımsız
addeden bir varlık.. her parçası , varlığını bağımsız addeden bir ağaç..
Evet ; ruh bir bedenle sınırlandırılmış değildir , fakat o
ruhun tesiri altında bulunan beden de , bu bedenin organları da
kendilerini bağımsız addedebilirler.
Aynı büyük ruhun tesir alanında , robotlarla irtibatta olan
ruhlar, hakikatte büyük ruhun çeşitli robotlar üzerinde icra ettiği
tesirlerden başka şeyler değildir. Mesela , insan bir ruhu olduğunu
düşünür. Hakikatte ise onun bağımsızca tezahür edebilen fakat aslında
büyük ruha bağlı bulunan bir ruhu vardır.
Kanun :
1. Bağımsız tezahür eden her varlık, hakikatte daha
üstün bir varlığın bir cüzüdür.
2. Bir ruh , birçok varlıkları , bu arada da birçok
insanları tesirleri altında bulundurabilir.
Ruhların tesir alanlarının yayılışları, bir ağacın
dallarının yayılışına benzer. Her dal ise birçok dalları ve yaprakları
olan büyük ruha ait bir organdır. Dal da , ona ait olan dalcıklar ve
yapraklar için bir büyük ruhtur. Her yaprak ise ihtiva ettiği tekamüldeki
varlıklar için bir büyük ruhtur. Bu böylece devam eder ve mevcut her zerre
, her katre , maddi manevi her varlık tekamül etmek imkanlarına maliktir.
Özetle ; her zerre , her katre şuurlanabilir. Var olduğunu
idrakle de ruhluk mertebesine , oradan da daha yükseklere yükselebilir.
Varlığını bağımsız bir varlıkmış gibi hisseden ruh ;
tekamüle sevk edilen varlıkların maddi ve manevi her zerresinin malik
bulunduğu “tekamül edebilme” imkanlarından faydalanmış ve “ yaşadığını
idrak” edecek seviyeye yükselmiş varlıktır.
3. Bir ruh, bağlı bulunduğu yüksek ruhu idrakle,
o seviyeye erişebilir , o olabilir. Hakikatte ise yine o’dur. Fakat
gerçekten o olmak , o olduğunu idrakle mümkündür.
4. Tekamül , bir varlığın varlığını idrak
edebilmek, gereken şuuru kazanabilmesi için yürümesi gereken yoldur.
Tekamül , aslında bir varlığın tekamül ederek daha üstün mertebelere
erişmesi demek değil , zaten kül halinde mevcut olan değerini idrak
edebilmesidir. Bu hal , bir dalın , yavaş yavaş bir ağaç olduğunu idrak
etmesine benzer.
Dal ağaç olduğunu idrak edecek seviyeye yükselince , artık
o ağaçtır. Ağaç olduğunu idrak edebilmek için ise onun evvela bağımsız bir
varlık olmadığını , ağacın ufacık bir parçası olduğunu idrak etmiş olması
icab eder. Bu sebeple varlıklar , ufaklıklarını ve başlıbaşına bir varlık
olmayıp , esas ana varlığın küçücük önemsiz bir cüz’ü olduklarını idrak
edebildikleri oranda yükselirler.
5. Varlıklar değersizliklerini idrak ede ede
tekamül ederler ve kendi hallerinin ve varlıklarının daha üstün hallerine
erişirler.
Bir ruh maddeden veya herhangi bir robottan
kurtulunca, derhal varlığını bambaşka hisseder. Maddeden veya robotlardan
ayrılma anları , yükselebilmiş ruhların , kendilerinden ayrı
zannettiklerini de kendileri addetme anlarıdır.
Ruhları “kesin olarak” birbirlerinden ayrı gösteren ,
onların ayrı ayrı bileşimli madde kümelerine bağlı bulunuşlarından ileri
gelmektedir. Bu hal , ruhları başka başka varlıklar halinde tezahür
ettirir. Hakikatte ayrı zannedilen birçok insanlar , aynı büyük ruhun
çeşitli şekillerdeki tesirleri altında bulunan varlıklardır.
Bir insan ancak öldükten sonra diğer insanların da aynı ruh
dalının üzerindeki yapraklar olduğunu idrak edebilir. Her dal ise başlı
başına şuur sahibi bir cüz’dür ve daha büyük ruha aittir.
1023.
BU BİLGİLER...
Yaprağa dal olduğunu idrak ettirecek olan bu bilgiler , en
büyük ağacı şuurlandırandandır.
1024.
MADDE TESİRİ ALTINDA
SEVGİ , AŞK
Ahirette şehvetin verdiği hazzın ulvisi ve çok daha güzeli
vardır.orada ruhlar birbirleri ile sevgiyle, aşkla kucaklaşırlar. Bunu ,
madde tesirleri altında tanınan sevgiyle , yaşanan aşkla izaha imkan
yoktur.
Şuur İnanç II ; Bölüm 5
1025.
SEVİNİZ !
Aile , kardeş , evlat , sevgili ve hatta madde sevgisi ,
sizi asıl aşka hazırlar. Bu sebeple ; seviniz , gücünüz yettiği kadar
seviniz. Sevgiyi öğrenmek için yaşıyorsunuz!.
Dünyada öğrenebildikleriniz ise hakiki sevgi değildir. Siz
ancak dünyada hiçbir şeyi ayırdetmeden sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi
sizin madde ile tahditli idrak sınırlarınızı aşamayan bir sevgidir. Sizi
şuurla sevmeye hazırlayan şuursuz aşklar da değerlidir.
Unutmayınız ki , bugünkü şuura evvelce malik değildiniz.
Malik olunca da , önceleri , sevgiyi bilmediniz sadece onu yaşadınız. Onu
her tekamül devrenizin şartlarına uygun olarak yaşadınız. Talim ede ede
bugünkü idrake yükseldiniz.
1026.
BİR DAMLA
BİLGİ
Sonsuz denizlere zaman zaman damlayan hikmet(1)
taşıyıcıları..Ummana(2) karıştığınız yerde , halkalar halinde yayılan
bilgiyi ondan bir katre olarak şuurla tadan varlıklar..
(1. hikmet : bilgelik) , (2. umman : ulu deniz , okyanus).
Biliniz ki , ummanın bir katresi olmakla , umman olabilme
sırrına ulaşanlarsınız. Bilginin her uzandığı noktada , varlığını bulmak
hakkına ve saadetine kavuşmak üzere olanlarsınız!.
1027.
SEVGİ VE HÜRMET
İnsanlığa , putlaştırmadan sevmeyi , şuurla hürmet etmeyi
öğreten , idrak ettiren , benimseten bilgiler bu bilgilerdir. Mutlu nizam
, sevgiye ve sevgiden doğan saygıya dayandırılacaktır.
1028.
İLK “HALK” EDİLEN ÜÇ DEĞER İLE “ VAR” EDİLENLER
Bilgilerin verilmesi , insanlık tarihi kadar eskidir ve bu
hususta akla şöyle bir sual gelebilir , acaba insanlığa bilgi verilmese ve
beşeriyet ikaz edilmese de tekamül olmaz mıydı? Hiç şüphesiz ki Tanrı her
şeye kadirdir. Fakat O’nun Mutlak bir Nizamı vardır. Her şey O’nun arzu ve
emirlerine uygun olarak , bu Nizama göre cereyan eder. Bu nizam da
insanlığın yapılması ve yapılmaması gerekenler hususunda ikaz edilmesini
icab ettirir.
Kısaca , beşeriyet Tanrının emri ile ve O’nun Arzusuna ve
Nizamına uygun olarak irşat (1) edilmektedir. (1. irşad: doğru yolu
gösterme ,uyarma).
Mutlak Nizama göre , tekamül bazı şartlara bağlanmıştır ve
her tekamül yerinde bu şartlar değişik olarak tezahür ederler. Çünkü
tekamül yerlerindeki robotların birbirlerinden farklı oluşları , o
robotların aracılığı ile tekamül edenler üzerinde Mutlak Nizama uygun
olarak farklar oluşturur. Başka bir deyişle ; Tekamül yerlerindeki
tekamüle yardımcı değerler ( robotlar) Tanrının yüksek
yardımları(melekler) ile , tekamüle sevk olunan değerler üzerinde çeşitli
tesirler hasıl ederler.
*
Herhangi bir şeyin “varlık” halinde tezahür edebilmesi
ancak üç esas cevherin özelliklerine sahip olmasıyla mümkündür. Şu halde
ilk var olunanlar , ( dünya idrak kabiliyetine göre) varlık üstü
varlıklardır ; ki şu ana kadar bilgilerde benimsetici metot tatbik
edildiği ve senteze geçilmediği için daima Tanrının ilk var ettikleri
olarak bahsolunan ilk var edilenler ; Tanrının ilk “halk” ettikleridir.
Tanrı ilk olarak ;
1. Tekamül teşkilatında Mutlak Nizam tatbikçilerini
( varlıklarda Tanrıyı temsil edicileri), kısaca ; melekleri,
2. Tekamüle sevk olunan değerleri ,
3. Tekamüle yardımcı değerleri , HALK ETMİŞTİR.
Halk etmek Tanrıya mahsustur. Tanrı , var etmek
istediklerine meleklerini vasıta eder. Ve var etmek istediklerini tekamüle
sevk olunan değerlerle , tekamüle yardımcı değerlerden var eder.
Bir şeye “varlık” demek için üç hassayı malik olması
gerekir. Halk olunanlar ise varlık üstüdürler. Böyle olduğu için de
varlık halinde olanlar tarafından izah olunamazlar. İlk halk olunanlar
varlık üstüdürler. Varlıklara , halk olunmuş denebilir. Fakat her halk
olunmuş , varlık değildir.
1029.
GAYE
Tekamülden gaye , tekamüle sevk olunan değerlerin
değerlenerek halk olunanlardan meydana gelen varlığı idrak etmeleri , daha
doğrusu , bu varlığı idrak ede ede şuur ve liyakatleri oranında
yükselmeleridir.
Tekamüle sevk olunan varlıklar için tekamülün sonu , hududu
yoktur.onlar yükselirler , yükseldikçe de , müstakil bir varlık
zannettikleri varlıklarının daha büyük bir varlığın cüz’ü olduğunu idrak
ederler. İdrak oranında varlık büyür. Varlık büyüdükçe tabi olduğu varlığı
işgal eder , o büyüklüğe erişir , tabi olduğu varlığın da tabi olduğu ve
içersinde geliştiği bir varlık mevcuttur.
Tekamül eden , tesir alanını genişleten her varlığın
önünde tekamül edebilmek imkanları vardır. Varlıklar tekamül ede ede ,
Tanrının ilk halk ettiği üç değerden hasıl olmuş varlığı sarar , o
varlığın manevi alanı içinde genişler. Böylelikle tekamüle sevk olunan
“değerler” arasındaki fark azalır. Değer , değerler haline gelir. Her
değer ise, değerlerden hasıl olmuş varlıklar ihtiva eder.
Her değer , birçok müstakil hareket edebilen değerlere
malik olabilir. Her değerdeki manevi zerrelere benzetilebilecek değerler
de şuurludurlar.
“Tekamüle sevk olunan varlık “ halindeki bir değer :
1. Tanrının yardımlarını “melekler” vasıtası ile alan ,
“tekamüle yardımcı değerler”le irtibatı olan bir varlıktır.
2 .Her “varlık” halinde tekamül eden değer ise ,
a. Varlığına tabi varlık halindeki değerleri
b. Varlığın tabi olduğu varlığın manevi derinliklerini ;
idrak ederek tekamül eder.
Görülüyor ki , tekamüldeki varlıklar
I. Varlıklarına tabi olan varlıkları , başka bir deyimle
( kendi) tesir alanlarını,
II. ( Kendilerinin)İçiçnde bulundukları tesir alanını
idrak ederek tekamül ederler.
Ayrı yönlerde gözüken bu iki yol ise birbirinin aynıdır.
Teklamüle sevk olunan bir değer için en yüksek tekamül
safhası ; değer halindeki büyüklüğünü idrak edebilmekle başlar. Bu
onun artık , meleklere ve robot değerlere ihtiyacı olmadan tekamül
edebilmek imkanlarını kazanmış olması demektir. Bu onun evvela Tanrı
tarafından halk olunan en yüksek vasfını idrak etmiş bulunması ve idrakle
, şuurla tekamüle yardımcı değerlere ve bu değerlerle birleşerek varlık
haline gelen , tekamüle sevk olunan değerlere hakim olması demektir!.
*
İşte biz bu kitapta , Mutlak Nizama uyan yolu takip ettik.
Önce analiz metodu ile başladık. Sentezi anlattık. Varlığı değerlere
ayırdık. Değerleri varlık yaptık ve varlığın , değer olduğunu idrak etmesi
ile , en yüksek tekamül safhasına nasıl eriştiğini anlattık.
1030.
MUTAASSIP
Mutaassıp insanlar , sırası ve zamanı geldiği halde
yapılması lazım geleni yapamayanlara benzerler. Tıpkı yaz gelince
sırtındaki paltoyu çıkaramıyanlar gibi.
1031.
VAZİFELİ VE BİLGİLER
Tekamül yerlerine , Mutlak Nizam icaplarına göre , zamanı
gelince vazifeliler gönderilir. Vazifeli , getirdiği bilgileri zamanı
geldikçe hatırlar , yazar veya söyler. Bu bilgiler , Tanrı tarafından
korunan bilgilerdir.
1032.
HAYATLAR
Hayatlar , asıl hayatın içersinde biraz durulup geçilen
duraklara benzerler. Bunlar , asıl hayatı safha safha gösteren tekamül
ettirici tesirlerdir.
1033.
NAMUS
Her insan namussuzluğu kendi dışında arar. Her şahsın
fenalıkları dışarıda aradığı bir toplumda , iftira ve yalan revaçtadır.
1034.
YOLLAR
Yollar , insanların kanındaki bağımsız canlıların
dolaştıkları damarlara benzerler.
1035.
KÜL’ÜN CÜZLERİ
Vücutlar , vücutta birleşirler. Her vücut ise birçok
vücutlar ihtiva eder.
Bir insan vücudu düşününüz. Bu vücuttaki hücreleri de o
insanın vücudunda sınırlı bir serbestiye sahip varlıklar halinde tasavvur
etmeye çalışınız. Bunlar hareket edebilen , hissedebilen , düşünebilen
varlıklar olsun.
Bunlardan her biri bağımsız bir şuura maliktir. Yine
bunlardan her biri kendini bağımsız hissedebilirler. Çünkü her bir varlık
civarındaki varlıklardan farklı yaşamak imkanlarına sahiptir. Fakat bu
varlıklardan hiçbiri meydana getirdikleri ve tabi oldukları büyük varlığın
imkanlarına malik değildirler.
1. Dünyadaki varlıklar kendi tesir alanları
içersinde varlıklarını diğer varlıklardan ayrı zannederler.
2. Dünyadaki her varlık , daha büyük bir varlığın
cüz’üdür ve daha ufak varlıklar ihtiva eder.
3. Dünyadaki bütün varlıklar , tesir alanlarının
gücü oranında varlıklarını tezahür ettirirler.
Birçok varlıklar ihtiva eden bir varlık düşününüz. Bu
varlığın varlığındaki yani tesir alanı içersindeki diğer varlıklar da ,
kendi tesir alanları içersinde bağımsız olarak hareket edebilmek ve
düşünebilmek imkanlarına malik bulunsunlar. Bu küçük varlıklardan birinin
ölmesi, büyük varlığın ölmesi , mahvolması demek değildir.
Büyük varlıktaki herhangi bir küçük varlığın ölmesi demek ,
onu , küçük varlık olarak tezahür ettiren tesirin belirli bir robot
üzerinden kalkması demektir. Mesela bir insanın ölmesi demek i o insanın
ruhunun tesirlerinin beden denilen robot üzerinden uzaklaşması demektir.
Her tesir alanı , tesir alanları ihtiva eder. Üç ana
unsurdan meydana gelmiş olan varlıklar , tekamül ederlerken , her varlık
bir tesir alanına maliktir. Ve bu tesir alanının genişlemesi onu bir üst
varlık haline getirir.
Mesela , bir bedendeki tırnağı bağımsız ve tekamül edebilen
bir varlık addediniz. Bu varlığın , parmak olduğunu idrak edebilmesi için
bilgisinin ve tesir alanının parmağınkine eşit olması gerekir. Keza parmak
da el olduğunu , ancak tesir alanını elinki kadar genişletirse idrak
edebilir.
Mutlak Nizama göre , bazı şablonlar vardır. Tırnak , parmak
ve el misali şablonlar.. Teker teker düşünülen varlıklar değerlendikçe,
otomatik olarak bu şablonlardan herhangi birine uyan bir tesir alanına
malik olurlar.
Tesir alanlarını şablonlar halinde tezahür ettiren
robotlardır. Dünyada ise bu robotlardan , maddenin meydana getirdiği
şablonlardan faydalanılır. Her ruh tekamül ihtiyacını karşılayacak
maddeden bir kalıba bürünür. Mesela insanlık seviyesindeki bir ruh kedi
halinde olamaz. Şayet o yaydığı tesirlerle tesir alanındaki robotları bir
kedi halinde teksif etmek ( yoğunlaştırma , sıklaştırma , koyulaştırma)
istese bile , Mutlak Nizamı tatbik eden idareci varlıklar buna mani
olurlar.
Dünyada her varlık kendini tesir alanından ibaret sayar
demiştik. Varlıklar , tesir alanları içersindeki diğer varlıkların da
bağımsız birer tesir alanları olduğunu bilmezler. Şuurlu İmana kadar
dünyadaki varlıkların en tekamül etmiş olanı insan , ancak kendi
varlığının daha büyük bir varlığın cüzü olduğunu biraz olsun
hissedebilmişti. Fakat varlığında birçok bağımsız tesir alanları olan
varlıkların bulunduğunu hissedememişti. Böyle olduğu için de, bir insan
ancak bedeni cansız hale gelince bedende bir ölüm olduğu düşünülürdü.
Halbuki o bedende her an birçok varlıklar ölmekte ve doğmaktadır.
Şayet onlar da insan gibi düşünmek imkanlarına malik
olsalardı ,her ölen varlık , kendini tabi olduğu insan bedeninden ayrı
olarak düşünecek , böyle olduğu için de öldükten sonra tabi olduğu esas
bedenin yaşadığını idrak etmeyecekti. Çünkü , her tabi olan varlığın
varlığı bağımsız olarak düşünülebilir.
Şimdi de daha büyük bir varlığa tabi olan bir varlık ölünce
ne oluyor onu düşünelim:
1. Bir varlığın ahirete intikal etmesi demek , o
varlığın robotla olan bağlarının kopması demektir.
2. Bir varlık ahirete intikal ederse ona tabi olan
varlıklar da kısa bir zaman içersinde ahirete intikal ederler.
Bir varlığın ahirete intikal etmiş olması demek , o
varlığın tabi olduğu büyük varlığın ahirete intikal etmesi demek değildir.
Keza büyük varlıklardan mesela insan , kendisine tabi
olarak tekamül eden bir varlığın karşılaştığı hadiselerden otomatik olarak
haberdar olur. Bunu kendi yaşadığı bir hadise addeder.
Mesela eli kesilen bir insan , elim kesildi der fakat
oradaki binlerce canlının cansız hale geçtiğini düşünmez. Fakat üstün
varlıklar bunu bilir ve bildikleri için de kendi tesir alanlarında vukua
gelen hadiseleri iki yönden tetkik ederler.
1. Kül Halinde ; hadiseyi yaşayan varlığı kendinden
addederek..
2. Cüz Halinde ; Tesir alanındaki varlığı bağımsız
bir varlık olarak düşünerek..
Bir de bunun üçüncüsü vardır. O da ;
3. Kül halindeki varlık cüz’ü olan bir varlıkta
vukua gelen hadiseyi :
a. O varlığı kendine tabi bir varlık olarak
düşünerek ,
b. O varlığı kendinden ayrı bir varlık olarak
düşünerek ,
c. Kendisini de daha üstün bir varlığa tabi bir
varlık olarak görerek ; hadiseyi bu üç esas üzerine tetkik eder.
Çünkü bütün hadiseler ve o hadiseleri yaşayan varlıklar
bu üç açıdan tetkik edilebilirler. Fakat insanlar şimdiye kadar hadiseleri
sadece bir yönden ve pek az şuurla , sübjektif olarak tetkik
edebilmişlerdir.
Gününüze kadar yapılan tetkiklerde insanlar daima
kendilerine tabi varlıkların yaşadıkları hadiseleri , kendi yaşadıkları
hadiseler olarak tetkik etmişlerdir. Tıpkı eli kesilenin “ elim kesildi”
demesi gibi. İşte Şuurlu İman insanlara hadiseleri üç yönden tetkik
edebilmek imkanlarını verecektir.
Hiç şüphesiz ki hadiseleri birçok yönlerden tetkik
edebilen varlıklar mevcuttur. Varlıklar , kendi tesir alanları içersindeki
varlıkları idrak edip tanıyarak da tekamül ederler.
Bir varlığın kendi tesir alanını şuurlandırması demek ,
tesir alanını genişletmesi demektir. Varlıklar tesir alanlarını
genişletmekle , tesir alanlarındaki varlıkları daha iyi tanımak
imkanlarını kazanırlar. Varlıklar tesir alanlarını , mevcut tesir
alanlarını idrak ederek genişletirler.
1036.
TEKAMÜL EDEN “ KRİSTAL TOP “
Tanrının ilk olarak halk ettiği üç esas değerden var ettiği
varlık , kristal bir topa benzetilebilir. Bu topu tekamüle sevk edişi ise
onu fırlatıp kırarak ufak ufak kristal parçalara ayırması gibidir.
Top , üç esastan var edilmiştir. Fırlatılıp kırılan ve toz
haline gelen bir kristal zerrecik halindeki varlık tekamüle sevk
edilmiştir. Her zerre ise üç esas ana unsuru ihtiva eder ve tekamül
edebilmek , şuurlanabilmek , değerlenebilmek imkanlarına maliktir.
Her zerre , şuurlanarak , değerlenerek , daha büyük zerre
olduğunu idrak ederek ; daha büyük zerreler haline gelir. Bir zerrenin
kristal top olduğunu idrak edecek seviyeye yükselmesi , onun kristal top
olması , o değere erişmesi demektir. Bu ise tekamülün sonu demek değildir.
Kristal top da tekamül eder.
Kristal topun evvela zerreler haline gelmesi , sonradan her
zerrenin bağımsız olarak tekamül ederek daha büyük zerreler olduklarını
idrak ederek yükselmeleri ve her zerrenin “kristal top” olduğunu idrak
seviyesine yükselebilmesi demek ; robotlu olarak tekamül eden varlıklardan
her birinin liyakat göstererek yine robotların yardımı ile kristal top’luk
seviyesine yükselmesi demektir.
Bu yüksek halin dünya realitesine uygun izahı şöyledir :
I. ANALİZ METODUNA GÖRE ;
İlk halk olunanlardan meydana gelen varlık,
kristal bir topa benzer. Tekamül gayesi ile bu top fırlatılmış ve zerreler
halinde parçalanmıştır.
Ayrı ayrı düşünülebilen her zerre ise bir varlıktır. Varlık
olduğu için de üç esas hassayı ihtiva eder. Üç esas hassadan meydana gelen
zerreler teker teker tekamül ederlerken birbirleri ile olan münasebet ve
bağlarını da muhafaza ederler.
Oluştan her zerre , kristal topta aynı değer ve imkanlara
maliktir.her zerre , tekamülü için lüzumlu olan yardımları alır ve
tekamülünü temin edecek hadiselerle karşılaşır. Mesela , insan herhangi
bir hayvana göre daha büyük bir zerre olduğunu idrak edebilmiş bir
varlıktır. Hayvan ise bir bitkiden daha fazla yol alabilmiştir.
Yine analiz metoduna göre varlıklar da bu metoda tabi
tutularak izah edilebilirler. Her varlık , topun değerini idrak yolunda
ilerleyerek manen değerlenir ve her zerresi üç ana unsuru ihtiva eder.
II. SENTEZE GÖRE İZAH ;
Analiz metoduna göre izah ederken zerrelere
ayrıldığından bahsettiğimiz bu topun her zerresi Mutlak Nizam şartlarına
uygun olarak birbirleri ile ilgilidir ve her zerre , diğerini ,
dolayısıyle kristal topu idrak ede ede tekamül edebilir. Her zerre kristal
top olabilir. Her zerrenin kristal top oluşu ; evvela atıldığından ve
parçalara ayrıldığından bahsettiğimiz topun her zerresinin bağımsız bir
top haline gelmesi olarak izah edilebileceği gibi ; her zerrenin top
olduğunu “idrak” etmesi ile aynı olduklarının idrakı şeklinde de izah
olunabilir.
Bu iki izah da doğru ve lüzumludur. Çünkü , her zerre
tekamül ederek top olduğunu idrak edebilmek imkanlarına sahiptir. Bu ; her
zerrenin ilerde top olduğunu idrak edeceği demektir. Her zerrenin , ayrı
ayrı , top olduklarını idrak imkanına sahip oluşu ise ; zerrelerin
toplar halinde ayrı ayrı düşünülebilmeleri imkanını hazırlar. Bu ise
analiz metoduna uygun izahtır.
Kristal top, öyle bir toptur ki , onun her zerresi
bağımsızca tekamül edebilir ve sonuçta kristal top olduğunu idrak
edebilir.
Bu bilgi ; topun toplar , topların ise top halinde izah
edilebileceğini anlatan bilgidir.
1037.
DERİN DÜŞÜNCE YOLU
Bir insan için bilinmeyen , tanınmayan , göz önüne
getirilerek hayal edilemeyen şeyler ; yoktur..
İnsanı , kendisi için “yok” olan şeylere yaklaştıran ,
yokların “var” olmasını sağlayan yol ise tefekkür yoludur.
1038.
YARDIM
Tanrının bazı kişilere en büyük lütuflarından birisi , o
kişilerin en sıkışık anlarında kimseden yardım göremeyişleridir. Bu hal ,
o bazı kişilerin mücadele kudretini ve azmini ( dünya realitesine uygun
olarak) kazanabilmeleri içindir.
1039.
“ HER ŞEY” DEN OLDUĞUNU İDRAK
Kainatların her zerresi şuurdur. Fakat o , şuur
olduklarını idrak etmemiş varlıklarla doludur.
Şuur olduklarını idrak edenler , idrak edeceklere yol
gösterirler. Yolu gösteren ise gösterileni tesiri altında bulundurur.
Zerreler ise , izahı imkansız büyüklüğün idrak edilemeyen
şuuru ile doludur. Allah her zerreye şuurundan verendir. Şuurundan
verdiklerine de , bu şuuru , tekamül ederek idrak edebilmek imkanlarını
bahşedendir.
Her varlık evvela ,var olduğunu idrak eder. Var olanlardan
olduğunu idrak ise kolay değildir. Dünya “ her şey”den olduklarını idrak
seviyesine kadar yükselmiş olanlar için tekamül yeridir. Her şeyden ve
aynı zamanda da müstakil (1) olabildiklerini idrak ve buna iman
edebilenler , dünya seviyesinin üzerine , daha yükseklere ve oralardaki
üstün güzelliklere hak kazananlardır ( 1. müstakil : bağımsız , ayrı).
Dünya , ya üstün bir tekamül yeri olacak veya Mutlak Nizama
uygun olarak , değişikliğe uğrayacaktır!.
Şuurlu İmanın benimsenmesi ile dünyaya yükselme ve yaşama
hakkı tanınacaktır.
1040.
DÜNYAYI TAHRİP
Herhangi bir tekamül yerinin yok oluşu , o tekamül yeri ve
orada tekamül etmekte olan varlıklarla ilgilidir. Bir tekamül yeri şayet o
tekamül yerinde tekamül etmekte olan en ileri varlıklara artık bir okul
olmak imkanını kaybederse , o yer, Mutlak Nizama uygun olarak değişikliğe
tabi tutulur.
Şayet tekamül yerinde tekamül etmekte olan varlıklar ,
bulundukları tekamül yerini kendileri imha edecek seviyeye erişmemişlerse
, o yer Mutlak Nizama uygun bir tarzda otomatik olarak imha olunur.
Bulundukları yeri kendileri imha edebilecek bilgiye sahipseler , tekamül
yeri , oradaki en ileri varlıkların icraatı ile yok olur.
Dünyanın en tekamül etmiş varlıkları olan insanlara gelince
, dünyayı imha edecek kudreti tahrip için değil , şuurla , inşa için
kullanmaları gerekir.
Dünyada yaşayanların en tekamül etmişi olan insan , şuurlu
bir imanla , iyi bir yola yönelecek ve tahrip için kullanabileceği
imkanları inşa’ için kullanarak kendisine ve kendisinden sonra
yaşayacaklara iyi bir tekamül yeri bırakmak imkanlarına malik olacaktır.
Dünyanın insanlar tarafından mahvedilmesi ise , elektronun
, meydana getiren elemanlarına yani basitlerine ayrılması ile mümkün
olacaktır. Buna “ esir”lerine ayrışması da denilebilir. “ser”lerine
ayrışması ise madde kainatını mahvedecek kudretin , tekamüldeki
varlıkların eline geçmesi demektir.
1041.
ŞUURLU İMAN
Her dinden Şuurlu İmana yükselinir. Şuurlu İman sahipleri ,
dinlerine olduğu kadar , başka dinlere de hürmet ederler. Hangi dinden
olursa olsun , Şuurlu İmanı idrak eden , ondan kaçınamaz ve onun
sorumluluklarını yüklenir.
Şuurlu İman din değildir. O , bütün dinlerin birleştiği bir
yüksekliktir. O , dinlerin yerine geçen değil , dinlerden ona
yükselinendir. Ona yükselenler , dinlerini şuurlandırmak imkanını
bulurlar.
Şuurlu İman sahibi dindar olabilir. O , hiçbir dine aykırı
değildir. O, dinleri şuurlandıran ve yüksek manevi varlığında toplayan ,
dinler arasındaki farkı da şuurla kaldıran , “dinler”i din yapandır.
1042.
MEVCUT OLMAYAN METOT
İnsanlar Şuurlu bir imana , onun zaruri bir ihtiyaç
olduğunu idrakla yükselirler. Şuurlu bir imana sahip olmak demek ; bütün
bilinecek , öğrenilecek şeyleri , bazı mevcut metotlara dayandırmak demek
değildir. Çünkü mevcut bir şeyin doğru olduğunu anlatacak , mevcut olmayan
metotlar da vardır.
1043.
GAYE
Tekamül, ve onun gayesi vardır. Bu gaye için varlıklar
çeşitli şartlar içersinde tekamüle sevk olunurlar. Her varlık yaşadığı
yerin şartlarına uygun olarak tekamül eder. Tekamül yerlerindeki varlıklar
, yaşamlarının gayesini sadece bulundukları çevrenin imkan sınırları
içersinde düşünebilirler.
Dünyada yaşayanlar için huzur , mutluluk , madde zenginliği
cazip şeylerdir. Fakat insan bunlara kavuşmak veya mahrum kalmak için
gelmemektedir. Yine de dünyada yaşayanlar , iyi olduğuna inandıkları
şeyleri meşru yollardan elde etmeye çalışarak tekamül ederler.
1044.
BU BİLGİLERİN HATIRLAYIŞIN , VE
YAZILMASI...
Bugüne kadar almış olduğun bilgiler (1) senin yine sana
,vazife ile ilgili hususları hatırlatman şeklinde tarif olunabilir. Bu
hatırlatma işi ise Mutlak Nizama uygun olarak almakta olduğun yardımlarla
başarılmıştır (1. Bu bilgileri yazan vazifeliye hitap) .
Vazifeli olarak dünyaya gelmeden evvel, dünyada yapacağın
işler düzenlenmiş ve hakikatte sahip olduğun bilgiler , Mutlak Nizama
uygun olarak dünya realitesinin icab ettirdiği şekilde sana
hatırlatılmıştır, ki bu hatırlatmaya hatırlama da denilebilir.
Çünkü dünyada yaşamakta olan insanlar vakti gelince birçok
şeyler hatırlarlar veya bazı işleri otomatik olarak yapmaya başlarlar.
Keşifler , icatlar , besteler , san’at eserleri de dahil , hayatta rol
oynayan birçok hadise bu şekilde hatırlamalar sonucu meydana gelmiştir ,
gelmektedir.
Bir insanı , zamanı gelince yapması icab eden şeye ise yine
Mutlak Nizama uygun olarak almakta olduğu yardımlar zorlar. Bu
zorlayışlarla , insanlar mutlak surette yapmaları gerekenler yolunda
olumlu sonuçlara doğru itilirler.
Fakat insanlar bir de mutlak surette yapmaları gerekmeyen
fakat yaptıkları taktirde iyi veya kötü sonuçlar verecek şeylere doğru da
zorlanırlar. Bu zorlayışlar da Mutlak Nizama uygun olarak vukua gelir.
Özetle ; senin dünyaya getirdiğin bilgileri hatırlamaya
zorlanışınla , herhangi bir insanın bir işi yapmaya zorlanması arasında
sistem bakımından fark yoktur. Fakat senin bilgilerini hatırlamaya
önceden verdiğin kararla zorlanışın , gaye bakımından diğer zorlanışlardan
çok farklıdır.
Yazmakta olduğun bilgiler nasıl tanzim edildiler :
Senelerden beri yazmakta olduğun bilgilerin , her hangi bir
varlık tarafından sana tebliğ olunan bilgiler olmadığını , bu bilgileri ,
Mutlak Nizama uygun olarak önceden kararlaştırıldığı gibi hatırladığını ve
bu hatırlatma işinin yüksek organiztörler vasıtası ile yapıldığını önceden
de izah etmiştik.
Bu bilgileri sana hatırlatan , Mutlak Nizamı harfi harfine
varlıklara tatbik eden , en yüksek kudrettir. Bu kudret , hiç şüphesiz ki
, sadece sana bilgi hatırlatmaz. O kudret en ufak zerrelere kadar nüfuz
ederek onlar üzerinde gereken icraatı yapan kudrettir. “Melekler” de
denilen bu kudret , Tanrının emirlerine uygun olarak her varlığa nüfuz
edebilen kudrettir.
Her insana , yapılması gerekenleri hatırlatan ve onların
tekamüllerinin icab ettirdiği bir hayatı yaşıyabilmelerini temin eden yine
odur.
Ruhlardaki per değeri , bedendeki beyine benzer.beyinin
beden ile ruh arasında kurduğu irtibata benzeyen bir bağı , per,
meleklerle ruhlar arasında kurar. Per , meleklerden aldığı tesirleri ,
içersinde bulunduğu şartlara uygun olarak ruha iletir.
*
Bu bilgilerin dünya realitesine göre izahı şöyle
yapılabilir ;
1. Bu bilgiler, dünyanın tekamülü ile ilgili
bilgilerdir.
2. Bilgileri, hatırlama planına göre
hatırlamaktasın. Bu hatırlamalar ise dünya şart ve imkanları göz önünde
bulundurularak vukua gelmektedir.
3. Kat’i olarak bilinmesi gereken şey , bilgilerin
sana herhangi bir varlık tarafından tebliğ edilmemiş olmasıdır. Bilgileri
, zamanı geldikçe sana hatırlatan ise varlık değildir. Tanrının ilk halk
ettiklerinden “tekamüle yardımcı değerlerdir”.
4. Sana daha önceki tebliğlerde de “ medyom
değilsin”denilmesinin sebebi budur.
5. Beraberinde dünyaya getirdiğin bilgiler ,
DÜNYANIN EN MÜHİM TEKAMÜL DEVRESİNE “ temel” olacak bilgilerdir.
Medyomlarla irtibatta olan varlıklar , ancak bu bilgiler
açıklandıktan sonra bilgilerin izahında ayrıntı bilgilerle yardımcı
olabilirler. Tekamülde daha önceden de bu şekilde bilgi verilmişti.
Tekamülde en mühim rolleri oynayan bilgiler zannedildiği gibi melekler
vasıtası ile vazifelilere verilen bilgiler değil, vazifelilerin
beraberlerinde getirdikleri bilgilerdi. Fakat, bilgilerin veriliş
şekilleri hakkında şu izahat verilmediğinden , o bilgiler , melekler
tarafından vazifelilere bildirilen bilgiler olarak tanındı. Hakikatteyse o
bilgiler , melekler tarafından vazifelilere hatırlatılan bilgilerdi.
Bir vazifeli , vakti gelince hatırlayacağı bilgiyi evvelce
düzenlenmiş olduğu şekilde hatırlar. O bilginin ne zaman açıklanacağını
ise hadiseler belirler. Mesela , herhangi bir hadise olur, o hadiseyi
takiben hatırlanması gereken bir bilgi varsa , bu onun hatırlanmasının
zamanının geldiğini gösteren bir işarettir. Hadiselerin bir zincirin
halkaları gibi birbirlerini takip ettiklerinden evvelce bahsetmiştik.
Hatırlanması veya yapılması icab edenleri de insanlar , hadiseler
zincirine paralel olarak yürüyen “hatırlanması” veya “ yapılması” icab
edenler şeklindeki zincirin halkaları gibi hatırlarlar. Bu ; her insanın ,
Mutlak Nizama uygun olarak yaşadığı en tabi hallerden biridir.
Sen de vazifen süresince Mutlak Nizama ve dünya realitesine
uygun olarak vazifen ile bilgileri bu şekilde hatırlamaktasın. Taa
başından şu ana kadar yazmakta olduğun bilgiler , herhangi bir varlıktan
aldığın değil , sadece zamanı gelince plana göre hatırladığın bilgilerdir.
Bu bilgiler , mevcut dünya reailitesinin içinden doğan ve
onu aşan bilgiler şeklinde sıralanmıştır. Benimsetici metoda göre
verildikleri için de , içinde şüpheye süşürecek , düşündürecek taraflar
vardır.
Bu bilgilerin bugüne kadar nasıl verildiğinin izahının
sebebi ise , bu da plan icabıdır. Şu anda verilen izahatın
anlaşılabilmesi ve benimsenebilmesi için , Tanrının ilk halk ettiklerinden
ve diğer yeni bildirilenlerden bahsedilmesi gerekiyordu.
Medyomlar vasıtasıyle bildirildiği zannedilen bilgilerin
çoğu “hatırlama” ürünü bilgilerdir. Fakat her varlık , hatırlaması
gerektiği kadarını hatırlar. Ayrıca medyomlar vasıtasıyle dünyaya
bildirilen bilgiler de vardır. Fakat bir varlık, herhangi bir tekamül yeri
ile irtibata geçerse , o yerin realitesine uygun bir isimle kendisini
tanıtması Mutlak Nizam icaplarındandır. Herhangi bir isimle kendisini
tanıtmamış olan varlıklardan alınan bilgiler , değerli veya değersiz
hatırlamalardır.
Medyomlar vasıtasıyle alınan bilgiler de çeşitlidir. Her
isim veren varlık, tekamülde mutlak surette mühim bir vazifeli değildir ve
o bilgilerde mühim hataların olabileceğinden de önceden bahsetmiştik.
Gerçi hatırlamalarda da ortam , bilgiler üzerine tesir eder. Fakat
medyomlar tarafından alınan bilgiler , vasıtalı bilgiler olduğundan hata
payı daha fazladır.
Senin yazmakta olduğun bilgilerdeki ikazlar dahi
hatırlamadır. İkazı icab eden bir hadiseden sonra bu bilgileri otomatik
olarak hatırlamaktasın.
*
Bu bilgilerin düzenlenmesi , sıralanması işi de evvelden
tesbit edildiği şekilde ve en yüksek yardımlarla yapılacaktır (1). Şunun
bilinmesi ve asla unutulmaması icab eder : bu bilgiler , her varlığın tabi
olduğu ALLAHIN NİZAMIN’na göre , vazifelisi tarafından , O’nun yardımları
ile hatırlanan ANA TEKAMÜL BİLGİLERİ’dir!.. ( 1. Bu bilgilerin yazılış
tarihi ; 20 Mayıs 1963’dür) .
*
Medyomlar vasıtası ile alınan bilgiler de , şuurlu bir
imanın kurulabilmesi için lüzumludur. Dünya hayatından sonra da bir
hayatın mevcut olduğunu insanlara devamlı olarak hatırlatacak olan , bütün
bu bilgilerdir. Onları ana bilgilerle karıştırmamak , fakat onlardan ana
bilgilere uygun olarak faydalanmak mümkündür.
Hiç şüphesiz ki Tanrı , vazifelisine idareci sistemleri
vasıtasıyle gereken bilgi ve yardımları da esirgemeyendir. Tekamül yolunda
vazife görmek demek , O’nun çizdiği YOLU , O’nun emirlerine uygun olarak
GÖSTERMEK demektir.
Şimdiye kadar yürünerek şuurlanan bu yolda “ şuurla
yürümek” icab etmektedir. Bu bilgilerde , bu gayeye himet maksadıyle
hatırlanara tebliğ edilmektedir.
1045.
DEĞER VE TESİR ALANI
Bazen , herhangi bir hadise sebebi ile birdenbire meşhur
olanlar vardır. Bu kimseler ani olarak genişleyen tesir alanlarının maddi
ve manevi baskısına dayanamazlar. Çünkü bu gibi kimselerin değerleri ile
tesir alanları arasında bir orantısızlık vardır. Bu sebeple varlıklar
tesir alanlarını tatmin edecek değerleri kazanmak yoluna gitmelidirler.
İnsan ihtirasa kapılarak tesir alanını , değerini aşacak
bir şekilde genişletmemelidir. Doğru olan , evvela değerlenmek, sonradan
da bu değeri faydalı bir şekilde tatbik etmek için tesir alanı aramaktır.
Varlıklar, değer ve tesir alanları ile de denenirler. Bu
denenmelerde ise ihtirasların büyük rolleri vardır.
1046.
GELİŞİGÜZELLİK YOKTUR !
Dünyada yaşayanlar maddenin sınırlandırması ile , birçok
hadisenin nizam ve intizamsız cereyan ettiğini zannedebilirler. Bazı
hallerde ise bunun aksi de olabilir. Fakat madde sınırlandırması altında
verilen bu hüküm gibi , bu hususta verilen hükümlerde de eksiklik ve
yanlışlıklar mevcuttur.
Bilinmesi gereken , sizin gerçek intizamı ve bu intizamdan
hasıl olan intizamsızlığı maddi sınırlar altında idrak edemiyeceğinizdir.
Bunu ancak dünya imkanları üzerinde hazırlanmış bilgilerle izah etmek
mümkündür. Bu izahların da dünya şartlarına uygun hale getirilen izahlar
olduğunun unutulmaması gerekir.
Bir Mutlak Nizam vardır. Bu mutlak nizam , çok yüksek bir
planın tatbikatından hasıl olan bir nizamdır. İntizamsızlıklar ise , idrak
edilemiyen bir planın icaplarından meydana gelir. Bu sebeple de
intizamsızlıkları , gelişigüzellikleri , idrak edilemiyen intizamlar
olarak tarif edebiliriz.
İnsanlar dünyada , maddenin derinliklerindeki sırlara
inerek tekamül edebildikleri gibi intizamsızlıklardaki intizamı idrak
seviyesine erişerek de değerlenebilirler.
Her madde gibi , her gelişigüzellik de bir sır ihtiva eder.
Bir şeyin gelişigüzel cereyan etmediğinin izahı yolunda yapılan
araştırmalar da insanları tekamül ettirir. Bu yolda ilerleyip
değerlenebilmek için öncelikle şunu kabul etmek gerekir ki ; “ Hiçbir
hadise gelişigüzel cereyan etmez!”.
Bir hadiseyi gelişigüzeül gösteren maddi sınırlardır. Bu
sebeple hadiseler ancak , maddi sınırlamaların azalması ve madde
çemberinin genişletilmesi ile daha iyi izah edilebilir bir hal alırlar.
1047.
MADDE
Her şeyi maddeden zannedenler Allahı da maddi kalıplar
içersinde aralar. Bulamadıkları için de yok derler !. Başlangıçta her
şeyin maddeden olduğuna inananlar maddeden bir Allahın olduğuna inansalar
bile onu bulamazlar.
1048.
MELEK – PER
Per , Tanrının ilk halk ettiği üç değerden “ yüksek idareci
değerler”in (1) tekamüldeki varlıklardaki bir tezahürüdür. Dünya ve
benzeri yerlerde robotlu tekamüldeki varlıklarda meleklerin tezahür
edişleri , per değeri olarak izah olunmuştur. Melekler tekamül yerlerinde
, Mutlak Nizama uygun değerler halinde tezahür ederler (1. meleklerin ) .
1049.
TANRIYI TEMSİL EDEN DEĞER
Tekamüldeki her zerre şuurlanabilir. Hadiseler ve varlıklar
, zerrelerdeki güçlerden hasıl olurlar. Her zerre ise bir varlıktır.
Varlıklar ve varlıkları oluşturan zerreler , Tanrının ilk
halk ettiği üç değere maliktirler.her şey varlıklardan , varlıklarsa ilk
halk olunan değerlerden hasıl olmuşlardır.
Mutlak Nizamı varlıkların dışında aramak doğru değildir.
Gerçi o varlık alemlerinin çok yükseklerine ulaşır fakat Mutlak Nizam ,
Her zerrede Tanrıyı temsil eden değerdir. Tekamül ettirici değerlerin
varlıklardaki tezahürüdür.
1050.
SEVGİ VE ŞUUR HALİNDEKİ “BÜTÜN”
Her zerre , izahi imkansız BÜTÜN’e , sevgi ve şuur halinde
tezahür eden BÜTÜN’e aittir.. Her zerre idrak edebildiği , sevebildiği ve
şuurlanabildiği kadar büyür.
İnsanlar ise , henüz daha “ her şeyleri ile bu bütüne ait
olduklarını” ve o bütünün her zerresinin de “varlıklarını bağımsız bir
varlık hissederek tekamül ettiklerini idrak edecek” seviyeye
erişmemişlerdir.
Varlıklar ( dolayısıyle insanlar) arasındaki çeşitli
bağlar, canlı cansız bütün varlıklar arasındaki ilişkiler , onlara , bir
bütünün şuurlu birer zerresi olduklarını hatırlatmak içindir. Bir erkek ,
kadınsız evlat sahibi olamaz ; dağdaki ot olmasa hayvanlar yaşayamaz , ve
siz insanlar hava olmasa bir an bile dünyada barınamazsınız.
Bütün bu gözler önündeki gerçekleri görür , hatta yaşar da
, hala nasıl olur da ( şuurlu) bir bütünün parçaları olduğunu inkara
kalkarsınız. “ Bütün” olan “ şuur”un zerreler , damlalar halindeki
cüzlerisiniz. Zerreler ise sevgi ve şuurlarını arttırarak değerlenirler.
Bu değerleniş , zerre halindeki şuur ve zerrelerin , bütün’ü daha fazla
idrak etmesi , ayrı bildiğini de kendinden bilmesi ile mümkün olur.
Her zerre , “bütün” haldeki ( sevgi halinde tezahür eden)
”şuur”un bir kısmını kendi realitesine göre idrak eder ve değerlendirir.
Varlığının bütün’e ait olduğunu öğrenen ise onu benimsemelidir. Bu
ise , herkesi kendinden , kendini de herkesten bilmekle mümkündür.
1051.
MATEMATİK
Matematik, kavramlara dayanır. Kavramlar ise birbirleri
üzerinde Mutlak Nizama uygun değiştirici tesirler icra ederler. Değişen
kavramlara dayanan matematik de sabit değildir. Matematik yolu ile elde
edilen sonuçlar değişebilirler.
1052.
İÇ İÇE BEDENLER , ÜSTÜN ŞUURLAR..
Vücutlarınız milyonlarca “tekamüldeki varlık”ları
barındırmaktadır fakat siz bu varlıkların ne zaman doğduklarını , ne zaman
öleceklerini bilemezsiniz.
İnsan da tıpkı vücudundaki canlılar gibi daha üstün bir
şuurun tesirleri altında yaşar. İnsanların tabi olduğu varlık ise , daha
üstün bir varlığa tabidir.. bu böylece devam eder gider.
İnsana tabi olan bir varlık , vaya daha üstün varlığa tabi
olan insanlar , tabi olunandan faydalanarak tekamül ederler. Fakat tabi
oldukları varlığın robot tezahürü tarafından idare olunmazlar.
İdare seviyesine tekamül ederek yükselebilen varlıkların da
tekamüldeki yerlerinde , daha üstün varlıklar tarafından veya bizzat
kendi şuurları ile idare olunan , bedenleri vardır.
Dünya realitesine göre , bir varlığın idare edilişi şöyle
izah olunabilir :
Varlıklar , onları varlık haline getiren üç ana değerden ,
Tanrının idareci değerleri vasıtasıyle , hariçle kurdukları otomatik
irtibatla yaşarlar. Ve bu “irtibatlar” halinde tezahür eden yardımları da
idrak edebildikleri oranda tekamül ederler. Tekamül ettikçe de daha fazla
idrak edebilmek imkanlarını elde ederler.
1053.
VARLIĞIN , MALİK OLDUĞU HALDE BİLMEDİĞİ
DEĞER
Kendisini müstakil (1) şuurlu bir varlık zanneden her
varlık , hakikatte , daha şuurlu bir varlığın cüz’üdür. Ve bu hal
zincirleme devam eder gider. Bütün hadiseler , olmakta olan her şey , bu
esasa dayanır ( 1. müstakil :Bağımsız , kendi başına bir bütün olan) .
İki millet arasında vuku bulan bir harp esnasında da ,
tıpkı bir insan vücudunda yabancı hücrelerle mücadele ederek ölen hücreler
gibi insanlar ölürler. Ölen hücrelere rağmen , vücudun ölmeyeceği gibi ,
harplerde de insanlık yok olmaz. Zaten hakikatte “ yok olmak “ diye bir
şey yoktur. Dünya realitesine göre ölenler , hakikatte dünya realitesinin
dışında, şuur , değer ve tesir alanlarını genişletmek yolunu tutan
varlıklardır.
Tekamül yerlerinin icapları ne olursa olsun gaye birdir ve
daha üstününü idrak edeek üstün değerlere , dolayısıyle üstün imkanlara
erişmektir. İdrak edilen değer ise , varlığın kendi öz değeridir. Bu
sebeple , tekamül edilerek elde edilen yüksek değerleri kendi değerinden
ayrı düşünmek pek doğru değildir.
Gerçi bunu ( analiz metodu icabı) bazen bu şekilde
düünmekte fayda vardır. Fakat , her varlığın idrak ettiği her yeni hakikat
, malik olduğu fakat bilmediği değerinin bir cüz’üdür. Bir varlık
bilmediklerini idrak edip benimseyerek kendi varlığını tanır. Bu ise onun
tesir alanının genişlemesi şeklinde izah olunabilir.
1054.
PLANLA İLGİLİ “İMKAN SINIRLARI”
İnsanlar , hayvanlar , bitkiler , cansızlar , kısaca ,
canlı cansız bütün varlıklar , daima genişleyebilmek imkanları olan “imkan
sınırları” ile sınırlıdırlar.
Her varlık seviyesine uygun olarak tekamül yerlerinde
bedenlenir. Bir köpek , tesir alanını köpek olarak yapabileceği şeylerin
üzerine çıkarınca , artık o , köpek olarak dünyaya gelmez.
Bir at , bir köpek , bir inek ; atlık , köpeklik ,
ineklik imkan hudutları içersinde tekamül edebildikleri sürece aynı halde
kalırlar. Bu hududu aşmak eğilimi gösterirlerse , ölüm hadisesi onları
dünyadan ayırır. Ve yine daha tekamül etmiş ve imkan alanlarını
genişletmiş varlıklar halinde bambaşka tekamül yerlerine giderler.
Her insan da aynı değildir. Bedenler ise tekamül
ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde , plana uygun olarak düzenlenmiştir.
Bir insan bedeninin icab ettirdiği planı yaşar. Bu plan tatbik edilirse
artık o, bu bedenden faydalanamaz olur ve onun değişmesi icab eder.
Görülüyor ki , bedenlerle tekamül planları arasında sımsıkı
bağlar mevcuttur ve bedenin tekamül planına uygun olması gerektir. Bir
insan malik olduğu bedeni ile ilgili planı yaşayınca artık o bedene
ihtiyacı kalmaz. Yeni seviyesine ve planına uygun olarak bedenlenmesi
gerekir. Bu iş ise iki ömür arasına bir “ara verme” girmesi ile tanzim
olunur. Bu aralığa ise ölüm denir. Bu sebeple de ölüm , tekamül için
zorunludur.
1055.
SEVGİYİ TALİM
Sevgi alanının genişlemesi , tesir alanının genişlemesi
demektir. İnsanlar sevgi talimederek tekamül ederlerken Mutlak Nizama
uygun olarak da denenirler.
Sevilmesi gereken şeyleri zamanın şartları ve realiteler
belirler. Sevilmesi gerekenlerin ise toplum realitesine ayrkırı olmaması
gerekir. Aksi ise değer kaybettirir.
Sevgi , irade , bilgi..bunların hepsi varlıkların
tekamülünde rol oynayan , arttırılması gereken değerlerdir.
1056.
ŞUURLU AŞK VE BİLİNMEYENLER
Bir bütün olatak yaşanan hayatı , bedendeki atomlar gibi
zerre zerre ele alırsak onu ; “her zerresi , varlığını müstakil olarak
hissedebilen bir şuura maliktir” diyerek analiz edebiliriz.
Hayatın esası üçtür ve ilk halk edilen üç değerdir. Hayat
bu üç değerden ve bu değerin karışımından husule gelen Nizam ,Plan ve
Şuur’dan hasıl olur.
Sevgi ; ayrı ayrı zannedilenlerin “ bir şey” olduğunu
benimsetmeye yarıyan en ulvi (1) tekamül faktörüdür (1. ulvi: Manevi
aleme ait , yüce) . insanlar evvela kendilerini , sonra yakınlarını, daha
sonra da uzak sandıklarının da kendilerine yakın olduklarını idrak ederek
tekamül ederler.
Sevgi ; bir bedendeki hücreleri , aynı bedenin cüzleri
olduklarını idrak ettirmeye yarayan ve onları birbirlerine bağlayan
bağdır.
Aşk ise sevginin zaman zaman kendisini kuvvetle
hissettirmesidir. Beşeriyeti , daima ve kuvvetle hissedilebilen asıl
yüksek aşk mertebelerine hazırlar.
Şuur , analiz metoduna göre aşktan ayrı düşünülebilir.
Fakat gaye sentezdir. Ulaşılması gereken ise :
Sevgi + Şuur = Şuurlu Sevgi’dir.
Veya :
Aşk + Şuur = Şuurlu Aşk’tır.
Aşkın şuurlanması ise imanın şuurlanması ile mümkündür.
İmanın şuurlanması bilgiye ihtiyaç gösterir.
Bilgisiz aşk , otomatik aşktır ve bilgisiz sevginin ;
kuvvetli , kuvvetli olduğu kadar da çoğunlukla şuursuzca tezahür eden
safhalarıdır.
Şuursuz aşklardaki ölçüsüzlükler , tıpkı bir denklemdeki
bilinmeyenlere , x lere benzerler. X lerin karşılıkları ise bilgi ile elde
edilir. X lerin çözülmesi demek , otomatik tezahür eden aşkın şuurlanması
demektir ki bu ancak şuurlu imanla mümkün olabilecek bir iştir.
Denklemde çözülen her x in yerini, çözülmesi gereken , daha
üstün sırlar ihtiva eden x ler alırlar. Ve varlıklar x leri çöze çöze
şuurla tekamül edebilirler. Bir x in çözülmesi , daha üstün
bilinmeyenlerin çözülebilmeleri için yükselinmesi gereken bir basamak
gibidir. Her çözülen x saadet getirir.
Bir denklemdeki x leri çözmek için , o x leri çözebilecek
usul ve kaidelere ihtiyaç vardır. Ve matematik bu denklemlerin en
basitlerini çözebilecek kaideleri ortaya koymuştur. X lerin adetlerinin
artması, onların çözülmesine yarayacak usul ve metotların geliştirilip
tekamül ettirilmesini icab ettirir. Kısaca; x ler ve bu x lerin
çözülmesini temin edecek sistemler tekamül ederler.
Bütün bunlar analiz metoduna dayanarak ayrı ayrı
düşünülebilen , bilginin , şuurun , sevginin , aşkın , liyakatin , azmin
, iradenin “bir arada idrakine” , başka bir deyimle “ sentezine “
alıştırmak , bunların bir arada benimsenmesini sağlamak içindir. Bütün
bunlar Mutlak Nizamın icaplarıdır.Mutlak Nizamdır.
1057.
RÜYA
Bir insanın öldükten sonra dünya ile irtibata geçebilmesi
, uykuda gördüğü bir rüyayı , uyandıktan sonra arzu ederek görmeye devam
edebilmesi kadar zordur (cilt 1, bilgi no 447 ).
1058.
VAKTİNİZ YOK !
Bilgi size değer kadar mes’uliyet de yükledi. Aranızdaki
pürüzleri kaldırınız. Duygularınızı kontrol altına alınız. Asıl
benliğinizi , “ birlik” haline getiriniz. Kendi kendinizle olan
kavgalarınızı , birbirinize karşı olanları yeniniz. Bunu bir denerseniz ;
ne kadar çok yardım alacağınızı, ne kadar kolay başaracağınızı
göreceksiniz.
Ne olurdu bunu yapmakta gecikmeseydiniz!. Böyle söylemek ,
böyle söyletmeniz , bizi en üzen şey.. Hala , daha sizin hesabinıza çok
üzülenler var. Ne kadar sevildiğinizi , ne kadar yardımlar aldığınızı ,
her an hissetmiyormusunuz? Artık size yakışacak şekilde “bir olmak” için
kaybedecek , hatta düşünecek vaktiniz yok!..
1059.
TEDBİR
Ufacık hadiselere karşı alınan tedbirler , hakikatte o
hadiseye bağlı daha büyükleri için de tedbirdirler.
1060.
KÜL’SÜNÜZ !
Küllün , şuurlu cüz’ü olduğunuzu daima daha fazla idrake
çalışarak , basamak basamak yükseliniz. Şuurunuzu arttırarak , onun , daha
fazla olduğunu idrak ediniz.
İnsanlar bir taraftan iradelerini kuvvetlendirecek
hadiselerle karşılaşarak , diğer taraftan da şuurla egoistliklerini
gidererek uzak sandıklarının yakınlıklarını ; kendilerinden olmadığını
zannettiklerinin kendilerinden hatta kendileri olduğunu idrak ederek
tekamül ederler.
1061.
AYNI TESİR ALANI İÇİNDEKİLER
Bir üstün ruhun tesir alanındaki ruhların , birçok
bakımlardan aralarında yakınlıklar bulunur.
1062.
BASİTLERİN PARÇALANMASI
Atomun parçalanmasından açığa çıkan enerji , diğer
atomların parçalanması için gerekli olan enerjiden azdır. Atomun
parçalanışından meydana gelen enerji , maddeleri tahrip eder , hatta
atomlarına ayırabilir , fakat atomlarını parçalayamaz.
Dünyayı zincirleme patlamalarla mahvedebilecek olan , tıpkı
atom gibi düşünülebilen elektron sistemlerinin parçalanmasından açığa
çıkacak enerjidir. Çünkü bu enerji , dünyadaki her şeyin esasını meydana
getiren “ atomları” parçalıyabilecek bir enerjidir.
Elektronlar ise , esir sistemlerinden meydana gelmişlerdir.
Esirin parçalanması , elektron sistemlerini zincirleme patlatacak
değerdedir. Dünyanın tabi olduğu güneş sisteminin ait olduğu galaksi ise
esirle doludur. Ona esir galaksisi de denilebilir. Şu halde bir esirin
basitlerine ayrılması , bu galakside mevcut bütün güneşleri , dünyayı
özetle , atom ve elektrondan oluşan her şeyi mahvedecek güçtedir.
Ser , madde kainatının en basit varlığı addedilmektedir.
Onun parçalanmasıysa , bütün madde kainatını yok edecek enerjiyi meydana
getirir.
1063.
