Şuur İnanç II ; Bölüm 1

 

  801.
                      TANRI
Tanrı , varlığı da dahil herşeyi tasavvur edilmesine imkan olmayan bir yokluktan var etti.O, kendi varlığını da var ettiği yokluğun sahibidir.Varlığını var ettiği yokluğu da var eden Allahın kudret ve değerini , kudret ve değer diyerek tarife imkan yoktur.
İnsanlar nasıl ki Tanrıyı düşünemezlerse yokluğu da düşünemezler ve bu sebeple de Tanrının büyüklüğünün zerresine , tefekkürle dahi erişemezler.Var ederek kendisine  malettiği yokluktan , varlığı da dahil istisnasız herşeyi var edişindeki hikmetin eşiğine bile yükselemezler.
Hiçbir varlık fikren , o yokluk bile denilemiyecek yokluğun yanına yaklaşamaz. Tanrının tarifi , O’nun neden izah olunamıyacağını izahla bile yapılamaz. O düşünülemez.O’nun var ettiği “Varlığı”nın değerine tırmanılarak ulaşılamaz hatta eteklerinde bile dolaşılamaz (1)(1: bu bilginin tarihi 22/11/1962’dir)
                                  
                                   802.
                                   YOKLUK VE HİÇLİK
Yokluk , hiçlik diye tarif ettiklerimiz değildir. Hiçlik mertebesine erişenler hiçlikleri değerlendirebilirler.Yokluk ise izah olunamaz.Hiçlikten maksat kaba robot  varlık’sızlık demektir.Hiçlikler , Mutlak varlık sınırlarını aşarlar fakat yokluğa ulaşamazlar.
Robotlu ortamlardaki, dolayısıyle madde kainatındaki değerler , hiçliklerdeki gibi değerlendirilemezler.Madde kainatındaki değerler , hiçliklerdeki değerlerle ters orantılı gözükür.Bu gözüken dahi izafidir.
                                  
                                   803.
                                   DÜALİTENİN SINIRI
Robot üstü tekamül merhaleleri artı ile eksinin kaybolduğu yerlerdir.
 
                                   804.
                                   BASİT MADDE
Maddeler basitlikleri oranında robot manevi değer ihtiva ederler.En basit maddeki manevi robot değerler arasındaki enerji bağı çok sağlamdır.
 
                                   805.
                                   ELBİSE
Elbiseyi bedeninizden çıkardığınız gibi bedeniniz de ruhunuzdan ayrılacak.Bedeninizin çırılçıplak kaldığı gibi ruhunuz da kalacak.Fakat o ne üşüyecek ne de fakirleşecek.Maddeden, robotlardan, putlardan soyundukça asıl değerine yaklaşacak;Şuurlu inançla da O’nun yoluna ulaşacak...
                                  
                                   806.
                                   OLUŞ VE DEĞERLER
Zannedildiği gibi sadece bir tip artı ve eksi mevcut değildir.Birbiriyle ilgili birçok (+) ve (-)ler mevcuttur.Ve bu  + ve – lerin pek azı insanlar tarafından hissedilebilir. Mesela madde , o maddenin bünyesindeki + ve – robot şuaların dengede bulunması ile mevcut olabilir. Bu dengenin herhangi bir sebeple bozulması , ya o maddeyi başka hale geçirir veya o madde daha başka bir maddenin mevcudiyetine karışır. Manevi değerler ise manevi değerleri çekerler.Bu , madde kainatındaki çekişin tamamen aksidir ki, sanki + nın – yi çekişi gibi izah edilebilir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       
Manevi değerlere + denilirse , robot değerlere de – denilirse ; bunlar birbirlerini( dünyada olduğu gibi) hakikatte çeken değil , iten değerlerdir.fakat bu hal ancak madde üstü varlıkta anlaşılıp tesbit edilebilecek bir haldir.
 
Var Oluş  
 
Var edilişte “tekamüle sevk olunan” ve “ tekamüle yardımcı olacak” yani varlık halinde tezahür edecek değerler bir arada idiler.Buradaki en mühim nokta , tekamüle sevk olunan değerlerin de  “değersizlikler” halinde oluşu  ve robotlarla aynı işaretle gösterilebileceklerinden her ikisinin de – oluşu idi.
İşte ancak manen değerlenerek + hale  gelebilecek olan tekamüle sevk olunan varlıklarla , zaten – işaretli bulunan robotlar birbirleriyle alaka bağları ile sımsıkı bir şekilde karışık, “adeta birbirleriymişcesine”tekamüle sevk olundular.
Şimdi manevi değersizlik halinde  fakat değerlenmek imkanlarına malik bir değeri , bir robot değerle bir arada madde kainatında düşünelim ve buna madde kainatının “ en basit  unsuru” diyelim.Ve onu şekildeki gibi gösterelim.(ss 379)
(-) Vaziyetteki tekamüle sevk olunan değerlerle yine – vaziyetteki takamüle yardımcı robot değerlerden hasıl olan  bir zerre düşünelim ve ondaki en basit hareketi dünya idrakine göre anlatmaya çalışalım ...
Bu zerre , madde kainatının dışında – den hasıl olmuş bir değerler bileşimi halinde farzedilebilir. Bu şekilde oluşmuş olan zerreciklerin birbirlerini çektiklerini ve bir – değerler alemi vücuda getirdiklerini düşünelim.Bu zerreler birbirlerini çeken zerrelerdir fakat birbirlerinin içinde kaybolmazlar. Buna da sebep ; birbirlerinin içinde eriyerek tek bir varlık haline gelebielmeleri için tamamen aynı değerde olmaları gerekir. Halbuki robotlu zerreler arasında değer yakınlığı vardır. Fakat aynı değerde iki ayrı zerre yoktur.Bu sebeple , madde kainatında , zannedildiği ve deneysel olarak da ispatının mümkün sanıldığı gibi , tam anlamı ile  bir birleşme mümkün değildir.Maddenin esasını teşkil eden değerlerden hasıl olan en basit varlık  , diğer bir basit varlıkla kaynaşamaz ancak yan yana gelerek birleşir.İşte madde kainatında meydana gelmiş olan maddelerin istisnasız hepsi yanyana gelen  birçok basit varlıklardan hasıl olmuştur.
Bu şekilde hasıl olan varlıkların , tekamüle sevk olunmuş değersizlikler halindeki değerleri ,menşe’ tarafından (oraya ait olduklarından ve değerlenebilmek imkanlarına malik bulunduklarından) çekilirler. İşte menşe’, çekişinin , tekamüle sevk olunan değerleri çekişi ve robotların da birbirlerini çekmesi denge veya dengesizlik halinde tezahür eder. Bu , aslında , daimi  hareket halinde olan bu sistemin bu hareket dengesinden hasıl olan atıl halinin izahıdır.
Herhangi bir robot zerredeki tekamüle sevk olunmuş değersizlik değerlenerek uzaklaştığı taktirde , o robot eski vaziyetini kaybeder ve sonuçta civardaki diğer robotların robot değerleri tarafından çekilir.Bu çekilişten ya denge , yahutta dengesizlik hasıl olur.Manevi değeri eksilen bir robot zerre diğer kitleler tarafından daha fazla çekilmeye başlar.
Şu ana kadar anlatılanları tamamen madde üstü bir izah olarak anlamak gerekmektedir! Şu halde şöyle diyebiliriz :
Tanrının arzusundan hasıl olan “tekamüle sevk olunan değerler” yine Tanrının arzusu sonucunda hasıl olan “ tekamüle yardımcı değerler” , birbirleri ile karışık olarak Tanrıdan manen uzaklaştırılmışlardır. Gaye ; tekamüle sevk olunan değerlerin , varlıklar haline gelerek , liyakatleri ile Tanrıya yaklaşmalarıdır.
Değerlenebilme imkanlarını haiz olarak tekamüle sevk olunan değerler , değerlenmeye başladıkları anda varlık haline gelirler. Onların “var olduklarını idrak ettikleri an “ ise ruh olduklarını idrak ettikleri andır. Ruhlarsa tekamülün yüksek mertebesine , ancak inançlarını şuurlandırarak erişebilirler.Bu ise onların şuurla neden ruh olduklarını ve neden tekamül ettiklerini anladıkları anda başlar.Bu idrak da mes’uliyetler yükleyen , yüklediği mes’uliyetler oranında da değer sağlayan bir idraktır.
                                               *
Yukarıda izah edildiği gibi , Tanrının arzu ve iradesinden hasıl olan tekamül edecek değerler , robot değerler ile karışık olarak Tanrıdan manen uzaklaştılar ve Onu düşünemeyecek hale gelerek Mutlak Nizama uygun olarak tekamüllerine başladılar.
Mutlak kanunun tekamüle sevk olunan değerler üzerindeki rolü, onların(Tanrının iradesi ile) robot değerlerle bağlanmalarından sonra başlar. Bu sebeplede tekamül edecek bir “değer” saf vaziyette Mutlak Nizama tabi olmaz.Bunun için daha önceden robot değerler ile birleşmesi lüzumludur.
Tekamül edecek değerlerle , tekamüle yardımcı robot değerlerin husule getirdikleri “varlıklar” halindeki değerler (veya”varlıklar”) saf robot değerlerle Mutlak Kanunun icaplarına uygun olarak birleşebilirler.Bu hail şöyle izah edebiliriz:
Tekamüle sevk olunan değerleri izah ederken değersiz bulunduklarından dolayı – işaretlerle göterdik.Tekamüle yardımcı robot değerleri ise ,değerlenerek + hale gelemiyeceklerini kabul ederek – olarak göstermiştik.Mutlak Kanun üstü esaslarda + manevi değerlerin birbirini çektiğini fakat + ile – değerlerin birbirini ittiğini evvelce anlatmıştık.(şekil ss381)
İşte bu – işaretli manevi zerrecik , meşe’in erişilmez + kudreti ile meşe’den manen uzaklara fırlatılmıştır.Ve bu eksi haldeki tekamüle sevk olunmuş değersiz değerler ancak değerlenerek + değerlerini arttırarak tekrar menşe’e yaklaşmak imkanlarına maliktirler. Bu, tekamüle sevk olunan değerlerin, tekamüle yardımcı değerler ile birlikte tekamüle sevk olunuşlarının izahıdır.
Mutlak Kanun üstü bir birleşme ile varlık haline gelen manevi zerrecik , varlık haline gelişinden itibaren Mutlak Kanunlar çerçevesine girmiş ve; tekamüldeki manevi değer +, tekamüle yardımca manevi robot değer ise – olarak ifade edilebilecek bir hal almışlardır.
İşte bu şekilde hem tekamüle sevk edilmiş değer , hem de tekamüle yardımcı robot manevi değerden meydana gelmiş en basit robot zerre , ve bunların kabalaşmasından da madde kainatının en basit unsuru olan ser zerresi hasıl olur.  
En basit robot zerredeki tekamül eden değerlerin (+) menşe tarafından, tekamüle yardımcı değerlerin ise robotların (-) değerleri tarafından çekilmeleri ser zerreciğinde madde kainatının ilk hareketini meydana getirir.
Burada tekamül edecek saf değerler ,tekamüle yardımcı saf değerler ile  bir arada  tekamüle sevk edilmişlerdir sözündeki “ bir arada” veya “karışık” tabirleri tamamen mecazidir. Fakat bunları birbirlerine karışık tesirler halinde düşünebilirsiniz.
Bütün bu izahlar, bir şeyin , çeşitli şekillerde doğru veya doğruya yakın izah edilebileceğini anlatmak içindir. Hiçbir şeyin en üstünü olmayacağı gibi en üstün izah ve ispat da yoktur.Buna kısaca ;ispatın olmadığının izahı da denilebilir. Bir şeyi hakikate en yakın şekilde izah ise , dünya imkanları ile kat’i ve değişmez bir isbatın mevcut olmadığını bilmekle başlar.
 
İspat Tanrıya mahsustur !.
 
                                              
 
807.
                                               İSPAT
Yukarıdaki ,izaha “oluş”un alınmasına sebep ileride yapacağımız oluş izahı içindir.İçinde sizi teşevvüşte bırakan noktalar vardır.Fakat anlatılmak istenen ise mutlak izahın olmayışıdır.
 
 
Şu halde ispat sözü hakikatte insanlar için en imkansız olan bir şeydir.Çünkü ispat bir şeyin kat’iliğini ortaya koymak için kullanılır. Bu ise tekamül sistemine uygun bir varlıkta olmayacak şeydir. İspat taassuptan doğmuştur ve sadece taassubun mevcut olduğunu isbata yarar.
Şu halde bir şeye mutlak surette ispat edilmiş , değişmez gözü ile bakmak yanlıştır. Dünya kainatında bir hakikat ancak dünya kainatının bahşettiği imkanlar dahilinde anlaşılıp izah edilebilir.İspat da bu sebeple “ dünya imkanları” ile hudutludur.Dünya imkanları ise daha üstün imkanların tesirleri altındadırlar ve daima değişebilirler.
İspat , az veya çok, belirli bir zaman için kat’i tesir  gösterebilir. Dünya durdukça duracağı sanılan ispatlanmış şeylerden ancak Mutlak Nizam esaslarına uygun olanlar uygun oldukları sürece durabilirler. Fakat onlara dahi “ispat edilmiştir , kat’idir” demek doğru olmaz. Çünkü insanlar dünya durdukça duracak olan şeyleri önceden bilemezler.Bunu ancak biz biliriz. Gerekenlerin de pek mühim olmayanlarını çeşitli vasıtalarla bildirtir  , en mühimlerini ise aradaki vasıtamızdan başka hiçbir vasıta kullanmadan doğrudan doruya bildiririz.
Biliniz ki Mutlak Sistem üstü bilgileri bizden başka kimse veremez ! Verilenler ise ancak bizim verilmesini istediklerimizdir...
 
                                               808.
                                   İNSANLARIN SÜBJEKTİF(İÇ) ALEMLERİ
 
İnsanları bir sübjektif hayatları bir de dünyaya yansıttıkları veya yansıtabildikleri hayatları vardır.Sübjektif hayatla yansıttıkları hayatlar arasında ise irtibatlar vardır.
 
                                               809.
                                         YOKLUK
Düşünülebilen yoklukar , varlıklardır.
 
                                               810.
                        VARLIK, MUTLAKLIK , YOKLUK , TANRI..
 
Tanrıya varlık demek de doğru değildir.Çünkü O kendi varlığının dahi var olabilmesi için  evvelden mevcut olması gerekendir.
Varlıkların ve varlıkları varettiği (izahı imkansız) yokluğun sahibi olan Allah , tefekkürle dahi erişilmesine imkan olmayan çok yüksek gayelerle var etme işine devam etti. Bunun sonucu olarak da  O’nun arzusundan , tekamül ederek değerlenip yükselecek varlıklarla ,  tekamül ettirici çok yüksek yardımcı varlıklar var oldular.İlk var olan bu iki varlık arasında  büyük farklar vardır.
Tekamüle sevk olunan varlıkların değerlenerek yükselebilmeleri ve robotlar tarafından ifa edilen en yüksek vazifeleri dahi liyakatleri oranında yerine getirebilmeleri  , tekamüldeki gayedir. Fakat O’nun gayesi böyle söylemekle asla tahdit edilemez.Herşeyi sonsuzluklarla dahi izah edilemiyecek olanın gayesini idrake , sözle , izahla , tefekkürle asla erişilemez.O tekamüle sevk ettiği varlıklarını, değerlenme imkanlarına malik değersizlikler halinde  , kendi öz varlığını da var ettiği , maliki ve hakimi bulunduğu , izah edilmesine imkan olmayan”yokluk”tan var etti.
Hiç şüphesiz ki O, kendi varlığını da var ettiği maliki ve hakimi olduğu yokluğu da  var edendir.O , yokluğun bir kısmının , liyakatleri ile şuurlanıp tekamül ederek kendi erişilmez değeri istikametinde değerlenerek yükselmesini isteyendir.İstedi.. ve oldular !...
 
 
Yokluktan tekamüle sevk olunan yokluk halindeki varlıklar sadece değerlenerek tekamül edebilme imkanlarına malik “değersizlikler” halinde doğdular. Tanrı ise onları, kendi varlığını da var ettiği yokluktan var eden ve onlara evvela şuurlanma , sonra da şuur ve liyakatle yükselme , hatta yaratabilme imkanlarını verendir.Fakat onlar bu imkanlarla dahi asla Tanrının değerinin zerresine ulaşamazlar.
Tekamüldeki varlıklar Tanrının büyüklüğü karşısında değersizliklerini idrak edebildikleri oranda değerlenebilirler , aczlerini hissedebildikleri oranda da imkanlarını genişletebilirler.
Tanrının tekamüldeki varlıklarının sistemli olarak tekamül etmelerini  arzu etmesi sonucu  , tekamül yardımcıları denen”melekler” hasıl olmuştur.İşte bu melekler oluş’tan , çok yüksek , ne anlatılması ne de anlaşılması mümkün olmayan değerlere maliktirler. Onlara Tanrının bir kısım arzularının tezahürleri de denebilir. Bu sebele de onlar Tanrının arzularını  gerçekleştirebilmek için bütün imkanlara maliktirler.Şuurları ise Tanrının izahı imkansız , şuur bile denilmemesi gereken şuuruna bağlıdır. Fakat bağlı olmalarına rağmen tam bir robot halinde tezahür etmezler. Serbestçe düşünebilir ve hareket edebilirler.Buna rağmen bütün düşünce ve hareketleri tanrının isteklerine uygundur. Bu sebeple hata yapmazlar.
Onlar için günah ve hata yapabilmek hiçbir zaman mümkün olmayan şeylerdir. Tanrıya şuur şuaları denilebilecek şualarla bağlı  bulunmaları böyle şeyler yapmalarına manidir.Tanrının şuurunun meleklerdeki tezahürüne “ vazife şuuru “ denilebilir.Şuurlu İnanç yolunda olanların kendilerine örnek olacak  , onun istikametinde tekamül ederek yükselecekleri şuur da budur.
Meleklerin lüzumlu olan bütün imkanlara oluş’tan malik bulunduklarını söylemiştik.Onlar kendi liyakatleri ile tekamül etmezler , fakat icap ederse tekamül eder gözükebilirler , hatta robotlu maddi varlıklar haline gelebilirler.Bir süre için takamül yerlerine inerek tıpkı tekamül etmekte olan varlıklar gibi yaşayabilirler. Hatta kendi arzularyla tahdit edilmiş imkanlarına dayanarak bu süre zarfında kendilerini tekamül eden varlıklar zannedebilirler. Birçok yerlerde aynı veya değişik zamanlarda tezahür edebilirler.Onların kainatlar halinde tezahür edebilmeleri dahi mümkündür. Fakat bütün bu hallerde sırf Tanrının emirlerine uygun olarak vazife ifa etmek maksadı ile gelirler.Onların halk etmek de dahil başaramıyacakları hiçbir vazife yoktur.
“Robotlar” dahi denmemesi gereken bu yüksek vazifelilerin ifa ettikleri çeşitli vazifeler göz önüne alınırsa , ayrı ayrı vazifeler halinde düşünülebilecekleri gibi  , bütün bunlar tek bir vazife haline getirilerek de düşünülebilir.O zaman da şimdiye kadar vazifeliler diye anlattıklarımıza vazifeli denilebilir.
İşte beşeriyet “Tek Allah” esasına dayalı dinlerle , bu tek vazifeliyi idrak seviyesine yükselmiş , bu vazifelinin üzerindeki ( neden izah olunamıyacağının bile idrak edilebilmesi mümkün olmayan) Allahın mevcudiyetini hissedebilmesi için gereken tekamül merhalelerini aşmış , en sonunda vermeye başladığımız Şuurlu İnanç bilgilerini alabilecek idrak değerine ulaşmıştır.
İşte Tanrının şuuruna bağlı bu , halk edebilme imkanlarını haiz , varlıklar halinde de tezahür edebilen varlık ; Tanrının arzusuna tıpatıp uygun bir Mutlak Varlığı halk etmiştir ve  yine Tanrının emirlerine uygun olarak onu , bu yoldan halk edilenler için “Mutlak” etmiştir.
O  Mutlaktır ; fakat , Mutlak üstü varlıklar mutlaklıkla  tahdit olunamazlar.Tasavvur edilmesine imkan olmayan yokluk karşısında Mutlak acz içerisindedir. O yokluğun sahibi ise mutlaklığın çok yükseklerindedir.Bir yokluğa “Mutlak Yokluk” demek, onu varlık haline getirir. Tanrının herşeyi var ettiği yokluk ise , varlık haline gelmesine imkan olmayan fakat Tanrının iradesi ile varlıklar doğuran yokluktur.Mutlak denen şeyler de o yokluktan doğmuştur. O doğan ise “Mutlak”tır.Çünkü onun esaslarına uygun olarak yaşayıp tekamül edenler , onun kendileri için mutlaklık hassasını haiz sınırlarını aşamazlar.
O Mutlak varlıktır; çünkü , Mutlakın üzerindeki değerlere varlık demek doğru olmaz. Onlar, Mutlak Varlık esaslarına uygun olarak yaşayanların  , varlık olarak düşünebilecekleri herşeyden çok daha üstün kıymetlerdir. O  Mutlaktır ; çünkü insanlar tefekkürle dahi onun üzerindeki değerlere ulaşamazlar. Bunun için de mutlak üstü değerler bile insanlara mutlak değerler halinde gözükür.
Bu sebeple , vermekte olduğumuz mutlak üstü bilgileri , hakikatte Mutlak Varlığın size sunduğu imkanlarla liyakatiniz oranında değerlendirebilmekte , hatta mutlak üstü olduğuna inandığınızı sandığınız Allah’ı bile ancak Mutlak varlık halinde hissedebilmektesiniz.
                                   811.
                                   ZORLUKLAR
 
Zorlukları , hakikatte birer yardım olduklarını unutmadan aşınız.
 
                                   812.
                                   MADDE
 
            Maddenin oluşunu izah ederken ,” Madde manevi robot değerlerin kabalaşmasından hasıl olmuştur..” denilmiştir. Buna aynı zamanda “ robot değerler , meşe’den uzaklıkları oranında kabadırlar” denilebilir.
 
                                   813.
                                   TOPLUMUN RUHSAL DURUMU VE PLAN
 
Uygulanması düşünülen bir plan yapılmadan önce  , o planda yer alanların ruhsal durumlarının tetkikini gerektirir.Bir planı tatbik edebilmek , ancak o planı tatbik edebilecek elemanların mevcut olması ile mümkündür. Bu sebeple tatbik edilmesi düşünülerek yapılan planlarda , daima , o planı tatbik edecek toplaum , toplumun realitesi  ve ruh gücü araştırılmalı ve plan hazırlanırken de bu noktalar göz önünde bulundurulmalı.
 
                                   814.
                                   TANRININ VARLIĞI
Her şeyden, hatta düşünülüp tasavvur edilmesine  bile imkan olmayan yokluktan da evvel var olan Allahtır. Fakat bu varoluş evvel veya sonra denilerek , zaman mefhumu ile izah olunamaz.
Varlığını , ( yokluk hassasına halel getirmeden tam bir yokluk ettiği) yokluktan “Her şeye kadir şuur” olarak var ettiği , şuur dahi denilmemesi gereken “o değere” zerre de denilemez. Yine o zerrenin kudreti sonsuzluklarla da ifade edilemez. Fakat ona , Tanrının “yokluktan var etme” arzusundan doğdu denilebilir.
O’dur evvela var olmayı arzu edip var olan! O’dur , varlığından evvel arzu edebilen ! O’dur  var ettiklerini sistemlerine halk ettirerek tekamüle sevk eden! O’dur var ettiklerine bu işleri gördüren!.
                       
                                   815.
                                   KARDEŞ-DOST
Sizin sadece bu dünyada yaşayanlara değil , öbür tekamül yerlerinde bulunanlara da , ahirete göçmüş olanlara da  dost gözüyle , kardeş gözüyle bakmanız gerekir. Unutmayınız ki size çok uzaklarda gelen  , hakikatte sizin çok yakınınız olabilir.
 
 
                                   816.
                        TEKAMÜL MÜCADELELERİ
 
Dinin felsefeden , felsefenin ilimden ayrı olduğu görüşü tekamül için lüzumluydu. Şayet bunlar başlangıçtan beri bir arada düşünülseydi , o zaman  lüzumlu olan fikir münakaşaları , tekamül mücadeleleri olmaz  , bunun sonucunda da benimsetici metod tatbik edilemezdi.
Hakikatte din , felsefe ve ilim birbirlerine ruh ve bedenden çok kaynaşmış şeylerdir. İşta tekamül mücadelesinde de bu halden istifade edilmiş ve birbirlerinden ayrılmasına imkan olmayan şeyler ayrı düşünülerek daha doğrusu düşünülmeye çalışılarak takamül mücadelelerine lüzumlu olan zemin hazırlanmıştır.
Şimdi akla bir sual gelebilir. ; Şuurlu İnanç yolunun açılması ile insanlar acaba nasıl tekamül edecekler.? Evet , Şuurlu İnanç ile bir çok mücadeleler kökünden önlenecektir , fakat aynı zamanda da yepyeni tekamül alanları belirecektir..
 
                                   817.
                                   ŞUURLU İMAN
           
            Şuurlu İnanç demek imanın şuurlanması demektir ki ona ilerde Şuurlu İman denilecektir. Ve beşeriyete , bu bilgilerle , zaten özüne sahip olduğu imanın nasıl şuurlandığı gösterilecektir.
 
                                               818.
DÜNYANIN SONU
 
            Dünyanın ne zaman sonu  geleceğini verdiğimiz bilgilere dayanarak  siz de tahmin edebilirsiniz. Dünya bir tekamül okuludur. Faydalı olduğu sürece var olacaktır. Dünyada tekamül eden varlıkların en üstünü olan insanlar ise dünyada kaldıkları müddetçe madde ile denenmekte ve tekamül ederek ona hakimolmaktadır.Şayet  insanlar maddeye tamamiyle hakim olabilirlerse o zaman , dünya bir tekamül okulu olmak hassasını kaybeder ve sonuçta da yok olur.
            Dünyanın var olabilmesi için dünya medeniyeti ve bu medeniyetin içinde doğan  ve  onu günden güne geliştiren insanlar bir ölçüdür.Her nesil bir sonraki nesile daima biraz daha tekamül etmiş bir zemin bırakır.Yeni gelenler de onu biraz daha tekamül ettirirler. Tekamülde ölçü ise maddeye hakimiyettir.
            Bu böylece sürüp giderken bir zaman gelir ki insanlar esir zerresini tetkike ve onun içerisindeki manevi ve robot değerleri ayırmaya çalışırlar. Bu hal iyiye kullanılırsa dünyanın yepyeni tekamül devrelerinde  okulluk yapabilecek halde kalmasına i fena kullanılırsa da onun mahvolmasına yol açar.Sözün kısası ; dünyanın mahvı , zamanla ona hakim olacak insanların elindedir. Aynı sebeplerle her an milyonlarca tekamül yeri mahvolmakta ve yerlerine yenileri meydana gelmektedir.
            Bir tekamül yerinin mahvolması için o tekamül yerinde tekamül etmekte olan  en ileri varlıkların  artık o yerden faydalanamıyacak yüksekliğe erişmeleri gerekir.
 
                                                           819.
                                               YUVARLANIŞ
Bir vazifeli için kayıp ancak yolumuzdan uzaklaşmak temayülü göstermesi  ile başlar. Biz ise onu evvela korur ve deneriz , yine yoluna dönmesini bekleriz. Dönmeyince de alçaklıklara yuvarlanmasına engel olmayız. Çünkü o, zamanla geçtiği yollardan tekrar geçmek , evvela alçalıp sonra yükselmek ihtiyacında olandır. Ona en uygun yardım ise , ulaşmış olduğu yere tekrar yükselebilmesi için değersizlikler içine yuvarlanmasıdır. Bu yuvarlanış dünya anlayışına göre çok acı ve fenadır.
 
                                                           820.
                                                           İYİ
 
            Hakikatte iyi olmayan bir insan , vatana , millete  iyilik edemez, ancak iyilik eder gözükebilir. Böyle oluşu da onun egoistçe hislerini tatmin içindir.
 
                                                           821.
                                               HZ. MUHAMMED
 
            Muhammed din devrinin son peygamberi, aynı zamanda da Şuurlu İnancı ilk açıklayan vazifelidir.
                                  
                                                           822.
                                               ŞUURLU İNANÇ BİLGİLERİ
 
            Şuurlu inanç demek , kısaca dinin bilim haline gelmesi demektir. Bu sebeple de önceden  “Muhammed’ten sonraki peygamber bilimdir” demiştik. Fakat bu hal ne bilimin gelişip felsefeyi , ve dini yok etmesi , ne de dinin ve felsefenin ortadan kalkması manasına alınmamalıdır.
            Dinden ortaya çıkan felsefe gelişerek bilimin doğuşunu , ilerleyen bilimse , Şuurlu İnancı açıklayan bilgilerin verilebileceği zemini hazırlamıştır. Şu halde ilk bakışta zannedildiği gibi bu , bilimin genişleyerek dini istila etmesi değil , insaniyetin dini bilimsel izahlarla anlayabilecek seviyeye  erişmesi demektir. Çünkü bilim mevcut haliyle dini izah edebilecek durumda değildir.Şuurlu İnanç bilgileri  , din yoluyla verilen bilgilere dayalıdır. Bu bilgiler ise bilimi çekip din seviyesine yükseltecek bilgilerdir.
            Bu nokta çok mühimdir. Biz bu bilgileri vermeseydik ; ne Şuurlu İnanç ne de yarının üstün bilimi olamazdı.Bu sebeple bilgilerimiz evvelce dinin gelişmesi için ne kadar lüzumlu idiyse bugün ve yarın da bilimin ilerlemesi için o kadar elzemdir.
 
                                               823.
                                   ŞUURLU İMAN NEDİR
 
Şuurlu İman’ın ne olduğunu anlayabilmek için evvela iman nedir onu öğrenmek gerekir. İman , kısaca ; tekamüldeki bir varlığın , daha üstün bir kudretin varlığını idrak ederek buna ruhu ile inanacak mertebeye yükselmesi demektir. İman sadece tekamül ile idrak edilebilen bir değer değil , ruhun  öz varlığında mevcut olan bir değerdir. Fakat onun mevcudiyetini hissedebilmek ancak tekamülle mümkündür.
İman ruha ebediyen bağlı kalacak olan değerdir. Böyle olunca da ileri bir tekamül seviyesinde iman ile per birbirlerinden ayrılırlar. Çünkü ruh ile per ancak robotlu tekamül devresinde ve Mutlak Kanun icaplarına uygun olarak tekamül ettiği müddetçe bağlı kalır. Bu sebeple de per’e  , ruha Mutlak kanun esaslarına uygun olarak bağlanan değer de denilebilir. Şu halde bir ruhun mutlak kanun esaslarına bağlı  olarak tekamül ettiği müdetçe per’e bağlı kalması , per’i Mutlak Kanun icaplarına dahil eder. İman ise ruha bağlı ve ondan ayrılmaz bir değerdir ve çok geniş kapsamlıdır. Bu sebeple de ona “ ruhun şuuru” veya “ ruhun bilgisi” de denilebilir.
Naslı ki ruhlar yaşadıklarını  idrak ettikleri an ruh  haline dönüşüyorlarsa , yine o ruhlar , Tanrı tarafından kendilerine var edilişlerinde lütfedilen imanlarını da şuurlandırmaya başladıkları anda Şuurlu iman yoluna ayak basarlar. Bir ruhun yaşadığını idrar ederek şuurlanması kadar mühim olan  bir diğer tekamül merhalesi de  Şuurlu İman merhalesidir. Çünkü Şuurlu İman demek , Tanrının oluş’tan ruhlara verdiği bir değeri (ki bu imandır) tekamül ederek şuurlandırması  ve imanı şuurla tanıması , onu (otomatik olarak değil ) kendi öz değeri olarak kullanmasıdır.
Bir ruhun yaşadığının hissederek ruh haline gelmesi otomatik olarak tezahür eden bir hadisedir. Keza onun yaradılışında mevcut olan “iman” denilen değerden dini inancın doğması da robot yardımlarla olan bir şeydir. Şuurlu İnanca ise sadece robot yardımlarla ulaşılamaz. Çünkü imanın şuurlanması , ruhun kendi kendisini şuurlandırması demektir ki buna ; ruhun , Tanrının var ettiği “ varlığını” kendi liyakati ile şuurlandırarak kendisi için var etmesi de denilebilir. Fakat bu iki var edişi bir tutmamak hatta birbirine yaklaştırmamak gerekir .
İşte beşeriyet onbinlerce sene dini yollardan sırf inancını  , daha doğrusu öz varlığını değerlendirmek için tekamül etmiştir. Ruhların doğuştan malik bulundukları imanı  , sahip bulunduğu halde değeri bilinmeyen kıymetli bir mücevhere benzetebiliriz.Bu mücevherin ona sahip olan tarafından değerlendirilebilmesi için evvela kıymetinin bilinmesi gerekir. İşte Şuurlu İman bilgileri ile biz  , imanı değerlendirme imkanlarını veriyoruz.
 
                                               824.
                                               KUR’AN
Ku’an din devri esaslarına göre Şuurlu İnancı izah eden kitaptır.
 
                                               825.
                                               İMAN
 
İman insanlardaki inanma kudretidir.Bu kudret ilk insanda da mevcuttu, yeni doğmuş bir çocuktada mevcuttur(1)(1: ” her çocuk müslüman doğar”- Hz.Muhammed – hadisini de böyle anlamak gerek.). Bu kudret, insanların inandıkları bilgileri benimsiyerek ruhlarına maletmelerine yarayan kudrettir. Bir bilginin benimsenip hayata tatbik edilebilmesi için o bilgiye iman edilmiş olması  , imanla inanılmış olması gerekir.İnsanın iman ettiği bilgiler ise sadece dini yollardan edindiği  bilgiler değildir. Çünkü insan  din yolundan edinmek imkanını bulamadığı bazı bilgilere de imanla sarılabilir. Mesela bilime imanla sarılarak , bilimden başka bir yoldan  izah edilenlere inanmayanları bu söylediklerimize örnek olarak gösterebiliriz.
İlk insanda dahi mevcut olan inanma gücüne , yani imana, şuurlu bir iman denemiyeceği gibi , din devrindeki iman da şuurlu bir iman sayılmaz.İlk insanlar insan olarak var oluşlarından itibaren iman etme kudretine maliktiler  ve bu kudret onlara kendilerinden üstün bir varlığın mevcudiyetini hatırlattı. İlk insan iman edebilme gücü ile dünya hayatına gözlerini açtığı vakit otomatik olarak civarında iman edecek şeyler aramaya başladı ve buldu.
Bir insanın herhangi bir şeye iman edebilmesi için duyuları vasıtası ile edindiği bilgileri idrak ederek şuurlandırması gerekir. Bir şeye iman edilmesi için o şeyin önceden , idrak edilmiş olması lazımdır.Fakat insanlar inandıkları şeylerin hepsini başkalarının da inanabileceği şekilde savunamazlar. Bu sebeple de bir insanın iman ettiği şeye diğer bir insan iman etmeyebilir ve iman eden , etmeyeni ikna edecek imkanlara malik olmayabilir.
Bir insan ancak iman gücüne uygun olarak iman edebilir.Bu güç ise pek çeşitli tarzlarda tezahür eder. Bir kimse Tanrının birliğine iman etmişken , yanıbaşındaki , Tanrının mevcut olmadığına inanmış olabilir. Her ikisi de inandıkları şeyleri birbirlerine karşı kanıtlaryla savunabilecek durumda değildirler. Bir insanın iman edebilmesi için inandığı şeylerin mutlak surette ispat edilmiş  bilgiler olması gerekmez.İnsan iman gücü ile ispatı mümkün olmayan şeylere de iman edebilir.Bu da insanların sadece deneysel yollarla tesbit edilebilen şeylere değil , bunun dışındakilere de iman edebileceklerini gösterebilir.Nitekim insanlar din devri boyunca ispatı mümkün olmayan şeylere inanarak ve inandıklarını da savunarak  bugünkü seviyelerine ulaşabilmişlerdir. Din devri , baştanbaşa “ispatı mümkün olmayan şeyelere iman edilen devirdir” denilerek de tarif olunabilir.
İnsanlar şayet iman ettikleri şeyleri başkalarına ispat edebilselerdi , tekamül mücadeleleri dediğimiz mücadeleler olmayacak ve din devrinden beklenen faydalar da sağlanamayacaktı.İmanın şuurlanması demek sadece , insanın inandığı şeylere neden neden inandığını kendisine ispat edebildiği devir demek değildir. Bu devir , insanların iman ettikleri fikirlere neden inandıklarını bilimsel metodlarla başkalarına da ispat edebilecekleri devirdir.
Din devrindeki , tekamül mücadeleleri denilen iman didişmeleri Şuurlu İnançta yoktur.Buna karşılık insanlar sonsuzluklarla dahi tahdit edilemiyecek bir tekamül yolu ile karşı karşıyadırlar ve bu yolda ancak liyakatleri ile ilerleyebilmek imkanlarına maliktirler. Bu yolda ilerlemek için gösterecekleri gayret  ise onlara tekamül mücadelelerinin sağladığı imkanlardan çok daha fazlasını sağlar.
 
                                               826.
                                               ALLAH
           
Allah , yokluktan her şeyi var ederken , onun yokluk hassasına halel getirmeden var edebilendir. Varlıklar halinde düşünebileceğiniz her şeyin menşe’i bu yokluktur. Hiçbir zaman idrak edemiyeceğiniz Allah ise bu yokluğun çok üzerindedir.
Din devri boyunca adetle, isimle , sıfatla büyüklüğü biraz olsun belirtilmeye çalışılan Tanrının , zerre kabilinden de olsa , haşmetinin hissedilmesini mümkün kılan ; var ettiği Varlığıdır. Allahın var ettiği Varlığının sizlerce idrak edilebilen dünyadaki adı ise Mutlak Varlıktır.
Tanrının , tezahür etmek için var ettiği “Varlığı”na Mutlak Varlık denilir, Allah denilmez. Hatta O, Allah denilerek dahi(isimle) tahdit edilemez.
 
                                               827.
                                   TAHAYYÜL VE VARLIKLAR
 
Bundan önce verdiğimiz bir bilgide ; dünyanın ancak tekamüle hizmet edemiyecek vaziyete gelmesi ile yok olacağını anlatmıştık.Varlıklar genellikle iki türlü yok edilirler ki aslında bunlardan birine yok etme denilemez.Bu, herhengi bir tekamül yerinin Mutlak Tekamül kanunu esaslarına göre şekil değiştirmesidir. Yok olan yıldız sistemleri gibi.
Bir de tamamen yok olmak vardır ki onu şöyle izah edebiliriz.. Her şey Tanrının izahı imkansız Arzusu’nun tahayyül halinde tezahüründen hasıl olmuştur.Tekamüldeki varlıklar hariç her şeyin menşe’i Tanrının arzusu ve tahayyülünün eseridir denir. Gerçi tekamüldeki varlıklar da O’nun tahayyülü eseridir ve Tanrı isterse onları da yok edebilir. Fakat bu yok edişle robotların yok edilişleri arasında fark vardır.
Tanrı robotları ve robotlardan hasıl olan bütün tekamüle yardımcı varlıkları izahı imkansız tahayyülü ile hasıl etti. Robot olarak bütün mevcut olanlar  Tanrının tahayyülü sonucu hasıl olmuştur. Örnek olarak madde kainatını ele alalım. Madde kainatında her şey yan yana dizili basit maddelerden meydana gelmiştir.Tanrı, bu madde zerreciklerini tahayyül ettiği gibi nizam ve intizama sokandır , var edendir. O’nun tahayyül ettiği an, arzusunun gerçekleşme anıdır.Hatta yüksek idareciler de dahil her şey bu tahayyülün muhtelif tezahürlerinden ibarettir. Bizim, analiz metoduna göre anlattıklarımız ise sadece bu tahayyülün  safhalarının mecazi izahlarından ibarettir.
Tanrı her şeyi tahayyül ettiği anda var edebilendir. Ve her şey Tanrının tahayyül ettiği müddetçe var olur. O’nun yok etmek istediği bir şeyin yok olması için , bir an tahayyülden vazgeçmesi kafidir. İşte O’nun var olan bir şeyi bir an tahayyülden vazgeçmesi , o şeyin tam bir yokluk haline gelmesi demektir. Bu sebeple de dünyada olup biten her şeyi bir hayale benzetebilirsiniz. Fakat bu hayal , sizin anlayabileceğiniz bir hayal değildir.
İşte her şeyin yok olmasını sağlayan bu tahayyül  , aynı zamanda her şeyin var olmasını sağlayan tahayyüldür.Fakat bu tahayyülü anlamaya , izah etmeye imkan yoktur.
Tanrı yahayyül etmiştir , idareci varlıkları var etmiştir ; Tanrı tahayyül etmiştir , mutlak bir nizam kurmuştur; Tanrı tahayyül etmiştir , tekamüle sevk olunan varlıkları var etmiştir ; fakat onlara da tahayyül edebilme imkanlarını  vermiştir.Onlar liyakatleri ile tekamül edip , tanrının kendilerine bahşettiği tahayyül melekesini geliştirebilirler ve daha fazla tekamül ederler.
Tanrı onları da bir kül halinde her şeyle birlikte , tahayyül ettiğine uygun olarak var edendir. Fakat tahayyülü bile bir an üzerlerinden  eksilttiği anda bile onları yok etmek istemeyendir! Onlar Tanrının kendilerine bahşettiği  , tahayyül edebilme imkanlarından faydalandıkları oranda daha fazla tekamül edebilirler.
Bu tahayyül kudreti gelişe gelişe etrafında bir tesir sahası halini alır. Artık onlar da Tanrının zerre bile denilemiyecek küçüklükte bir modeli gibi , tesir sahalarında tesirler icra ederler. Fakat Tanrı , varlığı gibi , tahayyül edebilen varlıkları da yardımlarını üzerlerinden eksilttiği an yok edebilir.
Tekamüldeki varlıkların , Tanrının tahayyülü eksilttiği anda yok olmayışlarının sebebi ; yokluğun şuurlanışından vücut bulmuş olmaları ve tahayyül edebilmeleridir. Robotların üzerinden Tanrının tahayyülü eksildiği anda yok oluşlarının sebebi ise , onların cevherlerinin yokluk(yok) oluşu, sırf tahayyül mahsülü oluşları ve şuurlanarak tahayyül etmek imkanlarına malik bulunmayışlarıdır.
 
                                               828.
                        İLK VAR EDİLEN ÜÇ DEĞER ;
TEKAMÜLE SEVK EDİLENLER ; MELEKLER ; HİÇLİKLER
 
İzahı imkansız bir büyüklük olan Allah, her şeyi , madde ile bağlı bulunanların asla idrak edemiyecekleri bir tarzda , kısa olduğu söylenemeyecek fakat an bile denilemiyecek bir süre içerisinde var etti. O arzu ettiği her şeyi, arzu ettiği anda  , arzusuna uygun olarak , hiçbir zorlukla karşılaşmadan , kolaylıkla var edebilendir.
Tanrı evvela , izahı ve tasavvuru imkansız , varlık bile denilmemesi gereken Varlığı’nı, anlatılması ve anlaşılması imkansız olan yokluktan var etti. Hiç şüphesiz ki Tanrı, var ettiği yokluktan da , var ettiği varlığından da çok yüksekte bulunandır.Çünkü O’nun aslını varlık diyerek izaha imkan yoktur. Düşünülebilen ise ancak ,  O’nun yokluktan var ettiği Varlığı’dır.
Tanrı bir taraftan yokluktan var ettiği varlığıyla biraz olsun hissedilebilir bir hale gelirken , diğer taraftan da “ tekamüle sevk edeceği varlıklar”ı var etti. Tekamüle sevk edeceği varlıkları var ederken de onlara tekamülde faydalı olacak olan “tekamüle yardımcı varlıklar”ın var olmasını istedi.
Tanrı , öz varlığını var edendir.. Öz varlığını var ettiği yokluktan da tekamüle sevk olunan  değerlerin var olmasını arzu edendir.
Tanrının, yokluktan var ettiği Varlığı , büyüklüğü hissedilebilen Varlığı’dır. Bu Varlığın üzerinde ise hiç bir şekilde ulaşılamıyacak olan Tanrı vardır .Fakat insanlar Tanrının bu izahı imkansızlığını değil ,ancak , O’nun yokluktan var ettiği Varlığını sezebilmek imkanlarına maliktirler. İşte, Mutlaklık ile izah edilebilen  , Tanrının bu yokluktan var ettiği ; Varlığı’dır. Mutlak Varlığın üzerinde ise “ Tanrının varlığını Tanrıya bağlayan değerler “ mevcuttur ki , bunları size izaha imkan yoktur.
Mutlak varlık , Tanrının izahı imkansız arzusundan doğan ve tahayyül kabiliyetinden hasıl olan “yüksek idareci melekler”le  idare olunur. En üstün melekler ise, Bilgi melekleri’dir. Mutlak üstü olan bu melekleri , Tanrının arzu ederek yoktan var ettiği ve varlığına eklediği  varlıklar olarak dahi tarif edemeyiz. Onlar Tanrıya bağlıdırlar ve O’nun Mutlak Varlık denen varlığında asıl Tanrıyı temsil ederler. Fakat asıl Tanrıyı hiçbir melek layıkıyle temsil edemez!.
Bunları söylemekle , Mutlak Varlık olarak izah edilen Tanrının  Varlığı’nın esasını anlatmak istiyoruz. Mutlak Varlığı bir insana benzetirseniz ( Tanrıyı temsil eden) ,idareci varlıklar da insanın ruhu gibidir. Ruh ise , ruh ve bedenden ibaret olan insandan üstündür. Çünkü Ruh , madde ile irtibatı arttığı oranda değerini tezahür ettiremez. Maddeli bir ruh ise maddesiz bir ruh kadar robotlar üzerine tesirler icra edemez. Bütün bunlara rağmen de dünyada yaşayanlar için, maddeye bağlanmamış bir ruh düşünülemez , anlaşılamaz.
İşte bu sebeplerden , Mutlak varlıksız da , Mutlak varlığın ruhu gibi olan , varlık denilerek bile tahdit edilmemesi gereken idareci Melekler , Mutlak varlık tasavvur edilmeden düşünülemez. Çünkü insanlar varlık halinde düşünülebilen değerlerin üzerini asla düşünüp tasavvur edemezler.. Değer veya varlık denilemiyecek yükseklikler ise mevcuttur!.
Dikkat ediniz ; Tanrı, evvela tekamüle sevk edeceği varlıklarla birlikte, Mutlak Varlık olarak tezahür edecek Varlığı’nın ruhunu(1)(1:Yüksek idareci melekleri) var edendir.Böylelikle de izahı imkansız Varlığı’na , tekamüldeki varlıkları , tezahür eden Varlığı’nın ruhu kadar yakın edendir.
O,kendi öz varlığının ruhuna bahşettiği tahayyül kabiliyetini , siz insanlara da bahşederek , tekamüle sevk ettiği varlıkları Varlığı’na ; tezahür eden ve Mutlak Varlık denen Varlığı’nın ruhu kadar yakın edendir.
Mutlak Varlığın Ruhu olan Mutlak Varlık İdarecileri  ise, ruhun insandan değerli oluşu gibi , Mutlak Varlıktan değerlidir. Bu sebeplede insan düşünebildiği Allahtan(2) (2:Mutlak Varlıktan) Allaha daha yakın olandır.
Tanrı,  Mutlak Varlığın Ruhu olan İdareci Meleklerini  ve tekamüle sevk ettiği varlıkları, yokluk denilerek izahına imkan olmayan yokluktan var etti.İlk var olan bu iki varlıktan idareci melekler  , Tanrının kendilerine bahşettiği bir çok imkanlarla  yaratma faaliyetine başladılar ve Tanrının emriyle Mutlak Varlığı yarattılar.
Mutlak Varlığın Ruhu , Tanrı tarafından var edilmiştir .Bu ruh veya ruhlarsa,Tanrının emrine uygun olarak Mutlak Varlığı yaratmışlardır. Tekamüle sevk olunan varlıklar da ,Tanrı tarafından tıpkı en yüksek idareci varlıklar gibi izahı imkansız yokluktan var edilmişlerdir.Fakat onların var edilerek tekamüle sevk edildikleri an, İdareci Melekler tarafından Mutlak Tekamil Kanunu’na uygun olarak yaratılma anıdır.
Tanrı tarafından var edilen, sadece bu varlıklar , Tanrının tahayyül hassasına malik olan varlıklarıdır.Tahayyül hassası ile ise var edilmez yaratılır.Bu sebeple de en yüksek idareci melekler  , var etme değil , yaratma hassasına maliktirler. Tekamüle sevk olunan değerlerse , yaratabilecek bir mertebeye yükselebilme imkanlarını  (liyakatle kazanabilmeye) malik olarak , Tanrı tarafından var edilir edilmez ; İdareci melekler denilen Mutlak Varlığın ruhu tarafından tekamüle (değersiz fakat değer kazanarak yükselebilecek varlıklar halinde) sevk edilirler.
Tanrı Mutlak Varlığına yoktan değil fakat hiçten yaratma imkanını verendir.Yok bile denilmemesi gereken yokluktan var eden ise sadece kendisidir.
Tanrı yine yokluktan, Mutlak Varlığın her türlü robotları yaratabilmesi için “Hiçlikleri” var etti. “Hiçlikler”de “Mutlak Varlığın Ruhu”ve “Tekamüle Sevk Olunan Varlıklar” gibi tanrı tarafından var edilendir..
Böylece ,“ Tanrının ilk var ettiği üç”ü bütün açıklığı ile ilk defa açıklamış bulunuyoruz!.Bu hiçlikleri, Mutlak Varlığın Ruhu; Tanrıdan aldığı izahı imkansız tahayyül tesiri ile tanrının arzusuna göre şekillere soktu.Ve onlardan ,  tekamüle sevk olunan varlıklara tekamül zeminleri hazırladı.İşte bütün robotlar manevi bir robot değer  olan bu hiçliklerin kesifleşmesinden hasıl olmuştur.
Her şeyi, hatta Mutka Varlığın ruhunu bile yoktan var eden Tanrıya en yakın olan ; tekamüle “değersiz”olarak sevk olunan varlıklardır.Onlar tekamül ederek Mutlak Varlık sınırlarını aşabilirler  ve Mutlak varlığın ruhu olan İdareci Meleklerin değer ve imkanlarına malik olabilirler.Bu imkanlar ise sonsuzluklarla izah olunamıyacak imkanlardır.
Tekamüle sevk olunan her varlık  , tekamül ettikçe, diğer daha az tekamül etmiş varlıkları tesir alanı içine alır. Tekamüldeki her varlık , daha üstün bir varlığın tesir alanı içinde müstakil olarak fakat üstün varlığın tesirlerini duyarak tekamül eder.
 
                                               829.
                                   BİLGİLERİN METODU
 
Bu bilgilerde belirli bir zaman için teşevvüşe düşüren taraflar olabilir. Fakat zıt denilen bir şey olamaz.
 
                                               830.
                        TEKAMÜLE YARDIMCI MANEVİ ROBOT DEĞER
Tanrı ,  tekamüle sevk ettiği varlıkları ve melekleri yokluktan var ettikten sonra  , tekamüle yardımcı değerleri de yokluktan var etti.
Tekamüle yardımcı değerleri , melekler, Tanrının emirlerine uygun olarak değiştirirler, geliştirirler ; kısaca , onlardan varlıklar teşkil ederler ki  , bu hadise yaratma hadisesi halinde tezahür eder.İşte Tanrı, robotların esasını teşkil eden “tekamüle yardımcı manevi robot değerleri”de yokluktan var ederek , var olan her şeyin her zerresine kadar nüfuz etti. Çünkü Tanrının yokluktan var ettikleri Tanrıya en yakın olanlardır. En yakın olanların da en yakını tekamüle sevk ettiği varlıklarıdır.
 
                                               831.
                                   YOK’TAN VAR OLANLAR
 
Tanrının yokluktan var ettikleri Tanrıya manevi şualarla bağlıdırlar. Bu sebeple de değerini asla düşününemiyecekleri Allaha kendi öz varlıklarından daka yakındırlar.
 
                                               832.
                                   TEK İNANÇ 
Şuurlu bir imanın meydana gelebilmesi için , her şeyden evvel bilimsel sınırlamaların kaldırılması , bunun için de metapsişik yollardan yapılan araştırmaların sistemli bir vaziyete gelmesi icab eder. Metapsişik araştırmaların başlangıçta , mevcut bilimsel yollardan yapılması  , böylece elde edilen sonuçlarla da bilimin dayandığı sistemlerin geliştirilmesi gerekir.
Beşeriyet artık neye inandığını bilmek veya sadece bildiğine inanmak istemektedir. Bu da onun hakkıdır.Bugüne kadar indirilmiş “dinler”de ancak böylelikle “din” haline gelir ve insanlar kısım kısım şeylere değil , ortak olan bir şeye inanabilirler.
 
                                               833.
            BİLİMSEL METOTLARIN TEKAMÜL ESASLARINA GÖRE
DÜZENLENME GEREĞİ
 
 Metapsişik araştırmaların bir laboratuvar deneyi gibi ele alınarak tetkik edilmesi ile bilimsel metotlar daha gelişebilir ve beşeriyet ancak bu yoldan madde sınırlarını aşabilir. Buna ; deneysel imkanları madde sınırlarının dışına çıkarmak da denilebilir.
Mesela medyomlar vasıtası ile kurulan irtibatlar gibi manevi deneylerden de , aynen  maddi vasıtalarla elde edilen sonuçlara benzeyen sonuçlar sağlanabilir.Manevi vasıtalarla veya manevi varlıklar üzerinde yapılan gözlemleri deneyler haline getirmek mümkündür.
Bir medyomun bildirdikleri , başka herhengi bir yerdeki medyom veya medyomların bildirdikleri ile karşılaştırılarak bilgiler arasındaki ortak noktalar üzerinde tekrar medyomlarla çalışmalar yapılarak sonuçlar alınabilir.
Bu tarzda alınan sonuçlar , bilimsel metotlarla veya maddi araçlardan faydalanılarak elde edilenlerden daha değersiz olamazlar.Fakat en önce yapılması gereken şey  , bilimi, sınırlı dünya imkanlarından kurtarmak  , kurtulduğunu da bilimsel yollardan izah edebilmektir.Bunun için başlangıçta mevcut bilimsel yollardan faydalanarak başlamak gerekir.yani kısaca ; bilimsel metotlara dayalı olarak metapsişik araştırmalara başlamak icab etmektedir ki, halen bu yolda çalışmalar yapılmaktadır. Hatta bu yoldan birçok bilimsel sonuçlar elde edilmiştir ve iş , bu sonuçların bilim olarak kabul edilmesine kalmıştır.
Bu yol, bilimi taassup ve sınırlandırmalardan kurtaracak olan yoldur. Ancak, bunun kabulünden sonra ileri bir adım daha atılabilir. Bu yepyeni bilimin kurulacağı ortamı (dünyayı) daha iyi tanımak icab eder.Halen dünya, hakiki bilimin kurulması için yeterli derecede tanınmamaktadır. Dünya bilimi , elektrona , hatta esire kadar uzanmış durumdadır. Fakat , daha basitlere doğru nüfuz edebilmek lüzumu vardır. Bu da ancak metapsişik metotlarla elde edilebilecek bilgilerle olur.
Her şeyin tekamül ettiği bir sistemde bilim , ne sabit vasıtalara , ne de bu vasıtalarla elde edilen sonuçlar üzerine kurulan kanunlara dayandırılabilir. Vasıtalar(mesela mikroskop) tekamül ettikçe yepyeni gerçekler meydana çıkmakta , ve bu gerçekler  evvelce doğru zannedilenlerdeki hataların belirmesine sebep olmaktadır.
Şu halde bilimi , aksi ispat edilinceye kadar taassupla müdafaa edilen kanunlara dayamak doğru değildir.Modern bilim ancak ,”daima değişip tekamül etmekte olan esaslar” üzerine oturtulabilir.Şu halde evvela bilimin esaslarının dayanacağı metot ve yolların tekamül etmekte olduğunu kabul etmek  , bu sebeple de bilimin daima  tekamül eden esaslar üzerine oturması gerektiğini  , sabit kabul edilen kanunlara dayandırılmamasının lüzumunu açıklamak gerekir.
Bugünün bilimi  , din devri esaslarına uygun olan bir bilimdir.Din devrinde ise taassuptan faydalanıldığı malumunuzdur. Her devrin karekteri o devirdeki her şeye tesir eder.Bu sebeple, din devrinde mühim bir tekamül faktörü olan taassuptan bilimde de faydalanılmıştır.Çünkü Şuurlu İnanca lüzumlu olan zemini hazırlayabilmek için  , nasıl ki din devrinde hazırlanan zemine ihtiyaç varsa , hakiki bilime zemin hazırlamak için de din devri faktörlerine dayalı bir bilime ihtiyaç vardı.
Din devri biliminde taassuptan faydalanılmış , bilimsel esasların benimsenmesi temin edilmiş ,ve ancak bundan sonra  Şuurlu İman devrinin taassupsuz ve hudutsuz bilimine yükselinecek zemin hazırlanmıştır.
 
                                               834.
                                   ŞUURLU İMAN VE PER
 
Şuurlu İmanı izah edebilmek için her şeyden önce bir insanın kendi kendisine emanet edilmiş olduğununa inanması gerekir. Bu ise ancak ruhun per hassasını tanımakla mümkündür.
 
                                              
                                              835.
                                               KUR’AN
 
Şuurlu İman devrine Kur’an’la girilmiştir.Kur’an doğal hadiselere dayalı olan ve mucizelere yer vermeyen bir kitaptır. Kur’an , insaniyeti , kitapta okuduklarını olduğu gibi düşünmeden kabülden çok , düşünüp doğruluğuna kani olduktan sonra kabule alıştıran bir kitaptır.
Kur’an’daki bilgiler bir çok şeyi açıklar.İnsanlar bu bilgileri tetkik edebildikleri oranda Kur’ana dolayısıyle şuurlu bir imana yaklaşabilirler.
 
                                               836.
                        ŞUURLU İNANÇ ESASLARI
 
Şuurlu İmandan maksat sadece dini inanç değildir.Şuurlu İman , insanların bütün inançlarını bazı esaslara dayayarak şuurlandırmaları demektir. Bunun için de “bilerek inanmaları” gereken esaslar bilgilerimizde bildirilmişlerdir.
1. Tanrının değerine ulaşılamıyacağına;
2. İnsanların kendi kendilerine emanet edilmiş olduklarına ;
3. Hayatın dünyada başlamayıp , dünyada bitmediğine ;
4. İdareci varlıkların, meleklerin ulunduğuna
5. Hadiselerin bir plana göre cereyan ettiğine , bu sebeple de olması gerekenlerin mutlaka olacağına;
6. Ahiretin mevcudiyetine ve ahirette , dünya ve benzeri yerlerde yapılanların değerlendirildiğine;
7. Ahiret hayatının üstüntede hayat olduğuna;
8. Hiçbir şeyin tahdit edilemiyeceğine ; Tanrı hariç , her şeyin üzerinde daha üstününün bulunduğuna ,  ve bu sebeple bilim de dahil hiçbir şeye “bu kat’idir , bu en doğrudur” diye sarılınamıyacağına , mutlak gerçeğin ancak Tanrıya ait olduğuna ; inanmak!.
 
                                                           837.
                                               SORUMLULUK
Ahiret hayatı müddetince ,(tekamül yerlerindeki robotlu hayatlar da dahil)insanlar sorumluluğa hazırlanır ve alışırlar.Yüksek hayata geçmeden evvel  , ahiret hayatı müddetince bir çok imtahanların ve zorlukların yaşanmasının asıl mühim sebebi budur.Böylece ruhlar, asli hayatlarında alacakları vazifelere kendilerini hazırlarlar.
 
                                                           838.
                                               AN’ANELER VE TAASSUP
 
Taassuptan kaçmak demek , güzel ve tekamüle aykırı olmayan an’anelerden uzaklaşmak veya ahlak ve terbiye kanunlarını çiğnemek demek değildir.Bir şeye bağlanmanın taassup olup olmadığını ortaya koyacak bir ölçü mevcuttur ki buna “tekamül” denir.Tekamüle mani olmayan şeyler taassup değildir. İyi şeylere bağlı kalmak ise kat’iyen taassup addedilemez.
 
                                                           839.
                                   SORUMLULUK VE İDRAK
Bir kimsenin herhangi bir şeyden sorumlu olması için onu idrak etmiş olması gerekir.    
 
                                                           840.
                                                           KONİ
 
Bir kimsenin karakteri ve ahlakı hakkında bilgi edinebilmeniz için , o insanın hal ve tavırlarını veya icraatını bilmeniz yeterli değildir.Hal, tavır,  görünüm ve icraat sizleri yanıltabilir. Hal ve tavrı gayet kaba olan bir insan , tekamül etmiş bir ruhun sahibi olabilir. Size uzaktan sevimli görünmeyen kimseleri tanıdıktan sonra onlarda ruhi zenginlikler bulabilirsiniz. Kısaca , mevcut imkanlarınızla , bir insan hakkında hiç bir zaman doğruya yakın  bilgi edinemezsiniz.
Şimdi doğruya yakın bilgi edinmenin nasıl mümkün olacağından bahsetmeden önce  , doğruya yakınlık nedir ondan bahsedelim.
“İnsanlar için doğru ; mevcut imkanları ile hadiseleri tetkik ederek ulaşabilecekleri sonuçlardır.”
Zannedildiği gibi herhengi bir hadisenin veya cereyan etmekte olan bütün hadiselerin ayrı ayrı mutlak izahları yoktur.Çünkü bütün hadiseler zaten Mutlak’ta birleşirler. Dolaysıyle her hadisenin mutlak bir izahını aramak  , o hadisede Tanrıyı aramaktır.
Sonsuz yükseklikte bir koni düşünün. Bunun zirvesinde Tanrının Mutlak Arzu’sunun bulunduğunu , koninin de Mutlak Nizam(Plan) olduğunu kabul edin.Arzu ,  bu konide tabana doğru dalbudak salarak dağılmaktadır. Tıpkı ağaçların kökleri gibi genişlemektedir , fakat asla koninin hudutlarını aşmamaktadır.İşte hadiseler bu kök dallarına benzer.(ss:399 bkz şekil)
Şimdi siz dallardan örülü yollardan yukarı doğru yükseldiğinizi düşünün.Geride bıraktığınız yolların gerçi hepsinden geçmemişsinizdir. Fakat o yolların neden mevcut olduğunu düşünebilirsiniz.O yolları henüz aşmamış olanlar için mevcudiyetleri birer meçhul olduğu halde  , koninin zirvesine yaklaştıkça geride kalan yollar , çok daha iyi anlaşılır hale gelirler.Fakat siz hala sebeple sonuç arasında olduğunuz için  , sebebi tanıyamadığınızdan o yollardaki sırları çözemezsiniz.
Koninin zirvesine yakın bir yerdeki varlığın durumunu düşünelim.. Bu varlık hadiseleri zirveye yakınlığı oranında çok daha iyi idrak edebilir. Çünkü zirveye yakın yerlerde cereyan eden hadiseleri tetkik imkanına maliktir.Bu sebeple bulunduğu yerden aşşağıdaki hadiseleri daha iyi değerlendirebilir.
Fakat bu da subjektif bir değerlendirmedir.. Çünkü mutlak sebepten meydana gelen hadise onlar için meçhuldür( dikkat edilirse “hadiseler” denmedi! ). Aştıkları merhalelerde cereyan eden hadiseleri , ancak hissedebildikleri kadar, mutlak hadisenin mutlak sebebine göre değerlendirebilirler. Böyle olduğu için de bu değerlendirme subjektiftir.
Şimdi koninin en üst noktasına, zirvesine erişebilmiş bir varlığı düşünelim.Acaba bu varlık koninin içinde cereyan eden hadiseleri mutlak sebep ve gayeleri ile anlar ve izah edebilir mi?  İlk bakışta izah edebileceği düşünülebilir . fakat bilinmesi gereken bir nokta daha vardır o da , koninin tepesinde bir delik bulunduğudur.Bu delik Tanrının izahı imkansız arzusunun koniye sızdığı deliktir. Zirvedeki bir varlık bu arzunun mevcudiyetini kuvvetle duyabilir; konide cereyan eden hadiseleri de , sizin madde tesiri altında idrak edemiyeceğiniz bir kudrette doğruya yakın olarak idrak edebilir , değerlendirebilir. Fakat, konide  cereyan eden hadiselerin asıl sebep ve gayesi  koninin dışında olduğu için hakiki değere ulaşamaz.
Şimdi o varlığın  , Mutlak Nizama benzettiğimiz koninin üstündeki delikten daha yukarıya  , Tanrının aruzusuna doğru yükseldiğini düşünelim. Artık tabanından zirvesine kadar tekamül ederek  katettiği koni o varlık için mümkün olduğu kadar belirli hale gelmiştir.Artık o , o koninin var edilişindeki sebep ve gayeleri bilmektedir.Artık o, aştığı koni içerisinde Tanrının emrinde yüksek vazifeler görebilir.Fakat Tanrının arzusundan meydana gelmiş olan  ve her biri bir Mutlak Nizam halinde tezahür eden birçok koniler vardır. O, sadece başından sonuna kadar katettiği konide cereyan eden hadiseleri Arzu’nun yardımıyla değerlendirebilir.Fakat diğer konilerde cereyan eden hadiseleri pek bilemez.( ss400, bkz resim)
Böyle bir varlığın teker teker bütün konileri başından sonuna kadar katetmesine lüzum yoktur.O, Arzu’da ilerler. Çünkü o Arzu’nun herhangi bir yerinde , bu konilerin tepelerinden takılı bulundukları arzu lifleri birleşir. Bu birleşiş ağacın dalındaki kollar gibidir.Fakat bir nokta var ki, o nokta bütün konilerden yükselen bağların birleştikleri noktanın en üstüdür.İşte o nokta varlıkların varlık olarak tezahür etmeye başladıkları noktadır ki , o noktaya Mutlak varlık denilebilir.
Mutlak Varlık denilen o noktaya erişen bir varlık , Mutlak Nizamın hüküm sürdüğü sistemlerdeki sırlara sahip ve bütün sistemler üzerine tesirler icra edecek vaziyettedir. Fakat , daha “Arzu” üzerindedir .. Bu sebeple  , kendi varlığının var eden sırrı çözemez  ve kendine benzeyen varlıklar var edemez.
Aynı varlığın “Arzu” üzerinde daha yükseldiğini düşünelim.Artık , o arzu içerisinde , varlık bile denilmemesi gereken kudrettedir.Bütün konileri avcunun içi gibi bilir. Fakat tıpkı avcunun içinde nasıl bilmedikleri varsa , onlarda da bilmedikleri vardır.Fakat bu safhaya erişmiş bir varlık ,artık,Mutlak Nizama tabi olanların hiçbir zaman idrak edemiyecekleri bir “tesir”dir , bir “kudret”tir , bir “güzellik”tir.O bütün robot kavramların üzerinde , kayda ve şarta bağlı olmadan sayısız yerlerde yaşıyabilir , vazife görebilir.. Fakat ; tekamül sonsuzdur! Bunun için o daima arzu içinde yükselir, yükseldikçe de  Tanrı ile arasındaki sonsuz değer farkını daha iyi anlayıp idrak edebilir.
İç içe birçok konilerden meydana gelmiş bir sistem düşününüz. Bu konilerden herbirinde Mutlak Nizam hüküm sürmektedir.Her konide hüküm süren Mutlak Nizam ise birbirinin aynı değil fakat birbirlerini tamamlayan nizamlardır. Dolayısıyle her koni Mutlak Nizamın ancak kendisini ilgilendiren kısmıyla alakalıdır. Bütün konileri birbirine bağlayan bağlar ise , o konideki Mutlak Nizamı kurmuş olan “Arzu”dur.( Buna manen kabalaşmış arzu da denilebilir. Fakat bu , sadece durumu daha iyi izah edebilmek için kullanılan bir tabirdir).
Konileri birbirine bağlayan arzu lifleri daima küçük koniyi büyüğüne tabi kılacak şekilde bağlar. Bu sebeple her koninin tepesinden bir arzu lifi girer fakat içinde dallanır(ss 401,  bkz resim) Koniye giren her lif, o koniyi daha büyüğüne bağlamadan evvel bir kontrol noktasında birleşir. Bu sebeple her konide büyüklü küçüklü kontrol noktaları mevcuttur.
Mesela bir insanı ele alalım. Bu insan bir konidir ve aynı zamanda birçok koniler ihtiva eder. Bunlardan gelen arzu lifleri insanın ruhunda toplanır.
İnsan bedenine tatbik edilen Mutlak Nizamla ,  insanın ruhuna tatbik edilen Mutlak Nizam arasında farklar vardır. Ruh bedenini, arzuya bağlı olduğu kanaldan aldığı yardımlarla yarı otomatik olarak idare ederken  , bunun dışında da dah büyük koniye bağlı olan arzu ile irtibattadır. Bu sebeple her koninin kontrol nokotası, o koninin hudutları içerisinde değil , dışarısındadır. Böyle olduğu için de , “Ruh bedendedir fakat bedenin hiçbir yerinde değildir” denilmektedir.
Şimdi de tekamülde en geri bir varlığı düşünelim.Bu da bir koniye sahiptir.Fakat o koninin içerisinde tekamül etmekte olan başka bir varlık yoktur. Onun konisi sırf robotlardan (maddelerden) meydana gelimiş bir konidir.
Tekamüldeki varlık evvela bu robotların içerisinde robot yardımlarla tekamül etmiş , ve onları hakimiyeti altına ala ala koninin zirvesine yükselmiş , o koninin zirvesindeki Arzu bağı ile temasa geçerek  de içinde tekamül ettiği koniyi imkanlarınca emri altına almış  , daha büyük koninin varlığını hisseder duruma yükselmiştir.Kısaca, varlıklar arzu liflerine tırmana tırmana tekamül ederler.Üzerine yükseldikleri koniyi de imkanlarınca hakimiyetleri altına alırlar.
Bir varlık bir koninin hudutlarını aşınca , daha büyük bir koninin mevcudiyetini hisseder , daha yükselince de o hissedebildiği koninin de tabi olduğu konileri idrak edebilir.
Dünya da bir konidir.Bu koni de tıpkı insanlar gibi birçok koniler ihtiva eder. Dünyanın da , üzerine yükselmiş onu idare eden bir ruhu vardır kidaja büyük bir koninin ruhuna bağlıdır. Şu halde dünya da bir bedendir. Fakat Mutlak Nizam onda bambaşka tezahür eder. Gerçi dünya sizin bedeninizden pek farklı değildir. Onda da sinir sistemi , damarlar ve bu damarlarda akan sıvı ile sizinkinden daha başka türlü çarpan kalp mevcuttur.
Tekamül ederek yüksek bir seviyeye çıkmış olan bir varlık , imkanları oranında aşağı koniler üzerinde tesirler icra eder.Yüksek idareci varlıklar ise Arzu yollarında mevcut olan bütün varlıkların derinliklerine kadar nüfuz edebilmek imkanlarına maliktirler.Onlar tıpkı bir elektrik şebekesine aynı anda dağılan bir elektrik gibi bir anda muhtelif yerlerde tezahür edebilirler.Tekamüldeki varlıkların tabi oldukları esas bir ana tekamül sistemi vardır ki , bunu konilere benzeterek izah ettik.Bir de tekamül planları icabı teşkil ettikleri koniler vardır. Bunlar her zaman değişen konilerdir.Mesela ; aile , millet ve diğerleri, bu konilerden hasıl olur.
Tekamüldeki bir varlık öldükten sonra tekamülüne herhangi bir konide o koniye ait robotlarla başlar. Önce , planına göre robot yardımlarla bir vücuda sahip olur. Şayet bu bir insansa , o vücut birçok iç içe konilerden hasıl olan konidir.Ruh onları per ve diğer yardımlarla bir araya getirir. Bu şekilde hasıl olan şey , ruhun imkanları oranında üzerinde tesirler icra edeceği bir vücuttur.
Bir koni ve içerisinde bulunan koniler birbirleri ile ilgilidirler.İşte bu ilgiden, aile , millet ve diğer diğer koniler hasıl olur ki ; bu şekilde hasıl olan konileri diğerleri ile karıştırmamak doğrudur. Çünkü ilerde bahsedeceğimiz; mukadderat, talih , tesadüf, ve saire, bu( iki ayrı şekilde vasıflandırılabilen) koniler üzerinde tekamül planının icra ettiği tesirlerden doğar.
                                                           *
İnsanların karakterleri , veya kısaca her şeyleri planlarının icap ettirdiklerine uygundur ve insanlar ancak dünya realitelerine uygun  olarak hükümler verebilirler. Bir insanı değerlendirmek ise ancak onun toplum için yapmış olduğu çalışmaları değerlendirmekle mümkündür.Bu ise , o toplum tarafından “ iyi ve güzel”olarak kabul edilmiş şeylere olan sadakati ile ölçülebilir.Fakat bu, sadece normal hayatını yaşayanlar için böyledir.Vazifeliler ise bundan hariçtir.çünkğ onlar toplumu daha üstün realitelere çekecekleri için toplum realitesinin çerçevesini aşmak zorundadırlar.Bu ise, dünya ve benzeri tekamül yerlerinde başarılması en zor olan bir iştir. Ve bu sebepten onlar ancak yardımlarımızla vazifelerini ifa edebilirler.Bir insan dünyada her zaman ruhi değeri ile beliremez .Yükselmiş bir ruh bazı ihtiyaçlarını karşılamak için sefil bir hayat geçirebilir. Hatta pek müstesna hallerde , çok kötü dahi olabilir.. Bu nasıl oluyor şimdi onu izaha çalışalım.
Bir ruh dünyaya inerken plan icabı geri ruhlarla bağlanır. Mesela fena bir ana ve babadan doğar. Ser ve per vasıtasıyla o ruha sadece bir hayat boyu anne ve babanın karakteri  , ahlakı aşılanır. Beden de onlara benzeyebilir.Bu çocuk per vasıtası ile hakiki değeri ile tezahür edemez ve çok fena hareketlerde bulunabilir. Hatta cinayet dahi işleyebilir.
Hayatta işleyebileceği en büyük suçu işledikten sonra ekseriya per , baskısını hafifletir ve ruh işlediği suçun ağırlığını varlığında hissetmeye başlar. Bu , dünyada çekilebilecek azapların en müthişidir. Fakat “tertip” olduğu için ahirette hakikat aydınlanır ve ruh dünyada tertip eseri olarak işlediği cinayetin karşılığı olan cezayı çekmez. Bu misal de gösteriyor ki siz , insanları hakiki değerleri ile değerlendiremezsiniz.
Bir de, dünyada çok sık rastlanılabilecek bazı rahatsız edici tipler vardır. Bunlar saygısızlıkları , aç gözlülükleri  ve sair alışkanlıkları ile insanların huzurlarını kaçırırlar. Bunların içerisinde de tekamülde ileri olanlar mevcuttur.Fakat dikkatle tetkik ederseniz onları kolayca diğerlerinden ayırdedebilirsiniz. Çünkü bu gibiler ekseri dinlerine bağlıdırlar. Herkesin dikkat etmediği bazı ahlak kaidelerine otomatik olarak riayet ederler. Kısaca , olumlu tarafları da çoktur.
Bu gibi varlıklar tekamüllerinin yanında daha ziyade tekamüle yardım etmek için dünyaya inmişlerdir.Bu gibi insanlardan çoğu zaman çekinilir. Mesela , beddua etmesinden korkulur ki , doğrudur. Onların verdiği rahatsızlıklara tahammül edemeyen bazı( daha geri tekamüldeki) kimseler onları aşağılar ve kovarlar. Böyle yapmakla da bir tekamül ihtiyaçlarını karşılıyamamış  olurlar ve otomatik olarak da kovulanın bedduası yerine gelmiş olabilir.Hakikatte kovulan beddua olarak ( yine kovanın tekamülü gereği) ona bir acı , bir ızdırap dilemiştir.
Bu gibi sebeplerden ötürü insanlar diğer insanları pek kısıtlı imkanlarla değerlendirebilirler.Buna rağmen bir insanı dünya imkanları içerisinde de değerlendirmek mümkündür.Bunu sağlayacak bilginin ipuçlarını vermiş bulunuyoruz.
Bir insanın kendi değerini ölçebilmesi ise; kendi kendisini değerlendirebilmesi , mevcut imkanları ile , tekamül yolunun neresinde olduğunu bilmesi demektir. Bu ise şuurlu bir inancın yerleşmesi için lüzumludur. Bunun için burada , bir insanın değerlendirilebilmesi için hangi bilgilerden faydalanılabileceğinden bahsedeceğiz.
Subjektif ve objektif değerleri ile , imkanlar oranında , bir insanı tetkike çalışmak.. Bu işi yaparken , başlangıçta, o insanı hangi hususta tetkik ettiğinizi bilmeniz gerekir. Objektif olarak tetkik edemiyeceğiniz bir insanı başkasına tetkik ettirmek de bu konuda bir başka istifade metodudur. Bir insanı en basit şekilde , bir bütün (kül) olarak , tetkik etmek dahi dünyayı tetkik etmeye yakın zorlukta  bir iştir.
Şu halde önce hangi konuda tetkik edeceğimizi bilmemiz icab etmekte , sonra da subjektif ve objektif değerleri ile  tetkik gerekmektedir.Bu da basit bir iş değildir. Çünkü aslında dünyada objektif denilen değerler de subjektifdir. Şu halde bir insanı ; siz, bir yakınınız , onun bir yakını , her ikinizi de aynı derecede tanıyanlar  , sizi ve arnızdaki münasebeti bilmeyen onun tanıdıkları ve sair kimselerce tetkik edebilirsiniz. Bunların içerisinde subjektif değeri fazla olanları , subjektif bilgiler , objektif değeri fazla olanları da objektif bilgiler olarak tasnif edebilir , sentez yapabilirsiniz. Sonra bu sentezi , birbirine yakın bilgileri birleştirmek için analize tabi tutarsınız.
Çalışmanın bu kısmına kadar yapılan işler sonucunda  zaten bir fikir edinilmiş olması gerekir. Bir insanın dünya icraatı acaba onun ruh değerine uygun mu , değil mi? Bu da anlaşılabilir..
Mutlak Nizama göre, hiçbir ruh, sadece bir veya birkaç yönden tekamül ederek , diğer yönleri tamamen kaba ve tekamül etmemiş kalmaz.Mesela şefkatli olan bir ruh , eli açık ve yardımseverdir.Fakat bir insan bütün şefkatine rağmen hasisliği sebebi ile yardım edemiyorsa bu onun planı icabı vukua gelen bir haldir. Siz dünyada bir insanın şefkatli , iyi , değerli olması için tekamül ettiğini düşünebilirsiniz. Halbuki , bu hassalar ancak ileride kazanılabilecek olan daha yüksek hassalar için birer basamaktır.Dünyadakiler ne hakiki iyiliği ne de hakiki güzelliği tasavvur edebilirler.Biz dahi bunları madde tesirleri  altında olanlara izah edemeyiz. Bu bilgileri de sırf imanın şuurlanamasını temine yetecek kadar ve benimsetici metotlarla veriyoruz.
Kısacası, siz bir insanı gerçek anlamı ile değerlendiremezsiniz.Ancak verdiğimiz bu bilgiler yardımı ile yapacağınız bu değerlendirmeler eskisinden çok daha ilerde olacaktır.Bu ise dünyanın gireceği yeni tekamül devresi için lüzumludur. Ve ilerde bu metotlar , şahısların değerlendirilmesinde hukukun ana prensipleri olacak , bu prensiplere uygun olarak verilecek cezalar , ceza hüvviyetinde olsalar bile ceza olarak değil , bir ihtiyacı karşılamak için verilecektir.
                                  
                                               841.
                                               PER
Per ruha bağlı bir değerdir ve bütün manevi değerler gibi madde ölçmeye yarayan ölçülerle değerlendirilemez.Per ruha bağlı bir değerdir fakat o ”ruhun aldığı bütün yardımlardır” denilerek tarif olunamaz. Per kısaca şöyle tarif olunabilir.
            Per , ruhların vasıtalı yani robotlu tekamülleri müddetince ruh ve ruh ile ilgili her şey arasında bir süzgeç rolü oynar.Dünyada nasıl beş duyuya ihtiyaç varsa , ruhun bildi edinebilmesi için de pere ihtiyaç vardır.Mesela duyular vasıtası ile alınan izlenimler per süzgecinden geçmeden ruha ulaşamaz. Nefes almak için burun , ağız ve ciğerlere , görmek için gözlere ihtiyaç varsa ; tam bir manevi değer olan fakat henüz daha robotlar arasında tekamüle eden ruhun  bilgi edinebilmesi  içinde pere ihtiyaç vardır.
Çünkü ruhlar madde ve diğer robotlarla  bağlı halde iken şayet o robotlar üzerinde tam bir hakimiyet kuramamışlarsa  ,  bu taktirde robotlardan bilgi edinebilmeleri ancak perin otomatik yardımları ile mümkün olur. Bir ruh ancak robotlara hakim olduktan ve onları emirlerine aldıktan sonra robotlar üzerinde doğrudan doğruya tesir icra edebilir. Aksi halde icra etmekte olduğu tesir perin takviye ettiği tesirdir.
            Per izah edilmeden evvel  , ruhtan ve ruhun aldığı manevi yardımlardan genel olarak bahsedilmişti. Ruh iki türlü yardım alır ve aslında bu yardımları ayrı ayrı değil , birbirlerini tamamlayan yardımlar halinde düşünmek gerekir.
Ruhun aldığı bu yardımlardan birine sabit yardım, diğerine de değişen yardım diyebilirsiniz. Sabit yardım denilen per , değişen yardımların  geçerek ruha ulaştıkları kapı olarak da tarif edilebilir.Bir ruh, henüz daha robotlu devrede ise bu kapıya ihtiyaç vardır, çünkü ;
I.                          Ruhun bir tekamül planı vardır. Hariçten yapılan bu yardımların bu plana uygun olarak ayarlanmasını ruh per değeri vasıtası ile yapar.
II.                       Per ruhun tekamül planından uzaklaşmasına mani olur.
III.                     Tekamül ile ilgili hadiseleri kaydeder ve icabında ruha yaşatır.
 
Per öyle bir manevi değerdir ki  “ robot şuur” halinde tezahür eder.Fakat bu robot şuur ruhun subjektif arzularına uymayan ve tıpkı Mutlak Nizam icaplarına uygun olarak kurulmuş robot makina gibi çalışır. Özü, Tanrının yoktan var ettiği manevi değerlerdir ve en saf halde olduğundan , ruhlar bile ahiret hayatlarını yaşarlarken onu öz varlıklarından atırt edemezler.
Per’i insan yapısı makinalar gibi düşünürseniz hata edersiniz.Bir an için  , aşağı - yukarı ruh gibi  tezahür eden fakat tekamül etmeyen bir varlık , bir değer düşünmeye çalışınız.Sonra bu değeri ruh ile birleştiriniz., ruh ile perin çok sıkı bağlarla birbirlerine bağlı olduğunu  , hatta ruhu perden bir kafes içindeki elmaya benzeterek düşünebilirsiniz.Elmaya gelecek her tesir bu kafesten geçer.Elmanın kafes içinde bulunmasının sebebi ise , onun, dışardan uzanan bir el tarafından alınıp yanlış yollarda kullanılmamasıdır.Kısaca per, ruha dıştan gelen tesir ve yardımları ve ruhun icraatını kontrol eder.
Şimdi çok mühim bir noktaya geldik.Acaba ruhun per kontrolü dışında kendi kendine  , serbest yaşadığı bir öz hayatı var mıdır? Buna , “ acaba ruhun per kontrolü içinde yaşadığı bir iç hayatı var mıdır “ da denilebilir.Evet vardır; fakat ruh o kadar perin baskısı altındadır ki  , öz hayatını per müdahalesinden kurtararak öz değeri ile yaşayamaz. Veya , yaşadıklarından hangisinin öz değerinin ürünü  olduğunu bilemez. Bildiği anda ; idrak edilen ne ise , o alanda per müdahalesi kalkar.Bu aynı zamanda ; ruhun o alanda perin müdahalesine ihtiyacı kalmaması demektir.  
Per’in öz hayatına hangi hususlarda müdahale ettiğini idrake başlaması demek , o ruhun zincirleme olarak perin birçok müdahalesinden kurtulması demektir.Görülüyor ki per çok taraflı çalışan bir robottur.
Acaba ruhun tekamülü; perden hiç bahsedilmeden , veya per tarafından yapılan yardımlardan genel olarak ruhun aldığı yardımlardır denilerek izah olunamaz mı?...
Olunur.. Nitekim biz peri bildirmeden evvel , önce ruhtan sonra ruhun aldığı yardımlardan ve tekamülden bahsedildi.Biz ruhun analizine girmeden evvel uzun zaman perispriden bahsettirdik.
Perispriden bahsetmeden ruhtan bahsedilemezdi.Perispriyi izah ederken kısaca onu ruh ile beden arasındaki bir bağ olarak izah ettik.Fakat ona ne madde dedik ne de madde olmadığını söyledik.Böylelikle ruh ile beden arasında bir bağın mevcudiyetinden bahsettik.Söylenenlerin hepsi doğru fakat eksik bilgilerdi.
Bu bilgiler üzerindeki araştırmalar insanlara evvela perispri adıyla seri tanıttı. Fakat perispri tam  manasıyla ser olarak da tanınmadı aynı zamanda onda bazı manevi değerlerin de mevcut olduğu hissedildi. Fakat bütün bu araştırmalar pek az kimsenin meşgul olduğu araştırmalardı. Özetle biz perispriden bahsederken ilerde yapılacak esas perispri izahına zemin hazırladık.
Acaba bu izah neden seneler önce yapılmadı da şimdi yapılıyor? Bunun asıl sebebi; perin izahı ile Şuurlu İmanın izahına başlanması gereği idi. Şuurlu İmanı izah için ise bir zeminin  hazırlanması icab ediyordu. Böylece bir takım benimsetici yollardan verilen bilgilerle perispriden kapalı olarak bahsedildi.
Per ise ruhun tekamülü için zaruri bir değerdir ve ilerde daha değişik izah edilecektir.
Per izah edilirken ona “robot”diyoruz , “manevi değer” diyoruz ;ve bütün bu izah tarzları onu , size madde ölçüleri  ile ölçülemeyen manevi robot bir cihaz olarak düşündürüyor.. Eski devirlerde, daha makina ve robotların mevcut olmadığı , robot kavramının dahi bulunmadığı zamanlarda bu bilgileri verseydik ve per’den “ per, bir robot manevi değerdir” deseydik ne anlardınız?.. Hiçbir şey !..Keza robotların yeni yeni ortaya çıktığı zamanlarda da pek bir anlam ifade etmeyebilirdi. Şu anda, yine de , onu zamanınızda bilinen , tanınan robotlardan çok üstün bir robot olarak düşünmek gerekir.
Şayet biz peri bin sene sonra izah etseydik o zaman peri bambaşka düşünebilecektiniz. Fakat Şuurlu İmanınn izahı için bin sene daha beklemeye lüzum yoktur , çünkü, per’i, bin sene sonra da , on bin sene sonra da izah etsek yine hakiki değeri ile anlaşılamıyacaktır. Bunun yanısıra ise Şuurlu İmanın izah zamanı gelmiştir.
Kısaca per, liyakatiniz oranında değerlendirebileceğiniz bir değerdir.Peri sadece siz değil  , ahiretteki ruhlar da  kolay kolay ruhlarından ayrı olarak mütalaa edemezler. Bunu biraz da vicdanı ruhtan ayrı mütalaa edemeyişinize benzetiniz.. Sizin bildiğiniz vicdan azabı veya herhangi bir acı , ağrı , üzüntü; hakikatte , manevi alemde çekilen azap, üzüntü ve diğer şeylerle pek az benzerliktedirler ve biz size onları dünyada kaldığınız müddetçe asla izah edemeyiz.
Mesela biz tebliğlerde sadece “ bildiğiniz renklerden başka renkler de vardır” diyoruz  fakat madde ile bağlı olanlara o renkleri gösteremiyoruz.Halbuki maddeden başka robotlu olan kainatlardan çoğunda sizin tanıdığınız renkleri tasavvur dahi edemezler.İşte bu sebeple biz per’i dünyadan başka bir tekamül yerine izah ederken size anlattığımız gibi anlatamıyoruz. Onlar da bir per düşünüyorlar , fakat onların düşündüğü per, ne ahiretteki ne de dünyadaki varlıkların tahayyül ettikleri perdir.
Çünkü gaye , ne per’i, ne ruhu , ne onu ne bunu izahtır ; gaye tekamüldeki varlıklara tekamül edebilmeleri için gereken bilgiyi vermektir. Bu bilgi ise onların tekamül ihtiyaçlarını en güzel karşılayacak şekilde düzenlenir ve için de bulundukları şartlar da  dikkate alınarak en doğru şekilde verilir.Bilgilerimiz, o bilgileri alan varlıkların alabilecekleri en doğru bilgilerdir.
Mesela şimdi sen (1)(1: bu bilgileri alan vazifeliden bahsedilmekte) , dünyada dünya şartlarına göre bu bilgiyi alırken , başka tekamül yerlerinde de oranın şartlarına göre aynı bilgiyi almaktasın. Fakat şu anda o başka tekamül yerlerinde almakta olduğun bilgileri içinde bulunduğun bu şartlar içerisinde imkanı yok anlayamazsın.O bilgileri anlayabilmen , bulunduğun tekemül yerinden ve oranın tahditlerinden uzaklaşman ve manevi hayatını yaşaman demektir.Buna veren ile alanın bir oluşu da diyebilirsin.
Nasıl oluyor da ben aynı bilgiyi başka bir tekamül yerinde de alıyorum sualinin cevabına gelince; ruh  beden ile sınırlandırılmamıştır.. Bu iş nasıl oluyor? İşte şimdi yine per’e geliyoruz.Seni dünya hayatına adapte ettiren(2) ( 2:adapte ettirmek: intibak ettirmek , uyum sağlatmak) per değeri yine sana dünya hayatından başka hayatlarını da unutturmaktadır.Yani bir ruhu herhangi bir tekamül yerine adapte ettiren değer per’dir.
Per bir ruhu çeşitli tekamül yerlerine adapte ettirebilir. Görüyorsunuz ki iş, anlatılanlarla da kalmıyor , anlatılacaklarla da .. Siz şimdi dünyada tekamül eden bir ruhun aynı zamanda başka tekamül yerlerinde de olabileceğini , fakat o yerlerin ( bu anda ve bu idrak içinde) asla farkında olamıyacağını, fakat buna rağmen işi basite indirgeyebilmek için bir ruhun dünyada bir bedeni olduğu şekilde düşünün.. yine de ruha , yukardaki sebepten dolayı “bir” denilemez fakat bedene “ bir” denilebilir.
Şunu da belirtelim ki , çoğunlukla , ruhlar sadece bir tek tekamül  yeri ile ilgilidir.Tekamül yerlerindeki bütün ruhların ise ahiretle alakaları vardır.Dünyadaki ölüm hadisesi ise ahiretteki varlığın şuurlanmasıdır ki bunu uykudan uyanmaya benzetebiliriz. Mesela sen(3)( 3:bu bilgilerin vazifelisine) şu anda dünyadasın ama arada vazifeli olarak bulunuyorsun. Ölünce derhal dünyadaki hali objektif olarak görmeye başlayacaksın. Senin dünyada ölmen demek , diğer tekamül yerlerinde de ölmen demek değildir.Fakat herhangi bir yerdeki robotla irtibatın kesilir kesilmez , oranın tesirlerinden kurtulman demektir.Bunu şöyle bir misalle açıklayalım :
Kendi sesin ile değişik kayıtlar yapılmış on adet bant, on ayrı yerde çalsa ..bunların hepsi senin sesindir . fakat sen ancak bütün hepsinin dinlenebileceği bir yerde bulunursan bu on ayrı bantı dinleyip kontrol edebilirsin. Her bant ise senin sesin olmasına rağmen gerçek sen olmaktan çok uzaktır.
Bant bir robottur ; manevi değerler ise muhtelif yerlerde vazife icabı lüzumlu olan şekle bürünür ve vazifesini ifa ederler ki, burada cüzün değeri , küllün değeridir.Fakat tahdit edilmiş halidir ve kül’den çok değersiz tezahür eder. Ancak bu sözden senin yüksek mekanizmanın varlığı olduğun anlamı çıkarılmasın.Tekamül eden bir varlıksın ve Şuurlu İman vazifesini ifaya hak kazanmışsın.
 
                                               842.
                                   PER’İN GÖREVLERİ
             Tekamül yerine inecek bütün varlıklar ister tekamül gayesi ile ister vazife
         için o yere inecek olsun  , böyle bir değere ihtiyaçları vardır.
 
Tekamül eden varlıklar per’den ahirette ayrılamazlar.Vazife  için inenler şayet ahiret safhasını aşmış varlıklarsa , onlara robotlu ortamlarda eşlik eden per’e benzeyen değerden ahirette ayrılırlar.Zaten ahiret böyle varlıklar için bir yol üstü istasyonudur.
Her şeyi ancak madde dünyasındaki nizama uygun olarak düşünebilirsiniz.Mesela ölüm hadisesi denince, aklınıza bedenle ruh irtibatının kesilmesi ve ruhun ahirete geçişi gelir.Akla gelen yanlış değildir fakat siz , ruhun ahirete geçişi denince herhangi bir maddi varlığın bir yerden bir yere geçişini düşünüyorsunuz.Halbüki ölüm hadisesi hiç de öyle maddi düşüncelere uygun gelecek şekilde cereyan etmez.Mesela dünyada hayata gözlerini kapayan bir insan , başka bir tekamül yerinde hatta yine dünyada yepyeni bir hayata gözlerini açabilir!..
Şimdi bu söylenenin nasıl olabileceğini de aynı tesirler altında kalarak hayretle düşünüyorsunuz , bir insanın hayata gözlerini kapadığı aynı anda nasıl olup da başka bir yerde tekrar hayata başlayabileceğini merak ediyorsunuz. Bu şöyle olur...; Bir insanın ani olarak öldüğünü düşünün. Ölüm anı , onun madde tesirlerinden kurtulduğu andır.Artık onun ölümden sonraki hayatı , zaman ve diğer kavramlarla izah olunamaz . Şu halde bu varlığın ahiret hayatının eş değeri olan bir durum dünyada mevcut değildir.
Şimdi bu insanın dünyaya tekrar inişini düşünelim . Bir varlığın , tekamül yerinin esas ana robotu ile bağlanma anı , o varlığın tekamül yerine bağlanma anıdır.Söylediklerimizi tekrar gözden geçirelim. İnsan öldü ve madde tesirlerinden kurtuldu. Uzun veya kısa bir ahiret hayatı yaşadı.. Bu hayatı ölçecek  , ne kadar olduğunu söyleyecek bir ölçü elinizde mevcut değil. Şu halde bu hayat sizin için ölçülemez. Ve aynı ruh , ser ile irtibata geçerek tekrar dünya hayatına başlıyor. Kısaca;iki dünya hayatının arasında sizin değerlendirmek imkanlarına malik bulunmadığınız bir ahiret hayatı mevcut. Buna ne kısa , ne uzun , ne de yok diyebilirsiniz. İnsanlar ahiret hayatı şöyle dursun , uykuda geçen zamanlarını bile madde ölçüleri ile değerlendiremezler.
Şu halde bir insan dünyadan ayrıldıktan sonra kendini bambaşka esaslara dayanan bir alemde bulur ve dünyaya tekrar dönüşünde dünya şartlarına yeniden adapte olmak durumu ortaya çıkar. Her ne kadar , önceden dünya hayatı yaşamış olsa da , ahiret hayatı onun üzerinde bir önceki dünya hayatını hatırlatmaıyacak tesirler icra etmiştir.
Görülüyor ki ,varlıklar yaşadıkları yere adapte olunca  , başka yerleri ve oralardaki hayatı düşünemez hale gelmektedirler.
Şayet per olmasaydı tekamüldeki varlıklar daima eski hayatlarını hatırlayabilecekler ve      gittikleri tekamül yerinden faydalanamıyacaklardı.
 
                                               *
 Per’in akrabalıkların ve hısımlıkların kurulmasında çok büyük rolü vardır.
 
 
Dünya hayatında aile çok mühim rol oynar.Artı ve eksinin hüküm sürdüğü tekamül yerlerinde vaziyet böyledir. Bu sebeple  bir ruh tekamül planı ile dünyaya inerken , onu ileride içinde doğacağı aileye per intibak ettirir.Ruh ,ilerde planına uygun olan insanla per vasıtası ile karşılaşır ve yine per vasıtası ile birbirleri ile evlenirler.
Tekamüldeki varlıklara yardımların iki türlü yapıldığından bahsetmiştik.Bu yardımlar dünya realitesine göre şöyle gruplandırılabilir.
a.       Ruhun aldığı sabit yardımlar
b.      Dış yardımlar.
 
Ruh sabit yardımları per’den alır. Dış yardımlar ise robotlu takamülleri devam ettiği sürece , per süzgecinden geçtikten sonra ruha gelir.Şu halde per , ruha yapılan bütün yardımlarda rol oynar.Onları ruhun tekamül planına uygun hale getirir , düzenler. Kısaca;
                        Ruhun tekamül planına uygun hadiseleri per düzenler.
 
En basit insanlar en bencil insanlardır. Örümcekte de ruh vardır fakat onun ruhu sırf bencilce haraketlere eğilim içindedir.Bu sebeple aciz hayvanları kolaylıkla öldürebilir.Çünkü onun ruhu tamamen per denilebilecek bir ruhtur ve ancak per aracılığıyla böyle egoistçe yaşayan bir devreyi geçirerek , tekamül planı icabı lüzumlu olan merhaleleri aşabilir.
Üç türlü yaşamak vardır
1.      Hiçbir şey bilmeden ,
2.      Perin hakimiyeti altında ;
Bu devreyide tekrar üçe ayırarak düşünebiliriz.
a.       Perin tam hakimiyeti altında
b.      Yarım hakimiyeti altında( perin varlığı idrak edilmeden)
c.       Şuurlu olarak per aracılığı ile yaşamak
3.  Yüksek per’siz hayat
 
 Dünyadaki insanlar din devri ile 2.maddenin b. Bölümünde izah edilen duruma kadar yükselebilmişlerdir.Şuurlu İman ise beşeriyeti 2. maddenin c. Bölümüne yükseltecektir.
Buraya kadar anlattıklarımızdan  robotlu tekamül devresindeki ruhların per değeri halinde tezahür ettiği ve kendi hayatlarında hiç bir rol oynamadıkları anlamı çıkarılabilir.Halbüki durum hiç de böyle değildir.Gerçi per bir süzgeçtir ve ruha gelen dış yardımlar bu süzgeçten geçerler. Bir insan nasıl ki madde aracılığı olmadan hiçbir şey yapamazsa , ruh da robotlu takamül devresi süresince per’siz bir şey yapamaz.Fakat bunlara rağmen ruhun serbest bir hayatı vardır.
Per bir ruhu esas planına uygun yola sevk eder ; fakat ruh , ancak planının sınırları içerisinde serbest hareket edebilme ,mkanlarına maliktir.
Mesela bir insan bir yere gidecektirfakat o yere iki yoldan faydalanarak ulaşılabilir. Bu iki yoldan birini seçmekte serbesttir. Çünkü planında gidilmesi gerekli olan yer mevcuttur ; o isterse çamurlu yoldan yürür , isterse düz ve temiz yoldan gider. Çamurlu yoldan giderse kirlenir , temiz yoldan giderse temiz kalır.
Bir plan hazırlanırken onda yukarıdaki örneğe benzer boşluklar bırakılır.Mesela bir adam zengin olacaktır. Plan icabı, zengin ve maddi refah içerisinde yaşaması icab etmektedir. O adamın karşısına zengin olabilmesi için birçok imkanlar çıkar. Bunlardan bir kısmı iyi, bir kısmı da dünya realitesine uymadığı için , fena imkanlardır.Çoğunlukla yapmaması gereken imkanlarla karşılaşır.Yaparsa zengin olur fakat günaha girer.Sabreder ve o fırsatlardan istifade etmezse az sonra karşısına çok iyi fırsatlar çıkar ve onlardan faydalanarak zengin olur.Bu şahsın planında zengin olacağı şartı vardır.Fakat hangi yoldan zengin olacağı açık bırakılmıştır. O , seçtiği yola göre değer kazanır veya kaybeder.Per bu durumda da rol oynar ve denenen şahsı icab ettiği şekilde ikaz, hatta tahrik edebilir.
Tekamül planı, bir insanı daima ihtiyacını karşılayacak yollara sevk eder.O  insan liyakatı oranında bundan faydalanabilir.
 
                                                           *
Per, vicdan değildir.Fakat vicdana bağlıdır.Madde tesiri altında bulunanlar ise ,
 asıl vicdanın ne olduğunu bilemezler.
 
Tekamüldeki ruhun lüzumlu olan değerleri kazanabilmesi için , per, onun vicdanına tesir eder.Bu tesiri dünyada vicdandan ayırt etmeye imkan yoktur. Ancak, bildireceğimiz bazı metodlardan faydalanılarak vicdanı ilgilendiren şeylerin  doğrudan doğruya vicdandan mı, yoksa per’den mi olduğunu anlayabilirsiniz. İlerde bu husus özellikle hukukçuları ve hakimleri çok ilgilendirecektir. Mesela insanları kırmak istemeyen bir şahıs düşünün .Bu  şahsın en çok çekindiği şey bir insanı sözle incitmek olsun Böyle bir kimse zaman zaman bazı tesirlere kapılarak etrafındakileri incitsin. Aslında bu insan yaptığı şeyi yapmayı hiç istememektedir.Şu halde yaptığı işin fena olduğuna inanmış bir insandır. Buna rağmen elinde olmayan bazı sebeplerden  bu işi yapmakta sonradan da vicdan azabı çekmektedir. Bu durumdaki bir şahsa o işi yaptıran per’dir. Per ise, bu işi o şahsın , o huyunu iyice  terk etmesini benimsemesi için yapar. Çünkü çekilen vicdan azaplarının , yapılmaması gereken şeylerin benimsenmesinde çok mühim rolü vardır. Böyle bir insana , şayet per, onu bunu incitmek imkanı hazırlamasa , o zat böyle bir şeyi yapmayacaktır. Fakat iyice de benimsemiyecektir.
            Bir insan , ruhuna mal ettiği değerlerin aksini , per zorlayışı olsa dahi yapamaz.İşte bu hal, o şahsın , per zorlmasına rağmen yapmadığı veya yapamadığı şeyi benimsemiş olduğunu gösterir. Mesela bir insan , bütün tahriklere ve elindeki imkanlara rağmen karşısındakini öldüremez, hatta onu öldürmemek için ölüme razı olur. Bu hal o şahsın , hiçbir kimseye öldürmeye hakkı olmadığını ve ruhunun buna müsade etmediğini iyice benimsemiş olduğunu gösterir. Böyle olduğu için de , per zorlasa dahi öldüremez.
            Robotlu ortamlarda ruhlar her hadiseyi per süzgecinden geçtikten sonra yaşarlar demiştik.Bu durum ,ruhun ( per değerinin müdahalesine rağmen) benimsediği değerleri hayatına tatbik etmesine mani değildir.Zaten per, benimsenmiş hususlardan çok , plan icabı benimsenmesi icab eden hususlar üzerinde durur.Plan hazırlanırken de benimsenmiş olan değerlerden faydalanılarak , benimsenmesi gereken değerler göz önüne alınır.
            Perin vicdana bağlı olması , ahirette, ruhun günah ve sevaplarını hatırlaması için lüzumludur. Zaten ruhlar beninsenmemiş hususlar için günaha girerler. Benimsenmesi gerekenleri benimsemekle de sevap işlerler.Evvelce benimsenmiş değerlerin ise günah ve sevapta doğrudan doğruya rolü yoktur. İnsan fena şeyleri , iradesini kullanarak yapmaktan kaçınırsa sevaba girer. Evvelce benimsemiş olduğu değerler onu dünyada sevap işlar gösterirse de hakikatte sevaba girmez. Çünkü o değerleri kazanırken , evvelce sevaba girmiştir.
 
Şu halde , bir insan benimsediği şeyleri tatbik etmekle sevaba girmez.Çünkü o bundan başkasını yapamıyacak durumdadır.Halbuki daha benimsemediği ve yapabileceği fena şeyleri iradesi ile önlerse o zaman sevaba girer ve değer kazanır.
 
Per’i bir tercumana , bir transformatöre benzetbilirsiniz ; Mesela o, her tekamül yerindeki şartlara uygun olan bir zaman kavramını ruhlara yaşatır.
 
                                              
 
                                                  843.
                                   ZAMAN TORBASI
 
Zamanı; tekamül icabı ruhun yaşaması gerekenlerle dolu bir torbaya benzetiniz.Bu torba öyle bir torba olsun ki bir hamur veya naylon parçası gibi ezilip bükülsün , yayılıp toparlansın; kısaca ,istenilen şekle girsin.Hadiselerin ise aynı kalmakla beraber torbanın alacağı şekle uygun olarak tezahür ettiğini düşünmeye çalışın.
Şimdi de naylon torbanın içerisinde tek bir hadisenin olduğunu düşünelim. Naylon torba maddedir , böyle olduğu içinde ona istenilen şekil verilebilir. Hadise ise menşe’i manevi fakat madde dünyasında tezahür edecek şeydir.Bu sebeple ona ancak madde dünyasında alması gereken şekil verilir ve bu şeklin verilmesinde de o hadiseyi ortama intibak ettiren naylon torba en büyük rolü oynar.
 Gaye, zaman kavramının değil, zaman kavramına benzetilen naylon torbanın içindekilerin yaşanmasıdır.Bu naylon torba, dünya döndükçe , sabit şeklini muhafaza etmez ve mesela daralır ; daralınca hadiseler birbirini daha sık takip ederler. Yayılır ; yayılınca da hadiseler birbirini daha seyrek takip ederler.Sıkışık bir torbada ki hadise birbirini birer gün ara ile takip ederse; daha yaygın bir torbada onar sene ara ile birbirlerini takip edebilirler.
Her insanın yaşaması gerekenbir hadiseler torbası vardır.Bu torbalar diğer torbalarla da temastadır.Hatta muhtelif torbalarda küçük farklarla aynı hadise mevcut olabilir. Hadiselerin menşe’inin manevi olduğunu söylemiştik.Bu sebeple böyle bir hal mümkümdür.Birbirini kısa aralıklarla takip edecek olan hadiseler ise ihmal veya liyakatsizlikler yüzünden gecikebilir. 4 yılda bitmesi gereken öğretimin 6 yıla uzaması gibi. Hadiselerin gecikmeleri yani torbada fazla yer tutmaları , diğer hadiselerin sıkışmalarına sebep olur.Mesela evde geç hazırlanan bir insanın yetişeceği yere koşuşmak mecburiyetinde kalması gibi düşünebilirsiniz.Torbadaki her hadise de aynı zamanda birer küçük hadise torbasıdır.
Ruhun , tekamülü icabı yaşaması gereken bir hayatı vardır. Ve bu hayatın içindeki hadiselere kişiyi iten , yolunu kaybetmemesini temin eden dümen per’dirç
 
 
 
VAZİFE ZAMAN TORBASI
 
Gerçekleştirilmesi gereken bir vazife düşünün . Bu vazife de bütün ayrıntıları ile birlikte bir zaman torbasının içindedir. Bu vazifenin sorumluluarı liyakat gösterirlerse o vazife normal seyrini takip eder.Şayet liyakat göstermezlerse , torbada yukarda izah etmiş olduğumuz sıkışıklıklar hasıl olur. Bu hal vazifeyi zorlaştırır ve o vazifeden sorumlu olanları çok zor durumlara sokar.
Vazife gruplar halindedir ve bu gruplar birçok torbalar ihtiva eden torbalar halinde , esas vazifenin zaman torbası içindedirler. Küçük zaman torbaları , esas torbaya tabi olduklarından serbestçe hareket edemezler ve zaman onlar için çok mühimdir. Her torba , vazifedeki rolü ile ilgili değerdeki bilgi ve yardımları alır.Asıl dış torba ise  ,bütün hadise torbalarını ihtiva eden torbadır.O torbanın sorumlusu için vazifede hiçbir tahdit yoktur.Teşebbüs(1)(1: girişim) vardır.Maddi tesirler altında yanlış teşebbüslere girişirse , o teşebbüsler önlenir.
En büyük torbanın sorumlusu , vazifenin en büyük mes’uliyetini taşıyan şahıstır. Onun en yakınları ise , en büyük mes’uliyeti paylaşanlardır.Büyük torbanın sorumlularının daima teşebbüste bulunmaları , hadise torbasında sıkışıklıklar husule gelmemesi ve vazifenin başarılması için zaruridir.Bir teşebbüsün zamanının gelip gelmediğinin mütalaası ise , torbanın yani bilgilerin sorumlusunun en yakınlarının vazifesidir.Ve onlar şuurlu hareketlerle tasavvur edilemiyecek değerler kazanabilirler. Bir an için en sorumluların hepsinin yanıldığını düşünelim! O zaman biz yardım ederiz.
Vazife nasıl olsa yürür! Gaye torbalarda sıkışıklıklar meydana gelmeden yürümesidir. Dünya , hatalar ile bin sene gecikebilir. Hata ve liyakatsizlikler ise , verilen bütün imkanlara rağmen vazifeyi bin sene geciktirenlerdedir.
 
                                               844.
                                   PERİN GÖREVLERİ
Bir vazifeli dünyadayken objektif olamaz fakat dünya hayatından ayrıldıktan sonra
dünyadaki vazifesine çok daha objektif bir tarzda devam edebilir.
 
Mesela dünyada plan icabı kendisine yakın olan ana, baba ,kardeş veya eşine diğer insanlardan çok daha düşkündür. Fakat ahiret üstü bir hayatı yaşarken dünyada bıraktıkları  , kendi maddi hayatı da dahil olmak üzere; onun imkan , görüş ve değeri karşısında karıncalar kadar ufalır. Bu ufalış, manevi bir ufalıştan çok , hadiseleri objektif olarak tetkik edebilmek için hadiselerden uzaklaşıştır.Artık böyle bir varlık için dünyada bıraktığı hayat ve o hayata karışanlarla karışmayanlar arasındaki fark ufaldıkça ufalır.
Dünya hayatını dünyada tetkik etmekle aynı hayatı ahiret veya ahiret üstü mertebelerden izlemek arasında farklar vardır. Dünyadaki bir ruh çoğunlukla dünyaya gelmeden önce dünya hayatını dünyadakinden çok daha iyi tetkik edebilir.Bir ruhun dünyaya geldikten sonra maddi tahditlerle çok daha dar imkanlar içerisinde kalışı adeta tekamülde geri bir halde gözükmesini sağlar. Bu hal, müsabakada daha iyi koşabilmek için antremanda ayak bileklerine ağırlıklar takan bir atletin haline benzetilebilir.
Dünyadaki insanlar hadiseleri , ahiretteki değerlerine yakın bir değerle tetkik
edebilmek hassasını tekamül ederek kazanırlar.
Bütün bu işlerin cereyan etmesinde ise per’in rolü vardır.
 
                                               *
                                   İnsanlar hayatta birçok şeyi uğursuz addederler.
 Uğursuz addedilen şeyler ise uğursuz olurlar.
 
 
                Mesela 13 sayısının uğursuzluğuna inanan bir insan ayın onüçüncü gününün uğursuzluk getireceğine inanmışsa , bu inancının hatırlam-nmasından hasıl olan şualar  ona gerçekten o günü uğursuz hale getirir.
Uğursuzluklardan korunmak ; ancak hiçbir şeyin uğursuz addedilmedikçe uğursuz olmayacağına inanmakla mümkündür. Bu ise kolay bir iş değildir. Tekamüllerinin büyük ve ilkel bir kısmını dünyada geçirmiş olanlar , eski inançlarının tesirlerinden tamamen kurtulamadıkları için birçıok şeyi uğursuz addedebilirler. Başka tekamül yerlerinde  yetişenler için ise bu hal geçerli değildir.Şu halde eski inanç ve dinlere ait batıl inançlardan kurtulamamış olanlar , ekseri tekamülünün büyük bir kısmını dünyada yapmış olanlardır.
                       
İnsanların batıl inançlardan kurtulabilmelerinde de per’in rolü büyüktür.
 Per’in olumlu ve olumsuz müdahaleleri bir insanı batıldan kurtarır.
 
                                                               *
            İçerisinde , bir ucu serbest bırakılınca derhal dümdüz olan ,  iki tarafı sabit , yay gibi gerilmiş çelik çubukların bulunduğu bir odayı düşününüz. Bu çubukların her birinde toplu maddi enerji mevcuttur(1)(1:potansiyel enerji). Depo edilmiiş halde bulunan bu maddi enerji , çubukların bir uçları serbest kalınca derhal çubuğun dümdüz olmasını sağlar. Serbest uç hareket halinde iken birisine çarparsa onu öldürebilir.
            Böyle bir oda maddi enerjinin depo edildiği bir odadır.Bir çubuğu yavaşça eğerek bir yay haline getirmek için kullanılan yumuşak ve zararsız enerji , çelik çubuğun bir ucunun kurtulması ile bambaşka tezahür eder. Maddi enerjiler ise zannedildiği gibi , madde ölçüleri ile tastamam değerlendirilemezler. Çünkü enerjide madde ölçülerine sığmayan manevi haller mevcuttur.
Böyle maddi enerji deposu haline getirilmiş bir odada ( tıpkı bir çelik oksijen tüpü içerisindeki oksijene benzeyen) enerji serbest hale geçemediği, enerjisini kullanamadığı için şualar yayımlar.Bu şualar insan üzerinde , bazı çok özel tedavi halleri dışında , çok olumsuz tesirler icra ederler.
            Dertlerle veya kinle yüklü bir insan da tıpkı yay haline getirilmiş çelik çubuklar gibidir.Dert, kin veya hırstan varlığını kurtaramadıkça , hem kendisini hem de civarını zehirleyen şualar yayımlar. Her insan, içinde bulunduğu hale ve ruh değerine uygun olarak olumlu veya olumsuz tesirler yayar.İşte bu şuaların veya tesirlerin tekamülde çok büyük rolleri vardır.
                                   Per değeri, civardaki bu şualardan (tesirlerden) faydalanarak ruhun
 ihtiyacı olan tesiri onun ihtiyacı olacak şekilde ona iletir.
 
 
                Hiçbir sebep yokken devamlı canı sıkılan bir insanın civarında , tanıdığı veya tanımadığı , sıkıntılarla yüklü bir insanın mevcut olması pek muhtemeldir.Civarında dedik çünkü bu tesirlerden madde değeri yüksek olanlar mesafenin azlığı oranında tesirli olurlar.
 
                                   İnsanların yayımladıkları bu tesirler Mutlak Nizam esaslarına uygun
 olarak boşlukta dolaşırlar.Per onlardan ruhun ihtiyacını karşılayacak şekilde faydalanır.
               
                                                               *            
 
                                               Tesir yayımlayan sadece insan veya maddeler değildir.Müzik ,
 hatta insanın uykuda gördüğü rüya , san’at eserleri , okunan bir kitap , seyredilen film detesirler yayımlar.
 
 
 
 
                Bir filmin yayımladığı tesir değişmez. Neyi ve ne şekilde yayımlayacaksa öyle yayımlar , fakat per bunu ruha yarıyacak şekle sokar. Bu sebeple bir film , bir roman , bir müzik ; her insanda birbirine benzemeyen tesirler icra ederler.Birbirlerine yakın seviyelerdeki ruhlar normal durumda , aynı film karşısında veya aynı kitabı okurlarken birbirlerine yakın tesirler alırlar.Fakat birbirine yakın iki ruh bambaşka tesirler altında iseler filmden veya kitaptan aldıkları izlenimler de değişik olur. Şu halde :
                       
Herhangi bir şeyden iki insanın tıpa tıp aynı şeyleri hissetmesi mümkün değildir.
 Buna da sebep per’in ruha müdahalesidir.
 
 
                                                               *
                        İnsanlar benimseyip kendilerine maletmek istedikleri şeyleri henüz
daha benimsemeden evvel , o şeyleri benimsemiş görünmek isterler.
 
                Mesela başkaları için iyi ve fedakar olmak olmak isteyen bir insanın henüz daha olmadan olmuş görünmek istemesi gibi.. Böyle bir insanın yapar gözükmekte olduğu fedakarlıklarda bir yapmacık vardır.Mesela evine gece kalmaya gelen bir insan pekala sedir üzerinde yatabilecekken , ona daha rahat diye kendi karyolasını verir. Bu hal , samimi olarak yapamadığı bir şeyi sırf onu yapar görünmek istemesinden hasıl olan bir haldir.Bu gibi insanlardan sırf öyle görünmek maksadı ile ; cimri olduğu halde cömert , kaba olduğu halde nazik , hain olduğu halde şefkatli görünmek isteyenleri sayabiliriz.İşte ;
                                  
Bir insana henüz daha malik olmadan , malik olması gereken
 hassaları hatırlatan ve bu hassaları ona cazip gösteren Per’dir.
 
               
                Bu hal zaman zaman şekil değiştirerek, lüzumlu olan hallere girerek insana o hassayı benimsetinceye kadar devam eder.
 
                                                                       *
 
                                   Per’in insan hayatında oynadığı en mühim rolleden biri de;
yaşanan robotlu ortamın şartlarına ve ruhun tekamül ihtiyaçlarına göre
 ruh ve beden uyumunu sağlamaktır.
           
            Çocuk doğar , beden çocuk halindeyken ruhu çocuk ruhu olarak ; beden gelişince de gelişmiş insan ruhu gözükmesinde , ruh ile beden arasında per’in meydana getirdiği dengenin rolü çok büyüktür.
Per’in bir insanı daha çok hangi taraflara çektiği gözlenebilir.Çekilen taraflar o ruhun tekamül planı ile ilgili taraflardır.Mesela bir insan çeşitli hastalıklara maruz kalabilir; vücudunda yaralar veya ameliyat gerektiren dertler hasıl olabilir. Sinir bozukluklarının pek çok çeşidi başgösterebilir. Bunların herbiri ise , mevcut tıbbi imkanlarla tetkik edildiğinde , başka başka sebeplerden meydana gelen hastalıklardır.
            Fakat iş o insanın tekamül planı yönünden tetkik edilirse , hastalıkların analizi yapılıp bir senteze gidilirse ; sonuçta hastanın hangi ruhi ihtiyacı için bu hastalıklarla karşılaştığı ortaya çıkartılabilir. Bu incelemeyi yapan belki de , bazı hallerde , şimdiye kadar yapılanın aksine olarak hastayı bir süre daha  çekmekte olduğu azapla başbaşa bırakarak tedavi eder.
            Bugüne kadar tıbbı tedavi olarak uyguladıkları, birçok zaman, o hastalığı iyi etmiş fakat bir süre sonra eski hastalığın yerini dolduran başka bir illet ortaya çıkmıştır. Çünkü hastalıklar o hastanın ruhi eksikliğinin tamamlanması içindir.
            Hastanın  hastalık süresindeki ruhi hali ise ruhi eksikliğin  , yani asıl derdin tespitinde mühim bir göstergedir. Hasta kederli midir , hırçın mıdır , yoksa teslimiyet içinde midir? Bunların tesbiti asıl eksikliğe götüren ip uçlarıdır. Çünkü asıl sebepler maddi değil, manevidirler. Böylece ;
                                  
Per , ruhun bedeni ile olan münasebetinde , tekamül planına uygun
 ayarlamalar yapar.
               
                                                           845.
                        HADİSELER, MANEVİ SEBEPLERİ VE ŞUURLULUK
 
            Biz insanlara hak ettiklerini verirken , başlarına gelecek hadiseye gösterilecek bir sebebi de beraber veririz. İnsanlar ise hadisenin başlarına neden geldiğini düşünmezler de sadece dış sebebinin üstünde durur kalırlar.
            İnsanlar başlarına gelen hadiseleri çoğunlukla  o hadiselerin hakiki sebeplerini bilmeden hatta hissetmeden yaşarlar.Bir varlık değeri oranında  , karşılaştığı hadisenin hakiki sebebine yaklaşabilir.
            Bu hadiseyi hakiki sebebine yaklaşarak yaşamak veya yaşanmış bir hadisenin neden yaşandığını idrak edebilmek, o ruhun olgunluğu ve değeri ile mütenasiptir. Geri ruhlar, başlarına gelen hadiseleri dış sebepleri ile izah ederler.En zavallı ruhlar, hadisenin meydana gelmesinde rol oynayan fiziksel veya kimyasal olayların sınırını aşamayan  , o hadisenin manevi sebebine yaklaşamayan ruhlardır.
            Tekamüllerini , tıpkı , mevcut ilim gibi  , dünya imkanları ile sınırlayanlar, er geç tekamül ederek bu sınırları geçecek , manevi değerlerle aralarında bulunan ve çoğunlukla taassupla korudukları duvarları aşarak yükselecek ve hadiselerdeki manevi sebep ve gayeleri araştırmak ihtiyacını duyacaklardır.
            İmanını şuurlandıracak olanların ; his , düşünce ve hayatlarının madde ile sınırlı olmadığını bilmeleri ve buna inanmaları gerekir. İnsanlar ancak dürüst , bilgili ve madde ötesine de değer veren kişiler oldukları taktirde tekamül edebilirler ve ilerleyebilirler. Dünyada kalabilmeleri için bu şarttır! Çünkü dünya , tekamül etmiş ve “bu değerdeki” insanlar için tekamül edilebilecek bir yer halini almıştır(1)(1:Bilgisayar çağına gelmiş bir dünyada dört işlemden habersiz bulunmak gibi, dünyanın gelmiş bulunduğu tekamül seviyesine ayak uyduramamanın da zorluk ve sorumlulukları vardır!..)
 
                                                           846.
                                   HADİSELER VE TETKİK USULLERİ
           
İnsanlar per vasıtası ile birbirleri ile otomatik olarak irtibata geçerler
Bu irtibat hiç şüphesiz ki tekamül planlarına uygun olarak ve onları tatbik için olur.
                 
                Ruhlar , per vasıtası ile planlarının icaplarına uygun ruhlarla tanışır irtibata  geçerler
 ve yine onlarla planlarına uygun hadiseleri yaşarlar.
 
İnsanlar , hadiseler ve plan arasında ; size ancak örnek ve benzetmelerle bilgi verebileceğimiz münasebetler vardır.Bu bahse girmeden önce hadiseler mi plana, plan mı hadiselere tabidir sualini aydınlatmaya çalışacağız.Burada plan dediğimizde anlaşılması gereken , ruhun tekamül planıdır.Hiç şüphesiz ki bu planın dışında cereyan eden hadiseler de planlı olarak cereyan etmektedir.
Hadiseler zincirleme birbirlerini takip ederler. Zincirleme birbirini takip eden hadiselerin , yine birbirlerini aynı şekilde takip eden planlarla ilgileri vardır.
 
 
 
 
Hadiseler tetkik edilirken  şu noktalar göz önünde bulundurulur:
1.                          Madde kainatında cereyan etmekte olan her hadisedemadde rol oynar ve bu hadiselerden en önemsizleri , en uzakta cereyan edenleri dahi birbirleri ile ilgilidir.Güney kutbunda buzlar arasında sıkışan bir avcı gemisi ile , bir karıncanın yiyecek arama faaliyeti arasında çok uzak da olsa bağlar mevcuttur.
2.                          Planlar da tıpkı hadiseler gibi birbirleri ile ilgilidirler. Bir salyaongozun hayatı ile bir bilim adamının karşılaştığı hadiseler arasında ortak ve birbirleri ile ilgili hususlar vardır.
3.                          Hadiseler hadiselere , ruhların planları da diğer ruhların planlarına incecik bağlarla bağlıdırlar.
 
Sonsuzluklarla ifade edilebilecek kadar çok hadiseler düşününüz. Ve har hadiseden sonsuz adetteki  hadiselere inceli kalınlı bağlar uzandığını tasavvur ediniz.İnce bağlarla bağlı olanlar uzak, kalın bağlarla bağlı olanlar ise birbirleriyle yakından ilgili hadiseler olsunlar. Birbirleri ile tıpatıp aynı yakınlık ve değerde iki hadise dahi mevcut olmadığından , hadiseler arasındaki bağlar çeşitli kalınlıklardadır.
            Bir de hadiselerden doğan hadiseler vardır. Bu hal çoğunlukla birbirleri ile çok uzaktan alakalı iki hadise arasındaki( yakın değerdeki) bağların, diğer hadiseler arasında uzanan ( bu değere yakın değerdeki) bağlarla kesişmesinden hasıl olur.
            Mesela herhangi bir yerde bir ikaz maksadı ile doğal bir afet cereyan etmiş olsun.Bu hadisenin bir yanardağın faaliyete geçişi olduğunu kabul edelim. Diğer taraftan da bir toplumda liyakatsizlikler sonucu iç harbin çıktığını düşünelim. Yine ; sebebi başka olmak üzere bir diğer yerde ikinci bir yanardağın faaliyete geçişi de aynı zamana denk gelsin.
İki yanardağ hadisesinin , birbirlerine benzeyişleri ile bağlarının kalınlığı da yakın olabilir. Ve mevcut bilim bugün bu tür birbirine benzer olayların bağlarıyla meşgul olmaktadır. Fakat ikaz ve liyakatsizlikler sonucu ortaya çıkan yanardağ faaliyeti ile iç harbin arasındaki alaka bağları ; bilimin meşgul olduğu aynı tür olaylar arasındaki bağlardan , daha çok birbirleriyle alakalı , daha yüksek değerdeki bağlardır.Bu hadiselerin tekamül ile ilgisi , bilimin konusuna girenlerden çok ama pek çok daha fazladır.İşte bilgilerimiz bilimi , tekamülle alakalı bu gibi hadiseleri de tetkik edecek duruma getirecektir.
Tekamülle ilgili sebeplerden dolayı , birbirlerine yakın hadiseler arasındaki bağların kesiştikleri noktalardan da başka hadiselerin bağları geçer. Böylece ,hadiselerden doğan hadiseler bir silsile halinde birbirlerini takip ederler. Sizin karşılaşabileceğiniz her hadise , hadiseden doğmuş ve hadiseler doğuran bir hadisedir. İleride hadiseleri grafikle tetkik ederek hadiseleri önceden bilmek imkanları hasıl olacaktır.
Tıpkı hava şartlarının önceden tahmin edilebileceği gibi , insaniyete de bilgilerimiz , hadiseleri onun kadar kuvvetle takip ve tesbit edebilmek imkanını verecektir. Hadiseleri tetkik , pek yakında en mühim bir bilim kolu haline gelecektir.
Hadiselerin tetkik imkanlarının kazanılması , per’in mevcudiyetinin ve büyük rolünün anlaşılmasında çok mühim rol oynayacaktır.Çünkü her hadisenin meydana gelişi , ruhun tekamül planına yakınlık oranını göstermektedir.Hadiselerin de birbirleri ile ilgili oluşu ; per’in ruhu hangi istikamette tekamül ettirmekle vazifeli olduğunu açıklayabilecektir.
Görülüyor ki  , plan mı hadiselerden , hadiseler mi tekamül planından hasıl olurlar sualini dünya şart ve imkanlarına göre ancak yukarıda basit olarak izah ettiğimiz şekilde izaha imkan vardır. Çünkü bu ; madde ölçülerine sığmayan manevi değeri yüksek bir cereyandır.
                                                                                      *  
 
            Dikkat edilirse bir insanın aynı gayeye uygun olarak çeşitli hadiselerle karşılaştığı görülür.İş hayatında , aile hayatında, sağlık yönünden daima aksiliklerle karşılaşan bir insanın bu birbirne benzemeyen hadiseleri , mevcut bilimsel imkanlarla tetkik edilemez.Fakat tekamül ile ilgili gaye göz önünde bulundurulursa  , bu hadiseler arasındaki bağlar ve bu bağların bağlı bulunduğu gelecekteki hadiseler aydınlanabilir.
            Şu halde birbirine benzeyen hadiselerin sentezini yaparak kanunlar elde eden mevcut bilim , sadece o hadiseleri dış yüzünden ve en önemsiz yönünden tetkik edebilmektedir. Halbuki çeşitli hadiselerden hasıl olan gayelerin sentezinden o hadiselerin ( önemli tarafı olan) tekamülle ilgili tarafları açıklanmış olur.
            Bu işi yapabilmek için sadece çeşitli hadiselerin aynı gaye etrafında toplandığını bilmek yeterli midir? Bazen ..Fakat birçok hallerde yeterli değildir. Bu hususta sağlam sonuçlar elde edebilmek için ;” analiz-sentez-analiz”metodundan  faydalınılır.Fakat bir hadisenin asıl tekamülle ilgili tarafını anlayabilmek için , o hadisenin ( olmasında ve ruha aktarılmasında rolü olan) per ile ilişkilerini tetkik etmek lazımdrı.Çünkü per bilindiği gibi , hadiseleri olduğu gibi değil fakat faydalı olacağı biçimde ruha yansıtır.
            Şu halde per ile cereyan etmekte olan hadiseler arasında tıpkı plan ve hadiseler arasında olduğu gibi bağlar mevcuttur.Planla hadiseler arasındaki bağlar üzerinde per bulunur.Dıştan ruha tesir edecek bir hadise per’e gelinceye kadar başka ; perden sonra yine başka şekilde tezahür eder. Per o hadiseyi ya kuvvetlendirerek ya zayıflatarak yahut da değiştirerek ruha yansıtır.
            Hadiselerin tetkikinde şu kısa izahat yol göstericidir.
  1. Basit Analiz:
Evvelce ruh izah olunurken ; kül olarak alınmamış , halleri ayrı ayrı tetkik edilmiş ve per değeri ile irtibatı anlatılmış , böylelikle de per değeri ruhtan ayrı müşahade edilmiştir.
  1. Sentez:
Analizle yeterli derecede ayrıntılarına inilen bilgilerin ayrı müşahade edilen bütün hassa ve değerleri ile birlikte kül halinde tetkik ve müşahade edilmesidir.
  1. Analiz ve Sentez :
Hadiselerin incelenmesinde çoğunlukla izlenen yol ; kül halindeki bir şeyi analiz metotlarından faydalanarak cüzlerine ayırmak , sonra tekrar toplayarak( sentez), olduğu gibi, analizle elde edilen sonuçlardan faydalanarak tetkik etmektir.
 