ÜÇ DEĞER , VARLIK , RUH
Her şeyin üç esas ana elemandan meydana geldiğini ( analiz
metoduna göre) belirtmiştik. Bunlar ;
1. Tekamül idarecileri ( melekler)
2. Tekamüle sevk olunmuş değerler ,
3. Tekamüle yardımcı değerler’di.
Bütün varlıklar ve her zerre bu üç değeri ihtiva
etmektedir. Böyle olduğu için de , herhangi bir şeye varlık denilebilmesi
için , bu üç değerin mevcut olması gerekir.
Bu üç değer , “varlık üstü” mevcudiyetlerdir. Vardırlar..
fakat varlıkların esasını oluşturdukları için onlara varlık denilemez.
Çünkü onlar insanların varlık olarak düşünebilecekleri her şeyden çok
üstün değerdedirler.
Bu üç esasın bir araya gelmesinden meydana gelen
varlıklarda Mutlak Nizamı tatbik eden , o varlığın esasını oluşturan
tekamül organizatörleri yani meleklerdir. Şu halde her zerrede , her
varlıkta meleklik özelliği ; bir tekamüle yardımcı olma özelliği; bir de
tekamül etme özelliği mevcuttur. Varlıklar bu üç esası ihtiva ederek ve
onlardan faydalanarak tekamül ederler. Her varlık ise , diğer varlıklarla
bağlıdır. Bu bağ melekler vasıtası ile idare ve organize edilen bir nizama
uygundur.
Üç hassaya sahip her varlık , tekamül ettikçe , tesir
gücünü ve tesir alanını genişletir. Tesir alanları genişleyen varlıklar
ise tesir alanlarındaki varlıkları kendilerine bağlar , kendilerinden
ederler.
Her varlıkta bulunan tekamüle yardımcı değerler , canlı
cansız nasıl tezahür ederlerse etsinler tekamül etmekte olan bir varlığın
tezahürüdürler. Kısaca , canlı cansız her şey bir bedendir. Her beden ise
birçok bedenler ihtiva ederler.
Kesifleşerek kaba robotlar halinde tezahür eden bütün
varlıklar , bazı ölçülerle izah olunabilirler. Fakat herhangi bir varlığın
ruhu için şuradadır , buradadır denilemez. O , kaba robotları tesir
alanında bulunduran değerdir.
RUH NEDİR ?
Üç esas ana elemanı ve bu üç esas elemanın bahşettiği
özellikleri varlığında biraraya getiren , tekamül etmekte olan
varlıklardan idrak mertebesine yükselmiş olan varlıklara ruh denir.
Ruhlar , mevcut olduklarını bilen varlıklardır.
Üç esas elemana sahip her varlık, ruhluk mertebesine
yükselinceye kadar birçok tekamül safhaları geçirir. Bu zaman içinde de :
1. Varlığındaki organizasyon hassasından
faydalanarak ,
2. Dıştan , tesiri altında bulunduğu varlıkların
otomatik veya şuurlu yaptıkları yardımlardan faydalanarak ,
3. Mutlak Tekamül Nizamının varlıklar üzerindeki
icraatından faydalanarak tekamül ederler.
Tekamül etmekte olan varlıkların, varlıklarındaki “tekamül
ettirici özellik” ; o varlığı Tanrıya bağlayan bir bağın , bir elektrik
telinin , o varlıktaki ucuna benzer. Varlığı ise o telin ucundaki ampule
benzetebiliriz.
Madde veya maddi görünüşlerdeki her şeyin esası bu gibi
görünüşleri meydana getiren “hassalar”dır. Şu halde “ üç esas” imkanı
varlığında toplayan bir varlık , maddi tezahürü olan bir varlık değil ,
birçok imkanlara sahip bulunan bir hassadır , bir manevi varlıktır ki , bu
varlık mevcut imkanlardan faydalanarak şuurlanır. Şuurlanabilen bu varlık
ise ilerde “ruh” denebilmek imkanlarına malik olan varlıktır.
Bu varlık ruh olmadan önce de , ruh olduktan sonra da ,
Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak tekamül eder. Ve bu arada da :
1. Yüksek yardımlarla ,
2. Kendi kendisine şuurla yapmakta olduğu
yardımlarla, tekamül eder.
Varlıklar tekamüleri sırasında birçok şekillere girerler.
Bu arada ; doğarlar , ölürler , şekil , cins , tekamül ortamı değiştiriler.
Bütün bunlar Mutlak Nizama uygun olarak olur.
Bir insanın dünyaya gelmesi için ;
1. Ona bir dünya hayatının lüzumlu olması; buna
ihtiyacı bulunması ,
2. İnsan olarak yaşıyabilecek bir seviyeye erişmiş
olması şarttır.
İnsan olarak dünyaya inme imkanlarına sahip bir varlık ,
varlığındaki “meleklik” hassasından faydalanarak üstün varlıklardan
aldıkları şuurla ve otomatik yardımlarla dünyaya , tekamülüne en elverişli
bir planla gelir ve bir süre yaşar.
Yardımlar ;
I.
I. Otomatik ,
II. Şuurlu
Olmak üzere iki kısma ayrılabilirler.
OTOMATİK YARDIMLAR:
Her varlık Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak
birbirlerine otomatik yardımlar yaparlar. Otomatik yardımların bir ucu
Tanrının izahı imkansız , “şuur” bile denilmemesi gereken şuuruna
bağlıdır. Kısaca , her icraatı şuurlu olan makam , yanlız Tanrı makamıdır.
Her varlık tanrıya bağlıdır. Varlıkları Tanrıya , yüksek
idareci varlıklar bağlar ; varlıklar ise yüksek idareci varlıklara , her
varlıkta , her zerrede mevcut olan “idarecilik” yani meleklik hassası ile
bağlanırlar.
Her üstün varlığın , kendisine bağlı varlıklar üzerindeki
yardımları şuurlu değildir. Hatta bu yardımların pek ama pek azı şuurla
yapılan yardımlardır. Mesela , bir insan bedenini tesiri altında
bulunduran , o insanın ruhudur. Ruh o bedeni tesirleri altında
bulundurur. Fakat bu , çok cüz’i bir tesirdir. Bedeni asıl idare eden ,
izahı imkansız yüksekliklerden o bedene ulaşan yadımlardır.
Bir insanın bedeni , o bedende tekamül etmekte olan birçok
varlıkların dünyalarıdır. Kainatlarıdır. Ve bütün bu dünyalar ve kainatlar
üzerinde o bedenin asıl hakimi bilinen ruhun rolü pek, ama pek azdır.
Bir insanın hareketleri, o insanın bedeninde yer
sarsıntılarını andıran tesirler icra eder. Bir gülmek , birkaç adım
yürümek , birçok varlıkların ölümüne sebep olabilir. Bütün bu işleri ise
insanlar şuurla yapmazlar. Bütün bu hareketleri ve o hareketlerden doğan
sonuçları tayin eden , ucu çok ama çok yükseklerde olan otomatik
yardımlardır.
İnsanlar , çoğu otomatik olan yardımlarla tekamül eder ve
bu yardımlardaki bilgi ve hakikatlere erişebildikleri oranda da
yükselirler.
*
Varlıklar tekamül merhalelerinin icab ettirdiği tarzda
bedenlenirler. Beden , tekamüldeki manevi bir varlığın tesirlerinin en
kuvvetli hissedildiği alandır.
Her beden bedenlerden oluşmaktadır. Varlıklar , manevi
tesirleri altında bulundurdukları manevi varlıkların beden denen maddi
tezahürlerini de nisbi(1)tesirleri altında bulundururlar. Mesela bir ağaç
kül halinde tekamül etmekte olan bir varlığın bedenidir. Fakat bu beden de
birçok bedenler ihtiva eder. Her bedenin ise tesiri altında bulunduğu ,
tekamül etmekte olan bir varlık mevcuttur. Bu manevi varlıklar da , bedeni
ağaçhalinde tezahür eden manevi varlığın nisbi tesiri altındadır ( 1.
nisbi: izafi , göreli; diğer başka tesirler yanında daha az tesir eden).
Tekamüldeki varlıklar kendilerine tabi olarak tekamül
etmekte olan varlıklar üzerinde , manevi imkan ve değerleri oranında ancak
nisbi tesirler icra edebilirler. Nisbi tesirler ise idareci (
organizatör) varlıklar tarafından otomatik olarak kontrol edilirler ve
ayarlanırlar.
*
Per , ruhlarda idareci varlıkların bir tezahürüdür. O ,
tekamüldeki manevi varlıklardaki üç ana unsuru ahenkli hale getiren bir
değerdir. Onu ilk üç esas unsurla karıştırmamak gerekir.
Per , tekamüldeki her varlıkta mevcut olan”tekamülü idare
eden değer” değildir. Per , her varlıkta mevcut olan ilk üç değerden
hasıl olan bir değerdir.
Ruhlar ( tekamüldeki varlıklar) ilk üç değerin bir araya
gelmesi ile varlık olmuşlardır. Per ise , bir varlıkta , varlık olduktan
sonra tezahür eden bir değerdir.
Per’in icraatı , bir varlıktaki idareci değerin tezahürü
halinde izlenebilir. Öyledir de. Fakat per , varlığı varlık yapan üç
değerden biri değil , bu değerlerin ve bu değerlerden en çok “idareci
değerler”in icraatı halinde tezahür eder.
Per’in ruhlar üzerindeki en aktif tesiri ; tekamüldeki
varlıkların var olduklarını idrak ederek “ şuurlu varlık”lık , başka bir
deyimle , “ruhluk” mertebesine yükselmesinden sonra başlar.
1064.
ZAMAN VE DEĞER
Gün , saat , dakika , dünya ile ilgili zaman ölçüleridir.
İnsanlar , icraatları ve günleri dakikalar kadar kısaltabilirler.
Dakikalardan günler , saatlerden aylar kadar faydalanılabilir. Zamanın
asıl ölçüsü değerdir. Değerle onu kıymetlendirmek veya kıymetsizleştirmek
mümkündür.
Güzel ve faydalı şeylerle dopdolu geçen dakikalar , boş
tüketilen saatlerden daha değerlidir , daha yüklüdür , daha büyüktür.
1065.
DÜNYADA LÜZUMLU OLAN BİLGİ
Peygamberler sadece ahiret insanı değil, aynı zamanda dünya
insanlarıdır. Onlar , dünya hayatında da lüzumlu olan , ahiret bilgilerine
vasıta edilenlerdir.
1066.
O’NUN GÜCÜ VE NİZAMI
Sana bir varlık , “ ben güneşi karartır, istersem
kainatları yok ederim” derse ; sen ancak ona “ Tanrım senden üstündür.
O’nun gücü hiçbir şey ile kıyaslanamaz” diyerek cevap verebilirsin. Her
şeyi isteğine uygun olarak var yahut yok edebilen ancak O’dur.
Yapılabilenler veya yapılabilecek olanlar , ancak O’nun Nizamına uygun
olabilenlerdir.
1067.
ŞUURLU İMAN
Dini kötüye kullanma günden güne artmaktadır. Din her
devirde istismar (1) edilmiş ve dinin istismarını yine din , daha üstün
bir hüviyete bürünerek önlemiştir (1. istismar : sömürü ;menfaatler
yönünde yararlanma) .
Bilimin gelişmesi , dinin , bilime bağlı olanlar tarafından
önemsenmemesine , dine bağlı olanların ise teşevvüşe düşmelerine amil
olmuştur.
İslamiyet , din devrinin zirvesidir. Din devrinin devamı
ise , Şuurlu İman devridir. Şuurlu İman dinin , mantığın , ahlakın ve
bilimin mezcedilmiş ( mezcetmek : birbirine katmak , karıştırmak)
halinden oluşan bir imandır. Şuurlu İman ; beşeriyeti teşevvüşden
kurtaracak , insaniyete ilim, mantık ve bilgi ile yürümesi gereken yolu
gösterecek inançtır.
Şuurlu İmanla din devri , iman devri haline yükselecek ,
herkes neden ve neye inandığını bilecektir. Din istismarının benzeri olan
istismarlar Şuurlu İman devrinde de zaman zaman gözükecek ,tekamülden
hasıl olan bu gibi tabi haller yine Şuurlu İmanın esaslarına dayalı olarak
önlenecektir. Bağlı kalınması gereken ; tekamül eden Şuurlu İman
esasları’dır. onları koruyan ise ; her şeyi var eden , tekamül esasını
koyan , tekamülle ilgili bilgileri, vazifeleri ve vazifelileri
koruyandır.
1068.
İYİ - KÖTÜ
Bir şeyin iyi veya kötü olmasında ortamın rolü büyüktür.
Ortamın şartları ile , o ortamda yaşayan varlığın robotlarla ( madde ile)
bağlantısı , ortam ve beden arasındaki Mutlak Nizama uygun ilişkiler , bu
ilişkilerin robot süzgeçlerden geçerek ruha ulaşışı.. Birçok hadisenin iyi
veya kötü olarak değerlenmelerine , daha doğrusu , iyi veya kötü , istenen
istenmeyen hadiseler halini almalarına sebep olur.
Bir insanın canını acıtmak kötüdür. Çünkü robotlar
üzerindeki bazı icraatı varlıklar can acısı halinde hissederler. Buna
karşılık bir insanın canının acıması , onun maddi yapısının korunmasını
sağlar.
Normal olarak ölmek istenmez ; bu sebeple öldürmeye
teşebbüs kötüdür. Kısaca , iyilik ve kötülükler ortamdan , ortam ile
varlık arasındaki bağ ve ilişkilerden ; bu bağ ve ilişkilerden hasıl olan
ve yükselen realitelerden doğarlar. Bütün bunlar ise hiç şüphesiz ki
Mutlak Nizam icaplarına uygun olarak cereyan eder.
1069.
TEK HAYAT, DEĞİŞİK ORTAMLAR
Şuurlu bir iman , aynı zamanda dünya hayatı ile ahiret
arasında mevcut sanılan büyük farkların giderilmesine ve her ikisinin de
aynı hayatın çeşitli safhaları halinde düşünülmesine amil olacaktır.
Değişen ,ortam ve her ortamın getirdiği şartlardır. Dünya
ve benzeri tekamül yerlerinde ancak o yerlerin şartlarına uygun olarak
yaşanır. Ahiret de tıpkı bir tekamül yeri gibi özel şartlar ihtiva eder.
Çünkü o da bir tekamül yeridir.
1070.
YERİNDE SAYANLAR
Bilgilerden uzaklaşanlar için hayıflanmayınız. Kişiler
bilgilere ancak kendi liyakat , ahlak ve erdemleri ile yükselebilir.
Kaybolduğu zannedilen şeyler , başka şekil ve kalıplara bürünebilir ,
tekrar kazanılabilirler.
Burada kaybedilen , kaybolduğu bilinip idrak edilemiyendir.
Sahip olunanı kaybetmek gibi , kazanabileceği şeyleri ( bazı tesirler
altında kalarak) kazanamamak , gerektiği halde elde edilemiyen
değerlerdir.
Ömür veya ömürler boyu , vaktini sahip olduğunu kaybedip
onu tekrar kazanmaya çalışarak geçirenler , yerinde saymayı ilerlemek
zannedenlerdir.
1071.
RUH’LUKTAN TEMİZLENMEK
En çok merak edilen bir şey de , ruhların var oluşları ve
artıp eksilmeleridir.
Dünya bir tekamül yeridir. Nüfüsu ise günden güne , Mutlak
Nizama uygun olarak artmaktadır. Bu hali , yeni yeni ruhların var
edilmesine bir delil olarak gösterenler vardır.
Tanrı ruhları ne halk etmiştir, ne de var etmiştir. Tanrı
, üç esas unsuru halk eden , bu üç esas unsurun biraraya gelmesinden hasıl
olan varlıklara tekamül imkanları bağışlayan ve onlara değerlenerek ruhluk
mertebesine yükselmek imkanlarını verendir.
Dünya ve benzeri yerler , ruhluk mertebesine yükselen
varlıkların tekamül ettikleri yerlerdir. İnsanların ve ruhluk mertebesine
yükselen varlıkların artar gözükmesinin dünya realitesine uygun olarak
izahı ise , ruhların artmasıdır.
Bütün zerreler birbirlerine bağlı ve birbirleri üzerinde
tesirler icra ederler. Bu yolda değerlenen varlıklar ise ruhluk
mertebesine yükselirler. Bu , bir artma halinde tezahür eden bir
yükseliştir. Ruhlar kendi mevcut imkan hudutlarını ancak değerlenerek
aşabilir , böylelikle de daha üstün değer ve imkanlara erişebilirler.
Tanrının ilk halk ettiği üç esas unsurun , ne değerini ne
de halk olunuşlarını , onlardan hasıl olan varlıklar idrak edemezler. İlk
halk olunanlar , şu kadar zamanda şu kadar sayıda denerek de izah
olunamazlar. Hatta sonsuzlukla bile sınırlandırılamazlar.
İşte bütün varlıklar bu üç unsurun çeşitli hal ve
birleşimlerinde bir araya gelmesinden hasıl olmuşlardır.Bu üç unsurdan
hasıl olanlar ise malik olunan imkanlar ve yaşanılan ortamların şartlarına
uygun olarak izah olunabilirler. Kısaca , ilk var edilenleri , zamanla ,
adetle , mekanla izaha imkan yoktur. Hele madde tesiri altında bulunanlar
onu hiç ama hiç idrak edemezler. Fakat ilk halk edilenlerin ; ne artar ,
ne eksilir , ne de adetle , mekanla , zamanla izah edilebilir şeyler
olmadığını idrak edebilirler. Bu , şuurlu bir iman için bilgiyle ve
düşünerek erişilmesi zorunlu olan bir inançtır.
Üç esas unsurdan her şey var olmuştur. Var olanlar ise
tekamül eder , üstün mertebelere yükselir ve bu arada “ruh” da olurlar.
Ruhlar ruh olarak birçok merhaleler geçirirler. Tekamül
ettikçe de, esaslarını oluşturan üç unsurun (ruhluk aşamasında) tam anlamı
ile erişilmesi imkansız sırrına daha fazla nüfuz edebilirler.
Ruhluk hali , üç esas unsurdan hasıl olan varlıkların
uğrayıp yükseldikleri mühim bir tekamül merhalesidir. Ruhluk halini takip
eden hale ise, “ ruhluktan temizlenmek hali”de denilebilir. Böyle
denilmesinin sebebi , ruh denilen varlığın varlık halinden yavaş yavaş
değer haline yükselmesi demektir.
Bir varlık evvela üç ana unsurun ve bu unsurlar vasıtası
ile dıştan aldığı çeşitli yardımlarla tekamül eder.bu yardımlar ise ;
I. Robot yardımlar
II. Şuurlu yardımlar
olmak üzere ikiye ayrılarak düşünülebilir. Gerek robot ,
gerek şuurlu yardımlar ;
a. Dışardan
b. İçten ( yani kendinden)
olmak üzere ikiye ayrılır. Birbirlerine bağlı bütün bu
yardımları bu şekilde tasnif etmek mümkündür.
Bu yardımlarla , varlıklar evvela ruh olurlar. Sonra da
varlıktan yükseldikleri ruh halinden , değer haline yükselme yolunu
tutarlar. Bu hal sentez içinde analiz, analiz içinde sentez halinde
tezahür eden bir haldir. Ruhluktan değer haline yükselmek analizdir ;
çünkü ruh , bu seviyeye kendi varlığının analizini yaparak yükselir.
Sentezdir ; çünkü ruh değer haline yükseldikçe , birçok varlık değerler
üzerindeki tesir alanını arttırır. Ve kendinden olmadığını zannettiği
varlık ve değerleri kendinde bulur. Bu buluş ruhun değer haline
yükselişinde vukua gelen sentezdir.
O yüksek merhaleler öyle merhalelerdir ki , orada her şey
aynı olur. Çok ile az, güzelle çirkin gibi birçok şeylerin arasındaki fark
kalkar. Analiz ve sentez ise aynı hakikatin iki ayrı izahı halini alır.
Yükseklikler ayrı’lıkların ( tezat’ların)kaybolduğu yerdir.
Bu bilgiler ise varlıklara o yükseklikleri müjdeleyen bilgilerdir.
1072.
SEVGİ , AŞK
İlahi aşkta madde yoktur. Onda maddeden hasıl olan
çirkinlikler de bulunmaz. O, alınması düşünülmeden verilen bir aşktır.
Ona erişenler , ona sahip olmak için değil ; aşk olup ,üstün aşklar
içersinde onlardan bir katre olarak erimek gayesi ile severler.
Madde kokan aşklarda gaye , sevdiğine malik olmaktır.
Manevi , ilahi aşkların gayesi ise sevdiğinde kaybolmaktır.
Aşklar , cereyan ettikleri robotlu ortamların
karakterlerini taşırlar. Varlıklar ise , tekamül merhalelerinin icab
ettirdiği aşkları yaşarlar. Robotu vasıta ederek , onu severek , hakiki
aşka alışırlar. Aşkın taliminde ve benimsenmesinde , robottan başka bir
şey olmayan maddenin rolü çok büyüktür. Varlıklar ise evvela bedenlerini ,
kendilerini ve hayatta kalabilmeleri için lüzumlu olan ihtiyaçlarını
sağlayabildikleri şeyleri severler. Bu sevgi , var olmak arzusundan ve yok
olmak endişesinden hasıl olan sevgidir. Bu sevgiye , otomatik sevgide
denebilir.
Bir varlığın karşı cinsten bir varlığı sevmesinde , madde
en büyük rolü oynar. Bir kadının bir erkeği , bir erkeğin de bir kadını
sevebilmesinde , madde olan bedenin rolü büyüktür. Madde beden ,
varlıkların duyduğu sevgiyi dışarıya yansıtarak onların kendilerinden
başkalarını da sevebilmelerinde büyük rol oynar. Varlıkların kendilerine
karşı olan sevgileri de , başkalarını sevişleri de ,ruh seviyesi ile
ilgili ve orantılıdır.
Bazı insanlar maddi menfaatlerini temin için başka
varlıkları kolaylıkla imha edebilirler. Etini pişirip yiyebilecekleri
hayvanı kolaylıkla öldürebilirler. Bazıları için ise bu iş imkansızdır.
Yüksek ruhlu bir operatör doktor , yaşatmak için parça parça ettiği bir
bedene , can acıtmak gayesi ile iğne bile batıramaz.
Bir diğer şahsa duyulan sevgi ve aşklarda dünyada en mühim
rolü cinsi aşk oynar. Cinsi aşk maddenin , bir madde yapısından başka bir
şey olmayan bedenin çok mühim rol oynadığı bir aşktır. İnsanın sevgisini ,
aşkını , sadece kendisine duymaktan kurtulup , onu başkalarına
verebilmesinde beden çok mühim rol oynar.
Varlıkların sırf kendilerine karşı duydukları alakayı ( ki,
bu alaka ilerde sevgi olacak bir tomurcuğa benzer ) kendi madde ile
sınırlı hudutlarından taşırarak başkalarına karşı da hissetmeye
başlamalarında , maddenin rolü büyüktür.
Basit bir insan , basitliği oranında , sevdiğinin maddi
görünüşünü sever. Ve bu sevgi onu manevi güzelliklere idrake , sevmeye
hazırlar. Mutlak Nizamda sevgi en mühim esaslardan biridir. Tekamül
yerlerinde üreme sevgiye bağlanmıştır.
İnsanların Mutlak Nizama uygun olarak bedenlenmelerinde
karşı cinse duyulan alaka rol oynar. Şayet üreme böyle bir alakaya
bağlanmasydı acaba , insanlar da dahil , hayvanlar kendi başlarına üremeyi
hiç düşünürler miydi ?
Mutlak Nizamın en mühim fakat henüz idrak edilmemiş olan
esaslarından biri de ; varlıkların , üremeleri dahil her şeylerinde onlara
şuurları , bilgileri , kısaca ruh değerleri oranında tesir hakkı verilmiş
olmasıdır. Yüksek varlıklar , doğum ve ölüm gibi en mühim hadiselerde
bile ( imkanları oranında) rol oynarlar.
Henüz daha karşısındaki bir varlığın maddesine karşı alaka
duyacak seviyeye erişememiş bir varlık sırf otomatik yardımlarla ürer.
Rüzgarlar , akarsular ve bunlara benzer yardımlar onların üremelerinde
rol oynarlar. Fakat bir insanın üreyebilmesi otomatik olmaz. Çünkü
insanlar ve birçok hayvan türü kendi değerlerine uygun şekilde karşı cinse
alaka duyacak seviyeye yükselmişlerdir. İşte bu seviyeden faydalanarak
onların sevgiye dayanan üremeleri Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak
sağlanır.
Daha yükseklerde ise sevgi , aşk bambaşka roller oynar.
Manevi aşk ayrılığı kaldıran , biri her şey , her şeyi de bir şey haline
getiren bir aşktır. O aşk , zerreye kainatlar kadar büyük olduğunu idrak
ettiren , fakat bunu idrak için de sonsuz büyüklükler zannedilen
kainatlarıasıl izahı imkansız sonsuz büyüklük içersinde bir zerreden de
önemsizleştiren bir aşktır. Varlıklar bu büyüklük içindeki küçüklüklerini
idrak edebildikleri ölçüde gerçek büyüklüklerine yükselebilmek imkanlarını
bulurlar.
En yüksek aşklarda ise çoğalma ; tesir alanının genişlemesi
tarzında tezahür eder. Tesir alanlarını genişleten ise , maddeli hayatta
insanların üremesinde rol oynayan aşkın , tekamül etmiş , yükselmiş
şeklinden başka bir şey değildir.
1073.
VAZİFELİ , HAYAT PLAN VE TEKAMÜL
İnsanlar bir planla dünyaya gelirler. Bu plan , kendi
imkanları oranında tesir edebildikleri bir plandır.planı maddi tesirler
altında yaşayanlar , tam anlamıyla değil fakat liyakatleri oranında idrak
edebilirler.
Bu plan zaman kavramına göre hazırlanmayan fakat tatbikinde
ondan faydalanılan bir plandır.
Bir insanın veya bir varlığın herhangi bir yerde
bulunmasının sebebi , o yerden tekamülü için faydalanmasıdır. Ve varlıklar
herhangi bir tekamül yerinden uzun veya kısa bir süre faydalanabilirler.
Varlıklar tekamül yerlerinde , planlarına uygun olarak
tekamül edebildikleri ve seviyelerinden hasıl olan plandan tekamülleri
için faydalanabildikleri sürece kalırlar. Özel bir vazife için herhangi
bir tekamül yerinde bulunanlara gelince , vazifelerini tatbik
edebildiklerimüddetçe o tekamül yerinde kalırlar.
Vazifelilerin madde ve benzeri tesirler altında kalarak
vazifelerini yapmakta zorluk çekmesi , onların vazifelerini yapmamaları
değildir. Karşılaşılan zorluklar, vazifeyi kolaylaştırıcı nitelikteki
zorluklardır. Bu zorluklardan faydalanmak ve vazifeyi yürütmek vazifeliye
düşer. Şayet bir vazifeli vazifesini yürütemiyecek duruma gelirse , artık
onun bulunduğu tekamül yerinde kalmasına lüzum yoktur. Bu sebeple vazifeli
vazifeyi başka vazifelilere devreder veya bir müddet için bulunduğu
tekamül yerinden ayrılır ve yepyeni bir bedenle aynı vazifeyi ifa etmek
için evvelce bulunduğu tekamül yerine döner.
Bir vazifeli , tekamülle ilgili vazifesini ifa edebildiği
müddetçe o tekamül yerinde kalır dedik. Bu müddet zarfında kendi vazife
planları üzerinde tesirler icra edebilir ve daha uzun müddet vazifeye
devam edebilir. Buna rağmen vazifelerde kat’i surette lüzumlu kesinti
yerleri de vardır.
Vazife bazen bir noktada , asırlarca sonra başlamak üzere
durur. Bu duruş , bildirilenlerin benimsenmesi içindir. Bu taktirde,
vazifeli vazifeyi kat’i durağa ulaştırmış , kendisine düşeni yapmış
demektir. Şayet bir vazifeli kat’i durağa erişemeden maddi tesirler
altında vazifesini yapamazsa o zaman vazifeli ya gidip tekrar dönmek veya
yerini başka bir vazifeliye devretmekle bu iş hallolunur.
Herhangi bir tekamül yerinde vazifeleriniliyakatleri ile
üstlenmiş vazifeliler vardır. Bunla vazifede ihtisas sahibi olmuş
varlıklardır. Bu sebeple onlar lüzum hasıl oldukça ilgili bulundukları
tekamül yerlerine gider ve vazifelerini ifa ederler.
Tekamül yerinde bulunan her kim olursa olsun ,o tekamül
yerinden faydalanabildiği ve faydalı olabildiği müddettçe orada kalır.
Artık bulunduğu yerden tekamül seviyesine uygun olarak faydalanamıyor veya
faydalı olamıyorsa orada kalmasınalüzum kalmaz.
Planları , tekamül ile ilgili gayeler şekillendirir ve
sınırlandırır. Hadiselere gelince , onlar bu gayelere ulaşılmasında rol
oynarlar. Zaman ise ; vazife , tekamül ve hadiseler arasındaki
münasebetleri dünya realitesine göre izaha yarar. Varlıklar , liyakat ve
bilgileri oranında , tesir alanlarından da faydalanarak , tekamül
planlarına , dolayısıyle mukadderatlarına tesir ederler.
1074.
BİR İNSANIN DEĞERİ
İnsanlarda tekamüldeki bütün varlıklar gibi idrak
edebildikleri değerleri (1) oranında değerlidirler. Fakat bir insan “ ben
değerliyim..” dese de , veya yanlış ölçülere dayanarak kendini malik
olduğundan daha üstün değerde bulsa da , bu hiçbir zaman doğru idrak
edilmiş değeri değildir (1.kendi değerini idrak) .
Bir insanın hakiki değeri , o insanın benimsemiş olduğu
ve hayatına tatbik edebildiği değerdir. Kendini olduğundan değerli
veya değersiz bulmak sadece böyle düşünenleri aldatır , onları yanlış
yollara sevk eder ve dünya hayatında pürüzler meydana getirir.
Hakiki değer , insanın benimsiyebildiği, hatta kendine
maledebildiği değerdir. Bu değerin tekamül yerlerindeki ölçüsünü ve
ayarını per yapar. Ve onu ortama ve varlığın tatbik ettiği plana uygun
olarak hayata yansıtır.
Vazifelerinin çizdiği yolu kaybedenler ve dünya tesirlerine
kapılarak cazip fakat faydasız yollara sapanlar bir müddet denenirler ;
yardımlar ve ikazlar alırlar. Bu yardım ve ikazlarda perin rolü çok
büyüktür.
Bütün bu yardımlara rağmen , hala doğru yollarını
bulamazlarsa , o zaman planlarından ayrılma girişimlerinden dolayı
bulundukları tekamül yerinden ayrılırlar. Vazifesine şuurla bağlı kalan ve
onu unutmayan bir vazifeli , faydalı olabileceği sürece vazifesini ifa
eder.
Yüksek vazifeler kısımlara ayrılmıştır. Her kısım sonunda
vazifeye ara verilir. Genellikle çok önemli vazifelerde kısım sonlarından
vazifeli haberdar edilir.
1075.
EN MÜHİM VAZİFE
Bu vazife , şimdiye kadar başarılanların en mühimi , en
tekamül etmişidir.
1076.
MADDE HUDUTLARINI AŞAN TESİR ALANLARINIZ
METOT
Şuurlu İmanın tanıtılması işi , ancak ve ancak şuurla
başarılacak bir iştir. Şuurlu İmanda vazife almak mertebesine erişmiş
olanlar, bu mertebeye erişmemiş olanlardan farklıdırlar. Birçoklarının
almakta oldukları otomatik yardımları ,onların , kendi bilgi, şuur ve
liyakatleri ile temin edebilecek seviyede bulunmaları şarttır. Aldıkları
yardımlar ise imkanları ile ulaşamadıkları alanlardadır. Şuurlu İman
mertebesine yükselenler , aldıkları otomatik yardımları da şuurları ve
liyakatleri oranında idrak edebilir , değerlendirebilirler.
Maddi imkanlarla elde edilemeyen hedeflere , madde
hudutlarını aşan tesir alanınız vasıtasıyla erişebilirsiniz. Tesir
alanınızdan ise ancak ,mevcut maddi imkanlarla erişilemiyen hususlarda
faydalanabilirsiniz.
Çözülmesi gereken problemlerle meşgul olurken , bir
taraftan , mevcut imkanlarınızla onları çözmeye çalışırken şuurla tesir
alanınızdan da faydalanabilirsiniz. Teşebbüslerinizi dünyanın size
bahşettiği imkanlarla yürütmeye çalışırken , şuurla, ne istediğinizi
bilerek , tesir alanınızdan da bu iş için faydalanabilirsiniz.
İnsanlar çok kereler tesir alanlarından şuursuzca
faydalanmaktadırlar. Telkinle , hipnotizma ile tesir alanlarına nüfuz
edebilmekte , hatta büyü gibi kötü maksatlar için de tesir alanlarından
şuursuzca faydalanmaktadırlar.
Bir insanın tesir alanından şuurla faydalanması ile , ondan
gelişigüzel şuursuzca faydalanması arasında farklar vardır. Tesir
alanından şuurla faydalanmak merhalesine erişenler , tesir alanlarının çok
yükseklerinden yardımlar almak mertebesine yükselebilmiş varlıklardır.
Şuurlanan her yardımı daha üstün yardımlar takip ederler.
İnsanlar yardımla başarabildiklerini, tekamül ederek ,
liyakatleri ile başarabilme imkanı kazanırlar. Aynı zamanda bu onların
yepyeni ve daha yüksek yardımlara hak kazanmaları demektir. Hak kazanılan
yardımları kendi değeri ile başaranlar , daha üstünlerine hak kazanırlar
ve bu böylece devam eder gider.
Bir insanın tesir alanından şuur ve liyakatle
faydalanabilmesi , onun ilerde liyakatle başarabileceği yeni ve daima
yükselen yardımlar almasının amilidir.
1077.
MUTLAK NİZAM VE ÜSTÜ
İnsanlar içinde doğdukları bir denizin haşmetini (1) idrak
edemiyen balıklara benzerler. Etraflarını saran büyüklük ve güzellikleri
kolaylıkla idrak edemezler. Karalar balıklar için , denizler ise karada
yaşayanlar için meçhullerle doludur. Karalarda da , denizlerde de
yaşayanlar mevcuttur. Karalarda yaşayanlar için denizlerdeki hayat tıpkı
bir başka dünyadaki hayata benzer. Dünya , çeşitli tekamül yerlerini
hatırlatır. Herhangi bir planette yaşayanlar nasıl ki bambaşka şartlarla
yaşanan diğer tekamül yerlerinde yaşayamazlarsa ; denizdeki balıklar da
karaya çıkınca öylece ölürler (1. haşmet: görkem).
Her takamül yerinde , diğer tekamül yerlerinden izler
vardır. İnsanlar , değişik şartlar altında yaşanan tekamül yerlerinin
izlerini dünyada bulabilirler. Onda , ahiret hayatından bile bazı safhalar
bulmak mümkündür. Her yer , maddi manevi her mekan , benzer tarafları ile
birbirlerine kenetlenmiş gibidir. Ayrı zannedilenler , müşterek taraflar
ihtiva ederler ve bu benzerlikler ayrı ayrı zannedilenleri , Mutlak
Sistemin esaslarına uygun olarak “bütün” haline getirir.
Mutlak Nizam, ana kaidelere sadık bir çok sistem ve
nizamlar ihtiva eder. Ana kaideleri ise en büyük varlıklardan en ufak
zerreciklere kadar her şeyde bulmak mümkündür. Mutlak Nizamı oluşturan ana
kaideler de bir noktada birleşirler ; o nokta Tanrı iradesidir.
Mutlak Nizamın esasını oluşturan ana noktayı ise istisnasız
bütün varlıklar içerir. O, zerrede mevcuttur. Zerrelerden hasıl olan en
büyük varlıklar da ondan mahrum değildirler. Her zerrede ve zerrelerden
oluşan varlıklarda ; Mutlak Nizamın ruhu olan , Tanrının iradesini temsil
eden, Tanrının ilk halk ettiği değerlerden “melekler”denen idareciler
mevcuttur. Her zerrede bulunan idareciler , Tanrının iradesi halinde
tecelli eden Mutlak Nizam ruhuna bağlıdır. Mutlak Nizam ruhu ise yüksek
idareci varlıklar halinde tezahür eder ve Tanrının arzularını harfi
harfine tatbik eder. Mutlak Nizamın üzerinde ise , halk ettiklerinden var
olanları Mutlak bir Nizama bağlayan Tanrı mevcuttur. O , hiçbir tahdite
tabi olmayan, her şeyi var eden ve yok edebilecek olandır.
Mutlak Nizamın zirvesi , Tanrının emirlerini tatbik eden
yüksek idareci varlıklardır dedik. Fakat onlar sadece Tanrının ilk halk
ettiği üç esas değerden hasıl olan varlıkları idare edebilirler.
Değerlerin halk edilişleri ve ihtiva ettikleri sırlar , sadece Tanrı
tarafından bilinirler. Şu halde sizin biraz olsun idrak edebileceğiniz
Mutlak Nizam , varlıkla sınırlandırılmıştır. Bu sebeple de varlıkların
idaresi içindir.
1078.
ZORLUKLAR YARDIMLARDIR !
Şuurlu İman vazifelileri zorlukları iradeleri ile yene yene
vazifeye hazırlanırlar. İrade ile yenilen zorluklar , onları daha yüksek
yardımlar icab ettiren değerlere yükseltir. Bu yoldan kazanılanlar ise
Şuurlu İman yolunu aydınlatır.
Bir vazifeli karşılaştığı bir zorluğu yenerken , onunla
neden karşılaşmış olduğunu da bilmeye , öğrenmeye çalışması gerekir.
Zorluklarla boşuna karşılaşılmaz. Onlar yardımlardır.böyle oldukları için
değer ve mukavemet arttırırlar.
Zorluklara karşı koyan , şuuru oranında onlardan
faydalanır. Bir Şuurlu İman vazifelisi ise , karşılaştığı zorlukları irade
ve şuuru ile yenecek değerdedir.
1079.
ÇOKLUKTAN TEKLİĞE
İnsanlar , evvela üstün bir kudreti , sonradan bu üstün
kudretin birbirlerine bağlayamadığı çeşitli tezahürlerini , daha sonradan
da ayrı zannedilen şeylerin hepsinin bir noktada toplanıp bir noktadan
idare edildiğini idrak etmişlerdir.
Çok Allahlı devir , hadise ve varlıkların ayrı ayrı tetkik
edildikleri otomatik analiz devridir ; ki , bu analize şuursuz analiz de
denilir.
Tek Allah prensibine dayanan dinler ise önceden otomatik
olarak yapılan analiz sonucu ayrı ayrı değerlendirilen varlık ve
hadiselerin şuurla sentezine başlandığı devredir.
1080.
DEĞERLENDİREN
Boş bir defterin değeri vardır. Defteri , ya
değersizleştirecek ya da çok daha değerlendirecek olan ise ona yazılacak
olanlardır.
Şuur İnanç II ; Bölüm 6
1081.
VAZİFE KAPISI HERKESE AÇIKTIR !
Vazife hiçbir topluluğun tekelinde değildir. Vazifeli
olarak ise hiçbir grup sabit ve değişmez kaydıyla oluşmamış ve
oluşmayacaktır. Vazife insanlığı ilgilendirir. Vazifeliler liyakatleri
oranında ondan hisse alırlar. Vazifeliler grubunda ise , yapılacak işle
ilgili şahıslarınhepsinin bulunması gereği yoktur.
Vazife hiçbir zaman birkaç kişinin oluşturduğu gruplarla
sınırlı ve sınırlandırılmış bir halde düşünülemez. Onun kapısı liyakat
gösterenlere açıktır. O kapı ise hiçbir şahsın veya grubun tekeline alarak
kapanmasına imkan olmayan kapıdır. Onu başkalarının yüzüne kapatmak
isteyenler , kendi yüzlerine kapandığını er geç görürler. Başkalarını
dışarda bırakmak isteyenler ise kendilerini dışarda bulurlar.
O kapı açıktır, kapatılamaz. Gerçek bir vazifeli ise , o
kapının açık olduğunu bilir. Düşmen sandıklarına bile o kapının
kapanmasını arzulayamaz.
Vazife liyakat ister. Ahlak lazımdır. Liyakati
destekleyenler ; bilgi ve iradedir. Bunları kazanmak isteyenlerin ise
yardımlar daima üzerlerindedir.
1082.
ŞUUR VE LİYAKATLE DENGELİ İRADE
İnsanlarda irade kudreti vardır. İrade kudreti ise bir
insanın değerine uygun olarak tezahür eder. İrade ile değer arasındaki
açıklıklardan dengesizlikler hasıl olur. Mutlak Nizama uygun olarak bu
dengesizliklerden faydalanılır.
İradesi kuvvetli fakat bilgi ve manevi yönleriyle irade
kuvvetine denk değer taşımayanlar çeşitli dengesizliklere sebep olurlar.
Bu yüzden ortaya çıkan birçok dengesizlikler dünya tarihinde ve tekmülünde
çok önemli roller oynamışlardır. Bir insan irade ve bazı hususlardaki
liyakatiyle büyük kitleleri yönlendirebilir. Bu yönlendirme şayet şuurla
tayin edilmiş bir doğrultuda değilse sonuç iyi olmaz..
Bir insan evvelki hayatlarında elde ettikleri , yaşamakta
olduğu hayattan da alabildikleri ile iradesini sağlamlaştırabilir. İrade
gücü bir tür güç merkezidir. Her güç merkezinin ise tesir alanı vardır.
İradeden hasıl olan manevi şualar güçleri ile orantılı bir alanı tesirleri
altında bulundurur. Bu tesir alanı ise irade merkezi olan şahsın icraat
alanı haline gelebilir. Bu söylenenlere örnek olarak Hitler’i ve
etrafındaki geniş tesir alanını gösterebiliriz.
Şayet bir şahıs tekamül icabı şuuru ile orantılı olmayan
yüksek irade gücü vasıtasıyle birçok hadiselere sebep olacaksa o şahıs
irade gücü alanının artması için yardımlar alır. Ve neticede tekamülde rol
oynayacak mühim hadiselerin meydana gelmesine sebep olur.
Fakat Şuurlu İman gibi şuura dayanan yüksek vazifeler ,
otomatik denilebilecek güç ve yardımlarla başarılamaz , bu sebeple de bu
yolda vazife görecekler , iradelerini şuur ve diğer değerleri ile orantılı
hale getirecek yüksek yardımlar alırlar.
Sonucu şuurlu bir tekamül olan bir vazifede şuursuz bir
irade ve bu iradeden hasıl olan sonuçlar söz konusu olamaz. Vazifeliler
ise vazife arifesinde ve vazifeleri müddetince , şuur , irade , liyakat ve
manevi değerlerini denk tutacak çok kıymetli yardımlar alırlar. Bu
yardımlardan oluşan denge ise şuurlu bir imana götüren yolu tanıtmakla
vazifelendirilmiş olanlar için şarttır.
1083.
ŞUURLA TEKAMÜL GAYRETİ
Allah tekamül yolunda liyakat göstermeye gayret edenlere
yardım eder. Herhangi bir hedefe ulaşmak isteyenler liyakat gösterdikleri
taktirde Tanrının yardımlarına erişirler.
Emek harcamadan da erişilen hedefler vardır. Emeksiz ve
liyakat göstermeksizin istedikleri hedeflere ulaşanlar , büyük denenme
öncesinde olanlardır.
Evvelce verilen emeklerin karşılıkları da bazen hiç
umulmadık bir anda karşınıza çıkabiir. Bu yüzden de emeksizce elde edilmiş
gibi gözükebilirler.
Gayesiz ulaşılmış hedef yoktur. Şuurla erişilmek istenen
hedeflere ise ancak liyakatle (1) ulaşılır. Tanrı , şuur içersinde ,
tekamül gayesi ile , hedeflerine ulaşmak isteyenleri , bu yolda gayret ve
liyakat gösterenleri “en yüksek yardımlarla” korur , destekler ,
mükafatlandırır (1.liyakat:layık olma ,yaraşırlık , uygunluk).
1084.
TEKAMÜLDEKİ BÜTÜNÜN ,
TEKAMÜLDEKİ PARÇALARI
Robotlardan biri olan ve kısaca madde denilen her varlık üç
esas unsuru içerir.
En ufak maddi varlıklarda bile üç ana hassa mevcuttur.
Böyle olduğu için de , madde halindeki her varlık tekamül edebilmek
özelliğine sahiptir.
Maddeler tesir alanlarını genişleterek bağımsız canlılar
halinde tezahür etmeden önce , robot yardımlarla Mutlak Nizama uygun
şekilde hareket eder ve tekamüldeki rollerini oynarlar.
Her madde zerresi tekamül etmekte olan yükselebilmiş
varlıkların tesir alanındadır. Maddeler bir yandan otomatik yardımlarla
tekamül ederlerken , diğer taraftan da bağımsız şuurlu varlıkların
tekamüllerinde de otomatik olarak rol oynarlar.
Mesela insan tesir alanını insanlık mertebesine
yükseltebilmiş varlıktır. Tesir alanında bulunan varlık ve maddeler bir
yandan otomatik olarak tekamül ederken , diğer taraftan da insan haline
yükselmiş varlığın tekamülünde , hatta insan olarak yaşıyabilmesinde rol
oynarlar.
Madde her üç esas unsura sahiptir denmişti. Bu unsurlardan
ikisi Mutlak Nizama uygun şekilde vazifelerini yaparlarken ,üçüncüsü ,
tekamül edebilmek hassasına malik olan değer gelişir, gelişen değerler
tesir alanlarını genişletir ve birbirlerine dahil olurlar.
Tekamül ederek gelişen varlıkların birbirlerine eklenmesi
demek , onlara bağlı olan değerlerin de Mutlak Nizama uygun olarak
birbirleri ile birleşmesi demektir ki, buna tekamülün esası olan “cem
hadisesi” (1) denir. Üç değer içeren varlıkların birleşmelerinden meydana
gelen varlık’larda ayrı ayrı tetkik edilen değerler tek değer halinde de
düşünülebilir. Mesela bir beden birçok varlıklardan ortaya çıkmış tek
varlık olarak nasıl düşünülebiliyorsa bir hücre de ayı şekilde
düşünülebilir (1. cem:toplanma , bir araya gelme).
Cem hadisesinde ; tekamül ederek yükselen ve birleşen
varlıkların şuurları ayrı ayrı düşünülebilirler. Fakat birçok varlıkların
şuur ve imkanlarını içeren bir varlıkta , ona tabi olan varlıkların
imkanları toplu halde kendini hissettirir. Cem hadisesinde tabi olunan
varlık , ona tabi olanların şuur ve imkanlarını her zerre gibi ayrı ayrı
değil toplu halde hisseder.
Mesela bir insan , vücudundaki bir hücrenin görmekte olduğu
bir vazifeyi tam anlamıyla hissedemez. Fakat başlı başına yanlız
düşünülebilen varlıklardan şekillenmiş olan bedenin hücrelerden oluşan bir
kısmındaki bir arızadan haberdar olabilir.
Gerçi varlığına tabi olan varlıkların hareketlerinden
sadece kül halinde değil de teker teker haberdar olabilen varlıklar
vardır. Fakat bunlar dünyada idrakine imkan olmayan yüksekliklere
erişebilmiş varlıklardır.
Varlıkların varlıklarında mevcut olanları hissedişleri
fakat onlara teker teker her bakımdan hakim olamayışları , cem
hadisesinin, dünya ve benzeri yerlerde gösterdiği en mühim özelliklerden
biridir.
Varlıklar ilk önce otomatik olarak tekamül ederler dendi.
Böyle bir varlığın tesir alanı mutlak surette şuurla tekamül eden bir
varlığın tesir alanı içersindedir. Böyle olduğu için de kaba ve sırf ”
tekamüle yardımcı” görüntüsü taşıyan varlıklar bile otomatik yardımlarla
tekamül etmektedir.
Her varlık otomatik yardım alır. Ve bu otomatik yardımı ,
tesir alanını genişletmeden idrak edemez. Fakat varlığını da idrak
edemiyen varlıklar da dahil her varlık , şuurla tekamül etmekte olan bir
varlığın tesir alanındadır.
1085.
TEFEKKÜR
Düşünmek , tefekkür etmek , kendi kendine otomatik yardım
kapılarını açmak demektir. Hatırlananlar ise, düşünenin değeri ile
orantılı ve tekamülünde faydalı şeylerdir.
Hatırlananların faydalı olacak halde hatırlanmasını ise
otomatik yardımlar temin ederler.
Tefekkür (1) , bir insanın , öz değeri ile dünya şartlarına
uygun olarak irtibata geçmesi demektir (1. tefekkür:düşünme, düşünüş,
tefekküre dalmak :derin düşünmek , düşünmeye dalmak) .
1086
PARA
Dünyada kullanılan en tesirli elbise paradır. O ,
adilikleri , sefillikleri , bilgisizlikleri , terbiyesizlikleri ve
ahlaksızlıkları güzelce ötrüp maskeler.
1087.
TEKAMÜL MERHALELERİ , TESİR ALANLARI
Bedeni ele alınız. O , yanyana dizili elektron ve
atomlardan olşumuştur. Yanyana dizili elektron ve atomlar da tıpkı bağlı
bulundukları beden gibi üç hassaya sahip varlıklardır. Her zerre, güneşin
sahip bulunduğu özellikleri içerir. En ufak maddi bir varlıkla , en büyük
maddi varlık arasındaki tek fark tesir alanıdır.
Büyük maddi varlık demek , tesir alanı geniş varlık
demektir. Küçük varlıklar ise tesir alanları ufak olan varlıklardır.
Varlıkların tesir alanlarının çekirdekleri , o varlıkların tesirlerinin
en yoğun bulunduğu yerdir ki , bu , insanlarda beden , ağaçlarda gövdedir.
Bir gövdenin maddi ölçülerle izah olunabilen büyüklüğü o
varlığın tesir alanının kesin ifadesi değildir. Karınca çınar ağacından
çok küçüktür. Milyonlarca karınca bir araya gelse bir çınar ağacının gövde
yüzeyini örtemezler. Fakat ufacık bir karınca ,en geniş gövdeli çınardan
daha geniş tesir alanına sahiptir. Fakat o, otomatik olarak tesirlerini
icra eden bir tesir alanıdır.
Şu halde , tesir alanlarını çeşitli açılardan tetkik etmek
icab etmektedir. Varlıkların esasının “ üç esas değer” olduğunu
biliyoruz. Varlıklar tekamül ettikçe ihtiva ettikleri bu üç değerde artma
hasıl olur. Bu artış , o varlığın ihtiva ettiği değerler arasındaki oranın
daimi olarak değişmesini sağlar.
1. En geri varlıklarda üç değerden en fazla tezahür eden “
idareci değer”dir. Varlıklardaki idareci değer Mutlak Nizam esaslarına
uygun olarak otomatik irtibat ve yardımlar kurarak varlığın robot bir
varlık halinde var olmasını sağlar. Bu gibi varlıklara örnek olarak kaba
maddeleri , cansız denilen şeyleri gösterebiliriz.
2. Otomatik yardımlarla irtibat kurarak ve bu yardımlardan
faydalanarak gittikçe tesir alanlarını ve değerlerini arttıran varlıklar
, tesir alanlarında otomatik olarak gelişirler. Yine otomatik yardımlarla
dış ortamdan bedenlerine dahil ettikleri maddelerle biyolojik gelişme
imkanı bulurlar. Bu varlıklar ilkel canlılardır ki, aralarında birçok
sınıflara ayrılabilirler. Bitkileri bunlara örnek gösterebiliriz.
3.Tekamül ederek , kendi iradeleri ile de birşeyler
yapabilen varlıklardan dünyada yaşayanlar , genellikle hareket edebilmek
imkanlarına malik olan varlıklardır. Bunlara “hayvanlar” denilmektedir.
Bütün bu varlıklar kendi aralarında birçok sınıflara
ayrılarak tetkik edilebilirler. Burada bir nokta dikkati çekebilir;
Başlangıçta bütün varlıklar aynı imkanlarla ve otomatik
yardımlarla tekamül ederlerken , acaba neden bir kısım varlıklar bu
otomatik yardımlardan diğerlerinden daha fazla faydalanarak iradelerini
kullanacak aşamaya yükselebilmektedirler?
Bu hal , tamamen bir görünüşten ibarettir. Madde tesirleri
altında yapılan akıl yürütmelerle vaziyet bu şekilde gözükür. Bunun izahı
ise şöyledir :
1. Her varlık üç değer ihtiva eder..
2. Varlıklar
a. Otomatik yardımlarla
b. İradelerini değerleri oranında kullanarak
c. Şuurla ; tekamül ederler.
Şuur safhasına erişebilmiş varlıkların tesir alanlarında
bütün bu tekamül aşamalarını bulmak mümkündür. Mesela , atom bir
varlıktır. Otomatik olarak hareket eder. Bir atom tek başına düşünülerse o
, tekamülün , otomatiklik safhasındaki bir varlıktır.
Bir insanın yapısı(bedeni) atomlardan oluşmuştur. Fakat
insanlar sadece otomatik yardımlarla değil , iradeleri ve şuurları ile de
tekamül etmektedirler.
Şu halde , atomlardan hasıl olan bedenin sahibinin o
bedendeki atomlardan daha başka türlü düşünülmesi gerekir.
*
Bir insanın değeri , tesir alanındaki en basit varlıkların
değerine eşittir. Fakat bu sonuca 2+3=5 tarzinda erişilemez. Çünkü, bir
insanın tesir alanının değeri , Mutlak Tekamül Esasları’na uygun olarak
daima değişmektedir. Bu hal , daimi harekette olan bir şeye de
benzetilebilir.
Acaba bu değişiklikler hangi esaslara göre olabilmektedir?
Bunu anlayabilmek için en basit varlığı meydana getiren değerleri teker
teker tetkik etmek gerekir.
1.TEKAMÜL EDEBİLME DEĞERİ ;
Bu değer, varlığın tekamül ederek tesir alanının irade
ve şuurla gelişmesinde en mühim rolü olan değerdir. Bu değer , irade
safhasından itibaren daha belirli bir hal alır ve birçok hususlarda
diğerlerinden ayrılan bir kimliğe sahip olur.
İrade safhasına kadar belirsiz ve diğer değerlerin
hakimiyetinde bulunan bu değer , bu sefer diğerlerine tesir etmeye başlar.
varlıkların irade safhasına yükselişleri , ruhluk hassasını kazanmaları
demektir.
2.TEKAMÜLE YARDIMCI OLMA DEĞERİ ;
Bu değer , tekamülün ilk safhalarında robot yardımların ,
sonraları da yine bu yardımlarla ruhluk hassasını kazanan “tekamül
edebilen değer”in bir laboratuvarı halindedir.
3.TEKAMÜL ETTİRİCİ DEĞER ;
Robot yardımların Mutlak Nizama uygun olarak tezahürünü
sağlayan değerdir.
*
Dünyada varlığı gözle görülür hale getiren , varlıkta
mevcut olan , tekamüle yardımcı değerdir. Diğer iki değer , bu değere
tesir ederek veya ondan faydalanarak dünya ve benzeri yerlerde tezahür
edebilirler. Bu değerin tezahür edebilmesi , var olduğunun idrak
edilebilmesi için ise , maddi hiçbir tezahürü olmayan diğer iki değerin
mevcudiyeti şarttır.
Diğer iki değer ancak tekamüle yardımcı değerin mevcudiyeti
ile mevcudiyetini belli ederler.
“Her varlık üç değer’i içerir” denildiğinde , siz , bu üç
değeri içeren zerreler düşünebilirsiniz. Halbuki vaziyet şu şekildedir :
1. Mutlak Nizamın hüküm sürdüğü maddi – manevi
bütün mekanlar tekamüle yardımcı değerle doludur.
2. Mutlak Nizamın hüküm sürdüğü maddi – manevi
bütün mekanlar , Tanrının yardımları ile doludur.
3. Maddi – manevi bütün mekanlar tekamül eden
değerlerle doludur. (Fakat bu değerlerin varlık olarak hissedilebilmesi ,
ancak üçünün bir arada oluşuyla mümkün olur).
Bu üç değer (madde ölçülerine göre) ne artar ne eksilirler.
Bütün hakikatler ,bütün bilgiler , Tanrının hiçbir tarzda sınırlanmasına
imkan olmayan yardımları , bu üç değerin Mutlak Nizama uygun olarak
biraraya gelmeleri sonucunda husule gelirler.
Daha doğrusu bu üç değeri biz , analiz metodu esaslarına
göre ayrı ayrı tetkik ediyoruz. Hakikate ise onları bu şekilde tasnif
ederek ayırmak ve maddi kalıplar içersinde izah etmek mümkün değildir.
Bu üç ayrı değer ( ki,her zerre bu üç değeri içerir) seyyal
(1) bir tarzda birbirleri ile münasebettedirler. Her varlık bu üç değeri
içerir. Fakat varlıklardaki değerler o varlıkta sabit değildirler. Daima
değişirler. Giden değerin yerini yenisi alır , böylelikle de varlık izahı
izahı imkansız bir seyyaliyet içersinde ve daima değişerek varlıklık
hassasını korur ( 1. seyyal:”kesif” ve “kaba”nın zıddı;ince,nüfuz
edici;akıcı;hafif) .
RUH
Ve daima değişen bu varlıklar arasında , daima büyüyen ve
değerlenen değerler hasıl olurlar ki, biz bu değerleri ebediyen var olacak
bir ağacın , daima büyümek imkanlarına malik meyvalarına benzetebilirz.
İşte bu meyvalar ruhlardır..
Ruhlar iki türlü düşünülebilirler :
a. Değer olarak
b. Varlık olarak..
a.Ruhların “değer” hali ; Onların diğer ana iki değerden
ayrı yorumlanmaları halidir.
b.Ruhların “varlık” hali ; Onların iki ana değerle bir
arada yorumlanmalarından hasıl olan bir haldir.
Ruhlar daima varlık halinde tezahür ederler fakat onları
değer halinde düşünmekte de faydalar vardır.
1. Her ruhun bir tesir alanı ve Mutlak Nizama uygun
olarak almakta olduğu yardımlar vardır.
2. Her ruhun almakta olduğu yardımlar seyyaldir.
Giden yardımın yerini yenisi alır. Ruh , değişen “ yardımlara ve ana
değerlere “ rağmen bir an bile ana değerlerden mahrum kalmaz ve varlıklık
hassasını kaybetmez.
3. Her ruh , daha üstün bir tesirin alanı
içersindedir.
4. Her ruhun, ( veya ; tekamül etmekte olan bir
varlığın) bir tesir alanı vardır.
5. Tesir alanları da üç değerden oluşan
varlıklardır.
6 .Ana değerlerden hasıl olan varlıklar ,
varlıklarda tekamül ederler. İzahı imkansız bir seyyaliyet içersinde
cereyan eden bu hal Mutlak Nizama uygun olarak cereyan eder ve varlıklar
şuurla gelişen ruhların tekamül alanı halinde tezahür ederler.
7. Varlık ile varlıklar arasında fark yoktur. Her
varlık , varlıklar halindedir. Üç değerden hasıl olan en basit bir
varlığın kendisi gibi var olanlarla derhal irtibata geçişi , onun varlık
halinde tezahür edişi sebebiyledir.
1088.
DÜZEN
Düzensizlik de bir düzendedir.
1089.
BENİMSETİCİ METOT
Bu bilgiler , her şeyden önce benimsetici metoda dayanan
bilgilerdir. Benimsetici metotda ise kelimelerle izahı mümkün olmayan
bazı hadiseler , çeşitli yönlerden ve hatta bazen birbirlerinin zıddı
imişler gibi ele alınırlar. Mesela ortada “ilk oluş” gibi tam anlamıyla
izahı mümkün olmayan , kelimelere sığdırılması imkansız bir hadise
vardır. Bu hadise muhtelif yönlarden ele alınarak izah olunabildiği gibi
hadisedeki safhalar evvela bir isimle , sonra da başka isimle izah
olunabilir. Bütün bunlardan gaye , öğrenene , kelime ve maddenin
baskısından kurtularak manevi hadiseleri daha iyi tetkik etmek imkanını
vermektir.
Manevi hadiseler , maddi izahlardan faydalanılarak
fakatmadde izahına yarayan kelime hudutlarını aşarak anlaşılabilirler.
Hadise değerce yükseldikçe kelimenin kudreti ve ifade ettiği anlam zayıf
kalır.
Tanrıyı , ilk halk edilenleri ( veya ilk var edilenleri)
izahta ise kelimeler hiçbir rol oynamazlar. Siz ancak kelimeleri basamak
olarak kullanarak ve bu merdivenden faydalanıp madde sınırlarını aşarak ,
tefekküre başvurarak , liyakatiniz oranında yüksek hakikatleri zerre
kabilinden de olsa anlayabilirsiniz. Yüksek hakikatlerden “zerre”nin
değeri ise , tasavvur edemiyeceğiniz kadar büyüktür.
1090.
EKSİK DÜNYA BİLGİSİ
Bir bilgi doğru veya yanlış gözükebilir. Yanlış gözüken
bilgiler bazen doğru sanılanlar kadar öğretici olabilirler. Dünyadan elde
edilebilecek bütün bilgiler ise eksiktirler.
Sizler eksiklikleri idrak ede ede tekamül edebilir , bu ve
buna benzer esasları öğrenip benimseyerek şuurlu tekamüle
yükselebilirsiniz.
1091.
DEĞERLER VE VARLIK
Bir çanak düşününüz. Bu çanak değerlerle dolu olsun. Bu
çanağı Mutlak Nizamın hudutları , çanağın içersindeki değerleri de ilk var
olanlar farzedin. Bu değerler (hassalar) bilindiği gibi ,hem ayrı ayrı hem
de bir arada tetkik edilebilirler. Ayrı ayrı tetkik edildiklerinde
hassalar halindedirler. O zaman bu değerlerin içinde bulunduğu farz
olunan çanağın cidarı düşünülemez. Çünkü o cidarın herhangi bir varlıktan
meydana gelmiş olması gerekir. İlk değer halindeki hassalar ise varlık
değildir.
Çanağın içersindeki varlık halindeki değerler üç hassanın
bir arada düşünülmesinden hasıl olmaktadır. Bir arada düşünülen
değerlerden hasıl olan varlıklar ise hem “tekamül ederler” hem de
“tekamülde rol oynarlar”.
Üç hassadan meydana gelmiş bulunan her varlık tekamül eder
, ettikçe de tesir alanı genişler. Bir varlığın tesir alanının genişlemesi
demek , o varlıktaki tekamül edici hassanın değerlenmesi demektir.
Tekamül etmekte olan varlıklar ise , ancak liyakatleri oranında bu
değerlerden faydalanabilirler.
Varlıkların bizzat varlıklarında ve civarlarındaki
değerlerden faydalanabilmeleri plana göre cereyan eder. Planı varlıklarda
tatbik eden ise, tekamül edici hassalardır ki buna öteden beri melekler
denilmektedir.
Melekler iki kısıma ayrılarak tetkik olunabilirler , 1.Her
varlığın varlık olabilmesi için gereken ; meleklik hassası , 2. Her
varlığa Mutlak Nizamı tatbik eden yüksek idareci varlıklar.
Yüksek idareci varlıklarla , herhangi bir varlık arasındaki
münasebetlerde , Mutlak Nizamı dolduran hassalardan “tekamüle hizmet eden
“ hassaların rolü çok büyüktür.
1092.
KELİMELER VE ANLAMLAR
Bu tebliğe kadar , Tanrının ilk halk ettiklerinden “değer”
olarak bahsettik. Fakat zaman zaman da “ hassa “ dedik. Şimdi aynı anlamda
kullanılan bu iki kelimenin içerdiği anlamların derinliklerine doğru
ineceğiz.
Öyle bir şey düşünmeye çalışınız ki , yanlız başına
bulunduğu zaman hiçbir kıymet ihtiva etmesin. Mevcudiyeti de hiçbir şeyle
tesbit edilemesin. Bu söylenenler sadece dünya şartları için değil bütün
Mutlak Nizam içindir.
Şu halde “değer” denilen ilk halk olunanlar , anlaşılan
manada bir değer taşımamaktadırlar. Çünkü onlar , Tanrının her şeyi var
ettiği yokluğun , izahı imkansız halini , üç ayrı hassa halinde temsil
edebilmektedirler. Fakat o yokluk bu üç hassanın bir araya gelmesi ile de
izah olunamaz.
Bu üç hassa sanki hiçbir tarzda izah edilmesine imkan
olmayan yokluktan Tanrı tarafından ayrılarak Mutlak Nizamın teşkilinde
kullanılmıştır. Ve böyle olduğu için Mutlak Nizam üç esasla tahdit
olunmuştur. Yokluğu ise tahdite imkan yoktur. Fakat bu üç esas ayrı ayrı
düşünüldüklerinde her biri yokluğun izahı imkansız vasıflarına sahiptir.
Hassalar , değerler veya esaslar dediğimiz şey , yokluk
vasıflarına sahipken onu hiçbir varlık idrak edemez.her varlık onları
ancak varlıklar halinde düşünebilecek hallere girdikten sonra anlayıp
idrak edebilir.
Şu halde hakikatte ilk üç esas unsura , ne değer , ne esas
, ne de hassa denilebilir. Bizim değiştirerek bu kelimeleri kullanışımız ,
sizi taassupla herhangi bir kelimeye bağlı kalmaktan kurtarmak içindir.
Çünkü bu tebliğlerin ihtiva ettiği hakikatler mevcut kelimelere
sığdırılamazlar.
Bu bilgiler , insanlara ; maddi imkanlar içersinde
yükselerek maddeden faydalanıp madde üstünü tetkiki öğreten ve her insanı
maneviyat alemlerindeki bilgilere liyakati oranında yükselten bilgilerdir.
Bu bilgiler insana “insan üstü”olmak kapılarını açan bilgilerdir. Böyle
oldukları için de yapılan izahlarda kelimelerden, isimlerden , sıfatlardan
ancak onların bilinen sınırlı anlamlarına bağlı kalmamak şartı ile
faydalanılır.
Kelimelerin ifade ettikleri sınırlı anlamlara bu bilgiler
sığdırılamaz. Fakat kelimeleri hudutsuz ve tahdit edilmemiş tarzda
düşünebilenler bu bilgilerin izahında onlardan faydalanabilirler.
Unutulmaması gereken bir şey de , kelimelerle ifade edilen her şeyin
insanlar için bilinmeyenler ihtiva edişidir. Şu halde insanların
kelimelerle izaha çalıştıkları şey gibi , kelimeler için de “
bilinmeyenlerle sınırlıdır” denir. Meçhullerle dolu izahlar ise , ne bir
şeyi tam anlamıyla anlatmaya , ne de anlatılmak istenen şeyi maddi imkan
çerçeveleri içersine yerleştirmeye yeterlidir(1) (1. duygu ve düşünceleri
tam aktarabilmede , kelimelerin yetersizliğine rağmen en başarılı olanlara
“kuvvetli yazar” diyoruz. Tabiattan aldığı izlenim ve duygularını taşı
yontarak heykelle ifade edene ve renklerle resimleştirerek aktarabilene de
başarısı oranında yüksek san’atkar deniliyor. Kelimeler de , taş da, renk
ve desen de aslında ifade edilmek istenen duygu ve manaya “maddi olanın”
imkanlarıyla yaklaşabilmekte , onu hiçbir zaman tam aktaramamaktadır.
Aktarabilme derecesi san’atkarın gücünü ifade eder , eseri kıymetlendirir)
.
Şu halde kelimelerle bir şeyi izah etmek mümkün değildir.
Onlar sadece bir şey hakkında “sınırlı” olarak bilgi almak veya bilgi
vermek için kullanılır. Kelimeler vasıta edilerek alınan(verilen)
bilgilerdeki hakikat payı ise değişiktir. Hakikatlerin derinliklerine ise
bilgilerimizle anlattığımız sistemlerle yükselinir.
“Ev “ bir kelimedir. İfade ettiği mana her insanın ev
denildiği zaman tasavvur edebildiği şeydir. Bugünün insanı ile ilk
insanların “ev”den anladıkları manalar arasında da büyük fark vardır.
Manalar kelimelere değil , kelimeler manalara tabidir. Türkçedeki ev
kelimesinin her lisandaki karşılığı ev değildir. Fakat anlam yakınlığı
vardır. Bir Türk ev denilnce ne düşünürse , bir Alman da haus denilince
ona benzer bir şey düşünür.
Manaların aynı denilecek kadar yakın fakat kelimelerin
başka başka oluşu sebepsiz ve gayesiz bir şey değildir. Bu hal insanları
kelimelerden ve maddeden , dolayısıyle bunlardan doğan taassuptan
kurtarmak içindir. Aynı şeylerin başka başka kelimelerle izah olunması ,
insanlara kelimelere bağlı kalmamalarını ve onların görmekte oldukları işi
basamak olarak kullanmalarını öğretmek içindir.
1093.
HUDUT - TAHDİT
Her şeyin ilk halk olunan üç esastan oluştuğunu
belirtmiştik. Maddede de bu üç şey mevcuttur ve madde bu üç esasın
birbirleri ile kaynaşmasından hasıl olan imkanlarla Mutlak Nizama göre var
olmuştur. Bu sebeple de madde için ; Mutlak Nizama uygun olarak kendi
kendisini var etmiştir denilebilir. Fakat maddeye kendi kendisini var
etmesi imkanını veren kuvvet nedir ?
Madde denilen ve kendi kendini var edebilen bir şey bu imkanları nereden kazanmıştır? Ona , bir nizama göre var olabilme imkanlarını kim vermiştir ? Görülüyor ki iş yine yaratacıcı güce , Allaha dayanmaktadır.
Maddede ve onun oluş ve değişişlerinde bir nizam vardır.
Birçok hareketlerin neticesinde hep aynı sonuçlar elde edilir. Havaya
fırlatılan taşın yere düşmesi gibi. Bir taşın havaya fırlatılınca yere
düşmemesi de mümkündür ve mesela bir uzay aracından fırlatılmış olabilir.
Her şey şartlara bağlıdır ve bilim bu yolda yapılan deney ve gözlemlere
dayanarak kanunlar elde etmektedir.
Madde tamamen Mutlak Nizamın hudutları içersinde değişip
tesirli olabilmektedir ve her şey değişip tekamül edebilmek imkanlarına
maliktir. Bütün bu değişmeler ve gelişmeler ise seyyal bir kat’iyet
halinde tezahür eden Mutlak Nizama uygun hallerdir. Kısaca , idrak
edilebilecek her şey , Tanrının Mutlak Nizamı ile hudutludur. Tanrıya
gelince , O’nu hiçbir nizam veya kanun hudutlandıramaz.
Kanunlar ve nizamlar O’nun eseridir. O her şeyi
hudutlandıran , istediklerini nizamlarla tahdit eden ancak hiçbir şey
tarafından hudutlandırılmasına tahdit olunmasına imkan olmayan
büyüklüktür. Fakat O isterse kendi icraatını bir nizama bağlayabilir. İşte
Mutlak Nizam , Tanrının , icraatını bir nizama bağlama arzusundan doğan
bir nizamdır. İnsanlar, O’nun bu nizamının hudutları içersindeki madde ile
tahdit edilmiş imkan hudutlarını aşamaz , aşamadığı için de asla O’nun
büyüklüğünün zerresini tasavvur etmeye imkan bulamazlar.
1094.
İNKAR DAHİ..
Allahı inkar edenler , O’nu inkar ederlerken bile O’nun
varlığını savunmaktadırlar. Aleyhte dahi olsa her söylenen söz , O’nun
varlığının onaylanmasıdır.
1095.
VARLIK
Tekamüle Sevk olunan Değer
+ Tekamüle Yardımcı Değer
+ Tekamül Ettirici Değer (meleklik
hassası)
= Varlık
Her varlık bu üç değerden meydana gelmiştir.
1.Tekamül eden hassa
2. Tekamüle yardımcı hassa
3.Tekamül ettirici hassası
(1) büyüdükçe , (2) ve (3) küçülür ;
1 , a ve b kadar büyüdükçe ; 2 , a kadar , 3 de b kadar
küçülür demektir.
Tekamülün en mühim gayelerinde biri , tekamül etmekte olan
değerin , diğer iki hassanın imkanlarını kazanmasıdır.
Tekamül etmekte olan hassa ise , diğer iki değeri , yine
diğer iki değer sayesinde kazanır. Melekler ; en büyüğü, varlıkta temsil
eder varlıkta Mutlak Nizamı tatbik eder.
Varlık üç hassadan meydana gelmişken , bir hassa’lık haline
şuurla ve liyakatle yükselir. En yüksek maneviyat alemlerinin bir damlalık
şuuru haline gelir.
1096.
ZAMAN , MEKANLAR , REALİTELER
Yokların var , varların ise yok oldukları bir alemdesiniz.
Size dünyada bir şeye ; vardır , uzundur , kısadır.. dedirten şeyler
vardır. Siz bazen sizleri dahi tatmin etmeyen kavramlardan faydalanarak
bir şeye ; uzun , kısa, ,büyük.. diyebilirsiniz.
Sabit bir zaman kavramının olmadığını idrak edenler bile
dünya hayatlarında büyük bir ciddiyetle zaman kavramından faydalanırlar.
Her şey , insanlarca bilinemeyen , yüksek hakikatlere yükselmek içindir.
Zaman , dünyada , ahirette , çeşitli tekamül yerlerinde
başka başka tezahür eden fakat sizi aynı gayeye çeken faktörlerden
biridir.
Ahiretteki zaman ahiret realitesine , dünyadaki zaman ise
dünya realitesine uygundur. Ahiret ile dünya realiteleri arasındaki
farklar eksildikçe , her iki yerdeki “zaman realiteleri” arasındaki
farklar da azalır. Kısaca , zaman aynıdır , çeşitli yerlerin realiteleri
onu farklı gösterir.
Bir insanın yüzünü yassı gösteren aynadaki hayal ile o yüzü
upuzun gösteren aynadaki hayal farklıdırlar. Bu fark ise aynalardaki
farklardan meydana gelmektedir. Aynaya bakan ise her iki aynadaki hayalden
de başkadır. Kısaca , bütün mefhumları farklı gösteren , robotlar ve
çeşitli şartların geçerli olduğu mekanlardır.
1097.
ÜÇ SÜZGEÇ
İnsan , “şeytan” diye özetlenen kötülüklerin cazibesinden
kendisini ancak fikir, düşünce ve icraatını ; akıl , mantık ve vicdan
süzgeçlerinden geçirerek korur.
1098.
TEKAMÜL EDEN
Her şey , her zerre tekamül eder. Varlıkları “tekamül eden
varlıklar” veya “tekamüle yardımcı varlıklar” diyerek tasnif etmek ,
onları daha iyi izah edebilmek içindir. Kısaca , bugüne kadar yapılan
tarif ve izahlar realitelere göre yapılan izahlardır. Aslında tekamül eden
varlık halinde tezahür eden , tekamül etmek hassasıdır. Bu hassa diğer iki
hassa ile birlikte varlık halinde gözükür. Tekamül ettikçe de tesir alanı
genişler ve hem diğer tekamül eden hassalarla hem de diğer hassaların
yardımları ile vücut bulan varlıklarla irtibata geçer , manen kaynaşır.
Bir varlık tekamül ettikçe şuurunu yükseltir ve eskiden
geçirdiği tekamül devrelerini ayrı ayrı değil fakat onları toplu olarak
hatırlar.
1099.
KORUNMA
Şeytandan kendinizi ancak fikir ve düşüncelerinizi üç
süzgeçten geçirerek koruyabilirsiniz.
1100.
HER ZERRE
Her varlık , her zerre , tekamül etmek imkanlarına
maliktir. Tekamül eden varlıklar ve tekamüle yardımcı varlıklar denilerek
yapılan tasnifler , sırf hakikatleri realitelere uygun ve mevcut
imkanlardan faydalanarak izah içindir.,
1101.
VARLIĞIN DÜŞÜNEMEDİĞİ “UNSUR”!
Bir varlık kendisinden daha büyük bir varlığı içinden
çıkarabilir. Bu , dünya realitesine aykırı gözüken bir haldir. Geçekte ise
varlıklar birbirlerini ihtiva etmezler , iç içe de değildirler. Ortalıkta
“ çeşitli maddi varlıklar “ da yoktur. Tek varlık vardır ki , üç ana
unsurdan hasıl olmuştur.
Her şey üç ana unsurun tezahürlerinden ibarettir. Ayrı ayrı
oldukları zannedilenler bu ana varlığın bir kısmından , bir cüz’ünden
başka bir şey değildir. Bu öyle bir ana varlıktır ki , her zerresi
müstakil , bağımsız düşünülebilir. Zerreler , kül halinde olan varlığın
küçük birer kısımlarıdır.
Zerrelerin yan yana gelmelerinden daha büyük zerreler
meydana gelir. Böyle oluşan her zerre ise başlı başına düşünülebilen
zerreler ihtiva ederler. Hiçbir varlık yoktur ki üç ana unsuru malik
bulunmasın.
*
Hadiseler de teker teker ve bağımsız ele alınamazlar.
Tekamülün yüksek gayelerinden biri de , hadiseleri ,
otomatik gidişatından şuurlu gidişata yöneltmektir.
Otomatik hadiseler de , yarı otomatik olanları da ,
varlıkları meydana getiren üç ana unsurun birbirleri ile olan
ilişkilerinden oluşurlar. En basit bir varlık düşününüz. Bu varlığın üç
ana unsuru ihtiva ettiğini fakat ona tabi hiçbir varlık olmadığını farz
ediniz
Bu tarif aynı zamanda da , anlaşılacağı gibi , en basit
varlığın tabiridir. Böyle bir varlıkta iki türlü hadise cereyan eder :
1. Üç ana unsurun birbirleri ile olan
münasebetlerinden hasıl olan iç hadiseler ,
2. Üç unsurdan hasıl olan varlığın , civarındaki
varlıklarla olajn temaslarından hasıl olan hadiseler..
En basit bir varlığın içi ve dışarısı ile olan
temaslarından hasıl olan hadiseleri bile dünya imkanları ile idrak
edebilmek çok zordur. Çünkü en basit bir varlığın malik bulunduğu üç unsur
birbirleri ile , mesela ; tekamüle yardımcı unsurun , tekamül edici
unsurla veya tekamül edici unsurun tekamül ettirici unsurla veya her üç
unsurun da çeşitli dozlarla birbirleri ile olan ilişkilerinden oluşan
hadiseler sayılamıyacak kadar çeşitlidir.
Keza en basit varlığın civarı ile olan ilişki ve
temaslarından hasıl olan hadiseler , varlığın iç hadiseleri ile
kıyaslanamıyacak kadar fazladır. Fakat hadiselerin çeşitli oluşları
onların adetle tespit edilerek izah olunmalarına manidir. Fakat bu hal
hadiselerin sistemli bir şekilde tasnif ve tetkikine hiçbir şekilde mani
değildir.
Şimdi büyük varlık içersinde en küçük bir varlık düşünelim. Büyük varlıkta üç ana unsurdan “tekamül edebilmek imkanlarına malik olanı” şuurludur , irade sahibidir. Böyle olduğu içinde tekamüle yardımcı varlıklar üzerinde tesirler icra eder. Ona tabi olan basit varlıkta ise üç ana unsur otomatik yardımlarla tesirlerini icra ederler.
Bir varlık düşünün ve bu varlığa tabi olan üç adet varlık
olsun ve herbiri de üç esas unsuru ihtiva etmektedirler :
En küçük varlık A1+B1+C1 üç unsurdan meydana gelmiştir.
Aynı şekilde diğerleriyle alt alta yazalım.
A1 + B1 + C1
A2 + B2 + C2
A3 + B3 + C3 ve bu üç varlığı bünyesinde içeren
büyük varlık da ;
_______________
(A1+A2+A3) + (B1+B2+B3) + (C1+C2+C3 ) değerinde bir
varlıktır.
Fakat bu izah teorik ve kesin olmayan bir izahtır. Çünkü
manevi değerler madde izahına yarayan yollarla hesaplanamazlar. Bu üç
varlığın birleştiği varlıkta şuurluluk oranında yardımlar değişik tezahür
eder ve bu hal vaziyetin matematiksel olarak izahını zorlaştırır.
Vaziyetin matematiksel olarak izahını zorlaştıran mühim
bir sebep de , bir varlığın sadece kendisine tabi varlıkların değeri
oranında değerli olmayışıdır. Buna da sebep , varlığın ; bünyesindekli
varlıkların tesir alanları dışındaki varlıklarla da temasta oluşlarıdır.
*
Üç unsurun çeşitli tezahürleri :
Bu unsur , diğer iki unsurun yardımı ile tekamül eder ,
şuurlanır ve otomatik olarak elde ettiklerini şuurla elde edebilemke
imkanlarını kazanır.
Bu unsur , tekamül edici unsura yardımcıdır. Ona bağlı veya
ondan uzak olarak , otomatik yardımlarla , tekamül etmek imkanlarına
malik olan unsurlara yardımlarda bulunur.
Buna ; otomatik yardımlar , melekler , per ve diğer isimler
verilmiştir. Bu unsuru da diğer unsurlar gibi analize tabi tutarak ( ayrı)
izah etmek mümkündür. Her unsur , yukarıdaki gibi , yaptığı işe göre
tasnif edilerek izah olunabilir. Gerçi bu unsurları bir arada toplayarak
( sentez) dünya realitesine göre izah etmek de mümkündür. Fakat bu çok
yüksek , yüksek olduğu kadar da basit izaha vakit henüz çok erkendir !.
Tekamül ettirici unsur ;Tanrıdan uzanan bir şua gibi “tek
varlığa” ve tek varlığa tabi olan varlıklara yayılır. Bu unsurun değerini,
intizamını , hadiseleri tanzim ve kontrolünü , Tanrının adaletini temsil
kudretini, dünyadakiler değil , en yüksek manevi mertebelere yükselebilmiş
varlıklar bile tasavvur edemezler. Bu unsur evvelce de söylendiği gibi ;
Tanrının varlıklardaki temsilcisidir.
Bir varlık diğer bir varlıkla temas halindeyken bu
temsilciyi hem kendi varlığında , hem de temas halinde bulunduğu varlığın
varlığında hisseder. Kısaca o ,varlıklarda mevcut olan diğer iki unsur
arasında bir teşkilatçı ( organizatör) olarak vazife görür.
*
Unsurları ve varlıkları dünya imkanlarına uygun olarak izah
edebilmek için uyulması gerekli şartlar vardır:
1.Varlıklar ayrı ayrı düşünülebilirler ,fakat o varlıkları
meydana getiren unsurlar tam bir analize tabi tutularak ayrı ayrı
düşünülemezler.
2.Bu sebeple varlıklar ayrı ayrı düşünülebilirken , o
varlıklara bağlı olarak dahi olsa , unsurları , ayrı ayrı düşünülemez.
3.Çünkü düşünülürken tıpkı varlıklar gibi ele alınan
unsurlar hakikatte varlık değildirler ve varlık olmadıkları için de
varlıklar gibi düşünülemezler.
Unsur, varlık üstüdür. Onu tetkik eden insan ise varlıktır.
Bir varlığın ise ,varlık üstü bir şeyi anlayıp idrak edemiyeceği bilinen
bir hakikattir. Siz ancak unsuru varlık halinde düşünebilir , bu sebeple
de onu varlıkmış gibi yorumlayabilirsiniz. Fakat unsuru varlık üstü
düşünmeye alışmak , sizi maneviyat alemlerinin zenginliklerine
ulaştıracak yolda yükseltir. Fikir ve düşünceleriniz üzerindeki madde
baskısının günden güne eksilmesine yol açar. Bu sebeple unsuru , “
düşünsem de ona erişemem” diyerek düşünmemek hatadır.
Zaten bu bilgiler , okunup öğrenilmekten öteye ;
bildirilenleri hayata tatbik ederek ve onları tefekkür yoluyla
değerlendirerek faydalanılacak bilgilerdir. Bu bilgilerde tekamül
saklıdır. Yine bu bilgilerde zıt izahlar vardır. Hakikatte birbirinin
aksini söyler gibi gözüken bilgilerin üzerine eğilenler , onların zıt
olmadıklarını anlamakla kalmazlar , aynı zamanda da bu zıtlıklar
arasındaki sırları bilgi haline getirebilirler.
Bu bilgiler öğretici değil , benimseticidir. Dinden çok
iman ile ilgili bilgilerdir. Onlara iman bilgileri demek de yeterli
değildir. Çünkü onlar zamanınıza kadar din ile sımsıkı bağlarla gelişen ,
imana şuur katan bilgilerdir. İmanın şuurlanması ise körü körüne
bağlanmak yerine neden inendığını bilmektir.
Bu bilgiler , Kur’an’la açılan Şuurlu İman kapılarının
benimsetici bilgileridir.
1102.
KIZIL LALE
Mantığa dayalı bilgileri verirken gökyüzündeki ayı ve
yıldızları delil olarak göstereni bizden başkası mı sanıyorlar (1)..yoksa
kafalarına saplanmış bilgilerin , her şeyin en doğrusu olduğuna mı
inanıyorlar. Fakat biz onlara doğruyu göstermekte acele etmeyeceğiz.
Şimdilik sadece bilgilerindeki eksiklikleri hissettireceğiz.
Bil ki , kızıl lalelerin açtığı gün her şeye inanacak olan
ise yine onlar.. fakat sen sadece imkansızlık içinde onlara acıyacak
olansın. Onlar sadece gözleriyle bakabildikleri için görülmesi gerekeni
göremiyecekler. Biz , kimlerin gözlerine , madde perdesi çektiğini ,
kimlerin de bu perdeden sıyrılmaya çalıştıklarını biliriz.
Şuurla iman etmekten korkanlar , maddeden uzak gözüküp ona
sımsıkı bağlı olanlar , kayıtsızca sallana sallana yürüdükleri yolda, ne
kadar kayba uğradıklarını anladıkları ve koşmaya başladıkları zaman belki
kendilerini kurtarabileceklerdir.
Biz vazifeliye yolunu çizeriz , o yolda yürüdüğü taktirde
de yardım ederiz. Vazife hap gibi yutulmaz. Vazifeli yaptıklarını
benimseyerek yapacağı şeylere hazırlanır. Çünkü biz vazifelilerimizi de
vazifelerini ifa zamanlarında değer kazanmaktan mahrum bırakmayız.
Vazifeli , liyakati ile vazifeli olmaya hak kazanmıştır. Bu
hak , aynı zamanda ona daha yükseklere çıkabilmek imkanlarını hazırlayan
haktır. Daha yükseklere ise liyakatle çıkılır.
Biliniz ki , vazife hiçbir şahsın emrinde değildir. Her
zamandan daha dikkatli olmanız gerektiğini ise asla unutmamalısınız.
Unutmayın ki söndüğü zannedilen yıldızlardan birçoğu sönmez. Sadece daha
fazla ışık verenlerin nuru içinde gözükmez olurlar. Pırıl pırıl olmak
imkanını kazanmış olanlardan dolayı parlamayanlara üzülmeyin. Her değer ,
gücü oranında ışık verir.
1103.
İNCE MADDE
İnce maddelerde manevi varlıklar gibi vasıta ile belirli
hale gelirler. Radyo vasıtyasıyle sesin duyulması gibi.
1104.
AKILLI
Akıllı insan ruhunun değerini hayatına olumlu bir şekilde
yansıtabilen insandır.
1105.
O HER ZERREDE..
Tanrı değer üstü bir varlıktır. O , varlıkları var ettiği
( değer de denilen) hassaların halikidir. O her zerrede varlığını hisseder
fakat zerreler varlıklarında O’nun mevcudiyetinin katresini bile
hissedemezler. Çünkü o idrak edilmesine imkan olmayan bir büyüklüktür.
1106.
YAKIN
Güzellikler size çok yakın fakat siz güzelliklerden çok
uzaksınız.
1107.
VARLIK , HASSA , İBADET
Üç ana unsurdan ibaret varlıklar , ihtiva ettikleri
unsurların miktarlarına göre çeşitli olurlar. Mesela tekamüle yardımcı
unsur çeşitli tezahürler gösterebilir ve madde , kaba ve ince oluşuna
göre çeşitli haller gösterir.
Madde bir varlıktır. Bilindiği gibi her varlığın her
zerresi üç ana unsuru ihtiva eder. Önceki bilgilerde ise maddeden sadece
tekamüle yardımcı varlıklar olarak bahsolundu. Bu doğrudur çünkü maddenin
her zerresi üç ana unsuru ihtiva etmesine rağmen madde olarak tezahür eden
sadece “tekamüle yardımcı varlıktır”.
Burada ince bir husus vardır. Bilindiği gibi herhangi bir
şeye varlık denilebilmesi için o varlığın üç ana unsuru ihtiva etmesi icab
eder. Herhangi bir zerre de varlıktır ve üç ana unsuru ihtiva eder..
fakat üç ana unsurdan ikisi , tam anamıyla hassa hallerini korurlar.
Üçüncüsü olan “tekamüle yardımcı hassa” ise diğer iki hassanın yardımı ile
varlık halinde tezahür eder.
Tekamüle yardımcı hassa diğer iki hassa olmadan varlık
halinde tezahür edemez , çünkü ;
1. Tekamüle yardımcı hassanın varlık halinde
tezahür edebilmesi için onun , Tanrının emirlerine uygun hale
getirilmesini temin eden tekamül ettirici hassadır.
2. Tekamüle yardımcı hassayı , tekamül ettirici
hassanın arzu edilen şekle soktuğunu düşünün . bir varlığın
şekil alabilmesi için bir gayesi olması gerekir.
Tekamüle yardımcı hassayı Tanrının arzu ettiği şekle
sokabilen tekamül ettirici hassanın bu icraatını kim idrak edecektir ,
kim bu icraatten faydalanacaktır.. İşte gaye burada kendisini bir ihtiyaç
halinde hissettirir ve bu gaye tekamül etmek imkanları olan hassa olarak
tezahür eder.
Gaye , bu noktada kendini bir ihtiyaç halinde hissettirir
demek , iş bu noktadan gayeye bağlanır demek değildir. Gaye, Tanrının
yüksek gayesi , her şeyin başıdır.
Görülüyor ki herhangi bir şeyin varlık olabilmesi için üç
hassaya malik olması zaruridir. Eski din kitaplarında , Tanrının , “sizi
bana ibadet etmeniz için halk ettim” sözü bu hadise ile ilgilidir. Şayet
varlıklar tekamül ederek varlık olduklarını idrak edebilecek yaradılışta
olmasalardı , başta Tanrıyı olmak üzere hiçbir şeyi idrak edemiyeceklerdi.
Her varlık ise ister istemez , doğrudan yahut dolaylı olarak Tanrıya
ibadet etmektedir.
Kendini beğenmiş bir insanın ayna karşısında kendisini
hayran hayran seyredişi bile bir ibadettir. Çünkü o , varlığının her
zerresinde bulunan Tanrı temsilcisinin karşısında bilmeden ibadet
etmektedir.
1108.
VARLIK , CANSIZ , CANLI
Her varlıkta üç hassadan ikisi manevi tesirler halinde ,
üçüncüsü de , robot tesirler (1) ve varlıklar halinde tezahür eder (1.
mesela uzaktan elektrik kumandası ile tesirdeki gibi) . Bu sebeple her
zerresi üç hassayı ihtiva eden bir varlıkta ilk iki hassa yokmuş gibi
tezahür edebilir. Mesela taş ve topraklarda vaziyet görünüşe göre
böyledir. Halbuki hakikatte taşlar da , topraklar da , hareket eden
zerrelerden oluşmuştur. Fakat bu hareketler daha “tekamül eden hassa”nın
asli tesir alanına dahil olmadığı için , kendi başına ve cansız bir durum
gösterir.
Varlıkların canlı bir durum gösterebilmesi için mutlak
surette tekamül etmekte olan herhangi bir varlığın asıl tesir alanında (
ki buna tecrit edilmiş tesir alanı da denir) bulunmaları gerekir . Mesela
bir insanın tecrit edilmiş tesir alanı bedenidir.
Gerçi her zerre bu üç hassayı ihtiva eder. Fakat her zerre
, her varlık , canlı veya şuurlu bir görünüşte değildir. Bir varlığın
cansızdan canlı hale geçebilmesi için , tekamül yolunda otomatik
yardımlarla uzunca bir mesafe katetmesi gerekir. Mesela , cansız maddeden
bir ilaç bir canlı tarafından kullanılırsa , bu ilaçtan bir kısım , o
canlının bedenine ilave olunur , canlı hale gelir. Fakat bu hal cansızın
canlı hale otomatik olarak geçişidir. Bunun aksi de geçerlidir. Mesela
kesip atılan bir tırnak zamanla cansız madde haline gelebilir. Bu otomatik
olarak canldan cansıza , cansızdan da canlıya geçiştir. Zaman isteyen
tekamül , otomatik olarak cereyan eden bu ve bu gibi hallerde değildir.
Çünkü bu gibi haller , hakikatte Mutlak Nizama uygun olarak cereyan
edegelen devirler halindeki hadiselerdir.
1109.
TEZAHÜR MERKEZİ ; BEDEN
Varlıklar üç esas ana unsurdan meydana gelmişlerdir. Fakat
bu ana unusular her zaman değişir vaziyettedir , seyyaldir. Bu sebeple ,
varlıktan , bu üç ana unsurdan herhangi bir tanesi eksildiği anda o varlık
, varlık olarak tezahür edemez.
Her zerrenin üç ana unsuru ihtiva etmesi sabit bir şekilde
, mesela yukardaki gibi , doğru olarak izah olunamaz. Çünkü “tekamüle
yardımcı bir değer” üzerinde tesirler icra eden diğer hassalar aynı
zamanda tekamüle yardımcı hassaları dolayısıyle daha başka varlıkları da
tesirleri altında bulundurabilirler.
İşte “tekamüle yardımcı robot varlıkları” tesirleri altında
bulunduran iki hassa zaman zaman “merkezler” oluştururlar. Ve yine bu
merkezlerin varlıklar olarak belirmesinde “tekamüle yardımcı varlıklar”
rol oynarlar. Mesela bir ağaç tekamül edebilen hassaların kesif olarak
tesir ettiği bir robot varlıktır. Bu sebeple bir ağacın her zerresinde ,
robot hiçbir tezahürü olmayan iki hassa daha belirli olarak tezahür eder.
Bir hayvan bedeni veya bir insan vücudu da aynı
vaziyettedir. Bir bedenin oluş şeklini Tanrının Nizamına uygun şekle
sokan , “tekamül ettirici hassa”dır ; o bedeni canlı bir varlık halinde
tezahür ettiren ise “ tekamül edebilen hassa”dır.
Herhangi bir varlığın şuurlu bir varlık halinde tezahür
edebilmesi için , tekamül edebilen hassanın , o varlıkta tekamül ederek
tesir alanını bir hayat yaşayacak seviyeye yükseltebilmiş olması gerekir.
1110.
“RUH “ HALİNDE TEZAHÜR
Her varlık, her zerre şuurla tekamül eden bir varlığın
tesir alanındadır. Şuurla tekamül eden varlıklar da daha üstün varlıkların
tesir alanlarında bulunurlar. Mesela dünyada yaşayan , insanlar da dahil
bütün varlıklar , hatta dünya , daha üstün bir varlığın tesir alanındadır.
Tesir alanları ise bedene benzerler.
Birbirlerine tabi olan varlıklarda maddi tezahürü olmayan “
iki hassa” seyyal vaziyette tesirler icra eder. Bu tesirler onların
çeşitli merkezlerde toplanmalarına sebep olur. Ve herhangi bir merkez
şuurla tekamül edebilecek bir seviyeye geldiği anda o merkez “ruh”
halinde tezahür etmeye başlar.
Artık seyyal olmasına rağmen sabitleşmiş bir durumdadır ve
daima değerlenerek tekamül edebilmek imkanları ile ilerler.
1111.
VARLIK HALİNDEKİ HASSA
Tek varlık , üç ana unsurdan hasıl olan ana varlığın
tezahürlerinden ibarettir.
Her varlığın esas unsurları , diğer varlıkların esas
unsurları ile irtibattadır. Mesela bir varlığın esas unsurlarından
“tekamüle yardımcı unsur” diğer varlıklarıın tekamüle yardımcı unsurları
ile bağlıdır. Ve bu bağlardan “ tekamüle yardımcı varlıklar” denen bir
varlık ortaya çıkar.
Keza bir varlığın “ tekamül eden değeri” , diğer
varlıkların tekamül eden değerleri ile bağlıdır. Bu bağlılıktan da “
tekamül eden bir varlık” hasıl olur. Ve “organizatör hassa “ diğer
varlıklardaki organizatör varlıklarla bağlıdır ve bundan da “ büyük
organizasyon” hasıl olur.
Sonuçta da , varlıklar üç hassa ihtiva eden varlık olarak
düşünülebileceği gibi , her varlıktaki hassalar da bir arada
düşünülebilir.
(3 HASSA) + (3 HASSA ) = 2 ( 3 HASSA) olabileceği gibi ,
varlık varlık
varlık
(1. HASSA) + ( 1. HASSA) = 2 ( 1. HASSA)
(2. HASSA) + ( 2. HASSA) = 2 ( 2. HASSA)
(3. HASSA) + ( 3. HASSA) = 2 ( 3. HASSA)’da olabilir.
Aynı hal şu şekilde izah olunabilir. (1 , 2 , 3 ) değerlerinden oluşan her varlık ; hep aynı değerlerden ibaret varlıklardır.
Her varlıkta bulunan hassaların bir arada düşünülmesinden
varlık değil , hassa hasıl olur. Mesela , mevcut tekamüle yardımcı
hassalar bir arada toplanırlarsa bunda dünyadaki veya kainattaki yardımcı
hassalar meydana gelir. Fakat bu ilk bakışta zannedileceği gibi varlık
değildir. Bir şeyin varlık olabilmesi için üç hassanın bir arada olması
gerekir.
Bu üç hassadan tekamül etmek imkanlarına sahip olan
hassa , diğer iki hassanın kendisine sağladıklarını elde edince , varlık
halinde tezahür eden “hassa” haline gelir tekamülün gayesi ; hassanın ,
hassalık özelliğine halel gelmeden , varlık halinde tezahür edebilmek
değerine yükselmesidir.
1112.
OLMASI LAZIM GELENLER
Her şey cereyan etmesi gerektiği tarzda cereyan etmektedir.
Cereyan eden hadiseler arasında düzeltilmesi icab eden
yoktur. Çünkü onlar mevcut şartlara en uygun şekilde cereyan etmişlerdir.
Karşılaştığınız veya karşılaşacağınız hadiselerin hepsi ,
en iyisi , en uygunudur ve onların cereyanlarını değiştirmek veya önlemek
insanların elinde değildir. İnsanlar ancak hadiseleri hazırlayan sebepler
üzerinde şuur ve liyakatleri ile değişiklikler yapabilir ve bu sebeplere
bağlı olarak oluşacak hadiselerin oluşuna tesir edebilirler.
Bu bilgiler , olmakta olan hadiseleri değiştirmek için
değildir. Çünkü onların hepsi olması gerekenlerin en iyisidir. Siz sadece
, bu bilgilerden faydalanarak , hadiselerin sebepleri üzerinde tesirler
icra edebilir ve o sebeplere göre cereyan edecek hadisenin değişik tezahür
etmesini sağlayabilirsiniz. Fakat sonuç hep aynıdır ; kısaca , olması
lazım gelendir. Olan ise , lazım gelenlerin en iyisidir.
1113.
SEVGİ
İnsanların birbirlerini çeşitli vesilelerle sevmeleri ,
onlara kendilerinin sadece kendilerinden ibaret olmadığını anlatmak
içindir.
Önceden sevip sonradan sevmemesi ise , bir insanın
sevebileceklerinin sevdiklerinden ibaret olmadığını öğretmek içindir.
1114.
VARLIK İMKANLARININ ÖTESİ
Değer veya hassa denildiğinde insanlar bunları ( varlık
olarak düşünmeden ) düşünemezler. Değer denildiğinde , insanın aklına
manevi varlığa benzer bir şey gelir. Değerleri veya hassaları anlayabilmek
ancak madde aracılığı ile mümkündür.
Tanrının halk ettiği ilk üç değer veya hassa , hakikatte
sizin düşünebileceğiniz bütün değer ve hassaların üzerindedir. Aslında
onları üç ayrı değer veya hassa olarak tetkik etmek de mümkün değildir.
Çünkü onları ne bir arada ne de ayrı düşünebilmeniz hatta onları biraz
olsun tasavvur edebilmeniz imkansızdır.
Onları biraz olsun anlayabilmek için ; analiz metoduna göre
üç , senteze göre de tek tek hassa ( veya değer) halinde izah
edebileceğimiz gibi , onları analizde “ üç hassa “ fakat sentezde “ bir
varlık “ da denilebilir. Bu hal cüzleri varlık olmayan varlığın , sentez
halinde varlık haline geçişidir.
Bu sadece ilk halk olunanların analiz hali ile sentezleri
arasında gözükebilecek bir haldir. Çünkü bir varlığın bu hal dışında ,
cüzleri de varlıktır.
Bir varlığın analiz sonucu varlık hassasından yükselmesi
demek , o varlığın artık varlık olarak düşünülemez hali alması demektir.
İşte bu hale varlık’lık halinin hassa veya değer haline dönüştürülmesi
hali denilmektedir. Bu dönüşme anı , varlık olarak mevcut olanların ( ona
karşı) bütün güç ve imkanlarının tükendiği an ve varlık olarak
erişilmesine , nüfuz edilmesine imkan olmayan yüksekliklerin başlangıç
noktasıdır.
1115.
PER
Per , üç hassadan “ tekamül ettirici hassa”nın
tezahürlerinden biridir.
1116.
VARLIK ÜSTÜ DEĞERLERE DOĞRU
Ruh üç ana cevheri olan manevi bir varlıktır. Ruhlar ,
tekamül ederek , iki hassayı kendilerine mal ederek , tekrar “ tek hassa”
lıklarını kazanmakla “ varlık üstü” tekamül aşamasına yükselebilirler.
Analize göre ; ruh , üç hassadan (cevherden ) meydana
gelmiş bir varlık’tır ! bu bilginin sentezi ise ; ruh , tekamül etmek
imkanlarına sahip , bu yolda yardımlar alan ve tekamüle yardımcı
varlıklar üzerinde tesirler icra eden bir varlık’tır..
Ruhta mevcut üç cevherden biri olan “tekamül ettirici
cevher”in bir kısım icraatı per hassasının icraatı olarak izah olunur.
Ruhlardaki “tekamül eden cevher”in diğer iki cevherde bulunan hassaları
kazanması sonucu ruhlar , varlık üstü değerlere doğru tekamül ederler.
Varlık üstü değerler ise , varıkları şuurla sevk ve idare edebilecek
seviyeye erişebilmiş değerler demektir.
1117.
TANRI
Üzerinde daha yükseği olmayan , idrak edemiyeceği hiçbir
bilgi bulunmayan , her şeyi var eden şuurun amilidir ! (1). ( 1. O şuuru
yaratandır).
O , var olan her zerreyi o zerreden daha iyi tanır.
“Şuurlu” varlıkları , onlardan daha iyi “ bilir”. Çünkü onların
kendilerinin zannettikleri şuurun aslı , Tanrının gerek kül , gerekse
cüz halinde hakimi olduğu şuurun bir tezahürüdür. “ Benim” diyen her
varlık “O’nun”dur.
O’dur varlıklara “benim” demek imkanını veren ; O’dur
şuurlu olanlara daha şuurlu olabilmek imkanlarını bahşeden ; O’dur her şey
olup her şeyin üstünde bulunan ; O’dur kendini kendinin zannedenlerin
yaratıcı sahibi..
Her şeyden çok her şeyde , her şeyin de çok yükseklerinde
olan yine O’dur.
O’dur varlığının her katresini bilen ; O’dur varlığını var
eden ;
O’dur varlığından da yükseklerde bulunan ; O’dur idrak edilmesine imkan olmayan !..
1118.
VARLIĞI VARLIK YAPAN “HASSA” DÜŞÜNÜLEMEZ !
İnsanlar değerleri veya hassaları ancak “varlık” halinde
veya varlığa bağlı olarak düşünebilirler. Mesela tekamül etme hassası
denildiğinde “bir varlığın tekamülü” düşünülür. Her ne kadar varlık
halinde olmayan bir hassa düşünülüyor zannedilirse de ,o hassayı
yeterince düşünmeye imkan yoktur.
Çünkü bir varlık , varlığı varlık yapan hassalardan birini
düşünmek imkanlarına malik değildir. Bu sebeple de düşündün zannettiği ,
o değildir. İnsanlar ana hassaları pek ama pek az hissedebilirler.
1119.
RUH OLMA ANI VE MEVCUT MERTEBELERİN İDRAKİ !
Her varlık üç ana hassaya sahiptir. Buna “üç ana hassanın
yan yana gelmesiyle varlıklar hasıl olur “ da denebilir.
Üç hassanın bir araya gelmesinden oluşan varlık , manevi
bir varlıktır. Maddi , manevi türlü varlıklar bu en basit manevi
varlıkların çeşitli tarzlarda birbirleriyle irtibatlar kurmalarıyle
meydana gelirler.
Üç ana hassaya sahip en basit bir varlığı düşününüz. Bu
varlık tekamül etmek imkanlarına malik fakat daha bilerek tekamül etmediği
için şuursuz bir varlıktır.ve bu varlık tek olarak düşünüldüğü sürece de
şuursuz kalacaktır.
Tekamül ; varlıkların tekamül ederek değerlerini
arttırmaları tarzında tezahür eder. Fakat gerçekte mevcut olan bilgiyi ,
tesir alanlarını genişleterek , idrak etmeleridir.
En basit varlık daima en basit bir varlıktır. O varlıktaki
tekamül edebilme hassası ise , mevcut bilgiyi idrak edebilme hassasıdır.
Otomatik yardımlar basit varlıkların birbirleri ile ilişkiler kurmalarını
sağlarlar. Bu ilişkiler , bir çok basit varlığın kendilerini idrak
edebilmelerine yol açar.
Birbirleri üzerlerinde tesirler icra eden varlıkların , bu
tesir ve yardımlarla kendilerini bir varlık olarak idrak edebilme anı
“ruh” olma anıdır. Şu halde şimdiye kadar zannedildiği gibi bir varlık
daima tek varlık kalarak tekamül ederek ruh olmuyor.. Basit varlıkların
bir araya gelmesiyle ruhluk hali mümkün oluyor , ruh olan varlık birçok
varlık olduğunu değil , tek varlık halinde mevcut olduğunu anlıyor !..
Şu halde , varlıkların ruh oluşlarına ; “basit varlıkların
bir araya gelerek , değerlerini ortaklaşa hissetmeleridir” de diyebiliriz.
Tekamülü ise “küllün idrakıdır” diyerek özetleyebiliriz! (1) ( 1. “bütün
olan”ın ( tümün) idrak edilmesi) .
Bu tarifin ve bu son anlatılanların içinde , dikkat
edilirse , zaman ve mekan gibi kavramların kaybolduğu hissedilebilir.
Çünkü ruhlar ; en yüksek ruhlar ; her şey ; var’dır. bunları idrak
edenler o mertebeleri idrakle o olurlar. O olunca da , onu idrak edenlerle
bir olurlar.
Tıpatıp aynı olmayan varlıklar arasındaki farklar ise
tekamül mücadelelerinde rol oynayan faktörleri doğururlar. Tekamülle idrak
edilecek mertebeleri bir yol üzerinde dizili sabit hedeflere de
benzetebilirsiniz. Varlıklar birbirleriyle birleşerek , birleştikçe de
tesir alanlarını genişleterek bu hedefleri idrak ederler.
Varlıkların ihtiva ettikleri “varlıklar” , o varlığın tesir
alanındaki tesirlerini artırarak tabi oldukları varlık olur ve onun da
tabi olduğu varlığı idrakle tekamüllerine devam ederler. Tekamüle devam
tesir alanının genişlemesi demektir. Tekamüle devam , mevcut mertebelerin
idrak edilmesidir !.
1120.
VARLIK
Varlığı meydana getiren değerler :
1. Tekamül etmek imkanına malik değer ( hassa) ,
2. Tekamül ettirici organizasyon hassası(melekler) ,
3. Tekamüle yardımcı(robot) değer , mesela maddi
tezahürleri meydana getiren hassa..
Bu analiz izahtan sonra sentez açıklama :
Varlıklarda üç hassa “ bir değer” halinde tezahür eder , bu
değer analiz edilebilen ve hassalara ayrılabilen değerdir ; denilebilir..
Ve sentez tarif :
Tanrı , ilk önce üç hassa ihtiva eden değerleri var
etmiştir. Bu değerlerin bir arada oluşlarından varlıklar meydana gelir.
Veya kısaca ;
Tanrının ilk var ettiği üç değerin , bir arada olmalarından
varlıklar meydana gelir.
Ve tekrar analiz :
Varlıklar , Tanrının ilk var ettiği üç değere ( hassaya)
maliktirler . bu üç değer , hadiselerin izahı için ayrı ayrı ele
alınabilirler.
1121.
KENDİNDEN AYRI VE
KENDİ..
Tanrının izahı imkansız planını şöyle hissedebilirsiniz. :
1. Tanrı varlıklarının tekamülünü istemiştir.
2. Bunun için de onlara yardımlar ihsan etmiştir.
3. Tekamüllerinde yardımcı olacak hassaları ve
imkanları , onlara vermiştir.
4. Tekamülün gayesi ise , onlara bahşettiği imkanları
, liyakatleri ile kazanarak yükselmeleri ve şuurla vazife ifa etmeleridir.
5. O var ettiklerine , var olanları , kendilerinden
ayrı ve kendilerinden ( hatta kendileri) olarak idrak edebilmek
imkanlarını verendir. O , var ettiklerinin önüne şuurları oranında
hakikatleri seren’dir.
1122.
EMEK
Bu bilgilerden gaye , insanlara rahat ve güzel bir hayat
temin etmek değildir.
Gaye tekamüldür !. Bu bilgiler insanları şuurla tekamüle
hazırlar ve onlara azap çekmeden yürünebilecek yolu veya çekilmesi
gerekenlere şuurla tahammül edebilmeyi öğretir.
Dünyada hiçbir şey sadece dua etmekle elde edilmez. Dua ile
elde edildiği zannedilenler , kazanılması icap edenlerdir. Emek tekamülde
şarttır!.
1123.
ÖLÜM
Ölüm ; bir varlığın bulunduğu tekamül yerinde varlık
halinde tezahür etmesini sağlayan robotun ( veya kitle halindeki maddenin)
üç hassadan hasıl olan varlıkla ( ki buna ruh da denebilir) ilgisini
kesmesi demektir.
Bunun için de ruh ile robot (beden) arasındaki bağların
kopması gerekir.
Mesela bedeni tahrip olan bir insanda ruhun , bedenlik
özelliğini kaybeden madde ile bağların kopması gibi.
1124.
RUH
İnsanların bugüne kadar idrak edebildikleri ruh , üç
değerden oluşan bir varlıktır.
1125.
YÜKSEK RUHLAR
Üç ana hassadan ikisini ( birinci hassaya halel
getirmeden) kendi hassası haline getiren varlık üstü değerler yüksek
ruhlardır.
1126.
VARLIK ÜSTÜ
Ruhlar tekamül ederek “varlık üstü” değerlere
ulaşabilirler. Per bu yükselişte çok mühim rol oynar. Yüksek ruhlar per
değerini kendi değerlerinde bulurlar.
1127.
RUH ; ŞUURLANMIŞ TEKAMÜL SAFHASI
Her varlık üç değerden ibarettir. Fakat her varlık ruh
değildir. Ruhlar varlıklardaki “değerlerin toplu bir halde
tezahürleri”nden doğarlar.
Toplu halde bulunan şuursuz varlıklar ise ruh değildirler.
Varlıklar tekamüllerinin şuursuz safhasında şuursuz liyakatten
faydalanırlar.. Şuursuz liyakati , aynı gayeye hizmet eden aynı marka
makinaların birbirlerinden farklı randıman vermelerine benzetebilirsiniz.
“Şuursuz tekamül “ safhasındaki varlıklar , şuurla tekamül
eden varlıkların , şuurla tekamül etmek imkanlarına malik olamamış
kısımlarıdır. Bu sebeple şuursuz tekamül eden varlıklar üzerinde ,
tesirler icra eden şuurlu varlıklar , çok mühim roller oynarlar.
1128.
İRADE
Malik olunan güzellik ve imkanları kötüye kullandırmayan
kudret iradedir..
Neyin iyi , neyin güzel , neyin de kötü olduğunu dünya
imkanları ve çeşitli realiteler belirler. İnsanları güzellikler karşısında
bencilleştirmeyen iradedir.
İradesinden faydalanarak elde ettiklerini benimseyenler ,
dünyada kazanılabilecek şeylerin en güzellerini bulabilecekleri yolda
ilerleyenlerdir.
1129.
TEKAMÜL ETTİRİCİ HASSA ( MELEKLER )
Per , şuurlu tekamül devresinde , üçüncü hassanın
tezahürüdür.
1130.
BERABER GÖTÜRÜLEN BEDEN
Dünya ile ahiret arasındaki en mühim fark , dünyadaki bir
varlığın ( ruhun) her yere bedenini de beraber götürmesine karşılık ,
ahiretteki varlıkların , gittikleri yerlerde ( liyakatleri oranında)
buldukları robotlarla şekillenmeleridir.
1131.
GÜNAH VE REALİTE
Günah mevcut realiteye aykırı hareket etmektir. Mevcut
realitenin doğru olup olmadığı iyice öğrenilmeden o realiteye dolayısıyle
topluma karşı gelmek günahtır. İnsanı değer kaybına uğratır.
Bir insan , mevcut realiteye uymayan , geri veyahut ileri
fikirlere sahip olabilir. Şayet fikirler mevcut realitenin fikirlerinden
üstün bulunuyorsa , onların, mevcut realiteyi incitmeden tanıtılmasına
çalışılması gerekir.
Bir insan diğerlerine benzemeyen şeylere inanabilir. Hatta
inandığı , diğer insanların inançlarından da yüksek olabilir. Fakat
unutulmamalıdır ki , karşıda aynı kendisi gibi inananlar ve inandıklarına
bağlı bulunanlar vardır.
1132.
TOPRAK
Toprak , madde dünyasındaki varlıkların baş ve son
noktasıdır. Doğan topraktan doğar , ölen toprağa girer. Toprağın bileşimi
maddeli hayatın esasıdır. Toğrağa giren her şey ise zamanla onun
bileşimine dönüşür. Toprak ve onun bileşimi canlılar ve cansızlar arasında
hudut çizer.
1133.
VAZİFE
Vazife , ya isteyerek yapılır veya zorla , isenmese de
yaptırılır. Değer kazandıran hiç şüphesiz ki isteyerek yapılandır. Aksi
durum ise , yapabileceği bir şeyden madde ile ilgili herhangi bir sebepten
dolayı kaçmaktır.
Yapan kazanır, kaçan değer kaybına uğrar. Değer kayıpları
ise varlıklar üzerine tesir eder.
1134.
İDRAK VE YÜKSELİŞ
Varlıklar idrak ede ede tekamül eder , yükselirler. Fakat
onlardan önce o yükseklikleri idrak ve halk eden Tanrıdır.
1135.
YAKINLIK , BENZERLİK
Bir insanın herhangi bir konudaki düşünceleri , aynı ruh
seviyesindeki ( yakın ruhi seviyedeki) insanların o konu ile ilgili
düşüncelerine benzer. Bunun aksi de geçerlidir.
1136.
İDRAKI İMKANSIZ ŞUUR
Ortada bir şuur var. Her varlığın imkanı oranında
sezebildiği bir şuur..
Ortada bir şuur var. Her insanın liyakati oranında idrak
edebildiği bir şuur..
Ortada hissedebileceğiniz bir şuur var . Tanrının Mutlak
Nizam ile sınırlandırdığı bir şuur..
Ortada bir şuur var . Tanrının “ şuur” denilerek bile
sınırlandırmasına imkan olmayan şuuru. Her yerde olan ; hiçbir varlığın
idrak edemiyeceği şuur!..
Şuur İnanç II ; Bölüm 7
1137.
YÜCE ŞUUR
Ortada bir şuur var. “ Her varlığın” liyakati kadar idrak edebildiği bir
şuur..
1138.
RESİM VE PUT
Resim put değildir. Yapılmaması gereken resim değil , bir resmi
putlaştırmaktır. Muhammed’in resmini yaptırmamasının sebebi şahsının
putlaştırılmamasıdır.
1139.
TEK VÜCUT HALİNDEKİ İNSANLIK
İnsanlar birbirlerinden ayrı olarak düşünülebildikleri gibi birbirleriyle
bir arada da düşünülebilirler. Mesela birbirleri ile beraber yaşayanlar
ayrı ayrı değil de tek bir insan olarak düşünülebilirler. Bu taktirde
onları birçok bedeni olan tek bir varlık halinde düşünmek mümkündür.
Bir ailede karı kocanın , ayrı ayrı ele alındıkları taktirde alınan sonuç
ile , bir arada düşünüldükleri taktirde alınan sonuç arasında fark vardır.
İnsanları bir arada düşünmenin ve giderek bu “ bir arada” çemberini
genişletmenin , , ayrı ayrı görünenleri “ bir şey” olarak düşünmenin ,
buna inanmanın ve bu gerçeği benimsemenin çok faydaları vardır. Bu görüş
kişiye , ayrı ayrı insanlardan oluşan toplumu bir fert olarak yorumlama
imkanı verir.
Ailenin iki yakın ferdinin sentezi , onları bir vücut haline getirir.
Aralarındaki ayrılık ve anlaşmazlıklar ise bir bedendeki geçici arızalar
veya bir insandaki aynı konu hakkındaki çeşitli fikirler halini alır. Ve
insan bir konu hakkında karar verirken kafasındaki diğer fikirlere akılcı
yorumlar yaparak sadece birini tercih eder. İnsanın , kafasındaki bu fikir
ayrılıklarını kolayca halledişinin sebebi , kendisini bedenle sınırlı “bir
varlık” kabul edişi sebebitledir.
Başkalarıyla olan fikir ayrılıklarından daha kolayca halledilen bu durum ;
fikir ayrılıklarının kendi varlığında olduğuna inanmış olunmasından ileri
gelir. İşte bu sebeple insanlar , diğer insanlarla tek vücut olduklarına
inanabildikleri ölçüde , ayrı ayrı zannedilen fikir ayrılıklarını ve
anlaşmazlıkları , tek bir varlıktaki kolaylık içinde halledebilmek
imkanlarına malik olabilirler.
Bu hal , sevgi bağları ile bağlı insanlar arasında , otomatik olarak zaten
olmaktadır. Sevgi , insanlığı bu konuda da şuurlu bir imana hazırlayan en
mühim faktördür. Dünyadaki sevgi ise bilindiği gibi insanlığı hakiki
sevgiye hazırlar.
Aile fertlerini , dostlarını ve komşularını bir arada düşünebilen ve bu
birlik içinde olanlar, dağınık ve tek olarak yaşayanların üzerinde hakim
ve kuvvetli durumdadırlar.
Bu birlik ve beraberlik sentezine , o sentezi yapanların inanması ;
toplumu “ bir varlık” haline getirir ve sonucunda insan “ başkaları ile
mücadele etmenin , kendisi ile mücadele olduğuna ; başkalarını sevmenin ,
kendisini sevmekten başka bir şey olmadığına ; kısaca ; her davranışın
kendine davranış olduğuna” inanır. Buna inanan ise şuurla yükselendir.
1140.
EN GÜZEL TESİR
Karşındakine en güzel tesirleri , ona kendinmiş gibi bakabildiğin
kadarıyle gösterebilirsin.
1141.