En çok bu usulün tatbik edilmesinin sebebi ise , en basit zannedilen şeylerin bile bileşikler halinde bulunmasıdır.Bu yüzden de dünyada mevcut istisnasız her şeyin analizi yapılabilir.
İlk insanlar hadiseleri önceleri basit analiz usulü ile çözmeye çalışmışlar , daha sonra da basit senteze giderek ; birbirinden ayrı ayrı olarak tetkik ve müşahade ettiklerini , değişik güçler halinde izahla , çok tanrılı dinleri yaşamışlardır.
            Bu hal Tek Allah esasına dayanan dinlere kadar böyle devam etmiş ve o devreye kadar elde edilen bilgilerin birleştirilmesi ( sentezi); realiteleri Tek Allah prensibine dayalı dinler seviyesine yükseltmiştir.Şuurlu inanç bilgilerine de , din realitesinden , İslamiyetin getirdiği bilgilerin analizi ile geçilmiştir.Bu sebeple, Şuurlu İman devri, din devrinden çok islamiyetin devamıdır.İslamiyetle son şeklini alan din devri bilgileri  , Şuurlu İman bilgilerine esas olmuş ve o bilgilerin tetkiki ile Şuurlu İmana geçilmiştir.
Bütün din devri bilgilerinin en tekamül etmiş hali Kur’an’da mevcuttur.Bu sebeple beşeriyet din devrinden İslamiyete , İslamiyetle en yüksek en yüksek halini alan  din devri bilgileriyle de Şuurlu İmana yükselmektedir.
            Şuurlu İman devri bilgileri verilirken ve tetkik edilerek değerlendirilirken  yapılan analiz ve sentezler , din devrinde yapılan analiz ve sentezlere benzemezler.Çünkü bunlar bilimsel metotlara dayalı olarak yapılan analiz ve sentezlerdir ki nasıl yapıldıkları daha ilerde bildirilecektir.         
                       
                                                                                *  
            Bilgiler yükseldikçe analiz imkanı artar , yani her analizi analizler takip eder. Bu sebeple; her analizi ,  analizi  yapılacak bir sentez olarak kabul etmek bilimin temel taşlarından biridir.Şimdi bir misal verelim ;
            Sentez bir bilgi:
“ Ruhlar dünyada yaşadıkları hadiseleri ahirette hatırlarlar “
Ve şimdi bu bilginin analizine geçelim;
            “ Ruhlar, dünyada yaşadıkları bazı hadiseleri ahirette kendilerine hatırlatacak hassalara maliktirler.”
Analizi bir basamak daha ilerletilerek ;
            “Ruhlara, dünyada yaşadıkları bazı hadiseleri ahirette hatırlatan, varlığına bağlı bulunan per değeridir.”
şeklinde analizin analizi yapılmış olur.Fakat ;
            “ Ruhlara , dünyada yaşadıkları bazı hadiseleri hatırlatan per değeri , ruhların ahiret hayatları boyunca bağlı olarak yaşadıkları manevi bir değerdir.”
 
Bilgisi yukardaki misallerin hepsinin bir analizidir ve analizde en ileriye gittiği için de en değerlisidir.Şimdi başa dönelim ve senteze misal olarak verdiğimiz bilgiyi ele alalım ;
            “Ruhlar dünyada yaşadıkları hadiseleri ahirette hatrılarlar.”
Bu , evvelce de söylediğimiz gibi sentez bir bilgidir.Fakat diğer başka bilgilerin analizinden elde edilmiştir.Mesela;
            “ İnsan ruh ve bedenden meydana gelmiştir.Ruhlar dünyada yaşadıkları bazı hadiseleri ahirette hatırlarlar.”
gibi. Şu halde her analiz bir sentez olabileceği gibi, her sentez kabul edilen bilgi de diğer bilgilerin analizi halindedir.
            Tetkik edilmemiş , analizi yapılmamış bir bilgiye veya hadiseye, sentez halinde demek doğru değildir.Ona kül halinde bilgi veya tetkik edilmemiş hadise anlamında ; “ kül halinde” demek gerekir.Çünkü bir şeye sentez halinde diyebilmek için önceden kısmen de olsa analizi yapılmış olması icap eder.
            Bilimsel bir misal verelim:
            “Dünyada mevcut bütün maddelerin esaslarını atomlar teşkil ederler.”
            Bu bir bilgidir ve bilgi olduğu için de analizle elde edilmiş sentez bir bilgi olabilir.Analize devam edelim;
            “Dünyada mevcut bütün maddelerin esaslarını daha basit maddi varlıklardan hasıl olan atomlar teşkil ederler.Her atomun bünyesi proton , elektron ve nötronlardan meydana gelmiştir.”
            Yukardaki ilk bilgiye sentez denilebilmesi için aşağıdaki analiz bilginin veya ona benzerinin bilinmesi şarttır.Aksi halde “Dünyada mevcut bütün maddelerin esaslarını atomlar teşkil ederler “ bilgisi kül halinde bir bilgidir.
            Tel Allah prensibine dayalı dinlerde , kül halindeki bilgi yavaş yavaş analiz yolundan faydalanılarak izah olundu.Din devri boyunca bu hal görünüş bakımından şu aşamaları geçirdi :
1.      Kül Bilgiler; en ilkel insanlar bütün hadiselerin sebeplerinin tek birşey olduğunu seziyorlardı.
2.      Analiz(Çok Tanrılı Dönem); hadiselerin ayrı ayrı değerlendirildiği dönemdir.
3.      Tek Allah prensibine dayalı dinler ; ve bu dinlerin en sonuncuları ile o zamanın imkanlarına göre , verilen analiz bilgilerin sentezi yapıldı ; ve “bütün mevcutlar” bir’de toplandı.Analizden faydalanılarak senteze yükselindi.Fakat bütün bunlar analiz ve sentezden faydalanıldığı bilinmeden yapıldı.
 
Şimdi de Şuurlu İnanç’ta analizi yapılmamış bir bilgiyi, bir hadiseyi ele alalım.Ve mesela bu hadise “ insanların dünyaya gelme hadisesi” olsun.
      Bu kül halinde(komple)bir hadisedir.Analizle incelenmemiş olduğu için ona sentez diyemeyiz.Bu hadiseye analiz uygulamak için ne yapılması gerektiğini inceleyelim :
      Önce analize başlangıç noktası tesbit edilmelidir.Fakat ele alınan konu öyle bir konudur ki , sınırları dünya imkanlarını aşar.Şu halde; bilinen bir noktadan işe başlamak gerekir.
      Bilinen nokta ise yeni doğmuş bir çocuk olsun ve yeni doğan çocuğu tetkik etmeye çalışalım. Fakat bir yere kadar gelinecek ve sonuçta öğrenilmek istenen anlaşılamıyacaktır.Halbuki , şayet bu problem çözülürse bundan birçok bakımlardan faydalar temin etmek mümkündür.
      Şu halde dünya imkanları ile ulaşılamıyacak yüksek bilgilere ihtiyaç vardır.Bu bilgiler de metapsişik metotlarla elde edilen bilgilerdir. Çünkü dünyada tetkik edilmesi istenen konu ne olursa olsun , beşeri imkanlarla onun menşe’ine ulaşılamıyacağının ; mümkün olduğu kadar doğru anlaşılması istenen her konuda dünya üstü menşe’li bilgilerin yardımına ihtiyaç olduğunun kabul edilmesi gerekir.
 
                                                     847.
                                                     PER
                  Per değerinin , dünya hayatı boyunca hak ve adalet hususunda çok büyük rolü vardır.
 
        Halen dünyanızdaki hak ve adalet dağıtımı için izlenen yollar hak ve adaletten çok haksızlık ve adaletsizliğe yol açmaktadırlar.Mesela aralarında anlaşmazlık olan iki şahıs başka başka avukatlarla haklarını korunma yollarına gitmektedirler.Avukatlar ise , haktan çok , savundukları şahsı müdafaa etmekte bu sebeple de hadiseler tahrif edilerek mahkemeye yansımaktadır.Bu hal adaleti kökünden sarsan bir haldir.
      Hakimin elinde yeterli bilginin bulunmayışı , kararların ise şahitlerin sözlerine dayanarak verilmesine sebep olmaktadır.Fakat Şuurlu İnançta , mahkemelerin izledikleri bu yolun tamamen değişmesi ile bu durum son bulacak , dünyada adaletin dağıtımı işi Şuurlu İman esaslarına uyacaktır.
                  Adaletin bu hakça dağıtımında ise en büyük rolu per değeri oynayacaktır(1) (1: 1962 yılında verilmiş bulunan bu bilginin teknolojik olarak uygulaması batı ülkelerinde 1965’lerde “yalan makinesi” denilen bir cihazın polis sorgulamalarında kullanımasıyla gerçekleştirilmiştir. Poligraf denilen bu çok hassas cihazın elektrotlarının bağlandığı kişide, yalan söylerken hasıl olan bünyesel dalgalanma tesbit edilebilmekte ve olayı aydınlatmaktadır.Yalan söyleyen kişideki bu dalgalanmayı ise vicdan ( veya henüz vicdan oluşmamış ise per değeri) meydana getirmektedir. İlerki yıllarda bu cihaz daha da geliştirilerek per değerinin bir hoparlörü olarak kullanılabilir.)
 
                                                     *
 
      Per, madde ölçülerine sığmayan, sığmadıkları için de lüzumlu oldukları halde
 izah olunamıyan “ bilgi”leri dünya şartlarına otomatik olarak uydurur.
 
      Mesela insanlar iman’ı, herhangi birşeye kuvvetle inanmak olarak tarif ederler.Biz ise tebliğlerle imanı daha geniş anlamda “ insanın inanma gücü” olarak tarif ettik.Eski tarifte iman ruhtan ayrı , fakat ruhun bağlanılabileceği bir şey olarak düşünülmüştür. Biz ise bu bilgilerimizde “iman insanın (veya ruhun) inanma gücüdür diyerek imanı ruha bağladık.
      Çünkü ruh idrak edebilen bir varlık olduğu için civarında varlığından başka var olduğunu tesbit edebileceği bir şey hissedemese dahi , imanla kendi var olduğuna inanabilir. Bu sebeple ruhu imandan ayrı düşünmek , ruhu imanla beraber düşündürmek için hazırlayıcı bir basamak bilgisidir.
      Hakikatte ise , imanı da ruh gibi maddi tesirlerden uzak olarak düşünmeye ve anlamaya çalışmak gerekir.Böyle olduğu için de maddi tesirler içindeki insana yapılan yukardaki iki tarifi birbirine karıştırarak düşünmek yerinde olur.Bu da ancak mekan duygusunun üzerine çıkılarak yapılabilecek bir iştir ki, dünyada yapılamaz.
      İşte bu bilgileri biz, herhengi bir realiteyi göz önünde bulundurarak verir veya verdiririz.Fakat per onu bağlı bulunduğu ruhun mevcut realitesine intibak ettirir.(1)(1:İntibak: Adapte)
 
                                       Ruhlara bağlı nasıl bir per mevcutsa , dünya ve benzeri tekamül
 yerlerine de öylece bağlı , per’e benzer değerler mevcuttur.
 Bu değerler, o tekamül yerlerine inen bilgileri , otomatik olarak tekamül yerlerinin şartlarına intibak ettirirler.
               
 
                Fakat biz , mühim vazifeler gören vazifelilere doğrudan doğruya bilgi verebiliriz.. Bizden o tekamül yerindeki perin aracılığı  olmadan bilgi alan vazifelinin ise tekamül maksadı ile orada bulunmaması şarttır , nizamdandır.
 
                                                                       *
            Bir hadiseyi ruhun ihtiyacına uygun hale perin getirdiğinden evvelce bahsetmiştik.Şu halde hadiselerin gerçek değerleri ile , per süzgecinden geçtikten sonraki değerleri arasında farklar vardır.Acaba per mevcut olmasaydıruh bir hadiseyi hakiki değeri ile idrak edebilecekmiydi?
            Bir an için dünyada tekamül etmekte olan bir ruhun per değerine bağlı olmadığını düşünün .Cereyan eden bir hadise ruha hakiki değeri ile ulaşmış olsun Bu halde ; şayet ruh o hadiseyi idrak edecek seviyede değilse , ondan faydalanamaz. Hatta idrak edemiyeceği kadar yüksek bir hadise ile karşılaşan ruh çoğunlukla o hadiseyi yanlış tefsir eder , bu yüzden ondan fayda yerine zarar görür.
            Şayet hadise çok yüksek ders veya bilgiler ihtiva eden bir hadiseyse, ruh o zaman çok yüksek bir elektrik cereyanına bağlanan bir motor gibi , bir ampul gibi yanar , kavrulur.. Şu halde ;
                                   Hadiselerden alınan izlenimleri ruhun değerine göre ayar etmek
 zaruri bir ihtiyaçtır.İşte bu vazifeyi de per yapar.
           
 
 
 
            Aynı durum hakkında daha önce verilmiş bilgilerde ;
            “ ruh cereyan eden hadiselerden , kendi değer ve liyakatine göre bilgiler alır.”
Şeklindeki bir izahta ise eksikler vardır.Bu ifadedeki eksik taraf ise ancak per izah edildikten sonra ortaya çıkar.
            Sonuç olarak , hadiselerin bir tek ruh için cereyan etmediğini söyleyebiliriz. Bir hadiseden birçok ruhlar ihtiyaçlarına göre faydalanırlar.Hadiseleri ruha ihtiyacını karşılayacak şekilde yansıtan ise per’dir.
 
                                                           848.
                                               HAYAT  PLAN  VE  PER
           
            İnsanlar önüne geçilmez hadiselere veya hastalıklara karşı tevekkül göstererek “Allahtan” diyebilirler de; normal( gibi gözüken) hadiselerin vukuunda sebepler, suçlular aralar.Halbuki bütün hadiseler tekamülle ilgilidir.
            Mesela bir şahıs düşünelim ve bu şahıs kendisine çok mühim maddi kazançlar temin edecek bir işi başarmak için işin gerektirdiği şekilde hareket etmektedir. Fakat yolda başına bir kaza gelir ve gideceği yere vaktinde varamaz. Sonuçta iş bozulur , iş bozulduğu için de birçok tenkitlere uğrar. “Hiç uçak dururken otobüle gidilir mi?” gibi sözler söylenir. Halbuki bütün bu sözler , hadise cereyan ettikten sonra söylenen değersiz sözlerdir.
            Halbuki tekamül ile ilgili olan hadise cereyan etmiştir.O şahıs teşebbüsünü yapmış fakat muvaffak olmaması icab ettiği için başarısızlığa uğramış, tenkit vesuçlamalara hedef olmuştur.Aynı iş için aynı gaye ile , aynı yere başka bir şahsın da gittiğini düşünün ve bu şahıs o işi başarması gereken kişidir.Birinci şahıstan çok daha geç hareket etmiş ve daha eski bir otobüsle yola çıkmıştır.Fakat gideceği yere varmış ve işi başarmıştır. Başardığı iş esnasındaki ihmalleri hiç göz önünde bulundurulmaz ve muvaffakiyetinden dolayı takdir edilir, övülür.
            Dikkat edilirse ;ortada yapılacak bir iş, bir hedef vardır. İki ayrı şahıs bu işe taliptirler. Birisi elinden geleni yaptığı halde karşılaştığı hadiseler sebebi ile işi başaramaz, tenkite hatta hakarete maruz kalır. Diğeri ise bütün liyakatsizliklerine rağmen işi başarır ve liyakatli gözükür.
            Bu gibi hadiselerde ruhların ihtiyaçlarına göre hadiselerin yönlendirilişi , kişilerin tenkit edilmesi, üzüntüsü veya sevinci, per tarafından ihtiyaca göre ayarlanmaktadır . Yani  hadiseleri  tekamül planına intibak ettiren per’dir.
            Ölüm de bir hadisedir.Herhangi bir ailenin bir ferdi ölünce o ailenin fertleri bu ölümden planlarına göre perin yardımı ile faydalanırlar.Bu ölüm vak’ası aile fertlerinin bazılarına maddi zarar , bir kısmına ise maddi menfaat getirir.Manevi üzüntü ise bir müddet tesirini icra eder.Cereyan eden hadise aynıdır.Fakat her ruh o hadiseden  planının icap ettirdiği şekilde faydalanır.
            Şimdi bir an için per’in mevcut olmadığını ve insanların da madde tesiri altında bulunmadıklarını düşünün .O zaman ölüm hadisesi , bugün dünyada yaşananın tam aksi olarak idrak edilebilen bir hadise olacaktı. Ve şayet ailenin sevilen bir ferdi ölmüşse onun asıl hayatına geri dönüşü bayram havası içinde karşılanacaktı. Hatta geri ruhlardan bazısı sırf sevdiklerini biran  evvel , asılhayatlarına kavuşrurmak için seve seve , sevgiyle , şefkatle hatta aşkla öldüreceklerdi.
            Fakat hadiselerin menşe’i , dünya şartlarının çok üzerindedir ve dünyaya gelmeden birçok büyük per’lerin süzgecinden geçerek ulaşır. Bu “büyük per” süzgeci için per tabirini şimdilik kullanıyoruz ve aslında per değildirler , per’den çok mühim hususlarda ayrılırlar.
            Her hadisenin menşe’i Tanrının Arzusu’dur. Bu Arzu basit (1)(1: Buradaki basit tabiri; herşeyin evveli olarak ve en safhal , menşe, ilk kaynak anlamındadır) , basit olduğu kadar da değerlidir.Hadiseler tekamül yerinin icaplarına uyacak şekle girerler. Menşe’den uzaklaştıkça bileşikler haline gelir, bileşikler oluşturdukça da manevi değerinden kaybeder. Ve birçok hadiseler halinde tezahür ederler.
            Her hadiseyi tekamül bölgesine adapte eden , o tekamül yerinin en yüksek ruhuna bağlı per’e benzeyen bir değerdir.
                                                           *
           
            Tekamül yerlerindeki her ruhun, genellikle varlığına bağlı robotlu bir ortamı vardır ki , insanda bu ortama beden denir. İnsanlar ise , bedenine dünya adı verilen bir varlığa , bir ruha bağlıdırlar.
            Dünya isimli bedene bağlı olan varlığa insan ve hayvanlardaki ruhlardan başka mesela ay ve aydaki varlıklar da bağlıdırlar. Dünya ve diğer tekamül yerleri halindeki bedenler , daha üstün bir varlığa mesela güneşhalindeki varlığa bağlıdırlar. Güneş ise bulunduğu galaksinin en büyük varlığına bağlıdır.
            Galaksiler de aynı tarzda  madde kainatında kademe kademe yükselen varlıklara bağlıdırlar ve ; madde kainatını tesiri ve idaresi altında bulunduran varlık ise , madde kainatının üzerindedir. Onun da tabi olduğu, tesir sahasında bulunduğu varlıklar vardır.
            Her varlık yükseldiği yerde , üzerinde tabi olduğu bir varlık bulunur. En yüksek varlığın üzerinde ise varlık bile denilmemesi gereken büyüklükler mevcuttur.Kısaca; varlığın üzerinde varlık , şuurun üzerinde şuur mevcuttur.
            Şimdi, güneşi , bir insana, ona tabi olan varlıkları da insan bedeninde tekamül etmekte olan varlıklara benzetelim. Bir insan nasıl ki bedenindeki varlıkları tam hakimiyeti altında bulunduramaz , hatta onların nerde olduklarını dahi bilemezse ; güneşin ruhu da ona tabi olan varlıkların hepsinden haberdar değildir.
            Güneş ile insan bedeni arasında benzerlikler olduğu kadar birçok da ayrılıklar bulunur.Fakat bu ayrılıklar en çok sizin madde tesirleri altında verdiğiniz hükümlerden doğan ayrılıklardır.Mesela , insanlar ruhu bedenin içinde zannederler. Halbuki o bütün bedeni tesiri altında bulundurur fakat onun üzerindedir. Buna rağmen onun yeri mekan kavramı ile izah edilemediğinden ona bedenin dışında da denemez. Bu sebeple önceden de ifade ettiğimiz gibi ruhun yerini en güzel belirten bilgi ; “ ruh bedende fakat bedenin hiçbir yerinde değildir” dir.
            Güneş de aynı beden gibi ruhun tesiri altında , bambaşka şartlar içerisinde yaşayan ve yaşanmasına vasıta olan bir varlıktır.
                                                          
                                                                       *
           
            Madde kainatı da dahil birçok kainatlarda + ve – esası hakimdir. Oralardaki varlıklar tezatlardan faydalanarak denenir, tekamül ederler.
            Madde kainatında en yüksek değerdeki + ve – ilişkisi, ruh ve madde arasındaki ilişkidir. Birbirini madde aleminde  en çok çeken , maneviyat aleminde ise en çok iten bu iki değerdir.Bunu daha geniş anlamda ifade etmek istersek; ruh ve madde ilişkisine , ruh ile robot ilişkisi denilebilir.
                        Ruhun robotlar ile birleşebilmesinde en mühim rolü per değeri oynar
 
                Mutlak Nizamın esaslarından birisi icabı ; “manevi değer ve varlıklar birbirleri ile ancak robot üstü manevi mekanlarda  (1) (1: manevi planlarda) ilişki kurarlar. Ser’e gelince , o sadece madde kainatını ilgilendiren en basit maddedir.Bu sebeple ruh madde kainatına nüfuz etmeden önce ( maddeleşmiş manev varlık olan) ser ile irtibat kuramaz.”
 
                        Ruh ise madde kainatına nüfuz ederken , uyku haline benzer bir hal içerisindedir.
 Bu sebeple , o , maddeye per’in otomatik yardımları ile bağlanır.
 
 
Bir ruh gerçi hariçten yardım alır. Fakat bunlar ancak per’in süzgecinden geçen ve  ruhun  tekamül planına uygun yardımlardır.Robot dış yardımlar herhangi bir ruh için ( çok özel haller dışında) yapılmaz.Onlar ruhların civarında doludurlar. Per onlardan faydalanabilecek olduklarını seçer ve ruha yansıtır.
Per’in yardımına ihtiyacı kalmayan ruhlar, bu yardımlarla liyakatleri oranında doğrudan doğruya temasa geçebilirler.Fakat per’in yardımından tamamen kurtulmuş ruhları dünyada bulmak mümkün değildir.Per’in yardımından kurtulduğu halde herhangi bir iş için dünyaya gelen ruhlara bile , per’e benzer bir değer refakat eder.
Kısaca ;dünyada yaşayabilmek için , ruhların dünyada bulunablmeleri için de öylece per’e ihtiyaçları vardır.
 
                                               849.
                                   HAYAL EDİLENLER           
           
İnsanlar yaşamak istedikleri veya yaşanmasını  muhtemel gördükleri
hadiseleri zihinlarinde tahayyül ederek yaşarlar.
 
 
                Mesela bir insan hakikatte olmasına imkan ve ihtimal olmayan hadiseleri zihninde yaşayabilir. Seksen yaşındaki bir kimse, yirmi yaşındaki birisi olduğunu ve ancak yirmi yaşındaki gencin yapabileceği şeyleri yaptığını düşünüp tahayyül edebilir. Keza , herhangi bir hadisenin tesiri altında kalanlar , o hadiseyi, tahayyül ederek değişik duygular içinde yaşarlar.
            İnsanlar zihinlerinde yaşattıkları hadiseleri en büyük sırlar olarak saklarlar. İnsanların harice sözle yansıtmadıkları fakat zihnen yaşadıkları hadiseler çok çeşitlidir ve bu yoldan yaşanan hadiselerin istisnasız hepsi tekamül ile ilgili hadiselerdir.
            Zaman zaman bu tahayyül o kadar kuvvetlenir ki , artık o insan kendi hayatını değil , yaşamak istediği hayatı yaşadığına inanır.İnandığı şeyi açıklamakta sakınca görmez ve toplumda bu gibilere deli denmektedir.
            Hiç şüphesiz ki bütün bu işler tekamül planına uygun olarak cereyan etmektedir ve herhangi bir ihtiyacı karşılamak maksadı ile per aracılığı ile olmaktadır.
            İnsanlar tahayyül ettikleri zaman yayımladıkları şuaların tesirleri oranında tahayyüllerindekinin tesirlerinde kalırlar. Mesela daima kendisinin erkek olduğunu tahayyül eden bir kadın düşünün. Bu kadın kendisini erkek olarak tahayyül ederken şualar yayımlar.Bu şualar bedene tesir eder ve beden bu tesirle erkekleşmeye başlar.
            Bir kadının kensisini erkek olarak tahayyül etmeye başlamadan evvelki hali ile başladıktan sonraki hali arasında çok fark vardır.Evvelce bir kadın olan bedeni erkekleşir.Kadınlık hatları yerlerini erkek bedenindeki hatlara terk ederler ;  cilt tüylenebilir, ses kalınlaşabilir. Bunun aksi de olabilir.Kendisini zaman zaman kadın olarak tahayyül eden erkekler zamanla kadınlaşırlar.
            Bütün anlatılan haller hakikatte tekamül planına uygun olarak ve per aracılığı ile cereyan eden hallerdir.
 
                                   Per bir insana tekamül planı ile ilgili hadiseleri dünya hayatı boyunca
 düşündürten, tahayyül ettiren , veya zihnen yaşatan değerdir.
 
 
                Mesela bir insanın tekamül planı icabı, iki cinsiyet arasında çekişmesi ve toplum realitesinin tasvip ettiği ( kendi bulunduğu) cinsiyette yaşayabilmesi için gayret sarfetmesi icap etmektedir. Şimdi, kendisini zaman zaman kadın olarak tahayyül eden , tahayyül ettiği zaman da yayımladığı şualarla kadınlaşan bir erkeği düşünün . Bu erkek kadınlığa karşı eğilimlere rağmen toplum içerisinde erkek olarak doğduğu ve erkek tanındığı için erkek görünmeye mecburdur.Daha doğrusu kendisini böyle göstermeye mecbur hissedecektir.
            İşte bir insan böyle zıt yönlere per vasıtası ile çekilerek tekamül ettirilir.
 
                                                                       850.
                                               TEKAMÜL PLANI VE YARDIMLAR
 
            Evvelce verilen bilgilerde ruhun tekamül planı hazırlanırken de birçok varlıkların kendilerine yardımlarda bulunduğundan bahsetmiştik.
 
                                   Bir ruhun tekamül planı hazırlanırken hariçten çeşitli yardımlar aldığı doğrudur.
Fakat ruh imkanları oranında kendi planına kendisi per değeri vasıtası ile tesir eder.
 
                Ruhlar değerlerine göre planlarının hazırlanması bakımından birçok sınıflara ayrılabilirler.Biz bu sınıfları basit birşekilde şöyle sıralayacağız :
  1. Planları otomatik olarak hazırlanan geri ruhlar
  2. Planları yarı otomatik ve per değeri vasıtası ile hazırlanan ruhlar
  3. Az otomatik yardımlar  ve daha çok per değeri vasıtası ile planları hazırlanan ruhlar.
  4. Per değeri vasıtası ile planları hazırlanan ruhlar.
  5. Per değeri  ve kendi öz değeri vasıtası ile planları hazırlanan ruhlar
  6. Kendi tekamül planlarını, per değerinin pek az müdahalesi ve daha çok  kendi öz değerleri ile hazırlayan ruhlar
  7. Planını öz ruhi değeri ile hazırlayan ruhlar..; ki bu gibi olanlar artık tekamül yerlerine gitmek ihtiyacında değildirler.
 
Yukarda “” otomatik yardımlar “ diye bahsedilenler ruhun hariçten otomatik olarak aldığı yardımlardır ki , buna per’den başka yardımlar da denilebilir.Varlık ruh haline gelmeden evvel tamamen hariçten aldığı otomatik yardımlarla tekamül eder. Varlık, ruh haline gelmeden , yani yaşadığını idrak etmeden evvel de varlığına bağlı bir robor değer vardır.Bu değere ilerde ruhun idrake başlaması ile per denmektedir.
Per ile ( varlık daha ruh haline gelmeden önceki varlığa bağlı bulunan) robot değerin  , varlık üzerindeki tesirleri çok farklıdırlar.Ruh haline gelmemiş olan bir varlığa bağlı bulunan manevi değer tam bir robot süzgeç halindedir. Hariçten gelen yardımları varlığın pek basit olan tekamül planına uydurur. Basit bir varlığın planı ise hemen hemen harici yardımlara göre ayarlanmıştır. Burada varlığa bağlı manevi değerin pek basit birkaç vazifesinden başka bir vazifesi yoktur.Mesela basit bir bitkinin yaşıyabilmesi için kökü vasıtası ile besin alması lazımdır. Bu ise Mutlak Nizama göre , varlığa bağlı manevi değerin müdahalesine lüzum kalmadan vukua gelir.
 
Varlık yaşadığını idrak ederek ruh haline gelince , varlığa bağlı olan manevi değer de per vasıflarında tezahür etmeye başlar ve önceden de izah ettiğimiz vazifelerini ifaya başlar. Perin ruh üzerindeki tesirleri , ruhun, perin kendisine sağladığı yardımlara ihtiyacı kalmayıncaya kadar sürer ve per’den faydalanarak tekamül eder. Ruhun per değerine ihtiyacı olmadan tekamülüne devam etmeye başlamasına ise yüksek tekamül devresi demiştik.
Dünya ve benzeri yerlerde tekamül etmekte olan ruhlara per değeri refakat eder. Bir ruhun per değerinin sağladığı faydaları kendi değeri haline getirmesi o ruhun artık robotlu tekamül yerlerinde tekamül etmesine lüzum kalmadığına delildir.
 
                                                           *
Bu bilgiler dünya ve benzeri robotlu tekamül yerlerinde tekamül etmekte olan varlıklara  tekamül yollarını aydınlatan bilgilerdir. Dünya ise bu bilgilerle en mühim tekamül safhası olan Şuurlu İman devresine girmektedir. Per ise Şuurlu İmanı izah için en lüzumlu bir dayanaktır. Per izah edilmeden veya lüzumu kadar açıklanmadan imanlar şuurlandırılamaz.
Önceden de söylediğimiz gibi per bu sebeple izah edilmemişti. Çünkü per’i izaha başlamak demek Şuurlu İman devresine girmek demektir.
                       
                                                           *
 
Dünya ve benzeri robotlu tekamül yerlerine inecek varlıkların planlarının hazırlanmasında perin rolü çok büyüktür. Planlar madde tesirlerinden uzak maneviyat alemlerinde hazırlanır. Bu sebeple dünyadaki bedenli bir ruha ahirette hazırlanan planı layıkıyle anlatmaya imkan yoktur. Biz size maneviyat alemlerindeki hadiseleri ancak çok koyu renkli bir gözlüğün camları arkasında seyrettirebiliriz. Bu sebeple siz söylenenleri hakiki değer, güzellik ve renkleri ile göremezsiniz., bu yüzden büyük denilenin büyüklüğünü , güzel denilenin güzelliğini , azap denilenin de ne ıstıraplı olduğunu layıkıyle anlıyamazsınız.
           
Dünyada madde robotu ile denenme safhasındaki varlıkların hayat planlarının hazırlanmasında , varlığın tekamül seviyesine göre perin az veya çok müdahaleleriyle
 o varlığa ihtiyacı olan en uygun plan hazırlanır.
 
                                                                           *
                                               BEDENLEME  VE  HAYAT PLANI
 
            Şimdi dünyaya inmek için bütün hazırlıklarını tamamlamış bir ruh düşününüz. Bu ruhun dünyaya inmesinde , dünyada bedenlenmesinde en mühim rolü per oynar.
            Dünyaya inen ruhlar ne baba bedenine ne de anne rahmine girerler demiştik. Dünyaya inen bir ruh şu sıraya göre bedenlenir :
1.      Planı hazırlanan ruh per aracılığı ile uyku haline benzer bir hale girer. Bu hale ruhun tekamül yerlerinden birinde dirilinceye kadar ahiretteki ölüm hali de diyebiliriz.
2.      Ruh uyku vaziyetine girmekle ahiret şuuru perdelenmeye başlar ve per, bağlı bulunduğu ruhu, ineceği tekamül yerinin esas robot değerine bağlar.Fakat per bu işi, ruhun hariçten aldığı yardımları ruhun planına intibak etirerek yapar.
3.      Ruh artık robota bağlanmıştır ve robotla bağlı olarak yaşayacağı muhittedir.Ruhun dünyaya inmekte olduğunu düşünürsek , dünyanın bulunduğu kainatın en basit ana robotu ser’dir.
4.      Ruh-per-ser’den  meydana gelmiş üçlüye perispri denilebilir. Buna perispri denilmesinin sebebi, eskiden alışılmış bu deyimden faydalanmak içindir.
5.      Perispri sadece dünya ve benzeri muhitlere inen varlıkların ser’le irtibata geçtikten sonra alacağı haldir. Başka robotlu muhitlere inen varlıklar da  o kainatların esas ana unsurları ile birleşirler fakat onlara perispri denemez. Çünkü diğer robotlu kainatların esas ana unsurları ser değildir.
6.      Ruh , per vasıtası ile ser’le irtibata geçerek dünyanın bulunduğu kainata nüfuz eder.
 
Tekamül etmek için dünyaya inen varlıklar nasıl mutlaka ser ile birleşmek mecburiyetinde iseler , dünyaya tekamülden başka bir maksatla inen varlıklar da yine ser ile birleşirler.Fakat onların ser ile birleşmeleri tekamül edecek olan varlıkların ser’le irtibata geçmelerine benzemez.Onlar, tekamül ederek, per’in kendilerine sağlıyacağı değerleri kazanmış varlıklardır. Bu sebeple hariçten aldıkları yardımları kendi değerleri ile değerlendirerek ser’le irtibata geçerler. Bu hali, bir uyku halinden sonra diğer tekamüldeki varlıklar gibi dünyada uyanmaları takip eder.
Onlar da tıpkı diğer insanlar gibi doğar, yaşar, yaşadıkları müddetçe de vazifelerini ifa eder ve dünyadan ayrılırlar.Bir vazifeli hangi değerde bir vazife ile vazifelendirilmiş olursa olsunvazifenin bitmesi vazifelinin dünyadan ayrılmasını icap ettirir.Dünyada tekamül eden varlıklar ise tekamülleri ile ilgili süre içerisinde dünyada kalırlar.
Bir de ruh olmayan fakat ruh gibi bedenlenerek dünyada vazife gören İsa misali vazifeliler vardır ki bu gibiler ruh olmadıkları halde Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak ser ile belirli bir zaman için irtibata geçerler.Çünkü bir varlığın ne şekilde olursa olsun dünyada “ varlık” olarak tezahür edebilmesi için ser ile birleşmesi şarttır.
 
7.      Dünyada tekamül etmek veya vazife görmek üzere inen bir ruh , maddeli hayata , ser ile bağlandığı anda başlar ve bu hayata ser’den ayrılıncaya kadar devam eder.Ser ruha madde kainatını terk edinceye kadar eşlik eder.Ser’den kurtulan ruh , şayet geri veya orta değerde bir ruhsa , uykudan uyanır gibi dünya hayatından ayrılır ve dünya hayatında yaşadığı rüyaya benzeyen hadiseleri istese de tekrar yaşayamaz. Per’in ona dünya hayatında yaşadığı hadiseleri ahirette hatırlatışı  , o hadiseleri dünyada yaşamaya benzemez.Çünkü her şey ahirette çok daha kuvvetlidir.Bu sebeple de dünyada yaşanan bir hadisenin ahirette tekrarlanması , o hadiseyi aslından çok daha kuvvetle yaşanmasını temin eder.
 
Ruhlar , sadece ahiretten dünyaya değil, dünyadan da ahirete bir planla göçerler. Bu plan, dünyada yaşanan hadiselerin per tarafından değerlendirilmesinden hasıl olan bir plandır.
Bir tekamül planında ; esas olan ne hadisedir, ne sebeptir , ne de sonuçtur.Esas olan ; varlığın plandan ihtiyacını karşılamasıdır.Bir ruhun tekamül planının hazırlandığını düşünün.Evvela o ruhun ihtiyaçları belirlenir.Ruhlar tekamül ihtiyaçlarını kendilerine en iyi veya kötü gelen yollardan karşılamak imkanlarına maliktirler. Mesela bir ruhun kibrinin kırılması gerekiyordur..O ruh evvela bolluk içinde yaşatılır ve şayet o rahat hayat içerisinde gururdan kurtulur , mütevazi olma değerini kazanırsa  , o zaman zaruret ve yokluk içerisinde bir hayat yaşamak zorunda kalmaz.Fakat ekseriya, ruhlar gururlarını refah içerisinde yenemedikleri için fakir bir hayat yaşamak zorunda kalırlar.
 
Tekamül planlarında hedefler vardır.O hedeflere çok şeşitli hatta birbirlerine zıt yollardan yürünerek dahi erişilebilir. Tekamül planları , madde tesirleri altında bulunanların idrak edemiyecekleri bir mükemmeliyetle hazırlanan planlardır.
 
Şimdi size planın ne olduğunu ve nasıl hazırlandığını izah edeceğiz :
 
  1. Planın hazırlanması , zaman ve mekan kavramları tahdidi içinde anlatılabilmesi imkansız olan manevi bir hadisedir. Biz ise bu hadiseyi size ancak bu kavramların sınırları içerisinde anlatabiliriz.
  2. Bir ruhun esas tekamül planı onun var edildiği anda var eden tarafından hazırlanır. Bu hazırlanışın robot üzeri hayatlarda bile izah edilebilmesi imkansızdır.İzah etsek bile bu yükseklikteki manevi bir hadiseyi varlıklar anlayamazlar.O planın hazırlanışı her türlü izah imkanlarının üzerindeki bir hadisedir. Bu planda ruhların yaşayacakları en mühim ve değişmez tekamül hedefleri kat’i olarak fakat tekamül de göz önünde tutularak belirtilir, ruh için bundan sonra yapılan planlar hep bu ana noktalar göz önünde tutularak ve onların icap ettiği şartlara uygun olarak yapılır.
  3. Ruhları ilgilendiren bu esas plandan başka ruhun tekamülü ile ilgili birçok planlar vardır.Bunlara misal verirsek ;
    1. Ruhun ahiretten dünyaya gelirken hazırlanan planı,
    2. Ruhun dünyadaki çeşitli tekamül merhaleleri ile ilgili planlar,
    3. Ruhun dünyadan ahirete göçerken hazırlanan planı..,
*
            Görülüyor ki , bir ruh tekamülü icabı daima yeni yeni planlara ihtiyaç gösteren bir varlıktır.Bir plan yapılırken şu esaslar dikkate alınır.
1.      Her planda esas rolü ilk ana plan oynar.
2.      Her küçük plan bir üstün plandan ve onda beliren ihtiyaçlardan doğar.
 
Mesela , bir ruh dünyaya ahirette hazırlanmış bir planla gelir. Bu plana uygun olarak birçok tekamül merhaleleri belirtilmiştir.Ruh bu tekamül merhalelerine doğru hadiseler arasından geçerek erişmek yolunu tutar.Fakat bu planda ruhun liyakatine göre karşılaşacağı pek mühim olamayan hadiseler tam ve kat’i olarak belirtilmemiştir. Bunun böyle oluşunun sebebi ise ruhun sınırlı serbestisinden(1) (1: cüz’i iradesinden) faydalanarak tekamül edebilmesidir.
 
Mesela , ruhun ahirette hazırlanan planında bir kaza geçirmesi icap etmektedir. Ruh insan halinde dünyada yaşarken herhangi bir şekilde bir kaza geçirebileceğini hissedebilir ve kazaya karşı koymak için de tedbirler alabilir. Evden dışarı çıkmaz , kazanın nasıl meydana geleceğini biliyorsa( 2)(2: Mesela, böyle bir rüya görmüş ve kuvvetle bunu hissetmişse)  , mesela suda boğulacağını öğrenmişse ; deniz kenarında hatta büyük su birikintilerinin civarında dolaşmaz. Bu şekilde tedbir alır.
Şayet onun suda boğulması ahirette hazırlanan planın mühim ve mühim olduğu için de önlenmesi imkansız bir hadisesi ise , bütün tedbirler boşunadır.Vakti gelince bütün o almış olduğu tedbirlerin hepsini unuttuğu bir anda hararetle bir bardak su içer ve o su ile boğulabilir.
Fakat bu boğulma hadisesi ahirette hazırlanan planın esas ana noktalarından değil de , tedbir aldığı taktirde önlenebilecek bir ayrıntısı ise , ancak o zaman alınan bu tedbirlerle boğulması önlenebilir. Burada sırası gelmişken şunu da belirtelim ki , insanlar en çok “ tedbir ile önlenebilecek “ hadiseleri hissedebilir ve öğrenirler. Mutlaka yaşanacak olan hadiseler ise , pek müstesna haller hariç , ani olarak gelirler.
Her planın ihtiyaçtan hasıl olduğunu ifade etmiştik.. Bu ihtiyaç sizin tasavvur dahi edemiyeceğiniz kadar sık husule gelen bir ihtiyaçtır. Bir  insanın önünde tercih etmekte serbest olduğu bir çok yolların bulunması ve onun bu yollardan birini seçmesi , seçilen  yola  göre uzun veya kısa ömürlü bir takviye planının yapılmasını icap ettirir.İşte bazen hergün bazen de her an yapılan bu planlarla insan ancak ana tekamül planının çizdiği yolda kalabilir.
Şimdi de dünyaya tekamül dışı sebeplerle gelmiş bir ruhu düşünelim ve bu sebeple de onda per değerinin mevcut olmadığını farzedelim.Evet gerçi onda per değeri mevcut değildir , fakat o per değerinin imkanlarına sahip bir ruhtur. Bu sebeple o , dünya hayatı boyunca tıpkı per gibi hatta per denilebilecek bir yardımcı değeri , şuuru ile varlığına bağlıyabilir. Bu değer onda tıpkı tekamüldeki varlıklara bağlı bulunan per değerinin vazifesini görür.
Biliyorsunuz ki bir varlık per değerinden, ancak onun ruha bahşettiği yardımları değer halinde kazanınca kurtulabilir. Buna; “bir ruhun varlığına bağlı bulunan per değerini kendi öz varlığı haline getirmesi” de denilebilr.
 Şu halde per’den tekamül ederek kurtulan bir varlık per’in sağladığı yardımlardam mahrum kalmış olmaz. Bilakis o yardımları kendi sağlıyabileceği imkanlar haline getirmiş olabilir.
İşte bu hal eski ve yeni izahlarda insanları şüphe ve teşevvüşe düşüren bir noktadır ki , bugüne kadar açıklanmamıştır. Bu bilgilerden önce verilen bilgilerde ;
           
“Allah ruhlara bütün bilgileri öğretti”
 
denilmiştir. Ondan sonraki bilgilerde ise  , tekamülden bahsedilmiştir ve ;
 
 
“ Ruhlar tekamül ederek bilgi ve değerlerini arttırırlar.”
 
denilmiştir. Bir taraftan bütün bilgilere sahip olduğunun söylenmesi , diğer taraftan da ruhların tekamül ederek bilgilerini arttırdıklarının bildirilmesi , benimsetici metodun icab ettirdiği  birçok fikir ayrılıklarına zemin hazırlamıştır. Hakikat ise yukardaki izahat içersinde saklıdır.Kısaca ;
            “ Ruhlar , tekamül ederek per’in kendilerine sağladıkları yardımları kendileri başaracak hale gelirler .”
Fakat bu izah herşeyi aydınlatan izah değildir.Bu husustan ileride uzun uzun bahsedilecektir.
 
                                               852.
                                   BEDENLENME
Ruh , per vasıtası ile bedenle birleşerek dünyanın bulunduğu kainata nüfuz eder demiş ve sözlerimize , onların baba bedenine veya anne rahmine inmediklerini ilave etmiştik.
Burada bir an için , per hakkında vereceğimiz bilgiden önce ,evvelce anlattığımız    
 “ koni” bilgisine dönelim( bilgi no: 840). O bahiste anlatıldığı gibi, nasıl idare eden , idare edilenin üzerindeyse ; ruh da kısmen de olsa, idaresi altında bulunan bedenin üzerindedir. Kısaca ; o bedende fakat bedenin hiçbir yerinde değildir. Manevi bir değer olan ruh  ,                    “ manevi tesirler altında bulunan bir maddeler karışımı”ndan  başka bir şey olmayan bedenin herhangi bir yerinde aranamaz.
            Ruhun per vasıtasıyle , manen ser’e bağlanmış olarak , madde kainatına ve dünyanın icaplarına uymak üzere yavaş yavaş yol almakta olduğunu düşünelim. İlerde bedeni olacak maddelerle (per yardımı ile) ser vasıtasıyle temas kurduğunu  ve bu beden parçalarının içinde değil fakat otomatik olarak yayımladığı şualarla onları tesirleri altında bulundurduğunu düşünelim.
            Mutlak Nizam icaplarına göre ruhun bedeni olacak varlık , o ruhun anası ve babası olacak olanların bedenlerinde ayrı ayrı gelişmeye başlar. Neden bir yerde gelişmeyip de ayrı ayrı yerlerde geliştiğinin izahı ise ; dünyanın , artı ve eksi esasının ve ( bu iki kutup arasındaki) maddi ve manevi cazibelerin rol oynadığı bir tekamül yeri olmasıdır.
            Maddeyi madde haline şuaların getirmiş oldukları gibi , iki kutup arasındaki cazibeden doğan şualar da maddeye manevi değerler aşılarlar ve onu bir süre için canlı hale getirirler.
            Şimdi, baba bedeninde gelişen vücut parçasını ele alalım. Parça, baba bedeninin bir parçası halinde gelişir ve babadan ; doğacak olan çocuğa tekamül planı ile ilgili özellikler aktarılır.
            Anne bedeninde gelişen parça da aynı şekilde gelişir. Ana ve babada gelişen beden parçaları , birbirlerini, doğacak çocuğun tekamül planına göre tamamlayan parçalardır.
            İşte bu parçalar döllenme hadisesi ile ana rahminde , ana bedenine bağlı olarak , aynı zamanda da kısmen bağımsız bir halde gelişir.
            Bu hal insanlar için böyledir.Aama mesela balıklar için böyle görünmezise de esas aynıdır.Değişiklik sırf şekilden ibarettir.
            Yukarda kısaca anlattığımız  hadiseler cereyan ederken , per değeri çok mühim roller oynamaktadır.Dünyaya tekamül dışı sebeplerle gelmiş varlıklarda ise per’in rolünü , tıpkı per gibi tezahür eden, ruhun öz değeri oynar.
           
 
 
 
 
Bu hadisede per’in gördüğü vazifeleri kısaca şöyle özetleyebiliriz:
1.       Bedenin parçaları anne ve babada gelişirken , per, anadan ve babadan , ruhun tekamül planına uygun olan özellikleri aktarır. Buna;” per, ruhun yaşayacağı dünya hayatını plana adapte ettimeye başlar” da diyebiliriz.
2.       Çocuğun per’i ; ana ve babanın ruhları ile irtibata geçerek ; ana, baba , çocuk arasındaki bağlarıkuvvetlendirir.Baba ve annelik duyguları ile aile bağlarının esasını kurar.
 
Aile bağı demek ; en küçük,  küçüklüğü oranında da birbirlerine en kuvvetli bağlarla bağlı bulunan toplum bağları demektir.(1) ( 1: Bu bir kanundur. Elemanlar küçüldükçe bağlar kuvvetlenir. Molekül, atom ve atomun elemanlarını düşünelim; bu bağlar gittikçe kuvvetlenen karakterdedir.)
İşte böylelikle per, aile bağlarını kurarak ilk toplumun şekillenişindeki mühim rolü oynar.
            Şuurlu İnanç esaslarının benimsenmesinde , toplum hayatında per’in oynadığı rol çok mühimdir ki bundan ilerde bahsedeceğiz.
 
                                                                       *
 
            “ Döllenme ; manevi bir alakanın , maddi cazibe halindeki tezahürüdür ” demiştik. Döllenmeyi , iki ayrı yerde gelişen beden parçalarını bir birlerine bağlayıp kenetleyen kıvılcıma benzetebilirsiniz. Döllenme anı, bedenlerin manevi şualar yayımladıkları andır.
            Bu şuaların , ayrı ayrı yerlerde gelişmiş olan beden parçalarının birleşerek beden haline gelmesinde ve bu bedenin ilerde bağımsız canlı halinde yaşayabilmesinde çok mühim rolü vardır. Döllenme anında  yayımlanan şuaların, doğacak çocuğun tekamül planına uygun olarak şahsiyeti üzerinde de tesiri büyüktür.
            Kısaca ; döllenme , başka başka yerlerde gelişen parçalardaki elektronların, yayımlanan şualar vasıtası ile birbirlerine kenetlenmeleri ve bir vücut halinde tezahür etmelerini sağlar.
            Burada , ayrı cinsiyetteki insanlarda gelişen beden parçalarını bir birlerine bağlayacak olan şualardan meydana gelmiş bir cazibe mevcuttur. Bu şualardan hasıl olan cazibe beden parçalarını birbirine bağlar ve çocuğun ilerde bağımsız canlı olarak yaşayabilmesini mümkün kılar.
            Hiç şüphesiz ki ana ve babanın bedeninde gelişen parçalar da canlıdırlar. Fakat buradaki canlılık bağımsız bir canlılık değil , ana veya baba bedenine bağlı bir canlılıktır ki  ; bunu bir bedenin herhangi bir organındaki canlılığa benzetebilirsiniz.Daha önceki bilgilerde   “ bağlı canlılık” olarak bahsedilmişti.
            Çocuk döllenmeden sonra ancak yavaş yavaş bağımsız canlı olarak yaşayabilmek imkanlarını kazanmaya ve kendisini, per ve per aracılığı ile almakta olduğu, çoğu robot olan yardımlarla dünya hayatına hazırlamaya başlar.
            Çocuktaki ilk bağımsız canlılık belirtileri , otomatik hareketlerdir ki, doğumdan önce ana rahminde başlar. Bunlar , çocuğun dünya hayatına ilk intibak talimleridir.
                       
                                                                       853.
                                                                KIZIL  LALE
           
            Biz kötü ve ahlak düşkünü kimseleri bir toplumu iyi yola şuurla sevk etmeleri için vazifelendirmeyiz. Fesat dolu, madde hırsı ile kararmış ruhlara yüksek manevi vazifeler yüklemeyiz. Küçük hile ve hırslarla dolu ruhlar büyük vazifeler göremezler.
            Bu vazife ise öncekilere benzemez.O bir son, azapların başlangıcı olan bir son da olabilir! Göğün ateş rengine bürünmesine sebep olacaklara ; Allahın, başlarına belalar yağdırtarak da yardım edeceğini hatırlat. O ölüm kalım duvarları arasında gün gelince yine de Allahı anmayacaklar mı?. Bakalım onları Allahın katına dek yükselttikleri mahluk (1) (1: Mahluk: Allah tarafından halk edilmiş olan) kurtarabilecek mi!.
Görüp ibret almayanlara söyle , sizden evvel yaşayanlar da atomu , elektronu bulmuşlar , uzaya çıkmışlardı. Onlar da kendilerinden çok yakın olduklarımıza bizi unutturmak istemişlerdi.Biz de onları , şükredecekleri yerde şımaranların hakkı olan gazaba uğratmıştık.
Nice şımaranlar , medeniyetleri ile birlikte balıkların yaşadıkları yerlerin derinliklerine gömülmüşlerdir. Karaları deniz , denizleri de kara yapmak , milyarlarca insanın yaşadığı dünyayı tekrar Adem’e bırakmak bilseniz ne kadar da kolaydır.
Biz şimdiye kadar hiçbir kavmi ikaz etmeden mahvetmedik. En derin denizlerin dibindeki taşlar arasındaki insan iskeletlerinde , en yüksek dağ tepelerinde bulunan deniz hayvanı kalıntılarında hiç şüphesiz ki alınması gereken ibretler saklıdır.
Yoksa İsa gelmedi diye kızıl lalenin açacağı günü uzak mı zannediyorlar. İsa gitmedi ki gelsin ; gelmedi ki gitsin ! fakat onları  “ikaz edecek, korkutacak olan “ aralarında ! Sizi kızıl laleden ancak , doğrudan doğruya onu vasıta ettiğimiz bilgiler koruyabilir.( 1). ( 1: “ Gök yarılıp , gül rengi kızıllaştığı zaman Tanrının hangi nimetlerini yalanlayabileceksiniz “ Kur’an 55/37, 38)
 
                                                                 854.
                                             ŞUURLU İMAN VAZİFELİSİ
 
Şuurlu İman’da vazife alacaklar şu şekilde tarif edilebilir :
 
1. Allahın , izahı imkansız bir büyüklük olduğuna inanmış olması..
 
2. Madde tesirleri altında olmalarına rağmen hadiseler karşısında objektif olabilmesi, haklı olduğunu kabul ettiği gibi haksız olduğunu da kabul etmesi ; hatasını tamir için özür dileyecek olgunluğa yükselmiş olması..
 
 3. Bilhassa vazife hususunda manevi değerleri , maddi menfaatlerden daima üstün bulması ; henüz daha bunda başarılı olamıyorsa bir an evvel maddi hırslardan uzaklaşma yolunu tutması..
 
4. Per’in yapmakta olduğu vazifelerin şuurunda olarak ; perin ve ruhunun bildiği şeyleri  , dışa, başka şekillere sokarak yansıtmaması , inanmadığı şeyleri inanıyormuş , düşünmediği şeyleri ise düşünüyormuş gibi göstermemesi..
 
5.Toplum realitesine uyan bir ahlaka sahip olması..
 
6. Bozgunculuktan çok ,  yapıcılığa çalışması..
 
7. Nefis kontroluna alışmış olması..
 
8.İyi  ve kötü olarak tanıdıklarının iyilik ve kötülüklerinden pek fazla ihtiyaç olmadıkça  bahsetmemesi ve verdiği hükümlerde daima bir yanılma payı bırakması..
 
9.Bilgileri hayatına tatbik etmek için gayret sarfetmesi..
 
10. İyilik ve yardımsever olması, herhangi bir şahıs hakkında , sebep ne olursa olsun kötü düşüncelere kapılmamağa kendini alıştırması..
 
            Yukarıdaki birkaç maddede izah edilenler Şuurlu İnanç yolunda olanların malik olmaları zorunlu olan hususlardır.
 

Şuur İnanç II ; Bölüm 2

855.
                                               MADDE KAİNATININ RUHU
 
            Bu bilgide dünya hayatı ile ilgili çok mühim bir konuya giriyoruz..
            Dünyayı ; ruhu ve ruhuna bağlı bir per değeri olan insana benzetebiliriz.Dünyanın per değerine ilim , “ tabiat kanunları” veya “ tabiat nizamı” denmektedir.Fakat bu izah yetersizdir ve per diyebileceğimiz değeri izah edememektedir.Gecelerin gündüzleri takip etmesi, mevsimlerin birbirlerini kovalaması hep bu per ile ilgili hadiselerdir.
            Dünyayı ve dünyaya bağlı olan per’i izah etmeden önce per ile ilgili çok mühim bazı esasları bildirelim. Per tetkik edilirken aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurulmalıdır :
 
  1. Per değeri denince , akla manevi bir değer gelmelidir. İnsanlardaki, ruha bağlı bulunan per değeri de , aslında dünyaya bağlı olan per dediğimiz manevi değerden farklıdır.Bunu ilerde açıklayacağız.
  2. Maddeye veya robota bağlı olarak tekamül eden her varlık per değeri ile irtibattadır.
  3. Maddeye veya robota bağlı olduğu halde asıl gayesi tekamülden başka olan varlıklar da per’e benzer bir irtibat veya adapte değeri ile bağlıdırlar.
  4. Tekamüldeki her varlık, kendinden daha üstün olan tekamüldeki bir varlığın per’inin kontrolü ve yardımları altındadır. Bu yardımların çoğu otomatik olarak cereyan eder.
  5.  Her varlık, üstün varlığın nizamına uygun bir hayat geçirir. Bunda per en mühim rolü oynar. Mesela , insan dünyanın, dünya güneşin, güneş bulunduğu galaksinin , galaksi kendinden daha büyük bir sistemin , bu ve bunun gibi sistemler ise madde kainatının ruhuna bağlı per’in kontrolü altındadır.( Kainatın tabi olduğu manevi varlığı , ruha bağlı bulunan per’e benzeterek şimdilik per demekteyiz..) 
 
Per , kainat üstü varlıklardan madde kainatına gelen tesirleri , otomatik olarak, kainatın tatbik etmekte olduğu plana uydurur.Kainat üstü tesir ve hadiselerin , kainatta bambaşka şekillerde tezahür etmelerinin sebebi budur. Kainatın ruhuna bağlı bulunan per , çok yüksek manevi değerdedir. Manevi hadiselerin maddi şekillere bürünmelerini sağlayan bu değer ve bu değerin bağlı bulunduğu ruh , madde kainatını idare eden fakat maneviyat alemlerindeki daha üstün varlıkların tesirinde bulunan bir değerdir.
 
Burada aydınlatılması gereken bir husus da şudur : Bundan önceki bilgilerde; bir ruh, per’in kendisine sağladığı değerleri kendi değeri haline getirirse , otomatik olarak per’in hakimiyet ve müdahalesinden  kurtulur demiştik. Kainatı idare eden ruh henüz daha per değerinin müdahalesinden kurtulamamış bir ruhtur da acaba onun için per ile irtibattadır?. Bizim dünyada ruhlara bağlı olduğundan bahsettiğimiz per sadece dünyada yaşayan ruhları ilgilendiren seviyedeki  bir per’dir. Dünyadaki bir ruha hariçten yapılan yardımlar , üstün varlıkların perlerinden geçen yardımlardır.
Kainatı idare eden ruh ise , dünyada yaşayan bir ruhtan , mukayese edilemiyecek farklarla ayrılmaktadır. Hatta bu varlığa bağlı olan ve şimdilik sadece per dediğimiz değer, insanlardaki ruhlara bağlı perlerden daha başka tarzda faydalı olur. Mesela , kainatın ruhuna bağlı olan per’i, kainatın ruhundaki üstün manevi varlıkların temsilcisi olarak da kabul edebiliriz. Bu öyle bir temsilcidir ki ; kainata yapılan yardımları Mutlak Nizama intibak ettirir.
 
 
        TANRI HARİÇ HER VARLIKTA PER VEYA PER’E BENZER BİR DEĞER MEVCUTTUR. BU DEĞERE ; TANRININ O VARLIKTAKİ TEMSİLCİSİ DE DENİLEBİLİR.
 
Yüksek varlıklardaki per , o varlıkların denenmesinden çok , o varlıkların vazifelerini görebilmelerine yardım eden per’dir.Güneşi düşünün ; güneş bir robot görünüşünde  ve Mutlak Nizama uyan hayatını yaşamaktadır. Bir insanda olduğu gibi denenme ve imtahanlar onun için söz konusu değildir. Fakat onun hareketlerindeki en küçük bir aksaklık Mutlak Nizamı bozar.
Şu halde yüksek varlıklar Mutlak Nizamın bozulmaması için vazifelidirler. Halbuki bir insan , görünüşte çok daha fazla serbestiye sahiptir. Fakat bu sadece görünüşten ve insani idrakın değerlendirme aczinden hasıl olan bir hükümdür. Hakikatte ise güneşin ruhu insanın düşünemiyeceği imkanlara sahiptir. Nası ki bir insan , bedeninde tekamül eden varlıkların sayısını bilmiyorsa güneşin ruhu da , mesela dünyada yaşayan insan veya hayvan sayısını bilmez. Fakat onların hangi esaslara göre yaşadıklarını bilir.
 
İşte , tekamül eden varlıklara bağlı bulunan per’e benzer değerler , o varlığın bilgisinin yeterli olmadığı hususlarda onu ( Tanrıyı temsil edercesine) destekler. Per ile bağlı bulunduğu varlık arasında , varlığın değerine ve görmekte olduğu vazifeye uygun bir bağ vardır.Şimdi insan ruhunu ele alarak bunu izah edelim ;
 
1.                          Bir ruh per’in kendisine bahşettiği yardımlara ihtiyacı kalmayınca , per’in o husustaki müdahalesinden kurtulur. Bir ruhun dünyada per tarafından yapılan bütün yardımlardan kurtulması ile , o ruh dünyada tekamül etmek ihtiyacından kurtulur. Fakat bu, bir ruhun artık ( dahili) yardımlardan tamamen kurtulması demek değildir. Çünkü o ruhun dünya üstü tekamül yerlerinde de per’e benzer bir değere ihtiyacı vardır.
2.                          Robotlu tekamül seviyelerini tamamen aşmış bir ruhun tekamül yerleri ile varlığını irtibata geçiren  per’e ihtiyacı yok demektir. Fakat onun önündeki tekamül merhalelerinde , varlığına bağlı olarak yardım alacağı per’e benzer bir değere ihtiyacı vardır.
3.                           Bütün varlıklar tekamül merhalelerine uygun dahili yardım alırlar. Her varlıkta Tanrının bir temsilcisi mevcuttur. Bu değer , o varlığın ihtiyaçlarına en uygun şekilde olan yardımları varlığa aktarır.
4.                          Bu değere Tanrının temsilcisi dememiz sizi şaşırtmasın. Çünkü ona Tanrının yardımcısı da denir.
5.                          Böyle bir değere ihtiyaç vardır. Çünkü bütün varlıklar daima daha üstün varlıkların tesir ve korumaları altında tekamül ederler. Böyle olduğu için de , bu tesir ve korumaların, varlığın tekamül planına veya ihtiyaçlarına uygun olarak varlığa aktarılması gerekir ki bu vazifeyi de per görür.
6.                          Bu değere ihtiyaç vardır. Çünkü Tanrı halk ettiklerini vaya var ettidiklerini tamamen , üstün varlıkların idaresine bırakmamıştır. Bu sebeple kontrol altında bulundurduğu varlıklardan yapılan yardım ve tesirleri de kontrol ettirir.
7.                          Bir varlık , daha üstün bir varlığın idaresi altındadır. Fakat varlığa bağlı bulunan “ değer” üstün varlığın idaresi altında değildir. O tanrıyı temsil eder.
 
 
8.                          Bu sebeple de per’i ruhtan ayrı ifade etmek zorunluluğu vardır.
 
                                                           856.
                                               ALAKA VE TESİR
            Ahirette şehvet yok mudur ? diye soranlara; olmadığı için de orayı tatsız tuzsuz sananlara de ki :
            Ahirette şehvet yoktur ; haz vardır. Geri ruhlar bile orada hazzı madde dünyasının şehvetine tercih ederler. Ahiret ve ahiret üstü hayata gelince, orası madde ve robotlu tekamül yerlerinde olduğu gibi aksi cinse alaka duyulan yer değildir. Orası yakın değerlerin birbirlerini çektikleri , birbirlerine yaklaştıkları, birbirlerini sevip ,  birbirlerine aşık  oldukları yerdir.
            Dünyadaki cinsel ilgiyi manevi ilgiden ayrı olarak düşünebilirsiniz.Bir insan, maddi tesirler altında , karşı cinsten bir insana yakınlık duyabilir.Fakat bu yakınlığa  rağmen aralarında manevi yakınlığın eksik oluşu iki insanın birbirlerine iyice yaklaşmalarına ve anlaşmalarına engel olur. Çünkü “ dünyadaki ilginin sadece + ile – arasında olduğu” tarzındaki izah çok yetarsizdir. Zaten + ve – nin menşe’i de manevidir.
            Madde kainatını, içinde bir çok varlıkların tekamül etmekte olduğu bir beden farzediniz. Bu bedenin de bir ruhu vardır.O bedeni yaşatan veya ona Mutlak Nizama uygun vazifeler ifa ettiren bu ruhtur. Şu halde kainatta da insanlardakine benzeyen bir perispri mevcuttur.İşte bu perisprideki per vazifesini gören değer, Mutlak Nizama uygun olarak manevi tesirleri alır ve madde kainatının esası olan artı ve eksiye uygun hale getirir. Bir transformatöre benzetilecek bu organizasyon , saf manevi tesirleri alır ve madde kainatının bünyesine, uygun olarak aktarır.  Manevi tesirleri madde kainatında hissettiren , tezahür ettiren ise madde kainatının perisprisinde bulunan ser’dir.
            Madde kainatındaki her sistem , bir üst sistemin ruhunun idaresi altındadır.Sistemdeki en büyük ruh, sistemi daha yüksekten aldığı tesirler altında bulundurur. Daha yüksekten aldığı tesirleri kendi sistemine uygun hale getiren de odur ve bunda da per en mühim rolü oynar. Şimdi bir insan bedenini düşününüz. Bu insanın hariçten aldığı tesirler , besinler , her şey ; vücudunda yaşayan varlıklara olduğu gibi aktarılmaz. Ruha bağlı olan per , dünya hayatı boyunca tesiri altında bulundurduğu beden denen sisteme bu tesirleri süzerek ve o bedendeki varlıkların ihtiyaçlarını karşılayacak  şekilde aktarır.Bedende ise tekamül etmekte olan varlıklara bağlı yine tekamül eden varlıklar vardır. Bu  varlıklar da , bir insanın ruhuna bağlı olan per’e benzer aynı bir değere maliktirler. Onlar da dünyaları olan insan bedeninden aldıkları tesirleri bu per değerlerinden süzerek varlıklarında tekamül etmekte olan varlıklara aktarırlar ve böylece devam eder gider.
            Madde kainatı tesirleri varlıkların üzerlerinden kalktığı anda + ve – çekim yok olur.Madde kainatında ve diğer birçok robotlu kainatlarda , birbirlerine hiç benzemeyen hayat şartlarına rağmen , bu artı, eksi alakası mevcuttur. Mutlak Nizam esaslarının en önemlilerinden biri de şudur :
  1. Robotlu tekamül yerlerinde (+) ve (-) alakası rol oynar.
  2. Ahirette bu hal daha çok , aynı işaretin, aynı işarete karşı olan alakası halinde tezahür eder. Daha çok diyoruz çünkü bazı hatırlama anlarında ahirette de, maddesiz bir (+) ve (-) alakası yaşanabilir.Fakat bu tahayyül eseridir.
  3. Yüksek maneviyat alemlerinde varlıklar , yetkilerine uygun olarak tam bir  “aynı işaret” alakası ile birbirlerine bağlanırlar.
  4. En yüksek hazlar ise , dünya realitesinin kabul ettiği gibi( cinsiyet türü) + ve – alakasından değil , manevi çekimdeki aynı işaretlerin birbirlerine karşı duydukları yüksek sevgi ve aşktan doğar.
 
Dikkat edilirse dünyadaki varlıklarda artı ve eksi olarak rol oynayan çekme kuvveti her varlıkta değişen , aynı güçte olmayan bir kudrettir.Bu , bir insanın herhangi bir varlığı sübjektif olarak değerlendirişi gibidir(1). (1: Bkz. Subjektif : Şuurlu İnanç cilt 1) Subjektif olduğu için de değişir.
 
            Mutlak Nizamın bir esası da şudur :
1.                          Varlıklar birbirlerini subjektif olarak değerlendirebilirler, subjektif değerler ise daima değişirler. Bir şeyi tam manasıyla objektif(2) olarak değerlendirmek yaratılmışların ve var ettirilmişlerin yapabilecekleri bir iş değildir.(2:objektif: Hakiki, her türlü şahsi his ve tercihten uzak durum; değiştirilip yorumlanmamış olan)
2.                          Bir üstün varlık, bir aşağı varlıktan daha az subjektifdir.
3.                          Varlıklar tekamül ettikçe daha objektif değerlendirebilme imkanlarını kazanırlar.
4.                          Tıpatıp aynı iki varlık olamadığı gibi , hadiseleri tıpatıp aynı değerlendirebilen iki varlık da mevcut değildir.
5.                          Her şeyi var eden , en objektif olabilendir.
6.                          Varlıklar değerlerini arttırarak objektifleşebilirler. Buna adilleşirler de denilebilir.
 
 
                                                                       857.
                                                           SUÇ VE İDRAK
            Bir insan kendi hareketlerinden yine kendisini  sorumlu tutmadan , kendi varlığına karşı işlediği suçları idrak etmeden önce , başkalarına karşı işlenen suç ve günahları idrak eder. Başkasına karşı işlediği suç ve günahlardan kendini sorumlu tutmayan , kendi öz varlığına karşı işlediği suç ve günahları idrak edemez. Şahsına karşı işlediklerinin hesabını  kendinden soracak seviyeye yükselenler ise başkalarına karşı günaha girmemeye gayret edenlerdir.
            Her insanın insan olmasından dolayı yüklendiği sorumluluklar vardır. En geri bir insan bile , öldürmeye,  çalmaya , başkalarının zararında kendisi için çıkarlar aramaya hakkı olmadığını  olmadığını idrak edebilir.
            Sorumlulukar idrakle yükselir.Günahları bilmeyerek işleyenler ilahi adalet huzurunda sorumlu tutulmazlar. Çünkü per değeri onun idraksizce işlenmiş günah olduğunu kaydetmiştir.
 
                                                                       858.
                                               ŞUURLU İNANÇ MERTEBESİ
            Bir insan realitesinin Şuurlu İnanç mertebesine yükselebilmesi için geçirilmesi gereken tekamül merhaleleri şöyle sıralanabilir :
  1. Tekamüldeki varlıkların cansız robotlara bağlı olarak geçirdikleri en ilkel tekamül merhalesi.
  2. Cansız robot ile bitki arasındaki varlıklar halinde geçirdikleri tekamül merhalesi.
  3. Bitkilere bağlı olarak yaşanan tekamül merhalesi
  4. Bitki ve hayvan arası varlıklar halinde bedenlenerek geçirdikleri tekamül merhalesi.
  5. Hayvan olarak geçirdikleri tekamül merhalesi.
  6. Hayvan ile insan arası varlıklar halinde geçirdikleri tekamül merhalesi.
  7. İnsan olarak geçirdikleri tekamül merhalesi
  8. İnsan ile insan üstü varlık arasında geçirdikleri tekamül merhalesi.
 
Yukarıdaki sıralanan her tekamül merhalesi de ayrıca birbirlerinden çok farklı merhaleler ihtva ederler. Bütün bu tekamül merhaleleri dünyada görülebilir. Diğer tekamül yerlerindeki varlıkları da bu şekilde kısımlara ayırıp tasnif ederek tetkik etmek mümkündür.
Varlıklar tekamül merhelelerinden daha yükseğine yükselirlerken daima bir intibak(1) ( 1: intibak: uyum) devresi geçirirler. Bu devre ekseri çok hassas bir devredir.Misal olarak hayvanla insan arasında geçirilen devre gibi.. Dünyada hayvan ile insan arasındaki devreyi yaşayan varlıkların en gerileri hayvan, en ilerileri de insan şeklindedir. İnsan şeklinde fakat yarı hayvan hayatı geçirenler ise pek çoktur. Bu gibi olanların vücut yapıları , kısaca , yaradılışları insanla hayvan arası bir hayat geçirmelerine uygundur. Hatta hayvanlıktan insanlığa gittikçe yaklaşmakta olan bir varlık ağır imtahan devreleri geçirmesi sebebi ile bazen bunlara dayanamaz , hayvanken olduğundan çok daha fazla hayvanlaşabilir.
 
Şu halde insan olarak yaşayan varlıkları üçe ayırarak düşünebiliriz :
  1. Tekamül etmiş hayvan halindeki insanlar.
  2. İnsanlar
  3. Üstün değerdeki insanlar
 
Hiç şüphesiz ki üçe ayırarak düşünülebilen bu gruplardaki insanları da analize tabi tutmak mümkündür.
 
            1.TEKAMÜL ETMİŞ HAYVAN HALİNDEKİ  İNSANLAR VE ŞUURLU İMAN
 
Tekamülün bu devresini yaşayanların şuurlu bir imanı idrak edebilmelerine imkan yoktur.Onlar dinleri dahi idrak edemez fakat ettiklerini zannederler. Vücut yapıları ve yaradılışları kabadır.Hayvani eğilimler içindedirler . Ekseri , kuvvetli ve enerjik olurlar. Böyle oldukları için de topluluk hayatında yanlış değerlendirilme sonucu, değeri ile bağdaşmayacak mevkilere getirilebilirler.
Bu hal dünya sistemine uygundur böyle oldukları için de tekamül etmekte olanlar için iyi bir denenme ve tekamül faktörü halinde tezahür edebilirler.
 
         2.İNSANLAR VE ŞUURLU İMAN
 
İnsanlar genellikle Şuurlu İmanı idrak edebilirler. Fakat bu idrak benimsenmiş bir idrak olamaz.
 
        3.ÜSTÜN İNSANLAR VE ŞUURLU İMAN
 
Üstün seviyeye erişebilmiş insanlar Şuurlu İmanı çok doğal karşılayacak ve onu kolaylıkla benimsiyebilecek olan insanlardır.
 
                                                           859.
            VERİLEN BİLGİLER VE  BEŞERİYETİN EN MÜHİM DEVRİ
İnsanlar çeşitli tesirler altındadırlar. Bütün bu tesirlerden bilgiler hasıl olur. Fakat çeşitli tesirlerden alınan bu bilgilerin alınışları da çeşitlidir.İnsanlar aldıkları bilgilerin bir çoğunun  kaynağından haberdar değildirler. Bir kısmı da bilgileri nasıl edindiklerini bilmezler. Mesela bir çok kimse medyom olduğuna samimiyetle inanmıştır ve gerçekten de bilgiler alırlar. Fakat aldıkları bu bilgilerin dünya dışındaki bir varlıktan alınmış olması ihtimali bazen %10 bile değildir.
 
A.     Bazı insanlar alıcı bir radyo gibi, otomatik olarak başka insanların fikirlerini alabilirler ki bunlar alıcı istasyonlara benzetilebilirler.Fakat aldıkları bu bilgilere yabancı oldukları için o bilgilerin dünya dışı bir varlıktan verildiğini zannederler.
B.     Bir kısım insanlar da dünyadaki gerçek medyomlarla irtibattadır. Onların dünya dışı aldıkları bilgileri eksik ve hatalı olarak alırlar. Yaydıkları bu bilgilerle de teşevvüş yaratarak faydalı olurlar.
C.     Bir de dünyaya bilgileri beraberinde getiren vazifeliler vardır. Bu vazifeliler otomatik yardımlarla, getirdikleri bilgileri zaman zaman hatırlayarak vazife görürler. Bu bilgiler de derece derecedir.Fakat bu hal sadece vazife görenler için geçerli bir hal değildir.Her insan durumuna göre bilgiler getirir. Getirdiği bu bilgileri de tekamül planına uygun olarak zaman zaman hatırlar. Vazife için getirilen bilgilerle şahsi tekamül için getirilen bilgiler arasında farklar vardır.Fakat bu getirilen bilgileri  şahsın düşüncelerinden ayrı mütalaa etmek çok zordur.Böyle olduğu için de gerçektedünya ötesi bilgilerden çoğu bu tarzda getirildikleri halde , dünyada edinilen bilgilerden ayırt edilemezler. Özetle; bir bilginin dünyada edinilen bilgi mi, yoksa beraber getirilen bir bilgi mi olduğunun anlaşılabilmesi için özel metotlara ihtiyaç vardır. Bu metotlardan ilerde bahsedeceğiz. Fakat şimdilik şu kadarını söyliyelim ki bu bilgileri hasas ve tekamül  etmiş bir insan , hisleri ve edindiği bilgiler yardımı ile ayırt edebilir.
D.      Dünya dışı varlıklardan dünyaya  bildirilen bilgilere gelince ..Evet bu yoldan bilgi edinmek mümkündür ; fakat edinilen bilgilerden ancak %10‘u gerçekten dünya dışı bildirilerdir.Bu bilgilerden vazife ile ilgili olanlarının oranı ise %1’i bile bulmaz. İnsan dünyada yaşadığı müddetçe dünya dışından gelen birçok tesirler altındadır.Bu tesirlerden bir çoğu per süzgecinden geçereko insan için tekamülü ile ilgili bilgiler haline gelebilir. Fakat bu bilgiler ekseri o insanın herhangi bir tekamül ihtiyacını karşılayacak mahiyette bilgilerdir. Metapsişik konular içinde olan bir şahıs bunları “bilgi aldığı” şeklinde yorumlar ve başkalarına da aktarırsa hem kendisini hem de başkalarını yanıltabilir.
 
Spatyomda , bir de, dünya ile irtibata geçmeleri imkanı verilerek denenen varlıklar vardır. Bunlar çeşitli sebeplerle bu iş için serbest bırakılmışlardır. Bunlardan birkaçına misal olarak ;
 
1.      İlerde bilgi varlığı olarak vazife görecek varlıkların vazifelerini benimsemeleri ,
2.      Dünyaya bildirdikleri ile ve dünya ile temas imkanlarını iyiye veya kötüye kullanmaları ile denenenler ,
3.      Bazı müstesna hallerde kısa bir zaman için bazı varlıkların dünya ile temasa geçebilmeleri ( ki bu hal en çok dünyadaki  bir şahsa spatyomdaki yakınları tarafından yapılan ikaz edici veya yol gösterici yardımlardır).                                                         
Yukarıda bazı varlıkların dünya ile irtibata geçmelerine izin verilerek denendikleri söylendi.Bu gibi varlıklar dünyada vazife ile ilgisi olmayan alıcılarla , medyomlarla irtibata geçerler  ve ekseri aydınlatıcı bilgiler verirler ki bunlar dünyadaki insanların zaman zaman birbirlerine verdikleri nasihatlere benzerler. Bunlardan bir çoğu verdikleri bilgileri mümkün olduğu kadar değerli hale getirerek vermek istedikleri için manzum konuşmaya gayret ederler.
Şimdi siz bu varlıkların dünyaya bilgi vermeden evvel bu kadar titiz davranışlarını çocukça bulabilirsiniz. Halbuki bu yapılan , yapmaları gereken şeydir. Unutmayınız ki bilgiyi veren varlık spatyomdadır.Spatyom dünyaya hiç benzemez. Bu sebeple de oradaki bir varlığın bilgisi, düşüncesi ile dünyadaki insanların düşünce ve bilgileri arasında çok büyük farklar vardır.
Dünya ile temasa geçmesine müsade edilen bir varlığın dünyaya bildirmek istediklerini dünya şartlarına uydurması gerekir.Çünkü dünya ile spatyom arasında fotoğraf ile negatif filmi arasındakine benzer bir durum vardır. Bu sebeple spatyomdan dünyaya bilgi vermek hiç de kolay olmayan bir iştir. İleri varlıkların bile bu işe intibak etmeleri için sabırla çalışmaları gerekir.Aynı zamanda ahiretten verilen bilgiler, dünyayı iyi tanıyan varlıklar tarafından verilir. Dünyayı tanımayan bir varlığın bildirmek istediklerini dünya şartlarına uygun olarak bildirmesine imkan yoktur.
Dünya ile temasa geçirilerek denenen varlıklar genellikle iyi şeylr bildirmek, faydalı olmak isterler. Fakat bu yolda ellerindeki imkanları spatyom tesirlerine kapılarak kendilerini eğlendirmek için kullananlar da vardır ki bu, dünyanın madde tesirlerine kapılmaya benzetilebilir.
Bunlar yalan da söylerler. Hatta garip bir düşünce ile , dünyada irtibatta bulundukları kimseleri kötü yola sevkl ederek ıstırap içerisinde bırakmak ve bu şekilde tecrübe sahibi yapmak isteyen , bu yüzden dünya realitesine aykırı yollar çizen bilgileri veren varlıklar mevcuttur.
Burada ne bilgiyi verenin , ne de alanın bilmediği çok muhim bir husus vardır. O da bilgiyi alan varlığa da, veren varlığa da per denilen değerin bağlı oluşudur. İşte bilgiyi veren varlığı gereken yola zorlayan ve onun gerektiği şekilde düşünüp bilgi vermesini sağlayan per olduğu gibi, bilgiyi alan varlığa da tesir eden ve onu tekamül planının icap ettirdiği yöne sevk eden yine per’dir. Şu halde görülüyor ki dünyaya büyük bir serbesti içerisinde bilgi verdiğini zanneden varlık , hakikatte şaşmaz bir kontrol altındadır.
Yukarıda bir de vazife ile ilgili bilgilerden bahsedildi.Bu bilgiler derece derecedirler.İçlerinde değerce en aşağı gözükenleri bile yüksek varlıklar verirler. Bu varlıklar bilgi hususunda ihtisas sahibi olmuş varlıklardır. Verecekleri bilgiden kendilerini son derece sorumlu tutarlar ve çok ölçülüdürler.
Vazife ile çok yakından ilgili olan bilgiler spatyom üstü meşe’li ve dünyada vazifede rol oynayan şahılara verilen bilgilerdir.Bilgiyi veren varlık değeri ve imkanları oranında serbest hareket eder. Çok yüksek bilgiler verebilen varlıklar tesir sahaları içerisinde bulundurdukları birden fazla tekamül yerlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde bilgiler düzenleyebilirler. Fakat bütün bu bilgiler daima daha üstün bir kudretin tesir sahasındadır. Böyle olduğu için de her bilgi bir varlık tarafından kontrol edilir.
Bilgilerin kontrolleri sizin anlamanıza imkan olmayan bir titizlikle yapılır. Fakat bütün bu bilgilerin asıl hizmeti ana bilgilere yardımcı olmaktır. Çünkü biz bilgileri ancak Şuurlu İman esaslarını bildirinceye ve Şuurlu İmanın yerleşmesini temin edinceye kadar vereceğiz. Yürünecek yolları çizecek , sonra da vazifeyi bu yolda yetişmiş varlıklarımıza bırakacağız.
Şuurlu İman devri , dünyayı ya şuurlu bir hale getirecek, yahut da mahvedecek bir devirdir. Bunu böyle söylemekle beşeriyetin en mühim devrini idrak ettiğini bildirmek istiyoruz. Zamanınıza kadar , dünya maalesef  Şuurlu İman imtahanlarının hiçbirinde muvaffak olamamış bir tekamül yeridir. Daha önce ; Adem’den evvel de beşeriyetin bugünkü medeniyet seviyesine ulaştığından , hatta geçtiğinden bahsetmiştik.
Kısaca ; Şuurlu İman devri beşeriyet için ölüm- kalım devridir. Böyle olduğu için de biz hiçbir tekamül merhalesinde(1) (1: merhale: aşama , evre) yaklaşmadığımız kadar size yaklaşmış bulunuyor, bu sebeple de bilgilerimizi vasıtasız olarak doğrudan doğruya tebliğ ediyoruz.Bilgilerimizi tebliğ eden varlık ise bu işe hazırlanmıştır..
 
 
 
 
 
                                         860.
                                 ŞUURLU İMAN VAZİFESİNİN YOLU
 
Şuurlu İmana ilk adımı atmak dünya hayatından sonra da hayatın devam ettiğine inanmakla mümkündür. Buna inanılması ise zannedildiği kadar kolay değildir. Bugün “ biz ahiret  hayatına inanıyoruz “ diyenlerden çoğu bu hayata zannettikleri gibi imanla inanamamaktadırlar. Bu sebeple biz bilgilerimizi Şuurlu İman vazifesini kolaylaştıracak şekilde tanzim ettik. Tatbik ettiğimiz sırayı ise kısaca şöyle özetleyebiliriz :
 
  1. Din devri boyunca ilk hazırlık devresi.
  2. Ruhi araştırmalarla , bilimsel metotlarla maneviyat alemlerine uzanma safhaları.
  3. Üçüncü safha sizi doğrudan doğruya ilgilendiren ve birçok safhalar ihtiva eden kısımdır.
 
    1. Evvela din devrinden Şuurlu İmana yükseltecekbilgilerin verildiği safha.. Bu safhada din devri realitesinden alınarak Şuurlu İman realitesine yavaş yavaş yükseldiniz.
    2. Şuurlu İmana hazırlık bilgilerinin Şuurlu İmana zemin hazırlaması için kitap halinde toplandığı safha..
    3. Kitap halinde toplanan bilgilerde bahsedilen per’in Şuurlu İmandaki mühim rolünün açıklanmaya başladığı safha.. Bu , Şuurlu İmana giriş safhasıdır.
    4. Per’e dayalı olarak Şuurlu İman hakkında verilecek bilgiler. İçinde bulunduğunuz ve devam edecek safha.
 
Yapılması icab edenler : Şuurlu İmana hazırlayıcı mahiyetteki olan ve bir hazırlayıcı kitap halinde toplanan bilgilerin açıklanmasına başlanması ve bu bilgilerle beraber Şuurlu İman hakkında genel bilgi verilmesi..; Bilgilerin neden verildiğinin bilinmesi ; en mühim gereklerdendir.
Sonra , hazırlık mahiyetinde verilen bilgiler , per ile değerlendirilerek verilecek ve bundan sonra ilim ve din üzerinde gerekli ihtisas çalışmaları yapılabilecektir. Bütün bunların yapılabilmesi ancak sistemli bir çalışma ile mümkün olacaktır. Yardımlarımız üzerinizdedir!..
 
Yukarıdaki tebliğ , yolunuzu çizen ve yolunuzdaki merheleleri işaretleyen tebliğdir.
                            
                                                     861.
                                         RUH ENSTİTÜSÜ
 
Ruh enstitüsü kurma hazırlıklarına başlayınız. Dikkat ediniz ruhi araştırmalar enstitüsü demedik , ruh enstitüsü dedik. Ruhi araştırmalar ise ruh enstitüsünün bir şubesi olacaktır.
Teşebbüse geçiniz. Zamana ihtiyaç vardır.. sizin hazır olup olmadığınızı veya vazifenin zamanının gelip gelmediğini biz sizden çok daha iyi biliriz(1). (1: Bu bilgi 1963 yılında yazılmıştır).
 
 
 
 
 
 
                                         862.
      KÖTÜLÜKLE KARŞILIK VEREBİLME GAYRETİ
 
Hadiselerde, tekamül etmekte olan insanların ruhi değerleri çok mühim roller oynar. Kanlı bir ihtilali ekseri yine kanlı bir ihtilal takip eder. Bu hal, önce ve sonra meydana gelen hadiseler arasında bir denge oluşuncaya  kadar devem eder.
İnsanlar , iyilik edene iyilikle karşılık vermeyi pek düşünmezler. Hatta çok kereler bunun aksi olur. Fakat kötülük edene kötülükle karşılık verebilmek için gayret sarfederler. Bu hal tekamülde yeterli yol alamamış olanlarda daha fazla gözüken bir haldir. Çünkü insanlarda kin ve intikam hisleri vardır.Per onları zaman zaman bu hislerin esiri haline getirir ; gaye , perin baskılarına rağmen bu hislerden kurtulabilmektir.
 
                                         863.
                  TAASSUPLA GERİYE GİDİŞ
 
Elinize aldığınız bir lastiği iki ucundan tutar ve aksi yoönlere doğru çekerseniz, lastik gittikçe uzar, uzadıkça da incelir. Çekmeye devam ettiğiniz taktirde de bir noktasından kopar. Aynı deneyi, lastiğin bir ucunu herhangi bir yere bağlayıp diğer ucundan çekerek yaparsanız , yine uzadıkça inceldiğini ve bir an gelip koptuğunu görürsünüz.
Şayet bir toplumu bir taraftan zaman ileriye doğru çekerken , diğer taraftan da eskiye bağlılıktan dolayı o toplum , taassupla geriye doğru giderse , aynı lastik gibi kopar.Dünya nizamına ayak uydurmak şarttır. Mutlak nizam bunu icap ettirir. Buna ayak uyduramayan toplumlar , herhangi bir şekilde diğer topluluklar içerisinde kaybolurlar.
İnsanların toplum haline gelebilmelerinde ve aynı gaye veya heves etrafında birleşmelerinde per çok büyük rol oynar.
                            
                                         864.
      BİLGİLERİMİZ  VASITASIYLE  KORUYACAĞIZ !
 
Hiç şüphesiz ki muvaffak olmanızda liyakatiniz rol oynayacaktır. Fakat unutmayınız ki , sizi muvaffak edecek olan bilgilerimizdir. Sizi koruyacak olan ; onun vasıtası ile biziz. Bu sebeple yolunuzda pürüzsüzce ilerleyebilmeniz ancak ona bağlanmanızla olabilecek bir iştir.
Biz size liyakatinizle başarılı olabilmeniz için yapılacak olanları ekseri apaçık bildirmeyiz. Apaçık  bildirilmeyenlerin vaktinde görülüp yapılmasında ise size kazanç vardır.
                            
                                         865.
                 GÜN GELİP ÇATACAKTIR !..
 
Her olan iyidir! Mutlak Nizama uygundur. Fakat insanlar bu doğru işleyen sisteme iyi olarak da  kötü olarak da uyabilirler. İyilikleri de, kötülükleri de kendileri içindir. Onların iyilik veya kötülükleri dönen çarkın seyrine tesir edemez.
Çark doğru dönmektedir. Çarka tabi olan insanlar yanlış olana meyletmektedirler. Böyle giderse bilinsin ki, korkulan, hatta inanılmadığı için korkulmayan gün gelip çatacaktır!..
866.
KIBLE
           
Kıble ; vicdandır!.. Ancak vicdana yönelenler , imana şuurla yönelebilirler.
 
                                               867.
                                               SARSINTI
 
Herhangi bir tekamül yerindeki ileri bir varlık, o tekamül yerinden ayrılırken tekamül yeri Mutlak Nizama uygun olarak sarsıntılar geçirir. Bu , o tekemül yerinden manevi bir değerin ayrılması sonucu olarak geçirilen Mutlak Nizama uygun sarsıntılardır.
Değerli bir ruhun dünyayı terk etmesi , oradan uzaklaşması onu sarsar. Değerli ruhların bir tekamül yerinden uzaklaşması onu manen fakir bırakabilir. Çünkü bir varlığın var olabilmesi için o varlığı varlık halinde tutan asgari bir değere ihtiyaç vardır.
 
                                               868.
                        KENDİNE KARŞI İŞLENEN GÜNAH
 
Bir insan başkalarına karşı işlenen günahları idrak etmeden kendi kendisine karşı işlediği günahları idrak seviyesine yükselemez.
 
                                               869.
                                               SEVGİ
           
Allaha olan sevgi , Allahın var ettiklerine karşı duyulan sevgi ile ölçülür. Allahı seven O’dan olanları sever. O’nu tanıyan ise  O’ndan olanları tanıyandır. O’ndan olmayan ise yoktur.
 
                                                           870.
                                               MANEVİ ALEMDE...
 
            Maneviyat alemindekiler , bilhassa ahirettekiler , istedikleri varlıkları istedikleri  şekilde görebilirler.
            Mesela ahirete geçmiş bir ruh , dedesini dünyadaki gibi veya onu görmek istediği şekilde görebilir. Bu işte per rol oynar.
 
                                                           871.
                                               BİLGİNİN TATBİKİ
            Bilgilerimizin doğruluğu , onların başka bilgilerle mukayesesi ile  değil , bildirilenlerin tatbiki sonucunda alınacak sonuçlardan belli olur.
                       
                                                           872.
                                   DAİMA DENEMENİN OLDUĞU..
 
            Bir insan bir şeyi kendi ruh değeri ve bu değerden hasıl olan imkanları oranında yapabilir. Mesela bir şahsın kendi realitesine göre inandığı şeyler vardır. Ve bu inandıklarını tatbik ederek bir kuruluşa , hatta bir ülkeye faydalı olabileceğine inanır. Hakikatte ise inandıklarını tatbik , o kuruluşu veya ülkeyi zor durumlara sokabilir.
            Şuurlu bir iman devri ise , bir insanın yapacaklarını Şuurlu İman prensiplerine dayalı olarak kontrol edebileceği bir devirdir. Bir insanın herhangi bir işin evvela toplumun mevcut realitesine aykırı olup olmadığını kontrol etmesi gerekir. O iş , toplum realitesine aykırı fakat yapılması gereken bir iş de olabilir. Bu sebeple yapılması düşünülenin sadece realiteye uygun olup olmadığının kontrolü yeterli olamaz. O işin aynı zamanda da ;
  1. Şuurlu İman ana prensiplerine ,
  2. Şuurlu İman tali prensiplerine , uyup uymadığının kontrol edilmesi icap eder.
 
Yapılması düşünülen şey şayet realiteye uygun olmadığı halde Şuurlu İman esas prensiplerine uygunsa , bu taktirde alınan sonuçların sentezini, sonra da analizini yapmak gerekir. Bu irdelemeler yapılırken de hatırda tutlması lazım olan bir gerçek vardır ki o da ;
“ her an tekamülle ilgili olarak denenildiğidir”.
Bu sebeple , yukarıda kısaca özetlediğimiz hususlar  per kontrolünden geçer. Teşebbüste bulunan şahsın her hareketi ile onu dener ve onun denenmesini sağlar. Bu yüzden bütün teşebbüslerde , bilhassa toplumu ilgilendiren meselelerde per’in mevcudiyetinin dolayısıyle daima denenildiğinin unutulmaması gerekir.
                                  
                                               873.
                                   DERİN TESİR TEDAVİSİ
Halen tedavisi mümkün olmayan birçok hastalıklar , önceden de bildirdiğimiz gibi vücuda çeşitli şuaların tesirlerinden hasıl olmaktadırlar. Bu tesirler dıştan gelen manevi şua tesirleri olabileceği gibi, dıştan gelen maddi değeri fazla şuaların bedenler üzerindeki çeşitli olumsuz tesirleri de olabilirler. Bedenin iç şualarındaki bozukluklardan meydana gelen hastalıkların çeşidi ise pek çoktur.
Şimdi ilerde , taassuptan kurtulabilmiş bilimin , ruhi araştırmalardan yardım alması sonucu kullanılabilecek bazı tedavi metotlarından bahsedeceğiz.
Bir hastanın dertlerine çözüm bulabilmek için , halen hipnoz yolu kullanılmakta, fakat  bu çalışmalarda çok yüzeysel kalınmaktadır. Tesirler  hasta tarafından vasıtalı olarak alınmaktadır. Hastanın doğrudan doğruya ruhuna hitapta her zaman başarı elde edilemez. Onun için hastaya , tedaviye başlarken “ per vasıtası ile ruhuna hitap ediyorum. Sizinle aradaki bütün maddeli engelleri kaldırarak temasa geçmek istiyorum” denir. Bu sözler hastanın ruhuna hitap edebilmenin anahtarlarıdır.
Mesela bu yoldan kanser tedavisini ele alalım. Hastanın doğrudan doğruya ruhu ile temasa geçildikten sonra ; “ bedeninizde şua dengesizliklerinden hasıl olan arazları yok etmek için bedeninize yardım etmelisiniz. Unutmayınız ki dünyadan bir an evvel uzaklaşmak arzusu sizin manen değer kazanmanıza mani olabilir” şeklinde telkinde bulunmak doğru bir yoldur.
Ruhlar çoğu zaman beden baskılarından kurtulmak için teşebbüslerde bulunurlar ve bu  teşebbüsleri dünya şuuruna yansıtmayan per değeridir. Birçok hastalıklara karşı ruhun bedenine yardım etmemesi hatta onu sabote etmesi mümkündür. Bu hal ekseri geri ruhlarda görülen bir  haldir.
Bu sebeple , mühüm bir hastalığı iyi edebilmek için evvela “hastanın ruhuna ulaşmak” ve ona per değeri yardımı ile hitap etmek doğru olur. Ruhu ikna etmek demek , birçok hastalıklara çözüm bulmak demektir ki , bunların başında felç ve kanser gelir. Bu tedavi yoluna derin tesir tedavisi denilebilir.
İleride per vasıtası ile bedenle ruhu barıştırarak birçok hastalıklar tedavi edilebilecektir.
 
                                                           874.
                                               MADDİ SIKINTI
 
“Alahım bana maddi sıkıntıları acaba neden verirsin “ diye düşünenlere hitap ediyoruz;
Sabredin ! sizleri uzun süre sıkıntılarla başbaşa bıraktık, denedik ve biledik. Bilin ki o sıkıntılı ve zor hayatın öğrettikleri , bilgilerimizden öğrendikleriniz kadar  değerlidir. Çünkü o hayatı yaşamasaydınız bilgilerimize yabancı kalır , onları idrak edemez, benimseyemez ve bunun sonucu olarak da hayata tatbik edemezdiniz.
 
                                                           875.
                                                     YER- GÖK
 
Yer de Allahındır , gök de. Hangisinin yüksek olduğunu ise insanlar bilip idrak edemezler. Bu sebeple de, yere basan ayağa, yukarıda dolaşan burundan daha değersizdir denemez.
Yeler de, gökler de , göklerden daha çok yüksekler de maneviyat alemlerindeki yükseklikleri tasavvur edemezler. Biliniz ki, ağırlığınızı taşıyan ayaklarınız , yukarıda bulunan burnunuzdan değersiz değildir.
 
                                                           876.
                       İLERLEYEN İLİM, DURAN KANUNLAR..
 
Hakiki ilim ancak , kanunlara tekamül imkanlarını sağlayacak esas sistemler üzerine oturtulacaktır. İşte Şuurlu Tekamül Bilgileri, bu sistemleri ve o sistemlere dayalı olarak yapılması gerekenleri öğreterek beşeriyete ışık tutacaktır. İlerleyen ilmin , duran kanunlar üzerine oturtulamıyacağını , ancak ; bu kanunlara tekamül imkanlarının kapılarını açık tutan sistemler üzerine oturtulabileceğini açıklayacaktır.
Bu kitap , ancak tekamül eden bilgilerle tekamül edileceğini açıklayan ; din ve ilmin ayrı ayrı incelendikleri devri kapayan ; din devri realitesinin üstüne çıkan ve Şuurlu İman esaslarını açıklayan kitaptır.
Şuurlu İman devri ise , insanlığın idrak edebileceği en yüksek devir olacaktır. Şuurlu İman devri , realitelerle birlikte gelişecek ve her realitenin ihtiyacını karşılayacak bilgilerin verileceği bir devirdir.
 
                                                           877.
                                               MUTLAK VARLIK
 
Mutlak Varlığa, Mutlak Varlık demeseydik, Allahın ondan daha yüksek olduğunu nasıl izah edecektik?..
O’nun Mutlak denilerek bile tahdit edilmesine imkan olmayan değerini nasıl belirtecektik?..
 
                                                           878.
                       KİMSE KİMSEYE KÖTÜLÜK EDEMEZ!
 
Bir insanın en yapamıyacağı şeylerden birisi de kötülüktür. Kötülük olsun diye yapılanlar aslında iyiliklerden başka şeyler değildirler.
Tanrının , azapları bile iyilik olsun diye verdiği bir sistemde , bir insanın kötülük yapmak istemesi kadar yapılmasına imkan olmayan pek az şey tasavvur edilebilir.
Bir insan kötülük etmek istemekle ancak kendisine kötülük eder. Kötü olsun diye yapılan işkenceler , hakaretler ise buna maruz kalanları manen değerlendirir. Fert veya toplum olarak kötülüğe maruz kalanlar , kendilerine reva görülen kötülükleri yapanları , hatta öldürmek isteyenleri , öldürenleri dahi affetmekle en büyük değerlere ulaşırlar.
Öldürenleri affedenden alınacak ibretler vardır. Dünyada çekilen azaplar da zevkler gibi geçicidir.fakat ebedi olan hayata tesir ederler. Yaşanırken sonu yokmuş gibi görünen dünya hayatı , yaşandıktan sonra kısaldıkça kısalır. Adeta  yok olurcasına ebedi hayatın içerisinde kaybolur.  O hayattan arta kalan ise kazanılan değer veya değersizliklerdir.
Kısacık dünya hayatına , ebedi hayatı baştan başa süsleyecek değerler sığdırılabilir. Yine o kısacık hayat , ebedi hayatı kapkara günahlarla da doldurabilir. Tanrı ise insanlara, pek kısacık bir hayata , pek çok şeyler sığdırabilme imkanlarını bahşedendir. İnsanların bu imkanlardan faydalanarak değerlenmesini isteyendir.
 
                                                           879.
                       VAZİFE VE VAZİFELİ NAMZETLERİ
Verilen bu bilgilerle sadece dünyadaki vazifeli namzetleri değil, maneviyat alemlerindeki vazifeliler de denenmektedir (1) (1:vazifeli namzeti: bu bilgileri benimseyerek realitesi haline getiren ve bu büyük şuurlanma hamlesinde ilerde rol oynayacak olan kimseler ; ki bu vazife herhese açıktır).
Tam manasıyle dünyada zannedilen bir vazifeli namzeti ise hakikatte manen maneviyat alemlerindedir. Görünen insan koni(2) ise , onu idare eden ruh, koninin üzerinde ve madde kainatının dışındadır.(2: bakınız bilgi no :840). Ruh , per vasıtası ile maneviyat alemlerindeki diğer ruhlarla irtibata geçebilir ve bu ruhlardan bir kısmının dünyada bedenleri olmayabilir. İşte bu ruhlar arasında da tekamülle ilgili önemli vazifeler yüklenmiş olanlar bulunabilir. Dünayada bedeni olan ruh, bedensiz vazifeli ruhtan gaye ile ilgili bilgiler alabilir. Alan da veren de bu bilgilerle denenirler.
Maneviyat alemlerinden alınan bilgiler ; hatalı , şaşırtıcı , hatta tamamen yanlış düzenlenmiş olabilir. Hakikatte ise şaşırtıcı hatta yalan yanlış düzenlenmiş bilgilerden de tekamül yolunda faydalanılır.fakat onu o tarzda düzenleyenler değer kaybına uğrarlar. Nasıl ki dünyada hırs , ihtiras gibi şeyler mevcutsa , bunların benzerleri maneviyet alemlerinde de  mevcuttur. Vazifelilerde bu hislerin tesirleri altında kalarak tebliğler düzenleyebilirler ve gerçekte bu yanlış tebliğler de mühim katkılarda bulunur.
Unutulmasın ki bu vazifede insanlar  kadar bedensiz varlıklar da denenmektedirler (3) (3: çeşitli spritüel bilgi alan grup ve fertlere  bilgileri veren varlıklar kastedilmektedir).
 
                                                           880.
                       RÜYAYA BENZEYEN MADDİ ZENGİNLİK
Bilinsin ve unutulmasın ki cezalar kötülük olsun diye verilmezler. Herşey gibi o da ihtiyaçları karşılamak içindir. Kötülerin ihtiyaçları azapla , iyilerin ise yaptıklarının karşılıkları mükafatla karşılanır. Her şey iyidir , iyilik içindir. Azabı azap , huzuru huzur gösteren ise görünüştür.
Biz bizden dilek dileyenlerin ihtiyaçlarını biliriz ve bizden iyilik dileyenlerin dileklerinden fazlasını , daha iyisini onlara vermek için zaman zaman azap çektiririz. Azap ve ızdıraplar tekamül yoluna serpili dikenler gibidir. Onlar ; yolu bir anda almak , koşmak , huzura kavuşmak ihtiyacını hissettirirler. Madde dünyasının huzuru ise geri ruhlara tembellik aşılar, kabalaştırır.
Maddi zenginlikleri, manevi zenginliklere tercih edene ; “bu uykudan uyanınca görmekte olduğun rüyayı yaşamaya devam edeceğini sanıyorsan aldanıyorsun “ de! Onların yaşadıkları hayatın çok daha zenginini , çok daha uzununu ,biz bir yoksulun kısacık dünya uykusuna sığdırabiliriz.
Şüphe yok ki en zavallı olanlar. Onlara verdiğimiz imkanlarla bize karşı barikat kuranlardır. Böyleleri çöldeki devekuşunun başını kuma  sokarak gizlenmesine gülerler de , kainatları bir anda yok edebileceğe karşı koymaya yeltenmekle ne hale düştüklerini bilmezler. Onların başını kuma gömenden alacakları ibret vardır.
Başkasının canına, malına , hakkına , ırzına, namusuna el ve dil uzatanlar ; başkası zannı ile kendi gırtlaklarına sarılıp sıkanlardır. Madde , para, mal sevenlere ;” sahip olunca bunların ne değeri kalıyor ; rüyaya benzemiyorlar mı ?” diye sor. Hırs ve ihtiras ile kazanılanlardan kime hayır gelmiş?.. hırs içerisinde mala kavuşmak isteyen , kavuşmuş olsa dahi huzura kavuşmuş mu ?..
Biz en büyük azabı , hırs dolu bir insana her istediğini vererek de veririz. Daima hırsla daha fazlasını istemek , huzuru yıkan ne müthiş bir azaptır!.
 
                                               881.
                                               VAZİFE
 
Daha henüz vazifeye başlamak için hazırlık devresindesiniz.
 
                                               882.
                                   MANEVİ BİLGİLER
Mutlak Nizama uygun olarak cereyan etmekte olan hadiseler , o hadiseleri yaşayanlara gereken ikazları yapacak dersleri verecektarzda düzenlenirler. Hadiselerin ikazlarından ise her insan liyakatince faydalanabilir.
Manevi menşe’li bilgilerle meşgul olanlar aradıkları taktirde tabii olarak cereyan etmekte olan hadiselerde bir çok hususlarda ikazlar bulabilirler. Menşe’i maneviyat alemleri sanılan bütün bilgiler maneviyat alemlerinden alınmış değildirler. Fakat o bilgileri alan dahi o bilgilerin menşe’ini maneviyat alemleri zannedebilir.
Alıcı vaziyetteki bir şahıs , maneviyat alemlerinden bilgi alıyorum zannı ile dünyada yaşamakta olan herhangi bir şahsın düşüncelerini alabilir ve bu aldıklarına da samimi olarak maneviyat alemi menşe’li bilgiler nazarı ile bakabilir. Bir de maneviyat alemlerinden  her hangi bir vazifeliye gelen bilgilerden pasajları alan medyomlar vardır. Bu gibiler, vazife ortamlarında esas bilgileri doğrulayıcı maksatla vazifelendirilmiş olabilirler.bunların dışında kendi düüncelerini manevi menşe’li bilgi zannedenler vardır ki, bu kabilden bilgiler o şahsın arzusuna uygun bilgilerdir.
Yukarıda saydıklarımızdan başka birçok çeşitli menşe’li bilgiler vardır. Fakat bütün bu bilgiler , yalan oldukları bilinerek düzenlenenler dahi bir vazife icabı husule gelmektedirler ve hepsi kontrol edilmektedirler. Aslında sadece bilgiler değil , her şey kontrol edilmektedir.
Bir bilginin menşe’i ne olursa olsun hayatta dolayısıyle tekamülde mutlaka bir rolü vardır. Bu rol bir ikaz veya bir denenme olabilir. Tesirler altında kalınarak tanzim edilmiş bir bilgide bile o bilgiyi okuyanların alacakları ibret dersleri vardır. Fakat alınacak olan ibret dersi dünyada verilen ibret derslerine benzemez. Çünkü manevi değerleri ilgilendiren hadiseler ve dersler benimsetici metotlarla verilirler. Böyle oldukları için de okunur okunmaz veya duyulur duyulmaz kolaylıkla değerlendirilemezler. Bu sebeple onları ilk değerlendiriş ( şayet değerlendiren kişi benimsetici sistemi iyi kavramamışsa) yanlış olabilir. Hatta yüzde doksan ihtimalle yanlıştır.  
 
BİR BİLGİNİN ARAŞTIRILIŞI
Bir bilgiyi değerlendirmek için şu yollar takip edilebilir:
           
  1. Bilgi karşısında objektif olabilmek için bilgiyi bir müddet kayıtsızca tetkik etmek. Şayet bilgi doğrudan doğruya şahsınızı ilgilendiriyorsa bu hususa bir o kadar daha fazla dikkat etmek.
  2. Bilginin menşe’ini aramak , bunun için de ;
    1. Mevcut bilgilerle mukayese ,
    2. Bilgiye vasıta olanın yaradılışı ile bilgiye vasıta olanı karşılaştırma, 
    3. Bilgiye vasıta olan şahıs üzerindeki tesirleri gözden geçirmek.
 
Bu hususlar bir bilgiyi tetkik etmeden evvel göz önünde bulundurulması gereken noktalardır.
Tetkik ettiğiniz bilginin yanlış olduğunun anlaşıldığını farzedin. Siz, doğru olduğuna kani olduğunuz bilgiler gibi , yanlış hatta yalan olduğunu anladığınınz bilgileri de değerlendirebilirve onlardan faydalanabilirsiniz. Çünkü ;
a. Bilgi yalan dahi olsa, onun size bildirilmesinin muhakka bir sebebi vardır. Bu sebep mesela bir ikaz olabilir.
b. Yanlış bilgilerin ortaya çıkması bilhassa size vazife konusundaki bazı ihmal edilen hususları hatırlatmak , açık olan  gedikleri kapamak için lüzumludur. Onlar size tedbir alınması gereken hususları hatırlatır.
c. Bu bilgiler içinde , sizi haksız olarak tenkit edenler veya sizi doğru yoldan ayırmak isteyenler veya tarafımızdan verilen bir bilgiye ters düşer mahiyette gözükenler olabilir.
 
 Bu gayelerle verilen bilgilerin size ulaşmasına müsaade edilmesine sebep ; azim ve liyakatinizi bilemenize faydalı olmaktır. Onlardan faydalanırsanız eksikleriniz tamamlanır. Ve  ilerde vazife hususunda karşılaşabileceğiniz zorluklara karşı tedbirler alabilirsiniz.
Kısaca; karşılaştığınız her bilgiden de tıpkı maruz kalınan iyi ve kötü hadiselerden faydalandığınız gibi faydalanabilirsiniz. Unutmayınız ki menşe’i ne olursa olsun bir bilgi ile karşılaşmak da bir hadisedir. Böyle olduğu için de herkes onu karşılaşılan bir hadise gibi liyakati oranında değerlendirebilir.
Biliniz ki, vazifeye zararlı olacak veya değerlendiremiyeceğiniz, yahut da yanlış değerlendirerek vazifeyi aksatacağınız bilgiler size ulaşmaz. Bu sebeple , her bilgiyi hoş karşılayınız ve anlatılan usul ve metotlardan faydalanarak bilgileri tetkik ediniz. Bu sizin , ya o bilgiden gereken dersi almanıza veya o bilgiye vasıta olanı tanımanıza sebep olacaktır.
 
                                                           883.
                                                   VAZİFE , VAZİFELİ 
 
 
            Vazifede ayrıntılar üzerinde çalışırken bile asıl gayeyi unutmayınız . Size bildirilenler şuurlu bir iman için lüzumlu olanlardır. Bu sebeple de , per de dahil anlatılan her şey bu gayeye hizmet içindir.
            Tebliğler ekseri tatbikatı ile birlikte gelirler. Tatbikat ise şaşırtıcı olabilir. Dikkat ediniz , sizi  şaşırtandan da şaşırtmayandan da öğreneceğiniz şeyler vardır. Öğrenmeniz de bir gaye değildir. Tekamülde doğrudan doğruya vazifesi olmayanlar için öğrenmek, benimsemek bir gayedir. Vazifeli ise ;öğretmek için öğrenir , benimsetmek için benimser.
 
Yakında vazifeli ortamda bu tebliğlerden başka, üzerinde dikkatle durulan başka tebliğler kalmayacaktır.
 
Yavaş yavaş hakiki sevgiyi tatmaya alışınız. Vazifeli namzetleri !..  Birbirinize  sevgi ve itimat ile bağlanınız. Eski alışkanlıklardan , şüphe ve hırslardan sıyrılınız. Biliniz ki size lüzumlu olan kudreti sevgiden başkası veremez. Maddi ve manevi bütün vücutlarda bir ahenk vardır(1)( 1:ahenk : uyum, harmoni). Manevi vücutlar ise sevgiden doğan ahenkten hasıl olurlar. Bu sebeple evvela sevmeniz , sevginizi arttırmanız, sevgiden hasıl olan bir itimatla birbirinize sarılmanız gerekir. Unutmayın ki , manevi vücutlar tuğla yığını değildirler. Bu yüzden de onlar harçla birbirine bağlanmazlar.
Korunduğunuzu akıldan çıkarmayın !  En zor anlarınızda bunu hatırlayın ve sabırlı olun. Biliniz ki , imkansızlıklar bazen  daha çabuk hedefe ulaşabilmeye yararlar.
 
Hiç şüphesiz ki vazife ; bu bilgilerin tebliği ve yayılmasıdır. Fakat 7-8 kişiye değil yüzmilyonlara yayılmasıdır. Dağıtılırken de gerekenlerin yapılması icap eder.
 
Çalışın ; çalışabilmeniz için de madde sisini liyakatinizle kaldırmaya uğraşın. Çünkü siz bu sisin arkasındaki hakikatleri öğrenip , öğretmekle vazifelisiniz. Vazife ile ilgili işlerde bazen uzak kalmakla da daha çok yaklaşabilirsiniz. Zamansız yaklaşmalar ise sizi yaklaşmak istediklerinizden uzaklaştırabilir.
 
Tebliğlerimizi alacaksınız . Vazifedesiniz ve vazifenizde muvaffak olacaksınız. Korunacaksınız! Seni ve seninle birlikte olanları koruyan ise hiçbir varlık tarafından korunmaya ihtiyacı olmayan koruyucudur. O her şeyi layık oldukları şekilde korur.
Dünyada her varlık için daima daha iyi olabilmek imkanları mevcuttur. Siz de dünyadasınız !
Çalışınız ; iyi olmak için sarfedeceğiniz gayret , size tasavvur edemiyeceğiniz iyilik ve güzellikler bahşeder.
İsteyiniz , daima iyi olmak isteyiniz . Seviniz ; mümkünse hiç tanımadıklarınızı , düşmanlarınızı , kendinizi sevdiğiniz kadar hatta kendinizden de fazla seviniz. Herkesin hakkını , menfaatini kendi hak ve menfaatlerinizden evvel düşününüz. Biliniz ki , ancak böyle olmak  istemekle en büyük yardımlara mazhar olabilirsiniz. Sevgilerimiz ve yardımlarımız daima üzerinizdedir. Bu kadir gecesi tebliğinde ise (2) ( 2:bu bilgi bir kadir gecesi yazıldı)hayatınıza tatbik etmeniz gereken birçok sırlar gizlidir.
 
                                               884.
                        ŞUURLU İMAN VAZİFESİ
Biliniz ki Şuurlu İman vazifesi , dünyanın geleceğini tayin edecek olan , mes’uliyet ve değer yüklü  bir vazifedir. Bu sebeple de bu iş için en tecrübeli varlıklar vazifelendirilmiştir.
Şuurlu İmanda vazife alabilmenin ne demek olduğunu siz dünyada idrak edemezsiniz !. Bu mertebeye ancak eskiden görülen vazifelerdeki liyakatle yükselinebilir ; nitekim de öyle olmuştur.
           
                                               885.
                                               ALLAH          
 
Allah idrak edilebildiği kadar tanınabilir, sevilebilir. O  tanınabildiği kadar sevilebilendir.
                                                           886.
                                   HUZURSUZLUK
Yanlış hareketlerin habercisi olan huzursuzluğu hissedince , doğruya yönelme imkanları arayınız.
 
                                               887.
                                               HİÇ
Tanrı huzurunda ufaldıkça ufalanlar , kendilerini bir hiç hissederler. Huzurda yok olanlar O’nun lütfuna erişenlerdir.
 
                                               888.
DÜNYAYA VERİLEN MANEVİ BİLGİLER
 
Bu bilgiyi dikkatle okuyunuz , öğreniniz ve benimseyiniz. Çünkü onda yürünmesi gereken yolu bulacak  ve sizin için aydınlanmamış birçok hususların aydınlandığını göreceksiniz.
 
Tekamül gibi , vazife de maneviyat alemlerinden alınan bilgiye dayanmaktadır. Daha önceki bilgilerde maneviyat alemleriyle nasıl irtibata geçildiğinden bahsetmiş ve şu hususları anlatmıştık.
1.      Maneviyat alemleri ile dünya arasında medyomlarla irtibat kurulabilir.
2.      Medyomlar vasıtası ile elde edilen bilgiler ; doğru, yarı doğru, yanlış olabilirler. Bunları ayırdedebilmek bir ihtisas işidir.
3.      Medyomlar vasıtası ile elde edilen bilgiler arasında kasten yalan ve yanlış düzenlenenler de vardır. Fakat bunların dünyaya bildirilmesinin tekamülde rolü olduğundan müsade edilmektedir.
4.      Bu tarzda dünyaya verilen bilgilerle hem varlık , hem medyom , hem de medyom vasıtası ile bilgileri alanlar denenmektedirler.
           
Maneviyat alemlerinde bilgi verebilen yani tekamül yerleri ile irtibata geçen varlıklar da denenirler. Bu çok çeşitli bir denenmedir. Burada ancak birkaç kısmından bahsedeceğiz.
 
I.                    MANEVİ VAZİFELER ALACAK VARLIKLARIN TEKAMÜL YERLERİ İLE İRTİBATA GEÇEREK VAZİFEYE HAZIRLIK İÇİN VERDİKLERİ BİLGİLER:
Bunlar ekseri kısa veciz sözler halinde veya şiirsel tarzda düzenlenmiş bilgilerdir. Dünya ve benzeri yerlere tekamülle ilgili bilgiler vermek çok zor bir iştir. Varlığın bildirmesi gereken her şey evvela üstün varlıklar tarafından ona bildirilir. O , bu bilgiyi bildireceği tekamül yerinin realitesine uygun hale getirir. Bunun için de bilgiyi olduğu gibi değil de, hitap edeceği topluluğun anlayıp faydalanacağı hale getirip bildirmesi şarttır. Bu ise çok zor bir iştir. Bu sebeple , tekamül yerlerine maneviyat alemlerinden bilgi veren varlıklar o tekamül yerlerini çok iyi tanıyan varlıklardır.
Yukarda izah edilen sebepten dolayı dünyadaki tekamülle ilgili vazifeler , dünyada yetişmiş ve tekamül etmiş olanlara verilir. Varlıklar , bir bilgiyi itina ile o tekamül yerinin realitesine intibak ettirerek verirken birçok hususları göz önünde bulundururlar. Mesela , bilgilerde hududu aşmamak , mümkün olduğu kadar iyi ve faydalı hale geldikten sonra vermek gibi..
Bu şekilde düzenlenen bilgiler az ve çok hatalılar vardır fakat o hatalardan da tekamülde faydalanılır.
 
II.                 VAZİFELİ OLMAYAN FAKAT OTOMATİK OLARAK DÜNYA İLE  İRTİBATA GEÇEN VARLIKLARIN VERDİKLERİ BİLGİLER:
Ahirete geçen varlıklar çeşitli sebeplerle dünya ile veya geldikleri tekamül yerleri ile irtibata geçmek isterler. Buna da sebep onların tekamül yerlerine çeşitli sebeplerle söylemek , bildirmek istedikleri şeylerin oluşudur. Bunların arasında ahirette olmalarına rağmen dünyaya sımsıkı bağlı olanlar da vardır. Yani bu gibi varlıklar pek çeşitli değerlerdeki varlıklardır. Üstelik vazife için aldıkları bir talimat da yoktur. Onlar sadece kendi söylemek istediklerini söylemek için irtibata geçerler.
Bunların arasında , dünyada iken mensup bulunduğu dini tesirlerin altında bulunanlar ve bilgilerini bulundukları , inandıkları, dini esaslara uyduranlar  olduğu gibi , sırf  kin ile dolu olarak veya dünya hayatını bozmak maksadı ile yalan ve yanlış bilgiler de verenler vardır.
Bu bilgiler, I. bölümde anlatılan tebliğ bilgilerinden kolaylıkla ayırdedilebilirler. Bu bilgilerden de tekamülde faydalanılmaktadır.
 
III.               MENŞE’LERİ MANEVİYAT ALEMLERİ OLMAYAN  FAKAT MANEVİYAT ALEMLERİNDEN ALINDIKLARI ZANNEDİLEN BİLGİLER :
Robotlu tekamül yerlerindeki varlıklar da bazı ender hallerde birbirleri ile irtibata geçebilirler. Robotu aynı olan iki tekamül yeri arasındaki irtibatlardan bir çoğu maneviyat alemleri ile irtibat zannedilmektedir. Bu bilgilerden bazıları değerce de yüksek olabildikleri için gerçekten maneviyat alemlerinden alınanlardan ayırdetmek zordur(1). (1: Daha ileri tekamül yerleri olan ve hatta galaksimiz dışındaki diğer galaksilerden bildirildiği belirtilen bilgiler bu türdendirler. Uzaylılar olarak isimlendirdiğimiz varlıkların da dünyamızdaki tekamül ile yakından vazifeli olduklarını bu bilgilerden öğrenmekteyiz.)
Bu türden irtibatları kuran varlıklara zaman zaman “ cinler” adı da verilmiştir. Fakat bir de Kur’an’da ayrım yapılmadan anlatılan cinlerden bir zümre daha vardır ki , onlar da maneviyat alemlerinde oldukları halde dünya ile irtibat kurabilen varlıklardır ve bu gibi irtibatlardan da tekamülde faydalanılmaktaıdır.
 
IV. MANEVİYAT ALEMLERİNDEN VERİLEN TEKAMÜL İLE İLGİLİ YÜKSEK BİLGİLER :
            Bu bilgilerin veriliş şekileri çok çeşitlidir. Bu bilgiler tekamülde vazifeli yüksek varlıklar tarafından verilen bilgilerdir ki bu tarzda bilgileri alanlara evliya, aziz gibi isimler verilmiştir. Bu tarzdaki yüksek bilgiler , bilgiyi veren varlık tarafından tekamül yerinin ihtiyacını karşılayacak şekilde düzenlenir. Bu bilgilerde en göze çarpan vasıf, o bilgiyi düzenleyen varlıktaki ölçü ve mes’uliyet duygusudur. Bu tarzdaki bilgilerde varlığın bütün bildiklerini bildirmediği, hudut ve ölçüye son derece uygun davrandığı görülür. Bu bilgileri veren varlıklar , daha aşağı seviyedeki bilgi veren varlıkları emirleri altında bulundurmak hakkını ve mes’uliyetini taşırlar.
 
IV.              BİLGİ MELEKLERİ VASITASI İLE İNDİRİLEN BİLGİLER :
Bu bilgileri iki esas kısıma ayırarak izah edebiliriz :
1.      Bilgi meleklerinin bahsedilen tekamül yerlerinde robotla bağlanarak bizzat tezahür ederek yaydıkları bilgiler.
2.      Bilgi meleklerinin , Tanrının emir ve talimatlarını tekamül yerindeki vasıtaya tebliğ etmeleri.
 
Din devri boyunca en yüksek bilgiler bu iki yoldan verilmiştir. Dünyada, bilgilere vasıta olan şahsın , melek mi yoksa tekamüldeki varlık mı olduğu ayırdedilemediğinden, hepsine birden “ peygamberler” denilmiştir.
 
Dünyaya melekler ile bizzat indirilen bilgilerle, melekler vasıta edilerek peygamberlere bildirilen bilgiler arasında farklar vardır. Bilindiği gibi irşat(1) ( 1:doğru yolu gösterme , uyarma) işi de Mutlak Nizama uygun olarak yapılır. Mutlak Nizam ise , tekamül yerlerinin  yine o tekamül yerlerinde yetişenler tarafından tekamül ettirilmesini icab ettirir. Bu sebeple bir melek bedenlenerek dünyaya inse dahi dünyada vasıta kullanır.
Örnek olarak İsa’yı gösterebiliriz. İsa inmiştir, söyleyeceğini söylemiş ve gitmiştir. Arkasında vahiy bilgi bırakmamıştır. Zaten bırakamazdı; bıraktığı bilgiler dünya anlayışına göre vahiy olmazdı. Çünkü bir bilginin vahiy olabilmesi için meleğin maneviyat alemlerinden Tanrının emirlerini dünyaya bildirmesi gerekir. İsa ise Tanrının emirlerini beraber getirmiş ve onları bir insan gibi o vazifede rol oynayacak şahıslara açıklamış, bunun için de hiçbir vasıta kullanmamıştır. Şayet İsa ,  Tanrının emirlerini maneviyat alemlerinden bildirseydi o zaman o bilgilere vahiy yolu ile elde edilen bilgiler denirdi.
 
                                                           *
Yukarıda ve daha önceki bilgilerimizde de söylediğimiz gibi ; dünyanın tekamülü ile ilgili işler dünyada yetişen varlıklara yaptırılır. Bu sebeple İsa , Şuurlu İmana zemin hazırlamış sonra bu işe Muhammed ( ki, tekamül ederek yüksek idareci varlıklar seviyesinde vazife görmeye liyakat kazanan  en ileri varlık olarak) dünyaya inmiş ve İsa’nın hazırladığı zemin üzerine Şuurlu İmanın esas prensipleri olan İslamiyeti o devrin şart ve imkanlarına uygun olarak kurmuştur.
Kur’an’daki bilgiler birçok şekillerde tasnif edilebilirler fakat en mühim ve şimdiye kadar yapılmayan tasnif ile ikiye ayrılabilirler :
 
  1. Bilgi meleği vasıtası ile Muhammed’e bildirilenler ki, bu bilgi meleğine Cebrail(cibril) denilebileceği gibi İsa’da denilebilir. Çünkü o, madde ölçülerine sığmayan bir varlığın tezahürüdür.
  2. Ku’an’ın pek az yerlerindeki doğrudan doğruya irtibat.. bu bilgiler Tanrının , bilgi meleği vasıtası ile değil de doğrudan doğruya bilgi verişidir.
 
Bir vasıtanın bu tarzda doğrudan doğruya bilgi alabilmesi için ise, o varlığın Mutlak Nizama göre “ Bilgi Melekleri” seviyesine tekamülle yükselmiş olması gerekir. Dikkat edilirse Tanrının emirlerine zaman zaman Muhammed’in doğrudan doğruya muhatap oluşu Mutlak Nizamın bilgi veriş nizamına uygundur.
Kur’an tetkik edilirken , hangi bilgilerin Bilgi Meleği vasıta edilerek, hangi bilgilerin de vasıtasız olduğu açıkça hitap şekillerinden anlaşılır. Kur’an’da bazı hususlar vardır ki, Bilgi meleği vasıta edilereksırf Şuurlu İmana zemin hazırlamak maksadı ile devrin realitesine göre verilmiştir. Mesela Tanrı kullarına ibadet emreder ve kendi varlığının tanınmasını ister. Bugünkü dünya realitesi bu sözler için , Tanrının buna ne ihtiyacı var diye düşünebilir. Hiç şüphesiz yoktur. Fakat bu şekilde hitap tarzı o zaman zaruri idi ve o hitabı o zamanın insanları bugünküler gibi yadırgamamaktaydılar.
Kur’an’daki direkt tebliğler , Bilgi melekleri seviyesinden transit geçen (1) bilgilerdir (1:Hiçbir işleme tabi olmaksızın doğrudan doğruya geçiş). O bilgiler Bilgi melekleri tarafından değil , En Yüksek Varlık tarafından istenildiği gibi tebliğ edilmiştir.
Kur’an direkt vahiyin ilk denendiği kitaptır. Bu hususta, vahiye dayalı diğer kitaplardan ayrılır. Bilgi Melekleri ise dünyada vahiyi söz olarak söylemiş kimselerdir. Şu halde onların sözlerini kitapta toplayan vazifeliler , Bilgi meleğinin bir insan şekline girerek söylediğini vahiy olarak almışlardır. İncil , bu tarzdaki vahiyden hasıl olmuştur. Bilgi Meleği İsa, bilgilerini bir şahsa değil, birçok şahıslara açıklamıştır. Sonradan bu şahısların ayrı ayrı kitaplarda topladıkları bilgiler , İsa’nın söylediklerini ayrı ayrı menşe’lerden tetkik imkanı vermiştir.
Muhammed ise vazifesinin bilgileri ile yüklü olarak gelmiş ve ona vazifesini dünya realitesine uygun olarak hatırlatan bir bilgi meleği ile karşılaşıncaya kadar vazifeye otomatik olarak hazırlanmıştır. Ona bir seyahatinde vazifesi hatırlatılmıştır. Bunu yapan ise İsa’nın tezahüründen başka bir şey değildir. Nitekim aynı varlık ilerde Cebrail olarak tezahür etmiştir. Cebrail vasıtası ile alınan bilgilerle ve direkt vahiyle Kur’an meydana gelmiştir.
Evvelce de söylendiği ve bilindiği gibi ; Kur’an devrin realitesine uygun olarak indirilmiştir. Onda tekamülü ilgilendiren her şey mevcuttur. Bu sebeple o , vahiye dayalı olan ve nakil olmayan tek kitap olarak bırakılmıştır.
 