YAŞLIYA SAYGI
Her tekamül yerine inen ; orada , oranın şartlarına uygun bir hayat
yaşamaya başlar. oraya daha önce gelenler , sonradan gelenlere göre ( ki,
ruhen daha ileri olsalar bile) yaşamış oldukları belirli süreli hayat
içersinde daha fazla tecrübe kazanmış olurlar.
Dünya , sonradan gelenlerin , değerleri ne olursa olsun, önceden
gelenlerden daima bir şeyler öğrenebilecekleri bir tekamül yeridir.
Evvelce gelenler ise sonradan gelenlere göre daha yaşlı hatta oldukça
ihtiyar olabilirler. Dünya realitesi ve icapları yaşlılara hürmet ve
saygıyı icab ettirir. Bunu yapmıyanlar değer kaybına uğrarlar.
1142.
BASİTLER-BİLEŞİKLER
İnsanların idrak edebilecekleri en basit şeyler bile bileşik haldedirler.
1143.
“VARLIK” HALİNİ AŞAN RUH
Üç ana hassadan oluşan varlıklardaki tekamül eden hassa , zamanla gelişir
ve diğer iki değer üzerinde , tesirler icra ederek onları hakimiyeti
altına alır. Mesela per , bir ruhtaki tekamül eden değerin , henüz daha
“tekamül ettirici” değerin imkanlarını kazanmamış olmasından ileri gelir.
Fakat “tekamül ettirici” hassalar ruhlar üzerinde per denilerek izah
edilemiyecek daha başka tesirler de icra ederler.
“Varlık” halini geride bırakacak kadar tekamül eden ruhlarda per yoktur.
Onlar tam bir tesir ve imkanlar halinde tezahür ederler.
1144.
TEKAMÜLÜN VARLIKLA SINIRLANDIRILMADIĞI..
Bir insan ancak varlık halindeki bir hassayı düşünebilir. Çünkü insanlar
bir hassayı düşünmeye başlarken otomatik olarak diğer iki hassayı da
düşünürler. Bu sebeple her şeyi olduğu gibi Tanrıyı da varlık halinde
düşünmekten ileriye gidemezler. Bundan dolayıdır ki , O’na
“düşünülmesine imkan yoktur” denilir.
Fakat O’nu değer halindekiler de takdir edemezler. O hiçbir şey tarafından
değerlendirilemez. O , varlıkları ve değerleri var edendir.
İnsanlar “tekamül imkanlarına malik hassa”yı düşünebilirler ve onun
şuurla tekamül safhasına da “ruh” derler. İnsanların düşünebildikleri ruh
, hassa halindaki değil varlık halindaki ruhtur.
Her madde veya robot zerresinde , tezahür edemediği için ruh denilemeyen
“tekamül edici hassa” mevcuttur. Her varlık , her zerre , bu hassanın
yardımıyla hareket eder.
En küçük varlıklarda bile mevcut diğer iki hassa ( ki bunlara , tekamül
sonucunda kaybolucu hassalar da denilebilir) tekamül edici hassa üzerinde
tesirler icra ederek , bu hassaya otomatik olarak tekamül imkanlarını
hazırlarlar.
Kısacası her varlık ;
1. Tekamül imkanlarına malik hassa (asli cevher),
2. Tekamül ettirici hassa (yardımlar),
3. Tekamüle yardım edici hassa ( maddeye madde , robotlara da robot
dedirten hassa)dan ibarettir.
Herhangi bir varlık ; ruh olsun , madde olsun , robot olsun , manevi olsun
, kısaca ; insanların idrak edebilecekleri , düşünebilecekleri her şey bu
üç ana unsurdan ibarettir. Ve bütün bu üç ana unsurdan meydana gelmiş
varlıklar Tanrının Mutlak Varlığı ile tahdit edilmiştir ki buna ;
“Mutlak Varlık varlıkla tahdit edilmiştir. Onu varlık halinde mutlak
yapan , aynı zamanda da varlıkla tahdit eden Tanrı’dır.” denebilir.
Özetle , bir insanın varlık olarak düşünebileceği her şey Mutlak Varlıkla
hudutludur.
Mutlak Varlıkta ise , Tanrının varlık olarak var ettiklerine , Mutlak
Varlık Kanunları tatbik olunur. Mutlak Varlık , varlıklar için bir
Mutlaktır , “ varlık üstü değer mertebeleri” için ise bir Mutlak
değildir.
Yani , Mutlak Varlık varlıklar için tam bir Mutlaktır. Mutlak Varlık
varlıkla tahdit olunmuştur. Her varlığa ise Mutlak Varlık kanun ve
nizamları tatbik olunur.
Varlıkları vücuda getiren “ değerleri” biz ne kadar izah edersek edelim
yine de insanlar onları varlık halinde düşünmekten ileri gidemezler.
İnsanlar , değerleri ancak varlıklar halinde düşünebilmek imkanlarına
maliktirler. Vaziyet böyle olduğu halde bizim , insanların idrak
edemiyeceği bir şeyden bahsetmemizin sebebi tekamülün , manen yükselişin
varlıkla sınırlandırılmadığını , onun varlık üstü değerler yönünde
yükseldiğini bildirmek ve Tanrının ne Mutlak Varlık, ne de izahı imkansız
varlık denilerek izah ve idrak edilmesine imkan olmadığını izah içindir.
1145.
ANLAŞILABİLEN SADECE “ VARLIK”TIR
İnsanların idrak edebilecekleri “en basit “ şey varlıktır. Varlığı
varlık haline getiren üç hassayı ise izah edemezler. İşte varlıklar ,
insanların ayrı ayrı tasavvur edemiyecekleri üç ana hassadan
oluşmuşlardır.
Varlık analize tabi tutulursa , şimdiye kadar mecazi yollardan izah
ettiğimiz üç hassa ile karşılaşılır. Fakat insanlar ancak bu hassaların
bir arada düşünülmesinden ( sentezinden) hasıl olan varlıkları biraz olsun
idrak edebilirler.
İnsanların görebileceği , duyabileceği , tasavvur edebileceği (1) her şey
bu üç ana hassadan oluşmuş varlıklardır ( 1.Gözünün önüne getirebileceği)
.
“ Ben ana hassaları ayrı ayrı düşünebiliryorum” diye düşünenler olabilir.
Fakat onlar hiçbir zaman “ana hassalar” diyerek mecazi yollardan ve ancak
lüzumu kadar kısaca izah edilen şeyleri düşünemezler. Hasayı düşündüğünü
zanneden de gerçekte varlığı düşünür.
Şu halde , varlığın analizinden ; üç ana hassanın aydınlandığını
düşünmekten ileri gidilemiyecektir. İlerde yapılacak değer (hassa)
izahları aslında değer veya hassaların varık kalıpları içersinde ve dünya
realitesine uygun izahlarından başka şeyler olamıyacaklardır.
Varlığın sentezi ise ; insanların idrak edebileceği her şey en basit
varlık halinde var edilenlerdir.
Üç hassadan hasıl olan “varlık”tan Mutlak Nizam Esaslarına uygun olarak
hasıl olan şeyler , ruhlar da dahil , maddeler ve diğer robotlardır.
Mutlak Nizam denildiğinde , insanların idrak edebilecekleri nizam da ,
varlıkla sınırlı bir nizamdır. Şu halde Mutlak Nizam denildiğinde akla
Mutlak Varlığın nizamı gelmektedir.
Mutlak Nizam , Tanrının “varlıklar” için tatbik ettiği bir nizam olmasa
bile , insanlar ancak onun varlıklara tatbik olunan ufacık bir cüzünü
idrak edebilirler. Bu sebeple Mutlak Nizam denilince o , ister istemez
varlıkla ( otomatikman) hudutlanan bir nizamdır.
Her varlık ; tesir alarak tezahür edebilmek , yardımlar alarak Mutlak
Nizama uyabilmek ve tekamüle yardımcı olabilmek hassalarına maliktir.
1146.
EN BASİTTE BİLGİ VE TEKAMÜL
Bilgi , Tanrının var ettiklerini , tekamül ederek idrak etmek demektir.
Bir varlığın tekamül ederek bilgi sahibi olabilmesi :
I. Varlığın ( mevcut olan tekamül ettirici ve tekamüle
yardımcı hassalarının da yardımı ile) civarı ile olan münasebetlerinden
hasıl olur. Bu hal başlangıçta tam bir otomatiklik içinde cereyan eder.
II. Otomatik ve Mutlak Nizama uygun olarak tekamül yolunda
ilerleyen en basit varlıklar , daima basitliklerini muhafaza ederler
fakat münasebetlerinden ortaya çıkan , kül halinde şuurlardır.
Mesela , şuurluluk mertebesine yükselebilmiş birçok üç hassalı varlıkları tesirleri altında toplayabilmiş bir “varlık” düşünün. Bu varlık daha da tekamül etmek ve tesir alanlarını genişletmek imkanlarına maliktir.
A
B
![]()
Şuurlu bir A varlığı , tesir alanını çeşitli münasebetlerle
genişleterek B varlığı haline yükselebilmiş ve en yakın tesir alanındaki
varlıkları beden ve sair hallere getirebilmiştir. Ve onun tesir alanı
içersinde de daha önce kendisinin bulunduğu A hali mevcuttur. Ve A’da
ayrıca şuur mevcuttur farzedelim.
Şimdi , A , B’yi idrak edemez , fakat B evvelce A halinden yükseldiği için
A’yı tamamen idrak edebilir.
*
Tekamül eden değer geliştikçe ve diğer iki değerin hassalarını kazandıkça
, diğer değerler eksilirler. Keza tekamül eden değerin tekamülü , en basit
varlıkların bünyeleri üzerinde değiştirici tesirler icra etmez. Mesela
bir atomu , bir elektronu tesir alanında bulunduran bir ruh , bu atom
veya elektronun bünyeleri üzerinde “ değiştirici” değil fakat “ yan yana
getirici” tesirler icra eder.
Bu hal varlıkların mevcut hallerini muhafaza ederek tekamül etmeleri hali
olarak da izah olunabilir.
Şu halde en basit varlık yine en basitliğini muhafaza etmekte , sadece
tekamül edici hassa tekamül ederek gelişmekte ve diğer basit varlıkların
malik bulundukları manevi ve maddi değerlerin “ bir arada”
düşünülmelerine yol açmaktadırlar.
Tesir genişlemesi halinde tezahür eden bu “tekamül” sonucunda , “mevcut
olan” bilgiler idrak edilmekte ve bu bilgilerde daha ileri gidilmesi
mümkün olmaktadır.
1147.
SANILANIN ÜZERİNDE
Allah ; Allah sanılanın daima üzerindedir , üzerinde olacaktır.
1148.
BİLİMİN HAZIRLADIĞI ZEMİN
Dinsel aydınlatmaların her devrin realitesine uygun bir tarzda
yapıldığını biliyorsunuz. Eski devirlerdeki dinsel aydınlatmalar
kavimlerin realiteleri ve ihtiyaçları göz önünde bulundurularak yapılan
aydınlatmalardı.
Zaman ilerledikçe zamana paralel olarak bilim de gelişmiş ve
birbirlerinden ayrı bulunan toplumların realiteleri arasında bağ ve
münasebetler kurulmasında etken olmuştur.
Radyo , televizyon , telgraf , telefon ve gazete gibi imkanların eskiden
mevcut olmayışı , toplumlar arasındaki haberleşme zorlukları , onların
ayrı ayrı aydınlatılmalarını icab ettirirken , gününüzde dünya insanını
aynı menşe’den aydınlatmak imkanları vardır. Bu imkanlar ise bilimle
hazırlanmıştır. Böylelikle , bilim , insanlığın Şuurlu İmana
hazırlanmasında en önemli rolü oynamıştır.
Bu rol sadece haberleşme alanındaki yeniliklere değil , aynı zamanda
bilimin gelişmesiyle ortaya atılan düşünceler , teoriler ve gelişen
anlayış imkanları ile de olmuştur.
1149.
REALİTELERE UYMAK
Realiteniz üstün de olsa bulunduğunuz yerin realitesinin icab
ettirdiklerini yapınız. Realiteniz gerçekten yüksekse , zaten manen geride
bırakmış olduğunuz realiteye dönmenize imkan yoktur.
1150.
RUH VE TEKAMÜL
Ruhlar , Tanrının nizamına ve O’nun arzularına uygun olarak üç unsurdan
hasıl olan varlıkların , Mutlak Nizama uygun olarak geçirdikleri tekamül
devrelerinden sonra , varlıklardan fışkırırcasına doğarlar.
Ruhlara çekirdeklik eden hassa , Tanrının ilk halk ettiklerinden ,
tekamül etmek imkanlarına malik olan hassadır. Bu hassa dıştan aldığı
yardımlarla ve temasta bulunduğu diğer iki hassa ile olan münasebetleri
sonucu tekamül eder. Bu tekamül onu var olduğunu idrake götürür.
Varlıklar “var olduklarını idrakle” ruhluk seviyesine yükselirler. Bir
ruh varlığında , başta tekamül ettirici hassa olmak üzere , diğer iki
hassayı temsil eden per ile münasebettedir.
Ruhlar per değerinin varlıklarına bahşetmiş olduğu mühim ihtiyaçları
karşılayacak duruma yükselince , “yüksek tekamül” mertebesini idrak
ederler.
1151.
ÜÇ ESAS , VARLIK , RUH VE MEVCUDUN İDRAKI
Her zerre üç ana hassayı içerir. Üç ana hassayı içeren her zerre otomatik
olarak Mutlak Nizama uygun olarak tekamül eder.
Birinci hassa ; tekamül etmek hassasıdır. Bu hassa diğer iki hassanın
yardımlarıyla adeta doğarcasına şuurlanma istikametinde tekamül eder. Bu
hassa ruhların ana çekirdeğidir. Bu ana çekirdek “ tekamül eden hassa” ,
diğer iki hassa ile bağlı olarak tekamül eder ve “ruhluk” mertebesine
yükselir.
Tekamül edici hassa , Mutlak Nizam icaplarına uygun olarak tekamüle sevk
edildikleri zaman , diğer iki hassa ile birlikte karışık , adeta üç
hassadan ibaret bir varlık halindedir.
Birinci hassa , gerek dış yardımlarla gerekse bağlı bulunduğu hassaların
yardımıyle tekamül eder. Tekamül ettikçe de Mutlak Nizama uygun olarak
tesir alanı genişler.
Tam bir manevi hassa halinde tezahür eden tekamül edici hassaya “asıl
cevher” denilebilir. Asıl cevherin otomatik olarak tekamül ederek şuur
aşamasına yani var olduğunu idrak aşamasına yükselme anı , ruh olma
anıdır.
Maneviyat alemlerinde ruhlar , kaba robotlarla bağlı olmamalarına rağmen
, yine üç hassadan ibaret varlıklar halinde tezahür ederler.
RUHUN ANATOMİSİ
Ruh , Tanrının ilk halk ettiği değerlerden tekamül edici değerlerin (
diğer değerler ve diğer varlıkların Mutlak Nizama uygun yardımları ile)
tekamül etmelerinden hasıl olan şuurlu manevi varlıktır.
Tekamül edici hassa , diğer hassaların ve bu hassalardan oluşan
varlıkların yardımları ile ilk önceleri “otomatik” olarak şuurlu bir
aldıktan ( kısaca ; ruh olduktan) sonra da , nisbeten şuurlu olarak
tekamül eder.
Tekamülde ruhluk safhası , nisbi otomatik yardımlarla tekamül edilen
safhadır. Bu safhada ruhlar tekamül ettikçe kendilerine otomatik
yardımlarla sağlanan faydaları kendi kendilerine sağlayacak durumlara
yükselirler. Yani ; varlıklarına bağlı iki değer vasıtası ile elde
ettiklerini şuurla kendi hassaları haline getirerek tekamül ederler.
Bu tekamül , ruhların robot yardımlarla elde edebilecekleri bilgileri
benimseyerek kendilerine mal edinceye kadar devem eder. Ruhların robot
varlıklarla münasebetlerini organize eden ve ruhun faydalanacağı
şekillerde ruha yansıtan per’in rolü de burada biter. Ruh , per’in
kendisine sağladığı yardımları kendi değeri , kendi bilgisi haline
getirmesi ile de “ yüksek tekamül “ devresini idrak eder.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Bu husus , ruhların per
denilerek izah olunan değer vasıtasıyle elde ettiklerini kendi öz
bilgileri haline getirmeleri demek ; robotlar hakkında her şeyi bilmeleri
ve onlara hakim olmaları demek değildir. Mesela bu seviyeye erişen bir
ruh robotlar üzerinde hakimiyet kurabilir ; fakat üç değerden oluşan bir
varlık var edemez !
Ruhların yüksek tekamül devrelerini idrak etmeleri ile yepyeni bir tekamül
safhasına girilir. Bu ; ruhların , ayrı ayrı üç değer halinde anlatılan
hassaları manevi varlıklarında bir tek şuurlu değer halinde meczettikleri
safhadır.
İnsanların tasavvur edemiyecekleri bu çok yüksek ve imkanlarla dolu
tekamül aşamasını da safha safha ele almak mümkündür.
*
Şu halde , bütün vaziyet dünya realitesine uygun olarak ( bu sebeple de
zaman kavramıından faydalanılarak) şöyle izah olunabilir :
Kısaca ; Mutlak Nizama tabi olarak tekamül edenler için Tanrı , Mutlak
Varlık halinde tezahür eder. Mutlak Varlık ise , Mutlak Nizam esaslarına
uygun olarak şuurlu bir hayat geçirenlerin Tanrı hakkında
ulaşabilecekleri son noktadır.
Tanrı ilk önce üç hassayı halk etmiş ve bu hassaların , Mutlak Nizamına
göre tekamül etmelerini ve bu tekamülden de ruh denilen şuurlu bir
varlığın meydana gelmesini istemiştir.
Analize tabi tutulursa üç hassa ayrı ayrı şu şekilde düşünülebilir ;
I. Tekamül Edici Hassa
İnsanların anlayabilecekleri bir tarzda hiçbir maddi , hatta “ tekamül
etmek imkanlarından başka “ hiçbir manevi tezahürü ve değeri olmayan bir
hassadır. Buna hassa denildiği gibi ( hiçbir manevi değeri olmayan ) imkan
da denilebilir.
II. Tekamül Ettirici Hassa
Bu hassaya en geniş anlamı ile ; Tanrının Mutlak Nizamına tatbik ettiği
sistem.. En dar anlamı ile de ; bu sistemin en basit zerrelerdeki
tezahürü .. denilebilir. Tekamül ettirici hassanın da maddi hiçbir
tezahürü yoktur. Bu hassa Tanrının Mutlak Nizama uygun olarak emirlerini
seyyal olarak tezahür ettiren hassadır. Her zerreye kadar nüfuz eden
hatta zerrelerin VAR olması için lüzumlu olan bu hassa her zerreyi , her “
var olanı” Mutlak Nizam yoluyla Tanrıya bağlar.
III. Tekamüle Yardımcı Hassa
Tekamüle yardımcı hassanın da en basit hali tam bir manevi değer halidir.
Keza ortada tekamül edecek bir şey , bir gaye olmayınca tekamül
“ettirici” hassanın da tezahür edebilmesine imkan yoktur. Tekamüle yardım
edici hassaya gelince , bu hassanın da diğer iki hassa olmayınca hiçbir
şey üzerinde hiçbir rolü ve tezahürü olamaz.
Görülüyor ki Tanrının her şeye esas olarak ilk var ettiği hassalar ancak
bir arada olduğu taktirde belirli bir şey , bir varlık olarak tezahür
edebilmektedirler.
Şu halde ; Tanrı ilk önce ayrı ayrı ele alındıklarında hiçbir şey olmayan
fakat ancak bir arada olduğu taktirde bir varlık halini alan üç hassayı (
üç imkanı) halk etmiştir.
Zaten ilk halk edilen üç hassanın bir arada oluşu ile Mutlak Nizam tatbike
başlar. üç ana hassanın bir arada düşünülmesi ise varlıklara bir başlangıç
noktası demektir. Şu halde , Mutlak Nizam “ varlık” ile hudutludur.
Bu sebeple , Mutlak Nizama tabi olarak tekamül edenler varlıktırlar ve bu
nizama uygun olarak cereyan eden her şey varlıklar arasında cereyan
etmektedir. Varlıklar arasında cereyan eden hadiseler ise , Mutlak Nizama
uygun olarak cereyan ediş tezahürleridir.
Her hadise varlıklarla ilgilidir. Varlıklardan hadiseler doğarlar. Ve
hiçbir hadise yoktur ki varlıkları ilgilendirmemiş olsun. Kısaca ;
“Meydana gelen hadiseler varlıklarda belirli değişikliklerdir” tarzında
tarif olunabilir. Yani Mutlak Nizamda , hadiseler de dahil her şey
varlıklarla ilgilidir.
Varlıklar bir arada da varlık olarak düşünülebilirler , ayrı ayrı da.. Bu
sebeple , en basit varlık üç esas ana hassayı malik olan varlıktır.
Bu en basit varlıkların bir arada sistemler halinde toplanmalarından
meydana gelen atom da bir varlıktır. Atomlardan meydana gelen , ayrı ayrı
düşünülebilen maddeler de birer varlıktırlar. Ve bütün bu varlıklardan
oluşan , maddeli maddesiz , robotlu robotsuz , alemler , kainatlar ..
kısaca , esası üç ana hassa olan ve Mutlak Nizama tabi bulunan her şey ,
hem ayrı ayrı hem de bir arada tetkik edildiklerinde varlıktırlar.
Kısacası , Mutlak Nizam varlıkların varlıklar içerdiği ve bütün varlıklar
arasındaki münasebetlerin çok muntazam olarak cereyan ettiği bir
sistemdir.
Otomatik olarak cereyan eden münasebetler , varlıkların mevcudiyetlerinde
saklı bulunan tekamül etmek hassası üzerinde Mutlak Nizama uygun tesirler
icra eder. İşte tekamül edebilmek imkanlarına malik hassaları şuur yönüne
doğru iten bu tesirlerdir.
Dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur :
Her varlık üç hassayı içerir dedik. Fakat bu üç hassa o varlığa sizin
anlıyabileceğiniz bağlarla bağlı değildir. Her varlıktaki ana hassalar o
varlıkta Mutlak Nizama uygun olarak artar , eksilir hatta varlığı terk
ederler. Hassalardan birinin varlığı terk etmesi demek , onun varlıklık
özelliğini kaybetmesi demektir ki bu hal pek ender olan bir haldir. Ve
Mutlak Nizam hudutları içersinde bir kayboluşun ifadesidir.
Bu sebeple , bir varlığı herhangi bir hassa terk etse , yine başka bir ( o
hassa) onun yerini alır. Ve bütün bunlar Mutlak Nizam esaslarına uygun
olarak cereyan ederler.
*
Mutlak Nizam esaslarına göre düşünülürse ruh da bir varlıktır. Bu sebeple
o , Mutlak Nizam esaslarına göre yaşadıkça üç hassayı malik bulunması
gerekir.
Üç hassayı içeren varlıklardaki mevcut olan tekamül etme hassası ,
insanlar için idrakine imkan olmayan birçok tekamül safhalarını
geçirdikten sonra şuur aşamasına gelir. Varlıkların dünyada örnekleri
bulunan tekamül aşamalarını :
· Cansızlık devresi,
· Canlılık devresi,
· Bitkilik,
· Hayvanlık,
· İnsanlık ; olarak belirlemek mümkündür.
Otomatik yardımlar , tekamüle yardımcı hassalardan faydalanarak hiç
değersiz bir halde bulunan fakat aslında büyük bir şuura malik olabilecek
değeri , şuur aşamasına yaklaştırır. Bir varlığın yaşadığını idrak anı
ruhluk anıdır. Bundan önceki canlılık safhaları ise ruh olma yolundaki
varlıkların geçirdikleri , ruhluğa hazırlık devreleridir.
Bir insanın hayatı , ölümü , maddesi ; kısaca onun elle tutulan , göle
görülen hiçbir şeyi , ruhu değildir. Ruhun hiçbir maddi tezahürü yoktur.
Onlar sadece varlıklar üzerinde tesirler icra ederler. Bu tesirler de,
varlıklarda mevcut olan tekamül edici değerle sıkı irtibatlar kurarlar.
Bu hal ruhları tekamül edici değerlerin büyümesinden , gelişmesinden hasıl
olan bir şey halinde gösterebilir. Fakat hakikatte bir ruhun meydana
gelişinde rol oynayan “tekamül eden değerler” oldukları gibi kalırlar.
Ruhlar ise bütün bu değerlerin münasebetlerinden doğan ve onların mevcut
hallerine halel getirmeyen manevi değerlerdir.
Kısaca , ruhların asıl cevheri tekamül etme hassasıdır. Fakat bu hassa
gelişerek ruh olmaz. Bu hassaların diğer diğer hassa ve varlıklarla olan
münasebetlerinden ruhlar hasıl olurlar. Bu sebeple ruhların var olmalarını
temin eden tekamül eden hassa aynı değerini muhafaza eder.
Hakikatte bu üç hassanın , meydana gelmesinde rol oynadıkları ruh ; mevcut
olan bir bilginin üç esas unsur tarafından şuurlanmaya başlama halidir.
Büyük şuur Mutlak Nizama parçalanarak atılmıştır. Bu parçaların yan yana
gelmesinden hasıl olacak varlıklar tekamül ederek bu büyük şuuru idrak
edecek duruma yükselmektedirler. Şu halde bir ruh tekamül ettikçe , kendi
değerini , bilgisini idrak eder. Kendi bilgisini idrak eden ruhlar ise bu
yolda ilerledikçe tesir alanlarını genişletirler.
1152.
TEKAMÜL , İDRAK
Tekamülde sizin anlayacağınız anlamda bir zaman kavramı rol oynamaz.
Varlıklar en büyük adaletle tekamül ederler. Uzun zaman tekamül edememiş ,
geri kalmış ruhlar sonradan var edilmiş değildirler. Ruhlar , var olma
(edilme) anı gelince var olurlar. Var olan ise yeni bir şey değildir. Kül
halindeki şuurun bir cüzüdür.
İdrak olunan mevcuttur. İdrak eden ise ancak kendi varlığının pek ufak bir
cüzünü idrak edebilir.
İdrak eden ruh, daha fazlasını idrak eden bir ruhun , bir cüz’üne , bir
organına benzer.
1153.
RUHUN DOĞUŞU
Ruhlar , Tanrının Nizamına ve O’nun arzularına uygun olarak , üç unsurdan
hasıl olan varlıkların Mutlak Nizama uygun olarak geçirdikleri tekamül
devrelerinden sonra , “varlıklardan” fışkırırcasına doğarlar. Bu hal
varlıkların şuursuz varlık hallerine halel getirmez.
1154.
“VARLIKLAR ve ŞUURLANAMA” DA BİLİNMESİ GEREKENLER
1. Mutlak Nizam varlık ile hudutludur.
2. En basit varlık hiçbir şekilde tek başlarına izah edilmelerine
imkan olmayan üç hassadan ( üç cevherden) meydana gelmiştir.
3. Bu üç cevher , ayrı ayrı bulundukları zaman hiçbir şekilde idrak
edilmesine imkan olmayan yokluğun özelliklerini taşırlar. Mecazi bir
izahla ; her cevher yokluğun bir cüz’ünü temsil eder.
4. Üç esas unsur ( cevher) bir araya gelince , Mutlak Nizama uygun
olarak ve “varlık” olarak tezahür ederler. Fakat ayrı ayrı yokluk
özelliği taşıyan bu cevherler , üçü yan yana ( bir araya) gelince , yokluk
özelliği taşımazlar. Bir zerre halindeki herhangi bir varlığın , yokluk
özelliği taşıyabilmesi için tekamülle elde edilebilecek “ şuur”a ihtiyaç
vardır.
5. Tanrının Mutlak Nizamına göre ( yokluk özellikleri olan ) ayrı
ayrı üç hassa ; bir arada “ varlıklar” halinde tekamüle sevk olunurlar.
6. Her varlık iki yönde otomatik olarak tekamül imkanlarına maliktir.
a. İç tekamül :
Bir varlığın tekamül etme hassasının şuurlanarak diğer yardımlara lüzum
hissedilmeyecek tarzda gelişmesidir
b. Dış tekamül :
Varlığın civarındaki varlıklarla olan temaslarından hasıl olan tekamül.
7. Her varlık daha küçük varlıklar ihtiva eder veya daha küçük
varlıkları tesirleri altında bulundurur.
8. Her varlık başka varlıkların bünyesinde veya tesirleri altında
bulunur.
9. Her varlığı analize veya senteze tabi tutmak mümkündür.
10. Her varlık tekamüle otomatik olarak başlar , otomatik olarak devam
eder. Görünüşte varlıklar şuurlanıyor gibi gelir fakat hakikatte bu üç
hassa arası münasebetlerden ortaya bir şuur doğar ve bu şuur zamanla ,
otomatik olarak hareket eden varlıkları Mutlak Nizama uygun olarak tesiri
altına alabilir.
11. Varlıklardaki hassaların münasebetlerinden ortaya şuurun çıkması ,
dünya imkanlarıyle izah edilmesine imkan olmayan bir hadisedir. Çünkü
varlıkların malik oldukları hassalar arası münasebetlerden , ilerde ruh
denilecek şuur doğar. Fakat bu doğuş varlıklardaki hassaların , dolayısıla
varlıkların üzerlerinde bir değişiklik , mesela bir artma veya eksilme
husule getirmez.
12. Varlıklar ve varlıklardaki üç hassadan hasıl olan şuur , ancak Mutlak
Nizama uygun tesirler icra edebilirler.
13. Hassalardan hasıl olan şuur , hassaların içerdiği değerleri idrakle
gelişir.
14. Şuur (ruh) , hassaları idrak ederek yükselir ve Mutlak Nizamın
hudutladığı şeyleri idrak etmekle de varlıkla olan irtibatı çözülür. Bu ,
varlıkla bağlı kalmak ihtiyacından kurtulması demektir. Ruhlar , bu
seviyeye , tekamüle yardımcı ve tekamül ettirici değerlerin hassalarını
kazanmakla yükselirler.
15. Ruhların asli cevheri varlıklardaki tekamül etme hassasıdır. Ruhlar
diğer iki değerle bu hassalarını zenginleştirerek tekamül ederler.
16. Ruhların , diğer iki hassanın imkanlarını kazanıncaya kadarki tekamül
safhaları Mutlak Nizamla ve varlıkla hudutludur. Bu sebeple Mutlak Nizam
hudutları içersinde nerede olursa olsunlar varlık halinde ve her varlığın
ihtiva ettiği iki hassayı idrak ederek tekamül ederler.
17. Bir şuurun hasıl olması için , ne bir varlık varlıklık hassasını
kaybeder ; ne de yepyeni bir şuur ortaya çıkar. Varlıkların ihtiva
ettikleri hassaların aralarında cereyan eden münasebetlerinden husule
gelen şuur , hakikatte yepyeni bir şuur değil ; mevcut şuurun , o şuura
tabi bir cüz’ü tarafından idrak edilmesidir.
18. İdrak edilen , mevcut şuurun bir cüz’üdür. Cüz’ü idrak eden ise
cüz’lüğünü idrak eder.
19. Her ruh , mensubu bulunduğu ruhu ( şuuru) idrak ederek ; idrak ettiği
olur.
20. Büyük Şuur’u var eden ve bu şuura “ kendi kendisini idrak etmesi
imkanı “ gibi , tasavvur edilmesine imkan olmayan bir değer bahşeden ise ;
her şeyin üzerindeki Allah’tır!.
1155.
BÜYÜME
Siz bilginizi arttırdıkça büyüyorsunuz , fakat bu büyüme maddi olmadığı
için göremiyorsunuz.
1156.
AÇILAN İDRAKINIZ
Sizi üç boyuta sığmayan bilgilerle zaman zaman teşevvüşe düşürerek
hazırlamasaydık , “ varlıklardaki hassalara halel gelmeden ruhların
nasıl meydana geldiklerini “ anlayabilmeniz için lüzumlu olan idrak
kapıları açılmazdı.
Nasıl olurdu da “ meydana geldi” diye izah edilen ruhların hakikatte büyük
şuurun ( ruhun) idrak edilebilen cüzleri olduğunu tasavvur edebilirdiniz..
Zaten var olan bir şeyin , “ meydana geldi” şeklinde yapılan izahını nasıl
olurdu da anlayabilirdiniz?
1157.
CÜZ CÜZ ŞUURLANAN BÜTÜN
Bir de bu anlatılanların sentez izahı vardır. Sentez izahta , Tanrının
ilk var ettiği ve Mutlak Nizama uygun olarak tekamüle sevk ettiği
hassalar ayrı ayrı değil , her şey bir kül halinde , şu şekilde izah
olunur :
Tanrı , tekamül etmek , tekamül ettirmek ve tekamüle yardımcı olmak
özelliklerini içeren bir nizam var etmiştir. Üç özellik içeren bu nizam
cüz cüz şuurlanmak imkanlarına malik bir küldür.
Şuurlanma tekamülle olur. Tekamül etmek imkanlarına sahip hassa ( özellik)
Mutlak Nizama uygun olarak tekamül eder. Tekamül ettikçe de ; Tekamül
edebilmesi için kendisine yapılan yardımları idrak eder , benimser ve o
yardımları kendi manevi değeri haline getirir.
Manevi değeri artan tekamüldeki varlıklar da tekamüle yardımcı hassa
üzerindeki tesirlerini arttırır. Onlarla ilgili meçhullerin
derinliklerine iner ve onlara yavaş yavaş hakim olmaya başlar.
Bütün bu olaylar sonucu ortada bir şuur belirir. Bu şuura ise ruh denir.
Ruhların şuurlanması : yokluktan hasıl olan Mutlak Nizamın , Tanrının
emriyle öz varlığını cüz cüz tanıması demektir.
1158.
KÜLLÜN İDRAKI , YÜKSEK ŞUUR
Tanrı , asli cevher’e (1) yükselten bilgiyi , üç esas kısma ayrılarak izah
olunabilir tarzda Mutlak Nizama dağıtmıştır. Bu üç esas unsurun tekamül ve
sentezinden hasıl olan şuur ruhları meydana getirir (1. asli cevher :
diğer iki hassayı benimsemiş tek değer) .
Ruhların Mutlak Nizamda tekamülleri , tesir alanlarının genişlemesi
tarzında tezahür eder. Mutlak Nizama uygun olarak tekamül eden ruhlar ,
kendi tesir alanlarından ve tesir alanlarının dışından aldıkları
yardımlarla tekamül ederek elde ettikleri değerleri üç hassadan biri olan
tekamül edebilme hassası üzerinde toplar.
Tekamül edebilme hassası her varlıkta mevcut olan diğer iki hassanın
katılımıyla zenginleşir . Tekamül etme hassasına , tekamül edebilme
cevheri de denebilir ki ; ruhlar ayrı ayrı düşünüldüğü taktirde bu hassa
ruhların asli cevheridir. Ruhların asli cevheri tekamül ederek , “her
şeyin asli cevheri”ne doğru yükselmek özelliğine sahiptir.
Ruhların esasını oluşturan “ tekamül edebilmek imkanlarına sahip olan
hassa” ruh denilen şuurların şuurlanmasında etken olur. Bu ; ruhların ,
varlıklardaki “tekamül edebilme “ hassasından doğması demek değil ,
varlıklarda mevcut olan hassaların birbirleri ile olan ilişkileri
sonucunda bir ağacın meyve vermesi gibi meydana gelişi demektir. Meydana
gelen ise yeni bir şey değil , mevcut olan şuurun ufacık bir cüz
tarafından “ idrak edilişdir”.
Ruhların varlıklardaki hassalardan meydana gelmeleri , daha doğrusu
kendilerini bulmaları niteliği , akla gelebileceği gibi , maddeler
üzerinde bir değişiklik meydana getirmez. Varlıklar ve varlıklardaki
hassalar arası ilişkiler , bozulmayan , eskimeyen “şuuru idrak
fabrikalarına” benzetilebilir. Onlar daima Mutlak Nizama uygun bir tarzda
, hedefi “ şuuru şuurlandırma “ olan görevlerine devam ederler.
Varlıklar , Mutlak Nizama uygun hareketleriyle sadece mevcut şuuru
şuurlandırmakla ve ruh haline gelmelerine sebep olmakla kalmazlar. Mühim
bir görevleri de ruhların şuurunu arttırmaktır.
Bu sebeple , varlıklar arası ilişkiler sonucu kendilerini bulan şuurlar ,
kendisini önceden bulmuş bir şuurun cüz’ü halindedir. Gaye , cüzlerin kül
olan tek şuur içersinde bilgi ve tesirlerle kül olma yolunda
gelişmesidir.
Ruhların kül olma , başka bir deyimle ; kül içersinde idrakle yükselme
faaliyetleri sonsuza doğru ilerler. Fakat bir an için , iki ayrı ruhun en
yükseğe eriştiklerini ve “ küllü idrakle , kül olduklarını” düşününüz. Bu
; o zamana kadar ayrı ayrı düşünülen ruhların aynı ruh olduklarını idrak
etmeleri demektir.
Tekamülün yüksek safhalarında , ruhların , birbirlerinin aynı olduklarını
idrak ettikleri sayısız birleşme noktaları vardır. Oralarda idrakler
birleşir ve o seviyeye erişenler ayrı ayrı değil , aynı şey olduklarını
idrak ederler. Birleşme noktalarından sonra ruhlar yine ayrılabilir ve
yine daha yükseklerde birleşebilirler. İkinci birleşiş , birincisinden
daha fazla şuuru içeren bir birleşiştir.. ve bu anlatılanlar , tekamülün
dünya realitesine uygun bir izahıdır.
*
Görülüyor ki , idrak edilebilecek şeyler , tekamül , hepsi zaman
kavramının dışında düşünülmesi gereken şeylerdir. Ruhların tekamül ederek
yükseleceği mertebeler mevcuttur. Ruhların tekamül ederek kazanacağı
değerler mevcuttur. Ve bizzat ruhlar , başlangıçta varlıklarını diğer
ruhlardan ayrı idrak etmelerine rağmen , idrak edemediği “yüksek şuurunu”
idrak ederek tekamül ederler fakat idrak edememiş olsalar da ruhlar bu “
asıl mevcudiyetleri” ile mevcutturlar.
*
Bu izahlar İslamiyetten sonra İslam tasavvufu ile bir hazırlık devresi
geçirmiştir. Burada çok dikkat edilmesi icab eden husus ; “ruhun Mutlak
Nizama uygun olarak tekamül etmesi ve bu tekamül sonucu da kül olan şuuru
idrak ederek kül olmasıdır. Fakat kül oluş Allah olmak demek değildir.”
Tanrı bu nizamı kuran, kendi liyakatleri ile tekamül etmesini istediği
varlıklarına ( ki bu varlıkların sentezine kül denilir) kül , ( bütün,
bir’lik) olduklarını idrak imkanını verendir.
Kısaca , kül olmak , Allah olmak demek değildir. Kül olmak yolu , Tanrı
istikametinde yükselmektir. Kül öyle bir şeydir ki ; yükselindikçe büyür.
Onun hudutları sonsuzlukla dahi izah olunamaz.
Mutlak Nizam , kül olma yolunda olanları yüksek tekamüle hazırlayan
“varlık” ile hudutlu bir okuldur. Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak
tekamül edenler de kül olduklarını idrak ede ede yükselirler.
Mutlak Nizamda cereyan eden hadiseler , insanlığı kül olma yolunda
yükselmeye sevk eder. Sevgi , akrabalıklar , aşklar , ıstıraplar , her an
cereyan etmekte olan çeşitli hadiseler hep insanlara kül olduklarını
idrake faydalı olabilecek şekilde düzenlenmişlerdir.
İnsan zaman zaman kendisinin diğerlerinden ayrı olmadığını hissettiren
çeşitli hadiselerle karşılaşır. Bu hadiselerden kül olma yolunda gereken
dersleri alabilenler ve inanarak bu aldıkları dersleri benimseme ,
şuurlandırma yolunda gayret sarf edenler Mutlak Nizam şartları içersinde
kül olduklarını idrak edebilenlerdir.
Kül olduğunu idrak edebilen iki varlık , hiçbir zaman tıpatıp aynı küllü
idrak edemez , çünkü varlıklar arasında az veya çok değer farkları
mevcuttur.
Özetle ; Tanrının var ettiği kül ancak Tanrının idrak edebileceği bir
büyüklüktür. Ruhlar ancak bu küle tabi külleri idrak ede ede
yükselirler.Ruhlar kül olduklarını idrake değerlenerek yükselirler ,
yükseldikçe de önceden idrak edebildikleri küllün sonsuzlukları içersinde
manen büyür ve yükselirler. Bu yükseliş çok yüksek gayelere yönelik bir
yükseliştir.
Bu yükseliş , Tanrının var ettiği küllün kendi liyakati ile şuurlanması
kısacası ; kendisini bulmasıdır!.
Ruhlar mertebe mertebe kendilerini buldukça , diğer iki hassanın
kendilerine yapmış oldukları yardımlara ihtiyaçları kalmayacak şekilde
imkanlarını geliştirirler. Ruhların tekamül ettirici hassayı kendi
varlıklarında arttırmaları demek , onların Mutlak Nizam gibi bir sistemde
tekamül ettirici vazifeleri şuurla görmeye hak kazanmaları demektir. Buna
, ruhların meleklik mertebesine şuurla yükselmeleri de denilebilir.
Ruhlar tekamül ettirici vasıflarını arttırabildikleri oranda yüksek
vazifelere hak kazanırlar. Bu , ruhların şuurlu meleklik safhasıdır. Fakat
her vazifeli veya vazifeli olduğunu idrak etmiş varlık melek değildir.
Çünkü istisnasız her şey vazifelidir. Şuurlu meleklik hassasını kazanmak
, ruhlar için çok yüksek tekamül merhaleleri aşmakla , kül’lük idrakini
çok yüksek seviyelere eriştirmekle mümkündür.
Bu bilgiler ise , insanlar kül’lük şuurunu aşılayacak i şuurla tekamül
kapılarını açacak bilgilerdendir.
1159.
ŞUURSUZ TEKAMÜLDE ; OTOMATİK HAREKET
Varlıklardaki mevcut tekamül etme hassası , şuura ( veya ruha) bağlı
olmadığı taktirde ; varlıklarda otomatik hareketlere vesile olur. Bu
otomatik hareketlerden ; madde tesirleri, tesir alanları ve manyetik
alanlar oluşur.
1160.
RUHU DEĞERLENDİREN “ DEĞERSİZ” HASSA
İlk var edilen üç değerin Mutlak Nizama uygun olarak tekamül etmeleri
sonucu ruhlar , küllün bir cüz’ü olarak , fakat bunu idrak etmeden ; tek
tek varlıklar halinde olduklarını idrak ederler.
Ruhlar , varlıklarda bulunan tekamül etme hassasının otomatik gelişmeler
sonucu değer kazanarak varlığını idrak edebilmesi ile şuurlanırlar.
Bir varlıkta mevcut olan tekamül etme hassasının , bir ruhun
şuurlanmasında rol oynaması, onun eski haline halel getirmez. Kısaca , o
yine o maddede mevcut olabilir. Varlıklarda “ tekamül etmek imkanı” tam
bir “ değersizlik” halindedir. Bunun değerlenmesi sonucu şuur varlığını
idrak eder.
Şuurun varlığını idrak etmesi, tam bir değersizlik halindeki tekamül
edebilen değerin değersiz haline halel getirmez.
1161.
KENDİ KAYBEDEN
Dünyada insanlara ; zararlı olmak isteyenler de , faydalı olmak isteyenler
de manevi değer kazandırırlar. Aradaki fark , bu işte kötülük etnek
gayesiyle yola çıkanların kayba uğramalarıdır.
1162.
HER VARLIK
Her varlıkta üç değer ( hassa) mevcuttur.
1. Her varlık , Mutlak Nizama uygun yardımlar alır.
2. Her varlık , kendi varlığı ve diğer varlıklar için tekamüle
yardımcı olur.
3. Her varlık , aldığı otomatik yardımlarla tekamül eder.
1163.
ÖLÜM , AHİRET , HAYATLAR
Ölüm , insanları dünyadan ayıran ve başka bir dünyada yaşatmaya başlayan
hadisedir. Dünyadaki ölüm denilen hadise sonrası ruhlar , zaman kavramıyla
izah edilemiyecek kısa bir geçiş ( adaptasyon) devresi yaşarlar. Bu devre
( varlığın şuur değerine uygun olarak) ya şuurlu , ya şuursuz, yahut da
ayrıldığı tekamül yerinin tesirleri altında geçen bir geçiş devresidir.
Bu devre de dahil , ruhların hayatlarının bu safhasındaki devreler ,
tekamül sağlayıcı oldukları için birer tekamül yerinden farksızdırlar.
Dünyayı ahiretten farklı yapan şey , dünyada madde ile bağlı bir hayat
yaşanmasına karşılık , ahirette madde halinde tezahür etmiş bir robotun
bulunmamasıdır.
İnsanlar da , mevcut bütün varlıklar gibi, yaşayacakları “hayat plan”ını
varlıklarındaki tekamül ettirici hassanın yardımıyle Mutlak Nizama uygun
olarak düzenlerler. Bu düzen , ruhun tekamülü oranında şuurlu olabilen bir
planlama düzenidir.
Mutlak Nizama tabi olarak yaşanan cennet ve cehennem hayatları ,
tekamüldeki varlığın bulunduğu ortamda ( maddeli-maddesiz) tekamülünü
karşılayacak şekilde yaşadığı hayattır.
Bir sonraki hayatın cennet veya cehennem olması , varlığın yaşayacağı
hayata bağlıdır. Bunu varlık ( kısmen de olsa) hayatında takip ettiği
yollarla kendisi belirleyebilir.
Kısaca ; hayatı hayatlar takip eder. Buna hayatta hayatlar vardır da
denilebilir ve bu hal , varlıkta varlıklar düşünülmesine benzetilebilir.
1164.
BİR VARLIK
Dinler değil , dinler halinde düşünülebilen “ bri din” vardır. Varlıklar
değil , varlıklar halinde düşünülebilen “ bir varlık” vardır.
1165.
VARLIK – VARLIK ÜSTÜ
Her şey varlıkların ( ve maddelerin) oluşlarının izahı ile izah olunamaz.
Varlıkla sınırlandırılmış bir sistemden , varlık üstü nizamın izahına
uzanılamaz.
“ Her şeyin , maddenin oluşlarını izah eden kanunlarla izah
olunabileceği” ni sananların bu görüşleri eksiktir. Buna rağmen , bu görüş
daha yüksek izahlara basamaklık etmesi bakımından faydalıdır.
1166.
ALLAH
Allah Mutlaktır. O Mutlaklık , varlıkla sınırlanamaz. Mutlak Varlık ,
Allahın , Mutlak Varlık Nizamı’ndaki tezahürüdür. O , sınırlandırlmasına
imkan olmayan büyüklüktür.
1167.
DOĞRU
Her düşünen , bilen insan için bir “ doğru “ vardır. Kendini bilen için
ise , ”en doğru” yoktur.
1168.
EN DOĞRU
Ulaşılan doğru , en doğru değildir. Tıkı , inanılan doğrunun en doğru
olmadığı gibi !.
1169.
TEKAMÜLDE HAMLE
Tekamül bir inanca sahip olmakla değil , mevcut inanötan yukarılara doğru
hamleler yapmakla sür’atlenir.
1170.
KÖTÜ
Zannedildiği için kötü olan şey çoktur. Hakikatte kötü olan tek şey ;
böyle olduğuna inanıldığı halde yapılan şeydir. Aslında , oluştan kötü
diye bir şey yoktur.
1171.
VAR EDİLMİŞ’İN BAŞLANGICI
Her şeyin başı , ne sentez , ne de analiz olarak izahına imkan olmayan :
Tanrı’dır.
Fakat siz ancak O’nun var ettiklerinin analizi ile hakikatleri idrake
başlıyabilirsiniz. Sizin için her şeyin başlangıcı , O’nun ilk var ettiği
üç değerdir.
1172.
HADİSELER
Hadiseler cereyan ediş tarzlarına göre muhtelif şekillerde tezahür
ederler. Mutlak Nizama tabi olarak cereyan eden hadiseler , varlıklar
arasındaki münasebetlerden doğarlar. Gayeleri ise tekamül Nizamına uygun
olarak varlıklar arasındaki münasebetleri idame ettirmektir.
Varlık ile ilgili her hadiseyi , dünya realitesine uygun olarak iki tarzda
düşünebilmek mümkündür:
Bir varlığı ilgilendiren dahili ve harici hadiseler , o varlığın , tekamül
ihtiyacını karşılayacak olan yolunu çizer. Genel olarak hadiselerin
tümünün açıklaması bir sentez olarak şöyledir :
1. Mutlak Nizama uygun olarak , tekamül etmekte olan “tek varlık”
vardır.
2. Bu ; cüzleri de müstakil (1) olarak şuurlu olabilen , bir
varlıktır.
3. Her cüz kendisini müstakil bir varlık olarak bilir. Bu kanaat
tekamülle değişir ve birliğe bütünlüğe yönelir.
Kısaca ; varlıklar tekamül edebildikleri oranda kendilerinin de diğer
varlıklardan olduğunu idrak ederler. Buna , tekamülün “kül” yönündeki yolu
da denilebilir. Bu yol yükselme yoludur!
(1. müstakil : ayrı , bağımsız ; her biri tek tek birer bütün olabilen)
*
Mutlak Nizamda , bir insanın idrak edemiyeceği bir nizam ve intizam
mevcuttur. İnsanlar tekamül ettikçe bu nizam ve intizamı idrak ederler.
İdrak ettikçe de nizam ve intizam içersinde tekamül etmeleri için lüzumlu
olan otomatik yardımlar eksilir. Bu hal ; “üçüncü hassanın” ruhta şuur
haline gelmesi tarzında da izah olunabilir.
Bu sebeple , bitki ve hayvanların daha fazla otomatik yardımlar alarak
tekamül etmelerine karşılık , insanlar , bu yardımları şuurlarıyle
karşılayacak durumda olduklarından almazlar.
*
Her varlık , her insan , yakın seviyedeki varlık ve insanlarla , otomatik
nizam bağları ile bağlıdır. Bu bağlar arasındaki münasebetleri maddi
imkanlarla izaha imkan yoktur.
Maddeten birbirlerinden binlerce kilometre uzakta bulunan iki insan en
kuvvetli bağlarla birbirlerine bağlı ve yakın olabilirler. Bu bağlar ,
birbirlerine yakın insanların ilerde birbirlerini “ aynı varlık”
hissedebilmeleri için lüzumludur.
Çünkü varlıkların “aynı olduklarını” idrak ederek ,”kül” içersinde
tekamül edebilmeleri nizama bağlıdır.
Bu nizama göre , yakın seviyedeki varlıklar arasında bağlar mevcuttur.
İleri seviyelerdeki varlıklar bu bağların kendilerini , dolayısıyla
şuurlarını aynı noktaya teksif ettiğini (2) idrak edebilirler. Bu idrak ,
şuurlu tekamülün mühim bir safhasıdır.
(2. yoğunlaştırdığını;konsantre ettiğini).
Şuurlu tekamül mertebelerine henüz yükselememiş varlıklar için de bu hal
geçerlidir. Onların da yakın seviyede bulunanları arasında aynı manevi
bağlar mevcuttur. Onları da aynı noktaya yönelten bir kudret vardır fakat
bu kudret , şuurla tekamül safhasına erişenlerdeki gibi şuurlu değildir ;
otomatiktir. Onlar otomatik olarak Mutlak Nizama uyarlarken , bir taraftan
da küllü idrak edebilmelerine yarayacak yardımlar alırlar. Sevgi , menfaat
... gibi şeyler , onları birbirlerine yaklaştırır. Kin , nefret ... gibi
hadiseler ise onları bazı varlıklardan uzaklaştırarak “manevi mesafe”
hakkında onlara bilgi verir ve onları daha üstün tekamül merhalelerine
hazırlar.
Kısaca ; varlıklar tekamül ettikçe “kül” içinde kendilerini manen daha
büyük , daha kudretli bulurlar.
Varlıklar arasındaki bu çok mühim bağ ve münasebetler , dünya realitesine
göre insanlarca izah olunamıyan birçok hadiseler halinde de tezahür
edebilirler. Mesela bir nizam vardır. Bu nizam birbirlerine yakın
değerleri birçok bakımlardan manen birbirlerine bağlayan nizamdır. Bu
nizamdan , dünya realite ve izahına göre ; “bir mukadderat birliği doğar”.
Bu sebeple , mesela bir san’atkar ölür ; kısa zaman sonra , ölen
san’atkara yakın değerde diğer bir san’atkarın öldüğü ve onu da bir
başkasının takip ettiği görülebilir. Keza , iyi anlaşan ve uzun yıllar
beraber ömür geçiren bir karı koca pek kısa zaman aralarıyle ölebilirler.
Her bakımdan sıkı bağlarla birbirlerine bağlı olan ikizlerde bu hal çok
kuvvetle gözükebilir. Çünkü ikiz demek , hakikatte , şuurlu veya şuursuz
olarak pek kısa bir tekamül süresinden sonra varlıklarını bir hissedecek
olanlar demektir. Fakat bu bağımlı ikizlerden birinin önce ölmesi ,
diğerinin de öleceği anlamına gelmez. Böyle bir durumda onlar madde üstü
alakalarına , aynı kolaylıkla , biri dünyada diğeri de ahirette olmak
üzere otomatik olarak devam edebilirler.
Bütün bu olup bitenlerin görünür bir şekilde meydana gelmesinin sebebi ise
yine tekamülle ilgilidir ve manevi hadiselerle maddi hadiseler arasındaki
bağlar üzerine dikkatlerin çekilmesi içindir.
*
Manevi hadiseler , dünya realitesine uygun olarak cereyan ederlerken ,
alışılmış maddi hadiselere benzemezler. Bu sebeple , onlarda maddi
hadiselerin bilimsel araştırmalarında alınan kesin sonuçlar elde edilemez.
Kesin sonuçlar alınanan maddi hadiseler hakikatte , cereyan etmekte olan
manevi hadiselerin kaba tezahürlerinden başka şeyler değildir. Kesin
sonuçlara gelince ; ilk bakışta kesin sonuç vermeyecek gibi gözüken manevi
hadiseler metotlu bir tetkike tabi tutulursa , maddi hadiselerden çok daha
kesin sonuçlar verebilir. Fakat buradaki kesinlik , hiçbir zaman en doğru
anlamına alınmaması gereken bir kesinliktir. Çünkü manevi hadiseleri ,
varlıklar , şuurları , değerleri oranında idrak edebilirler.
Maddi hadiseler ve bilim yolu ile elde edilen sonuçlar ise dünya
imkanlarıyle ve sadece dünya realitesine uygun olarak izah edilebilecek
kaba izahlardır. Çünkü bilim , bir hadisenin veya varlığın dünya şartları
içersinde her tekrarlanışta aynı sonucu veren en kaba tezahürlerine
tercüman olabilir.
Bilimsel yollarla izah olundukları zannedilen hadiselerin derinliklerine
inildikçe kat’iyetin (1) eksildiği görülür ve bu hal , matematik olarak
ispatı mümkün bir haldir. Matematik ise şayet manevi değerlere
yaklaşıldıkça kat’iyetinin eksileceği göz önünde tutularak ayarlanır ve “
kat’i elastikiyetleri “ izah edebilir bir hale getirilirse ( ki
getirilecektir) o zaman asıl büyük rolünü oynamaya başlayacaktır.
Çünkü esas şudur ki :
“ Kat’i olmayan yoktur. Kat’i olmayanlar dahi Mutlak Nizama uygun bir
kat’iyetin ifadesidir. Bu kat’iyet , dünyada “ kat’iyet dışı” halinde
görülebilir. Kat’iyet dışı olanlardaki kat’iyete nüfuz edebilmek ise
tekamülün yoludur. Bu sebeple gelecekteki bilimsellik yolu ; kat’ilik
dışındaki kat’iliğe yükselmek yolu olacaktır” . (1. kat’i: kesin ,
kat’iyet : kesinlik ) .
Sebep bu olduğu için , ruhsal araştırmalarla elde edilen sonuçları ,
bilimin telkin ettiği “ kaba ve basit tekrarlama” prensipleri ile
sınırlandırmak size sadece engel olur. Yapılacak iş ise ; bilimsel
metotlardan faydalanmak fakat onlarla kat’i olarak açıklanamayan
hadiselerin derinliklerine , kat’iyetsizlikler içindeki kat’iyetleri
bulmak gayesiyle nüfuz etmeye çalışmaktır.
1173.
RUH ; TESİRLİ ŞUUR
Ruh bir projektör gibi bedeni tesiri altında bulundurur. Projektörün
ışığının bedenden uzaklaşıp başka yöne yönlendirilmesiyle beden normal
otomatik hayatını yaşamaya başlar , yani ölür.
Önceki bilgilerde , ruhun , her varlıkta mevcut bulunan üç değerden ,
tekamül sonucu hasıl olduğunu anlatmıştık. Şu halde ruh Tanrının ilk var
ettiği değerlerin birbirleri ile otomatik olarak münasebetlerinden oluşan
“ şuurdur”. İşte bu şuur , dünyada ruh halinde tezahür eden ve maddeyi
tesirleri altında bulunduran şuurdur.
Ruh tekamül ettikçe , bağlı bulunduğu diğer şuurları ve mensubu
bulunduğu üstün şuurları idrak ederek yükselir.
Ruh madde üzerine bir projektör ışığı gibi teksif ettiği tesirleri ilie
maddedeki otomatik düzene kendi tesir ve şuurunu katarak , onu canlı bir
beden haline getirir. Bir bedenle şuur , zaman kavramı ile izah
edilemiyecek bir tarzda birleşirler.
Çocuğun babadaki ve ana rahmindeki canlılık devreleri otomatik canlılık
(1) devreleridir. Çocuk ana rahminde ağlasa bile bu otomatik bir
harekettir ( 1. bağlı canlılık ; Şuurlu İnanç I , bilgi no : 346, 437 ,
654) .
Ana ve baba , doğacak çocukla ortak bir hayat planına sahip varlıklardır.
Çocuk üzerine ruh tesiri denilen ışığın çevrilmesi , doğumladır.
Çocuk ana rahmindeyken , plan , ana ve baba ile ilgili kısımlar üzerinde
işler. Çocuk ana ve babadan plan icabı alması gerekenleri alır. Ruhun baba
ve annede hazırlanan bu canlı madde üzerine çevrilmesi ile de ruh , plana
uygun dünya hayatına başlar.
1174.
RUH
Bedeni tesir altında bulunduran ruh ile bedeni oluşturan maddeler arasında
maddi ve manevi bir şua alışverişi vardır.
Ruh ve bedenden meydana gelen canlı varlıklar , bu şua alışverişi devam
ettiği sürece beraber düşünebilen (2) bir varlık halinde tezahür ederler.
Ölüm , bu şua alışverişinin tükenmesi veya yetersiz hale gelmesi sonucu
hasıl olur ( 2. ruhun ve bedenin beraberliği ) .
Hastalıklar da bu şua alışverişine tesir ederler. Ruh ve bedenden meydana
gelmiş her müstakil varlıkta bu münasebet mevcuttur.
*
Ruh Mutlak Nizama uygun olarak herhangi bir varlıklar grubu üzerinde
tesirini icra etmeye başlayınca ; o varlıklar grubundaki “ tekamül ederek
ruh olma imkanlarına malik değer” aracılığı ile , varlık grubuyla irtibat
kurarak bedenlenir. Buna ruhun maddede otomatik tekamülle oluşmuş olan
değerle birleşmesi de denilebilir.
1175.
ÖLÜM
Ölüm , maddede teşekkül etmiş manevi değerin , ruha çekilmiş değer haline
gelmesi sonucu hasıl olur.
1176.
VARLIKSIZ TEKAMÜL MERTEBESİ
Ruhlar , ilk var olan üç değerin birbirleri ile olan münasebetlerinden
hasıl olurlar.
Bu şekilde hasıl olan ruhlar , üç değerin var edildiği hassayı ihtiva
ederler. Ruhlar yükselerek tekamüllerine , her şeyin var edildiği izahı
imkansız cevheri idrakle devam ederler.