                                                           *
 
Gerek Hristiyanlığın, gerekse İslamiyetin nüfuz alanlarında azizler , evliyalar , çok yüksek varlıklardan aldıkları bilgilerle Şuurlu İmana hazırlanmakta olan zemini genişletmişlerdir. Arabi , Geylani , Celaleddin (1) Şuurlu İmanı ilgilendiren en yüksek bilgilere vasıta edilenler arasındadırlar ki, bunların adetleri yüzbinlerin üzerindedir.
( 1:
 ABDÜLKADİR GEYLANİ: Geylan 1077-Bağdat 1166: Tasavvufun kutuplarından Türkistanlı bir Türktür.İslam dünyasında en yaygın olan Kadri tarikatının piridir.  Hazar denizinin güneyinde bulunan Geylan’da doğmuştur. Darda olanların imdadına yetişen anlamında “ Gavs-ı Azam” lakabıyla anılır. Bağdat’ta aldığı tasavvuf eğitimi üzerine geniş halk topluluklarına hitap etti. Hatta birçok Hristiyan ve Musevi’den de izleyenleri ve öğrencileri olmuştur. Yirmibeş yıl süren bir inzivaya çekildi ve halk içine tekrar çıktığında kemalinin doruğuna ermişti. Tekrar vaazlarına başladı ve tarikatı bu dönemlerde kuruldu. Dokuz adet kitabı vardır ve kendisinden sonraki bütün mutasavvıflar üzerinde fikren tesiri olmuştur. Türbesi Bagdat’tadır.)
  MUHİDDİN-İ ARABİ : Endülüs ”İspanya” 1165 – Şam 1240 : Şeyh-i Ekber ( en büyük şeyh) diye  anılan  büyük mutasavvıf , filozof. Arap asıllıdır. Gençliğinde birçok mürşidten istifade etti ve bir arada halvete  ( inzivaya)  çekildi. Otuz yaşından sonra seyahatlere ve kitap yazmaya başladı. Mekke’de dört yıl kaldı. Gece gündüz  durmadan Kabe’yi tavaf etti ve düşünerek çalıştı. 1204’de Konyalı bir hac kafilesi ile tanıştı ve onlarla çok iyi anlaştı. Davet üzerine Konya’ya gitti. Bir süre Konya’da kaldı ve Selçuklu sultanı  Kılıö Arslan’ın himeyisini gördü. En sadık ve sevgili talebesi  Sadreddin-i Konevi’dir.
Tasavvufu felsefe ile yoğurarak , metafizik ve ahlaki değerleri , yüksek ve ince fikirlerle işlemiştir. Ekberiyye diye bir tarikatten bahsedilirse de , onun tasavvuf tarihindeki tesiri ; böyle bir tarikat yoluyla olmaktan daha çok  eserlerinin ve fikirlerinin gördüğü yaygın beğeni ile izah edilmelidir. Sekiz büyük kitabı vardır. En önemlilerinin ; Füsus-ül Hikem ve Fütuhat-ül Mekkiye olduğu kabul edilir.
MEVLANA CELALEDDİN MUHAMMED (rumi) : Belh 1207 – Konya 1273): Mevlevi tarikatının piri ve İslam tasavvufunun en büyük temsilcilerinden birisi , belki de birincisidir. Alimlerin Sultanı lakabı ile anılan Bahaeddin Veled’in oğludur ve Horasan’da yaşayan Türklerdendir. Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Moğol istilası sebebiyle ailece batıya göç ettiler ve 1221’de Konya’ya yerleştiler. İlk öğrenimini çağın ünlü bilgini olan babasından gören Mevlana’nıhayatındaki en önemli şahıs Tebriz’li Şems adındaki derviştir. Şems’in Konya’ya gelişinden sonra görüşleri tamamen derinleşen Mevlana  onun ölümünden sonra en coşkulu dönemini yaşar hale gelmiştir. Devrindeki Selçuklu Sultanları ve vezirlerinden en aşağı halk  tabakalarına kadar herkesin sevgilisi olmuş , Moğol istilalarından bunalmış. Anadolu halkına en büyük moral desteği sağlamıştır. Yüksek şiir gücünün de görüldüğü eserleri tasavvufun birer abidesi durumundadır. Beş büyük eserinden Mesnevi’si bugün nerdeyse tüm dünya dillerine çevrilmiş bir dünya klasiğidir. Mevlana hoşgörüsü ve sevgisi , dünyanın her tarafında hatta Amerika’da mevlevihanelerin açılmasına sebep olmuştur. Konya’daki türbe dergahı her dinden insanın ziyaretgahıdır.)
 
Her devirde bir esas vazife muhiti , bir de o vazife muhitine liyakat gösterdikleri taktirde dahil olabilecek vazifeli namzetleri vardır. İslamiyetin yayılma zamanlarında maneviyat alemlerindeki birçok varlıklar dünyadaki birçok şahısa , esas vazife ile ilgili fakat çeşitli gayelerle kendi düzenledikleri bilgileri vermeye başladılar ; hatta bu bilgileri alanlardan bazıları kendilerini peygamber ilen edecek kadar ileriye gittiler.
Bütün bu hadiseler esas vazifenin etrafında nelerin cereyan edebileceğini bildirmek için anlatılmaktadır. Bu gibi faaliyetlere tekamülde olumlu rol oynadığı sürece müsaade edilmiştir ve edilmektedir.
Görülüyor ki,  zaman zaman birçok yerlerde tezahür edebilen bir Bilgi Meleği mevcuttur. Bu yüksek idareci , tekamül ile ilgili en mühim vazifeyi  ifa etmiştir. Yine görülüyor ki bu varlık dünyayı kucaklamış durumdadır. Lüzum hasıl oldukça gerektiği şekilde tezahür edebilmektedir.
İşte ; tekamül ederek bilgi vazifeleri ifa edilmiş İsa ve Muhammed ile Şuurlu İmana girilmiştir. Şimdi yüksenilen devre ise Şuurlu İmanın “şuurlu” devresidir. Gerçi İsa’nın hazırladığı zemin ve Kur’an’nın ihtiva ettiği bilgilerle Şuurlu İmana adım atılmıştır fakat bu, Şuurlu İmanın bir başlangıç , bir hazırlık devresidir. Çünkü Şuurlu İmana ancak onu din devrinden ayıran bilgilerle ve şuurla girilebilir.
Bu devredeki bilgilerin de şuurlu bir tasnife tabi tutulmaları icap etmektedir :
1.      Hazırlık bilgileri,
2.      Vazife bilgileri,
3.      Ana bilgiler ( Bilgi Melekleri tarafından verilen)
4.      Vasıtasız ana bilgiler ( Mutlak bilgi).
 
1.      Hazırlık bilgileri:
Bu bilgiler bir asırdan beri muhtelif vasıtalarla vazifeliler tarafından verilen bilgilerdir. Bu devirde doğru bilgiler kadar , yanlış , yalan ve kasıtlı bilgilerden de faydalanılmıştır.
2.      Vazife bilgileri:
Bunlar bilgi melekleri tarafından verilen bilgilerdir.
3.      Ana bilgiler :
Ana bilgiler de Bilgi Meleği tarafından verilmekte fakat bu bilgiler diğer varlıklardan farklı bir selahiyetle düzenlenmekte, sade bir lisanla konuşur gibi verilmektedir. Veriliş tarzındaki hafiflik bilgilerdeki ağırlığı azaltmak içindir.
4.      Vasıtasız ana bilgiler :
İzahı imkansız yüksekliklerin bilgisidir. “ Kitap” muhteviyatına aittir. “vasıtasız ana bilgiler”de  şu verdiğimiz ana bilgilerdeki ayrıntılar yoktur. Onları idrak edebilmek için bu bilgilere lüzum vardır(1). (1: Şuurlu İnanç’ın 1. cildinde 666. bilgiyi hatırlatmaktadır.)
 
Vasıtasız ana bilgilerde teşevvüşe düşürecek kısımlar yoktur. Çünkü o bilgiler , öğrenilmiş , benimsenmiş bilgilerin aldıkları son şekildir. Onların öğrenilip, benimsenmesinde ise  ANA BİLGİLER’e ihtiyaç vardır.
 
Vazifede esas ; “ ana bilgiler” ve “ vasıtasız ana bilgiler” dir.
 
                                                           *
 
Bir de bambaşka bilgiler vardır. Bunlar hiçbir manevi irtibat sonucu ortaya çıkmış bilgiler değildir. Medyom olan şahıs kendisini herhengi bir irtibatta zannetmekte ve aklına gelen şeylerin bir varlık tarafından bildirildiğini zannetmektedir. Metapsişik araştırmalarda medyom olarak kullanılan  şahısların çoğu bu gibi olanlardır.
Kendisini, hiçbir irtibatta olmadığını bildiği halde medyom olarak göstermek isteyenler de vardır. Bunlar his ve düşüncelerini tebliğler halinde açıklarlar. Böyle hareket edişlerinin de kendileri için hiç şüphesiz ki çeşitli sebepleri vardır ; ve bunlar çok azınlıktadırlar.
Özet olarak ; tekamülde yanlış veya hatalı olduğu bilinerek dahi yapılan çalışmalardan , ortaya atılan bilgilerden faydalanılmaktadır. Buna  rağmen ilmi ve ahlaki hususlarda maneviyat alemlerinden verilen kıymetli yol gösterici bilgilerin verilmesine devam edilecektir. Çünkü şuurlu bir imanda bu bilgilere lüzum vardır. Fakat bu bilgilerden ancak menşe’lerinin manevi olduğu iyice anlaşıldıktan sonra , şuurla faydalınabilir.
 
Bilgileri tasnif , Şuurlu İmanın kurulması için en mühim noktalardan biridir. Bilgilerin üzerinde hassasiyetle durulması gerekir. Bunun için bilgilerin “ ana bilgi” esaslarına dayanılarak tasnif edilmesi gerekir. Bu tasnifin yapılması için de ana bilgilerin öğrenilip benimsenmiş olması şarttır.
 
                                                           889.
                                                           KENDİNİ KORU
Zerrelik ve hiçlik haline halel getirecek şeylerden kendini koru.
 
                                                           890.
                                                           EN BÜYÜK
Her vücut daha büyüğünün bir uzvudur. En büyüğü ise hepsini kapsar. Bu söylenenler robotlar ve maddeler içindir.  Ruhlar, manevi değer ve varlıklar,  mekanla izah olunamazlar. Onlar daha kudretlilerine tabi tesirler halinde tezahür ederler.
En büyük kudret en büyük tesirdir. O maddi , manevi herşeyi kucaklar , her şeye hakimdir. Her şey O’nundur, Ondandır.
 
                                                           891.
                                                           TÖVBE
Tövbe insanları Şuurlu İnanca hazırlayan  en mühim faktörlerden biridir. Bir insanı evvela yapmaması gereken şeylere karşı alaka hissettiren, insana iradesieile karşı koyamadığı şeyleri yaptıran , sonra da pişman  eden onun bu şeyleri  bir daha yapmaması için tövbeye zorlayan ekseri per’dir.
Ekseri diyoruz çünkü insanı, yapılmamasını bildiği şeylere zorlayan kuvvet her zaman per değildir. Bir insan per’in zorlamasına lüzum kalmadan da fenalık yapabilir ve sonra pişman olur ve tövbe etmek ihtiyacını hisseder.
Per ; zorlaması olmayan kötülükler sonrasında da insanları tövbeye zorlar. Yani bir insanı kötülüğe meylettiren  sadece per olmamakla beraber onu tövebeye zorlayan per’dir.
İnsanlar yapmamaları gereğini hissettikleri şeylere karşı  ilgi duyarlar. Bu ilgi onlara doğru bulmadıkları, beğenmedikleri , tavip etmedikleri şeyleri yapmaya zorlar. Sonra da tövbe ihtiyacını hissettirir. Bir insanın yapılmaması gerektiğini hissettiği şeylere karşı ilgi duyması , hatta bu ilgiyi zaman zaman mevcut iradesi ile durduramaması , sonradan da pişmanlık hissederek tövbe etmesi ; ona çok yönlü değer kazandırır :
1.      İradesini biler ve kuvvetlendirir.
2.      İlerde yine ilgi duyması muhtemel olan şeyi tekrarlamamak için tövbe etmesi şahsına olan itimadını arttırır.
3.      Onu kendi kendisinden mes’ul tutmaya alıştırır.
4.       Bir insanın kendi kendisine emanet edilerek yaşadığını idrak edebilmesi için öncelikle birçok hususlarda pişmanlık  hissetmesi ve tövbe ihtiyacını duyması gerekir.
5.      Tövebe, bir insanın yapmamaya karar verdiği şeye iradesi ile karşı koyacağına söz vermesi demektir. Bu söz per yolu ile ruhuna oradan da Tanrıya kadar yükselen bir sözdür. Tövbe eden insan evvela tövbe ettiği hususta denenir.
Direnir ve başarırsa artık o hususta alaka duymamaya başlar. Onu evvela deneyen , sonra da ona yardım eden Per’dir.  
 
6.      Tövbe ettikleri şeyleri tekrarlayanlar ekseri , bir önceki pişmanlıktan daha fazlasını hissederler. Tekrar tövbe etmek ihtiyacını hisseder ve tövbe ederler. Fakat bu defa geçirecekleri denemeler daha ağır ve per’den alacakları yardım ise daha az olur.
7.       Sık sık tövbesini yenileyenler bir müddet sonra bir takım teselliler bulur,  icat ederler.  Artık tövbeleri öncekileri kadar tesirli değildir. Bu taktirde artık o insanı denendiği hususta denemekten vazgeçilir. Çünkü o ,denendiği hususta henüz daha muvaffak olacak ve değer kazanacak mertebeye erişmemiştir. 
8.      Ağır tekamül vazifelerinde irade kudretine ihtiyaç vardır. Dünya şartlarına göre bu iradeyi vazifelilerin kazanabilmesi için ekseri vazifeliler sun’i olarak yapılmaması gereken şeylere karşı alaka hissederler. Yaptıkları taktirde de tövbe etme lüzumunu duyarlar. Vazifeye hazırlanan bir insan , zaten tekamül etmiş bir insandır. Bu sebeple onun , karşılaşarak iradesini bilemesi(1) gereken  hadiseler, normal bir insanın karşılaştığı hadiselerden çok daha ağır ve tesir edicidir.(1: “ siz bir bıçaksınız ve dünya bileği taşıdır”. Mustafa Molla ( yüksek rehber varlık.)).
 
Kısaca ; bir insan tövbe ettiği bir şeyi tekrarlamamak için gayret sarfederse değer kazanır. Bu değeri kazanmasında , verdiği sözün (tövbenin) rolü büyüktür.
 
                                                           892.
                                                           TESİRLER
Dünyada yaşamakta olan insan halindeki bir ruh maneviyat alemleri ile daimi surette irtibat halindedir. Fakat bunu ; tıpkı zayıf bir elektrik cereyanını hissetmediği gibi hissedemez. Fakat bu cereyan onu , farkına varmadan maneviyat alemlerine yöneltir.
Ruh tekamül ettikçe daha fazla hissedilir bir hale gelen bu creyan , ruhu maneviyat alemlerine nüfuz etmeye zorlar. Bu cereyanın ruhu ve bedenini tamamen tesir altına alması , ruhun bedene hakim olduğunun ifadesidir ki ; muhtelif safhaları olan bu hale aşk(2) hali denir (2: Tanrı aşkı (cezbe) ifade edilmekte).
Bir insan , ruhundan birçok tesirler alır. Maneviyat alemlerine anten halinde uzanan bir tesir düşünün. Bu anten , maneviyat alemlerinin derinliklerine doğru uzandıkça daha büyük tesirlerle karşılaşır. Bir ucu ruhta olan ve durmaksızın uzayan bu antenin gövdesi uzadıkça o antenin yüzeyine çarpan tesirler fazlalaşır. İşte bu antenin ruha bağlandığı noktada per vardır. O bu antenin yüzeyine çarpan ve ruha doğru yol  alan tesirleri süzgecinden geçirerek ruha ulaştırır. Fakat bu mecazi anten sadece manevi tesirleri alan bir antendir.
Bir de ruhun bedeni (3) vardır ki , o da maddi tesirleri alan ve ruha ulaştıran bir antendir(3: insan bedeni). Bu anten ile ruh arasında da yine per vardır. Per, bedenden maddi yollardan gelen tesirleri süzgecinden geçirir ve ruhun tekamülü ile ilgili olanlarını ruha iletir.
Bedenin ilettiği tesirler maddi yollardan ruha uzanan manevi tesirlerdir ki , insanlar bu manevi tesirleri ancak maddi kalıplar içerisinde hissederler.
Bir de ruhun per’den aldığı bağlı tesirler(4) vardır ki , bunlar ruhu tekamül planına uyduran dümen rolünü oynayan tesirleridir(4: dürtüler).
Ruhun hariçten( dünyadan) değil de , per vasıtası ile bedenden aldığı tesirler de vardır. Bu tesirlerde hariçten gelen tesirler gibi  per’in  kontrolünden geçerek ruha ulaşırlar. Bu tesirler , bedendeki değişiklik veya hallerin per süzgecinden geçtikten sonra ruha yansıyışıdır.
Bütün bunlardan başka bir de ruhun , per tesiri altında eski tecrübelerini hatırlaması va zaman zaman ( tekamül planına göre) onlardan faydalanması vardır.
 
 
Bir de ruhun , per’in sınırladığı hudutlar içinde , hür hayatı ve bu hayattan hasıl olan tesirler vardır ki , per ile bağlı olan ruhlar bu tesirleri perin kontrolü altındaki tesirlerden ayıramazlar.
 
Şu halde dünyadaki bir ruh şu tesirler altındadır:
1.      Ruhun maneviyat alemlerine nüfuz arzusundan hasıl olan ( manevi) tesirler.
2.      Ruhun beden yolu ile aldığı per süzgecinden geçerek ruha ulaşan ( maddi yollardan geçen) tesirler.
3.      Ruhun per’den aldığı tesirler.
4.      Per sınırlayışı altında ruhun eski tecrübelerinden aldığı tesirler.
5.      Ruhun per aracılığı ile robotlu ortamlardan aldığı tesirler( maddi yollardan alınan manevi tesirler).
Ruhun almakta olduğu bu tesirler birbirleri ile Mutlak Nizama uygun olarak irtibattadırlar ve bir uyum halindedirler.
Ruh edindiği ( per süzgecinden süzülerek alınan) bilgilerle, daima , hür ( veya saf) tesir alanını genişletir. Ruhun saf tesir alanının büyümesi , etrafındaki per çemberinin genişlemesi demektir. Bu çember genişledikçe çember dışındaki birçok değerleri çember içine toplar ; böylelikle saf değerini arttırır (ki bu değerler manevi tesirler halindedirler).
Ruhu , dolayısıyle insanı ilgilendiren bütün hadiselerin sırları, bu kısa tebliğin içinde saklıdır. Hastalıklar , sevinçler , kederler hep bu tesirlerden husule gelirler. Birçok karanlık husus , ilerde, bu tesirler arasındaki münasebetlerle aydınlanacaktır.
Şu halde evvela ruhu ilgilendiren tesirin hangi menşe’li olduğunu bilmek gerekir. Menşe’ teşhisinden sonra o tesirden üstün tesirlerin yardımı ile , tesirden hasıl olan dert giderilir. Ruhu tesir altında bulunduran bu güçlerden en önemlisi ve kuvvetlisi , ruhun varlığı üzerinde kendi hür tesirleri ile yaptığı icraattır (1) ( 1: İnsanın bazen olumsuz düşüncelere takılıp ruhi gücü olan tahayyülü  ile yarattığı endişe ve üzüntüler örnek olabilir). Bu tesirleri güçleri ve önemleri bakımından şöyle sıralayabiliriz :
1.      Ruhun öz ( hür ) tesirleri.
2.      Per sınırlayışı altında kendi öz değerinden hasıl olan tesirler.
3.      Ruhun bedeninden ( bağlı olduğu robottan) per aracılığı ile aldığı tesirler.
4.      Ruhun per aracılığı ile robotlu ortamlardan aldığı tesirler ( maddi yollardan alınana manevi tesirler ).
 
                                                             893.
                                                           SEVGİ
Seviniz. Birbirinizi incitmeyecek, kıramayacak kadar seviniz. Hakikatte çirkin yoktur. Çirkinlikleri güzel görecek kadar seviniz. Biliniz ki Tanrının size sunduğu en mühim anahtar sevgidir. Onu kullanınız. Kin, hırs , intikam gibi şeyler sevginiz içinde eriyip gitsinler. Ve siz her şeyi sevmekle , en kudretli insan olacağınıza inanınız.
 
                                                           894.
                                                           İBADET
İnsan mabet , sevgi  ibadettir.
 
                                                          895.
                       RUH  VE  MADDE İLİŞKİSİNİ  SAĞLAYAN  
                                   MANEVİ ROBOT DEĞERLER
 
Bir musluktan akan su her ne kadar sicime benzerse de onu düğümleyemezsiniz. Sicim ise düğümlenir. Keza iki musluktan akan suyu birbirine bağlayarak birleştirmeye imkan yoktur , fakat iki sicim birbirleri ile bağlanarak birleştirilebilirler.
Sicim gibi , akan su da , sicim de maddedirler fakat bunları birbirleri ile düğümleyerek birleştirmeye imkan yoktur. Görülüyor ki , maddeler arasında bile bağlar kurabilmek şartlara tabidir. Bu sebeple de iki maddeyi arzu edildiği şekilde birleştirmeye veya bağlamaya imkan yoktur.
Vaziyet böyle iken manevi değerler ve varlıklarla maddeyi birleştirmek imkansızdır. Çünkü :
1.      Maddi ve manevi varlıkları ölçen ölçüler  başkadır.
2.      Maddi ve manevi değerler , değerlerinin azlığı ölçüsünde birbirlerine yaklaşırlar. Fazlalığı ölçüsünde de birbirlerinden uzaklaşırlar. Fakat bu uzaklaşış manevi bir uzaklaşıştır.
Manevi değerlerle maddeyi birbirlerine bağlamak , ancak vasıta ile mümkündür. Manevi değerlerle( varlıklarla) robotları bağlayan ise vasıta rolü oynayan saf  robot değerlerdir. Ruhu izah ederken kullanılan “ per” ismindeki değer de bu değerlerdendir.
 
ESASLAR :
1.                          Maddi ve manevi değerler birbirleri ile bağlanamazlar. Onları birbirlerine bağlamak için vasıtaya ihtiyaç vardır.
2.                          Manevi değerleri ve maddeyi ( robotu) birbirine bağlayacak olan değer ; hem robotluk, hem de manevilik hassasını haizdir.,
3.                          Ruhu maddeye bağlayan manevi robot değer ise per’dir.
 
Basit izahlarda, “ ruhu maddeli hayata bağlayan perispridir” denilebilir.
Bu izah , per izah olunmadan evvel daha yüksek bilgilere hazırlayan bir izahtır. Ruh-madde münasebetlerinde perin izahından önceki anlatımlar ile sonraki anlatımlar Mutlak Tekamül Nizamına göre başka başkadır :
 
Ruh , tekamülü boyunca daima öz değeri istikametinde hamleler yapar. Bu hamleler onun etrafında perin , yani sınırlayıcı çemberin genişlemesine ve sonucunda ruhun serbest tesir alanının büyümesine sebep olur.
Tekamül mücadelesi sadece robotlu ortamlar içinde değildir. Ona maneviyat alemlerinde de devam edilir. Fakat ruh asıl tekamül mücadelesini kendi tesir alanını genişletmek için yapar. İyi yoldan ve sadece güzelliklere ulaşmak için yapılan bu mücadeleye diğer maddi manevi dış mücadeleler de tesir ederler.
 
Ruhun tesir alanını genişletmek için  liyakati ile yaptığı mücadelede esas ; per çemberini genişletmektir. Şimdi yukardaki izahatı biraz daha açıklayalım :
Ruh , per ve ser ile bir arada düşünülebilir. Ruhun robotlu hayatı izaha başlanmış ve bu izah birçok safhalar geçirmiştir ;
I.                          Evvela per’den bahsedilmemiş , böyle olduğu için de ruhun maddeye perispri denilen ince nesne tarafından bağlandığı anlatılmıştır. Daha sonra da ; perispriye ne madde , ne de manevi denilemiyeceği , her ikisinin özelliklerine de sahip olduğu açıklanmıştır.
 
II.                        Per’in izahı ile birlikte , perisprinin  ruhtan ayrı değil , bir arada olduğu belirtilebilmiştir. Bu anlatımın çok mühim yanları vardır :
 
a.       Per’in ölümle ruhtan ayrılmadığının izahı..ki , per per izah edilmeden evvel bu husus belirtilemiyor ve perispri ruhtan ayrı olarak anlatılıyordu.
b.      Per , manevi bir robot değerdir. Çünkü ruh denen tam manevi bir değerin , madde ve diğer robotlarla irtibata geçebilmesi için böyle bir değere ihtiyaç vardır. Çünkü per denilen “manevi robot değer” tekamül yerlerinin esasını teşkil eden bütün robotların esasıdır ve Tanrının ilk var ettiği manevi değerlerden biridir.
 
Bu sebeple o, kolaylıkla tekamüle sevk olunan varlıklarla  ( ruhlarla) temasa geçebilmekte , onlarla manevi varlık olarak kenetlenebilmektedir. Ve onda aynı zamanda kaba robot olma hassası mevcuttur. Bu hassa onu kolaylıkla kaba robotlarla temasa geçirmekte ve onlara bağlanabilmesini temin etmektedir.
Bir an için ruhların tekamüle per ile bağlanmadan sevk edildiğini düşünün . o zaman ruhlar robotlara karşı gereken alakayı duyma özelliğine sahip olmayacaklardı. Onlara karşı kayıtsız kalacak , hatta mevcudiyetinin bile farkına varamıyacaklardı.
Hiç şüphesiz ki Tanrı , onlara daha başka imkanlar verebilir ve per’siz de robotlarla temasa geçebilmelerini sağlayabilirdi.  Fakat bilindiği gibi bir Mutlak Kanun ve bu kanuna uygun gelişen Mutlak Nizam vardır ki, yine bu kanun aynı nizama uygun olarak         “ Kanunlar” halinde de tezahür eder. İşte bu esas , bir perin mevcut olmasını icab ettirir. Bunun da böyle olmasını isteyen , başka türlü olmasını istemeyen Tanrıdır.
Kısaca ; per, hem hem tekamüle sevk olunan varlıklardaki manevi cepheye , hem de robotluk hassasına sahip bir irtibat değeridir. O , tekamüle edecek varlıklar tekamüle sevk edilirken bağlanan bir değerdir. Bu sebeple , ruhlar varlıklarındaki per değerini kendi varlıkları ile mezcedilmiş(1)(1: birbirine katmak , katıştırmak) hissederler.
Bir ruhun öz varlığını per’den ayırabilmesine, hatta varlığını persiz hissedebilmesine imkan yoktur. Nasıl ki dünyada bir insan ruhuna bağlı koskoca bir bedeni ruhundan ayrı düşünememekteyse , ruhun da varlığını per’den ayrı tasavvur edebilmesine imkan yoktur. Hem de bu , bir insanın ruhunu bedeninden ayrı düşünebilmesiyle mukayese edilemiyecek kadar zor bir iştir.
Önceki tebliğlerde ; “per, ruha idrak arifesinde bağlanmıştır “ denilmişti. Bu şaşırtıcı fakat doğru bir tebliğdir, çünkü ; per asıl per’lik rolünü “ idrak safhası” ile oynamaya başlar. Ve per , tekamül safhalarına uygun olarak değişen bir değerdir. Şu halde perin tarifini şöyle yapabiliriz :
 
“ Tekamüle sevk olunan varlığa bağlı bulunan manevi robot değerin , varlığın idrak safhasına yükselmesi ile aldığı hale per denir ”.
 
Varlıkların robotlu tekamülleri müddetince (2) (2: Mesela madde kainatındaki bedenli tekamülleri müddetince) per’i ruh ile beraber düşünmek doğrudur ;
I.                                      Ruh robotlu bir ortamdan ayrılırken o ortamın robotlarını terkeder. Fakat per yine varlığına bağlı kalır. Bunun böyle oluşunun sebepleri evvelce bildirilmişti.
II.                                    Bilindiği gibi per ruhun ahiret safhasınca tekamül etmesinde en mühim rolü oynar. O , ruhun yaşadığı ayrı ayrı ahiret safhalarını birbirine bağlayan , ekleyen değerdir. Ruhların ayrı ayrı ortamlarda geçen tekemül safhalarının planlarını tanzimde ve bütün bu safhaların birbirini tamamlatır hale gelmesinde en mühim rolü per oynar.
Fakat bir de ahiret hayatı ötesi yüksek manevi hayatları vardır ki ; bu devrede idrakle per halinde tezahür etmeye başlayan manevi robot değer artık per halinden başka türlü tezahür etmeye başlar.
Tanrının ilk var ettiklerinden olan  manevi robot değerlerin bir ucu en kaba robotlarda , diğer ucu da en yüksek maneviyat alemlerindedir. Bu sebeple onu zirve ile kaide arasında dikine gelişmiş bir ipe benzetebilirsiniz. İşte ruhlar varlıklarına bağlı bulunan tırmanılması zor ve tıpkı bir yağlı halata benzeyen bu iper tırmanarak yükselebilirler.
Ruhlar bu manevi değerden faydalanarak ileri merhalelere yükselirler. Mesela ruh artık robotlu tekamül merhalelerini  geride bırakmıştır. Böylelikle de bağlı bulunduğu manevi değerin , onu robotlarla bağlama işine lüzum kalmamıştır. İşte tekamülün bu safhasında ruhların manevi robot değerinin  “ robotluk hassasına” hitiyaçları kalmaz. Fakat onun manevi yönünden faydalanarak tekamül ederler ki , bu devrede manevi değer artık “per” değil fakat ruhun şuurla faydalandığı ( manevi robot) bir değerdir. Bu hali insanların tekamül ederek dünya maddelerini emirleri altına almasına benzetebilirsiniz.
Yukarda kısa olarak izah ettiğimiz “yüksek tekamül devresini “ Şuurlu İnancı izah ederken anlatmaya lüzum vardır. Bu devredeki ruhlar da vazife gayesi ile robotlu ortamlarla temasa geçebilirler. Bu teması da per vasıtası ile temin edebilrler. Fakat artık onların perin emrinde değil , perden vazifeleri için şuurla faydalanacak durumdadırlar. Tekamülün bu safhasında peri ruhtan ayrı düşünmek daha doğrudur.
 
Yüksek tekamül merhalesindeki bir ruhun dünyaya vazifeli olarak gelmesi gerektiğini düşünelim. Mutlak Nizama uygun olarak ,onun bedenlenmesi icab eder. Bu sebeple de o, şuurla , öz değeri haline getirdiği manevi değreden faydalanır ve onu tanzim ettiği planın tatbiki için kullanır.
Mesela , bir vazifeliye robotlu ortamlarda zaman zaman hatırlaması veya unutması gerekenleri hatırlatan ve unutturan bu değerdir. Vazife icabı , robot tesirler altındaki ruha lüzumlu ikazları da yine per , ruhun tanzim ettiği plana uygun olarak yapar.
Bu ve buna benzer bir çok hususlarda perden faydalanılır fakat bir vazifeliye vazifesi devam ettiği sürece yapılan yardımlar, sadece perin yaptığı yardımlardan ibaret değildir. Ruh, daha birçok  yarım ve bilgiler alır.
Şu halde, bu merhaledeki bir varlığa yardım eden robot değer , per tanımındaki özellikleri bulunan bir değer değildir. Çünkü , o , ruhun iradesi ile per özelliklerini edinmiştir. Onun per halinde tezahüer etmesini bir ihtiyacı karşılamak için istemiştir. Bu sebeple per’e ; “ruha bağlı olan manevi robot değerin ruhu kontrol altında bulundurduğu müddetçe alacağı hale per denir.” denilebilir (1). (1: Ruhun onu kontrol altına alıp kullanması ise yüksek tekamül merhalelerindedir ve orada , bilinen per özelliğinden uzak bir durumdadır).
Dünya robotlu bir tekamül yeridir. Bu sebeple oradaki ruhları tetkik ederken perispriyi , ruh , per ve serden meydana gelmiş olarak düşünmek yerindedir. Per öyle bir manevi değerdir ki bütün tekamül yerlerinin esasını oluşturur. Bu sebeple bir ruhun dünyaya gelip gittikten sonra başka bir tekamül yerine gidebilmesinde aynı per rol oynar.
Yukarda da izah edildiği gibi , gerek vazifeli varlıkların, gerekse vazifeli organizatörlerin (meleklerin) , herhangi bir tekamül yerinde tezahür edebilmeleri için , o yerin esas ana robotu ile irtibat kurmaları gerekir. Aksi halde o tekamül yerlerinde gözle görünür , elle tutulur şekilde tezahür edemezler. Bu sebeple de onlar zaman zaman manevi robot değerlerden faydalanırlar.
Mesela İsa , manevi robot değerlerden faydalanarak insan halinde dünyada tezahür etmiştir. Meleklerin insandan başka şekillerde mesela ışık halinde tezahür edebilmeleri için de aynı değere ihtiyaçları vardır. Aksi halde o yerlerin varlıkları tarafından fark edilemezler.fakat bir melek robotlu ortamları daima kontrolü altında bulundurabilir ve bu değere ihtiyacı olmadan da o robotlu ortam üzerinde manevi tesirlerde bulunabilir ve maddeler ( robotlar) üzerinde gözükmeden tesirler icra edebilir.
Şu halde , Tanrının ilk var ettiklerinden olan “ saf manevi robot değerler “ tekamülde pek çeşitli ve çok mühim roller oynayarak vaziflerin görülmesini sağlarlar.
 
Robotlu tekamül devrelerinde ruhları planlarına uymaya mecbur kılan  ve onları zaman zaman yine onların menfaatleri için müşgül durumlara düşüren per ; Tanrının ilk var ettiklerinden ve bir ucunun en kaba maddelerede, diğer ucunun ise en yüksek manevi değerlerde olması bakımından , insanları Tanrıya bağlayan bir yol olarak da düşünülebilir. Bu sebeple , o , yani per ; “ ruh şuurla kendi kendisine emanet edildiğini bilip , bizzat varlığının , Tanrının temsilcisi olduğunu anlayıp idrak edinceye kadar “ (per) ruhlarda Tanrıyı temsil eder.
Bu sebeple bazı hususlar göz önünde bulundurularak per’e Tanrının temsilcisi de denilebilir. Yine, robotlu tekamül devrelerinde Tanrının ruha , o ruha bağlı bedenden daha yakın olduğunu hissettiren de per’dir (1). (1: “biz insana şah damarından daha yakınız.” Kur’an 50/16) Hiç şüphesiz ki , Tanrı ruhlara öz varlıklarından da daha yakın olandır. O’dur onları var edip tekamüle sevk eden...
 
                                                           896.
                                               KIYMET BİLMEK
İnsanları sahip oldukları şeylerden çok , sahip olmayı arzu ettikleri şeyler ilgilendirir. İnsanlar senelerce hasretini çektikleri şeye kavuşur kavuşmaz artık onu tabii görmeye , hatta eskisi gibi sevmemeye başlarlar. Birçok şeyin kıymetini ise , onları kaybettikten sonra anlarlar.
 
                                                           897.
                                               DÜNYADA TEMİZLİK
Tıpkı bir tarlanın zararlı otlardan temizlenmesi gibi , dünya da zaman zaman faydasız varlıkların temizlenmesine sahne olur.
Hiç şüphesiz ki  faydasız ot ve varlık mevcut değildir. Faydasız tabiri dünya realitesinin bir izah şeklidir.
 
                                                           898.
                       RUH  VE  BEDEN  MÜNASEBETLERİNDE  PER
 
Ruh dünyaya inerken per vasıtası ile ser’le irtibat kurar ve ruh per-ser’den oluşan sistem diğer maddelerle de plana uygun olarak irtibata geçer. Bedenin oluşumunda per’in ve robot yardımların rolleri  büyüktür ve bu robot yardımlara insanlar  “tabiat kanunları” derler. Bütün bunları önceki tebliğlerimizde açıklamıştık. Şimdi anlatacaklarımız ; meydana gelmiş bir bedenle ruh arasındaki irtibatın per tarafından ne şekilde sağlandığıdır.
 
En basit maddi elemanı ser olan beden , ser’in etrafında  (plana ve tabiat kanunları denen robot sisteme uygun olarak ) diğer maddelerin toplanmasından ve Mutlak Nizama uygun bir yapı olarak meydana gelmiştir. Ve bu beden yapısında per , çeşitli merkezler halinde rol oynar. Bu merkezler , dıştan gelen tesirlerin ve izlenimlerin ruha ulaşabilmesi için gereken yolların üzerinde  ve ruh ile irtibata geçmeden  evvel uğrayacağı son duraklar üzerindedir.
Ruhtan bedene gönderilen  emirler de bu merkezlerden , dolayısıyle per’in kontrolünden geçerler. Bu merkezleri elinde bulunduran per , lüzumlu tesirleri buralardan bedene yansıtır. Per’in bedenin birçok yerlerinde merkezler halinde tezahür etmesi işi , “ manevi değer” vasfını taşımasından ileri gelmektedir. Çünkü o çeşitli noktalara tesirler halinde hakim olabilecek özellikte bir değerdir.
Manevi değer olan per’in bedende merkezler halinde bulunuşu ; bütün robotların dolayısıyle maddenin esasını teşkil etmesi “ madde haline geçebilmek imkanına sahip , manevi robot değer” oluşundan dolayıdır. Bu şekilde hem manevi hem de madde olarak izah edilebilecek bir kimlikte bulunan per değeri , bedendeki en mühim noktaları elinde bulundurarak mühim vazifesini ifa eder.
 
Per’in  ruh ve beden arasındaki vazifesini şöyle özetliyebiliriz.
 
1.      Ruhtan bedene giden tesir ve emirleri kontrol etmek.
2.      Bedenden ruha giden izlenim ve tesirleri süzgeçten geçirmek.
3.      Ruh üzerinde gereken tesirleri icra etmek (per bunu bedendeki noktalardan yapmaz, doğrudan doğruya ruha yapar.
4.      Bedenle ruh arasındaki irtibat ve münasebetleri kontrol etmek.
 
Bir ampul nasıl ki elektrik devresine bağlanmadan ışık vermez , etrafı aydınlatmazsa ; per de ruha bağlanmadan bu vazifeleri ifa edecek özelliğe sahip olamaz. Robot manevi değerlere per’lik özelliğini veren  , ruhun mevcut değerlenme özelliğidir. Per’in bu vasfını kazanabilmesinde ise Tanrının emirlerini tatbik eden yüksek idareci varlıkların rolü vardır.
Görülüyor ki ruh  , robotlu tekamülü süresince kendi özellikleri ve yüksek idareci varlıkların yardımları ile manevi robot değerlerden faydalanmakta ve onları kendi tekamülü için rorbot makinalar gibi kullanmaktadır. Şu halde ; şuurlu gibi gözüken per’deki şuur , Ruhun değerinden ve yüksek idareci varlıkların naklettikleri (1) en yüksek şuurdan hasıl olmaktadır. ( 1: Tanrıdan aktardıkları)
 
Kainat , kainatlar, her şey ; Tanrının ilk var ettiği manevi robot değerlerden hasıl olmuştur. Ve Tanrı istediği anda bu manevi robot değerlerden hasıl olan sistemleri , kainatları , şuurlandıracak kudrettedir. İşte , tabiat hadiseleri robotlar üzerindeki Tanrı tesirlerinin bir örneğidir. Tanrı bu tesirleri , yüksek idareci varlıklar aracılığı ile icra eder.
Bedenin esası da bu robot manevi değerlerdir. Fakat ancak ruh ile irtibata geçtikten sonra Mutlak Nizama uygun ve per özelliklerine sahip robotlar olarak tezahür ederler.
Bütün vücudun per özelliklerine sahip olabilmesi Mutlak Nizama aykırıdır. Bu sebeple, tekamüle sevk olunurken ruha bağlanan per özelliğine sahip robot manevi değer ile bedendeki maddelerin esaslarını oluşturan manevi robot değerler arasında fark vardır. Bu fark , perin ruhu tesirleri altında bulundurması ve ruhun per’i varlığına kuvvetle kenetlemesidir. Bu sebeple ruhun dünyanın bulunduğu kainata inerken ilk birleştiği ser zerresi , ruha ancak per vasıtası ile bağlanır, fakat ruha per gibi kenetlenmez.
Hakikatte , ser  denilen ve en basit madde  kabul edilen  zerre de tıpkı per gibi manevi değerlerin kesifleşmesinden hasıl olmuştur. Bu hali şöyle örnekleyebiliriz ; bir eldivene yalnız bir el girer. Ona iki el sokulmaya çalışılırsa muvaffak olunamaz.
 
İşte ruh da Mutlak Nizama uygun olarak ilk birleştiği manevi robot değere otomatik olarak per’lik özelliğini aşılamakata  , sonra birleşeceği robot değer veya ( bu değerlerden hasıl olan) varlıklar , ancak ruha ilk kenetlenen robot manevi değer vasıtası ile ruhla irtibata geçebilmekte , bu sebeple de hiçbir zaman per özelliklerinde olamamaktadırlar.
 
İşte yukarda anlatılan şekilde ruha bağlanmış bulunan per , beden üzerindeki bazı merkezlerden  ruh-beden münasebetlerini kontrol eder. Bu merkezler insan bedeninde beyinde toplanmıştır. Bazı manevi hususları ilgilendiren ve halen bilimin tesbit edememiş olduğu bazı merkezler de göğüs ve kalp bölgesindedir. Bütün bu merkezlere “ tekamülü kontrol merkezleri” denilebilir(1) (1: Yoga öğretisinde “şakralar” adı verilen merkezler.)
Robotlu tekamüllerini yaşayan varlıkların  tekemülleri ile ilgili “her şey” bu merkezlere uğramadan ruha yansımaz. Robotlu tekamülü gereği dışında olup da herhangi bir sebeple dünyada bulunanlarda ise aynı vazifeyi per’in yerini tutan fakat önceki tebliğlerde , per denilmemesi gerektiğinden bahsettiğimiz manevi robot değerler yaparlar.
 
                                                           899.
                       DEVİR  EDİP  DÖNEN  TABİAT  HADİSELERİ
Tabii hadiseler ve bu hadiselerin dayandığı kanunlar (nizamlar) , kurulu bir saat gibi , Mutlak Nizama uygun olarak çalışan bir mekanizmaya , bir makinaya benzetilebilir. Kısaca ; tabiat robot bir teşkilattır . Bu teşkilat “ devir “ esası üzerine kurulmuştur. Bu devirler tekrar başladıkları yerde vaya başladıkları yerin yakınında son bulan devirlerdir. Onlar sadece tekrar yaşanır ve devredip dönerler. Fakat tekrar yaşanan ve dönen tabiat sistemine tabi olan tekamüldeki varlıklar , bu dönüşlerden nasiplerini alırlar ve bu dönüşlerle gayet güzel ayar edilen hadiselerle karşılaşarak tekamül ederler.
Bu devirler her  tekamül yerinin özelliklerine uygun olarak devam eder. Mesela devir eden tabiat sistemlerinin içersinde o sisteme uygun olarak yaşayan bir insan , bu devirlerin tesirleri ile tecrübe sahibi olur, yaşlanır. Bir ağaç, devirler arttıkça büyür, gelişir ve nihayet ölür.
Bütün tabiat sistemi , devreden iç içe birçok dairelerin dönmekte oldukları  bir sistem olarak düşünülebilir. İşte bu devirlerin kesişmelerinden , çarpışmalarından meydana gelen hadiseleri , o hadiseleri yaşayanların tekamül planlarına uygun hale getiren de per’dir.
 
                                               900.
                                               DÜNYA UYKUSU
Sana , dünya hayatından sonra hayat yoktur diyene ; “ uyku son mudur?” diye sor. Peki öyle ise o hayatı neden hatırlamıyorum diyene “ gece uykudayken gündüz yaptıklarını hatırlarmısın?” de.
Bil ki ,  dünya hayatı ebedi hayatın pek kısa süren bir uykusundan başka bir şey değlidir. O uykudan uyanınca , ortada ne madda, ne eşya , ne de dost ve akraba kalır. Öyle bir uykudur ki , o uykuda kazanılan günah ve sevaplarla uyanıklığa geçilir , uyanan ya günahlar altında ezilir, yahut da kazandığı sevapların huzurunu tadar.
Asıl aşkı , asıl sevgiyi , asıl güzellikleri  dünya uykusunda tatmaya imkan yoktur. Orada yaşayanlar uykuda görülen rüyalar gibidir ; dünyada kalır. İyi hatıralar , uyanınca güzel rüyalar gibi hatırlanır. Yapılan fenalıklar ise bir kabus gibi ruhların üzerlerine çökerler.
 
Hatırlanması gerekenleri hatırlatan, hatırlanmaması icab edenlerin
 hatırlanmamasını temin eden per’dir.
  O , dünya hayatında da görülen fakat unutulması gereken rüyaları unutturan , hatırlanması icab edenlerin de hatırlanmalarını temin edendir.
 
                                              
 
                                                           901.
                                   ÖLÜMÜ HATIRLAMADAN YAŞAMAK
İnsanların dünyada ölümü hatırlamadan yaşamaları sebepsiz değildir. Sebebi de sadece , dünya hayatının ölüm düşüncesi ile zehir olmaması değildir. İnsanlar dünyaya yepyeni bir yere gelmiş gibi gelmezler. Keza dünyadan da her şeyleri ile göçmezler. Onlar geldikleri yerlerde kendilerinden bir şeyler bulurlar. Tıpkı ayrıldıkları veya ayrıldıkları zannedilen yerlerde kendilerinden bir şeyler bıraktıkları gibi.
 
                                                           902.
                        DEĞER  KAZANDIRAN  KÖTÜ  HUY  VE  ALIŞKANLIK
 
İnsanlarda genellikle iki türlü alışkanlık vardır :
  1. Bazı tekamül eksiklerinin tamamlanmasını temin edecek mahiyetteki alışkanlıklarıdır. Bunlara direkt alışkanlıklar denir. Yani insanın onlarla mücadele etmesi ve o alışkanlıktan , o huydan kurtulması gerekir. Mücadele ise iradesini kuvvetlendirmeye yarar.
  2.  bir de , bir değeri kazanması için insanlara , bir dünya hayatı boyunca sun’i olarak bazı huylar musallat (1) edilir. Bunlara sun’i huyla vaya endirekt alışkanlıklar da denilebilir. (1: musallat : rahat bırakmayan ; durmaksızın sataşan) .
 
Mesela bir insanın iradesini kuvvetlendirmesi icab etmektedir. O insanın dünyada mücadele edilerek kurtulunabilecek bütün alışkanlıklardan önceden  ( son yaşamakta olduğu hayattan önce ) kurtulmuş olduğunu farz edelim.
Bu insanın planı veya dünyada yapacağı işler gayet juvvetli bir iradeye sahip olmasını icab ettirmektedir. Şu halde mevcut asıl iradesini dünya realitesine  ( dünya iradesine) uydurması gerekir. Bunun için de onun dünya şuurundan hayatına yansıyan iradesini , alışkanlıklardan faydalanarak bilemek mümkündür.
Bu sebeple sun’i huylardan herhangi bir tanesi veya birkaçı ona plan icabı musallat edilir (2). (2: İnsanın birçok davranış biçimlerini kalıtım yoluyla almış olduğu bilimin bulgularındandır.” İnsan bedeninin bilgisi “ baba ve annenin , sperm ve yumurtasındaki kromozomlarda kayıtlıdır. Böylelikle insan vücudunun kalıtım bilgisiyle ortaya yine bir insan vücudu çıkabilmekte ve mesela fare vücudu çıkmamaktadır. Anne ve babadan yarı yarıya alınan ( ve onların özelliklerini de taşıyan) 46 adet  kromozomda ( DNA molekülünde)  kayıtlı insan bedeninin bu bilgisi çocuğun vücudunun örülüşü sırasında herbir hücresinin içerisine de kayıt edilir. Bu bilgiler  vücudun her elemanının , organının ( karaciğer, beyin , göz, tırnak ,  kan ..) şekli , rengi vazifesi, çalışma prensibi , imlat formülleri , yapacağı imalatın kalite ve miktar kontrolleri , dış zararlılardan korunma tedbirleri gibi şekil ve fonksiyon anlatan  yapı ve çalışma bilgilerinin yanısıra ; insanın genel vücut şekli ile çeşitli kabiliyet ve davranış biçimlarini de içermektedirler. 46 kromozomdan “ her birindeki” bilgi tutarı ise ; yaklaşık biner sayfalık 1000 adet kitabın ihtiva ettiği bilgi toplamıdır. Kromozomlar üzerndeki  gen ( okunuşu :jen) adı verilen herbir kayıt bir özelliğimizin formülüdür ve belirledikleri maddi karakterlerin yanısıra huy ve davranış biçimlerine de yön verdikleri bilinmektedir. Az veya fazla cinsellik tezahürleri , saldırgan , kavgacı veya sakin bir kişilik , tiryakiliğe eğilim veya uzak oluş , hırsızlık da dahil bazı cürümlere yatkınlık gibi karakter vasıflarına genlerin yön verdikleri tesbit edilmiştir.)  Daha doğrusu plan hazırlanırken bu huyların kendisine musallat edilmesini o ister. Bu isteğin , bu planın gerçekleşmesinde , şayet o varlık robotlu tekamülünü daha tamamlamamışsa per’den yardımlar alır. Aksi halde yani varlık robotlu tekamül merhalelerini aşmış bir varlıksa per’in yerini tutan ve ruha robotlu hyatı müddetince per’in yaptığı yardımları yapan “ manevi değer” yardım eder.
Bu durumda kişinin ruhen tasvip etmediği eğilimler , bu değerler yardımı ile o şahsa aşılanır. Ve kişi ruhen kabul etmediği bu huy ve eğilimleri ile mücadele zorunda kalır. Bu mücadeleden ortaya çıkan değer , “ irade gücü” ve “liyakat” halinde belirir. Burada da per sun’i olarak ruha yaşattığı hadiselerden meydana gelen değeri tıpkı bir transformatör gibi veya değer dönüştürücü bir robot gibi ruha yansıtır. Böylelikle de ruh , dünya hayatı boyunca , maddeye bağlı kaldığı müddetçe , ihtiyacı olan değere malik olmuş olur.
 
                                                           903.
                       İRADE  GÜCÜNE  BEDENİN  TAHAMMÜLÜ
           
Kuvvetlendirilmesi gereğinden bahsettiğimiz irade , kısaca ; “ ruhun , gayeye erişebilmek için dayanma gücüdür” şeklinde tasnif olunabilir.
Ruh bu dayanma gücünü yine bedene yansıtarak tezahür ettirebilir ki, bu kudretin bedene yansıtılması sırasında aradaki bağlantının dayanabilir olması gerekmektedir. Şayet taşınacak yükün tesiri altında bu bağ dayanamaz ve koparsa  , ruh ile dünya arasındaki bağ kopmuş olur. Bu sebeple ruhlar ve bilhassa vazifeleri icabı güçlü işler başarması gereken ruhlar , birçok yollardan bedenle olan bağlarını ilerki vazifeye uygun olabilmesi için kuvvetlendirirler. Bunun için de ruhun iradesini bileyecek hadiselerden , sun’i huy ve alışkanlıklardan faydalanılır.
 
                                                           904.
                                   BİLGİLER  VE  ŞUURLU  İMAN
 
Şimdiye kadar verilmiş olan spritüel bilgiler hep tahlil edci analiz bilgileri idi. Bu bilgiler , önceki yapılmış olan izahları şuurlandırdı. Daha sonra bilgilerin sentezine başlanmakla bilgide en mühim devrelerden birine girildi. Analiz-sentez-analiz metodu ile verilmeye başlanan bilgilerle de şimdiye kadar açıklanan “ en yüksek hakikatler”in izahına başlandı. Bütün bu yapılanlar, şuurlu bir iman sisteminin kurulabilmesi içindir.
 
                                                           905.
                                               HAKİKATLER
Şayet sırası gelmeden bütün hakikatler söylenmiş olsaydı , o zaman bu hal zararlı olurdu. Bu sebeple bugün de size söylenmeyenler mevcuttur.
Ahiretteki cezalardan , dünya realitesine uygun olarak bahsolunması ise dünya hayatının iyi ve faydalı bir hal alması için gerekli idi.
 
                                                           906.
                                   DENENMELER  VE  DEĞER
 
 Per insanı hayat planı ile ilgili bazı hususları yapmaya veya yapmamaya zorladığı gibi , bazı hallerde de tamamen tarafsız kalır.
Per’in zorlayışları pek çeşitlidir. Onu, açık denizdeki bir geminin , elinde gideceği yol çizili haritası bulunan kaptanına benzetebilirsiniz. O , haritaya benzettiğimiz hayat planının esaslarına göre otomatik olarak dümeni kullanır.
Dıştan gelen izlenimler onun süzgecinde ruha en faydalı olacak hali alırlar. Ruhtan dışa gönderilen tesirler de per tarafından ortamın şartlarına uyacak şekilde ayarlanır.
Per bağlı bulunduğu ruhun planı icabı , ilgili olduğu ruhların planlarından da haberdardır. Bu sebeple , bağlı bulundukları ruhlara planlarını tatbik ettirirlerken birbirlerine de otomatik yardımlarda bulunurlar. Per’ler arasında tasavvur edilmesi imkansız bir yardımlaşma vardır. Onlar iki ruhu zıt yönlere çekerlerken bile hakikatte yardımlaşırlar.
Per’in gerek ruhu, gerekse bedeni zorlayışı , çok defa dünya anlayışına göre kötü şeylere veya mahrumiyetlere doğru zorlama şeklinde değerlendirilir. Fakat aslında per’in vazifesi ruhu plana uydurmak ve tekamül etmesi için gerekeni yapmaktır.
 Per çeşitli denemeler maksadı ile tıpkı bir şeytan gibi de tezahür edebilir. Onun kötü olana zorlayışlarını iradenin önlemesi gerekir . per’in ruh üzerinde icra ettiği baskılar ruhun karşı koyma gücü ile orantılı olan baskılarıdır.   
           
                                                           *
 
Per’in ruha kazandırdığı değerlerin hepsini , dünyada idrak etmeye imkan yoktur. Çünkü :
 
Per ruha , dünyada tanınmayan , madde ile hiçbir alakası olmayan değerleri de kazandırır.
 
Bu sebeple , insanları dünyada izahı imkansız  ve anlaşılmaz taraflara çeker. Böylece ruha , dünyada tatbik edilebilen denenme metodlarından faydalanarak , dünyada bilinip tanınmayan değerleri kazandırır. Bu hal ; dünya imkanlarından faydalanılarak kazanılması imkanı olmayan değerleri per’in kazandırdığı şeklinde de izah olunabilir. Ruha değer kazandıran denenmelerde realitelerin çok mühim rolü vardır. Çünkü per insanları çoğunlukla toplumun hatta o şahsın realitesinin aksi yönüne çekerek dener.
 
                                                           *
 
Her devrin realitesi diğer devirlerden az veya çok farklarla ayrılır. Realitelerde olan bu değişiklikler hiç şüphesiz ki gelişi güzel olan değişiklikler değildir. Ruhun değeri , per ve realite arasında sımsıkı bağlar mevcut olduğu gibi ; kişi realiteleri , toplum realiteleri ve toplumla kişi realiteleri arasında  da farklar mevcuttur.
Ruh , planına en uygun şart ve realiteler içerisinde dünyaya gelir. Fakat toplumun realitesi ruha ne kadar uygun olursa olsun , ruh ve toplum realiteleri arasında çok veya az farklar göze çarpar. Bu sebeple toplum realitesi ruhun planına tıpatıp uygun gelmez. Toplum realitesini ruhun tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak hale getiren ve toplumda cereyan eden hadiseleri ruhun ihtiyaçlarını karşılayacak hale sokan per değeridir.
 
                                                           907.
                                                           VAZİFE
 
İfa edilmekte olan tekamül vazifesidir. Bu vazife hiçbir zaman laubalilikle, hissiyatla , bencillikle bağdaştırılamaz. Vazife , ona layık olmakla başlar. Layık olmayanları ise hiçbir kuvvet yakınında tutamaz.
 
                                                           908.
                                               EN  DEĞERLİ  HEDİYE
Birbirinize verebileceğiniz en değerli hediye bilgidir. Fakat onu düşünme imkanlarıyla birlikte verirseniz daha da kıymetlendirmiş olursunuz.
 
                                                           909.
                                   BASKILARDAN KURTULUŞ
                                                           METOT
                                                                     
En önce ruhunuzu madde tesirinden kurtarmak için kendi kendinizle mücadeleye giriniz. Varlığınızı esaretten kurtarınız ki civarınıza şuurla tesir edebilesiniz. Ruhu bedene hakim kılmanın yolu ise güzel ahlaktan , akıl ve mantıktan geçer.
En önce yapılması gereken  ; öz varlığınızı akılla , mantıkla ve güzel ahlakla , maddenin vasıta olduğu çeşitli baskılardan kurtarmaktır. Bunu yapabilenler , uçmayı yeni öğrenmiş kuşlar kadar kendilerini hafif hissederler.
 
                                                       910.
                                   HER ŞEYE KAVUŞMA
                                               METOT
Bedeninden ayrıldıktan sonra her şeye karışacağını , her şeye kavuşacağını düşün. Bu düşünce seni , bedenin , maddenin esiri olmaktan ; her şeyi bedeninle , maddeyle değerlendirmekten kurtaracak , hürriyetine kavuşturacak, bir’liğe , O’nu , O’nda yaşamaya ulaştıracaktır.
 
                                                      911.
                       İLK  HALK  EDİLEN  “ÜÇ  DEĞER”
 
Şimdiye kadar ruhtan , per’den  ve ruh ve per arasındaki ilişkilerden benimsetici metoda göre bahsettik. Fakat  “per değeri bağlanmamış bir ruh acaba ne vaziyettedir ve ne gibi özelliklere sahiptir “ konusu üzerinde hiç durmadık.
Halbuki dünyada tatbik edilen öğretim sistemine göre bizim bundan sonra anlatmaya başlayacağımızı anlatmadan önce per’i ; şimdiki bölümü anlattıktan sonra da , ruh ile per’in ilişkilerini anlatmamız gerekirdi.
Basite indirgemek , hedefe en kısa yoldan ulaşmayı düşünmek bakımından dünyada tatbik edilen usul dünya realitesine uygundur. Benimsetici metot ise , uzun yollardan yürüyerek yolu kısaltmak şeklinde de tezahür edebilir.
Şayet zaman zaman dolambaçlı gözüken yollara sapmadan , evvela ruhu sonra per’i , daha sonra da ikisi arasındaki ilişkileri izah etmiş olsaydık belki anlatılanlar öğrenilmiş olacaktı fakat benimsenmiş olmayacaktı. Halbuki ruhi tekamül için  100  iyi şeyi öğrenmektense , 1 iyi şeyi benimsemek ve onu hayata tatbik etmek daha yararlıdır.
Bir de benimsenmesi gereken bilgiler ile , deneme maksadı ile verilen bilgiler vardır ki  bunların ayırdedilmesi ihtisas işidir. Bu konuya yine döneceğiz.
 
                                                           *
Ruh , per değerinden ayrı olarak düşünüldüğü taktirde nasıl ve hangi özellikleri olan bir değerdir?..
Bu konu çok uzun olduğu için de uzun uzun izahlar gerektiren bir konudur. Bu sebeple biz burada ruhun kat’i halinden bahsedeceğiz.
 
Ruhlar daima iyiye ve değere meyledecek bir yaradılıştadırlar. Fakat bunu söylerken iyi ve kötünün realitelerle ilgili olduğunu unutmamak gerekir. Öyleyse ; ruhların iyi olarak inanıp meylettikleri  realite nedir?
Bu realite kısaca ; Tanrının doğru yol olarak çizdiği realitedir ki , ona  verite ( mutlak realite) de denilebilir.
Tanrının çizdiği bu mutlak tekamül yolu , ruhların ilerlemek ve yükselmek istedikleri yoldur. Fakat Tanrı , çizdiği bu güzel yolda , ruhların şuurla, onun iyi ve güzel olduğunu ve neden yürümek istediklerini bilerek yükselmelerini ister. Bu sebeple ruhların karşısında bu yol , apaçık , engelsiz ve pürüzsüzce yürünebilecek bir yol halinde uzanmaz. Ruhların o yolda alacakları her mesafeyi , bilerek şuurla almaları gerekir.
 
 
Fakat bu yol ruhların her an aynı zorlukla ilerledikleri bir yol değildir. Ruhlar bu yolda bir süre robot yardımların koruması altında ilerlerler. Bu sebeple  biraz evvel yukarda             “ ruhların o yolda alacakları her mesafeyi bilerek şuurla almaları gerekir “ denilmesi sadece o yolda  şuurla yol alınmaya başlanılan safhadan sonraki kısımdır.
Önceki tebliğlerde “ Tanrı  ruhlara kendinden değerler ihsan buyurmuştur “ denilmişti. Bu değerler ruhlarda mevcuttur. Tekamül ise bu değerlerin ruhlarda şuurlanmasından başka bir şey değildir. Bir insan ise şuurlanmamış değerlerin farkında olamaz. Farkında olunmayan değerler ise , ona göre yoktur. Nitekim “Allah” kavramı bile , böyle bir büyüklüğün var olabileceği idrak edilmeye başlandıktan sonra ruhlar dolayısıyle insanlar için var olmuştur.
 
Ruha örnek olarak bir çocuğu ele alalım. Çocuk doğduktan sonra dünyada karşılaşacağı hadiselerle ve edineceği bilgilerle olgunlaşır. Şu halde bir çocukta değerlenme özelliği vardır. Fakat bu değeri ancak liyakat göstererek kazanabilir.
Pek küçük farklarla aynı şeyler ruhlar için de düşünülebilir. İşte ruhlara yaşadıkları tekamül safhalarına uygun olarak  değerlenmek imkanlarını veren per değeridir. Ruhu , şuurlu bir tekamüle , idrake hazırlayan bu manevi değerdir. Ruhların idrak safhalarından sonra daha büyük vazifeleri otomatik olarak yüklenen per , ona planlı olarak şuurlu tekamül edebilmek imkanlarını hazırlar.
Şuurlu tekamül safhasında da ruhun şuurla tekamül edebilmesini kolaylaştırır fakat bilindiği gibi bu yardımlar zaman zaman zorluklar, engeller halinde de tezahür edebilir. Şuurla tekamül eden bir ruh, yavaş yavaş robotlu ortamlarda elde edilebilecek değerleri kazanır ve sonucunda maneviyat alemlerinde , robotlu ortamlara inmesine lüzum kalmadan tekamül etmeye başlar.
Bu devrede de robotlu tekamülü süresince faydalandığı “per” manevi robot değerinden faydalanır ve o değeri kendi imkan sınırları içerisinde iyi gayelerle kullanır. Ruhlar için daima tekamül edebilmek , tekamül ettikçe de yükselip tesir alanlarını genişletebilmekimkanları mevcuttur. Ruhlar tesir alanlarını genişleterek daha üstün hiçliklere yükselebilirler.
 
Görülüyor ki per ruhun tekamülü için gerekli bir değerdir. Ona ruhun bir özelliği, hatta ruhun tabi olduğu bir tekamül nizamı , bir tekamül sistemi de denilebilir. Şuurlu imanın anlaşılması için per’in bilinmesi , tanınması ve ona imanla inanılması şarttır. Çünkü per insanlara kendilerini şuurla kontrol etmek ihtiyacını hissettirecek değerdir.
 
Yukarda per’in realiteler üzerinde , realitelerin de per üzerinde çeşitli tesiri olduğuna değinmiştik. Bu tesirler çok çeşitli şekillerde tezahür ederler. Mesela per ruhu ortamın realitesine uydurur. Bunu yaparken de ruhun tekamül planını esas tutar. Buna karşılık per zaman zaman ruhu ortamın realitesinin dışına çıkmaya zorlar. Ve ruh bunu mevcut imkanları ile değerlendirebilir. Şayet per onu yapılaması gerektiğine inandığı bir şeyi yapmaya zorluyorsa ruhun direnmesi ve bu direniş sonucu elde edeceği değeri kazanması gerekir.
Per  ruhu (dolaysıyla kişiyi) mevcut realitesinin üzerine çıkmaya zorluyor ise  o zaman da ruh ,per’in bu zorlayışlarına uymalı ve iradesini kullanarak mevcut realitesini aşmaya çalışmaladır ki, bu haller tekamül mücadelelerinde görülen tipik hallerdir.
 
                                                          
*
 
Kısaca ; dünyada madde ile bağlı olarak tekamül eden veya herhangi bir sebeple bulunan insan bütün hadiseleri per denilen manevi robot değerin aracılığı ile yaşar. Per’siz dünya hayatı düşünülemez. Nasıl ki dünyadan herhangi bir izlenimin alınarak ruha iletilebilmesi için duyu organlarına ihtiyaç varsa , nasıl ki havasız yaşanamazsa ; per’e de öyle ihtiyaç vardır ve per’siz yaşanamaz. Çünkü ruh ; ancak şuurlandığı oranda hürriyete kavuşabilen bir “tesir”dir.
 
Bir an için , yeterli değeri kazanmamış bir ruhun , tesir alanında tam bir hürriyet içerisinde hareket edebileceğini düşünün. Böyle bir ruh mevcut imkanlarını , iyi zannettiği fakat  gerçekte zararlı olan yollarda kullanabilir.
Gerçi ruhta o aynı tesir imkanları mevcuttur. Fakat bu tesiri değerlendirebilmek imkanları ancak tekamülle elde edilebilen imkanlardır. Ve aslında ruh sadece iyi yolda yürümek isteyen , yükselmek isteyen yaradılıştadır. Fakat ruhun yükselebilmesi , iyi yolda yürüyebilmesi için şuura ihtiyaç vardır. Bu sebeple de iyiyi anlaması için kötüyü tanıması , güzeli idrak edebilmesi için çirkini bilmesi , doğruyu idrak edebilmesi için de yanlışı anlaması lazımdır.
Bu ve bunlara benzeyen daha birçok şeylerin tanınıp idrak edilebilmesi , uzun tekamül devrelerine ihtiyaç gösteren şeylerdir. Bir ruhun iyinin yanında kötüyü , güzelin yanında çirkini , doğrunun yanında yanlışı sadece tanıması da yeterli değildir. Bunların neden güzel ve çirkin olduğunun da biinmesi ve şuurlanması gerekir.
Ruhlar yükseldikçe , daima doğrudan daha doğrunun , güzelden de daha güzelin mevcut olduğunu idrak ederler. Bu idrakler , şuurlu bir imana yükselinmeden evvel gereken idraklerdir.
Ruhlar idrakli vaya idraksiz olarak her an denemektedirler. Bilindiği gibi bu denenmelere de sebep değer kazanılması gereğidir. Bu değerler benimsendikçe ruhlar şuurlu bir imana yükselmeye hazırlanırlar. Hiç şüphesiz ki ,  Şuurlu İman tekamülün son aşaması değil, daha üstün tekamül aşamalarının bir başlandıcıdır. Şuurlu İmanın çok mühim olmasının sebebi , robotlu takamül aşamalarında  idrak edilebilecek son safha olmasıdır.
 
 
İşte , verilen bilgiler, yapılan çalışmalar hep bu tekamül devresine girilebilmesi için , daha doğrusu yükselebilmeniz ve yükseltebilmeniz için verilmesi gerekli bilgilerdir.
 
                                                           *
 
Per , Tanrının tekamüle sevk edeceği varlıklarına kendinden verdiği çok büyük bir hassadır. Bu , eski din kitaplarında da bahsolunan değerdir.
Şimdi aşağıdaki bilgilere çok dikkat ediniz. Per anlatılırken onu tamamen maddi kalıplar içersinde izah ettik. Şimdi ise onun asıl bilmeniz gereken izahına geçiyoruz :
 
Tanrı ; izahı , tasavvuru imkansız yokluktan ilk olarak “üç şey”i halk etti.( Aslında bunlar manevi değerler olduklarından üç şey demek doğru değlidir. Çünkü onların halk edilmiş halleri manevi alanları kaplayan “ tesirler” halindedir.) Bunlar sıra ile :
1.      Yüksek idareci değerler
2.      Manevi robot değerler
3.      Tekamüle sevk edilen değerlerdir.
 
Bu ilk halk edilen “üç değer” , mevcut kül’ün analizi ile yukardaki şekilde tasnif edilebilir. Tekrar senteze geçilirse , üçü bir arada kül olarak düşünülebilir. Mevcut olan her şeyin en basit izahı ise :
 
“ Tanrı her şeyi , ilk halk ettiklerine Mutlak Nizamını tatbik ederek var etmiştir, var ettirmiştir” şeklindedir.
 
İlk halk edilenlerin var oluş anları , Mutlak Nizamın üzerlerinde tatbik edilmeye başlandığı andır. İlk halk edilenler şöyle özetlenebilir.
 
1.      YÜKSEK İDARECİLER
Bu değerler , Tanrının emir ve arzularını tezahür ettiren çok yüksek değerdeki tesirlerdir.
 
2.      MANEVİ ROBOT DEĞERLER
Bütün robotların esasını oluştururlar . Bu değerlerin “ robot varlıklar” haline gelmesinde , yüksek idareci değerlerin ve ruhların yayımladıkları şuaların tesirleri vardır.
 
3.      TANRININ TEKAMÜLE SEVK ETTİĞİ DEĞERLER
Bunlar halk edilenlerin ve halk edilişini esas gayesini teşkil ederler. Tekamüle sevk olunan değerler birçok hususlarda diğer iki değerden ayrılırlar. Bu hususlardan en önemlisi ; tekamül ederek  “ değerlerini idrak etmek” imkanlarına sahip oluşlarıdır.
 
Dikkat edilirse , önceden sadece “ değerlenme imkanlarına sahip oluşlarıdır” denirken  ; şimdi , “ değerlerini idrak etmek imkanlarına sahip oluşlarıdır” diyoruz. Bu fark her iki izah şeklinin de doğru olduğunu anlatmak içindir. Bunların ikisinin de doğru olduğunu siz ancak zaman kavramının üzerine çıkarak düşünebilmeye başladığınız zaman idrak edebilirsiniz. Bunun için siz yine tekamüle sevk olunan varlıkları , değerlenme imkanlarına sahip varlıklar olarak kabul edeceksiniz.
Bu varlıklar değerlenme imkanlarına sahip varlıklardır. Fakat bu değerlenme işinin ancak bir kısmı otomatik olarak geçecek, diğer kısmı da şuurlu olarak yürünecek olan bir değerlenmedir. Asıl gaye de , tekamüle sevk olunan varlıkların şuur ve liyakatle tekamül etmeleridir. Bunun için ilk var edilenlerden ilk ikisi tekamüle sevk olunan varlıklara yardım ederler. Bu işin nasıl olduğuna geçmeden önce çok mühim bir noktaya temas edeceğiz. Ve bunun için de manevi robot değerlerden bahsedeceğiz.
 
                                                           *
“Manevi robot değerler “, Tanrının Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak var ettiği  ve idare ettiği sistemi doldurur. Bütün Mutlak Nizam bu değerlerle veya bu değerlerden hasıl olan robot varlılarla doludur. Fakat bu değerlerin şekil değiştirebilmesi , Tanrının Mutlak Nizamına uyabilmesi , kendi başlarına yapabilecekleri bir iş değildir. Bu sebeple onları Mutlak Nizama uygun hallere getiren “yüksek idareci değerler”dir.
 
Yüksek idareci değerler , Tanrının emirlerini robor manevi değerlere tatbik ederler. Bu  sebeple de, nasıl bir heykeltraşın heykel yapabilmesi için maddeye ihtiyaç varsa , yüksek idareci değerlerin de  tanrıdan naklettikleri tesirlerle icraat yapabilmeleri için manevi robot değerlere ihtiyaç vardır. Fakat yüksek idareci değerler sadece manevi robot değerler üzerinde değil , tekamüle sevk olunan değerler üzerinde de tesirler icra ederler. Tekamüle sevk olunan değerlerin ise , tekamül edebilmek için , yüksek idareci değerlere ve manevi robot değerlere ihtiyaçları vardır.
 
Görülüyor ki, ilk halk edilen üç şey , hakikatte ayrı ayrı şeyler olmalarına rağmen aslında birbirlerini tamamlayıcıdırlar.( sentez).
 
Yukardaki izahtan ortaya , şimdiye kadar söyleyemediğimiz çok mühim bir hakikat çıkar. O da ;  Mutlak Nizama tabi olan her şeyin icraat sahasını manevi robot değerlerin hudutlandırmasıdır.
Gerçi yüksek idareci varlıklar Tanrının eşsiz tesirlerine maruz bulunan  ve onları Mutlak Nizama ve Tanrının emirlerine uygun olarak nakledebilen varlıklardır , fakat onların bu tesirleri nakledebilmeleri için naklediciye ihtiyaç vardır. Bu da , manevi robot değerlerdir.  Şu halde, Mutlak Nizam ; manevi robot değerlerle dolu olan bir ortamda (1) hüküm sürmektedir.(1: Bu ifade tamamen bir teşbih , yani benzetmedir.) Bu ortamın dışında olup bitenler  Mutlak Nizama tabi varlıklar için bilinemez, anlaşılamaz.. işte , Tanrı var ettiklerinin icraatını(2) Mutlak Nizamla böylece hudutlandırmıştır.(2: icraat: işler, tatbik edilen şeyler)
 
Mutlak Nizama tabi olan maneviyat alemlerindeki bir varlığı , dünyadaki bir insana benzetelim. Nasıl ki insanlar hava olmazsa seslerini duyuramazlar ise  , maneviyat alemlerinde de varlıklar , manevi robot değerler olmazsa  öylece tezahür edemez , varlıklarını hissettiremezler. İşte maneviyat alemlerinde varlıkları “ varlıklar” halinde tezahür ettiren manevi robot değerlerdir.
 
Şimdi , tekamüle sevk olunmak için halk edilmiş bir değeri düşününüz. Bu değer halk edilir edilmez derhal kendisi ile beraber halk edilen yüksek idareci değerlerin Tanrıdan naklettikleri tesirlerle , manevi robot değerlerle birleşir ( değerler de denilebilir, çünkü per , değer değil değerler halinde tezahür eder).
Tekamüle sevk olunan değerin , manevi robot değerlerle birleşme anı , tekamüle sevk olma anıdır. Çünkü onun Mutlak Nizama uygun olarak tezahür edebilmesi , ancak manevi robot değerlerle irtibat kurmasıyla mümkündür. Bilindiği gibi per, tekamüle sevk olunan varlık üzerinde daha önce de bahsedildiği gibi, tekamül safhalarına uygun olarak çeşitli yardımlar yapmaktadır. Ve yine daha evvel anlatıldığı gibi ,ruh per’in kendisine sağladığı değerleri kazandıkça , per’in kontrol ve baskısından kurtulur.
 
Şimdi ; per’in kendisine sağladığı yardımların hiçbirine ihtiyacı kalmayan bir ruh düşünelim. Acaba bu ruhun maneviyat alemlerindeki durumu nasıl olacak?
 
 
 
Bunun izahına geçmeden önce , daha evvel bildirdiğimiz bir bilginin bir analizini yapalım. Ruhların per’den kurtukduktan sonra artık robotlu yerlerde tekamüle ihtiyaçlarının kalmadığını bildirmiştik. Bu ise ; ruhun manevi robot değerlerle bütün irtibatlarının kopması değil , sadece ruha bağlı bulunan manevi  robot değerin per’lik özelliğinin kalmamasıdır. Nitekim çok önceki tebliğde ;” ruhlar idrak arifesinde per ile birleşirler” demiştik. Bu ise , ondan önce ruhun manevi robot değerle bağlı olmadığı demek değildir.   Ruha zaten bağlı bulunan manevi robot değerin , idrak arifesinde per özellikleriyle tezahür etmesi demektir. Aynı per , ruhun robotlu tekamül safhalarından sonra per’lik özelliklerini kaybeder  ve bu safhadan sonra da ruhun faydalanmaya devem ettiği bir manevi değer halinde tezahür eder. Bu manevi değer , ruhun bütün robotlar üzerinde tesirler icra edebilmesini sağlayan bir manevi değerdir.
 
Çok önceki tebliğlerde bahsettiğimiz hiçlikler  ve kısaca Mutlak Nizama tabi olan her şey , manevi robot değerlerle doludur. Ve Mutlak Nizam , bu manevi robot değerlerin başladığı yerde başlar. Onların bittiği yer , yokluğun başladığı yerdir.
 
                                                           *
 
Dünyada atomun parçalanması işlemiyle çok büyük bir enerjinin açığa çıktığı bilinmektedir. Hakikatte ise bu enerji , atom gibi çok kaba bir maddenin basitlerine ayrılmasından elde edilen önemsiz bir enerjidir.
Dünyanın bulunduğu kainatın en basit elemanı olan “ser” zerresinin basitlerine ayrılması ise , o kainatı tahrip edecek güçteki bir enerjiye eşittir. Çünkü ; bir ortamdaki en basit elemanın basitlerine ayrılmasından hasıl olan enerji , o ortamı tahrip edecek güce eşittir.dünyanın ise en basit elemanı atom değil , elektron zerresidir. Güneş sisteminin en basit elemanı ise esir zerresidir.
 
Bir maddeye , o ortamın en basit elemanı denilebilmesi için , bütün maddelerin o esas elemandan meydana gelmiş olması şarttır. Gerçi  dünyadaki kaba maddeler atomlardan meydana gelmiştir. Fakat şua halinde tezahür eden fakat henüz daha bilinmeyan birçok maddelerin esas elemanı atom değildir. Çünkü dünyayı asıl tesiri altında bulunduran elektron ve esir şualarıdır. Bu sebeple atomdan ortaya çıkacak patlama gücü , elektronları ve esirleri basitlerine ayıracak güçte değildir. Yani kısaca dünya atom patlamalarını kaldırabilir.
Bu izahtan sonra , maneviyat alemlerine doğru yükselerek en basit robotu ele alalım. Bu bir robot değerdir. Onun basitlerine ayrılması demek , manevi ve robot değerlerin ayrılması demektir. Böyle bir zerrenin basitlerine ayrılmasından hasıl olacak “ manevi enerji” , Mutlak Nizamın robotlarını birbirinden ayıracak ve onu yok edecek güce eşittir.
Bir taraftan hakikat böyleyken , ruhlara bağlı olan manevi robot değerler , zamanla , ruh değer kazandıkça o ruh üzerindeki robot tesirlerini otomatik olarak eksiltmektedir.
Fakat bu durumu manevi bir robot değerin “basitlerine” ayrılması şeklinde düşünmek yanlıştır. Çünkü onun robotluk özelliği, kazanılan değere eşittir. Bu suretle onun , ruhun değerine ilave edilen bir değer olarak kabul edilmesi icab eder. Bunu da , ruh , ancak Tanrının sadece kendisinde mevcut olan ve ruhlarına bahşettiği bir özelliği ile başarabilir.         
 
                                                           912.
                                                            AF
 
Büyük sevgiler ve bilgiler , yapılan kötülükler üzerine af denilen örtüyü çekerler.Gadre , haksızlığa uğrayanlardan ; kötülerin , kendilerine değer kazandıracak hadiselere vasıta olduklarını idrak edebilmiş olanlar, bunu henüz daha idrak edememiş olanlardan çok daha kolay affedebilirler. Sadece sevdikleri için affedenlerin ise bu halleri eksiklidir.
Sevgisini yeteri kadar şuurla takviye edememiş olan bir anneye , bu sevgi, kendisine kötülük eden evladını kolaylıkla affettirebilir. Ama aynı şeyi diğer insanlara yapabilmesi için yeterli değildir.sadece bilgi ve hesap mahsülü olan bir afta az veya çok menfaat hisleri hakimdir.
“Yaptığı kötülüklerle beni manen yüceltiyor” düşüncesiyle kendisine reva görülen kötülük ve haksızlıkları affedenler , sevgiden yoksun hareketleriyle asıl gaye ve maksattan uzak kalırlar.
 
Herkesi fark gözetmeden inanarak ve samimiyetle  affettirecek bir sevgi, ancak bilgiyle, ahlakla takviye edilmiş şuurlu bir sevgidir.
 
Asıl af, birleştirici bir hoşgörünün ve halden anlamanın mahsülü olmalıdır. Bunun için de hem şuura, hem sevgiye , kısaca ; bunlardan elde edilen ve adına “şuurlu sevgi” denilen bir bileşime ihtiyaç vardır. Peygamberler kendilerine kötülük edenleri böyle bir sevgiyle affedenlerdir. Bu sevgi , peygamberleri peygamberlik mertebesine yücelten sevgidir. İnsan bu metebeye ; suç işleyeni , işlediği suçla görmeyip, suçluya suç işletenin eksik veya benimsenmemiş bilgi, tecrübe ve değer noksanlığı olduğunu idrak edebildiği kadar yükselebilir.
Bir insanı suçlu duruma sokan ; cehalet bilgisizlik ve bu yüzden takviye edip yüceltemediği sevgisidir. Bilgisizin , cahilin sevgisi , onu suçlu yapabilir. Sevdiklerini öldürenler , bu işi sevgilerini şuurla takviye edemedikleri için yaparlar.
Bu sebeple , insanları sadece işledikleri suçlar dikate alınarak cezalandırmak yerine onlara bu suçu işleten manevi eksikleri de  gözönünde bulundurmak gerekir. Bunu yapabilmek için ise derin bir bilgiye ihtiyaç vardır. Yukardan(1) kolaylıkla yapılabilen bu tarzdaki değerlendirmeleri  dünyada layıkıyle yapabilmek , imkansız derecede zordur.(1:Manevi alemden)
Suçluyu suçlu  yapan faktörlerle , suçlunun değer durumunu bir arada düşünmek , suçluya şuurla faydalı olmak ve daha birçok bakımlardan lüzumludur. Şuurlarıyla sevgilerini yeteri kadar takviye edebilmiş olanların ise , gereken değeri henüz kazanamamış oldukları için  kötülük edenlerle iyileri ayırdetmeden sevmeleri , kendilerine zararlı olmalarını önleme tedbirlerini aldıktan sonra , onlara faydalı olmak yolunda gayret sarf etmeleri gerekir.
Şu unutulmasın ki ; yücelenlere , daima ve daima  “ kendilerine kötülük edenler” basamaklık etmişlerdir. Bunu böyle biliniz ve size fenalığı dokunanları daima effediniz ; affediniz fakat affettiklerinizin  zararlı olmalarına sebebiyet vermeyiniz. Affettikleri için başkalarına zararlı olanlar , bilgileri oranında bu işten sorumlu tutulurlar.

Şuur İnanç II ; Bölüm 3

913.
                                   O  VE  ŞUURLU  ARAYIŞ
 
Her varlık onu bulma yolunda ilerler. Tekamülün yüksek safhası ise  O’nu şuurla arama safhasıdır.
 
                                                           914.
                                                           SABIR
 
Sabır insana sadece manevi değer kazandırmaz , o aynı zamanda da hadiseler karşısında doğruya en uygun tarzda hareket edilmesini benimsetir.
 
                                                           915.
                                               AKIL  VE  SABIR
 
Öğrenmek için akıla, benimsemek için ise sabıra ihtiyaç vardır.
 
                                                           916.
                                   ANA  VE  YARDIMCI  BİLGİLER
 
Yukardaki bilgilerde ( bilgi no: 911), benimsenmesi gereken bilgiler ile deneme maksadı ile verilen bilgilerden ve bunları ayırdedebilmenin güçlüğünden bahsettik. Şimdi bu tanımlamayı yapacağız. Benimsenmeleri için verilen “ana bilgiler”in diğer bilgilerden ayırdedilmesi şarttır. Çünkü bu , vazifenin ilerisi için lüzumludur. Şayet “ana bilgiler” esas alınmazsa ortaya çıkan ve ilk bakışta doğru zannedilen her bilgi ile , ana bilgilerle konan usul ve kaidelere tesir edilmek istenecektir. Bu hal ilerde tekamülü aksaklığa uğratabilir , ve siz de vasıta edildiğiniz vazifeyi sağlam temellere oturtamayışınızdan dolayı değer kaybına uğrayabilirsiniz.
Bu sebeple , ana bilgilerin ne olduğu iyice bilinmeli ve vazifede rol oynayacak  
“ yardımcı bilgilerin” de ana bilgilerle çizilen hudutların , tatbikatta aşılmamasına gayret edilmelidir. İlerde hiç şüphesiz ki lüzumlu olan ilgiyi çekmek maksadı ile her zaman olduğu gibi “yardımcı bilgiler” ile şaşırtıcı ve düşündürücü tebliğler verilecektir. Fakat vazife Şuurlu İman vazifesidir. Bu sebeple onun dayandığı bilgilere şuurla iman etmiş olmak gerekir. Bu iş ise, o bilgilerin çeşitli vesilerle menşe’ini ve değerini ispat etmiş olmasıyla mümkündür. Yoksa biz benimsenmemiş bir şeye inanılması için sizi zorlamayız. Çünkü bu, Şuurlu İman esaslarına aykırıdır.
            İşte bu sebeple , ana bilgilerin benimsenmesini temin maksadı ile size pek çok çeşitli bilgiler verilmektedir. Bu arada benimsetici metot esaslarından faydalanılarak bilgiler üzerinde “ düşünülmesi” mümkün hale getirilmektedir.
Şuurlu İmanın toplum hayatına tatbikinden hasıl olan toplum rejimine ise                   “ demokrasi”        denir. Demokrasi üç bin seneye yakın bir zamandır dünyaya yerleşmeye çalışmaktadır. Fakat bu şuursuz bir demokrasidir. Türkiye’nin de halen demokrasi konusunda çok konuşulan bir ülke olması tertip(1) eseridir.(1: Semavi bir tertip). Karşılaşılan ve karşılaşılacak ( rejim ile ilgili) bütün hadiseler , Şuurlu İmannın toplum hayatına  Şuurlu Demokrasi şeklinde yerleşmesini temin edecek hadiselerdir.
Bu bilgiler sadece bir insanın dini ihtiyacını kazanması için yapılması veya yapılmaması gereken şeyleri bildiren bilgiler değildir. Dünyayı  Şuurlu Demokrasi bayrağı altında toplayacak bilgilerdir. Onun için de her şeyden evvel bu bilgilerin menşe’inin bilinmesi ve ondan asla şüpheye düşülmemesi gerekir.
 
Evvelce de söylediğimiz gibi ; yardımcı bilgiler hudutlu bilgilerdir. Aralarında hudutları zorlayanları ise :
a.       Ya aslı olmayan fakat açıklanmasına ( denenme için)müsade edilen bilgilerdir..
b.      Veya o bilgileri alanların kapasitelerini ölçerek denemek için bildirilmiş bilgilerdir.
 
Bu sebeple dikkat edilerek tetkik edilmedikleri taktirde yardımcı bilgilerin ana bilgiler zannedilmesi , tekamüldekilere aksama ve vazifelilere manevi zarar verir.
 
                                               917.
                                               AHLAK
Bir devleti hukuk devleti yapan , kanunlardan çok ahlaktır. Ahlak kaidelerinin çiğnendiği bir ortamda , kanunlar da ahlak sahiplerinin haklarını çiğner hale gelir.
 
                                                918.
                                               ADALET
 
Her tekamül yerinde , oranın şartlarına uygun bir adalet tezahür eder.
 
                                               919.
                                   HER ŞEYİ SEVENLER
 
Üst realitelerde , her şeyi sevenler, sevgi kademeleri içersinde yükselirler. Ayırdetmeden seven ve onu kendisi , kendisini o bilenler , en üst mertebeye erişmiş olanlardır.
 
                                               920.
                       GAYE , SEVGİ , SEVEBİLME GÜCÜ
 
Tekamülün gayesinden evvelce de bahsetmiş ve “ tekamül vazifelerinin , robotlardan tekamül etmekte olan varlıklara devredilmesi “ demiştik. Bu , tekamülün gerçi bir gayesi , hem de çok yüksek bir gayesidir. Fakat sonu olmayan bir sistemde  “tekamülün gayesi budur! “ diyerek onu sınırlamak Mutlak Nizama aykırı bir haldir. Şu halde , bir yüksek gayeden de geçilerek tekamülle erişilebilecek çok daha yüksek gayeler mevcuttur.
Tekamül eden varlıkla, her şeyi var eden arasında tırmanılması zor bir ip düşününüz. Bu ip “sevgi” ipidir. Sevgi , tekamülün her safhasında kendisini o safhaya uygun olarak gösterir. Ruhlar ise , tekamül ederek sevebilme kabiliyetlerini şuurlandırırlar. Bu ; tekamüldeki bir varlık için daima gelişen , gelişip tekamül ettikçe de güzelleşen bir tekamül faktörü , aynı zamanda da değişmez bir tekamül ölçüsüdür.
Per ise , tekamüldeki varlıklara sevmek , daha çok sevmek hissini aşılamakla vazifeli bir değerdir. Tekamüldeki bir varlık, tekamüle başladığı an , sevebilmek kabiliyet ve imkanlarına sahip fakat sevmemiş bir varlıktır. Tanrı tekamüle sevk ettiği varlıklarına kendi yüksek değerinden bahşetmiştir. Bu değerler , o varlıklara sevebilmek özellik ve imkanlarını güçlendirmek için verilmiştir. Tekamüldeki bir varlık kendinde mevcut herhangi ”bir” hassasını tekamül ettirerek gerçek aşka , sevgiye yükselemez. İşte şimdi bu çok mühim  konuyu dünya realitesine göre , o Mutlak  ve izahı imkansız olan’ın emirlerine uygun olarak anlatmaya başlıyorum...
 
Planların , tertiplerin ve ruha bağlı bulunan per’in  tekamüldeki varlıklara çok çeşitli alanlarda değerler kazandırdıklarından bahsettik.
Bu değerlerin nasıl kazanıldığı , tekamüldeki bir varlığın bu değerleri kazanmak için neleri idrak etmesi , neleri de benimsemesi gerektiğini önceden söylemiştik.ilerde bu bahsi daha açık olarak tekrar izah edeceğiz.
Bizim burada asıl belirtmek istediğimiz şey ;  ruhların pek çeşitli alanlarda denenmelerinin ve birbirlerinden pek farklı alanlarda değer kazanmalarının sebebinin ;
“ ruhları  birbirlerine benzemeyen çeşitli sahalarda bilgi ve değer sahibi yapmak “ olmadığıdır. Bütün bu değerler , tekamüldeki varlığın sevebilme gücünü arttırabilmesi içindir.  çünkü sevebilme gücü , teker teker kazanılan bu değerleri ihtiva etmesi (1) gereken ve ihtiva eden bir güçtür.( 1: ihtiva etmek : içermek).
                Bir varlık “ iradesini” bu gücü kuvvetlendirebilmek için kuvvetlendirir. Bu varlık için “sabır” yine bu gücün takviyesi için lüzumludur. Kısaca; ayrı ayrı meziyetler (2) halinde tezahür eden değerler , hakikatte “ sevebilme gücünü” meydana getiren gücün  birer elemanı halindedirler.( 2: meziyet : yararlı olan üstün değer; üstünlük , vasıf ; kıymet)
            Ayrı ayrı toplanıp kazanılan  bu değerler , ruhta artarak benimsendikçe , per vasıtası ile otomatik olarak bir birleştirilmeye ve tasnife (3) tabi tutulur (3: tasnif: sınıflama ; ayırıp, sıralayıp bölümleme) , neticede ; varlığın sevebilme gücü artar!  Şu halde ;  kazanılan bütün çeşitli değerler sevebilme gücünde toplanmaktadırlar.
           
            Kısaca sevebilme gücü dediğimiz şey, tekamül yerlerinde , ahirette ve ahiret üstü maneviyat alemlerinde sevebilme gücü halinde tezahür eden tek değer, tek hadisedir. Mesela insan  dünya şartlarına uygun olarak sevebilir. Her tekamül yerinin şartları o yerlerde tezahür eden sevgileri dıştan değişik gösterebilir. Mesela aile bağları, cinsiyet sevgide rol oynayan faktörlerdir. Fakat bu faktörler dünya şartlarına uygun olan bir sevgiye vasıta olabilirler. Diğer tekamül yerlerinde ise şartlar değişince sevginin dış görünümü de değişir.
Genellikle tekamül yerlerinde robotsuz sevgiyi tasavvur etmek çok zordur.nisbeten ileri bir tekamül yeri olan dünyada bile maddesiz bir sevginin olabileceği , ancak düşünülebilir fakat sevginin değer ve güzelliği asla tasavvur edilemez.
Ahirette de sevgi vardır. Fakat bu sevgi de ahiret şartlarına uygun bir sevgidir. Keza yüksek maneviyat alemlerindeki varlıkların sevgileri şu ana kadar sıraladıklarımızdan üstün değerdedirler.
İlk bakışta gerek şekil , gerek tarz , gerekse değer bakımından pek değişik gözüken bu sevgiler , hakikatte “ sevgi” adı altında tek bir değişmez noktada birleşirler. Sevgi nerede olursa olsun o ortamın şartlarından sıyrılarak düşünülürse , o vakit her meyvadaki sevgi çekirdeğinin birbirine benzediği görülür. Aradaki tek fark büyüklük farkıdır. Yani çekirdek diğerinden büyük veya küçük olabilir.
Sevgi çekirdeği , her tekamül yerinde “ değişmez fakat gelişen” özelliğini muhafaza eder. Onu tekamül yerlerinde değerlendirmeye yarıyan vasıtalarla tam olarak değerlendirebilmek mümkün değildir. O her tekamül yerinin şartlarına uyan kavramlarla da izah olunamaz. Şu halde sevgiyi herhangi bir tekamül yerinde o tekamül yerinin icaplarına uygun olarak büründüğü kabuğundan çıkarmaya ve onu çekirdek halinde öz değeri ile tekik etmeye imkan yoktur.
Parola ; “ sev de nasıl seversen sev” dir. Bu parola , dünya realitesine göre çok çeşitli değerlendirilebilir. Mesela bu parolayı tatbik etmek için bir genç sevdiği kzı kaçırmak pahasına katil olabilir. Hadise , mevzubahis olan insanların değerine uygun olarak tezahür eden bir hadisedir. Bir ölçü olan toplum realitesi , onun bu şekildeki sevmesini cezalandırır. Bu ceza ve cezadan sonra yaşayacağı hadiseler hep sevebilme gücünü arttıracak mahiyetteki hadiselerdir.
Sevgisi için adam öldüren katil işlediği cinayetin cezasını çekerken sevebilme değerini arttırır. Bu yolda ölen ise zaten bir şey kaybetmemiş , hatta cereyan eden hadiseler onun da sevebilme gücünün artmasında rol oynamıştır.
Her hayat planı , sevebilme gücünü arttırmak  esasını gözönünde bulundurarak hazırlanır. Per’in müdahaleleri  ise ruhun sevebilime gücünü arttırabilmesini sağlayacak mahiyettedir. Kısaca ; her şey sevebilmek ve daha çok sevebilmek içindir.
 
                                               921.
                                   İYİLİK  VE  SEVGİ
Yapacağınız her hareketi her şeyi iyilik için yapınız. İyiliği sevgi , sevgiyi iyilik haline getiriniz.
 
                                                           922.
                                   İYİLİKLE  YÜCENİLEN HAYAT
 
 Dünya  hayatının kısalığını ve geçiciliğini düşünmek , sana iyi olmayı ve ancak iyiliklerle yücenilen hayatı hatırlatsın.
 
                                               923.
            KİMSE  KİMSEYE  KÖTÜLÜK YAPAMAZ
 
Kötüler , kötülükleriyle başkalarının yücelmelerine yardımcı olur , iyilere bilmeyerek yardım ederler. Onlar yaptıkları fenalıklarla başkalarına yardımcı olanlardır.
Huylarını terketmeyen  kötülere , iyiyi , doğruyu tanıtacak olan ; çeşitli azaplardır. Onlar , iyilik yolunda yükselebilmeleri için azaba ihtiyacı olanlardır! Tanrı , her kuluna iyiliği için lüzumu olanı eksiksiz ve fazlasız tam olarak verir.
                      
                                               924.
                                               VAZİFE
Sizin vazifeniz dünayayı kurtarmak değildir. Vazifeniz , Adem’den yaşanan çağa kadar bu okulda olgunlaşmakta olanları üst kademelere hazırlamak, onları tekrar aynı okula devam mecburiyetinden kurtarmaktır.
Er geç kıyamet denen hadise zuhur edecek, üst kademeye geçmeye hak kazananlar , dünya okulundan mezun olacak ; bunu başaramayanlar ise kendilerine gereken değeri kazandıracak olan okula yeni baştan başlayacaklardır. 
 
                                               925.
                                   HER ŞEY HAYIR
 
Kötüyü kötü görmeyecek , her şeyin hayır için olduğunu bilecek seviyeye erişenlerin önünde apaydınlık bir yol vardır.
 
                                               926.
                                   AHİRET HAKKINDA
Ahireti maneviyat alemleri çevreler , hudutlar. Ahirette bedensiz varlıklar , dünya ve benzeri yerlerdeki gibi denenirler. Ahiret hayatı ile robotlu hayatlar arasında zannedildiği kadar büyük fark yoktur.
Ahiret hayatı ile robotlu hayatlar (mesela dünya hayatı) arasındaki en büyük fark ; dünya ve benzeri yerlerdeki robota kuvvetle bağlı olarak yaşanmaktan doğan farktır.
Bu sebeple ahirette ruh ve per daha fazla tesir imkanları içindedirler. Burada belirtilmesi gerekli mühim bir husus şudur ki ; robotlu ortamlardaki ruhun ve perin , robotun ( maddenin) hakimiyeti altında görünmesine rağmen asıl robot ruh ve per’in hakimiyeti altındadır. Gerçi dünyada her şey madde süzgecinden geçerek ruha ve per’e ulaşır. Fakat bu , maddenin zoru ile değil sadece plan icaplarındandır.
Ahiret ile yüksek maneviyat alemleri arasında ise çok büyük farklar vardır. Mesela , maneviyat alemlerinden ahirete nüfuz edilebilir fakat ahiretten maneviyat alemlerine nüfuz edilemez.
Yüksek maneviyat alemlerinde , hatta ufak farkla ahirette  zaman , mekan ve diğer kavramların karşılıkları vardır.  Daha doğrusu asıllarına yakın olanlar oradadır. Mesela zaman kavramını gerçek değerine yakın bir değerde yaşamak , ancak maneviyat alemlerinde yükselmekle mümkündür. Dünyadaki kavramlar dünya ve robotlu mekan yerlerine uygun kavramlardır. Bu sebeple onlara “yok” denilemiyeceği gibi, maneviyat alemlerinde de “ aynı böyledir” denilemez.
Kısaca ; tekamüldeki varlıklar tekamül ettikçe , “ kavramları” , asıllarına daha yakın olarak tanırlar.
 
                                                           *
 
Per’in müdahalesi olmadan yaşanan ahiret hayatından notlar :
 
Bu hayatı , ahiret üstü varlıklar , herhangi bir sebeple ahirete nüfuz edince anlarlar. Bu varlıklar için ahiret hayatı yüksek manevi hayatlarından pek farklı olmaz. Örnek olarak , yüksek ruhlu bir insanın medeni bir şekildeki hayatı ile ilkel bir köydeki hayatı arasındaki farkı gösterebiliriz. Medeni ve kültürlü bir insan köye gidince kültürünü de beraberinde götürmüştür. Civarını saran gerilik onun değerine tesir etmez.
Ahiretteki bir varlık per müdahalesi olmadan ( ahiret seviyesine uygun olarak) tahayyül ettiklerini yaşar. Bu , ruhun ahiretteki manevi robot değer ve varlıklara yapmış olduğu tesirlerle mümkün olan bir haldir. Kısaca , böyle bir varlık ahirette düşündüğünü , arzu ettiğini, oranın imkanlarına göre yaşar.
Ahirette de bir mekan ve zaman mevcuttur. Maddesel ölçülerle değerlendirilemeyen , mekan ve zaman ile izah olunamayan haller dünyada da mevcuttur. Mesela sokağı aydınlatan bir elektrik ampulünün aydınlığının kaç metreküplük bir hacime yayıldığı tam olarak izah olunamaz.. buna da sebep ; ışığın diğer maddelerden daha ince oluşudur ve buna; “ ışıkta maddenin esasını oluşturan manevi robot değerler daha fazla tezahür ederler” de denilebilir.
Ahiretteki durum ise bu halin dünyada karşılaşılmasına imkan olmıyacak kadar incelmiş halidir. Ahirette şaşırtıcı olan bir hal de , gitmek istenilen yerin isteyene doğru hızla yaklaşmasıdır. Ahirete geçenler bu hadiseyi böyle yaşadıklarını hissederler.
Per’in müdahalesi olmadığı zamanlar bir ruh , arzu ettiği varlıkla , arzu ettiği anda karşılaşabilir. Fakat ruhlar her varlıkla karşılaşmayı arzu edemez , hatta hatırlayamazlar. Arzu edilip de karşılaşılan bir varlığı ise istediği şekillerde tahayyül edebilirler.
Maneviyat alemlerinde bir varlığın aynı anda birçok varlıklar tarafından aranması ve onlarla bir araya gelmesi “ robota” bağlı olmadıkları için kolayca mümkün olan bir haldir.
Maneviyat alemlerinde varlıkları değerlendirme veya bir varlığı tezahür eden bir varlık halinde yaşatmada ; değerlendiren varlığın rolü çok mühimdir. Çünkü orada bir ruh , diğer bir ruhu kendi değeri kadar değerlendirebilir. Dünyadaki değerlendirmelerle ahiretteki değerlendirmeler arasında çok büyük ve adeta zıt görünümlü farklar vardır. Ahiretteki ruhlar bir şeyi değerlendirmekle kendi değerlerini ortaya koyarlar. Bu daima onların değerlerini ölçebilmeleri için bir ölçüdür.
Yüksek ruhlar arasında ise sadece , dünyada bilinip yaşanmasına, tanınmasına imkan olmayan bir “sevgi” mevcuttur. Hatta dünyada nefes almadan yaşanamıyacağı gibi , orada da sevmeden yaşanamaz.
Dünyadaki sevgiler oraya kıyasla sevgiden ve muhabbetten ne uzak şeylerdir. Birçok varlıkları ayırdetmeden  büyük bir sevgi ile sevmek , adeta onların varlıklarıyla kaynaşmak , tek sevgi haline gelmek .. Ve tasavvuru izahı imkansız bir AŞKLA sevmek..., ona gölge düşürecek bir şeyin  mevcut olmasının düşünülmesine imkan olmayan bir ortamda , aşkla sevgiyle kaynaşmak...
 
 
Bu dünyanın en büyük sevgileri ile dahi izah edilemiyecek güzellikte bir aşktır. O aşk , ne kadar anlatılırsa anlatılsın , tarif edilemez.
Yüksek maneviyat alemlerindeki varlıklar kendilerinden daha az değerdeki varlıkların değerleri hakkında bilgi edinebilmek istediklerinde ; onlarla temasta iken , kendisini nasıl gördüklerini görmek isteyerek , o varlığın kendisini nasıl tahayyül edebildiğini, o basit varlığın kendisine verdiği değerle görebilir ve bu yolla onların değerleri hakkında bilgi edinilebilir.
  Sevincin nasıl paylaşıldığı, konuşulmadan nasıl anlaşıldığı , tam samimiyet ve dostluğun ne olduğu orada görülebilir. Dünyanın ne kadar ışıksız ve hareketsiz olduğu , hakiki zenginlikler içersinde aşkta yüzenlerle kucaklaşış , orada hissedilebilir.
 
İlerde yavaş yavaş , zaman , mekan ve diğer ayrı ayrı kavramların gerçekte tek kavram halinde olduğunu görecek ve yaşayacaksınız.
 
                                               927.
                                   KÜÇÜK  İNSAN
 
Küçük insanlar , maddeye sımsıkı bağlı şeylere rağbet gösterirler. Madde kazanmak , madde sevmek isterler. Onların bu yoldaki eğilimlerinden , realiteleri yükseltici birçok hadise doğar.
Bu hadiselerin gayesi , geri insanları daha üstün değerlere ulaşabilmiş olanların yönünde yüceltmektir.
 
                                               928.
                       YARADILIŞTAN  BERİ  VAR  OLAN
 
İnsanların duyabilecekleri arzu ve zevkler , yaradılıştan var olan şeylerdir. Tıpkı düşünce ile ulaşılabilecek hedeflerin düşünen tarafından bulunmadan önce mevcut olduğu gibi.
 
                                               929.
            HER YERDE , HER AN  HADİSE , HAREKET
 
Dünyada her an , her yerde hadiseler cereyan etmektedir. Hadise olmayan an veya zerre mevcut değildir. Hatta her zerre hadiselerden meydana gelmiştir.
En basit maddenin varlığında dahi hareket vardır. Manevi hadiseler ise çeşitli yönlerde tesirlerini gösterirler, belirirler. Kısaca  , hiçbir zerre mevcut değildir ki bir anı hadisesiz, hareketsiz geçirsin.
Durduğu zannedilen bir maddenin harekete geçmesi  veya harekette olan olan bir cismin hareketsiz gözükmesi de hadisedir. Fakat gerçekte duran , atıllaşan (1)  tek bir zerre yoktur. Maddeyi , cismi insanlara durur gösteren ise , o madde veya cisimdeki hareketlerin dengeye gelmesidir. Hareketlerin eşitlenmesinden , dengeye gelmesinden atalet hasıl olur. (1: atalet: atıllık, durgunluk , statik durum) .
Harekette olan bir cisimdeki hareketleri iki esas kısıma ayırarak düşünebiliriz. Bunlardan birincisi , cismin dahilinde yani cisimdeki hareketlerdir. Mesela atom veya elektronlardaki hareketler gibi. İkincisi cismin başka bir cismin içinde  veya üstündeki hareketisir. Fakat bu , hareketin görünüşe göre ( zahiri) izahıdır. Çünkü her cisimde yukarıda söylenen her iki hareket de mevcuttur. Ve bu hareketler tıpkı hadiseler gibi iç içe zincirleme denilerek tarif olunabilir. Şu halde ;
 
 
1.      Her cisimde iki esas hareket mevcuttur.
2.      Her cisimde o cismi meydana getiren basit elemanlar hareket ederler . Buna cisimdeki iç hareket denir.
3.      Her cismin haricinde o cisimle temas halinde bulunan başka bir cisim veya madde mevcuttur ( hakikatte , “ maddeler” mevcuttur. Çünkü cismin haricindeki harekette olan cisim de basit değil , bileşik bir cisimdir.)
4.      Bir cismin dışındaki onu saran veya ona temas eden bir cismin  hareketsiz duruşu ; o cisimdeki hareketlerin dengede oluşudur.
 
Cisimler hareketsiz halde iken bile harekettedirler. Bir cismin harekete geçmesi ise bu dış hareketlerin dengesinin bozulması ile mümkündür. Yani bir cisim dengeli halde hareketsiz durmakta ise :
a.       iç kuvvetler dengededir.
b.      Dış kuvvetler de dengededirler veya o cismi yerinden oynatamıyacak güçtedirler. Mesela rüzgarın duvarı yıkmaması gibi.
 
Cisimler arasındaki münasebetler , bütün maddi varlıkların iç içe olmaları ve bu varlıklar arasında şua alışverişleri bulunması sebebiyle çok çeşitlidir.
Cisimlerin birbirlerini çekmelerine “maddi cazibe” denir. Manevi varlıkların birbirlerini çekmelerine ise “manevi cazibe” denir.
Maddi cazibeleri meydana getiren ve maddeyi maddeye çektiren , o maddelerdeki manevi cazibe gücüdür. Cisimlerde maddi cazibe fazla tezahür edince , manevi cazibe belirsiz bir hal alır. Hakikatte ise maddi cazibelerin kuvvetle tezahür edişi manevi cazibenin gücünden hasıl olan bir sonuçtur. Fakat maddeli ortamlarda bu hal anlaşılamadığından bu güç maddeye atfedilir.
Kaba maddelerin inceldiği yerlerde mesela uzayda , maddi cazibenin , yani kaba maddeden hasıl olan cazibenin tesiri azalır fakat manevi cazibe fazlalaşır. Mesela bu sebeple uzayda madde maddeyi kuvvetle çekmemeye başlar , buna karşılık manevi güç bir sistem, bir kanun veya bir iradenin tesirleri , gözle görülür hale gelir.
Madde kainatında maddenin ince olduğu yerlerde maddeleşmiş cazibe az , fakat  sistem ( nizam) halinde tezahür eden  manevi cazibe , kendisini daha fazla hissettirir haldedir.
 
                                               930.
                       AŞK VE  SEVGİ İÇİN YAŞANIR..
 
İnsan dünyada pozitifler ve negatifler nizamına uygun olarak AŞK talim eder!. Bunun için de ( sadece robotlu ortamlarda tatbik edilen ) “ aile” den istifade edilir.
Aile bağı ve aile bireyleri arasındaki sevgi, insanları , maneviyat alemlerindeki yüksek aşk ve sevgiye hazırlar. Maneviyat alemlerindeki ; pozitif ve negatifsiz, cinsiyetsiz , maddesiz , robotsuz yüksek aşkı, tekamüldeki varlıklar değerlendikçe daha fazla hissederler.
Aşk adeta bir değer ölçüsü olarak tezahür eder. Ruhlar yükseldikçe sevmek , daha çok sevmek imkanlarına erişirler!... büyük , büyük olduğu kadar da ulvi aşk; robottan , menfaatten uzak, sevmek için , sadece sevmek için sevenlerin  ve karşılık olarak hiçbir şey , hatta , sevilmek bile düşünmeyenlerin tadabilecekleri bir sevgidir.
 
 
 
Tekamülün izah edildiği bilgilerde sevgi zirvedir. Sevgiyi idrak etmek ise mümkündür. Fakat bu idrak , sevme halinde tezahür eden ve robotlu ortamlarda tadılmasına , tanınmasına imkan olmayan bir sevgidir.
Dünya ve benseri yerlerde cereyan etmekte olan hadiseler , her şey, hatta tekamül bile bu sevgiyi arttırmak içindir. Dünyada cereyan etmekte olan bütün hadiseler ,  hatta Mutlak Nizam , bu sevginin tekamülü göz önünde bulundurularak tanzim edilmiştir. Mesela ; bir çocuk doğar , anayı babayı sever , ana baba da çocuğunu severler. Bu hal , madde vasıta edilerek sevgi aşılama aşamalarından biridir.
Gençler gençlere karşı aşkla bağlanırlar. Burada da maddi güzellik , realite , menfaat ve birçok faktör  ve hadiseler rol oynar. İhtiyarlık ise , insanların maddeden çok manevi değerlere kıymet vererek sevdikleri bir devirdir ki , yüksek aşka en yakın sevgileri ihtiyarlar otomatik olarak talim ederler.
Daha önce tekamülden bahsederken gayesinden de bahsetmiş ve tekamülün gayesinin ; tekamüle sevk olunan varlıkların değerlenerek robotların yürütmekte olduğu vazifeleri devir almalarıdır demiştik. Tekamüldeki varlıklar ise , değerleri oranında sevebilirler. Tekamüldeki bir varlık, sverek değerlenen , değerlendikçe de sevme kudreti artan bir varlıktır.
Dünya ve benzeri tekamül yerlerindeki sevgiler , hakiki sevgiye alıştırıcı , yetiştirici , yükseltici mahiyetteki sevgilerdir. Her tekamül yerindeki sevgi , o tekamül yerindeki esas ana robot (madde) esasına uygun olarak tezahür eden sevgidir.
Tekamüldeki varlıkların tekamül yerlerinde denenerek bazı ruhi eksikliklerini giderdiklerini ve tekamül ettiklerini biliyorsunuz. Bu eksiklikler , görünüşte başka başka şeylermiş gibi gözükebilirler. Mesela irade eksikliği , tembellik , şefkatsizlik  halinde tezahür edebilirler. Bu ,dünya realitesine uygun bir teşhistir. Varlığın kazanması gereken tekamülle ilgili bir değer vardır. Bu değeri kazanabilmesi için o değerin dünya ve bulunduğu tekamül yerinin şartlarına göre ayar edilmiş olması gerekir. Mesela aslında varlığın tembellikle alakası yoktur. Fakat onun lüzumlu olan değeri kazanabilmesi için dünyada tembel bir hayat geçirmesi ve tembel bir insanın karşılaşacağı zorluklardan faydalanarak değer kazanması gerekir.
İşte çeşitli yol ve tarzlarda elde edilen değerler , ilk bakışta zannedildiği gibi ruhu birçok alanlarda değer sahibi yapmak için değildir. Çünkü ruhlarda bütün değerler bir noktada toplanır. Buna ; bir nokta bütün değerleri de ihtiva ede denilebilir.
İşte her ruhta çeşitli değerler halinde tezahür eden kıymetlerin toplanması ;             
 
O RUHUN SEVEBİLME DEĞERİNİN YÜKSELMESİ  içindir.
 
Öyle hadiseler vardır ki , ilk bakışta sevgi duygusunu takviye değil , bilakis zedelediği zannedilir. Halbuki hadiseler zinciri tetkik edilirse , bu gibi hadiselerin de sırf sevme gücünü arttırmak için yaşandığı anlaşılır.
Mesela bir insan sevme gücünü arttırmak için hain bir karaktere bürünmüş olarak dünyada yaşamaktadır. Bu insan kötülük yapmaktan , hatta öldürmekten zevk dahi alabilir. Fakat bir insanın zevk aldığı kötü şeyleri serbestçe yapabilmesine toplum kaideleri izin vermez. O ise , buna rağmen hunharlığını devem ettirmek isteyecektir.
Şimdi bu kişinin bir insanı öldürdüğünü düşünelim. Ölenin , zannedildiği gibi , bu dünyadan zarar görmüş olarak ayrılmadığını biliyorsunuz. Fakat öldürene cinayetten sonra yapılan suçlamalar , verilen cezalar onu sevgiye alıştıracak karakterdeki hadiselerdir. Çoğunlukla , katiller, birçok cinayetler işlemiş dahi olsalar , cinayeti işledikleri andan idam sehpasına gidinceye kadar çok şeyler kazanırlar. Kazandıkları bu değer onları eski hallerine nazaran daha iyi hale getirmiştir. Bu sebeple çoğu katiller idam edilirken pişman olmuş , değer kazanmış insanlar olarak dünyadan ayrılırlar. Fakat iş orada bitmez. İşlenen cinayetin hesabı ahirette per vasıtası ile sorulur.
Gerçi onun değer kazanması için dünya hayatı boyunca  hunhar bir adam olarak yaşamasına per göz yummuştur. Fakat o bu hunharlığı iradesi ile yenebilecek güçlere de sahiptir. Onları kullanmakta zayıflık göstermesi , ona suç işleten sebeplerdir. İşte per suçluyu bu noktadan ve “ insana taşıyabileceğinden fazla yük vurulmaz” esasına dayalı olarak yargılar.
 
Görülüyor ki hunhar yaradılışta dünyaya gelen bir ruh için değer , başlıca iki yoldan kazanılabilir :
1.İradesi ile hunharlıktan sıyrılmaya çalışması ile ki ; bu , dünya realitesine göre yapılması gereken şeydir.
2.Hunhar bir hayat geçirerek lüzumlu olan değerlerin kazanılması ki; bu , ruhun değer kazanmakta gösterdiği liyakatsizlikler sebebi ile birçok azab ve ıstıraplar içersinde  o değeri kazanması demektir.
 
 
Birincisi iyi , ikincisi fena yoldur. Birincisinde de , ikincisinden de kazanılacak değer , ruhun kazanması icab eden değerdir. Şu halde değer aynı değerdir  ve biri iyi diğeri fena olan iki yol yine bu değerde birleşir. Fakat bir tanesinden o değere sür’atle , güzelliklerle ve hoşa giden yardımlarla ulaşılır. Diğerinden de zorla , fena hadiselerle karşılaştırılarak ezici zor yollardan erişilir.
Şu halde ruhun ana planında kazanılması gerekli bir değer söz konusudur. Tali planda ise bu değere götüren yollar belirtilmiştir.ruh değer ve liyakati ile bu yollardan birini seçebilir. Kısaca ; değere , çabuk ve güzel yollardan veya azap ve ıstıraplar içerisinden geçilerek ulaşılabilir.
Planlarda ulaşılması gereken değerler çok çeşitli görünüşlüdür. Fakat  bütün ruhları ilgilendiren Mutlak bir Plan vardır ki , orada bu hedef  kesin ve basit olarak gösterilmiştir. 
Mutak Planda bütün ruhların ilerlemekte oldukları yön ise , SEVGİ ve AŞK  yönüdür. Bu yön her şeyi herkesten çok  sevebilenin , “ izahı imkansız sevgi kaynağı”nın yönüdür.
Şu halde görülüyor ki  ruhlar sadece ve sadece “ daha çok sevebilmek “ için değer kazanmaktadırlar. Değer , sevebilmekle ; daha çok sevebilmek ise , çeşitli yollardan kazanılan değerlerle mümkündür. Değer kazanmak ise bilgi kazanmak demektir. En yüksek ruhlar , değeri de, bilgiyi de , tekamülü de , sevgi halinde yaşayabilen ruhlardır.
 
                                               931.
                                               AYRILIRKEN
Dünyadan ayrılırken beraber götürebileceğiniz şeyleri kazanma yolunu tutun. Bunu yaparken de günahla yüklenmemeye bakın.
 
                                               932.
                                               EBEDİ
Dünya hayatında bulunmasına imkan olmayan ; ebediliktir. Fakat bu hayat sizi ebedilik içersinde yücelmeye hazırlar.
                                               933.
                                               GEÇİCİ
 
Ebedi olanı örten geçiciliğe  lüzumundan fazla bağlı olmak insanı mahva götürür. Ebedi olan ise , herkeste bir olan , her şeyi birbirine bağlayan ve bir edendir.
 
                                               934.
                                               KARŞI CİNS
 
Dünya şartları , sevgi ve alaka bağlarının birbirine girift olarak düşünülmesine çok uygundur. Yine dünyada maddi alaka bağlarından , SEVGİ değerinin arttırılması için faydalanılır.
Mesela , cinsi alaka ve münasebetlerin hepsinde maddenin dolayısıyle de alaka bağlarının ( şualarının) rolleri çok büyüktür. İnsanlar yayımladıkları maddi şuaların manevi şualarla karşılaşmasından hasıl olan  his ve düşüncelerle bazı davranışlar içine girerler ki bu davranış ve arzular içinde dünya realitesine göre normal olanı ; kadının erkeğe, erkeğin de kadına karşı alakasıdır. Buna aşk veya sevgi de denilebilir. Fakat hakikatte bu , asıl sevgiye yükselinmesi için lüzumlu olan basamaklardan başka bir şey değildir.
 
Egoizm de , sevginin gelişip şuurlanmasında rol oynayan bir tekamül özelliğidir. Bu hal tekamülün geri safhalarında kuvvetle görülür.
Bir insanın biraz da başkalarını düşünmeye başlaması “aile”ye değer vermesi ile başlar. Bu insanın kendi hakları kadar  başkalarının haklarını da düşünebilmesi hatta bunun böyle olduğuna ve yapılması gerektiğine inanıp, benimsenmesi , tekamülün ileri safhalarında görülen bir haldir ki bunun layıkıyle gerçekleşebilmesi için ; Şuurlu İmanın kökleşmesi şarttır.
Bir ruh , tekamül planı icabı  dünya planında erkek olması gerekiyorsa erkek olarak dünyaya gelm,iştir, aksi taktirde ise kadındır. Yani kadınlık veya erkeklik dünyada başlayan , dünya hayatı boyunca devam eden ve dünyada biten bir haldir. Tekamül ederek insanlık mertebesine yükselmiş olanlar için  kadın ve erkek , “insan” da birleşir. Tekamül etmiş bir varlık için de kadın da her şeyden önce bir insandır.
 
Hakikate yakın bir idrak da bunu icab ettirir. Çünkü (+) ve (-) sisteminden doğan , kadın ve erkek denilen varlıklar sadece robotlu ortamlarda görülebilen geçici , geçici olduğu kadar da mühim bir haldir. Çünkü dünyada kadın olarak yaşıyan bir insan kadınlığın gereklerine uyarak , erkek olarak yaşıyan varlık da erkekliğin gereklerine uyarak yaşar.
Kısaca , kadın ve erkek farkı ; güzel ile çirkinin , olumlu ile olumsuzun , aydınlık ile karanlığın yani + ve – nin bulunduğu yerdedir. Ahiret hayatında birçok bakımlardan dünya hayatında rastlanan , + ve – den hasıl olan hadiseler vardır. Orada da ceza ve mükafaat , iyi ve kötü mevcuttur.
Ruhlar ahiret üstü mertebelere erişince , + ve – ile denenmek ihtiyacını da terk ederler. Yüksek ruhlar için bir “kül” mevcuttur. Bu kül ise ne olumlu denilerek , ne de olumsuz olduğu söylenerek izah olunabilir.
Bu mertebedeki bir varlık , artık herhangi bir varlığa , bir pozitif veya negatif ilgisi olmaksızın alaka duyar. Onun için , pozitif de , negatif de birdir. Ve geri varlıkların pozitif ile negatif arasında buldukları fark onun için yoktur. O varlık, erkek ve kadın arasındaki gibi artı ve eksiler arası cazibeyi , eğilimi hissetmez. O , artı kabul edilen bir cinsiyette ise , eksi kabul edilen cinse karşı özel bir çekim , sevgi veya alaka duymaz. O artıyı da, eksiyi de sadece varlık olarak tanır ve SEVER.
Varlıklar bu mertebeye + ve – hakkındaki his, düşünce ve duygularını yaklaştıra yaklaştıra , uzun tekamül devrelerinden sonra erişebilirler.
 
+ addedilen bir varlığın , - addedilen bir varlık veya hadise karşısında , hislerini , Mutlak Tekamül Nizamına gerçekten uygun olarak ayar edebilmesi için o varlığın çok , ama pek çok uzun tekamül  devreleri geçirmesi gerekir. Bu müddet, ömürler boyunca devam eder ve varlık , hisleri ile , yaşadığı ortamin şart ve realitelerine uymak için mücadele ede ede , + ve – baskısından kurtulmaya çalışır.
Bir varlığın ahiret üstü bir hayata yükselebilmesi için ; (+) ve (-) baskısından , bu baskıdan hasıl olan his ve eğilimlerden kurtulmuş olması gerekir.
 
Şimdi , ahiret safhasını aşmış bir varlığın herhangi bir sebeple bir tekamül yerine inmiş olduğunu düşünelim.böyle bir varlık bulunduğu ortamın gereklerine uyar ve sun’i bir + , - baskısı altına girer. Bu baskı ona , bulunduğu ortamın robotu (1) ile bağlanmış bir baskıdır.( 1: dünyada madde). Mesela ahiret seviyesinin üstüne çıkmış bir varlık dünyaya inerse , o varlık dünyada kaldığı sürece, dünyadaki diğer insanlar gibi madde ile bağlı ; böyle olduğu için de +,- tesirleri altında yaşar.bu hal dünyadan ayrılıncaya kadar devam eder.
Böyle bir varlık, +,- tesirleri altında bile diğer insanlardan farklı ve daha ölçülü hatta ilgisiz olabilir. Fakat planı ve göreceği vazife onun +,- ye karşı kuvvetle bağlanmasını gerektiriyorsa öyle de olabilir. Böyle bir varlığa , tekamül yerinde ( mesela dünyada) kaldığı sürece onunla olarak bu imkanları hazırlayan ;  per’e benzeyen bir “ manevi değer”dir.
Gerek per ve gerekse bu manevi değer , madde gibi robot sayı ve ölçülerine sığmadığı için onlara çoğul olarak “değerler” gözüyle de bakılabilir. Nitekim tatbikatta çeşitli alanlarda çeşitli tesirler icra ederler ve “değerler” halinde tezahür ederler. Fakat biz onlara basitçe , per veya robot manevi değer demekteyiz.
 
                                               935.
                                   BİLGİLER  HAKKINDA
 Bilgilerden şuurla faydalanabilmek için :
1. Bilginin menşe’inin bilinmiş , denemiş bir menşe, olması
2. Bilginin Mutlak Tekamül Nizamına ve Şuurlu İman esaslarına uygun gayeler için alınmış olması...; şarttır.
 
Bilgi ancak , çözülmek istenen , tekamül ile ilgili bir problemin aydınlanması için istenebilir. Mesela herhangi bir problem düşününüz. Şayet o problem çözülürse insanlık ondan faydalanacaktır, fakat onu çözebilmek mevcut dünya imkanları ile mümkün olamamaktadır. Elden gelen her şey yapılmış fakat maneviyat alemlerine uzanılmadan bu problemin çözümüne ulaşılamamıştır.
İşte ancak bu taktirde ilmi problemleri çözmek için ruhi araştırmalardan faydalanılabilir.
 
Yoksa bir işin sonucunu kolaylıkla almak istemek ve bunun için de maneviyat alemlerinden yardım beklemek yanlış ve Mutlak Tekamül esaslarına aykırı bir girişimdir.
Şuurlu İmanın esas(ana) bilgileri olan bu bilgileri de biz yazdırıyoruz. Buna da sebep ; dünyadaki maddi imkanlarla bu bilgilere erişilemiyeceğidir. Halbuki bu bilgiler Şuurlu bir İmanın yerleşebilmesi için lüzumlu bilgilerdir. Şayet insanlar şuurlu bir imanı , mevcut dünya imkanları ile temin edebilecek olsalardı ve bu imkanlar dünyada mevcut bulunsaydı ; biz bu bilgileri vermez ve beşeriyetin kendi liyakati ile dünya imkanlarından faydalanarak Şuurlu İmanı idrak etmelerine müdahale etmezdik.
Hazır bilgi alındığı gibi bir zanla “ ruhi bilgi çalışmaları” Mutlak Tekamül Nizamı’na aykırı gibi gözüküyorsa da , menşe’i dünya üstü olan yüksek bilgiler , ancak ve ancak , dünyada elde edilemiyecek bilgilerin verilebilmesi için kullanılır.
 
                                               936.
                       MADDESİLİKTEKİ HÜRRİYET 
Beden içindeki ruhlar , yumurta içerisindeki civcivlere benzerler. Kabuk içerisindekilerden hak edenlere , maddesizlikteki hürriyeti tattıran ilk olay ise ölümdür.
 
                                               937.
                                               KİN
 
 Siz putları uzaklarda arasınız. İçinizi kavuran kinin , asıl terketmeniz gereken put olduğunu kolay kolay bulamaz , bulsanız bile ondan uzaklaşamazsınız.
 
                                               938.
                       BİLGİ , İLİM , İSPAT VE TANRI
Ruhi metotlarla elde edilen veya elde edildiği zannedilen bütün bilgiler ister doğru , ister yanlış , isterse doğru kabul edilebilecek bilgilere taban tabana zıt olsun ; yine de tekamülde oynayacağı rolü oynar. Zaten bütün bilgiler , hatta insanlar arasındaki ilişki ve konuşmalar dahi tekamülde rol oynamaktadırlar.
İnsaniyet daima doğru zannettiklerinin yanında yanlış olduğuna inandığı bilgileri bulmuş, bunların mukayese ve münakaşalarını yapmış, zaman zaman birbirlerinin zıddı zannedilen bilgi ve fikirlere inanılarak bu yolda mücadelelere girişmiş ve beşeriyet  bütün bu birbirini takip eden , sebeplerini dahi hissedemediği bir tertibin eseri olan hadiseler arasında tekamül edip ruhen değerlenebilme imkanlarına sahip olabilmiştir.
 
Din devri boyunca devam edegelen bu “tertip”, beşeriyetin realitesine uygun olarak değerlendirilmiştir. Din devri , tekamül sağlayan bilgilerin nitelikleri hakkında , Şuurlu İman devrinde olduğu gibi pek derinlere inilmesini icab ettirmeyen bir devirdi. Bu sebeple , esas(ana) bilgiler en yüksek tertip sonucu korunmuş ve o bilgilerden sağlanılacak faydalar hususunda birçok yardımlar yapılmıştır.
Gerçi Şuurlu İman devri bilgileri de korunmaktadır. Fakat bu bilgilerin neden ve nasıl korunduğunun Şuurlu İman esaslarına uygun olarak izah olunması gerekmektedir.  Çünkü  şuurlu bir iman , her şeyden önce dayandığı ana bilgilerin menşe’inin izahıyla başlar.
 Her ne kadar bu bilgiler de din devri bilgileri gibi , kendi değerini yine kendisi ortaya koyacak kudretteyse de ;  yine de bu bilgilerin neden alındığının izahı lüzumludur. Bu lüzumu bilim hazırlamıştır. Bilim, din devrinde tekamül etmiş ve yine din devrinde Şuurlu İnanç ihtiyacının hissedilmesine yol açmıştır.
 
Bilim doğup gelişmemiş olsaydı , İnsanlık şuurlu bir imana ihtiyaç hissetmiyecekti. Hatta felsefenin ihtiyaç halinde hissedilmesi , Şuurlu İnanca olan ihtiyacın başlangıcıdır. Felsefi ve bilimsel bilgilerin , akla, mantığa , deney ve gözlemlere dayalı bilgiler olması ; insaniyeti , inancını kontrol etmeye hazırlamış, ispat ihtiyacının doğmasına sebep olmuştur.
İlim , ispatı destekler ve “bilimsel ispat”a değer verir. Halbuki Şuurlu İman için bu yeterli değildir. Çünkü taassup haline getirilmiş olan “ispat”ın ispatladığı tek şey  ; dünyada hiçbir şeyin en doğru halinin ispat edilemiyeceğidir!
 
 
Herhengi bir şeyi en doğru şekilde ispat edebilmek için , Mutlak Realitenin üzerine çıkmak gerekir. Bu ise ancak Tanrıya mahsustur. Fakat her raeliteyi ve o realitenin doğruluğunu ispat edebilecek fikirler vardır.
 
Herhangi bir realite için daha aşağı realitelerin fikirleri ne kadar yanlışsa, daha üstün realitelerin fikirleri de hemen hemen o kadar yanlıştır! Şu halde “ispat” ve “realiteler” arasında bir bağ vardır. Ve her realite , herhangi bir şeyi ispat etmek için değerine uygun yol ve metotlara maliktir. Böylece”doğru” da, “ispat”da , “realite”de daima değişebilirler ve nitekim değişmektedirler.
 
En doğru ve en üstün bilgilerin toplandığı nokta , Tanrının Mutlak Varlığıdır. Bu tek nokta bütün hakikatlerin , en yüksek bilgilerin hatasız olarak ve en güzel şekilde anlaşıldığı , izah edildiği noktadır. Bütün bilgiler , varlıklar ve varlıkların ait olduğu realiteler ise bu Mutlak Varlığın Nizamı içerisinde ve onun uygun olarak değerlenirler.
 
Yukarda her şeyin zirvesinin Mutlak Varlıkta birleştiğini , bütün hakikatlerin zirvesinin Mutlak Varlık olduğunu söyledik. Fakat Mutlak Varlıkta bütün hakikatlerin birleşmesini , kısaca;  Mutlak Varlığın , Mutlak Varlık halinde tezahür etmesini isteyen , üstün , izahı imkansız bir değer , bir varlık , bir kudret , her şeyi var eden mevcuttur. Fakat bu izahı imkansız büyüklük , varlıklar için , herşeyin bittiği tek noktanın , “Mutlak Varlığın” çok üzerindedir. Bu sebeple O’nun bilgisine “bilgi” denemez!  Çünkü o bilgi bütün bilgilerden üstündür. O’nun kudretine “kudret”(1) denemez. (1:kudret :güç). Çünkü istisnasız bütün varlıkların en üstün kudret olarak ancak ( biraz olsun) tasavvur edebilecekleri kudret , Mutlak varlığın kudretidir. Bu  kudreti de ancak tekamülde çok yükseklere erişebilmiş pek ender varlıklar biraz olsun tasavvur edebilirler.
Kısaca , istisnasız bütün varlıklar için Mutlak Varlığın üstünü ve Mutlak Varlığın , Mutlak Varlık olarak tezahür etmesini isteyen değerin zerresini bile tasavvur etmeye imkan yoktur. Çünkü O, bütün düşünülebilenlerin ve tasavvur edilebilenlerin çok üstündedir.
 O düşünülemez fakat onun kurduğu nizam öyle bir nizamdır ki, O bütün var ettiklerini “ her zerresine kadar” istediği gibi tetkik edebilir. Kısaca O’na erişilemez ; fakat O, her tarafa , her şeye erişir ve izahı imkansız değer ve kudretiyle her şeye her şeyden çok yaklaşabilir.
Bu sebeple O, bilgi verirken meleklerini vasıta ettiği gibi , isterse doğrudan doğruya da bilgilerini verebilir. Bu O’nun için çok kolaydır.
 Özetle ; Tanrı her şeye erişen , her şeye kadir olan fakat asla erişilmesine hatta biraz olsun düşünülmesine imkan olmayan büyüklüktür. Onun eriştikleri ise asla ona erişemezler. Her şey onun büyüklüğü yanında zerreleşir , kaybolur. O , her varlığın , huzurunda eriyip kaybolduğu büyüklüktür..
                                  
                                               939.
                                               SPOR
Her çeşit mücadelenin spor düşüncesindeki gibi değerlendirilmesi gerekir. Çünkü spor kötülük düşünülmeden kazanılması gereken bir mücadeledir.
Mücadele aslında daha doğrulara ulaşılması için  geçirilmesi gereken yoldur. Bu yolda hırsla ve hak yiyerek emeklenir ; erdemle yükselinir. Hiç şüphesiz ki erdem her bakımdan yüceltici olandır.
 
                                                940.
                                   HAKİKİ DEĞER
İyi olduklarına inanılanları yapmak , fena olduğuna inanılanları yapmamak gerekir. İnsanlar fena şeyler yaptıkları için değil , fakat fena olduğuna inandıkları şeyleri yaptıkları için  azaba yönelirler. Ahirette çekilen azaplar , yapılan fenalıkların karşılıkları değil ; fena olduğuna inanıldığı halde yapılan icraatın karşılıklarıdır.
İnsanlara iyi veya fena olan şeyleri vicdanları ve toplum realitesi bildirir. Kanunlar , kaideler , usuller toplum realitesini izaha yarayan faktörlerdir. Dünya ve benzeri tekamül yerlerinde nizamlar ve o yerlerin bünyeleri , iyi ve fena’yı meydana getirir.
Dünyada faydalı ve zararlı olabilen bir “ateş” mevcuttur. Ateşe itilen insan ise yanar ve dünya realitesine göre bu , yapılmaması gereken bir iştir. Oysa ,ısınmak için ateşten faydalanılabilir. Bir insanı ateşe atmak fena , bir fakire yakacak temin etmek ise iyidir ; çünkü iyiliktir. Bu ve buna benzer değerlendirmeler tamamen dünya ve madde ile ilgili değerlendirmelerdir. Çünkü başka tekamül yerlerinde ne ateş vardır, ne ısınma , ne de ateşten yanma ; fakat orada da acı ve ıstıraba sebebiyet verdiği için sakınılanlar veya sevilenler yine mevcuttur.
Bütün bunlar ara gayelerdir , asıl gaye ise kötünün idrakı ve iyiye olan yöneliştir. Tekamül yerlerinde asıl değerlendirmeye idrakla yaklaşılır. Ruhlar , tekamül yerlerinde , kendilerine değerlenme imkanı verecek şeyleri toplarlar. Bu toplananlar Tekamül yerinin karakterine uyan değerlerdir. Bu değerlerin , kaba robotlu ortamlardan uzaklaştıktan sonra , manevi planlardaki gerçek halleri çok daha güzel, daha şuurla idrak olunur cinstendir.
Tekamül yerleri , değerlenmek imkanları sağlayan ortamlarddır ; fakat bir tekamül yerinde aynı değere hep aynı yollardan geçilerek erişilmez. Öyle tekamül yerleri vardır ki , oralarda dünyada yapılmaması gereken şeylerden birçokları yapılarak değer kazanılır.
Dünya hayatında bir aile kavramı vardır. Ailenin esasını oluşturan kadınla erkeğin , birbirlerine sadakatla bağlı olmaları gerekir. Hayatları boyunca bu sadakatten uzaklaşmamaları icab eder. Bu durumda onlar , zaman zaman  kendilerini olumsuz yönlere çeken hadiselerin rol oynadığı his ve zaaflarla mücadele edebildikleri oranda değerlenirler. Buna karşılık bazı tekamül yerlerindeki varlıklar böyle bir zor altında değildirler. Onlarda da yine +,- alakasına benzer bağlar mevcuttur. Fakat dünyadaki anlamda bir sadakat bahis konusu değildir.
Varlıklar her tekamül yerinin şartlarına uygun olarak değerlenirler. Tekamül yerlerinde elde edilebilen değerler ruhun ilerde elde edeceği değerlerin cüzleridir. Dünyada tekamül etmekte olan ruhlara gelince , onlar tekamül yerlerinde kazandıkları kıymetlerle hakiki değer yönünde yükselirler.
Hakiki değer ; ruhun çeşitli alanlarda ve çeşitli tekamül yerlerinde elde edebildiği değerlerin sentezinden hasıl olur  ve böylece “ bütün değerleri ihtiva eden bir değer” ortaya çıkar. Bu değer daima büyümek ve genişlemek istidadında olan bir değerdir ki buna “değerler”de denilebilir. Çünkü yüksek maneviyat alemlerinde tekilde çoğul , çoğulda da tekil tezahür eder.
Dünyada birçok yönlerden sevilen bir insana kısaca “iyi insan“ denir. Buradaki iyi insan tabiri ; bir çok şeyler ihtiva eden bir tek özelliktir. İşte bu özellik benzeri olan hal , yüksek maneviyat alemlerinde kendini çok daha kuvvetle hissettirir.
Bir insanın zaaf göstererek yapılmaması gerektiğini bilerek yaptıklarının karşılığı, maneviyat alemlerinde ( per vasıtasıyle) azap ve ıstırap demektir. Hakikatte azaplar ceza olsun diye verilmezler. Ruhların değerlenebilmeleri için zaman zaman azap ve ıstıraplardan faydalanılır.
 
 
Doğru olduğuna inandığı yoldan uzaklaşanlara bu uzaklaşıştan hasıl olan kaybı telafi ettirecek hadiseler çok ağır ve acı olabilir. Bu bildiklerimizi esas alarak vicdan ve realitenin çizdiği doğru yoldan ayrılmayanlar , azap ve zorluklarla karşılaşmaksızın üstün değerlere doğru yükselirler.
 
                                               941.
                       TEK  VARLIK  HALİNDE  TEZAHÜR ..
 
Değerlenmek , alabildiğince geniş manada bir şuurlanmaktır ki ; sevginin şuurlanması halinde belirir. Sevgi , “gerçek sevginin” mevcudiyetini idrakla şuurlanmaya başlar.varlıklar tekamül ettikçe değerlenir ve şuurlanırlar. Ve ilerde bu şuurun sevgiden ayrı olmadığı idrak olunur.
Maneviyat alemlarindeki varlık ve değerlerin , madde değerlendirmeye yarıyan vasıtalarla değerlendirilemiyeceği biliniyor. Manevi planlardaki varlıklar , bulundukları alemin , ayrı ayrı da düşünülebilecek zerreleri veya cüzleridir. Yüksek manevi alemlerdeki varlıklar , birbirlerine kaynaşmış “şuurlu sevgi tesirleri” halinde tezahür ederler.bu sebeple onları bir bütün veya ayrı ayrı olarak da düşünebilmek mümkündür.
Bu öyle bir kaynaşmadır ki , o kaynaşma içindekiler “tek varlık” halinde tezahür ederler. Tek tek (cüz) varlıklar , tek varlık halinde tezahür eden’den ancak şuur ve liyakatleri kadar haberdar olabilirler. Mutlak Varlık , hem kül (bütün) hem de küllü idrak yolunda yükselen cüz ( tek tek) şurları ihtiva eder.
Varlıklar yükseldikçe kendilerini Mutlak Varlığa daha fazla kaynaşmış hissederler.  Ve tek olanda, onun sistemine tabi olunarak  “sentez” yönünde yol alınır. Yeteri kadar yükselebilmiş olanlar , “ kendilerini Mutlak Varlıkta daha fazla hissedebilmek” hedefine doğru ilerlerler. Bu ilerleyiş , şuurla yükseliştir.
 Yüksek varlıklar , diğerlerini kendilerinden ayrı hissetmezler. Onlar , kendilerinden olduğunu bildikleri , kendilerinden olduğuna iman ettikleri varlıklar üzerinde tesir sahibidirler. Varlıklar kendilerinin her şeyden , her şeyin de kendilerinden olduğunu şuur ve sevgiyle idrak edebildikleri oranda yükselirler.
Bedeniniz , ayrı ayrı düşünülebilecek şeyleri bir arada düşünmeyi size öğretecek tarzda tanzim edilmiştir. Hadiseler sizlere tek hadisenin cüzleri olduklarını hatırlatmaz mı? Aile, millet kavramları sizi , birçok şeyleri tek bir şey olarak düşünmeye alıştırmaz mı ? bir çoğun tek , tekin ise birçok olduğunu size  Mutlak Nizam ve o nizama uygun olarak cereyan eden hadiseler öğretmiyor mu? Ayrı ayrı düşünülen insanları ise hadiseler bir araya getirebilir.
Dünya ve madde nizamı , insanların , diğerlerini de kendiymiş gibi düşünebilmesine engel olur. Bu engeller ise  Mutlak Nizam daki en mühim tekamül faktörlerindendir ki , şuurlanmada bilgi , sevgi ve değerlerin  benimsenmesinde en mühim rolü oynarlar. İnsanlar   , kendilerini diğer varlıklardan ayrı düşünerek  fakat onlara karşı iyi olmaya gayret ederek manen değerlenirler. Çünkü dünya , tek’in “her şey” olduğunun  yeterince idrak edilebilmesine uygun değildir.
İnsanlar kendilerinden ayrı gördükleri diğer kimseler için haklarından feragat (1) edebildileri oranda değerlenirler (1: feragat : hakkı olandan arzusu ile vazgeçme ; gönül tokluğu). Fakat bu feragat , ne yanlız başına sevgiye ne de yanlızca şuura dayanan bir feragattir. Feragatin içinde her ikisinin de bulunması gerekir. Kararların mantık süzgecinden geçirilmesi , her şeyin olduğu gibi feragatin de şuura ve sevgiye dayandırılması gerekir.
“ Her koyun kendi bacağından asılır” diyerek egoistçe yaşayanlar , kendielrini müstakil (2) Varlıklar addederler (2: müstakil : ayrı , bağımsız ,kendi başına , tekil). Böyle olduğu için de çeşitli istismar (3) yollarını seçerler (3: istismar: kendi yararına sömürü).
 
İnsanlar tekamül ederek , diğer varlıklarla aralarında mevcut olduğunu zannettikleri açıklığı kapayabilirler.
Yavaş yavaş , kendisini diğerlerinden ayrı hissetmemeye başlayanlardaki bu yükseliş , çeşitli şekillerde hayatlarına yansır.. Mutlak Nizama şuurları ile nüfuz edebilirler. Bu şuur , sevgi halinde beliren bir şuurdur.
Mutlak Nizamı ; hücreleri , kanı , hareketleri ve tutkuları ile koskoca bir vücuda benzetebilirsiniz. İnsan vücudu denildiğinde nasıl ki akla ilk gelen onun hücreleri , kanı , kemiği değilse ;  Mutlak Varlık Nizamı denildiği zaman da , akla ; tekamül edenleri , tekamüle yardımcı olanları , tekamül yerlerini ayrı ayrı düşünmek gelmemelidir. Fakat bu kolayca kavranamaz , idrak edilemez. Yükselebilmiş varlıklar , değerleri oranında,  Mutlak Varlığın şuurunda hisse sahibidirler. Bu yolda yükselen varlıklar erişebildikleri planlardaki vazifeleri , şuurla robotlardan devralırlar.
İnsanların az veya çok idrak edebilecekleri şeyler , Mutlak Nizamın cüzleridir. Fakat onlar bu nizamı bütün halinde idrak yönünde yükselirler. Bu yöne ; kendi büyük varlık ve şuurunun idrak yönü de denilebilir.
Bir varlık , bu nizamı idrak edebildiği , sevebildiği oranda onda hak sahibi olur. Bu nizam , varlıkların değerlenerek nüfuz edebildikleri  ve hak sahibi olabildikleri bir nizamdır. Çünkü bir varlık tekamül ettikçe Mutlak Varlığı “ kendi varlığı” olarak idrak etmek yolundadır.
 
                                               942.
                                               O
O, her şeyi mevsimler gibi sırasıyla dizendir.
O , her şeyi zamanında ve yerinde , hatasız olarak verendir
Ondan sadece hayır gelir çünkü O , ihtiyacı olana ,ihtiyacı olduğu şeyi verendir.
 
                                               943.
                                               HASRET
 
İnsanlar gereken dersleri , en çok , sevdiklerine kavuşarak değil de onlara meyledip, onlardan uzak kalarak alırlar.
 
                                               944.
                                               YOKLUK
 
Varlıkların tekamül ederek kensilerini Mutlak Varlıktan hissedebilmeleri , daha da yükselerek Mutlak Varlığın sırlarına ve değerlerine nüfuz edebilmeleri , onların , Tanrının her şeyin üzerindeki idrakı imkansız değerine erşebilmeleri demek değildir!
Mutlak Nizamı kuran , var eden Tanrı , her şeyin üzerindedir ve üzerinde olacaktır. Allahı biraz olsun idrak edebilmek için , O’nun her şeyi var ettiği “ Yokluğu” idrak etmek gerekir ki , onu idrake imkan yoktur.
 Varlıklar için tekamül sonsuzdur. Onlar değer kazanarak Mutlak Nizamın da yukarısına erişebilirler. Mutlak Nizamı geride bırakarak , Varlık’lık özelliklerinden yükselerek uzaklaşanlar , Mutlak Nizamı şuurlarıyle idare edebilmek hak ve imkanlarını kazanırlar.  Varlıklar, var edildikleri “Yokluk” seviyesine liyakatleri ile yükselebilirler.  Fakat yokluk , sonsuzluklarla dahi izah edilemez. Yokluk seviyesine  erişenler bile onu idrak edemezler.  Yoktan var etmek ise Allaha mahsustur.
 
 
Yokluk seviyesine erişen varlıkların en iyi idrak edebildikleri şey  , Allahın  izahı imkansız büyüklüğü karşısında yok olurcasına ufaldıklarıdır. Yokluk ; Tanrının erişilmesi imkansız değeri karşısında her şeyin yok olurcasına ufaldığını idrak edebilen , yüksek şuurlu varlıkların manevi mekanıdır. Orası şuurla sevginin bir olduğu yerdir.
 
                                               945.
                                   KENDİNE  SAYGI
 
Şuurlu bir imana sahip olanların , kendilerini karşı da saygılı olmaları gerekir. Çünkü insanlar müstakil varlıklar olarak tezahür ederler. Hakikatte ise Mutlak Varlığın , daha doğrusu ; Mutlağın var ettiği varlığın cüz’leridirler.
Kendinize saygı gösteriniz !.. İmanlarını şuurlandırmak yolunda olanlar , sadece etrafa iyi ve güzel gözükmek için değil ; kendilerini yine kendilerine karşı sorumlu  hissettikleri için de iyi , güzel , faydalı olmaya gayret ederler. Onlar , gösterişten çok , tabii olmaya önem verenlerdir.
Şuurlu bir iman sahibi, tek başına dahi ; şahsına olan saygısı onu temiz giyinmeye , temizlik kaidelerini uymaya , traş olmaya zorlar.
Her insan , kendine olduğu gibi, diğer varlıklara da , fakat her şeyden fazla Tanrıya aittir.
 
                                               946.
                       TESİR ALANLARINDA BAŞARI ;
     SEVGİ, BİLGİ , KABİLİYET
 
İnsanlar dahil bütün varlıklar , ayrı ayrı olduğu gibi bir arada da mütalaa (1) edilebilirler (1: düşünülebilme , yorumlanabilme). Maddeli tekamül yerleri , varlıkların ayrı ayrı mütalaa edilmesinde uygundur. Bu gibi yerlerdeki hayatlar , robotlara bağlı olan varlıkları , müstakil varlıklar halinde gösterir.
Basit insanlar , kendilerini basitlik ve bilgisizliklari oranında  müstakil hissederler. En çok kendilerini ve menfaatlerini düşünen bu gibi insanların , tekamül ettikçe , önce yakınlarına sonra diğer insanlara ve her şeye doğru his ve tesir alanları genişler.
Aile bireylerinin birbirlerine olan bağları ,tesir alanlarının genişlemesinde mühim rol oynar. Toplum hayatı , sevgi ve alaka alanlarının genişlemesini sağlayan faktörleri ihtiva eder. Toplumların refahı ile ilgilenen şahısların , tesir alanlarının aile sınırlarını aşmış olması gerekir. Şuur , vicdan , sevgi ve tesir alanlarını yeteri kadar geliştirememiş olanlar  toplumu idare etmeye özenirlerse ; zorluklarla , engellerle , başarısızlıklarla karşılaşırlar. 
 
Bir insana taşıyabileceğinden fazla yük yüklenmez. Fakat insanlar , hırs ve ihtiraslara kapılarak , taşıyamıyacakları yüklerin altına girebilirler. Bu tarzda hareket edenler takdir edemedikleri sorumlulukların altında ezilmeye mahkumdurlar. Hırs iyi yolda ilerlemek isteyenlere bile hayır getirmez.
 
                                                           *
Bir insana , tesir alanının genişliğini, düşünceleri haber verir. İdrak edilerek benimsenenler, tesir alanlarının genişlemesinde rol oynarlar. Tesir alanlarındaki bir işe teşebbüs edenlerde , yapacağı işlerle ilgili bilgi ve kabiliyetlerin bulunması gerekir. Tekamül etmiş varlıklara gelince , onların tesir alanları , sevgi alanları halindedir.
Açtığımız devirde muvaffak(1) olabilmek için , kısaca; bir insanın faydalı olabilmesi için ; sevgi de dahil , bu saydıklarımızın hiçbiri tek başına yeterli değildir (1:muvafak :başarılı).
Tesir alanlarında muvaffak olabilmek için  ; şuurlu bir sevgiye , bilgiye, liyakate ihtiyaç vardır.
 
                                                           947.
                                   O’NU  ŞUURLA  SEVMEK
Mal , mülk sevgisi, can sevgisi , akraba sevgisi, insan sevgisi, özetle bütün sevgiler insanı , O’nu şuurlu sevmeye hazırlar. O ise ancak şuurlu olarak (şuurla) layıkıyle sevilebilir. Çünkü O’nun her şeye her şeyden daha yakın olduğunu insana benimseten BİLGİ’dir.
O’nu sevmek , O’na aşık olmak , O’nun aşkıyla yanmak , O’nun sevgisinde sevgi olmak “Gönül Yoludur”, “Aşk Yoludur”. Bu yol , Onda erimek sırrına erenlerin yoludur. İçinde erinen şeyin  ne olduğunu onlara bildiren ise  ŞUUR’dur.
 
                                               948.
                       AKIL YOLUNDAN GÖNÜL YOLUNA
           
            Akıl yolu insanı şuurla gönül yoluna ulaştırır. Gönlüyle gönül denizine dalanlar , bu umman (1) da kaybolabilirler (1:umman :ulu, büyük, engin deniz). Akıllarıyla dalanlar ise gösterecekleri liyakat karşılığı, bilerek Onda O olmak yolunda yücelirler.
 
                                               949.
                                   GÖNÜL – AKIL
 
Kalbinin gösterdiği tarafa kafanla git!                                                  
 
                                                           950.
                        REALİTELERİN  YÜKSELİŞİNDE  ZAMAN
 
Önceki bilgilerde de , fenalık kastıyle dahi olsa yapılanların diğer insanların tekemülünde olumlu rol oynadığından bahsetmiştik.
Bir insanın iyi ve huzur içerisinde bir dünya hayatı geçirebilmesi için şu hususları bilmesi ve mümkün olduğu kadar hayatına tatbik etmesi gerekir :
1. Bir insan istese dahi fenalık yapamaz
2. Fenalık yapmak maksadı ile harekete geçenler , yapmak istedikleri veya yaptıkları  kötülüklerden sadece kendileri zarar göürler (1) ( 1: “Eğer iyilik yaparsanız, kendinize iylik yaparsınız ; kötülük yaparsanız yine kendinize kötülük edersiniz” Kur’an 17/7).
3.Bir fena veya iyi olduğunu anlamak için :
a.Vicdana danışmak ,
b.Dünya realitesi ile karşılaştırmak ,
c.İçinde yaşanılan toplumun realitesine uyup uymadığını tetkik gerekir.
Mesela gayet mutaassıp bir toplum içerisinde yabancı bir kadının , o toplumun realitesine ters gelmeyecek şekilde giyinmesi gerekir. Aksi halde kadın , hakkında fena düşünülmesine neden olabilir.
Anadolu’da öyle yerler vardır ki , başı açık gezen erkekler dahi hoş karşılanmaz. Böyle bir yerde , bir erkeğin de o toplumun realitesine aykırı gelmeyecek kılıkta dolaşması gerekir.
Mesela bir adamın herhangi bir köye erkeklerin başı açık gezmelerinin hakikatte hiçbir sakıncası olmadığını öğretmek için gittiğini farz edelim.
Öğretici , köye ilk giderlerken tıpkı onların kıyafetinde giderse evvela onlarla daha kolay anlaşır. Yadırganmamasını sağlar ve zamanla , yavaş yavaş, onlara ne öğretmek istediğini açıklarsa ; fikirlerinin çabuk benimsenmesini sağlamış olur.yukarda verilen örnek benimsetici metoda uygun örnektir. Benimsetici metotlar ise çok zaman almasına rağmen çabuk benimsenmesini sağlayan metotlardır.
Bir de yukardaki halin aksini düşününüz. Öğretici köye köyün alışık olmadığı , alışık olmadığı için de yabancısı bulunduğu bir kıyafetle gelmiş olsun. Köylülere , zaman zaman , sindire sindire anlatması icab eden şeyleri bir hamlede  ; “ medeni insan böyle şapka giyer, isterse de başı açık gezer. Buna kimsenin bir şey söylemeye hakkı yoktur..” şeklinde konuşursa  ve söylemek istediklerini söyleyip giderse ; bu sözler su üzerine yazılmış yazı gibi daha söylenirken anlaşılmadığı için , yok olan fikirler olmaktan ileri gidemez.
Çünkü ; bir insana veya bir topluma daha üstün realiteleri benimsetebilmek için evvela mevcut realitesini izahla işe başlamak , benimsetici metodun esaslarındandır. Bu sebeple öğretici evvela mevcut realiteyi ele alır ve işe , sanki mevcut  realiteyi izah edecekmiş gibi başlar. Bu hal üstün bir realitedeki kişinin , topluma, mevcut realitesini izah halidir ki ; topluma , daha üstününü benimsemeden evvel mevcudu gözden geçirmekle hasıl olacak faydaları sağlar.
İşte bu bilgiler de bu esasa dayanarak verilmiştir. Biz “ Tanrı birdir” derken , ilerde “ Tanrının adetle tahdit edilemiyeceği”ne zemin hazırlamaktaydık. Dünyada “zaman” denilen bir kavram vardır. Bu kavram izahlar üzerinde çok mühim roller oynar. Bu sebeple benimsetici metotta zaman’ın oynadığı rolü hesaba katmak unutulmaması gereken bir haldir
Aynı günde iki tebliğ alınmış olsa  ve bunlardan birinde “ Tanrı birdir” diğerinde de “ Tanrı adetle , sayıyla izah ve tahdit olunamaz “ dense ; bu iki tebliğ birbiriyle çelişir durumda iki tebliğ olur ki , bu hale ana bilgilerde rastlanmaz.
Fakat mesela “Allah birdir” dense ve sonradan gereken hazırlayıcı bilgiler verildikten sonra da “ Tanrı adetle , sayıyla izah ve tahdit olunamaz “ dense , bu bilgi veriş tarzı benimsetici metoda uygun bir tarzdır. Benimsetici metodun diğer bir özelliği de bazı çıkışlar yapılarak bilgileri benimseyenlerin düşünceye sevk edilmesidir.
Şu halde , bilgilerle zaman arasında bir ilişki mevcuttur. Bilgi verilirken , zaman , o bilgiyi alanın benimseme değeri ile ilgili olarak kısalır veya uzar.
Dünya realitesine göre zaman sabittir ve önceden bilinen tempoda ilerler  yine dünya şartlarına göre belirli bir zaman aralığına ancak belirli işler sığdırılabilir. Ve yarım saatte bir kitabın yüz sayfası okunamaz. Yürüyen bir insan saatte 60 km yol katedemez..
Burada dikkat edilmesi gereken özellik , zamanın kesinliği , zaman ölçüsüne vurulan şeyin madde değeri ile orantılı olarak artmaktadır. Yani “ bir insan bir saat hava almadan su içerisinde yaşayamaz” denildiği zaman ilk planda bilinenler , bu insanın madde dünyasındaki hayat şartlarını izah eden ve sağlayan maddi elemanlardır.
Beden mukavemeti , hava, su..bunlar maddi izahları yapılabilen , maddi varlıkları da yine madde değerlendirmeye yarıyan vasıtalarla değerlendirilebilen , ölçülen, tartılan şeylerdir. Fakat , insanlar manevi hayatları ile ilgili hadiseleri yaşarken  karşılaşılanların hepsi madde ölçülerinden faydalanılarak kolayca izah edilemez.
 
 
 
Yaşanan hadiselerdeki manevi değer oranı arttıkça , zaman kavramı da kesinliğini kaybeder. Öyle hadiseler vardır ki , onları normal zaman ölçüsüne vuramazsınız. Dünyadaki bir zaman ölçüsü olan dakikayı ele alalım. Bir dakikada neler yapılabileceğinin tahminini yapmak az çok mümkündür. Bunda da yine tekamül ve zaman rol oynar.
Mesela ilk ypılan trenin bir dakikada alabileceği azami yol ile , tekamül etmiş modern bir trenin bir dakikada alabileceği yol arasında fark vardır. Ve bugünkü tren için yapılan hız izahı ilk trenler için yapılsaydı  bu hatalı bir izah olurdu. Şu halde , ilerde doğru olduğu kabul edilecek bir şeyin izahı zamanından önce yapılırsa , kesinlik ifade etmeyen bir hesap olmaktan ileri gidememektedir.
Bunun böyle olmasını icab ettiren dünya realitesidir. Mutlak Nizama göre ; benimsenmiş fikir ve realiteleri , benimsenecek olan fikir ve realiteler takip ederler. Benimsenmiş realiteye uygun olan fikir , düşünce ve hesaplar, en berrak gözüken fikir, düşünce ve hesaplardır. İleri realiteleri ilgilendiren fikir, düşünce ve hesaplar , berrak olmayan fakat berraklaşmak imkanlarına sahip bulunan fikirler, düşünce ve hesaplardır.
Onların mevcut realitenin fikir, düşünce ve hesaplarından daha berrak hale gelmesi ile ancak üstün realite benimsenmiş olur. Üstün realite benimsenince de önceki mevcut realitenin , sanıldığı gibi berrak olmadığı ondan daha berrak olanların mevcut olduğu anlaşılır. Bu hali , aydınlık zannedilen bir odanın daha kuvvetli bir ampulle aydınlanmış haline benzetebilirsiniz.
 
İşte , zaman , berrakların daha berraklara yerlerini terk etmelerinde rol oynar. Tekamülle ilgili vazifelerde ise zamanı madde izahı için kullandığınız gibi rahatça kullanamazsınız. Çünkü zaman , manevi değeri fazla olan hadiselerin maddi kalıplar içerisinde izah edilmesine yeterli gelmez. Şu halde bu gibi hadiseleri izah için , madde değerlendirmeye yarayan zaman kavramının manevi karşılığı olan zaman kavramından faydalanmak gerekir. Bu ise dünyada kolayca başarılabilecek bir iş değildir. Çünkü manevi hadiseleri izahta kullanılan zaman kavramının tam anlamı ile kavranmasına  dünya kavramları uygun değildir. Böyle olduğu için de vazife ile ilgili zaman , maddeye tatbik edilen zamanla aynı olamaz.
 
                                               951.
                                  
                                    VAZİFE  İLE  İLGİLİ
 
Siz bu bilgilerden ancak imkan hudutlarınız içerisinde faydalanabilirsiniz. Unutmayınız ki, esas vazifeniz bu bilgileri tebliğ etmektir.
 
                                               952.
 
                                   VAZİFEDE  ZAMAN
 
İnsanlar sadece ve sadece , tekamülle ilgili bulunan ve tekamülde faydalı olan şayler yapabilirler.
Dünyada bu söze aykırı gibi gözüken bazı örnekler bulunabilirse de tam anlamıyla tetkik edildiklerinde tekamüle aykırı gibi oluşları sadece aldatıcı bir görünüşten ibaret oldukları görülür.
Zararlı veya geri fikir ve cereyanlar , toplumları belki ancak bir kaç sene tekamülden mahrum edebilir. Fakat toplumları ileriye götürecek hadiselerin benimsenmesinde gerektiği zaman bu geriye yönelişten hasıl olan hadiselerden faydalanılır.
Fert veya toplumu dönüşsüz olarak geriye yönelten hiçbir hadise cereyan edemez. Çünkü geriye yönelmeler , ileriye gitmek için lüzumlu olan şeyleri ve değerleri temin maksadıyladır.
Vazifelilere gelince , onlar geriye doğru olan hareketlerden faydalanabilir ve onları , tekamülün gerçekleşmesi için kullanabilirler. Görünüşü çok gerici olan hadiselerden dahi , ileri doğru yapılacak hamleler için istifade edilebilir. Fakat bu , bilgi ve liyakat isteyen bir iştir.
Manevi değerleri olan hadiselerin dünya şart ve realitesinin dışında düşünülmesi gerekir. Cereyan etmekte olan hadiselerden faydalanabilmek için ; bilgi , liyakat , karakter ve azim büyük rol oynar.
Ortada çok yüksek manevi değeri olan bir vazife vardır. O zamana değil , zaman ona tabidir. Vazifelilerin , zamanı vazifeye tabi kılacak şekilde hareket etmeleri lüzumludur. Pek kısa olan dünya hayat bunu icab ettirir.
Vazifeli şayet vazifeyi eski alışkanlıkları ile zamana tabi görürse ; vazifeyi dünya hayatına sığdıramaz! Zaman , vazifede rol oynayan bir faktördür vazifeyi zamana göre değil, zamanı vazifeye göre değerlendirmek gerekir.” Bu iş şu kadar zamanda biter” demek yanlış ; “ Bu işe şu kadar zaman yeterli gelecektir” demek doğrudur.
“ Zamanı gelmedi “ diye vazifeyi geciktirmek, onu zamana tabi kılmaktan başka bir işe yaramaz. Vazifede başarı kazanmak için , zamanın ikinci plana atılması ve zminin hazırlanması icab eder. Şayet vazifenin beklemesi gerekiyorsa , biz onu geciktiririz.. Gayeye ve yardımlarınıza beklemekle ulaşamazsınız. Çünkü yürünmeyen yol aşılmaz! Parola  ; beklemek değil, ulaşmaktır..
  
                                               953.
                       AZAPLI  YOL , ŞUURLU  HUZURLU YOL
 
İnsanlar iyi yollardan da , fena yollardan da yürüyerek ilerlerler. Fena yollardan ilerleyenler azapla , iyi yollardan ilerleyenler şuur ve huzurla tekamül ederler.
Biz inkarcılara dahi yardım eder, samimi olarak inanmayanlara ise mucizeler gösteririz. Fakat bütün bunların bir sonu olduğunun bilinmesi gerekir. Doğru yolu hırs ve ihtirasları için bile bile red edenlerin hali ; yakılacakları yere , yanacakları odunları taşıyanlara benzer.  Hiç şüphesiz ki fena yollara sapanlar da , azaplar içerisinde kıvranma karşılığı tekamül eder, değerlenirler.
                      
                                               *
 
Bu bilgilerin hiçbir zaman nail olunamamış yardımlarla size indirildiğinin idrak edilmesi zamanı gelmiştir. Bu bilgiler ; şuuru , sevgiyi , mes’uliyeti, güzeli , iyiyi , yapılması ve yapılmaması gerekenleri anlatmaktadır. Unutmayınız ki, bu bilgiler ilerde , tekamül ederek yükselebilenlere sizin tadamadığınız güzellikleri hazırlamaktadır.
 
                                               954.
                                               LİYAKAT (1)
(1: layık olma , yaraşırlık , yeterlilik , kifayet)
Düşündüren de , yaptıran da , Tanrının insanlara lütfettiği  imkanlardır. Tanrının lütfettiği imkanlar dışında hiçbir şey yapmaya imkan yoktur. Böyle olduğu için de insanlar ancak Tanrının müsaadesi ile liyakat gösterirler.
Liyakat ; Tanrının lütfettiği serbestiden , Onun yardımı ile kazanabildikleri şuurdan , maddi ve manevi hallerde tezahür edebilen enerjilerden meydana gelir.
Bir konuda liyakat gösterebilmek için azim ve sabır lüzumludur. Bir insan liyakatı oranında tekamül edebilir. Bir insan kendisine bahşedilen meziyetleri(1) ve o meziyetleri iyiye kullanabilmesi sonucu elde edebildiği tecrübe ve değerleri, iyi bir sentezle birleştirerek herhangi bir hedefe yaklaşmak için kullanır , bunda da başarılı olursa, o insana liyakat sahibi , liyakatli insan denir (1:meziyet : üstünlük ve kabiliyet sağlayan vasıflar).
İnsan kendi değeri oranında , daha doğrusu imkanları oranında liyakat gösterebilir. Mesela bir insan kuşlar gibi , hiçbir vasıta kullanmadan , kolları ile uçmak isterse uçamaz. Çünkü insanın kolları ile sağlıyabileceği imkanlar , vücudu havada tutmaya ve hareket ettirmeye yeterli değildir. Bu iş insanın ne kadar liyakat gösterse de başarabileceği bir iş değildir.
İnsanlar ancak dünya şart ve imkanlarına uygun olarak elde edebildikleri değer ve kabiliyetlerine uygun ve  onlarla orantılı olarak liyakat gösterebilirler.
Bir insanın liyakat göstererek başarılı olmaya çalıştığı alanlar , dünya realitesine göre daima iyi şeyler değildir. Bir hırsız daha iyi çalabilmek, bir katil daha iyi öldürebilmek için de liyakatini arttırmaya çalışabilir. Hiçbir esaslı gayeye dayanmayan alanlarda da uzun zaman emek sarfedenler , liyakat gösterenler vardır. Mesela bir pirinç tanesi üzerine yazı yazmak gibi (2). Şuurlu İnançta ise , insanların iyi ve faydalı alanlarda liyakat göstermeleri şarttır. İyi olmayan , dünya realitesine göre fena alanlarda liyakat sahibi olmak ise değer kaybına uğratır. (2: Topkapı sarayında , üzerinde Kur’andan ayetler sığdırılarak yazılmış pirinç taneleri vitrinlerde sergilenmektedir).
 
                                               955.
                                               İYİ  VE  DOĞRU
Seçilen iyi ve doğrular, seçenin değeri ile orantılıdır. Bir insanın iyi ve doğru olduğuna inandıklarını yapmasında ise kendisi için faydalar saklıdır.
 
                                               956.
                                               HER  ŞEYİ  TERK !
 
Dünya , er geç her şeyin terk edileceği yerdir. Şuurlu İman ise , insanları her şeyden sıyrılma sonucu kazanılacaklara yaklaştırır.
 
                                               957.
                                   O’NA  DOĞRU
 
Her şey baki(1) değildir. Her şey fanidir(2). Baki olan ve fani olmayan sadece O’na yaklaştırır (1: baki: ölümsüz; kalıcı ( Hü el baki: “ölümsüz olan yanlızca O’dur.” Bu deyim mezar taşlarında  kullanılır ).  (2: fani: Baki’nin zıddı ; ölümlü , gelip geçici)
 
                                              958.
                       ŞUURLA  İNANILANIN  BENİMSENMESİ
 
İnsanlar kendi çıkarı olmayan konularda  kolaylıkla erdemli ve ahlaklı olabildikleri halde, çıkarları ile ilgili şeylerde çok defa bu özelliklerini kaybetmektedirler.
Hırsızlığın karşısında olan bir şahıs , hırsızlık yaparak çıkar sağlamak imkanları ile karşılaşınca  , çok defa sözle karşısında olduğu ve fenalığını kabul ettiği şeyi yapmak hevesine kapılır. Menfaatler , insanları inandıkları şeyleden uzaklaştırmakta, onları inançlarına aykırı yollara sevk etmekte rol oynarlar.
Çalmanın fena olduğuna inanana çaldırtan , öldürmenin fena olduğuna inananı katil yapan ; menfaat veya egoizmini tatmin eden şeylerdir.
Acaba bir insan inandığı bir şeye , menfaati için ihanet ederse , ihanete uğrayan inanç gerçekten inanç mıdır?... Mesela, hiç yalan söylememenin en doğru bir şey olduğuna inanan birisi , menfaati icabı yalan söylerse , fakat yine de fena bir şey olduğuna inanırsa , bu insan inancına aykırı hareket etmesine rağmen yine inancına sadık kalışı ne şekilde manalandırılabilir?.
Bu ve buna benzer hadiseleri değerlendirebilmek için  Şuurlu İnanç ana metot ve kaidelerinden faydalanılır. Bunun için de inancı tasnif etmek gerekir. Örnekteki hali izah edebilmek için inancı dört kısıma ayırarak tetkik edebilirz:
İnanç,
Benimsenmiş inanç ,
Şuurlu İnanç,
Şuurlu , benimsenmiş inanç.
 
1.İNANÇ:
İnanç (veya;iman) bir şeyi tasdik, bir şeyi kabul etmek demektir. İnsanlar iman ettikleri  yani doğruluğunu tasdik ettikleri her şeyi hayatlarına tatbik edemezler.
 
2.BENİMSENMİŞ İNANÇ:
İnandığı şeyin şuurlu bir izahını yapamasa da iman ettiği o şeyi (şuursuzca)hayatına tatbik eder. İman denince akla otomatikman gelen , zaten bu “benimsenmiş iman”dır.
 
3.ŞUURLU İNANÇ:
Gerek iman edilmiş ve gerekse imanla benimsenmiş  şeylerin hepsi şuurla inanılmış şeyler değildir.Bir şeyin var olduğuna , ispat edilmeden de inanılır. Fakat bir şeye şuurla iman edebilmek , iman edilen şeyin mevcut veya doğru olduğuna neden inandığının izahının yapılabilmesi ile mümkündür.
Mesela bir insan , “ ben şuna iman ediyorum” der ve neden iman ettiğini mevcut imkanlardan faydalanarak izah edebilirse, o, neden iman ettiğini biliyor ve izah edebiliyor demektir. Fakat iman edilmesine sebep olarak gösterilen şey sadece iman edeni tatmin ediyorsa , o şuurlu iman değil , iman’dır. Çünkü her iman sahibi neden iman ettiğini izah etmeye çalışabilir. Fakat bu , her iman edilenin şuurla iman edilmiş olmasına bir sebep veya kanıt oluşturamaz.
İman edilen bir şeye şuurla iman edilebilmiş gözüyle bakılabilmesi için ; neden iman edildiğinin , diğer insanları da tatmin edecek şekilde izah olunması gerekir. Bunun için de devrin izah ve ispat için kullanılan imkanlarından faydalanılır.
 
4.ŞUURLU , BENİMSENMİŞ İNANÇ : Bu , imanın en yüksek şeklidir. Çünkü bir insan şuurla inandıklarının hepsini hayatına tatbik edemez. Şuurla inanılan şeyler , onlara inananlar tarafından benimsenmiş olarak hayatlarına tatbik edilebiliyorsa ancak buna şuurlu  benimsenmiş iman denilebilir. 
Şuurlu İman’dan , Şuurlu benimsenmiş İman’a geçmek ani olmaz. Bir insanın şuurla inandığı şeyleri , şayet onları daha benimsememişse , hayatına tatbik ederken zorluklar çektiği görülür. Benimsenmiş olanlar ise zorluk çekilmeden kolaylıkla hayata tatbik edilenlerdir.
      
 
İnsanlar ise evvela iman ederek ; sonra iman ettiklerini benimseyerek ; daha sonra da iman ettiklerini şuurlandırarak veya iman edip benimsediklerinin şuurla izahlarını yaparak ( yani ; imanlarını şuurla benimsenmiş iman mertebesine yükselterek) tekamül eder, değerlenirler.
 
                                               959.
            EN  GÜZEL  DUA , EN  GÜZEL   İŞLEM
 
En güzel dua ; doğruya, iyiye ve güzele yöneltilmiş düşüncelerdir.
En güzel işlem ise ; bu düşünceleri tatbikat alanına çıkarmak ve çalışmaktır.
 
                                               960.
                                               PLAN
 
Dünya realitesinden olan herhangi bir konuyu evvela mevcut imkanlar göz önüne alınarak planlamak sonradan da işe girişmek gerekir. Bütün planlar ise birbirlerine benzerler ve aralarında ortak noktalar vardır.
Planlar ; hadiselerle, realitelerle , ihtiyaçlarla ve imkanlarla ilgilidirler. Geniş imkanlarla düzenlenen planların içersinde ise birçok plan yer alır. Bir plan , bir vücuda benzetilebilir. Nasıl ki vücudun iyi çalışabilmesi , o vücutla planlaı çalışan diğer kısımların  iyi çalışabilmesi ile mümkünse ; birçok şeyler ihtiva eden bir planın da tatbiki , kendi içindeki planların iyi çalışmaları ile mümkün olabilir.
 
Bütün planları ihtiva eden bir plan vardır ki , buna Mutlak Nizamın Planı diyoruz. İdrakı ve izahı imkansız hadiseler dışında , sizin idrak edebileceğiniz veya ilerde idrak edebilmeniz mümkünolabilecekher şey bu plana göre creyan eder. Onların planları bu esas ana planın esaslarına uygundur. Bu sebeple de , var olan her şey Mutlak Nizamın Planına veya planından herhangi bir kısma benzer.
Elektron bir merkez etrafında dönen bir sistemdir. Atomda da bir merkez ve onun etrafında dönen elektronlar vardır. Kainattaki sistemlerin her biri atoma benzer ve kısaca merkez etrafında bir devir mevcuttur. İnsan dünyaya gelir ve gider ; bu da bir devirdir. Ve bu devirler Mutlak Nizamın esaslarına ve gayelerine uygun olarak tekrarlanır.
Mevsimler , hatta bir insanın hayatındaki hadiseler daima devirler halinde izah olunabilir. Bütün bunlar Mutlak Nizamın Planına uygun ve onun ihtiva ettiği , ona göre nizamlanmış hadiselerdir.
 
Tanrının , Mutlak Varlık olarak tezahür etmek isteyişinin  bir sonucu olarak meydana gelen Mulak Nizam ve onda cereyan eden planlı ve gayeli hareketler ; dünyada cereyan eden ve edecek olan bütün hadiseleri kontrol edecek nitelikteki hadislerdir.
Her hadiseden meydana gelecek bir sonuç vardır. Sonucun ne şekil alacağı, hadisenin cereyan etme veya cereyan ettirilmesiyle orantılıdır. Bunu şu şekilde izah edebiliriz :
“hadislerden hasıl olacak sonuçlar , Mutlak Nizamın Planı ile sınırlıdır”.
 
Yokuştan aşağı salıverilen bir tekerlek , yuvarlanarak bir yere ulaşabilir. Fakat  hiçbir zaman bu mesafeyi uçarak katedemez. Fakat yuvarlanarak kat edeceği mesafede, geçtiği yoldaki arıza ve engeller rol oynarlar.
 
 
 
Bir vidanın ihmal edilip sıkılmaması feci bir kazaya sebep olabilir. Birçok insan ölebilir. Fakat kazadan dolayı olabilecek zarar yine Mutlak Nizamın Planına göre sınırlıdır.
Bir insan diğer bir insandan az veya çok düşünme imkanlarına  malik olabilir.  Fakat insanların düşünce kabiliyetleri de yine Mutlak Nizamın Planına uygun olarak , tekamül esasları göz önünde bulundurularak ayarlanmıştır.
Mutlak Nizamın Planı birbirine gayet sıkı bağlarla bağlı iki ayrı kısımda düşünülebilir.
 
Mutlak Nizamın İdareci Planı
Mutlak Nizamın Tekamül Planı ( ki buna , Mutlak Tekamül Planı da denilebilir).
 
Birinci plan tek başına düşünüldüğünde bir “robot” manzarası gösterir. Çizdiği hudutlar kesindir.
İkincisinde ise esas gaye hudutların tekamülle genişleyebilmesini temindir. Tekamülle ilgili bir planda kesin hudut yoktur. Fakat hadiselerden elde edilecek neticeler karşılığı varılacak ara hedefler kesin olarak hudutlanmıştır. İkinci planda , varılacak hedefler kesinlikle şarta bağlanmıştır. Liyakatle , azim ve irade ile fazla imkan elde etmek mümkündür. Fakat her hareketin sabit bir karşılığı mevcuttur.
Şu halde hakikatte kesin olarak hudutlu değilmiş gibi gözüken Mutlak Tekamül Nizamının Planı da kesinlikle hudutlanmıştır. Şarta bağlanarak hudutlanmış olması , kesinliğine asla halel getirmez.
Mutlak Tekamül Nizamı , tekamüldeki varlıklara hudutsuz tekamül imkanları bahşetmesine rağmen , şart bağlı olarak hudutludur.
 
                                               961.
                       SADECE ; ERİŞİLEMEYEN
 
“ Göklerden her şey uzatılır”  diye bekleme devri geçmiştir. Göklerden uzatılanlar hiç şüphesiz vardır ve olacaktır. Fakat bunlar insanların mevcut  imkanlarıyle erişemediklerinden gerekli olanlardır.
Devir , liyakat karşılığı ulaşılan devirdir. Aksini bekleyeni bekleyen ise ; hüsrandır
( hüsran : beklenilen şeyin elde edilmemesi yüzünden duyulan acı).
 
                                                                              962.
                        NEFSANİYETTEN  SIYRILIŞ  VE  ŞUURLU  AŞK
 
Bir insanın nefsini yenmesi gerekir.fakat buna maddi varlığını ihmal edek değil, menfaatlerini diğer insanların menfaatleri ile bir, adeta ayrılıp ayırdedilmesine mümkün olmayan bir bütün olarak görebilmesiyle ulaşabilir.
İnsanın nefsini yenmesi en zor başarılabilecek bir iştir. İnsanlara her devirde , nefislerini yenmeleri gerektiği çeşitli vesilelerle hatırlatılmıştır. Yine bu sebeple insanlar her devirde , yaşadıkları devrin imkanlarına göre nefislerini yenmeye çalışmışlardır. Maddi varlıklarına bağlı bulunmalarından doğan dünya ihtiyaç ve eğilimlerine karşı koymaya çalışmışlar, oruç tutmuşlar , riyazete girmişlerdir ( riyazet : dervişlerin nefsi yenerek alçaltmak ve gönül arılığı sağlamak için dünya lezzetinden ve rahatlığından sakınarak pehriz ve kanaatla yaşamaları ; az yiyerek, az uyuyarak nefsin her türlü isteğine karşı savaşmalarıdır). Bu yollara girenler , hiç şüphesiz ki gayret ve emeklerinin karşılığı olan şeyleri elde etmişlerdir. Fakat bu yollardan ulaşılmak istenen ve zaman zaman da ulaşıldığı zannedilen hedefler ; yüksek anlamda nefsi yenmek değildir.
 
 
Yüksek anlamdaki bir nefsaniyetten sıyrılışı , idrak edip benimsemek , ancak, şuurlu bir imanın ihtiyacını hissedebilmek ve onu benimsemekle mümkündür. Şuurlu İman yolu ise ; insanlığı sevgiye götüren , daima daha fazla sevebilme imkanlarını bahşeden yoldur.
Sevgiyi , hazırlayıcı maddi sevgiden ; hakiki sevgiye, manevi aşka çıkartan ancak şuurdur. Şuursuz aşk, dünya şartlarının meydana getirdiği cismani ihtiyaçları , eğilimleri, menfaatleri ihtiva eden aşktır. Bu aşk insanı maddesiz, robotsuz aşka hazırlar. Manevi aşkta , sevgi benimsenerek yükselinir. Kendilerini , gittikçe daha fazla başkalarında bulmaya başlarlar. Daha da yükselince , menfaatleri ile , arzuları ile, kısaca her şeyleri ile diğerlerinin içersinde kaybolurlar. Bu kayboluş hakikatte , nereye kadar uzanıyorsa , kaybolanın tesir sahasını oralara kadar uzatan, içinde kaybolunanı kuşatan bir kayboluştur.
Bir varlık tekamül ettikçe , bu tarzda diğer varlıklar içersinde  kaybolur ki, bu; kaybolunarak var olmaktır! Bir varlığın kaybolabildiği oranda var olabildiğini bilmesi ona aşk aşılar. İyilik aşılar. Neden iyi olunması gerektiğine şuurla iman ettirir.
Sevgiyi hayvanilikten kurtarmak , neden sevilmesi gerektiğini bilmekle mümkündür. Bazılarının zannettiği gibi ,şuur aşkı maddileştirmez. Şuur aşkın lüzumunu anlatır , aşkı maddi gösteren şuur, aslında maneviyat alemlerine uzanamıyanların ve her şeyi dünya imkanlarına bağlı görebilenlerin şuurudur ki, bu şuur , geröek şuura ulaşılan yolda geçilmesi gereken bir merhaledir.
Bir insan şuurla sevebildiği kadar hayvanlıktan uzaklaşabilir ve insanlar ancak değerleri kadar şuurlu bir aşk yaşayabilirler. Çünkü onlar , şuuru dahi ancak değerleri oranında değerlendirebilmek ve ondan faydalanabilmek imkanlarına sahiptirler.
Mutlak Nizama göre var olan her şeyi saran , dolduran aşktır , sevgidir. Bu aşka , bu sevgiye nüfuz edebilmek , Mutlak Nizama nüfuz edebilmek demektir. İnsanlar buna ancak , her şeyi kendinden , kendisini de her şeyden hissedebildikleri kadar muvaffak olabilirler. Bu hal nefsini her şey, her şeyi nefsi olarak görebilmek şeklinde de tarif olunabilir.
 
                                               963.
                       NEFİS ,  ÜREME  VE  DENENME
            (nefis: 1.öz varlık , kişilik. 2.İnsanın yeme, içme , üreme vb. gereksinimlerinin bütünü)
 
İnsanların üreyebilmeleri için Mutlak Nizama göre cereyan etmesi gereken  döllenme hadisesi , nefse sımsıkı bağlarla bağlıdır. Buna kısaca , insanların dünyada üreyebilmeleri nefsaniyetleri ile bağlıdır da denilebilir. Ve insanın nefsini en çok zorlayan tesirler , en fazla kontrolleri altında bulundurulması gerekenlerdir.
Bir ruhun dünyada insan olarak bedenlenebilmesi için , iki insanın birbirlerine karşı duydukları , nefsleri ile ilgili his ve arzulardan faydalanılır. Bu his ve arzular , toplum realitesine uygun olarak veya aykırı olarak tezahür edebilir. Bu ; doğrudan doğruya , tekamülde bu olaydan faydalanacak ruhların planları ile ilgilidir.
Şayet insanlığın bedenlenmesi , nefsaniyeti sıkıca ilgilendiren bir hadiseye bağlanmamış olsaydı, “ şuursuz tekamül “ devreleri boyunca insaniyet , sırf bir ruhun dünyaya gelmesi ve onun gereken hayatı yaşaması için hiçbir zahmete girmek ihtiyacını hissetmiyecekti , bu sebeple , tekamülle ilgili en büyük hadiseler nefse sımsıkı bağlanmışlardır. Bunlar arzu edilen , ve ancak uygun şartlar olmadığı durumlarda frenlenmesi gereken his ve arzuların , insanları zorlaması tarzında bir olgudur.
 
                                               *
 
İnsanlar dünya hayatları boyunca nefislerini ilgilendiren birçok hususlarda denenir , bilgi , tecrübe ve değerlerini arttırırlar.
 
Nefsaniyetin , duygu ve arzuların çok mühim roller oynadıkları bu denenmelerde hadislerden faydalanılır. Mesela insanı hayatının bir kısmında vicdanının kabul edemediği , bunun için de yapmak istemediği şeyleri yapmaya zorlar O, bunlara mukavemet edip , his ve nefsaniyetinden fedakarlık edebilirse değerlenir.
Bu yoldan elde edebileceği değer , onun tekamül planında belirtilmiştir. Bu sebeple o, bu değeri elde edinceye kadar  arka arkaya , onu o değere ulaştıracak hadislerle karşılaşır. Gaye , iyi olmayan bir şeye karşı mukavemet etmektir. İyi olmayan şeyleri ise insanlar , toplum realitesinden , vicdanlarından , şuurları oranında öğrenirler.
Bir insan bu şekilde , mevcut değer ve imkanlarına göre yapması ve yapmaması gereken şeyleri bilir. Karşısına çıkan ve onu yapılmaması gerektiğine inandığı şeyleri yapmaya zorlayan hadiselerle mücadele eder. Bu mücadeleler pek çeşitlidir ve pek çeşitli safhalar gösterirler. Çok defa da tekrarlanırlar. Bu tekrarlar , ihtiyaçtan ortaya çıkan tekrarlardır.
Mesela denenmeye tabi tutulan kişi, birçok defalar , yapmaması gerektiği hadise ile karşılaşmış ve ama ona iradesi ile karşı koymuştur. Ama onu yapmak istediğini hissetmektedir. Halbuki plan icabı, bu isteği tamamen hissetmeyecek kadar  onun bu hadiselere karşı olan alakasının kaybolması gerekmektedir. Bu taktirde , o şahıs bu hassayı kazanıncaya kadar daima , yapılmaması gerektiğine inandığı şeyi yapmak için zorlanır. Bu zorlanışlar , kişinin yapmaması gerektiğine inandığı şeyi yapmak arzusunu hissetmeyinceye kadar devem eder.
 Bu sonuca ulaşabilmek için çok kereler bir dünya hayatı yeterli gelmez. Mesela bir insanın , bütün insanları bir cinsiyet farkı gözetmeksizin sevebilmesi ve yine insanları , yakınlık farkı gözetmeden sırf değerleri ile değerlendirip taktir edebilmesi , ancak birçok robotlu hayatlardan sonra ulaşılabilecek bir sonuçtur.
Sık sık tekrar ettiğimiz gibi ; bir insan denenirken ona taşıyabileceğinden fazla manevi yük yüklenmez. Fakat insanlar değerlenerek daha fazla yük taşıyabilme imkanlarına sahip olurlar. Bu imkan onlara daha ağır şartlarla denenerek daha çabuk değerlenebilmek imkanlarını sağlar.
 
                                               964.
ASLINDA  VAR  OLUP  , İDRAKLE  ULAŞILAN  
 
Şuurlu İman , bir şahsın fikri veya malı değildir. O ; esaslarını okuyunca kendini onda bulanlarındır. Aslında o , var olandır. Bu sebeple ona idrakle ulaşılır. Bu ulaşış değerleri yüceltir ve sorumluluklar yükler.     
 
                                               965.
                                               MADDECİLİK
 
Şuurlu bir inancın yerleşebilmesi için , bilhassa iki şeyin ihtiyacı karşılıyacak kadar bilinip öğrenilmesi ve benimsenmesi gerekiyordu..
Bilindiği gibi , dünya ruhların madde vasıtasıyle tekamül ettikleri bir yerdi. Din yolu ile ruhun izahına gidilirken , maddenin de , felsefeden faydalanılarak izahı gerekiyordu. Dünya hayatına ruh ve madde karışımı olarak bakmak ve ikisini bir arada tetkik etmek hiç şüphesiz ki faydalıydı.
Fakat bu yoldan bir tetkik , insaniyete şuurlu bir inanç için gereken bilgiyi vermekten uzaktı. Şuurlu bir inancın kurulup yerleşebilmesi için analiz metodundan faydalanılarak ruhu ve maddeyi ayrı ayrı tetkik etmek gerekiyordu. Tetkikatın benimsetici olmasını sağlamak için ise , ruhçuların maddeyi , maddecilerin de ruhu reddetmesi gerekmekteydi.
İşte bu sebeple , ruhçular ve maddeciler, iki ayrı grup halinde fikirlerini savundular. Ruh ve madde mücadelesi her devrin , her asrın imkanlarına  uygun olarak cereyan etti. Analizden hasıl olan ruhçuluk ve maddecilik son asırlara kadar  gelişti.
Karl Marks’ın (1) vasıta edildiği maddecilik prensipleri ve esasları, dünyanın mühim bir kısmında , ruhun ve maneviyat alemlerinin mevcudiyetine inananların  düşüncelerinin karşısına çıktı. Maddeciler ortaya attıkları fikir ve düşüncelerle dini inaçları sarstılar
( Karl Marks : 1818-1883: Maddeciliği ve sosyalizmi kuran Alman filozofu , sosyoloji alimi. Fakir bir yahudi ailesine mensup olduğu Treve’de doğmuş, Londra’da 65 yaşında ölmüştür. Bonn ve Berlin üniversitelerinde hukuk tahsil etmiş ve daha sonra felsefe ve tarihle meşgul olarak ilk zamanlarda üniversitede felsefe öğretmenliği yapmıştır. 1847’de komünist cemiyetine girdi ve komünist parti beyannamesini yayınladı. Marks ve Engels’in beraberce yazdıkları bu beyanname bugünkü sosyalizmin yani Marksizm’in prensiplerini içerir.
Marksizim, dünya tarihinin bütün hadiselerini maddi bir suretle ve ancak ekonomik kanunlara tabi olarak izah eder. Toplum ve devletlerin uğradıkları her türlü hadiselerin ancak ekonomik sonuçlar olduğunu savunur. Bütün fikirlerini , on dört cilt tutan ve sosyalizmin mukaddes kitabı sayılan “ Kapital ” yani “Sermaye” isimli kitabında toplanmıştır.).
Onların ancak görülebilene inanmakta gösterdikleri ısrar , birçok insan tarafından akla uygun bulundu ve sonuçta dini teşevvüş arttı (teşevvüş: karışıklık) .  Dini teşevvüşün artışı çeşitli ülkelerde din buhranlarının çıkmasına sebep oldu. Dinin aleyhine gelişmiş gibi görünen bu hadiseler aslında hiç de böyle değildi ve şuurlu bir imana zemin hazırlamak içindi. Şuurlu İmanın zemini , şuurlu bir iman ihtiyacının hissedilmesi ile oluşur. İşte o zamin hazırlandı ve biz Şuurlu İmanla ilgili bilgileri vermeye başladık.
Şuurlu bir imanın gerçekleşebilmesi ise , her şeyden önce ruhun madde ile olan münasebetinden şuurlu bir şekilde izah edilebilmesiyle mümkündür.
 
                                               966.
                       MADDİ  VE  MANEVİ  MÜCADELE
 
Maneviyat alemleri ile madde , dolayısıyle ruh ve madde arasında uçurumlar meydana getiren fikirler  ruh ve madde mücadelelerine sebep olmuştur. Ruhçular ve maddeciler arasındaki  ( bunlara maneviyatçılar yani dincilerle , maddeciler arasındaki de deniliebilir) mücadeleler tekamülde rol oynayan mücadelelerdir.
Zaman zaman birinin diğerine hakim duruma geçtiği bu mücadelelerde ileri sürülen fikirler, beşeriyete şuurlu bir inancı hissettirecek özellikteki fikirlerdir. Her devirde , bu fikirlerden en tatmin edici olanı ön planda yer almıştır.
Hiç şüphesiz ki maneviyatı ve ruhu savunan fikirler arasında da ayrılıklar mevcuttur. Keza bu hali maddecilik fikrini savunanlar arasında da görmek mümkündür. Gerek maneviyatı gerekse maddeyi savunan fikirlerin istisnasız hepsi , insanlığı tatmin edecek vasıflarda değildirler. Ve artık insanlar cevap bekleyen sual ve problemleri hissedecek çağa gelmiş bulunmaktadırlar.
Şayet bir ruh ve madde mücadelesi olmasaydı, beşeriyet bu ihtiyacı hissedecek realiteye yükselemiyecekti. Zamanında birbirlerini en zıt fikirlermiş gibi reddeden fikirler bile bir gayeye, tekamül gayesine hizmet ettiklerine bu anlatılanlar en güzel örnektir. Ve bütün bu örnekler , insan üstü bir tertibin , binlerce senelik bir zamana ne de güzel dizildiğinin canlı ve inkar edilemez delilidir.
 
                                             967.
                                   BÖCEK  VE  ÖLÜM
 
Bir böceğin cansız kalmış bedeninde , düşünenler için ibret alınacak çok şeyler vardır.
Onun maddi varlığının günden güne civarındaki toz toprağa benzeyişi ve cansız aleme karışışı , ona can vereni düşündürür. Her canını vermiş olanın ise manevi alemde değerine uygun bir yeri vardır.
Sonsuz büyüklükler yanında insan da bir böcek gibidir. O da bedene bürünür..., ve ölür. Ölüm , varlıklara yeni yüceltici yolların kapılarını açan bir olaydır. Hiç şüphesiz ki birçok hayırların saklı bulunduğu olay.
 
                                               968.
                       RUHUN  TESİR  ALANLARI
 
Ruhun tesir alanını bedenle sınırlanmış görmenin ve ruhun sadece bir beden üzerinde tesirler icra ettiğini düşünmenin eksik taraflarını izah etmek zamanı artık gelmiştir.
Ruhu bir atomun çekirdeği olarak düşünün ve beden olarak düşünebileceğimiz elektronlara kuvvetle bağlı olsun. Bu durumda , nasıl ki atomlarda çekirdek gücüne bağlı olarak değişik adette elektronlar mevcuttsa, ruh da tesir gücüne göre çeşitli bedenlere sahip olabilir. Ve aynı zamanda ruh , sadece bedeni değil , o bedenin maddi ve manevi ortamını da  tesirleri altında bulundurur. Ruhların tesiri altında bulundurduğu maddeler , bilinen maddi imkanlarla ve realitenizle izah edilebilirse de , ruhların tesirleri altındaki manevi değer ve varlıklar bu imkanlarla değerlendirilemezler.
Ruh “şuurlu bir tesirdir” denilerek tarif edilebilir. Ruh , bu şuurlu tesir’lik özelliğini arttırmak ve ondan faydalanmak imkanlarına sahiptir. Bu yolda per hassasından faydalanılır.
Ruhlar , bulundukları ortamın şartlarına ve robotlarına uygun olarak tesirler icra ederler. Dünya imkanları ile bugüne kadar ruhun sadece tek maddi varlığı olduğu zannedilmiş ve ruh beden ilişkileri bu esas üzerine izah edilmiştir.
Beden , ruhu robotlu ortamla irtibata geçiren  ve ruh için çok lüzumlu bir merkezi yapıdır. Aynı zamanda bedenin de merkez yapısı beyindir. Beyin , bedeni ruha bağlayan yolların birleşme noktasıdır ki , bu yollar per vasıtası ile kontrol edilirler.
Bir insan bedeni aslında , ait olduğu ruhun , pek az ifadesi olabilen bir maddi tezahürüdür. Ruhun dar veya çok geniş bir tesir alanı mevcuttur. Ruh incelenirken ayrı (izole) olarak düşünülebilirse de , tesir edip tesir aldığı diğer ruhların tesir alanlarından tam anlamı ile ayrı düşünülemez. Bu tesir alanları iç içedirler ve hadiselere göre değişebilir yani sabit değildirler. Fakat bu , onların planlı olmadığı anlamına gelmez. Dünyadaki bütün ruhlar, daha doğrusu dünyada tezahür eden ruhların hepsi , birbirleri ile ya doğrudan doğruya veya dolaylı bağlarla bağlıdırlar.

Şuur İnanç II ; Bölüm 4

969.
                           EN  DOĞRU  VE MEÇHUL’SÜZ  BİLGİ
 
Dünya hayatında doğru ve inanılması gereken hakikat , en doğrunun bilinemiyeceği  ve hiçbir şeyin bütün meçhülleri çözülerek öğrenilemiyeceğidir.
 
                                               970.
                                               GERİCİLİK
 
Toplumda “ gerici” diye adlandırılan zihniyet ve kıyafetler vardır. Kişilerin saçından , sakalından ve giyinişinden bu yargıya varılmaktadır. Fakat asıl gericilik , bir insanın bu görüntüsüne sebep olan amildedir. Yani kişiyi gerici yapan ve gösteren onun realitesidir.
Her realitenin az veya çok işaretleri mevcuttur.herhangi bir realiteye sahip insanlar, bedenlerine ve yaşantılarına realitelerini yansıtırlar. Nasıl ki bir ressam san’at değerinin çok üzerindeki bir resmi yapamazsa, bir insanda realitesi üzerindeki bir yaşantıya giremez.   Nasıl ki , bir san’atçının daha üstün eserler meydana getirebilmesi ancak bilgi ve san’at kabiliyetinin gelişmesi ile mümkün olabiliyorsa , geri zihniyetli bir insanın da ileri bir realitenin kılığına bürünebilmesi ve o kılığı kendisine , kendisini de o kılığa yakıştırabilmesi ; her şeyden  önce realitesini , o kılığı tercih edenlerin realitesine yükseltmiş olması gerekir.
Bir köylü, bir işçi , bir şehirli realitesi vardır. Bu realite onların dış görünüşlerine de yansımıştır. Bir köylünün şehirli kılığına girdiğini düşünün, bu kılık onun yaşadığı realitenin kılığı olmadığı için onu acayip durumlara sokar. Aynı şekilde daha kültürlü ve yüksek realiteli insanlar arasına karışmış ve kendisini onlara şeklen benzetmiş bir kişi düşünün, bu insan devamlı olarak pot kırar, fikir ve davranışlarıyla aralarında bulunduğu insanlara rahatsızlık verir. Giydiği en iyi elbise , gittiği en yüksek seviyeli yer , onun basit davranışlarına engel olamaz. Kısaca , yapmakta olduğu her hareket ancak o şahsın realitesine uygun olanlardır. Dış müdahalelerle , bunu yap , şunu yapma demek ise onu realitesi içinde şaşkına çevirir. Çünkü yap veya yapma denilen şeylerin izah edilmesi gerekmektedir. İzah edilenlerin de onun tarafından benimsenmesi gerekir.
Tekamül ; planlı ve şuurlu olduğu oranda faydalıdır. En güzel yol da , bir toplumu ruhen kalkındırmak çarelerini arayıp bulmaktır. Çünkü ileri realiteye yükselen bir insan , otomatik olarak yeni benimsediği realitenin icaplarını yerine getirir. Ve o realitenin icab ettirdiği kılığa hiçbir zora lüzum kalmadan kendiliğinden girer.
Bu sebepten , bir toplumdaki aydınların , yine o toplumdaki geri kalmış fertlere gerici diye hücum etmeleri , gerçekte kendi kendilerini suçlamalarıdır. Çünkü onlar , gerici diye hor gördükleri toplumun , gerici olmaması için gerekenleri yapmayanlar ve onları gericilikten kurtarmak için en kolay sandıkları saldırıdan faydalanmak isteyenlerdir.
 
                                               971.
                                   FİKİRLERİ  TETKİK
 
Bir fikir mücadele edilmek ve saldırılmak için dinlenir ve öğrenilirse , o fikirden bir fayda temin edilemez. Fikirler iyi niyetle ve objektif olarak tetkik edilebildikleri oranda faydalı olabilirler.
 
                                               972.
                                               HADİSELER
 
Hadiseler ihtiyaçları karşılayacak şekilde yaşanır. Her insanın ise tekamül ihtiyaçları aynı değildir. Bu sebeple cereyan eden bir hadiseyi birçok insanlar başka başka yaşarlar ve ondan tekamülleri ile ilgili şekilde faydalanırlar.
 
                                                 973.
                                   TERTİP  HADİSELER
 
Her hadiseden veya hareketten hasıl olacak sonuçlar önceden bilinseydi , liyakatle tekamül edebilmek imkanı kalmazdı. İnsanların , bazı hadiseleri , tertip olduklarını bilmeden yaşamaları ve sonucunu bilmiyor olmaları onları robotluktan kurtarır ve gereken dersleri almalarını mümkün kılar.
 
                                               974.
                       SEVMEK  VE  NEDENİNİ  BİLMEK !...
 
Sevmeyi öğrenmek için yaşanır!.. Bir insanın ise sevgisini şuurlandırması gayedir. Sevgiyi öğreten hadiseler insanı “şuurla sevmeye” hazırlar , sevginin şuurlanması ise onun his yönüne bir zarar getirmez. Hatta onun his yönünü de şuurla takviye ederek yükseltir.
Dünya hayatı ve bütün hadiseler hep sevgiyi tanıtmak gayesini güderler. Tabiat sevgisi , çocuk sevgisi , kitap sevgisi , eşya sevgisi... bütün bunlar haikiki sevgiye yaklaşılmasını temin eden vasıtalardır. Şuurlu İmanda ise sevginin şuurlanmasının gerektiğini idrak etmiş olmak şarttır.
 
                                               975.
                                   BİLGİLERİN  YORUMU
 
Herhangi bir konuda , verdiğimiz bilgileri öğretmek , ancak o bilgilerin daha üstünlerini öğrenecek duruma gelince ve o bilgileri öğretecek kadar bilmek durumuna yükseldikten sonra mümkün olabilir.
Verilen bilgilerin öğrenildiği zannedilebilir fakat , hakikatte onların daha iyi anlaşılabilmesi ve üzerlerinde fikirler yürütülüp yorumlanabilmeleri için daha üstün bilgilerin mevcut olması, hataların azalmasını sağlar.
Verilen bu bilgileri ise , basit dahi olsalar tam anlamı ile yorumlamaya imkan yoktur. En basit zannedilen bilgilerin herkes tarafından tereddütsüz kabul olunan yorumlarında bile hata vardır. Çünkü insanlar en basit sandıkları şeyleri bile tam manası ile anlamak imkanlarına malik değillerdir.
Yıllardan beri açıklamakta olduğumuz tebliğler ve o tebliğlerin zamanla değişen yorumları size bu hususta en güzel örnek olabilir. Bu sebeple bir tebliğ , ne durumda ise , yorumsuz ve o durumda kalmalıdır. Çünkü ilerde, gününüzde anlaşıldığından bambaşka şekilde yorumlanarak değerlendirilebilecek bir tebliğdir.
                                  
                                               976.
                                               BİLGİLER
Tekamülle ilgili bilgileri üç esas kısma ayırabilirsiniz :
 
Analiz bilgiler.
Sentez bilgiler.
Ayrıntı bilgiler.
 
Analiz bilgiler ve bu analizden hasıl olan sentez bilgiler , ana bilgilerdir. Tekamülle ilgili menşe’lerden alınan diğer bilgilere ise ayrıntı bilgiler denir. Ayrıntı bilgiler , hiçbir zaman ana bilgilerle karıştırılmaması , fakat ana bilgilerin anlaşılmasında ve benimsenmesinde faydalanılması gereken bilgilerdir.
 
                                               977.
                                   EN  YÜKSEK  AŞK
 
Seviniz!... sevmedikleriniz de dahil her şeyi seviniz. Ve sizin onlardan , onların da sizden ayrı olmadığını idrak etmeye çalışarak seviniz.
Canlılar , cansızlar , her şey sizden , siz de onlardansınız. Bedeniniz , bir böceğin bedenini teşkil eden şeylerden kurulmuştur. Dünya , güzelin , çirkinin , iyinin ,kötünün , yükseğin , alçağın , kadının , erkeğin bulunduğu bir yerdir. Oradaki varlıklar birbirlerini çekerler ve iterler. Bütün bunlara sebep insanları hakiki aşka hazırlamaktır.
İnsan hakiki aşka maddesiz, menfaatsiz , hatta hedefsiz ve gayesiz sevebildiği kadarıyla yaklaşır. Hakiki aşk ise her şeyi hiçbir şeyden ayırmadan sevebilenlerin tadabilecekleri bir aşktır. En yüksek aşkı, her şeyi hiçbir şeyden ayırmadan , neden sevdiğini bilerek şuurla sevebilenler yaşarlar. Bu aşkı ise dünyada yaşamak şöyle dursun , tasavvur etmeye bile imkan yoktur. Çünkü o, her şeyin içersinde “ aşk olarak “ kaybolup her şey olabilenlerin tadabilecekleri bir aşktır.
Seviniz !... Ve bu eşsiz aşkın sizde de şuurlandıracağı mes’ud ebedi saadete(saadet : mutluluk) doğru yükseliniz...
 
                                               978.
                       İMKAN  VE  SORUMLULUK
 
Tekamüldekiler ve bütün varlıklar , imkanları oranında sorumlu bir hayat yaşarlar. Bitkiler yerlerinden kımıldayamazlar ve dış tesirlere karşı da kendilerini loruyamazlar. Hayvanlar ise hareket edebilir , kendilerini koruyabilir ve bir emek karşılığı karınlarını doyurabilirler. Onların bitkiler gibi rızkları ayaklarına gelmez.
İnsanlara gelince , onlar üzerinde yaşadıkları dünyanın birçok sorumluluklarını da taşıyarak yaşarlar.
 
                                              
 
                                           979.
                       HAYVAN  VE  ÜREMEDE  İDRAK
 
Otomatik yaşayanlar otomatik ürerler. Tıpkı şuurlu yaşayanların şuurlu üremeleri gerektiği gibi.
Şehvet hisle , his de şehvetle başlar. Yaşadığını idrak eden en basit varlıklar bile üremek için gereken şeyleri yaparken haz duyarlar. Onların , üreyebilmelerini sağlayacak şeylere karşı otomatik bir eğilimleri vardır.
 
En basit varlıklar , hayatta olduklarını hissettikten sonra otomatik olarak ürerler. Bu otomatik olarak üreyişten yine otomatik bir haz duyarlar. Fakat onlar ne ürediklerini , ne de haz duydukları şeyin üremeleri ile ilgili olduğunu bilirler.
Hayvanlarda olduğu gibi , yaşadıklarını idrak edenler , ilk önce zevk aldıkları şeyleri yapmak gayesi ile hareket ederler. Onlar bu hareketlerinin sonucunda üreyeceklerini bilmezler.
Hayvanların çiftleşme sonunda üreyeceklerini idrak edebildikleri an, insanlık çağına yükselebilmeye hak kazandıkları andır. Artık onlar insan olarak yaşayacakları yepyeni bir hayatın eşiğindedirler. Tahayyül edebilmek , az da olsa şuurlarıyla tekamül edebilmek imkanlarını kazanmışlardır.
Tekamüllerini maddeli ortamlarda yapan varlıkların ilk mühim “sebebi sonuca bağlama” anları , döllenme ve doğum arasındaki bağı idrak etmeleri ile başlar. Gerçi bu an bir başlangıçtır , fakat önceden bu anları hazırlayan birçok hadiselerle karşılaşmışlardır.
Mesela başkasının yiyeceğine dokunmanın , başkasının yavrusuna saldırmanın , diğer hayvanları müteessir eden şeyler olduğunu daha önce öğrenmişlerdir.
 
Hayvanlık devresinde varlıklar birçok hususlarda şuurlu bir imana hazırlanmaya başlarlar. Bunun için de , yapmaları ve yapmamaları gereken şeyleri daha o zamandan otomatik yollardan öğrenmeye başlarlar. Düzenli hadiseler bu hususta onlara yardım eder.
Bir varlığın haz duyduğu için yaptığı üreme faaliyetini, doğuma  dolayısıyle üremeye bağlıyabilmesi için birçok hususlarda tekamül etmiş , gelişmiş olması icab eder.
Hayvanlarda irtibat kurma da değişiktir ve tekamül seviyelerine uygun olarak  ve ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde haberleşirler.
 
Haberleşmede varlıkları iki kısma ayırabilirsiniz :
 
1.      Sessiz anlaşma.
2.      Sesli anlaşma.
 
Sessiz Anlaşma :
 En geri varlıklarda görülen bu hali en ileri varlıklarda görülen halle karıştırmamak gerekir. Her varlık , bu arada hayvanlar , ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde , ortamlarında irtibat kurarlar.
Bir örümcek düşünün ve bu örümceğin bir insan gibi konuşabildiğini farzedin. Örümcek insan gibi konuşabilse dahi , bu konuşmasan insanlar gibi faydalanmak imkanlarına sahip olamaz. Çünkü onun insanlar kadar konuşup anlaşacağı konu yoktur.
Papağan bunun en güzel örneğidir. Yapısının insan gibi konuşmaya uygun olmasına , hatta konuşmasına rağmen  , çok ileri realitelerde ancak faydalanabileceği bu hassadan faydalanamaz.
Şu halde her varlık ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir tarzda  civarı ile itribata geçebilir. Bir solucan şayet bir insan gibi konuşabilseydi, yine de bundan faydalanamıyacaktı. Bu sebeple , her varlık , şuuru ile uygun bir tarzda civarı ile irtibat kurabilir.
En basit hayvanlar , her bakımdan bitkilere çok benzerler. Onları bitkilerden ayıran tek ve en mühim fark , az da olsa arzu edebilmeleri ve arzu ettikleri istikamette de şuurlarından  çok otomatik yardımlarla hareket edebilmeleridir. Daha gelişmiş hayvanlar ise basit sesler çıkarabilirler. Hayvanların ses çıkarma anları , ses alabilme imkanlarına malik olabildikleri zamandır.
Hayvanların ses alma imkanları, seslenebilme imkanlarından çok daha çabuk gelişir. Bu , onların civarlarından işittikleri gürültü ve konuşmalardan otomatik olarak faydalanarak tekamül edebilmeleri içindir.
Tekamül etmiş hayvanlarda , mesela at ,maymun , köpek ve kedilerde ses alma duyguları onlara bu sesleri değerlendirme ihtiyacını da hissettirir. Hatta onlar zaman zaman insanlar gibi konuşmak arzusu ile yanar tutşurlar. Çünkü onlar artık şuurla arzu edebilecek bir seviyededirler. 
Onların ses alma ve bu sesleri değerlendirme imkanları çok yüksektir. Bu imkanlar onları insanlık seviyesine hazırlar. Fakat onlar henüz daha dölleme ile doğum arasındaki bağı çözecek seviyeye erişmemişlerdir.
İşte “ insanlık” , doğum öncesi hadiselerin birbirine bağlı olduğunu idrak edebilecek bir seviyeye yükselmekle başlar. İnsanlık seviyesine yükselen varlıklar , üreme işinde tam bir şuurla hareket etmek imkanına malik değildirler. Bu sebeple onlar da otomatik yardımlarla ürerler.
 
                                               980.
                       KIZMA !  ŞİKAYET   ETME !
 
Her hadiseden alınacak dersler vardır. Her hadisenin öğretici olduğunu bilmeyenler , hadiselerden şikayet ediyorlarsa , onlar yaşamalarındaki sebepleri daha idrak edemedikleri için pek zarara uğramazlar.
Bir de , hadiselerin gelişigüzel cereyan etmediklerini bildikleri halde , hadiselerin tesirleri altında kalıp onlardan şikayet edenler vardır. Bu gibi olanlar, hadiselerden şikayet etmekle , ah , of demekle bir şey kazanamazlar. Çünkü onlar çektikleri acı veya ıstırabı bir değer kazanmak için çekmektedirler. Bu değeri ise , onlara o değeri kazandıracak veya kazanmalarına yardım edecek olan hadiseden şikayet etmekle kazanamazlar. Hadiseler , şikayet edilmesi değil , değer kazanılması için yaşanır. Bu sebeple, insanı kızdıran bir şey de hadisedir..
 Mesela sen; “ bu insanlar hayattan , hadiselerden daima şikayet ediyorlar” diye üzülüp kızmakla , karşılaştığın bir hadiseye kızıyorsun demektir ki , yapmaman gerekir !.
 
                                               981.
                                               ÜÇ  ŞEY
 
Planlardan ihtiyaçlar doğarlar. Mesela demokrasiyi rejim olarak kabul eden bir toplum , demokrasinin icab ettirdiği ihtiyaçları karşılamalıdır. Karşılanacak bu ihtiyaçlarla yaşayan demokrasi rejimi de toplumun ihtiyaçlarına cevap verir. Kısaca , planlar çeşitli ihtiyaçlardan , çeşitli ihtiyaçlar da planlardan doğmaktadırlar.
 
İlk plan , Tanrının en yüksek ilahi planıdır. O, Tanrının arzusundan doğmuştur.
İlk ihtiyaçlar ise bu planın icaplarına uygun olan ÜÇ ŞEY’dir.
 
1.      Tekamüle sevk olunan varlıklar,
2.      Tekamüle yardımcı manevi değerler,
3.      Tekamülde Tanrının emirlerini tatbik eden “melekler”.
 
  Bu üç şeyi , tek bir şey olarak , aynı zamanda da herbirini o tek şeyin cüzleri olarak düşünebilmenin mümkün olduğundan ilerde bahsedeceğiz.
Tanrının arzusundan hasıl olan ilahi planın bir cüz’ü , bir kısmı addedilebilecek olan Mutlak Planın tatbiki, bu üç varlığın mevcut olabilmeleri ile mümkün olabilmektedir.
İlahi planı, Mutlak Plandan ayrı olarak düşünmek doğrudur. İlahi Planda , yoktan var edişin sırrı vardır.  Bu , hiç kimsenin idrak edemiyeceği  ve tatbik edemiyeceği , ancak mevcudiyetinin zerresini hissedebileceği bir büyüklüktür. Ve en önemlisi , bu plan için mutlaklık diye bir sınır , bir tahdit mevcut değildir. O planın tatbik edicisi , mutlak denilenlerin bir anda bu hassasını alabilen , mutlağı bir anda var ettiği yokluk haline getirebilendir.
Mutlaklık hassasını veren , onu zaten alabilir de... Mutlak , insanlar içindir , var olan her şey içindir. Hakikatte ; olduğu gibi ebediyen kalan , hiçbir varlığın yerinden oynatamıyacağı mutlak yoktur. Tanrı ise izahı imkansız büyüklüktür. O , mutlaklıkla tahdit edilemez.
Çünkü O isterse, izahı imkansız yoklukta , bir anda yok olabilen ve tekrar istediği gibi var olabilendir. Onun yokluk içinde tam anlamıyle yok olması ,  O’na bağlı olan            “ varlığın” yok oluşu demektir.  Bu yok oluş ; maddi manevi her şeyin yok oluşudur.
Bu yok oluştan ancak , yokluktaki AŞK mertebesine yükselebilenler kurtulabilir. Tanrı hiç şüphesiz ki isterse o izahı imkansız yokluğu da yok edebilendir. 
İşte Tanrı bir anda Mutlak Nizamına uygun edilenleri böylece yok edebilir. Kainat , kainatlar , bütün maddi ve manevi varlıklar tam anlamı ile yok olurlar. Fakat O isterse , o izahı imkansız yokluktan tekrar isteğine uygun varlıklar var edebilir.
Her şeyin yok olması için , Tanrının bir anda mevcudiyetini hissettirmemesi kafi gelir.
Mutlak Varlığı bir insanın bedenine , Tanrıyı da o  bedenin ruhuna benzetebilirsiniz. Bir insanın bedeni nasıl ruhsuz hayatiyetini devam ettiremezse , var olan her şey de Tanrısız bir an bile var olamaz. O her şeyi , var ettiği yokluğu da yok edebilendir. Var olan her şeyin aslı olan ruh  O’dur.
Tanrı hiçbir şekilde ne izah edilebilir, ne de Mutlak denilerek sabitleştirilebilir. O , isterse bir anda yok olabilen , fakat tekrar var olabilendir. Her şeyi tahdit eden O’dur , hiçbir şekilde tahdit edilemiyecek olan yine O..
 
                                               982.
                       İNSAN  OLMANIN  SORUMLULUĞU
 
Bir insan , insan olmanın sorumluluklarını tekamül ettikçe idrak edebilir. İnsan olmak ise , olana sorumluluklar yükler. Bu sorumlulukları idrak edebilenler , edebildikleri kadar tekamül ederler.
Bir insan , insan olmanın değerini , büyüklüğünü hissettiği oranda ; varlık içersindeki küçüklüğünü öğrenir. Bir insan değersizliğini idrak ederek değerlenir. Küçüklüğünü idrak edebildiği oranda da büyür. Buna ,değersizliğini idrak etmekle değerlenme, küçüklüğünü bilmekle de büyümek denilebilir.
 
                                               983.
                                   AŞKLA  BİLGİYE  KOŞAN
 
Bilgiyi değerlenmek maksadı ile alanlar, değerlenmenin asıl gayesini idrak edemiyenlerdir.
Değerlenmek için bilgi toplayanlar, zengin olmak için mal ve para toplayanlara benzerler.
En yüksek bilgilere muhatab olanlar , hiçbir şey beklemeden aşkla bilgiye koşanlardır ; onlara , karşılık beklemeden layık olanlardır. Bu söylenenlerin şuursuz bir örneğini pervanenin  ışığa koşmasında bulanlardır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BEŞİNCİ BÖLÜM
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                                               984.
                                              
                                               O
 
Tanrıyı izaha imkan yoktur. Fakat O’nun varlığına , dünya şart ve imkanlarına göre birdir denilebilir. Çünkü O , varlığının üzerinde olan zatını dahi yaratmış bulunandır. O’nun varlığını , o varlığı var edenden ayırmaya imkan yoktur.
O , varlıkları var edendir. O, vardır. Fakat O’na sadece varlık denilerek, tıpkı O’nun var ettikleri gibi düşünülemez. Ondan başka hiçbir varlık varlığını var edemez.
O’nun varlığını var edişi ise zamanla izah edilemez. O zaten var olan varlığını var edendir. Var olan O’dur. Varlıklar halinde tezahür edebilen de  O’dur. Var olan her şeyi bir şeyde toplayan da odur. Her şeyi bir şey , bir şeyi her şey yapabilen ise adetle izah olunamaz.
O’nun var ettikleri, her şeyi ihtiva eden bir bedene benzer. Bütün bedenler , maddeler , robotlar , manevi değerler Ondandır. O ,bu bedene benzettiğimiz varlığını yoklukla sınırlayandır. Yokluğu var eden de O’dur.
O isterse , her şeyi ihtiva eden bedenini bir anda yokluk içersinde yok edebilir. Bu taktirde liyakatle  kazanılan değerlerle , izahı imkansız  yokluk şuurlanır , değerlenir.
Yokluğun sonu yoktur. İzah olunamaz , düşünülen bir varlık haline dönüştürülemez. Fakat Tanrı onu da yok edebilir. Çünkü O , izahı imkansız varlığı da dahil her şeyi yok edebilen ve tekrar var edebilendir.
O hiçbir şekilde tahdit veya izah olunamaz. O’nun büyüklüğü, O’nun izahı imkansız varlığı ile dahi tahdit olunamaz. Çünkü O tam manası ile yok olabilir. Tekrar isteğine uygun olarak var olabilir. O , hiç şüphesiz ki, istediklerini yok , istediklerini de var edebilendir.
Varlığının yok oluşu, her şeyin yok oluşu demektir.  Fakat tekrar var olurken istediklerini de tekrar var edebilendir.
 
  O , daima “O” denilen varlığın üzrindedir. Fakat insanlar O’nu izahi imkansız değeri ile değerlendiremezler. O , bütün değerlerin üzerindedir. İnsanlar O’nu her şeyi ihtiva eden 1. varlık halinde idrak edebilirler. Nasıl beden ruhun idrak edilmesini sağlıyorsa , Tanrının da var oluşunu , her şeyi ihtiva eden , var ettiği eseri idrak ettirir.
 
O’nun üstünde asıl Tanrının mevcut olduğunu düşünmek,  O’nun hiçbir şekilde izah olunamıyacağını bilmek, fakat O’nu ( liyakat oranında) (1) her şeyi ihtiva eden varlığında , bedeninde aramak , bulmaya çalışarak yükselip tekamül etmek gerekir (1: okuyucu kastedilmekte). Bu sebeple de O’na değil fakat O’nun varlığına  “birdir”  denilebilir.
O , varlık üstü varlıktır. Yokluğu varlık haline , varlığı yokluk haline getirebilen , yok olup var olabilen , hiçbir şeye tabi olmayan , her şeye kadir olandır.
O’nun üstünde yine O vardır. Ondan evvel olan O’dur. Ondan sonra olacak yine O.
Her şey O’nun varlığıdır, varlığındandır. O , varlığını var edendir. Her şeyi hudutlayan , her şeye hakim olan , her şeyde ve her şeyin üzerinde bulunan , her şeyi isteğine uygun olarak yapmaya kadir olan yine O’dur..
 
                                                 985.
                                   DEĞERLENEN  VARLIK
 
Gittikçe küçülen bir varlık düşününüz.bu varlık küçüle küçüle sonsuz  büyüklükte olanın içinde kaybolur. Bu kayboluş aynı zamanda da küçüğün sonsuz içersinde kaybolması ile  (ona dahil olması ile) o olması demektir.
Bir maddenin yok olurcasına küçülerek civarındaki daha büyük maddenin içersinde kaybolarak o olmasına karşılık, bir manevi değer değerlendikçe daha büyük manevi varlıklardan olmak imkanını elde eder. Maddi ve manevi değerler birçok hususlarda birbirlerine ters görünüştedirler.
Görülüyor ki , bir maddenin ufalarak daha büyük maddeler içersinde eriyip ondan olmasına karşılık , bu sonuca manevi değerler, manen zenginleşerek ulaşabilmektedirler. Fakat bir manevi varlık değerlendikçe değersizliğini idrak eder. Başka bir deyişle , bir manevi varlık değersizliğini idrak edebildiği oranda değerlidir.  En değerli varlıklar Tanrının huzurunda değersizliklerini idrak edebilmiş olan varlıklardır. Bu , bir varlığın değerini inkar etmesi demek değildir. O değerini bilir , hatta yüksekliğini de takdir eder. Bunu idrak , bir varlığın yüklendiği sorumlulukları idrak etmesi için lüzumludur. Çünkü artan değerler varlıklara sorumluluklar yükler.
Bu sebeple varlık liyakati ile kazandığı değeri bilir. Onun sorumluluklarını da idrak eder. Fakat bir varlık değerlendikçe sonsuzluk yönünde daima değerlenmek imkanlarının mevcut olduğunu çok daha iyi anlar. Bu sebeple de o , değerlendikçe  mütevazileşir.  Değerini idrak edebildikçe de daha üstün değerleri idrak etmek imkanına erişir.
Kısaca , varlıklar değerlenirler ,  değerlendikçe de Tanrının izahı imkansız yükseklikteki varlığını daha fazla idrak ederler.  Bu idrak ,  O’nun asla idrak edilmesine imkan olmayan değerinin varlıkta şuurlanması halinde tezahür eder. En yüksek varlıklar bile o haşmetin önünde yok olurcasına ufalırlar. Onların yok veya var olmaları ise yine O’nun elindedir.
 
O’dur her şeyi var eden ve yok edebilecek olan..
O’dur her şeyi tahdit eden fakat asla tahdit edilemiyecek olan..
O’dur her şeyin , izahı imkansız güzelliklerin sahibi..
O’dur var ettiklerine bu güzellikleri idrak imkanını bahşeden..
O’dur her şeyi bilen , her şeyden haberdar olan, fakat erişilmesine , anlaşılmasına , izah edilmesine imkan olmayan..
O’dur her şey olan fakat her şeyin çok üzerinde bulunan..
 
                                               986.
                                   ISTIRABIN  TADI
 
Zevklerden tat , azaplardan ise acılar  alınır. En büyük zevklerin çoğunda azaplarla tatlar karma karışık bulunurlar. Bütün bunlar, azabın tadını almak yolunda yükselenlerin  aşmaları gereken aşamalardır.
 
                                             987.
                                   HIRS VE  İHTİRAS
 
İnsanlar tekamül seviyelerinin icab ettirdiklerini yaparlar. Kendilerine örnek almaları gereken ise ileri merhalelerde olanların davranış ve tutumlarıdır.
Bir insanın örnek alması gereken kişileri hiç şüphesiz ki , iyiler , iyilik edenler , vicdanını dinleyenler ve daima güzel , iyi , faydalı yollarda yürüyenler arasından seçmesi gerekir.
 Bir insanın hırsla , ihtirasla daha üstün seviyelere erişmesi bazen bindiği dalı kesmesi ve yere düşmesine benzeyen hadiseleri doğurabilir.
İnsan daima ileri gitmek istemeli fakat bu isteğine hırsını , ihtirasını alet etmemelidir. Hırs ve ihtiraslar bazen insanların kötü yollardan yürüyerek de iyi hedeflere ulaşabileceklerini telkin eder. Bu yanlıştır. Kötü yollardan yürüyerek iyi ve güzel şeylere erişmek , günah işleyerek sevaba girmeye benzer. Unutulmaması gereken şudur ; iyi hedeflere yanlız iyi yollardan ulaşılır.
 
                                               988.
                        O’NU İZAH TAHDİTTİR !
 
Mutlak Varlık , Tanrının izahı imkansız varlığının biraz olsun hissedilebilen , anlaşılabilen , idrak edilebilen bir tezahürüdür.
Tanrıyı izah edenler veya izah etmek isteyenler , Mutlak varlığı izahtan öteye gidemezler. Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak tekamül edenler , idrakta bile Mutlak Varlık hudutlarının ötesine yetişemezler. Mutlak Varlık ise bir’dir.
Tanrıyı ise , O’nun var ettiği varlıkları , “ O birdir diyerek adetle , büyüktür diyerek sıfatla , hatta Tanrı diyerek isimle” tahdit edemezler. O’nu tahdit , O’nu izah için sarfedilen aczin bir sonucudur. O ise iyi niyetlileri bilendir. Erişebildikleri yüksekliklerin zirvesinde  Tanrıyı bulduk zannedenleri sevgi ile affedendir.
 Hiç şüphesiz ki O , sonsuz yüksekliklerin üzerindeki sonsuz manevi yükseklikleri kolaylıkla var edendir. İnsanlara da Tanrıyı düşünme imkanını veren ve onlara daima yükselme yollarını gösterendir , yüceltendir.
 
                                               989.
                                   MANEVİ   DENGE
 
Simetri ve dengeyi de dünya realitesine göre ikiye ayırarak düşünebilirsiniz. Maddi simetri veya maddi dengenin karşısında bir de manevi simetri veya manevi denge mevcuttur. Manevi simetriye de manevi denge ismi vermek doğrudur.
Tekamüldeki varlıklar bu manevi dengeye yaklaşabildikleri oranda tekamül ederler. Manevi dengenin oluşmasına ve gelişmesine ise hadiseler , hadise ve varlıklara Mutlak Nizamın tatbik edilmesinden hasıl olan  tezatlar, zıtlıklar tesir eder.
 Bir erkek kadını , kadın da erkeği sırf manevi denge temini için otomatik olarak arar. Fakat arananın ne olduğu bilinmediği için çok defa dış sebeplerin izahından öteye gidilemez.
Ağlamalar ve gülmeler , kederleri sevinçlerin , sevinçleri de kederlerin takip etmesine sebep yine odur. Tekamüldeki bir varlıkta gittikçe gelişen manevi denge , kişinin birçok şeyler arasında ayrım yapmamasına veya aradaki farkları daha geri varlıkların değerlendirmeleri gibi büyük ve mühim bulmamasına yol açar.
 
 
Bir insanda manevi denge oluştukça , fazlalaştıkça o , sevinçlerle kederler arsındaki farkı daha az bulmaya , akrabası ile diğer bir insan arasında tercih yaparken daha objektif davranmaya , karşılaştığı kişiyi , ister kadın ister erkek olsun cinsiyet üzerinde durmadan sadece bir insan olarak görmeye başlar. Cinsel eğilimleri yavaş yavaş insani eğilimler halini almaya başlar.
Bu mertebeye yükselenler, kendileri ile diğerleri arasında da  tercih yaparlarken daha objektif davranabilirler. Kısaca , insanlar dışarda aradıkları her şeyi kendi varlıklarında oluşturabildikleri denge ile , tekamül ederek ( tekamül ettikçe de dıştakilere karşı duydukları hırsları körelterek) kendi kendilerine temin edebilirler.
Fakat bir insanın bu seviyeye erişebilmesi en zor olan işlerden biridir. Bu sonuçlara erişmek kolay değildir. Her şeye rağmen gayenin bu sonuçlara ulaşmak olduğunun bilinmesi şuurla gayeye yürünmesini temine yarar ; bunun için de faydalıdır.
 
                                               990.
                        VAR  EDİLMİŞ  YOK  EDİLEMEZ    
 
İnsanlar , dünyada bir tek vücut haline gelerek nasıl da harbederler. Harpte ölenler o ordunun harbe devam etmesine mani değildir. Cephede ölenler bir bedende ölen hücrelere ne kadar da benzerler. Askerler ölür fakat ordu yaşar. Hücre ölür fakat o bedeni diğer yaşayan ve yeniden doğan hücreler yaşatırlar.
Ölerek dünya hayatı sona eren hücre de , insan da hayatına devam eder. Ölümle dünyada bırakılan vücut , kesilip atılan saça veya tırnağa benzer. Bir şahıs tırnağını kesip atmakla nasıl ölmezse , bedenini dünyada bırakan bir insan da  dünya hayatından uzaklaşmakla hayata veda etmez.
Dünyadan ayrılanlar maddeyi terk ederler. Maddeyi terk etmekle de dünya ile irtibatlarını kaybederler.gözlerini kapayan nasıl etrafını göremezse , maddeden ayrılan bir ruh da artık maddeli bir varlık olarak tezahür edemez.
İnsanlar ölümle dünyadan , maddeden , bedenden ayrılırlar. Bunlardan ayrılana ise artık insan denemez. O artık aslına geri dönen bir ruhtur. O artık madde dünyasının maddeye dayalı imkanları ile izah edilemez. O artık dünya hatta madde kainatı dışında tekamül eden bir varlıktır. Fakat o , icap ederse tekrar dünyaya inebilir. Dünyaya inebileceği gibi , gerekiyorsa , gerekiyorsa , dünyadan başka tekamül yerlerine de gidebilir.
Ölüm , ruhu maddeden ayıran , baskıdan uzaklaştıran , hadiselerin daha berrak yaşanmasını sağlayan , kısaca ; uyandıran bir hadisedir.
Her tekamül yerinde ölüm , o tekamül yerinin esaslarına , şartlarına uygun olarak cereyan eder. Hücre ölür , beden yaşar. Asker  ölür , ordu savaşa devam eder. Hücrenin ölümü de , ordunun harp edişi de tekamülle ilgilidir.
Öldüren ölene kötülük yapmış olamaz. Bilinçle öldürenlerin ise öldürdüklerine yapmak istedikleri kötülük kat kat omuzlarına yüklenir. Ölen hayata devam eder , ölsüren ise ıstıraplar içersinde ölüme hasret çekse dahi ölemez. Hakikatte ne ölen , ne de öldüren vardır. Çünkü hayatı hiçbir varlık geriye alamaz! Askerin ölmesi , ordunun yaşaması sadece bir görüntüdür. Ölen yoktur , yaşayan ise Tanrının var ettikleridir. Tanrının var ettiklerini ise ayrı ayrı düşünebilmek mümkündür . fakat onlar , “ tek varlık” olarak da düşünülebilirler.
Tek varlık yaşadıkça , ona bağlı olan fakat ayrı ayrı düşünülebilenler de yaşarlar. Bu hayat her şeyi var edenin arzularına uygun olarak devam eder. Her şeyi var edenden başşka hiçbir varlık  hiçbir şeyi yok edemez. Değişiklikler ise yok olmaktan ileri gelmez. Var edenden başka ; var edilenler asla bir varlığı yok edemezler!..
 
 
                                               991
                                   HER  ZERRENİN  TEKAMÜLÜ
 
Şu ana kadar bildirdiklerimizle varlıkları ayrı ayrı tetkik imkanlarını verdik. Bu arada da Tanrının halk ettiklerini ; tekamüle sevk olunanlar  ,  manevi robot değerler ve idareci melekler diye üçe ayırarak anlattık. Bu ilerde yapılacak sentezin analizi idi.
Bir insan tıpkı üzerinde yaşadığınız dünyaya veya dünyanın bulunduğu kainata benzer. En ufağından en büyüğüne kadar her şey , her şey tekamül etmek imkanlarına sahiptir. Her zerre şuurlanabilir , her zerreye bu hak tanınmıştır. Her zerre şuurlandıkça tesir alanını genişletebilir ve bu zerreler tekamüle sevk olunanlarla , tekamüle yardımcı değerlerin hassalarına sahiptirler. Ve bunlar varlıklarına kadar nüfuz etmiş olan tekamül vazifelilerinden faydalanırlar.
Bu vazifeliler sistemler halinde tezahür ederler. Onlar Tanrının her taraftaki temsilcileridir. Tanrının şuur bile denilmesine imkan olmayan yüksek imkanlarını tezahür ettiren vazifelileridir.
Her zerre tekamül ettikçe diğer zerreleri tesirleri altına alır. İnsan milyarlarca tekamül eden zerreden meydana gelmiştir. Ve bir insanın şuuru ise , bütün bu varlığı tesiri altında bulunduran varlıktır ki buna ruh denilmektedir. Keza dünya da her zerresi tekamül eden bir varlıktır. Onu da idare eden , yüksek bir ruhtur. Kısaca , her varlık daha üstün bir varlığın tesiri altındadır. Ve her varlık kendi liyakat ve değerine göre diğer varlıklar üzerinde tesirler icra eder.
Şu halde kainatlar da , maneviyat alemleri de dahil her şey aynıdır. Tıpkı bir bedenin , imkanlarınca serbest hareket edebilen organları gibidir.
 
                                               992.
                        “VAR  OLAN “ HER ŞEY  ; BİR  ŞEY!
 
Tanrı her şeyi “bir şey” olarak var etmiştir. O bir şeyde ise , birbirlerinden farklı değerlerde birçok şeyler mevcuttur.
Tanrının var ettiklerinin hepsini tıpkı birçok şeylerden meydana gelmiş olan bir beden gibi düşünebilirz. Zaten bu bedenin analizini yaparken onu üç esas kısma ayırarak düşünmüştük.
 
1.      Melekler ,
2.      Tekamüle sevk olunan varlıklar ,
3.      Tekamüle yardımcı değerler.
 
1.      Melekler  , tesirler halindedirler. Tesirlerini Tanrının istek ve emirlerine uygun olarak mevcut varlıklar ( veya varlık) üzerinde icra ederler. Onlar , gereken işi yapmak ve gereken şekle girmek için çeşitli yerlerde aynı anda bir çok ayrı ayrı varlıklar , yahut da aynı varlığın birçok örnekleri halinde tezahür edebilirler. Meleklerin tam anlamıyla tekamüldeki bir varlık haline gelebildiğini , aynı onlar gibi belirli bir süre yaşadığını ve yaşadığı sürece de melek olduğunu bilip hatırlamamak imkanlarına sahip olduklarını anlatmıştık.
2.      Tekamüle sevk olunan varlıkların ise , meleklerin yürütmekte oldukları vazifeleri , liyakatleri ve değerleri oranında devir alabileceklerinden bahsetmiştik.
3.      Tekamüle yardımcı robot değerlerin tekamüle yardımcı etkenler halinde tezahür ettiklerinden  ve her var olanın robot varlığının , bunların çeşitli şartlarda bir araya gelmelerinden hasıl olduğunu izah etmiştik.
Bu üç şey , bir an için bir arada tetkik edilirse :
Tanrının emirlerini harfi harfine otomatik olarak kendi varlığına tatbik eden ;
Kendi varlığını bu emirlere uygun olarak değiştirebilen ;
Aynı zamanda da otomatik olarak vukua gelen bütün hadiseleri zamanla idrak edebilmek imkanlarına sahip bulunan  ; bir varlık ortaya çıkar .
 
İşte bu varlık Tanrının “var ettiği “ varlıktır. Aynı zamanda da tekamül ettikçe Tanrının mevcudiyetini ve büyüklüğünü daha çok idrak edebilmek imkanlarına malik olan varlıktır.
Şayet bu varlık var olmasaydı , tanrıyı liyakati oranında da olsa idrak edebilecek bir varlık mevcut olmayacaktı.  Bu varlık , hudutları sonsuzluklarla dahi izah olunamıyacak kendi mevcudiyeti içersinde  tekamül eder. Tekamül ettikçe de şuurlanır. Bu varlık , Tanrının Mutlak Nizamına göre idare edilen ve idare edilecek olan varlıktır.
Tanrı , bu varlığın en ücra köşelerine , maddi manevi her tarafına tesirlerini yaymıştır. Bu tesirleri her köşeye ulaştıran , tekamüle yardımcı robot değerlerdir. Bu tesirlere gereken vazifeleri ise melekler yapar. Bütün bunların yapılmasının sebebi ise  varlığın şuurlanması ve şuurlu bir varlık olarak var olmasıdır. Varlık şuurlandıkça , otomatik olarak cereyan eden hadiseler anlaşılır ve idrak olunurlar.
Bir bedene benzetilebilecek bu muazzam varlıkta insanlar hücrelere benzerler. Tekamül ettikçe tesir alanlarını genişleten ve daima bu varlık içersinde genişlemek imkanlarına malik bulunan hücrelere..
 
                                               *
 
Analiz metoduna göre izah edilen bu üç şey bir arada düşünüldüğünde , var olan her şey izah edilmiş olur.
Var olan her şey, ve yine o var olana dahil olan ve yine ondan olan ortamlarda , o ortamların imkanlarına uygun olarak izah olunabilirler. Hakikatte en geniş anlamda , ortam da odur , izah edilmek istenen de ( Tanrının her şeyi var eden varlığı hariç) odur, izah eden de odur.
Fakat bir insanın şuuru bu üç şeyi aynı şey olarak kabul etmek imkanlarına yeterince erişecek durumda değildir. Bu üç şeyin bir arada düşünülmesinden sonra , bir  olan , tekrar analize tabi tutulursa şu sonuç elde edilir :
1.            Bulunulan ortama uygun  bir varlığı vardır. Bu ortamın şartlarına göre tezahür eder ve muhitin imkanlarına göre izah olunabilir. Bu varlığın var oluşunu belirten , robot manevi değerlerdir.
2.            Bu varlığın var oluşunu temin eden ve robot manevi değerleri Tanrının emirlerine uygun bir halde şekillendiren  , melekler denilen yüksek organizatörlerdir. Bunlara Tanrının idareci ruhları da denilebilir. Var olana gerekli olan yardımlar bu yoldan yapılır.
3.            Var olan , var olmuştur fakat onun , var olduğunu idrak etmesi gerekir. İşte buna , var olanın şuurlanması denildiği gibi var olanın şuurlanma hassasına da “ruh” veya “ tekamüle sevk olunan değer” denir.
 
 
 
 
 
Bu üç şey ; var olan en büyük değerli varlıklardan , en küçük en değersiz varlıklara kadar her varlığın malik olduğu bir teşkilattır. En ufak ve önemsiz bir varlık bile bu üç hassayı ihtiva eder :
 
1.Her var olan tekamül etmek imkanlarına maliktir.
2.Her var olan mevcudiyetini belli edebilecek imkanlara maliktir.
3.Her var olan Tanrının yardımlarına mazhardır.
 
Var olduğunu idrak eden varlık , artık varlığını zamanla daima daha fazla idrak edebilecek yolda şuurla ilerlemeye başlayan bir varlıktır. Bu varlık bilgisini arttırdıkça tesir alanını da arttırır ve diğer var olan daha geri varlıkları tesir alanına dahil eder. Bu onun ilk zamanlarda otomatik olarak , sonraları da şuurla yapabilmesine imkan olan bir şeydir.
Şu halde , tekamül eden varlıklar , tesir alanındaki diğer varlıklar üzerinde tesirler icra ederler. Her varlık , daha üstün değerdeki varlıkların tesir alanları içersindedir. Bu konu , daha önce “ hiçlikler” kısmında mecazi olarak izah edilmişti.
 Bir insan kendi robot varlığını , diğer var olanlarla karışmış hissedebildiği oranda tesir alanını genişletir. Fakat bu his şuurlu bir histir. Bu sebeple kişinin niçin onlardan olduğunu bilmesi ve inanması lazımdır. İleri varlıklar bu sebeple bazen maddi yapılarını bir taş , bir kütük parçası gibi diğer var olanların arasındaki bir cisim halinde hissederler. Bu , doğru ve ancak tekamül yolunda ilerlemiş olanların hissedebilecekleri bir şeydir. Bu kişiler maddi varlıklarının civardaki daha hafif maddeler mesela hava gibi incelmesini arzu ederler. Bu da normaldir. Çünkü insanlar şuurlandıkça kendi varlıklarını diğer varlıklarla birlikte aynı hissedebilmek imkanlarına malik olurlar ve bu his tesir alanlarını arttıran bir histir.
 
                                              
                                               993.
                                   VARLIK  NİZAMI
 
Bir beden düşününüz. Bu bir insan bedeni olsun. Bir de bu bedendeki ufacık tekamül etmekte olan bir varlığı düşününüz. Bu varlıkla insan arasındaki tek mühim fark , insanın bu varlığa göre çok daha geniş bir tesir alanına sahip oluşudur. Diğer farklara ise basit ayrıntılar denilebilir.
Şimdi , bir insanın bedenindeki tekamül etmekte olan  ve bütün ömrü bir saat olan bir varlığı ele alalım. Bu varlık bir saat içersinde doğar , yaşar , otomatik olarak tekamülü ile ilgili hadiselerle karşılaşır ve ölür. Fakat onun doğduğu , yaşadığı ortam ona ebediyen duracakmış gibi gelen , onun dünyası olan insan bedenidir. Bu ufacık varlık insan bedeninde neyse , insan da dünyada odur. Dünyanında kainattaki yeri bu sayılanlardan daha önemsizdir.
İnsan bedenindeki ufacık canlı için bir saatlik bir ömür, onun elde etmesi gereken değerleri kazanmasına yeterlidir. Bir insan ise dünya ile ilgili programına uygun bir süre dünyada kalır. İnsanların da üzerinde yaşadıkları dünyanın bir programı vardır. Çünkü onu tesirleri altında bulunduran varlık da  bir plana göre değerlenmektedir. Keza kainat , kainatlar da aynen aynen bu şekilde bir plana tabi olarak tekamül etmekte olan varlıkların maddi veya robot denilerek izah olunabilen varlıklarıdır. Bu sebeple de onların da tamamlayacakları bir program mevcuttur. Bu hal böylece sonsuz değerlere ve sonsuz değerlerin planlı tekamüllerine doğru yükselir.
 
 
 
Madde kainatındaki varlıkları ele alalım. Bu varlıklardan birbirinden ayrı düşünülebilenlerden her biri , Tanrının ilk var ettiği üç esas unsuru ihtiva eder. Dünya , insanlar , hayvanlar , bitkiler, canlı  ve cansızlar  teker teker düşünülebilen belli başlı varlıklardır. Fakat yanlız başlarına düşünülebilenler sadece bunlar değil , bunların ayrı düşünülebilen parçalarını da meydana getiren varlıklardır.
Mesela bir atom, bir elektron, bir esir , bir ser zerresi de teker teker düşünülebilen varlıklardır. Böyle oldukları için de Tanrının ilk var ettiği üç esas ana elemanı ihtiva ederler. Kısaca , Tanrının var ettiği istisnasız her zerre, tekamül edebilme imkanlarına sahiptir. Böyle olduğu için de ilk var olan üç elemanı ihtiva eder.
 Dünyayı ele alalım. Dünya ve dünyadaki canlı cansız her şey  ve her şeyin her zerresi , tekamül etmek imkanlarına sahiptir. Dünyada tekamül eden varlıkların en gerisi cansızlardır. Canlılar ise tekamüldeki aşamalarına göre çeşitli basamaklara ayrılırlar ; bitkiler , hayvanlar , insanlar gibi. Her basamak da kendi aralarında basamaklara ayrılır.
Bitkiler cansızlardan , hayvanlar bitkilerden, insanlar da hayvanlardan daha geniş tesir alanlarına sahiptirler. Dünyadaki en tekamül etmiş varlıklar halinde tezahür eden insanlar için imkanlar dünya ile sınırlıdır. Onlar dünya ve dünyanın imkan seviyelerini aşan sınırlara ulaşamazlar.
Keza dünya , insanlara göre çok üstün bir varlığın bedenidir. Yani , bu üstün varlığın tesirlerinin en kesifleştiği yerdir. Dünya denilen varlığın imkan sınırları da , tabi olduğu , güneş denilen varlığın sınırlarını aşamaz. Güneş ise, dünya ve diğer gezegenleri tesirleri altında bulunduran varlığın tesirlerinin en kesif olduğu yerdir.
Böylece aynı şekilde ,güneş galaksilere , galaksilerse daha üstün varlıklara tabidirler.
 
                                               *
 
Bütün bu anlatılanlardan sonra şu sonuçlara geçilebilir:
1.   Var olan her zerre, var olan en büyük varlıkların ihtiva ettiği üç ana elemana maliktir.
2.   Her varlık , kendisine bağlı olan varlıkları tesiri altında bulundurur.
3.   Her varlık daha üstün bir varlığın tesir alanındadır.
4.   Tanrının ilk var ettikleri , ayrı ayrı düşünülebilirler fakat hakikatta her varlık bu üç hassayı ihtiva eder. Bu sebeple , Tanrının ilk var ettikleri varlık değil , bir varlığın meydana gelmesi için lüzumlu olan değerlerdir.
5.   Tanrı , varlık denilmesi  dahi doğru olmayan ana elemanları  var edendir. O, var ettiklerinin dahi idrak edilmesine imkan olmayan büyüklüktür.
6.   Var olan her şey , tekamül etme , tekamüle yardımda bulunma ve bütün bunları Tanrının emirlerine uygun olarak yerine getirme imkanlarına maliktir. Buna ,” her varlık, tekamüle sevk olunan değerlerin , tekamüle yardımcı değerlerle , Tanrının emirlerini harfi harfine uygulayan melekler vasıtasıyla bir araya getirilmesinden meydana gelmiştir” de denilebilir.
7.   Bütün varlıklar , Tanrının yoktan var ettiği üç ana elemanın birleşmesinden hasıl olan en basit varlıkların , Mutlak Nizama uygun olarak yan yana gelip kaynaşmalarından meydana gelmişlerdir.
8.   Her kainatın ana elemanın değişik oluşu , en basit varlıkların bir araya gelişlerindeki farklardan ve bu birleşmelerde tekamüle yardımcı değerlerin , meleklerin tesirleri ile değişik hallerde tezahür etmelerinden hasıl olur(1).
(1. yani , tekamüle yardımcı varlıkların şekil, yoğunluğu ve her türlü özellikleri meleklerin öngördüğü lüzumlu şekilde tasarlanmış ve oluşmuştur).
 
1.      Ayrı ayrı düşünülen bu varlıklar , hakikatte tek varlığın bir arada düşünülmesi gereken değeridir.
2.      Bir varlık değerler ihtiva eden bir değerdir.
3.      Her varlık değerler ihtiva eder ve ihtiva ettiği bütün değerlerle birlikte bir değer halinde tezahür eder.
4.      Bir değer halinde tezahür eden varlık ise , hakikatte tesir alanında bulunduğu varlığın değerinin bir cüzüdür.
5.      Kendisinden daha üstün bir tesir altında bulunmayan varlık yoktur.
6.       Bütün varlıklar ve tesir alanları bir arada tezahür ederler. O zaman , bu varlıkları, bir birlerine kaynaşmış şuurları ile ayırdetmeye imkan yoktur.
7.      Sevgi ile tesirleri birbirine karılan varlıklar , dünyada tanınmasına imkan olmayan bir şuurlu aşkla birbirlerinin varlıklarında erimiş varlıklardır.
8.       Birbirlerinin varlıklarında hal hamur (1) olmuş varlıklar, birlikte ve birlikte oldukları oranda da geniş bir tesir alanına maliktirler. (1. hal hamur olmak : içinde bulunduğu ortam ve şartlarda eriyip uyum sağlamış olmak).
9.      Birbirleri içersinde hal hamur olan yüksek varlıklar , maddi ve robot tezahürleri olan varlıkları tesir alanlarında bulundururlar. Onlarda bütün robotlara tesir eden bir manevi seyyaliyet (2) hassası vardır (2. seyyaliyet: kesif olmamak , ince , akıcı , hafif , nüzfuz edici olmak). Bu hassa onları tesir alanları içersinde her an , her yerde mevcut kılar. Onlar tesir alanları içersindeki robotlu kainatların esas ana elemanlerını kolaylıkla isteklerine uygun olarak kullanabilirler. Fakat onların istekleri Tanrının isteklerine uygundur.
 
 
 
 
                                                         994.
                       TANRININ  EMİRLERİ  OLAN ; MELEKLER
 
Tanrının melekleri , Tanrının emirleri olarak doğrudan doğruya tezahür ederler. Manevi robot değerlerle , tekamüle sevk olunan değerlerden meydana gelen varlıkları , Tanrının emirlerine göre otomatik olarak kullanırlar.
                      
                                                           995.
                                               TESİR  ALANI
 
Bir ulaşım aracı mesela bir motosiklet düşününüz. Bu araçta bir idare eden , bir da arkasında oturanın yol aldıklarını tasavvur edin. Arkada oturan , aracı idare edene tabidir. Onun dikkatli olması , hedeflerine ulaşmaları için lüzumludur. Küçük bir dikkatsizlik, feci bir kazaya sebep olabilir. Yani , yol almakta devam ettikleri sürece , aracı idare eden, bazı hususlarda arkada oturanın kaderinde rol oynar.
Başka bir deyişle ; aracı idare eden , arkasında oturanı belli bir zaman için bazı hususlarda tesir alanı içinde bulunduruyor denilebilir. Fakat bu tesir alanını , varlıkların asıl tesir alanları ile karıştırmamak gerekir. Çünkü bu geçici bir tesir alanıdır. Plan icabı, bu gibi geçici tesirler sadece  “geçici tesir alanları” halinde tezahür ederler. Hatta bir varlık tesiri altında bulundurduğu bir varlığın tesir alanına geçici olarak girebilir. Bu gibi haller Mutlak Nizama uygun bazı tezahürlerdir.
 
                                                           996.
                       TEKAMÜLDEKİ  ÜÇ  DEĞER
 
Analiz metoduna göre verilen bilgilerde ; Tanrının izahı imkansız yokluktan ; 1. yüksek organizatörleri( melekleri), 2. tekamüle sevk olunan varlıkları , 3. manevi robot değerleri , var ettiğini bildirmiştik.
Yine analiz metoduna göre vardiğimiz bilgilerde , meleklerin Tanrının emir ve arzularını harfi harfine tatbik ettiklerini, bu arada da tekamüle yardımcı robot değerler ve tekamüle sevk olunan varlıklar üzerinde tesirler icra ettiklerinden  , bu tesir sonucu Mutlak bir Nizamın hasıl olduğundan bahsetmiş ve tekamüle sevk olunan varlıklarla , tekamüle yardımcı robot değerler arasındaki münasebetlerden bu tesirlerin roller oynadıklarından bahsetmiştik.
Analiz metodu ile yapılan bu izahlar , benimsetici usule uygun olarak yapılan izahlardı. Yine benimsetici metoda göre , izahlarımıza sentez-analiz-sentez usullerine göre devam ediyoruz.
Halen bildirmekte olduğumuz bilgiler , dünya realitesinin çok üzerinde olan ; aynı zamanda da dünya reailitesini çok yükseklere çekecek olan bilgilerdir. Bu sebeple ,  onların sadece bir yönden yapılan izahları , öğrenilmesi gereken hakikatlerin öğrenilmesine yeterli gelmemektedir.
Dünya realitesinin çok üzerindeki bilgilerin anlaşılabilmesini sağlamak gayesi ile takip ettiğimiz yol ; bir şeyi birçok yönlerden izah etme yoludur. Bu yolda yürüyebilmek için de faydalanılan usuller ; analiz, analiz-sentez , sentez-analiz-sentez yollarıdır.
 Bilgileri tetkik edenler, öğretilmek istenen herhangi bir şeyi , dairenin ortasındaki bir noktaya benzetebilirler. Dairenin çevresinden bu noktaya çeşitli yollardan ulaşılabilir. Her yol ise başka bir yönden o noktaya ulaşmaktadır. Gaye , hakikatin çeşitli yollardan izahını yapmak , sonra da bu izahların sentezini yaparak ; bütün bu yollardan öğrenilenlerden , bahsi geçen noktanın son izahında faydalanmaktır (1). ( 1. okuyucuda benimsetici metot ile oluşan bilgi –idrak-seziş ve duyuşlarla , asıl anlatılmak istenen hissettirilip yaşatılmaktadır. Çünkü bir basit tarifin hacmine ve kudretine sığamayacak yükseklikte realitelerdir).  
Ana bilgilerin takip edildiği yol budur. Bir de çeşitli vazifeli kaynaklardan verilen     “ ana bilgileri takviye edici bilgiler” vardır. Bu bilgiler , ana bilgilerin daha iyi anlaşılabilmesi için kullanılırsa faydalı olurlar. Fakat onları hiçbir zaman ana bilgilerle karıştırmamak vazifenin devamı için lüzumludur.
 
                                               *
 
 
   Yukarıda bilgiler hakkında anlattıklarımızdan sonra konuya kaldığımız yerden devam edelim :
 
Tanrının ilk halk ettiği üç şeyi, bir şey olarak düşünmüştük. Buna üç ayrı özelliği olan “ bir şey”, “bir varlık” da denilebilir. Mutlak Nizamın “ esas” kanununa göre ; Tanrının var ettirdiği , varlık özelliği taşıyan her şey , üç ana elemanı ihtiva eder.
Şu halde her varlıkta :
1.Tekamül edebilmek özelliği,
2.Tekamüle yardım etmek özelliği ,
3.Daimi surette , tanrının meleklerinin yardımlarını alma özelliği mevcuttur.
 
Şimdi bunun nasıl olduğunu izah edelim..
 
Tekamüle yardımcı bir değer düşününüz. Bu , Tanrının ilk halk ettiği esas ana elemanlardan biridir. Tekamüle yardımcı bir değer, adından da anlaşılacağı gibi , yanlız başına bir anlam taşımaz. Onun tekamüle yardımcı bir değer olarak tezahür edebilmesi için , bir tekamülün veya tekamül eden değerin mevcut olması gerekir.
Tekamüle sevk olunan değerler’e gelince ; bunlar , tekamül edebilmek imkanlarına malik olamayınca , “ tekamül edebilen değerler” olarak tezahür edemezler. Şu halde onların tekamül imkanlarına sahip olmaları gerekir. Bu sebeple onlar , tekamüle yardımcı değerlerden faydalanabilme imkanlarına maliktirler. Fakat tekamüle sevk olunan değerler ile tekamüle yardımcı değerlerin mevcut olmaları da , tekamül imkanını sağlamaya yeterli değildir. Tekamül olma yolunun veya nizamının olması da şarttır. İşte Tanrı bu nizamı melekleri vasıtası ile , halk ettiği diğer iki değer üzerinde tatbik ettirir.
İlk halk edilen üç ana elemanın  birbirleri ile olan münasebetlerini , madde izahına yarayan imkanlardan ; mesela zaman , mekan , sayı gibi kavramlardan faydalanarak anlatmaya imkan yoktur. Yukarıda Mutlak Nizamın esas kanunlarından birini yazdırırken , her varlığın bu üç ana elemanı ihtiva ettiğinden bahsettik. Bunu şöyle de izah edebiliriz ;
 
  1. Tekamüle yardımcı her değer ; ister değer , ister kaba , kesif , robot halinde olsun , tekamüle sevk olunan bir değerin tesiri altındadır. Veya onu , melekler vasıtasıyla iletilen robot yardımlarla , tesiri altında tutar.
2.  Var olan her şeye , her zerreye Tanrının emir ve iradesini ulaştıran , ilk halk edilen meleklerdir ki ,tesirler halinde bütün Mutlak Nizama yayılmışlardır.
3.  Tekamüle sevk olunan değerler, tesirler halindedirler ve tekamül ettikçe bu tesir alanlarını genişletirler. Her tesir alanında ise mutlaka tekamüle yardımcı değerler mevcuttur.
 