*
Her şey üç hassadan hasıl olmuştur. Bu hassaların tekamülünden ruhlar
hasıl olurlar . Madde ve varlıkların yardımıyle ve onlardan faydalanarak
tekamül eden ruhlar , bütün varlıkların esası olan üç hassanın hasıl
olduğu izahı imkansız cevherle zenginleşirler. Varlıksız tekamül edecek
mertebeye yükselince de “asli cevher” içersinde bir zerre olduklarını
idrak ederek izahı imkansız bir yükseklik olan “ Şuurlu Yüksek Tekamül”
mertebesine yükselirler.
Hiç şüphesiz ki , her şeyin var olmasının amili olan cevherin üzerinde ,
her bakımdan izahına , düşünülmesine ve idrakine imkan olmayan bir
büyüklük olan Tanrı vardır.
1177.
MİLLİYETÇİLİK VE MUTLAK NİZAM
Mutlak Nizama uygun bağların meydana getirdiği milliyetçiliğe tabii
milliyetçilik denir.
Tabii milliyetçiliğin idraki , bir bölünmeyi değil , bilakis Mutlak Nizam
icaplarına uygun “ birliğin” oluşmasını sağlayıcıdır.
1178.
ANLAYIŞ
Varlıklar , tesir alanı daha dar olan yani daha az tekamül etmiş
varlıklardan tam bir anlayış beklememelidirler. Anlayış da idrak gibidir.
Bir varlık değerinden daha üstün bir varlığı nasıl ki değeriyle idrak
edemezse , varlıklar da , daha az tekamül etmiş varlıklardan aynı şekilde
bekledikleri anlayışı bulamazlar.
Bu anlayışı bulamayan ileri varlıklar üzülmemeli ve daha üstün varlıklara
sığınmalı , ancak onlardan anlayış beklemelidirler.
Sen , O’nun yardımlarına sığınarak , O’nun anlayışını bilip teselli
bularak ve başkalarına karşılık beklemeden yardım ve anlayış göstererek
yürümeye gayret et...
1179.
HERKESİ SEVEBİLMEK !
Milliyetçilik her şeyden önce Mutlak Nizama uygun bir haldir.
Bir insan normal olarak önce kendisini, sonra en yakınlarını ve
yakınlarını düşünür. İnsan içinde bulunduğu birlik ve toplumu
benzerlerinden üstün tutar , icabında da diğerlerine karşı savunur. Kısaca
, çeşitli manevi bağlarla bağlı bulunduğu insanları , toplumu ,
diğerlerinden üstün tutar.
Kişi , normal olarak , aynı gözle bakamayacağı ve mutlaka ayrım yapacağı
toplum ve kişiler hakkında objektif olduğunu savunuyorsa , bu sözünde
samimiyet yoktur. Gerçi , insan tekamül ederek kendisini her şeyden , her
şeyi kendisinden görmek yolunda ilerlemektedir.
Tekamülün gayesi yakınlarını da ancak diğerleri kadar sevmek değil ,
herkesi, yakınlarını sevebilecek kadar sevebilme durumuna gelmektir. Bu ,
milliyetçiliği reddetmekle değil , milliyet sevgi ve şuurunu genişletmekle
mümkündür. Bu ise tekamülle dünyada ulaşılabilecek en üstün merhaledir.
Herkesi (benimsenmiş bir sevgiyle) sevmek , tekamülün dünyadaki
hedeflenen sınırıdır.
1180.
TEKAMÜLDE SINIR
Tekamülde ve onun planında , nizam vardır fakat sınır yoktur.
1181.
HER HADİSENİN SEBEBİ !
Bütün hadiseler , cüz’e küllüğünü idrak ettirmek içindir.
1182.
HER ŞEY ÜÇ DEĞERDEN
İnsanların idrak edebilecekleri her şey üç değerden hasıl olmuştur. Madde
de üç değerden hasıl olduğu için ve üç değerin birbirleriyle münasebetleri
sonucu tekamül edici hassanın ruh haline gelişi sebebinden ; önceleri ,
zamanın realitesi ve benimsetici metotlara uygun olarak izah yapılırken “
her şey üç maddeden hasıl olmuştur” denilmişti.
Görüldüğü gibi bir bakımdan doğru olan bu izah , birçok bakımdan gününüzün
realitesini tatmin edemiyecek değerdedir.
1183.
MEDYOM
Medyomlar , çoğu zaman ruh değerlerini beden yolu ile dışa yansıtırlar ve
bu hali bir tebliğ alma zannederler.
1184.
BİLGİ
Medyomlar vasıtasıyle elde edilen bilgileri , birçok bakımlardan alimlerin
ve buluş sahiplerinin bilgi ve fikirlerinden ayrı görmek doğru değildir.
Hakikatte tekamülde rol oynayan mühim bilgiler, aynı gayeye hizmet için
bir medyom vasıtasıyle verilebileceği gibi , herhangi bir bilim adamı
vasıtasıyle de , mesela bir bilinmeyenin bulunuşu , bir problemin çözülüşü
şeklinde veriilebilir (1).
(1. mesela Einstein’in “ maddenin aslı enerjidir , yani madde , sadece bir
enerji yoğunlaşmasıdır” tezi dünyada maddeye bakış açısını değiştirmiş
olan , adeta spritüel kaynaklı bir bilgidir)
Hakikat şudur ki ; medyomlar vasıtasıyle tebliğ olarak alınan veya bilim
ve san’at adamları tarafından vaz edilen bilgiler , aynı meşe’den aynı
gaye için verilmiş , sadece veriliş şekilleri farklı görünen bilgilerdir.
Buradaki fark ; medyomun üstün bir menşe’den aldığı bilginin o zamana
kadar malik bulunduğu bilgilerden daha başka olduğunu idrak edebilen bir
kişi olmasıdır.
Cereyan etmekte olan hadiseler , gereken bilgilerin hatırlanmasında veya
herhangi bir şekilde bildirilen veya hatırlatılan bilgilerin idrak
edilmesinde çok mühim roller oynarlar. Bilgilerle hadiseler birbirleri ile
çok sıkı bağlarla bağlıdırlar. Hadiseler , verilecek bilgilere kapı açar ,
bilgiler ise hadiselere göre verilir veya hatırlatılırlar. Bir hadise ,
bir bilim adamının dikkatini mühim bir noktaya toplamasını sağlayarak
doğru yolu gösterebilir.
Bilgi ; var olan bir şeyin sırası ve zamanı gelince idraki demektir.
Tekamülle ilgili yepyeni bilgilere vasıta edilenler hakikatte o bilgilere
malik bulunanlardır ve dünyada bu maliki bulundukları bilgileri otomatik
yardımlarla dünya realitesine uygun hale getirerek vazifelerini yaparlar.
1185.
BOŞ GEÇEN VAKİT
En mühim olmayan şey , boş vakit geçirmektir. Boş geçen zaman yoktur. O ;
değeri idrak edilemediği için boş zannedilendir.
1186.
SORUMLUSUNUZ !
Düşüncelerinizden ve kendi kendinize verdiğiniz sözlerden de sorumlusunuz.
1187.
ÜÇ DEĞER - RUH
İlk halk edilenlerden hasıl olan varlıkların birbirleri ile olan
münasebetlerinden ve bu varlıklara bağlı olarak hasıl olan , gelişen ,
değişen değerlerin tekamüllerinden ruhlar hasıl olur.
Ruha (analiz ederek) ; “ tekamüle sevk edilen ilk üç değerin , Tanrının
emirlerine uygun sentezi” de denilebilir.
1188.
VAR EDİLEN
İlk halk edilen üç değerin birbirleri ile olan otomatik münasebetlerinden
varlıklar hasıl olur. Her varlık , esasını teşkil eden üç değere maliktir.
Varlıklar birbirleri ile olan otomatik münasebetlerden faydalanarak
tekamül ederler.varlıklara bağlı olarak tekamül eden değerlerden ruhlar
hasıl olurlar.
Ruh , Tanrının ; ayrı ayrı tekamüle sevk ettiği değerlerin bilgi ve
şuurla daima değerlenen , değerlendikçe de varlığındaki bilgiyi idrak
ederek yükselen “var ettikleri”dir. Var edilenler ise , var
edilen olduklarını idrak yönünde tekamül ederler.
1189.
İRADE İLE BEDENİ BIRAKIŞ
Bir insan şuur ve iradesiyle , ruhu ile bedeni arasındaki bağları dünya
imkanlarına uygun olarak çözebilir ve iradesi oranında maddeye olan
hakimiyeti ile yeniden bedenlenebilir.
1190.
TALİH
İnsanlar , karşılaştıkları fakat izah edemedikleri hadiselere talih derler
(1). Talih ; olması kaderde olan şeylere , planın icabı olarak teşebbüs
etmektir.
Talih ; olması gereken şeylerin , gereken sonuçlarına takılan bir isimdir.
(1. talih: rastlantıları idare ettiğine ve böylelikle iyi veya kötü
durumlar hazırladığına inanılan tabiat üstü kuvvet; baht) .
Şuur İnanç II ; Bölüm 8
1191.
VARLIK ÜSTÜ
Bundan önceki bilgilerde “Oluş “ hadisesini dünya
realitesine uygun olarak şöyle izah etmiştik :
“ Tanrı , izahı mümkün olmayan imkanlarıyle , size ancak
yokluk diyerek biraz olsun izah edebildiğimiz manevi doğurucudan üç
hassayı halk etmişti”.
Bunlar teker teker ele alındıklarında hiçbirisi varlık
olarak düşünülemiyecek hassalardır. Onlara ; hassa , cevher denildiği gibi
; değer, hatta biraz daha sınırlandırılarak “ bilgi” dahi denilebilir.
İnsanların idrak edebilecekleri her şeyin , bütün
varlıkların başlangıcı olan bu üç değer , dünya realitesine uygun olarak
şu şekilde izah olunabilir :
Yukarıdaki izah analiz bir izahtır ve iki türlü sentezi
vardır.
Birinci sentez ( varlık üstü sentez) :
Bu üç varlığın ;
1 + 2 + 3 + Yüksek Şuur = Yokluk Sırrı ( Büyük Hakikat)
şeklinde izah olunabilen fakat asla idrak edebilmenize
imkan olmayan , yüksek, varlık üstü sentezidir.
Herhangi bir sentezin veya analizin yapılması için , o
işlemi mümkün kılacak bir bilgiye ihtiyaç vardır. Bu yüksek sentezi
yapabilmeniz için ise gereken bilgi sadece Tanrıda mevcut olan bir
bilgidir.
“Varlık Üstü Tekamül” merhalelerine erişen varlıklar , bu
bilgi içersinde ve onu idrak ederek , benimseyerek , “o bilgi olarak”
tekamül ederler. Bilgi olmak demek , o bilginin imkanlarına malik olmak
demektir.
İkinci sentez :
İkinci sentez , üç değerin , varlık seviyesindeki bir
şuurla bir arada düşünülmesinden doğar. Bu seviyedeki bir sentezden ise
oluşan bizzat “varlık”tır.
1 + 2 + 3 + Şuur = Varlık
Bu sentezi kendi imkanlarına göre yapan “şuur”, varlık
seviyesindeki bir şuurdur. Varlık seviyesindeki ve varlık seviyesinin
üzerindeki şuurlar ise , ayrı ayrı düşünüldükleri taktirde , değişik
kıymettedirler. Şu halde yapılan bütün analiz ve sentezler , onları yapan
şuurlarla uygun değerler taşırlar.
Varlık seviyesindeki en yüksek sentez , üç değerin bir
arada düşünülmesinden doğan sentezdir. Varlıkların izahına bu sentezle
başlanır. En basit olduğu farzedilen varlığın analizinden doğan “üç
hassa”yı ve bu üç hassa ile ilgili şuuru , dünyada yaşayanların idrak
edebilmelerine imkan yoktur.
Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak tekamül edenler için
idrak hududu “varlık”tır. Mutlak Nizamın çizdiği hudutlar “ Mutlak”tır ve
varlıkla hudutludur. Buna Mutlak Varlık da denebilir. “Yüksek Tekamül” ise
sadece hudutsuz bir mutlaklık ile ilgili bir tekamüldür. Varlık ve
varlıkların tabi olduğu nizam ile ilgili bir tekamül değildir.
Mutlak Nizam , Mutlak Varlığı ilgilendiren bir nizamdır.
Bir şeye “nizamlı” veya “nizam” demek ancak nizamın karşısında bir
nizamsızlık idrak etmekle mümkündür. Nizamsızlığın mevcut olduğunu kabul
etmeyenler veya nizamsızlığı tanımayanlar için nizam mevcut olamaz.
Şu halde bu nizama , Mutlak Nizam demek , Mutlak’ı nizam
ile tahdit etmek demektir. Mutlak Nizam , Mutlak Varlığın tabi olduğu
nizamdır. Tekamülün varlık üstü safhalarındaki hal veya haller , nizam ve
nizamsızlık denilerek izah olunabilecek haller değildir.
Mutlak Varlık , Mutlak Nizama uygun olarak tekamül
edenleri hudutları içersinde toplar. Ve onlara varlığını kül halinde
idrak edebilmek imkanlarını hazırlar. Yaprağa evvela dal , sonra da ağacın
kendisi olduğunu idrak ettirecek şuuru kazandırır.
Mutlak Varlık hudutları içersinde tekamül ; “ Mutlak
Varlığın Kendisi olduğunu idrak” seviyesine kadar yükselir. Mutlak
Varlığın kendisi olduğunu idrak edebilenler ise , bu hakikati kendi
değerleri ile orantılı olarak idrak edebilirler. Mutlak Varlık hudutları
içersinde tam şuura erişen varlıkların önünde “Varlık Üstü Tekamül”
yolunun kapıları açılır.
Mutlak Nizama uygun olarak tekamül edenler , varlığın
sentezini yapa yapa tekamül ederlerken zaman zaman teşevvüşe düşerler.
İmkanları ile varlık hudutlarını aşamadıkları için de kendilerini Tanrı
zannedebilirler. Fakat bu hal , bu zan , yine varlık hudutları içersinde
edinilebilen daha üstün bilgilerle giderilir ve varlık üstü “ Yüksek
Tekamüle” hazırlanılır.
1192.
ÜÇ DEĞER
Üç değerden , tekamül etme imkanlarına malik olan değer ,
bir varlık oluşturduğu diğer iki değeri idrak ederek ve onların otomatik
yardımlarından faydalanarak tekamül eder.
1193.
KENDİNE EN YAKIN ..
İnsanlara en yakın gelen bedenlerindeki organlarıdır. Hatta
onlar bu bedeni o kadar benimsemişlerdir ki onu kendileri sayarlar. Ve bu
sebeple de en yakınlarını bedenlerinden dışarıda , akraba ve sevdikleri
arasında aralar.
1194.
İRADENİN KUVVETLENMESİ
Dünya hayatında ve diğer tekamül yerlerindeki hayatlarda
her şey ; iradelerin kuvvetlenmesi içindir. İradelerin kuvvetlenmasi ise ;
ruhların , tekamül ederek şuurla yürütecekleri vazifelere yöneltilmesi
için lüzumludur.
İnsanlar iradelerini realitelerin mevcudiyetlerinden ve
icaplarından faydalanarak kuvvetlendirirler. Realiteler ise , yapılması ve
yapılmaması gerekenlerin birbirlerinden farklı olmalarını sağlarlar.
Yapılması ve yapılmaması gerekenler vardır. Dünya
realitesinde gaye ; insanların iradelerini , yapılmamaları gereken
şeylere karşı direnmeleri için kullanmalarıdır. Dünya üstü gaye ise bu
direnmelerden ve iyi yolda olma azim ve iradesinden gereken değerleri
kazanmak , tesir halkasını genişletmek , otomatiklikten şuurla uzaklaşmak
ve tekamül yolunda yükselerek bu yükselişin icaplarına uymaktır.
1195.
BİLGİ
Bilgi mevcuttur. İdrak edilen ise , mevcut bile denilmemesi
gereken bilgidir.
Bilgiyi idrak ise çeşitlidir. Çünkü , bilgi her ortamda , o
ortamın icaplarına uygun halde tezahür eder. Bu yüzden de , aynı şeylerin
ayrı ayrı tekamül yerlerindeki izahları arasında farklar mevcuttur.
1196.
HAKİKATLER
Hakikatler ; otomatik hadiselere , şuurla yapılanların
birleştikleri yerlerdedir.
Hakikatler de değişirler. Varlıklar şuurlanarak Mutlak
Hakikatler istikametinde yükselirler.
1197.
KARDEŞÇE YAŞAMA
“ Aklıbaşında” denen her insan kardeşlikten , insanların
bir arada kardeşçe yaşamalarından bahsetmektedirler.
İyi ama bu iş nasıl olacak? Hangi yollardan yürünerek ,
erişilmesi arzu edilen bu dünya realitesine uygun yüksek gayeye
ulaşılacak?..
İşte asıl üzerinde durulması gereken , hatta imkanlar
oranında üzerinde durulan fakat umulan sonuçlara ulaşılamayan , böyle
olduğu için de cevaplandırılamayan soru , neden cevaplandırılarak
gerçekleştirilemiyor?..
Bu soru , herkesin arzu ettiği fakat gerçekleştirebilmek
için gereken kudret ve bilgiye sahip bulunmadıkları bir sorudur. Bu soru ,
ancak ANA BİLGİ’lerin yardımı ve şuurla hayata tatbikiyle
gerçekleştirilebilir.
1198.
VAZİFE YOLUNDA İLERLEYECEKSİNİZ..
Vazife ile ilgili bütün hadiseler , size grup halinde
vazife görülecek bir durumda olunmadığını gösterir. Siz de vazifenizi
bundan önceki vazifeliler gibi ifa edeceksiniz. Bir gruba dahil olarak
değil ; gereken kişi ve grupları etrafınızda tolplayarak vazife yolunda
ilerleyeceksiniz. Mukadder olan hedefe ise mutlaka erişeceksiniz!.
1199.
GÖZLEMLER
Hayat , şuurlu veya otomatik olarak yapılan gözlemlerle
doludur. İnsanlar ise , otomatik gözlemleri idrak ederek , şuurlu bir hale
getirerek tekamül ederler.
1200.
YAPABİLECEĞİNE İNAN
“Madem ki ben iyilikler arzu ediyorum , öyleyse o
iyilikleri yapacağım” de.. Yapabileceğine inan ve yapmaya çalış.
1201.
BİLGİDE MÜSAMAHA YOKTUR !
Bilgi , mevcut olanın idrakidir. Bilgiye ; mevcut olan
hakikatin şuurlu varlıklar tarafından , liyakat oranında idrak olunması da
denebilir.
Bilgi mevcuttur. Çünkü onun menşe’ini izahda zaman kavramı
rol oynamaz. Zaman ve benzer ölçülerin mevcut olduğu tekamül yerlerinde
ise bilgi ;idrak edildiği andan itibaren , idrak eden tarafından malum(1)
hale gelir ( 1. malum: bilinen , belli) .
Varlıklar bilgiyi ; bilgiler halinde , hadiselerden ,
varlıklardan ve tezatlardan faydalanarak idrak ederler. Her varlık , tesir
alanındaki gücü oranında bilgilerle irtibata geçebilir ; öğrenebilir.
İrtibata geçilebilen , öğrenilebilen bilgiler ise , erişilmesi imkansız
olan Mutlak Bilgi’nin eksikler içeren izahları, kısımları , parçaları
halindedirler.
Liyakat , azim ve irade ; tek varlığın , “varlıklar”
halinde de düşünülebilen cüzlerinin tesir alanlarını genişleten
ilaçlardır.
*
Her varlık medyomdur ve maneviyat alemleri denilerek izah
olunan alemlerle irtibatta olmayan varlık yoktur. Çünkü ; maneviyat
alemleri varlıklarda , varlıklar da maneviyat alemlerinde yaşarlar.
Yüksek bilgilere erişenlerin bilgi ayaklarına getirilmez.
Varlıklar tesir alanlarının ulaştığı yerlerde yeni bilgiler bulurlar.
Bilgide lütuf , müsamaha (2) , hatta müstesma (3) yardım yoktur. Liyakat
gösterenler ise bunların hepsini varlıklarında bulur ve daha yüksek
bilgilere doğru yükselirler .
( 2. müsamaha : hoş görü ; göz yumuş) (3. müstesna : ayrı
tutuluş; ayrıcalık)
Medyom denenler , bilgi alış bakımından diğer insanlardan
farksızdırlar. Onları diğerlerinden farklı gösteren , kazandıkları
değerlerle tesir alanlarını , kolayca izah edilemiyecek değerler
seviyesine yükseltebilmiş olmalarıdır.
1202.
RUHUN VARLIKTA
DOĞUŞU
“ Ruh var mı idi, yoksa var mı oldu ?” sualinin cevabı ;
“hem vardı , hem de var oldu” dur. Ruh , yokluk denilen , izahı imkansız
maneviyat alemlerinde üç değerin sentezi halinde mevcuttu ( mecazi izah).
Fakat varlık seviyesindekiler bunu asla idrak edemezler.
Ayrı ayrı “üç değer” halinde tezahür eden hassalar (
değerler) , hakikatte ruh’un “varlık idrak seviyesi”ndeki bir analizidir.
Onun tekrar üç değer halindeki sentezine ise varlık denir. Şu halde “
varlık , şuursuz ruhtur”. Varlık seviyesindeki hiçbir varlık ruh şuuruna
malik değildir. Varlık bu şuuru geçirdiği tekamül imtihanlarıyla kazanır.
Bir varlıkta ruh oluşmaz. Varlıktan ve varlıklarda mevcut
olan değer ve hassaların münasebetlerinden hasıl olan hadiselerden , “
varlıkta mevcut üç değerden” ruh doğar. Doğan ise yeni bir şey değildir.
Buna , mevcut “ büyük ruhun” varlık seviyesinde şuurlanması denilebilir.
Büyük ruh , bir cüz’ün şuurlanması halinde tezahür eder.
Tekamüle sevk olunan varlıklardaki değerler ise vasıflarını korurlar. Bu
değerlerden oluşan ruh , onlarda bir değer eksilmesi meydana getirmez. Bu
hal , ruhun “ cüz halinde varlığını idrak etmesi” tarzında izah
olunabilir. Bu hali adetle ve sayıyla izah edebilmek imkansızdır.
1203.
DÖRDÜNCÜ BUUT
Bugüne kadar verilen bilgiler sizi dördüncü buut’un (1)
idrakine hazırladı. Bu buutun ; bir uzunluğun veya yüksekliğin ölçülüşü
tarzında , bir maddi vasıtadan faydalanılarak idrakı mümkün değildir ( 1.
buut : boyut) .
Dördüncü buutu idrak için faydalanılabilecek faktör de
manevidir. Fakat manevi olan bu faktörün dördüncü buutu idrak
ettirebilmesi için önceden bilinmesi gerekir. Onu bilmek için de , hiç
şüphesiz , maddeden faydalanmak gereği vardır. Bunun içinse , madde
aracılığı ve dünya imkanlarıyla var olduğu bilinen ve ilmen isbat
edilebilen manevi faktörlere ihtiyaç vardır. Dördüncü buutun varlığını
ancak madde vasıtasıyle mevcut olduğu tesbit ve izah olunabilen manevi
faktörlerle izah edebilirsiniz.
Dördüncü buut nedir ?. Dördüncü buutun bugüne kadar tatmin
edici bir izahı yapılamamıştır. Yapılan izahlar ancak onu hissettirmekten
öteye gidememişlerdir. Çünkü o ; zaman , mekan gibi kavramlardan
faydalanılarak izah olunamaz. Mevcut kavramlar sadece onun aydınlanmasında
rol oynayabilirler. Onu idrak edebilmek için her şeyden önce mevcut
kavramların sentez ve analizlerinden hasıl olan çeşitli bilimsel
sonuçları bilmek gerekir. Bunu ise bugün insanlar başaramadıklarından
dördüncü buut hissedilebildiği halde anlanıp , anlatılamamaktadır.
Dördüncü buut , kısaca ; “ manevi hayatın devamıdır” ve
izahı ise “manevi hayatın devamının idrak izahı” ile mümkündür. Dünya ise
, manevi hayatın , maddi imkanlar çerçevesinde izah edilebileceği bir
ortamdır.
Dördüncü buutun idraki neden faydalıdır ? Dördüncü buutun
idrakiyle beşeriyet yepyeni ve eskisinden çok farklı bir hayatı idrake
başlayacaktır.
Dördüncü buutun idrakı demek ; ölümsüzlüğün idrakı
demektir. Onun idrakı demek , ölümün bilinen anlamda bir son olmadığının
idrakı demektir. Onu idrak edenler aynı zamanda ölümle hayatın yan yana
veya iç içe olduklarını idrak edecekler ve ölümü , tesir alanının
değişmesinden oluşacak basit bir hadise olarak göreceklerdir. Ölümün
ölümsüzlüğe engel olmadığını anlayıp idrak edeceklerdir.
Hayatın ölümden sonra da devam ettiğini bildiren hadiseler
, insanlara dünya ötesi hayattan gayesizce bilgi vermek için veya onlara
hayatın ölümle bitmediğini anlatmak için değildir. Spritizma , beşeriyeti
dördüncü buudu idrake alıştırmak için bir vasıtadır.
Dördüncü buudun idrakiyle beşeri hayat şuurlanacak, ölüm
korkunçluğunu kaybedecek ve ilahi otorite beşeriyete şuurla yerleşecek ;
böylelikle de Şuurlu Tekamül yolları insaniyete kapılarını açacaktır.
Dördüncü buut , insaniyetin , sadece madde vasıtasıyle
idrak edemiyeceği bir buuttur. O , manevidir. Madde , sadece bu manevi
buudun izahına vasıta olacaktır. En açık ve inkarı imkansız bir “ ölümden
sonraki hayat” ispatı ; beşeriyetin dördüncü buuda şuurla girmesinin
başlangıcı olacaktır. Bu başlangıcın doğuracağı mühim sonuçlardan biri :
”ölümün , ölüm olmadığının idraki” olacaktır.
*
Dördüncü buudun idrakiyle insanlar ; ölümü uykuya benzer
bir süreç olarak görecekler bu yüzden de sadece dünyada yaşamakta
oldukları hayata değil , sonrası için de tedbirli ve hazırlıklı olmak
ihtiyacını hissedeceklerdir. Gelecek hayatlarına “ şuurla” manen ve
maddeten hazır olmak ihtiyacı duyacaklardır.
Dördüncü buut insaniyete yepyeni ufuklar açacak , insaniyet
, şuur ve idrakleriyle ; tıpkı bir gün sonrasını düşünür gibi , bir hayat
ötesini de düşünmek ihtiyacında olacaktır.
1204.
KAPI
Bu bilgiler , dünya ile ahiret arasındaki kapıları açacak
olan bilgilerdendir.
1205.
TEŞEVVÜŞSÜZ GEÇİŞ
Dördüncü buudu idrakle beşeriyet , daha sonraki hayatlarına
şuurla geçebileceklerdir. Böylelikle de geçiş devrelerinde şaşkınlık ve
teşevvüş geçirmeyeceklerdir.
1206.
ATILAN VE GÖRÜNMEDEN YAŞAYAN
Şimdiye kadar yapılan izahlarda “ruh” , manevi bir varlık
olarak izaha çalışılmış , bedene ise maddi bir varlık gözüyle bakılmıştır.
Analiz metoduna göre yapılan bu izah yanlış değil fakat
bütün izahlar gibi eksiktir.. Şimdi bir an için ruhu ve bedeni ayrı ayrı
varlıklar halinde ele alalım ; ve ruhu , beden denen maddeler grubunu
etrafında toplayan bir manevi varlık olarak kabul edelim. Buna dayanarak
da “ölüm”ü izaha çalışalım.
Beden , daima değişen bir maddedir ve daima ruhun tekamül
ihtiyaçlarını karşılayacak hallere girebilmektedir. Bu arada da beden ,
hariçte addelinen diğer maddelerden takviye almakta bunlarla orantılı
olarak harice maddeler vermektedir. Mesela bir insanın saçları uzamakta ,
bu uzayan kısımlardan fazla olanlar , şuurlu müdahalelerle kesilerek
bedenden uzaklaştırılmaktadırlar.
Fakat bu şekilde bedenden uzaklaştırılan kısımlar , bedenin
pek ufak bir kısmı olması sebebiyle göze batmamaktadır. Şimdi bir an için
, bedenden sık sık uzaklaştırılması gereken şeylerin çok fazla ve esas
mevcut bulunması gereken bedenin de pek ufak olduğunu düşününüz.
Bu halde , dünya realitesine göre , bedenden zaman zaman
uzaklaştırılması gereken madde mesela saçlar mühim bir miktar tutuyor
olsunlar. Bedenin de geride çok az kalan kısımları olduğunu kabul edelim
ve saçların, yani bedenin büyük kısmının zaman zaman kesilip atılması
halinde geriye kalanın dikkatlerden kaçacak kadar az olduğunu farzedelim.
Ve bu az kısım da , atılana göre çok yüksek manevi değer taşısın. Bu
durumda bedenin çok büyük olan kısmının zaman zaman değişmesi
gerekmektedir. Bu hali , “bir noktadan fışkırmış” ve zaman zaman bedenden
ayrılması gereken saçlara benzetebilirsiniz. İşte bu halde saçlara göre
kıymeti izah edilemiyecek derecede yüksek olan beden ; saçlar kesilince
bir noktadan ibaret kalmakta ve ancak tekrar saçlanarak görünür ,
varlığı maddi imkanlarla izah olunabilir hale gelinceye kadar yok
addedilmektedir.
Bu misalde ölümün dünya realitesine uygun olarak izahı
saklıdır.
1207.
İMAN , İDRAK VE MANEVİ
YARDIMLAR
Bir insan , iman ettiğine inandığı birçok şeylere hakikatte
geretiği kadar inanmamaktadır. Herhangi bir dine iman etmiş olanların
çoğunda bu iman yetersizdir. Çünkü iman , öğrenmekle veya herhangi bir
şeye itimat etmekle elde edilemez. Bir şeye imanla inanılması için , bahis
konusu olan fikrin şuurla takviye edilmiş olması gerekir.
İnsanlar şuurlarıyla takviye edemedikleri şeylere de bazı
his , düşünce ve alışkanlıkların tesiri altında kalarak iman ettiklerini
zannedebilirler. Fakat bu iman , mevcut dünya realitesinin gerektirdiği
imandan çok zayıf kalır. Ve bunun sonucunda da insanların inandıklarını
sandıkları veya inanmak için kendilerini zorladıkları fikirler arasında
gerginlikler hasıl olur.
İnsanlarda iman yani inanma gücü vardır. Bu güç , zamanın
icap ve realitesi ile takviye edilmesi gereken bir güçtür. Bu güç şayet
zamanın ispat veya ikna imkanları ile takviye edilmezse imanda
sarsıntılar meydana gelir.
En eski devirlerde de imanın şuurla desteklenmesi
gerekirdi. O zamanlar dünya bugünküne oranla az bilgili insanların tekamül
ettiği bir ortam olması sebebiyle , inanılması gereken şeylerin mevcut
bilgiyle ( yani şuurla) takviyeleri yeterli gelirdi.
Şuurun yani bilginin zamanla artması , inannılanlara
şüpheyle bakılmasına sebep olmuş ve olacaktır. Çünkü , bilgi , beşeriyeti
Mutlak Bilgi yönünde yükseltir. İman ise bu bilgiyle orantılı olarak
tekamül eder. İmanın bilgi ile orantılı bir şekilde yükselmesinde ;
teşevvüş , şüphe , bilimsel ilerlemeler , felsefi düşünceler, tefekkür ve
diğer birçok maddi ve manevi faktörler rol oynarlar. İmanın şuurlanmasında
ise en mühim rolü iman oynar.
İnsanlar her devirde “ iman ettikleri şeyleri şuur ölçüsüne
vurmak” eğilimini göstermişlerdir. Çünkü onlar yaradılıştan bu
eğilimdedirler. Bu eğilim ise beşeriyetin tekamülünde en mühim rolü
oynayan otomatik yardım halinde tezahür eden robot faktördür. Şuurlu
Tekamül , ancak bu robot faktörün nedenlerini araştıracak seviyeye
yükselen varlıkların erişebilecekleri , nüfuz edebilecekleri yüksek bir
tekamül merhalesidir.
İnsanlar şimdiye kadar kendilerinde mevcut olan inanma
gücünün otomatik itişleriyle herhangi bir şeye inanmak lüzumunu
hissetmişlerdir. Yaşanan hayatın ve içinde yaşanılan sistemin sırları
insanları daima ileriye Mutlak Bilgi yönüne otomatik olarak çekmiştir.
İnsanlar daima yeni ve eskisinden yüksek bilgilere hazırlanmış , zamanı
geldikçe de “ ana bilgiler”le gerekenler izah olunmuş , sonuçta bilinen
dinler doğmuştur.
Dinlerin çeşitli görünmelerinin sebepleri , realite
farklarından meydana gelen farklılıklardır. İnsanlar , din devri devam
ettiği müddetçe bir taraftan şuurlarıyla ulaşabildikleri hadiselerle
ilgilenirken diğer taraftan da korunan birer otorite olan dinlerin
tesirinde kalmışlar ve iki tesir arasında bağlar kurarak tekamül
etmişlerdir.
Şuurla dini esaslar arasındaki bağların kuvvetli olduğu
zamanlarda iman kuvvetle kendisini göstermiş ve bu iman gücü insana
yükselme imkanları bağışlamıştır. Şuurla dini esaslar arasındaki bağların
zayıf olduğu zamanlar , insanların şüphe ve teşevvüşler içersinde
bocaladıkları zamanlardır. İşte yaşanmakta olan zaman , böyle bir
zamandır.
YEPYENİ BİR DEVİR :
Din devrine kadar ve din devrinde , insanlar sadece
şuurları ile, iman etmek mecburiyetini hissettikleri şeyler arasında
bağlantılar kurarak tekamül etmişlerdir. Fakat gerek şuurlarını, gerek
vicdanlarını , gerekse iman ve şuurları arasındaki bağları düzenleyen
otomatik yardımlara nüfuz etmek imkanlarını bulamamışlardır.
Gerçi onların hayatlarında otomatik yardımlar çok mühim
roller oynamış , bu yardımlar onlara otomatik olarak elde ettikleri bazı
şeyleri şuurla yapabilmek imkanlarını kazandırmıştır. Fakat bu hal
otomatik olarak elde edilen şuurlanmadan başka bir şey değildir.
Şuurlu İman denilen yüksek tekamül merhalesi ise ,
insanların otomatik yardımlara şuurlarıyla nüfuz edebilmek imkanlarını
bulabilecekleri bir devirdir.
Doğum ve ölüm otomatik yardımlardandır . Fakat insan bugüne
kadar doğum ve ölümü sadece dıştan , hadiselerden aldığı derslerle tetkik
edebilmiş ve dini bilgilerden öğrendiklerini de bunlara ilave ederek
onlar hakkında bilgiler elde etmeye çalışmıştır. Şuurlu İmanda ise ,
doğumun , ölümün ve bunlara benzer otomatik yardımların nedenlerine nüfuz
edilecektir.
Otomatik yardımların nedenlerine nüfuz edebilmek , bir
tekamül merhalesidir. Böylelikle insanlar hadiselerin nedenlerine nüfuz
imkanlarını bulacak dolayısıyla otomatik yardımlara şuur ve imanla
değerleri oranında nüfuz edebileceklerdir. Bu hal aynı zamanda tekamülle
gelişecek bir haldir.
Hiç şüphesiz ki dünya aşamasında tekamül etmekte olan bir
insan istediği zaman ölüp ve doğamıyacaktır. Fakat yaşamakta olduğu hayatı
, gelecek hayatı için faydalı hale getirebilecek ve ölümü ; bilinmeyene
açılan bir kapı , bir kabus olarak görmekten kurtulacaktır.
Dikkat edilirse , şuur ve iman , din devrinde ayrı
kavramlardır. Din devrinde iman , sebebini bilmeden inanmak şeklinde
tezahür eder. Buna sebep şuurla iman arasındaki gerilimi korumaktır.
İşte bu gerilim binlerce sene çok mühim roller oynamış ve aslında
birbirinden ayrılmasına imkan olmayan şuurla iman arasında yaratılan bu
sun’i fark , insanlara teşevvüş ve şüphelerle tekamül imkanlarını
sağlamıştır.
Şuurlu İman Devri ; şuurla imanın birbirlerinden
ayrılmasına imkan olmadığının idrakıyle başlayan bir devirdir. Ve bugün
beşeriyet şuurla imanın ayrılmasına imkan olmayan bir seviyeye
erişmiştir.
Şuurlu İmana insanları hazırlayan en son adıma “spritizma”
adı verilmiştir. Spritizma , madde dışı varlıkların mevcut olduğunu
bilimsel yollardan faydalanarak ispata çalışır. Bu yoldan yapılan
izahlara karşı birçok kimsenin gereken ilgiyi göstermemesi ise geçiş
devrelerinde olan tabii bir durumdur.
Spritizimanın rolü sona ermemiştir. İnsanları şuurlu
tekamül devresine sokacak olan en yüksek ve en kesin misal ve deliller
meydana gelmeden önce , daha spritizmadan yaralanılacaktır. Bugünkü
spritizma insanlara Şuurlu İmanı benimsetmek yolunda vazife görmektedir.
Bir şeyin benimsenmesinde şüphe ve teşevvüşün büyük rolü bulunduğundan ,
spritizma çok yönlü olarak bunları sağlamakta ve kesin izahlara ,
delillere zemin hazırlamaktadır.
*
Bir insan otomatik yardımlara bilgisiyle nüfuz edebildiği
oranda imkanlar elde eder. Bu imkanlar , sorumlulukar yükleyen
imkanlardır. Sorumluluklar ise şuurla artarlar.
Otomatik yardımların idrakı ile alışılmış şeylerin
idrakleri arasında farklar vardır. İnsanlar bilindiği gibi ancak madde
vasıtası ile ve ancak madde süzgecinden geçtikten sonra , maddi ve manevi
olan her şeyi idrak edebilir. İnsanlar tarafından idrak edilenler ise
birbirlerinin aynı değildirler.
Aynı hadiseyi veya aynı bilgiyi inceleyen çeşitli insanlar
, değer ve imkanları oranında o hadise veya bilgiden izlenimler alırlar.
Alınan izlenimlerin , idrak olunacak bilgi haline gelmesi işinde de ,
kişilerin değer ve şuurları büyük rol oynar.
Otomatik yardımlardan da , cereyan etmekte olan bütün
hadiseler gibi izlenimler almak mümkündür. Ve hatta bu izlenimler
alınmaktadır. Fakat bu izlenimlerin şuur haline dönüşme işlemi , gününüze
kadar otomatik olarak olmuştur. Şuurlu denilemez.
Dolayısıyle olayların bilimsel olan ve maddi imkanlarla
yapılan izahları onun sadece pek önemsiz bir yönünün izahıdır ve manevi
yardım faktörü izahsız kalır. Mesela , yağmur yağması bir hadisedir. Yağan
yağmurun sebebinin ve sonuçlarının izahında manevi faktörler yer almazlar.
Halbuki yağmur , zamanı geldikçe tekrarlanan ve başlı başına otomatik bir
yardımdır. Bu yardımdan hasıl olan sonuçlar da keza aynı yardımlar
grubundandır.
İnsanların ise , yağmurun gerçek anlamını hissedebilmeleri
, öncelikle onun otomatik bir yardım olduğunun düşünülmesi tarzına
alışmalarıyle mümkündür.
Her hadise , her şey aslında bir yardımdır ! Fakat madde
tesiri altında olanlar , bir hadisenin yardım olduğunu kolay kolay
anlayamazlar. Buna inansalar bile , çabucak benimseyerek kendilerine mal
edemezler. Çünkü bu , en zor olan şeylerden biridir.
Bir insanın , herhangi bir hadisenin gerçeğini daha iyi
anlayabilmesi ve ondan şuurla faydalanabilmesi için her şeyden önce :
İnsanlar ancak hadiselerin sebeplerine şuurla ve şuurları
oranında yükselebilirler. Bir hadisenin ise tek bir sebebi yoktur. Ne
başlıbaşına cereyan eden bir hadise , ne de o hadisenin tek sebebi
vardır. Bir tek görünen hadiseler , hakikatte diğer hadiselerle sımsıkı
bağlıdırlar.
Hadiselerin sebep ve gayeleri , o hadiseyi tetkik edenin
değeri ile orantılı olarak değerlendirilir. Aslında , hadiselerin sebep
ve gayeleri Mutlak Hakikat’lerdir fakat her insan onu , bulunduğu manevi
kademenin imkanları çerçevesinde değerlendirir.
İşte hadiseleri manevi yönleri ile inceleyebilmek ve
onlardan gereken dersleri alabilmek ; onları benimseyerek öz şuur haline
getirebilmek için otomatik yardımlara şuurla nüfuz etmek gerekmektedir.
İnsanlar , hadiselerden onları şuurla tetkik imkanlarını
bulmadan da otomatikman faydalanabilirler. Fakat onlara yön veremezler.
Onlara yön verebilmeleri için , onları şuurla benimsemiş, kendilerine mal
etmiş olmaları gerekir.
Bazı fizik medyomlar , madde üzerinde tesirler icra ederler
fakat bu , maddeye şuurla nüfuz etmiş olmak değildir. Otomatik yardımlara
nüfuz etmek , madde üzerinde hakimiyet kurmak gayesi için değildir.
Otomatik yardımların kişide şuurlanması ile elde edileceklerin yanında ,
maddeye hakimiyet ve sağlayacağı faydalar pek küçük kalırlar.
1208.
ALLAH İNANCI
Allaha gerektiği kadar inanmak mümkün değildir ! O’na
gerektiği kadar inanabiliyorum demekle ben Allahım demek birdir.
1209.
EDEP YERİ VE
GERİLİM
Hayvanlar edep yerlerini örtmek lüzumunu hissetmezler ,
insanlarda ise edep yerlerinin örtülmesi gerektiğini idrak ettirecek şuur
vardır. Bu şuur dünya realitesine uygun tezahür eden bir şuurdur.
İnsanlar edep yerlerini şuurla örterler , şehvetle
açarlar.. örtülmesi gereken ve şehvetle açılana gelince ; en çirkin
hadiselere sebebiyet veren organ , en yüksek duygu ve eğilimlere de
vasıta olmaktadır.
Gerilim ve duyguların yoğunlaşmış bulunduğu organlar da ,
bütün canlılarda bir gerilim meydena getirirler.
1210.
YÜKSELİŞ
Bir insanın gerçek bir vazifeli olabilmesi için evvela
kendisinin her şeyden , her şeyin de kendisinden olduğuna inanması
şarttır.
Bu seviyeye yükselen bir insan , şahsını ( değeri
oranında) diğer insanlarla bir olarak düşünebilmek imkanını kazanır. Bu
mertebedeki insanların egoları şuurlanmaya başlar. Ve sonuçta ,
başlangıçta sırf şahsı için çalışan ego tekamül ede ede her şey için
çalışmaya başlar. bu yola egonun tekamülü denir.
Egoyu şu şekilde sınıflandırmak mümkündür :
Bunlar dünyanın merkezini kendileri addeder.
Basitlikleri oranında diğer insanların menfaatlerine ilgisizdirler.
Çoğu insanlarda mevcut olan egodur. Bunlar diğer insanlara
da haklar tanırlar. Fakat kendi ve yakınlarının haklarını diğer insanların
haklarından üstün tutarlar.
Bu , egonun robot yardımlarla aldığı yüksek haldir. Bu gibi
insanlar kendi hakları ile başkalarının hakları arasında adilane tercih
yapabilmek ihtiyacını hissderler.
Bu ancak Şuurlu İman yoluyla kazanılacak egodur ki ; bu
mertebeye yükselenlerde ego , bilinen anlamını kaybeder ve bilinenin tam
zıddı olarak tezahür etmeye başlar. Bu ego , ancak her şeyin bir , birin
de her şey olduğuna inanan ve inandığını da benimsemiş olanların
yükselebilecekleri bir egodur.
1211.
SEV
Seviniz.. ve çocuklara sevmesini öğretiniz.
1212.
GELİNCİK
Bir gelincik çiçeğini görüp seviyorsunuz. Fakat onun
içinde de kıvrananlar , oynaşanlar var. Tıpkı dünyanız gibi.
Biliniz ki dünya ve ondaki hayatı kül halinde , tıpkı sizin
gelinciği gördüğünüz gibi görenler var ki ; onlar dünyayı , sizin
gelinciği gördüğünüz gibi güzel görmekte ve sevmektedirler.
1213.
TESİR ALANI VE İDRAK SEVİYESİ
Ruhların tesir alanlarını geometri yardımıyla izaha hiç
şüphesiz ki imkan yoktur. Tesir alanları manevidir. Madde ölçülerine
sığmazlar. Bu sebeple de esas değerlerine halel gelmeden , tesir alanları
birbiriyle kesişirler. İki tesir alanının birbirleriyle kesişmesi kül
planla ilgilidir. Her varlığın planı ise , bu kül planın bir cüz’üdür. Her
cüz ise , ona tabi olup imkanlarıyla onu aşamayanlar tarafından bir kül
olarak kabul edilir.
Tesirlerini , “kül veya cüz olduklarının idrakı”
seviyesinde geliştirememiş olanlar “cüz robotlar” halinde gereken
hayatlarını yaşar ve lüzumlu olan hadiselerle karşılaşırlar.
1214.
KAZANILAN DEĞER
İnsanlar bir sonraki hayatlarının planını icraatlarıyle ve
almakta oldukları otomatik yardımlar vasıtasıyle , kendileri çizerler.
Şuurlu Tekamül , insanların yaşamakta oldukları hayatta
karşılaştıkları sıkıntıların giderilmesinde ve gelecek hayatlarının daha
iyi geçmesinde mühim rol oynar.
Hayat ruhu değerlendirmek içindir. Ruh ise manen
zenginleşerek değerlenir. Ruhların manen değerlenmeleri tekamül
merhalelerine göre safha safhadır. Robotlu tekamül devrelerini yaşayanlar
, manevi değerleri madde ve benzeri filitrelerden geçtikten sonra idrak
edebilirler.
Yapılması ve yapılmaması gerekenleri ise toplumların
realiteleri , vicdanlar ve şuurları belirler. Gaye , yapılması ve
yapılmaması gerekenleri filitrelerden geçirerek ayırdetmek , yapılmaması
gerekenlerden uzaklaşmak , yapılması gerekenleri ise yapmaktır. Böylelikle
elde edilen değerler , iyi ahlak , irade kuvveti , çalışkanlık ,
yardımseverlik halinde tezahür eder.
Hakikatte ise , bu şekilde tezahür edenler ; asıl kazanılan
fakat robotlu ortamlarda yeterince idrak edilemiyen manevi değerlerin (
değerin) bir tezahüründen başkası değildir.
1215.
OTOMATİK YARDIMLAR
Hiçbir otomatik yardımın bulunmadığı kat , Tanrı katıdır.
1216.
BENZERLİK
Çocuklar ana ve babalardan maddeyi, bu maddeyi meydana
getiren bazı manevi değerlerle birlikte alırlar. Bu tesirler , ilerde
çocuklarla ebeveynleri arasında manevi benzerlikler oluşturur.
1217.
ANA – BABADAN ALINANLAR
Çocuk , anne ve babadan , çoğunluk olarak madde alır.
İlerde , manevi tesirler bu maddenin süzgecinden geçtikleri için çocukla
ana babası arasındaki benzerlik ve yakınlıklar meydana gelir.
1218.
HER ŞEY FAYDALI
Her şeyin zamanı , sırası , faydası vardır.
1219.
HADLERİNİ BİLENLER
Dua ederken bile haddinizi idraka çalışınız. Hadlerini
idrake çalışanlar kendileri nazarında küçüldükleri kadar Tanrı indinde
büyürler.
Hadlerini idrak yolunda olanlar başkalarınıa da idrak
yolunda faydalı olabilirler. Herhangi bir kimseyi sözle , haddini bilmeye
davet edenler ; hadlerini hiç bilmeyenlerdir.
“Had” de diğer şeyler gibidir. Onu en az bilenler , ondan
en çok bahsederler. Onu hakikaten bilenler ise ondan bahsetmeye lüzum
hissetmezler. Çünkü haddini en çok bilenler kendilerini yok olurcasına
küçük ve değersiz hissedebilenlerdir. Kendisini bu yolda değersiz bulanlar
ise kendilerinde kıymetler umanlardan , mukayese edilemiyecek kadar kat be
kat değerlidirler. Çünkü değer yolunda , değersizliğini idrak ede ede
yükselinir.
1220.
TAHDİT , VAZİFE VE VAZİFELİ
Seneler seneleri , günler günleri takip etmekte.. Dünyada
“geçiyor” denilen şeylerin durdukları ,”değişiyor” sanılanların ise
oldukları gibi kaldıkları yerler vardır. Gaye , hiç şüphesiz ki , bir
şeyin değişmesi veya gelişmesi olamaz.
Zaten siz , hakikatlerin ortamınıza uygun tezahürlerinden
başkasını göremez, hissedemezsiniz. Aşabildiğiniz tahdit sınırlarını
yenileri takip eder ve siz sonsuzluk istikametinde daima imkan hudutları
ile karşılaşarak ve onları aşarak tekamül edersiniz.
Tekamül , imkanlarınızı ; imkanlarınız ise tahdit
hudutlarını genişletir ve siz basamakları andıran tahdit kademelerini aşa
aşa yükselirsiniz.
Bilginiz , icraatınızı üç süzgeçten geçirmek seviyesine
yükselmiştir (1). Bu seviye de diğerleri gibi birçok kademeler ihtiva
eden bir seviyedir ( 1. akıl , mantık , vicdan) .
Unutmayınız ve biliniz ki ;size kötü bir şey yaptırılmaz.
Çünkü “kötü” yoktur. Fakat sizin kötü olduğuna inandığınız şeyler vardır.
Hakikatte bunun böyle olması gerekir. İşte siz doğru olmadığına
inandığınız şeyleri yapmakla değer kaybına uğrarsınız. Biliniz ki ,
yapılmaması gerekenler ; size öyle gözükmesi gerekenlerdir.
Vazife ise idrakle şuurlanır. Her insan şuuru oranında
kendisini vazifeli addeder. Bu yolda büyük başarıya ulaşabilenler , vazife
huzurunda yok olurcasına ufaldıklarını idrak edebilenlerdir.
İnsan kendi küçüklüğünü idrak edebildiği oranda büyür.
Büyüklük , küçüklüğü idrak ile orantılıdır.
Vazife üzüm salkımı gibidir. Her tanenin vazife olduğu bir
salkım düşününüz. Her tane ise salkım değildir. Tanelerden salkımı idrak
edenler ise diğerlerinden ileri olanlardır ve hiç şüphesiz ki salkım bir
son değildir.
Gururdan , kibirden , menfaatten sıyrılarak bilgiler
etrafında toplananlar ve o bilgilere ;
- Şuurla inanabilme yollarını arıyanlar ,
- İnandıklarını da benimseyip ,
- Hayatlarına tatbik ederlerken ,
- Öğretme yolunu tutanlar ;
Bil ki , asıl vazifeli olanlardır ! sözle vazifeli
olunmaz.. Çalışınız !.. Bu aldığınızın yardım olduğunu idrake çalışınız.
Ve biliniz ki , doğru yol pek yakınınızdadır. Fakat kendinizi onun
üzerinde sanarak hataya düşmeyiniz. En büyük vazifeleri ifa edenler bile
o yalda yürüyememiş fakat ona yaklaşmışlardır. Doğru yol , hataların
bulunmadığı yoldur. Fakat siz o yola yükselmek imkanlarına da sahipsiniz.
Çalışınız , affediniz , hoş görünüz , seviniz ,
hareketlerinizi üç süzgeçten ( akıl , mantık , vicdan) geçirerek kontrol
ediniz. Ve biliniz ki , karşınıza zaman zaman dikilen tahditler ,
anahtarları olan demir kapılara benzerler. Açılabilirler...
1221.
ÖLÜM HAYATIN PARÇASIDIR
Hayat denilene ölümün dahil edilmemesi , hele ölümün hayata
zıt sayılmasının pek yakında ne kadar hatalı olduğu anlaşılacaktır. Bu ve
bu gibi şeylerin şuurlanmasıyla da insanlar şuurlu bir imana
kavuşacaklardır.
Hayat ile ölümün bir olduğu ve tıpkı hayatın safhaları
olan uykuya ve uyanıklığa benzediğinin ispatında bu bilgiler rol
oynayacak ve insanlar bu bilgilerden faydalanarak sonsuzluklara doğru
uzanan tek hayatı şuurla yaşama imkanlarını bulacaklardır.
1222.
SEVGİYİ TALİM
Aile ortamındaki çocukların yaşları ilerledikçe , yakın
akrabalarına olan sevgi ve alaka bağları , o zamana kadar yabancısı
oldukları ortamlara doğru genişler. Bunu sonucu olarak da , önceleri
sadece yakınlarını seven çocuk, hiç tanımadıklarına da çeşitli sevgi ve
alaka bağları ile bağlanmaya başlar.
Kısaca ; çocuk doğar , yakınlarını severek de sevgi
talimine başlar.Büyür ve karşı cinse karşı cinse ait ilgi ve cinsel
duyguları onun ; tesir , alaka ve sevgi ortamını genişletmesinde faydalı
olur.
1223.
MÜTEKAMİL
Hak kavramı da bütün kavramlar gibi şahıslara ve şahısların
değerlerine göre değişir.
İnsanlar tekamül ettikçe başkalarının haklarını daha fazla
idrak etmek imkanlarını kazanırlar. Basit bir insan başkasını öldürmek
için kendşnde hak bulabilir. Mütekamüllere (1) gelince onlar ,
başkalarına faydalı olmak için ölümü bile göze alabilirler (1 . mütekamil
: tekamül etmiş ; kemale ermiş) .
1224.
BEDEN
Öyle tekamül yerleri vardır ki , oralardaki varlıklar bir
bedenle sınırlandırılmış değildirler. Böyle oldukları için de syı ile
ifade olunamazlar.
1225.
FENALIK
Birine fenalık etmeden veya kalbini kırmadan önce , onun da
Allah tarafından yaratılmış ve O’na ait olduğunu ; ve O’nun seni fena
olduğuna inandığın şeyleri yapmaktan men ettiğini düşün.
1226.
İYİLİK , FENALIK ,
HİÇ
Kendilerinin hiçe yakın bir varlık olduğunu idrake
çalışanlar , yapabildikleri iyilik ve fenalıkları da bu idrake
çalıştıkları ölçüden faydalanarak değerlendirebilirler.
1227.
MANEVİ HAYAT MADDİ TEZAHÜR
Dünyada yaşayan bir insan tam anlamıyla dünyada değildir. O
, bir taraftan manevi hayatını yaşayan , diğer taraftan da bu hayatı
tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dünyada tezahür ettiren bir
varlıktır.
1228.
RUH DEĞERİNİN TEZAHÜRÜ
Bir insan icraatı ile ruh değerini dışa yansıtır. Dışa
yansıyanlara , o insanın ruh değeridir de denilebilir. Bir insan aldığı
otomatik yardım ve tesirleri hayatına yansıtır. Bunlara hatırlamalar ,
sinirlenmeler , sevinmeler ve diğer haller örnek olarak gösterilebilir.
Bir insan kızar.. Onu kızdıran , daha olgun bir insanı
kızdırmaz fakat düşündürür. Düşünme kabiliyeti ise ruh değeriyle orantılı
olarak artar.
Bir insan aldığı tesir ve yardımlardan haberdar olmadan
onları icraat halinde dışa yansıtır. Dışa yansıyan ise hakikatte onun
dünya realitesine uygun bir hale gelerek tezahür eden ruh değeridir.
1229.
DAHA DOĞRU , DAHA GÜZEL , DAHA ...
Bilgi realitelere göre daima değişen bir faktördür. Aynı
şeyi bildiklerini zanneden şahısların bildikleri arasında farklar
mevcuttur. Varlıklar arsında ise en doğruyu , en hatasızı , en güzeli
bilen yoktur.
Hataların azaldığı , daha güzelin tanındığı, daha doğrunun
idrak edildiği yol ise tekamül yoludur. Her varlık bu yoldadır. Her şey
bu yoldakilere yardımdadır. O yol , şuurlu veya şuursuz ilerlemek çabası
içersinde olanlarla doludur.
1230.
DAHA...
Sana , bildiklerinin doğru olduğunu iddia edenlere , daha
doğruların bulunduğunu hatırlat. Bunu söylerken de , sana yanlışmış gibi
gelen o sözlerin , onlara inananlar tarafından sarf edildiğini unutma.
1231.
ŞUURLU VE GÜZEL HAYAT
Dünya realitesine uygun şeyler isteyin. Biliniz ki mucize
denen şeylerin de dünya realitesine uygun , bilinmeyen izahları vardır.
Davranışlarını şuur , vicdan ve realitelerle ayar etmeyi
benimseyenler şuurlu , şuurlu olduğu kadar da güzel bir hayatı hak
ederler.
1232.
ÖZ VARLIĞIN SESİ
Bir insanın kendi kendisiyle olan mücadelesi , onun öz
manevi varlığı ile, bedenli hali arasındaki mücadeledir. Bu mücadeleden
hasıl olan değerler , öz varlığı yükseltir. Yükselen ise vicdandır.
Dünya realitesine uygun vicdana gelince , o bir bedenlinin
, manevi bedensiz varlığından aldığı ikazlardan meydana gelir. Bu sebeple
vicdan per’e benzer fakat per değildir.
1233.
HER ŞEY
Her şey , benden ve idrak edemediğim benlerden ibarettir.
Tanrı ise her şeyin üzerinde bulunan ve idrak edilmesine imkan olmayan
büyüklüktür.
1234.
HAKİKAT
Tıpatıp aynı dine inanmış iki insan yoktur. Dinler ,
inanılması gerekenleri zamanın şartlarına uygun ve faydalanılacak tarzda
sunarlar. Aynı realitede iki insan olmadığı için , aynı inançta iki insana
da tesadüf edilemez.
Dinler , her şahsın değeri oranında idrak edebileceği
hakikatleri , kaideler halinde ve devrin şart ve imkanlarına uygun bir
şekilde açılar. Açıklananlar ise , açıklanacak olanlara birer basamaktan
ibarettir.
Mesela bir insanı en basit ifade ile “ bir şey” diyerek
tarif edebilirsiniz. Şey denildiği zaman sadece onun mevcut olduğu
anlaşılır. Bu izahı biraz daha geliştirirseniz insana canlı
diyebilirsiniz. Ve giderek bu tarifi , insanı daha iyi izah edebilecek bir
şekilde yükseltebilirsiniz. Sonucunda bir an gelir ki , artık , insanı
iyice tanıyorum denilecek bir seviyeye yükselinir. Hakikatte ise tanındığı
zannedilen insanın yine insan için , her zerresi bilinmeyenlerle doludur.
İşte dinler de böyledir. Sadece dinler değil her şey
böyledir. Hakikat ; dünya için en büyük yalandır! Dünyada ancak dünya
realitesine uygun hakikatler bulabilirsiniz. Dünya realiteleri ile Mutlak
Hakikat arasında ise , başta madde olmak üzere daha birçok engeller
mevcuttur.
Gerçi dünya hakikatleri de bir bakıma hakikattirler. Fakat
onların değişip gelişeceğini daima göz önünde bulundurmak, taassuptan
kurtulmak ve mevcut hakikatten daha üstününe tırmanmanın tekamül yolu
olduğunu unutmamak şartıyle..
1235.
ŞEYTAN
İnsanlar şeytan diye bir şey bilirler. Her insan ise onu
değerine uygun olarak düşünür. Şeytanın sebep olduklarının ise hakikatte
kendinden kaynaklandığını düşünenler pek azdır.
Şeytan, realitelerin yapılmamasını telkin (1) ettiği
şeylere karşı insanların duydukları alakadır. Şeytan her insanda
mevcuttur. Her insan ise tekamül eder. Dünya şeytanın çok mühim roller
oynadığı bir tekamül yeridir. Ve insanlar ancak iradelerini kullanarak
ondan uzaklaşabilirler (1. telkin: empoze etme , aşılama) .