Şu halde , en  basit  robot varlıklar mesela ser zerreleri dahi , herhangi bir ( veya birkaç) tekamüle sevk olunan değerin tesir alanı  içersindedir. Tekamüle sevk olunan değerlerin ise tesir alanları müşterek veya değişik olabilir. Mesela , dünyada iken bedenini kuvvetle tesir altında bulunduran , tekamüle sevk olunmuş varlık , dünyadan uzaklaşınca o bedeni artık tesir alanında bulundurmaz ve o beden otomatik olarak başka tekamül etmekte olan varlıkların tesir alanı veya alanları haline gelir.
Tekamüle sevk olunan varlıklar ayrı ayrı düşünüldükleri gibi , bir arada ve çok geniş tesir alanları halinde de düşünülebilirler. Fakat bu hali mevcut dünya imkanlarına göre tasavvur etmek , imkansız denilebilecek kadar zordur.
Tekamüle sevk olunan varlıklar “ bir varlık” halinde düşünülebilir fakat bu varlıkta , tesir alanları halinde tezahür eden varlıklar ancak varlıklarının  tesir alanları kadar kendilerini idrak ederler. Bu tesir alanlarını ise madde izahına yarayan imkanlarla izah edemiyeceğimizi önceden belirtmiştik. 
Böylece herhangi bir şeyin mesela tekamüle sevk olunan bir değerin ( tesirin) varlık halinde   tezahür edebilmesi için , tesirini icra edebileceği bir ortama  ve tesirini icra edebileceği bie yardıma ihtiyacı vardır. Şu halde bir varlıkta üç ana elemanın bulunması şarttır.
 
Daha ilerde bu üç ana elemanı da bir şey olarak düşünmenin mümkün olacağını göreceksiniz. Tanrının tekamüle sevk ettiği değerler , şuurlanmak imkanına malik değerlerdir. Bunlar bir süre otomatik olarak tesir alanlarını ( şuurlanmaya zemin hazırlanması maksadı ile) genişletirler ve en nihayet , var olduklarını idrak ederler !.. Bu ilk şuur anıdır.
 
 
Şu halde “ şuur , ruhun genel bilgisidir” tarzında tarif edilir. Şuuru daha kısa olarak “ ruh , şuurdur “ diyerek tarif edebiliriz.
 
                                               997.
                       BİR  TEK  VARLIK  VE  ÜÇ  HASSA
 
Mevcut olan her şeye, kısaca , Tanrının halk ettikleri ve var ettirdiklerinin hepsine bir şey gözü ile bakılabilir. Bu bir tek şeyi , çeşitli varlık , madde , robot ve cisimler halinde gösteren ; tek varlığın esas ana elemanının çeşitli şekillerde tezahür edişidir.
Varlıkların cisim halinde tezahür edebilmeleri ; bu varlıkların maddi görünümlerini sağlayan robot manevi değerlerin , sık veya seyrek olarak birbirleri ile yanyana sistemler teşkil etmelerinin bir sonucudur. Bu hale , tek olan varlığın, çeşitli şekillerde ve başka başka varlıklar halinde tezahür edebilmesi de denir.
Tek varlık’tan hasıl olan bütün varlıklar gruplar halinde Mutlak Nizama uygun olarak birleşmelerden meydana gelirler ve esasta tek olan ana varlığın karakterini taşırlar. Bütün cisimler , robotlar , varlıklar, özetle her şey ; ana varlığın karakterinin , değişik ve birbirinden farklı tezahürüdür.
Mesela , bir atomda veya bir insan vücudunda , ana varlığın esas karakterleri vardır. Fakat bu esas ana karakter atomda olduğu gibi, insanda da aynı şekilde tezahür etmez. Her bakımdan atom  bir varlık , insan vücudu da birçok hususlarda atomdam ayrı düşünülebilen diğer bir varlıktır.
İki varlık arasındaki bu farkı meydana getiren , değişik elemanların meydana getirdikleri bir fark değil , bilakis esas ana elemanın , çeşitli şekillerde birbirlerinden farklı olarak birleşmelerinden hasıl olan bir farktır.
Atom elektronlardan , elektronler esir zerrelerinden , esir zerreleri de ser’den hasıl olmuştur. Ser’i meydana getiren ise , Tanrının ilk halk ettiklerinden olan manevi değerlerdir.
İnsan vücudu atomların biraraya gelmesinden hasıl olmuştur ki buna ; her varlığın esası , Tanrının ilk var ettiği üç özellikli ana varlıktır denilebilir.
 
1.                          Bu varlık, Tanrının emirlerini otomatik olarak , harfi harfine tatbik edebilecek meleklik hassasını haizdir.
2.                          Bu varlık, varlık halinde tezahür edebilmek imkanlarına maliktir( robot manevi değerlik hassası).
3.                          Bu varlık , tekamül etmek imkanlarına sahiptir ( tekamüle sevk edilmişlik hassası).
 
I.                    Bu üç hassa (1) , analiz metodundan faydalanılarak ayrı ayrı tetkik edilebilir (1: hassa: özellik ).
II.                 Bu üç hassa , analizden sonra sentez metodundan faydalanılarak bir arada tetkik edilebilir.
III.               Bu üç hassayı sentezden sonra analize tabi tutarak daha iyi anlamak ve tetkik etmek mümkündür.
IV.              Analiz ve sentez , şuurla  birbirlerini takip ettikleri taktirde , sizi gerçeklerin derinliklerine nüfuz ettirir.
 
Ayrı ayrı düşünülünce ayrı varlıklar , bir arada düşünülünce de tek varlık halinde tezahür eden varlığa , çeşitli şekillerde tezahür edebilmek imkanlarını bahşeden ; Tanrının ilk olarak halk ettiği üç ana unsurdur.
 
Yukarda anlatılanlardan anlaşılacağı gibi :
a.      Her varlık , Tanrının ilk halk ettiklerinin imkan ve özelliklerini haizdir.
b.      Tanrının varlıkları ,  Tanrının ilk halk ettiklerinden hasıl olmuşlardır. Fakat ilk halk edilenler , tek başlarına varlık halinde tezahür edemezler. Onların varlık halinde düşünülebilmesi “üçünü bir arada “ tetkik etmekle , tetkik edilene de “varlık” demekle mümkündür.
 
Şu halde , bütün varlıkları ihtiva eden VARLIK ile , bu varlığın cüzleri olarak tezahür eden VARLIKLAR arasındaki  ortak olan şey ; “hepsinin , Tanrının ilk halk ettiği üç ana elemandan VAR oluşlarıdır. Üç ana eleman , büyük küçük bütün varlıklarda mevcuttur”. Bu sebeple de her varlık , her zerre :
 
  1. Tanrının emirlerini otomatik olarak tatbik edebilmek imkanına ,
  2. Robot manevi değerlik hassasına ,
  3. Tekamül etmek imkanlarına sahiptir.
 
Her varlık ise , Tanrının otomatik emir ve yardımlarından ( Nizamından ve bu Nizamın tatbikinden , tatbikçilerinden ) ve robot manevi değerlerden faydalanarak tekamül eder.
Görülüyor ki , 1 olan 3 hassaya sahip olarak 1 olmak imkanına maliktir. Aynı 1’i ise analiz metodundan faydalanarak , 3 hassayı içeren 1 olarak tetkik etmek mümkündür.
 
ÜÇ ANA ELEMENIN GEREKLİLİĞİ :
 
Şimdi bir an için üç değil de iki hassaya sahip bir varlık düşünmeye çalışın. Bu varlık , mesela Tanrının otomatik ( melek) yardımlarına maruz ve robot değerlik hassasına sahip bulunsun.
Böyle bir varlık tekamül ederek şuurlanamıyacağı ve kendi varlığı da dahil hiçbir varlığı idrak edemiyeceği için , sadece Tanrı için mevcut olan bir varlık olur. Tanrı için mevcut olan şeyler ise , sadece onun bilebileceği fakat başka varlıklar tarafından bilinmesine imkan olmayan şeylerdir. Özetle , böyle bir varlık sadece Tanrı için var olabilen bir varlıktır.
Tanrının yardımlarının ve tekamüle sevk olunan değerlerin mevcut olduğunu , fakat tekamüle yardımcı robot değerlerin mevcut olmadıklarını düşünün.
Böyle bir varlık , yardımlarla şuurlansa dahi varlık halinde tezahür edemez. Mutlak Nizama göre ; tekamül edebilen değerler ancak varlık halinde tezahür ederek ve varlık halinde oluşlarından faydalanılarak , var olduklarını idrak ederek şuurlanırlar. Onların şuurlanabilmeleri için var olduklarını idrak etmeleri gerekir.  Var olduklarını ise ancak , tekamüle yardımcı robot değerlik hassalarından faydalanarak idrak edebilirler.
Bir varlığın varlık olduğunu , tekamüle yardımcı robot değerlere lüzum kalmadan idrak edebilmesi , ancak “ robotlu tekamül “ safhalarını aşmakla mümkün olur. Bu ise , o varlığın aynı zamanda her şeyden olduğunu idrak etmesiyle , her şey olabilmek imkanlarına sahip olabilmesine şuurlu bir başlangıçtır. Yani Tanrı sadece tekamüldeki değerlerle tekamüle yardım eden melekleri var etseydi , kısaca , varlığını idrak edemiyen bir varlık olurdu!..
 
Görülüyor ki  , tekamülün olabilmesi , ayrı ayrı düşünülebilen üç elemanın da mevcut olması ile mümkündür.
 
 
                                               998.
                                   ÜÇ  ANA  ELEMAN
 
Ayrı ayrı düşünülebilen üç değerden her biri , tam anlamıyla diğerlerinden ayrı olarak da düşünülebilir. Mesela tekamüle yardımcı değerleri ele alalım.
Bu değerler üzerinde , tekamül etmekte olan değerlerin tesirleri ve , Tanrının yardımlarını tezahür ettiren meleklerin yardımları olmazsa , ne halde olursa olsunlar bir varlık halinde tezahür edemezler.
Onları canlı veya cansız varlıklar haline getiren diğer iki ana değerdir. Mesela bir insan bedenini düşününüz. Bu beden üç ana elemanın meydana getirdiği canlı bir varlıktır. Ölümden sonra ki hali ise , ilk bakışta onun tekamüldeki varlıkla artık hiçbir ilişkisi kalmadığını andırır. Fakat bu yanlıştır. O sadece , bir ruhun en kuvvetli tesir alanı olma halini kaybetmiştir. Fakat daima tekamül etmekte olan değerlerin tesiri altındadır. Dünyanın bir maddesidir ve dünya da tıpkı bir insan gibi tekamüle hizmet eden bir vücuttur.
Şu halde ölümü , tekamüldeki varlıkların ana tesirlerinden mahrum kalan , tekamüle yardımcı varlıktaki ana elemanlar dengesinin bozulmasıdır diye tarif edebiliriz.
Varlıklar , ana elemanların  Mutlak Nizama uygun olarak birleşmelerinden meydana gelmişlerdir. Ve varlıklar , aralarında birleşerek mevcut bütün varlıkları meydana getirirler.
Bütün birlaşme ve ayrılmalarda üç ana elemanın tesirleri rol oynamaktadır.
 
                                               999.
                       ALLAH  YARDIM  EDER , KORUR
 
Allah , tekamül yolunda liyakat göstermeye gayret edenlere yardım eder.
Herhangi bir hedefe vasıl olmak isteyenler , liyakat gösterdikleri taktirde Tanrının yardımlarına nail olurlar. Emek harcamadan da erişilen hedefler vardır. Emeksiz ve liyakat göstermeksizin istedikleri hedeflere ulaşanlar , büyük denenme arifesinde olanlardır. Evvelce verilen emeklerin karşılıkları da bazen hiç umulmadık bir anda karşınıza çıkabilir. Bu yüzden de emeksizce elde edilmiş gibi gözükebilirler.
Gayesiz ulaşılan hedef yoktur. Şuurla erişilmek istenen büyük hedeflere ise ancak liyakatle ulaşılır. Tanrı ise , şuurla tekamül gayesi ile hedeflerine ulaşmak isteyenleri, bu yolda gayret ve liyakat gösterenleri en yüksek yardımlarla korur , destekler , mükafatlandırır.
 
                                               1000.
                                              
                                               ALLAH
Tanrı , değer üstü bir varlıktır. O , varlıkları var ettiği ( “değer”de denilen) hassaların halikidir( 1: halik: halk eden , yaratan). O , her zerrede varlığını hisseder. Fakat zerreler , varlıklarında O’nun mevcudiyetinin katresini(2)bile hissedemezler. Çünkü O, idrak edilmesine imkan olmayan büyüklüktür (2. katre : damla).
 
                                               1001.
                                   BEDEN  , RUH  VE  BÜTÜN
 
Bir insanın tesir alanının bedenden ibaret olmadığından bahsetmiştik. Ve yine önceki bilgilerde ; bir inan ölür ölmez madde ile irtibatı çözülür, bunun sonucu olarak da artık dünya hayatına dönemez demiştik. Bu hali , bir insanın uykudan uyanınca uykusunda gödüğü rüyaya tekrar geri dönememesine benzetmiştik.
 
Kısaca ; ruhun maddeli veya robotlu ortamlardaki tesir alanı ,  tesirlerinin teksif edilmiş olduğu bedenle sınırlandırılamaz demiştik.. şimdi konuyu bira açalım :
 
1.         Ruhlar dünyadan ölüm hadisesi ile ayrıldıktan sonra bedenleri ile aralarındaki irtibatı tekrar kuramazlar. Bedenden ayrılan bir ruhun artık dünyada eskisi gibi maddi bir tezahürü olamaz. Fakat bir ruhun bedenden ayrılmış olması demek ,o ruhun dünyadaki tesir alanının kaybolmuş olması demek değildir. Gerçi o artık bir insan olarak dünyada mevcut değildir. Fakat onun dünyada , ölümden sonra da devam edecek olan bir tesir alanı mevcuttur.
 
  1. İnsanlar ölümlerinden sonra , artık dünyada insan olarak tezahür edemezler. Fakat bir insanınkine benzer hislerle dünya hayatına dahil olabilirler. Fakat bu dahil oluştan , dünyada yaşayanlar haberdar olamazlar. Fakat onlar tesir güçleri ve imkanları oranında dünya hayatından pay alabilirler. Mesela ; Bir ruh imkanları oranında dünya hayatına nüfuz edebilir. Hatta istediği ortamlarda , o ortamlarda yaşayanların haberleri olmadan  mevcut olabilir. Fakat maddeden ayrılmış bir ruhun düşünceleri ile , maddeye bağlı bulunan ruhların( insanların) düşünce ve şuurları arasında farklar vardır. Bu farklar madde ile bağları kopmuş ruhun lehine  tezahür eden farklardır. Bu sebeple dünyadaki nüfuz edebildiği alanlarda tesirler icra eden bir ruh, dünya realitesine ve dünyadayken  malik bulunduğu fikir ve düşüncelere uygun davranmayabilir.
  2. Tesir alanları geniş olan ruhlar , dünyadan ayrıldıktan sonra dünyadakilere yardımlar yapabilirler. Fakat bu yardımlar dünya  realitesine uygun olarak pek güzel şeyler halinde tezahür etmeyebilir. Yardım etmek imkanlarına malik yüksek bir ruh yardımlarını yaparken hiç şüphesiz ki en ön planda “tekamülü” dikkate alır. Aynı zamanda yardım yapan ruh da daha üstün varlıkların tesir alanlarındadır. Bu hususunda yapılan yardımlarda rolü vardır. Kısaca ; yapılan yardımlardan çoğu hoşa gitmeyen hadiseler halinde tezahür edebilir.
 
  1. Yüksek  vazifeli varlıklar ,  vazifeleri ve değerleri icabı bir süre bulundukları tekamül yerlerinden , tesir alanları bırakarak ayrılırlar. Bu tesir alanları, yüksek varlıklar ve kendileri tarafından uzun süre hatta dünya durdukça korunur. Ölüm , bir vazifelinin dünyadaki vazifesini sona erdirmiş olmaz. Asıl vazifelerini dünyadan ayrıldıktan sonra tatbik eden vazifeliler vardır. Vazifeli bir varlık için beden , vazife icabı bir süre giyilmiş  bir elbiseye benzer. Dünyadan ayrıldığı halde tesir alanı ve vazifleri devam edenlere örnek olarak Muhammed’i gösterebliriz.
 
  1. Bir de tekamülle  ilgili kollarda vazifeli olanlar vardır. Bunlar da ölümlerinden sonra yaşayan ; san’atkar , bilim adamı , kaşif ve mucitlerdir.
 
  1. Bir vazifeli dünyadan göçtükten sonra , vazifesine , vazifesinin icab ettirdiği imkanlara sahip olarak devam eder.
 
  1. Bir vazifeli , şayet vazifesi icab ettiriyorsa , ayrılmış olduğu yere gerektiği şekilde tekrar dönebilir ve bu tekrarlar da tekrarlanabilir.
 
  1. Bir vazifeli vazifesine bedensiz haliyle de tıpkı bedenindeyken olduğu gibi , hatta daha büyük imkanlar içersinde devam edebilir.
 
  1. Dünyadan ayrılmış olan bir vazifelinin mevcudiyetini , dünyada yaşayanlar hissedebilirler. Her varlık dünyadan ayrılırken kısa veya uzun zaman devam edecek bir tesir alanı bırakır. Ancak , vazifeliler en geniş tesir alanlarını bırakanlardır.
 
  1. Varlıkların bulunduğu robotlu ortamlarda , arkalarında bıraktıkları tesir alanları ile , maneviyat alemlerindeki tesir alanları arasında farklar vardır. Robotlu ortamlarda arkalarında bıraktıkları tesir alanları , robot ile ilgilidir ve o robotu izah için kullanılan faktörlerden faydalanarak izah olunabilen ( veya izah olunmaya çalışan ) tesir alanlarıdır. Mesela, bir süre yaşadıktan sonra dünyadan ayrılan bir ruh , arkasında maddi izah olunabilen bir tesir alanı bırakır.  
 
Maneviyat alemlerindeki varlıkların tesir alanları  , robot veya maddeyi izaha yarayan faktörlerle izah edilemez. Bu sebeple de tesir alanı denildiğinde akla gelen şeyi mekan kavramından faydalanarak izah etmeye imkan yoktur. Çünkü dünyada tanınan ve mekan kavramı ile izah olunabilen şeyler madde ile ilgili , madde ile bağlı , kısaca ; maddeli varlıklardır.
 
  1. Maneviyat alemlerindeki tesir alanları birçok hallerde maddeli , robotlu bölgelere de nüfuz edebilen  ve oralarda kullanılan ölçülerle oranın şartlarına uygun  olarak  izah edilebilen tesir alanlarıdır. Mesela maneviyat alemindeki bir varlık dünya üzerinde tesirler icra eder. Bu tesirlerin I. Maneviyat alemlerine göre izahı , II. Tesir ettiği robotlu ortama göre izahı vardır. Bu iki izah arasında da çok büyük farklar mevcuttur.
Maneviyat alemlerindeki tesirler, tesirlerin derecesine ve tesir merkezine göre çeşitli tarzlarda izah olunabilirler. Robotlu ortamlarda ise bu tesirleri her varlık kendi liyakatine göre izah eder. Hakikatte, ayrı ayrı düşünülebilen bütün tesirlerin tek bir tesir halinde de izahı mümkündür.
 
Mesela , bir vazifeli , şuurla hareket edebilen bir kolun bir parmağına benzetilebilir. Şuur ise beyinden bedene , bedenden kola, koldan da parmağa ulaşmaktadır. Bir parmağın şuurla hareket edebilmesi , onun bir şuur merkezi olmasından ileri gelmez. Kolun da bağımsız bir şuuru yoktur. Hatta beyine bile şuur ruhtan aktarılmaktadır.
Ruh ise ( analiz metoduna göre) bağımsız düşünülebilen bir şuur merkezidir. Fakat hakikatte ruh da tıpkı parmağın kola bağlı oluşu gibi , daha üstün şuur merkezlerine bağlı bir merkezdir.
İşte ruh tıpkı termometrenin içersindeki cıva gibi , daha üstün şuur merkezlerine doğru bilgisini arttırarak yükselir, tekamül eder. Ayrı varlık olarak düşünülebilen ruh , sentez yolu ile , diğer varlık ve değerlerle bir arada düşünülebilir. Bu sebeple , ruhu bedendeki , şuurla hareket eden parmağa benzetebiliriz. Bu yüzden de onu bağlı bulunduğu daha yüksek varlıklardan tamamen ayrı olarak düşünebilmek doğru olmaz.
 
                                                    1002.
                                               TOPLUMLAR
 
 Bir toplumda fertlerin tutumları toplumdan ayrı tutulamaz. Toplumdaki fertlerin tutumlarının bozulması , dürüstlükten uzaklaşmaları , içinde yaşadıkları toplumu dürüst bir toplum olmaktan uzaklaştırır. Nasıl ki bir bedende iyi çalışmayan hücrelerin artması o bedeni hasta hale getirir ise ,  bir toplumdaki fena ahlaklı insanlar da o toplumu hasta hale getirirler.
Fertler nasıl tekamülleri ile ilgili hadiselerle karşılaşıyor ve zaman zaman acı tatlı olayları yaşıyorlarsa , toplumda öyledir. Böyle olduğu için de  toplumun yaşıyacağı hadiseler , o toplumdaki iyi ve kötü fertlerin adet ve icraatları ile orantılıdır.
Kısaca , iyi fertlerden kurulu toplumlar iyi ve güzel hadiselerle , kötü insanlarla dolu toplumlar ise ikaz edici , yol gösterici ve onları doğru yola sevk edici acı hadiselerle karşılaşırlar. Hiç şüphesiz ki , iyi insan ve toplumlara yol gösteren , ikaz eden hadiseler de iyidir.
 
                                               1003.
                                   OTOMATİK  YARDIMLAR
 
İnsanların hareketlerini ve davranışlarını iki kısma ayırarak tetkik etmek mümkündür :
Şuurlu hareket ve davranışlar ,
Otomatik hareket ve davranışlar.
 
Otomatik olarak yapılan hareketler , ihtiyacı karşılayan özellikteki hareketlerdir. Fakat  her varlığın ihtiyacını karşılamak için yaptığı hareketler arasında da farklar vardır. Mesela aynı tehlike karşısındaki iki insan , otehlikeden korunmak için , şuurlu veya otomatik , birbirlerinden farklı davranışlarda bulunurlar.
Gerek şuurlu , gerekse otomatik hareketler arasındaki farklar ise varlıkların manevi değerleri ile orantılıdır. Mutlak Nizama uygun olarak varlıkların yapmakta oldukları otomatik hareketler , o varlıkların tekamülleri ile ilgilidir. Bu hareketlerden gaye tekamül olduğu için hepsinin gayesi aynıdır denilebilir. Davranışlar arasındaki farkların çoğu ise görünüştedir.
 Otomatik hareketler o kadar sür’atle ve ihtiyaçları karşılayacak şekilde ve maksada uygun olarak cereyan ederler ki, bunların çoğunun  bir gayesi olduğu fark bile edilmez. Mesela bir insanın elini bile en tabi şekilde oynatmasını icab ettiren biyolojik ve psikolojik bir sebep mevcuttur. Yüz adelelerinin gerilmesi , sebepsizmiş gibi hareket ettirilmesi , hep sebepleri olan otomatik hareketlerdir.
Şuurlu hareketlere gelince , onlarda da otomatik yardımların rolleri vardır. Dünyada hiçbir şuurlu hareket yoktur ki o harekette otomatik yardımlardan faydalanılmamış olsun. Bir insanın en şuurlu hareketlerinde bile , otomatik yadımlardan ve yardımlar halinde tezahür eden Mutlak Nziamdan faydalanılmamış olması mümkün değildir.
 
                                                    1004.
                                         ANA  BİLGİLER
 
Dünya şartları , tekamülle ilgili bilgilerin analiz metoduna göre tetkik edilmelerini zorunlu hale getirir. Ancak böylelikle üzerinde durulması gereken bilgiler diğerlerinden ayrılır. Fakat buna rağmen bilgilerin sentezini yapmak ve bu esnada ana bilgilerin yardımcı bilgilerle karışmamasına dikkat etmek gerekir.
 
                                               1005.
               ŞUURLU  İNANÇ  BİLGİLERİNİN  MENŞE’İ
 
Bir çok buluş sahiplerinin , bilim adamlarının , filozofların , din adamlarının ve san’atkarların manevi yardımlar aldıklarından , hatta her şeyde , yapılan her harekette manevi , dünya üstü menşe’li yardımların rolü olduğundan bahsettik. Bu yardımlar , belli etmeden yapılan yardımlardır.
Bu yardımları alanlar, aldıklarının yardım olduğunu bilmeden yapmaları gereken şeyleri yaptılar. Fakat ana bilgilerin, hatta ona yardımcı olan bilgilerin menşe’lerinin dünya üstü olduğunun bilinmesi icab eder! Çünkü bu bilgilerin içersinde kat’i yol göstermeler bulunabilir. Şuurlu bir iman sisteminin yerleşmesini temin edecek bilgiler, insanlığı hakikatlerin derinliklerine ve bu derinliklerdeki manevi değerlere yükseltecek olan bilgilerdir. Bu yüksekliklere ise madde ile sınırlı mevcut dünya imkanları ile erişilemez.
Bu sebeple Şuurlu İman bilgilerinin menşe’inin bilinmesi, hiç olmazsa dünya üstü menşe’li olduğunun idrak edilmesi gerekir.
 
                                              
 
 
                                              1006.
                        GERÇEK  ÜZERİ  GERÇEKLER
 
Bazı insanlar gerçeği görmekten bahsederler. Halbuki gerçek , ancak görülemiyeceğini idrak etmekle görülmeye başlanır.
Robotlu ortamlar ve bu arada da dünya için hakiki manada bir gerçek tasavvur edilemez. Her devrin , her realitenin kendine uygun gerçekleri vardır. Bu sebeple dünyada ve insanlar arasındaki birçok fikir ayrılıkları ; insanlığın , gerçeklerin üzerinde de gerçeklerin olduğunu idrak etmesi ile hal yoluna girebilir.
Dünya , insanların erişebilecekleri her bilginin üzerinde biligilerin , böyle olduğu için de her gerçeğin üzerinde gerçeklerin bulunduğu bir tekamül yeridir.
 
                                               1007.
                                   İNSANIN  İRADESİ
 
İnsanlar madde tesirleri altında bulunduklarından birçok şeyleri ters değerlendirirler. Bu değerlendirmelerde de çoğunlukla kendi varlıklarını bir ölçü, bazen de bir merkez olarak kullanırlar.
Bir insan varlığını “insan” olarak düşünür. İnsan ise ruh ve bedenden oluşur. Ruh ile bedenin dünya şartlarına göre sentezinden ise insan meydana gelir. İnsana her şeyi yaptıran ve icraatta da bedeni kullanan ruh’dur. Ruha gelince , daima daha üstün değer ve varlıkların tesiri altındadır.
Her ruh üstün varlıkların sınırladığı imkanlara maliktir. Şu halde, bir ruhun icraatı tamamen ona ait bir icraat olamaz.
 
 
Dünyada bahsolunan bir “irade” vardır. Bu sebeple de ; iradeli insan , iradesiz insan gibi sözler söylenir. Bir insan acaba ne kadar  bir iradeye sahiptir?..
Bu suali cevaplandırmak için analiz-sentez metodu uygulayalım :
Önce ; insan nedir?. Biraz evvel bahsolunduğu gibi insan , ruh ve bedenden meydana gelmektedir. Ruh ise daha üstün varlıkların sınırladığı serbesti içersinde faaliyet gösterebilir. Faaliyetini de beden vasıtasıyla tezahür ettirebilir. Ruhun beden üzerindeki hakimiyeti bir insanın iradesinde çok mühim rol oynar.
 
Ruhun tesirlerinin en kesif olarak toplandığı maddeden varlığa beden denir.
Ruhlar daha üstün varlıkların sınırladığı imkanlara maliktirler.
Ruh, mevcut imkanları ile bedene , dolayısıyle diğer maddelere tesir eder.
1.   Ruh , beden vasıtasıyle diğer maddelerden ve madde ile bağlı manevi varlıklardan tesirler alır.
2.   Ruh madde yolu ile aldığı tesirler ve maddeden bedeni ile maddeler üzerinde icra ettiği tesirlerden faydalanarak tekamül eder.
 
Görülüyor ki , ruh tam bağımsız bir varlık değildir. Maddeli ortamlardaki ruhlar ise madde aracılığı olmadan bir iş yapamazlar. Bu sebeple ruh ve beden ilişkisinde , beden ruhun maddeli ortamlarda en çok tesir edebildiği maddi varlıktır. Bedenin bedenlik özelliğini koruyabilmesi için , maddi yapısına ruh yolu ile ulaşan manevi tesirlere ihtiyacı vardır.
Ruhu bedene bağlayan ( ruh yolu ile bedeni meydana getiren maddelere ulaşan) manevi şualardır. Şualar denilen bu tesirler ruhu bedene , bedeni ruha bağlar. Ve bedeni , ruhun tesirlerini dünyaya yansıtabildiği bir filtre haline getirir.
Ruh , bu sebeple maddeli ortamlara ancak bedeni vasıtasıyle yayılan tesirler yayımlayabilir. Beden , ruhu maddeli ortamın şart ve imkanlarına uygun olarak sınırlayan bir tekamül faktörüdür.
 
GERİ RUHLAR ; beden vasıtasıyle varlıklarına ulaşan izlenimlerin tesirleri altında kalırlar. ORTA DERECELİ RUHLARDA ; ruhtan maddeli ortama , maddeli ortamdan ise ruha yansıyan tesirlerde bir denge göze çarpar ki bu denge çoğunlukla “ mantık” halinde tezahür eder. YÜKSEK RUHLARDA ; ruhtan maddeli ortama yayılan tesirler , ruhun maddeli ortamdan  aldığı tesirlerden genelde daha fazladır. Buluşlar yapan bilim adamları ve dahiler ekseri bu gruptandır.
 
Şimdi ayrı ayır verilen bu bilgilerin sentezini yaparak “irade” hakkında bir bilgi elde edilebilir:
Ruhlar ,daima daha üstün varlıkların tesirleri altındadırlar. Bir ruh ise tesirlerini dünyaya bedeni vasıtayle yansıtabilir.
Bu izah ,bir insanın mutlak bir iradeye sahip olmadığını hatta bağımsız bir iradenin dahi sahibi olmadığını izah etmeye yeterlidir. Şu halde , bir insanın ruhu sınırlanmış bir iradeye sahiptir. Bu irade ise , ruhun tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde , daha üstün varlıklar tarafından , ruhun tekamül planına uygun olarak sınırlandırılmış bir iradedir.
 
                                               1008.
                       “KÜL”  VARLIĞIN İNCELENMESİ
  
Kül halinde olan , Tanrının var ettiklerini anlatabilmek için , önce kısımlara ayırarak tetkik etmek ( analiz), sonradan da bütün haline getirerek sentezini yapmak ve bu sentez tetkikatın arkasından yine ayırarak analizle konunun derinliklerine şuurla inmek mümkündür.
İnsanların var olan şeyleri ve var olduğuna  inandıklarını kül halinde tetkik edebilmeleri çok zordur. İnsan kül halindeki bu varlığı , varlıklar hailinde görerek  ve onlardaki saklı birçok hakikatleri tetkik ederek bütünün kavranmasına doğru yol alır.
Yani insan gördüğü ve mevcut olduğunu hissettiği hatta inandığı şeyleri kül halinde tetkik edemez. Onları , ancak kısım kısım tetkik edebilmek imkanlarına maliktir. Kül halindeki varlıktan uzanabildiklerini inceler ve onları imkanlarına göre değerlendirmeye çalışır.
İlk insanlarda dahi mevcut olan bu araştırma arzusu , insan yapısındaki bir özelliktir. İnsan meçhul olandan çekindiği için onları çözmek ve onlardan faydalanmak ister. Bu tür içgüdüler insanları, bilinmeyenleri bilinenler haline getirmeye itmiştir. İnsanoğlunun “varlığı” tetkike başlaması , aynı zamanda insanın tekamülüne başlamasıdır.
Aslında insanların bir iç itilişle bu araştırmalara yönelişleri  birçok yardımlar ve düzenlemeler halinde otomatik cereyan eder. Böyle olduğu için de başlangıç , hiç de şuurlu analiz işlemi halinde olmamıştır. Ancak otomatik bir analizle insanoğlu “varlığı” incelemiş ve bu hal “ Tek Allah” prensibindeki dinlerin zirvesine erişilinceye kadar devam etmiştir. Gelişerek tasavvuf konularına kadar varan bilgilerin , tasavvufi izahlarla sentezi yapılmaya başlanmıştır.(1). Bütün bu gelişmeler sonucu hazırlanmış olan düşünce zemini de şuurlu bir imanın kurulabilmesi için gereken zemindir. Bu zemini hazırlayan ise , insanlık tarih boyunca “ dinler” halinde tezahür eden “din” dir.
 (1. tasavvuf : İslam tasavvufu, İslam dini düşüncesinin eriştiği en ileri merhale kabul edilir. Tasavvufun konusu ; nefsi ıslah etmek , kötü huylardan ve varlıktan geçmek , Tanrı aşkına kavuşmak , o aşk ile var olmaktır. Mistisism’i ( yani, dini duyuşu) esas kabul eder. İslamda şeriatı , yani insanın hareketlerini dışardan idare eden kanunu  , kişinin içsel denemesine üstün tutanlara şeriatçılar denildi. Bunlar dini hayat olarak değil , kanun ve disiplin olarak aldılar. Mutasavvıflarsa şeriatın, sadece kabuğu teşkil ettiğini ve dinin özünün içsel deneme ile yaşandığını kabul ettiler. Mutasavvıflara göre tasavvuf  tecrübesi  , bu tecrübeyi yapmayanların anlayışına kapalı bir alandır. Tasavvufun bir bilgisi ve teorisi olmakla beraber , bilgiden çok duyuş , görüş ve oluş esasları vardır. Mutasavvıflar aklın ve bilginin fonksiyonunun , onları aşkın hududuna kadar  götürmesi olduğunu kabul ederler ve “ bilgi ve akıl sizi aşka teslim eder, aşk Allahla birleştirir” derler. Mutasavvıflar  bazen cezbe halinde coşarak “ enel hak “ yani “Ben Allahım , Allaha karıştım..” diyebilmişlerdir. Bunu Mevlana şöyle izah eder : “ demir ateşe girince ondan farksız olur ve ; “ben ateşim..” derse ilahi tecelliye uğrayan kul da kendi benliğinden geçmiş halde ; “ben hakkım”.. der”. Burada , bu yanılgıyı hoşgören bir açıklama gizlidir ki , Mevlana daima bunun büyük bir yanılgı olduğunu belirtir. Yukarıda metinde “ bilgilerin tasavvufi izahla sentezinin yapıldığı “ belirtiliyor. Asavvufda “ her şeyin bir tek kül yücelik olduğu ; o kül yüceliğin arı temiz bir okyanusa benzetilmesi halinde , kişinin arınarak o okyanusa tertemiz bir damla olarak karışmayahak kazanacağı ve benliğin o birlik ( tevhid) içinde kaybolacağı ( fena fillah mertebesi) belirtilerek en ileri anlamda bir senteze varılmıştır) .
Şuurlu imana başlangıç, hakikatlerin şuurla analiz edilmesiyledir ve bunda dinden , felsefeden , ilimden faydalanılır.
Dinlerle , Şuurlu İmanı ilgilendiren birçok hakikatler açıklanmış ; felsefe ile insanı ve alemi tetkik kapıları açılmış ; ilim ile de , kül halinde tetkik edilen varlık ve hadiselerin teker teker derinliklerine inilmeye başlanmıştır. Şu halde Şuurlu İmana esas olan zemini din-felsefe-ilim hazırlamıştır.
Gününüze kadar ayrı ayrı ele alınan  hatta zaman zaman birbirlerine aykırı olarak düşünülen bu üç şey , hakikatte tek şeyin analizinden hasıl olan üç elemandır.
Şuurlu İman bilgileri ile kül halindeki varlık , yüksek “bilgi” yardımları ile izaha başlanmış , izahlarda da analiz metodu kullanılmıştır.
                                               1009.
                                               TEZATLAR
 
İnsanlar dünyada değerlenmek için yaşarlar . dünya hayatı ve bu hayatı bir süre yaşıyacak olan insanlar , doğrular (+) ve yanlışlar (-) den faydalanarak değerlenirler. İnsanların (+) ve (-) den faydalanışlarını şöyle özetleyebiliriz.
 
1.   İnsanların tatbik ederek değer kazancakları şeylere + denilirse , bunların karşısında yapmamaları gereken , kısaca – durumda olan şeyler vardır. Mesela ; doğru söylemek + dır, yapılması gerekir. Bunun karşıtı da yalan söylemek ise – dir , yapılmaması gerekir.
2.   İnsanlar , üzerlerinde olumlu ve olumsuz tesirler bırakan  hadiselerle karşlılaşırlar. Mesela bir hastalık veya kayba sebep olan hadise o insan üzerinde olumsuz , sevinç yaratan bir hadise ise olumlu tesir bırakır.
3.   Dünya ve dünyanın bulunduğu kainatta hadiseler daima  +  ve  –  esaslarına göre cereyan eder. Sıcak olan yaz mevsimine + denirse , onu takip eden kış mevsimi – dir. keza , gündüze + denirse , onu takip eden geceye – denilebilir.
4.   İnsanlar daima + ve – lerin tesirleri altındadır. Normal bir insan için olumlu ; vicdanının , şuurunun ve toplumun tasvip ettiği şeylerdir. Çalışkan , namuslu , vicdanlı , doğru , yardımsever , iyi bir insan olmak , insanların tasvip edecekleri , olmaya ve yapmaya gayret edecekleri şeylerdir ki ; bunlara + denilebilir.
 
Bir de bunun zıddı vardır. Vicdanın , şuurun ve toplumun tasvip etmeyeceği şeyler. Mesela yalan söylemek , namusa aykırı davranışlar yardımdan kaçınmak ve egoistçe  yaşamak. Bunlar bizzat bu işleri yapanların bile ruhen tasvip edemiyecekleri şeylerdir. Bir insan yalan söyler fakat kendisine yalan söylenmesinden , aldatılmaktan hoşlanmaz. Şu halde tasvip etmediği ve karşlışmak istemediği bir şeyi başkalarına tatbik ediyor demektir. Şayet yalanın iyi bir şey olduğuna inanmış olsaydı, kendisine de yalan söylenmesine ve aldatılmasınaseverek rıza göstermesi gerekirdi.
Keza , hırsız kendi evinin soyulmasını, eşyalarının çalınmasını istemez. Şu halde bütün bu ve buna benzer şeyler bir insanın bazı zaaflardan dolayı yaptığı fakat kendisine yapılmasını istemediği şeylerdir ki hepsine (-) yani yapılmamasıs, kaçınılması gereken şeyler denilir.
5.         Bir insan + ve – tesirler altındadır. İnsanları – ye yönelten ise maddenin hazırladığı ve doğurduğu ihtiyaç , eğilim ve arzulardır. Durum böyle olduğuna göre en önemli tekamül kanunlarından birini yazdırabiliriz :
 
            Her hadise , her ihtiyaç , her eğilim , her arzu ; pozitif ve negatifin bulunduğu tekamül faktörleridir. En basit hadiseleri bile + veya + ya yakın , - veya – ye yakın çözümlemek ve onlardan faydalanmak mümkündür. Mesela bir insanın karnının acıkması normal ve masum bir duygudur. Aynı insanın karnını doyurmak istemesi de doğaldır. Fakat insan istediği gibi karnını doyuramaz. Dünya nizamı bir insanın nasıl karnını doyurabileceğini sınırlandırmıştır. Cebinde parası olan bir insan karnını rahatça doyurabilir. Sağlığa uyan veya uymayan besinler alabilir. Sağlıklı besinler + , sağlıksız besinler ise o insanın  üzerinde  – tesirler icra ederler. Parasız olan bir insana gelince , böyle bir insanın her şeyden önce ; “ karşılaşılan bütün hadiselerin kendisini deneyici vasıflar taşıyan hadiseler olduğuna ” inanmış olması gerekir.
 
Şayet  bu hakikati idrak etmiş ve ona iman etmiş bir insansa , hiçbir zaman  - yollara sapmaz ve mesela hırsızlık etmeye, yalan söyleyerek karnını doyurmaya kalkışmaz. Karnını doyurabileceği bir yere gider ve parası olmadığını, karnının ise aç olduğunu söyler. İmtihan burada bitmeyebilir. İlk başvurduğu yerden kovulabilir vebu hal onu üzüntü içinde bırakabilir. Fakat onun yılmaması , vicdanının , şuurunun ve o toplumun tasvip ettiği yoldan karnını doyurmaya çalışması , hatta icab ediyorsa o geceyi aç geçirmesi ve gündüz de , çalışarak karnını doyuracak parayı kazanması gerekir.
Böyle bir imtihanı başarı ile geçirenler , + dan ayrılmayanlar , o imtihanda elde ettikleri değer ve bilgilerden hayat boyunca faydalanabilirler. Şayet böyle bir insan geçirdiği imtihandan gereken dersi almış , manevi değeri kazanmışsa , artık onun tekrar açlıkla denenmesine lüzum kalmaz. Açlığını , vicdanı ve şuuruyla tasvip etmediği , toplum realitesine aykırı yollardan gidermeye çalışanlar ,  belki ilk bakışta açlıklarını gidermiş olurlar fakat bu onlar için bir son değil bilakis daha ağır şartlar içersinde denenmesine yol açacak hadiselerle karşılaşmalarına bir başlangıçtır. Kısaca ; bir insan kazanması gereken değeri kazanmakla birçok tatsız hadiselerle karşılaşmayı önleyebilir. Değerler ise vicdanla , şuurla ve topluma faydalı yollardan kazanılabilirler. Yani + olduğuna inandıklarına yaklaşmak , - olduğuna inandıklarından kaçınmakla mümkündür.
 
6.         Madde kainatında her şey (+) ve (-) esası üzerine kurulmuştur. Kadın ile erkek arasındaki alakayı , güzelin karşısında çirkinin, yükseğin yanında alçağın bulunuşunu buna örnek olarak gösterebiliriz. Fakat , Mutlak Nizama uygun olarak tezahür eden bu zıtlıklardan ; (+) lar yapılması, (-) ler ise yapılmaması icab edenler demek değildir. Şu halde bu söylenenlerin bir sentezini yaparsak ; “ insanlar , Mutlak Nizam icaplarından olan tezatlar içersinde (+) ve (-) lerle denenirler” diyebiliriz.
           
            Şu halde bir Mutlak Nizam vardır. Bu Mutlak Nizama uygun olarak , maddenin sebep olduğu birçok tezatlar meydana gelir. Bu tezatlar çok ama  pek çok çeşitlidir. Tezatlar arasında da Mutlak nizama uygun olarak bağlar mevcuttur. Daha doğrusu insan,  ruh değeri oranında  tezatlar arasında bağlar kurar ve onları daha çok değerlendirmek gayesi ile otomatik olarak veya şuurla değerlendirir.
Tezatlardan ortaya çıkan sonuçlar , varlıkların değerlenmelerine yol açmaktadırlar. Keza bir insan güzel veya çirkin olabilir. O insan güzelliğin ve çirkinliğin ortaya çıkardığı durumlar içersinde denenmektedir. Güzel ise ve güzel olduğu için de diğer insanlara guru ile bakıyorsa bu durum onu (–) ye götürür.
            İnsani imkanlar , herhangi bir şeyi tezatsız değerlendirmeye pek müsait değildir. Bu sebeple , bazı varlıkları ve hadiseleri , tezatları tetkik etmekten dolayı elde edebildiği değerlerle değerlendirebilir. Mesela “ dünya büyüktür” der. Çünkü o , uzun ve kısa mesafeler arasındaki tezattan faydalanarak uzunluk kavramına sahip olmuştur. Dünyanın ise yürünerek katedilmesinin pek zor olduğu mukayesesini elde eder.
Dünyadan daha büyük varlık ve mesafeleri bilenler ise “ dünya küçüktür” diyebilirler. Kısaca , insanlar varlıkları , hadiseleri , tezatların mevcut olmasından faydalanarak elde edebildikleri değerlerle çözebilirler. Tezatlardn ise +ve – değerler hasıl olur. İnsanlar bu değerlerden + olanları kazanmaya , negatif olanlardan da uzak kalmaya çalışarak tekamül eder ve gereken değerleri toplarlar.
 
Sonuç:
1.         Her hadise veya varlık tezatlar ihtiva eder.
2.         Her hadisede veya varlıkta bir insanın kazanabileceği (+) veya kaçınacağı (-) değerler mevcuttur.
 
                                               1010.
                                               SEVMEYE  ÇALIŞ!
 
Anlaşılmayı bekleyeceğinize anlamaya , sevilmeyi bekleyeceğinize de sevmeye çalışınız.
 
                                               1011.
                                               ÜÇ  SÜZGEÇ
 
Önceki bilgilerde bir insanın yapacağı işleri, hayatına tatbik edeceği planları üç süzgeçten geçirerek kontrol etmesinin , Şuurlu İmanın esas prensiplerinden biri olduğunu belirtmiştik. İnsanların hareketlerinde kontrol etmeleri gereken üç ölçü , üç süzgeç şunlardır:
1.         Bilgi ve şuur ,
2.         Vicdan,
3.         Toplum realitesi ve ( bu realitenin ürünü olan ve onu temsil eden) toplum kanunları.
 
Yapılması gereken bir şeyi bu üç süzgeçten geçirerek tetkik etmek gerekir. Bu ise insanın kendi kendine yapabileceği bir iştir. İnsan süzgeçlerinin zayıf veya kuvvetli olduğunu ancak mukayese ile öğrenebilir ve fikirlerini tatbik etmeden evvel süzgeçlerinden emin olduğu kimselerden fikir danışabilir.
Örnek olarak harp etmeyi ele alalım. Harp etmek nasıl bir şeydir ?..
1.         Bilgi ve şuur insanlara bunun fena bir şey olduğunu bildirir.
2.         Vicdan harbi reddeder.
3.         Toplum realitesi harbin karşısındadır.
 
Şu halde harb kaçınılması gereken bir şeydir. Şayet fertler düşüncelerini ayrı ayrı bu süzgeçlerden geçirir ve elde ettikleri düşüncelerin şuurla sentezini yaparlarsa birçok felaketler önlenebilir.
 
                                               1012.
                                               SEVEN..
 
Her şeyi seven hiçbir şeyden korkmaz!..
 
                                               1013.
                                   BİLGİDE  AÇIKLANANLAR
Bugüne kadar verdiğimiz bilgilerdeki konular , bu bilgilerde analize tabi tutularak teker teker açıldı ve işlendi. Bu analiz sonucu ortaya çıkan gerçeklerin sentezine  başlanmakla ise en mühim devrelerden birine girildi !...
Analiz-sentez-analiz metodu ile ise şimsiye kadar açıklanan en yüksek hakikatlerin izahına başlandı. Bütün bu yapılanlar , şuurlu bir imanın gerçekleşebilmesi içindir.
 
                                                1014.
                                               BU YOL..
 
Her insan  her şeyi , kendi liyakati ve imkanları oranında üç süzgeçten geçirebilir ve yapacağı işleri yapmadan evvel bilgisi ve şuuru kadar vicdanı ile kontrol edebilir , düşüncelerinin toplum realitesine uygun olup olmadığına dikkat edebilir. Fakat bir insanın öncelikle , düşünce ve planlarını üç süzgeçten geçirmek ihtiyacını hissetmiş olması gerekir. İşte “per” bunun için izah ediilmiştir.
Çünkü bir insanın fikir ve düşüncelerini üç süzgeçten geçirmek ihtiyacını , hatta mecburiyetini hissetmesi için  her şeyden önce hayatın dünyada başlayıp yine dünyada bitmediğine iman etmiş olması gerekir. Bu sebeple bu bilgiler verildi ve imanların şuurlanması için gereken yol gösterildi. Bu yol , insaniyeti asıl yüksek hayata hazırlayan ve onların değerlenerek , şuurla(bilerek) yükselmelerini sağlayacak olan yoldur.
Bu yol , dünya tarihi boyunca çizilen tekamül yolunun şuurlanmasıdır. İnsanlığa , nereye ve neden yürüdüğünü bildiren yoldur.
 
                                               1015.
                       “VARLIK”  VE  ŞUURLU  İMAN
 
Tanrı ilk olarak ; emirlerini tezahür ettiren değerlerle , tekamüle sevk ettiği ve tekamül yardımcısı değerleri halk etmiştir. Bunların hepsi teker teker değerler halindedirler. Fakat ancak üçü bir arada olunca “varlık” olarak tezahür ederler.
İlk halk olunanlar “varlık” değildir. Çünkü onlar varlık üstü imkanlarla var olmuşlardır. Hatta onlara var olmuşlardır demek dahi doğru  olmaz. Çünkü onlar yoktan var olan esas “ ana unsurlar”dır. Bu üç ana unsur da , halk edilişleri de , idrak olunamaz.
İlk halk edilenlerin üçü bir arada düşünülürse “ varlık” olur. Varlık ise Mutlak Nizama göre yoktan var olmaz (1). Tanrı ilk halk ettiklerinden , varlıkları var etti. Ve onların “şuur” kısmını “ tekamüle sevk olan varlıklar” halinde tezahür ettirdi. Tekamüle sevk olan varlıkların ise tekamül seviyeleri şuurlu tekamüle erişti.
(1. Bu üç unsur teker teker , yoktan halk olmuştur ve herbirine de “varlık” denemez.Mutlaka Nizam üstü unsurlardır. Bu üç ayrı unsurun birleşmesi ile üçünü de ihtiva eden VARLIK oluşur ve bütün varlıklar bunlardan türer. Dolayısıyle üç unsurdan oluşan varlık , yoktan var olmamış , üç unsurdan var olmuştur. Mutlak Varlık Nizamı ise üçlü varlıktan itibaren başlar) .
Şuurlu tekamüle ise Şuurlu İmanla başlanır. Şuurlu İmanın dünya hayatı için şartı ;   “ hayatın dünyada başlamayıp , dünyada bitmediğine” ve “tekamüle” inanmak , üç süzgeci hayata uygulamaktır.
 
Şuurlu İmanın esas ana prensipleri :
1.   Tanrının , izahı imkansız büyüklük olduğuna ,
2.   Tanrının ilk halk ettiklerine ,( meleklere , tekamüle yardımcı değerlere , tekamüle sevk edilenlere) ve hayatın dünyada başlamayıp , dünyada bitmediğine ; tekamülle ilgili bilgilerin dünyaya  Tanrının arzusu ile verildiğine , bu bilgilere ve o bilgilere vasıta edilenlerin mevcudiyetine ( vazifelilerin  mevcudiyetine) şuurla imandır.
 
                                                     *
İlk halk edilenlerden hasıl olan varlıklardan Şuurlu İman mertebesini idrak seviyesine yükselmiş insanlar , hayatlarına tatbik edecekleri şeyleri üç süzgeçten geçirirler!.
 
 
 
 
                                                           1016.
                                   AİLE  VE  TOPLUM  İÇİ  TEKAMÜL
 
Tekamül mücadelelerinin devamı ve bu değerlendirici mücadelelere zemin hazırlanması Mutlak nizam icaplarındandır. Mutlak Nizama uygun olarak her tekamül yerinde , insanlar gruplar halinde toplanırlar. Tekamül mücadelelerini doğuran şeyler şöyle özetlenebilir:
Aynı değerde iki varlığın olmayışı(1) , varlıklar arasında görüş , fikir ve düşünce ayrılıklarına sebep olur. Birbirlerine yakın değerde olan insanlar , kümeler halinde toplanarak ortak fikirlerini ve menfaatlerini savunurlar.
( 1. Manevi Planda ; aynı değerde ( tekamül seviyesinde) iki varlık dahi yoktur. Her varlık çok az bir farkla da olsa , biri diğerinden daha geri  ya da daha ileridir. Aynılık yoktur).
 
            Tekamül mücadeleleri ;
1.         Birey, bireye karşı ;
2.         Birey, topluma karşı ;
3.         Toplum, bireye karşı ;
4.         Toplum , topluma karşı
5.         En mühimi de ; birey kendi şahsına karşı ;
olmak üzere gruplandırılabilir.
           
Tekamül mücadelelerini doğuran başlıca sebebi , iki insanın dahi aynı değerde olmayışı olarak belirttik. İki bireyin tıpatıp aynı değerde olmayışının sebepleri vardır. Başlıca sebep ise , her bireyin ruh olgunluğu seviyesinin az veya çok birbirinden farklı oluşudur.
Tekamül mücadelelerinde madde ve maddeden hasıl olan ihtiyaç ve arzular çok büyük rol oynarlar. Mesela ; ana, baba ve evlattan oluşan bir aile düşününüz.  Bu üç insan tıpatıp aynı değerde değildir ve böyle oldukları için de aralarında küçük veya büyük anlaşmazlıklar , geçimsizlikler , münakaşalar olur.
Bu geçimsizlik ve münakaşaların gayesi hiç şüphesiz ki  Mutlak Nizama uygundur  ve bireylerden yüksek realitedekinin , diğerlerini mümkün olduğu kadar yukarı realiteye çekmesi içindir. Aralarında küçük veya büyük  fikir ve düşünce ayrılıkları olan bir aile yine de dışarıya karşı bir bütün halinde gözükür.
Ailenin bireyleri en fazla birbirleri ile ilgilidirler. Bireyleri bir toplum haline getiren  sebeplerin  başında ise , karşılıklı menfaatler ve dünya şartlarına uygun olarak madde vasıtasıyla meydana gelen alışkanlaıklar gelir.
            Dünya hayatında bir aile , gelişigüzel bir arada olan kişiler değildirler. Aralarında tekamülleri ile ilgili bağlar bulunan bireyler aileyi oluştururlar. Mesela bir karıkoca bir süre sımsıkı bağlarla bağlı olarak bir arada yaşadıktan sonra herhangi bir nedenle ayrılırlar. Hele aradan uzun bir süre geçtikten sonra , bir zamanlar birbirlerine sımsıkı alaka ve sevgi bağları ile bağlı zannedilen bu insanlar birbirlerine artık yabancı oluvermişlerdir.
 
   Bir topluma , toplumluk hassasını muhafaza ettiren; manevi şualar(tesirler) vardır. Bu tesirler , madde süzgecinden geçerek dünya hayatına uygun hale gelirler. Şu halde , ailede maddenin rolü çok büyüktür. Fakat zamanla ailenin bireyleri arasındaki tesirler artıp , eksilebilirler.
 
 
 
Toplum hayatında bireylerin birbirleri üzerinde icra ettikleri tesirlerde birçok faktörler rol oynarlar. Ve daima değişen maddi şualar , manevi şuaların değişik tezahür etmelerine sebep olurlar. Mesela dünya şartları insanlar üzerinde daimi tesirler icra ederler. Onları sevindirir , üzer , ağlatır , güldürür , sevdirir , acıtır , hırs ve ihtirasların hasıl olmasına yol açar. Bütün bunlar , insanın dışardan aldığı tesirlerdir. Bu tesirleri alanlar , tesirler yayımlarlarken dışardan aldıkları tesirleri de beraber yayımlarlar.
Dışardan alınan izlenimler de tesirler halinde ruha yansır. Per değeri ise , ruha bu tesirleri tekamül planına en uygun şekilde iletir. Ruh bu tesirlerden faydalanır fakat daha fazla faydalanabilmesi için , bu tesirler ruhtan tekrar bedene , bedendende dışaruya yansırlar. İşte bu tesirler insanların birbirlerine yaklaşmalarında ve birbirlerinden uzaklaşmalarında en mühim rolü oynarlar.
Bir toplum ne olursa olsun ; ”Tekamül Planı”na uygun olarak bir araya gelerek oluşur. Toplumların oluşumları, sadece realitelerin yükselmelerini temin edecek olan fikirlerin öğrenilmeleri için değil , aynı zamanda da benimsenmeleri içindir.
 
                                                  1017.
               RUH  BİR  BEDENLE  SINIRLANDIRILAMAZ !
 
Tek gözüken varlıklar , ağacın dallarına benzer. Her varlık , koskoca şuurlu bir ağacın ( değerince şuur ve imkanları fazla olan) dallarına benzer. Bu ağaçtan bazı dallar kurur , kopar ve ölerek yere düşebilir. Fakat ağaç yaşar.
Bir  insan da öyledir. Onun ölümle dünyadan ayrılması demek , ruhun da dünyayı terk etmesi demek değildir. Kudretli ruhlar , geniş ve yüksek gövdeli , birçok dalları ve yaprakları olan ağaçlar gibidir. Bir dalın kopması , o ağacın ölmesi demek değildir. Beden ruhu tahdit edemez. Ruh ise , beden veya bedenler halinde tezahür eder.
İnsan ölür , fakat ruhu dünyada tesirlerine devem edebilir. Ruh  ,“ beden ve ruhtan ibarettir” diye tarif edilen insanla da  sınırlandırılamaz. İnsanın ölmesi, ruhun da dünya ile alakasını kesmek demek olamaz. Beden , ruhun kuvvetle tesirleri altında bulundurduğu bir madde yığınıdır. Fakat ruhun tesirleri “ bir bedenle” sınırlandırılamaz. Ruhun tesirleri , koskoca bir ağacın dalları ve yapraklarına benzer. Geri ruhlarda bu tesirler bir ağaçtan ibaret olabilir. İleri ruhlarda ise her dal bir ağaçtır. En ulu ağaçlar bile daha uluların dallarıdır.
 
                                                  1018.
                                                  SEVEBİLMEK
 
Sevgiyi öğrenmek , onu benimsemek , sevebilmek için yaşıyorsun!...
 
                                                  1019.
                                      ALLAH  KORUSUN!
 
“Allah korusun” demek ; koruyandan korumasını istemektir!. Allah her şeyi korur , fakat insanlar da bütün korunanlar gibi layık oldukları tarzda korunurlar.
 
                                                  1020.
                                     
                                                  SÜR’AT
En hızlı esen rüzgarlar yaprak bile kıpırdatmazlar. İnsanlarsa vücutlarının her zerresini , her an delip geçen şua rüzgarlarının farkına bile varamazlar.
İnsanlar tekamül ettikçe , duruyor zannedilenlerin ne kadar sür’atli olduklarını, hızlı sanılanların ise onların yanında ne kadar da yavaş kaldıklarını anlayabilirler.
 
                                                  1021.
                                                 
                                                  DUA
Her dilek duadır. Her düşüncenin veya her sözün ibadet olduğunu idrak , insanları ölçülü davranmaya yöneltmelidir. Ruhlar , her sözün dua olduğunu idrak seviyesine yükselmelidir.
Her söz duadır !.
 
                                                  1022.
 
                                                  RUH
“ Ruh bedendedir , fakat bedenin hiçbir yerinde değildir” tebliğini izah ederken , ruhun beden ile sınırlandırılamıyacağından bahsetmiştik.  
Yine bir ağaç düşünelim. Ve bu ağacı , bir ruhun tesiri altındaki varlığa benzetelim. Her dalı , her yaprağı kendisini bağımsız addeden bir varlık.. her parçası , varlığını bağımsız addeden bir ağaç..
Evet ; ruh bir bedenle sınırlandırılmış değildir , fakat o ruhun tesiri altında bulunan beden de , bu bedenin organları da kendilerini bağımsız addedebilirler.
Aynı büyük ruhun tesir alanında , robotlarla irtibatta olan ruhlar, hakikatte büyük ruhun çeşitli robotlar üzerinde icra ettiği tesirlerden başka şeyler değildir. Mesela , insan bir ruhu olduğunu düşünür. Hakikatte ise onun bağımsızca tezahür edebilen fakat aslında büyük ruha bağlı bulunan bir ruhu vardır.
 
Kanun :
 
1.         Bağımsız tezahür eden her varlık, hakikatte daha üstün bir varlığın bir cüzüdür.
2.         Bir ruh , birçok varlıkları , bu arada da birçok insanları tesirleri altında bulundurabilir.
           
Ruhların tesir alanlarının yayılışları,  bir ağacın dallarının yayılışına benzer. Her dal ise birçok dalları ve yaprakları olan büyük ruha ait bir organdır. Dal da , ona ait olan dalcıklar ve yapraklar için bir büyük ruhtur. Her yaprak ise ihtiva ettiği tekamüldeki varlıklar için bir büyük ruhtur. Bu böylece devam eder ve mevcut her zerre , her katre , maddi manevi her varlık tekamül etmek imkanlarına maliktir.
Özetle ; her zerre , her katre şuurlanabilir. Var olduğunu idrakle de ruhluk mertebesine , oradan da daha yükseklere yükselebilir.
Varlığını bağımsız bir varlıkmış gibi hisseden ruh ; tekamüle sevk edilen varlıkların maddi ve manevi her zerresinin malik bulunduğu “tekamül edebilme” imkanlarından faydalanmış ve  “ yaşadığını idrak” edecek seviyeye yükselmiş varlıktır.
 
 
3.            Bir ruh, bağlı bulunduğu yüksek ruhu idrakle, o seviyeye erişebilir , o olabilir. Hakikatte ise yine o’dur. Fakat gerçekten o olmak , o olduğunu idrakle mümkündür.
4.            Tekamül , bir varlığın varlığını idrak edebilmek, gereken şuuru kazanabilmesi için yürümesi  gereken yoldur. Tekamül , aslında bir varlığın tekamül ederek daha üstün mertebelere erişmesi demek değil , zaten kül halinde mevcut olan değerini idrak edebilmesidir. Bu hal , bir dalın , yavaş yavaş bir ağaç olduğunu idrak etmesine benzer.
Dal ağaç olduğunu idrak edecek seviyeye yükselince , artık o ağaçtır. Ağaç olduğunu idrak edebilmek için ise onun evvela bağımsız bir varlık olmadığını , ağacın ufacık bir parçası olduğunu idrak etmiş olması icab eder. Bu sebeple varlıklar , ufaklıklarını ve başlıbaşına bir varlık olmayıp , esas ana varlığın küçücük önemsiz bir cüz’ü olduklarını idrak edebildikleri oranda yükselirler.
 
5.            Varlıklar değersizliklerini idrak ede ede tekamül ederler ve kendi hallerinin ve varlıklarının daha üstün hallerine erişirler.
            Bir ruh maddeden veya herhangi bir robottan kurtulunca, derhal varlığını bambaşka hisseder. Maddeden veya robotlardan ayrılma anları , yükselebilmiş ruhların , kendilerinden ayrı zannettiklerini de kendileri addetme anlarıdır.
 
Ruhları “kesin olarak”  birbirlerinden ayrı gösteren , onların ayrı ayrı bileşimli madde kümelerine bağlı bulunuşlarından ileri gelmektedir. Bu hal , ruhları başka başka varlıklar halinde tezahür ettirir. Hakikatte ayrı zannedilen birçok insanlar , aynı büyük ruhun çeşitli şekillerdeki  tesirleri altında bulunan varlıklardır.
Bir insan ancak öldükten sonra diğer insanların da aynı ruh dalının üzerindeki yapraklar olduğunu idrak edebilir. Her dal ise başlı başına şuur sahibi bir cüz’dür ve daha büyük ruha aittir.
 
                                                           1023.
                                                           BU  BİLGİLER...
Yaprağa dal olduğunu idrak ettirecek olan bu bilgiler , en büyük ağacı şuurlandırandandır.
 
                                                           1024.
                                    MADDE  TESİRİ  ALTINDA  SEVGİ ,  AŞK
 
Ahirette şehvetin verdiği hazzın ulvisi ve çok daha güzeli vardır.orada ruhlar birbirleri ile sevgiyle, aşkla kucaklaşırlar. Bunu , madde tesirleri altında tanınan sevgiyle , yaşanan aşkla izaha imkan yoktur.

Şuur İnanç II ; Bölüm 5

1025.
                                               SEVİNİZ !
 
Aile , kardeş , evlat , sevgili ve hatta madde sevgisi , sizi asıl aşka hazırlar. Bu sebeple ; seviniz , gücünüz yettiği kadar seviniz. Sevgiyi öğrenmek için yaşıyorsunuz!.
Dünyada öğrenebildikleriniz ise hakiki sevgi değildir. Siz ancak dünyada hiçbir şeyi ayırdetmeden sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizin madde ile tahditli idrak sınırlarınızı aşamayan bir sevgidir. Sizi şuurla sevmeye hazırlayan şuursuz aşklar da değerlidir.
Unutmayınız ki , bugünkü şuura evvelce malik değildiniz. Malik olunca da , önceleri , sevgiyi bilmediniz sadece onu yaşadınız. Onu her tekamül devrenizin şartlarına uygun olarak yaşadınız. Talim ede ede bugünkü idrake yükseldiniz.
                                              
                                                  1026.
                                           BİR  DAMLA  BİLGİ
 
Sonsuz denizlere zaman zaman damlayan hikmet(1) taşıyıcıları..Ummana(2) karıştığınız yerde , halkalar halinde yayılan bilgiyi ondan bir katre olarak şuurla tadan varlıklar..
(1. hikmet : bilgelik) , (2. umman : ulu deniz , okyanus).
Biliniz ki , ummanın bir katresi olmakla , umman olabilme sırrına ulaşanlarsınız. Bilginin her uzandığı noktada , varlığını bulmak hakkına ve saadetine kavuşmak üzere olanlarsınız!.
 
                                               1027.
                                   SEVGİ  VE  HÜRMET
 
İnsanlığa , putlaştırmadan sevmeyi , şuurla hürmet etmeyi öğreten , idrak ettiren , benimseten bilgiler bu bilgilerdir. Mutlu  nizam , sevgiye ve sevgiden doğan saygıya dayandırılacaktır.
 
                                               1028.
İLK “HALK” EDİLEN ÜÇ DEĞER İLE “ VAR” EDİLENLER
 
Bilgilerin verilmesi , insanlık tarihi kadar eskidir ve bu hususta akla şöyle bir sual gelebilir , acaba insanlığa bilgi verilmese ve beşeriyet ikaz edilmese de tekamül olmaz mıydı?  Hiç şüphesiz ki Tanrı her şeye kadirdir. Fakat O’nun Mutlak bir Nizamı vardır. Her şey O’nun arzu ve emirlerine uygun olarak , bu Nizama göre cereyan eder. Bu nizam da insanlığın yapılması ve yapılmaması gerekenler hususunda ikaz edilmesini icab ettirir.
Kısaca ,  beşeriyet Tanrının emri ile ve O’nun Arzusuna ve Nizamına uygun olarak irşat (1) edilmektedir. (1. irşad: doğru yolu gösterme ,uyarma).
Mutlak Nizama göre , tekamül bazı şartlara bağlanmıştır ve her tekamül yerinde bu şartlar değişik olarak tezahür ederler. Çünkü tekamül yerlerindeki robotların birbirlerinden farklı oluşları , o robotların aracılığı ile tekamül edenler üzerinde Mutlak Nizama uygun olarak farklar oluşturur. Başka bir deyişle ; Tekamül yerlerindeki tekamüle yardımcı değerler ( robotlar) Tanrının yüksek yardımları(melekler) ile , tekamüle sevk olunan değerler üzerinde çeşitli tesirler hasıl ederler.
 
                                                           *
Herhangi bir şeyin “varlık” halinde tezahür edebilmesi ancak üç esas cevherin  özelliklerine sahip olmasıyla mümkündür. Şu halde ilk var olunanlar , ( dünya idrak kabiliyetine göre) varlık üstü varlıklardır ; ki şu ana kadar bilgilerde benimsetici metot tatbik edildiği ve  senteze geçilmediği için  daima Tanrının ilk var ettikleri olarak bahsolunan ilk var edilenler ; Tanrının ilk “halk” ettikleridir.
Tanrı ilk olarak ;
1.         Tekamül teşkilatında Mutlak Nizam tatbikçilerini ( varlıklarda Tanrıyı temsil edicileri), kısaca ; melekleri,
2.         Tekamüle sevk olunan değerleri ,
3.         Tekamüle yardımcı değerleri , HALK ETMİŞTİR.   
 
Halk etmek Tanrıya mahsustur. Tanrı , var etmek istediklerine meleklerini vasıta eder. Ve var etmek istediklerini tekamüle sevk olunan değerlerle , tekamüle yardımcı değerlerden var eder.
      Bir şeye “varlık” demek için üç hassayı malik olması gerekir. Halk olunanlar ise varlık üstüdürler. Böyle olduğu  için de varlık halinde olanlar tarafından izah olunamazlar. İlk halk olunanlar varlık üstüdürler. Varlıklara , halk olunmuş denebilir. Fakat her halk olunmuş , varlık değildir.
 
                                                     1029.
                                                     GAYE
 
Tekamülden gaye , tekamüle sevk olunan değerlerin değerlenerek halk olunanlardan meydana gelen varlığı idrak etmeleri , daha doğrusu , bu varlığı idrak ede ede şuur ve liyakatleri oranında yükselmeleridir.
Tekamüle sevk olunan varlıklar için tekamülün sonu , hududu yoktur.onlar yükselirler , yükseldikçe de , müstakil bir varlık zannettikleri varlıklarının daha büyük bir varlığın cüz’ü olduğunu idrak ederler. İdrak oranında varlık büyür. Varlık büyüdükçe tabi olduğu varlığı işgal eder , o büyüklüğe erişir , tabi olduğu varlığın da tabi olduğu ve içersinde geliştiği bir varlık mevcuttur.
Tekamül eden , tesir alanını genişleten  her varlığın önünde tekamül edebilmek imkanları vardır. Varlıklar tekamül ede ede , Tanrının ilk halk ettiği üç değerden hasıl olmuş varlığı sarar , o varlığın manevi alanı içinde genişler. Böylelikle tekamüle sevk olunan “değerler” arasındaki fark azalır. Değer , değerler haline gelir. Her değer ise, değerlerden hasıl olmuş varlıklar ihtiva eder.
Her değer , birçok müstakil hareket edebilen değerlere  malik olabilir. Her değerdeki manevi zerrelere benzetilebilecek değerler de şuurludurlar.
 
“Tekamüle sevk olunan varlık “ halindeki bir değer :
1.   Tanrının yardımlarını “melekler” vasıtası ile alan , “tekamüle yardımcı değerler”le irtibatı olan bir varlıktır.
2    .Her “varlık” halinde tekamül eden değer ise ,
 
a.   Varlığına tabi varlık halindeki değerleri
b.   Varlığın tabi olduğu varlığın manevi derinliklerini ; idrak ederek tekamül eder.
 
      Görülüyor ki , tekamüldeki varlıklar
I.    Varlıklarına tabi olan varlıkları , başka bir deyimle ( kendi) tesir alanlarını,
II.  ( Kendilerinin)İçiçnde bulundukları tesir alanını idrak ederek tekamül ederler.
 
Ayrı yönlerde gözüken bu iki yol ise birbirinin aynıdır.
 
Teklamüle sevk olunan bir değer için en yüksek tekamül safhası ; değer halindeki büyüklüğünü  idrak edebilmekle başlar. Bu onun artık , meleklere ve robot değerlere ihtiyacı olmadan tekamül edebilmek imkanlarını kazanmış olması demektir. Bu onun  evvela Tanrı tarafından halk olunan en yüksek vasfını idrak etmiş bulunması ve idrakle , şuurla tekamüle yardımcı değerlere  ve bu değerlerle birleşerek varlık haline gelen , tekamüle sevk olunan değerlere hakim olması demektir!.
 
 
 
                                               *
İşte biz bu kitapta , Mutlak Nizama uyan yolu takip ettik. Önce analiz metodu ile başladık. Sentezi anlattık. Varlığı değerlere ayırdık. Değerleri varlık yaptık ve varlığın , değer olduğunu idrak etmesi ile , en yüksek tekamül safhasına nasıl eriştiğini anlattık.
 
                                               1030.
                                            MUTAASSIP
 
Mutaassıp insanlar , sırası ve zamanı geldiği halde yapılması lazım geleni yapamayanlara benzerler. Tıpkı yaz gelince sırtındaki paltoyu çıkaramıyanlar gibi.
 
                                               1031.
                                   VAZİFELİ  VE  BİLGİLER
 
Tekamül yerlerine , Mutlak Nizam icaplarına göre , zamanı gelince vazifeliler gönderilir. Vazifeli , getirdiği bilgileri zamanı geldikçe hatırlar , yazar veya söyler. Bu bilgiler , Tanrı tarafından korunan bilgilerdir.
 
                                               1032.
                                               HAYATLAR
 
Hayatlar , asıl hayatın içersinde biraz durulup geçilen duraklara benzerler. Bunlar , asıl hayatı safha safha gösteren tekamül ettirici tesirlerdir.
 
                                               1033.
                                               NAMUS
Her insan namussuzluğu kendi dışında arar. Her şahsın fenalıkları dışarıda aradığı bir toplumda , iftira ve yalan revaçtadır.
 
                                               1034.
                                               YOLLAR
Yollar , insanların kanındaki bağımsız canlıların dolaştıkları damarlara benzerler.
 
                                               1035.
                                   KÜL’ÜN  CÜZLERİ
                                    
Vücutlar , vücutta birleşirler. Her vücut ise birçok vücutlar ihtiva eder.
Bir insan vücudu düşününüz. Bu vücuttaki hücreleri de o insanın vücudunda sınırlı bir serbestiye sahip varlıklar halinde tasavvur etmeye çalışınız. Bunlar hareket edebilen , hissedebilen , düşünebilen varlıklar olsun.
Bunlardan her biri bağımsız bir şuura maliktir. Yine bunlardan her biri kendini bağımsız hissedebilirler. Çünkü her bir varlık civarındaki varlıklardan farklı yaşamak imkanlarına sahiptir. Fakat bu varlıklardan hiçbiri meydana getirdikleri ve tabi oldukları büyük varlığın imkanlarına malik değildirler.
 
1.         Dünyadaki varlıklar kendi tesir alanları içersinde varlıklarını diğer varlıklardan ayrı zannederler.
2.         Dünyadaki her varlık , daha büyük bir varlığın cüz’üdür ve daha ufak varlıklar ihtiva eder.
3.         Dünyadaki bütün varlıklar , tesir alanlarının gücü oranında varlıklarını tezahür ettirirler.
 
Birçok varlıklar ihtiva eden bir varlık düşününüz. Bu varlığın varlığındaki yani tesir alanı içersindeki diğer varlıklar da , kendi tesir alanları içersinde bağımsız olarak hareket edebilmek ve düşünebilmek imkanlarına malik bulunsunlar. Bu küçük varlıklardan birinin ölmesi, büyük varlığın ölmesi , mahvolması demek değildir.
Büyük varlıktaki herhangi bir küçük varlığın ölmesi demek , onu , küçük varlık olarak tezahür ettiren tesirin belirli bir robot üzerinden kalkması demektir. Mesela bir insanın ölmesi demek i o insanın ruhunun tesirlerinin beden denilen robot üzerinden uzaklaşması demektir.
Her tesir alanı , tesir alanları ihtiva eder. Üç ana unsurdan meydana gelmiş olan varlıklar , tekamül ederlerken , her varlık bir tesir alanına maliktir. Ve bu tesir alanının genişlemesi onu bir üst varlık haline getirir.
Mesela , bir bedendeki tırnağı bağımsız ve tekamül edebilen bir varlık addediniz. Bu varlığın , parmak olduğunu idrak edebilmesi için bilgisinin ve tesir alanının parmağınkine eşit olması gerekir. Keza parmak da el olduğunu , ancak tesir alanını elinki kadar genişletirse idrak edebilir.
Mutlak Nizama göre , bazı şablonlar vardır. Tırnak , parmak ve el misali şablonlar.. Teker teker düşünülen varlıklar değerlendikçe, otomatik olarak bu şablonlardan herhangi birine uyan bir tesir alanına malik olurlar.
Tesir alanlarını şablonlar halinde tezahür ettiren robotlardır. Dünyada ise bu robotlardan , maddenin meydana getirdiği şablonlardan faydalanılır. Her ruh tekamül ihtiyacını karşılayacak maddeden bir kalıba bürünür. Mesela insanlık seviyesindeki bir ruh kedi halinde olamaz. Şayet o yaydığı tesirlerle tesir alanındaki robotları bir kedi halinde teksif  etmek ( yoğunlaştırma , sıklaştırma , koyulaştırma)   istese bile , Mutlak Nizamı tatbik eden idareci varlıklar buna mani olurlar.
Dünyada her varlık kendini tesir alanından ibaret sayar demiştik. Varlıklar , tesir alanları içersindeki diğer varlıkların da bağımsız birer tesir alanları olduğunu bilmezler. Şuurlu İmana kadar dünyadaki varlıkların en tekamül etmiş olanı insan , ancak kendi varlığının daha büyük bir varlığın cüzü olduğunu biraz olsun hissedebilmişti. Fakat varlığında birçok bağımsız tesir alanları olan varlıkların bulunduğunu hissedememişti. Böyle olduğu için de, bir insan ancak bedeni cansız hale gelince bedende bir ölüm olduğu düşünülürdü. Halbuki o bedende her an birçok varlıklar ölmekte ve doğmaktadır.
Şayet onlar da insan gibi düşünmek imkanlarına malik olsalardı ,her ölen varlık , kendini tabi olduğu insan bedeninden ayrı olarak düşünecek , böyle olduğu için de öldükten sonra tabi olduğu esas bedenin yaşadığını idrak etmeyecekti. Çünkü , her tabi olan varlığın varlığı bağımsız olarak düşünülebilir.
 
Şimdi de daha büyük bir varlığa tabi olan bir varlık ölünce ne oluyor onu düşünelim:
 
1.         Bir varlığın ahirete intikal etmesi demek  , o varlığın robotla olan bağlarının kopması demektir.
 
2.         Bir varlık ahirete intikal ederse ona tabi olan varlıklar da kısa bir zaman içersinde ahirete intikal ederler.
 
Bir varlığın ahirete intikal etmiş olması demek , o varlığın tabi olduğu büyük varlığın ahirete intikal etmesi demek değildir.
Keza büyük varlıklardan mesela insan , kendisine tabi olarak tekamül eden bir varlığın karşılaştığı hadiselerden otomatik olarak haberdar olur. Bunu kendi yaşadığı bir hadise addeder.
Mesela eli kesilen bir insan , elim kesildi der fakat oradaki binlerce canlının cansız hale  geçtiğini düşünmez. Fakat üstün varlıklar bunu bilir ve bildikleri için de kendi tesir alanlarında vukua gelen hadiseleri iki yönden tetkik ederler.
 
1.         Kül Halinde ; hadiseyi yaşayan varlığı kendinden addederek..
2.         Cüz Halinde ; Tesir alanındaki varlığı bağımsız bir varlık olarak düşünerek..
 
Bir de bunun üçüncüsü vardır. O da ;
 
3.         Kül halindeki varlık cüz’ü olan bir varlıkta vukua gelen hadiseyi :
 
a.         O varlığı kendine tabi bir varlık olarak düşünerek ,
b.         O varlığı kendinden ayrı bir varlık olarak düşünerek ,
c.         Kendisini de daha üstün bir varlığa tabi bir varlık olarak görerek ; hadiseyi bu üç esas üzerine tetkik eder.
 
  Çünkü bütün hadiseler ve o hadiseleri yaşayan varlıklar bu üç açıdan tetkik edilebilirler. Fakat insanlar şimdiye kadar hadiseleri sadece bir yönden ve pek az şuurla , sübjektif olarak tetkik edebilmişlerdir.
Gününüze kadar yapılan tetkiklerde insanlar daima kendilerine tabi varlıkların yaşadıkları hadiseleri , kendi yaşadıkları hadiseler olarak tetkik etmişlerdir. Tıpkı eli kesilenin “ elim kesildi” demesi gibi. İşte Şuurlu İman insanlara hadiseleri üç yönden tetkik edebilmek imkanlarını verecektir.
Hiç şüphesiz ki  hadiseleri birçok yönlerden tetkik edebilen varlıklar mevcuttur. Varlıklar , kendi tesir alanları içersindeki varlıkları idrak edip tanıyarak da tekamül ederler.
Bir varlığın kendi tesir alanını şuurlandırması demek , tesir alanını genişletmesi demektir. Varlıklar tesir alanlarını genişletmekle , tesir alanlarındaki varlıkları daha iyi tanımak imkanlarını kazanırlar. Varlıklar tesir alanlarını , mevcut tesir alanlarını idrak ederek genişletirler.
 
                                               1036.
                       TEKAMÜL  EDEN  “ KRİSTAL  TOP “
 
Tanrının ilk olarak halk ettiği üç esas değerden var ettiği varlık , kristal bir topa benzetilebilir. Bu topu tekamüle sevk edişi ise onu fırlatıp kırarak ufak ufak kristal parçalara ayırması gibidir.
Top , üç esastan var edilmiştir. Fırlatılıp kırılan ve toz haline gelen bir kristal zerrecik halindeki varlık tekamüle sevk edilmiştir. Her zerre ise üç esas ana unsuru ihtiva eder ve tekamül edebilmek , şuurlanabilmek , değerlenebilmek imkanlarına maliktir.
Her zerre , şuurlanarak , değerlenerek , daha büyük zerre olduğunu idrak ederek ; daha büyük zerreler haline gelir. Bir zerrenin kristal top olduğunu idrak edecek seviyeye yükselmesi , onun kristal top olması , o değere erişmesi demektir. Bu ise tekamülün sonu demek değildir. Kristal top da tekamül eder.
Kristal topun evvela zerreler haline gelmesi , sonradan her zerrenin bağımsız olarak tekamül ederek daha büyük zerreler olduklarını idrak ederek yükselmeleri ve her zerrenin “kristal top” olduğunu idrak seviyesine yükselebilmesi demek ; robotlu olarak tekamül eden varlıklardan her birinin liyakat göstererek yine robotların yardımı ile kristal top’luk seviyesine yükselmesi demektir.
Bu yüksek halin dünya realitesine uygun izahı şöyledir :
 
I.          ANALİZ METODUNA GÖRE ;
           
            İlk halk olunanlardan meydana gelen varlık, kristal bir topa benzer. Tekamül gayesi ile bu top fırlatılmış ve zerreler halinde parçalanmıştır.
Ayrı ayrı düşünülebilen her zerre ise bir varlıktır. Varlık olduğu için de üç esas hassayı ihtiva eder. Üç esas hassadan meydana gelen zerreler teker teker tekamül ederlerken birbirleri ile olan münasebet ve bağlarını da muhafaza ederler.
Oluştan her zerre , kristal topta aynı değer ve imkanlara maliktir.her zerre , tekamülü için lüzumlu olan yardımları alır ve tekamülünü temin edecek hadiselerle karşılaşır. Mesela , insan herhangi bir hayvana göre daha büyük bir zerre olduğunu idrak edebilmiş bir varlıktır. Hayvan ise bir bitkiden daha fazla yol alabilmiştir.
Yine analiz metoduna göre varlıklar da bu metoda tabi tutularak izah edilebilirler. Her varlık , topun değerini idrak yolunda  ilerleyerek manen değerlenir ve her zerresi üç ana unsuru ihtiva eder.
 
II.        SENTEZE GÖRE İZAH ;
 
            Analiz metoduna göre izah ederken zerrelere ayrıldığından bahsettiğimiz bu topun her zerresi  Mutlak Nizam şartlarına uygun olarak birbirleri ile ilgilidir ve her zerre , diğerini , dolayısıyle kristal topu idrak ede ede tekamül edebilir. Her zerre kristal top olabilir. Her zerrenin kristal top oluşu ; evvela atıldığından ve parçalara ayrıldığından bahsettiğimiz topun her zerresinin bağımsız bir top haline gelmesi olarak izah edilebileceği gibi ; her zerrenin top olduğunu “idrak” etmesi ile aynı olduklarının idrakı şeklinde de izah olunabilir.
Bu iki izah da doğru ve lüzumludur. Çünkü , her zerre tekamül ederek top olduğunu idrak edebilmek imkanlarına sahiptir. Bu ; her zerrenin ilerde top olduğunu idrak edeceği demektir. Her zerrenin , ayrı ayrı  , top olduklarını idrak imkanına sahip oluşu ise ; zerrelerin  toplar halinde ayrı ayrı düşünülebilmeleri imkanını hazırlar. Bu ise analiz metoduna uygun izahtır.
Kristal top, öyle bir toptur ki , onun her zerresi bağımsızca tekamül edebilir ve sonuçta kristal top olduğunu idrak edebilir.
 
Bu bilgi ; topun toplar , topların ise top halinde izah edilebileceğini anlatan bilgidir.
 
                                               1037.
                                   DERİN  DÜŞÜNCE  YOLU
 
Bir insan için bilinmeyen , tanınmayan , göz önüne getirilerek hayal edilemeyen şeyler ; yoktur..
İnsanı , kendisi için “yok” olan şeylere yaklaştıran , yokların “var” olmasını sağlayan yol ise tefekkür yoludur.
 
                                               1038.
                                               YARDIM
 
Tanrının bazı kişilere en büyük lütuflarından birisi , o kişilerin  en sıkışık anlarında kimseden yardım göremeyişleridir. Bu hal , o bazı kişilerin mücadele kudretini ve azmini ( dünya realitesine uygun olarak) kazanabilmeleri içindir.
 
                                               1039.
                       “ HER  ŞEY” DEN  OLDUĞUNU  İDRAK
 
Kainatların her zerresi şuurdur. Fakat  o , şuur olduklarını idrak etmemiş varlıklarla doludur.
Şuur olduklarını idrak edenler , idrak edeceklere yol gösterirler. Yolu gösteren ise gösterileni tesiri altında bulundurur.
Zerreler ise , izahı imkansız büyüklüğün idrak edilemeyen şuuru ile doludur. Allah her zerreye şuurundan verendir. Şuurundan verdiklerine de , bu şuuru , tekamül ederek idrak edebilmek imkanlarını bahşedendir.
Her varlık evvela ,var olduğunu idrak eder. Var olanlardan  olduğunu idrak ise kolay değildir. Dünya “ her şey”den olduklarını idrak seviyesine kadar yükselmiş olanlar için tekamül yeridir. Her şeyden ve aynı zamanda da müstakil (1) olabildiklerini idrak ve buna  iman edebilenler , dünya seviyesinin üzerine , daha yükseklere ve oralardaki üstün güzelliklere hak kazananlardır ( 1. müstakil : bağımsız , ayrı).
 
Dünya , ya üstün bir tekamül yeri olacak veya Mutlak Nizama uygun olarak , değişikliğe uğrayacaktır!.
Şuurlu İmanın benimsenmesi ile dünyaya yükselme ve yaşama hakkı tanınacaktır.
 
                                               1040.
                                        DÜNYAYI  TAHRİP
 
Herhangi bir tekamül yerinin yok oluşu , o tekamül yeri ve orada tekamül etmekte olan varlıklarla ilgilidir. Bir tekamül yeri şayet o tekamül yerinde tekamül etmekte olan en ileri varlıklara artık bir okul olmak imkanını kaybederse , o yer, Mutlak Nizama uygun olarak değişikliğe tabi tutulur.
Şayet tekamül yerinde tekamül etmekte olan varlıklar , bulundukları tekamül yerini kendileri imha edecek seviyeye erişmemişlerse , o yer Mutlak Nizama uygun bir tarzda otomatik olarak imha olunur. Bulundukları yeri kendileri imha edebilecek bilgiye sahipseler , tekamül yeri , oradaki en ileri varlıkların icraatı ile yok olur.
Dünyanın en tekamül etmiş varlıkları olan insanlara gelince , dünyayı imha edecek kudreti  tahrip için değil , şuurla , inşa için kullanmaları gerekir.
Dünyada yaşayanların en tekamül etmişi olan insan , şuurlu bir imanla , iyi bir yola yönelecek ve  tahrip için kullanabileceği imkanları  inşa’ için kullanarak kendisine ve kendisinden sonra yaşayacaklara iyi bir tekamül yeri bırakmak imkanlarına malik olacaktır.
Dünyanın insanlar tarafından mahvedilmesi ise , elektronun , meydana getiren elemanlarına yani basitlerine ayrılması ile mümkün olacaktır. Buna “ esir”lerine ayrışması da denilebilir. “ser”lerine ayrışması ise madde kainatını mahvedecek kudretin , tekamüldeki varlıkların eline geçmesi demektir.
 
                                               1041.
                                   ŞUURLU  İMAN
 
Her dinden Şuurlu İmana yükselinir. Şuurlu İman sahipleri , dinlerine olduğu kadar , başka dinlere de hürmet ederler. Hangi dinden olursa olsun , Şuurlu İmanı idrak eden , ondan kaçınamaz ve onun sorumluluklarını yüklenir.
Şuurlu İman din değildir. O , bütün dinlerin birleştiği bir yüksekliktir. O , dinlerin yerine geçen değil , dinlerden ona yükselinendir. Ona yükselenler , dinlerini şuurlandırmak imkanını bulurlar.
Şuurlu İman sahibi dindar olabilir. O , hiçbir dine aykırı değildir. O, dinleri şuurlandıran ve yüksek manevi varlığında toplayan , dinler arasındaki farkı da şuurla kaldıran , “dinler”i din yapandır.
 
                                               1042.
                       MEVCUT  OLMAYAN  METOT
 
İnsanlar Şuurlu bir imana  , onun zaruri bir ihtiyaç olduğunu idrakla yükselirler. Şuurlu bir imana sahip olmak demek ; bütün bilinecek , öğrenilecek şeyleri , bazı mevcut metotlara dayandırmak demek değildir. Çünkü mevcut bir şeyin doğru olduğunu anlatacak , mevcut olmayan metotlar da vardır.
 
                                               1043.
                                               GAYE
 
Tekamül, ve onun gayesi vardır. Bu gaye için varlıklar çeşitli şartlar içersinde tekamüle sevk olunurlar. Her varlık yaşadığı yerin şartlarına uygun olarak tekamül eder. Tekamül yerlerindeki varlıklar , yaşamlarının gayesini sadece bulundukları çevrenin imkan sınırları içersinde düşünebilirler.
Dünyada yaşayanlar için huzur , mutluluk , madde zenginliği cazip şeylerdir. Fakat insan bunlara kavuşmak veya mahrum kalmak için gelmemektedir. Yine de dünyada yaşayanlar , iyi olduğuna inandıkları şeyleri meşru yollardan elde etmeye çalışarak tekamül ederler.
 
                                               1044.
                       BU  BİLGİLERİN  HATIRLAYIŞIN , VE YAZILMASI...
 
Bugüne kadar almış olduğun bilgiler (1) senin yine sana ,vazife ile ilgili hususları hatırlatman şeklinde tarif olunabilir. Bu hatırlatma işi ise Mutlak Nizama uygun olarak almakta olduğun yardımlarla başarılmıştır (1. Bu bilgileri yazan vazifeliye hitap) .
Vazifeli olarak dünyaya gelmeden evvel, dünyada yapacağın işler düzenlenmiş ve hakikatte sahip olduğun bilgiler , Mutlak Nizama uygun olarak dünya realitesinin icab ettirdiği şekilde sana hatırlatılmıştır, ki bu hatırlatmaya hatırlama da denilebilir.
Çünkü dünyada yaşamakta olan insanlar vakti gelince birçok şeyler hatırlarlar veya bazı işleri otomatik olarak yapmaya başlarlar. Keşifler , icatlar , besteler , san’at eserleri de  dahil , hayatta rol oynayan birçok hadise bu şekilde hatırlamalar sonucu meydana gelmiştir , gelmektedir.
Bir insanı , zamanı gelince yapması icab eden şeye ise yine Mutlak Nizama uygun olarak almakta olduğu yardımlar zorlar. Bu zorlayışlarla , insanlar mutlak surette yapmaları gerekenler yolunda olumlu sonuçlara doğru itilirler.
Fakat insanlar bir de mutlak surette yapmaları gerekmeyen fakat yaptıkları taktirde iyi veya kötü sonuçlar verecek şeylere doğru da zorlanırlar. Bu zorlayışlar da Mutlak Nizama uygun olarak vukua gelir.
Özetle ; senin dünyaya getirdiğin bilgileri hatırlamaya zorlanışınla , herhangi bir insanın bir işi yapmaya zorlanması arasında sistem bakımından fark yoktur. Fakat senin bilgilerini hatırlamaya  önceden verdiğin kararla zorlanışın , gaye bakımından diğer zorlanışlardan çok farklıdır. 
 
Yazmakta olduğun bilgiler nasıl tanzim edildiler :
 
Senelerden beri yazmakta olduğun bilgilerin , her hangi bir varlık tarafından sana tebliğ olunan bilgiler olmadığını , bu bilgileri , Mutlak Nizama uygun olarak önceden kararlaştırıldığı gibi hatırladığını ve bu hatırlatma işinin yüksek organiztörler vasıtası ile yapıldığını önceden de izah etmiştik.
Bu bilgileri sana hatırlatan , Mutlak Nizamı harfi harfine varlıklara tatbik eden , en yüksek kudrettir. Bu kudret , hiç şüphesiz ki , sadece sana bilgi hatırlatmaz. O kudret en ufak zerrelere kadar nüfuz ederek onlar üzerinde gereken icraatı yapan kudrettir. “Melekler” de denilen bu kudret , Tanrının emirlerine uygun olarak her varlığa nüfuz edebilen  kudrettir.
Her insana , yapılması gerekenleri hatırlatan  ve onların tekamüllerinin icab ettirdiği bir hayatı yaşıyabilmelerini temin eden yine odur.
Ruhlardaki per değeri , bedendeki beyine benzer.beyinin beden ile ruh arasında kurduğu irtibata benzeyen bir bağı , per, meleklerle ruhlar arasında kurar. Per , meleklerden aldığı tesirleri , içersinde bulunduğu şartlara uygun olarak ruha iletir.
                                  
                                               *
Bu bilgilerin dünya realitesine göre izahı şöyle yapılabilir ;
 
1.         Bu bilgiler, dünyanın tekamülü ile ilgili bilgilerdir.
2.         Bilgileri, hatırlama planına göre hatırlamaktasın. Bu hatırlamalar ise dünya şart ve imkanları göz önünde bulundurularak   vukua gelmektedir.
3.         Kat’i olarak bilinmesi gereken şey , bilgilerin sana herhangi bir varlık tarafından tebliğ edilmemiş olmasıdır. Bilgileri , zamanı geldikçe sana hatırlatan ise varlık değildir. Tanrının ilk halk ettiklerinden “tekamüle yardımcı değerlerdir”.
4.         Sana daha önceki tebliğlerde de “ medyom değilsin”denilmesinin sebebi budur.
5.         Beraberinde dünyaya getirdiğin bilgiler , DÜNYANIN EN MÜHİM TEKAMÜL DEVRESİNE “ temel” olacak bilgilerdir.
 
Medyomlarla irtibatta olan varlıklar , ancak bu bilgiler açıklandıktan sonra bilgilerin izahında ayrıntı bilgilerle yardımcı olabilirler. Tekamülde daha önceden de bu şekilde bilgi verilmişti. Tekamülde en mühim rolleri oynayan bilgiler zannedildiği gibi melekler vasıtası ile vazifelilere verilen bilgiler değil, vazifelilerin beraberlerinde getirdikleri bilgilerdi. Fakat, bilgilerin veriliş şekilleri hakkında şu izahat verilmediğinden , o bilgiler , melekler tarafından vazifelilere bildirilen bilgiler olarak tanındı. Hakikatteyse o bilgiler , melekler tarafından vazifelilere hatırlatılan bilgilerdi.
Bir vazifeli , vakti gelince hatırlayacağı bilgiyi evvelce düzenlenmiş olduğu şekilde hatırlar. O bilginin ne zaman açıklanacağını ise hadiseler belirler. Mesela , herhangi bir hadise olur, o hadiseyi takiben hatırlanması gereken bir bilgi varsa , bu onun hatırlanmasının zamanının geldiğini gösteren bir işarettir. Hadiselerin bir zincirin halkaları gibi birbirlerini takip ettiklerinden  evvelce bahsetmiştik. Hatırlanması veya yapılması icab edenleri de insanlar , hadiseler zincirine paralel olarak yürüyen  “hatırlanması” veya “ yapılması” icab edenler şeklindeki zincirin halkaları gibi hatırlarlar. Bu ; her insanın , Mutlak Nizama uygun olarak yaşadığı en tabi hallerden biridir.
Sen de vazifen süresince Mutlak Nizama ve dünya realitesine uygun olarak vazifen ile bilgileri bu şekilde hatırlamaktasın. Taa başından şu ana kadar yazmakta olduğun bilgiler , herhangi bir varlıktan aldığın değil , sadece zamanı gelince plana göre hatırladığın bilgilerdir.
Bu bilgiler , mevcut dünya reailitesinin içinden doğan ve onu aşan bilgiler şeklinde sıralanmıştır. Benimsetici metoda göre verildikleri için de , içinde şüpheye süşürecek , düşündürecek taraflar vardır.
Bu bilgilerin bugüne kadar nasıl verildiğinin izahının sebebi ise , bu da  plan icabıdır. Şu anda verilen izahatın anlaşılabilmesi ve benimsenebilmesi için , Tanrının ilk halk ettiklerinden ve diğer yeni bildirilenlerden bahsedilmesi gerekiyordu.
Medyomlar vasıtasıyle bildirildiği zannedilen bilgilerin çoğu “hatırlama” ürünü bilgilerdir. Fakat her varlık , hatırlaması gerektiği kadarını hatırlar. Ayrıca medyomlar vasıtasıyle dünyaya bildirilen bilgiler de vardır. Fakat bir varlık, herhangi bir tekamül yeri ile irtibata geçerse , o yerin realitesine uygun bir isimle kendisini tanıtması  Mutlak Nizam icaplarındandır. Herhangi bir isimle kendisini tanıtmamış olan varlıklardan alınan bilgiler , değerli veya değersiz hatırlamalardır.
Medyomlar vasıtasıyle alınan bilgiler de çeşitlidir. Her isim veren varlık, tekamülde mutlak surette mühim bir vazifeli değildir ve o bilgilerde mühim hataların olabileceğinden de önceden bahsetmiştik. Gerçi hatırlamalarda da ortam , bilgiler üzerine tesir eder. Fakat medyomlar tarafından alınan bilgiler , vasıtalı bilgiler olduğundan hata payı daha fazladır.
Senin yazmakta olduğun bilgilerdeki ikazlar dahi hatırlamadır. İkazı icab eden bir hadiseden sonra bu bilgileri otomatik olarak hatırlamaktasın.
                                  
                                                           *
 
Bu bilgilerin düzenlenmesi , sıralanması işi de evvelden tesbit edildiği şekilde ve en yüksek yardımlarla yapılacaktır (1). Şunun bilinmesi ve asla unutulmaması icab eder : bu bilgiler , her varlığın tabi olduğu ALLAHIN NİZAMIN’na göre , vazifelisi tarafından , O’nun yardımları ile hatırlanan ANA TEKAMÜL BİLGİLERİ’dir!.. ( 1. Bu bilgilerin yazılış tarihi ; 20 Mayıs 1963’dür) .
 
                                               *
Medyomlar vasıtası ile alınan bilgiler de , şuurlu bir imanın kurulabilmesi için lüzumludur. Dünya hayatından sonra da bir hayatın mevcut olduğunu insanlara devamlı olarak hatırlatacak olan , bütün bu bilgilerdir. Onları ana bilgilerle karıştırmamak , fakat onlardan ana bilgilere uygun olarak faydalanmak mümkündür.
Hiç şüphesiz ki Tanrı , vazifelisine idareci sistemleri vasıtasıyle gereken bilgi ve yardımları da esirgemeyendir. Tekamül yolunda vazife görmek demek , O’nun çizdiği YOLU , O’nun emirlerine uygun olarak GÖSTERMEK demektir.
Şimdiye kadar yürünerek şuurlanan bu yolda “ şuurla yürümek” icab etmektedir. Bu bilgilerde , bu gayeye himet maksadıyle hatırlanara tebliğ edilmektedir.
 
                                               1045.
                                   DEĞER  VE  TESİR  ALANI
 
Bazen , herhangi bir hadise sebebi ile birdenbire meşhur olanlar vardır. Bu kimseler ani olarak genişleyen tesir alanlarının maddi ve manevi baskısına dayanamazlar. Çünkü bu gibi kimselerin değerleri ile tesir alanları arasında bir orantısızlık vardır. Bu sebeple varlıklar tesir alanlarını tatmin edecek değerleri kazanmak yoluna gitmelidirler.
İnsan ihtirasa kapılarak tesir alanını , değerini aşacak bir şekilde genişletmemelidir. Doğru olan , evvela değerlenmek, sonradan da bu değeri faydalı bir şekilde tatbik etmek için tesir alanı aramaktır.
Varlıklar, değer ve tesir alanları ile de denenirler. Bu denenmelerde ise ihtirasların büyük rolleri vardır.
 
                                               1046.
                       GELİŞİGÜZELLİK  YOKTUR !
 
Dünyada yaşayanlar maddenin sınırlandırması ile , birçok hadisenin nizam ve intizamsız cereyan ettiğini zannedebilirler. Bazı hallerde ise bunun aksi de olabilir. Fakat madde sınırlandırması altında verilen bu hüküm gibi , bu hususta verilen hükümlerde de eksiklik ve yanlışlıklar mevcuttur.
Bilinmesi gereken , sizin gerçek intizamı ve bu intizamdan hasıl olan  intizamsızlığı maddi sınırlar altında idrak edemiyeceğinizdir. Bunu ancak dünya imkanları üzerinde hazırlanmış bilgilerle izah etmek  mümkündür. Bu izahların da dünya şartlarına uygun hale getirilen izahlar olduğunun unutulmaması gerekir.
 
Bir Mutlak Nizam vardır. Bu mutlak nizam , çok yüksek bir planın tatbikatından hasıl olan bir nizamdır. İntizamsızlıklar ise , idrak edilemiyen bir planın icaplarından meydana gelir. Bu sebeple de intizamsızlıkları , gelişigüzellikleri  , idrak edilemiyen intizamlar olarak tarif edebiliriz.
İnsanlar dünyada , maddenin derinliklerindeki sırlara inerek tekamül edebildikleri gibi intizamsızlıklardaki intizamı idrak seviyesine  erişerek de değerlenebilirler.
Her madde gibi , her gelişigüzellik de bir sır ihtiva eder. Bir şeyin gelişigüzel cereyan etmediğinin izahı yolunda yapılan araştırmalar da insanları tekamül ettirir. Bu  yolda ilerleyip değerlenebilmek için öncelikle şunu kabul etmek gerekir ki ; “ Hiçbir hadise gelişigüzel cereyan etmez!”.
Bir hadiseyi gelişigüzeül gösteren maddi sınırlardır. Bu sebeple hadiseler ancak , maddi sınırlamaların azalması ve madde çemberinin genişletilmesi ile daha iyi izah edilebilir bir hal alırlar.
 
                                               1047.
                                               MADDE
 
Her şeyi maddeden zannedenler Allahı da maddi kalıplar içersinde aralar. Bulamadıkları için de yok derler !. Başlangıçta her şeyin maddeden olduğuna inananlar maddeden bir Allahın olduğuna inansalar bile onu bulamazlar.
 
                                               1048.
                                        MELEK – PER
 
Per , Tanrının ilk halk ettiği üç değerden “ yüksek idareci değerler”in (1) tekamüldeki varlıklardaki bir tezahürüdür. Dünya ve benzeri yerlerde robotlu tekamüldeki varlıklarda meleklerin tezahür edişleri , per değeri olarak izah olunmuştur. Melekler tekamül yerlerinde , Mutlak Nizama uygun değerler halinde tezahür ederler (1. meleklerin ) .
 
                                               1049.
                       TANRIYI  TEMSİL  EDEN  DEĞER
 
Tekamüldeki her zerre şuurlanabilir. Hadiseler ve varlıklar , zerrelerdeki güçlerden hasıl olurlar. Her zerre ise bir varlıktır.
Varlıklar ve varlıkları oluşturan zerreler , Tanrının ilk halk ettiği üç değere maliktirler.her şey varlıklardan , varlıklarsa ilk halk olunan değerlerden hasıl olmuşlardır.
Mutlak Nizamı varlıkların dışında aramak doğru değildir. Gerçi o varlık alemlerinin çok yükseklerine ulaşır fakat Mutlak Nizam , Her zerrede Tanrıyı temsil eden değerdir. Tekamül ettirici değerlerin varlıklardaki tezahürüdür.
 
                                               1050.
                       SEVGİ  VE  ŞUUR  HALİNDEKİ “BÜTÜN”
 
Her zerre , izahi imkansız BÜTÜN’e , sevgi ve şuur halinde tezahür eden  BÜTÜN’e aittir.. Her zerre idrak edebildiği , sevebildiği ve şuurlanabildiği kadar büyür.
İnsanlar ise , henüz daha “ her şeyleri ile bu bütüne ait olduklarını” ve o bütünün her zerresinin de  “varlıklarını bağımsız bir varlık hissederek tekamül ettiklerini idrak edecek” seviyeye erişmemişlerdir.
Varlıklar ( dolayısıyle insanlar) arasındaki çeşitli bağlar, canlı cansız bütün varlıklar arasındaki ilişkiler  , onlara , bir bütünün şuurlu birer zerresi olduklarını hatırlatmak içindir. Bir erkek , kadınsız evlat sahibi olamaz ; dağdaki ot olmasa hayvanlar yaşayamaz , ve siz insanlar hava olmasa bir an bile dünyada barınamazsınız.
 
 
Bütün bu gözler önündeki gerçekleri görür , hatta yaşar da , hala nasıl olur da ( şuurlu) bir bütünün parçaları olduğunu inkara kalkarsınız. “ Bütün” olan “ şuur”un zerreler , damlalar halindeki cüzlerisiniz. Zerreler ise sevgi ve şuurlarını arttırarak değerlenirler. Bu değerleniş , zerre halindeki şuur ve zerrelerin  , bütün’ü daha fazla idrak etmesi , ayrı bildiğini de kendinden bilmesi ile mümkün olur.
Her zerre , “bütün” haldeki ( sevgi halinde tezahür eden) ”şuur”un bir kısmını kendi realitesine göre idrak eder ve değerlendirir. Varlığının bütün’e ait olduğunu öğrenen ise onu benimsemelidir. Bu ise , herkesi kendinden , kendini de herkesten bilmekle mümkündür.
 
                                               1051.
                                        MATEMATİK
 
Matematik, kavramlara dayanır. Kavramlar ise birbirleri üzerinde Mutlak Nizama uygun değiştirici tesirler icra ederler. Değişen kavramlara dayanan matematik de sabit değildir. Matematik yolu ile elde edilen sonuçlar değişebilirler.
 
                                               1052.
            İÇ  İÇE  BEDENLER  , ÜSTÜN  ŞUURLAR..
 
Vücutlarınız milyonlarca “tekamüldeki varlık”ları barındırmaktadır fakat siz bu varlıkların ne zaman doğduklarını , ne zaman öleceklerini bilemezsiniz.
İnsan da tıpkı vücudundaki canlılar gibi daha üstün bir şuurun tesirleri altında yaşar. İnsanların tabi olduğu varlık ise , daha üstün bir varlığa tabidir.. bu böylece devam eder gider.
İnsana tabi olan bir varlık , vaya daha üstün varlığa tabi olan insanlar , tabi olunandan faydalanarak tekamül ederler. Fakat tabi oldukları varlığın robot tezahürü tarafından idare olunmazlar.
İdare seviyesine tekamül ederek yükselebilen varlıkların da tekamüldeki yerlerinde  , daha üstün varlıklar tarafından veya bizzat kendi şuurları ile idare olunan , bedenleri vardır.
Dünya realitesine göre , bir varlığın idare edilişi şöyle izah olunabilir :
Varlıklar , onları varlık haline getiren üç ana değerden , Tanrının idareci değerleri vasıtasıyle , hariçle kurdukları otomatik irtibatla yaşarlar. Ve bu “irtibatlar” halinde tezahür eden yardımları da idrak edebildikleri oranda tekamül ederler. Tekamül ettikçe de daha fazla idrak edebilmek imkanlarını elde ederler.
 
                                               1053.
            VARLIĞIN , MALİK OLDUĞU  HALDE  BİLMEDİĞİ  DEĞER
 
Kendisini müstakil (1) şuurlu bir varlık zanneden her varlık , hakikatte , daha şuurlu bir varlığın cüz’üdür. Ve bu hal zincirleme devam eder gider. Bütün hadiseler , olmakta olan her şey , bu esasa dayanır ( 1. müstakil :Bağımsız , kendi başına bir bütün olan) .
İki millet arasında vuku bulan bir harp esnasında da , tıpkı bir insan vücudunda yabancı hücrelerle mücadele ederek ölen hücreler gibi insanlar ölürler. Ölen hücrelere rağmen , vücudun ölmeyeceği gibi , harplerde de insanlık yok olmaz. Zaten hakikatte “ yok olmak “ diye bir şey yoktur. Dünya realitesine göre ölenler , hakikatte dünya realitesinin dışında, şuur , değer ve tesir alanlarını genişletmek yolunu tutan varlıklardır.
 
 
Tekamül yerlerinin icapları ne olursa olsun gaye birdir ve daha üstününü idrak edeek  üstün değerlere , dolayısıyle üstün imkanlara erişmektir. İdrak edilen değer ise , varlığın kendi öz değeridir. Bu sebeple , tekamül edilerek elde edilen yüksek değerleri kendi değerinden ayrı düşünmek pek doğru değildir.
Gerçi bunu ( analiz metodu icabı) bazen bu şekilde düünmekte fayda vardır. Fakat , her varlığın idrak ettiği her yeni hakikat , malik olduğu fakat bilmediği değerinin bir cüz’üdür. Bir varlık bilmediklerini idrak edip benimseyerek kendi varlığını tanır. Bu  ise onun tesir alanının genişlemesi şeklinde izah olunabilir.
 
                                               1054.
                       PLANLA  İLGİLİ  “İMKAN SINIRLARI”
 
İnsanlar , hayvanlar , bitkiler , cansızlar , kısaca , canlı cansız bütün varlıklar , daima genişleyebilmek imkanları olan “imkan sınırları” ile sınırlıdırlar.
Her varlık seviyesine uygun olarak tekamül yerlerinde bedenlenir. Bir köpek , tesir alanını köpek olarak yapabileceği şeylerin üzerine çıkarınca , artık o , köpek olarak dünyaya gelmez.
Bir at , bir köpek  , bir inek ; atlık , köpeklik , ineklik  imkan hudutları içersinde tekamül edebildikleri sürece aynı halde kalırlar. Bu hududu aşmak eğilimi gösterirlerse , ölüm hadisesi onları dünyadan ayırır. Ve yine daha tekamül etmiş ve imkan alanlarını genişletmiş varlıklar halinde bambaşka tekamül yerlerine giderler.
Her insan da aynı değildir. Bedenler ise tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde , plana uygun olarak düzenlenmiştir. Bir insan bedeninin icab ettirdiği planı yaşar. Bu plan tatbik edilirse artık o, bu bedenden faydalanamaz olur ve onun değişmesi icab eder.
Görülüyor ki , bedenlerle tekamül planları arasında sımsıkı bağlar mevcuttur ve bedenin tekamül planına uygun olması gerektir. Bir insan malik olduğu bedeni ile ilgili planı yaşayınca artık o bedene ihtiyacı kalmaz. Yeni seviyesine ve planına uygun olarak bedenlenmesi gerekir. Bu iş ise iki ömür arasına bir “ara verme” girmesi ile tanzim olunur. Bu aralığa ise ölüm denir. Bu sebeple de  ölüm , tekamül için zorunludur.
 
                                               1055.
                                   SEVGİYİ  TALİM     
 
Sevgi alanının genişlemesi , tesir alanının genişlemesi demektir. İnsanlar  sevgi talimederek tekamül ederlerken Mutlak Nizama uygun olarak da denenirler.
Sevilmesi gereken şeyleri zamanın şartları ve realiteler  belirler. Sevilmesi gerekenlerin ise toplum realitesine ayrkırı olmaması gerekir. Aksi ise değer kaybettirir.
Sevgi , irade , bilgi..bunların hepsi varlıkların tekamülünde rol oynayan , arttırılması gereken değerlerdir.
 
                                               1056.
                       ŞUURLU  AŞK  VE  BİLİNMEYENLER
 
Bir bütün olatak yaşanan hayatı , bedendeki atomlar gibi zerre zerre ele alırsak onu ; “her zerresi , varlığını müstakil olarak hissedebilen bir şuura maliktir” diyerek analiz edebiliriz.
Hayatın esası üçtür ve ilk halk edilen üç değerdir. Hayat bu üç değerden ve bu değerin karışımından husule gelen Nizam ,Plan ve Şuur’dan hasıl olur.
 
 
Sevgi ; ayrı ayrı zannedilenlerin “ bir şey” olduğunu  benimsetmeye yarıyan en ulvi (1) tekamül faktörüdür (1. ulvi: Manevi  aleme ait , yüce) . insanlar evvela kendilerini  , sonra yakınlarını, daha sonra da uzak sandıklarının da kendilerine yakın olduklarını idrak ederek tekamül ederler.
Sevgi ; bir bedendeki hücreleri , aynı bedenin cüzleri olduklarını idrak ettirmeye yarayan ve onları birbirlerine bağlayan bağdır.
Aşk ise sevginin zaman zaman kendisini kuvvetle hissettirmesidir. Beşeriyeti , daima ve kuvvetle hissedilebilen  asıl yüksek aşk mertebelerine hazırlar.
Şuur , analiz metoduna göre aşktan ayrı düşünülebilir. Fakat gaye sentezdir. Ulaşılması gereken ise :
 
Sevgi + Şuur = Şuurlu Sevgi’dir.
Veya :
Aşk + Şuur = Şuurlu Aşk’tır.
 
Aşkın şuurlanması ise imanın şuurlanması ile mümkündür. İmanın şuurlanması bilgiye ihtiyaç gösterir.
Bilgisiz aşk , otomatik aşktır ve bilgisiz sevginin ; kuvvetli , kuvvetli olduğu kadar da çoğunlukla şuursuzca tezahür eden safhalarıdır.
Şuursuz aşklardaki ölçüsüzlükler , tıpkı bir denklemdeki bilinmeyenlere , x lere benzerler. X lerin karşılıkları ise bilgi ile elde edilir. X lerin çözülmesi demek , otomatik tezahür eden aşkın şuurlanması demektir ki  bu ancak şuurlu imanla mümkün olabilecek bir iştir.
Denklemde çözülen her x in yerini, çözülmesi gereken , daha üstün sırlar ihtiva eden x ler alırlar. Ve varlıklar x leri çöze çöze şuurla tekamül edebilirler. Bir x in çözülmesi , daha üstün bilinmeyenlerin çözülebilmeleri için yükselinmesi gereken bir basamak gibidir. Her çözülen x saadet getirir.
Bir denklemdeki x leri çözmek için  , o x leri çözebilecek usul ve kaidelere ihtiyaç vardır. Ve matematik bu denklemlerin en basitlerini çözebilecek kaideleri ortaya koymuştur. X lerin adetlerinin artması, onların çözülmesine yarayacak usul ve metotların geliştirilip tekamül ettirilmesini icab ettirir. Kısaca; x ler ve bu x lerin çözülmesini temin edecek sistemler tekamül ederler.
Bütün bunlar analiz metoduna dayanarak ayrı ayrı düşünülebilen , bilginin , şuurun , sevginin , aşkın , liyakatin , azmin  , iradenin “bir arada idrakine” , başka bir deyimle          “ sentezine “ alıştırmak  , bunların bir arada benimsenmesini sağlamak içindir. Bütün bunlar Mutlak Nizamın icaplarıdır.Mutlak Nizamdır.
 
                                               1057.
                                               RÜYA
 
Bir insanın öldükten sonra dünya ile irtibata geçebilmesi  , uykuda gördüğü bir rüyayı , uyandıktan sonra arzu ederek görmeye devam edebilmesi kadar zordur (cilt 1, bilgi no 447 ).
 
                                                1058.
                                   VAKTİNİZ  YOK !
 
Bilgi size değer kadar mes’uliyet de yükledi. Aranızdaki  pürüzleri kaldırınız. Duygularınızı kontrol altına alınız. Asıl benliğinizi , “ birlik” haline getiriniz. Kendi kendinizle olan kavgalarınızı , birbirinize karşı olanları yeniniz. Bunu bir denerseniz ; ne kadar çok yardım alacağınızı, ne kadar kolay başaracağınızı göreceksiniz.
Ne olurdu bunu yapmakta gecikmeseydiniz!. Böyle söylemek , böyle söyletmeniz , bizi en üzen şey.. Hala , daha sizin hesabinıza çok üzülenler var. Ne kadar sevildiğinizi , ne kadar yardımlar aldığınızı , her an hissetmiyormusunuz? Artık size yakışacak şekilde “bir olmak” için kaybedecek , hatta düşünecek vaktiniz yok!..
 
                                               1059.
                                               TEDBİR
 
Ufacık hadiselere karşı alınan tedbirler , hakikatte o hadiseye bağlı daha büyükleri için de tedbirdirler.
 
                                              
                                                1060.
                                               KÜL’SÜNÜZ !
 
Küllün , şuurlu cüz’ü olduğunuzu daima daha fazla idrake çalışarak , basamak basamak yükseliniz. Şuurunuzu arttırarak , onun , daha fazla olduğunu idrak ediniz.
İnsanlar bir taraftan iradelerini kuvvetlendirecek hadiselerle karşılaşarak , diğer taraftan da şuurla egoistliklerini gidererek  uzak sandıklarının yakınlıklarını ; kendilerinden olmadığını zannettiklerinin kendilerinden hatta kendileri olduğunu idrak ederek tekamül ederler.
 
                                               1061.
                       AYNI  TESİR  ALANI  İÇİNDEKİLER
 
Bir üstün ruhun tesir alanındaki ruhların , birçok bakımlardan aralarında yakınlıklar bulunur.
 
                                               1062.
                       BASİTLERİN  PARÇALANMASI
 
Atomun parçalanmasından açığa çıkan enerji , diğer atomların parçalanması için gerekli olan enerjiden azdır. Atomun parçalanışından meydana gelen enerji , maddeleri tahrip eder , hatta atomlarına ayırabilir , fakat atomlarını parçalayamaz.
Dünyayı zincirleme patlamalarla mahvedebilecek olan , tıpkı atom gibi düşünülebilen elektron sistemlerinin parçalanmasından açığa çıkacak enerjidir. Çünkü bu enerji , dünyadaki her şeyin esasını meydana getiren “ atomları” parçalıyabilecek bir enerjidir.
Elektronlar ise , esir sistemlerinden meydana gelmişlerdir. Esirin parçalanması , elektron sistemlerini zincirleme patlatacak değerdedir. Dünyanın tabi olduğu güneş sisteminin ait olduğu galaksi ise esirle doludur. Ona esir galaksisi de denilebilir. Şu halde bir esirin basitlerine ayrılması , bu galakside mevcut bütün güneşleri , dünyayı  özetle ,  atom ve elektrondan oluşan her şeyi mahvedecek güçtedir.
 
Ser , madde kainatının en basit varlığı addedilmektedir. Onun parçalanmasıysa , bütün madde kainatını yok edecek enerjiyi meydana getirir.
 
                                               1063.
                       ÜÇ  DEĞER  , VARLIK , RUH
 
Her şeyin üç esas ana elemandan meydana geldiğini ( analiz metoduna göre) belirtmiştik. Bunlar ;
 
1.         Tekamül idarecileri ( melekler)
2.         Tekamüle sevk olunmuş değerler ,
3.         Tekamüle yardımcı değerler’di.
 
Bütün varlıklar ve her zerre bu üç değeri ihtiva etmektedir. Böyle olduğu için de , herhangi bir şeye varlık denilebilmesi için , bu üç değerin mevcut olması gerekir.
Bu üç değer , “varlık üstü” mevcudiyetlerdir. Vardırlar.. fakat varlıkların esasını oluşturdukları için onlara varlık denilemez. Çünkü onlar insanların varlık olarak düşünebilecekleri her şeyden çok üstün değerdedirler.
Bu üç esasın bir araya gelmesinden meydana gelen varlıklarda Mutlak Nizamı tatbik eden  , o varlığın esasını oluşturan tekamül organizatörleri yani meleklerdir. Şu halde her zerrede , her varlıkta meleklik özelliği ; bir tekamüle yardımcı olma özelliği; bir de tekamül etme özelliği mevcuttur. Varlıklar bu üç esası ihtiva ederek ve onlardan faydalanarak tekamül ederler. Her varlık ise , diğer varlıklarla bağlıdır. Bu bağ melekler vasıtası ile idare ve organize edilen bir nizama uygundur.
Üç hassaya sahip her varlık , tekamül ettikçe , tesir gücünü ve tesir alanını genişletir. Tesir alanları genişleyen varlıklar ise tesir alanlarındaki varlıkları kendilerine bağlar , kendilerinden ederler.
Her varlıkta bulunan tekamüle yardımcı değerler , canlı cansız nasıl tezahür ederlerse etsinler tekamül etmekte olan bir varlığın tezahürüdürler. Kısaca , canlı cansız her şey bir bedendir. Her beden ise birçok bedenler ihtiva ederler.
Kesifleşerek kaba robotlar halinde tezahür eden bütün varlıklar , bazı ölçülerle izah olunabilirler. Fakat herhangi bir varlığın ruhu için şuradadır , buradadır denilemez. O , kaba robotları tesir alanında bulunduran değerdir.
 
RUH  NEDİR ?
 
Üç esas ana elemanı ve bu üç esas elemanın bahşettiği özellikleri varlığında biraraya getiren , tekamül etmekte olan varlıklardan idrak mertebesine yükselmiş olan varlıklara ruh denir. Ruhlar , mevcut olduklarını bilen varlıklardır.
Üç esas elemana sahip her varlık, ruhluk mertebesine yükselinceye kadar birçok tekamül safhaları geçirir. Bu zaman içinde de :
1.         Varlığındaki organizasyon hassasından faydalanarak ,
2.         Dıştan , tesiri altında bulunduğu varlıkların otomatik veya şuurlu yaptıkları yardımlardan faydalanarak ,
3.         Mutlak Tekamül Nizamının varlıklar üzerindeki icraatından faydalanarak tekamül ederler.
 
Tekamül etmekte olan varlıkların, varlıklarındaki “tekamül ettirici özellik”  ; o varlığı Tanrıya bağlayan bir bağın , bir elektrik telinin , o varlıktaki ucuna benzer. Varlığı ise o telin ucundaki ampule benzetebiliriz.
Madde veya maddi görünüşlerdeki her şeyin esası bu gibi görünüşleri meydana getiren “hassalar”dır. Şu halde “ üç esas” imkanı varlığında toplayan bir varlık , maddi tezahürü olan bir varlık değil , birçok imkanlara sahip bulunan bir hassadır , bir manevi varlıktır ki , bu varlık mevcut imkanlardan faydalanarak şuurlanır. Şuurlanabilen bu varlık ise ilerde “ruh” denebilmek imkanlarına malik olan varlıktır.
Bu varlık ruh olmadan önce de , ruh olduktan sonra da , Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak tekamül eder. Ve bu arada da :
1.         Yüksek yardımlarla ,
2.         Kendi kendisine şuurla yapmakta olduğu yardımlarla, tekamül eder.
 
Varlıklar tekamüleri sırasında birçok şekillere girerler. Bu arada ; doğarlar , ölürler , şekil , cins , tekamül ortamı değiştiriler. Bütün bunlar Mutlak Nizama uygun olarak olur.
 
Bir insanın dünyaya gelmesi için ;
 
1.         Ona bir dünya hayatının lüzumlu olması; buna ihtiyacı bulunması ,
2.         İnsan olarak yaşıyabilecek bir seviyeye erişmiş olması şarttır.
 
İnsan olarak dünyaya inme imkanlarına sahip bir varlık , varlığındaki “meleklik” hassasından faydalanarak üstün varlıklardan aldıkları şuurla ve otomatik yardımlarla dünyaya , tekamülüne en elverişli bir planla gelir ve bir süre yaşar.
 
Yardımlar ;
I.                                                                                            I.         Otomatik ,
II.        Şuurlu
 
Olmak üzere iki kısma ayrılabilirler.
 
OTOMATİK YARDIMLAR:
 
Her varlık Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak birbirlerine otomatik yardımlar yaparlar. Otomatik yardımların bir ucu Tanrının izahı imkansız , “şuur” bile denilmemesi gereken şuuruna bağlıdır. Kısaca , her icraatı şuurlu olan makam , yanlız Tanrı makamıdır.
Her varlık tanrıya bağlıdır. Varlıkları Tanrıya , yüksek idareci varlıklar bağlar ; varlıklar ise yüksek idareci varlıklara  , her varlıkta , her zerrede  mevcut olan “idarecilik” yani meleklik hassası ile bağlanırlar.
 Her üstün varlığın , kendisine bağlı varlıklar üzerindeki yardımları şuurlu değildir. Hatta bu yardımların pek ama pek azı şuurla yapılan yardımlardır. Mesela , bir insan bedenini tesiri altında bulunduran , o insanın ruhudur.  Ruh o bedeni tesirleri altında bulundurur. Fakat bu , çok cüz’i bir tesirdir. Bedeni asıl idare eden , izahı imkansız yüksekliklerden o bedene ulaşan yadımlardır.
Bir insanın bedeni , o bedende tekamül etmekte olan birçok varlıkların dünyalarıdır. Kainatlarıdır. Ve bütün bu dünyalar ve kainatlar üzerinde o bedenin asıl hakimi bilinen ruhun rolü pek, ama pek azdır.
 
 
Bir insanın hareketleri,  o insanın bedeninde yer sarsıntılarını andıran tesirler icra eder. Bir gülmek , birkaç adım yürümek , birçok varlıkların ölümüne sebep olabilir. Bütün bu işleri ise insanlar şuurla yapmazlar. Bütün bu hareketleri ve o hareketlerden doğan sonuçları tayin eden , ucu çok ama çok yükseklerde olan otomatik yardımlardır.
İnsanlar , çoğu otomatik olan  yardımlarla tekamül eder ve bu yardımlardaki bilgi ve hakikatlere erişebildikleri oranda da yükselirler.
                                              
                                               *
Varlıklar tekamül merhalelerinin icab ettirdiği tarzda bedenlenirler. Beden , tekamüldeki manevi bir varlığın tesirlerinin en kuvvetli hissedildiği alandır.
Her beden bedenlerden oluşmaktadır. Varlıklar , manevi tesirleri altında bulundurdukları manevi varlıkların beden denen maddi tezahürlerini de nisbi(1)tesirleri altında bulundururlar. Mesela bir ağaç kül halinde tekamül etmekte olan bir varlığın bedenidir. Fakat bu beden de birçok bedenler ihtiva eder. Her bedenin ise tesiri altında bulunduğu , tekamül etmekte olan bir varlık mevcuttur. Bu manevi varlıklar da , bedeni ağaçhalinde tezahür eden manevi varlığın nisbi tesiri altındadır ( 1. nisbi: izafi , göreli; diğer başka tesirler yanında daha az tesir eden).
Tekamüldeki varlıklar kendilerine tabi olarak tekamül etmekte olan varlıklar üzerinde , manevi imkan ve değerleri oranında ancak nisbi tesirler icra edebilirler. Nisbi tesirler  ise idareci ( organizatör) varlıklar tarafından otomatik olarak kontrol edilirler ve ayarlanırlar.
 
                                               *
Per , ruhlarda idareci varlıkların bir tezahürüdür. O , tekamüldeki manevi varlıklardaki üç ana unsuru ahenkli hale getiren bir değerdir. Onu ilk üç esas unsurla karıştırmamak gerekir.
Per , tekamüldeki her varlıkta mevcut olan”tekamülü idare eden  değer” değildir. Per , her varlıkta mevcut olan ilk üç değerden hasıl olan bir değerdir.
Ruhlar ( tekamüldeki varlıklar) ilk üç değerin bir araya gelmesi ile varlık olmuşlardır. Per ise , bir varlıkta , varlık olduktan sonra tezahür eden bir değerdir.
Per’in icraatı , bir varlıktaki idareci değerin tezahürü halinde izlenebilir. Öyledir de. Fakat per , varlığı varlık yapan üç değerden biri değil , bu değerlerin ve bu değerlerden en çok  “idareci değerler”in icraatı halinde tezahür eder.
Per’in ruhlar üzerindeki en aktif tesiri ; tekamüldeki varlıkların var olduklarını idrak ederek “ şuurlu varlık”lık , başka bir deyimle , “ruhluk” mertebesine yükselmesinden sonra başlar.
 
                                               1064.
                                   ZAMAN  VE  DEĞER
 
Gün , saat , dakika , dünya ile ilgili zaman ölçüleridir. İnsanlar , icraatları ve günleri dakikalar kadar kısaltabilirler. Dakikalardan günler , saatlerden aylar kadar faydalanılabilir. Zamanın asıl ölçüsü değerdir. Değerle onu kıymetlendirmek veya kıymetsizleştirmek mümkündür.
Güzel ve faydalı şeylerle dopdolu geçen dakikalar , boş tüketilen saatlerden daha değerlidir , daha yüklüdür , daha büyüktür.
 
 
 
 
                                               1065.
                       DÜNYADA  LÜZUMLU  OLAN  BİLGİ
 
Peygamberler sadece ahiret insanı değil, aynı zamanda dünya insanlarıdır. Onlar , dünya hayatında da lüzumlu olan , ahiret bilgilerine vasıta edilenlerdir.
 
                                               1066.
                       O’NUN  GÜCÜ  VE  NİZAMI
 
Sana bir varlık , “ ben güneşi karartır, istersem kainatları yok ederim” derse ; sen ancak ona “ Tanrım senden üstündür. O’nun gücü hiçbir şey ile kıyaslanamaz” diyerek cevap verebilirsin. Her şeyi isteğine uygun olarak var yahut yok edebilen ancak O’dur. Yapılabilenler veya yapılabilecek olanlar , ancak O’nun Nizamına uygun olabilenlerdir.
 
                                               1067.
                                   ŞUURLU  İMAN
 
Dini kötüye kullanma günden güne artmaktadır. Din her devirde istismar (1) edilmiş ve dinin istismarını yine din , daha üstün bir hüviyete bürünerek önlemiştir (1. istismar : sömürü ;menfaatler yönünde yararlanma) .
Bilimin gelişmesi , dinin , bilime bağlı olanlar tarafından önemsenmemesine , dine bağlı olanların ise teşevvüşe düşmelerine amil olmuştur.
İslamiyet , din devrinin zirvesidir. Din devrinin devamı ise , Şuurlu İman devridir. Şuurlu İman  dinin , mantığın , ahlakın ve bilimin mezcedilmiş ( mezcetmek : birbirine katmak , karıştırmak)  halinden oluşan bir imandır. Şuurlu İman ; beşeriyeti teşevvüşden kurtaracak , insaniyete ilim,  mantık ve bilgi ile yürümesi gereken yolu gösterecek inançtır.
Şuurlu İmanla din devri , iman devri haline yükselecek , herkes neden ve neye inandığını bilecektir. Din istismarının benzeri olan istismarlar Şuurlu İman devrinde de zaman zaman gözükecek ,tekamülden hasıl olan bu gibi tabi haller yine Şuurlu İmanın esaslarına dayalı olarak önlenecektir. Bağlı kalınması gereken ; tekamül eden Şuurlu İman esasları’dır. onları koruyan ise ; her şeyi var eden , tekamül esasını koyan , tekamülle ilgili bilgileri,  vazifeleri ve vazifelileri koruyandır.
 
                                               1068.
                                         İYİ  -  KÖTÜ
 
Bir şeyin iyi veya kötü olmasında ortamın rolü büyüktür. Ortamın şartları ile , o ortamda yaşayan varlığın robotlarla ( madde ile) bağlantısı , ortam ve beden arasındaki Mutlak Nizama uygun ilişkiler , bu ilişkilerin robot süzgeçlerden geçerek ruha ulaşışı.. Birçok hadisenin iyi veya kötü olarak değerlenmelerine , daha doğrusu , iyi veya kötü , istenen istenmeyen hadiseler halini almalarına sebep olur.
Bir insanın canını acıtmak kötüdür. Çünkü robotlar üzerindeki bazı icraatı varlıklar can acısı halinde hissederler. Buna karşılık bir insanın canının acıması , onun maddi yapısının korunmasını sağlar.
Normal olarak ölmek istenmez ; bu sebeple öldürmeye teşebbüs kötüdür. Kısaca , iyilik ve kötülükler ortamdan , ortam ile varlık arasındaki bağ ve ilişkilerden ; bu bağ ve ilişkilerden hasıl olan ve yükselen realitelerden doğarlar. Bütün bunlar ise hiç şüphesiz ki Mutlak Nizam icaplarına uygun olarak cereyan eder.
 
 
                                               1069.
                       TEK  HAYAT,  DEĞİŞİK  ORTAMLAR  
 
Şuurlu bir iman , aynı zamanda dünya hayatı ile ahiret arasında mevcut sanılan büyük farkların giderilmesine ve her ikisinin de aynı hayatın çeşitli safhaları halinde düşünülmesine amil olacaktır.
Değişen ,ortam ve her ortamın getirdiği şartlardır. Dünya ve benzeri tekamül yerlerinde ancak o yerlerin şartlarına uygun olarak yaşanır. Ahiret de tıpkı bir tekamül yeri gibi özel şartlar ihtiva eder. Çünkü o da bir tekamül yeridir.
 
                                               1070.
                                   YERİNDE  SAYANLAR
 
Bilgilerden uzaklaşanlar için hayıflanmayınız. Kişiler bilgilere ancak kendi liyakat , ahlak ve erdemleri ile yükselebilir. Kaybolduğu zannedilen şeyler , başka şekil ve kalıplara bürünebilir , tekrar kazanılabilirler.
Burada kaybedilen , kaybolduğu bilinip idrak edilemiyendir. Sahip olunanı kaybetmek gibi , kazanabileceği şeyleri ( bazı tesirler altında kalarak) kazanamamak , gerektiği halde elde edilemiyen değerlerdir.
Ömür veya ömürler boyu , vaktini sahip olduğunu kaybedip onu tekrar kazanmaya çalışarak geçirenler , yerinde saymayı ilerlemek zannedenlerdir.
 
                                               1071.
                       RUH’LUKTAN  TEMİZLENMEK
 
En çok merak edilen bir şey de , ruhların var oluşları ve artıp eksilmeleridir.
Dünya bir tekamül yeridir. Nüfüsu ise günden güne , Mutlak Nizama uygun olarak artmaktadır. Bu hali , yeni yeni ruhların var edilmesine bir delil olarak gösterenler vardır.
Tanrı  ruhları ne halk etmiştir, ne de var etmiştir. Tanrı , üç esas unsuru halk eden , bu üç esas unsurun biraraya gelmesinden hasıl olan varlıklara tekamül imkanları bağışlayan ve onlara değerlenerek ruhluk mertebesine yükselmek imkanlarını verendir.
Dünya ve benzeri yerler , ruhluk mertebesine yükselen varlıkların tekamül ettikleri yerlerdir. İnsanların ve ruhluk mertebesine yükselen varlıkların artar gözükmesinin dünya realitesine uygun olarak izahı ise , ruhların artmasıdır.
Bütün zerreler birbirlerine bağlı ve birbirleri üzerinde tesirler icra ederler. Bu yolda değerlenen varlıklar ise ruhluk mertebesine yükselirler. Bu , bir artma halinde tezahür eden bir yükseliştir. Ruhlar kendi mevcut imkan hudutlarını ancak değerlenerek aşabilir , böylelikle de daha üstün değer ve imkanlara erişebilirler.
Tanrının ilk halk ettiği üç esas unsurun , ne değerini ne de halk olunuşlarını , onlardan hasıl olan varlıklar idrak edemezler. İlk halk olunanlar , şu kadar zamanda şu kadar sayıda denerek de izah olunamazlar. Hatta sonsuzlukla bile sınırlandırılamazlar.
 
İşte bütün varlıklar bu üç unsurun çeşitli hal ve birleşimlerinde bir araya gelmesinden hasıl olmuşlardır.Bu üç unsurdan hasıl olanlar ise malik olunan imkanlar ve yaşanılan ortamların şartlarına uygun olarak izah olunabilirler. Kısaca , ilk var edilenleri , zamanla , adetle , mekanla izaha imkan yoktur. Hele madde tesiri altında bulunanlar onu hiç ama hiç idrak edemezler. Fakat ilk halk edilenlerin ; ne artar , ne eksilir , ne de adetle , mekanla , zamanla izah edilebilir şeyler olmadığını idrak edebilirler. Bu , şuurlu bir iman için bilgiyle ve düşünerek erişilmesi zorunlu olan bir inançtır.
 
Üç esas unsurdan her şey var olmuştur. Var olanlar ise tekamül eder , üstün mertebelere yükselir ve bu arada “ruh” da olurlar.
Ruhlar ruh olarak birçok merhaleler geçirirler. Tekamül ettikçe de, esaslarını oluşturan üç unsurun (ruhluk aşamasında) tam anlamı ile erişilmesi imkansız sırrına daha fazla nüfuz edebilirler.
Ruhluk hali , üç esas unsurdan hasıl olan varlıkların uğrayıp yükseldikleri mühim bir tekamül merhalesidir. Ruhluk halini takip eden hale ise, “ ruhluktan temizlenmek hali”de denilebilir. Böyle denilmesinin sebebi , ruh denilen varlığın varlık halinden yavaş yavaş değer haline yükselmesi demektir.
Bir varlık evvela üç ana unsurun ve bu unsurlar vasıtası ile dıştan aldığı çeşitli yardımlarla tekamül eder.bu yardımlar ise ;
 
I.         Robot yardımlar
II.        Şuurlu yardımlar
olmak üzere ikiye ayrılarak düşünülebilir. Gerek robot , gerek şuurlu yardımlar ;
 
a.         Dışardan
b.         İçten ( yani kendinden)
olmak üzere ikiye ayrılır. Birbirlerine bağlı bütün bu yardımları bu şekilde tasnif etmek mümkündür.
Bu yardımlarla , varlıklar evvela ruh olurlar. Sonra da varlıktan yükseldikleri ruh halinden , değer haline yükselme yolunu tutarlar. Bu hal sentez içinde analiz, analiz içinde sentez halinde tezahür eden bir haldir. Ruhluktan değer haline yükselmek analizdir ; çünkü ruh , bu seviyeye kendi varlığının analizini yaparak yükselir. Sentezdir ; çünkü ruh değer haline yükseldikçe , birçok varlık değerler üzerindeki tesir alanını arttırır. Ve kendinden olmadığını zannettiği varlık ve değerleri kendinde bulur. Bu buluş ruhun değer haline yükselişinde vukua gelen sentezdir.
 
O yüksek merhaleler öyle merhalelerdir ki , orada her şey aynı olur. Çok ile az, güzelle çirkin gibi birçok şeylerin arasındaki fark kalkar. Analiz ve sentez ise aynı hakikatin iki ayrı izahı halini alır.
Yükseklikler ayrı’lıkların ( tezat’ların)kaybolduğu yerdir. Bu bilgiler ise varlıklara o yükseklikleri müjdeleyen bilgilerdir.
                                              
                                               1072.
                                            SEVGİ , AŞK
 
İlahi aşkta madde yoktur. Onda maddeden hasıl olan çirkinlikler de bulunmaz. O, alınması düşünülmeden  verilen bir aşktır. Ona erişenler , ona sahip olmak için değil ; aşk olup ,üstün aşklar içersinde onlardan bir katre olarak erimek gayesi ile severler.
Madde kokan aşklarda gaye , sevdiğine malik olmaktır. Manevi , ilahi aşkların gayesi ise sevdiğinde kaybolmaktır.
Aşklar , cereyan ettikleri robotlu ortamların karakterlerini taşırlar. Varlıklar ise  , tekamül merhalelerinin icab ettirdiği aşkları yaşarlar. Robotu vasıta ederek , onu severek , hakiki aşka alışırlar. Aşkın taliminde ve benimsenmesinde , robottan başka bir şey olmayan maddenin rolü çok büyüktür. Varlıklar ise evvela bedenlerini , kendilerini ve hayatta kalabilmeleri için lüzumlu olan ihtiyaçlarını sağlayabildikleri şeyleri severler. Bu sevgi , var olmak arzusundan ve yok olmak endişesinden hasıl olan sevgidir. Bu sevgiye , otomatik sevgide denebilir.
Bir varlığın karşı cinsten bir varlığı sevmesinde , madde en büyük rolü oynar. Bir kadının bir erkeği , bir erkeğin de bir kadını sevebilmesinde , madde olan bedenin rolü büyüktür. Madde beden , varlıkların duyduğu sevgiyi dışarıya yansıtarak onların kendilerinden başkalarını da sevebilmelerinde büyük rol oynar. Varlıkların kendilerine karşı olan sevgileri de , başkalarını sevişleri de ,ruh seviyesi ile ilgili ve orantılıdır.
Bazı insanlar maddi menfaatlerini temin için başka varlıkları kolaylıkla imha edebilirler. Etini pişirip yiyebilecekleri hayvanı kolaylıkla öldürebilirler. Bazıları için ise bu iş imkansızdır. Yüksek ruhlu bir operatör doktor , yaşatmak için parça parça ettiği bir bedene , can acıtmak gayesi ile iğne bile batıramaz.
Bir diğer şahsa duyulan sevgi ve aşklarda dünyada en mühim rolü cinsi aşk oynar. Cinsi aşk maddenin , bir madde yapısından başka bir şey olmayan bedenin çok mühim rol oynadığı bir aşktır. İnsanın sevgisini , aşkını , sadece kendisine duymaktan kurtulup , onu başkalarına verebilmesinde beden çok mühim rol oynar.
Varlıkların sırf kendilerine karşı duydukları alakayı ( ki, bu alaka ilerde sevgi olacak bir tomurcuğa benzer ) kendi madde ile sınırlı hudutlarından taşırarak başkalarına karşı da hissetmeye başlamalarında , maddenin rolü büyüktür.
Basit bir insan , basitliği oranında , sevdiğinin maddi görünüşünü sever. Ve bu sevgi onu manevi güzelliklere idrake , sevmeye hazırlar. Mutlak Nizamda sevgi en mühim esaslardan biridir. Tekamül yerlerinde üreme sevgiye bağlanmıştır.
İnsanların Mutlak Nizama uygun olarak bedenlenmelerinde  karşı cinse duyulan alaka rol oynar. Şayet üreme böyle bir alakaya bağlanmasydı acaba , insanlar da dahil , hayvanlar kendi başlarına üremeyi hiç düşünürler miydi ?
Mutlak Nizamın en mühim fakat henüz idrak edilmemiş olan esaslarından biri de ; varlıkların , üremeleri dahil her şeylerinde onlara şuurları , bilgileri , kısaca ruh değerleri oranında  tesir hakkı verilmiş olmasıdır. Yüksek varlıklar  , doğum ve ölüm gibi en mühim hadiselerde bile ( imkanları oranında) rol oynarlar.
Henüz daha karşısındaki bir varlığın maddesine karşı alaka duyacak seviyeye erişememiş bir varlık sırf otomatik yardımlarla ürer. Rüzgarlar  , akarsular ve bunlara benzer yardımlar  onların üremelerinde rol oynarlar. Fakat bir insanın üreyebilmesi otomatik olmaz. Çünkü insanlar ve birçok hayvan türü kendi değerlerine uygun şekilde karşı cinse alaka duyacak seviyeye yükselmişlerdir. İşte bu seviyeden faydalanarak onların sevgiye dayanan üremeleri Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak sağlanır.
 
Daha yükseklerde ise sevgi , aşk bambaşka roller oynar. Manevi aşk ayrılığı kaldıran , biri her şey , her şeyi de bir şey haline getiren  bir aşktır. O aşk , zerreye kainatlar kadar büyük olduğunu idrak ettiren , fakat bunu idrak için de sonsuz büyüklükler zannedilen kainatlarıasıl izahı imkansız sonsuz büyüklük içersinde bir zerreden de önemsizleştiren bir aşktır. Varlıklar bu büyüklük içindeki küçüklüklerini idrak edebildikleri ölçüde gerçek büyüklüklerine yükselebilmek imkanlarını bulurlar.
En yüksek aşklarda ise çoğalma ; tesir alanının genişlemesi tarzında tezahür eder. Tesir alanlarını genişleten ise  , maddeli hayatta insanların üremesinde rol oynayan aşkın , tekamül etmiş , yükselmiş şeklinden başka bir şey değildir.
 
                                               1073.
            VAZİFELİ , HAYAT  PLAN  VE  TEKAMÜL
 
İnsanlar bir planla dünyaya gelirler. Bu plan , kendi imkanları oranında tesir edebildikleri bir plandır.planı maddi tesirler altında yaşayanlar , tam anlamıyla değil fakat liyakatleri oranında idrak edebilirler.
Bu plan zaman kavramına göre hazırlanmayan fakat tatbikinde ondan faydalanılan bir plandır.
Bir insanın veya bir varlığın herhangi bir yerde bulunmasının sebebi , o yerden tekamülü için faydalanmasıdır. Ve varlıklar herhangi bir tekamül yerinden uzun veya kısa bir süre faydalanabilirler.
Varlıklar tekamül yerlerinde  , planlarına uygun olarak tekamül edebildikleri ve seviyelerinden hasıl olan plandan tekamülleri için faydalanabildikleri sürece kalırlar. Özel bir vazife için herhangi bir tekamül yerinde bulunanlara gelince , vazifelerini tatbik edebildiklerimüddetçe o tekamül yerinde kalırlar.
Vazifelilerin madde ve benzeri tesirler altında kalarak vazifelerini yapmakta zorluk çekmesi , onların vazifelerini yapmamaları değildir. Karşılaşılan zorluklar, vazifeyi kolaylaştırıcı nitelikteki zorluklardır. Bu zorluklardan faydalanmak ve vazifeyi yürütmek vazifeliye düşer. Şayet bir vazifeli vazifesini yürütemiyecek duruma gelirse , artık onun bulunduğu tekamül yerinde kalmasına lüzum yoktur. Bu sebeple vazifeli vazifeyi başka vazifelilere devreder veya bir müddet için bulunduğu tekamül yerinden ayrılır ve yepyeni bir bedenle aynı vazifeyi ifa etmek için evvelce bulunduğu tekamül yerine döner.
Bir vazifeli , tekamülle ilgili vazifesini ifa edebildiği müddetçe o tekamül yerinde kalır dedik. Bu müddet zarfında kendi vazife planları üzerinde tesirler icra edebilir ve daha uzun müddet vazifeye devam edebilir. Buna rağmen vazifelerde kat’i surette lüzumlu kesinti yerleri de vardır.
Vazife bazen bir noktada , asırlarca sonra başlamak üzere durur. Bu duruş , bildirilenlerin benimsenmesi içindir. Bu taktirde, vazifeli vazifeyi kat’i durağa ulaştırmış , kendisine düşeni yapmış demektir. Şayet bir vazifeli kat’i durağa erişemeden maddi tesirler altında vazifesini yapamazsa o zaman vazifeli ya gidip tekrar dönmek veya yerini başka bir vazifeliye devretmekle bu iş hallolunur.
Herhangi bir tekamül yerinde vazifeleriniliyakatleri ile üstlenmiş vazifeliler vardır. Bunla vazifede ihtisas sahibi olmuş varlıklardır. Bu sebeple onlar lüzum hasıl oldukça ilgili bulundukları tekamül yerlerine gider ve vazifelerini ifa ederler.
Tekamül yerinde bulunan her kim olursa olsun ,o tekamül yerinden faydalanabildiği ve faydalı olabildiği müddettçe orada kalır. Artık bulunduğu yerden tekamül seviyesine uygun olarak faydalanamıyor veya faydalı olamıyorsa orada kalmasınalüzum kalmaz.
Planları , tekamül ile ilgili gayeler şekillendirir ve sınırlandırır. Hadiselere gelince , onlar bu gayelere ulaşılmasında rol oynarlar. Zaman ise ; vazife , tekamül ve hadiseler arasındaki münasebetleri dünya realitesine göre izaha yarar. Varlıklar , liyakat ve bilgileri oranında , tesir alanlarından da faydalanarak , tekamül planlarına , dolayısıyle mukadderatlarına tesir ederler.
 
                                                   1074.
                                   BİR  İNSANIN  DEĞERİ
 
İnsanlarda tekamüldeki bütün varlıklar gibi idrak edebildikleri değerleri (1) oranında değerlidirler. Fakat bir insan “ ben değerliyim..” dese de , veya yanlış ölçülere dayanarak kendini malik olduğundan daha üstün değerde bulsa da , bu hiçbir zaman doğru idrak edilmiş değeri değildir (1.kendi değerini idrak) .
Bir insanın hakiki değeri , o insanın benimsemiş olduğu ve hayatına tatbik edebildiği değerdir. Kendini olduğundan değerli veya değersiz bulmak sadece böyle düşünenleri aldatır , onları yanlış yollara sevk eder ve dünya hayatında pürüzler meydana getirir.
Hakiki değer  , insanın benimsiyebildiği, hatta kendine maledebildiği değerdir. Bu değerin tekamül yerlerindeki ölçüsünü ve ayarını per yapar. Ve onu ortama ve varlığın tatbik ettiği plana uygun olarak hayata yansıtır.
Vazifelerinin çizdiği yolu kaybedenler ve dünya tesirlerine kapılarak cazip fakat faydasız yollara sapanlar bir müddet  denenirler ; yardımlar ve ikazlar alırlar. Bu yardım ve ikazlarda perin rolü çok büyüktür.
Bütün bu yardımlara rağmen , hala doğru yollarını bulamazlarsa , o zaman planlarından ayrılma girişimlerinden dolayı bulundukları tekamül yerinden ayrılırlar. Vazifesine şuurla bağlı kalan ve onu unutmayan bir vazifeli , faydalı olabileceği sürece vazifesini ifa eder.
Yüksek vazifeler kısımlara ayrılmıştır. Her kısım sonunda vazifeye ara verilir. Genellikle çok önemli vazifelerde kısım sonlarından vazifeli haberdar edilir.
 
                                               1075.
                               EN  MÜHİM  VAZİFE
 
Bu vazife , şimdiye kadar başarılanların en mühimi , en tekamül etmişidir.
 
                                               1076.
            MADDE  HUDUTLARINI  AŞAN  TESİR  ALANLARINIZ
 
                                               METOT
Şuurlu  İmanın tanıtılması işi , ancak ve ancak şuurla başarılacak bir iştir. Şuurlu İmanda vazife almak mertebesine erişmiş olanlar, bu mertebeye erişmemiş olanlardan farklıdırlar. Birçoklarının almakta oldukları otomatik yardımları ,onların , kendi bilgi, şuur ve liyakatleri ile temin edebilecek seviyede bulunmaları şarttır. Aldıkları yardımlar ise imkanları ile ulaşamadıkları alanlardadır. Şuurlu İman mertebesine yükselenler , aldıkları otomatik yardımları da şuurları ve liyakatleri oranında idrak edebilir , değerlendirebilirler.
Maddi imkanlarla elde edilemeyen hedeflere , madde hudutlarını aşan tesir alanınız vasıtasıyla erişebilirsiniz. Tesir alanınızdan ise ancak ,mevcut maddi imkanlarla erişilemiyen hususlarda faydalanabilirsiniz.
Çözülmesi gereken problemlerle meşgul olurken , bir taraftan , mevcut imkanlarınızla onları çözmeye çalışırken şuurla tesir alanınızdan da faydalanabilirsiniz. Teşebbüslerinizi dünyanın size bahşettiği imkanlarla yürütmeye çalışırken  , şuurla, ne istediğinizi bilerek , tesir alanınızdan da  bu iş için faydalanabilirsiniz.
İnsanlar çok kereler tesir alanlarından şuursuzca faydalanmaktadırlar. Telkinle , hipnotizma ile tesir alanlarına nüfuz edebilmekte , hatta büyü gibi kötü maksatlar için de tesir alanlarından şuursuzca faydalanmaktadırlar.
Bir insanın tesir alanından şuurla faydalanması ile , ondan gelişigüzel şuursuzca faydalanması arasında farklar vardır. Tesir alanından şuurla faydalanmak merhalesine erişenler , tesir alanlarının çok yükseklerinden yardımlar almak mertebesine yükselebilmiş varlıklardır. Şuurlanan her yardımı daha üstün yardımlar takip ederler.
İnsanlar yardımla başarabildiklerini, tekamül ederek , liyakatleri ile başarabilme imkanı kazanırlar. Aynı zamanda bu onların yepyeni ve daha yüksek yardımlara hak kazanmaları demektir. Hak kazanılan yardımları kendi değeri ile başaranlar , daha üstünlerine hak kazanırlar ve bu böylece devam eder gider.
Bir insanın tesir alanından şuur ve liyakatle faydalanabilmesi , onun ilerde liyakatle başarabileceği yeni ve daima yükselen yardımlar almasının amilidir.
 
                                               1077.
                       MUTLAK  NİZAM  VE  ÜSTÜ
 
İnsanlar içinde doğdukları bir denizin haşmetini (1) idrak edemiyen balıklara benzerler. Etraflarını saran büyüklük ve güzellikleri kolaylıkla idrak edemezler. Karalar balıklar için , denizler ise karada yaşayanlar için meçhullerle doludur. Karalarda da , denizlerde de yaşayanlar mevcuttur. Karalarda yaşayanlar için denizlerdeki hayat tıpkı bir başka dünyadaki hayata benzer. Dünya , çeşitli tekamül yerlerini hatırlatır. Herhangi bir planette yaşayanlar nasıl ki bambaşka şartlarla yaşanan diğer tekamül yerlerinde yaşayamazlarsa ; denizdeki balıklar da karaya çıkınca öylece ölürler (1. haşmet: görkem).
Her takamül yerinde , diğer tekamül yerlerinden izler vardır. İnsanlar , değişik şartlar altında yaşanan tekamül yerlerinin izlerini dünyada bulabilirler. Onda , ahiret hayatından bile bazı safhalar bulmak mümkündür. Her yer , maddi manevi her mekan , benzer tarafları ile birbirlerine kenetlenmiş gibidir. Ayrı zannedilenler , müşterek taraflar ihtiva ederler ve bu benzerlikler ayrı ayrı zannedilenleri , Mutlak Sistemin esaslarına uygun olarak “bütün” haline getirir.
Mutlak Nizam, ana kaidelere sadık bir çok sistem ve nizamlar ihtiva eder. Ana kaideleri ise en büyük varlıklardan  en ufak zerreciklere kadar her şeyde bulmak mümkündür. Mutlak Nizamı oluşturan ana kaideler de bir noktada birleşirler ; o nokta Tanrı iradesidir.
Mutlak Nizamın esasını oluşturan ana noktayı ise istisnasız bütün varlıklar içerir. O, zerrede mevcuttur. Zerrelerden hasıl olan en büyük varlıklar da ondan mahrum değildirler. Her zerrede ve zerrelerden oluşan varlıklarda ; Mutlak Nizamın ruhu olan , Tanrının iradesini temsil eden, Tanrının ilk halk ettiği değerlerden “melekler”denen idareciler mevcuttur. Her zerrede bulunan idareciler , Tanrının iradesi halinde tecelli eden  Mutlak Nizam ruhuna bağlıdır. Mutlak Nizam ruhu ise yüksek idareci varlıklar halinde tezahür eder ve Tanrının arzularını harfi harfine tatbik eder. Mutlak Nizamın üzerinde ise , halk ettiklerinden var olanları Mutlak bir Nizama bağlayan Tanrı mevcuttur. O  , hiçbir tahdite tabi olmayan, her şeyi var eden ve yok edebilecek olandır.
Mutlak Nizamın zirvesi , Tanrının emirlerini tatbik eden yüksek idareci varlıklardır dedik. Fakat onlar sadece Tanrının ilk halk ettiği üç esas değerden hasıl olan varlıkları idare edebilirler. Değerlerin halk edilişleri ve ihtiva ettikleri sırlar , sadece Tanrı tarafından bilinirler. Şu halde sizin biraz olsun idrak edebileceğiniz Mutlak Nizam , varlıkla sınırlandırılmıştır. Bu sebeple de varlıkların idaresi içindir.
 
 
 
 
 
                                               1078.
                       ZORLUKLAR  YARDIMLARDIR !   
 
Şuurlu İman vazifelileri zorlukları iradeleri ile yene yene vazifeye hazırlanırlar. İrade ile yenilen zorluklar , onları daha yüksek yardımlar icab ettiren değerlere yükseltir. Bu yoldan kazanılanlar ise Şuurlu İman yolunu aydınlatır.
Bir vazifeli karşılaştığı bir zorluğu yenerken , onunla neden karşılaşmış olduğunu da bilmeye , öğrenmeye çalışması gerekir. Zorluklarla boşuna karşılaşılmaz. Onlar yardımlardır.böyle oldukları için değer ve mukavemet arttırırlar.
Zorluklara karşı koyan , şuuru oranında onlardan faydalanır. Bir Şuurlu İman vazifelisi ise , karşılaştığı zorlukları irade ve şuuru ile yenecek değerdedir.
 
                                               1079.
                                   ÇOKLUKTAN  TEKLİĞE
 
İnsanlar , evvela üstün bir kudreti , sonradan bu üstün kudretin birbirlerine bağlayamadığı çeşitli tezahürlerini , daha sonradan da ayrı zannedilen şeylerin hepsinin bir noktada toplanıp bir noktadan idare edildiğini idrak etmişlerdir.
Çok Allahlı devir , hadise ve varlıkların ayrı ayrı tetkik edildikleri otomatik  analiz devridir ; ki , bu analize şuursuz analiz de denilir.
Tek Allah prensibine dayanan dinler ise önceden otomatik olarak yapılan analiz sonucu ayrı ayrı değerlendirilen varlık ve hadiselerin şuurla sentezine başlandığı devredir.
 
                                               1080.
                                   DEĞERLENDİREN
 
Boş bir defterin değeri vardır. Defteri , ya değersizleştirecek ya da çok daha değerlendirecek olan ise ona yazılacak olanlardır.

Şuur İnanç II ; Bölüm 6

1081.
                       VAZİFE  KAPISI  HERKESE  AÇIKTIR !
 
Vazife hiçbir topluluğun tekelinde değildir. Vazifeli olarak ise hiçbir grup sabit ve değişmez kaydıyla oluşmamış ve oluşmayacaktır. Vazife insanlığı ilgilendirir. Vazifeliler liyakatleri oranında ondan hisse alırlar. Vazifeliler grubunda ise , yapılacak  işle ilgili şahıslarınhepsinin bulunması gereği yoktur.
Vazife hiçbir zaman birkaç kişinin oluşturduğu gruplarla sınırlı ve sınırlandırılmış bir halde düşünülemez. Onun kapısı liyakat gösterenlere açıktır. O kapı ise hiçbir şahsın veya grubun tekeline alarak kapanmasına imkan olmayan kapıdır. Onu başkalarının yüzüne kapatmak isteyenler , kendi yüzlerine kapandığını er geç görürler. Başkalarını dışarda bırakmak isteyenler ise kendilerini dışarda bulurlar.
O kapı açıktır, kapatılamaz. Gerçek bir vazifeli ise , o kapının açık olduğunu bilir. Düşmen sandıklarına bile o kapının kapanmasını arzulayamaz.
Vazife liyakat ister. Ahlak lazımdır. Liyakati destekleyenler ; bilgi ve iradedir. Bunları kazanmak isteyenlerin ise yardımlar daima üzerlerindedir.
 
 
                                              1082.
            ŞUUR  VE  LİYAKATLE  DENGELİ  İRADE
 
İnsanlarda irade kudreti vardır. İrade kudreti ise bir insanın değerine uygun olarak tezahür eder. İrade ile değer arasındaki açıklıklardan dengesizlikler hasıl olur. Mutlak Nizama uygun olarak bu dengesizliklerden faydalanılır.
İradesi kuvvetli fakat bilgi ve manevi yönleriyle irade kuvvetine denk değer taşımayanlar çeşitli dengesizliklere sebep olurlar. Bu yüzden ortaya çıkan birçok dengesizlikler dünya tarihinde ve tekmülünde çok önemli roller oynamışlardır. Bir insan irade ve bazı hususlardaki liyakatiyle büyük kitleleri yönlendirebilir. Bu yönlendirme şayet şuurla tayin edilmiş bir doğrultuda değilse sonuç iyi olmaz..
Bir insan evvelki hayatlarında elde ettikleri , yaşamakta olduğu hayattan da alabildikleri ile iradesini sağlamlaştırabilir. İrade gücü bir tür güç merkezidir. Her güç merkezinin ise tesir alanı vardır. İradeden hasıl olan manevi şualar güçleri ile orantılı bir alanı tesirleri altında bulundurur. Bu tesir alanı ise irade merkezi olan şahsın icraat alanı haline gelebilir. Bu söylenenlere örnek olarak Hitler’i ve etrafındaki geniş tesir alanını gösterebiliriz.
Şayet bir şahıs tekamül icabı şuuru ile orantılı olmayan yüksek irade gücü vasıtasıyle birçok hadiselere sebep olacaksa o şahıs irade gücü alanının artması için yardımlar alır. Ve neticede tekamülde rol oynayacak mühim hadiselerin meydana gelmesine sebep olur.
Fakat Şuurlu İman gibi şuura dayanan yüksek vazifeler , otomatik denilebilecek güç ve yardımlarla başarılamaz , bu sebeple de bu yolda vazife görecekler , iradelerini şuur ve diğer değerleri ile orantılı hale getirecek yüksek yardımlar alırlar.
Sonucu şuurlu bir tekamül olan bir vazifede şuursuz bir irade ve bu iradeden hasıl olan sonuçlar söz konusu olamaz. Vazifeliler ise vazife arifesinde ve vazifeleri müddetince , şuur , irade , liyakat ve manevi değerlerini denk tutacak çok kıymetli yardımlar alırlar. Bu yardımlardan oluşan denge ise şuurlu bir imana götüren yolu tanıtmakla vazifelendirilmiş olanlar için şarttır.
 
                                               1083.
                       ŞUURLA  TEKAMÜL  GAYRETİ
 
Allah tekamül yolunda liyakat göstermeye gayret edenlere yardım eder. Herhangi bir hedefe ulaşmak isteyenler liyakat gösterdikleri taktirde Tanrının yardımlarına erişirler.
Emek harcamadan da erişilen hedefler vardır. Emeksiz ve liyakat göstermeksizin istedikleri hedeflere ulaşanlar , büyük denenme öncesinde olanlardır.
Evvelce verilen emeklerin karşılıkları da bazen hiç umulmadık bir anda karşınıza çıkabiir. Bu yüzden de emeksizce elde edilmiş gibi gözükebilirler.
Gayesiz ulaşılmış hedef yoktur. Şuurla erişilmek istenen hedeflere ise ancak liyakatle (1) ulaşılır. Tanrı , şuur içersinde , tekamül gayesi ile , hedeflerine ulaşmak isteyenleri , bu yolda gayret ve liyakat gösterenleri  “en yüksek yardımlarla” korur , destekler , mükafatlandırır (1.liyakat:layık olma ,yaraşırlık , uygunluk).
 
 
                                                               1084.
                          TEKAMÜLDEKİ  BÜTÜNÜN  , TEKAMÜLDEKİ  PARÇALARI
 
Robotlardan biri olan ve kısaca madde denilen her varlık üç esas unsuru içerir.
En ufak maddi varlıklarda bile üç ana hassa mevcuttur. Böyle olduğu için de , madde halindeki her varlık tekamül edebilmek özelliğine sahiptir.
Maddeler tesir alanlarını genişleterek bağımsız canlılar halinde tezahür etmeden önce , robot yardımlarla Mutlak Nizama uygun şekilde hareket eder ve tekamüldeki rollerini oynarlar.
Her madde zerresi tekamül etmekte olan yükselebilmiş varlıkların tesir alanındadır. Maddeler bir yandan otomatik yardımlarla tekamül ederlerken  , diğer taraftan da bağımsız şuurlu varlıkların tekamüllerinde de otomatik olarak rol oynarlar.
Mesela insan  tesir alanını insanlık mertebesine yükseltebilmiş varlıktır. Tesir alanında bulunan varlık ve maddeler bir yandan otomatik olarak tekamül ederken , diğer taraftan da insan haline yükselmiş varlığın tekamülünde , hatta insan olarak yaşıyabilmesinde rol oynarlar.
Madde her üç esas unsura sahiptir denmişti. Bu unsurlardan ikisi Mutlak Nizama uygun şekilde vazifelerini yaparlarken ,üçüncüsü , tekamül edebilmek hassasına malik olan değer gelişir, gelişen değerler tesir alanlarını genişletir ve birbirlerine dahil olurlar.
Tekamül ederek gelişen varlıkların birbirlerine eklenmesi demek , onlara bağlı olan değerlerin de Mutlak Nizama uygun olarak birbirleri ile birleşmesi demektir ki, buna tekamülün esası olan “cem hadisesi” (1) denir. Üç değer içeren varlıkların birleşmelerinden meydana gelen varlık’larda  ayrı ayrı tetkik edilen değerler tek değer halinde de düşünülebilir. Mesela bir beden birçok varlıklardan ortaya çıkmış tek varlık olarak nasıl düşünülebiliyorsa bir hücre de ayı şekilde düşünülebilir (1. cem:toplanma , bir araya gelme).
Cem hadisesinde ; tekamül ederek yükselen ve birleşen varlıkların şuurları ayrı ayrı düşünülebilirler. Fakat  birçok varlıkların şuur ve imkanlarını içeren bir varlıkta , ona tabi olan varlıkların imkanları toplu halde kendini hissettirir. Cem hadisesinde tabi olunan varlık , ona tabi olanların şuur ve imkanlarını her zerre gibi ayrı ayrı değil  toplu halde hisseder.
Mesela bir insan , vücudundaki bir hücrenin görmekte olduğu bir vazifeyi tam anlamıyla hissedemez. Fakat başlı başına yanlız düşünülebilen varlıklardan şekillenmiş olan bedenin hücrelerden oluşan bir kısmındaki bir arızadan haberdar olabilir.
Gerçi varlığına tabi olan varlıkların hareketlerinden sadece kül halinde değil de teker teker haberdar olabilen varlıklar vardır. Fakat bunlar dünyada idrakine imkan olmayan yüksekliklere erişebilmiş varlıklardır.
Varlıkların varlıklarında mevcut olanları hissedişleri fakat onlara teker teker her bakımdan hakim olamayışları , cem hadisesinin, dünya ve benzeri yerlerde gösterdiği en mühim özelliklerden biridir.
Varlıklar ilk önce otomatik olarak tekamül ederler dendi. Böyle bir varlığın tesir alanı mutlak surette şuurla tekamül eden bir varlığın tesir alanı içersindedir. Böyle olduğu için de kaba ve sırf ” tekamüle yardımcı” görüntüsü taşıyan varlıklar bile otomatik yardımlarla tekamül etmektedir.
Her varlık otomatik yardım alır. Ve bu otomatik yardımı , tesir alanını genişletmeden idrak edemez. Fakat varlığını da idrak edemiyen varlıklar da dahil her varlık , şuurla tekamül etmekte olan bir varlığın tesir alanındadır.
 
 
 
 
 
                                               1085.
                                               TEFEKKÜR
 
Düşünmek , tefekkür etmek , kendi kendine otomatik yardım kapılarını açmak demektir. Hatırlananlar ise, düşünenin değeri ile orantılı ve tekamülünde faydalı şeylerdir.
Hatırlananların faydalı olacak  halde hatırlanmasını ise otomatik yardımlar temin ederler.
Tefekkür (1) , bir insanın , öz değeri ile dünya şartlarına uygun olarak irtibata geçmesi demektir (1. tefekkür:düşünme, düşünüş, tefekküre dalmak :derin düşünmek , düşünmeye dalmak) .
 
                                               1086
                                               PARA
 
 Dünyada kullanılan en tesirli elbise paradır. O , adilikleri , sefillikleri , bilgisizlikleri , terbiyesizlikleri ve ahlaksızlıkları güzelce ötrüp maskeler.
 
                                               1087.
            TEKAMÜL MERHALELERİ , TESİR ALANLARI
 
 Bedeni  ele alınız. O , yanyana dizili elektron ve atomlardan olşumuştur. Yanyana dizili elektron ve atomlar da tıpkı bağlı bulundukları beden gibi üç hassaya sahip varlıklardır. Her zerre, güneşin sahip bulunduğu özellikleri içerir. En ufak maddi bir varlıkla , en büyük maddi varlık arasındaki tek fark tesir alanıdır.
Büyük maddi  varlık demek , tesir alanı geniş varlık demektir. Küçük varlıklar ise tesir alanları ufak olan varlıklardır. Varlıkların tesir alanlarının çekirdekleri  , o varlıkların tesirlerinin  en yoğun bulunduğu yerdir ki , bu , insanlarda beden , ağaçlarda gövdedir.
Bir gövdenin maddi ölçülerle izah olunabilen büyüklüğü o varlığın tesir alanının kesin ifadesi değildir. Karınca çınar ağacından çok küçüktür. Milyonlarca karınca bir araya gelse bir çınar ağacının gövde yüzeyini örtemezler. Fakat ufacık bir karınca ,en geniş gövdeli çınardan daha geniş tesir alanına sahiptir. Fakat o, otomatik olarak tesirlerini icra eden bir tesir alanıdır.
Şu halde , tesir alanlarını çeşitli açılardan tetkik etmek icab etmektedir. Varlıkların  esasının “ üç esas değer” olduğunu biliyoruz. Varlıklar tekamül ettikçe ihtiva ettikleri bu üç değerde artma hasıl olur. Bu artış , o varlığın ihtiva ettiği değerler arasındaki oranın daimi olarak değişmesini sağlar.
 
1. En geri varlıklarda üç değerden en fazla tezahür eden “ idareci değer”dir. Varlıklardaki  idareci değer Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak otomatik irtibat ve yardımlar kurarak varlığın robot bir varlık halinde var olmasını sağlar. Bu gibi varlıklara örnek olarak kaba maddeleri , cansız denilen şeyleri gösterebiliriz.
2. Otomatik yardımlarla irtibat kurarak ve bu yardımlardan faydalanarak gittikçe tesir alanlarını ve değerlerini arttıran varlıklar  , tesir alanlarında otomatik olarak gelişirler. Yine otomatik yardımlarla dış ortamdan bedenlerine dahil ettikleri maddelerle biyolojik gelişme imkanı bulurlar. Bu varlıklar ilkel canlılardır ki, aralarında birçok sınıflara ayrılabilirler. Bitkileri bunlara örnek gösterebiliriz.    
3.Tekamül ederek , kendi iradeleri ile de birşeyler yapabilen varlıklardan dünyada yaşayanlar , genellikle hareket edebilmek imkanlarına malik olan varlıklardır. Bunlara “hayvanlar” denilmektedir.
 
Bütün bu varlıklar kendi aralarında birçok sınıflara ayrılarak tetkik edilebilirler. Burada bir nokta dikkati çekebilir;
Başlangıçta bütün varlıklar aynı imkanlarla ve otomatik yardımlarla tekamül ederlerken , acaba neden bir kısım varlıklar bu otomatik yardımlardan diğerlerinden daha fazla faydalanarak iradelerini kullanacak aşamaya yükselebilmektedirler?
Bu hal , tamamen bir görünüşten ibarettir. Madde tesirleri altında yapılan akıl yürütmelerle vaziyet bu şekilde gözükür. Bunun izahı ise şöyledir :
 
1.      Her varlık üç değer ihtiva eder..
 
2.      Varlıklar
a.       Otomatik yardımlarla
b.      İradelerini değerleri oranında kullanarak
c.       Şuurla ; tekamül ederler.
 
Şuur safhasına erişebilmiş varlıkların  tesir alanlarında bütün bu tekamül aşamalarını bulmak mümkündür. Mesela , atom bir varlıktır. Otomatik olarak hareket eder. Bir atom tek başına düşünülerse o , tekamülün , otomatiklik safhasındaki bir varlıktır.
Bir insanın yapısı(bedeni) atomlardan oluşmuştur. Fakat insanlar sadece otomatik yardımlarla değil , iradeleri ve şuurları ile de tekamül etmektedirler.
Şu halde , atomlardan hasıl olan bedenin sahibinin o bedendeki atomlardan daha başka türlü düşünülmesi gerekir.
                                                  *
 
Bir insanın değeri , tesir alanındaki en basit varlıkların değerine eşittir. Fakat bu sonuca  2+3=5  tarzinda erişilemez.  Çünkü, bir insanın tesir alanının değeri  , Mutlak Tekamül Esasları’na uygun olarak daima değişmektedir. Bu hal , daimi harekette olan bir şeye de benzetilebilir.
 Acaba bu değişiklikler hangi esaslara göre olabilmektedir? Bunu anlayabilmek için en basit varlığı meydana getiren değerleri teker teker tetkik etmek gerekir.
 
    1.TEKAMÜL EDEBİLME DEĞERİ ;
   Bu değer, varlığın tekamül ederek tesir alanının irade ve şuurla gelişmesinde en mühim rolü olan değerdir. Bu değer , irade safhasından itibaren  daha belirli bir hal alır ve birçok hususlarda diğerlerinden ayrılan bir kimliğe sahip olur.
İrade safhasına kadar belirsiz ve diğer değerlerin hakimiyetinde bulunan bu değer , bu sefer diğerlerine tesir etmeye başlar. varlıkların irade safhasına yükselişleri , ruhluk hassasını kazanmaları demektir.
 
       2.TEKAMÜLE YARDIMCI OLMA DEĞERİ ;
Bu değer , tekamülün ilk safhalarında robot yardımların , sonraları da yine bu yardımlarla ruhluk hassasını kazanan “tekamül edebilen değer”in bir laboratuvarı halindedir.
3.TEKAMÜL ETTİRİCİ DEĞER ;
  Robot yardımların Mutlak Nizama uygun olarak tezahürünü sağlayan değerdir.
 
                                               *
Dünyada varlığı gözle görülür hale getiren , varlıkta mevcut olan , tekamüle yardımcı değerdir. Diğer iki değer , bu değere tesir ederek veya ondan faydalanarak dünya ve benzeri yerlerde tezahür edebilirler. Bu değerin tezahür edebilmesi , var olduğunun idrak edilebilmesi için ise , maddi hiçbir tezahürü olmayan diğer iki değerin mevcudiyeti şarttır.
Diğer iki değer ancak tekamüle yardımcı değerin mevcudiyeti ile mevcudiyetini belli ederler.
“Her varlık üç değer’i içerir” denildiğinde , siz , bu üç değeri içeren zerreler düşünebilirsiniz. Halbuki vaziyet şu şekildedir :
 
1.         Mutlak Nizamın hüküm sürdüğü maddi – manevi bütün mekanlar tekamüle yardımcı değerle doludur.
2.         Mutlak Nizamın hüküm sürdüğü maddi – manevi bütün mekanlar  , Tanrının yardımları ile doludur.
3.         Maddi – manevi bütün mekanlar tekamül eden değerlerle doludur. (Fakat bu değerlerin varlık olarak hissedilebilmesi , ancak üçünün bir arada oluşuyla mümkün olur). 
 
Bu üç değer (madde ölçülerine göre) ne artar ne eksilirler. Bütün hakikatler ,bütün bilgiler , Tanrının hiçbir tarzda sınırlanmasına imkan olmayan yardımları , bu üç değerin Mutlak Nizama uygun olarak biraraya gelmeleri sonucunda husule gelirler.
Daha doğrusu  bu üç değeri biz , analiz metodu esaslarına göre ayrı ayrı tetkik ediyoruz. Hakikate ise onları bu şekilde tasnif ederek ayırmak ve maddi kalıplar içersinde izah etmek mümkün değildir.
Bu üç ayrı değer ( ki,her zerre bu üç değeri içerir) seyyal (1) bir tarzda birbirleri ile münasebettedirler. Her varlık bu üç değeri içerir. Fakat varlıklardaki değerler o varlıkta sabit değildirler. Daima değişirler. Giden  değerin yerini yenisi alır , böylelikle de varlık izahı izahı imkansız bir seyyaliyet  içersinde ve daima değişerek  varlıklık hassasını korur    ( 1. seyyal:”kesif” ve “kaba”nın zıddı;ince,nüfuz edici;akıcı;hafif) .
 
RUH
 
Ve daima değişen bu varlıklar arasında  , daima büyüyen ve değerlenen değerler hasıl olurlar ki, biz bu değerleri ebediyen var olacak bir ağacın , daima büyümek imkanlarına malik meyvalarına benzetebilirz. İşte bu meyvalar ruhlardır..
Ruhlar iki türlü düşünülebilirler :
 
a.         Değer olarak
b.         Varlık olarak..
 
a.Ruhların “değer” hali ; Onların diğer ana iki değerden ayrı yorumlanmaları halidir.
b.Ruhların “varlık” hali ; Onların iki ana değerle bir arada yorumlanmalarından hasıl olan bir haldir.
 
 
 
 
 
Ruhlar daima varlık halinde tezahür ederler fakat onları değer halinde düşünmekte de faydalar vardır.
 
1.         Her ruhun bir tesir alanı ve Mutlak Nizama uygun olarak almakta olduğu yardımlar vardır.
2.         Her ruhun almakta olduğu yardımlar seyyaldir. Giden yardımın yerini yenisi alır. Ruh , değişen “ yardımlara ve ana değerlere “ rağmen bir an bile ana değerlerden mahrum kalmaz ve varlıklık hassasını kaybetmez.
3.         Her ruh , daha üstün bir tesirin alanı içersindedir.
4.         Her ruhun, ( veya ; tekamül etmekte olan bir varlığın) bir tesir alanı vardır.
5.         Tesir alanları da üç değerden oluşan varlıklardır.
6          .Ana değerlerden hasıl olan varlıklar , varlıklarda tekamül ederler. İzahı imkansız bir seyyaliyet içersinde cereyan eden bu hal Mutlak Nizama uygun olarak cereyan eder ve varlıklar şuurla gelişen ruhların tekamül alanı halinde tezahür ederler.
7.         Varlık ile varlıklar arasında fark yoktur. Her varlık , varlıklar halindedir. Üç değerden hasıl olan en basit bir varlığın kendisi gibi var olanlarla derhal irtibata geçişi , onun varlık halinde tezahür edişi sebebiyledir.
 
                                               1088.
                                               DÜZEN
Düzensizlik de bir düzendedir.
 
                                               1089.
                                    BENİMSETİCİ  METOT
 
Bu bilgiler , her şeyden önce benimsetici metoda dayanan bilgilerdir. Benimsetici  metotda ise kelimelerle izahı mümkün olmayan bazı hadiseler , çeşitli yönlerden ve hatta bazen birbirlerinin zıddı imişler gibi ele alınırlar. Mesela ortada “ilk oluş” gibi tam anlamıyla izahı mümkün olmayan  , kelimelere sığdırılması imkansız bir hadise vardır. Bu hadise muhtelif yönlarden ele alınarak izah olunabildiği gibi  hadisedeki safhalar evvela bir isimle , sonra da başka isimle izah olunabilir. Bütün bunlardan gaye , öğrenene , kelime ve maddenin baskısından kurtularak manevi hadiseleri daha iyi tetkik etmek imkanını vermektir.
Manevi hadiseler , maddi izahlardan faydalanılarak fakatmadde izahına yarayan kelime hudutlarını aşarak anlaşılabilirler. Hadise değerce yükseldikçe kelimenin kudreti ve ifade ettiği anlam zayıf kalır.
Tanrıyı , ilk halk edilenleri ( veya ilk var edilenleri) izahta ise kelimeler hiçbir rol oynamazlar. Siz ancak kelimeleri basamak olarak kullanarak ve bu merdivenden faydalanıp madde sınırlarını aşarak , tefekküre başvurarak , liyakatiniz oranında yüksek hakikatleri zerre kabilinden de olsa anlayabilirsiniz. Yüksek hakikatlerden “zerre”nin değeri ise , tasavvur edemiyeceğiniz kadar büyüktür.
 
                                               1090.
                                    EKSİK  DÜNYA  BİLGİSİ
 
Bir bilgi doğru veya yanlış gözükebilir. Yanlış gözüken bilgiler bazen doğru sanılanlar kadar öğretici olabilirler. Dünyadan elde edilebilecek bütün bilgiler ise eksiktirler.
Sizler eksiklikleri idrak ede ede tekamül edebilir , bu ve buna benzer esasları öğrenip benimseyerek şuurlu tekamüle yükselebilirsiniz.
                                               1091.
                                   DEĞERLER  VE  VARLIK
 
Bir çanak düşününüz. Bu çanak değerlerle dolu olsun. Bu çanağı Mutlak Nizamın hudutları , çanağın içersindeki değerleri de ilk var olanlar farzedin. Bu değerler (hassalar) bilindiği gibi ,hem ayrı ayrı hem de bir arada tetkik edilebilirler. Ayrı ayrı tetkik edildiklerinde hassalar halindedirler.  O zaman bu değerlerin içinde bulunduğu farz olunan çanağın cidarı düşünülemez. Çünkü o cidarın herhangi bir varlıktan meydana gelmiş olması gerekir. İlk değer halindeki hassalar ise varlık değildir.
Çanağın içersindeki varlık halindeki değerler üç hassanın bir arada düşünülmesinden hasıl olmaktadır. Bir arada düşünülen değerlerden hasıl olan varlıklar ise  hem “tekamül ederler” hem de “tekamülde rol oynarlar”.
Üç hassadan meydana gelmiş bulunan her varlık tekamül eder , ettikçe de tesir alanı genişler. Bir varlığın tesir alanının genişlemesi demek  , o varlıktaki tekamül edici hassanın değerlenmesi demektir. Tekamül etmekte olan varlıklar ise , ancak liyakatleri oranında bu değerlerden faydalanabilirler. 
Varlıkların bizzat varlıklarında ve civarlarındaki değerlerden faydalanabilmeleri plana göre cereyan eder. Planı varlıklarda tatbik eden ise, tekamül edici hassalardır ki buna öteden beri melekler denilmektedir.
Melekler iki kısıma ayrılarak tetkik olunabilirler , 1.Her varlığın varlık olabilmesi için gereken ; meleklik hassası , 2. Her varlığa Mutlak Nizamı tatbik eden yüksek idareci varlıklar.
Yüksek idareci varlıklarla , herhangi bir varlık arasındaki münasebetlerde , Mutlak Nizamı dolduran hassalardan “tekamüle hizmet eden “ hassaların rolü çok büyüktür.
 
                                               1092.
                       KELİMELER  VE  ANLAMLAR      
 
Bu tebliğe kadar , Tanrının ilk halk ettiklerinden “değer” olarak bahsettik. Fakat zaman zaman da “ hassa “ dedik. Şimdi aynı anlamda kullanılan bu iki kelimenin içerdiği anlamların derinliklerine doğru ineceğiz.
Öyle bir şey düşünmeye çalışınız ki , yanlız başına bulunduğu zaman hiçbir kıymet ihtiva etmesin. Mevcudiyeti de hiçbir şeyle tesbit edilemesin. Bu söylenenler sadece dünya şartları için değil bütün Mutlak Nizam içindir.
Şu halde “değer” denilen ilk halk olunanlar , anlaşılan manada bir değer taşımamaktadırlar. Çünkü onlar , Tanrının  her şeyi var ettiği yokluğun , izahı imkansız halini , üç ayrı hassa halinde temsil edebilmektedirler. Fakat o yokluk bu üç hassanın bir araya gelmesi ile de izah olunamaz.
Bu üç hassa sanki hiçbir tarzda izah edilmesine imkan olmayan yokluktan Tanrı tarafından ayrılarak Mutlak Nizamın teşkilinde kullanılmıştır. Ve böyle olduğu için Mutlak Nizam üç esasla tahdit olunmuştur. Yokluğu ise tahdite imkan yoktur. Fakat bu üç esas ayrı ayrı düşünüldüklerinde her biri yokluğun izahı imkansız vasıflarına sahiptir.
Hassalar , değerler veya esaslar dediğimiz şey  , yokluk vasıflarına sahipken onu hiçbir varlık idrak edemez.her varlık onları ancak varlıklar halinde düşünebilecek hallere girdikten sonra anlayıp idrak edebilir.
Şu halde hakikatte ilk üç esas unsura , ne değer , ne esas , ne de hassa denilebilir. Bizim değiştirerek bu kelimeleri kullanışımız , sizi taassupla herhangi bir kelimeye bağlı kalmaktan kurtarmak içindir. Çünkü bu tebliğlerin ihtiva ettiği hakikatler mevcut kelimelere sığdırılamazlar.
 
Bu bilgiler , insanlara ; maddi imkanlar içersinde yükselerek maddeden faydalanıp madde üstünü tetkiki öğreten ve her insanı maneviyat alemlerindeki bilgilere liyakati oranında yükselten bilgilerdir. Bu bilgiler insana  “insan üstü”olmak kapılarını açan bilgilerdir. Böyle oldukları için de yapılan izahlarda kelimelerden, isimlerden , sıfatlardan ancak onların bilinen sınırlı anlamlarına bağlı kalmamak şartı ile faydalanılır.
Kelimelerin ifade ettikleri sınırlı anlamlara bu bilgiler sığdırılamaz. Fakat kelimeleri hudutsuz ve tahdit edilmemiş tarzda düşünebilenler bu bilgilerin izahında onlardan faydalanabilirler. Unutulmaması gereken bir şey de , kelimelerle ifade edilen her şeyin insanlar için bilinmeyenler ihtiva edişidir.  Şu halde insanların kelimelerle izaha çalıştıkları şey gibi , kelimeler için de “ bilinmeyenlerle sınırlıdır” denir. Meçhullerle dolu izahlar  ise  , ne bir şeyi tam anlamıyla anlatmaya , ne de anlatılmak istenen şeyi maddi imkan çerçeveleri içersine yerleştirmeye yeterlidir(1) (1. duygu ve düşünceleri tam aktarabilmede , kelimelerin yetersizliğine rağmen en başarılı olanlara “kuvvetli yazar” diyoruz. Tabiattan aldığı izlenim ve duygularını taşı yontarak heykelle ifade edene ve renklerle resimleştirerek aktarabilene de başarısı oranında yüksek san’atkar deniliyor. Kelimeler de , taş da, renk ve desen de aslında ifade edilmek istenen duygu ve manaya “maddi olanın” imkanlarıyla yaklaşabilmekte , onu hiçbir zaman tam aktaramamaktadır. Aktarabilme derecesi san’atkarın gücünü ifade eder , eseri kıymetlendirir) .
 
Şu halde kelimelerle bir şeyi izah etmek mümkün değildir. Onlar sadece bir şey hakkında  “sınırlı” olarak bilgi almak veya bilgi vermek için kullanılır. Kelimeler vasıta edilerek alınan(verilen) bilgilerdeki hakikat payı ise değişiktir. Hakikatlerin derinliklerine ise bilgilerimizle anlattığımız sistemlerle yükselinir.
“Ev “ bir kelimedir. İfade ettiği mana her insanın ev denildiği zaman tasavvur edebildiği şeydir. Bugünün insanı ile ilk insanların “ev”den anladıkları manalar arasında da büyük fark vardır. Manalar kelimelere değil  , kelimeler manalara tabidir. Türkçedeki ev kelimesinin her lisandaki karşılığı ev değildir. Fakat anlam yakınlığı vardır. Bir Türk ev denilnce ne düşünürse , bir Alman da haus denilince ona benzer bir şey düşünür.
Manaların aynı denilecek kadar yakın fakat kelimelerin başka başka oluşu sebepsiz ve gayesiz  bir şey değildir. Bu hal insanları kelimelerden ve maddeden , dolayısıyle bunlardan doğan taassuptan kurtarmak içindir. Aynı şeylerin başka başka kelimelerle izah olunması , insanlara kelimelere bağlı kalmamalarını ve onların görmekte oldukları işi basamak olarak kullanmalarını öğretmek içindir.
 
                                               1093.
                                   HUDUT - TAHDİT 
 
Her şeyin ilk halk olunan üç esastan oluştuğunu belirtmiştik. Maddede  de bu üç şey mevcuttur ve madde bu üç esasın birbirleri ile kaynaşmasından hasıl olan imkanlarla Mutlak Nizama göre var olmuştur. Bu sebeple de madde için ; Mutlak Nizama uygun olarak kendi kendisini var etmiştir denilebilir. Fakat maddeye kendi kendisini var etmesi imkanını veren kuvvet nedir ?
           Madde denilen ve kendi kendini var edebilen bir şey bu imkanları nereden kazanmıştır? Ona , bir nizama göre var olabilme imkanlarını kim vermiştir ? Görülüyor ki iş yine yaratacıcı güce , Allaha dayanmaktadır.
Maddede ve onun oluş ve değişişlerinde bir nizam vardır. Birçok hareketlerin neticesinde hep aynı sonuçlar elde edilir. Havaya fırlatılan taşın yere düşmesi gibi. Bir taşın havaya fırlatılınca yere düşmemesi de mümkündür ve mesela bir uzay aracından fırlatılmış olabilir. Her şey şartlara bağlıdır ve bilim bu yolda yapılan deney ve gözlemlere dayanarak kanunlar elde etmektedir.
 
 
Madde tamamen Mutlak Nizamın hudutları içersinde  değişip tesirli olabilmektedir ve her şey değişip tekamül edebilmek imkanlarına maliktir. Bütün bu değişmeler ve gelişmeler ise seyyal bir  kat’iyet  halinde tezahür eden Mutlak Nizama uygun hallerdir. Kısaca , idrak edilebilecek her şey , Tanrının Mutlak Nizamı ile hudutludur. Tanrıya gelince , O’nu hiçbir nizam veya kanun hudutlandıramaz.
Kanunlar ve nizamlar O’nun eseridir. O her şeyi hudutlandıran , istediklerini nizamlarla tahdit eden ancak hiçbir şey tarafından hudutlandırılmasına tahdit olunmasına imkan olmayan büyüklüktür. Fakat O isterse kendi icraatını bir nizama bağlayabilir. İşte Mutlak Nizam , Tanrının , icraatını bir nizama bağlama arzusundan doğan bir nizamdır. İnsanlar, O’nun bu nizamının hudutları içersindeki madde ile tahdit edilmiş imkan hudutlarını aşamaz , aşamadığı için de asla O’nun büyüklüğünün zerresini tasavvur etmeye imkan bulamazlar.
 
                                               1094.
                                   İNKAR  DAHİ..
 
Allahı inkar edenler , O’nu inkar ederlerken bile O’nun varlığını savunmaktadırlar. Aleyhte dahi olsa her söylenen söz , O’nun varlığının onaylanmasıdır.

           

                                               1095.
                                               VARLIK
 


 

Tekamüle Sevk olunan Değer
+          Tekamüle Yardımcı Değer
            +          Tekamül Ettirici Değer (meleklik hassası)

                        = Varlık 

 


 

Her varlık bu üç değerden meydana gelmiştir.
1.Tekamül eden hassa
2. Tekamüle yardımcı hassa
3.Tekamül ettirici hassası
 

(1)  büyüdükçe , (2) ve (3) küçülür ;

 
1 , a ve b kadar büyüdükçe ; 2 , a kadar , 3 de b kadar küçülür demektir.
 
 
Tekamülün en mühim gayelerinde biri , tekamül etmekte olan değerin , diğer iki hassanın imkanlarını kazanmasıdır.
Tekamül etmekte olan hassa ise , diğer iki değeri , yine diğer iki değer sayesinde kazanır. Melekler ; en büyüğü, varlıkta temsil eder varlıkta Mutlak Nizamı tatbik eder.
Varlık üç hassadan meydana gelmişken , bir hassa’lık haline şuurla ve liyakatle yükselir. En yüksek maneviyat alemlerinin bir damlalık şuuru haline gelir.
 
                                               1096.
                       ZAMAN  ,  MEKANLAR , REALİTELER
 
Yokların var , varların ise yok oldukları bir alemdesiniz. Size dünyada bir şeye ; vardır , uzundur , kısadır.. dedirten şeyler vardır. Siz bazen sizleri dahi tatmin etmeyen kavramlardan faydalanarak bir şeye ; uzun , kısa, ,büyük.. diyebilirsiniz.
Sabit bir zaman kavramının olmadığını idrak edenler bile dünya hayatlarında büyük bir ciddiyetle zaman kavramından faydalanırlar. Her şey , insanlarca bilinemeyen , yüksek hakikatlere yükselmek içindir.
Zaman , dünyada , ahirette , çeşitli tekamül yerlerinde başka başka tezahür eden fakat sizi aynı gayeye çeken faktörlerden biridir.
Ahiretteki zaman ahiret realitesine , dünyadaki zaman ise dünya realitesine uygundur. Ahiret ile dünya realiteleri arasındaki farklar eksildikçe , her iki yerdeki “zaman realiteleri” arasındaki farklar da azalır. Kısaca , zaman aynıdır , çeşitli yerlerin realiteleri onu farklı gösterir.
Bir insanın yüzünü yassı gösteren aynadaki hayal ile o yüzü upuzun gösteren aynadaki hayal farklıdırlar. Bu fark ise aynalardaki farklardan meydana gelmektedir. Aynaya bakan ise her iki aynadaki hayalden de başkadır. Kısaca , bütün mefhumları farklı gösteren , robotlar ve çeşitli şartların geçerli olduğu mekanlardır.
 
                                               1097.
                                               ÜÇ SÜZGEÇ
 
İnsan , “şeytan” diye özetlenen kötülüklerin cazibesinden kendisini ancak fikir, düşünce ve icraatını ; akıl , mantık ve vicdan süzgeçlerinden geçirerek korur.
 
                                               1098.
                                   TEKAMÜL  EDEN
 
Her şey , her zerre tekamül eder. Varlıkları “tekamül eden varlıklar” veya “tekamüle yardımcı varlıklar” diyerek tasnif etmek , onları daha iyi izah edebilmek içindir. Kısaca , bugüne kadar yapılan tarif ve izahlar realitelere göre yapılan izahlardır. Aslında tekamül eden varlık halinde tezahür eden , tekamül etmek hassasıdır. Bu hassa diğer iki hassa ile birlikte varlık halinde gözükür. Tekamül ettikçe de tesir alanı genişler ve hem diğer tekamül eden hassalarla hem de diğer hassaların yardımları ile vücut bulan varlıklarla irtibata geçer , manen kaynaşır.
Bir varlık tekamül ettikçe şuurunu yükseltir ve eskiden geçirdiği tekamül devrelerini ayrı ayrı değil fakat onları toplu olarak hatırlar.
 
                                               1099.
                                               KORUNMA
Şeytandan kendinizi ancak fikir ve düşüncelerinizi üç süzgeçten geçirerek koruyabilirsiniz.
                                               1100.
                                               HER ZERRE
 
Her varlık , her zerre , tekamül etmek imkanlarına maliktir. Tekamül eden varlıklar ve tekamüle yardımcı varlıklar denilerek yapılan tasnifler , sırf hakikatleri realitelere uygun ve mevcut imkanlardan faydalanarak izah içindir.,
 
                                               1101.
                       VARLIĞIN  DÜŞÜNEMEDİĞİ  “UNSUR”!
 
Bir varlık kendisinden daha büyük bir varlığı içinden çıkarabilir. Bu , dünya realitesine aykırı gözüken bir haldir. Geçekte ise varlıklar birbirlerini ihtiva etmezler , iç içe de değildirler. Ortalıkta “ çeşitli maddi varlıklar “ da yoktur. Tek varlık vardır ki , üç ana unsurdan hasıl olmuştur.
Her şey üç ana unsurun tezahürlerinden ibarettir. Ayrı ayrı oldukları zannedilenler  bu ana varlığın bir kısmından , bir cüz’ünden başka bir şey değildir. Bu öyle bir ana varlıktır ki , her zerresi müstakil , bağımsız düşünülebilir. Zerreler , kül halinde olan varlığın küçük birer kısımlarıdır.
Zerrelerin yan yana gelmelerinden daha büyük zerreler meydana gelir. Böyle oluşan her zerre ise başlı başına düşünülebilen zerreler ihtiva ederler. Hiçbir varlık yoktur ki üç ana unsuru malik bulunmasın.
                                              
*
Hadiseler de teker teker ve bağımsız ele alınamazlar.
 
Tekamülün yüksek gayelerinden biri de , hadiseleri , otomatik gidişatından şuurlu gidişata yöneltmektir.
Otomatik hadiseler de , yarı otomatik olanları da , varlıkları meydana getiren üç ana unsurun birbirleri ile olan ilişkilerinden oluşurlar. En basit bir varlık düşününüz. Bu varlığın üç ana unsuru ihtiva ettiğini fakat ona tabi hiçbir varlık olmadığını farz ediniz
Bu tarif aynı zamanda da , anlaşılacağı gibi , en basit varlığın tabiridir. Böyle bir varlıkta iki türlü hadise cereyan eder :
1.      Üç ana unsurun birbirleri ile olan münasebetlerinden hasıl olan iç hadiseler ,
2.      Üç unsurdan hasıl olan varlığın , civarındaki varlıklarla olajn temaslarından hasıl olan hadiseler..
 
En basit bir varlığın içi ve dışarısı ile olan temaslarından hasıl olan hadiseleri bile dünya imkanları ile idrak edebilmek çok zordur. Çünkü en basit bir varlığın malik bulunduğu üç unsur birbirleri ile , mesela ; tekamüle yardımcı unsurun , tekamül edici unsurla veya tekamül edici unsurun tekamül ettirici unsurla veya her üç unsurun  da çeşitli dozlarla birbirleri ile olan ilişkilerinden oluşan hadiseler sayılamıyacak kadar çeşitlidir.
Keza  en basit varlığın civarı ile olan ilişki ve temaslarından hasıl olan hadiseler , varlığın iç hadiseleri ile kıyaslanamıyacak kadar fazladır. Fakat hadiselerin çeşitli oluşları onların adetle tespit edilerek izah olunmalarına manidir. Fakat bu hal hadiselerin sistemli bir şekilde tasnif ve tetkikine hiçbir şekilde mani değildir.

Şimdi büyük varlık içersinde en küçük bir varlık düşünelim. Büyük varlıkta üç ana unsurdan “tekamül edebilmek imkanlarına malik  olanı” şuurludur , irade sahibidir. Böyle olduğu içinde tekamüle yardımcı varlıklar üzerinde  tesirler icra eder. Ona tabi olan basit varlıkta ise üç ana unsur otomatik yardımlarla tesirlerini icra ederler.

 
Bir varlık düşünün ve bu varlığa tabi olan üç adet varlık olsun ve herbiri de üç esas unsuru ihtiva etmektedirler :
En küçük varlık A1+B1+C1 üç unsurdan meydana gelmiştir. Aynı şekilde diğerleriyle alt alta yazalım.
 
A1 + B1 + C1
A2 + B2 + C2
A3 + B3 + C3             ve bu üç varlığı bünyesinde içeren büyük varlık da ;
          _______________
(A1+A2+A3) + (B1+B2+B3) + (C1+C2+C3 )    değerinde bir varlıktır.
 
Fakat bu izah teorik ve kesin olmayan bir izahtır. Çünkü manevi değerler madde izahına yarayan yollarla hesaplanamazlar. Bu üç varlığın birleştiği varlıkta şuurluluk oranında yardımlar değişik tezahür eder ve bu hal vaziyetin matematiksel olarak izahını zorlaştırır.
Vaziyetin  matematiksel olarak  izahını zorlaştıran mühim bir sebep de , bir varlığın sadece kendisine tabi varlıkların değeri oranında değerli olmayışıdır. Buna da sebep , varlığın ; bünyesindekli varlıkların tesir alanları dışındaki varlıklarla da temasta oluşlarıdır.
 
                                               *
 
Üç unsurun  çeşitli tezahürleri :
 
  1. Tekamül etmek ümkanı ( unsuru) ;
Bu unsur , diğer iki unsurun yardımı ile tekamül eder , şuurlanır ve otomatik olarak elde ettiklerini şuurla elde edebilemke imkanlarını kazanır.
 
  1. Tekamüle yardımcı unsur ;
Bu unsur , tekamül edici unsura yardımcıdır. Ona bağlı veya ondan uzak olarak , otomatik yardımlarla  , tekamül etmek imkanlarına malik olan unsurlara yardımlarda bulunur.
 
  1. Tekamül ettirici unsur ;
Buna ; otomatik yardımlar , melekler , per ve diğer isimler verilmiştir. Bu unsuru da diğer unsurlar gibi analize tabi tutarak ( ayrı) izah etmek mümkündür. Her unsur , yukarıdaki gibi , yaptığı işe göre tasnif edilerek izah olunabilir. Gerçi bu unsurları bir arada toplayarak  ( sentez) dünya realitesine göre izah etmek de mümkündür. Fakat bu çok yüksek , yüksek olduğu kadar da basit izaha vakit henüz çok erkendir !.
Tekamül ettirici unsur ;Tanrıdan uzanan bir şua gibi “tek varlığa” ve tek varlığa tabi olan varlıklara yayılır. Bu unsurun değerini, intizamını , hadiseleri tanzim ve kontrolünü , Tanrının adaletini temsil kudretini, dünyadakiler değil , en yüksek manevi mertebelere yükselebilmiş varlıklar bile tasavvur edemezler. Bu unsur evvelce de söylendiği gibi ; Tanrının varlıklardaki temsilcisidir.
       Bir varlık diğer bir varlıkla temas halindeyken bu temsilciyi hem kendi varlığında , hem de  temas halinde bulunduğu varlığın varlığında hisseder. Kısaca o ,varlıklarda mevcut olan diğer iki unsur arasında bir teşkilatçı ( organizatör) olarak vazife görür.
 
                                                     *
 
 
Unsurları ve varlıkları dünya imkanlarına uygun olarak izah edebilmek için uyulması gerekli şartlar vardır:
 
1.Varlıklar ayrı ayrı düşünülebilirler ,fakat o varlıkları meydana getiren unsurlar tam bir analize tabi tutularak ayrı ayrı düşünülemezler.
 
2.Bu sebeple varlıklar ayrı ayrı düşünülebilirken , o varlıklara bağlı olarak dahi olsa  , unsurları , ayrı ayrı düşünülemez.
 
3.Çünkü düşünülürken tıpkı varlıklar gibi ele alınan unsurlar  hakikatte varlık değildirler ve varlık olmadıkları için de varlıklar gibi düşünülemezler.
 
Unsur, varlık üstüdür. Onu tetkik eden insan ise varlıktır. Bir varlığın ise ,varlık üstü bir şeyi anlayıp idrak edemiyeceği bilinen bir hakikattir. Siz ancak unsuru varlık halinde düşünebilir  , bu sebeple de onu varlıkmış gibi yorumlayabilirsiniz. Fakat unsuru varlık üstü düşünmeye alışmak  , sizi maneviyat alemlerinin zenginliklerine ulaştıracak yolda yükseltir. Fikir ve düşünceleriniz üzerindeki madde baskısının günden güne eksilmesine yol açar. Bu sebeple unsuru , “ düşünsem de ona erişemem” diyerek düşünmemek hatadır.
 
Zaten bu bilgiler , okunup öğrenilmekten öteye ; bildirilenleri hayata tatbik ederek ve onları tefekkür yoluyla değerlendirerek faydalanılacak bilgilerdir.  Bu bilgilerde tekamül saklıdır. Yine bu bilgilerde zıt izahlar vardır. Hakikatte birbirinin aksini söyler gibi gözüken bilgilerin üzerine eğilenler , onların zıt olmadıklarını anlamakla kalmazlar , aynı zamanda da bu zıtlıklar arasındaki sırları bilgi haline getirebilirler.
Bu bilgiler öğretici değil , benimseticidir. Dinden çok iman ile ilgili bilgilerdir. Onlara iman bilgileri demek de yeterli değildir. Çünkü onlar zamanınıza kadar din ile sımsıkı bağlarla gelişen , imana şuur katan bilgilerdir.  İmanın şuurlanması ise körü körüne bağlanmak yerine neden inendığını bilmektir.
Bu bilgiler , Kur’an’la açılan Şuurlu İman kapılarının benimsetici bilgileridir.
 
                                               1102.
                                               KIZIL  LALE
 
Mantığa dayalı bilgileri verirken gökyüzündeki ayı ve yıldızları delil olarak göstereni bizden başkası mı sanıyorlar (1)..yoksa kafalarına saplanmış bilgilerin , her şeyin en doğrusu olduğuna mı inanıyorlar. Fakat biz onlara doğruyu göstermekte acele etmeyeceğiz. Şimdilik sadece bilgilerindeki eksiklikleri hissettireceğiz.
Bil ki , kızıl lalelerin açtığı gün her şeye inanacak olan ise yine onlar.. fakat sen sadece imkansızlık içinde onlara acıyacak olansın. Onlar sadece gözleriyle bakabildikleri için  görülmesi gerekeni göremiyecekler. Biz , kimlerin gözlerine , madde perdesi çektiğini , kimlerin de bu perdeden sıyrılmaya çalıştıklarını biliriz.
Şuurla iman etmekten korkanlar , maddeden uzak gözüküp ona sımsıkı bağlı olanlar , kayıtsızca sallana sallana yürüdükleri yolda, ne kadar kayba uğradıklarını anladıkları ve koşmaya başladıkları zaman belki kendilerini kurtarabileceklerdir.
 Biz vazifeliye yolunu çizeriz , o yolda yürüdüğü taktirde de yardım ederiz. Vazife hap gibi yutulmaz. Vazifeli yaptıklarını benimseyerek yapacağı şeylere hazırlanır. Çünkü biz vazifelilerimizi de vazifelerini ifa zamanlarında değer kazanmaktan mahrum bırakmayız.
Vazifeli , liyakati ile vazifeli olmaya hak kazanmıştır. Bu hak , aynı zamanda ona daha yükseklere çıkabilmek imkanlarını hazırlayan haktır. Daha yükseklere ise liyakatle çıkılır.
Biliniz ki , vazife hiçbir şahsın emrinde değildir. Her zamandan daha dikkatli olmanız gerektiğini ise asla unutmamalısınız. Unutmayın ki söndüğü zannedilen yıldızlardan birçoğu sönmez.  Sadece daha fazla ışık verenlerin nuru içinde gözükmez olurlar. Pırıl pırıl olmak imkanını kazanmış olanlardan dolayı parlamayanlara üzülmeyin. Her değer , gücü oranında ışık verir.
 
                                               1103.
                                   İNCE  MADDE
 
İnce maddelerde manevi varlıklar gibi vasıta ile belirli hale gelirler. Radyo vasıtyasıyle sesin duyulması gibi.
                                  
                                                1104.
                                               AKILLI
 
Akıllı insan ruhunun değerini hayatına olumlu bir şekilde yansıtabilen insandır.
 
                                               1105.
                                   O HER ZERREDE..
 
Tanrı  değer üstü bir varlıktır. O , varlıkları var ettiği ( değer de denilen) hassaların halikidir. O her zerrede varlığını hisseder fakat zerreler varlıklarında  O’nun mevcudiyetinin katresini bile hissedemezler. Çünkü o idrak edilmesine imkan olmayan bir büyüklüktür.
 
                                               1106.
                                               YAKIN
 
Güzellikler size çok yakın fakat siz güzelliklerden çok uzaksınız.
 
                                               1107.
                                   VARLIK , HASSA , İBADET
 
Üç ana unsurdan ibaret varlıklar , ihtiva ettikleri unsurların miktarlarına göre çeşitli olurlar. Mesela tekamüle yardımcı unsur çeşitli tezahürler gösterebilir ve  madde  , kaba ve ince oluşuna göre çeşitli haller gösterir.
Madde bir varlıktır. Bilindiği gibi her varlığın her zerresi üç ana unsuru ihtiva eder. Önceki bilgilerde ise maddeden sadece tekamüle yardımcı varlıklar olarak bahsolundu. Bu doğrudur çünkü maddenin her zerresi üç ana unsuru ihtiva etmesine rağmen madde olarak tezahür eden sadece  “tekamüle yardımcı varlıktır”.
Burada ince bir husus vardır. Bilindiği gibi herhangi bir şeye varlık denilebilmesi için o varlığın üç ana unsuru ihtiva etmesi icab eder. Herhangi bir zerre de varlıktır ve  üç ana unsuru ihtiva eder.. fakat üç ana unsurdan ikisi , tam anamıyla hassa hallerini korurlar. Üçüncüsü olan “tekamüle yardımcı hassa” ise diğer iki hassanın yardımı ile varlık halinde tezahür eder.
Tekamüle yardımcı hassa diğer iki hassa olmadan varlık halinde tezahür edemez , çünkü ;
           
 
 
 
1.            Tekamüle yardımcı hassanın varlık halinde tezahür edebilmesi için onun , Tanrının emirlerine uygun hale getirilmesini temin eden tekamül ettirici hassadır.
 
2.            Tekamüle yardımcı hassayı  , tekamül ettirici hassanın arzu edilen şekle                soktuğunu düşünün . bir varlığın şekil alabilmesi için bir gayesi olması gerekir.
 
 
Tekamüle yardımcı hassayı Tanrının arzu ettiği şekle sokabilen tekamül ettirici hassanın  bu icraatını kim idrak edecektir , kim bu icraatten faydalanacaktır.. İşte  gaye burada kendisini bir ihtiyaç halinde hissettirir  ve bu gaye tekamül etmek imkanları olan hassa olarak tezahür eder.
Gaye , bu noktada kendini bir ihtiyaç halinde hissettirir demek , iş bu noktadan gayeye bağlanır demek değildir. Gaye, Tanrının yüksek gayesi , her şeyin başıdır.
Görülüyor ki herhangi bir şeyin varlık olabilmesi için üç hassaya malik olması zaruridir. Eski din kitaplarında , Tanrının , “sizi bana ibadet etmeniz için halk ettim” sözü bu hadise ile ilgilidir. Şayet varlıklar tekamül ederek varlık olduklarını idrak edebilecek yaradılışta olmasalardı  , başta Tanrıyı olmak üzere hiçbir şeyi idrak edemiyeceklerdi. Her varlık ise ister istemez , doğrudan yahut dolaylı olarak Tanrıya ibadet etmektedir.
Kendini beğenmiş bir insanın ayna karşısında kendisini hayran hayran seyredişi bile bir ibadettir. Çünkü o , varlığının her zerresinde bulunan Tanrı temsilcisinin karşısında bilmeden ibadet etmektedir.
 
                                               1108.
                                   VARLIK , CANSIZ , CANLI
 
Her varlıkta  üç hassadan ikisi manevi tesirler  halinde , üçüncüsü de , robot tesirler (1) ve varlıklar halinde tezahür eder (1. mesela uzaktan elektrik kumandası ile tesirdeki gibi) . Bu sebeple her zerresi üç hassayı ihtiva eden bir varlıkta ilk  iki hassa yokmuş gibi tezahür edebilir. Mesela taş ve topraklarda vaziyet görünüşe göre böyledir. Halbuki hakikatte taşlar da , topraklar da , hareket eden zerrelerden oluşmuştur. Fakat bu hareketler daha “tekamül eden hassa”nın asli tesir alanına dahil olmadığı için , kendi başına ve cansız bir durum gösterir.
Varlıkların canlı bir durum gösterebilmesi için mutlak surette tekamül etmekte olan herhangi bir varlığın asıl tesir alanında  ( ki buna tecrit edilmiş tesir alanı da denir)  bulunmaları gerekir . Mesela bir insanın tecrit edilmiş tesir alanı bedenidir.
Gerçi her zerre bu üç hassayı ihtiva eder. Fakat her zerre , her varlık , canlı veya şuurlu bir görünüşte değildir. Bir varlığın cansızdan canlı hale geçebilmesi için , tekamül yolunda otomatik yardımlarla uzunca bir mesafe katetmesi gerekir. Mesela , cansız maddeden bir ilaç bir canlı tarafından kullanılırsa  , bu ilaçtan bir kısım , o canlının bedenine ilave olunur  , canlı hale gelir. Fakat bu hal cansızın canlı hale otomatik olarak geçişidir. Bunun aksi de geçerlidir. Mesela kesip atılan bir tırnak zamanla cansız madde haline gelebilir. Bu otomatik olarak canldan cansıza , cansızdan da canlıya geçiştir. Zaman  isteyen tekamül , otomatik olarak cereyan eden bu ve bu gibi hallerde değildir. Çünkü bu gibi haller , hakikatte Mutlak Nizama uygun olarak cereyan edegelen devirler halindeki hadiselerdir.
 
                                              
 
 
 
                                             1109.
                       TEZAHÜR MERKEZİ ; BEDEN
 
Varlıklar üç esas ana unsurdan meydana gelmişlerdir. Fakat bu ana unusular her zaman değişir vaziyettedir , seyyaldir. Bu sebeple , varlıktan , bu üç ana unsurdan herhangi bir tanesi eksildiği anda o varlık , varlık olarak tezahür edemez.
 Her zerrenin üç ana unsuru ihtiva etmesi sabit bir şekilde , mesela yukardaki gibi  , doğru olarak izah olunamaz. Çünkü “tekamüle yardımcı bir değer” üzerinde tesirler icra eden  diğer hassalar aynı zamanda tekamüle yardımcı hassaları dolayısıyle daha başka varlıkları da tesirleri altında bulundurabilirler.
İşte “tekamüle yardımcı robot varlıkları” tesirleri altında bulunduran iki hassa zaman zaman “merkezler” oluştururlar. Ve yine bu merkezlerin varlıklar olarak belirmesinde  “tekamüle yardımcı varlıklar”  rol oynarlar. Mesela bir ağaç tekamül edebilen hassaların kesif olarak tesir ettiği bir robot varlıktır.  Bu sebeple bir ağacın her zerresinde  , robot  hiçbir tezahürü olmayan iki hassa daha belirli olarak tezahür eder.
Bir hayvan bedeni veya bir insan vücudu da aynı vaziyettedir. Bir bedenin oluş şeklini Tanrının Nizamına uygun şekle sokan  , “tekamül ettirici hassa”dır ; o bedeni canlı bir varlık halinde tezahür ettiren ise “ tekamül edebilen hassa”dır.
Herhangi bir varlığın şuurlu bir varlık halinde tezahür edebilmesi için , tekamül edebilen hassanın , o varlıkta tekamül ederek tesir alanını bir hayat yaşayacak seviyeye yükseltebilmiş olması gerekir.
 
                                               1110.
                       “RUH “  HALİNDE  TEZAHÜR
 
Her varlık, her zerre şuurla tekamül eden bir varlığın tesir alanındadır. Şuurla tekamül eden varlıklar da daha üstün varlıkların tesir alanlarında bulunurlar. Mesela dünyada yaşayan , insanlar da dahil bütün varlıklar , hatta dünya , daha üstün bir varlığın tesir alanındadır. Tesir alanları ise bedene benzerler.
Birbirlerine tabi olan varlıklarda maddi tezahürü olmayan “ iki hassa” seyyal vaziyette tesirler icra eder. Bu tesirler onların çeşitli merkezlerde toplanmalarına sebep olur. Ve herhangi bir merkez şuurla tekamül edebilecek bir seviyeye geldiği anda  o merkez “ruh” halinde tezahür etmeye başlar.
Artık seyyal olmasına rağmen sabitleşmiş bir durumdadır ve daima değerlenerek tekamül edebilmek imkanları ile ilerler.   
 
 
 
 
 
 
                                               1111.
                       VARLIK  HALİNDEKİ   HASSA
 
Tek varlık , üç ana unsurdan hasıl olan ana varlığın tezahürlerinden ibarettir.
Her varlığın esas unsurları , diğer varlıkların esas unsurları ile irtibattadır. Mesela bir varlığın esas unsurlarından  “tekamüle yardımcı unsur” diğer varlıklarıın tekamüle yardımcı unsurları ile bağlıdır. Ve bu bağlardan “ tekamüle yardımcı varlıklar” denen bir varlık ortaya çıkar.
Keza bir varlığın “ tekamül eden değeri” , diğer varlıkların tekamül eden değerleri ile bağlıdır. Bu bağlılıktan da “ tekamül eden bir varlık” hasıl olur. Ve “organizatör hassa “ diğer varlıklardaki organizatör varlıklarla bağlıdır ve bundan da “ büyük organizasyon” hasıl olur.
Sonuçta da , varlıklar üç hassa ihtiva eden varlık olarak düşünülebileceği gibi , her varlıktaki hassalar da bir arada düşünülebilir.
 
(3 HASSA) + (3 HASSA ) = 2 ( 3 HASSA)  olabileceği gibi ,
   varlık            varlık                   varlık            
 
(1.    HASSA) + ( 1. HASSA) = 2 ( 1. HASSA)
(2.    HASSA) + ( 2. HASSA) = 2 ( 2. HASSA)
(3.    HASSA) + ( 3. HASSA) = 2 ( 3. HASSA)’da olabilir.
 

Aynı hal şu şekilde izah olunabilir.

(1 , 2 , 3 ) değerlerinden oluşan her varlık ; hep aynı değerlerden ibaret varlıklardır.

Her varlıkta bulunan hassaların bir arada düşünülmesinden varlık değil , hassa hasıl olur. Mesela , mevcut tekamüle yardımcı hassalar bir arada  toplanırlarsa bunda dünyadaki veya kainattaki yardımcı hassalar meydana gelir. Fakat bu ilk bakışta zannedileceği gibi varlık değildir. Bir şeyin varlık olabilmesi için üç hassanın bir arada olması gerekir.
 
Bu üç hassadan  tekamül etmek imkanlarına sahip olan hassa , diğer iki hassanın kendisine sağladıklarını elde edince , varlık halinde tezahür eden “hassa” haline gelir  tekamülün gayesi ; hassanın , hassalık özelliğine halel gelmeden , varlık halinde tezahür edebilmek değerine yükselmesidir.
 
                                                           1112.
                                   OLMASI LAZIM GELENLER
 
Her şey cereyan etmesi gerektiği tarzda cereyan etmektedir.
Cereyan eden hadiseler arasında düzeltilmesi icab eden yoktur. Çünkü onlar mevcut şartlara en uygun şekilde cereyan etmişlerdir.
Karşılaştığınız veya karşılaşacağınız hadiselerin hepsi  , en iyisi , en uygunudur  ve onların cereyanlarını değiştirmek veya önlemek insanların elinde değildir. İnsanlar ancak hadiseleri hazırlayan sebepler üzerinde şuur ve liyakatleri ile değişiklikler yapabilir ve bu sebeplere bağlı olarak oluşacak hadiselerin oluşuna tesir edebilirler.
Bu bilgiler , olmakta olan hadiseleri değiştirmek için değildir. Çünkü onların hepsi olması gerekenlerin en iyisidir. Siz sadece , bu bilgilerden faydalanarak  , hadiselerin sebepleri üzerinde tesirler icra edebilir ve o sebeplere göre cereyan edecek hadisenin değişik tezahür etmesini sağlayabilirsiniz. Fakat sonuç hep aynıdır ; kısaca , olması lazım gelendir. Olan ise , lazım gelenlerin en iyisidir.  
 
                                               1113.
                                               SEVGİ
 
İnsanların birbirlerini çeşitli vesilelerle sevmeleri , onlara kendilerinin sadece kendilerinden ibaret olmadığını anlatmak içindir.
Önceden sevip sonradan sevmemesi ise , bir insanın sevebileceklerinin sevdiklerinden ibaret olmadığını  öğretmek içindir.
 
                                               1114.
                        VARLIK İMKANLARININ ÖTESİ
 
Değer veya hassa denildiğinde insanlar bunları ( varlık olarak düşünmeden )  düşünemezler. Değer denildiğinde , insanın aklına manevi varlığa benzer bir şey gelir. Değerleri veya hassaları anlayabilmek ancak madde aracılığı ile mümkündür.
Tanrının halk ettiği ilk üç değer veya hassa  , hakikatte sizin düşünebileceğiniz bütün değer ve hassaların üzerindedir. Aslında onları üç ayrı değer veya hassa olarak tetkik etmek de mümkün değildir. Çünkü onları ne bir arada ne de ayrı düşünebilmeniz  hatta onları biraz olsun tasavvur edebilmeniz imkansızdır.
Onları biraz olsun anlayabilmek için ; analiz metoduna göre üç , senteze göre de tek tek  hassa ( veya değer) halinde izah edebileceğimiz gibi , onları analizde “ üç hassa “ fakat sentezde “ bir varlık “ da denilebilir. Bu hal cüzleri varlık olmayan varlığın , sentez halinde varlık haline geçişidir.
Bu sadece ilk halk olunanların analiz hali ile sentezleri arasında gözükebilecek bir haldir. Çünkü bir varlığın bu hal dışında , cüzleri de varlıktır.
Bir varlığın analiz sonucu varlık hassasından yükselmesi demek , o varlığın artık varlık olarak düşünülemez hali alması demektir. İşte bu hale varlık’lık halinin hassa veya değer haline dönüştürülmesi hali denilmektedir. Bu dönüşme anı , varlık olarak mevcut olanların ( ona karşı) bütün güç ve imkanlarının tükendiği an ve varlık olarak erişilmesine , nüfuz edilmesine imkan olmayan yüksekliklerin başlangıç noktasıdır.
 
 
 
 
 
                                               1115.
                                               PER
 
Per , üç hassadan “ tekamül ettirici hassa”nın tezahürlerinden biridir.
 
                                               1116.
                        VARLIK ÜSTÜ DEĞERLERE DOĞRU
 
Ruh üç ana cevheri olan manevi bir varlıktır. Ruhlar , tekamül ederek , iki hassayı kendilerine mal ederek , tekrar  “ tek hassa” lıklarını kazanmakla “ varlık üstü” tekamül aşamasına yükselebilirler.
Analize göre ; ruh , üç hassadan  (cevherden ) meydana gelmiş bir varlık’tır ! bu bilginin sentezi ise ; ruh , tekamül etmek imkanlarına sahip , bu yolda  yardımlar alan ve tekamüle yardımcı varlıklar üzerinde tesirler icra eden bir varlık’tır..
Ruhta mevcut üç cevherden biri olan  “tekamül ettirici  cevher”in  bir kısım icraatı  per hassasının icraatı olarak izah olunur. Ruhlardaki “tekamül eden cevher”in diğer iki cevherde bulunan hassaları kazanması sonucu ruhlar , varlık üstü değerlere doğru tekamül ederler. Varlık üstü değerler ise  , varıkları şuurla sevk ve idare edebilecek seviyeye erişebilmiş değerler demektir.
 
                                               1117.
                                               TANRI
Üzerinde daha yükseği olmayan , idrak edemiyeceği hiçbir bilgi bulunmayan  , her şeyi var eden şuurun amilidir ! (1). ( 1. O şuuru yaratandır).
O , var olan her zerreyi o zerreden daha iyi tanır. “Şuurlu” varlıkları  , onlardan daha iyi “ bilir”. Çünkü onların kendilerinin zannettikleri  şuurun aslı  , Tanrının gerek kül , gerekse cüz halinde hakimi olduğu şuurun bir tezahürüdür. “ Benim” diyen her varlık “O’nun”dur.
O’dur varlıklara “benim” demek imkanını veren ; O’dur şuurlu olanlara daha şuurlu olabilmek imkanlarını bahşeden ; O’dur her şey olup her şeyin üstünde bulunan ; O’dur kendini kendinin zannedenlerin yaratıcı sahibi..
Her şeyden çok her şeyde , her şeyin de çok yükseklerinde olan yine O’dur.
O’dur varlığının her katresini bilen ; O’dur varlığını var eden ;
 O’dur varlığından da yükseklerde bulunan ; O’dur idrak edilmesine imkan olmayan !..
 
                                               1118.
            VARLIĞI  VARLIK  YAPAN  “HASSA”  DÜŞÜNÜLEMEZ !
 
İnsanlar değerleri veya hassaları ancak “varlık” halinde veya varlığa bağlı olarak düşünebilirler. Mesela tekamül etme hassası denildiğinde  “bir varlığın tekamülü” düşünülür. Her ne kadar varlık halinde olmayan bir hassa düşünülüyor  zannedilirse  de ,o hassayı yeterince düşünmeye imkan yoktur.
Çünkü bir varlık , varlığı varlık yapan hassalardan birini düşünmek imkanlarına malik değildir. Bu sebeple de düşündün zannettiği  , o değildir. İnsanlar ana hassaları pek ama pek az hissedebilirler.
 
 
 
 
 
                                               1119.
            RUH  OLMA  ANI VE MEVCUT MERTEBELERİN İDRAKİ !
 
Her varlık üç ana hassaya sahiptir. Buna “üç ana hassanın yan yana gelmesiyle varlıklar hasıl olur “ da  denebilir.
Üç hassanın bir araya gelmesinden oluşan varlık , manevi bir varlıktır.  Maddi , manevi türlü varlıklar bu en basit manevi varlıkların çeşitli tarzlarda birbirleriyle irtibatlar kurmalarıyle meydana gelirler.
Üç ana hassaya sahip en basit bir varlığı düşününüz. Bu varlık tekamül etmek imkanlarına malik fakat daha bilerek tekamül etmediği için şuursuz bir varlıktır.ve bu varlık tek olarak düşünüldüğü sürece de şuursuz kalacaktır.
Tekamül ; varlıkların tekamül ederek değerlerini arttırmaları tarzında tezahür eder. Fakat gerçekte mevcut olan bilgiyi , tesir alanlarını genişleterek , idrak etmeleridir.
En basit varlık daima en basit bir varlıktır. O varlıktaki tekamül edebilme hassası ise  , mevcut bilgiyi idrak edebilme hassasıdır. Otomatik yardımlar basit varlıkların birbirleri ile ilişkiler kurmalarını sağlarlar. Bu ilişkiler , bir çok basit varlığın kendilerini idrak edebilmelerine yol açar.
Birbirleri üzerlerinde tesirler icra eden varlıkların , bu tesir ve yardımlarla kendilerini bir varlık olarak idrak edebilme anı “ruh” olma anıdır. Şu halde şimdiye kadar zannedildiği gibi bir varlık daima tek varlık kalarak tekamül ederek ruh olmuyor.. Basit varlıkların bir araya gelmesiyle ruhluk hali mümkün oluyor , ruh olan varlık birçok varlık olduğunu değil , tek varlık halinde mevcut olduğunu anlıyor !..
Şu halde , varlıkların ruh oluşlarına ; “basit varlıkların bir araya gelerek , değerlerini ortaklaşa hissetmeleridir” de diyebiliriz. Tekamülü ise “küllün idrakıdır” diyerek özetleyebiliriz! (1)  ( 1. “bütün olan”ın ( tümün) idrak edilmesi) .
Bu tarifin ve bu son anlatılanların içinde , dikkat edilirse , zaman ve mekan  gibi kavramların kaybolduğu hissedilebilir. Çünkü ruhlar ; en yüksek ruhlar ; her şey ;  var’dır. bunları idrak edenler o mertebeleri idrakle o olurlar. O olunca da , onu idrak edenlerle bir olurlar.
Tıpatıp aynı olmayan varlıklar arasındaki farklar ise tekamül mücadelelerinde rol oynayan faktörleri doğururlar. Tekamülle idrak edilecek mertebeleri bir yol üzerinde dizili sabit hedeflere de benzetebilirsiniz. Varlıklar birbirleriyle birleşerek  , birleştikçe de tesir alanlarını genişleterek bu hedefleri idrak ederler.
Varlıkların ihtiva ettikleri “varlıklar” , o varlığın tesir alanındaki tesirlerini artırarak tabi oldukları varlık olur ve onun da tabi olduğu varlığı idrakle tekamüllerine devam ederler. Tekamüle devam  tesir alanının genişlemesi demektir. Tekamüle devam , mevcut mertebelerin idrak edilmesidir !.
 
                                               1120.
                                               VARLIK
 
Varlığı meydana getiren değerler :
1.      Tekamül etmek imkanına malik değer ( hassa) ,
2.      Tekamül ettirici organizasyon hassası(melekler) ,
3.      Tekamüle yardımcı(robot) değer , mesela maddi tezahürleri meydana getiren hassa..
 
 
 
 
Bu analiz izahtan sonra sentez açıklama :
 
Varlıklarda üç hassa “ bir değer” halinde tezahür eder , bu değer analiz edilebilen ve hassalara ayrılabilen değerdir ; denilebilir..
 
Ve sentez tarif :
 
Tanrı , ilk önce üç hassa ihtiva eden değerleri var etmiştir. Bu değerlerin bir arada  oluşlarından varlıklar meydana gelir.
 
Veya kısaca ;
 
Tanrının ilk var ettiği üç değerin , bir arada olmalarından varlıklar meydana gelir.
 
Ve tekrar analiz :
 
Varlıklar , Tanrının ilk var ettiği üç değere ( hassaya) maliktirler . bu üç değer , hadiselerin izahı için ayrı ayrı ele alınabilirler.
 
                                                           1121.
                                   KENDİNDEN  AYRI  VE  KENDİ..
 
 Tanrının izahı imkansız planını şöyle hissedebilirsiniz. :
 
1.      Tanrı varlıklarının tekamülünü istemiştir.
2.      Bunun için de onlara yardımlar ihsan etmiştir.
3.      Tekamüllerinde yardımcı olacak hassaları ve imkanları , onlara vermiştir.
4.      Tekamülün gayesi ise , onlara bahşettiği imkanları , liyakatleri ile kazanarak yükselmeleri ve şuurla vazife ifa etmeleridir.
5.      O var ettiklerine  , var olanları , kendilerinden ayrı ve kendilerinden ( hatta kendileri) olarak idrak edebilmek imkanlarını verendir. O , var ettiklerinin önüne şuurları oranında hakikatleri seren’dir.
 
 
                                                           1122.
                                                           EMEK
 
Bu bilgilerden gaye , insanlara rahat ve güzel bir hayat temin etmek değildir.
 
Gaye tekamüldür !. Bu bilgiler insanları şuurla tekamüle hazırlar  ve onlara azap çekmeden yürünebilecek yolu veya çekilmesi gerekenlere şuurla tahammül edebilmeyi öğretir.
Dünyada hiçbir şey sadece dua etmekle elde edilmez. Dua ile elde edildiği zannedilenler , kazanılması icap edenlerdir. Emek tekamülde şarttır!.
 
                                              
                                                1123.
                                               ÖLÜM
 
Ölüm ; bir varlığın bulunduğu tekamül yerinde varlık halinde tezahür etmesini sağlayan robotun ( veya kitle halindeki maddenin) üç hassadan hasıl olan varlıkla ( ki buna ruh da denebilir)  ilgisini kesmesi demektir.
Bunun için de ruh ile robot (beden) arasındaki bağların kopması gerekir.
Mesela bedeni tahrip olan bir insanda ruhun , bedenlik özelliğini kaybeden madde ile bağların kopması gibi.
 
                                               1124.
                                               RUH

 
İnsanların bugüne kadar idrak edebildikleri ruh , üç değerden oluşan bir varlıktır.
 
                                               1125.
                                   YÜKSEK  RUHLAR
 
  Üç ana hassadan ikisini  ( birinci hassaya halel getirmeden) kendi hassası haline getiren varlık üstü değerler yüksek ruhlardır.
 
                                               1126.
                                   VARLIK  ÜSTÜ
Ruhlar tekamül ederek  “varlık üstü” değerlere ulaşabilirler. Per bu yükselişte çok mühim rol oynar. Yüksek ruhlar per değerini  kendi değerlerinde bulurlar.
 
                                               1127.
RUH ; ŞUURLANMIŞ TEKAMÜL SAFHASI
 
Her varlık üç değerden ibarettir. Fakat her varlık ruh değildir. Ruhlar varlıklardaki  “değerlerin toplu bir halde tezahürleri”nden doğarlar.
Toplu halde bulunan şuursuz varlıklar ise ruh değildirler. Varlıklar tekamüllerinin şuursuz safhasında  şuursuz liyakatten faydalanırlar.. Şuursuz liyakati  , aynı gayeye hizmet eden aynı marka makinaların birbirlerinden farklı randıman vermelerine benzetebilirsiniz.
“Şuursuz tekamül “ safhasındaki varlıklar , şuurla tekamül eden varlıkların , şuurla tekamül etmek imkanlarına malik olamamış kısımlarıdır. Bu sebeple şuursuz tekamül eden varlıklar üzerinde , tesirler icra eden şuurlu varlıklar , çok mühim roller oynarlar.
 
                                               1128.
                                               İRADE
 
Malik olunan güzellik ve imkanları kötüye kullandırmayan kudret iradedir..
Neyin iyi , neyin güzel , neyin de kötü olduğunu dünya imkanları ve çeşitli realiteler belirler. İnsanları güzellikler karşısında bencilleştirmeyen iradedir.
İradesinden faydalanarak elde ettiklerini benimseyenler ,  dünyada kazanılabilecek şeylerin en güzellerini bulabilecekleri yolda ilerleyenlerdir.
 
 
 
 
                                               1129.
            TEKAMÜL  ETTİRİCİ   HASSA ( MELEKLER )
 
Per , şuurlu tekamül devresinde , üçüncü hassanın tezahürüdür.
 
                                               1130.
                        BERABER GÖTÜRÜLEN  BEDEN
 
Dünya ile ahiret arasındaki en mühim fark  , dünyadaki bir varlığın ( ruhun) her yere bedenini de beraber götürmesine karşılık , ahiretteki varlıkların , gittikleri yerlerde ( liyakatleri oranında) buldukları robotlarla şekillenmeleridir.
 
                                               1131.
                                   GÜNAH  VE  REALİTE
 
Günah mevcut realiteye aykırı hareket etmektir. Mevcut realitenin doğru olup olmadığı iyice öğrenilmeden o realiteye dolayısıyle topluma karşı gelmek günahtır. İnsanı değer kaybına uğratır.
Bir insan , mevcut realiteye uymayan , geri veyahut ileri fikirlere sahip olabilir. Şayet fikirler mevcut realitenin fikirlerinden üstün bulunuyorsa  , onların, mevcut realiteyi incitmeden tanıtılmasına çalışılması gerekir.
 Bir insan diğerlerine benzemeyen şeylere inanabilir. Hatta inandığı , diğer insanların inançlarından da yüksek olabilir. Fakat unutulmamalıdır ki , karşıda aynı kendisi gibi inananlar ve inandıklarına bağlı bulunanlar vardır.
 
                                               1132.
                                               TOPRAK
 
Toprak , madde dünyasındaki varlıkların baş ve son noktasıdır. Doğan topraktan doğar , ölen toprağa girer. Toprağın bileşimi maddeli hayatın esasıdır. Toğrağa giren her şey ise zamanla onun bileşimine dönüşür. Toprak ve onun bileşimi canlılar ve cansızlar arasında hudut çizer.
 
                                               1133.
                                               VAZİFE
 
Vazife , ya isteyerek yapılır veya zorla , isenmese de yaptırılır. Değer kazandıran hiç şüphesiz ki isteyerek yapılandır. Aksi durum ise , yapabileceği bir şeyden madde ile ilgili herhangi bir sebepten dolayı kaçmaktır.
Yapan kazanır, kaçan değer kaybına uğrar. Değer kayıpları ise varlıklar üzerine tesir eder.
                                               1134.
                                   İDRAK  VE  YÜKSELİŞ

 
Varlıklar idrak ede ede tekamül eder , yükselirler. Fakat onlardan önce o yükseklikleri idrak ve halk eden Tanrıdır.
 
 
 
 
                                               1135.
                                   YAKINLIK , BENZERLİK
 
Bir insanın herhangi bir konudaki düşünceleri , aynı ruh seviyesindeki ( yakın ruhi seviyedeki) insanların o konu ile ilgili düşüncelerine benzer. Bunun aksi de geçerlidir.
 
                                               1136.
                                   İDRAKI  İMKANSIZ  ŞUUR
 
Ortada bir şuur var. Her varlığın imkanı oranında sezebildiği bir şuur..
 
Ortada bir şuur var. Her insanın liyakati oranında idrak edebildiği bir şuur..
 
Ortada hissedebileceğiniz bir şuur var . Tanrının Mutlak Nizam ile sınırlandırdığı bir şuur..
Ortada bir şuur var . Tanrının “ şuur” denilerek  bile  sınırlandırmasına imkan olmayan şuuru. Her yerde olan ; hiçbir varlığın idrak edemiyeceği şuur!..

Şuur İnanç II ; Bölüm 7

1137.
                                               YÜCE  ŞUUR
 
Ortada bir şuur  var. “ Her varlığın” liyakati kadar idrak edebildiği bir şuur..
 
                                               1138.
                                               RESİM VE PUT
 
Resim put değildir. Yapılmaması gereken resim değil , bir resmi putlaştırmaktır. Muhammed’in resmini yaptırmamasının sebebi şahsının putlaştırılmamasıdır.
 
                                               1139.
                       TEK VÜCUT HALİNDEKİ İNSANLIK
 
İnsanlar birbirlerinden ayrı olarak düşünülebildikleri gibi birbirleriyle bir arada da düşünülebilirler. Mesela birbirleri ile  beraber yaşayanlar  ayrı ayrı değil de tek bir insan olarak düşünülebilirler. Bu taktirde onları birçok bedeni olan tek bir varlık halinde düşünmek mümkündür.
Bir ailede karı kocanın , ayrı ayrı ele alındıkları taktirde alınan sonuç ile , bir arada düşünüldükleri taktirde alınan sonuç arasında fark vardır.
İnsanları bir arada düşünmenin  ve giderek bu “ bir arada” çemberini genişletmenin , , ayrı ayrı görünenleri “ bir şey” olarak düşünmenin , buna inanmanın ve bu gerçeği benimsemenin  çok  faydaları vardır. Bu görüş kişiye , ayrı ayrı insanlardan oluşan toplumu bir fert olarak yorumlama imkanı verir.
Ailenin iki yakın ferdinin sentezi , onları bir vücut haline getirir. Aralarındaki ayrılık ve anlaşmazlıklar ise  bir bedendeki geçici arızalar veya bir insandaki aynı konu hakkındaki çeşitli fikirler halini alır. Ve insan bir konu hakkında karar verirken kafasındaki diğer fikirlere akılcı yorumlar yaparak sadece birini tercih eder. İnsanın , kafasındaki bu fikir ayrılıklarını kolayca halledişinin sebebi , kendisini bedenle sınırlı “bir varlık” kabul edişi sebebitledir.
 
 
Başkalarıyla olan fikir ayrılıklarından daha kolayca halledilen bu durum ; fikir ayrılıklarının kendi varlığında olduğuna inanmış olunmasından ileri gelir. İşte bu sebeple insanlar , diğer insanlarla tek vücut olduklarına inanabildikleri ölçüde , ayrı ayrı zannedilen fikir ayrılıklarını  ve anlaşmazlıkları  , tek bir varlıktaki kolaylık içinde halledebilmek imkanlarına malik olabilirler.
Bu hal , sevgi bağları ile bağlı insanlar arasında , otomatik olarak zaten olmaktadır. Sevgi , insanlığı bu konuda da şuurlu bir imana hazırlayan en mühim faktördür. Dünyadaki sevgi ise bilindiği gibi insanlığı hakiki sevgiye hazırlar.
Aile fertlerini , dostlarını ve komşularını bir arada düşünebilen ve bu birlik içinde olanlar, dağınık ve tek olarak yaşayanların üzerinde hakim ve kuvvetli durumdadırlar.
Bu birlik ve beraberlik sentezine , o sentezi yapanların inanması ; toplumu “ bir varlık” haline getirir ve sonucunda insan “ başkaları ile mücadele etmenin , kendisi ile mücadele olduğuna ; başkalarını sevmenin  , kendisini sevmekten başka bir şey olmadığına  ; kısaca ; her davranışın kendine davranış olduğuna” inanır. Buna inanan ise şuurla yükselendir.
 
                                                           1140.
                                               EN  GÜZEL  TESİR
 
Karşındakine en güzel tesirleri , ona kendinmiş gibi bakabildiğin kadarıyle gösterebilirsin.
 
                                                          1141.
                                                YAŞLIYA  SAYGI
Her tekamül yerine inen ; orada , oranın şartlarına uygun bir hayat yaşamaya başlar. oraya daha önce gelenler , sonradan gelenlere göre ( ki, ruhen daha ileri olsalar bile) yaşamış oldukları belirli süreli hayat içersinde daha  fazla tecrübe kazanmış olurlar.
Dünya , sonradan gelenlerin , değerleri ne olursa olsun, önceden gelenlerden daima bir şeyler öğrenebilecekleri bir tekamül yeridir.
Evvelce gelenler ise sonradan gelenlere göre daha yaşlı hatta oldukça ihtiyar olabilirler. Dünya realitesi ve icapları yaşlılara hürmet ve saygıyı icab ettirir. Bunu yapmıyanlar değer kaybına uğrarlar.
 
                                               1142.
                                   BASİTLER-BİLEŞİKLER
 
İnsanların idrak edebilecekleri en basit şeyler bile bileşik haldedirler.
 
                                               1143.
                                “VARLIK” HALİNİ AŞAN RUH
 
Üç ana hassadan oluşan varlıklardaki tekamül eden hassa , zamanla gelişir ve diğer iki değer üzerinde , tesirler icra ederek onları hakimiyeti altına alır. Mesela per ,  bir ruhtaki tekamül eden değerin , henüz daha  “tekamül ettirici” değerin imkanlarını kazanmamış olmasından ileri gelir. Fakat “tekamül ettirici” hassalar ruhlar üzerinde per denilerek izah edilemiyecek daha başka tesirler de icra ederler.
“Varlık” halini geride bırakacak kadar tekamül eden ruhlarda per yoktur. Onlar tam bir tesir ve imkanlar halinde tezahür ederler.
 
 
                                               1144.
            TEKAMÜLÜN  VARLIKLA  SINIRLANDIRILMADIĞI..
 
Bir insan ancak varlık halindeki bir hassayı düşünebilir. Çünkü insanlar bir hassayı düşünmeye başlarken otomatik olarak diğer iki hassayı da düşünürler. Bu sebeple her şeyi olduğu gibi Tanrıyı da varlık halinde düşünmekten ileriye gidemezler.  Bundan dolayıdır ki ,  O’na  “düşünülmesine imkan yoktur” denilir.
Fakat O’nu değer halindekiler de takdir edemezler. O hiçbir şey tarafından değerlendirilemez. O , varlıkları ve değerleri var edendir.
İnsanlar “tekamül imkanlarına malik hassa”yı düşünebilirler ve  onun şuurla tekamül safhasına da “ruh” derler. İnsanların düşünebildikleri ruh , hassa halindaki değil varlık halindaki ruhtur.
Her madde veya robot zerresinde , tezahür edemediği için ruh denilemeyen  “tekamül edici hassa” mevcuttur. Her varlık ,  her zerre , bu hassanın yardımıyla hareket eder.
En küçük varlıklarda bile mevcut  diğer iki hassa ( ki bunlara , tekamül sonucunda kaybolucu hassalar da denilebilir) tekamül edici  hassa üzerinde tesirler icra ederek  , bu hassaya otomatik olarak tekamül imkanlarını hazırlarlar.
 
Kısacası her varlık ;
1.      Tekamül imkanlarına malik hassa (asli cevher),
2.      Tekamül ettirici hassa (yardımlar),
3.      Tekamüle yardım edici hassa  ( maddeye madde , robotlara da robot dedirten hassa)dan ibarettir.
 
Herhangi bir varlık ; ruh olsun , madde olsun , robot olsun , manevi olsun , kısaca ; insanların idrak edebilecekleri , düşünebilecekleri her şey bu üç ana unsurdan ibarettir. Ve bütün bu üç ana unsurdan meydana gelmiş varlıklar  Tanrının Mutlak Varlığı ile tahdit edilmiştir ki buna ;
 
“Mutlak Varlık varlıkla tahdit edilmiştir. Onu varlık halinde mutlak yapan  , aynı zamanda da varlıkla tahdit eden Tanrı’dır.” denebilir. Özetle , bir insanın varlık olarak düşünebileceği her şey  Mutlak Varlıkla hudutludur.
Mutlak Varlıkta ise ,  Tanrının varlık olarak var ettiklerine , Mutlak Varlık Kanunları tatbik olunur. Mutlak Varlık , varlıklar için bir Mutlaktır ,  “ varlık üstü değer mertebeleri” için ise bir Mutlak değildir.
  Yani , Mutlak Varlık varlıklar için tam bir Mutlaktır. Mutlak Varlık varlıkla tahdit olunmuştur. Her varlığa ise Mutlak Varlık  kanun ve nizamları tatbik olunur.
Varlıkları vücuda getiren “ değerleri” biz ne kadar izah edersek edelim yine de insanlar onları varlık halinde düşünmekten ileri gidemezler. İnsanlar , değerleri ancak varlıklar halinde düşünebilmek imkanlarına maliktirler. Vaziyet böyle olduğu halde bizim , insanların idrak edemiyeceği bir şeyden bahsetmemizin sebebi tekamülün , manen yükselişin varlıkla sınırlandırılmadığını , onun varlık üstü değerler yönünde yükseldiğini bildirmek ve Tanrının ne Mutlak Varlık, ne de izahı imkansız varlık denilerek izah ve idrak edilmesine imkan olmadığını izah içindir.
 
 
 
 
 
                                               1145.
            ANLAŞILABİLEN  SADECE “ VARLIK”TIR 
 
İnsanların idrak edebilecekleri “en basit “  şey  varlıktır. Varlığı varlık haline getiren üç hassayı ise izah edemezler. İşte varlıklar , insanların ayrı ayrı tasavvur edemiyecekleri üç ana hassadan oluşmuşlardır.
Varlık analize tabi tutulursa , şimdiye kadar mecazi yollardan izah ettiğimiz üç hassa ile karşılaşılır.  Fakat insanlar ancak bu hassaların bir arada düşünülmesinden ( sentezinden) hasıl olan varlıkları biraz olsun idrak edebilirler.
İnsanların görebileceği  , duyabileceği , tasavvur edebileceği (1) her şey bu üç ana hassadan oluşmuş varlıklardır ( 1.Gözünün önüne getirebileceği) .
“ Ben ana hassaları ayrı ayrı düşünebiliryorum” diye düşünenler olabilir. Fakat onlar hiçbir zaman  “ana hassalar” diyerek mecazi yollardan ve ancak lüzumu kadar kısaca izah edilen şeyleri düşünemezler. Hasayı düşündüğünü zanneden de gerçekte varlığı düşünür.
Şu halde  , varlığın analizinden ; üç ana hassanın aydınlandığını  düşünmekten ileri gidilemiyecektir. İlerde yapılacak değer (hassa) izahları aslında değer veya hassaların varık kalıpları içersinde  ve dünya realitesine uygun izahlarından başka şeyler olamıyacaklardır.
Varlığın sentezi ise ; insanların idrak edebileceği her şey en basit varlık halinde var edilenlerdir.
Üç hassadan hasıl olan “varlık”tan  Mutlak Nizam Esaslarına uygun olarak hasıl olan şeyler , ruhlar da dahil , maddeler ve diğer robotlardır.
Mutlak  Nizam denildiğinde  , insanların  idrak edebilecekleri nizam da , varlıkla sınırlı bir nizamdır. Şu halde Mutlak Nizam denildiğinde akla Mutlak Varlığın nizamı gelmektedir.
Mutlak Nizam , Tanrının “varlıklar” için tatbik ettiği bir nizam olmasa bile , insanlar ancak onun varlıklara tatbik olunan ufacık bir cüzünü idrak edebilirler. Bu sebeple Mutlak Nizam denilince o , ister istemez varlıkla ( otomatikman) hudutlanan bir nizamdır.
Her varlık ; tesir alarak tezahür edebilmek , yardımlar alarak Mutlak Nizama uyabilmek ve tekamüle yardımcı olabilmek hassalarına maliktir.
 
                                               1146.
                        EN BASİTTE  BİLGİ  VE  TEKAMÜL
 
Bilgi , Tanrının var ettiklerini , tekamül ederek idrak etmek demektir. Bir varlığın tekamül ederek bilgi sahibi olabilmesi :
 
I.                    Varlığın ( mevcut olan tekamül ettirici ve tekamüle yardımcı hassalarının da yardımı ile) civarı ile olan münasebetlerinden hasıl olur. Bu hal başlangıçta tam bir otomatiklik içinde cereyan eder.
II.                 Otomatik ve Mutlak Nizama uygun olarak tekamül yolunda ilerleyen  en basit varlıklar , daima basitliklerini muhafaza ederler fakat münasebetlerinden ortaya çıkan ,  kül halinde şuurlardır.
 

Mesela , şuurluluk mertebesine yükselebilmiş birçok üç hassalı varlıkları tesirleri altında toplayabilmiş bir “varlık” düşünün. Bu varlık daha da tekamül etmek  ve tesir alanlarını genişletmek imkanlarına maliktir.

                                A                                                     B
                                    
 


 

 
 Şuurlu bir A  varlığı , tesir alanını çeşitli münasebetlerle genişleterek  B varlığı haline yükselebilmiş ve en yakın tesir alanındaki varlıkları beden ve sair hallere getirebilmiştir. Ve onun tesir alanı içersinde de daha önce kendisinin bulunduğu A  hali mevcuttur. Ve A’da ayrıca şuur mevcuttur farzedelim.
 
Şimdi , A , B’yi idrak edemez , fakat B evvelce A halinden yükseldiği için A’yı tamamen idrak edebilir.
 
                                                  *
 
Tekamül eden değer geliştikçe  ve diğer iki değerin hassalarını kazandıkça , diğer değerler eksilirler. Keza tekamül eden değerin tekamülü , en basit varlıkların  bünyeleri üzerinde değiştirici tesirler icra etmez. Mesela bir atomu , bir elektronu tesir alanında bulunduran bir ruh , bu atom  veya elektronun bünyeleri üzerinde “ değiştirici” değil fakat  “ yan yana getirici” tesirler icra eder.
Bu hal varlıkların mevcut hallerini muhafaza ederek tekamül etmeleri hali  olarak da izah olunabilir.
Şu halde en basit varlık yine en basitliğini muhafaza etmekte , sadece tekamül edici hassa  tekamül ederek gelişmekte  ve diğer basit varlıkların  malik bulundukları  manevi ve maddi değerlerin  “ bir arada”  düşünülmelerine yol açmaktadırlar.
Tesir genişlemesi halinde tezahür eden bu  “tekamül” sonucunda , “mevcut olan” bilgiler idrak edilmekte ve bu bilgilerde daha ileri gidilmesi mümkün olmaktadır.
 
 
                                                  1147.
                                      SANILANIN  ÜZERİNDE
 
Allah  ; Allah sanılanın daima üzerindedir , üzerinde olacaktır.
 
                                               1148.
                                   BİLİMİN  HAZIRLADIĞI  ZEMİN
 
Dinsel aydınlatmaların her devrin realitesine uygun bir tarzda  yapıldığını biliyorsunuz. Eski devirlerdeki dinsel aydınlatmalar kavimlerin realiteleri ve ihtiyaçları göz önünde bulundurularak yapılan aydınlatmalardı.
Zaman ilerledikçe zamana paralel olarak bilim de gelişmiş ve birbirlerinden ayrı bulunan toplumların realiteleri arasında bağ ve münasebetler kurulmasında  etken olmuştur.
Radyo , televizyon , telgraf , telefon ve gazete gibi imkanların eskiden mevcut olmayışı , toplumlar arasındaki haberleşme zorlukları  , onların  ayrı ayrı aydınlatılmalarını icab ettirirken , gününüzde dünya insanını aynı menşe’den aydınlatmak imkanları vardır. Bu imkanlar ise bilimle hazırlanmıştır. Böylelikle , bilim , insanlığın Şuurlu İmana hazırlanmasında en önemli rolü oynamıştır.
Bu rol sadece haberleşme alanındaki yeniliklere değil , aynı zamanda bilimin gelişmesiyle ortaya atılan düşünceler , teoriler ve gelişen anlayış imkanları ile de olmuştur.
 
                                               1149.
                                   REALİTELERE UYMAK
 
Realiteniz üstün de olsa  bulunduğunuz yerin realitesinin icab ettirdiklerini yapınız. Realiteniz gerçekten yüksekse , zaten manen geride bırakmış olduğunuz realiteye dönmenize imkan yoktur.
 
                                               1150.
                                   RUH  VE  TEKAMÜL
 
Ruhlar , Tanrının nizamına  ve O’nun arzularına uygun olarak  üç unsurdan hasıl olan varlıkların , Mutlak Nizama uygun olarak geçirdikleri tekamül devrelerinden sonra , varlıklardan fışkırırcasına doğarlar.
Ruhlara çekirdeklik eden hassa  , Tanrının ilk halk ettiklerinden , tekamül etmek imkanlarına malik olan hassadır. Bu hassa dıştan aldığı yardımlarla  ve temasta bulunduğu diğer iki hassa ile olan münasebetleri sonucu tekamül eder. Bu tekamül onu var olduğunu idrake götürür.
 Varlıklar “var olduklarını idrakle” ruhluk seviyesine yükselirler. Bir ruh varlığında  , başta tekamül ettirici hassa olmak üzere , diğer iki hassayı temsil eden per ile münasebettedir.
Ruhlar per değerinin varlıklarına  bahşetmiş olduğu mühim ihtiyaçları karşılayacak duruma yükselince , “yüksek tekamül”  mertebesini idrak ederler.
 
                                               1151.
            ÜÇ ESAS , VARLIK , RUH  VE  MEVCUDUN İDRAKI
 
Her zerre üç ana hassayı içerir. Üç ana hassayı içeren her zerre otomatik olarak Mutlak Nizama uygun olarak tekamül eder.
Birinci hassa ; tekamül etmek hassasıdır. Bu hassa diğer iki hassanın yardımlarıyla adeta doğarcasına şuurlanma istikametinde tekamül eder. Bu hassa ruhların ana çekirdeğidir. Bu ana çekirdek “ tekamül eden hassa” , diğer iki hassa ile bağlı olarak tekamül eder ve “ruhluk”  mertebesine  yükselir.
Tekamül edici hassa , Mutlak Nizam icaplarına uygun olarak tekamüle sevk edildikleri zaman , diğer iki hassa ile birlikte karışık , adeta üç hassadan ibaret bir varlık halindedir.
Birinci hassa , gerek dış yardımlarla gerekse bağlı bulunduğu hassaların yardımıyle tekamül eder. Tekamül ettikçe de Mutlak Nizama uygun olarak tesir alanı genişler.
Tam bir manevi hassa halinde tezahür eden tekamül edici hassaya  “asıl cevher” denilebilir. Asıl cevherin otomatik olarak tekamül ederek şuur aşamasına yani var olduğunu idrak aşamasına yükselme anı , ruh olma anıdır.
Maneviyat alemlerinde ruhlar  , kaba robotlarla bağlı olmamalarına rağmen , yine üç hassadan ibaret varlıklar halinde tezahür ederler.
 
RUHUN ANATOMİSİ
 
Ruh , Tanrının ilk halk ettiği değerlerden  tekamül edici  değerlerin ( diğer değerler  ve diğer varlıkların Mutlak Nizama uygun yardımları ile)  tekamül etmelerinden hasıl olan şuurlu manevi varlıktır.
Tekamül edici hassa , diğer hassaların ve bu hassalardan oluşan varlıkların  yardımları ile ilk önceleri “otomatik” olarak şuurlu bir aldıktan  ( kısaca ; ruh olduktan) sonra da , nisbeten şuurlu olarak tekamül eder.
Tekamülde ruhluk safhası , nisbi otomatik yardımlarla tekamül edilen safhadır. Bu safhada ruhlar tekamül ettikçe kendilerine otomatik yardımlarla sağlanan faydaları  kendi kendilerine sağlayacak durumlara yükselirler. Yani ; varlıklarına bağlı iki değer vasıtası ile elde ettiklerini şuurla kendi hassaları haline getirerek tekamül ederler.
Bu tekamül , ruhların robot yardımlarla elde edebilecekleri bilgileri benimseyerek kendilerine mal edinceye kadar devem eder. Ruhların robot varlıklarla münasebetlerini organize eden  ve ruhun faydalanacağı şekillerde ruha yansıtan  per’in rolü de burada biter. Ruh , per’in kendisine sağladığı yardımları kendi değeri , kendi bilgisi haline getirmesi ile de “ yüksek tekamül “ devresini idrak eder.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Bu husus ,  ruhların per denilerek izah olunan değer vasıtasıyle elde ettiklerini kendi öz  bilgileri haline getirmeleri demek ; robotlar hakkında her şeyi bilmeleri ve onlara hakim olmaları demek değildir. Mesela bu seviyeye erişen bir ruh  robotlar üzerinde hakimiyet kurabilir ; fakat üç değerden oluşan bir varlık var edemez !
Ruhların yüksek tekamül devrelerini idrak etmeleri ile yepyeni bir tekamül safhasına girilir. Bu ; ruhların , ayrı ayrı üç değer halinde anlatılan hassaları manevi varlıklarında bir tek şuurlu değer halinde meczettikleri safhadır.
İnsanların tasavvur edemiyecekleri bu çok yüksek ve imkanlarla dolu tekamül aşamasını da safha safha ele almak mümkündür.
 
                                               *
 
Şu halde , bütün vaziyet dünya realitesine uygun olarak ( bu sebeple de zaman kavramıından faydalanılarak) şöyle izah olunabilir :
 
  1. Tanrı tekamülle şuurlanmak imkanlarına malik ( ayrı ayrı düşünüldüğü taktirde birçok varlıklar halinde tezahür edebilen ) bir varlığı , kurduğu Mutlak Nizama göre var etmek istemiştir.
  2. Tanrı her şeyin üzerindedir. Bu  nizama göre var edilenler ise Tanrıyı idrak hususunda Mutlak Nizam hudutlarını aşamazlar. Bu sebeple de Mutlak Nizama göre var edilen  ve aynı nizamın hudutları içersinde tekamül eden varlıklar , Tanrıyı ancak bu Nizamın hudut ve imkanları içersinde tasavvur etmekten öteye gidemezler. Bu yüzden onlar için Tanrı , Mutlak Nizamı var eden varlıktır. Tanrının bu nizamı var etmiş olmasını düşünmek ise , Tanrıyı Mutlak Nizam’ın üzerinde tasavvura yeterli değildir.
 
Kısaca ; Mutlak Nizama tabi olarak tekamül edenler için  Tanrı , Mutlak Varlık halinde tezahür eder. Mutlak Varlık ise , Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak şuurlu bir hayat geçirenlerin  Tanrı hakkında ulaşabilecekleri son noktadır.
 
  1. Tanrı tekamülü Mutlak Nizamla tahdit etmemiştir. Ruhlar yüksele yüksele Mutlak Nizam hudutlarını aşabilir. Ve izahı , tasavvuru imkansız yüksekliklerde tekamüllerine devam edebilirler. Fakat ruhların tekamül ederek bu çok üstün seviyelere erişmesini isteyen yine Tanrıdır. Ve hiç şüphesiz ki O , izahı imkansız yüksekliklerdeki ruhların bile hiçbir zaman erişemiyecekleri bir yüksekliktedir.
 