Dünyadan daha değişik şartlar içersinde tekamül edilen
yerlerde de dünyadakinden başka veya farklı tezahür eden şeytanlar
mevcuttur. Dünya , yapılmaması gereken şeylere karşı ilgi duyulan bir
tekamül ortamıdır. İnsanları , yapılmaması gereken şeylere doğru iten ;
yapın diyen ise şeytandır.
Şeytansız bir dünya düşünülemez. Çünkü beşeriyet hiçbir
zaman , yapılmaması gerekenler bulunmayan veya kendisinin yapılmaması
gerekenlere doğru itilmediği bir dünya bulamayacaktır.
İnsanlar dünyayı , çekici fenalıklardan temizlenmiş
göremiyeceklerdir. İnsanlar ancak şuurla tekamül ederek fenalıkları arzu
etmeyecek , onlardan yavaş yavaş uzaklaşacak duruma gelebilirler.
Şuurla tekamül edenlerin ; evvela realitelerin ve dünya
şartlarının belirlediği “yapılmaması gerekenlerin” , aslında , dünya
imkan ve sınırları içersinde zararlı veya fena olduklarını idrak edip
benimsemeleri gerekir. Ondan sonra şuurla tekamül eden bir insanın , dünya
şartlarına uymayı bilmesi ve davranışlarını üç süzgeçten ( akıl , mantık,
vicdan) geçirerek kontrol etmesi gerekir.
Çünkü şuurla tekamül edenler , dünya realitesinin yapma
dediği şeyi yapmakta sakınca görmese bile onu yapmamak için iradelerini
kullanmayı bilirler.
1236.
KENDİ
İnsan yaşadığı müddetçe, kendisini , kafasının
içersindekinden ibaret zanneden ahmaklarla karşılaşır.
1237.
YOKLUK , VARLIK , YÜKSEK TEKAMÜL
Ortada hiç ama hiçbir şey mevcut değildi.” Ortada” dahi
denilebilecek bir şey yoktu. Bu yokluğu ise idrake imkan yoktur. Çünkü bu
yokluk , ( zerrece idrak edilebilen) yokluğu var eden Tanrının ezelden var
olduğu yokluktur.
Tanrı , Mutlak Nizamında üç değer halinde tezahür etti. Bu
üç değerin bir araya gelmesinden hasıl olan şeyler varlıklardır ( 1) .
Her şey varlıktır. Varlık olmayanları ise insanlar idrak edemezler ( 1.
Tanrının Mutlak Varlık olarak varlık planında tezahür edişi dahi, varlık
olduğu için üç değerin ifadesidir) .
Bu üç değerin birbirleri ile olan münasebetlerinden ruhlar
hasıl olmuşlardır. Ruhlar için idrakli tekamül , yaşadıklarını ; şuurlu
tekamül ise , niçin yaşadıklarını idrakle başlar. yüksek tekamüle ise , ne
olduklarını idrake başlamakla adım atarlar.
1238.
KAVRAMLAR
Dünya realitesinin zaman kavramı , manevi değerlerin
idrakında çoğu zaman aldatıcı rol oynar.
Ruhların tekamüle aynı anda başlayıp başlamadıkları konusu
, adalet kaygısıyla insanları ilgilendirir. Halbuki onların idrak
edebilecekleri kavramlı adalet , dünya adaletidir. Mutlak adalet ise
hiçbir kavramla tahdit edilmiş değildir.
1239.
KÖTÜLER
Kötüler iyilerin hızla tekamül etmelerine yarar.
1240.
TOPLUM VE TEKAMÜL
Tekamül ihtiyaçlarını toplumlar yine hareketleriyle ve
robot yardımlarla kendileri hazırlarlar. Her ortam , tekamül
ihtiyaçlarına cevap verecek faktörlere sahiptir.
Toplumlardaki insanların tekamülleri ikiye ayrılarak
düşünülebilir :
I. İnsanların kişi olarak tekamülleri ;
Bir insanın tekamülünde , içinde yaşadığı ve sürekli
temasta bulunduğu toplumun rolü çok büyüktür. İnsan toplum ile olan
münasebetlerinden faydalanarak tekamül eder.
II. İnsanların toplum olarak tekamülleri ;
İnsanlar her ne kadar yanlız başlarına tekamül eder
görünseler de , hakikatte toplumca tekamül etmektedirler. Bir toplumun ,
o topluma mensup kişilerle birlikte tekamül edebilmesi için ise bazı
yollar mevcuttur.
Toplum önce analize tabi tutularak yakın realitedeki
insanlar gruplar halinde bir araya getirilir. Bu gruplar geri ve ileri
realiteli gruplar oluştururlar ve aralarında mücadeleler başlar. Bu
mücadeleler , yüksek realitelerin benimsenebilmeleri için lüzumlu olan
tekamül mücadeleleridir.
Toplumlardaki geri ve ileri realitelerin mücadelelerinden
yine o toplum faydalanır ve tekamül eder. Bütün olup bitenler Mutlak
Nizama uygun olarak cereyan ederler.
Şuur İnanç II ; Bölüm 9
1241.
BİLGİ
Maneviyatla ilgili bilgilerin alınışları ve verilişleri
hakkında bugüne kadar verilen ve bildirilenler tamamen hazırlayıcı
vasıftaki bilgilerdir. Yine bugüne kadar yapılan izahlarda “ bilgiler”
hakkında söylenenler insanları haklı olarak düşünceye , şüpheye sevk
edecek tarzda tertip edilmişlerdir. Bilindiği gibi , şüpheden ,
teşevvüşten , bir konunun benimsenmesi için faydalanılır.
Bilgiler ve medyomlar hakkında söylenenler , esas
söyleneceklere zemin hazırlamışlardır:
Medyom zannedildiği gibi “ manevi varlıklarla irtibata
geçebilen hassas insan “ denilerek tam tarif edilemez. Medyomlar gerçi
manevi varlıklarla temasa geçerler fakat hakikatte bu varlıklar analiz
metoduna göre medyomdan ayrı düşünülebilecekleri gibi ; sentez metoduna
göre de medyomla aynı varlık olarak tetkik edilebilirler.
Medyomun , manevi ve kendisinden başka bir varlıkla temasa
geçebilmesini izahtan evvel , “ medyom nedir ve tesir alanı nerelere kadar
uzanır?..” onu incelemek gerekir.
Mevcut dünya realitesine göre medyom bir insandır. Bütün
imkanları madde ile sınırlıdır. O , bedenli bir varlık olarak tezahür
eder. Bu sebeple bedenin dışındakiler “o” değildir. Fakat o mevcut
imkanlarıyle “onun” olmayan birçok şeylere malik olabilir. Onun olmayan
fakat malik olması mümkün olan şeyler ise madde ve madde süzgecinden
geçmiş manevi bilgi ve tesirlerdir.
Şu halde , yukarıdaki izahtan da anlaşılacağı gibi medyom
mevcut dünya realitesine göre bedenle , medyomun imkanları ise dünya
şartları ile sınırlıdır. Yine dünya realitesine göre medyomlar manevi
bilgileri , bedenlerinin dışından gelen çeşitli tesirler sonucu elde
ederler. Görünüşte , medyomun bedeni , bu dış tesirleri dünya realitesine
ayarlayan bir transformatördür. Yani yapılan gözlem ve araştırmalardan
elde edilecek sonuç budur.
Yukardaki izah , mevcut dünya şartlarına uygun olarak
yapılmış ve medyomun irtibatta olduğu varlıktan ayrı düşünüldüğü bir
analiz izahtır. Bu tarzda yapılan izahlarda sakınca yoktur. Bilakis
bilindiği gibi şüphe ve teşevvüş uyandırıcı mahiyette oldukları için
faydalıdırlar. Nitekim biz de bilgi ve medyom hakkında birçok düşündürücü
noktalar taşıyan tebliğler verdik. Gayemiz ise daha yüksek açıklamalara
zemin hazırlamak ve bu mühim konunun benimsenmesine yol açmaktı.
Analiz metduna göre yapılan izahlarda , medyom-varlık
münasebetleri elle tutulur münasebetler olmadığı için yadırganır ve şüphe
ile karşılanır. Bu arada şunu da belirtelim ki şayet per’in kesin ve kat’i
zorlamaları olmasaydı birçok vazifeli yukarda izah edilen şüphe yüzünden
yollarından ayrılırlardı.
Konunun izahına girerken i Şuurlu bir imanın da başlangıç
noktası olan “ bilgilere şuurla iman”ı sağlayan bilgi ve menşe’inden
bahsedelim :
Bilgi , Tanrının varlığını içerir. Her şeyi içeren ve
kuşatan bilgi ise Tanrı bilgisidir. O bilgiyi , O’nun var ettikleri asla
idrak edemezler. Fakat bir de realitelere göre tezahür eden bilgiler
vardır. Bu bilgiler Tanrı bilgisinin cüzler halinde ve çeşitli şekildeki
tezahürleridir.
Realiteler yükseldikçe , varlıklar yeni realitelerine uygun
şartlar içersinde tekamüllerine devam ederler. Mesela dünya , dünya
şartları realitesi seviyesindekilerin faydalanacağı bir tekamül yeridir.
Bilgilerin menşe’i “menşe” denilerek bile tahdit ve izah
edilmesine imkan olmayan “Tanrı”dır. Bu bilgi , Tanrının var ettiği
varlıklarda o varlıkların manevi değerlerine uygun olarak tezahür eder.
Bilgilerin , bir varlıktan diğer bir varlığa nakli ise
dünya şartlarına göre şöyle izah olunabilir :
Varlık ------------------- Manevi yönü /
Madde tesiri altındaki tezahürü
Bu ayırma matematiksel değildir. Çünkü varlığın manevi yönü
, o varlığın bir kısmı değil , varlığın bütünüdür.
Bir varlığın , kendisinin sadece madde ile sınırlı bir
varlıktan ibaret olmadığını idrak etmesi , birçok safhalar arzeden uzun ,
çok uzun bir tekamül yoludur.
Varlıklar tekamül ederlerken zaman mekan gibi kavramların
dışında da tezahür edebilmektedirler. Dünyada da bu hal söz konusudur ve
insanlar ancak düşünceleriyle “ kavramlar” engellerini aşmakla
mevcut dünya seviyesinin üzerinde tekamül etmek imkanlarına maliktirler.
İnsanların mevcut dünya realitesini aşmalarının zamanı
gelmiş ve bu hal bir ihtiyaç halinde kendisini belli etmeğe başlamıştır...
İşte bütün bu anlatılanlardan sonra tekrar “bilgi”ye dönelim.
Bilgiyi varlıklar , daha üstün varlıklardan alırlar. Bu hal
, o varlıkların aşağı kademedeki varlıklara mevcut bilgilerini vermeleri
halinde tezahür etmez. Bir varlık , daha üstün bir varlık seviyesine
liyakatle tırmanarak ulaşır.
Dünyadaki bir insan , beden ile sınırlandırılmış durumu ile
daha üstün varlıklarla doğrudan doğruya temasa geçemez. O daima manevi
varlığı ile temastadır. Ve bütün imkanları manevi varlığı ile
sınırlandırılmıştır.
Bir insanın manevi varlığının üzerindeki bir varlıkla
temasa geçebilmesi için , manevi varlığının aracılığına ihtiyaç vardır.
Şu halde bir insanın , ayrı düşünülebilen diğer manevi varlıklarla temasa
geçebilmesi manevi varlığı vasıtasıyle olur.
Manevi varlık ise aldığı izlenimleri , değeri ve liyakati
oranında maddi tezahürü olan insana nakleder.
1242.
ANA BİLGİLER
Maneviyatla ilgili “ana tekamül bilgileri” , o bilgilere
vasıta olanın , manevi varlığından alarak dünyaya naklettiği bilgilerdir.
Vasıta , almakta olduğu pek yüksek yardımlarla , bu
bilgileri dünya realitesine uygun olarak nakleder.
Yardımcı bilgilerle , tekamülle uzaktan ilgili bilgilerin
dünyaya nakli ise değişik şekillerde tezahür eder.
1243.
BİRLİK , DİNLER , DİN
20.asrın ikinci yarısı , insanların evvela esaretten
kurtulmak , sonradan da hür insanlar olarak bir birlik halinda toplanmak
gayesini güdecekleri bir devir olacaktır (1). Gaye birliktir. Buna sosyal
sentez de denebilir (1. bu bilginin yazılış tarihi 1964’dür) .
Fakat bu sentezin tatmin edici bir şekilde
gerçekleşebilmesi için insanları birbirlerine bağlayacak manevi bağlara
lüzun vardır ki biz buna kısaca ; inanç birliği gerekmektedir diyeceğiz.
Beşeriyet halen çeşitli , daha doğrusu çeşitli oldukları
zannedilen dinlerin etkisindedir. Bu dinler çeşitli ve farklı realitelere
hitab ederler. Gerçekte ise hiçbir din tam olarak aynı tatbik
edilmemektedir. Kendilerini o dine mensup addedenler , dinleri kendi
realitelerine uygun olarak tatbik etmektedirler. Bu sebeple bazen mesela
iki Müslüman arasındaki farkın , ayrı dinlere mensup iki insan arasındaki
farktan çok daha fazla olduğu görülür.
Şu halde din devri boyunca dinler , ancak, yürünmesi
gereken yolun ana hatlarını çizebilmiş fakat daha ileriye
gidememişlerdir.
Şuurlu bir devrenin başlaması için gereken zemini ise
yirminci asır , imkanlarıyla hazırlamaktadır. İnsanların kolay ve çabuk
yolculuk edebilmek imkanlarına kavuşmaları , çeşitli dinlere mensup
kişilerin birbirlerini tanımalarına sebep olmuştur. Bu ve buna benzer
imkanlar insanları birbirlerine yaklaştırarak şuurlu bir iman için
gereken zeminin hazırlanması başlamıştır.
Şuurlu İman devri birçok bakımlardan dinden ayrılmakta ise
de , din devrinde olduğu gibi , “bilgi”ye dayanan yüksek bir tekamül
devresidir.
Din devrinin çeşitli realitelerinden hasıl olan sun’i
farkları ortadan kaldıran , dinler yerine din şuurunu getiren bu devir
bilgileri “ şuurla idrak” edilmesi gereken bilgilerdir.
1244.
MEÇHULLER
Her söylenende veya bilindiği zannedilenlerde , hatalar ,
meçhuller ve izah edilmesine imkan olmayan taraflar mevcuttur.
1245.
RÜYALAR
Dünya hayatı boyunca uykuda zaman zaman görülmekte olan
rüyaları misallerle izah edeceğiz.
Dünyada rüyayı göreni bir radyo cihazına , dünyada görüleni
ise aynı radyonun temas kurduğu istasyonlara benzetebiliriz. İnsanlar en
çok , bildikleri ve tanıdıkları kişileri rüyalarında görürler. Görülen ise
ister ölmüş ve ister sağ olsun ekseri göreni ilgilendiren şahıslardır.
Rüya , sebebi şudur diyerek izah olunabilecek kadar basit
bir hadise değildir. Bu sebeple gerek oluş, gerek sebep bakımından birçok
vasıflara ayrılarak tetkik edilebilir.
I. Basit Rüyalar
a. Sağlık şartlarının sebep olduğu rüyalar ,
kabuslar :
Bunlar ekseriya gören üzerinde çok büyük tesirler icra
etmelerine rağmen , dünya ile sınırlı rüyalardaır. Mide dolgunluğu ve
benzer sebebplerle görülen rüyalar da bu cinstendirler. Sebebi ise kısaca
, vücutta anormalliklerden oluşan baskının , ruh ve beyin arasındaki
bağlantılar üzerinde tesirler meydana getirmesidir.
b. Yaşanmış mühim bir hadisenin tesirinde kalınarak
zaman zaman görülen , o hadise ile ilgili rüyalar :
Bu tarz rüyalar da dünya imkanları ile sınırlı rüyalardır.
İnsanlar üzerinde mühim tesirler yapan hadiseler , beyni ruha bağlayan
bağlantılar üzerinde bir bakıma tahribat da denilebilecek tesirler icra
ederler. Bu tesirler, zaman zaman rüya halinde tezahür ederler.
c. Yaşayan bir insanı rüyada görmek :
Bu da dünya imkanları ile sınırlı rüyalar grubundan gibi
görünüyorsa da , her zaman öyle değildir. Bazen yüksek ikazlar da ,
yaşayanlar vasıta edilerek yapılırlar. Fakat bu rüyaların hepsi yüksek
manalar taşıyan rüyalar değildir.
d. Herhangi bir hadisenin olmadan önce görülmesi :
Ruhen tekamül etmiş insanlar tarafından görülürler ve
görülmesine sebep de uyku halindaki kişiye tesir gönderen bedensiz
varlıklardır.
II. Manevi Menşe’li Rüyalar
Bunların da çok değerli olanları yanında pek basit
olanları da mevcuttur. Mesela bir insanın ölmüş olan babasını sık sık
rüyada görmesi, her zaman onun babası ile irtibata geçmiş olması manasına
gelmez. Bir insan ölmüş bir insanı basit ve tek taraflı ilgisinden dolayı
da görmüş olabilir.
Fakat bunun yanısıra , yüksek manevi değeri olan bilgiler
bazen , o insanın ölmüş yakınları vasıta edilerek de bildirilir. Bu
tarzdaki rüyaların değerli olanlarını diğerlerinden ayırmak kolaydır.
Kısaca ; rüyalar tetkik edilirlerse , insanlar için en
mühim ikaz kaynaklarından biri haline gelebilir.
1246.
RUH OLMA ANI
Tanrının , var ettiklerine , kendi erişilmez değerinden
bahşettiği en büyük nimet , onlara, kendi liyakatleriyle ruh olmak
imkanını verişidir.
Bir varlığın var olduğunu idrak etme anı, otomatiklikten
kurtulmak ve “ruh”luk hassasını kazanmak anıdır. Her varlık bilindiği
gibi, tekamül etme , tekamül ettirme ve robot yardımlar almak imkanlarına
maliktir. Bu üç ana değerin tezahürü sonucu varlık meydana gelir ve bu
varlık uzun müddet ayrı olarak düşünülebilen diğer varlıklarla
münasebetlerini geliştirerek , otomatik olarak tekamül eder.
Ayrı düşünülebilen her varlığın , diğer varlıklarla temas
halinde olan ana değerlerinden , bir an gelir ki ; şuur ve bilgi fışkırır.
Bu en basit bilgiye, bir şeyler hissedebilme veya yapabilme imkanı da
denebilir. İşte bu imkanın ilk ( kendi arzu ,imkan ve liyakatiyle )
varlığını hissedebilme anı , ruh olma anıdır.
Dikkat edilirse yukarda ; “bir varlığın kendi kendine
birşeyler yapabilma imkanı kazanmasına” ruh olma anı denilmemiştir. Ruh
olma anı , bu imkanı kendi liyakatleri ile kullanmaya başladıkları andır.
Bir varlık izafi bir serbestlik imkanı elde etmiş olsa ,
fakat bunu kullanmasa ; ruh doğmaz. Ayrı ayrı düşünülebilen ruhların
istisnasız hepsi , var oluşlarında aktif rol oynamışlardır.
Şuur , veya bilgi de diyebileceğimiz ruhlar , şuurlanmaya
başladıktan sonra , ( yardımlarıyla var olduğu)
varlıklarındaki üç değerle irtibatını şuurlandırmaya başlar. Maddeyi
düşünmek , hayatı ve ölümü hatırlamak , bu söylenenlere örnek olarak
gösterilir.
Şu halde , ruh , varlıktaki otomatik idare edilen nizamdam
doğar ve derhal doğduğu varlığı varlık olarak görmeye başlar , keza
liyakati oranında bir şeyler düşünür... işte basit olarak izaha
çalıştığımız bu çok yüksek hakikat ; ruhluk mertebesi bilgisidir. Bu bilgi
insanların , dünya realitesine göre ruh olma anını şuurlandıracak
bilgidir.
1247.
ŞUURLU ŞUURSUZ BEDENLER
Hiçbir insan bir diğerine benzemez. Bütün insanlar arasında
ise realite farkları mevcuttur. Bu sebeple her toplum, çeşitli realitedeki
kişilerden oluşmuştur.
Bir toplumdaki bütün kişiler o toplumun idaresi ile meşgul
olamazlar. Toplum beden gibidir. Bir bedende nasıl ki kollar , ayaklar ve
baş mevcutsa , toplumda da mevcuttur.
Toplum ile bir canlı bedeni arasındaki en büyük fark , bir
bedenin büyük otomatik yardımlarla mevcut olabilmesine karşılık , toplum ;
( kişiler, hücrelere benzetildiği taktirde ) otomatik yardımlarla
yaşıyabilen hücrelerden yansıyan şuurunda rol oynadığı bir bedendir.
Atom kainatın , nasıl ki benzeri ise , toplum da bedenli
varlıklara benzer.
*
İnsanlar için mevcut olabilecek her şeyin ;
a. Şuurlu
b. Şuursuz ( otomatik)..karışımlar halinde oldukları
görülür.
Burada şuursuz karışımların izahından önce mevcut beşeri
realitelere göre ; neye şuurlu , neye şuursuz denir ?.. onu incelemek
faydalı olacaktır.
Mesela insan şuurludur. Çünkü o bir bedene maliktir.
Düşünebilir ve düşüncelerini bedeni vasıtasıyle kısmen de olsa uygulama
imkanlarına sahiptir.
Şimdi de dünyayı ele alalım. Dünya her ne kadar bir bedene
benzetilirse de tekrarlardan ibaret gözüken hareketlerinde bağımsız bir
şuurun tezahürleri görülmez. Şu halde arz, insanlar için Mutlak Nizama
uygun şekilde hareket eden bir robottur.
Fakat insan bütün halinde düşünülürken , vücudunun bir
hücresi ele alınırsa ; beden kül halinde tetkik edilirken bedene şuurlu
dedirten vasıflar bu hücrede bulunmazlar. Şu halde insanlar için ,
varlıklar ayrı ayrı düşünüldükleri taktirde şuursuz , bir arada
düşünüldükleri taktirde de şuurlu bir manzara arzedebilirler.
Bir insan bedeninden bazı kısımlar çıkarılırsa , o bedende
şuur alametleri kaybolur. Mesela bir insanın başı kesilirse o insan ölür.
Şu halde bir bedenin şuurlu olarak tezahür edebilmesi şartlara bağlı bir
haldir.
Şuurlu veya şuursuz gözüken bedenlerde büyüklük söz
konusu değildir. Şuursuz addelinen bir bedenin üzerinde milyarlarca
şuurlu varlıklar yaşıyabilirler. Şuurlu ve şuursuz varlıklar arasında ise
yarı şuurlu varlıklar mevcuttur. Fakat bunlar yakını oldukları tarafın
icaplarını tezahür ettirirler. Mesela bir varlık şuura yakınsa şuurlu ,
şuursuzluğa yakınsa şuursuz gözükür.
Bir bedenin , o bedenin sahibince bilinmeyen birçok
tarafları vardır. Şu halde , bir beden , o bedenin sahibine göre şuursuz
bir karışımdır. Fakat o bedenin sahibiyle birlikte düşünülürse , şuurlu
bir varlık halinde tezahür eder. Şuurlu oldukları idrak edilen varlıklar ,
şuursuz varlıkların bir araya gelmelerinden hasıl olurlar.
Yukarda yazılanlar , dünya imkanları ile sınırlı realiteler
için bir gerçektir. Fakat ; kül halinde şuursuz olduğu kabul olunan (
fakat aslında) şuurlu varlıkların bir araya gelmelerinden meydana gelen
varlıklar da vardır. Mesela dünya şuursuz bir beden olarak kabul edilir.
Fakat bu bedende şuurlu oldukları bilinen varlıklar yaşarlar.
Bir de insanların şuurlu olduklarını idrak edebildikleri
karışımlar mevcuttur. Mesela bir insan tek olarak şuurlu varlıktır.
Toplumlar ise şuurlu karışımlar manzarasındadırlar.
1248.
RUH ve KUKLA BEDEN
Ruh bahsine ışık tutacak önemli hususlar üzerinde durmaya
devam edelim :
Mutlak Varlığın ( analiz metoduna dayalı) tetkikinden
“ruhlar” belirli hale gelirler.
Ruhlar analize ve senteze tabi tutulabilirler. Bir şeye
ruh denilebilmesi için onda şuur bulunması ve bu şuuru tezahür
ettirebilmesi gerekir. Bunun için de bilgiye ihtiyaç vardır.
Ruhlar analize tabi tutulan durumlarını (1) liyakatleri
ile senteze yükselterek (2) tekamül ederler (1. üç değeri )(2. tek değer
haline getirerek ) .
Ruhların kısaca yukarda izah edilen yolda ilerleyerek
tekamül edebilmeleri için , Mutlak Nizamın çizdiği bir tekamül yolu
mevcuttur. Bu yol birçok şartlara bağlıdır. Şartların çeşitli olmaları ,
tekamül yolunu, yollar halinde gösterir.
Dünyada insan denilen varlıklar tekamül etmektedirler.
Hakikatte , insanlar, maddi tesirler altındaki ruhların dünya şartlarına
uygun tezahürleri değildir.. İnsanlar , kendilerini idare eden ruhların
elindeki kuklalara benzerler.
Ruh , insana , görünmeyen şuur telleriyle bağlıdır. Bu
teller insanda , bağlı bulunduğu ruhu dünya realitesine uygun olarak tam
değeriyle tezahür ettirmekten çok uzaktır.
İnsan , dünya şartlarına uygun olarak yaşarken , müstakil
bir şuura malikmiş gibi gözükür. Hakikatte ise müstakilmiş gibi gözüken bu
şuur , kuklaları şuurlu varlıklar halinde tezahür ettiren iplere
benzerler.
Kukla ile insan arasında küçük fakat mühim bir fark
mevcuttur. Kuklaları idare eden , elinden bırakıverse tam bir eşya
manzarası gösterir. İnsan ise yukardan gelen şuurdan , dünya realitesi
icaplarına göre ,işler ve bu işlemeden hasıl olan şeyi değer olarak
kazanır.
Yukarısı bir an için insanı serbest bırakırsa , o kukla
gibi ani olarak bir eşya haline gelmez. Yaşama belirtileri gösterir. Fakat
bu haldeki insanlar , boğulmamak için su içinde çabalayan insanlara
benzerler.
İnsan dünya hayatında ancak bağlı bulunduğu en yakın
manevi değerleri tezahür ettirebilir. Üstün değerleri tezahür
ettirebilmesine ise dünya şartları müsait değildir. Şu halde dünya ;
şartlarına bağlı olarak manevi değerler sağlanan bir tekamül yeridir.
İnsanlar , sağladıkları bu değerleri , asıl manevi değerlerine katma
imkanlarına sahiptirler.
1249.
VAZİFELİLER VE
LİYAKAT
Bir insanın , daha dünyaya gelmeden önce yürüteceği vazife
ile ilgili bilgileri benimsemiş olması yeterli değildir . İnsanlar ,
üstlendikleri vazifelerin icaplarına uygun bir tarzda liyakat göstermek
zorundadırlar.
Gerçi bir vazifeli , göreceği vazifeyi benimsemiş bir insan
olarak gelir ve başarı sağlamak için de gereken yardımları alır. Fakat
bütün bunlardan başka, liyakat da göstermek mecburiyetindedir. Vazifede
liyakat , yapılması gerekenlerle ilgilidir.
Aynı zamanda , otomatik yardımlar da bir vazifelinin
yürümesi gereken yoldan uzaklaşmamasını sağlar. Ona vazife süresince
kullanması gereken tecrübeleri , bilgileri hadiseler yardımıyle
kazandırır. Fakat yine de bu kazanılan değerleri vazifesinde kullanması
için liyakat göstermesi şarttır. Gerek otomatik yardımların önüne serdiği
imkanlarla vazifeye hazırlanmasında , gerekse vazife sırasında liyakat
göstermesi şarttır.
Çünkü en yüksek vazifeleri bile karşılık beklemeden yapan
vazifelilerin , vazifelerini yürütmek için göstermek zorunda oldukları
liyakat , onlara en büyük değerleri beklemedikleri halde kazandırır.
Vazifelilerin , vazife sırasında göstermek zorunda
kaldıkları ve maddi , manevi hiçbir karşılık beklemeden gösterdikleri
liyakat , sırf onları zorla mükafatlandırmak , yükseltmek içindir. En
yüksek adalet ise , izahı imkansız bir büyüklük olan Tanrı adaletidir.
1250.
ŞUURLU AHLAK
Dünyada realiteler yükselip değiştikçe ahlak anlayışı da
değişir. Bu sebeple bin sene önce ahlaksızlık addedilen şeyler bin sene
sonra addedilmeyebilir ki , bunun tersi de olabilir.
Şuurlu İman devri ise getirmekte olduğu realitesine uygun
bir “Şuurlu Ahlak” devri açar. Şuurlu Ahlak demek , insanların
hareketlerini şuurları , vicdanları ve toplum realiteleri ile
değerlendirmeleri demektir.
Şuurlu İman devri , beşeriyeti kendi esaslarına uygun
olarak ahlaklı olmaya , zorlamadan mecbur eder. Şuurlu İman devrinden
önceki devirlerde en büyük ahlaksızlık addedilen fiillerden birçoğu ,
eskisi gibi ahlaksızlık addedilmeyecek , buna karşılık eskiden pek değer
verilmeyen hususlar üzerinde durmak ihtiyacı şiddetle belirecektir.
1251.
SIR
Kainatın sırrını zerrede , her şeyin sırrını ise hiçbir
şeyde bulabilirsiniz.
1252.
HAYAT
Hayatı cennet veya cehennem yapmak elinizdedir. Tıpkı
dünyayı cennet veya cehennem yapmak elinizde olduğu gibi.
1253.
MANEVİ SEBEP VE GAYELER
Hiçbir şeyin gelişigüzel var edilmediğini ispat edecek o
kadar çok delil vardır ki saymakla bitirilemez. Bir insanın kendi bedenini
incelemesi ona bu yolda yeteri kadar örnekler verebilir.
Bedende her şey yerli yerindedir. Her uzuv yapacağı işe
göre değerlendirilmiştir. Bedende çok lüzumlu olan şeyler ondan kolay
kolay uzaklaştırılamaz. İnsan istese dahi kolunu kolayca kesip atamaz.
Buna karşılık bazı kısımları bedenden kolaylıkla acısız olarak
ayırabilirsiniz. Saçlar , tırnaklar , nasırlar buna örnek olarak
gösterilebilir.
Gözler çok mühimdirler. Mühim oldukları için de göz çukuru
, göz kapakları, kirpikler ve seri hareketlerle korunurlar. Bedende bir
uzuv vazifesini yapamaz hale gelirse diğer bir uzuv onun eksikliğini
gidermek için otomatik olarak faaliyete geçer.
Şayet bir insanın herhangi bir sebeple dünyadan ayrılması
gerekiyorsa ; o zaman , bozulan uzuvlara yardımcı olacak otomatik
yardımlar azalır veya kesilir. Bu hal bedenlerin ölüme hazırlık halidir ki
planlı olarak cereyan eder.
Dünya , imtihanlarla denenerek tekamül edilen bir okuldur.
Bu sebeple de insanların , uzuv bozukluklarından meydana gelen hastalık ve
azapları , kendi liyakatleri ile gidermeye çalışmaları gerekir ki tıp
bilimi bu ihtiyaçtan doğmuştur.
Hayvanlar bu konuda otomatik yardımlar alırlar. Mesela bir
köpek ağız salgılarındaki tedavi edici özelliği bilmez fakat şuursuzca
yarasını yalar ve iyileşir.
Tıbbın başlangıcı da otomatik yardımlarla olmuştur fakat
zamanla gelişmiş ve şuurlu bir hal almıştır. Tıbbın halen bilimsel
yollarla elde edebildiği sonuçlar madde ve mevcut maddi imkanlarla
sınırlıdır. Mesela ortada bir dertten şikayetçi hasta vardır. Tıp , bu
derdi meydana getiren hastalık faktörlerini hastada araştırır ve bir bulgu
elde ederek teşhis koyar ; ve de hastayı tedaviye başlar. Tıp
yapabileceğini yapmış ve mevcut imkanlarla hasta tedaviye başlanmıştır.
Bu teşhisi koyan doktorlara , hastanın neden bu derde maruz
kaldığını sorarsanız ; üşüttüğü , gıdasız kaldığı , mikrop kaptığı gibi
cevaplar alabilirsiniz. Fakat tıbben henüz daha teşhis edilemiyen sebep ,
bu sebeplerin de gerisindedir ve hastanın tekamülü ile ilgilidir.
Tıp ise bugünkü madde ile sınırlı haliyle , hastanın
tekamül ihtiyaçları ile ilgili teşhislere yükselemez. Bu ise , ancak ,
bilimin madde ile sınırlı olmadığının kabulü ile hallolacak bir durumdur.
Hastalıkların sebepleri maddi imkanların ötesindedir. Peki ; bilim bilim
bu merhaleye nasıl yükselecek ? Şimdi bunun izahına geçelim :
Bedende her şey insanların idrak edemiyecekleri bir
mükemmeliyettedir. Bu ; bir bakıma da , madde ile sınırlı olmadığı
demektir (1). Şu halde asıl sebep ve gayelere yükselmek ve onları madde
sınırlarının ötesinde aramak gerekir ki , bu pek yakında bir ihtiyaç
olarak tezahür edecektir ( 1. maddeli mükemmeliyet asla bulunamaz. Bilgi
no; 117) .
İnsanların madde üstü hakikatlere maddi şuurları aşarak
yükselebilmeleri için bazı metotlara ihtiyaçları vardır. Bu metotler ,
madde ile sınırlı bilimsel metotlarla izah edilebilecek metotlar
değildirler. Bu sebeple onları inanılır ve güvenilebilir bir tarzda
ortaya atmak ve faydalanmak için bazı üstün menşe’li bilgilere ihtiyaç
vardır. Çünkü insanlar ancak bu üstün menşe’li bilgilerle etraflarını
saran madde duvarlarına tırmanabilir ve onları aşabilirler.
Şu halde , manevi denilen bilgiler lüzumludur. Fakat bu
bilgilerin inandırıcı olmaları için de , dünya realitesini tatmin edici
nitelikte olmaları gerekir. Bunun içinse onları izahta , mevcut
benimsenmiş bilimsel metotlardan faydalanılması gerekir. Hakikatte mevcut
bilimsel metotlar manevi sebep ve gayelere yükselinmesi için gerekli
basamaklardır.
İşte ilk önce bu hakikatin bilinmesi ve mevcut bilimin ,
beşeriyeti kesin sonuçlara değil fakat yüksek hakikatlere ulaştıracak
merdivenin çok lüzumlu ve değerli basamakları olduğunun idrak edilmesi
gerekir.
1254.
ROBOTSUZ REALİTELER
Tekamül merhaleleri arasında duvarlar vardır. Varlıklar
liyakatleri ile bu duvarları aşarak üstün merhalelere ve ortamlara
yükselebilirler.
Dünya ve dünya üstü realiteler arasındaki birçok duvardan
en mühim olanı , Mutlak Nizama uygun olarak tekamül edilen robotlu ortam
realitelerinden robotsuz ortam realitelerine yükselmektir.
Mevcut bir dünya realitesi ve bu realiteye uygun olarak
yapılan izahlar vardır. Bu izahların ise en güvenli olanları bilimsel
izahlardır.
Dünyada bilimsel izahlarda (+) nın (-) yi çektiği
bilinmektedir. Madde üstü kökenli hadiselerde ise vaziyet bunun aksi
olarak tezahür eder ve + lar, + ları ; - ler de – leri çekerler. Bunun bir
üstün izahı ise , sadece ; “ + lar, + ları çekerler” şeklindedir. Çünkü
yüksek manevi merhalelerde + ile – arasındaki fark kalkar . yani ;
(+) = (-)
halinde de izah olunabilir ki , hakikatte yüksek manevi
merhalelerde sizin idrak edebileceğiniz anlamda ne + ne de – mevcuttur.
Fakat bu merhaleyi idrak etmek için evvela dünya bilgileri realitesi ve
imkanlarının üstüne çıkmak ve + nın + yı çektiğini idrak etmek gerekir.
İlerde bilimden bugünkü kat’iyyet (1) kalkacak ve bu tassup doğuran veya
taassuptan meydana gelen kat’iyet , yerini elastikiyete bırakacaktır ( 1.
kat’iyyet : kesinlik ; başka türlü olamazlık) .
1255.
AHİRETİ İDRAK , CENNET , CEHENNEM
Dünya ve benzeri yerlerde sınırlandırılmış imkanları ile
yaşayanlar , bulundukları yerlerden ölüm veya ölüme benzer hadiselrle
ayrılırlarsa , birçoklarınızın zannettiği gibi , şuurlu ve robot
tesirlerden uzak bir hayat yaşamaya başlamazlar.
Bir insanın ölümle dünyadan ayrılması ve tekrar dünya ve
benzeri bir tekamüül yerinde yaşamaya başlaması ; “zaman” kavramından
faydalanarak izah olunamıyacak hadiselerdir ki , biz bunlara “
birbirlerini takip eden hadiseler” diyeceğiz.
Mesela , insanın dünyada ölümüne kadar geçirdiği hayat
dünya realitesine uygun olarak “zaman” kavramı ile izah olunabilir. Ölüm
anından , tekrar dünyaya gelme anına kadar olan kısım ise , aynı kavramdan
faydalanarak izah olunamaz. Bunun için de bu devre , mevcut olmasına
rağmen insanlara varlığı ispat edilemiyen , bu yüzden de yokmuş gibi gelen
bir devredir.
İşte , dünyadan ölümle ayrılan bir insan şayet tekrar
dünyaya gelecekse ve o insan şayet şuurlu bir inanç mertebesine
yükselmemişse , şuurlu bir ahiret devresi geçirmez. Böyle olduğu için de
yaşadığı fakat dünya ölçülerine vurulamadığı için idrak edemediği ahiret
devresini , fark etmeden otomatik olarak yaşar.
Bu seviyedeki varlıklara ahiret hayatlarını otomatik olarak
yaşatan değer ise per değeridir. Yine bu gibi insanların cennetleri de
cehennemleri de arka arkaya yaşadıkları robotlu ortamlardır. İşte dünya
halen ahiret devrelerini şuursuz geçiren , sadece robotlara bağlı
hayatlarında nisbi şuura malik varlıkların yaşayarak tekamül ettikleri
yerdir.
Yanlız burada bilinmesi gereken bir husus vardır ki o da ,
bazı spiritik deneylerde ahiretteki varlıklarla temas kuruluyor ve adeta
şuurlu görüşmeler yapılıyor olmasıdır. Dünya ile ahiret arasında henüz
yüksek şuur merhalesine erişememiş varlıklarla kurulabilen irtibatlar
otomatik irtibatlardır ki , bunları şuursuzca yapılan refleks
hareketlerine benzetebilirsiniz. Kısaca ; yüksek şuur mertebesine
erişemiyen varlıklar , dünya ve benzeri tekamül yerleriyle irtibata
geçseler hatta gözüküp konuşsalar bile , bu onların şuurla yaptıkları
hadiseler değildir.
Onların bu şekilde tezahür etmeleri tekamülle ilgili
hadiselerdir ki per ve diğer güçlerin vasıtasıyle olur. Kendi arzu , gaye
ve imkanlarıyle dünya ile temasa geçebilen bütün varlıklar , dünya ve
benzeri sınıflardaki tekamül merhalelerini geride bırakmış yüksek
varlıklardır.
Yukarıdaki izahtan da anlaşılacağı gibi , dünyada tekamül
etmekte olan insanlar için cennet ve cehennemler , tekamül ihtiyaçlarına
elverişli , robotlu ortamlardır.
Ruhlar robotlu tekamül merhalelerini yaşarlarken aralarda
göçtükleri ahirette şuurlu bir cennet ve cehennem devresi yaşamazlar.
Onlar ahiret hayatlarında tıpkı iplerin ucundaki kuklalara benzerler.
İpler idrakle yükselebilecekleri asıl ruhlarının elindedir. Onlar ise daha
kendilerini idrak edebilecek seviyede olmadıkları için , per vasıtasıyle
asılları ile irtibata geçebilirler.
Bir varlığın aslını idrakı , birçok merhaleler ihtiva
eder. Her merhale , o merhaleleri idrak eden varlıklar için başlı başına
bir varlık halinde tezahür eder. Manevi cennet ve cehennem ise ahirette
“bilerek” yaşayanlar içindir. Ruhlar ise ahirette ancak , robot üstü bir
hayat seviyesine eriştikten sonra bilerek yaşayabilirler.
Robotlu hayat seviyesinin üzerine çıkanlar için de tekamül
ihtiyaçlarını karşılayacak cennet ve cehennemler mevcuttur. Onlara , en
ufak pürüzler bile cehennem hayatı yaşatır ve bu azaba sırf o pürüzleri
giderebilmek için seve seve tahammül ederler.
Fakat , manevi cennet ve cehennemlerdeki azapları , maddi
maddi tesirler altında bulunanlar asla tasavvur edemezler. Çünkü bu azap
ve mükafatlar , onların idrak edemedikleri , idrak edemedikleri için de
yok bildikleri azaplar , ıstıraplar ve mükafatlardır.
Şu halde , robotlu tekamül merhalelerini henüz daha
aşamamış varlıkların cennet ve cehennemleri , onların tekamül
ihtiyaçlarını karşılayacak robotlu ortamlardır. Manevi cennet ve
cehennemler ise ancak onları idrak seviyesine erişebilenler için
mevcuttur.
Ruhlar hatalarını gidererek yükselirler. Yüksek ruhları
ise , hataları daha fazla etkilendirir. Bir ruhun hatalardan arınma anı
ise , Mutlak Nizamı aşma ve bu nizam için hata kabul edilenlerin üzerine
çıkma anıdır. Artık onlar için sadece ilerleme mevcuttur ki , buna ebedi
cennet hayatı da denebilir.
1256.
VAZİFELİYE
Şuurlu İman’da vazife göreceklerde aranan en mühim vasıf
şuurluluktur.
Vazifede karşılaşılabilecek olan , dostluk , arkadaşlık ,
faydalı olmak , daha çok öğrenmek, hatta daha faydalı olmak tutkuları dahi
zaman zaman şeytan olarak tezahür edebilen tekamül faktörleridir.
Bir vazifeli namzetinin ise , zaman zaman şeytan halinde
tezahür eden hadiseleri ve şahısları teşhis edebilmesi ve onlara karşı
gereken tedbirleri alması gerekir.
1257.
YANLIZLIK
İnsan kendisini kalabalık içersinde de yanlız hissedebilir.
Yapayanlız gözüktükleri halde hiç de öyle olmayan insanlar da vardır.
Dünya hayatının sonu ise yanlızlık gibi görünür. Bir
insanı ise yanlızlıktan kurtaran şey sevgidir. Her şeyi sevebilen ise hiç
bir zaman yanlız kalmaz.
Bütün yakınlarını kaybetmiş bir insan , manevi gücünü ve
değerini arttırma imkanlarıyla karşı karşıyadır. Her şeyi kendinden,
kendisinin de her şeyden olduğunu idrak seviyesine yükselenler için ise
yanlızlık yoktur.
1258.
VAZİFELİYE
Kendisini sorumlu hissedebilenler , “ben işimi aksatmamak
şartıyle başka şeyler de yapabilirim” dememelidirler.
Öyle şeyler vardır ki , esas işi aksatmaz fakat sırf
şuursuzca o işle ilgilendiği için sorumluluk taşıyanı değer kaybına
uğratır.
1259.
HALK ETME – VAR ETME – “OLUŞ” OLAYI
Önceki bilgilerde “ var etmek”le “ halk etmek” arasındaki
farklar , benimsetici metotlara göre izah olundu. Birçok kereler de
birbirlerinden ayrı düşünülen var etmek ve halk etmek karıştırılarak izah
olundu. Bütün bunlara sebep , mevcut oluşun ikiye ayrılarak düşünülmesinin
gerektiğini benimsetme gereği idi.
Tanrının , “Yok”tan var edişini idrake imkan yoktur. Buna
karşılık insanlar , var olan birçok şeylerin var oluş veya halk oluş
sırlarına liyakatleri oranında nüfuz edebilirler. Hatta var edildikleri
için varlık denilenlerden birçokları , sınırlı bir var etme imkanına
maliktirler. Var oluşları az veya çok izah olunabilen şeyler ise ,
idrakle yaklaşılabilen şeylerdir. Tanrının var edişine ise idrakle
yaklaşılamaz.
Anlatılabilenler , anlaşılabilen veya anlaşıldığı
zannedilenler ; Tanrının ( ilk dahi denilmemesi , hiçbir şekilde tahdit
yoluna gidilmemesi gereken ) var etme gücünün izahı değildir.
İster Tanrının bu izahı imkansız ilk var etme gücüne “ halk
etme” , isterse “ var etme “ densin , o idrak edilebilen ; halk veya var
etme değildir! İdrak edilebilenler ; ucu Tanrıda olan hakikatlerin bizdeki
ucudur.
Tanrının “ilk var ediş”indeki hiçbir sırra erişilemez. Bu
konuda erişilenler Mutlak Varlık ile sınırlı bilgi ve imkanlardır ki ,
var veya halk etme denilen yüksek hakikatler , ancak bu bilgi ve imkanlar
aracılığı ile idrak olunabilirler.
Az veya çok idrak olunabilen “ var etmek” ile “idrakı
imkansız var ediş” arasında , ( Mutlak Varlık esaslarına göre tekamül
edenler için ) hiçbir şekilde erişilip aşılmasına imkan olmayan “ yokluk”
mevcuttur !..
1260.
YOK-HİÇ
Yoktan var etmek ile hiçten var etmek arasında farklar
vardır. Yoktan var etmek idrak olunamaz. Hiçte ise , yoktan var olunan
idrak olunamamış cevherler mevcuttur.
1261.
EKMİNEZİ
Ruhi araştırmalar yapılan yerlerde “ ekminezi” denilen bir
usul , uzunca bir süreden beri tatbik olunmaktadır (1). Fakat bu usulü
tatbik edenler sadece sujelerin eski hayatlarını veya geçmiş günlerini
öğrenmek gayretkeşliği içersindedirler. Bu , onların şuurlu bir imana
hazırlayacak çalışmalardan henüz çok uzakta olduğunu gösterir
( 1. ekminezi : bir parapsikolojik deneydir. Normal zamanda
birkaç gün önceki olaylar dahi ayrıntılarıyla hatırlanamazken , bir
sujeyi ( denenecek kişiyi) , hipnoz haline sokarak ve telkin yardımıyla
3-5 hatta 25-30 yıl gerilere döndürerek o günlerdeki olayların
ayrıntılarına sokarak anlattırmak deneyidir. Bu geriye döndürülen yıllar
çok arttırılarak mesela 100 yıl önceye döndürülürse süje bazen bambaşka
kişilikte ve değişik bir mekanda bulunabilir ki , bunlar önceki hayatı ile
ilgili hatıralardır) .
Halbuki trans halindeki bir sujenin geçmişini öğrenmekten
çok daha mühim olan hususların araştırılması gerekir. Mesela ; nasıl
oluyor da trans halindeki bir suje yaşadığı eski günlerin ayrıntılarına
dönebiliyor? Sualini aydınlatmak daha önemlidir. Gerçi bu sualin cevabını
suje veremez. Bu ve buna benzer bazı soruların cevapları , aynı zamanda
ana bilgiler’i ilgilendiren mühim konulardır.
Ekmineziye burada kısaca değinmek istiyoruz. Dünya ve
benzeri takamül yerlerinde manevi anlamıyla “ geçmiş” veya “yaşanmış” bir
şey yoktur. Fakat işin içine zaman ve diğer kavramlar girince manevi
hadiseler maddi kalıplara bürünür ve “ geçiyor” zannedilirler.
Bir süje trans hilindeyken geçmiş bir gününe döner.
Eskiden yaşanmış gün ve hadiseler ise birer tabloya benzetilebilir. Her
“an” bir tablo halinde kalır. Ve bu tablo ile karşılaşılan , hatta onun
içine giren süje o tablodaki hayatı yaşar.
Ekminezi usulü ile elde edilen en mühim nokta , zaman
kavramı sınırları içersinde manevi hadiselere ulaşmaktır. Uzun seneler
görmediğiniz bir tabloyu düşünün. Onu tekrar görünce hatırlarsınız. Hatta
senelerce karşınızda durduğu halde dikkatle üzerinde durmadığınız bir
resmi , ekminezi usulü ile yeniden yaşamaya başlarsanız , aynı zamanda da
o tablodaki önceden dikkat etmemiş olduğunuz hususları görmek imkanını
kazanırsınız.
İşte sırf bu sebepten bir süje iki ay önce aceleyle
yediği ve yeryemez unuttuğu yemeği iki ay sonra dikkat etmediği
hususlarıyle hatırlar. Keza üç sene önce saat 12 de ne yaptığını , o işi
yaptığı anda saate bakmamış bile olsa kolaylıkla hatırlayabilir.
Özetle ; ekminezi ; manevi hadilselerin deneysel olarak
ispat edilmesine yarayan en kıymetli usullerden biridir.
1262.
VAZİFE ZAMANI
Vazifenin zamanını yine vazife tayin etmiştir. Bu
sebeple , daha vakti gelmedi veya geçti şeklinde düşünmek , kendini
bilmezliğin ta kendisidir.
Vazifenin zamanı sizin bildiğiniz zamanla ölçülmez. Şunu
biliniz ki , vazifeyi , dünyaya tatbik edilen zaman kavramına uydurmak
isteyenler sadece kendileri kaybederler. Vazifeyi vakti gelmedi diye
geciktirmek ise , dünyayı kavuşacağı saadetten bir süre daha mahrum
bırakmak demektir.
1263.
HER ŞEY
Her şey ; başlangıcı “tahayyül “ olan ve önceden
belirlenen “ an” lardan oluşmuştur.
1264.
İNDİRİLEN ANA
BİLGİLER
Dünya , olumlu ve olumsuzlarla denenen bir tekamül
yeridir. Bu sebeple dünyada (+) daima (-) yi çeker. Kötüler , daima
iyileri tesir altına almak isterler.
Yüksek manevi mertebelerde ise sadece iyi ve iyilikler
mevcuttur ki buna ; orada sadece şuurlu bir (+) hüküm sürer denebilir.
Oradaki farklar pozitifin , daha kuvvetli veya daha yüksek değer taşıyanı
ile farkı olarak izah olunabilir. Orada daha kuvvetliler zayıfları
çekerler. Bu , zayıflara tekamül yollarını belirli hale getirecek tarzda
tezahür eden bir çekiştir.
İşte , dünyaya indirilen tekamülle ilgili ana bilgiler ,
bu yüksek manevi hassayı taşırlar !..
1265.
ASIL RUHUN
YANSITILMASI
Bazı insanlar şair yaradılışlıdır. Bazıları ise içlerinden
geldiği gibi yazarlarsa başarı kazanırlar. Şu halde insanların kendi
kendilerine izah edemedikleri , sadece “iç dünyaları” denen bir şey
vardır. Biz burada bu konuya temas edeceğiz.
Şair , asıl ruhuyla diğer insanlardan farklı bir irtibatta
olan insandır. Asıl ruhunun değerini evvela otomatik olarak dünya
realitesine adapte eder. Sonradan da bu değerleri yine otomatik
yardımlarla şiir haline getirir.
Kısaca , şair asıl ruh değerini imkanları oranında dünyaya
şiir olarak yansıtabilen bir insandır. Bu faaliyeti onu diğer insanlardan
değerce farklı duruma getirir.
Bir şair şiir yazmak isterse ; bu yolda bir şeyler yapar,
konsantre olur , duymaya çalışır , kağıt kalem ile düşünür. Yapılan bu
işler hakikatte onu asıl ruhuna otomatik olarak yaklaştıran hareketlerdir.
Manevi değeri fazla olan hedeflere insanlar evvela dünya
imkanlarıyle hedefe yaklaşabilmeleri için yapmaları gerekenleri yaparlar.
Mesela bestekar müzisyen olmak isteyen bir çocuk , bu arzusuyla müzik
aleti çalmak , nota öğrenmek ister. Bu arzusu sonucu yapılanlar , ilerde
onun “asıl ruh” değerini yansıtabilmesi için bugün yapılması gerekenleri
otomatik yaptıran yardımlardır. Ve insan bu gibi yollarda liyakati
oranında “ asıl ruh” değerine yaklaşır ve bir gün onu dünyaya yansıtmaya
başlar.
1266.
SAN’AT ve BİLİM YOLUYLA
Beşeriyet Şuurlu İmana sadece din yoluyla hazırlanmamıştır.
Birçok vazifeliler bu yolda otomatik veya yarı şuurlu olarak vazife
görmüşlerdir. Bunlardan bir kısmı da san’atkar ve bilim adamları idiler.
1267.
VAZİFE – VAZİFELİ
Aranızda sık sık tekrarlanan bir söz vardır ; vazife ..
Her insanın vazife hakkındaki düşüncesi ise birbirine benzemez.Bir şahıs ,
vazifeyi ancak kendi değerine , imkanlarına ve içersinde bulunduğu
şartlara uygun olarak idrak ve tetkik edebilir.
Hakikatte vazifeyi düşünebilmek, mevcut olan her şeyi
anlayıp idrak edebilmek kadar zordur. Vazifeye ; yapılması veya uyulması
icab eden şeyleri içeren tatbikat yoludur denebilir.
Dar anlamdaki bu vazife tarifi dünya realitesine uygundur.
Bilindiği gibi vazifeler otomatik ve şuurlu olarak yapılabilir. Otomatik
olarak vazife görenler ise sadece insanlar değil , var olan her şeydir.
Bu hale , vazifeden çok “Mutlak Nizama uygun olarak faydalı olmak veya ;
Mutlak Nizama uygun olarak tekamüle hizmet etmek” demek daha doğru olur.
Asıl vazife , şuurla ifa olunandır ki , birçok safhalar
arzeder. Şuurlu İman denen yüksek tekamül merhelesi , her şeyden önce
vazifeyi şuurlandıran bir merhaledir. Bunun için de vazifeli olduğunu
idrak edebilenlerde aranacak en mühim vasıf “vazife şuuru”dur.
Vazifeli ; vazifeli olduğunu idrak eden ve bu yolda
ilerlemeye çalışanlara denir. Şu halde en geniş anlamda ; vazifeliler ,
yaptıkları işin bir sebebe, bir gayeye dayandığına inanabilmiş olanlardır.
Mesela bir fırıncı , bir şöför, bir din adamı şayet yaptığı işin tekamülle
ilgili olduğunu idrak edebilmişse , ve o yolda yürümeye azimliyse ; o bir
vazifelidir.
Vazifelerdeki mes’uliyetler arttıkça veya vazifelerdeki
mes’uliyetler idrak edildikçe , vazifeliler , mes’uliyetler istikametinde
yükselirler. Şuurlu İmanda “ ana bilgiler”le vazifeli olanlar ise en
yüksek mes’uliyetleri taşıyanlardır...
Gerçi bu mes’uliyet onlara yüksek tekamül merhalelerinin
karşılığı yüklenir fakat onlar bu yüksekliklere mukavemet edecek durumda
değillerse , o zaman durum aleyhlerine olur. Bu sebeple “ zirve vazifeler”
çok zor yükselinebilen mes’uliyet merhaleleridir. O yüksekliklere katlanma
gücünü kendilerinde bulamıyanların , açık kapılar karşısında dahi olsalar
, o kapıdan geçmemeleri daha hayırlı olur.
Şuurlu İman’da vazife görenlerin vazifelerini şuurla ve
mümkün olduğu kadar az otomatik yardımlarla yapabilmeleri lazımdır. Bu
yolda gayret sarfetmek onlara büyük manevi kazançlar sağlar ve onları per
kontrol ve baskısından yavaş yavaş uzaklaştırır.
1268.
HER ŞEY KUR’ANDA SÖYLENMİŞMİDİR ?
Şunu hemen bildirelim ki her şey ; Kur’an da dahil , hiçbir
şeyde söylenemez.
Kur’an gerçi en yükseklerden dünyaya indirilmiştir. Ona
Tanrı kelamı diyenler haklıdırlar. Fakat o , hakikatlerden bildirilmesi
gerekenlerin dünya realitesine uygun izahlarını ihtiva eder. Bu sebeple
her şeyin Kur’an’da bulunduğunu iddia edenler , Tanrıyı Kur’an’la tahdit
yoluna gidenlerdir.
Buna rağmen , Kur’an gelecek realiteleri de ihtiva eden
bilgilerin kitabıdır. Onu her insan kendi değerine , her devir mevcut
imkanlarına göre tefsir edebilir.
Ondaki bilgilerin , devrin tekamül ihtiyacına uygun şekilde
izahını ise insanlar yapamazlar. Kur’an’ın devre en uygun izahı yine aynı
menşe’den yapılır. Çünkü bizzat Kur’an , daha önceki ana bilgilerin ,
devrinin ihtiyaçlarını karşılayacak tarzda izahından başka bir şey
değildir.
Bu sebeple diğer din kitapları da dahil, bütün ana
bilgileri bütün bu bilgilerden ayrı düşünmek hatalıdır. Gerçi geçmişte bu
yüzden yapılan hatalardan , hatta ana bilgilerin yanlış tefsirlerinden
tekamül için faydalanılmıştır. Fakat bu hal , bu yoldaki şüphe ve
teşevvüşlerden faydalanış din devri sınırları içersinde kalmıştır , Şuurlu
İman sınırları içine dahil olamaz.
1269.
AHİRET VE RUHLARIN İNCELEN ROBOTU
Bugüne kadar ahiret ve spatyom hakkında çok şeyler
söylenmiştir. Ana bilgiler içeren din kitaplarında ve bunların en
sonuncusu olan ve yanlız “ vahiy” içeren Kur’an’da ahiret , maddeli bir
ortam olarak izah olunmuştur. Bütün bu izahlar doğrudur.
Ana bilgiler , beşeriyeti tekamül ettirir. Bu yoldan manen
değerlenen insaniyet ise , daha yüksek ana bilgileri idrak edebilecek
seviyelere yükselir. Yükseldikçe de ana bilgilere tarafımızdan ilaveler
yapılır. Bu ilaveler onları daha yüksek , daha yüksek olduğu için de madde
sınırlarını daha zorlar hale getirir. Ahiret hakkında verilen bilgiler de
bu esasa göre gelişmiş ve bugünkü halini almıştır.
Ahirete “ ölüm sonrası uğrağı” denilebileceği gibi , “
manevi değeri fazla maddi tekamül yeri” de denebilir. Hiç şüphesiz ki ,
ana robotu madde olmayan tekamül yerleri ve bu robotların fazla manevi
değer ihtiva etmesinden , kaba tabirle ; incelmesinden hasıl olmuş
ahiretler vardır.
Tekamüldeki varlıklar , bulundukları tekamül yerinin ana
robotu ile bağlıdırlar. Bu bağlantı önceden “ ruh + per + ser” formülü ile
izah etmiştik. Ölümden sonra , ayrı ayrı da düşünülebilen bu “ üç değer”
toplu bir halde ( maddenin kesifleşmesinden hasıl olan) bedeni terk eder.
Otomatik yardımlarla ve Mutlak Nizama uygun olarak cereyan
eden bu terk hadisesi ruhun ; daha ince ( ve daha ince olduğu için de daha
yüksek değerdeki) maddi ortamlardaki ( buna ahiret de denebilir) hayatına
devam edebilmesini sağlar.
Ahiret denilen bu gibi ortamlardaki ruhlar , üzerlerindeki
madde baskısından kısmen de olsa kurtuldukları için , dünya ve benzeri
tekamül yerlerindekine göre kendilerini çok hafif hissederler. Bu hafiflik
onlara yoğun maddeli tekamül yerlerindekinden çok daha fazla imkanlar
sağlar.
Bir ruhun maddeden daha değerli bir robotla tekamül etme
merhalesine yükselmesi için ; maddeden alacaklarını almış ,
öğreneceklerini öğrenmiş , benimseyeceklerini benimsemiş olması gerekir.
Bu manevi seviyeye yükselen bir ruh , per vasıtasıyle ; otomatik
yardımlarla ser’den kurtulur. Ve yine per’in yardımı ile ser’in yerini
tutacak , manen daha değerli bir robotla irtibata geçer. Bu duruma
yükselebilmiş bir ruh , maddeli hayatla birlikte maddeli ahireti de geride
bırakmış bir ruhtur.
Yukardaki açıklamadan da anlaşılacağı gibi , ruhlar şayet
madde ile denenme safhasında iseler onların gidecekleri ahiret de maddeli
bir ahirettir.
Zaten sentez metoduna göre ; ahiret ve dünya hayatları ,
birbirlerini tamamlayan hayatlar halinde bir arada ve “ tekamülün ahiret
safhası” denilerek düşünülebilir.
Maddeye bağlı olarak tekamül edilen ortamlar ve bu
ortamların ahiretleri analizle tetkik edilirse birçok safhalar gösterirler
:
Per yardımıyla ruha bağlanan “ser” ruhla bağlı bulunduğu
sürece onun çeşitli maddeli ortamlarla irtibatını sağlar. Çünkü ser, madde
ihtiva eden her şeyin en basit maddi unsurudur. Bir ruhun tekamül ederek
madde üstü tekamül merhalelerine yükselmesi , ser’in yerini daha mühim bir
robota terk etmesiyle mümkündür.
Ser’de dahil , tekamülde faydalanılan bütün robotların ise
esasları manevidir. Ruhlar gittikçe manevi değerleri yükselen robotlarla
irtibata geçerek tekamül eder , manen değerlenirler.
1270.
TESİRİN KALKMASI
Ruhun tesirinin beden üzerinden kalkmasıyle , bedendeki
canlıların kısa zamanda canlılık özelliklerini kaybetmelerini , güneşlerin
kendilerine mensup planetler üzerindeki tesirlerinin kalkması sonucu o
planetlerdeki hayatın kaybolmasına benzetebilirsiniz.
Kısaca ; büyük tesirin kaybolması , büyük tesirden hasıl
olmuş görünen küçük tesirlerin de kaybolması sonucunu doğurur.
1271.
ELBİSE
Bir insanın ruhunu bırakıp bedenini sevmek veya beğenmek ,
insanı elbisesi için sevmeye veya beğenmeye benzer.
1272.
ANA
ESASLAR
Şuurlu İman öncesi devirlerde , toplum hayatının düzeni
ancak bazı ana esaslara bağlanmakla mümkün olabilmiştir.
Aile düzeninin devamı için sadakatin şart koşulması ve
insanın bu sadakati arzu eder yaradılışta bulunması örnek olarak
gösterilebilir.
1273.
ŞUUR
“ Mevcut şuurun bir parçasıyım” diyerek , kendini müstakil
fakat Şuurlu İman esaslarına göre bütüne bağlı düşünmek ara hedeflerin en
mühimlerinden birine erişmektir.
1274.
ÖĞRETMEK İÇİN ÖĞRENME
Hiç şüphesiz ki ara hedeflere de gereken değer
verilmelidir. Fakat vazifeli olma gayesi güdenlerin , en son
görebildikleri hedefe erişebilme gayreti içinde olmaları ve şuurla
ilerlemeleri gerekir.
Vazifeli namzetleri için öğrenmek ara hedeftir. Onlar
öğretmek için öğrenmelidirler. Böyle olduğu için de öğretmeye
hazırlanırken öğrenme yolunda yürümelidirler.
1275.
DEĞİŞTİRİLEMEZ İCAPLAR
Öyle hadiseler vardır ki, vakti gelince mutlaka yaşanmaları
gerekir. Onlara karşı koyulamaz. Konulmak istense bile muvaffak olunamaz.
Bu türdeki hadiseler , Mutlak Nizama uygun olarak , zamanı
gerekince muhakkak yaşanan hadiselerdir. Her doğanın ölmesi gibi.
Bir de karşı koyulabilen , önlenip değiştirilebilen
hadiseler vardır ki , bu gibi hadiselerle karşı karşıya olanların , doğru
olduğuna inandıkları tarzda hareket etmeleri ; gerekirse mücadeleden
çekinmemeleri gerekir.
Bu gibi hadiselerle karşı karşıya olanlar ve onları
değiştirilemez icaplar halinde kabul edenler değer kaybına uğrarlar.
Hadiseler karşısında ne şekilde hareket edileceği Şuurlu
İman esasları bildirilirken açıklanmıştı. Bir insanın bir hadiseden
meydana gelen sonuca “icap” diyebilmesi için elinden geleni yapmış olması
gerekir.
Şu halde , hadiselerden meydana gelen sonuçları :
halinde düşünmek mümkündür. İnsanları Mutlak sonuçlara ,
başka bir tabirle , mutlak icaplara götüren zincirleme hadiseler vardır.
Bu hadiseler insanları şayet arzu etmedikleri bir hedefe
yaklaştırıyorlarsa , o hadiselerle de mücadele etmek , onları önlemek
insanlara tanınan en tabi haklardandır.
Mesela ağır hasta ve öleceğini bilen bir kişinin yaşamak
için yaptığı mücadeleyi bu söylenenlere misal verebilirz. Bu türdeki
mücadeleler insanları manen değerlendirirler.
İnsanları mutlak icaplara götüren hadiseler çok kereler
değiştirilebilecek veya önlenebilecek hadiseler halinde tezahür ederler.
Bunun böyle oluşunun sebebi ; insanların maneviyatlarını kırmamak ,
onlara daha değerlenebilmeleri için mücadele imkanları kazandırmaktır.
İyi olduğuna inanılan yollarda ve hayatın sürdürülebilmesi
için yapılan mücadeleler vardır. Şayet sonuç kat’i ise , insanlar ne
kadar gayret sarfederlerse etsinler sonucu değiştiremezler. Çünkü mutlak
icaplar , değiştirilebilmelerine asla imkan olmayan icaplardır. Böyle
olmalarına rağmen zaman zaman değişiyor gibi gözükebilirler.
Mesela bir hasta yapılan tıbbi müdahalerle bir süre daha
hayatta kalabilir. Bu , dünya dünya realitesine göre bir değişikliktir.
Fakat bu değişiklik ancak zaman kavramının rol oynadığı yerlerde idrak
olunabilir. Madde ile ilgili olan kavramların rol oynadığı tekamül
yerlerinde aslında , hadiselerin hakiki değer ve anlamları tezahür
edememektedir. Yani bu ve benzeri hadiseler tekamül yerlerinin imkanları
ile sınırlı hadiselerdir. Hakikatte ise mutlak icaplar olması gerektiği
şekilde cereyan ederler ve etmektedirler.
Bir insanın herhangi bir hadiseyi icap olarak
karşılıyabilmesi için , her şeyden önce o hadiseyi şuuru ile tartmış ve
ona karşı gerektiği şekilde davranmış olması gerekir.
İnsanlar birçok otomatik yardımlar almaktadırlar ki bu
yardımlardan çoğu icaplar halinde tezahür eder. Vücudun besine ihtiyacı
olduğunda acıkması ; yorgunluk , uyku gelişi gibi hadiseler hep otomatik
icaplardandır.
Şu halde bir insanın herhangi bir hadiseden doğacak sonucu
icap olarak kabul etmeden önce , şuurla o sonuca karşı koyması veya o
sonuca ulaşmak için gerekeni yapması gerekir. Aksi halde karşı karşıya
bulunduğu hadise ona bir değer kazandırmaz.
Hadiseleri oluruna bırakmak , sonuçları ise icap olarak
kabul etmek Şuurlu İman esaslarına aykırı bir yoldur. Çünkü Şuurlu İman
yolu , her şeyden önce , hadiselerden değer kazanılması göz önünde
bulundurularak ve esaslarına uygun olarak yürünmesi icab eden bir yoldur.
1276.
BU BİLGİLER...
Bu bilgilerin nereden geldiğini merak edenler olabilir.
Bunu soranlar olursa , bilgileri tetkik etmemiş olanlara hiçbir şey
söyleme (1).. Bilgileri okumak imkanını kazanmış olanlara ise sadece “ en
büyük hocadan” de ! onlar isterlerse , senin dünyada hiçbir kimseden
öğrenmediklerini ve asla öğrenmiyeceklerini öğreteni liyakatleri oranında
düşünsünler ( 1. bu bilgileri yazan vazifeliye hitap!.) ..
1277.
DÜNYADA YAŞAYANLAR
Dünya geliştikçe değişmede ve bu değişiklik onun üzerinde
yaşayan varlıklara da tesir etmektedir. Nüfusun artması ile şehirler
büyümekte , bunun sonucu olarak da kırsal yerlerde yaşayabilen hayvan ve
bitkiler için lüzumlu olan hayat alanı giderek küçülmektedir.
Bu hal bazı bitki ve hayvanların sayılarının günden güne
azalmasına sebep olmaktadır.tekamülden meydana gelen bu ve buna benzer
sonuçlar , dünyadan faydalanan varlıkların adetçe olduğu gibi cinsçe de
değişmelerine sebep olmakta ; yine bu halin tabii bir sonucu olarak da
bazı soylar tükenmektedir.
Şu halde , tekamül yerleri ile oralardan faydalananlar
arasında oranlar ve bağlar nevcuttur. Bu bağ ve oranlardan doğan sonuç ise
; dünyanın ve dünyada yaşayan varlıkların aralarındaki dengeyi devam
ettirebilemeleri için hızla tekamül gereğinde olduklarıdır.
1278.
BEDENLERE TABİ BEDENLER
Çoğunlukla sabahlar sakin başlar. gün ilerledikçe de
rüzgarlar , sıcaklık veya kar artar. Geceden gündüze geçiş, insanların
uyanışına, varlıkların yeni bir hayata başlayışına benzer. Güneşin doğuşu
yeni bir hayat başlangıcına , batışı da ölüme benzer.
Dünya birçok bedenlilerin yaşayıp tekamül ettiği bir
bedendir. İnsan dünyada, dünya kainatta , kainatlar ise daha büyük
değerlere tabi olarak yaşarlar. En uzak sanılan varlık veya hadiseler ,
mutlaka aynı zincire takılıdırlar.
1279.
ÖRÜMCEK
Büyük ve güçlü mahluklar ufacık örümcek kadar hunhar
olsalardı , o zaman dünya sayılı cehennemlerden biri olurdu.
1280.
ŞUURLU TAKAMÜL
Tanrı her şeyi iyilik için verir. Daha doğrusu tekamüldeki
varlıklar O’nun nizamında layık oldukları yere kendi gayret ve
liyakatleriyle tırmanırlar.
O öyle bir nizamdır ki , bütün varlıkları ve bu varlıkların
en önemsizinden en önemlisine kadar bütün icraatlarını içerir. Her
hareketin karşılığı onda mevcuttur. Sebepsiz ve gayesiz yaprak bile
kımıldamaz denilmesinin de sebebi budur.
Tekamül ortamları öyle yerlerdir ki , oradaki varlıkların
en ufak hareketleri bile değerlenir. Şuurla tekamül edenler ise
hareketlerinden diğerleriyle kıyaslanamıyacak kadar mes’uldürler. Onların
şuurla yaptıkları şeyler ya onları sür’atle ilerletir ya da sür’atle ,
aşamıyacakları engellerle karşılaştırır.
Yapılan hatalar sonucu engellerle karşılaşanlar , bu
engellerle yine tekamül ihtiyaçlarını karşılamak için karşılaşırlar.
Yaptıkları hatalar sonucu karşılarına çıkan engeller gerçi onları
tekamülde geciktirir , fakat ilerde daha da fazla gecikmelerini önler.
Onlara malik olmaları gereken hassaları kazandırır.
Herhangi bir engelle karşı karşıya olanlar , zorluk ,
sıkıntı , azap içersinde olabilir. Hatta cehennem hayatının ta kendisini
yaşıyabilir. Fakat bütün bunlar ona ilerde bu gibi hallerle karşılaşmaması
için verilir.
Şuurlu İman öyle bir tekamül devresidir ki , bu devrede
insanlar daha sür’atle ilerler ; yahut da eskisiyle kıyas edilemiyecek
zorluklarla karşılaşırlar.
1281.
MANEVİ SEBEPLER
Maddi görünüşlü hadiselerin de sebepleri manevidir. Maddeye
bağlı olarak yapılan izahlar ise hatalar içerir. Dünya imkanlarıyla
yapılan bütün izahlar , ara izahlar olmaktan öteye gidemezler. Dikkat
edilirse bunun böyle olduğu derhal görülebilir ve maddi izahların
arkasındaki manevi sebepler hissedilebilir.
1282.
BİR
Ne iyilik yaparsan kendinedir. Çünkü iyilik ettiğin sensin
böyle olduğu için de insan istese bile kendisinden başkasına iyilik
edemez.
Bu bilgilerin bir gayesi de size bir şeyden başka hiçbir
şeyin doğrusunu bilmediğinizi benimsetmektir. İnanmanız gereken şey ise ;
birinizin hepiniz , bir şeyin ise her şey olduğudur. Çünkü siz birin her
şeyde , her şeyin ise “bir”de eriyip kaybolduğu bir sistemde yaşıyorsunuz.
1283.
DEĞERLENEN
Zaman kavramı dünya içindir. Tekamül ise bu kavramla
değerlenir. Hakikatte geçen , yürüyen yoktur ; devreden ve değerlenen
vardır.
Tekamül etmekte olan varlığa herhangi bir tekamül devresi
süresince bir istikamet verilir. Varlık , verilen bu istikametin
esaslarına göre karşılaşılan hadiseleri yaşar ve onlardan faydalanır.
1284.
DOĞRU HAREKET
Realitelere saygı ve bağlılık , Mutlak Nizam
şartlarındandır. İnsanların bulundukları toplum realitelerini de göz
önünde bulundurarak yapmaları ve yapmamaları gerekenler vardır. Mesela bir
erkeğin yapmasında sakınca görülmeyen bir şeyi bir kadın yaparsa toplum
onu hoş karşılamaz.
Doğru hareket edebilmek ise ; ölçülü yaşamakla ve böyle bir
hayatı benimsemiş olmakla mümkündür.
1285.
İSTEKLER
İnsanların istekleri de her şeyleri gibi dünya imkanlarıyla
sınırlıdır. Bu sebeple dünyadaki bir insan ve arzuları ile , dünyadan
başka bir ortamdaki arzuların arasında farklar vardır.
Ruhlar az robotlu ortamlarda çok daha iyi , doğru ve güzel
şeyler arzu edebilirler. Hatta dünyada iken en çok arzu ettiği şeyden ,
dünya sonrası hayatta kaçmak , korunmak ihtiyacı duyabilirler.
Ruhlar robotlu veya robotsuz hayatlarını yaşarlarken ,
hiçbir zaman kendileri için en iyisini arzu edemezler. Onların istekleri
sadece ruh değerlerine paralel olarak yükselir. Onlar için en iyisini , en
güzelini bilen ve veren Tanrıdır.
1286.
VAZİFE
Yapılması istenen şeye “bir” demek de , “birçok” demek de
mümkündür. Dünya realitesi ise biri gerçekleştirebilmeniz için birçoğu
teker teker ele almanızı ve onları bilgilere göre değerlendirmenizi
gerektirir.
Hedefiniz “bir”dir ; “tek”tir , fakat o tek’e ayrınlılarla
yükselinir.
Hadiseler ise birbirlerine bağlıdırlar. Önceden
gerçekleşmesi gereken bir hadise herhangi bir sebeple gecikirse , onu
takip edenler de gecikirler.
Siz normal yürüyen vazifeyi gerektiğinden hızlı yürür bir
hale getiremezsiniz. Fakat normal sür’ati kaybetmemeniz için gecikmeleri
önliyebilirsiniz. Birincisi ne kadar sizin elinizde değilse ikincisi o
kadar sizin elinizdedir.
1287.
BU
BİLGİLER..
Bizim dünyaya sunduğumuz bu bilgiler , okyanusta bir damla
gibidir. Fakat binlerce kitaba sığdırılamıyacak hakikatleri birkaç satıra
sığdırmaktayız.
1288.
MUTLULUK
Tekamülün gayelerinden biri de , varlıkları geçici
mutluluklardan , ebedi mutluluklara yükseltmektir.
1289.
TEZAHÜR ŞARTLARI
İnsanlar dünyada doğunca bir adapte olma devresi
geçirirler. Acaba böyle bir devreye neden lüzum vardır?..
İnsanlar , eski hayatlarında elde ettikleri hatıralardan
dünyada faydalansalardı veya onları oldukları gibi hatırlasalardı olmaz
mıydı?
Bu gibi sualler , dünya imkanları ve şartlarına göre akla
gelen suallerdir. İnsanların dünya hayatları boyunca ruh değerlerinden
tam anlamıyla faydalanamamaları ise Mutlak Nizam icaplarındandır.
Sebeplerine gelince :
1. Bir ruhun bilgisi , o ruhun tezahür ettiği tekamül
yerlerinin şartlarına uygun olarak tezahür eder. Bu izahtan şu önemli
sonuç ortaya çıkmaktadır. Ruhlar sabit ve her zaman aynı ölçülerle veya
sözlerle izah olunacak değerlere malik değildirler. Ruhlar değerlerine
halel gelmeden ortamın icab ettirdiği vaziyette tezahür ederler.
2. Bazı ortamlarda 1 olarak kabul edilebilen ruhlar ,
bazen , manevi bir analize tabi tutularak birden fazla tezahür ile de
dünyaya inerler. Fakat bu hal ancak yüksek ruhlarda karşılaşılan bir
haldir.
3. Dünyaya inen bir ruh değerini , dünya şartlarına
göre , otomatik olarak ve per yardımıyla ( tekamül ihtiyaçları da göz
önünde bulundurularak) ayar ettiği ölçüde tezahür ettirebilir. Ruh için
plan , dünyaya inmesidir. Bir ruhun dünyaya inebilmesi için ise dünyadan
faydalanacak veya dünyaya faydalı olacak durumda olması şarttır.
4. Tekamülde ileri bir ruh, şuurlu bir cüz’ünü dünya
ve benzeri yerlere gönderebilir. Bu iş için de per yüksek yardımlar temin
eder. Şayet ruh per üstü bir değerdeyse o zaman kendisine bahşedilen
imkanlar ile işini şuurla halleder. Bu sebeple dünyadaki her insanın
manevi değeri o insana ait olduğu düşünülen ruhla sınırlandırılamaz.
5. İnsanlar ruh değerlerini ancak dünya şartlarına
uygun olarak tezahür ettirebilirler. Ruh, içinde bulunduğu nizama ve
şartlara uymak zorundadır. Dünyada da uyması gereken bir “zaman” şartı
vardır. Ve ruh dünyada bedeni vasıtaıyle ancak bu sisteme uygun bir hayat
geçirebilir.
1290.
YARDIMLAR
İnsanlar , daha üst kademelerden , şuurlu varlıklar
tarafından yapılan yardımları otomatik yardımlar zannederler. Halbuki çoğu
yardımlar , yardım edilenlerin idrak edemedikleri , hissedemedikleri
şuurlu varlıklar tarafından yapılır.
İyi bir insan ufacık bir hayvanın ayaklar altında
ezilmemesi için onu bir kenara itebilir. Fakat küçük hayvan , bunu
kendisini koruyan bir insanın yaptığını hissedemez. Hatta bazı hallerde
böyle bir hareketin kötülüğünü isteyenler tarafından yapıldığını zanneder.
İnsanlar da yardımlar konusunda hemen hemen bu ufacık
hayvanlardan farksız düşüncelere sahiptirler. Onlar da çok defa kendi
iyilikleri için yapılanların kötülükleri için yapıldığını zannederler.
Unutulmaması icab eden ise her şeyin iyilik için olduğudur.
*
İnsanların otomatik olduğunu zannettikleri yardımların
çoğu, İlahi Nizam esaslarının otomatik olarak tatbiki değil, İlahi Nizam
esaslarına uygun olarak daha yüksek varlıklardan alabildikleri şuurlu
yardımlardır.
1291.
VAZİFELİYE..
Bir vazifelinin hareketlerinde , davranışlarında ve
özellikle şakalarında çok dikkatli olması gerekir. Çünkü insanlar sizin
samimiyetinizi layıkıyle değerlendirecek seviyede değildirler. Bu sebeple
az konuşulması ve konuşmaların sebepsiz olmaması gerekir. Herkesi sevin ve
sevdiklerinizi zarara sokmamak için de icab edince hoşgörülü davranın.
1292.
YAĞAN BİLGİLER
Hiçbir devirde bu kadar bol ve yüksek , bu kadar yüklü
bilgiler insanlığa yağmadı.
Size düşen , yağan bilgilerden daima daha fazla faydalar
sağlanabilecek yollarda yükselmek ve böylelikle yağışı kesmemektir.
1293.
YÜKSEK ŞUURLAR
Sizin “ otomatik yardımlar” dediğiniz, sırrının zerresine
erişemediğiniz şuurun eseridir.
Varlıklar üst kademelere doğru yükseldikçe , otomatik
zannettikleri yardımların aslında şuurlu olduğunu idrak ederler.
Unutmayınız ki sizin de şuurla yaptıklarınızı otomatik yardımlar olarak
tanıyan hayvanlar vardır.
Otomatik sözü , yüksek şuurların idrak edilememesi sonucu
meydana gelen zaafın eseridir. O zaaf ise , sizin tasavvur edebileceğiniz
bütün varlıklarda mevcuttur.
İdrak edemedikleriniz , düşünemedikleriniz , böyle olduğu
için de otomatik dedikleriniz hep üstün şuurların eserleridir. Üstün denen
şuurlardan da daha üstünleri vardır. En üstün şuur , şuurların sentezi
halindedir. O , kendi kendi varlığının analizi sonucu ortaya çıkan
şuurlara hakimdir. Her şeyin hakimi ve sahibi ise asla o olamaz. O dahi
Tanrının varlığını idrak seviyesine ulaşamaz.
1294.
MADDİ HADİSE , MANEVİ HADİSE
Bir hadiseyi çeşitli insanlar aynı anda çeşitli yönlerinden
tetkik edebilirler. Maddi bir hadiseye yakın kimseler, hadiselerin
anlaşılmasında daha çok nüfuz sahibidirler.
Maddi hadiselerle, o hadiseyi inceleyenler arasındaki “
mesafe” azaldıkça , inceleyen hadiseye daha fazla nüfuz edebilme imkanı
kazanır.
Manevi yönleri kuvetli olan hadiselerde ise mesafe ve
benzeri kavramlar bir rol oynamazlar. Hadiselerdeki manevi değerin
fazlalığı oranında mesafenin değeri azalır.
Kısaca ; bir hadisedeki manevi değerlerin fazlalığı , o
hadise üzerindeki maddi tesirleri azaltır.
1295.
İDRAK YOKLUĞU ; YOKLUK
İnsanlar yok olmaktan değil , tamamıyle yok olmaktan
korkarlar. İkisi arasında ise farklar mevcuttur.
Bir insan seve seve yatağına girip uyuyabilir. Zaten
insanlar uykuyu, uyanacaklarını bildikleri için severler. Var olduğunu
idrakten mahrum hale gelen bir insan , geçici bir zaman için dahi olsa yok
olmuş demektir. Şu halde kendisi için yok olan bir insan başkaları için
var olabilmektedir.
Derin uykuya dalmış bir insan sübjektif bir yokluk
içersindedir. O , kendi varlığından haberdar değildir fakat onun uyuduğunu
görenler için o, objektif, yaşayan bir varlıktır.
Canlılar ve cansızlar tetkik edilirlerken yukarda kısa
olarak belirttiğimiz hususların göz önünde bulundurulmaları gerekir.
Yukarıdaki hususlar göz önünde bulundurularak dünyadaki varlıklar tetkik
edilirlerse , dünya imkanlarına göre şu sonuçlara varılabilir :
1296.
EBEDİYEN SAHİP
OLUNACAK TEK ŞEY
Sizin ebediyen sahip olabileceğiniz tek şey manevi
değerinizdir. Yaşamakta olduğunuz istisnasız her hadise size bu değeri
kazandırmak içindir. Madde tesiri altında bulunanlar ise ekseri bu
değerden çok başka şeyler kazanmak isterler. Kazanmak istedikleri şey ise
yine onların elde edebilecekleri manevi değerle ilgilidir.
Dünyada karşılaşılan bütün hadiseler, manevi değerden
başka her şeyin geçici olduğunun delilidir. Maddi tesirler altında sevilen
, elde edilen şeyler , er geç kaybolmaya , elden çıkmaya veya dünyada
kalmaya mahkumdur. Fakat madde tesirleri altında manevi değerleri
layıkıyle idrak edemiyen insan , çoğu kez geçici şeylerin peşinde koşar ;
koşarken de bütün bu şeylerin ona manevi değer kazandırabileceğini
düşünmez.
Şuurlu İman , sadece insanların hayatlarını düzene koymakla
kalmayarak , beşeriyete , alaka alaka bağlarıyle bağlı bulunduğu dünya
nesneleri arkasında da manevi değerler bulunduğunu öğretecek , idrak
ettirecek ve benimsetecektir.
1297.
ŞUURLU İMAN
Şuurlu İman esaslarını benimsemek insanlara birçok imkanlar
kazandıracak ve onların her şeyden önce robotlar üzerindeki hakimiyetini
arttıracaktır.
Mesela dünyaya tekrar tekrar gelindiğini bilen ve buna
inanan bir insan , Şuurlu İman yolunda yürüdükçe arttırdığı değeri ile
gelecek hayatlarına da tesir edebilecektir , ahiret ile dünya arasındaki
mesafe azalacaktır.
Şu unutulmamalıdır ki , Şuurlu İman insaniyete etrafını
saran ve bizzat kendi varlığını da ihtiva eden meçhulleri çözebilmek
imkanlarını veren bir yoldur. O yolda otomatik yardımların yerini şuurlu
yapılan hareketlere bırakmasıyle basamak basamak yükselinir.
1298.
İKAZLAR
İnsan sıcak bir şeyi bilmeyerek tutunca nasıl eli yanar ve
tuttuğunu elinden atarsa ; sonucu fena olan manevi hadiseler de
kendilerini önceden belli ederek hadiselerle karşı karşıya olanlara ondan
uzaklaşabilmeleri için imkan verirler. Yürünmemesi gereken yolda
yürüyenlerin istisnasız hepsi per yoluyle bu gibi fakat çeşitli tarzlarda
tezahür eden yardımlar alırlar.
İkazlar halinde tezahür eden bu gibi yardımlar bazen maddi
kalıplar içersinde , zaman zaman da manevitla ilgili hallerde tezahür
eder. Bu gibi ikazları değerlendirebilenler karşılarında olan felaketi
tesirsiz hale getirebilirler. Bu yoldan tesirsiz hale getirilebilen
hadiseler , mutlaka yaşanması gereken hadiseler değildirler. İnsanların
iradeleri ile değiştirebilecekleri hadiseler ise tekamülle ilgili
değişebilen hadiselerdir.
1299.
OTOMATİK YARDIMLAR
İnsanlar hiç zahmet sarfetmeden , hatta farkında bile
olmadan sadece otomatik yardımlar denen yardımları alabilirler. Otomatik
yardımların dışındaki her şeyde yine otomatik yardımlar dolaylı olarak rol
oynarlar.
Mesela bir insanın herhangi bir ağaçtan bir meyva koparmak
istediğini düşünün. Bunun için evvela meyvayı görmesi sonra ağaca kadar
gitmesi ve ağaca tırmanması en sonra da eliyle koparması icab eder. Bütün
bu gelişigüzel sıraladığımız hareketlerde otomatik yardımlar rol oynarlar.
Sözün kısası ; insanlar otomatik yardımlar olmadan kendilerine en önemsiz
gözüken hareketleri bile yapamazlar.
Şu halde bir insanın en basit bir şeyi düşünebilmesi veya
kımıldıyabilmesi için otomatik yardımlara ihtiyaç vardır ki , bu
yardımlar :
Otomatik Yardım + İnsan Şuuru + İnsanda Mevcut İmkanlar
halinde tezahür eder. Bunlara dolaylı tezahür eden otomatik
yardımlar denebileceği gibi , Mutlak Nizama uygun otomatik yardımlar da
denebilir.
Gerçi her şey Mutlak Nizama uyguun tezahür eder. Fakat
Mutlak Nizamı bir nizam halinde gösteren de otomatik yardımlardır.
Şu şekilde de izah edilebilir :
1300.
RUH BEDENLE SINIRLI
DEĞİLDİR !
Benimsetici metotla verilen bilgilerimizde çok önceden ,
canlı ve cansızlardan bahsetmiş ve tekamül yolunda ilerleyemeyen günahkar
ruhların cansız maddeler ve eşyalar halinde tezahür edebileceklerinden
bahsetmiştik (1). Bu bilgide o bahsi biraz daha derinlemesine gözden
geçireceğiz ( 1. bkz: Şuurlu İnanç I , bilgi no: 173: “mahvoluş” ) .
Geri veya bir süre için geriye yönelmiş bir ruhta madde
üzerinde tesirler yaratabilmek ve ona hakim olabilmek imkanları azalır. Bu
gibi ruhlar tıpkı en ilkel ruhlar gibi maddeye tesir edemezler. Tesir
alanları dardır. Bu sebeple de onlarda maddeyi canlı hale getirmek ve
kısmen dahi olsa ona hakim olmak imkanları yoktur.
Onların temasa geçtikleri maddeler canlı hale gelemezler.
Bu sebeple de güçlü ruhların canlı hale getirebildikleri beden ve sair
canlı tezahürlerin hakimiyeti altına girerler.
Cansız denen bir taş parçasını bir insan parçalar. O taş ,
dünya realitesine göre paramparça edilmekten bir ıstırap duymaz . Fakat o
taşı tesiri altında bulunduran ve manevi hayatını idrak ederek yaşamakta
olan ruh bu darbelerden ve parçalanmalardan gereken dersi alır.
Mesela insana ; ruh ve bedenden ibaret bir karışım
denilmektedir. Bu , dünyada en geniş bir realite için uygun olan tariftir.
Bu sebeple örneğimize bu tarifi ele alarak geçelim .
İnsan ruh ve bedenden meydana gelmiştir. Ruh beden üzerinde
tesirler icra ederken diğer taraftan da kendi manevi değerinden ( maddeye
bağlı olmayan değerinden) ve daha üstün değerlerden yardım ve talimatlar
alır. Bu yardım ve talimatları realitelere , dolayısıyla dünyaya intibak
ettiren ise per değeri ve ruhun dünya imkanlarına uygun bir hale gelmiş
olan bağlı ( yani maddeye bağlı) değeridir.
Bir insanın dünyada olması , onun ruhunun tamamen maddeye
bağlı olmasını gerektirmez. O aynı zamanda da manevi hayatını yaşayan bir
varlıktır. Bir insan dünya hayatını yaşarken , aynı zamanda yaşamakta
olduğu manevi hayatını kolay kolay idrak edemez. Fakat manevi hayatlarını
yaşayan varlıklar , maddeye veya herhangi bir robota bağlı hayatlarını
idrak edebilirler. Bu yüzden de bir insanın çektiği azap ve ızdıraplardan
, manevi yönü haberdardır. Fakat bu “ haberdar oluş”, dünyada yaşayanların
idrak edemiyecekleri bir tarzda tezahür eder. Ve dolayısıyla dünyada azap
çeken bir ruhun aynı ıstırabı manevi alemde de çekmesi gerekmez.
Ruhların hayatları maddeye veya herhengi bir robota bağlı
iken diğer taraftan da aynı ruhun manevi bir hayatı vardır. Manevi taraf
ise maddeye bağlı tarafın üzerinde tesirlerde bulunur. Bu tesirler de ruh
üzerinde yüksek yardımlar vasıtasıyle gereken tesirleri icra ederler.
Masa , sandalye , taş , toprak yığını, kısaca akla gelen
her şey bir beden olarak düşünülebilir. Çünkü manevi bir kudretle , bir
ruhla ilgisi olmayan hiçbir robot mevcut değildir. Bu yüzden cansız
denilenler karşılaştıkları hareketlerden tesir almaz gibi görünseler de
onların en yakınlarında bulunan manevi ve şuurlu varlık bunlardan tesirler
alır.
Günahkar bir ruh için en ağır ceza ise tesir imkanlarının
per tarafından tesirsiz hale getirilmesi sonucu bir süre için cansız
varlıklarla bedenlenmesidir. Bu ; şuurlu bir varlığın mesela bir taş
parçası halinde tezahür etmek mecburiyetinde bırakılması demektir.
Bu yoldan tekamül eden ruhlar , bulundukları tekamül
yerinin imkansızlıkları içersinde sınırlı bir hayat geçirirler. Cansız
tezahür ederler fakat aynı canlılar , insanlar gibi olup sadece cansız
zannedilen bedenlerin sahipleridirler.
Bu yolda tekamül edenlerden , binlerce senelerden beri
taşlar veya kayalar halinde olanlar vardır. Kaya halindeki bir ruhun
değeri arttıkça , toprak haline gelerek bitkilerin bünyelerine karışmaya
oradan da insan bedenlerine nüfuz etmeye imkan bulur.
Bir ruh hem bu tarzda , tesirler altındaki cansız maddeler
halinde hem de canlı varlıklar halinde kısmi olarak da tezahür edebilir.
Unutulmaması gereken ise ; ruhun bedenle sınırlandırılmamış olduğudur.
Beden , ruhun kuvvetle tezahür ettiği bir tesir alanıdır.
Şuur İnanç II ; Bölüm 10
ALTINCI BÖLÜM
1301.
BİR VE O
Her şeyi ihtiva eden “bir”i izaha “ bir” demek kafi gelmez.
O bir’i var eden kudret ise hiçbir şeyle tahdit edilemez.
1302.
KISACA ; PER NEDİR..
Buraya kadar per , çeşitli yönleriyle ve benimsetici metoda
uygun olarak ele alındı. Bu bilgide ise per’in bir sentez izahını yapacak
ve per denildiğinde ne anlaşılması gerektiğini anlatacağız.
Per’i mümkün olduğunca anlayabilmeniz için ikiye ayıracağız
ve :
Varlıkların manevi şuurlarını ( değerlerini) robotlu(
maddeli) hallerine intibak ettiren değerdir.
Ruhların manevi halleri ile robotlu ( maddeli) tezahürleri
arasında farklar vardır. Ruhların robota bağlı hallerine asıl manevi
değerlerini intibak ettiren , manevi halleri ile robota bağlı tezahürleri
arasındaki bağı hatta anlaşmayı kuran per’dir. kısaca ;
Alt per , ruhun manevi değerini , robotlu haldeki
tezahürüne intibak ettiren değerdir.
Ruhun manevi varlığı ile daha üstün değerler arasında ;
gereken irtibatları kurar ve üst değerlerden ruha ulaşması gereken komut
ve yardımları , ruhun değerine uygun olarak ve onun en iyi
faydalanabileceği bir halde ruha iletir.
Üstün varlıklar da ruhun durumundan yine , bir “otomatik
verici”ye benzetebileceğimiz per vasıtasıyle haberdar olur. Per’in bu
şekildeki tezahürüne “ verici per” denilebileceği gibi , alıcı durumda
tezahürüne de “ alıcı per” denebilir.
Şu halde , per , alıcı ve verici hallerde tezahür eden ve
ruhların üstün varlıklarla irtibatını sağlayan bir değerdir ki , per’in bu
haldeki tezahürüne Üst Per tezahürü denir. Per’in , ruhun tesir alanı
içersindeki faaliyeti ise Alt Per tezahürüdür.
Bu izahtan sonra senteze gidilirse , o zaman per ; manevi
varlıkların tesir alanları içindeki ve dışındaki irtibatları otomatik
olarak sağlayan değerdir.. Per , Tanrının otomatik yardımlarını , nizamına
uygun olarak tatbik eden değerdir.
*
EN YÜKSEK PER :
İlk var olanlardan “tekamül ettirici değer” , Tanrının “
per” halinde tezahür ettirdiği ve Mutlak Nizamına uydurduğu yardımlardır.
Her merhalenin , her realitenin (1), değerine uygun olarak
tezahür eden “per”ler , bu en yüksek ve izahı imkansız büyüklük halinde
tezahür eden “üstün per”e bağlıdırlar , onun emrindedirler , onun
kontrolundadırlar. Per , her şeyin var oluşundaki etken (2) olarak tezahür
eden değerdir. O , varlıklarında Tanrıyı temsil ettiği varlıkları kontrol
eder.
(1. merhale ve realite : tekamül ederek ve
değerlenerek yüksenilen , yücelinen makamlara , kademelere merhaleler ; bu
merhalelerin edinmiş olduğu gerçeklere de realiteler denir. Merhaleler
yükseldikçe gerçekleri de ( realiteler de) yükselir. Her merhale bir
realiteyi ifade eder. Her realite bir mertebenin göstergesidir) .
(2. var olan her şeyin “varlık” olabilmesini sağlayan
unsur) .
Melekler , per’in çeşitli tezahürleridir. Cennet ve
cehennem hayatlarının yaşanmasında , varlıkların değerlenmelerinde yardım
eden hakim değer odur. Odur varlıklarda Tanrıyı temsil eden ve odur
beşeriyetin Tanrı olarak tanıyageldiği..
Odur varlıklarda Tanrının mevcudiyetini hissettiren ; odur
varlıkların Tanrı diye diledikleri, taptıkları. Fakat bilseniz Tanrı
per’den ve onun tezahürlerinden ne kadar üstün ve haşmetlidir. Varlıkların
katresini tahayyül edemiyecekleri per, Tanrının hakiki değeri karşısında
ufaldıkça ufalır ; yok olur. Çünkü o da Tanrının yoktan var
ettiklerindendir. Yoktan var ettikleri ise , var edenin değeri önünde yok
olmaya mahkumdurlar.
Bu bilgide , Tanrının neden hiçbir şeye nisbet
edilemiyeceğinin ( kıyaslanamıyacağının) izahı vardır.
1303.
EN DOĞRU VE EN YANLIŞ
Hakikatte sizin idrak edebileceğininz veya mevcudiyetini
tesbit edebileceğiniz her şey , doğru olduğu gibi ; yanlıştır da.. Siz
ancak ortamınızın şartlarına ve realitenize uygun olarak bir şeyin doğru
olduğuna inanabilirsiniz. Ve bu yoldan doğruluğuna inandığınız yolda
yürürseniz , tekamül eder manen değerlenirsiniz.
Doğru olduğuna inanma yolunda olduğunuz şeylere yanlış
demek ; zaten sizi değer kaybına uğratır. Şunu unutmayınız ki , siz ne en
doğruyu düşünebilir , ne de en yanlışı idrak edebilirsiniz.
Zaten sizin idrak edebileceğiniz manada ne en doğru , ne de
en yanlış mevcuttur. Doğrular ve yanlışlar ise şartlardan , imkanlardan ve
realitelerden doğarlar.
1304.
VAR OLUŞ , NİZAM , İDRAK
Var oluşun dünya realitesine göre izahı şöyledir :
Tanrı ilk önce üç değeri var etti. Bu değerler ;
Bu üç değer hem ayrı ayrı , hem de bir arada düşünülebilir.
Bir arada düşünülürse bu değerler grubu ; üç hassa ihtiva eden tek değer
halinde tezahür eder.
Var olma anında , üç değerin de , sizin anlıyabileceğiniz
manada hiçbir maddi tezahürü yoktur. Hatta bu yüzden tekamül edici ve
tekamüle yardımcı değerlere , yokluk halindeki değerler de denilebilir.
Tanrı , tekamül imkanlarına malik değerlerle , tekamüle
yardımca değerleri ; tekamül ettirici değerle kendisine bağlamıştır. İzahı
imkansız bir büyüklük halindeki bu değer , yine izahı imkansız bir
büyüklükteki bir “per” halinde tezahür eder ki , ondan “ büyük per “
diyerek bahsolunacaktır.
Büyük per , Mutlak Nizamın tatbikatçısı ve kontrol
edicisidir.
Vaziyeti bir örnekle aydınlatırsak ; büyük per’i kuklalara
bağlı iplere , kuklaları da Mutlak Nizama uygun olarak var edilmiş ve yine
per tarafından kontrol edilen varlıklara benzetebilirsiniz. Fakat hemen
şunu da belirtelim ki, bu örnek büyük per’in kudret ve haşmetinin
zerresini tezahür ettirecek değerde bir örnek değildir.
Büyük per, Mutlak Nizamı(bir arada da düşünülebilen) iki
değere tatbik eder. Ve onların , sizin idrak edemiyeceğiniz
mükemmellikteki bir adaletle tekamül etmelerini sağlar.
Zannedildiği gibi değerler tekamül ederek şuurlanmazlar.
Çünkü tekamül , var olduğu andan itibaren şuurludur. Fakat bu bilgi
halinde de tezahür edebilen şuur, daha idrak mertebesine yükselmemiş
varlıklar tarafından hissedilemez ve bilinemez. Bu sebeple de bu şuur ,
onu idrak edemiyenler için , otomatik bir yardım halinde tezahür eder.
Bir insan düşünme kabiliyetine maliktir. O insana ait bir
uzuv mesela bir parmak ise başlı başına düşünemez. Fakat o parmak ve o
parmağı tesiri altında bulunduran manevi kuvvetler de değerlenerek
bağımsız bir şuura sahip olmak imkanlarına maliktirler. Her atom , her
esir ve her ser ve diğer robotlar, bu robotlarla ilgili manevi değerler ,
tekamül ederek bağımsız şuurlarını idrak mertebesine yükselebilirler.
Bir varlığın bağımsız şuurunu idrak mertebesine yükselmesi
, var olduğunu hissedebilmesi onu , tabi olduğu şuurlu varlıkların tesir
alanları içersinde nisbi bir bağımsızlığa kavuşturur. Ve o da zamanla
otomatik olarak tekamül etmekte olan varlıklar üzerinde tesirler icra
etmeye başlar.
Bir varlığın şuurla diğer varlıklar üzerinde tesirler icra
edebilmesi demek, o varlığın tam bir bağımsızlıkla hareket edebilmesi
demek değildir. Varlık var olduğunu idrak ettiği anda kısmen şuurlu bir
tesir alanına sahip olur ki bir kelime ile bu tesir alanına “ruh” denir.
Bu yoldan var olan ruhlar tesirler icra ederlerken, per
sistemleri vasıtasıyla Tanrının emirlerine bağlıdırlar.
Ruhlar tekamül ettikçe otomatik yardımlar eksilir ve bu
eksikliği kendi değerleri ile telafi ederler. Kısacası , zamanla
kendilerinin olmayan imkanlar , kendilerinin olmuş olur. Bu hal onların
tesir alanlarını daima geliştirebilmelerini sağlar.
Bütün Mutlak Nizamı idrak eden bir ruh düşününüz. Bu
taktirde onun tesir alanı Mutlak Nizamdır. Fakat o Mutlak Nizam olarak
Tanrıya bağlı olduğu için yine bağımsız hareket edemez.
Sözün kısası, her şey , izahı imkansız yüksekliklerin
sahibi olan Tanrınındır. Her şeyi idare eden ve her şey üzerinde tam bir
selahiyete kadir bulunan ; Allahtır.
O , her şeyi var ettiği gibi yok da edebilir. O’nun
imkanları da büyüklüğü gibi hudutsuzdur.
1305.
DÜRÜSTLÜK
Dürüst olmak ; haşin tavırlar takınmak, kendini
diğerlerinden üstün görmek ve böbürlenmek için asla bir sebep teşkil
etmez. Dürüstler aynı zamanda da iyi olmalı ve faydalı olmaya
çalışmalıdırlar. Egonun baskısı altındaki bir dürüstlük etrafına kötü
tesirler saçar ve saçtığı bu olumsuz tesirlerden en fazla kendisi zarar
görür.
1306.
AHLAK YÖNÜ
Onları ilerletmeyen , bilgi yönü değil , ahlak yönüdür.
1307.
HÜCRE VE TEDAVİSİ
Her hücre bir jeneratördür. Elektrik üretir. Jeneratör
halindeki hücreye elektrik üretmek imkanlarını veren ise Mutlak Nizamdır.
Her hücre , istisnasız bütün varlıklar gibi Mutlak Nizama
bağlıdır.hücreleri elektrik üreten jeneratörler haline getiren , benzeten
bu manevi bağlardır. Hücrelerin manevi irtibatlarını analiz edersek, her
hücrenin iki yoldan manevi tesirler aldığını görürüz.
1. D ı ş t e s i r l e r ;
Güneşten , yıldızlardan , aydan ; kısaca akla gelen canlı
cansız bütün varlıklardan alınan tesirlerdir.
2. İ ç t e s i r l e r ;
a. Per’in Mutlak Nizamı tatbik için beden üzerinde icra
ettiği tesirler.
b. Alınan besinlerin vücutta yanmasından meydana gelen
tesirler ,
c. Korku , sevinç , keder , cinsel eğilimler gibi manevi
yönleri kuvvetli hadiselerin hücreler üzerindeki tesirleri ,
d. Bir insanın huyundan meydana gelen kıskançlık , hırs ,
şüphe gibi tezahürlerin , hücrelerin çalışmaları üzerindeki tesirleri..
kısaca ; iç ve dış diyerek izah edebileceğimiz tesirler
hücreleri daima etkileri altında bulundurur.
Bir de bunlardan ayrı , her hücrenin kendisi üzerindeki
etkileri vardır ki buna o hücrenin Mutlak Nizama uygun olan hareketi
denir.
Şimdi dikkat edin ; bir hücre Mutlak Nizama uygun bir
manevi tesirle hayattadır. Hücrenin çoğalmasını, bölünmesini , yaşamasını
sağlayan bu manevi tesirdir. Fakat bu tesir tam otomatik bir tarzda
tezahür eder. Yukarda bahsedilen dış ve iç tesirler olmasaydı hücreler
kurulu bir saat gibi bu tesirler altında monoton bir hayat yaşarlardı.
Bunun böyle olmasını önleyen ve hücrelere şuurlu hayat istikametinde bir
tekamül yolu çizen en değerli faktörlerin başında dış ve iç tesirler
gelirler.
Dış ve iç tesirler hücrelerin Mutlak Nizama uygun olarak
cereyan eden monoton hayatlarını zaman zaman değiştirebilirler. Hücreler ,
otomatik hayatlarının icab ettirdiği monoton hayatı yaşarlarken bir
otomatik vazife görmektedirler. Mesela sindirim sistemi ile ilgili bir
hücre vazifesinin icab ettirdiği bir otomatik hayatı yaşar. Bunu organize
ve kontrol eden ise Mutlak Nizamı hücrede temsil eden per’dir.
Yemek yerken sinirlenen bir insanın sindirim sistemi
hücreleri bu tesirleri yüklenirler. Bu hal hücrelerin normal
çalışmalarını aksatır ve hazımsızlık meydana gelir. Ve bu vaziyetin sık
sık tekrarı sonucunda hasta gastrit , ülser veya kanser gibi hastalıklara
yakalanabilir.
Kanser denen hastalık , jeneratör halinde çalışan ve şualar
yayımlayan hücrelerin otomatik hayatlarında çeşitli yollardan alınan
tesirlerle meydana gelen şua dengesizlikleri sonucu oluşur. Mesela sebebi
cinsel olan bir şua bozukluğu , en çok cinsiyet ile ilgili organlarda
kendisini gösterir. Çünkü vazifelerine göre ayrı ayrı yaradılıştaki
hücreler , çoğu zaman vazifeleri ile ilgili tesirler alırlar.
TEDAVİ :
1. İç tesirler sonucu ortaya çıkan hücre
bozukluklarının yine iç tesirlerle tedavisi. Bu , çeşitli tür ve
safhaları olan bir tedavidir.
2. İç tesirlerden meydana gelen hücre bozukluklarını
dış tesirlerle şuurlu olarak tedavi.
3. Dış tesirlerden meydana gelen hücre bozukluklarını
iç tesirlerle tedavi.
4. Dış tesirlerden meydana gelen hücre bozukluklarını
yine dış tesirlerle tedavi.
5. İç tesirlerden meydana gelen hücre bozukluklarını
iç ve dış tesirlerle tedavi.
6. Dış tesirlerden meydana gelen hücre
bozukluklarını dış ve iç tesirlerle tedavi.
1308.
ANA BİLGİLER
Dünyaya bilgiler verilirken , o bilgilere vasıta olan
şahsın değeri süzgeç olarak kullanılır. Şahıs bilgiyi kendi değerinden
geçirerek yansıtır.
Gerçi zaman zaman vasıta olan şahsın değerinin üzerine
çıktığı görülür. fakat bu hal Mutlak Nizam icabı devamlı bir hal değildir.
Şayet vasıta olan şahıs henüz dünyaya yeterince intibak edememiş kadar
genç veya yeterli bilgiye sahip değilse ; o zaman bilgiler çok yüksek dahi
olsa vasıta olanın değeri ile ayarlanırlar.
Bu gibi durumlarda , daha başka kelimelerle de izah
olunabilecek bilgiler , vasıta olanın kolaylıkla kullanabileceği
kelimelerle izah olunurlar. Bu hal , bilgileri tetkik edenlere ( şayet bu
yolda yeterli bilgiye sahip değilseler) söylenenleri önemsiz şeylermiş
gibi bulmalarına yol açabilir.
Şuurlu İman devri arifesinde birçok medyomlar gayet
kıymetli bilgiler vermişlerdir. Fakat isminden de idrak edilebileceği gibi
, Şuurlu İman devri , otomatik veya ruha maledilmemiş ve sadece aktarılan
bilgilerle kurdurulabilecek bir devir değildir.
Bu sebeple Şuurlu İman devrinin “ana bilgiler”ine vasıta
olanın , bu bilgileri bizzat benimsemiş ve dünya hayatındaki tezahürüne
benimsetebilecek değerde olması şarttır.
Şuurlu İman devri daha önceki birçok devirlerde olduğu gibi
sadece bilgi üzerine oturtulabilecek bir devir değildir. Temel bilgilerin
benimsenmesi şarttır.
Spritizma yoluyla elde edilen bilgilere vasıta olanların
bilgi nakil işi , benimsenmiş bilgilerin nakil ve izah işi değildir. Buna
rağmen ana bilgilerin iyice izah edilebilmesinde veya onlara iyice
bağlanılmasında bu tür bilgiler çok mühim roller oynarlar.
Şuurlu iman çalışmalarında , bazı önemli yardımcı bilgiler
, bir süre için ana bilgiler zannedilebilirler. Ana bilgileri ise yardımcı
bilgilerden ayıran birçok farklar mevcuttur. Bu farkların başında , ana
bilgilerde spritizmada kullanılan medyom , operatör gibi şahıslara lüzum
olmayışı gelir. Vasıta olan zaten kendisine mal etmiş olduğu bilgileri
zamanı geldikçe otomatik olarak hatırlar ve açıklar. Bu hatırlamalar
tebliğ alma tarzında da tezahür edebilir.
Ana bilgilerde , bir de, herkesin anlayabileceği bir fark
daha vardır. Ana bilgilerde ve bu bilgilerin takip ettiği sistemde
“benimsetici metot” insani imkanlarla düşünülemiyecek bir mükemmellikte
kendisini gösterir.
Ana bilgilerle diğer bilgiler arasındaki birçok farktan
sadece bir tanesi olan bu fark bile ana bilgileri derhal diğerlerinden
farklı kılar.
Medyomlar vasıtasıyle bildirilen çok yüksek yardımcı
bilgilere gelince , gördükleri birçok mühim vazifelerin başında ; ana
bilgilerle açıklanan bilgilerin daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve
açıklanacak yüksek bilgilere zemin hazırlamak gibileri vardır.
Ana bilgilerdeki bir başka mühim husus da , çok mühim
hakikatlerin ( mesela “per” gibi) öncelikle ana bilgiler tarafından
açıklanmalarıdır. Yardımcı bilgiler , bu mühim hususlardan , ana
bilgilerde açıklandıktan sonra bahsedebilirler.
Yardımcı bilgiler birçok menşe’den ve birçok medyoma tebliğ
edilebilirler. Medyom ve operatörlerin değer farklılıklarından dolayı da
aynı menşe ve gaye ile verildikleri halde , aynı oldukları iyice tetkik
sonucu ancak anlaşılabilir. Ana bilgiler ise tetkik edenlerin şüphe ve
tereddüde düşmemelerini sağlayacak vasıfta tek vasıtalı ve tekdirler.
1309.
TEKAMÜL MÜCADELELERİ
Her varlık, her canlı kendi imkanlarına ve ortamın
şartlarına göre tekamül eder. Tekamül yolu ise denenmelerle doludur.
En basit ve imkansızlıklar içersindeki canlılar otomatik
olarak ürerler. Yaşamaları için gerekli olan besin ise yanıbaşlarındadır.
Biraz daha tekamül etmiş olan canlılarda ise “emek” karşılığı tekamül
görülür.
Küçücük bir örümcek, yaşamak için gereken besini sağlamak
amacıyla kendisinden büyük ve güçlü hayvanlara saldırmak zorundadır.
Hayvanların tekamülünde emek ve cesaret çok büyük rol oynar. Her varlık
tekamülü için gereken cesarete , imkanlara , vasıflara maliktir.
Yaşaması için diğer hayvanları öldürmek mecburiyetinde olan
bir hayvan avına saldırırken korkusuz değildir. Onu korkusuz değil ama
cesur yapan cesarettir. Böylelikle de birçok hayatlar sonrasında
varlığında yavaş yavaş bir irade kök salar.
İnsanlar da hayvanlar gibidir. Onlar da tekamül
ihtiyaçlarını karşılayacak vasıflara ve ayrıca zaaflara maliktirler.
Şuurla tekamül edenler ise vasıfları ile zaaflarını yenerek ve yaptıkalrı
işi bilerek tekamül yolunda ilerlerler.
1310.
HEDİYE
Tanrının bana bahşettiği nimetler var. Ben ise
faydalanmanız için onları seve seve size hediye ediyorum.
1311.
MANEVİ HEDİYE
Manevi değerleri hediye etmesini bilenlerde onlar
eksilmezler. Onlar , karşılık beklemeden hediye edebilende fazlalaştıkça
fazlalaşırlar. Her hediyede ise maneviyatla ilgili bir yön vardır.
1312.
İKİZ
İkizler aynı manevi varlığın analizi halindeki ayrı
tezahürleridir. Bu sebeple ikizler arasında bir his ve kader birliği göze
çarpar. Onlar ayrı ayrı zamanlarda dünyaya gelen kardeşlerden çok daha
fazla birbirlerine yakındırlar. Bu yakınlığı , aralarındaki manevi bağlar
meydana getirir.
1313.
BAĞLI ŞUUR; BAĞLI
RUH
Buraya kadar verilen bilgilerde , ruhlar dünya ve benzeri
tekamül yerlerindeki bedenlerini tesirleri altında bulundururlar denmişti.
Bu , yerinde bir izahtır. Fakat ruhların bedenleri ve bedensel
imkanlarıyle sınırlı bir de “bağlı şuur”ları vardır ki bu şuur da ruh
halinde tezahür eder.
Tabi bulunduğu manevi değeri (ruhu) bedende temsil eden “
bağlı ruh”tur. Bedenler ise manevi ruhun kuvvetle tesiri altında
bulundurduğu alan ve alanlardır.
Beden manevi ruhun tesir alanındadır fakat bu tesir
alanında da bir “ bağlı ruh” tezahürü mevcuttur. Bağlı ruh beden ve
bedensel imkanlarla tahdit edilmiş olduğundan ona , “bedendedir”de
denilebilir.
Bağlı ruh, beden ve onun imkanlarıyla tahdit edilmiş olduğu
için bedendedir. Zaman ve mekan gibi kavramlarla da açıkça izah
edilemiyeceği için bedendeki yeri belli değildir. Bağlı ruh , beden ile
tahdit edilmiş fakat bedeni tesirleriyle kucaklamıştır.
O bedenden ayrı düşünüldüğünde manevi bir varlık
vaziyetindedir. Bedenle birlikte düşünüldüğünde ise robotlu bir varlık
halinde tezahür eder.
Ölüm hadisesiyle ruh kendi varlığını artık bağlı ruhun
imkanlarıyla hissedebilir. Bağlı ruh , zaman ve mekan kavramlarıyle izah
edilmesine imkan olmayan bir planla yeni tesir alanlarına yönelir.
Bir bağlı ruhun, manevi ruhluk halini idrak etmesi , çok
yüksek ve o oranda da mes’uliyetler yükleyen bir haldir. Bu sebeple ruhlar
her ölüm hadisesinden sonra manevi ruhluk mertebesini idrak edemezler. Bu
hal ( bazı özel haller hariç) bir ruhun tekamül safhalarını tamamladığı
bir tekamül yerini son ziyaretinden sonra olur. Çünkü ruhlar manevi ruhluk
hallerini idrakle yepyeni ve çoğunlukla eskisine hiç benzemeyen bir
tekamül devresine hazırlanırlar.
1314.
HADİSELERİN MADDİ VE MANEVİ
YÖNLERİ
Herhangi bir hadiseyi en az iki yönden tetkik etmek
mümkündür.
Dünyadaki bir insan hadiseleri ancak maddi yönünden ve
mevcut imkanlarıyle tetkik edebilir. Cereyan eden hadiselerin, maddi
yönünü tesirleri altında bulunduran bir de manevi yönü vardır ki bu yön
dünyadan ancak hissedilebilir , nüfuz edilir fakat yaşanamaz. İnsanların ,
hadiselerin ve varlıkların manevi yönlerini yaşayabilmeleri için robot
baskılardan kurtulmuş olmaları gerekir. Bu ise dünyada olabilecek veya
başarılabilecek bir iş değildir.
Dünyada insanlar ancak maneviyat ile ilgili hadiselere
nüfuz ederek tekamül edebilirler ; fakat onlara hakim olamazlar ve
hakimiyetleri altına alabilecekleri hadise ve varlıklar ancak hadiselerin
kabalaşmış yönleridir.
Bir taşı eline alarak yontan bir insan her ne kadar taşa
hakim görünürse de hakikatte o sadece maddi tarafı veya taraflarından bir
tanesi taş halinde tezahür eden bir varlığın sadece maddi tezahürü
üzerinde kısmi bir hakimiyet kurabilir. Bu sebeple de birkaç parçaya
ayırabildiği ve uzaklara fırlatabildiği taşı , aynı kolaylıkla
atomlarına ayıramaz ve onu sonsuz uzaklıklara fırlatamaz.
Hadiseler ile varlıklar arasındaki münasebetler maddi ve
manevi yönlarden tetkik edilebilirler. Mesela bir hastanın ölümü çeşitli
vesilerle geciktirilebilir. Hakikatte bu gecikme hadisesi ölüm hadisesinin
zamanında vukua gelmesi için ortaya çıkan bir hadisedir. Gerçi hadiseler
manevi yönlerinden tetkik edilirlerken dünyada “zaman” denilince akla
gelen şey aynen geçerli olamaz. Fakat dünyadaki zaman kavramının bir de
manevi karşılığı vardır.
Bir hadisenin cereyan edebilmesi için , hadisenin maddi ve
manevi yönleri arasında zorunlu bir ahengin oluşmuş olması şarttır. İşte
bu zorunlu ahengi oluşturan faktörler maddi ve manevi yönlerinden tetkik
edildiğinde başka başka manzaralar gösterirler. Bu ahengi oluşturan
faktörler zaman zaman gecikme , unutkanlık , şans , şanssızlık gibi birçok
durumlarda tezahür ederler.
1315.
OLUMLU-OLUMSUZ DAVRANIŞLAR
Hatalarınızın ve yerinde davranışlarınızın tahlillerini
yapınız ! Sizin için kurtuluş yolunun bu noktadan başladığını da asla
unutmayınız.
1316.
MÜCADELE
Harp , geçim, seçim , kısaca her şey tekamülle ilgili
mücadelelerdir. Mücadelesiz dünya hayatı olmaz. Şuurlu İman devriyle
mücadeleler , erdem mücadelesi haline gelecektir. Şuurlu İman devrinde
mücadelelerin sebepleri ne olursa olsun , onu bir erdem mücadelesi haline
getirmek şarttır.
1371.