  1. Yukarıda şöyle denildi ; “ Tanrı , tekamül ederek şuurlanmak imkanlarına malik  ve ayrı ayrı düşünüldüğü taktirde birçok varlıklar halinde tezahür edebilen bir varlığı  , kurduğu Mutlak Nizamına göre var etmek istemiştir”. Tanrı bu arzusunu  yüksek adaletine dayanan şu şekilde gerçekleştirmiştir :
 
Tanrı ilk önce üç hassayı halk etmiş  ve bu hassaların , Mutlak Nizamına göre tekamül etmelerini ve bu tekamülden de ruh denilen şuurlu bir varlığın meydana gelmesini istemiştir.
Analize tabi tutulursa üç hassa ayrı ayrı şu şekilde düşünülebilir ;
 
I.                    Tekamül Edici Hassa
 
İnsanların anlayabilecekleri bir tarzda hiçbir maddi , hatta “ tekamül etmek imkanlarından başka “ hiçbir manevi tezahürü  ve değeri olmayan bir hassadır. Buna hassa denildiği gibi ( hiçbir manevi değeri olmayan ) imkan da denilebilir.
 
II.                   Tekamül Ettirici Hassa
 
Bu hassaya en geniş anlamı ile ; Tanrının Mutlak Nizamına tatbik ettiği sistem.. En dar anlamı ile  de ; bu sistemin en basit zerrelerdeki tezahürü .. denilebilir. Tekamül ettirici hassanın da maddi  hiçbir tezahürü yoktur. Bu hassa Tanrının Mutlak Nizama uygun olarak emirlerini seyyal olarak tezahür ettiren  hassadır. Her zerreye kadar nüfuz eden hatta zerrelerin VAR olması için lüzumlu olan bu hassa her zerreyi , her “ var olanı” Mutlak Nizam yoluyla Tanrıya bağlar.
 
III.               Tekamüle Yardımcı Hassa
 
Tekamüle yardımcı hassanın da en basit hali tam bir manevi değer halidir.
 
  1. Ayrı ayrı düşünülebilen hassalar  başlı başlarına varlık olarak tezahür edemiyecek durumdadırlar. Mesele “tekamül etmek imkanları veya hassası” mevcuttur ama onu tekamül ettirecek şeyler ortada yokken hiçbir şekilde hatta hassa olarak dahi tezahür edemez.  Çünkü “hassa olarak dahi” tezahür edebilen bir şey Mutlak Nizama göre bir varlıktır.
 Keza ortada tekamül edecek bir şey , bir gaye olmayınca tekamül “ettirici” hassanın da tezahür edebilmesine imkan yoktur. Tekamüle yardım edici hassaya gelince , bu hassanın da diğer iki hassa olmayınca hiçbir şey üzerinde hiçbir rolü ve tezahürü olamaz.
Görülüyor ki Tanrının her şeye esas olarak ilk var ettiği hassalar ancak bir arada olduğu taktirde belirli bir şey , bir varlık olarak tezahür edebilmektedirler.
 
Şu halde ; Tanrı ilk önce ayrı ayrı ele alındıklarında hiçbir şey olmayan fakat ancak bir arada olduğu taktirde bir varlık halini alan üç hassayı ( üç imkanı) halk etmiştir.
 
 
  1. Tanrının ilk halk ettiği üç imkan , aralarında bulunan tekamül sağlayıcı imkanın vasıtasıyle Mutlak Nizama uygun şekilde münesebetler kurar. Bu münasebetlerden varlıklar oluşur.
 
Zaten ilk halk edilen üç hassanın bir arada oluşu ile Mutlak Nizam tatbike başlar. üç ana hassanın bir arada düşünülmesi ise varlıklara bir başlangıç noktası demektir. Şu halde , Mutlak Nizam “ varlık” ile hudutludur.
Bu sebeple , Mutlak Nizama tabi olarak tekamül edenler varlıktırlar ve bu nizama uygun olarak cereyan eden her şey varlıklar arasında cereyan etmektedir. Varlıklar arasında cereyan eden hadiseler ise , Mutlak Nizama uygun olarak cereyan ediş tezahürleridir.
Her hadise varlıklarla ilgilidir. Varlıklardan hadiseler doğarlar. Ve hiçbir hadise yoktur ki varlıkları ilgilendirmemiş olsun. Kısaca ; “Meydana gelen hadiseler varlıklarda belirli değişikliklerdir” tarzında tarif olunabilir. Yani Mutlak Nizamda , hadiseler de dahil her şey varlıklarla ilgilidir.
 
  1. Üç hassanın birbirleri ile Mutlak Nizam  esaslarına uygun olarak kaynaşmalarından varlıklar meydana gelmiştir. Varlıklar daima hareket halindedirler. Bu hareketler de hiç şüphesiz Mutlak Nizama uygun hareketlerdir. Varlıkların hareketleri iki esas kısma ayrılarak düşünülebilir :
 
  1. Varlığın kendisinde oluşan hareketler
  2. Varlığın diğer varlıklarla olan münasebetlerinden oluşan hareketler.
 
 
Varlıklar bir arada da varlık olarak düşünülebilirler , ayrı ayrı da.. Bu sebeple , en basit varlık üç esas ana hassayı malik olan varlıktır.
Bu en basit varlıkların bir arada sistemler halinde toplanmalarından meydana gelen atom da bir varlıktır. Atomlardan meydana gelen , ayrı ayrı düşünülebilen maddeler de birer varlıktırlar. Ve bütün bu varlıklardan oluşan , maddeli maddesiz , robotlu robotsuz , alemler , kainatlar .. kısaca  , esası üç ana hassa olan ve Mutlak Nizama tabi bulunan her şey , hem ayrı ayrı hem de bir arada tetkik edildiklerinde varlıktırlar.
Kısacası , Mutlak Nizam varlıkların varlıklar içerdiği ve bütün varlıklar arasındaki münasebetlerin çok muntazam olarak cereyan ettiği bir sistemdir.
Otomatik olarak cereyan eden münasebetler , varlıkların mevcudiyetlerinde saklı bulunan tekamül etmek hassası üzerinde Mutlak Nizama uygun tesirler icra eder. İşte tekamül edebilmek  imkanlarına malik hassaları şuur yönüne doğru iten bu tesirlerdir.
 
Dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur :
Her varlık üç hassayı içerir dedik. Fakat bu üç hassa o varlığa sizin anlıyabileceğiniz bağlarla bağlı değildir. Her varlıktaki ana hassalar o varlıkta Mutlak Nizama uygun olarak artar , eksilir hatta varlığı terk ederler. Hassalardan birinin varlığı terk etmesi demek , onun varlıklık özelliğini kaybetmesi demektir ki  bu hal pek ender olan bir haldir. Ve Mutlak Nizam hudutları içersinde bir kayboluşun ifadesidir.
Bu sebeple , bir varlığı herhangi bir hassa terk etse , yine başka bir ( o hassa) onun yerini alır. Ve bütün bunlar Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak cereyan ederler.
 
                                               *
Mutlak Nizam esaslarına göre düşünülürse  ruh da bir varlıktır. Bu sebeple o , Mutlak Nizam esaslarına göre yaşadıkça üç hassayı malik bulunması gerekir.
Üç hassayı içeren varlıklardaki mevcut olan tekamül etme hassası , insanlar için idrakine imkan olmayan birçok tekamül safhalarını geçirdikten sonra şuur aşamasına gelir. Varlıkların dünyada örnekleri bulunan tekamül aşamalarını  :
·                              Cansızlık devresi,
·                              Canlılık devresi,
·                              Bitkilik,
·                              Hayvanlık,
·                              İnsanlık ; olarak belirlemek mümkündür.
 
Otomatik yardımlar , tekamüle yardımcı hassalardan faydalanarak hiç değersiz bir halde bulunan fakat aslında büyük bir şuura malik olabilecek değeri  , şuur aşamasına yaklaştırır. Bir varlığın yaşadığını idrak anı ruhluk anıdır. Bundan önceki canlılık safhaları ise ruh olma yolundaki varlıkların geçirdikleri , ruhluğa hazırlık devreleridir.
Bir insanın hayatı , ölümü , maddesi ; kısaca onun elle tutulan , göle görülen hiçbir şeyi , ruhu değildir. Ruhun hiçbir maddi tezahürü yoktur. Onlar sadece varlıklar üzerinde tesirler icra ederler. Bu tesirler de, varlıklarda mevcut olan tekamül edici değerle sıkı irtibatlar kurarlar.
Bu hal ruhları tekamül edici değerlerin büyümesinden , gelişmesinden hasıl olan bir şey halinde gösterebilir. Fakat hakikatte bir ruhun meydana gelişinde rol oynayan    “tekamül eden değerler” oldukları gibi kalırlar. Ruhlar ise bütün bu değerlerin münasebetlerinden doğan  ve onların mevcut hallerine halel getirmeyen manevi değerlerdir.
Kısaca , ruhların asıl cevheri tekamül etme hassasıdır. Fakat bu hassa gelişerek ruh olmaz. Bu hassaların diğer diğer hassa ve varlıklarla olan münasebetlerinden ruhlar hasıl olurlar. Bu sebeple ruhların var olmalarını temin eden tekamül eden hassa aynı değerini muhafaza eder.
Hakikatte bu üç hassanın , meydana gelmesinde rol oynadıkları ruh ; mevcut olan bir bilginin üç esas unsur tarafından şuurlanmaya başlama halidir.
Büyük  şuur Mutlak Nizama parçalanarak atılmıştır. Bu parçaların yan yana gelmesinden  hasıl olacak varlıklar tekamül ederek bu büyük şuuru idrak edecek duruma yükselmektedirler. Şu halde bir ruh tekamül ettikçe , kendi değerini , bilgisini idrak eder. Kendi bilgisini idrak eden ruhlar ise bu yolda ilerledikçe tesir alanlarını genişletirler.
 
                                               1152.
                                   TEKAMÜL , İDRAK
 
Tekamülde sizin anlayacağınız anlamda bir zaman kavramı rol oynamaz.
Varlıklar en büyük adaletle tekamül ederler. Uzun zaman tekamül edememiş , geri kalmış ruhlar sonradan var edilmiş değildirler. Ruhlar , var olma (edilme) anı gelince var olurlar. Var olan ise yeni bir şey değildir. Kül halindeki  şuurun bir cüzüdür.
İdrak olunan mevcuttur. İdrak eden ise ancak kendi varlığının pek ufak bir cüzünü idrak edebilir.
İdrak eden ruh, daha fazlasını idrak eden bir ruhun , bir cüz’üne , bir organına benzer.
 
                                               1153.
                                   RUHUN  DOĞUŞU
 
Ruhlar , Tanrının Nizamına ve O’nun  arzularına uygun olarak , üç unsurdan hasıl olan varlıkların Mutlak Nizama uygun olarak geçirdikleri tekamül devrelerinden sonra  , “varlıklardan” fışkırırcasına doğarlar. Bu hal varlıkların şuursuz varlık hallerine halel getirmez.
 
                                               1154.
“VARLIKLAR ve ŞUURLANAMA” DA BİLİNMESİ GEREKENLER
 
1.      Mutlak  Nizam varlık ile hudutludur.
2.      En basit varlık hiçbir şekilde tek başlarına izah edilmelerine imkan olmayan üç hassadan ( üç cevherden) meydana gelmiştir.
3.      Bu üç cevher , ayrı ayrı bulundukları zaman hiçbir şekilde idrak edilmesine imkan olmayan yokluğun özelliklerini taşırlar. Mecazi bir izahla  ; her cevher yokluğun bir cüz’ünü temsil eder.
4.      Üç esas unsur ( cevher) bir araya gelince  , Mutlak Nizama uygun olarak  ve “varlık” olarak tezahür ederler. Fakat ayrı ayrı yokluk özelliği taşıyan bu cevherler , üçü yan yana ( bir araya) gelince , yokluk özelliği taşımazlar. Bir zerre halindeki herhangi bir varlığın  , yokluk özelliği taşıyabilmesi için tekamülle elde edilebilecek “ şuur”a ihtiyaç vardır.
5.      Tanrının Mutlak Nizamına göre  ( yokluk özellikleri olan ) ayrı ayrı üç hassa ;  bir arada “ varlıklar” halinde tekamüle sevk olunurlar.
6.      Her varlık iki yönde otomatik olarak tekamül imkanlarına maliktir.
 
a.       İç tekamül : 
Bir varlığın tekamül etme hassasının şuurlanarak diğer yardımlara lüzum hissedilmeyecek tarzda gelişmesidir
 
b.      Dış tekamül :
Varlığın civarındaki varlıklarla olan temaslarından hasıl olan tekamül.
 
7.      Her varlık daha küçük varlıklar ihtiva eder veya daha küçük varlıkları tesirleri altında bulundurur.
8.      Her varlık başka varlıkların bünyesinde veya tesirleri  altında bulunur.
9.      Her varlığı analize veya senteze tabi tutmak mümkündür.
10.  Her varlık tekamüle otomatik olarak başlar , otomatik olarak devam eder. Görünüşte varlıklar şuurlanıyor gibi gelir  fakat hakikatte bu üç hassa arası münasebetlerden ortaya bir şuur doğar  ve bu şuur zamanla , otomatik olarak hareket eden varlıkları  Mutlak Nizama uygun olarak tesiri altına alabilir.
11.  Varlıklardaki hassaların münasebetlerinden ortaya şuurun çıkması , dünya imkanlarıyle izah edilmesine imkan olmayan bir hadisedir. Çünkü varlıkların malik oldukları hassalar arası münasebetlerden  , ilerde ruh denilecek şuur doğar. Fakat bu doğuş varlıklardaki hassaların , dolayısıla varlıkların üzerlerinde bir değişiklik , mesela bir artma veya eksilme husule getirmez.
12.  Varlıklar ve varlıklardaki üç hassadan hasıl olan şuur , ancak Mutlak Nizama uygun tesirler icra edebilirler.
13.  Hassalardan hasıl olan şuur , hassaların içerdiği değerleri idrakle gelişir.
14.  Şuur (ruh) , hassaları idrak ederek yükselir ve  Mutlak Nizamın hudutladığı şeyleri idrak etmekle de varlıkla olan irtibatı çözülür. Bu , varlıkla bağlı kalmak ihtiyacından kurtulması demektir. Ruhlar , bu seviyeye , tekamüle yardımcı ve tekamül ettirici değerlerin hassalarını kazanmakla yükselirler.
15.  Ruhların asli cevheri  varlıklardaki tekamül etme hassasıdır. Ruhlar diğer iki değerle bu hassalarını zenginleştirerek tekamül ederler.
16.  Ruhların , diğer iki hassanın imkanlarını kazanıncaya kadarki tekamül safhaları Mutlak Nizamla ve varlıkla hudutludur. Bu sebeple Mutlak Nizam hudutları içersinde nerede olursa olsunlar varlık halinde ve her varlığın ihtiva ettiği iki hassayı idrak ederek tekamül ederler.
17.  Bir şuurun hasıl olması için  , ne bir varlık varlıklık hassasını kaybeder ; ne de yepyeni bir şuur ortaya çıkar. Varlıkların ihtiva ettikleri hassaların aralarında cereyan eden münasebetlerinden  husule gelen şuur , hakikatte yepyeni bir şuur değil ; mevcut şuurun  , o şuura tabi bir cüz’ü tarafından idrak edilmesidir.
18.  İdrak edilen , mevcut şuurun bir cüz’üdür. Cüz’ü idrak eden ise cüz’lüğünü idrak eder.
19.  Her ruh , mensubu bulunduğu ruhu ( şuuru) idrak ederek ; idrak ettiği olur.
20.  Büyük Şuur’u var eden ve bu şuura “ kendi kendisini idrak etmesi imkanı “ gibi , tasavvur edilmesine imkan olmayan bir değer bahşeden ise ; her şeyin üzerindeki Allah’tır!.
 
                                                  1155.
                                                BÜYÜME
 
Siz bilginizi arttırdıkça büyüyorsunuz , fakat bu büyüme maddi olmadığı için göremiyorsunuz.
 
                                                  1156.
                                      AÇILAN  İDRAKINIZ
 
Sizi üç boyuta sığmayan bilgilerle zaman zaman teşevvüşe düşürerek hazırlamasaydık ,  “ varlıklardaki hassalara halel gelmeden   ruhların nasıl meydana geldiklerini “ anlayabilmeniz için lüzumlu olan idrak kapıları açılmazdı.
Nasıl olurdu da “ meydana geldi” diye izah edilen ruhların hakikatte büyük şuurun ( ruhun) idrak edilebilen cüzleri olduğunu tasavvur edebilirdiniz..
Zaten var olan bir şeyin , “ meydana geldi” şeklinde yapılan izahını nasıl olurdu da anlayabilirdiniz?
 
                                                  1157.
                           CÜZ  CÜZ  ŞUURLANAN BÜTÜN
 
Bir de bu anlatılanların sentez izahı vardır.  Sentez izahta  , Tanrının ilk var ettiği  ve Mutlak Nizama uygun olarak tekamüle sevk ettiği hassalar ayrı ayrı değil , her şey bir kül halinde , şu şekilde izah olunur :
 
Tanrı , tekamül etmek , tekamül ettirmek ve tekamüle yardımcı olmak özelliklerini içeren bir nizam var etmiştir. Üç özellik içeren bu nizam cüz cüz şuurlanmak imkanlarına malik bir küldür.
Şuurlanma tekamülle olur. Tekamül etmek imkanlarına sahip hassa ( özellik) Mutlak Nizama uygun olarak tekamül  eder. Tekamül ettikçe de ; Tekamül edebilmesi için kendisine yapılan yardımları idrak eder , benimser ve o yardımları kendi manevi değeri haline getirir.
Manevi değeri artan tekamüldeki varlıklar da tekamüle yardımcı hassa üzerindeki  tesirlerini arttırır. Onlarla ilgili meçhullerin derinliklerine iner  ve onlara yavaş yavaş hakim olmaya başlar.
Bütün bu olaylar sonucu ortada bir şuur belirir. Bu şuura ise ruh denir. Ruhların şuurlanması : yokluktan hasıl olan Mutlak Nizamın , Tanrının emriyle öz varlığını cüz cüz tanıması demektir.
 
                                                  1158.
                          KÜLLÜN  İDRAKI , YÜKSEK ŞUUR
              
Tanrı , asli cevher’e (1) yükselten bilgiyi , üç esas kısma ayrılarak izah olunabilir tarzda Mutlak Nizama dağıtmıştır. Bu üç esas unsurun tekamül ve sentezinden hasıl olan şuur ruhları meydana getirir (1. asli cevher : diğer iki hassayı benimsemiş tek değer) .
Ruhların Mutlak Nizamda tekamülleri , tesir alanlarının genişlemesi tarzında tezahür eder. Mutlak Nizama uygun olarak tekamül eden ruhlar , kendi tesir alanlarından ve  tesir alanlarının dışından aldıkları yardımlarla tekamül ederek elde ettikleri değerleri üç hassadan biri olan tekamül edebilme hassası üzerinde toplar.
Tekamül edebilme hassası her varlıkta mevcut olan diğer iki hassanın katılımıyla zenginleşir . Tekamül  etme hassasına , tekamül edebilme cevheri de denebilir ki ; ruhlar ayrı ayrı düşünüldüğü taktirde  bu hassa ruhların asli cevheridir. Ruhların asli cevheri tekamül ederek , “her şeyin asli cevheri”ne doğru yükselmek özelliğine sahiptir.
Ruhların esasını oluşturan “ tekamül edebilmek imkanlarına sahip olan hassa”  ruh denilen şuurların şuurlanmasında etken olur. Bu ; ruhların , varlıklardaki “tekamül edebilme “ hassasından  doğması demek değil , varlıklarda mevcut olan hassaların  birbirleri ile olan ilişkileri sonucunda  bir ağacın meyve vermesi gibi meydana gelişi demektir. Meydana gelen ise yeni bir şey değil , mevcut olan şuurun ufacık bir cüz tarafından “ idrak edilişdir”.
Ruhların varlıklardaki hassalardan meydana gelmeleri , daha doğrusu kendilerini bulmaları niteliği , akla gelebileceği gibi , maddeler üzerinde bir değişiklik meydana getirmez. Varlıklar ve varlıklardaki hassalar arası ilişkiler , bozulmayan , eskimeyen  “şuuru idrak fabrikalarına” benzetilebilir. Onlar daima Mutlak Nizama uygun bir tarzda  , hedefi    “ şuuru şuurlandırma “ olan görevlerine devam ederler.
Varlıklar , Mutlak Nizama uygun hareketleriyle  sadece mevcut şuuru şuurlandırmakla ve ruh haline gelmelerine sebep olmakla kalmazlar. Mühim bir görevleri de ruhların şuurunu arttırmaktır.
Bu sebeple , varlıklar arası ilişkiler sonucu kendilerini bulan şuurlar , kendisini önceden bulmuş bir şuurun cüz’ü halindedir. Gaye , cüzlerin kül olan tek şuur içersinde bilgi ve tesirlerle kül olma yolunda  gelişmesidir.
Ruhların kül olma , başka bir deyimle ; kül içersinde idrakle yükselme faaliyetleri sonsuza doğru ilerler. Fakat bir an için , iki ayrı ruhun en yükseğe eriştiklerini  ve “ küllü idrakle , kül olduklarını” düşününüz. Bu ; o zamana kadar ayrı ayrı düşünülen ruhların aynı ruh olduklarını idrak etmeleri demektir.
Tekamülün yüksek safhalarında , ruhların , birbirlerinin aynı olduklarını idrak ettikleri sayısız birleşme noktaları vardır. Oralarda idrakler birleşir ve o seviyeye erişenler ayrı ayrı değil , aynı şey olduklarını idrak ederler.  Birleşme noktalarından sonra ruhlar yine ayrılabilir ve yine daha yükseklerde birleşebilirler. İkinci birleşiş , birincisinden daha fazla şuuru içeren bir birleşiştir.. ve bu anlatılanlar , tekamülün dünya realitesine uygun bir izahıdır.
 
                                                  *
 
Görülüyor ki , idrak edilebilecek şeyler , tekamül , hepsi zaman kavramının dışında düşünülmesi gereken şeylerdir. Ruhların tekamül ederek yükseleceği mertebeler mevcuttur. Ruhların tekamül ederek kazanacağı değerler mevcuttur. Ve bizzat ruhlar , başlangıçta varlıklarını diğer ruhlardan ayrı idrak etmelerine rağmen , idrak edemediği “yüksek şuurunu” idrak ederek tekamül ederler  fakat idrak edememiş olsalar da ruhlar bu “ asıl mevcudiyetleri” ile mevcutturlar.
                                                  *
 
Bu izahlar İslamiyetten sonra İslam tasavvufu ile bir hazırlık devresi geçirmiştir. Burada çok dikkat edilmesi icab eden husus ; “ruhun Mutlak Nizama uygun olarak tekamül etmesi ve bu tekamül sonucu da kül olan şuuru idrak ederek kül olmasıdır. Fakat kül oluş Allah olmak demek değildir.”
Tanrı bu nizamı kuran, kendi liyakatleri ile tekamül etmesini istediği varlıklarına ( ki bu varlıkların sentezine kül denilir) kül , ( bütün,  bir’lik) olduklarını idrak imkanını verendir.
Kısaca , kül olmak , Allah olmak demek değildir. Kül olmak yolu , Tanrı istikametinde yükselmektir. Kül öyle bir şeydir ki ; yükselindikçe büyür. Onun hudutları sonsuzlukla dahi izah olunamaz.
Mutlak Nizam , kül olma yolunda olanları yüksek tekamüle hazırlayan “varlık” ile hudutlu bir okuldur. Mutlak Nizam esaslarına uygun olarak tekamül edenler de kül olduklarını idrak ede ede yükselirler.
Mutlak Nizamda cereyan eden hadiseler , insanlığı kül olma yolunda yükselmeye sevk eder. Sevgi , akrabalıklar , aşklar , ıstıraplar , her an cereyan etmekte olan çeşitli hadiseler hep insanlara kül olduklarını idrake faydalı olabilecek şekilde düzenlenmişlerdir.
İnsan zaman zaman kendisinin diğerlerinden ayrı olmadığını hissettiren çeşitli hadiselerle karşılaşır. Bu hadiselerden kül olma yolunda gereken dersleri alabilenler ve inanarak bu aldıkları dersleri benimseme , şuurlandırma yolunda gayret sarf edenler Mutlak Nizam şartları içersinde kül olduklarını idrak edebilenlerdir.
Kül olduğunu idrak edebilen iki varlık , hiçbir zaman tıpatıp aynı küllü idrak edemez , çünkü varlıklar arasında az veya çok değer farkları mevcuttur.
Özetle ; Tanrının var ettiği kül ancak Tanrının idrak edebileceği bir büyüklüktür. Ruhlar ancak bu küle tabi külleri idrak ede ede yükselirler.Ruhlar kül olduklarını idrake değerlenerek yükselirler , yükseldikçe de önceden idrak edebildikleri küllün sonsuzlukları içersinde manen büyür ve yükselirler. Bu yükseliş çok yüksek gayelere yönelik bir yükseliştir.
Bu yükseliş , Tanrının var ettiği küllün kendi liyakati ile şuurlanması kısacası ; kendisini bulmasıdır!.
Ruhlar mertebe  mertebe kendilerini buldukça , diğer iki hassanın kendilerine yapmış oldukları yardımlara ihtiyaçları kalmayacak şekilde imkanlarını geliştirirler. Ruhların tekamül ettirici hassayı  kendi varlıklarında arttırmaları demek , onların Mutlak Nizam gibi bir sistemde tekamül ettirici vazifeleri şuurla görmeye hak kazanmaları demektir. Buna , ruhların meleklik mertebesine şuurla yükselmeleri de denilebilir.
Ruhlar tekamül ettirici vasıflarını arttırabildikleri oranda yüksek vazifelere hak kazanırlar. Bu , ruhların şuurlu meleklik safhasıdır. Fakat her vazifeli veya vazifeli olduğunu idrak etmiş varlık melek değildir. Çünkü istisnasız her şey vazifelidir. Şuurlu meleklik hassasını kazanmak  , ruhlar için çok yüksek tekamül merhaleleri aşmakla , kül’lük idrakini çok yüksek seviyelere eriştirmekle mümkündür.
Bu bilgiler ise , insanlar kül’lük şuurunu aşılayacak i şuurla tekamül kapılarını açacak bilgilerdendir.
 
                                                  1159.
               ŞUURSUZ TEKAMÜLDE ; OTOMATİK HAREKET
   
Varlıklardaki mevcut tekamül etme hassası , şuura ( veya ruha) bağlı olmadığı taktirde ; varlıklarda otomatik  hareketlere vesile olur. Bu otomatik hareketlerden ; madde tesirleri, tesir alanları ve manyetik alanlar oluşur.
 
                                                  1160.
               RUHU DEĞERLENDİREN “ DEĞERSİZ” HASSA
 
İlk var edilen üç değerin  Mutlak Nizama uygun olarak  tekamül etmeleri sonucu ruhlar , küllün bir cüz’ü olarak , fakat bunu idrak etmeden ; tek tek varlıklar halinde olduklarını idrak ederler.
Ruhlar , varlıklarda bulunan tekamül etme hassasının otomatik gelişmeler sonucu değer kazanarak varlığını idrak edebilmesi ile şuurlanırlar.
Bir varlıkta mevcut olan tekamül etme hassasının , bir ruhun şuurlanmasında rol oynaması, onun eski haline halel getirmez. Kısaca , o yine o maddede mevcut olabilir. Varlıklarda “ tekamül etmek imkanı”  tam bir  “ değersizlik” halindedir. Bunun değerlenmesi sonucu şuur varlığını idrak eder.
Şuurun varlığını idrak etmesi, tam bir değersizlik halindeki tekamül edebilen değerin değersiz haline halel getirmez.
 
                                                  1161.
                                      KENDİ  KAYBEDEN
 
Dünyada insanlara ; zararlı olmak isteyenler de , faydalı olmak isteyenler de manevi değer kazandırırlar. Aradaki fark , bu işte kötülük etnek gayesiyle yola çıkanların kayba uğramalarıdır.
 
                                                  1162.
                                      HER  VARLIK
 
Her varlıkta üç değer ( hassa) mevcuttur.
 
1.            Her varlık , Mutlak Nizama uygun yardımlar alır.
2.            Her varlık , kendi varlığı ve diğer varlıklar için tekamüle yardımcı olur.
3.            Her varlık , aldığı otomatik yardımlarla tekamül eder.
 
                                                   1163.
                                      ÖLÜM , AHİRET , HAYATLAR
 
Ölüm , insanları dünyadan ayıran ve başka bir dünyada yaşatmaya başlayan hadisedir. Dünyadaki ölüm denilen hadise sonrası ruhlar , zaman kavramıyla izah edilemiyecek kısa bir geçiş ( adaptasyon) devresi yaşarlar. Bu devre ( varlığın şuur değerine uygun olarak) ya şuurlu , ya şuursuz, yahut da ayrıldığı tekamül yerinin tesirleri altında geçen bir geçiş devresidir.
 Bu devre de dahil , ruhların hayatlarının bu safhasındaki devreler , tekamül sağlayıcı oldukları için birer tekamül yerinden farksızdırlar.
Dünyayı ahiretten farklı yapan şey , dünyada madde ile bağlı bir hayat yaşanmasına karşılık  , ahirette madde halinde tezahür etmiş bir robotun bulunmamasıdır.
İnsanlar da , mevcut bütün varlıklar gibi, yaşayacakları  “hayat plan”ını varlıklarındaki tekamül ettirici hassanın yardımıyle Mutlak Nizama uygun olarak düzenlerler. Bu düzen , ruhun tekamülü oranında şuurlu olabilen bir planlama düzenidir.
Mutlak Nizama tabi olarak yaşanan cennet ve cehennem hayatları , tekamüldeki varlığın bulunduğu ortamda  ( maddeli-maddesiz) tekamülünü karşılayacak şekilde yaşadığı hayattır.
Bir sonraki hayatın cennet veya cehennem olması , varlığın yaşayacağı hayata bağlıdır. Bunu varlık ( kısmen de olsa) hayatında takip ettiği yollarla kendisi belirleyebilir.
Kısaca ; hayatı hayatlar takip eder. Buna hayatta hayatlar vardır da denilebilir ve bu hal , varlıkta varlıklar düşünülmesine benzetilebilir.
 
                                                  1164.
                                                  BİR  VARLIK
  
Dinler değil , dinler halinde düşünülebilen “ bri din” vardır. Varlıklar değil , varlıklar halinde düşünülebilen “ bir varlık” vardır.
 
                                                  1165.
                                      VARLIK – VARLIK ÜSTÜ
 
Her şey varlıkların ( ve maddelerin) oluşlarının  izahı ile izah olunamaz. Varlıkla sınırlandırılmış bir sistemden , varlık üstü nizamın izahına uzanılamaz.
“ Her şeyin , maddenin oluşlarını izah eden kanunlarla  izah olunabileceği” ni sananların bu görüşleri eksiktir. Buna rağmen , bu görüş daha yüksek  izahlara basamaklık etmesi bakımından faydalıdır.
                                                 
                                                  1166.
                                                  ALLAH
Allah Mutlaktır. O Mutlaklık , varlıkla sınırlanamaz. Mutlak  Varlık , Allahın , Mutlak Varlık Nizamı’ndaki tezahürüdür. O , sınırlandırlmasına imkan olmayan büyüklüktür.
 
                                                  1167.
                                                  DOĞRU
 
 Her düşünen , bilen insan için  bir “ doğru “ vardır. Kendini bilen için ise , ”en doğru” yoktur.
                                                  1168.
                                                  EN DOĞRU
 
Ulaşılan doğru , en doğru değildir. Tıkı , inanılan doğrunun en doğru olmadığı gibi !.
 
                                                  1169.
                                      TEKAMÜLDE  HAMLE
 
Tekamül bir inanca sahip olmakla değil , mevcut inanötan yukarılara doğru hamleler yapmakla sür’atlenir.
 
                                                  1170.
                                                  KÖTÜ
 
Zannedildiği için kötü olan şey çoktur. Hakikatte kötü olan tek şey ; böyle olduğuna inanıldığı halde yapılan şeydir. Aslında , oluştan kötü diye bir şey yoktur.
 
                                                  1171.
                          VAR  EDİLMİŞ’İN  BAŞLANGICI
 
Her şeyin başı , ne sentez , ne de analiz olarak izahına imkan olmayan : Tanrı’dır.
Fakat siz ancak O’nun var ettiklerinin analizi ile hakikatleri idrake başlıyabilirsiniz. Sizin için her şeyin başlangıcı , O’nun ilk var ettiği üç değerdir.
 
                                                  1172.
                                                  HADİSELER
 
Hadiseler cereyan ediş tarzlarına göre muhtelif şekillerde tezahür ederler. Mutlak Nizama tabi olarak  cereyan eden hadiseler , varlıklar arasındaki münasebetlerden doğarlar. Gayeleri ise tekamül Nizamına uygun olarak varlıklar arasındaki münasebetleri idame ettirmektir.
Varlık ile ilgili her hadiseyi , dünya realitesine uygun olarak iki tarzda düşünebilmek mümkündür:
    1. Varlıkla ilgili dahili hadiseler ,
    2. Varlıkla ilgili harici hadiseler.
 
Bir varlığı ilgilendiren dahili ve harici hadiseler , o varlığın , tekamül ihtiyacını karşılayacak olan yolunu çizer. Genel olarak hadiselerin tümünün açıklaması bir sentez olarak şöyledir :
 
1.      Mutlak Nizama uygun olarak , tekamül etmekte olan “tek varlık” vardır.
2.      Bu ; cüzleri de müstakil (1) olarak şuurlu olabilen , bir varlıktır.
3.      Her cüz kendisini müstakil bir varlık olarak bilir. Bu kanaat tekamülle değişir ve birliğe bütünlüğe yönelir.
 
 Kısaca ; varlıklar tekamül edebildikleri oranda kendilerinin de diğer varlıklardan olduğunu idrak ederler. Buna , tekamülün “kül” yönündeki yolu da denilebilir. Bu yol yükselme yoludur!
(1. müstakil : ayrı , bağımsız ; her biri tek tek birer bütün olabilen)
                                                 
*
 
Mutlak Nizamda ,  bir insanın idrak edemiyeceği bir nizam ve intizam mevcuttur. İnsanlar tekamül ettikçe bu nizam ve intizamı idrak ederler. İdrak ettikçe de nizam ve intizam içersinde tekamül etmeleri için lüzumlu olan otomatik yardımlar eksilir. Bu hal ; “üçüncü hassanın” ruhta şuur haline gelmesi tarzında da izah olunabilir.
Bu sebeple , bitki ve hayvanların daha fazla otomatik yardımlar alarak tekamül etmelerine karşılık , insanlar , bu yardımları şuurlarıyle karşılayacak durumda olduklarından almazlar.
                                                  *
 
Her varlık , her insan , yakın seviyedeki varlık ve insanlarla , otomatik nizam bağları ile bağlıdır. Bu bağlar arasındaki münasebetleri  maddi imkanlarla izaha imkan yoktur.
Maddeten birbirlerinden binlerce kilometre uzakta bulunan iki insan en kuvvetli bağlarla birbirlerine bağlı ve yakın olabilirler. Bu bağlar , birbirlerine yakın insanların ilerde birbirlerini “ aynı varlık” hissedebilmeleri için lüzumludur.
Çünkü varlıkların “aynı olduklarını” idrak ederek  ,”kül” içersinde tekamül edebilmeleri nizama bağlıdır.
 Bu nizama göre , yakın seviyedeki varlıklar arasında bağlar mevcuttur. İleri seviyelerdeki varlıklar  bu bağların kendilerini , dolayısıyla şuurlarını aynı noktaya teksif ettiğini (2) idrak edebilirler. Bu idrak , şuurlu tekamülün mühim bir safhasıdır.
(2. yoğunlaştırdığını;konsantre ettiğini).
 
Şuurlu tekamül mertebelerine henüz yükselememiş varlıklar için de bu hal geçerlidir. Onların da yakın seviyede bulunanları arasında  aynı manevi bağlar mevcuttur. Onları da aynı noktaya yönelten bir kudret vardır fakat bu kudret , şuurla tekamül safhasına erişenlerdeki gibi şuurlu değildir ; otomatiktir. Onlar otomatik olarak Mutlak Nizama uyarlarken , bir taraftan da küllü idrak edebilmelerine yarayacak yardımlar alırlar. Sevgi , menfaat ... gibi şeyler  , onları birbirlerine yaklaştırır. Kin , nefret ... gibi hadiseler ise onları bazı varlıklardan uzaklaştırarak  “manevi mesafe” hakkında onlara bilgi verir ve onları daha üstün tekamül merhalelerine hazırlar.
Kısaca ; varlıklar tekamül ettikçe “kül” içinde kendilerini manen daha büyük , daha kudretli bulurlar.
Varlıklar arasındaki bu çok mühim bağ ve münasebetler , dünya realitesine göre  insanlarca izah olunamıyan birçok hadiseler halinde de tezahür edebilirler. Mesela bir nizam vardır. Bu nizam birbirlerine yakın değerleri birçok bakımlardan manen birbirlerine bağlayan nizamdır. Bu nizamdan , dünya realite ve izahına göre ; “bir mukadderat birliği doğar”.
Bu sebeple , mesela bir san’atkar ölür ; kısa zaman sonra  , ölen san’atkara yakın değerde diğer bir san’atkarın öldüğü ve onu da bir başkasının takip ettiği görülebilir. Keza , iyi anlaşan ve uzun yıllar beraber ömür geçiren bir karı koca pek kısa zaman aralarıyle ölebilirler.
Her bakımdan sıkı bağlarla birbirlerine bağlı olan ikizlerde bu hal çok kuvvetle gözükebilir. Çünkü ikiz demek , hakikatte , şuurlu veya şuursuz olarak  pek kısa bir tekamül süresinden sonra varlıklarını bir hissedecek olanlar demektir. Fakat bu bağımlı ikizlerden birinin önce ölmesi , diğerinin de öleceği anlamına gelmez. Böyle bir durumda onlar madde üstü alakalarına , aynı kolaylıkla , biri dünyada diğeri de ahirette olmak üzere otomatik olarak devam edebilirler.
Bütün bu olup bitenlerin görünür bir şekilde meydana gelmesinin sebebi ise yine tekamülle ilgilidir ve manevi hadiselerle maddi hadiseler arasındaki bağlar üzerine dikkatlerin çekilmesi içindir.
                                  
                                               *
 
Manevi hadiseler , dünya realitesine uygun olarak cereyan ederlerken , alışılmış maddi hadiselere benzemezler. Bu sebeple , onlarda maddi hadiselerin bilimsel araştırmalarında alınan kesin sonuçlar elde edilemez.
Kesin sonuçlar alınanan maddi hadiseler hakikatte , cereyan etmekte olan manevi hadiselerin kaba tezahürlerinden başka şeyler değildir. Kesin sonuçlara gelince ; ilk bakışta kesin sonuç vermeyecek gibi gözüken manevi hadiseler metotlu bir tetkike tabi tutulursa , maddi hadiselerden çok daha kesin sonuçlar verebilir. Fakat buradaki kesinlik , hiçbir zaman en doğru anlamına alınmaması gereken bir kesinliktir. Çünkü manevi hadiseleri , varlıklar , şuurları , değerleri oranında idrak edebilirler.
Maddi hadiseler ve bilim yolu ile elde edilen sonuçlar ise dünya imkanlarıyle ve sadece dünya realitesine uygun olarak izah edilebilecek kaba izahlardır. Çünkü bilim , bir hadisenin veya varlığın dünya şartları içersinde  her tekrarlanışta aynı sonucu veren en kaba tezahürlerine  tercüman olabilir.
Bilimsel yollarla izah olundukları zannedilen hadiselerin derinliklerine inildikçe kat’iyetin (1) eksildiği görülür ve bu hal , matematik olarak ispatı mümkün bir haldir. Matematik ise şayet manevi değerlere yaklaşıldıkça kat’iyetinin eksileceği göz önünde tutularak ayarlanır ve “ kat’i elastikiyetleri “ izah edebilir bir hale getirilirse ( ki getirilecektir) o zaman asıl büyük rolünü oynamaya başlayacaktır.
Çünkü esas şudur ki :
“ Kat’i olmayan yoktur. Kat’i olmayanlar dahi Mutlak Nizama uygun bir kat’iyetin ifadesidir. Bu kat’iyet , dünyada “ kat’iyet dışı” halinde görülebilir. Kat’iyet dışı olanlardaki kat’iyete nüfuz edebilmek ise tekamülün yoludur. Bu sebeple gelecekteki bilimsellik yolu ; kat’ilik dışındaki kat’iliğe yükselmek yolu olacaktır” . (1. kat’i: kesin , kat’iyet : kesinlik ) .
Sebep bu olduğu için  , ruhsal araştırmalarla elde edilen sonuçları , bilimin telkin ettiği “ kaba ve basit tekrarlama” prensipleri ile sınırlandırmak size sadece engel olur. Yapılacak iş ise ; bilimsel metotlardan faydalanmak fakat  onlarla kat’i olarak açıklanamayan  hadiselerin derinliklerine , kat’iyetsizlikler içindeki kat’iyetleri bulmak gayesiyle nüfuz etmeye çalışmaktır.
 
                                               1173.
                                   RUH ; TESİRLİ  ŞUUR
 
Ruh bir projektör gibi bedeni  tesiri altında bulundurur. Projektörün ışığının bedenden uzaklaşıp başka yöne yönlendirilmesiyle beden normal otomatik hayatını yaşamaya başlar , yani ölür.
Önceki bilgilerde , ruhun , her varlıkta mevcut bulunan üç değerden , tekamül sonucu hasıl olduğunu anlatmıştık. Şu halde ruh Tanrının ilk var ettiği değerlerin birbirleri ile otomatik olarak münasebetlerinden oluşan “ şuurdur”.  İşte bu şuur , dünyada ruh halinde tezahür eden ve maddeyi tesirleri altında bulunduran şuurdur.
 Ruh tekamül ettikçe , bağlı bulunduğu  diğer şuurları ve mensubu bulunduğu üstün şuurları idrak ederek yükselir.
Ruh madde üzerine bir projektör ışığı gibi teksif ettiği tesirleri ilie maddedeki otomatik düzene  kendi tesir ve şuurunu katarak  , onu canlı bir beden haline getirir. Bir bedenle şuur , zaman kavramı ile izah edilemiyecek bir tarzda birleşirler.
Çocuğun babadaki ve ana rahmindeki  canlılık devreleri otomatik canlılık (1) devreleridir. Çocuk ana rahminde ağlasa bile bu otomatik bir harekettir ( 1. bağlı canlılık ; Şuurlu İnanç  I , bilgi no : 346, 437 , 654) .
Ana ve baba , doğacak çocukla ortak bir hayat planına sahip varlıklardır. Çocuk üzerine ruh tesiri denilen ışığın çevrilmesi , doğumladır.
Çocuk ana rahmindeyken , plan , ana ve baba ile ilgili kısımlar üzerinde işler. Çocuk ana ve babadan plan icabı alması gerekenleri alır. Ruhun baba ve annede hazırlanan bu canlı madde üzerine çevrilmesi ile de ruh , plana uygun dünya hayatına başlar.
 
                                               1174.
                                               RUH
 
Bedeni tesir altında bulunduran ruh ile bedeni oluşturan maddeler arasında maddi ve manevi bir şua alışverişi vardır.
Ruh ve bedenden meydana gelen canlı varlıklar , bu şua alışverişi devam ettiği sürece beraber düşünebilen (2) bir varlık halinde tezahür ederler. Ölüm , bu şua alışverişinin tükenmesi veya yetersiz hale gelmesi sonucu hasıl olur ( 2. ruhun ve bedenin beraberliği ) .
Hastalıklar da bu şua alışverişine tesir ederler. Ruh ve bedenden meydana gelmiş her müstakil varlıkta  bu münasebet mevcuttur.
                                                          
                                               *
Ruh Mutlak Nizama uygun olarak herhangi bir varlıklar grubu üzerinde tesirini icra etmeye başlayınca ; o varlıklar grubundaki  “ tekamül ederek  ruh olma imkanlarına malik değer” aracılığı ile , varlık grubuyla irtibat kurarak bedenlenir. Buna ruhun maddede otomatik tekamülle oluşmuş olan değerle birleşmesi de denilebilir.
 
                                               1175.
                                               ÖLÜM
 
Ölüm , maddede teşekkül etmiş manevi değerin , ruha çekilmiş değer haline gelmesi sonucu hasıl olur.
 
                                                           1176.
                                   VARLIKSIZ TEKAMÜL MERTEBESİ
 
Ruhlar , ilk var olan üç değerin birbirleri ile olan münasebetlerinden hasıl olurlar.
 
Bu şekilde hasıl olan ruhlar , üç değerin var edildiği hassayı ihtiva ederler. Ruhlar yükselerek  tekamüllerine , her şeyin var edildiği izahı imkansız cevheri idrakle devam ederler.
 
                                                           *
Her şey üç hassadan hasıl olmuştur. Bu hassaların tekamülünden ruhlar hasıl olurlar . Madde ve varlıkların yardımıyle ve onlardan faydalanarak tekamül eden ruhlar , bütün varlıkların esası olan üç hassanın hasıl olduğu izahı imkansız cevherle zenginleşirler. Varlıksız tekamül edecek mertebeye yükselince de “asli cevher” içersinde bir zerre olduklarını idrak ederek izahı imkansız bir yükseklik olan  “ Şuurlu Yüksek Tekamül” mertebesine yükselirler.
Hiç şüphesiz ki , her şeyin var olmasının amili olan cevherin üzerinde , her bakımdan izahına , düşünülmesine ve idrakine imkan olmayan bir büyüklük olan Tanrı vardır.
 
                                               1177.
                       MİLLİYETÇİLİK  VE  MUTLAK  NİZAM
 
Mutlak Nizama uygun bağların meydana getirdiği milliyetçiliğe tabii milliyetçilik denir.
Tabii milliyetçiliğin idraki , bir bölünmeyi değil , bilakis Mutlak Nizam icaplarına uygun “ birliğin” oluşmasını sağlayıcıdır.
 
                                               1178.
                                               ANLAYIŞ
 
Varlıklar , tesir alanı daha dar olan yani daha az tekamül etmiş varlıklardan tam bir anlayış beklememelidirler. Anlayış da idrak gibidir. Bir varlık değerinden daha üstün bir varlığı nasıl ki değeriyle idrak edemezse , varlıklar da , daha az tekamül etmiş varlıklardan aynı şekilde bekledikleri anlayışı bulamazlar.
Bu anlayışı bulamayan ileri varlıklar üzülmemeli  ve daha üstün varlıklara sığınmalı , ancak onlardan anlayış beklemelidirler.
Sen , O’nun yardımlarına sığınarak  , O’nun  anlayışını bilip teselli bularak  ve başkalarına karşılık beklemeden yardım ve anlayış göstererek yürümeye gayret et...
 
                                               1179.
                                   HERKESİ SEVEBİLMEK !
 
            Milliyetçilik her şeyden önce Mutlak Nizama uygun bir haldir. Bir insan normal olarak  önce kendisini, sonra en yakınlarını  ve yakınlarını düşünür. İnsan içinde bulunduğu birlik ve toplumu benzerlerinden üstün tutar , icabında da diğerlerine karşı savunur. Kısaca , çeşitli manevi bağlarla bağlı bulunduğu insanları , toplumu , diğerlerinden üstün tutar.
Kişi , normal olarak , aynı gözle bakamayacağı ve mutlaka ayrım yapacağı toplum ve kişiler hakkında objektif olduğunu savunuyorsa , bu sözünde samimiyet yoktur. Gerçi , insan tekamül ederek kendisini her şeyden , her şeyi kendisinden görmek yolunda ilerlemektedir.
Tekamülün gayesi yakınlarını da ancak diğerleri kadar sevmek değil , herkesi, yakınlarını sevebilecek kadar sevebilme durumuna gelmektir. Bu , milliyetçiliği reddetmekle değil , milliyet sevgi ve şuurunu genişletmekle mümkündür. Bu ise tekamülle dünyada ulaşılabilecek en üstün merhaledir.  Herkesi (benimsenmiş bir sevgiyle) sevmek , tekamülün dünyadaki hedeflenen sınırıdır.
 
                                               1180.
                                   TEKAMÜLDE  SINIR
 
Tekamülde ve onun planında , nizam vardır fakat sınır yoktur.
 
                                               1181.
                                   HER HADİSENİN SEBEBİ !
 
Bütün hadiseler , cüz’e küllüğünü idrak ettirmek içindir.
 
                                               1182.
                                   HER ŞEY ÜÇ DEĞERDEN
 
İnsanların idrak edebilecekleri her şey üç değerden  hasıl olmuştur. Madde de üç değerden hasıl olduğu için ve üç değerin birbirleriyle münasebetleri sonucu tekamül edici hassanın ruh haline gelişi sebebinden ; önceleri , zamanın realitesi ve benimsetici metotlara uygun olarak izah yapılırken “ her şey üç maddeden hasıl olmuştur” denilmişti.
Görüldüğü gibi bir bakımdan doğru olan bu izah , birçok bakımdan gününüzün realitesini tatmin edemiyecek değerdedir.
 
                                               1183.
                                               MEDYOM
Medyomlar , çoğu zaman ruh değerlerini beden yolu ile dışa yansıtırlar ve  bu hali bir tebliğ alma zannederler.
 
                                               1184.
                                               BİLGİ

 
Medyomlar vasıtasıyle elde edilen bilgileri , birçok bakımlardan alimlerin ve buluş sahiplerinin bilgi ve fikirlerinden ayrı görmek doğru değildir.
Hakikatte tekamülde rol oynayan mühim bilgiler, aynı gayeye hizmet için bir medyom vasıtasıyle verilebileceği gibi  , herhangi bir bilim adamı vasıtasıyle de , mesela bir bilinmeyenin bulunuşu , bir problemin çözülüşü şeklinde veriilebilir (1).
(1. mesela Einstein’in “ maddenin aslı enerjidir , yani madde , sadece bir enerji yoğunlaşmasıdır” tezi dünyada maddeye bakış açısını değiştirmiş olan , adeta spritüel kaynaklı bir bilgidir)
 
Hakikat  şudur ki ; medyomlar vasıtasıyle tebliğ olarak alınan  veya bilim ve san’at adamları tarafından vaz edilen bilgiler , aynı meşe’den aynı gaye için  verilmiş , sadece veriliş şekilleri farklı görünen bilgilerdir.
Buradaki fark ; medyomun üstün bir menşe’den aldığı bilginin  o zamana kadar malik bulunduğu bilgilerden  daha başka olduğunu idrak edebilen bir kişi olmasıdır.
Cereyan etmekte olan hadiseler , gereken bilgilerin hatırlanmasında veya herhangi bir şekilde bildirilen  veya hatırlatılan bilgilerin idrak edilmesinde çok mühim roller oynarlar. Bilgilerle hadiseler birbirleri ile çok sıkı bağlarla bağlıdırlar. Hadiseler , verilecek bilgilere kapı açar , bilgiler ise hadiselere göre verilir veya hatırlatılırlar. Bir hadise , bir bilim adamının dikkatini mühim bir noktaya toplamasını sağlayarak doğru yolu gösterebilir.
Bilgi ; var olan bir şeyin sırası ve zamanı gelince idraki demektir.
 
Tekamülle ilgili yepyeni bilgilere vasıta edilenler hakikatte o bilgilere malik bulunanlardır ve dünyada bu maliki bulundukları bilgileri otomatik yardımlarla dünya realitesine uygun hale getirerek vazifelerini yaparlar.
 
                                               1185.
                                   BOŞ  GEÇEN  VAKİT
 
En mühim olmayan şey , boş vakit geçirmektir. Boş  geçen zaman yoktur. O ; değeri idrak edilemediği için boş zannedilendir.
 
                                               1186.
                                   SORUMLUSUNUZ !
 
Düşüncelerinizden ve kendi kendinize verdiğiniz sözlerden de sorumlusunuz.
 
                                               1187.
                                   ÜÇ DEĞER  -  RUH
 
İlk halk edilenlerden hasıl olan varlıkların birbirleri ile olan münasebetlerinden ve bu varlıklara bağlı olarak hasıl olan , gelişen , değişen değerlerin tekamüllerinden ruhlar hasıl olur.
Ruha (analiz ederek) ; “ tekamüle sevk edilen ilk üç değerin , Tanrının emirlerine uygun sentezi” de denilebilir.
 
                                               1188.
                                        VAR  EDİLEN
 
İlk halk edilen üç değerin birbirleri ile olan otomatik münasebetlerinden varlıklar hasıl olur. Her varlık , esasını teşkil eden üç değere maliktir. Varlıklar birbirleri ile olan otomatik münasebetlerden faydalanarak tekamül ederler.varlıklara bağlı olarak tekamül eden değerlerden  ruhlar hasıl olurlar.
Ruh , Tanrının ; ayrı ayrı tekamüle sevk ettiği değerlerin  bilgi ve şuurla daima değerlenen , değerlendikçe de varlığındaki bilgiyi idrak ederek yükselen “var ettikleri”dir. Var edilenler ise , var edilen  olduklarını  idrak yönünde tekamül ederler.
 
                                               1189.
                       İRADE  İLE  BEDENİ  BIRAKIŞ
 
Bir insan şuur ve iradesiyle , ruhu ile bedeni arasındaki bağları dünya imkanlarına uygun olarak çözebilir ve iradesi  oranında maddeye olan hakimiyeti ile yeniden bedenlenebilir.
 
                                               1190.
                                               TALİH
 
İnsanlar , karşılaştıkları fakat izah edemedikleri hadiselere talih derler (1). Talih ; olması kaderde olan şeylere , planın icabı olarak teşebbüs etmektir.
Talih ; olması gereken şeylerin , gereken sonuçlarına takılan bir isimdir.
(1. talih: rastlantıları idare ettiğine ve böylelikle iyi veya kötü durumlar hazırladığına inanılan tabiat üstü kuvvet; baht) .

Şuur İnanç II ; Bölüm 8

1191.
                                   VARLIK  ÜSTÜ
 
Bundan önceki bilgilerde “Oluş “ hadisesini dünya realitesine uygun olarak şöyle izah etmiştik :
 
“ Tanrı , izahı mümkün olmayan imkanlarıyle , size ancak yokluk diyerek biraz olsun izah edebildiğimiz manevi doğurucudan üç hassayı halk etmişti”.
Bunlar teker teker ele alındıklarında hiçbirisi varlık olarak düşünülemiyecek hassalardır. Onlara ; hassa , cevher denildiği gibi ; değer, hatta biraz daha sınırlandırılarak   “ bilgi” dahi denilebilir.
İnsanların idrak edebilecekleri her şeyin  , bütün varlıkların başlangıcı olan bu üç değer , dünya realitesine uygun olarak  şu şekilde izah olunabilir :
 
  1. Tekamül etme imkanlarına malik değerler ,
  2. Tekamül etme imkanlarına malik olan değerlere , tekamül etme imkanlarını hazırlayan değerler ,
  3. Tekamül etme imkanlarına malik olan değerleri  Mutka Nizama uygun olarak tekamül ettiren  ve onlara Tanrı emirlerine uygun olarak bir hayat , bir tekamül yolu çizen ; tekamül ettirici değerler.
 
Yukarıdaki izah analiz bir izahtır ve iki türlü sentezi vardır.
 
Birinci sentez  ( varlık üstü sentez) :
 
Bu üç varlığın ;
1 + 2 + 3 + Yüksek Şuur = Yokluk Sırrı ( Büyük Hakikat)
şeklinde izah olunabilen fakat asla idrak edebilmenize imkan olmayan  , yüksek, varlık üstü sentezidir.
Herhangi bir sentezin veya analizin yapılması için , o işlemi mümkün kılacak bir bilgiye ihtiyaç vardır. Bu yüksek sentezi yapabilmeniz için ise gereken bilgi sadece Tanrıda mevcut olan bir bilgidir.
“Varlık Üstü Tekamül” merhalelerine erişen varlıklar , bu bilgi içersinde ve onu idrak ederek , benimseyerek  , “o bilgi olarak” tekamül ederler. Bilgi olmak demek  , o bilginin imkanlarına malik olmak demektir.
 
İkinci sentez :
 
İkinci sentez , üç değerin , varlık seviyesindeki bir şuurla bir arada düşünülmesinden doğar. Bu seviyedeki bir sentezden ise oluşan bizzat  “varlık”tır.
            1 + 2 + 3 + Şuur = Varlık
Bu sentezi kendi imkanlarına göre yapan “şuur”, varlık seviyesindeki bir şuurdur. Varlık seviyesindeki ve varlık seviyesinin üzerindeki şuurlar ise  , ayrı ayrı düşünüldükleri taktirde , değişik kıymettedirler. Şu halde yapılan bütün analiz ve sentezler , onları yapan şuurlarla uygun değerler taşırlar.
Varlık seviyesindeki en yüksek sentez , üç değerin bir arada düşünülmesinden doğan sentezdir. Varlıkların izahına bu sentezle başlanır. En basit olduğu farzedilen varlığın analizinden doğan “üç hassa”yı  ve bu üç hassa ile ilgili şuuru , dünyada yaşayanların idrak edebilmelerine imkan yoktur.
Mutlak Nizam esaslarına  uygun olarak tekamül edenler için idrak hududu “varlık”tır. Mutlak Nizamın çizdiği hudutlar  “ Mutlak”tır ve varlıkla hudutludur. Buna Mutlak Varlık da denebilir. “Yüksek Tekamül” ise  sadece hudutsuz bir mutlaklık ile ilgili bir tekamüldür. Varlık ve varlıkların tabi olduğu nizam ile ilgili bir tekamül değildir.
Mutlak Nizam , Mutlak Varlığı ilgilendiren bir nizamdır. Bir şeye “nizamlı” veya “nizam” demek  ancak nizamın karşısında bir  nizamsızlık idrak etmekle mümkündür. Nizamsızlığın mevcut olduğunu kabul etmeyenler  veya nizamsızlığı tanımayanlar için nizam mevcut olamaz.
Şu halde bu nizama , Mutlak Nizam demek , Mutlak’ı nizam ile tahdit etmek demektir. Mutlak Nizam , Mutlak Varlığın tabi olduğu nizamdır. Tekamülün varlık üstü  safhalarındaki hal veya haller , nizam ve nizamsızlık denilerek izah olunabilecek haller değildir.
Mutlak Varlık , Mutlak Nizama uygun olarak tekamül edenleri  hudutları içersinde  toplar. Ve onlara varlığını kül halinde idrak edebilmek imkanlarını hazırlar. Yaprağa evvela dal , sonra da ağacın kendisi olduğunu idrak ettirecek şuuru kazandırır.
Mutlak Varlık hudutları içersinde tekamül ; “ Mutlak Varlığın Kendisi olduğunu  idrak” seviyesine kadar yükselir. Mutlak Varlığın kendisi olduğunu idrak edebilenler ise , bu hakikati kendi değerleri ile orantılı olarak idrak edebilirler. Mutlak Varlık hudutları içersinde  tam şuura erişen varlıkların  önünde “Varlık Üstü Tekamül” yolunun kapıları açılır.
Mutlak Nizama uygun olarak tekamül edenler , varlığın sentezini yapa yapa tekamül ederlerken  zaman zaman teşevvüşe düşerler. İmkanları ile varlık hudutlarını aşamadıkları için de kendilerini Tanrı zannedebilirler. Fakat bu hal , bu zan , yine varlık hudutları içersinde edinilebilen daha üstün bilgilerle giderilir ve varlık üstü “ Yüksek Tekamüle” hazırlanılır.
 
                                                  1192.
                                                  ÜÇ DEĞER
 
Üç değerden , tekamül etme imkanlarına malik olan değer , bir varlık oluşturduğu diğer iki değeri idrak ederek ve onların otomatik yardımlarından faydalanarak tekamül eder.
 
                                                 
                                                  1193.
                                      KENDİNE  EN  YAKIN ..
 
İnsanlara en yakın gelen bedenlerindeki organlarıdır. Hatta onlar bu bedeni o kadar benimsemişlerdir ki onu kendileri sayarlar. Ve bu sebeple de en yakınlarını bedenlerinden dışarıda , akraba ve sevdikleri arasında aralar.
 
                                                  1194.
                          İRADENİN  KUVVETLENMESİ
   Dünya hayatında ve diğer tekamül yerlerindeki hayatlarda her şey ; iradelerin kuvvetlenmesi içindir. İradelerin kuvvetlenmasi ise ; ruhların , tekamül ederek şuurla yürütecekleri vazifelere yöneltilmesi için  lüzumludur.
İnsanlar iradelerini realitelerin mevcudiyetlerinden  ve icaplarından faydalanarak kuvvetlendirirler. Realiteler ise , yapılması ve yapılmaması gerekenlerin birbirlerinden farklı olmalarını sağlarlar.
Yapılması ve yapılmaması gerekenler vardır. Dünya realitesinde  gaye ; insanların iradelerini , yapılmamaları gereken şeylere karşı direnmeleri için kullanmalarıdır. Dünya üstü gaye ise bu direnmelerden ve iyi yolda olma azim ve iradesinden gereken değerleri  kazanmak , tesir halkasını genişletmek , otomatiklikten şuurla uzaklaşmak ve tekamül yolunda yükselerek bu yükselişin icaplarına uymaktır.
 
                                                  1195.
                                                  BİLGİ
 
Bilgi mevcuttur. İdrak edilen ise , mevcut bile denilmemesi gereken bilgidir.
Bilgiyi idrak ise çeşitlidir. Çünkü , bilgi her ortamda , o ortamın icaplarına uygun halde tezahür eder. Bu yüzden de , aynı şeylerin ayrı ayrı tekamül yerlerindeki izahları arasında farklar mevcuttur.
 
                                                  1196.
                                                  HAKİKATLER
 
Hakikatler ; otomatik hadiselere , şuurla yapılanların birleştikleri yerlerdedir.
Hakikatler de değişirler. Varlıklar şuurlanarak Mutlak Hakikatler istikametinde yükselirler.
 
                                                  1197.
                                      KARDEŞÇE  YAŞAMA
 
“ Aklıbaşında” denen her insan kardeşlikten , insanların bir arada kardeşçe yaşamalarından bahsetmektedirler.
İyi ama bu iş nasıl olacak? Hangi yollardan yürünerek , erişilmesi arzu edilen bu dünya realitesine uygun yüksek gayeye ulaşılacak?..
İşte asıl üzerinde durulması gereken , hatta imkanlar oranında üzerinde durulan fakat umulan sonuçlara ulaşılamayan ,  böyle olduğu için de cevaplandırılamayan soru , neden cevaplandırılarak gerçekleştirilemiyor?..
Bu soru , herkesin arzu ettiği fakat gerçekleştirebilmek için gereken kudret ve bilgiye sahip bulunmadıkları bir sorudur. Bu soru , ancak ANA BİLGİ’lerin yardımı ve  şuurla hayata tatbikiyle gerçekleştirilebilir.
 
                                                  1198.
               VAZİFE  YOLUNDA  İLERLEYECEKSİNİZ..
 
Vazife ile ilgili bütün hadiseler , size grup halinde vazife görülecek bir durumda olunmadığını gösterir. Siz de vazifenizi bundan önceki vazifeliler gibi ifa edeceksiniz. Bir gruba dahil olarak değil ; gereken kişi ve grupları etrafınızda tolplayarak vazife yolunda ilerleyeceksiniz. Mukadder olan hedefe ise mutlaka erişeceksiniz!.
 
                                                  1199.
                                             GÖZLEMLER
 
Hayat , şuurlu veya otomatik olarak  yapılan gözlemlerle doludur. İnsanlar ise , otomatik gözlemleri idrak ederek , şuurlu bir hale getirerek tekamül ederler.
 
                                                  1200.
                               YAPABİLECEĞİNE  İNAN
 
“Madem ki  ben iyilikler arzu ediyorum , öyleyse  o  iyilikleri yapacağım” de.. Yapabileceğine inan  ve yapmaya çalış.
 
                                                  1201.
                            BİLGİDE MÜSAMAHA YOKTUR !
 
Bilgi , mevcut olanın idrakidir. Bilgiye ; mevcut olan hakikatin şuurlu varlıklar tarafından , liyakat oranında idrak olunması da denebilir.
Bilgi mevcuttur. Çünkü onun menşe’ini izahda zaman kavramı rol oynamaz. Zaman ve benzer ölçülerin mevcut olduğu tekamül yerlerinde ise bilgi ;idrak edildiği andan itibaren , idrak eden tarafından malum(1) hale gelir ( 1. malum: bilinen , belli) .
Varlıklar bilgiyi ; bilgiler halinde , hadiselerden , varlıklardan ve tezatlardan faydalanarak idrak ederler. Her varlık , tesir alanındaki gücü oranında bilgilerle irtibata geçebilir ; öğrenebilir. İrtibata geçilebilen , öğrenilebilen bilgiler ise , erişilmesi imkansız olan  Mutlak Bilgi’nin  eksikler içeren izahları, kısımları , parçaları halindedirler.
Liyakat , azim ve irade ; tek varlığın , “varlıklar” halinde de düşünülebilen cüzlerinin tesir alanlarını genişleten ilaçlardır.
 
                                                  *
Her varlık medyomdur ve maneviyat alemleri denilerek izah olunan alemlerle irtibatta olmayan varlık yoktur.  Çünkü ; maneviyat alemleri varlıklarda , varlıklar da maneviyat alemlerinde yaşarlar.
Yüksek bilgilere erişenlerin bilgi ayaklarına getirilmez. Varlıklar  tesir alanlarının ulaştığı yerlerde yeni bilgiler bulurlar. Bilgide lütuf , müsamaha (2) , hatta müstesma (3) yardım yoktur. Liyakat gösterenler ise bunların hepsini varlıklarında bulur ve daha yüksek bilgilere doğru yükselirler .
( 2. müsamaha : hoş görü ; göz yumuş) (3. müstesna : ayrı tutuluş; ayrıcalık)
Medyom denenler , bilgi alış bakımından diğer insanlardan farksızdırlar. Onları diğerlerinden farklı gösteren , kazandıkları değerlerle tesir alanlarını , kolayca izah edilemiyecek değerler seviyesine yükseltebilmiş olmalarıdır.
 
                                                  1202.
                                      RUHUN  VARLIKTA DOĞUŞU
 
 
“ Ruh var mı idi, yoksa var mı oldu ?” sualinin cevabı ; “hem vardı , hem de var oldu” dur.  Ruh , yokluk denilen , izahı imkansız maneviyat alemlerinde üç değerin sentezi halinde mevcuttu ( mecazi izah). Fakat varlık seviyesindekiler bunu asla idrak edemezler.
Ayrı ayrı  “üç değer” halinde tezahür eden hassalar ( değerler) , hakikatte ruh’un “varlık idrak seviyesi”ndeki bir analizidir. Onun tekrar üç değer halindeki sentezine ise varlık denir. Şu halde “ varlık , şuursuz ruhtur”. Varlık seviyesindeki hiçbir varlık ruh şuuruna malik değildir.  Varlık bu şuuru geçirdiği tekamül imtihanlarıyla kazanır.
Bir varlıkta ruh oluşmaz. Varlıktan ve varlıklarda mevcut olan değer ve hassaların münasebetlerinden hasıl olan hadiselerden , “ varlıkta mevcut üç değerden” ruh doğar. Doğan ise yeni bir şey değildir. Buna , mevcut “ büyük ruhun” varlık seviyesinde şuurlanması denilebilir.
Büyük ruh , bir cüz’ün şuurlanması halinde tezahür eder. Tekamüle sevk olunan varlıklardaki değerler ise vasıflarını korurlar. Bu değerlerden oluşan ruh , onlarda bir değer eksilmesi meydana getirmez. Bu hal , ruhun “ cüz halinde varlığını idrak etmesi” tarzında  izah olunabilir. Bu hali adetle ve sayıyla izah edebilmek imkansızdır.
 
                                                  1203.
                                      DÖRDÜNCÜ  BUUT
 
Bugüne kadar verilen bilgiler sizi dördüncü buut’un (1) idrakine hazırladı.  Bu  buutun ; bir uzunluğun veya yüksekliğin ölçülüşü tarzında , bir maddi vasıtadan faydalanılarak idrakı mümkün değildir ( 1. buut : boyut) .
Dördüncü buutu idrak için  faydalanılabilecek faktör de manevidir. Fakat manevi olan bu faktörün dördüncü buutu  idrak ettirebilmesi için önceden bilinmesi gerekir.  Onu bilmek için de , hiç şüphesiz  , maddeden faydalanmak gereği vardır.  Bunun içinse , madde aracılığı  ve dünya imkanlarıyla var olduğu bilinen ve ilmen isbat edilebilen manevi faktörlere ihtiyaç vardır. Dördüncü buutun varlığını ancak madde vasıtasıyle mevcut olduğu tesbit ve izah olunabilen manevi faktörlerle izah edebilirsiniz.
Dördüncü buut nedir ?. Dördüncü buutun bugüne kadar tatmin edici bir izahı yapılamamıştır. Yapılan izahlar ancak onu hissettirmekten öteye gidememişlerdir. Çünkü o ; zaman , mekan gibi kavramlardan faydalanılarak izah olunamaz. Mevcut kavramlar sadece onun aydınlanmasında rol oynayabilirler. Onu idrak edebilmek için her şeyden önce mevcut kavramların  sentez ve analizlerinden hasıl olan çeşitli bilimsel sonuçları bilmek gerekir. Bunu ise bugün insanlar başaramadıklarından  dördüncü buut hissedilebildiği halde anlanıp , anlatılamamaktadır.
Dördüncü buut , kısaca ; “ manevi hayatın devamıdır” ve izahı ise “manevi hayatın devamının idrak izahı” ile mümkündür. Dünya ise , manevi hayatın , maddi imkanlar çerçevesinde izah edilebileceği bir ortamdır.
Dördüncü buutun idraki neden faydalıdır ? Dördüncü buutun idrakiyle beşeriyet yepyeni ve eskisinden çok farklı bir hayatı idrake başlayacaktır.
Dördüncü buutun idrakı demek ; ölümsüzlüğün idrakı demektir. Onun idrakı demek , ölümün bilinen anlamda bir son olmadığının idrakı demektir. Onu idrak edenler aynı zamanda ölümle hayatın yan yana veya iç içe olduklarını idrak edecekler ve ölümü , tesir alanının değişmesinden oluşacak basit bir hadise olarak göreceklerdir. Ölümün ölümsüzlüğe engel olmadığını anlayıp idrak edeceklerdir.
Hayatın ölümden sonra da devam ettiğini bildiren hadiseler , insanlara dünya ötesi hayattan gayesizce bilgi vermek için  veya onlara hayatın ölümle bitmediğini anlatmak için değildir. Spritizma , beşeriyeti dördüncü buudu idrake alıştırmak için bir vasıtadır.
Dördüncü buudun idrakiyle beşeri hayat şuurlanacak, ölüm korkunçluğunu kaybedecek ve ilahi otorite beşeriyete şuurla yerleşecek ; böylelikle de Şuurlu Tekamül yolları insaniyete kapılarını açacaktır.
Dördüncü buut , insaniyetin , sadece madde vasıtasıyle idrak edemiyeceği bir buuttur. O , manevidir. Madde , sadece bu manevi buudun izahına vasıta olacaktır. En açık ve inkarı imkansız bir “ ölümden sonraki hayat” ispatı ; beşeriyetin dördüncü buuda şuurla girmesinin başlangıcı olacaktır. Bu başlangıcın doğuracağı mühim sonuçlardan biri : ”ölümün , ölüm olmadığının idraki” olacaktır.
 
                                                  *
Dördüncü buudun idrakiyle insanlar ; ölümü uykuya benzer bir süreç olarak görecekler  bu yüzden de sadece dünyada yaşamakta oldukları hayata değil , sonrası için de tedbirli ve hazırlıklı olmak ihtiyacını hissedeceklerdir. Gelecek hayatlarına “ şuurla” manen ve maddeten hazır olmak  ihtiyacı duyacaklardır.
Dördüncü buut insaniyete yepyeni ufuklar açacak , insaniyet , şuur ve idrakleriyle ; tıpkı bir gün sonrasını düşünür gibi , bir hayat ötesini de düşünmek ihtiyacında olacaktır.
 
                                                  1204.
                                                  KAPI
Bu bilgiler  , dünya ile ahiret arasındaki kapıları açacak olan bilgilerdendir.
 
                                                  1205.
                                      TEŞEVVÜŞSÜZ  GEÇİŞ
 
Dördüncü buudu idrakle beşeriyet , daha sonraki hayatlarına şuurla geçebileceklerdir. Böylelikle de geçiş devrelerinde şaşkınlık ve teşevvüş geçirmeyeceklerdir.
 
                                                  1206.
                          ATILAN  VE  GÖRÜNMEDEN YAŞAYAN
 
Şimdiye kadar yapılan izahlarda “ruh” , manevi bir varlık olarak izaha çalışılmış , bedene ise maddi bir varlık gözüyle bakılmıştır.
Analiz metoduna göre yapılan bu izah yanlış değil fakat  bütün izahlar gibi eksiktir.. Şimdi bir an için ruhu ve bedeni ayrı ayrı varlıklar halinde ele alalım ; ve ruhu , beden denen maddeler grubunu etrafında toplayan bir manevi varlık olarak kabul edelim. Buna dayanarak da “ölüm”ü izaha çalışalım.
Beden , daima değişen bir maddedir ve daima ruhun tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak  hallere girebilmektedir. Bu arada da beden , hariçte addelinen diğer maddelerden takviye almakta bunlarla orantılı olarak harice maddeler vermektedir.  Mesela bir insanın saçları uzamakta , bu uzayan kısımlardan fazla olanlar , şuurlu müdahalelerle kesilerek bedenden uzaklaştırılmaktadırlar.
Fakat bu şekilde bedenden uzaklaştırılan kısımlar , bedenin pek ufak bir kısmı olması sebebiyle göze batmamaktadır. Şimdi bir an için , bedenden sık sık uzaklaştırılması gereken şeylerin  çok fazla ve esas mevcut bulunması gereken bedenin de pek ufak olduğunu düşününüz.
Bu halde , dünya realitesine göre , bedenden zaman zaman uzaklaştırılması gereken madde mesela saçlar  mühim bir miktar tutuyor olsunlar. Bedenin de geride çok az kalan kısımları olduğunu kabul edelim ve  saçların, yani bedenin büyük kısmının zaman zaman kesilip  atılması halinde geriye kalanın dikkatlerden kaçacak kadar az olduğunu farzedelim. Ve bu az kısım da , atılana göre çok yüksek manevi değer taşısın. Bu durumda  bedenin çok büyük olan kısmının zaman zaman değişmesi gerekmektedir. Bu hali , “bir noktadan fışkırmış” ve zaman zaman bedenden ayrılması gereken saçlara benzetebilirsiniz. İşte bu halde saçlara göre kıymeti izah edilemiyecek derecede yüksek olan  beden ; saçlar kesilince bir noktadan ibaret kalmakta ve ancak  tekrar saçlanarak  görünür , varlığı maddi imkanlarla izah olunabilir  hale gelinceye kadar yok addedilmektedir.
Bu misalde ölümün dünya realitesine uygun olarak izahı saklıdır.
                                                  1207.
                          İMAN , İDRAK  VE  MANEVİ YARDIMLAR
 
Bir insan , iman ettiğine inandığı birçok şeylere hakikatte geretiği kadar inanmamaktadır. Herhangi bir dine iman etmiş olanların çoğunda bu iman yetersizdir. Çünkü iman , öğrenmekle veya herhangi bir şeye itimat etmekle elde edilemez. Bir şeye imanla inanılması için , bahis konusu olan fikrin şuurla takviye edilmiş olması gerekir.
İnsanlar şuurlarıyla takviye edemedikleri şeylere de bazı his , düşünce ve alışkanlıkların tesiri altında kalarak iman ettiklerini zannedebilirler. Fakat bu iman , mevcut dünya realitesinin gerektirdiği imandan çok zayıf kalır. Ve bunun sonucunda da insanların inandıklarını sandıkları veya inanmak için kendilerini zorladıkları fikirler arasında  gerginlikler hasıl olur.
İnsanlarda  iman yani inanma gücü vardır. Bu güç , zamanın icap ve realitesi ile takviye edilmesi gereken bir güçtür. Bu güç şayet zamanın ispat veya ikna imkanları ile  takviye edilmezse imanda sarsıntılar meydana gelir.
En eski devirlerde de imanın şuurla desteklenmesi gerekirdi. O zamanlar dünya bugünküne oranla az bilgili insanların tekamül ettiği bir ortam olması sebebiyle , inanılması gereken şeylerin  mevcut bilgiyle ( yani şuurla) takviyeleri yeterli gelirdi.
Şuurun yani bilginin zamanla artması , inannılanlara şüpheyle bakılmasına sebep olmuş ve olacaktır. Çünkü , bilgi , beşeriyeti Mutlak Bilgi yönünde yükseltir. İman ise bu bilgiyle orantılı olarak tekamül eder.  İmanın bilgi ile orantılı bir şekilde yükselmesinde ; teşevvüş , şüphe , bilimsel ilerlemeler , felsefi düşünceler, tefekkür  ve diğer birçok maddi ve manevi faktörler rol oynarlar. İmanın şuurlanmasında ise en mühim rolü iman oynar.
İnsanlar her devirde “ iman ettikleri şeyleri şuur ölçüsüne vurmak” eğilimini göstermişlerdir. Çünkü onlar yaradılıştan bu eğilimdedirler. Bu eğilim ise beşeriyetin  tekamülünde en mühim rolü oynayan otomatik yardım halinde tezahür eden robot faktördür. Şuurlu Tekamül , ancak bu robot faktörün nedenlerini araştıracak seviyeye yükselen varlıkların erişebilecekleri , nüfuz edebilecekleri yüksek bir tekamül merhalesidir.
İnsanlar şimdiye kadar kendilerinde mevcut olan inanma gücünün otomatik itişleriyle herhangi bir şeye inanmak lüzumunu hissetmişlerdir. Yaşanan hayatın ve içinde yaşanılan sistemin sırları insanları daima ileriye  Mutlak Bilgi yönüne otomatik olarak çekmiştir. İnsanlar daima yeni ve eskisinden yüksek bilgilere hazırlanmış , zamanı geldikçe de “ ana bilgiler”le gerekenler izah olunmuş , sonuçta bilinen dinler doğmuştur.
Dinlerin çeşitli görünmelerinin sebepleri , realite farklarından meydana gelen  farklılıklardır. İnsanlar , din devri devam ettiği müddetçe  bir taraftan şuurlarıyla ulaşabildikleri hadiselerle ilgilenirken  diğer taraftan da korunan birer otorite olan dinlerin tesirinde kalmışlar ve iki tesir arasında bağlar kurarak tekamül etmişlerdir.
Şuurla dini esaslar arasındaki bağların kuvvetli olduğu zamanlarda iman kuvvetle kendisini göstermiş  ve bu iman gücü insana yükselme imkanları bağışlamıştır. Şuurla dini esaslar arasındaki bağların zayıf olduğu zamanlar  , insanların şüphe ve teşevvüşler içersinde bocaladıkları zamanlardır. İşte yaşanmakta olan zaman , böyle bir zamandır.
 
YEPYENİ   BİR  DEVİR :
 
Din devrine kadar ve din devrinde , insanlar sadece şuurları ile, iman etmek mecburiyetini hissettikleri şeyler arasında bağlantılar kurarak tekamül etmişlerdir. Fakat gerek şuurlarını, gerek vicdanlarını , gerekse iman ve şuurları arasındaki bağları düzenleyen otomatik yardımlara nüfuz etmek imkanlarını bulamamışlardır.
Gerçi onların hayatlarında otomatik yardımlar çok mühim roller oynamış , bu yardımlar onlara otomatik olarak elde ettikleri bazı şeyleri şuurla yapabilmek imkanlarını kazandırmıştır. Fakat bu hal otomatik olarak elde edilen  şuurlanmadan başka bir şey değildir.
Şuurlu İman denilen yüksek tekamül merhalesi ise , insanların otomatik yardımlara şuurlarıyla nüfuz edebilmek imkanlarını bulabilecekleri bir devirdir.
Doğum ve ölüm otomatik yardımlardandır . Fakat insan bugüne kadar doğum ve ölümü sadece dıştan , hadiselerden aldığı derslerle tetkik edebilmiş  ve dini bilgilerden öğrendiklerini de bunlara ilave ederek onlar hakkında bilgiler elde etmeye çalışmıştır. Şuurlu İmanda ise , doğumun , ölümün ve bunlara benzer otomatik yardımların nedenlerine nüfuz edilecektir.
Otomatik yardımların nedenlerine nüfuz edebilmek , bir tekamül merhalesidir. Böylelikle insanlar hadiselerin nedenlerine nüfuz imkanlarını bulacak dolayısıyla otomatik yardımlara şuur ve imanla değerleri oranında nüfuz edebileceklerdir. Bu hal aynı zamanda tekamülle gelişecek bir haldir.
Hiç şüphesiz ki dünya aşamasında tekamül etmekte olan bir insan istediği zaman ölüp ve doğamıyacaktır. Fakat yaşamakta olduğu hayatı , gelecek hayatı için faydalı hale getirebilecek ve ölümü ; bilinmeyene açılan bir kapı , bir kabus olarak görmekten kurtulacaktır.
Dikkat edilirse , şuur ve iman , din devrinde ayrı kavramlardır. Din devrinde iman , sebebini bilmeden inanmak şeklinde tezahür eder.  Buna sebep şuurla iman arasındaki gerilimi korumaktır. İşte bu gerilim binlerce sene çok mühim roller oynamış ve aslında birbirinden ayrılmasına imkan olmayan şuurla iman arasında yaratılan bu sun’i fark , insanlara teşevvüş ve şüphelerle tekamül imkanlarını sağlamıştır.
Şuurlu İman Devri ; şuurla imanın birbirlerinden ayrılmasına imkan olmadığının idrakıyle başlayan bir devirdir. Ve bugün beşeriyet şuurla imanın  ayrılmasına imkan olmayan bir seviyeye erişmiştir.
Şuurlu İmana insanları hazırlayan en son adıma “spritizma” adı verilmiştir. Spritizma , madde dışı varlıkların mevcut olduğunu bilimsel yollardan faydalanarak ispata çalışır.  Bu yoldan yapılan izahlara karşı birçok kimsenin gereken ilgiyi göstermemesi ise geçiş devrelerinde olan tabii bir durumdur.
Spritizimanın rolü sona ermemiştir. İnsanları şuurlu tekamül devresine sokacak olan en yüksek ve en kesin misal ve deliller meydana gelmeden önce , daha spritizmadan yaralanılacaktır. Bugünkü spritizma insanlara  Şuurlu İmanı benimsetmek yolunda vazife görmektedir. Bir şeyin benimsenmesinde şüphe ve teşevvüşün  büyük rolü bulunduğundan , spritizma çok yönlü olarak bunları sağlamakta ve kesin izahlara , delillere zemin hazırlamaktadır.
 
                                                  *
Bir insan otomatik yardımlara bilgisiyle nüfuz edebildiği oranda imkanlar elde eder. Bu imkanlar , sorumlulukar yükleyen imkanlardır. Sorumluluklar ise şuurla artarlar.
Otomatik yardımların idrakı ile alışılmış şeylerin idrakleri arasında farklar vardır. İnsanlar bilindiği gibi ancak madde vasıtası ile ve ancak madde süzgecinden geçtikten sonra  , maddi ve manevi olan her şeyi idrak edebilir. İnsanlar tarafından idrak edilenler ise birbirlerinin aynı değildirler.
Aynı hadiseyi veya aynı bilgiyi inceleyen çeşitli insanlar , değer ve imkanları oranında o hadise veya bilgiden izlenimler alırlar. Alınan izlenimlerin , idrak olunacak bilgi haline gelmesi işinde de , kişilerin değer ve şuurları büyük rol oynar.
Otomatik yardımlardan da , cereyan etmekte olan bütün hadiseler gibi izlenimler almak mümkündür. Ve hatta bu izlenimler alınmaktadır. Fakat bu izlenimlerin şuur haline dönüşme işlemi , gününüze kadar otomatik olarak olmuştur. Şuurlu denilemez.
Dolayısıyle olayların bilimsel olan ve maddi imkanlarla yapılan izahları onun sadece pek önemsiz bir yönünün  izahıdır  ve manevi yardım faktörü izahsız kalır. Mesela , yağmur yağması bir hadisedir. Yağan yağmurun sebebinin ve sonuçlarının izahında manevi faktörler yer almazlar. Halbuki yağmur , zamanı geldikçe tekrarlanan ve başlı başına otomatik bir yardımdır. Bu yardımdan hasıl olan sonuçlar da keza aynı yardımlar grubundandır.
İnsanların ise , yağmurun gerçek anlamını hissedebilmeleri , öncelikle onun otomatik bir yardım olduğunun  düşünülmesi tarzına alışmalarıyle mümkündür.
Her hadise , her şey aslında bir yardımdır !  Fakat madde tesiri altında olanlar  , bir hadisenin yardım olduğunu kolay kolay anlayamazlar. Buna inansalar bile , çabucak benimseyerek kendilerine mal edemezler. Çünkü bu , en zor olan şeylerden biridir.
Bir insanın , herhangi bir hadisenin gerçeğini daha iyi anlayabilmesi ve ondan şuurla faydalanabilmesi için her şeyden önce :
 
  1. Her hadisenin manevi bir yardım olduğuna inanması ,
  2. Her hadisenin manevi sebebinin bulunduğunu benimsemiş olması, gerekir.
 
İnsanlar ancak hadiselerin sebeplerine şuurla ve şuurları oranında yükselebilirler. Bir hadisenin ise tek bir sebebi yoktur. Ne başlıbaşına cereyan eden bir hadise  , ne de  o hadisenin tek sebebi vardır. Bir tek görünen hadiseler , hakikatte diğer hadiselerle sımsıkı bağlıdırlar.
Hadiselerin sebep ve gayeleri , o hadiseyi tetkik edenin değeri ile orantılı olarak değerlendirilir. Aslında , hadiselerin sebep ve  gayeleri Mutlak Hakikat’lerdir fakat her insan onu , bulunduğu manevi kademenin imkanları çerçevesinde değerlendirir.
İşte hadiseleri manevi yönleri ile inceleyebilmek ve onlardan gereken dersleri alabilmek ; onları benimseyerek öz şuur haline getirebilmek için otomatik yardımlara şuurla nüfuz etmek gerekmektedir.
İnsanlar , hadiselerden onları şuurla tetkik imkanlarını bulmadan da otomatikman faydalanabilirler. Fakat onlara yön veremezler. Onlara yön verebilmeleri için , onları şuurla benimsemiş, kendilerine mal etmiş olmaları gerekir.
Bazı fizik medyomlar , madde üzerinde tesirler icra ederler fakat bu , maddeye şuurla nüfuz etmiş olmak değildir. Otomatik yardımlara nüfuz etmek , madde üzerinde hakimiyet kurmak gayesi için değildir. Otomatik yardımların kişide şuurlanması ile  elde edileceklerin yanında , maddeye hakimiyet ve sağlayacağı faydalar pek küçük kalırlar.
 
                                                  1208.
                                      ALLAH  İNANCI
 
Allaha gerektiği kadar inanmak mümkün değildir ! O’na gerektiği kadar inanabiliyorum demekle ben Allahım demek birdir.
 
                                                  1209.
                                      EDEP  YERİ  VE  GERİLİM
 
Hayvanlar edep yerlerini örtmek lüzumunu hissetmezler , insanlarda ise edep yerlerinin örtülmesi gerektiğini idrak ettirecek şuur vardır. Bu şuur dünya realitesine uygun tezahür eden bir şuurdur.
   İnsanlar edep yerlerini şuurla örterler , şehvetle açarlar.. örtülmesi gereken ve şehvetle açılana gelince ; en çirkin hadiselere sebebiyet veren organ  , en yüksek duygu ve eğilimlere de vasıta olmaktadır.
Gerilim ve duyguların yoğunlaşmış bulunduğu organlar da  , bütün canlılarda bir gerilim meydena getirirler.
 
                                                  1210.
                                                  YÜKSELİŞ
 
   Bir insanın gerçek bir vazifeli olabilmesi için evvela kendisinin her şeyden , her şeyin de kendisinden olduğuna inanması şarttır.
Bu seviyeye yükselen bir insan , şahsını ( değeri oranında)  diğer insanlarla bir olarak düşünebilmek imkanını kazanır. Bu mertebedeki  insanların egoları şuurlanmaya başlar. Ve sonuçta ,  başlangıçta sırf şahsı için çalışan ego tekamül ede ede  her şey için çalışmaya başlar. bu yola egonun tekamülü denir.
Egoyu şu şekilde sınıflandırmak mümkündür :
 
  1. En basit insanlardaki ego ;  
      Bunlar dünyanın merkezini kendileri addeder. Basitlikleri oranında diğer insanların menfaatlerine ilgisizdirler.
 
  1. Normal ego ;
Çoğu insanlarda  mevcut olan egodur. Bunlar diğer insanlara da haklar tanırlar. Fakat kendi ve yakınlarının haklarını diğer insanların haklarından üstün tutarlar.
 
  1. Otomatik yüksek ego :
Bu , egonun robot yardımlarla aldığı yüksek haldir. Bu gibi insanlar kendi hakları ile başkalarının hakları arasında adilane tercih yapabilmek ihtiyacını hissderler.
  
  1. Şuurlu Yüksek Ego :  
Bu ancak Şuurlu İman yoluyla kazanılacak egodur ki ; bu mertebeye yükselenlerde ego , bilinen anlamını kaybeder ve bilinenin tam zıddı olarak tezahür etmeye başlar. Bu ego , ancak her şeyin bir , birin de her şey olduğuna inanan ve inandığını da benimsemiş olanların yükselebilecekleri bir egodur.
 
                                               1211.
                                                SEV
 
Seviniz.. ve çocuklara sevmesini öğretiniz.
 
                                               1212.
                                               GELİNCİK
 
Bir gelincik çiçeğini görüp seviyorsunuz. Fakat onun  içinde de kıvrananlar , oynaşanlar var. Tıpkı dünyanız gibi.
Biliniz ki dünya ve ondaki hayatı kül halinde , tıpkı sizin gelinciği gördüğünüz gibi görenler var ki ; onlar dünyayı , sizin gelinciği gördüğünüz gibi güzel görmekte ve sevmektedirler.
 
                                                  1213.
                          TESİR ALANI  VE  İDRAK SEVİYESİ
 
Ruhların tesir alanlarını geometri yardımıyla izaha hiç şüphesiz ki imkan yoktur. Tesir alanları manevidir. Madde ölçülerine sığmazlar. Bu sebeple de esas değerlerine halel gelmeden , tesir alanları birbiriyle kesişirler. İki tesir alanının birbirleriyle kesişmesi kül planla ilgilidir. Her varlığın planı ise , bu kül planın bir cüz’üdür. Her cüz ise , ona tabi olup imkanlarıyla onu aşamayanlar tarafından bir kül olarak kabul edilir.
Tesirlerini , “kül veya cüz olduklarının idrakı” seviyesinde geliştirememiş olanlar    “cüz robotlar” halinde gereken hayatlarını yaşar ve lüzumlu olan hadiselerle karşılaşırlar.
 
                                                  1214.
                                      KAZANILAN  DEĞER
 
İnsanlar bir sonraki hayatlarının planını icraatlarıyle ve almakta oldukları otomatik yardımlar vasıtasıyle , kendileri çizerler.
Şuurlu Tekamül , insanların yaşamakta oldukları hayatta karşılaştıkları sıkıntıların giderilmesinde ve gelecek hayatlarının daha iyi geçmesinde mühim rol oynar.
Hayat ruhu değerlendirmek içindir. Ruh ise manen zenginleşerek değerlenir. Ruhların manen değerlenmeleri tekamül merhalelerine göre safha safhadır. Robotlu tekamül devrelerini yaşayanlar , manevi değerleri madde ve benzeri filitrelerden geçtikten sonra idrak edebilirler.
Yapılması ve yapılmaması gerekenleri ise toplumların realiteleri , vicdanlar ve şuurları belirler. Gaye , yapılması ve yapılmaması gerekenleri filitrelerden geçirerek ayırdetmek , yapılmaması gerekenlerden uzaklaşmak , yapılması gerekenleri ise yapmaktır. Böylelikle elde edilen değerler , iyi ahlak , irade kuvveti , çalışkanlık , yardımseverlik halinde tezahür eder.
Hakikatte ise , bu şekilde tezahür edenler ; asıl kazanılan fakat robotlu ortamlarda yeterince idrak edilemiyen manevi değerlerin ( değerin) bir tezahüründen başkası değildir.
 
                                                  1215.
                                      OTOMATİK  YARDIMLAR
 
Hiçbir otomatik yardımın bulunmadığı kat , Tanrı katıdır.
 
                                                  1216.
                                                  BENZERLİK
 
Çocuklar ana ve babalardan maddeyi, bu maddeyi meydana getiren bazı manevi değerlerle birlikte alırlar. Bu tesirler , ilerde çocuklarla ebeveynleri arasında manevi benzerlikler oluşturur.
                                                 
                                                  1217.
                          ANA – BABADAN  ALINANLAR
 
 Çocuk , anne ve babadan , çoğunluk olarak madde alır. İlerde , manevi tesirler bu maddenin süzgecinden geçtikleri için çocukla ana babası arasındaki benzerlik ve yakınlıklar meydana gelir.
 
                                                  1218.
                                      HER ŞEY FAYDALI
 
Her şeyin zamanı , sırası , faydası vardır.
                                                  1219.
                                      HADLERİNİ BİLENLER
 
Dua ederken bile haddinizi idraka çalışınız. Hadlerini idrake çalışanlar kendileri nazarında küçüldükleri kadar Tanrı indinde büyürler.
Hadlerini idrak yolunda olanlar başkalarınıa da idrak yolunda faydalı olabilirler. Herhangi bir kimseyi sözle , haddini bilmeye davet edenler ; hadlerini hiç bilmeyenlerdir.
“Had” de diğer şeyler gibidir. Onu en az bilenler , ondan en çok bahsederler. Onu hakikaten bilenler ise ondan bahsetmeye lüzum hissetmezler.  Çünkü haddini en çok bilenler kendilerini yok olurcasına küçük ve değersiz hissedebilenlerdir. Kendisini bu yolda değersiz bulanlar ise kendilerinde kıymetler umanlardan , mukayese edilemiyecek kadar kat be kat değerlidirler. Çünkü değer yolunda , değersizliğini idrak ede ede yükselinir.
 
                                                  1220.
                          TAHDİT  , VAZİFE  VE  VAZİFELİ
 
Seneler seneleri , günler günleri takip etmekte.. Dünyada “geçiyor” denilen şeylerin durdukları ,”değişiyor”  sanılanların ise oldukları gibi kaldıkları yerler vardır. Gaye , hiç şüphesiz ki , bir şeyin değişmesi veya gelişmesi olamaz.
Zaten siz , hakikatlerin ortamınıza uygun tezahürlerinden başkasını göremez, hissedemezsiniz. Aşabildiğiniz tahdit sınırlarını yenileri takip eder ve siz sonsuzluk istikametinde  daima imkan hudutları ile karşılaşarak ve onları aşarak tekamül edersiniz.
Tekamül , imkanlarınızı ; imkanlarınız ise tahdit hudutlarını genişletir ve siz basamakları andıran tahdit kademelerini aşa aşa yükselirsiniz.
Bilginiz , icraatınızı üç süzgeçten geçirmek seviyesine yükselmiştir (1). Bu seviye de  diğerleri gibi birçok kademeler ihtiva eden bir seviyedir  ( 1. akıl , mantık , vicdan) .   
Unutmayınız ve biliniz ki ;size kötü bir şey yaptırılmaz. Çünkü “kötü” yoktur. Fakat sizin kötü olduğuna inandığınız şeyler vardır. Hakikatte bunun böyle olması gerekir. İşte siz doğru olmadığına inandığınız şeyleri yapmakla  değer kaybına uğrarsınız. Biliniz ki , yapılmaması gerekenler ; size öyle gözükmesi gerekenlerdir.
Vazife ise idrakle şuurlanır. Her insan  şuuru oranında kendisini vazifeli addeder. Bu yolda büyük başarıya ulaşabilenler , vazife huzurunda yok olurcasına ufaldıklarını idrak edebilenlerdir.
İnsan kendi küçüklüğünü idrak edebildiği oranda büyür. Büyüklük , küçüklüğü idrak ile orantılıdır.
Vazife üzüm salkımı gibidir. Her tanenin vazife olduğu bir salkım düşününüz. Her tane ise salkım değildir. Tanelerden salkımı idrak edenler ise diğerlerinden ileri olanlardır  ve hiç şüphesiz ki salkım bir son değildir.
Gururdan , kibirden , menfaatten sıyrılarak bilgiler etrafında  toplananlar ve o bilgilere ;
-         Şuurla inanabilme yollarını arıyanlar ,
-         İnandıklarını da benimseyip ,
-         Hayatlarına tatbik ederlerken ,
-         Öğretme yolunu tutanlar ;
 
Bil ki , asıl vazifeli olanlardır ! sözle vazifeli olunmaz.. Çalışınız !.. Bu aldığınızın yardım olduğunu idrake çalışınız. Ve biliniz ki , doğru yol pek yakınınızdadır. Fakat kendinizi onun üzerinde sanarak hataya düşmeyiniz. En büyük vazifeleri ifa edenler bile  o yalda yürüyememiş fakat ona yaklaşmışlardır. Doğru yol , hataların bulunmadığı yoldur. Fakat siz o yola yükselmek imkanlarına da sahipsiniz.
Çalışınız , affediniz , hoş görünüz , seviniz , hareketlerinizi üç süzgeçten ( akıl , mantık , vicdan)  geçirerek kontrol ediniz. Ve biliniz ki , karşınıza zaman zaman  dikilen tahditler , anahtarları olan demir kapılara benzerler. Açılabilirler...
 
                                                  1221.
                          ÖLÜM  HAYATIN  PARÇASIDIR
 
Hayat denilene ölümün dahil edilmemesi , hele ölümün hayata zıt sayılmasının pek yakında ne kadar hatalı olduğu anlaşılacaktır. Bu ve bu gibi şeylerin şuurlanmasıyla da insanlar şuurlu bir imana kavuşacaklardır.
Hayat ile ölümün bir olduğu ve  tıpkı hayatın safhaları olan uykuya ve uyanıklığa benzediğinin ispatında  bu bilgiler rol oynayacak ve insanlar bu bilgilerden faydalanarak sonsuzluklara doğru uzanan tek hayatı şuurla yaşama imkanlarını bulacaklardır.
 
                                                  1222.
                                      SEVGİYİ  TALİM
 
Aile ortamındaki çocukların yaşları ilerledikçe , yakın akrabalarına olan sevgi ve alaka bağları , o zamana kadar yabancısı oldukları ortamlara doğru genişler. Bunu sonucu olarak da , önceleri sadece yakınlarını seven çocuk, hiç tanımadıklarına da çeşitli sevgi ve alaka bağları ile bağlanmaya başlar.
Kısaca ; çocuk doğar , yakınlarını severek de sevgi talimine başlar.Büyür ve karşı cinse karşı cinse ait ilgi ve cinsel duyguları onun ; tesir  , alaka ve sevgi ortamını genişletmesinde faydalı olur.
 
                                                  1223.
                                                  MÜTEKAMİL
 
Hak kavramı da bütün kavramlar gibi şahıslara ve şahısların değerlerine göre değişir.
İnsanlar tekamül ettikçe başkalarının haklarını daha fazla idrak etmek imkanlarını kazanırlar. Basit bir insan başkasını öldürmek için kendşnde hak bulabilir. Mütekamüllere (1) gelince  onlar , başkalarına faydalı olmak için ölümü bile göze alabilirler (1 . mütekamil : tekamül etmiş ; kemale ermiş) .
 
                                                  1224.
                                                  BEDEN
 
Öyle tekamül yerleri vardır ki , oralardaki varlıklar bir bedenle sınırlandırılmış değildirler. Böyle oldukları için de syı ile ifade olunamazlar.
 
                                                  1225.
                                                  FENALIK
 
Birine fenalık etmeden veya kalbini kırmadan önce , onun da Allah tarafından yaratılmış ve  O’na ait olduğunu ; ve  O’nun seni fena olduğuna inandığın şeyleri yapmaktan men ettiğini düşün.
 
                                                  1226.
                                      İYİLİK , FENALIK , HİÇ
Kendilerinin hiçe yakın bir varlık olduğunu  idrake çalışanlar , yapabildikleri iyilik ve fenalıkları da bu idrake çalıştıkları ölçüden faydalanarak değerlendirebilirler.
 
                                                  1227.
                          MANEVİ  HAYAT  MADDİ  TEZAHÜR
 
Dünyada yaşayan bir insan tam anlamıyla dünyada değildir. O , bir taraftan manevi hayatını yaşayan  , diğer taraftan da bu hayatı tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dünyada tezahür ettiren bir varlıktır.
 
                                                  1228.
                          RUH  DEĞERİNİN  TEZAHÜRÜ
 
Bir insan icraatı ile ruh değerini dışa yansıtır.  Dışa yansıyanlara , o insanın ruh değeridir de denilebilir. Bir insan aldığı otomatik yardım ve tesirleri hayatına yansıtır. Bunlara hatırlamalar , sinirlenmeler , sevinmeler ve diğer haller örnek olarak gösterilebilir.
Bir insan kızar.. Onu kızdıran , daha olgun bir insanı kızdırmaz fakat  düşündürür. Düşünme kabiliyeti ise ruh değeriyle orantılı olarak artar.
Bir insan aldığı tesir ve yardımlardan haberdar olmadan onları icraat halinde dışa yansıtır. Dışa yansıyan ise hakikatte onun dünya realitesine uygun bir hale gelerek tezahür eden ruh değeridir.
                         
                                                  1229.
               DAHA  DOĞRU  , DAHA  GÜZEL , DAHA ...
 
Bilgi realitelere göre daima değişen bir faktördür. Aynı şeyi bildiklerini zanneden şahısların bildikleri arasında farklar mevcuttur. Varlıklar arsında ise en doğruyu , en hatasızı , en güzeli bilen yoktur.
Hataların azaldığı , daha güzelin tanındığı, daha doğrunun idrak edildiği yol ise tekamül yoludur.  Her varlık bu yoldadır. Her şey bu yoldakilere yardımdadır. O yol , şuurlu veya şuursuz ilerlemek çabası içersinde olanlarla doludur.
 
                                                  1230.
                                                  DAHA...
 
Sana , bildiklerinin doğru olduğunu iddia edenlere , daha doğruların bulunduğunu hatırlat. Bunu söylerken de , sana yanlışmış gibi gelen o sözlerin , onlara inananlar tarafından sarf edildiğini unutma.
  
                                                  1231.
                          ŞUURLU  VE  GÜZEL  HAYAT
 
Dünya realitesine uygun şeyler isteyin. Biliniz ki mucize denen şeylerin de dünya realitesine uygun , bilinmeyen izahları vardır.
Davranışlarını şuur , vicdan ve realitelerle ayar etmeyi benimseyenler şuurlu , şuurlu olduğu kadar da güzel bir hayatı hak ederler.
 
                                                  1232.
                                      ÖZ  VARLIĞIN  SESİ
Bir insanın kendi kendisiyle olan mücadelesi , onun öz manevi varlığı ile, bedenli hali arasındaki mücadeledir. Bu mücadeleden  hasıl olan değerler , öz varlığı yükseltir. Yükselen ise vicdandır.
Dünya realitesine uygun vicdana gelince , o bir bedenlinin , manevi bedensiz varlığından aldığı ikazlardan meydana gelir. Bu sebeple vicdan per’e benzer fakat per değildir.
 
                                                  1233.
                                                  HER  ŞEY
 
Her şey , benden ve idrak edemediğim benlerden ibarettir. Tanrı ise her şeyin üzerinde bulunan ve idrak edilmesine imkan olmayan büyüklüktür.
 
                                                  1234.
                                                  HAKİKAT
 
Tıpatıp aynı dine inanmış iki insan yoktur. Dinler , inanılması gerekenleri zamanın şartlarına  uygun ve faydalanılacak tarzda sunarlar. Aynı realitede iki insan olmadığı için , aynı inançta iki insana da tesadüf edilemez.
 Dinler , her şahsın değeri oranında idrak edebileceği hakikatleri , kaideler halinde ve devrin şart ve imkanlarına uygun bir şekilde açılar.  Açıklananlar ise , açıklanacak olanlara birer basamaktan ibarettir.
Mesela bir insanı en basit ifade ile “ bir şey” diyerek tarif edebilirsiniz. Şey denildiği zaman sadece onun mevcut olduğu anlaşılır. Bu izahı biraz daha geliştirirseniz insana canlı diyebilirsiniz. Ve giderek bu tarifi , insanı daha iyi izah edebilecek bir şekilde yükseltebilirsiniz. Sonucunda bir an gelir ki , artık , insanı iyice tanıyorum denilecek bir seviyeye yükselinir. Hakikatte ise tanındığı zannedilen insanın yine insan için , her zerresi bilinmeyenlerle doludur.
İşte dinler de böyledir. Sadece dinler değil her şey böyledir. Hakikat ; dünya için en büyük yalandır! Dünyada ancak dünya realitesine uygun hakikatler bulabilirsiniz. Dünya realiteleri ile Mutlak Hakikat arasında ise , başta madde olmak üzere daha birçok engeller mevcuttur.
Gerçi dünya hakikatleri de bir bakıma hakikattirler. Fakat onların değişip gelişeceğini daima göz önünde bulundurmak, taassuptan kurtulmak ve mevcut hakikatten daha üstününe tırmanmanın tekamül yolu olduğunu unutmamak şartıyle..
 
                                                  1235.
                                                  ŞEYTAN
 
İnsanlar şeytan diye bir şey bilirler. Her insan ise onu değerine uygun olarak düşünür. Şeytanın sebep olduklarının ise hakikatte kendinden kaynaklandığını düşünenler pek azdır.
   Şeytan, realitelerin yapılmamasını telkin (1) ettiği şeylere karşı insanların duydukları alakadır. Şeytan her insanda mevcuttur. Her insan ise tekamül eder. Dünya şeytanın çok mühim roller oynadığı bir tekamül yeridir. Ve insanlar ancak iradelerini kullanarak ondan uzaklaşabilirler (1. telkin: empoze etme , aşılama) .
Dünyadan daha değişik şartlar içersinde tekamül edilen yerlerde de  dünyadakinden başka veya farklı tezahür eden şeytanlar mevcuttur. Dünya , yapılmaması gereken şeylere karşı ilgi duyulan  bir tekamül ortamıdır. İnsanları , yapılmaması gereken şeylere doğru iten ; yapın diyen ise şeytandır.
Şeytansız bir dünya düşünülemez. Çünkü beşeriyet hiçbir zaman , yapılmaması gerekenler bulunmayan  veya kendisinin yapılmaması gerekenlere doğru  itilmediği bir dünya bulamayacaktır.
İnsanlar dünyayı , çekici fenalıklardan temizlenmiş göremiyeceklerdir. İnsanlar ancak şuurla tekamül ederek fenalıkları arzu etmeyecek , onlardan yavaş yavaş uzaklaşacak duruma gelebilirler.
Şuurla tekamül edenlerin ; evvela realitelerin ve dünya şartlarının  belirlediği “yapılmaması gerekenlerin” , aslında , dünya imkan ve sınırları içersinde zararlı veya fena olduklarını idrak edip benimsemeleri gerekir. Ondan sonra şuurla tekamül eden bir insanın , dünya şartlarına uymayı bilmesi  ve davranışlarını üç süzgeçten ( akıl , mantık, vicdan) geçirerek kontrol etmesi gerekir.
Çünkü şuurla tekamül edenler , dünya realitesinin yapma dediği şeyi yapmakta sakınca görmese bile onu yapmamak için iradelerini kullanmayı bilirler.
  
                                                  1236.
                                                  KENDİ
 
İnsan yaşadığı müddetçe, kendisini , kafasının içersindekinden  ibaret zanneden ahmaklarla karşılaşır.
 
                                                  1237.
               YOKLUK , VARLIK , YÜKSEK TEKAMÜL
 
Ortada hiç ama hiçbir şey mevcut değildi.” Ortada” dahi denilebilecek bir şey yoktu. Bu yokluğu ise idrake imkan yoktur. Çünkü bu yokluk , ( zerrece idrak edilebilen) yokluğu var eden Tanrının ezelden var olduğu yokluktur.
Tanrı , Mutlak Nizamında  üç değer halinde tezahür etti. Bu üç değerin bir araya gelmesinden  hasıl olan şeyler varlıklardır ( 1) . Her şey varlıktır. Varlık olmayanları ise insanlar idrak edemezler ( 1. Tanrının Mutlak Varlık olarak varlık planında tezahür edişi dahi, varlık olduğu için üç değerin ifadesidir) .
Bu üç değerin birbirleri ile olan münasebetlerinden ruhlar hasıl olmuşlardır. Ruhlar için idrakli tekamül , yaşadıklarını ; şuurlu tekamül ise , niçin yaşadıklarını idrakle başlar. yüksek tekamüle ise , ne olduklarını idrake başlamakla adım atarlar.
 
                                                  1238.
                                                  KAVRAMLAR
 
Dünya realitesinin zaman kavramı , manevi değerlerin idrakında çoğu zaman aldatıcı rol oynar.
Ruhların tekamüle aynı anda başlayıp başlamadıkları konusu  , adalet kaygısıyla insanları ilgilendirir. Halbuki onların idrak edebilecekleri kavramlı adalet , dünya adaletidir. Mutlak adalet ise hiçbir kavramla tahdit edilmiş değildir.
 
                                                  1239.
                                                  KÖTÜLER
Kötüler iyilerin hızla tekamül etmelerine yarar.
 
                                                  1240.
                                      TOPLUM  VE  TEKAMÜL
Tekamül ihtiyaçlarını toplumlar yine hareketleriyle ve robot yardımlarla  kendileri hazırlarlar. Her ortam , tekamül ihtiyaçlarına cevap verecek faktörlere sahiptir.
Toplumlardaki insanların tekamülleri ikiye ayrılarak düşünülebilir :
 
I. İnsanların kişi olarak tekamülleri ;
 
Bir insanın tekamülünde , içinde yaşadığı ve sürekli temasta bulunduğu toplumun rolü çok büyüktür. İnsan toplum ile olan münasebetlerinden faydalanarak tekamül eder.
 
II. İnsanların toplum olarak tekamülleri ;
 
 İnsanlar her ne kadar yanlız başlarına tekamül eder görünseler de  , hakikatte toplumca tekamül etmektedirler. Bir toplumun , o topluma mensup kişilerle birlikte tekamül edebilmesi için ise bazı yollar mevcuttur.
Toplum önce analize tabi tutularak yakın realitedeki insanlar gruplar halinde bir araya getirilir.  Bu gruplar geri ve ileri realiteli gruplar oluştururlar  ve aralarında mücadeleler başlar. Bu mücadeleler , yüksek realitelerin benimsenebilmeleri için lüzumlu olan tekamül mücadeleleridir.
Toplumlardaki geri ve ileri realitelerin mücadelelerinden yine  o toplum faydalanır ve tekamül eder. Bütün olup bitenler Mutlak Nizama uygun olarak cereyan ederler.

Şuur İnanç II ; Bölüm 9

 1241.
                                                  BİLGİ
 
Maneviyatla  ilgili bilgilerin alınışları  ve verilişleri hakkında bugüne kadar verilen ve bildirilenler tamamen hazırlayıcı vasıftaki bilgilerdir. Yine bugüne kadar yapılan izahlarda “ bilgiler” hakkında söylenenler insanları haklı olarak düşünceye , şüpheye sevk edecek tarzda tertip edilmişlerdir. Bilindiği gibi , şüpheden , teşevvüşten , bir konunun benimsenmesi için faydalanılır.
Bilgiler ve medyomlar hakkında söylenenler  , esas söyleneceklere zemin hazırlamışlardır:
 
Medyom zannedildiği gibi “ manevi varlıklarla irtibata geçebilen hassas insan “ denilerek tam tarif edilemez. Medyomlar gerçi manevi varlıklarla temasa geçerler fakat hakikatte bu varlıklar analiz metoduna göre medyomdan ayrı düşünülebilecekleri gibi ; sentez metoduna göre de medyomla aynı varlık olarak tetkik edilebilirler.
Medyomun , manevi ve kendisinden başka bir varlıkla temasa geçebilmesini izahtan evvel , “ medyom nedir ve tesir alanı nerelere kadar uzanır?..” onu incelemek gerekir.
Mevcut dünya realitesine göre medyom bir insandır. Bütün imkanları madde ile sınırlıdır. O , bedenli bir varlık olarak tezahür eder. Bu sebeple bedenin dışındakiler “o” değildir. Fakat o mevcut imkanlarıyle “onun” olmayan birçok şeylere malik olabilir. Onun olmayan fakat malik olması mümkün olan şeyler ise madde ve madde süzgecinden geçmiş manevi bilgi ve tesirlerdir.
Şu halde , yukarıdaki izahtan da anlaşılacağı gibi medyom mevcut dünya realitesine göre bedenle , medyomun imkanları ise dünya şartları ile sınırlıdır. Yine dünya realitesine göre medyomlar manevi bilgileri , bedenlerinin dışından gelen çeşitli tesirler sonucu elde ederler. Görünüşte , medyomun bedeni , bu dış tesirleri dünya realitesine ayarlayan bir transformatördür. Yani yapılan gözlem ve araştırmalardan elde edilecek sonuç budur.
Yukardaki izah , mevcut dünya şartlarına uygun olarak yapılmış ve medyomun irtibatta olduğu varlıktan ayrı düşünüldüğü bir analiz izahtır. Bu tarzda yapılan izahlarda sakınca yoktur. Bilakis bilindiği gibi şüphe ve teşevvüş uyandırıcı mahiyette oldukları için faydalıdırlar. Nitekim biz de bilgi ve medyom hakkında birçok düşündürücü noktalar taşıyan tebliğler verdik. Gayemiz ise daha yüksek açıklamalara zemin hazırlamak  ve bu mühim konunun benimsenmesine yol açmaktı.
Analiz metduna göre yapılan izahlarda , medyom-varlık münasebetleri elle tutulur münasebetler olmadığı için yadırganır ve şüphe ile karşılanır. Bu arada şunu da belirtelim ki şayet per’in kesin ve kat’i zorlamaları olmasaydı  birçok vazifeli yukarda izah edilen şüphe yüzünden yollarından ayrılırlardı.
Konunun izahına girerken i Şuurlu bir imanın da başlangıç noktası olan “ bilgilere şuurla iman”ı sağlayan bilgi ve menşe’inden bahsedelim :
 
Bilgi , Tanrının varlığını içerir. Her şeyi içeren ve kuşatan bilgi ise Tanrı bilgisidir. O bilgiyi , O’nun var ettikleri asla idrak edemezler. Fakat bir de realitelere göre tezahür eden bilgiler vardır. Bu bilgiler Tanrı bilgisinin cüzler halinde  ve çeşitli şekildeki tezahürleridir.
Realiteler yükseldikçe , varlıklar yeni realitelerine uygun şartlar içersinde tekamüllerine devam ederler. Mesela dünya , dünya şartları realitesi seviyesindekilerin faydalanacağı bir tekamül yeridir.
Bilgilerin menşe’i “menşe” denilerek bile tahdit  ve izah edilmesine imkan olmayan “Tanrı”dır. Bu bilgi , Tanrının var ettiği varlıklarda  o varlıkların manevi değerlerine uygun olarak tezahür eder.
 
Bilgilerin , bir varlıktan diğer bir varlığa nakli ise dünya şartlarına göre şöyle izah olunabilir :
 
  1. Bilgilerin nakil yolu üst kademelerden alt kademelere doğrudur. Bunun dünyasal örneği babanın çocuğuna bilgi öğretmesidir.
  2. Bilgiler , en yüksekten aşağılara doğru tıpkı süzgeç ve filtrelerden süzülürcesine akarlar. Bu filtreler realitelere benzetilebilir. Varlıklar , ince deliklerden geçip kendilerine ulaşmayan büyük bilgilere  , bir üst filtrenin üzerine çıkarak ulaşabilirler. Süzgeç ve filtreler manevi değerce alçak realitelere bilgi aktardıkları sürece ince delikli olurlar. Kısaca aşağılara inildikçe süzgeçlerdeki delikler ufalır.  En yukarda ise sadece koca bir delikten ibaret olan bir süzgeç mevcuttur. Her değerin hiç takılmadan geçtiği bu süzgeç Mutlak Varlık , o süzgeci elinde tutan ve her bakımdan ona malik bulunan ise Tanrıdır.
  3. İnsanlar da diğer bütün varlıklar gibi birer süzgece sahiptirler. Bir insan daha büyük bilgileri ancak kendi süzgecinin deliklerini üst kademelerden gelecek bilgilere uygun olacak şekilde genişletebilirse bu işte başarı kazanabilir (1). (1. kafasının üzerinde , kendine gelen bilgilerin süzüldüğü bir süzgeç varmış gibi düşünülmesi gerek ) . Bu ise liyakatle başarılabilecek  bir iştir. Burada süzgeçten geçen bilgiyi katı maddelere benzetmek yerine , maddi izahı zor olan şeylere benzeterek düşünmek daha uygundur. Yani süzgece takılan veya geçen bilgiyi  çakıl taşı veya kuma benzetmek yerine ; ısı gibi düşünerek en büyük süzgeci yanan bir sobaya benzetelim  giderek azalan ısı , çeşitli ısı tutucu kademeler sonucu azalan sıcaklığa sebep olur ve yakmaz hale gelir.
  4. Varlıklar , ara kademeleri atlayarak onlara uğramadan üst kademelere ulaşamazlar. Varlıklar sadece bu yükselişi çabuklaştırabilir veya geciktirebilirler.
  5. Her varlık , bulunduğu kademe bilgisinin temsilcisidir. Robotlu ( maddeli) ortamlarda  , varlıları , bulundukları ortamlara per intibak ettirir. Çünkü per denilen değer varlıklarda zaman ve şartlara uygun olarak tezahür eden otomatik yardımlardır.
  6. Her varlık analiz metoduna göre ikiye ayrılarak düşünülebilir.
 
Varlık     ------------------- Manevi yönü      /          Madde tesiri altındaki tezahürü
 
 
Bu ayırma matematiksel değildir. Çünkü varlığın manevi yönü , o varlığın bir kısmı değil , varlığın bütünüdür.
 
  1. Analiz sonucu birer bütün  olarak kabul edilen bu varlıklar senteze göre ve hakikatte ; tek varlık halinde tezahür eden Mutlak Varlığın birer şuurlu cüzleridir.
  2. Her şuurlu cüz , bir “bütün” halinde tezahür eder.
  3. Her şuurlu cüz’ün ( 6. maddedeki gibi) iki cephesi vardır.
  4. Bir varlık manevi haliyle tezahür ederken  , aynı zamanda da robotla bağlı bir varlık halinde tezahür eder.
  5. Bir varlığın robotlu tezahürü , onun manevi varlık halindeki tezahürüne bağlıdır.
  6. Varlık manevi haliyle , robota bağlı halinden çok daha fazla imkanlara maliktir.
  7. Bir varlık her zaman  için manevi varlık olarak tezahür eder. Onun robot tezahürleri , gayeli tezahürlerden başka şeyler değildir.
  8. Manevi varlıkların imkanları , robot tezahürleri ile sınırlı değildir.
  9. Bir varlık robotlu tezahüründe de , içinde bulunduğu şartlara uygun olarak , kendisini müstakil varlık addeder.
  10. Bir varlık , robot  tezahürünün şuurlanması ve kendisinin sadece robotla sınırlı bir varlıktan ibaret olmadığını idrak etmesi oranında tekamül eder.
                                                             
                           
Bir varlığın , kendisinin sadece madde ile sınırlı bir varlıktan ibaret olmadığını idrak etmesi , birçok safhalar arzeden  uzun , çok uzun bir tekamül yoludur.
Varlıklar tekamül ederlerken zaman mekan gibi kavramların dışında da tezahür edebilmektedirler. Dünyada da bu hal söz konusudur ve insanlar ancak düşünceleriyle         “ kavramlar” engellerini aşmakla mevcut dünya seviyesinin üzerinde tekamül etmek imkanlarına maliktirler.
İnsanların mevcut  dünya realitesini aşmalarının zamanı gelmiş ve bu hal bir ihtiyaç halinde kendisini belli etmeğe başlamıştır... İşte bütün bu anlatılanlardan sonra tekrar “bilgi”ye dönelim.
Bilgiyi varlıklar , daha üstün varlıklardan alırlar. Bu hal , o varlıkların aşağı kademedeki varlıklara mevcut bilgilerini vermeleri halinde  tezahür etmez. Bir varlık , daha üstün bir varlık seviyesine liyakatle tırmanarak ulaşır.
Dünyadaki bir insan , beden ile sınırlandırılmış durumu ile daha üstün varlıklarla  doğrudan doğruya temasa geçemez. O daima manevi varlığı ile temastadır. Ve bütün imkanları manevi varlığı  ile sınırlandırılmıştır.
Bir insanın manevi varlığının üzerindeki bir varlıkla temasa geçebilmesi için  , manevi varlığının aracılığına ihtiyaç vardır. Şu  halde bir insanın , ayrı düşünülebilen diğer manevi varlıklarla temasa geçebilmesi manevi varlığı vasıtasıyle olur.
Manevi varlık ise aldığı izlenimleri , değeri ve liyakati oranında maddi tezahürü olan insana nakleder.
 
 
                                                  1242.
                                      ANA  BİLGİLER
Maneviyatla ilgili “ana tekamül bilgileri” , o bilgilere vasıta olanın , manevi varlığından alarak  dünyaya naklettiği bilgilerdir.
Vasıta , almakta olduğu pek yüksek yardımlarla , bu bilgileri dünya realitesine uygun olarak nakleder.
Yardımcı bilgilerle , tekamülle uzaktan ilgili bilgilerin dünyaya nakli ise değişik şekillerde tezahür eder.
 
                                                  1243.
                                 BİRLİK , DİNLER , DİN
 
20.asrın ikinci yarısı , insanların evvela esaretten kurtulmak , sonradan da hür insanlar olarak bir birlik halinda toplanmak gayesini güdecekleri bir devir olacaktır (1). Gaye birliktir. Buna sosyal sentez de denebilir (1. bu bilginin yazılış tarihi 1964’dür) .
Fakat bu sentezin tatmin edici bir şekilde gerçekleşebilmesi için insanları birbirlerine bağlayacak manevi bağlara lüzun vardır ki biz buna kısaca ; inanç birliği gerekmektedir diyeceğiz.
Beşeriyet halen çeşitli , daha doğrusu çeşitli oldukları zannedilen dinlerin etkisindedir. Bu dinler çeşitli ve farklı realitelere hitab ederler. Gerçekte ise hiçbir din tam olarak aynı  tatbik edilmemektedir. Kendilerini o dine mensup addedenler , dinleri kendi realitelerine uygun olarak tatbik etmektedirler. Bu sebeple bazen mesela iki Müslüman arasındaki farkın , ayrı dinlere mensup iki insan arasındaki farktan çok daha fazla olduğu görülür.
Şu halde din devri boyunca dinler , ancak,  yürünmesi gereken  yolun ana hatlarını çizebilmiş  fakat daha ileriye gidememişlerdir.
Şuurlu bir devrenin başlaması için gereken  zemini ise yirminci asır , imkanlarıyla hazırlamaktadır. İnsanların  kolay ve çabuk yolculuk edebilmek imkanlarına kavuşmaları , çeşitli dinlere mensup kişilerin birbirlerini tanımalarına sebep olmuştur. Bu ve buna benzer imkanlar insanları birbirlerine yaklaştırarak  şuurlu bir iman için gereken zeminin hazırlanması başlamıştır.
Şuurlu İman devri birçok bakımlardan  dinden ayrılmakta ise de , din devrinde olduğu gibi , “bilgi”ye dayanan yüksek bir tekamül devresidir.
Din devrinin çeşitli realitelerinden hasıl olan  sun’i farkları ortadan kaldıran , dinler yerine din şuurunu getiren bu devir  bilgileri “ şuurla idrak” edilmesi gereken bilgilerdir.
 
                                                  1244.
                                                  MEÇHULLER
 
Her söylenende veya bilindiği zannedilenlerde , hatalar , meçhuller ve izah edilmesine imkan olmayan taraflar mevcuttur.
 
                                                  1245.
                                                  RÜYALAR
 
Dünya hayatı boyunca uykuda zaman zaman görülmekte olan rüyaları misallerle izah edeceğiz.
Dünyada rüyayı göreni bir radyo cihazına , dünyada görüleni ise aynı radyonun temas kurduğu istasyonlara benzetebiliriz. İnsanlar en çok , bildikleri ve tanıdıkları kişileri rüyalarında görürler. Görülen ise ister ölmüş ve ister sağ olsun ekseri göreni ilgilendiren şahıslardır.
Rüya , sebebi şudur diyerek izah olunabilecek kadar basit bir hadise değildir. Bu sebeple gerek oluş, gerek sebep bakımından birçok vasıflara ayrılarak tetkik edilebilir.
I.                    Basit Rüyalar
 
a. Sağlık şartlarının sebep olduğu rüyalar , kabuslar :
 
Bunlar ekseriya gören üzerinde çok büyük tesirler icra etmelerine rağmen  , dünya ile sınırlı rüyalardaır. Mide dolgunluğu ve benzer sebebplerle görülen rüyalar da bu cinstendirler. Sebebi ise kısaca , vücutta anormalliklerden oluşan baskının , ruh ve beyin arasındaki bağlantılar üzerinde tesirler meydana getirmesidir.
 
b. Yaşanmış mühim bir hadisenin tesirinde kalınarak zaman zaman görülen , o hadise ile ilgili rüyalar :
 
Bu tarz rüyalar da dünya imkanları ile sınırlı rüyalardır. İnsanlar üzerinde mühim tesirler yapan hadiseler  , beyni ruha bağlayan bağlantılar üzerinde bir bakıma tahribat da denilebilecek tesirler icra ederler. Bu tesirler, zaman zaman rüya halinde tezahür ederler.
 
c. Yaşayan bir insanı rüyada görmek :
 
Bu da dünya imkanları ile sınırlı rüyalar grubundan  gibi görünüyorsa da , her zaman öyle değildir. Bazen yüksek ikazlar da , yaşayanlar vasıta edilerek yapılırlar. Fakat bu rüyaların hepsi yüksek manalar taşıyan rüyalar değildir.
 
d. Herhangi bir hadisenin olmadan önce görülmesi :
 
Ruhen tekamül etmiş insanlar tarafından görülürler  ve görülmesine sebep de uyku halindaki kişiye tesir gönderen bedensiz varlıklardır.
 
II. Manevi Menşe’li Rüyalar
 
Bunların da  çok değerli olanları yanında pek basit olanları da mevcuttur. Mesela bir insanın ölmüş olan babasını sık sık rüyada görmesi, her zaman onun babası ile irtibata geçmiş olması manasına gelmez. Bir insan ölmüş bir insanı basit ve tek taraflı ilgisinden dolayı da görmüş olabilir.
Fakat bunun yanısıra , yüksek manevi değeri olan bilgiler bazen , o insanın ölmüş yakınları vasıta edilerek de bildirilir. Bu tarzdaki rüyaların değerli olanlarını diğerlerinden ayırmak kolaydır.
Kısaca ; rüyalar tetkik edilirlerse , insanlar için en mühim ikaz kaynaklarından biri haline gelebilir.
 
                                                  1246.
                                      RUH  OLMA ANI
 
Tanrının , var ettiklerine , kendi erişilmez değerinden bahşettiği en büyük nimet , onlara, kendi liyakatleriyle ruh olmak imkanını verişidir.
Bir varlığın var olduğunu idrak etme anı, otomatiklikten kurtulmak ve “ruh”luk hassasını kazanmak anıdır. Her varlık bilindiği gibi, tekamül etme , tekamül ettirme ve robot yardımlar almak imkanlarına maliktir. Bu üç ana değerin tezahürü sonucu varlık meydana gelir ve bu varlık uzun müddet ayrı olarak düşünülebilen diğer varlıklarla münasebetlerini geliştirerek , otomatik olarak tekamül eder.
Ayrı düşünülebilen her varlığın , diğer varlıklarla temas halinde olan ana değerlerinden , bir an gelir ki ; şuur ve bilgi fışkırır. Bu en basit bilgiye, bir şeyler hissedebilme veya yapabilme imkanı da denebilir. İşte bu imkanın ilk ( kendi arzu ,imkan ve liyakatiyle ) varlığını hissedebilme anı , ruh olma anıdır.
Dikkat edilirse yukarda ; “bir varlığın kendi kendine birşeyler yapabilma imkanı kazanmasına” ruh olma anı denilmemiştir. Ruh olma anı , bu imkanı kendi liyakatleri ile kullanmaya başladıkları andır.
Bir varlık izafi bir serbestlik imkanı elde etmiş olsa , fakat bunu kullanmasa ; ruh doğmaz. Ayrı ayrı düşünülebilen ruhların istisnasız hepsi , var oluşlarında aktif rol oynamışlardır.
Şuur , veya bilgi de diyebileceğimiz ruhlar , şuurlanmaya başladıktan sonra ,               ( yardımlarıyla var olduğu) varlıklarındaki üç değerle irtibatını şuurlandırmaya başlar. Maddeyi düşünmek , hayatı ve ölümü hatırlamak , bu söylenenlere örnek olarak gösterilir.
Şu halde  , ruh , varlıktaki otomatik idare edilen nizamdam doğar ve derhal doğduğu varlığı varlık olarak görmeye başlar , keza liyakati oranında bir şeyler düşünür... işte basit olarak izaha çalıştığımız bu çok yüksek hakikat ; ruhluk mertebesi bilgisidir. Bu bilgi insanların , dünya realitesine göre  ruh olma anını şuurlandıracak bilgidir.
 