TEVİL
Bir insan mevcut imkanlarınım kullanarak varabileceği en
doğruya nasıl ulaşabilir?.. Bu en doğrunun ise hiçbir zaman hakiki en
doğru olamıyacağından önceden bahsetmiştik.
Bir insanın realitesi yükseldikçe “en doğru” hakkındaki
fikir ve düşünceleri de değişebilir. İnsanlar hangi realitede olurlarsa
olsunlar ulaşabildikleri en doğruyu tatbik etmeleri gerekir. Halbuki
insanlar birçok sebeplerden dolayı tatbik edilmesi gerektiğine inandıkları
en doğruyu tatbik edemezler.
Mesela bir şahıs “ hayır! Ona el uzatmam doğru değil..”
diye düşündüğü halde , çeşitli maddi ve manevi tahrikler onu el uzatmaması
gereken şeye yeklaştırır. Bunun sonucunda da tasvip etmediği şeyleri
yapabilir.
İnsanlar , tasvip etmedikleri hareketleri yaparak değer
kaybına uğrarlar. Çünkü yanlış olduğu bilinerek yapılan hareketleri per ,
ağır veya hafif suçlar halinde kaydeder. Yapılması gereken ; mevcut bütün
imkanları kullanarak ulaşılabilecek en doğruya ulaşmak , yapılması
gerekeni bulmak. Onu tatbik etmeden önce de toplum realitesine uygun olup
olmadığını , içinde bulunulan şartlara göre kontrolden geçirmek ve sonuç
ne ise onu hayata tatbik etmektir.
İnsanlar bazı tevil (1) yollarına iyi düşünceleri sonucu
da sapabilirler. Bu hal onları değer kaybına uğratmasa bile daha henüz
inandıkları en doğruyu yapacak veya söyleyecek seviyede olmadıkları bir
mertebede bulunduklarını gösterir ( 1. tevil : gerçek anlamından başka bir
anlamla yorumlama) .
Bazen bilinen bir doğrunun aynen anlatılması sakıncalı
görülür ve değiştirilerek anlatılır. Bu hal çok defa iki insanın arasını
bulmak isteyen üçüncü bir şahıs tarafından yapılır. Üçüncü şahıs iyi
düşüncelere sahiptir. Böyle olduğu için de birbirleri hakkında iyi
konuşmayan iki şahsı birbirlerine yaklaştıracak tarzda davranır. Hatta bu
düşünceyle yalan dahi söyleyebilir. Ve sonunda bu iki kişi birbirlerine
yakınlaşabilirler.
Fakat durum gerçeğe dayalı olmadığı için , üçüncü şahsın
beklediği asıl yakınlık doğmaz ve kısa bir zaman sonra yine aralrında
anlaşmazlıklar başgösterir. Arabulucu rolündekinin bu yolda harcadığı
emekler boşa gider.
Bu sebeple ; pek ama pek müstesna haller dışında “doğru”
daima söylenmeli veya yapılmalı , buna imkan yoksa susulmalı. Susup
söylememek veya tatbik etmemek yoluna gidilmeli, tevil yolu tercih
edilmemelidir.
Unutulmamalıdır ki , teviller bunu yapanlar için zararsız
veya az zararlı olduğuna inanılan yalanlardan başka şeyler değildirler.
1318.
ŞUURLU ÖLÜMSÜZLÜK
Bir hayattan yepyeni bir hayata geçiş birçok safhalar
gösterir. Aynı zamanda da çok çeşitlidir.
Şurası muhakkaktır ki ; bu dönüm noktası yaşayan varlıklar
için pek kolay değildir. Herhangi bir tekamül yerindeki mesela dünyadaki
bir varlığı düşünürseniz bu varlık ölüm olayını yaşamasından sonra
realitesinden kısmen sıyrılır. Artık onun yaşayabilmesi için havaya , suya
, gıdaya, anlaşabilmesi için lisana , varlığını belli edebilmesi için de
bedene ihtiyacı yoktur.
Dünyadan ayrılmak demek , dünya ile olan bu tür bağların
kopması demek değildir. Dünya hayatı boyunca edinilen , günah ve sevaplar
per vasıtasıyle otomatik olarak varlığın yeni yaşamakta olduğu hayat
realitesine uydurulur. Bu hal , varlığın bir süre önce yaşadığı dünyayı
unutmasına ve içinde yaşadığı yepyeni şartlara alışmaya başlamasına sebep
olur.
Artık o dünyadayken edindiği bilgileri , yediği yemekleri ,
konuştuğu lisanları çektiği üzüntüleri hatırlayamaz. Çünkü onun çevresinde
artık madde denen bir tekamül faktörü mevcut değildir. Bu sebeple varlık ,
dünya hatıralarından kalan izlerden , içinde bulunduğu yeni şartlara göre
faydalanır.
Şimdi de madde kainatındaki bir tekamül yerinden ahirete
geçip de yine madde kainatının diğer bir tekamül yerine geçen varlığı
düşününüz. Bu varlığın önceden yaşadığı tekamül yeriyle , gittiği tekamül
yeri arasında farklar vardır. Sıcaklık , ışık..vb. şeyler tesiriyle
bulunduğu yerin maddeleri , önceki yaşadığı yerdeki maddelere benzemez. Bu
fark varlığın önceki ve sonraki hayatları arasında büyük değişiklikler
meydana getirir.
Bir varlığın ayrıldığı tekamül yerinde tekrar
bedenlendiğini düşününüz. Bu taktirde de varlık normal hayatını yaşarken
eski hayatını hatırlayamaz. Buna da sebep, ölümünden sonra , önceki hayatı
boyunca yaşadığı hadiselerin muhasebesinin yapılmış ve kapanmış olmasıdır.
Ölümden sonra eski hesaplar , manevi değer veya değersizlikler halinde
varlığa malettirilir. Artık varlık yüklendiği bu yükün gerektirdiği
hayatı, Mutlak Nizama uygun olarak yaşamak zorundadır.
Ekminezi denen deney madde ile sınırlıdır. Bu sebeple
insanları ancak bir önceki dünya hayatına götürür. Bir önceki hayatlarını
dünyada yaşayanlar ise zannedildiğinden de fazladır. Çünkü başlanan yerde
devam tekamülde faydalar sağlar.
Ekminezi deneylerine benzeyen fakat onun çok yüksek bir
hali vardır. O da varlıkların diğer tekamül yerlerindeki hayatlarını
tetkik eder. Fakat bunun için insanların önce manevi lisanla anlaşmayı
öğrenmeleri gerekir. Bu kolay bir iş değildir. Manevi anlaşma yolu ise
Şuurlu İmandan geçer.
İnsanlar, bu yolda ancak manevi değerleri , bulundukları
şartlara uygun hale getirebilmek imkanlarını elde edebildikten sonra
başarı kazanabileceklerdir. Şu halde görülüyor ki Şuurlu İman sadece
dünya hayatını şuurlandırmakla kalmamakta ,aynı zamanda da tekamül
yerleri arasında bağlar kurmaktadır. Bu bağları varlıklar liyakatleriyle
köprüler haline getirebilirler. Bunun sonucu olarak da şuurlu bir
ölümsüzlüğe yükselebilirler.
1319.
DÜNYADA HESAP
Bazı hayatlarda , o hayatların muhasebesi
dünyadayken yapılır. Böyle bir hesaba tabi tutulanlar ekseri dünyadan
ayrılır ayrılmaz tekrar dünyaya dönecek olanlardır.
1320.
CENNET – CEHENNEM
Cenet , cehennem ve ahiretin çeşitli tezahürlerinden
bundan önce bahsetmiştik. Şimdi aynı konuda biraz daha ilerleyeceğiz.
Şu ana kadar bildiklerimizden de anlaşılacağı gibi ,
cennet ve cehennemin kısaca izahını yapmak mümkün değildir. Çünkü
varlıklar cennet ve cehennem hayatlarını sayılamıyacak kadar çeşitli
yaşarlar.
Dünya ve benzeri yerlerde cennet ve cehennem hayatlarını
yaşamak mümkün olduğu gibi , manevi değerleri yüksek ortamlarda da aynı
hayatı yaşamak mümkündür.
Robot değeri fazla olan yerlerde cennet ve cehennem
hayatları robotlarla sımsıkı bağlı olarak yaşanır. Manevi değerleri fazla
olan yerlerde cennet ve cehennem hayatları robotlu yerlere göre çok daha
kuvvetle yaşanır.
1321.
TEZAHÜR
Ortada tezahür vardır. Vasıta yoktur.
1322.
KAİNATLAR
En basit varlığı ser olan , alabildiğine büyük bir ortam
düşününüz ve buna ser kainatı deyiniz. Ser kainatı en basit elemanı “ser”
olan bir kainattır. Bu kainat , birçok kainatlar ihtiva eder. Esir kainatı
, elektron kainatı ve atom kainatı ; ser kainatının ihtiva ettiği
kainatlardır ki bunlara alemler de denebilir.
a. Ser kainatı ser zerrelerinin yanyana gelmelerinden
meydana gelmiştir.
b. Esir kainatı , ser zerrelerinden meydana gelen
sistemlerin vücuda getirdiği esir zerrelerinin yanyana gelmelerinden
meydana gelmiştir.
c. Elektron kainatı , esir zerrelerinin vücuda
getirdikleri sistemlerden oluşan elektron zerrelerinin yanyana
gelmelerinden meydana gelmiştir.
d. Atom kainatı , elektron sistemlerinden oluşan
atomların yanyana gelmelerinden meydana gelmiştir ki buna “madde” denir.
Elektron kainatı ile atom ( yani madde) kainatı arasında
çok sıkı bağlar vardır. Atom kainatı şartları içersinde tekamül edenler ,
elektron kainatını idrak yönünde yükselirler.
Komşu kainatlar arasında bir çok bağlar vardır. Atom ve
elektron kainatları arasındaki bağlar , şualar halinde tezahür ederler.
Atom ve elektron kainatlarına kaba ve ince madde kainatları da
denilebilir. Çünkü bunlar birçok bakımlardan ayrı ayrı tetkik
edilebilecekleri gibi , birçok bakımlardan da bir arada düşünülebilirler.
Elektron kainatındaki varlıklar , atom kainatındaki en sert
ve kaba maddelerden bile geçer , nüfuz edebilirler. Elektron kainatı
şuurlu tesir alanlarında olan ruhlar , atom kainatındaki maddeler üzerinde
şuurlu tesir icra eden ruhlardan daha ileri ruhlardır.
Atom , elektron ve diğer kainatlarda tekamül eden
varlıkların kendi değerlerine uygun ahiret hayatları vardır.
1323.
SESSİZLİKTEKİ KUDRET
Yüksek yardımların hiç beklenmedik bir anda nasıl
tezahür ettiğini , yerlerin yarılışını , şehirlerin bir anda ortadan
kayboluşunu ibretle dinleyenler , sonradan onlardan “mucizeler” diyerek
bahsederler. Şiddet arttıkça mucize onların gözünde kuvvetlenir. Maddi
tezahürlerin kuvveti , hadiseleri mucizeleştirir , efsaneleştirir. Bu ,
şuurlu İmanı idrak mertebesine erişememişler için böyledir.
Şuurlu İman ; sessizlikteki , şekilsizlikteki kudreti
idrakle ve idrak edilene imanla başlar. Bu sukünet öyle bir kudrettir ki ;
eşya (1) şekillenmek özelliğini , ses ise ses haline gelme değerini ondan
alır. Ve bunun böyle olduğuna iman edenler , maddenin üzerindeki maneviyat
alemlerini idrak edenlerdir. İdrakten ise iman doğar. İşte Şuurlu İmanın
özü bu imandır ( 1. eşya : “şey”in çoğulu. (Arapça) “ şeyler” demektir) .
Gerçi , Şuurlu İman Ana Bilgileri , imansızlara bile iman
kudretini yükleyecek kudrettedir. Fakat bu kudretten dolayı, zorla boyun
eğmek insanları değer kaybına uğratır.
İnsanların değer kaybına uğramalarının bir başka sebebi de
; madde üstü bir maneviyat alemine inandıkları halde madde esaretinden
kurtulamamalarıdır. Bu esaret onlara günahkarlık yollarını açan bir
esarettir.
1324.
SUÇLARINIZI ÖRTÜNÜZ
M E T O T
Suçlarınızın önce suç olduğunu idrake çalışınız.
Unutmayınız ki , vicdanınıza , bilginize ve içinde bulunduğunuz realiteye
uygun olmayan hareketleriniz hatta düşünceleriniz suçtur.
Siz ancak tekamüle hizmet gayesiyle , imanla , toplum
realitesini yükseltmeye çalışırsınız. Bizim yolunu aydınlatmadığımız
tekamül öncüsü zanlıları da vardır. Onlar sözde tekamüle hizmet
yolundadırlar. Aralarında yoluna samimi olarak inananlar pek azdır.
İnanmadan fakat öncü olmak hırs ve hevesine kapılarak günahkarlık yolunu
tutanlardır..
Biliniz ki dünya çapında bir tekamül yolu , ancak
tuttuğunuz ışıkla aydınlanır. O ışıktan , ellerindeki meş’aleleri yakanlar
, size yardıma koşarlar.
Bugün beşeriyet içinde ellerindeki meş’alelerle yolları
aydınlatmak üzere seferber olmuş varlıklar vardır. Onları dinleyiniz!..
Doğru yolu ve doğru yolda olmak mecburiyetini anlatacak olanlara kulak
veriniz. Ellerinizdeki yanmayan, sönmüş veya sönmek üzere olan meş’aleleri
o varlıkların elindeki ateşle tutuşturunuz.
Meş’aleler arttıkça aydınlık artar. Arttıkça artan aydınlık
ise bir gün kendi yolunuzu çizecek kadar size önderlik edebilir.
Şuurlu İman yolundaki bir varlığın elindeki meş’alenin ,
kendi yolunu aydınlatması şarttır. Din devri ise meş’alelerin
tutuşturulmadığı , varlıkların tutulan ışıktan faydalanarak yol
aldıkları devirdir.
Ellerinizdeki meş’alelerin ışığı arttıkça etrafınızdaki
nurla birlikte gölgeler de artacaktır. Işık arttıkça gölge artar. İşte
size düşen görev , bu gölgeleri iradenizle , bilginizle ve vicdanınızla
yok etmektir.
Suçlar ışığa koşan pervanelere benzerler. Işık arttıkça çok
uzaklardaki pervaneleri bile kendisine çeker. Onlar sadece bir süre için
aydınlığa gölge edebilirler. Sonuçta yanar ve ışık gölgesiz saf haline
kavuşur.
Siz de öyle olunuz. Işığı sadece bir yol gösterici olarak
tanımayınız. Gerektiği zaman ondan ilham da alınız. Hatta ve hatta ; o
olmaya çalışınız!. O , doğru yolda olana kendinden vermesini bilir. Doğru
yol yolcularının yüzlerinin pırıl pırıl oluşları bunun içindir.
*
Suçlarınızı örtünüz. Fakat suçlarınızın üstündeki örtünün
korkudan, riyakarlıktan, menfaatten ve bna benzer şeylerden örtülmüş
olmamasına dikkat ediniz.
Suçlarınızı örtünüz fakat örtmeden önce birer birer
kendinize itiraf edniz. Aralarında açıklamaya mahsur görmediklerinizi
dostlarınıza söyleyiniz. Bunda hem sizin hem de dostlarınız için fayda
vardır. Unutmayınız ki aranızda suçu kendi tarafından örtülmemiş tek bir
insan dahi yoktur.
Hepiniz suçlusunuz!.. Ve hepinizin kendi kendinize örtmeye
çalıştığınız küçük büyük suçlarınız var. Bunları tekrarlamamanız ve
örtmeniz ise sizin elinizde. Onları örtebilmeniz için ise evvela onların
neden suç olduklarını idrak etmeniz, neden örtülmesi gerektiğine inanmanız
gerekir. Bunları yapınız sonra onları hiç olmazsa kendinize itiraf ediniz.
Ve iradenizle , alabileceğiniz en büyük yardımlar olan yardımlarımıza
sığınınız. Sığınırken de size gereken yardımın yapılmadığı bir anın bile
mevcut olmadığını idrake çalışınız.
1325.
BAŞ VE MES’ULİYET
Bir tarlaya zarar veren sürüden çoban sorumlu tutulur.
İnsanlar ise çoğu zaman hırs ve zaaflarının tesirlerine kapılarak baş
olmak için mücadele ederler.
Baş olmak , bir toplumun mes’uliyetini yüklenmek ; sadece
hırsa, ihtirasa uyularak çalınacak kapı değildir. Bu tarzda o kapıyı
çalanlar , kapı açılınca , kendilerini manevi değer ve imkanlarıyle hiçbir
zaman kıyaslanamıyacak olan bir yükseklikte bulurlar. Yükseklikler ise baş
döndürücüdür. Başı dönenler ise düşme tehlikesiyle karşı karşıya
olanlardır..
Dönmeye başlayan başlar için bile kurtuluş yolu vardır.
Onlar emin yerlere tutunarak , güven içersinde olabilecekleri yerlere
kadar yavaş yavaş şuurla alçalabilirler. Aslında bu hal , alçalış halinde
tezahür eden idrakli bir yükseliştir.
1326.
KARBON
Karbon saflaştıkça asillerşir ve ışıklı bir hal alır (1).
Karbondaki parlaklık , asıl yapı taşı karbon olan atom kainatının ,
yüksekliklerinin kanıtıdır ( 1. tabiatta en çok kömür ve grafit olarak
bulunan karbon , elmas olarak da bulunmaktadır. Elmas , saf karbondur) .
Bir varlığa parlak karbonlar vasfını veren, bir boşluktan
geçer gibi ona ulaşılabilen hissi veren , o varlığın atom kainatının
üzerinden gelen bir varlık olduğunun bir göstergesidir.
Bu yoldan alınan bilgiler ; atom kainatı ile , madde ile
sınırlı bilgiler değildir. Madde üstü kainatları da ilgilendiren mesela
elektron , esir hatta ser kainatlarıyle ilgili bilgiler olabilir.
Fakat şu da unutulmamalıdır ki, bu tarzda verilen bilgiler
, mesela ser hakkında verilmesi istenen bir bilgi aşağı doğru, sere en
yakın kainat realitesine uydurulur. Evvela esir seviyesine , sonradan da
elektron seviyesine düşürülerek verilir.
Mutlak Nizamıın tatbik edilmekte olan sistemlerine göre
bir kainat , ancak üzerindeki ve kendisine en yakın kainattan bilgi alır.
Ana bilgiler ise Mutlak Nizamla yahdit edilmiş bilgiler değildir.
1327.
RUHUN ÖZ MANEVİ YÖNÜ
Birçoklarınız , bazı varlık ve hadiseleri kapsamlı ve çok
yönlü düşünememek yüzünden gerektiği kadar hakikatlere nüfuz
edememektesiniz.
Mesela çoğunuz bedene bağlı bir ruhu ve ölüm hadisesini
basit bir tarzda düşünmektedirler. Onlar için ölüm hadisesi ruhun bedeni
terk etmesidir. Peki ruh bedeni terk edince , bir an için dahi olsa ,
acaba başıboş mu kalıyor? Hiçbir şeyin başıboş bırakılmadığı bir sistemde
ruhlar nasıl başıboş bırakılır?..
Hiç şüphesiz ki ruhlar başıboş değildirler. Bedene bağlı
olarak tezahür eden ruh , ölüm hadisesiyle manevi yöne doğru yönelir.
Ruhun , bedenden manevi varlığına doğru kayması sonucu :
1328.
VAZİFELİ
Dünyada vazifeli olarak gelenler arasında sırf dünyasal
gözüken faaliyetleriyle de büyük hizmetlerde bulunanlar vardır.
1329.
TOPLUMDA VAZİFE GÖRENLER
İnsanların iman güçleri ve inandıkları şeyler arasında
farklar vardır. Aynı şeylere aynı güçte inanmış iki insan yoktur. Her şey
gibi imanlar da farklıdır. Farklı olan bu imanları bir merkezde toplayacak
olan ise Şuurlu İmandır.
Bir insanın alabileceği en yüksek yardımlar imanını
kuvvetlendirme yolunda aldığı yardımlardır. Bu yardıma eski
peygamberlerden bir çoğunun da ihtiyacı vardı. Eski devirlerde gelen
peygamberlerin büyük bir kısmı vazifelerini şuur ve imanla yapmadılar ;
otomatik olarak yaptılar. Otomatik vazifeleri üstlenen varlıklar da hiç
şüphesiz ki bu vazifeleri hak edecek değerdedirler. Fakat şuurlu olarak
vazife görmek bambaşka ve diğerlerinden çok yüksek bir tekamül
merhalesidir.
Tek yaşayan bir insan düşününüz. Bu insanın yaşayabilmesi
için öğrenmesi gereken şeyler vardır. Fakat tek olduğu için ona bunları
öğretecek kimse yoktur. Şu halde onun yaşayabilmesi için havaya , suya ,
gıdaya olduğu kadar peygamber olmağa da ihtiyacı vardır. İlk insan da bu
sebeplerden peygamber olmuştur.
Bir insanın peygamber halinde tezahür edişini ikiye
ayırarak düşünebilirsiniz. Bir kere her insan kendisi için bir
peygamberdir. Çünkü yaşayan bütün varlıklar manevi yardımlar alırlar. Bu
yardımlar insanları , daima kendi kendilerine doğru yolu gösterecek
seviyeye yükseltebilir.
İkincisi ; sadece kendilerine değil toplumlara doğru yolu
göstermekle vazifeli olanlardır. Her insanın aldığı yardımlarla bir
peygamber halinde tezahür edişi yeterli gelmemektedir. Bu sebeple
toplumlara Mutlak Nizamın gerektirdiği yolu göstermek için öğreticiler
gönderilmiştir ki bu öğreticilerin bir çoğu otomatik vazifelilerdir.
Otomatik olarak vazife görenler , cereyan etmekte olan
öğretici hadiselere benzerler. Şu halde büyük öğretici hadiselere de
otomatik peygamberlere bakılan gözle bakılabilir. Şuurlu vazife gördüğü
sanılan birçok peygamber , vazifelerini otomatik olarak ifa etmişlerdir.
Din devrinin zirvesi , otomatik yardımların en aza indiği , akıl ve
mantığın en öne geçtiği İslamiyettir.
Bugün aranızda eski devirlerde mucize kabul edilen şeyleri
yapabilecek kabiliyet ve yaradılışta otomatik vazifeliler vardır. Onlar
otomatik vazifeli olduklarından , büyük gayeler için kendilerine
bahşedilen bu imkanları , maddi ve manevi gayeleri için de kullanmak
isteyeceklerdir. Onları çok yönlü ve yüksek kapasiteli otomobillere de
benzetebilirsiniz. Beğenilirler , takdir edilirler , meziyetleriyle
övülebilirler. Fakat otomobil oluşları onları manevi değer ve
meziyetlerden uzaklaştırır. Onlar , görmekte oldukları otomatik vazifeleri
şuurlandırabildikleri oranda değerlenebilirler.
1330
KÜLLÜ İDRAK – KONİ
“ İdrak ederek şuurlanabilen varlıklar” olarak
düşünebildiğiniz ruhları , bir bilginin veya bir büyük şuurun müstakil
düşünülebilecek parçaları, cüzler gibi de görebilirsiniz.
“ Manevi varlıklar tekamül ederler ve değerlenirler” sözü
ne kadar doğruysa , “manevi varlıklar tekamül edip değerlenerek malik
bulundukları daha üstün değerlerini idrak edebilmek imkanlarına
maliktirler “de denebilir.
Tanrının , tekamül sebebiyle, otomatik ve kısmen müstakil
olarak tekamül eden varlıklarının yükselebildikleri istikamet aynıdır. Bu
istikameti , bu hedefi “koni”nin zirvesine benzetebilirsiniz. Bu koni bir
insana benzetilirse , o koninin vücudundaki tekamül eden varlıkları da o
insanın hücrelerine benzetebilirsiniz.
İnsanın bedeninde bir de dışardan çeşitli yollardan gelmiş
yabancı varlıklar vardır. Mesela mikroplar bunlardandır. İşte bu yabancı
canlılar , otomatik yardımlar icabı bedene girerler.
Mikroplar da dahil bedene dıştan ilave olan her şey, o
bedenin dolayısıyla o bedenin sahibi olan insanın tekamülle ilgili
ihtiyaçlarını karşılamak içindir. Dünya şartları , bu yardımları mesela
mikropların bir yardım olarak düşünülmesine engeldir. Fakat biraz
düşünülerse mikropların oynadıkları olumlu rol derhal ortaya çıkar. İşte
bedenin varlığına dıştan dahil olan şeyleri de koninin dışardan aldığı
yardımlara benzetmek mümkündür.
Şimdi burada dünya şart ve imkanlarıyle kolay kolay izah olunamıyacak bir hususla karşı karşıyayız. Bu husus , bir büyük manevi (A) vücudu içindeki küçücük bir manevi (B) vücudunun tekamülle:
veya A + B = A
A + B = B
A = B haline gelebileceğidir.
Her zerresi müstakil ( bağımsız) şuurlu bir varlık
düşünelim. Bu zerreler tekamül etmek , bilgi ve şuur vücutlarını
genişletmek imkanlarına maliktirler. Şu halde sonsuz sayıdaki ufacık B
lerin her biri değerlenerek A olmak imkanına maliktir.
Dünya realitesine göre 10 adet B değerlenerek A haline
gelmişse , ortada 10 adet B nin değerlenmesinden meydana gelen 10 adet A
vardır. Fakat bu dünya realitesiyle sınırlı bir izahtır. Hakikatte 10 adet
B değerlenerek 10 adet A olurlar fakat bu 10 adet A, önceden mevcut olan A
nın kendisidir.
B lerin tekamül ederek A haline gelmeleri A nın adetçe
artmasına sebep teşkil etmez (1) . Çünkü bu hesapların yapıldığı yerde ,
madde ile ilgili kavramlar hükümsüzdür. Şu halde ; bir koni vardır. Bu
koninin içindeki küçük koni tekamül ederek büyük koniyi idrak etmek
imkanlarına maliktir. Büyük koninin içersindeki küçük koniler aynı
haklara sahiptirler. Hepsi manen değerlenerek büyük koni olmak haklarına
sahiptirler. Fakat bu , bir manevi tekamüldür. Bu sebeple küçük konilerin
büyük koni olduklarını idrak etmeleriyle mekanda bir genişleme olmaz (2).
Bu sebeple “ bilgi daima mevcuttur” denmektedir
( 1.bir köydeki ilkokul mezunlarının on veya bin kişi
olmasının köyün öğrenim seviyesini yükseltmeyişi gibi..)
( 2. küçük konilerin hepsi büyüyerek üst üste çakışırlar ve
aynı büyük koni olurlar. Büyük koni sayısında bir artış olmaz) .
Şimdi mevcut olan bu bilgiyi büyük koniye benzetelim ve
içindeki küçük konileri de tekamül etmekte olan ruhların daima gelişen
bilgileri olarak kabul edelim.
Büyük koni içersinde yine 10 adet gelişmekte olan bilgi
tasavvur edelim bunların herbiri geliştikçe artar ve nihayet büyük
koninin bilgisi haline gelir. İkinci verdiğimiz örnek , birinci örneğin
aynıdır. Aradaki fark , ikinci örnekte manevi değerlere daha fazla yer
verilmesidir. Ve ikinci örnek daha az yadırganır.
Bir okulun elli öğrencili sınıfını düşününüz .
öğrencilerden ellisi de öğretmenin bilgilerine malik olmak imkanlarına
sahiptirler. Elli öğrencinin zamanla öğretmenin bütün bilgilerini
öğrenmiş olmaları sonucu mekanda bir değişiklik meydana gelmez. Çünkü bu
artış ve genişleyiş manevi bir artma veya genişlemedir.
İşte bu sebeple varlıklar , bütün madde kavramları ile izah
edilebilen şeylerin sınırları üzerindeki bir halle tekamül ederler.
Hakikatte “birbirinden ayrı” ne bir büyük A, ne de bir
küçük B vardır. Mevcut olan A dır. fakat A nın manevi bünyesi tekamül
ederek A olduğunu idrak edebilecek varlıklarla doludur. Bu varlıklar
tekamül ederek yeni bir A olmazlar , A olduklarını idrak ederler.
Büyük A da, manevi bünyesindeki B ler gibi daha büyük bir
manevi değer içersinde ve o değeri idrak yolunda tekamül eder. A nın
içersinde bulunduğu , sınırlı olduğu değere C dersek , C nin de tabi
olduğu D mevcuttur. Bu böylece devam eder gider.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus daha vardır. O da
, birbirlerine tabi olarak izah olunabilen varlıkların daimi bir hareket
içiersinde oluşlarıdır. Bu hareket , küllü idrak istikametinde gider..
1331.
APAÇIK- TERTEMİZ
Varlığınıza çektiğiniz örtüleri kaldırınız. Varlığınızı
apaçık gösterebilecek kadar temiz bir hayata yöneliniz. Apaçık gözükme
mecburiyetinin yüklediği mes’uliyetleri her an biraz daha fazla idrake
çalışınız. Çünkü siz tertemiz kalabildiğiniz müddetçe apaçık olabilir ve
gereken yolda yürüyebilirsiniz.
1332.
MEVCUDU İDRAK
Tekamül yoktur ; mevcut olanı idrak vardır. Buna ; varlığın
veya varlıkların malik bulunduğu bilgiyi idrak etmeleri , bunun sonucu
olarak da değerlenmeleridir denilebilir.
1333.
İMAN VE MES’ULİYET
Kazanacağınız ve sizi yücelmeye götürecek olan imanın aynı
zamanda size mes’uliyetler de yükleyeceğini biliniz. Bu mes’uliyetler sizi
ya Şuurlu İmana yahut da mahva götürecektir. Üçüncü bir ara yolu düşünmek
ise sadece abestir.
1334.
ANA BİLGİLER
Din devri ana bilgileri ile bu yazılı olan Şuurlu İman ana
bilgileri arasında farklar vardır.
Şuurlu İman devri bilgileri herhangi bir konuyu en iyi izah
edecek tarzda düzenlenir. Bu yüzden teşbih ve mecazlara, ihtiyaç olmadıkça
yer verilmez. Mecazi yollara baş vurulduğu taktirde de bu hal bildirilir.
Gaye benimsetici metoda uygun olarak imanları şuurlandırabilecek bilgiyi
vermektir. Din devri bilgileri ise mecazi izahlara yer veren bilgilerdir.
Din devri bilgilerinde , Şuurlu İman devri bilgilerindeki
açık izahlara karşılık, kısa veciz ve örtülü izahlar vardır. Şuurlu İman
bilgilerindeki sadelik , din devri bilgilerinde edebiyet değeri halinde
tezahür eder.
Din devri bilgileri beşeriyeti Şuurlu İmana hazırlayan
bilgilerdir. Gerçi menşe’leri Şuurlu İman bilgileriyle aynıdır fakat
karakterleri daha çok Şuurlu İman devri yardımcı bilgileri
karakterindedir.
Şuurlu İman devri ana yardımcı bilgileri ise din devri ana
bilgilerine benzerler. Kısadırlar , vecizdirler , itimat verici yollardan
indirilirler (1). Gaye , ana bilgileri teyit veya açoklama yolunda anahtar
vermek olduğu için kısa fakat özlüdürler. Ayrıntılara girmezler
( 1. buarada kastedilen yardımcı bilgilerden biri , o
yıllarda mevcut olan BEYTİ DOST irtibatıdır) .
Şuurlu İman devri ana bilgilerinin ise gününüze kadar
benzeri indirilmemiştir !..
1335.
GÖSTERİRİZ
Biz vazifeye dahil olanlara , önceden haber verdiğimiz
hadiseleri zuhurundan önce de gösteririz.
1336.
EN İYİ ÖĞRETMEN ;
AZAP
İnsanlar başıboş bırakılmış gibi gözükerek de denenirler.
Ümit ve imkanların arslanlaştırdığı zavallılardan ise alınacak ibret
dersleri vardır. Ellerine geçen ufacık imkanın büyüklüğüyle kendilerinden
geçenlere ; “ Onu sana verenin , alacak olan olduğunu düşünmekte gecikme”
deyin. Fakat onlar hırs ve ihtiraslarının sislendirdiği yolda hakikatleri
gerektiği kadar iyi idrak edememektedirler. Azap ise insanlara öğrenmeleri
icab eden şeyleri en iyi öğretendir.
1337.
İNKARCI VE
YAKLAŞAN..
Bu bilgilerin mekan , zaman ve alışkanlıklar gibi bazı
şeylerin üzerine çıkılarak düşünülmeleri gerekir. Bu bilgiler hayatınıza
ışık tutmak kadar hayatınızın da kendisi olmalıdır. Çünkü bu bilgilerin
tatbik edilemiyeceği veya onlardan faydalanılmıyacak bir an bile yoktur.
Hırsa bürünerek onu inkar yoluna sapanlar sanki ondaki
büyüklüğü hissetmiyorlar mı? Onların hissedemedikleri veya kendilerinden
çok uzak zannettikleri şey, burunlarının ucuna kadar yaklaşan felakettir
...
1338.
KÖTÜLÜK
Siz hata yaparsınız, fakat yaptıklarınız hata olmaz.
İnsanlar isteyerek kötülük edebilirler fakat onun zararı kendilerinden
başkalarına dokunmaz.
1339.
ANAHTAR
Şuurlu İman bilgileridoğrudan doğruya hiçbir şahsın yolunu
çizmez. Yolun nasıl çizileceğini öğretir. Onsa çizilmiş gibi görünen
yollar aslında çizilmesi gerekeni işaret eder.
Bu sebeple bir insana şunu yap veya bunu yapma denmez.
Vazifeliler de bu yoldaki yardımları ancak sıkıştıkları zaman alabilirler.
Fakat bu zaruri yardımdır. Bunların dışında hiçbir şahsı o , mutlak
istikamete yöneltmez.
Şuurlu İman bilgilerini din devri bilgilerinden ayıran en
büyük farklardan biri de budur. Bu sebeple ondaki ikazlarda , ihtarlarda
sadece iyi ve kötü belirtilir.
Bunların bildirilmesinden maksat ; bu yolda vazife görecek
olanlara hiçbir zaman şunu yap veya yapma şeklinde kesin talimatlar
verilmeyeceğini belirtmektir.
Kısaca Şuurlu İman , anahtar veren, kapının nasıl
açılacağını anlatan ve kapıyı anahtar verilene açtıran bilgilerdir.
1340.
DENENME
Hakikatlerin bütün çıplaklığı ile gözleri önüne
serilenlerin , onları görmemeleri için gayret sarfetmeleri , sizin
yolunuzda yürümenize mani olmayacaktır.
Onlar çizilen yolun dışında yollar aramakla bu mesafeyi
meydana getirirler. Hiç şüphesiz ki bilgi tetkik edilmesi içindir. Her
bilgi , her kazanç , her kayıp , her sevinç , her acı insanları dener.
Fakat insanlar denenirlerken ekseri denendiklerini unuturlar.
1341.
DUA
Dua etmek demek , bilinenleri , mevcut dünya realitesine
uygun olarak arzu etmek demektir.
1342.
BİLGİ TALİBİNE
VERİLİR
Din devrinde dahi bilgiler, onlara yaklaşmak isteyenlere
açılmıştır. Şuurlu İman bilgileri herkese açıktır. Ona yükselmek için
çıkılması gereken basamakları aşanlar , ona ulaşırlar.
1343.
TEKLİ
Dünya ikili , olumlu ve olumsuzu olan bir tekamül yeridir.
Dünyadan üstün tekamül yerlerinde ise (+) ile (-) arasındaki fark ayrı
ayrı iki bedende veya cisimde görülmez. Bir bedende veya bir cisimde
toplanır. Daha üstün ortamlarda ise (+) ve (-) mevcudiyeti azalır. Çok
yukarlarda böyle bir fark yoktur. Zaten orda bu tür büyük farklar
kalkarlar.
Dünyada çocuğunun bedenine tam olarak sahip olan ne ana
vardır ne de baba. Evlatlarının bedenleri hem anadan hem babadandır. Daha
üstün tekamül yerlerinde ise varlıklar başka bir varlığa lüzum kalmadan
kendi evlatlarını kendi bedenlerinden meydana getirirler. Bu hal “tekli”
tekamül yerlerinde böyledir. Orada da robot, hatta bir bakıma madde
mevcuttur. Orada da dünyadakine benzer duygu ve kavramlar hüküm sürer.
Tekli tekamül yerlerinde , az tekamül etmiş olanlarla
dünya arasında benzerlikler mevcuttur. Oralarda da varlıklar birbirlerini
sevme yolunda ilerlerler. Fakat bir varlığın üremesi için başka bir
varlığın lüzumu yoktur. Çünkü her varlık artı ve eksiyi ihtiva eder.
Şayet tekamül yeri çok geriyse ordaki varlıklar kendi
varlıkları içersinde , aynı dünyadakine benzer bir olumlu olumsuz
mücadelesi yaparlar. Daha ileri tekamül yerlerinde ise her varlıkta mevcut
olan (+) ve (-) arasındaki fark eksilmeye başlar. çünkü varlıklar tekamül
ettikçe robotlu ortam tesirlerinden kurtulurlar. Ve bu böylece devem ede
ede varlık robot tesirlerden tamamen kurtulmuş olur ve “ asıl tekli
hayatını” yaşamaya başlar.
Şu halde görünüşte tekli bir hayat gibi gözüken dünya üstü
robotlu hayat , hakikatte tekli hayata yükselinebilmesi için yaşanması
kaçınılmaz olan bir hayattır ki ona ahiret de denebilir. Asıl tekli hayat
biraz önce belirtildiği gibi ahiret hayatını takip eden hayatlardır.
Ahiret hayatı da tekamül yerlerinde geçen bir hayattır ve
iki kısma ayrılabilir:
Ahiret hayatları da dahil bütün hayatları birbirinden
farklı gösteren , varlıkların şuurlarıdır. Varlıklar yaşanan hayata bilgi
ve liyakatleri ile nüfuz edebildikleri ölçüde öncekilerden farklı ve daha
yüksek hayatar yaşamaya başlarlar.
Tekamül yerlerindeki robotlar da , yaşanan hayatlar da
aynıdır (1). Bu hayatları başka gösteren , dünyaları dünyalardan ayırd
ettiren , kainatları birbirinden farklı yapan şuurdur. Çünkü varlıklar
ancak şuurlanabildikleri oranda mevcut her şeyi bu arada da varlıklarını
daha iyi tanımak imkanlarını bulurlar. Ve her şeyin kendileri ,
kendilerinin de her şey olduğunu idrak yolunda yükselirler.
1344.
BU BİLGİLER...
Bu bilgiler dünyaya yepyeni bir düzen vermek için verilen
bilgilerdir. Bu yazılanlara şuurla , mantıkla , vicdanla inanılması
gerekir. Bilgilere inananlar onun nimetlerini ve mes’uliyetlerini aynı
zamanda yüklenirler.
Bilgilere vasıta olan kişi , bu bilgileri kendinden başka
bir yerden almamıştır. O , bilgileri kendinden yine kendine aktarandır.
Şuurlu İman ana bilgileri hiçbir devrin bilgilerine benzemez. O sadece
kendi kendisinin doğruluğunu ispat edecek değere malik olmakla kalmaz ,
maneviyat menşe’li yardımcı bilgiler de onu destekler. Bilgilerimize
ilerde , yardımcı, doğrulayıcı bilgilere de ihtiyaç kalmadan
inanılacaktır. O dönemler ise zannedilenden de yakındır.
1345.
BÜYÜK İYİLİKLER
İÇİN..
Dünya realitesi , büyük iyilikler için bazen , küçük
iyiliklerden feragati icab ettirir.
1346.
HER ŞEYİ
Her şeylerini Allahtan alanlar... Neden ondan aldıklarınızı
kötülük için kullanırsınız?
Kötülüklere alet edilen şeyler , iyi ellerde iyiliklere
alet olmazlar mı? Bunu neden bilmemezlikten gelirsiniz ? “Her şeyi
aldığınız” nasıl sizi seviyor. Ondan aldıklarınızla onun sevdiklerine
kötülük etmenin hesabını verecek olan siz değil misiniz?..
1347.
TAKLİTÇİ
Gericilikten çok taklitçilikten korkunuz. Hiç olmazsa
gerici denende savunduğu bir davası olduğu için şahsiyet vardır.
Taklitçilerde ise o da yoktur.
1348.
TASAVVUF
İslamiyetle ( Kur’an’la ) bildirilenler , bu yolda
çalıştırılan akılların eseri olan tasavvufla gelişmiş ve Şuurlu İmanla da
şuurlu haline yükselmiştir.
1349.
SEVGİ ,
AŞK
Bilgi de , aşk da , insan da , her şey sonsuz istikamette
yükselirler. Hedefleri ise aynıdır. Yükselenler de ; insan bilgi haline ,
bilgi aşk haline , aşk iman haline gelmeye başlar. en yükseklerde ise her
şey birleşir ; aşk bilgi , iman aşk olur.
Koninin zirvesine doğru yükselenler bilgiyi aşkta , aşkı
imanda bulmağa başlarlar. Her şeyin bir şey olduğunu idrak anı , bir
kaybolma , bir bulma , bir buluşma ; özetle her şeyin bir olma anıdır.
Hiç şüphesiz ki Tanrı , her şeyi var eden , tekamüle sevk
ettiği varlıklarına her şey olma imkanını verendir. Onun değerini her şey
olanlar bile asla idrak edemezler.
Aşkı öğrenmek , onu benimsemek , daima daha fazla severek
aşk olma yolunu tutabilmek için yaşıyorsunuz. Sevebildiğiniz kadar
yükseliyor, yükseldikçe de aşkınızı şuurlandırabilmek imkanlarını
kazanıyorsunuz. En yüksek aşk mertebelerine neden sevdiğini bilmekle ,
fakat aşktan karşılık beklememekle , sevmek için sevmekle yükselinir.
Aşklar ve sevgiler , sonsuzlukları aşan bir merdivenin
basamaklarına benzerler. Onda yükselenler , yükseldikçe yükselebilecekleri
mertebeleri evvela sezer , sonra da idrak ederler. Daima artan şuurlarıyle
, aşklarıyle yükseldikçe yükselirler.
Cansızlar aşka vasıta olmayı şuursuzca beklerler. Bitkiler
aşkı bilmeyerek talim ederler. Hayvanları koklaştıran odur. İnsanlarsa onu
maddede bulduklarını zannede zannede hakikisine doğru yükselirler. Bu yol
dünya imkanlarıyle sınırlı , aşk yoludur. Bu yol sizi yükseltecek olan
yoldur , aşk olma yoludur.
En yüksek aşklara ise ancak sonsuz aşk denizine bir damla
sevgi olarak karışabilenler, her şeyin içinde yok olup her şey olabilenler
erişirler (1)... İnsanın bilgi , bilginin aşk ve aşkın iman olduğunun
idrak edildiği mertebelere yükselir....; oradan da geçerler... (1.
tasavvufi görüşün ifadesi) .
1350.
DÜŞÜNCE
Şu ana kadar yazdıkların ve yazacak oldukların , senin
kendine malettiğin bilgilerinin , dünya realitesine uygun olarak
düşünceler halinde sıraya dizilmesidir. Burada aldığın yardımlar ise
herkesin ihtiyacına göre almakta olduğu yardımlardan pek farklı değildir.
Çünkü öbür insanlar da her şeyi zamanına ve faydalanacakları şekle göre
hatırlarlar.
Senin bilgi olarak hatırladıkların öz varlığının
bilgileridir. Onları sana dünya realitesine uygun hatırlatan ise , Mutlak
Nizamın bütün varlıklara tatbikinin normal sonucudur.
İnsanlar daima öz değerleri , ( öz varlıkları) ile
irtibattadırlar. Şuurlu İnanç ise bu irtibatların otomatiklikten
kurtulması ve idrakı ile başlar. çünkü insanların öz değerleri ile olan
irtibatları otomatik cereyan etmektedir.
Öz varlığının bilgilerini dünta realitesine uygun olarak
hatırlamak ve sırası geldikçe onlar hakkında düşünmek de hiç şüphesiz ki
yardımlarla meydana gelmektedir.
Şuurlu İmanda düşünmek , insanlara öz varlığının
kapılarını açtıran anahtardır. Düşünmek isteyenler yardım alırlar ve senin
bir hayli zamandan beri katetmekte olduğun yolda kendilerini bulurlar.
Düşünceler gelişigüzel olmaz. İhtiyaçları karşılayacak
tarzda olur. Sen bu bilgilerle her şeyden önce , nasıl düşünüleceğinin
yolunu çizmekle vazife görmekte ; düşünceleri , esas prensiplere dayanan
bilgileri dünyaya hediye etmekle vazifelisin.
Unutma ki tekamülde ana rolü oynayan bilgiler , bu işle
vazifeli olana , yine kendi öz varlığından gelir. Bu değişmez sistemdir.
Hiç şüphesiz ki böyle bir vazifenin mes’uliyetini yüklenmiş olanların öz
varlıkları izahı imkansız yardımlar almaktadır (1).
( 1. bu bilginin yazılış tarihi ; 3.12.1964’dür) .
İKİNCİ CİLDİN SONU
Öz II
ÖZ (II)
( Kitaptaki bazı öz bilgilerin birinci cilltten devam eden
fihristleme çalışmasıdır. Aynı öz bilgiler aynı numaraları almaktadırlar.
Ancak , bu cildimizde öz bilgiler 3 adet daha artarak sayısı 31’e
varmıştır)
1. DEĞERSİZLİĞİNİ İDRAK ETMEKLE DEĞERLENME
; KÜÇÜKLÜĞÜNÜ BİLMEKLE BÜYÜME.
Tekamüldeki varlıklar , Tanrının huzurunda ve büyüklüğü
karşısındaki sonsuz aczlerini his ve idrak edebildikleri oranda değerlenir
imkanlarını genişletirler.
O’nun yüceliğini daha çok hissedebilmek , değerlenmekle
olur. O’nun yüceliğini hissetmek ise , kendi aczini hissetmektir.
2. İYİ VE DOĞRU OLDUĞUNA İNANILANLARA YÖNELMEK ,
İNSANI ASIL DEĞER YÖNÜNDE İLERLETİR.
İnanılan iyiler ve doğrular , insanın değer seviyesini
gösterirler.
Oluştan kötü diye bir şey yoktur. Her değer ve realitedeki
varlığın kötü olduğuna inandığı şeyler vardır. İyi ve kötü olduğuna
inanılanlar ise , varlığa öyle gözükmesi gerekenlerdir.
İnsanların ; hangi realitede olurlarsa olsunlar ,
ulaşabildikleri en doğruyu ve en iyiyi tatbik etmeleri gerekir.
İnsan tekamülünde , kimsenin gözetiminde değil ; kendi
kendisinin gözetimi altındadır.
Tekamül edilerek elde edilen yüksek değerleri ve idrakları
kendinden ayrı düşünmek doğru değildir. O , zaten mevcut olup fakat yeni
ulaşılmış olandır.
Tekamülle idrak edilecek mertebeler ve kazanılacak değerler
, bir yol üzerine dizili sabit hedeflere benzetilebilir.
İnsanların duyduğu arzu ve zevkler de oluş’tan var olan
şeylerdir. Tıpkı düşünce ile ulaşılabilecek hedeflerin , düşünen
tarafından bulunmadan önce mevcut olduğu gibi.
Şuurlu İman da , aslında var olandır. Ona idrakle ulaşılır.
Varlıkların idrak ede ede tekamül ederek yükseldikleri o
yüksekliklerin önceden idrakinde olan ve halk eden ; Tanrıdır.
Her olup biten iyidir , tekamül içindir , olması lazım
gelendir ve kişinin hayrınadır. Kişi neye maruz kalırsa kalsın, o , onun
için en hayırlı olandır. Dolayısıyle kimse kimseye kötülük edemez. Kötülük
yapan değer kaybeder . fakat kötülüğe maruz kalan için o olay ,
ihtiyacında olduğu olaydır.
Bir insan denenirken ona taşıyabileceğinden fazla manevi
yük yüklenmez. Fakat insanlar değerlenerek daha fazla yük taşıyabilmek
imkanlarına sahip olurlar.
Varlıklar birbirlerini daima sübjektif olarak
değerlendirirler. Sübjektif değerler ise daima değişirler.
Hiçbir zaman tıpatıp aynı idrak ve realitede olan iki
varlık bulunamaz. Varlıklar arasında az veya çok değer farklılıkları
mevcuttur.
Ayrı ayrı zannedilen her şey , “bir” şeyin parçalarıdırlar.
En önemli idrak ; küllün , şuurlu bir cüz’ü olduğunuzun
idrak edilmesi ve benimsenmesidir.
Gaye ; cüz’ün kül olduğunu idrak etmesidir. Tekamül ;
küllün idrakıdır.
Tanrının var ettiği nizamın şuuru , Tanrının idrakinde
olduğu bir büyüklüktür. Kül varlık , bu şuura ulaşma yolunda tekamül eder.
Bu aslında mevcut olan kendi şuuruna ve değerine ulaşmasıdır ki , “küllün
kendini bulmasıdır” denebilir.
Sevgi tekamül ölçüsüdür.
İrade , sabır , sadakat , bilgi gibi değerlerin
kazanılmasından gaye , sevebilme gücünü arttırmaktır.
Sevgi zirvedir ! Her hayat planı , sevebilme gücünü
arttırmak esası üzerine hazırlanır.
Sevgi alanının genişlemesi , tesir alanının genişlemesidir.
Aşkı öğrenmek , onu benimsemek , daima daha fazla severek
aşk olma yolunu tutabilmek için yaşanır.
Kötüyü kötü görmeyip her şeyi “hayır” bilmek , azaptan tad
alma yolunda yükselmek..
Tekamül ; mevcut mertebelerin idrak edilmesi demektir.
Mertebeleri ( realiteleri) idrak edenler , idrakle , o mertebe olurlar ; o
mertebeyi idrak edenle bir olurlar.
Değer kazanmak , bilgi kazanmaktır.
Şuurlu İman denilen yüksek tekamül merhalesinde insanlar
olayların ve otomatik yardımların asıl manevi sebeplerine şuurlarıyle
nüfuz edebilmek imkanlarını bulacaklardır.
Bir kimsenin herhangi bir şeyden sorumlu olması için onu
idrak etmiş olması gerekir. Sorumluluklar ise idrakle yükselir. Her insan
şuuru oranında kendisini vazifeli hisseder.
Her olan iyidir , iyiliktir.
Zorluk ve sıkıntılarla boşuna karşılaşılmaz. Onlar değer ve
mukavemet arttıran yardımlardır. Zorluklara karşı koyarken onunla neden
karşılaşılmış olduğunun bilinmeye çalışılması gerekmektedir. Şuurlanış
oranında zorluklardan faydalanılır.
Fikir mücadeleleri , teşevvüş ve şüpheler , tekamül
imkanları sağlarlar. Bir şeyin benimsenmesinde , mücadeleler , şüphe ve
teşevvüşler büyük rol oynarlar.
Atomun parçalanmasından açığa çıkan enerji diğer atomları
parçalayamaz fakat elektronun parçalanması ile , atomlardan meydana gelen
dünya ortamı parçalanır. Aynı şekilde , esirin parçalanması ise tüm
elektron ortamını yani galaksiyi ortadan kaldırır.
Hastalıkların meydana gelişinde maddi, manevi şualar ve
bedenin iç şualarındaki bozukluklar rol oynarlar. Hastalıkların sebepleri
ise maddi izahların ötesindedir.
Ruhlar tekamül ettirici değerlerini arttırabildikleri
oranda yüksek vazifelere hak kazanırlar. Bu ; ruhların şuurlu meleklik
safhasıdır.
Tanrı , “şuurlu” varlıkları onlardan daha iyi “bilir”.
Çünkü onların ; kendilerinin zannettikleri bilincin aslı , Tanrının hakimi
olduğu bilincin ( şuurun) bir tezahürüdür.
O , var olan her zerreyi o zerreden daha iyi tanır.
Hadiseler bir plana göre cereyan ederler. Bu sebeple de
olması gerekenler mutlaka olurlar.
Bu sebeple , iyilik ve kötülük etmek de yoktur ; fakat
iyiliği istemek , iyiyi ve kötüyü idrak etmek vardır.
Asıl değerlenmeye ; yapmakla değil , idrakle yaklaşılır.
Bütün hadiseler tekamülle ilgilidirler ve tekamül planına
bağlı olarak vuku bulurlar.her olup biten en iyi ve olması lazım gelendir.
Bu gerçeğin kabulü ; Ulu Nizam’a güven ve teslimiyete vardırır.
Şuurlu İnanç II. Biz kötü ve ahlak düşkünü kimseleri bir toplumu iyi yola şuurla sevk etmeleri için vazifelendirmeyiz. Fesat dolu, madde hırsı ile kararmış ruhlara yüksek manevi vazifeler yüklemeyiz. Küçük hile ve hırslarla dolu ruhlar büyük vazifeler göremezler. Bu vazife ise öncekilere benzemez.O bir son, azapların başlangıcı olan bir son da olabilir! Göğün ateş rengine bürünmesine sebep olacaklara ; Allahın, başlarına belalar yağdırtarak da yardım edeceğini hatırlat. O ölüm kalım duvarları arasında gün gelince yine de Allahı anmayacaklar mı?. Bakalım onları Allahın katına dek yükselttikleri mahluk (1) (1: Mahluk: Allah tarafından halk edilmiş olan) kurtarabilecek mi!. Görüp ibret almayanlara söyle , sizden evvel yaşayanlar da atomu , elektronu bulmuşlar , uzaya çıkmışlardı. Onlar da kendilerinden çok yakın olduklarımıza bizi unutturmak istemişlerdi.Biz de onları , şükredecekleri yerde şımaranların hakkı olan gazaba uğratmıştık. Nice şımaranlar , medeniyetleri ile birlikte balıkların yaşadıkları yerlerin derinliklerine gömülmüşlerdir. Karaları deniz , denizleri de kara yapmak , milyarlarca insanın yaşadığı dünyayı tekrar Adem’e bırakmak bilseniz ne kadar da kolaydır. Biz şimdiye kadar hiçbir kavmi ikaz etmeden mahvetmedik. En derin denizlerin dibindeki taşlar arasındaki insan iskeletlerinde , en yüksek dağ tepelerinde bulunan deniz hayvanı kalıntılarında hiç şüphesiz ki alınması gereken ibretler saklıdır (Bilgi no: 853). ŞUURLU TEKAMÜL ! Tanrı her şeyi iyilik için verir. Daha doğrusu tekamüldeki varlıklar O’nun nizamında layık oldukları yere kendi gayret ve liyakatleriyle tırmanırlar. O öyle bir nizamdır ki , bütün varlıkları ve bu varlıkların en önemsizinden en önemlisine kadar bütün icraatlarını içerir. Her hareketin karşılığı onda mevcuttur. Sebepsiz ve gayesiz yaprak bile kımıldamaz denilmesinin de sebebi budur. Tekamül ortamları öyle yerlerdir ki , oradaki varlıkların en ufak hareketleri bile değerlenir. Şuurla tekamül edenler ise hareketlerinden diğerleriyle kıyaslanamıyacak kadar mes’uldürler. Onların şuurla yaptıkları şeyler ya onları sür’atle ilerletir ya da sür’atle , aşamıyacakları engellerle karşılaştırır. Yapılan hatalar sonucu engellerle karşılaşanlar , bu engellerle yine tekamül ihtiyaçlarını karşılamak için karşılaşırlar. Yaptıkları hatalar sonucu karşılarına çıkan engeller gerçi onları tekamülde geciktirir , fakat ilerde daha da fazla gecikmelerini önler. Onlara malik olmaları gereken hassaları kazandırır. Herhangi bir engelle karşı karşıya olanlar , zorluk , sıkıntı , azap içersinde olabilir. Hatta cehennem hayatının ta kendisini yaşıyabilir. Fakat bütün bunlar ona ilerde bu gibi hallerle karşılaşmaması için verilir. Şuurlu İman öyle bir tekamül devresidir ki , bu devrede insanlar daha sür’atle ilerler ; yahut da eskisiyle kıyas edilemiyecek zorluklarla karşılaşırlar( Bilgi no :1280) . SEVGİM ,RUHUM ; GAYE
Her şey, izah olunan şekilde halk oldu ve
tekâmüle tâbi tutuldu.
Ve her şey halk olunurken de
her şeyin üzerindeki ruh,
değer bakımından en üstün tutuldu.
Çünkü ruh kimyasal bileşik olmadığı gibi, madde de
değildi ve her şey ruhların tekâmülü için vasıta olarak halk oldu.
Ruhların tekâmül edebilmesi için en basit maddelerden
tâ Mutlak Varlığa kadar her şey
vasıta olarak yaratıldı ve sıraya dizildi.
Mutlak Varlık, Mutlak Kanun, Mutlak Plân,
hepsi mutlaklarımdır...
fakat ruhsuzdur...
Bunları tıpkı dünyadaki robotlara
benzetebilirsiniz...
Bunlar tarafımdan düzenlenildi!.. ve,
tâki ilk ruhlar olgunlaşıp
bu robotların vazifelerini alana kadar,
makina halinde çalıştırılmak üzere vazifelendi..
Gaye; ruhların robotlar tarafından idaresi değil,
bizzat ruhların olgunlaşarak
robotların yaptığı vazifeleri üzerlerine almaları idi.
İşte bu; tekâmüldeki gayenin bir kısmıdır.
Tıpkı dünyadaki yerçekimi gibi
ben de halk ettiğim ruhları bana çekerim.
İşte kâinatı halk ettim edeli “şu ana kadar”
ruhlar aynı yolda yürüdüler ve bana yaklaştılar.
Fakat hiçbir ruh bugüne kadar
ne Mutlak Plânın idaresini
ne Mutlak Kanun, ne de Mutlak Varlık vazifesini
üzerine alacak duruma gelmedi;
daha doğrusu gelemezdi. Çünkü
bu vazifeler benim belli başlı vazifelerimdi ve
mukaddesat denilen şeyin tastamam kendisiydi.
İşte tekâmüldeki gaye sadece
şuursuzca, bana doğru uzanan yolda ilerlemek değil,
halk ettiğim andan itibaren
robotlar tarafından idare edilen her şeyin vazifelerini
sevgili ve bana koşan ruhlarıma devretmekti!..
Ve ancak o andan sonra
yepyeni bir devre açılacak ve;
idarem ruhlarıma devrolacaktı.
Bunun için de ruhlarımı
alacakları mühim vazifeler için yetiştirdim,
ve çok ağır şartlarla denedim.
“Halk”tan da gaye;
benim sevgim ve halk ettiklerimin iyiliklerini
istememdir. Ve onları bana yaklaşmaya liyakatli görmemden başka beni ne
sevindirebilir!..
Bir an için,
benim büyüklüğümü
onumu, bunumu unutun;
Ben size
sevgimden; ...aşkımdan; ...ruhumdan; her şeyimden
vererek ruh ettim.
Şu halde, benim de
sizin gibi sevincim, memnuniyetim neden olmasın.
Ben her şeyi halk ederken,
kudretimi seyretmeyi, eziyet etmeyi düşünmedim.
Sevdim... halk ettim! ve
sevgimi de; sabırla
tekâmül edilmesini bekleyerek gösterdim.
Ve sizlerden de
benim sabrımın zerresini, tekâmülünüz icabı
göstermenizi bekledim..
Bu tebliğdekiler, ilerde teker teker ve apaçık bir
şekilde bildirilecektir.
Her şey var olalı, en mühim hâdise
Halk edişim’dir.
Siz ise ikinci en büyük hâdisenin tahakkukuna; yani
tekâmül sonucu idarenin robotlardan ruhlara
devredilmesine
hak kazanacaksınız!!
Bu tebliği düşünün, ...hazmedin, ve sevinin
çünkü sevinmek için hak kazananlarsınız.
Hiçbir yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden alıntı yapılabilir. © 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli Ana Sayfa / Index / Roket bilimi / E-Mail / Rölativite Dosyası Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology/ Kuantum Teleportation / Kuantum Fizigi / Uçaklar(Aeroplane) New World Order(Macro Philosophy) / Astronomy
|