 
                                                  1247.
                          ŞUURLU  ŞUURSUZ  BEDENLER
 
Hiçbir insan bir diğerine benzemez. Bütün insanlar arasında ise realite farkları mevcuttur. Bu sebeple her toplum, çeşitli realitedeki kişilerden oluşmuştur.
Bir toplumdaki bütün kişiler o toplumun idaresi ile meşgul olamazlar. Toplum beden gibidir. Bir bedende nasıl ki kollar , ayaklar ve baş mevcutsa , toplumda da mevcuttur.
Toplum ile bir canlı bedeni arasındaki en büyük fark , bir bedenin büyük otomatik yardımlarla mevcut olabilmesine karşılık , toplum ; ( kişiler, hücrelere benzetildiği taktirde ) otomatik yardımlarla yaşıyabilen hücrelerden yansıyan şuurunda rol oynadığı bir bedendir.
Atom kainatın , nasıl ki benzeri ise , toplum da bedenli varlıklara benzer.
 
                                                  *
İnsanlar için mevcut olabilecek her şeyin ;
a.       Şuurlu
b.      Şuursuz ( otomatik)..karışımlar halinde oldukları görülür.
 
 Burada şuursuz karışımların izahından önce mevcut beşeri realitelere göre  ; neye şuurlu , neye şuursuz denir ?.. onu incelemek faydalı olacaktır.
   Mesela insan şuurludur. Çünkü o bir bedene maliktir. Düşünebilir ve düşüncelerini bedeni vasıtasıyle kısmen de olsa uygulama imkanlarına sahiptir.
Şimdi de dünyayı ele alalım. Dünya her ne kadar bir bedene benzetilirse de tekrarlardan ibaret gözüken hareketlerinde bağımsız bir şuurun tezahürleri görülmez. Şu halde arz, insanlar için Mutlak Nizama uygun şekilde hareket eden bir robottur.
Fakat insan bütün halinde düşünülürken , vücudunun bir hücresi ele alınırsa ; beden kül halinde tetkik edilirken bedene şuurlu dedirten vasıflar bu hücrede bulunmazlar. Şu halde insanlar için , varlıklar ayrı ayrı düşünüldükleri taktirde şuursuz , bir arada düşünüldükleri taktirde de şuurlu bir manzara arzedebilirler.
 Bir insan bedeninden bazı kısımlar çıkarılırsa , o bedende şuur alametleri kaybolur. Mesela bir insanın başı kesilirse o insan ölür. Şu halde bir bedenin şuurlu olarak tezahür edebilmesi şartlara bağlı bir haldir.
 Şuurlu veya şuursuz gözüken bedenlerde  büyüklük söz konusu değildir. Şuursuz addelinen  bir bedenin üzerinde milyarlarca şuurlu varlıklar yaşıyabilirler. Şuurlu ve şuursuz varlıklar arasında ise yarı şuurlu varlıklar mevcuttur. Fakat bunlar yakını oldukları tarafın icaplarını tezahür ettirirler. Mesela bir varlık şuura yakınsa şuurlu , şuursuzluğa yakınsa şuursuz gözükür.
 Bir bedenin , o bedenin sahibince bilinmeyen birçok tarafları vardır. Şu halde , bir beden , o bedenin sahibine göre şuursuz bir karışımdır. Fakat o bedenin sahibiyle birlikte düşünülürse , şuurlu bir varlık halinde tezahür eder. Şuurlu oldukları idrak edilen varlıklar , şuursuz varlıkların bir araya gelmelerinden hasıl olurlar.
Yukarda yazılanlar , dünya imkanları ile sınırlı realiteler için bir gerçektir. Fakat ; kül halinde şuursuz olduğu kabul olunan ( fakat aslında) şuurlu varlıkların bir araya gelmelerinden meydana gelen varlıklar da vardır. Mesela dünya  şuursuz bir beden olarak kabul edilir. Fakat bu bedende şuurlu oldukları bilinen varlıklar yaşarlar.
Bir de insanların şuurlu olduklarını idrak edebildikleri karışımlar mevcuttur. Mesela bir insan tek olarak şuurlu varlıktır. Toplumlar ise şuurlu karışımlar manzarasındadırlar.
 
                                                  1248.
                                      RUH  ve  KUKLA  BEDEN
 
 Ruh bahsine ışık tutacak önemli hususlar üzerinde durmaya devam edelim :
 Mutlak Varlığın ( analiz metoduna dayalı) tetkikinden “ruhlar” belirli hale gelirler.
 Ruhlar analize ve senteze tabi tutulabilirler. Bir şeye ruh denilebilmesi için onda şuur bulunması ve bu şuuru tezahür ettirebilmesi gerekir. Bunun için de bilgiye ihtiyaç vardır.
 Ruhlar analize tabi tutulan durumlarını (1) liyakatleri ile senteze yükselterek (2) tekamül ederler (1. üç değeri )(2. tek değer haline getirerek ) .
 Ruhların kısaca yukarda izah edilen yolda ilerleyerek tekamül edebilmeleri için , Mutlak Nizamın çizdiği bir tekamül yolu mevcuttur. Bu yol birçok şartlara bağlıdır. Şartların çeşitli olmaları , tekamül yolunu, yollar halinde gösterir.
Dünyada insan denilen varlıklar tekamül etmektedirler. Hakikatte , insanlar, maddi tesirler altındaki ruhların dünya şartlarına uygun tezahürleri değildir.. İnsanlar , kendilerini idare eden ruhların elindeki kuklalara benzerler.
Ruh , insana , görünmeyen şuur telleriyle bağlıdır. Bu teller insanda , bağlı bulunduğu ruhu dünya realitesine uygun olarak tam değeriyle tezahür ettirmekten çok uzaktır.
İnsan , dünya şartlarına uygun olarak yaşarken , müstakil bir şuura malikmiş gibi gözükür. Hakikatte ise müstakilmiş gibi gözüken bu şuur , kuklaları şuurlu varlıklar halinde tezahür ettiren iplere benzerler.
Kukla ile insan arasında küçük fakat mühim bir fark mevcuttur. Kuklaları idare eden , elinden bırakıverse tam bir eşya  manzarası gösterir. İnsan ise yukardan gelen şuurdan , dünya realitesi icaplarına göre ,işler ve bu işlemeden hasıl olan şeyi değer olarak kazanır.
Yukarısı bir an için insanı serbest bırakırsa  , o kukla gibi ani olarak bir eşya haline gelmez. Yaşama belirtileri gösterir. Fakat bu haldeki insanlar  , boğulmamak için su içinde çabalayan insanlara benzerler.
İnsan  dünya hayatında ancak bağlı bulunduğu en yakın manevi değerleri tezahür ettirebilir. Üstün değerleri tezahür ettirebilmesine ise dünya şartları müsait değildir. Şu halde dünya ; şartlarına bağlı olarak manevi değerler sağlanan bir tekamül yeridir. İnsanlar , sağladıkları bu değerleri , asıl manevi değerlerine katma imkanlarına sahiptirler.
 
                                                  1249.
                                      VAZİFELİLER  VE  LİYAKAT
Bir insanın , daha dünyaya gelmeden önce yürüteceği vazife ile ilgili bilgileri benimsemiş olması yeterli değildir . İnsanlar , üstlendikleri vazifelerin icaplarına uygun bir tarzda liyakat göstermek zorundadırlar.
Gerçi bir vazifeli , göreceği vazifeyi benimsemiş bir insan olarak gelir ve başarı sağlamak için de gereken yardımları alır. Fakat bütün bunlardan başka, liyakat da göstermek mecburiyetindedir. Vazifede liyakat , yapılması gerekenlerle ilgilidir.
Aynı zamanda , otomatik yardımlar da bir vazifelinin  yürümesi gereken yoldan uzaklaşmamasını sağlar. Ona vazife süresince kullanması gereken tecrübeleri , bilgileri hadiseler yardımıyle kazandırır. Fakat yine de bu kazanılan değerleri vazifesinde kullanması için liyakat göstermesi şarttır. Gerek otomatik yardımların önüne serdiği imkanlarla vazifeye hazırlanmasında , gerekse vazife sırasında liyakat göstermesi şarttır.
 Çünkü en yüksek vazifeleri bile karşılık beklemeden yapan vazifelilerin , vazifelerini yürütmek için göstermek zorunda oldukları liyakat , onlara en büyük değerleri beklemedikleri halde kazandırır.
Vazifelilerin , vazife sırasında göstermek zorunda kaldıkları ve maddi , manevi hiçbir karşılık beklemeden gösterdikleri liyakat , sırf onları zorla mükafatlandırmak , yükseltmek içindir. En yüksek adalet ise , izahı imkansız bir büyüklük olan Tanrı adaletidir.
 
                                                  1250.
                                      ŞUURLU  AHLAK
 
Dünyada realiteler yükselip değiştikçe ahlak anlayışı da değişir. Bu sebeple bin sene önce ahlaksızlık addedilen şeyler bin sene sonra addedilmeyebilir ki , bunun tersi de olabilir.
Şuurlu İman devri ise getirmekte olduğu realitesine uygun bir “Şuurlu Ahlak” devri açar. Şuurlu Ahlak demek , insanların hareketlerini şuurları , vicdanları ve toplum realiteleri ile değerlendirmeleri demektir.
Şuurlu İman devri , beşeriyeti kendi esaslarına uygun olarak ahlaklı olmaya , zorlamadan mecbur eder. Şuurlu İman devrinden önceki devirlerde en büyük ahlaksızlık addedilen fiillerden birçoğu , eskisi gibi ahlaksızlık addedilmeyecek , buna karşılık eskiden pek değer verilmeyen hususlar üzerinde durmak ihtiyacı şiddetle belirecektir.
 
                                                  1251.
                                                  SIR
Kainatın sırrını zerrede , her şeyin sırrını ise hiçbir şeyde bulabilirsiniz.
 
                                                  1252.
                                                  HAYAT
 
  Hayatı cennet veya cehennem yapmak elinizdedir. Tıpkı dünyayı cennet veya cehennem yapmak elinizde olduğu gibi.
 
                                                  1253.
                          MANEVİ SEBEP VE GAYELER
 
Hiçbir şeyin gelişigüzel var edilmediğini ispat edecek o kadar çok delil vardır ki saymakla bitirilemez. Bir insanın kendi bedenini incelemesi ona bu yolda yeteri kadar örnekler verebilir.
 Bedende her şey yerli yerindedir. Her uzuv yapacağı işe göre değerlendirilmiştir. Bedende çok lüzumlu olan şeyler ondan kolay kolay uzaklaştırılamaz. İnsan istese dahi kolunu kolayca kesip atamaz. Buna karşılık bazı kısımları bedenden  kolaylıkla acısız olarak ayırabilirsiniz. Saçlar , tırnaklar , nasırlar buna örnek olarak gösterilebilir.
Gözler çok mühimdirler. Mühim oldukları için de göz çukuru , göz kapakları, kirpikler ve seri hareketlerle korunurlar. Bedende bir uzuv vazifesini yapamaz hale gelirse  diğer bir uzuv onun eksikliğini gidermek için otomatik olarak faaliyete geçer.
Şayet bir insanın herhangi bir sebeple dünyadan ayrılması gerekiyorsa  ; o zaman , bozulan uzuvlara yardımcı olacak otomatik yardımlar azalır veya kesilir. Bu hal bedenlerin ölüme hazırlık halidir ki planlı olarak cereyan eder.
Dünya , imtihanlarla denenerek tekamül edilen bir okuldur. Bu sebeple de insanların , uzuv bozukluklarından meydana gelen hastalık ve azapları , kendi liyakatleri ile gidermeye çalışmaları gerekir ki tıp bilimi bu ihtiyaçtan doğmuştur.
Hayvanlar bu konuda otomatik yardımlar alırlar. Mesela bir köpek ağız salgılarındaki tedavi edici özelliği bilmez fakat şuursuzca yarasını yalar ve iyileşir.
Tıbbın başlangıcı da otomatik yardımlarla olmuştur fakat zamanla gelişmiş ve şuurlu bir hal almıştır. Tıbbın halen bilimsel yollarla elde edebildiği sonuçlar madde ve mevcut maddi imkanlarla sınırlıdır. Mesela ortada bir dertten şikayetçi hasta vardır.  Tıp , bu derdi meydana getiren hastalık faktörlerini hastada araştırır ve bir bulgu elde ederek teşhis koyar ; ve de hastayı tedaviye başlar. Tıp yapabileceğini yapmış ve mevcut imkanlarla hasta tedaviye başlanmıştır.
Bu teşhisi koyan doktorlara , hastanın neden bu derde maruz kaldığını sorarsanız ; üşüttüğü , gıdasız kaldığı , mikrop kaptığı gibi cevaplar alabilirsiniz.  Fakat tıbben henüz daha teşhis edilemiyen sebep , bu sebeplerin de gerisindedir ve hastanın tekamülü ile ilgilidir.
Tıp ise bugünkü madde ile sınırlı haliyle , hastanın tekamül ihtiyaçları ile ilgili teşhislere yükselemez. Bu ise , ancak , bilimin madde ile sınırlı olmadığının kabulü ile hallolacak bir durumdur. Hastalıkların sebepleri maddi imkanların ötesindedir. Peki ; bilim bilim bu merhaleye nasıl yükselecek ? Şimdi bunun izahına geçelim :
Bedende her şey insanların idrak edemiyecekleri bir mükemmeliyettedir. Bu ; bir bakıma da , madde ile sınırlı olmadığı demektir (1). Şu halde asıl sebep ve gayelere yükselmek ve onları madde sınırlarının ötesinde aramak gerekir ki , bu pek yakında bir ihtiyaç olarak tezahür edecektir ( 1. maddeli mükemmeliyet asla bulunamaz. Bilgi no; 117) .
İnsanların madde üstü hakikatlere maddi şuurları aşarak yükselebilmeleri için  bazı metotlara ihtiyaçları vardır. Bu metotler , madde ile sınırlı bilimsel metotlarla izah edilebilecek metotlar değildirler. Bu sebeple onları inanılır ve güvenilebilir  bir tarzda ortaya atmak ve faydalanmak için bazı üstün menşe’li bilgilere ihtiyaç vardır. Çünkü insanlar ancak bu üstün menşe’li bilgilerle etraflarını saran madde duvarlarına tırmanabilir ve onları aşabilirler.
Şu halde , manevi denilen bilgiler lüzumludur.  Fakat bu bilgilerin inandırıcı olmaları için de , dünya realitesini tatmin edici nitelikte olmaları gerekir. Bunun içinse onları izahta , mevcut benimsenmiş bilimsel metotlardan faydalanılması gerekir. Hakikatte mevcut bilimsel metotlar manevi sebep ve gayelere yükselinmesi için gerekli basamaklardır.
 İşte ilk önce bu hakikatin bilinmesi ve mevcut bilimin , beşeriyeti kesin sonuçlara değil fakat yüksek hakikatlere ulaştıracak merdivenin çok lüzumlu ve değerli basamakları olduğunun idrak edilmesi gerekir.
 
                                                  1254.
                                      ROBOTSUZ  REALİTELER
 Tekamül merhaleleri arasında duvarlar vardır. Varlıklar liyakatleri ile bu duvarları aşarak üstün merhalelere ve ortamlara yükselebilirler.
  Dünya ve dünya üstü realiteler arasındaki birçok duvardan en mühim olanı , Mutlak Nizama uygun olarak tekamül edilen robotlu ortam realitelerinden robotsuz ortam realitelerine yükselmektir.
 Mevcut bir dünya realitesi ve bu realiteye uygun olarak yapılan izahlar vardır. Bu izahların ise en güvenli olanları bilimsel izahlardır.
Dünyada bilimsel izahlarda (+) nın (-) yi çektiği bilinmektedir. Madde üstü kökenli hadiselerde ise vaziyet bunun aksi olarak tezahür eder ve + lar, + ları ; - ler de – leri çekerler. Bunun bir üstün izahı ise , sadece ; “ + lar, + ları çekerler”  şeklindedir. Çünkü yüksek  manevi merhalelerde  + ile – arasındaki fark kalkar . yani ;
 
                                      (+) = (-)
 
halinde de  izah olunabilir ki  , hakikatte yüksek manevi merhalelerde  sizin idrak edebileceğiniz anlamda ne + ne de – mevcuttur. Fakat bu merhaleyi idrak etmek için evvela dünya bilgileri realitesi  ve imkanlarının üstüne çıkmak ve + nın + yı çektiğini idrak etmek gerekir. İlerde bilimden bugünkü kat’iyyet (1) kalkacak ve bu tassup doğuran veya taassuptan meydana gelen kat’iyet , yerini elastikiyete bırakacaktır ( 1. kat’iyyet : kesinlik ; başka türlü olamazlık) .
 
                                                  1255.
               AHİRETİ  İDRAK , CENNET , CEHENNEM
 
 Dünya ve benzeri yerlerde sınırlandırılmış imkanları ile yaşayanlar , bulundukları yerlerden ölüm veya ölüme benzer hadiselrle ayrılırlarsa , birçoklarınızın zannettiği gibi , şuurlu ve robot tesirlerden uzak bir hayat yaşamaya başlamazlar.
 Bir insanın ölümle dünyadan ayrılması ve tekrar dünya ve benzeri bir tekamüül yerinde yaşamaya başlaması ; “zaman” kavramından faydalanarak izah olunamıyacak hadiselerdir ki , biz bunlara  “ birbirlerini takip eden hadiseler” diyeceğiz.
 Mesela , insanın dünyada ölümüne kadar geçirdiği hayat  dünya realitesine uygun olarak  “zaman” kavramı ile izah olunabilir. Ölüm anından , tekrar dünyaya gelme anına kadar olan kısım ise , aynı kavramdan faydalanarak izah olunamaz. Bunun için de bu devre , mevcut olmasına rağmen insanlara varlığı ispat edilemiyen , bu yüzden de yokmuş gibi gelen bir devredir.
 İşte , dünyadan ölümle ayrılan bir insan  şayet tekrar dünyaya gelecekse ve o insan şayet şuurlu bir inanç mertebesine yükselmemişse  , şuurlu bir ahiret devresi geçirmez. Böyle olduğu için de yaşadığı fakat dünya ölçülerine vurulamadığı için idrak edemediği  ahiret devresini , fark etmeden otomatik olarak yaşar.
Bu seviyedeki varlıklara ahiret hayatlarını otomatik olarak yaşatan değer ise  per değeridir. Yine bu gibi insanların cennetleri de cehennemleri de arka arkaya yaşadıkları robotlu ortamlardır. İşte dünya halen ahiret devrelerini şuursuz geçiren , sadece robotlara bağlı hayatlarında nisbi şuura malik varlıkların yaşayarak tekamül ettikleri yerdir.
 Yanlız burada bilinmesi gereken bir husus vardır ki o da , bazı spiritik deneylerde ahiretteki varlıklarla temas kuruluyor ve adeta şuurlu görüşmeler yapılıyor olmasıdır. Dünya ile ahiret arasında henüz yüksek şuur merhalesine erişememiş varlıklarla kurulabilen irtibatlar  otomatik irtibatlardır ki , bunları şuursuzca yapılan refleks hareketlerine benzetebilirsiniz. Kısaca ; yüksek şuur mertebesine erişemiyen varlıklar , dünya ve benzeri tekamül yerleriyle irtibata geçseler hatta gözüküp konuşsalar bile , bu onların şuurla yaptıkları hadiseler değildir.
 Onların bu şekilde tezahür etmeleri tekamülle ilgili hadiselerdir ki per ve diğer güçlerin vasıtasıyle olur. Kendi arzu , gaye ve imkanlarıyle dünya ile temasa geçebilen bütün varlıklar , dünya ve benzeri sınıflardaki tekamül merhalelerini geride bırakmış yüksek varlıklardır.
 Yukarıdaki izahtan da anlaşılacağı gibi , dünyada tekamül etmekte olan insanlar için cennet ve cehennemler  , tekamül ihtiyaçlarına elverişli , robotlu ortamlardır.
 Ruhlar robotlu tekamül merhalelerini yaşarlarken aralarda göçtükleri ahirette şuurlu bir cennet  ve cehennem devresi yaşamazlar. Onlar ahiret hayatlarında tıpkı iplerin ucundaki kuklalara benzerler. İpler idrakle yükselebilecekleri asıl ruhlarının elindedir. Onlar ise daha kendilerini idrak edebilecek seviyede olmadıkları için , per vasıtasıyle asılları ile irtibata geçebilirler.
 Bir varlığın aslını idrakı , birçok merhaleler ihtiva eder. Her merhale , o merhaleleri idrak eden varlıklar için başlı başına bir varlık halinde tezahür eder. Manevi cennet ve cehennem ise ahirette “bilerek” yaşayanlar içindir. Ruhlar ise ahirette ancak , robot üstü bir hayat seviyesine eriştikten sonra bilerek yaşayabilirler.
Robotlu hayat seviyesinin üzerine çıkanlar için de tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak cennet ve cehennemler mevcuttur. Onlara , en ufak pürüzler bile cehennem hayatı yaşatır ve bu azaba sırf o pürüzleri giderebilmek için seve seve tahammül ederler.
Fakat , manevi cennet ve cehennemlerdeki  azapları , maddi maddi tesirler altında bulunanlar asla tasavvur edemezler. Çünkü bu azap ve mükafatlar , onların idrak edemedikleri , idrak edemedikleri için de yok bildikleri azaplar , ıstıraplar ve mükafatlardır.
 Şu halde , robotlu tekamül merhalelerini henüz daha aşamamış varlıkların cennet ve cehennemleri , onların tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak robotlu ortamlardır. Manevi cennet ve cehennemler ise ancak onları idrak seviyesine  erişebilenler için mevcuttur.
 Ruhlar hatalarını gidererek yükselirler. Yüksek ruhları ise , hataları daha fazla etkilendirir. Bir ruhun hatalardan arınma anı ise , Mutlak Nizamı aşma ve bu nizam için hata kabul edilenlerin üzerine çıkma anıdır. Artık onlar için sadece ilerleme mevcuttur ki , buna ebedi cennet hayatı da denebilir.
 
                                                  1256.
                                                  VAZİFELİYE
 
 Şuurlu İman’da vazife göreceklerde aranan en mühim vasıf şuurluluktur.
 Vazifede karşılaşılabilecek olan , dostluk , arkadaşlık , faydalı olmak , daha çok öğrenmek, hatta daha faydalı olmak tutkuları dahi zaman zaman şeytan olarak tezahür edebilen tekamül faktörleridir.
 Bir vazifeli namzetinin ise , zaman zaman şeytan halinde tezahür eden hadiseleri  ve şahısları teşhis edebilmesi ve onlara karşı gereken tedbirleri alması gerekir.
 
                                                  1257.
                                                  YANLIZLIK
 
İnsan kendisini kalabalık içersinde de yanlız hissedebilir. Yapayanlız gözüktükleri halde hiç de öyle olmayan insanlar da vardır.
 Dünya hayatının sonu ise yanlızlık gibi görünür. Bir insanı ise yanlızlıktan kurtaran şey sevgidir. Her şeyi sevebilen ise hiç bir zaman yanlız kalmaz.
Bütün yakınlarını kaybetmiş bir insan , manevi gücünü ve değerini arttırma imkanlarıyla karşı karşıyadır. Her şeyi kendinden, kendisinin de her şeyden olduğunu idrak seviyesine yükselenler için ise yanlızlık yoktur.
  
                                                  1258.
                                                  VAZİFELİYE
 Kendisini sorumlu hissedebilenler , “ben işimi aksatmamak şartıyle başka şeyler de yapabilirim” dememelidirler.
Öyle şeyler vardır ki , esas işi aksatmaz fakat sırf şuursuzca o işle ilgilendiği için sorumluluk taşıyanı değer kaybına uğratır.
 
                                                  1259.
                        HALK ETME – VAR ETME – “OLUŞ” OLAYI
 
 Önceki bilgilerde “ var etmek”le “ halk etmek” arasındaki farklar , benimsetici metotlara göre izah olundu. Birçok kereler de birbirlerinden ayrı düşünülen var etmek ve halk etmek  karıştırılarak izah olundu. Bütün bunlara sebep , mevcut oluşun ikiye ayrılarak düşünülmesinin gerektiğini benimsetme gereği idi.
Tanrının , “Yok”tan var edişini idrake imkan yoktur. Buna karşılık insanlar , var olan birçok şeylerin var oluş veya halk oluş sırlarına liyakatleri oranında nüfuz edebilirler.  Hatta var edildikleri için varlık denilenlerden birçokları , sınırlı bir var etme imkanına maliktirler. Var oluşları az veya çok izah olunabilen  şeyler ise , idrakle yaklaşılabilen  şeylerdir. Tanrının var edişine ise idrakle yaklaşılamaz.
Anlatılabilenler , anlaşılabilen veya anlaşıldığı zannedilenler ; Tanrının ( ilk dahi denilmemesi , hiçbir şekilde tahdit yoluna gidilmemesi  gereken ) var etme gücünün izahı değildir.
İster Tanrının bu izahı imkansız ilk var etme gücüne “ halk etme” , isterse “ var etme “ densin  , o idrak edilebilen ; halk veya var etme değildir! İdrak edilebilenler ; ucu Tanrıda olan hakikatlerin bizdeki ucudur.
Tanrının “ilk var ediş”indeki hiçbir sırra erişilemez. Bu konuda erişilenler  Mutlak Varlık ile sınırlı bilgi  ve imkanlardır ki , var veya halk etme denilen yüksek hakikatler , ancak bu bilgi ve imkanlar aracılığı ile idrak olunabilirler.
Az veya çok idrak olunabilen “ var etmek” ile “idrakı imkansız var ediş” arasında ,  ( Mutlak Varlık esaslarına göre tekamül edenler için ) hiçbir şekilde erişilip aşılmasına imkan olmayan “ yokluk” mevcuttur !..  
 
                                                  1260.
                                                  YOK-HİÇ
 
 Yoktan var etmek ile hiçten var etmek arasında farklar vardır. Yoktan var etmek idrak olunamaz. Hiçte ise , yoktan var olunan idrak olunamamış cevherler mevcuttur.
  
                                                  1261.
                                                  EKMİNEZİ
 
 Ruhi araştırmalar yapılan yerlerde “ ekminezi” denilen bir usul , uzunca bir süreden beri tatbik olunmaktadır (1). Fakat bu usulü tatbik edenler sadece sujelerin eski hayatlarını veya geçmiş günlerini öğrenmek gayretkeşliği içersindedirler. Bu , onların şuurlu bir imana hazırlayacak çalışmalardan henüz çok uzakta olduğunu gösterir
( 1. ekminezi : bir parapsikolojik deneydir. Normal zamanda birkaç gün önceki olaylar dahi ayrıntılarıyla hatırlanamazken  , bir sujeyi ( denenecek kişiyi) , hipnoz haline sokarak ve telkin yardımıyla 3-5 hatta 25-30 yıl gerilere döndürerek o günlerdeki olayların ayrıntılarına sokarak anlattırmak deneyidir. Bu geriye döndürülen yıllar çok arttırılarak mesela 100 yıl önceye döndürülürse süje bazen bambaşka kişilikte ve değişik bir mekanda bulunabilir ki , bunlar önceki hayatı ile ilgili hatıralardır)  .
 Halbuki trans halindeki bir sujenin  geçmişini öğrenmekten çok daha mühim olan hususların araştırılması gerekir. Mesela ; nasıl oluyor da trans halindeki bir suje yaşadığı eski günlerin ayrıntılarına  dönebiliyor? Sualini aydınlatmak daha önemlidir. Gerçi bu sualin cevabını suje veremez. Bu ve buna benzer bazı soruların cevapları  , aynı zamanda ana bilgiler’i ilgilendiren mühim konulardır.
Ekmineziye burada kısaca değinmek istiyoruz. Dünya ve benzeri takamül yerlerinde manevi anlamıyla “ geçmiş” veya “yaşanmış” bir şey yoktur. Fakat işin içine zaman ve diğer kavramlar girince manevi hadiseler maddi kalıplara bürünür ve “ geçiyor” zannedilirler.
 Bir süje trans hilindeyken geçmiş bir gününe döner. Eskiden yaşanmış gün ve hadiseler ise birer tabloya benzetilebilir. Her  “an” bir tablo halinde kalır. Ve bu tablo ile karşılaşılan , hatta onun içine giren süje o tablodaki hayatı yaşar.
Ekminezi usulü ile elde edilen en mühim nokta , zaman kavramı sınırları içersinde  manevi hadiselere ulaşmaktır. Uzun seneler görmediğiniz bir tabloyu düşünün. Onu tekrar görünce hatırlarsınız. Hatta senelerce karşınızda durduğu halde  dikkatle üzerinde durmadığınız bir resmi  , ekminezi usulü ile yeniden yaşamaya başlarsanız , aynı zamanda da o tablodaki önceden dikkat etmemiş olduğunuz hususları görmek imkanını kazanırsınız.
 İşte sırf  bu sebepten bir süje iki ay önce aceleyle yediği ve yeryemez unuttuğu yemeği iki ay sonra  dikkat etmediği hususlarıyle hatırlar.  Keza üç sene önce saat 12 de ne yaptığını  , o işi yaptığı anda saate bakmamış bile olsa kolaylıkla hatırlayabilir.
Özetle ; ekminezi ; manevi hadilselerin deneysel olarak ispat edilmesine yarayan en kıymetli usullerden biridir.
 
                                     
                                                  1262.
                                      VAZİFE  ZAMANI
 
   Vazifenin zamanını yine vazife tayin etmiştir. Bu sebeple , daha vakti gelmedi veya geçti şeklinde düşünmek , kendini bilmezliğin ta kendisidir.
Vazifenin zamanı sizin bildiğiniz zamanla ölçülmez. Şunu biliniz ki , vazifeyi , dünyaya tatbik edilen zaman kavramına uydurmak isteyenler sadece kendileri kaybederler. Vazifeyi vakti gelmedi diye geciktirmek ise , dünyayı kavuşacağı saadetten bir süre daha mahrum bırakmak demektir.
 
                                                  1263.
                                                  HER ŞEY
 
 Her şey ; başlangıcı “tahayyül “ olan ve önceden belirlenen “ an” lardan oluşmuştur.
 
                                                  1264.
                                      İNDİRİLEN  ANA  BİLGİLER
 
 Dünya , olumlu ve olumsuzlarla denenen bir tekamül yeridir. Bu sebeple dünyada  (+) daima (-) yi çeker. Kötüler , daima iyileri tesir altına almak isterler.
Yüksek manevi mertebelerde ise sadece iyi ve iyilikler mevcuttur ki buna ; orada sadece şuurlu bir (+) hüküm sürer denebilir. Oradaki farklar pozitifin , daha kuvvetli veya daha yüksek değer taşıyanı ile farkı olarak izah olunabilir. Orada daha kuvvetliler zayıfları çekerler. Bu , zayıflara tekamül yollarını belirli hale getirecek  tarzda tezahür eden bir çekiştir.
 İşte , dünyaya indirilen tekamülle ilgili ana bilgiler , bu yüksek manevi hassayı taşırlar !..
 
                                                  1265.
                                               ASIL RUHUN YANSITILMASI
 
 Bazı insanlar şair yaradılışlıdır. Bazıları ise içlerinden geldiği gibi yazarlarsa başarı kazanırlar. Şu halde insanların kendi kendilerine izah edemedikleri , sadece “iç dünyaları” denen bir şey vardır. Biz burada bu konuya temas edeceğiz.
 Şair , asıl ruhuyla diğer insanlardan farklı bir irtibatta olan insandır. Asıl ruhunun değerini evvela otomatik olarak dünya realitesine adapte eder. Sonradan da bu değerleri yine otomatik yardımlarla şiir haline getirir.
 Kısaca , şair asıl ruh değerini imkanları oranında dünyaya şiir olarak yansıtabilen bir insandır. Bu faaliyeti onu diğer insanlardan değerce farklı duruma getirir.
Bir şair şiir yazmak isterse ; bu yolda bir şeyler yapar, konsantre olur , duymaya çalışır , kağıt kalem ile düşünür. Yapılan bu işler hakikatte onu asıl ruhuna otomatik olarak yaklaştıran hareketlerdir.
Manevi değeri fazla olan hedeflere insanlar evvela dünya imkanlarıyle hedefe yaklaşabilmeleri için yapmaları gerekenleri yaparlar. Mesela bestekar müzisyen olmak isteyen bir çocuk , bu arzusuyla müzik aleti çalmak , nota öğrenmek ister. Bu arzusu sonucu yapılanlar , ilerde onun “asıl ruh” değerini yansıtabilmesi için  bugün yapılması gerekenleri  otomatik yaptıran yardımlardır. Ve insan bu gibi yollarda  liyakati oranında “ asıl ruh” değerine yaklaşır ve bir gün onu dünyaya yansıtmaya başlar.
 
                                                  1266.
                          SAN’AT  ve  BİLİM  YOLUYLA
 
Beşeriyet Şuurlu İmana sadece din yoluyla hazırlanmamıştır. Birçok vazifeliler bu yolda otomatik  veya yarı şuurlu olarak vazife görmüşlerdir. Bunlardan bir kısmı da san’atkar ve bilim adamları idiler.
 
                                                  1267.
                                      VAZİFE – VAZİFELİ
 
 Aranızda sık sık tekrarlanan bir  söz vardır ; vazife .. Her insanın vazife hakkındaki düşüncesi ise birbirine benzemez.Bir şahıs , vazifeyi ancak kendi değerine , imkanlarına ve içersinde bulunduğu şartlara uygun olarak idrak ve tetkik edebilir.
Hakikatte vazifeyi düşünebilmek, mevcut olan her şeyi anlayıp idrak edebilmek kadar zordur. Vazifeye ; yapılması veya uyulması icab eden şeyleri içeren tatbikat yoludur denebilir.
Dar anlamdaki bu vazife tarifi dünya realitesine uygundur. Bilindiği gibi vazifeler otomatik ve şuurlu olarak yapılabilir. Otomatik olarak vazife görenler ise sadece insanlar değil , var olan her şeydir.  Bu hale , vazifeden çok “Mutlak Nizama uygun olarak faydalı olmak veya  ; Mutlak Nizama uygun olarak tekamüle hizmet etmek” demek daha doğru olur.
Asıl vazife , şuurla ifa olunandır ki ,  birçok safhalar arzeder. Şuurlu İman denen yüksek tekamül merhelesi , her şeyden önce vazifeyi şuurlandıran bir merhaledir. Bunun için de vazifeli olduğunu idrak edebilenlerde aranacak  en mühim vasıf “vazife şuuru”dur.
Vazifeli ; vazifeli olduğunu idrak eden ve bu yolda ilerlemeye çalışanlara denir. Şu halde en geniş anlamda  ; vazifeliler , yaptıkları işin bir sebebe, bir gayeye dayandığına inanabilmiş olanlardır. Mesela bir fırıncı , bir şöför, bir din adamı şayet yaptığı işin tekamülle ilgili olduğunu idrak edebilmişse , ve o yolda yürümeye azimliyse  ; o bir vazifelidir.
Vazifelerdeki mes’uliyetler arttıkça veya vazifelerdeki mes’uliyetler idrak edildikçe , vazifeliler , mes’uliyetler istikametinde yükselirler. Şuurlu İmanda “ ana bilgiler”le vazifeli olanlar ise en yüksek mes’uliyetleri taşıyanlardır...
Gerçi bu mes’uliyet onlara yüksek tekamül merhalelerinin karşılığı yüklenir fakat onlar bu yüksekliklere mukavemet edecek durumda değillerse , o zaman durum aleyhlerine olur. Bu sebeple “ zirve vazifeler” çok zor yükselinebilen mes’uliyet merhaleleridir. O yüksekliklere katlanma gücünü kendilerinde bulamıyanların , açık kapılar karşısında dahi olsalar , o kapıdan geçmemeleri daha hayırlı olur.
Şuurlu İman’da vazife görenlerin  vazifelerini şuurla ve mümkün olduğu kadar az otomatik yardımlarla yapabilmeleri lazımdır. Bu yolda gayret sarfetmek onlara büyük manevi kazançlar sağlar  ve onları per kontrol ve baskısından yavaş yavaş uzaklaştırır.
 
                                                  1268.
               HER  ŞEY  KUR’ANDA  SÖYLENMİŞMİDİR ?
 
Şunu hemen bildirelim ki her şey ; Kur’an da dahil , hiçbir şeyde söylenemez.
Kur’an gerçi en yükseklerden dünyaya indirilmiştir. Ona Tanrı kelamı diyenler haklıdırlar. Fakat o , hakikatlerden bildirilmesi gerekenlerin dünya realitesine uygun izahlarını ihtiva eder. Bu sebeple her şeyin Kur’an’da bulunduğunu iddia edenler , Tanrıyı Kur’an’la tahdit yoluna gidenlerdir.
Buna rağmen , Kur’an gelecek realiteleri de ihtiva eden bilgilerin kitabıdır. Onu her insan kendi değerine , her devir mevcut imkanlarına göre tefsir edebilir.
Ondaki bilgilerin , devrin tekamül ihtiyacına uygun şekilde izahını ise insanlar yapamazlar. Kur’an’ın devre en uygun izahı yine aynı menşe’den yapılır. Çünkü bizzat Kur’an , daha önceki ana bilgilerin , devrinin ihtiyaçlarını karşılayacak tarzda izahından başka bir şey değildir.
Bu sebeple diğer din kitapları da dahil, bütün ana bilgileri bütün bu bilgilerden  ayrı düşünmek hatalıdır. Gerçi geçmişte bu yüzden yapılan hatalardan , hatta ana bilgilerin yanlış tefsirlerinden tekamül için faydalanılmıştır. Fakat bu hal , bu yoldaki şüphe ve teşevvüşlerden faydalanış din devri sınırları içersinde kalmıştır , Şuurlu İman sınırları içine dahil olamaz.
 
                                                  1269.
               AHİRET  VE  RUHLARIN  İNCELEN  ROBOTU
 
Bugüne kadar ahiret ve spatyom hakkında çok şeyler söylenmiştir. Ana bilgiler içeren din kitaplarında  ve bunların en sonuncusu olan ve yanlız  “ vahiy” içeren Kur’an’da ahiret , maddeli bir ortam olarak izah olunmuştur. Bütün bu izahlar doğrudur.
Ana bilgiler , beşeriyeti tekamül ettirir. Bu yoldan manen değerlenen insaniyet ise , daha yüksek ana bilgileri idrak edebilecek seviyelere yükselir. Yükseldikçe de ana bilgilere tarafımızdan ilaveler yapılır. Bu ilaveler onları daha yüksek , daha yüksek olduğu için de madde sınırlarını daha zorlar hale getirir. Ahiret hakkında verilen bilgiler de bu esasa göre gelişmiş ve bugünkü halini almıştır.
Ahirete “ ölüm sonrası uğrağı” denilebileceği gibi , “ manevi değeri fazla maddi tekamül yeri” de denebilir. Hiç şüphesiz ki , ana robotu  madde olmayan tekamül yerleri ve bu robotların fazla manevi değer ihtiva etmesinden  , kaba tabirle ; incelmesinden hasıl olmuş ahiretler vardır.
Tekamüldeki varlıklar , bulundukları tekamül yerinin ana robotu ile bağlıdırlar. Bu bağlantı önceden “ ruh + per + ser” formülü ile izah etmiştik. Ölümden sonra , ayrı ayrı da düşünülebilen bu “ üç değer” toplu bir halde ( maddenin kesifleşmesinden hasıl olan) bedeni terk eder.
Otomatik yardımlarla ve Mutlak Nizama uygun olarak cereyan eden bu terk hadisesi ruhun ; daha ince ( ve daha ince olduğu için de daha yüksek değerdeki) maddi ortamlardaki  ( buna ahiret de denebilir) hayatına devam edebilmesini sağlar.
Ahiret denilen bu gibi ortamlardaki ruhlar , üzerlerindeki madde baskısından kısmen de olsa kurtuldukları için , dünya ve benzeri tekamül yerlerindekine göre kendilerini çok hafif hissederler. Bu hafiflik onlara yoğun maddeli tekamül yerlerindekinden çok daha fazla imkanlar sağlar.
Bir ruhun maddeden daha değerli bir robotla tekamül etme merhalesine yükselmesi için ; maddeden alacaklarını almış , öğreneceklerini öğrenmiş , benimseyeceklerini benimsemiş olması gerekir. Bu manevi seviyeye yükselen bir ruh , per vasıtasıyle ; otomatik yardımlarla ser’den kurtulur. Ve yine per’in yardımı ile ser’in yerini tutacak , manen daha değerli bir robotla irtibata geçer. Bu duruma yükselebilmiş bir ruh , maddeli hayatla birlikte maddeli ahireti de geride bırakmış bir ruhtur.
Yukardaki açıklamadan da anlaşılacağı gibi , ruhlar şayet madde ile denenme safhasında iseler onların gidecekleri ahiret de maddeli bir ahirettir.
Zaten sentez metoduna göre ; ahiret ve dünya hayatları , birbirlerini tamamlayan hayatlar halinde bir arada ve “ tekamülün ahiret safhası” denilerek düşünülebilir.
Maddeye bağlı olarak tekamül edilen ortamlar  ve bu ortamların ahiretleri analizle tetkik edilirse birçok safhalar gösterirler :
Per yardımıyla ruha bağlanan “ser”  ruhla bağlı bulunduğu sürece onun çeşitli maddeli ortamlarla irtibatını sağlar. Çünkü ser, madde ihtiva eden her şeyin en basit maddi unsurudur. Bir ruhun tekamül ederek madde üstü tekamül merhalelerine yükselmesi , ser’in yerini daha mühim bir robota terk etmesiyle mümkündür.
Ser’de dahil , tekamülde faydalanılan bütün robotların ise esasları manevidir. Ruhlar gittikçe manevi değerleri yükselen robotlarla irtibata geçerek tekamül eder , manen değerlenirler.
 
                                                  1270.
                                      TESİRİN  KALKMASI
 
Ruhun tesirinin beden üzerinden kalkmasıyle , bedendeki canlıların kısa zamanda canlılık özelliklerini kaybetmelerini , güneşlerin kendilerine mensup planetler üzerindeki tesirlerinin kalkması sonucu o planetlerdeki hayatın kaybolmasına benzetebilirsiniz.
Kısaca ; büyük tesirin kaybolması , büyük tesirden hasıl olmuş görünen küçük tesirlerin de kaybolması sonucunu doğurur.
 
                                                  1271.
                                                  ELBİSE
 
Bir insanın ruhunu bırakıp bedenini sevmek veya  beğenmek , insanı elbisesi için sevmeye veya beğenmeye benzer.
 
                                                  1272.
                                                  ANA  ESASLAR
 
Şuurlu İman öncesi devirlerde , toplum hayatının düzeni ancak bazı ana esaslara bağlanmakla mümkün olabilmiştir.
Aile düzeninin devamı için sadakatin şart koşulması ve insanın bu sadakati arzu eder yaradılışta bulunması örnek olarak gösterilebilir.
 
                                                  1273.
                                                  ŞUUR
 
“ Mevcut şuurun bir parçasıyım” diyerek , kendini müstakil fakat Şuurlu İman esaslarına göre bütüne bağlı düşünmek ara hedeflerin en mühimlerinden birine erişmektir.
 
                                                  1274.
                           ÖĞRETMEK İÇİN ÖĞRENME
 
Hiç şüphesiz ki ara hedeflere de gereken değer verilmelidir. Fakat vazifeli olma gayesi güdenlerin , en son görebildikleri hedefe erişebilme gayreti içinde olmaları ve şuurla ilerlemeleri gerekir.
Vazifeli namzetleri için öğrenmek ara hedeftir. Onlar öğretmek için öğrenmelidirler. Böyle olduğu için de öğretmeye hazırlanırken  öğrenme yolunda yürümelidirler.
 
                                                  1275.
                          DEĞİŞTİRİLEMEZ  İCAPLAR
 
Öyle hadiseler vardır ki, vakti gelince mutlaka yaşanmaları gerekir. Onlara karşı koyulamaz. Konulmak istense bile muvaffak olunamaz.
Bu türdeki hadiseler , Mutlak Nizama uygun olarak , zamanı gerekince muhakkak yaşanan hadiselerdir. Her doğanın ölmesi gibi.
Bir de karşı koyulabilen  , önlenip değiştirilebilen hadiseler vardır ki , bu gibi hadiselerle karşı karşıya olanların , doğru olduğuna inandıkları tarzda hareket etmeleri ; gerekirse mücadeleden çekinmemeleri gerekir.
Bu gibi hadiselerle karşı karşıya olanlar ve onları değiştirilemez icaplar halinde kabul edenler değer kaybına uğrarlar.
Hadiseler karşısında ne şekilde hareket edileceği Şuurlu İman esasları bildirilirken açıklanmıştı. Bir insanın bir hadiseden meydana gelen sonuca “icap” diyebilmesi için elinden geleni yapmış olması gerekir.
Şu halde , hadiselerden meydana gelen sonuçları :
 
  1. Mutlak İcaplar
  2. Değiştirilebilen İcaplar
 
halinde düşünmek mümkündür. İnsanları Mutlak sonuçlara , başka bir tabirle , mutlak icaplara götüren zincirleme hadiseler vardır. Bu hadiseler insanları şayet arzu etmedikleri bir hedefe yaklaştırıyorlarsa  , o hadiselerle de mücadele etmek , onları önlemek insanlara tanınan en tabi haklardandır.
Mesela ağır hasta ve öleceğini bilen bir kişinin  yaşamak için yaptığı mücadeleyi bu söylenenlere misal verebilirz. Bu türdeki mücadeleler insanları manen değerlendirirler.
İnsanları mutlak icaplara götüren hadiseler çok kereler değiştirilebilecek veya önlenebilecek hadiseler halinde tezahür ederler. Bunun böyle oluşunun sebebi ; insanların maneviyatlarını kırmamak  , onlara daha değerlenebilmeleri için  mücadele imkanları kazandırmaktır.
İyi olduğuna inanılan yollarda ve hayatın sürdürülebilmesi için yapılan  mücadeleler vardır. Şayet sonuç kat’i ise  , insanlar ne kadar gayret sarfederlerse etsinler  sonucu değiştiremezler. Çünkü mutlak icaplar , değiştirilebilmelerine asla imkan olmayan icaplardır. Böyle olmalarına rağmen zaman zaman değişiyor gibi gözükebilirler.
Mesela bir hasta yapılan tıbbi müdahalerle bir süre  daha hayatta kalabilir. Bu , dünya dünya realitesine göre bir değişikliktir.  Fakat bu değişiklik ancak zaman kavramının rol oynadığı yerlerde  idrak olunabilir. Madde ile ilgili olan kavramların rol oynadığı  tekamül yerlerinde aslında  , hadiselerin hakiki değer ve anlamları tezahür edememektedir. Yani bu ve benzeri hadiseler tekamül yerlerinin imkanları ile sınırlı hadiselerdir. Hakikatte ise  mutlak icaplar olması gerektiği şekilde cereyan ederler ve etmektedirler.
Bir insanın herhangi bir hadiseyi icap olarak karşılıyabilmesi için  , her şeyden önce o hadiseyi şuuru ile tartmış ve ona karşı gerektiği şekilde davranmış olması gerekir.
İnsanlar birçok otomatik yardımlar almaktadırlar ki  bu yardımlardan çoğu icaplar halinde tezahür eder. Vücudun besine ihtiyacı olduğunda acıkması ; yorgunluk , uyku gelişi gibi hadiseler hep otomatik icaplardandır.
Şu halde bir insanın herhangi bir hadiseden doğacak sonucu icap olarak kabul etmeden önce  , şuurla o sonuca karşı koyması  veya o sonuca ulaşmak için gerekeni yapması gerekir. Aksi halde karşı karşıya bulunduğu hadise ona bir değer kazandırmaz.
Hadiseleri oluruna bırakmak , sonuçları ise icap olarak kabul etmek Şuurlu İman esaslarına aykırı bir yoldur. Çünkü Şuurlu İman yolu , her şeyden önce , hadiselerden değer kazanılması göz önünde bulundurularak ve esaslarına uygun olarak yürünmesi icab eden bir yoldur.
 
                                               1276.
                                   BU  BİLGİLER...
 
Bu bilgilerin nereden geldiğini merak edenler olabilir. Bunu soranlar olursa , bilgileri tetkik etmemiş olanlara hiçbir şey söyleme (1).. Bilgileri okumak imkanını kazanmış olanlara ise sadece “ en büyük hocadan” de ! onlar isterlerse , senin dünyada hiçbir kimseden öğrenmediklerini ve asla öğrenmiyeceklerini öğreteni liyakatleri oranında düşünsünler ( 1. bu bilgileri yazan vazifeliye hitap!.) ..
 
                                                  1277.
                                      DÜNYADA  YAŞAYANLAR
 
Dünya geliştikçe değişmede ve bu değişiklik onun üzerinde yaşayan varlıklara da tesir etmektedir. Nüfusun artması ile şehirler büyümekte , bunun sonucu olarak da kırsal yerlerde yaşayabilen hayvan ve bitkiler için lüzumlu olan hayat alanı giderek küçülmektedir.
Bu hal bazı bitki ve hayvanların  sayılarının günden güne azalmasına sebep olmaktadır.tekamülden meydana gelen bu ve buna benzer sonuçlar , dünyadan faydalanan varlıkların adetçe olduğu  gibi cinsçe de değişmelerine sebep olmakta ; yine bu halin tabii bir sonucu olarak da bazı soylar tükenmektedir.
 Şu halde , tekamül yerleri ile oralardan faydalananlar arasında oranlar ve bağlar nevcuttur. Bu bağ ve oranlardan doğan sonuç ise ; dünyanın ve dünyada yaşayan varlıkların aralarındaki dengeyi devam ettirebilemeleri için hızla tekamül gereğinde olduklarıdır.
 
                                                  1278.
                          BEDENLERE  TABİ  BEDENLER
 
Çoğunlukla sabahlar sakin başlar. gün ilerledikçe de rüzgarlar , sıcaklık veya kar artar. Geceden gündüze geçiş, insanların uyanışına, varlıkların yeni bir hayata başlayışına benzer. Güneşin doğuşu yeni bir hayat başlangıcına , batışı da ölüme benzer.
Dünya birçok bedenlilerin yaşayıp tekamül ettiği bir bedendir. İnsan dünyada, dünya kainatta , kainatlar ise daha büyük değerlere tabi olarak yaşarlar. En uzak sanılan varlık veya hadiseler , mutlaka aynı zincire takılıdırlar.
 
                                                  1279.
                                                  ÖRÜMCEK
 
Büyük ve güçlü mahluklar ufacık örümcek kadar hunhar olsalardı , o zaman dünya sayılı cehennemlerden biri olurdu.
 
                                                  1280.
                                      ŞUURLU TAKAMÜL
 
Tanrı her şeyi iyilik için verir. Daha doğrusu tekamüldeki varlıklar O’nun nizamında layık oldukları yere kendi gayret ve liyakatleriyle tırmanırlar.
O öyle bir nizamdır ki , bütün varlıkları ve bu varlıkların en önemsizinden  en önemlisine kadar bütün icraatlarını içerir. Her hareketin karşılığı onda mevcuttur. Sebepsiz ve gayesiz yaprak bile kımıldamaz denilmesinin de sebebi budur.
Tekamül ortamları öyle yerlerdir ki , oradaki varlıkların en ufak hareketleri bile değerlenir. Şuurla tekamül edenler ise hareketlerinden diğerleriyle kıyaslanamıyacak kadar mes’uldürler. Onların şuurla yaptıkları şeyler ya onları  sür’atle ilerletir ya da sür’atle  , aşamıyacakları engellerle karşılaştırır.
Yapılan hatalar sonucu engellerle karşılaşanlar  , bu engellerle yine tekamül ihtiyaçlarını karşılamak için karşılaşırlar. Yaptıkları hatalar sonucu karşılarına çıkan engeller gerçi onları tekamülde geciktirir  , fakat ilerde daha da fazla gecikmelerini önler. Onlara malik olmaları gereken hassaları kazandırır.
Herhangi bir engelle karşı karşıya olanlar  , zorluk , sıkıntı , azap içersinde olabilir. Hatta cehennem hayatının ta kendisini yaşıyabilir. Fakat bütün bunlar ona ilerde bu gibi hallerle karşılaşmaması için verilir.
Şuurlu İman öyle bir tekamül devresidir ki , bu devrede insanlar daha sür’atle ilerler ; yahut da eskisiyle kıyas edilemiyecek zorluklarla karşılaşırlar.
 
                                                  1281.
                                      MANEVİ SEBEPLER
 
Maddi görünüşlü hadiselerin de sebepleri manevidir. Maddeye bağlı olarak yapılan izahlar ise hatalar içerir. Dünya imkanlarıyla yapılan bütün izahlar , ara izahlar olmaktan öteye gidemezler. Dikkat edilirse bunun böyle olduğu derhal görülebilir ve maddi izahların arkasındaki manevi sebepler  hissedilebilir.
 
                                                  1282.
                                                  BİR
 
Ne iyilik yaparsan kendinedir. Çünkü iyilik ettiğin sensin  böyle olduğu için de insan istese bile kendisinden başkasına iyilik edemez.
Bu bilgilerin bir gayesi de size bir şeyden başka hiçbir şeyin doğrusunu bilmediğinizi benimsetmektir. İnanmanız gereken şey ise ; birinizin hepiniz , bir şeyin ise her şey olduğudur. Çünkü siz birin her şeyde , her şeyin ise “bir”de eriyip kaybolduğu bir sistemde yaşıyorsunuz.
 
                                                  1283.
                                                  DEĞERLENEN
 
Zaman kavramı dünya içindir. Tekamül ise bu kavramla değerlenir. Hakikatte geçen , yürüyen yoktur ; devreden ve değerlenen vardır.
Tekamül etmekte olan varlığa herhangi bir tekamül devresi süresince bir istikamet verilir. Varlık , verilen bu istikametin esaslarına  göre karşılaşılan hadiseleri yaşar ve onlardan faydalanır.
 
                                                  1284.
                                      DOĞRU HAREKET
 
Realitelere saygı ve bağlılık , Mutlak Nizam şartlarındandır. İnsanların bulundukları toplum realitelerini de göz önünde bulundurarak yapmaları ve yapmamaları gerekenler vardır. Mesela bir erkeğin yapmasında sakınca görülmeyen bir şeyi bir kadın yaparsa toplum onu hoş karşılamaz.
Doğru hareket edebilmek ise ; ölçülü yaşamakla ve böyle bir hayatı benimsemiş olmakla mümkündür.
 
                                                  1285.
                                                  İSTEKLER
 
İnsanların istekleri de her şeyleri gibi dünya imkanlarıyla sınırlıdır. Bu sebeple dünyadaki bir insan ve arzuları ile  , dünyadan başka bir ortamdaki arzuların arasında farklar vardır.
Ruhlar az robotlu ortamlarda çok daha iyi , doğru ve güzel şeyler arzu edebilirler. Hatta dünyada iken en çok arzu ettiği şeyden  , dünya sonrası hayatta kaçmak  , korunmak ihtiyacı duyabilirler.
Ruhlar robotlu veya robotsuz hayatlarını yaşarlarken , hiçbir zaman kendileri için en iyisini arzu edemezler. Onların istekleri sadece ruh değerlerine paralel olarak yükselir. Onlar için en iyisini , en güzelini bilen ve veren Tanrıdır.
 
                                                  1286.
                                                  VAZİFE
 
Yapılması istenen şeye “bir” demek de , “birçok” demek de mümkündür. Dünya realitesi ise biri gerçekleştirebilmeniz için birçoğu teker teker ele almanızı ve onları bilgilere göre değerlendirmenizi gerektirir.
Hedefiniz “bir”dir ; “tek”tir , fakat o  tek’e ayrınlılarla yükselinir.
Hadiseler ise birbirlerine bağlıdırlar. Önceden gerçekleşmesi gereken bir hadise herhangi bir sebeple gecikirse , onu takip edenler de gecikirler.
Siz normal yürüyen vazifeyi gerektiğinden hızlı yürür bir hale getiremezsiniz. Fakat normal sür’ati kaybetmemeniz için gecikmeleri önliyebilirsiniz. Birincisi ne kadar sizin elinizde değilse ikincisi o kadar sizin elinizdedir.
 
                                                  1287.
                                                  BU BİLGİLER..
Bizim dünyaya sunduğumuz bu bilgiler , okyanusta bir damla gibidir. Fakat binlerce kitaba sığdırılamıyacak  hakikatleri birkaç satıra sığdırmaktayız.
 
                                                  1288.
                                                  MUTLULUK
 
Tekamülün gayelerinden biri de , varlıkları geçici mutluluklardan , ebedi mutluluklara yükseltmektir.
 
                                                  1289.
                                      TEZAHÜR ŞARTLARI
 
İnsanlar dünyada doğunca bir adapte olma devresi geçirirler. Acaba böyle bir devreye neden lüzum vardır?..
İnsanlar , eski hayatlarında elde ettikleri hatıralardan dünyada faydalansalardı veya onları oldukları gibi hatırlasalardı olmaz mıydı?
Bu gibi sualler , dünya imkanları ve şartlarına göre akla gelen  suallerdir. İnsanların dünya hayatları boyunca ruh değerlerinden  tam anlamıyla faydalanamamaları ise Mutlak Nizam icaplarındandır. Sebeplerine gelince :
 
1.      Bir ruhun bilgisi , o ruhun tezahür ettiği tekamül yerlerinin şartlarına uygun olarak tezahür eder. Bu izahtan şu önemli sonuç ortaya çıkmaktadır. Ruhlar sabit ve her zaman aynı ölçülerle  veya sözlerle izah olunacak değerlere malik değildirler. Ruhlar değerlerine halel gelmeden ortamın icab ettirdiği vaziyette tezahür ederler.
2.      Bazı ortamlarda 1 olarak  kabul edilebilen ruhlar , bazen , manevi bir analize tabi tutularak birden fazla tezahür ile de  dünyaya inerler. Fakat bu hal ancak yüksek ruhlarda karşılaşılan bir haldir.
3.      Dünyaya inen bir ruh değerini , dünya şartlarına göre , otomatik olarak ve  per yardımıyla  ( tekamül ihtiyaçları da göz önünde bulundurularak) ayar ettiği ölçüde tezahür ettirebilir. Ruh için plan , dünyaya inmesidir. Bir ruhun dünyaya inebilmesi için ise dünyadan faydalanacak veya dünyaya faydalı olacak  durumda olması şarttır.
4.      Tekamülde ileri bir ruh, şuurlu bir cüz’ünü dünya ve benzeri yerlere gönderebilir. Bu iş için de per yüksek yardımlar temin eder. Şayet ruh per üstü bir değerdeyse o zaman kendisine bahşedilen imkanlar ile işini şuurla halleder. Bu sebeple dünyadaki her insanın manevi değeri o insana ait olduğu düşünülen ruhla sınırlandırılamaz.
5.      İnsanlar ruh değerlerini ancak dünya şartlarına uygun olarak tezahür ettirebilirler.  Ruh, içinde bulunduğu nizama ve şartlara uymak zorundadır. Dünyada da uyması gereken bir “zaman” şartı vardır. Ve ruh dünyada bedeni vasıtaıyle ancak bu sisteme uygun bir hayat geçirebilir.
 
                                                  1290.
                                                  YARDIMLAR
 
İnsanlar , daha üst kademelerden , şuurlu varlıklar tarafından yapılan yardımları otomatik yardımlar zannederler. Halbuki çoğu yardımlar , yardım edilenlerin idrak edemedikleri , hissedemedikleri şuurlu varlıklar tarafından yapılır.
İyi bir insan ufacık bir hayvanın ayaklar altında ezilmemesi için onu bir kenara itebilir. Fakat küçük hayvan , bunu kendisini koruyan bir insanın yaptığını hissedemez. Hatta bazı hallerde böyle bir hareketin kötülüğünü isteyenler tarafından yapıldığını zanneder.
İnsanlar da yardımlar konusunda hemen hemen bu ufacık hayvanlardan farksız düşüncelere sahiptirler. Onlar da çok defa kendi iyilikleri için  yapılanların kötülükleri için yapıldığını zannederler. Unutulmaması icab eden ise her şeyin iyilik için olduğudur.
                                                  *
İnsanların otomatik olduğunu zannettikleri yardımların çoğu, İlahi Nizam esaslarının otomatik olarak tatbiki değil, İlahi Nizam  esaslarına uygun olarak daha yüksek varlıklardan alabildikleri şuurlu yardımlardır.
 
                                                  1291.
                                                  VAZİFELİYE..
 
    Bir vazifelinin hareketlerinde , davranışlarında ve özellikle şakalarında çok dikkatli olması gerekir. Çünkü insanlar sizin samimiyetinizi layıkıyle değerlendirecek seviyede değildirler. Bu sebeple az konuşulması ve konuşmaların sebepsiz olmaması gerekir. Herkesi sevin ve sevdiklerinizi zarara sokmamak için de  icab edince hoşgörülü davranın.
 
                                                  1292.
                                      YAĞAN BİLGİLER
 
Hiçbir devirde bu kadar bol ve yüksek ,  bu kadar yüklü bilgiler insanlığa yağmadı.
Size düşen , yağan bilgilerden daima daha fazla faydalar sağlanabilecek yollarda yükselmek ve böylelikle yağışı kesmemektir.
 
                                                  1293.
                                      YÜKSEK ŞUURLAR
 
Sizin “ otomatik yardımlar” dediğiniz, sırrının zerresine erişemediğiniz şuurun eseridir.
Varlıklar üst kademelere doğru yükseldikçe , otomatik zannettikleri yardımların aslında şuurlu olduğunu idrak ederler. Unutmayınız ki sizin de şuurla yaptıklarınızı otomatik yardımlar olarak tanıyan hayvanlar vardır.
Otomatik sözü , yüksek şuurların idrak edilememesi sonucu meydana gelen zaafın eseridir. O zaaf ise , sizin tasavvur edebileceğiniz bütün varlıklarda mevcuttur.
İdrak edemedikleriniz , düşünemedikleriniz , böyle olduğu için de otomatik dedikleriniz hep üstün şuurların eserleridir. Üstün denen şuurlardan da daha üstünleri vardır. En üstün şuur , şuurların sentezi halindedir. O , kendi kendi varlığının analizi sonucu ortaya çıkan şuurlara hakimdir. Her şeyin hakimi ve sahibi ise asla o olamaz. O dahi Tanrının varlığını idrak seviyesine ulaşamaz.
 
                                                  1294.
                          MADDİ HADİSE , MANEVİ HADİSE
 
Bir hadiseyi çeşitli insanlar aynı anda çeşitli yönlerinden tetkik edebilirler. Maddi bir hadiseye yakın kimseler, hadiselerin anlaşılmasında daha çok nüfuz sahibidirler.
Maddi hadiselerle, o hadiseyi inceleyenler arasındaki “ mesafe” azaldıkça , inceleyen hadiseye daha fazla nüfuz edebilme imkanı kazanır.
Manevi yönleri kuvetli olan hadiselerde ise mesafe ve benzeri kavramlar bir rol oynamazlar. Hadiselerdeki manevi değerin fazlalığı oranında mesafenin değeri azalır.
Kısaca ; bir hadisedeki manevi değerlerin fazlalığı , o hadise üzerindeki maddi tesirleri azaltır.
 
                                                  1295.
                          İDRAK YOKLUĞU ;  YOKLUK
İnsanlar yok olmaktan değil , tamamıyle yok olmaktan korkarlar. İkisi arasında ise farklar mevcuttur.
Bir insan seve seve yatağına girip uyuyabilir. Zaten insanlar uykuyu, uyanacaklarını bildikleri için severler. Var olduğunu idrakten mahrum hale gelen bir insan , geçici bir zaman için dahi olsa yok olmuş demektir. Şu halde kendisi için yok olan bir insan başkaları için var olabilmektedir.
Derin uykuya dalmış bir insan sübjektif bir yokluk içersindedir. O , kendi varlığından haberdar değildir fakat onun uyuduğunu görenler için o, objektif, yaşayan bir varlıktır.
Canlılar ve cansızlar tetkik edilirlerken yukarda kısa olarak belirttiğimiz hususların göz önünde bulundurulmaları gerekir. Yukarıdaki hususlar göz önünde bulundurularak  dünyadaki varlıklar tetkik edilirlerse , dünya imkanlarına göre şu sonuçlara varılabilir :
 
  1. Cansızlar , kendilerinin var olduklarından habersiz varlıklardır ( sübjektif =0).
  2. Cansızlar, onların mevcudiyetlerini tesbit eden varlıklar için mevcutturlar (  objektif = mevcut).
  3. Bitkiler ile cansızlar arasındaki tek fark, bitkilerde “can” oluşudur. Fakat hayvanlarda iş değişir. Çünkü basit hayvanlar hariç , ileri durumdakiler  mevcudiyetlerini dünya şartları içersinde de idrak edebilirler. Fakat onlar da insanlar gibi zaman zaman uyur ve uyku esnasında  mevcut olduklarını unutur hale gelirler.
    
1296.
                                   EBEDİYEN  SAHİP  OLUNACAK  TEK  ŞEY
 
 Sizin ebediyen sahip olabileceğiniz tek şey manevi değerinizdir. Yaşamakta olduğunuz istisnasız her hadise size bu değeri kazandırmak içindir. Madde tesiri altında bulunanlar ise ekseri bu değerden çok başka şeyler kazanmak isterler. Kazanmak istedikleri şey ise yine onların elde edebilecekleri manevi değerle ilgilidir.
   Dünyada karşılaşılan bütün hadiseler, manevi değerden başka her şeyin geçici olduğunun delilidir. Maddi tesirler altında sevilen , elde edilen şeyler , er geç kaybolmaya , elden çıkmaya  veya dünyada kalmaya mahkumdur. Fakat madde tesirleri altında manevi değerleri layıkıyle idrak edemiyen insan  , çoğu kez geçici şeylerin peşinde koşar ; koşarken de bütün bu şeylerin ona manevi değer kazandırabileceğini düşünmez.
Şuurlu İman , sadece insanların hayatlarını düzene koymakla kalmayarak , beşeriyete , alaka alaka bağlarıyle bağlı bulunduğu dünya nesneleri arkasında da manevi değerler bulunduğunu öğretecek , idrak ettirecek ve benimsetecektir.
 
                                                  1297.
                                      ŞUURLU  İMAN
 
Şuurlu İman esaslarını benimsemek insanlara birçok imkanlar kazandıracak ve onların her şeyden önce  robotlar üzerindeki hakimiyetini arttıracaktır.
Mesela dünyaya tekrar tekrar gelindiğini bilen  ve buna inanan bir insan , Şuurlu İman yolunda yürüdükçe arttırdığı değeri ile gelecek hayatlarına da tesir edebilecektir , ahiret ile dünya arasındaki mesafe azalacaktır.
Şu unutulmamalıdır ki , Şuurlu İman insaniyete etrafını saran ve bizzat kendi varlığını da ihtiva eden meçhulleri çözebilmek imkanlarını veren bir yoldur. O yolda otomatik yardımların yerini şuurlu yapılan hareketlere bırakmasıyle basamak basamak yükselinir.
 
                                                  1298.
                                                  İKAZLAR
İnsan sıcak bir şeyi bilmeyerek tutunca nasıl eli yanar ve  tuttuğunu elinden atarsa ; sonucu fena olan manevi hadiseler de kendilerini önceden belli ederek hadiselerle karşı karşıya olanlara ondan uzaklaşabilmeleri için imkan verirler. Yürünmemesi gereken yolda yürüyenlerin istisnasız hepsi per yoluyle bu gibi fakat çeşitli tarzlarda  tezahür eden yardımlar alırlar.
İkazlar halinde tezahür eden bu gibi yardımlar  bazen maddi kalıplar içersinde , zaman zaman da manevitla ilgili hallerde tezahür eder. Bu gibi ikazları değerlendirebilenler karşılarında olan felaketi tesirsiz hale getirebilirler. Bu yoldan tesirsiz hale getirilebilen hadiseler , mutlaka yaşanması gereken hadiseler değildirler. İnsanların iradeleri ile değiştirebilecekleri hadiseler ise tekamülle ilgili değişebilen hadiselerdir.
 
                                                 1299.
                                     OTOMATİK  YARDIMLAR
 
İnsanlar hiç zahmet sarfetmeden , hatta farkında bile olmadan sadece  otomatik yardımlar denen yardımları alabilirler. Otomatik yardımların dışındaki her şeyde yine otomatik yardımlar dolaylı olarak rol oynarlar.
Mesela bir insanın herhangi bir ağaçtan bir meyva koparmak istediğini düşünün. Bunun için evvela meyvayı görmesi sonra ağaca kadar gitmesi ve ağaca tırmanması en sonra da eliyle koparması icab eder. Bütün bu gelişigüzel sıraladığımız hareketlerde otomatik yardımlar rol oynarlar. Sözün kısası ; insanlar otomatik yardımlar olmadan kendilerine en önemsiz gözüken hareketleri bile yapamazlar.
Şu halde bir insanın en basit bir şeyi  düşünebilmesi veya kımıldıyabilmesi için  otomatik yardımlara ihtiyaç vardır ki , bu yardımlar :
 
Otomatik Yardım  +  İnsan Şuuru  +  İnsanda Mevcut İmkanlar
 
halinde tezahür eder. Bunlara dolaylı tezahür eden otomatik yardımlar denebileceği gibi , Mutlak Nizama uygun otomatik yardımlar da denebilir.
 Gerçi her şey Mutlak Nizama uyguun tezahür eder. Fakat Mutlak Nizamı bir nizam halinde gösteren de otomatik yardımlardır.
Şu şekilde de izah edilebilir :
 
  1. İnsanların en basit bir şeyi düşünebilmeleri veya en önemsiz bir hareket yapabilmeleri için  dahi otomatik yardımlara ihtiyaç vardır.
  2. Ototmatik yardımlardan canlılar için hayati önem taşıyanlar ekseri zorla ve kendilerini belli etmeden yapılırlar. Mesela bir insanın hava alarak solunum yapması veya kalbinin çalışması gibi.
  3. İnsanların otomatik yardımlardan faydalanarak  kendi imkanlarıyla yapabilecekleri şeyler , tekamülü için dünya hayatında yapabileceği her şeyi kapsamaktadır.
  4. İnsanlar otomatik yardım almadan sırf kendi değer ve imkanlarıyla hiçbir şey yapamazlar hatta bir an bile yaşayamazlar.
  5. Otomatik yardımlar her maddi ortamda veya manevi planda , o ortam veya planın şartlarına göre tezahür eder.
  6. Ototmatik yardım almayan ve ona ihtiyacı bulunmayan sadece ve sadece Tanrıdır.
 
                                                       1300.
                                   RUH  BEDENLE  SINIRLI  DEĞİLDİR !
 
Benimsetici metotla verilen bilgilerimizde çok önceden , canlı ve cansızlardan bahsetmiş ve tekamül yolunda ilerleyemeyen günahkar ruhların cansız maddeler ve eşyalar halinde tezahür edebileceklerinden bahsetmiştik (1). Bu bilgide o bahsi biraz daha derinlemesine gözden geçireceğiz ( 1. bkz: Şuurlu İnanç I , bilgi no: 173: “mahvoluş” ) .
 Geri veya bir süre için geriye yönelmiş bir ruhta madde üzerinde tesirler yaratabilmek ve ona hakim olabilmek imkanları azalır. Bu gibi ruhlar tıpkı en ilkel ruhlar gibi maddeye tesir edemezler. Tesir alanları dardır. Bu sebeple de onlarda maddeyi canlı hale getirmek ve kısmen dahi olsa ona hakim olmak imkanları yoktur.
Onların temasa geçtikleri maddeler canlı hale gelemezler. Bu sebeple de güçlü ruhların canlı hale getirebildikleri beden ve sair canlı tezahürlerin hakimiyeti altına girerler.
Cansız denen bir taş parçasını bir insan parçalar. O taş , dünya realitesine göre paramparça edilmekten bir ıstırap duymaz . Fakat o taşı tesiri altında bulunduran ve manevi hayatını idrak ederek yaşamakta olan ruh bu darbelerden ve parçalanmalardan gereken dersi alır.
Mesela insana ; ruh ve bedenden ibaret bir karışım denilmektedir. Bu , dünyada en geniş bir realite için uygun olan tariftir. Bu sebeple örneğimize bu tarifi ele alarak geçelim .
İnsan ruh ve bedenden meydana gelmiştir. Ruh beden üzerinde tesirler icra ederken diğer taraftan da kendi manevi değerinden ( maddeye bağlı olmayan değerinden) ve daha üstün değerlerden  yardım ve talimatlar alır. Bu yardım ve talimatları realitelere , dolayısıyla dünyaya intibak ettiren ise per değeri ve ruhun dünya imkanlarına uygun bir hale gelmiş olan bağlı ( yani maddeye bağlı) değeridir.
Bir insanın dünyada olması , onun ruhunun tamamen maddeye bağlı olmasını gerektirmez. O aynı zamanda da manevi hayatını yaşayan bir varlıktır. Bir insan dünya hayatını yaşarken , aynı zamanda yaşamakta olduğu manevi hayatını kolay kolay idrak edemez. Fakat manevi hayatlarını yaşayan varlıklar , maddeye veya herhangi bir robota bağlı hayatlarını idrak edebilirler. Bu yüzden de bir insanın çektiği azap ve ızdıraplardan  , manevi yönü haberdardır. Fakat bu “ haberdar oluş”, dünyada yaşayanların idrak edemiyecekleri bir tarzda tezahür eder. Ve dolayısıyla dünyada azap çeken bir ruhun aynı ıstırabı manevi alemde de çekmesi gerekmez.
Ruhların hayatları maddeye veya herhengi bir robota bağlı iken diğer taraftan da aynı ruhun  manevi bir hayatı vardır. Manevi taraf ise maddeye bağlı tarafın üzerinde tesirlerde bulunur. Bu tesirler de ruh üzerinde yüksek yardımlar vasıtasıyle gereken tesirleri icra ederler.
Masa , sandalye , taş , toprak yığını, kısaca akla gelen  her şey bir beden olarak düşünülebilir. Çünkü manevi bir kudretle  , bir ruhla ilgisi olmayan hiçbir robot mevcut değildir. Bu yüzden cansız denilenler  karşılaştıkları hareketlerden tesir almaz gibi görünseler de onların en yakınlarında bulunan manevi ve şuurlu varlık bunlardan tesirler alır.
Günahkar bir ruh için en ağır ceza ise tesir imkanlarının per tarafından tesirsiz hale getirilmesi sonucu bir süre için cansız varlıklarla bedenlenmesidir. Bu ; şuurlu bir varlığın mesela bir taş parçası halinde tezahür etmek mecburiyetinde bırakılması demektir.
Bu yoldan tekamül eden ruhlar , bulundukları tekamül yerinin imkansızlıkları içersinde sınırlı bir hayat geçirirler. Cansız tezahür ederler fakat aynı canlılar , insanlar gibi olup sadece cansız zannedilen bedenlerin sahipleridirler.
Bu yolda tekamül edenlerden , binlerce senelerden beri taşlar veya kayalar halinde olanlar vardır. Kaya halindeki bir ruhun değeri arttıkça , toprak haline gelerek bitkilerin bünyelerine karışmaya oradan da insan bedenlerine nüfuz etmeye imkan bulur.
Bir ruh hem bu tarzda , tesirler altındaki cansız maddeler halinde hem de canlı varlıklar halinde kısmi olarak  da tezahür edebilir. Unutulmaması gereken ise ; ruhun bedenle sınırlandırılmamış olduğudur. Beden , ruhun kuvvetle tezahür ettiği bir tesir alanıdır.

Şuur İnanç II ; Bölüm 10

  ALTINCI BÖLÜM
                                                
 
                                                     1301.
                                                  BİR VE O
Her şeyi ihtiva eden “bir”i izaha “ bir” demek kafi gelmez. O bir’i var eden kudret ise hiçbir şeyle tahdit edilemez.
 
                                                  1302.
                                      KISACA ;  PER NEDİR..
 
Buraya kadar per , çeşitli yönleriyle ve benimsetici metoda uygun olarak ele alındı. Bu bilgide ise per’in bir sentez izahını yapacak ve per denildiğinde ne anlaşılması gerektiğini anlatacağız.
Per’i mümkün olduğunca anlayabilmeniz için ikiye ayıracağız ve :
 
  1. Alt per
  2. Üst per ,    halinde tetkik edeceğiz.
 
  1. ALT PER :
 
Varlıkların manevi şuurlarını ( değerlerini) robotlu( maddeli) hallerine intibak ettiren değerdir.
Ruhların manevi halleri ile robotlu ( maddeli) tezahürleri arasında farklar vardır. Ruhların robota bağlı hallerine asıl manevi değerlerini intibak ettiren  , manevi halleri ile robota bağlı tezahürleri arasındaki  bağı hatta anlaşmayı kuran per’dir. kısaca ;
Alt per , ruhun manevi değerini , robotlu haldeki tezahürüne intibak ettiren değerdir.
 
  1. ÜST PER :
 
Ruhun manevi varlığı ile daha üstün değerler arasında  ; gereken irtibatları kurar  ve üst değerlerden ruha ulaşması gereken  komut ve yardımları , ruhun değerine uygun olarak ve onun en iyi faydalanabileceği bir halde ruha iletir.
Üstün varlıklar da ruhun durumundan yine , bir “otomatik verici”ye  benzetebileceğimiz per vasıtasıyle haberdar olur. Per’in bu şekildeki tezahürüne “ verici per” denilebileceği gibi , alıcı durumda tezahürüne de “ alıcı per” denebilir.
Şu halde , per , alıcı ve verici hallerde tezahür eden ve ruhların üstün varlıklarla irtibatını sağlayan bir değerdir ki , per’in bu haldeki tezahürüne Üst Per tezahürü denir. Per’in , ruhun tesir alanı içersindeki faaliyeti ise Alt Per tezahürüdür.
Bu izahtan sonra senteze gidilirse , o zaman per ; manevi varlıkların tesir alanları içindeki ve dışındaki irtibatları otomatik olarak sağlayan değerdir.. Per , Tanrının otomatik yardımlarını , nizamına uygun olarak tatbik eden değerdir.
 
                                                              *
EN  YÜKSEK  PER :
 
İlk var olanlardan “tekamül ettirici değer” , Tanrının “ per” halinde tezahür ettirdiği ve Mutlak Nizamına  uydurduğu yardımlardır.
Her merhalenin , her realitenin (1), değerine uygun olarak tezahür eden “per”ler , bu en yüksek  ve izahı imkansız büyüklük halinde tezahür eden “üstün per”e bağlıdırlar , onun emrindedirler , onun kontrolundadırlar. Per , her şeyin var oluşundaki etken (2) olarak tezahür eden değerdir. O , varlıklarında Tanrıyı temsil ettiği varlıkları kontrol eder. 
(1.      merhale ve realite : tekamül ederek ve değerlenerek yüksenilen , yücelinen makamlara , kademelere merhaleler ; bu merhalelerin edinmiş olduğu gerçeklere de realiteler denir. Merhaleler yükseldikçe  gerçekleri de ( realiteler de) yükselir. Her merhale bir realiteyi ifade eder. Her realite bir mertebenin göstergesidir) .
(2.      var olan her şeyin “varlık” olabilmesini sağlayan unsur) .
 
 Melekler , per’in çeşitli tezahürleridir. Cennet ve cehennem hayatlarının yaşanmasında , varlıkların değerlenmelerinde yardım eden hakim değer odur. Odur varlıklarda Tanrıyı temsil eden ve odur beşeriyetin Tanrı olarak tanıyageldiği..
Odur varlıklarda Tanrının mevcudiyetini hissettiren ; odur varlıkların Tanrı diye diledikleri, taptıkları. Fakat bilseniz Tanrı per’den ve onun tezahürlerinden ne kadar üstün ve haşmetlidir. Varlıkların katresini tahayyül edemiyecekleri per, Tanrının hakiki değeri karşısında ufaldıkça ufalır ; yok olur. Çünkü o da Tanrının yoktan var ettiklerindendir. Yoktan var ettikleri ise , var edenin değeri önünde yok olmaya mahkumdurlar.
 
Bu bilgide , Tanrının neden hiçbir şeye nisbet edilemiyeceğinin ( kıyaslanamıyacağının) izahı vardır.
 
                                                  1303.
                          EN  DOĞRU  VE  EN  YANLIŞ
 
Hakikatte sizin idrak edebileceğininz veya mevcudiyetini tesbit edebileceğiniz her şey , doğru olduğu gibi ; yanlıştır da.. Siz ancak ortamınızın şartlarına ve realitenize uygun olarak bir şeyin doğru olduğuna inanabilirsiniz. Ve bu yoldan doğruluğuna inandığınız yolda yürürseniz , tekamül eder manen değerlenirsiniz.
Doğru olduğuna inanma yolunda olduğunuz şeylere yanlış demek ; zaten sizi değer kaybına uğratır. Şunu unutmayınız ki , siz ne en doğruyu düşünebilir , ne de en yanlışı idrak edebilirsiniz.
Zaten sizin idrak edebileceğiniz manada ne en doğru , ne de en yanlış mevcuttur. Doğrular ve yanlışlar ise şartlardan , imkanlardan ve realitelerden doğarlar.
 
                                                  1304.
                          VAR OLUŞ , NİZAM , İDRAK
 
Var oluşun dünya realitesine göre izahı şöyledir :
Tanrı ilk önce üç değeri var etti. Bu değerler ;
 
  1. Tekamül etme imkanlarına malik değerler ,
  2. Tekamüle yardımcı değerler ,
  3. Tekamül ettirici değerlerdir.
 
Bu üç değer hem ayrı ayrı , hem de bir arada düşünülebilir. Bir arada düşünülürse bu değerler grubu ; üç hassa ihtiva eden tek değer halinde tezahür eder.
Var olma anında , üç değerin de , sizin anlıyabileceğiniz manada hiçbir maddi tezahürü yoktur. Hatta bu yüzden tekamül edici ve tekamüle yardımcı değerlere , yokluk halindeki değerler de denilebilir.
Tanrı , tekamül imkanlarına malik değerlerle , tekamüle yardımca değerleri ; tekamül ettirici değerle kendisine bağlamıştır. İzahı imkansız bir büyüklük halindeki bu değer , yine izahı imkansız bir büyüklükteki bir “per” halinde tezahür eder ki , ondan “ büyük per “ diyerek bahsolunacaktır.
Büyük per , Mutlak Nizamın  tatbikatçısı  ve kontrol edicisidir.
Vaziyeti bir örnekle aydınlatırsak ; büyük per’i kuklalara bağlı iplere , kuklaları da Mutlak Nizama uygun olarak var edilmiş ve yine per tarafından kontrol edilen varlıklara benzetebilirsiniz. Fakat hemen şunu da belirtelim ki, bu örnek büyük per’in  kudret ve haşmetinin zerresini tezahür ettirecek değerde bir örnek değildir.
Büyük per, Mutlak Nizamı(bir arada da düşünülebilen) iki değere tatbik eder. Ve onların , sizin idrak edemiyeceğiniz mükemmellikteki bir adaletle tekamül etmelerini sağlar.
Zannedildiği gibi değerler tekamül ederek şuurlanmazlar. Çünkü  tekamül , var olduğu andan itibaren şuurludur.  Fakat bu bilgi halinde de tezahür edebilen şuur, daha idrak mertebesine yükselmemiş varlıklar tarafından hissedilemez ve bilinemez. Bu sebeple de bu şuur , onu idrak edemiyenler için , otomatik bir yardım halinde tezahür eder.
Bir insan düşünme kabiliyetine maliktir. O insana ait bir uzuv mesela bir parmak ise başlı başına düşünemez. Fakat o parmak ve o parmağı tesiri altında bulunduran manevi kuvvetler de değerlenerek bağımsız bir şuura sahip olmak imkanlarına maliktirler. Her atom , her esir ve her ser ve diğer robotlar, bu robotlarla ilgili manevi değerler , tekamül ederek bağımsız şuurlarını idrak mertebesine yükselebilirler.
Bir varlığın bağımsız şuurunu idrak mertebesine yükselmesi , var olduğunu hissedebilmesi onu , tabi olduğu şuurlu varlıkların tesir alanları içersinde nisbi bir bağımsızlığa kavuşturur. Ve o da zamanla  otomatik olarak  tekamül etmekte olan varlıklar üzerinde tesirler icra etmeye başlar.
Bir varlığın şuurla diğer varlıklar üzerinde tesirler icra edebilmesi demek, o varlığın tam bir bağımsızlıkla hareket edebilmesi demek değildir. Varlık var olduğunu idrak ettiği anda  kısmen şuurlu bir tesir alanına sahip olur ki bir kelime ile bu tesir alanına “ruh” denir.
Bu yoldan var olan ruhlar tesirler icra ederlerken, per sistemleri vasıtasıyla Tanrının emirlerine bağlıdırlar.
Ruhlar tekamül ettikçe otomatik yardımlar eksilir ve bu eksikliği kendi değerleri ile telafi ederler. Kısacası , zamanla kendilerinin olmayan imkanlar , kendilerinin olmuş olur. Bu hal onların tesir alanlarını daima geliştirebilmelerini sağlar.
Bütün Mutlak Nizamı idrak eden bir ruh düşününüz. Bu taktirde onun tesir alanı Mutlak Nizamdır. Fakat o Mutlak Nizam olarak Tanrıya  bağlı olduğu için yine bağımsız hareket edemez.
Sözün kısası, her şey , izahı imkansız yüksekliklerin sahibi olan Tanrınındır. Her şeyi idare eden ve her şey üzerinde tam bir selahiyete kadir bulunan ; Allahtır.
O , her şeyi var ettiği gibi yok da edebilir. O’nun imkanları da büyüklüğü gibi hudutsuzdur.
 
                                      1305.
                                      DÜRÜSTLÜK
 
Dürüst olmak ; haşin tavırlar takınmak, kendini diğerlerinden üstün görmek  ve böbürlenmek için asla bir sebep teşkil etmez. Dürüstler aynı zamanda da iyi olmalı ve faydalı olmaya çalışmalıdırlar. Egonun baskısı altındaki bir dürüstlük etrafına kötü tesirler saçar ve saçtığı bu olumsuz tesirlerden en fazla kendisi zarar görür.
 
                                      1306.
                          AHLAK  YÖNÜ

 
Onları ilerletmeyen , bilgi yönü değil , ahlak yönüdür.
 
 
                                      1307.
                          HÜCRE VE TEDAVİSİ
 
Her hücre bir jeneratördür. Elektrik üretir. Jeneratör halindeki hücreye elektrik üretmek imkanlarını veren ise Mutlak Nizamdır.
Her hücre , istisnasız bütün varlıklar gibi Mutlak Nizama bağlıdır.hücreleri elektrik üreten jeneratörler haline getiren , benzeten bu manevi bağlardır. Hücrelerin manevi irtibatlarını analiz edersek, her hücrenin iki yoldan manevi tesirler aldığını görürüz.
 
  1. Dış tesirler ,
  2. İç tesirler.
 
1. D ı ş   t e s i r l e r ;
 
Güneşten , yıldızlardan , aydan ; kısaca akla gelen canlı cansız  bütün varlıklardan alınan tesirlerdir.
 
2. İ ç   t e s i r l e r ;
 
a. Per’in  Mutlak Nizamı tatbik için beden üzerinde icra ettiği tesirler.
b. Alınan besinlerin vücutta yanmasından meydana gelen tesirler ,
c. Korku , sevinç , keder , cinsel eğilimler gibi manevi yönleri kuvvetli hadiselerin hücreler üzerindeki tesirleri ,
d. Bir insanın huyundan meydana gelen  kıskançlık , hırs , şüphe gibi tezahürlerin , hücrelerin çalışmaları üzerindeki tesirleri..
 
kısaca ; iç ve dış diyerek izah edebileceğimiz tesirler hücreleri daima etkileri altında bulundurur.
Bir de bunlardan ayrı , her hücrenin kendisi üzerindeki etkileri vardır ki buna o hücrenin Mutlak Nizama uygun olan hareketi denir.
 
Şimdi dikkat edin ; bir hücre Mutlak Nizama uygun bir manevi tesirle hayattadır. Hücrenin çoğalmasını,  bölünmesini , yaşamasını sağlayan bu manevi tesirdir. Fakat bu tesir tam otomatik bir tarzda tezahür eder. Yukarda bahsedilen dış ve iç tesirler olmasaydı hücreler kurulu bir saat gibi bu tesirler altında monoton bir hayat yaşarlardı. Bunun böyle olmasını önleyen ve hücrelere şuurlu hayat istikametinde bir tekamül yolu çizen en değerli faktörlerin başında dış ve iç tesirler gelirler.
Dış ve iç tesirler hücrelerin Mutlak Nizama uygun olarak cereyan eden monoton hayatlarını zaman zaman değiştirebilirler. Hücreler , otomatik hayatlarının icab ettirdiği monoton hayatı yaşarlarken bir otomatik vazife görmektedirler. Mesela sindirim sistemi ile ilgili bir hücre vazifesinin icab ettirdiği bir otomatik hayatı yaşar. Bunu organize ve kontrol eden ise Mutlak Nizamı hücrede temsil eden per’dir.
Yemek yerken sinirlenen bir insanın sindirim sistemi hücreleri bu tesirleri yüklenirler.  Bu hal hücrelerin normal çalışmalarını aksatır ve hazımsızlık meydana gelir. Ve bu vaziyetin sık sık tekrarı sonucunda hasta gastrit , ülser veya kanser gibi hastalıklara yakalanabilir.
Kanser denen hastalık , jeneratör halinde çalışan ve şualar yayımlayan hücrelerin otomatik hayatlarında çeşitli yollardan alınan tesirlerle meydana gelen şua dengesizlikleri sonucu oluşur. Mesela sebebi cinsel olan bir şua bozukluğu , en çok cinsiyet ile ilgili organlarda kendisini gösterir. Çünkü vazifelerine göre ayrı ayrı yaradılıştaki hücreler , çoğu zaman vazifeleri ile ilgili tesirler alırlar.
 
TEDAVİ :
 
1.      İç tesirler sonucu ortaya çıkan hücre bozukluklarının  yine iç tesirlerle tedavisi. Bu , çeşitli tür ve  safhaları olan bir tedavidir.
2.      İç tesirlerden meydana gelen hücre bozukluklarını dış tesirlerle şuurlu olarak tedavi.
3.      Dış tesirlerden meydana gelen hücre bozukluklarını iç tesirlerle tedavi.
4.      Dış tesirlerden meydana gelen hücre bozukluklarını yine dış  tesirlerle tedavi.
5.      İç  tesirlerden meydana gelen hücre bozukluklarını  iç ve dış  tesirlerle tedavi.
6.      Dış  tesirlerden meydana gelen hücre bozukluklarını  dış ve iç  tesirlerle tedavi.
 
                                              1308.
                                      ANA  BİLGİLER
 
Dünyaya bilgiler verilirken , o bilgilere vasıta olan şahsın değeri süzgeç olarak kullanılır. Şahıs bilgiyi kendi değerinden geçirerek yansıtır.
Gerçi zaman zaman vasıta olan şahsın değerinin üzerine çıktığı görülür. fakat bu hal Mutlak Nizam icabı devamlı bir hal değildir. Şayet vasıta olan şahıs henüz dünyaya yeterince intibak edememiş kadar genç veya yeterli bilgiye sahip değilse ; o zaman bilgiler çok yüksek dahi olsa vasıta olanın değeri ile ayarlanırlar.
Bu gibi durumlarda , daha başka kelimelerle de izah olunabilecek bilgiler  , vasıta olanın kolaylıkla kullanabileceği kelimelerle izah olunurlar. Bu hal , bilgileri tetkik edenlere ( şayet bu yolda yeterli bilgiye sahip değilseler) söylenenleri önemsiz şeylermiş gibi bulmalarına yol açabilir.
Şuurlu İman devri arifesinde birçok medyomlar gayet kıymetli bilgiler vermişlerdir. Fakat isminden de idrak edilebileceği gibi , Şuurlu İman devri ,  otomatik veya ruha maledilmemiş ve sadece aktarılan bilgilerle kurdurulabilecek bir devir değildir.
Bu sebeple Şuurlu İman devrinin “ana bilgiler”ine vasıta olanın , bu bilgileri bizzat benimsemiş ve dünya hayatındaki tezahürüne benimsetebilecek değerde olması şarttır.
Şuurlu İman devri daha önceki birçok devirlerde olduğu gibi sadece bilgi üzerine oturtulabilecek bir devir değildir. Temel bilgilerin benimsenmesi şarttır.
Spritizma yoluyla elde edilen bilgilere vasıta olanların bilgi nakil işi , benimsenmiş bilgilerin nakil ve izah işi değildir. Buna rağmen ana bilgilerin iyice izah edilebilmesinde  veya onlara iyice bağlanılmasında bu tür bilgiler çok mühim roller oynarlar.
Şuurlu iman çalışmalarında  , bazı önemli yardımcı bilgiler , bir süre için ana bilgiler zannedilebilirler. Ana bilgileri ise yardımcı bilgilerden ayıran  birçok farklar mevcuttur. Bu farkların başında , ana bilgilerde spritizmada kullanılan  medyom , operatör gibi şahıslara lüzum olmayışı gelir. Vasıta olan zaten kendisine mal etmiş olduğu bilgileri zamanı geldikçe otomatik olarak hatırlar ve açıklar. Bu hatırlamalar tebliğ alma tarzında da tezahür edebilir.
Ana bilgilerde , bir de, herkesin anlayabileceği bir fark daha vardır. Ana bilgilerde ve bu bilgilerin takip ettiği sistemde  “benimsetici metot” insani imkanlarla düşünülemiyecek bir mükemmellikte kendisini gösterir.
Ana bilgilerle diğer bilgiler arasındaki birçok farktan sadece  bir tanesi olan bu fark bile ana bilgileri derhal diğerlerinden farklı kılar.
Medyomlar vasıtasıyle bildirilen çok yüksek yardımcı bilgilere gelince , gördükleri birçok mühim vazifelerin başında ; ana bilgilerle açıklanan bilgilerin daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve açıklanacak yüksek bilgilere zemin hazırlamak gibileri vardır.
Ana bilgilerdeki bir başka mühim husus da , çok mühim hakikatlerin  ( mesela “per” gibi) öncelikle ana bilgiler tarafından açıklanmalarıdır. Yardımcı bilgiler , bu mühim hususlardan , ana bilgilerde  açıklandıktan sonra bahsedebilirler.
Yardımcı bilgiler birçok menşe’den ve birçok medyoma tebliğ edilebilirler. Medyom ve operatörlerin değer farklılıklarından dolayı  da aynı menşe ve gaye ile verildikleri halde , aynı oldukları iyice tetkik sonucu ancak anlaşılabilir. Ana bilgiler ise tetkik edenlerin şüphe ve tereddüde düşmemelerini sağlayacak vasıfta tek vasıtalı ve tekdirler.
 
                                                  1309.
                          TEKAMÜL  MÜCADELELERİ
 
Her varlık, her canlı kendi imkanlarına ve ortamın şartlarına göre tekamül eder. Tekamül yolu  ise denenmelerle doludur.
En basit ve imkansızlıklar içersindeki canlılar otomatik olarak ürerler. Yaşamaları için gerekli olan besin ise yanıbaşlarındadır. Biraz daha tekamül etmiş olan canlılarda ise “emek” karşılığı tekamül görülür.
Küçücük bir örümcek, yaşamak için gereken besini sağlamak amacıyla kendisinden büyük ve güçlü hayvanlara saldırmak zorundadır. Hayvanların tekamülünde emek ve cesaret çok büyük rol oynar. Her varlık tekamülü için gereken cesarete , imkanlara , vasıflara maliktir.
Yaşaması için diğer hayvanları öldürmek mecburiyetinde olan bir hayvan avına saldırırken korkusuz değildir. Onu korkusuz değil ama cesur yapan cesarettir. Böylelikle de birçok hayatlar sonrasında varlığında yavaş yavaş bir irade kök salar.
İnsanlar da hayvanlar gibidir. Onlar da tekamül ihtiyaçlarını karşılayacak vasıflara ve ayrıca zaaflara maliktirler. Şuurla tekamül edenler ise vasıfları ile zaaflarını yenerek ve yaptıkalrı işi bilerek tekamül yolunda ilerlerler.
 
                                                  1310.
                                                  HEDİYE
 
Tanrının bana bahşettiği nimetler var. Ben ise faydalanmanız için onları seve seve size hediye ediyorum.
 
                                                  1311.
                                      MANEVİ  HEDİYE
 
Manevi değerleri hediye etmesini bilenlerde onlar eksilmezler.  Onlar , karşılık beklemeden hediye edebilende fazlalaştıkça fazlalaşırlar. Her hediyede ise maneviyatla ilgili bir yön vardır.
 
                                                  1312.
                                                  İKİZ
 
İkizler aynı manevi varlığın analizi halindeki ayrı tezahürleridir. Bu sebeple ikizler arasında bir his ve kader birliği göze çarpar. Onlar ayrı ayrı zamanlarda dünyaya gelen kardeşlerden çok daha fazla birbirlerine yakındırlar. Bu yakınlığı , aralarındaki manevi bağlar meydana getirir.
 
                                                  1313.
                                      BAĞLI  ŞUUR; BAĞLI  RUH
 
Buraya kadar verilen bilgilerde , ruhlar dünya ve benzeri tekamül yerlerindeki bedenlerini tesirleri altında bulundururlar denmişti. Bu , yerinde bir izahtır. Fakat ruhların bedenleri ve bedensel imkanlarıyle sınırlı bir de “bağlı şuur”ları vardır ki bu şuur da ruh halinde tezahür eder.
Tabi bulunduğu manevi değeri (ruhu)  bedende temsil eden “ bağlı ruh”tur. Bedenler ise manevi ruhun kuvvetle tesiri altında bulundurduğu alan ve alanlardır.
 Beden manevi ruhun tesir alanındadır fakat bu tesir alanında da bir “ bağlı ruh” tezahürü mevcuttur. Bağlı ruh beden ve bedensel imkanlarla tahdit edilmiş olduğundan ona , “bedendedir”de denilebilir.
Bağlı ruh, beden ve onun imkanlarıyla tahdit edilmiş olduğu için  bedendedir. Zaman ve mekan gibi kavramlarla da açıkça izah edilemiyeceği için bedendeki yeri belli değildir. Bağlı ruh , beden ile tahdit edilmiş fakat bedeni tesirleriyle kucaklamıştır.
O bedenden ayrı düşünüldüğünde manevi bir varlık vaziyetindedir. Bedenle birlikte düşünüldüğünde ise robotlu bir varlık halinde tezahür eder.
Ölüm hadisesiyle ruh kendi varlığını artık bağlı ruhun imkanlarıyla hissedebilir. Bağlı ruh , zaman ve mekan kavramlarıyle izah edilmesine imkan olmayan bir planla yeni tesir alanlarına yönelir.
Bir bağlı ruhun, manevi ruhluk halini idrak etmesi , çok yüksek ve o oranda da mes’uliyetler yükleyen bir haldir. Bu sebeple ruhlar her ölüm hadisesinden sonra  manevi ruhluk mertebesini idrak edemezler. Bu hal ( bazı özel haller hariç) bir ruhun tekamül safhalarını tamamladığı bir tekamül yerini son ziyaretinden sonra olur. Çünkü ruhlar manevi ruhluk hallerini idrakle yepyeni ve çoğunlukla eskisine hiç benzemeyen bir tekamül devresine hazırlanırlar.
 
                                                  1314.
                          HADİSELERİN MADDİ VE MANEVİ YÖNLERİ
 
Herhangi bir hadiseyi en az iki yönden tetkik etmek mümkündür.
 
  1. Madde dünyasından
  2. Maneviyat alemlerinden
 
Dünyadaki bir insan hadiseleri ancak maddi yönünden ve mevcut imkanlarıyle tetkik edebilir. Cereyan eden hadiselerin, maddi yönünü tesirleri altında bulunduran  bir de manevi yönü vardır ki bu yön dünyadan ancak hissedilebilir , nüfuz edilir fakat yaşanamaz. İnsanların , hadiselerin ve varlıkların manevi yönlerini yaşayabilmeleri için robot baskılardan kurtulmuş olmaları gerekir. Bu ise dünyada olabilecek veya başarılabilecek bir iş değildir.
Dünyada insanlar ancak maneviyat ile ilgili hadiselere nüfuz ederek tekamül edebilirler ; fakat onlara hakim olamazlar ve hakimiyetleri altına alabilecekleri hadise ve varlıklar ancak hadiselerin kabalaşmış yönleridir.
Bir taşı eline alarak yontan bir insan  her ne kadar taşa hakim görünürse de hakikatte o sadece maddi tarafı veya taraflarından bir tanesi taş halinde tezahür eden bir varlığın  sadece maddi tezahürü üzerinde  kısmi bir hakimiyet  kurabilir. Bu sebeple de birkaç parçaya ayırabildiği  ve  uzaklara fırlatabildiği taşı , aynı kolaylıkla atomlarına ayıramaz ve onu sonsuz uzaklıklara fırlatamaz.
Hadiseler ile varlıklar arasındaki münasebetler maddi ve manevi yönlarden tetkik edilebilirler. Mesela bir hastanın ölümü çeşitli vesilerle geciktirilebilir. Hakikatte bu gecikme hadisesi ölüm hadisesinin zamanında vukua gelmesi için ortaya çıkan bir hadisedir. Gerçi hadiseler manevi yönlerinden tetkik edilirlerken  dünyada “zaman” denilince akla gelen şey aynen geçerli olamaz. Fakat dünyadaki zaman kavramının bir de manevi karşılığı vardır.
Bir hadisenin cereyan edebilmesi için , hadisenin maddi ve manevi yönleri arasında zorunlu bir ahengin oluşmuş olması şarttır. İşte bu zorunlu ahengi oluşturan faktörler maddi ve manevi yönlerinden tetkik edildiğinde başka başka manzaralar gösterirler. Bu ahengi oluşturan faktörler zaman zaman gecikme , unutkanlık , şans , şanssızlık gibi birçok durumlarda tezahür ederler.
                         
                                                  1315.
                          OLUMLU-OLUMSUZ DAVRANIŞLAR 
 
Hatalarınızın ve yerinde  davranışlarınızın tahlillerini yapınız ! Sizin için kurtuluş yolunun bu noktadan başladığını da asla unutmayınız.
 
                                                  1316.
                                                  MÜCADELE
 
Harp , geçim, seçim , kısaca her şey tekamülle ilgili mücadelelerdir. Mücadelesiz dünya hayatı olmaz. Şuurlu İman devriyle mücadeleler , erdem mücadelesi haline gelecektir. Şuurlu İman devrinde mücadelelerin sebepleri ne olursa olsun , onu bir erdem mücadelesi haline getirmek şarttır.
 
                                                  1371.
                                                  TEVİL
 
Bir insan mevcut imkanlarınım kullanarak varabileceği en doğruya nasıl  ulaşabilir?.. Bu en doğrunun ise hiçbir zaman hakiki en doğru olamıyacağından önceden bahsetmiştik.
Bir insanın realitesi yükseldikçe “en doğru” hakkındaki fikir ve düşünceleri de değişebilir. İnsanlar hangi realitede olurlarsa olsunlar ulaşabildikleri en doğruyu tatbik etmeleri gerekir. Halbuki insanlar birçok sebeplerden dolayı tatbik edilmesi gerektiğine inandıkları en doğruyu tatbik edemezler.
Mesela bir şahıs “ hayır! Ona el uzatmam doğru değil..” diye düşündüğü halde , çeşitli maddi ve manevi tahrikler onu el uzatmaması gereken şeye yeklaştırır. Bunun sonucunda da tasvip etmediği şeyleri yapabilir.
İnsanlar , tasvip etmedikleri hareketleri yaparak değer kaybına uğrarlar. Çünkü yanlış olduğu bilinerek yapılan hareketleri per , ağır veya hafif suçlar halinde kaydeder. Yapılması gereken ; mevcut bütün imkanları kullanarak ulaşılabilecek en doğruya ulaşmak , yapılması gerekeni bulmak. Onu tatbik etmeden önce de  toplum realitesine uygun olup olmadığını , içinde bulunulan şartlara göre kontrolden geçirmek ve sonuç ne ise onu hayata tatbik etmektir.
İnsanlar bazı tevil (1) yollarına  iyi düşünceleri sonucu da sapabilirler. Bu hal onları değer kaybına uğratmasa bile daha henüz inandıkları en doğruyu yapacak veya söyleyecek seviyede olmadıkları bir mertebede bulunduklarını gösterir ( 1. tevil : gerçek anlamından başka bir anlamla yorumlama) .
Bazen bilinen bir doğrunun aynen anlatılması sakıncalı görülür ve değiştirilerek anlatılır. Bu hal çok defa iki insanın arasını bulmak isteyen üçüncü bir şahıs tarafından yapılır. Üçüncü şahıs iyi düşüncelere sahiptir. Böyle olduğu için de birbirleri hakkında iyi konuşmayan iki şahsı birbirlerine yaklaştıracak tarzda davranır. Hatta bu düşünceyle yalan dahi söyleyebilir. Ve sonunda bu iki kişi birbirlerine yakınlaşabilirler.
Fakat durum gerçeğe dayalı olmadığı için , üçüncü şahsın beklediği asıl yakınlık doğmaz  ve kısa bir zaman sonra yine aralrında anlaşmazlıklar başgösterir. Arabulucu rolündekinin bu yolda harcadığı emekler boşa gider.
Bu sebeple ; pek ama pek müstesna haller dışında “doğru” daima söylenmeli  veya yapılmalı , buna imkan yoksa susulmalı. Susup söylememek veya tatbik etmemek yoluna gidilmeli, tevil yolu tercih edilmemelidir.
Unutulmamalıdır ki , teviller bunu yapanlar için zararsız veya az zararlı olduğuna inanılan yalanlardan başka şeyler değildirler.
 
                                                  1318.
                                      ŞUURLU ÖLÜMSÜZLÜK
 
Bir hayattan yepyeni bir hayata geçiş birçok safhalar gösterir. Aynı zamanda da çok çeşitlidir.
Şurası muhakkaktır ki ; bu dönüm noktası yaşayan varlıklar için pek kolay değildir. Herhangi bir tekamül yerindeki mesela dünyadaki bir varlığı düşünürseniz bu varlık ölüm olayını yaşamasından sonra realitesinden kısmen sıyrılır. Artık onun yaşayabilmesi için havaya , suya , gıdaya, anlaşabilmesi için lisana , varlığını belli edebilmesi için de bedene ihtiyacı yoktur.
Dünyadan ayrılmak demek , dünya ile olan bu tür bağların kopması demek değildir. Dünya hayatı boyunca edinilen , günah ve sevaplar per vasıtasıyle otomatik olarak varlığın yeni yaşamakta olduğu hayat realitesine uydurulur. Bu hal , varlığın bir süre önce yaşadığı dünyayı unutmasına ve içinde yaşadığı yepyeni şartlara alışmaya başlamasına sebep olur.
Artık o dünyadayken edindiği bilgileri , yediği yemekleri , konuştuğu lisanları çektiği üzüntüleri hatırlayamaz. Çünkü onun çevresinde artık madde denen bir tekamül faktörü mevcut değildir. Bu sebeple varlık , dünya hatıralarından kalan izlerden , içinde bulunduğu yeni şartlara göre faydalanır.
Şimdi de madde kainatındaki bir tekamül yerinden ahirete geçip de yine madde kainatının diğer bir tekamül yerine geçen  varlığı düşününüz. Bu varlığın önceden yaşadığı tekamül yeriyle , gittiği tekamül yeri arasında farklar vardır. Sıcaklık , ışık..vb. şeyler tesiriyle bulunduğu yerin maddeleri , önceki yaşadığı yerdeki maddelere benzemez. Bu fark varlığın önceki ve sonraki hayatları arasında büyük değişiklikler meydana getirir.
Bir varlığın ayrıldığı tekamül yerinde tekrar bedenlendiğini düşününüz. Bu taktirde de varlık normal hayatını yaşarken eski hayatını hatırlayamaz. Buna da sebep, ölümünden sonra , önceki hayatı boyunca yaşadığı hadiselerin muhasebesinin yapılmış ve kapanmış olmasıdır. Ölümden sonra eski hesaplar , manevi değer veya değersizlikler halinde varlığa malettirilir. Artık varlık yüklendiği bu yükün gerektirdiği hayatı, Mutlak Nizama uygun olarak yaşamak zorundadır.
Ekminezi denen deney madde ile sınırlıdır. Bu sebeple insanları ancak bir önceki dünya hayatına götürür. Bir önceki hayatlarını dünyada yaşayanlar ise zannedildiğinden de fazladır.  Çünkü başlanan yerde devam tekamülde faydalar sağlar.
Ekminezi deneylerine benzeyen fakat onun çok yüksek bir hali vardır. O da varlıkların diğer tekamül yerlerindeki  hayatlarını tetkik eder. Fakat bunun için insanların önce manevi lisanla anlaşmayı öğrenmeleri gerekir. Bu kolay bir iş değildir. Manevi anlaşma yolu ise Şuurlu İmandan geçer.
İnsanlar,  bu yolda ancak manevi değerleri , bulundukları şartlara uygun hale getirebilmek imkanlarını elde edebildikten sonra başarı kazanabileceklerdir. Şu halde görülüyor ki Şuurlu İman sadece  dünya hayatını şuurlandırmakla kalmamakta  ,aynı zamanda da tekamül yerleri arasında bağlar kurmaktadır. Bu bağları varlıklar liyakatleriyle köprüler haline getirebilirler. Bunun sonucu olarak da şuurlu bir ölümsüzlüğe yükselebilirler.
  
                                                   1319.
                                         DÜNYADA  HESAP
 
            Bazı hayatlarda , o hayatların muhasebesi dünyadayken yapılır. Böyle bir hesaba tabi tutulanlar ekseri dünyadan ayrılır ayrılmaz tekrar dünyaya dönecek olanlardır.
 
                                                      1320.
                                        CENNET – CEHENNEM
           
 
 Cenet , cehennem ve ahiretin çeşitli tezahürlerinden bundan önce bahsetmiştik. Şimdi aynı konuda biraz daha ilerleyeceğiz.
Şu ana kadar bildiklerimizden de anlaşılacağı gibi , cennet  ve cehennemin kısaca izahını yapmak mümkün değildir. Çünkü varlıklar cennet ve cehennem hayatlarını sayılamıyacak kadar  çeşitli yaşarlar.
Dünya ve benzeri yerlerde cennet ve cehennem  hayatlarını yaşamak mümkün olduğu gibi , manevi değerleri yüksek ortamlarda  da aynı hayatı yaşamak mümkündür.
Robot değeri fazla olan yerlerde cennet ve cehennem hayatları  robotlarla sımsıkı bağlı olarak yaşanır. Manevi değerleri fazla olan  yerlerde cennet ve cehennem hayatları robotlu yerlere göre çok daha kuvvetle yaşanır.
 
                                                  1321.
                                                  TEZAHÜR
 
Ortada tezahür vardır. Vasıta yoktur.
 
                                                  1322.
                                                  KAİNATLAR
 
En basit varlığı ser olan , alabildiğine büyük bir ortam düşününüz ve buna ser kainatı deyiniz. Ser kainatı en basit elemanı “ser” olan bir kainattır. Bu kainat , birçok kainatlar ihtiva eder. Esir kainatı , elektron kainatı ve atom kainatı ; ser kainatının ihtiva ettiği  kainatlardır ki bunlara alemler de denebilir.
a.       Ser kainatı ser zerrelerinin yanyana gelmelerinden meydana gelmiştir.
b.      Esir kainatı , ser zerrelerinden meydana gelen sistemlerin vücuda getirdiği esir zerrelerinin yanyana gelmelerinden meydana gelmiştir.
c.       Elektron kainatı , esir zerrelerinin vücuda getirdikleri sistemlerden oluşan elektron zerrelerinin  yanyana gelmelerinden meydana gelmiştir.
d.      Atom kainatı , elektron sistemlerinden oluşan atomların yanyana gelmelerinden meydana gelmiştir ki buna “madde” denir.
 
Elektron kainatı ile atom ( yani madde) kainatı arasında çok sıkı bağlar vardır. Atom kainatı şartları içersinde tekamül edenler , elektron kainatını idrak yönünde yükselirler.
Komşu kainatlar arasında bir çok bağlar vardır. Atom ve elektron kainatları arasındaki bağlar , şualar halinde tezahür ederler. Atom ve elektron kainatlarına  kaba ve ince madde kainatları da denilebilir. Çünkü bunlar birçok bakımlardan ayrı ayrı tetkik edilebilecekleri gibi , birçok bakımlardan da bir arada düşünülebilirler.
Elektron kainatındaki varlıklar , atom kainatındaki en sert ve kaba maddelerden bile geçer , nüfuz edebilirler. Elektron kainatı şuurlu tesir alanlarında olan ruhlar , atom kainatındaki maddeler üzerinde şuurlu tesir icra eden ruhlardan daha ileri ruhlardır.
Atom , elektron ve diğer kainatlarda tekamül eden varlıkların kendi değerlerine uygun ahiret hayatları vardır.
 
                                                  1323.
                                  SESSİZLİKTEKİ  KUDRET
 
   Yüksek  yardımların hiç beklenmedik bir anda nasıl tezahür  ettiğini , yerlerin yarılışını , şehirlerin bir anda ortadan kayboluşunu ibretle dinleyenler  , sonradan onlardan “mucizeler” diyerek bahsederler. Şiddet arttıkça mucize onların gözünde kuvvetlenir. Maddi tezahürlerin kuvveti , hadiseleri mucizeleştirir , efsaneleştirir. Bu , şuurlu İmanı idrak mertebesine erişememişler için böyledir.
Şuurlu İman ; sessizlikteki , şekilsizlikteki kudreti idrakle ve idrak edilene imanla başlar. Bu sukünet öyle bir kudrettir ki ; eşya (1) şekillenmek özelliğini , ses ise ses haline gelme değerini ondan alır. Ve bunun böyle olduğuna iman edenler , maddenin üzerindeki maneviyat alemlerini idrak edenlerdir. İdrakten ise iman doğar. İşte Şuurlu İmanın özü bu imandır ( 1. eşya : “şey”in çoğulu. (Arapça) “ şeyler” demektir) .
Gerçi , Şuurlu İman Ana Bilgileri , imansızlara bile iman kudretini yükleyecek kudrettedir. Fakat bu kudretten dolayı, zorla boyun eğmek insanları değer kaybına uğratır.
İnsanların değer kaybına uğramalarının bir başka sebebi de ; madde üstü bir maneviyat alemine inandıkları halde madde esaretinden kurtulamamalarıdır. Bu esaret onlara günahkarlık yollarını açan bir esarettir.
 
                                                  1324.
                                      SUÇLARINIZI  ÖRTÜNÜZ
                                                 
M E T O T
Suçlarınızın önce suç olduğunu idrake çalışınız. Unutmayınız ki , vicdanınıza , bilginize ve içinde bulunduğunuz realiteye uygun olmayan hareketleriniz hatta düşünceleriniz suçtur.
Siz ancak tekamüle hizmet gayesiyle , imanla , toplum realitesini yükseltmeye çalışırsınız. Bizim yolunu aydınlatmadığımız tekamül öncüsü zanlıları da vardır. Onlar sözde tekamüle hizmet yolundadırlar. Aralarında yoluna samimi olarak inananlar pek azdır. İnanmadan fakat öncü olmak hırs ve hevesine kapılarak günahkarlık yolunu tutanlardır..
Biliniz ki dünya çapında bir tekamül yolu , ancak tuttuğunuz ışıkla aydınlanır. O ışıktan , ellerindeki meş’aleleri yakanlar , size yardıma koşarlar.
Bugün beşeriyet içinde ellerindeki meş’alelerle yolları aydınlatmak üzere seferber olmuş varlıklar vardır. Onları dinleyiniz!.. Doğru yolu ve doğru yolda olmak mecburiyetini anlatacak olanlara kulak veriniz. Ellerinizdeki yanmayan, sönmüş veya sönmek üzere olan meş’aleleri o varlıkların elindeki ateşle tutuşturunuz.
Meş’aleler arttıkça aydınlık artar. Arttıkça artan aydınlık ise bir gün kendi yolunuzu çizecek kadar size önderlik edebilir.
Şuurlu İman yolundaki bir varlığın elindeki meş’alenin , kendi yolunu aydınlatması şarttır. Din devri ise meş’alelerin tutuşturulmadığı  ,  varlıkların tutulan ışıktan faydalanarak yol aldıkları devirdir.
Ellerinizdeki meş’alelerin ışığı arttıkça etrafınızdaki nurla birlikte gölgeler de artacaktır. Işık arttıkça gölge artar. İşte size düşen görev , bu gölgeleri iradenizle , bilginizle ve vicdanınızla yok etmektir.
Suçlar ışığa koşan pervanelere benzerler. Işık arttıkça çok uzaklardaki pervaneleri bile kendisine çeker. Onlar sadece bir süre için aydınlığa gölge edebilirler. Sonuçta yanar ve ışık gölgesiz saf haline kavuşur.
Siz de öyle olunuz. Işığı sadece bir yol gösterici olarak tanımayınız. Gerektiği zaman ondan ilham da alınız. Hatta ve hatta ; o olmaya çalışınız!. O , doğru yolda olana kendinden vermesini bilir. Doğru yol yolcularının yüzlerinin pırıl pırıl oluşları bunun içindir.
                                               *
 
Suçlarınızı örtünüz. Fakat suçlarınızın üstündeki örtünün  korkudan, riyakarlıktan, menfaatten ve bna benzer şeylerden örtülmüş olmamasına dikkat ediniz.
Suçlarınızı örtünüz fakat örtmeden önce birer birer kendinize itiraf edniz. Aralarında açıklamaya mahsur görmediklerinizi dostlarınıza söyleyiniz. Bunda hem sizin hem de dostlarınız için fayda vardır. Unutmayınız ki aranızda suçu kendi tarafından örtülmemiş tek bir insan dahi yoktur.
Hepiniz suçlusunuz!.. Ve hepinizin kendi kendinize örtmeye çalıştığınız küçük büyük suçlarınız var. Bunları tekrarlamamanız ve örtmeniz ise sizin elinizde.  Onları örtebilmeniz için ise evvela onların neden suç olduklarını idrak etmeniz, neden örtülmesi gerektiğine inanmanız gerekir. Bunları yapınız sonra onları hiç olmazsa kendinize itiraf ediniz. Ve iradenizle , alabileceğiniz en büyük yardımlar olan yardımlarımıza sığınınız. Sığınırken de size gereken yardımın yapılmadığı bir anın bile mevcut olmadığını idrake çalışınız.
 
                                               1325.
                                   BAŞ  VE  MES’ULİYET
 
Bir tarlaya zarar veren sürüden çoban sorumlu tutulur. İnsanlar ise çoğu zaman hırs ve zaaflarının tesirlerine kapılarak baş olmak için mücadele ederler.
Baş olmak , bir toplumun mes’uliyetini yüklenmek ; sadece hırsa, ihtirasa uyularak çalınacak kapı değildir. Bu tarzda o kapıyı çalanlar , kapı açılınca , kendilerini manevi değer ve imkanlarıyle hiçbir zaman kıyaslanamıyacak olan bir yükseklikte bulurlar. Yükseklikler ise baş döndürücüdür. Başı dönenler ise düşme tehlikesiyle karşı karşıya olanlardır..
Dönmeye başlayan başlar için bile kurtuluş yolu vardır. Onlar emin yerlere tutunarak , güven içersinde olabilecekleri yerlere kadar yavaş yavaş şuurla alçalabilirler. Aslında bu hal , alçalış halinde tezahür eden idrakli bir yükseliştir.
                                              
                                               1326.
                                               KARBON
 
Karbon saflaştıkça asillerşir ve ışıklı bir hal alır (1). Karbondaki parlaklık , asıl yapı taşı karbon olan atom kainatının , yüksekliklerinin kanıtıdır ( 1. tabiatta en çok kömür ve grafit olarak bulunan karbon , elmas olarak da bulunmaktadır. Elmas , saf karbondur) .
Bir varlığa parlak karbonlar vasfını veren, bir boşluktan geçer gibi ona ulaşılabilen hissi veren , o varlığın atom kainatının üzerinden gelen bir varlık  olduğunun bir göstergesidir.
Bu yoldan alınan bilgiler ; atom kainatı ile , madde ile sınırlı bilgiler değildir. Madde üstü kainatları da ilgilendiren mesela elektron , esir hatta ser kainatlarıyle ilgili bilgiler olabilir.
Fakat şu da unutulmamalıdır ki, bu tarzda verilen bilgiler , mesela ser hakkında verilmesi istenen bir bilgi aşağı doğru, sere en yakın kainat realitesine uydurulur. Evvela esir seviyesine , sonradan da elektron seviyesine düşürülerek verilir.
Mutlak Nizamıın tatbik edilmekte olan sistemlerine göre  bir kainat , ancak üzerindeki ve kendisine en yakın kainattan bilgi alır. Ana bilgiler ise Mutlak Nizamla yahdit edilmiş bilgiler değildir.
 
                                               1327.
                                   RUHUN  ÖZ  MANEVİ  YÖNÜ
 
Birçoklarınız , bazı varlık ve hadiseleri kapsamlı ve çok yönlü düşünememek yüzünden gerektiği kadar hakikatlere nüfuz edememektesiniz.
Mesela çoğunuz bedene bağlı bir ruhu ve ölüm hadisesini basit bir tarzda düşünmektedirler. Onlar için ölüm hadisesi ruhun bedeni terk etmesidir. Peki ruh bedeni terk edince , bir an  için dahi olsa , acaba başıboş mu kalıyor? Hiçbir şeyin başıboş bırakılmadığı bir sistemde ruhlar nasıl başıboş bırakılır?..
 
Hiç şüphesiz ki ruhlar başıboş değildirler. Bedene bağlı olarak tezahür eden ruh , ölüm hadisesiyle manevi yöne doğru yönelir. Ruhun , bedenden manevi varlığına doğru kayması sonucu :
 
  1. Bedeni meydana getiren maddeler , ruhun beden üzerindeki yaşatıcı tesirlerinden yoksun kaldıkları için basitlerine ayrılırlar.
  2. Bedenle irtibatı kesilen ruh , zaten bağlı bulunduğu manevi yönü tarafından çekilir. Aslında çeken de , çekilen de aynıdır. Ayrı ayrı duruşlarının sebebi her ikisinin de müstakil şuurlu olarak tezahür etmeleridir. Bu hal maneviyat alemleri için ne kadar doğal ise , madde dünyası için de o kadar alışılmamış bir haldir. Ve bu yüzden yadırganır.
  3. Bedenle ilgili gözüken ruh , diğer taraftan manevi değeriyle irtibattadır dedik. Ölüm hadisesiyle beden ruhu manevi yöne kaymaya başlar. çünkü ruhun çeşitli şuurlu tezahürleri arasında, durumları ne olursa olsun manevi bağlar mevcuttur. Şu halde bir ruhun herhangi bir şekilde tezahür edişinde meydana gelen değişiklik , dışa nasıl yansırsa yansısın , hadise ruhun öz manevi bünyesini ilgilendiren adeta bir iç meselesidir.
 
                                                   1328.
                                                VAZİFELİ
 
Dünyada vazifeli olarak gelenler arasında sırf dünyasal gözüken faaliyetleriyle de büyük hizmetlerde bulunanlar vardır.
 
                                                  1329.
                          TOPLUMDA  VAZİFE  GÖRENLER
 
İnsanların iman güçleri ve inandıkları şeyler arasında  farklar vardır. Aynı şeylere aynı güçte inanmış iki insan yoktur. Her şey gibi imanlar da farklıdır. Farklı olan bu imanları bir merkezde toplayacak olan ise Şuurlu İmandır.
Bir insanın alabileceği en yüksek yardımlar imanını kuvvetlendirme yolunda aldığı yardımlardır. Bu yardıma eski peygamberlerden bir çoğunun da ihtiyacı vardı. Eski devirlerde gelen peygamberlerin büyük bir kısmı vazifelerini şuur ve imanla yapmadılar ; otomatik olarak yaptılar. Otomatik vazifeleri üstlenen varlıklar da hiç şüphesiz ki bu vazifeleri hak edecek değerdedirler. Fakat şuurlu olarak vazife görmek bambaşka ve diğerlerinden çok yüksek bir tekamül merhalesidir.
Tek yaşayan bir insan düşününüz. Bu insanın yaşayabilmesi için  öğrenmesi gereken şeyler vardır. Fakat tek olduğu için ona bunları öğretecek kimse yoktur. Şu halde onun yaşayabilmesi için havaya , suya , gıdaya olduğu kadar peygamber olmağa da ihtiyacı vardır. İlk insan da bu sebeplerden peygamber olmuştur.
Bir insanın peygamber halinde tezahür edişini  ikiye ayırarak düşünebilirsiniz. Bir kere her insan kendisi için bir peygamberdir. Çünkü yaşayan bütün varlıklar  manevi yardımlar alırlar. Bu yardımlar insanları , daima kendi kendilerine doğru yolu gösterecek seviyeye yükseltebilir.
İkincisi ; sadece kendilerine değil toplumlara doğru yolu göstermekle vazifeli olanlardır. Her insanın aldığı yardımlarla bir peygamber halinde tezahür edişi yeterli gelmemektedir.  Bu sebeple toplumlara Mutlak Nizamın gerektirdiği yolu göstermek için öğreticiler gönderilmiştir ki bu öğreticilerin bir çoğu otomatik vazifelilerdir.
Otomatik olarak vazife görenler , cereyan etmekte olan öğretici hadiselere benzerler. Şu halde büyük öğretici hadiselere de otomatik peygamberlere bakılan gözle bakılabilir. Şuurlu vazife gördüğü sanılan birçok peygamber , vazifelerini otomatik olarak ifa etmişlerdir. Din devrinin zirvesi , otomatik yardımların en aza indiği , akıl ve mantığın en öne geçtiği İslamiyettir.
Bugün aranızda eski devirlerde mucize kabul edilen şeyleri yapabilecek kabiliyet ve yaradılışta otomatik vazifeliler vardır. Onlar otomatik vazifeli olduklarından , büyük gayeler için kendilerine bahşedilen bu imkanları , maddi ve manevi gayeleri için de kullanmak isteyeceklerdir. Onları çok yönlü ve yüksek kapasiteli otomobillere de benzetebilirsiniz. Beğenilirler , takdir edilirler , meziyetleriyle övülebilirler. Fakat otomobil oluşları onları manevi değer ve meziyetlerden uzaklaştırır. Onlar , görmekte oldukları otomatik vazifeleri şuurlandırabildikleri oranda değerlenebilirler.
 
                                                  1330
                                      KÜLLÜ  İDRAK – KONİ
 
“ İdrak ederek şuurlanabilen varlıklar” olarak düşünebildiğiniz ruhları , bir bilginin veya bir büyük şuurun müstakil düşünülebilecek parçaları, cüzler gibi de  görebilirsiniz.
“ Manevi varlıklar tekamül ederler ve değerlenirler” sözü ne kadar doğruysa , “manevi varlıklar tekamül edip değerlenerek malik bulundukları daha üstün değerlerini idrak edebilmek imkanlarına maliktirler “de denebilir.
Tanrının , tekamül sebebiyle, otomatik ve kısmen müstakil olarak tekamül eden varlıklarının yükselebildikleri istikamet aynıdır.  Bu istikameti , bu hedefi “koni”nin zirvesine benzetebilirsiniz. Bu koni bir insana benzetilirse , o koninin vücudundaki tekamül eden varlıkları da o insanın hücrelerine benzetebilirsiniz.
İnsanın bedeninde bir de dışardan çeşitli yollardan gelmiş yabancı varlıklar vardır.  Mesela mikroplar bunlardandır. İşte bu yabancı canlılar , otomatik yardımlar icabı bedene girerler.
Mikroplar da dahil bedene dıştan ilave olan her şey, o bedenin dolayısıyla o bedenin sahibi olan insanın tekamülle ilgili ihtiyaçlarını karşılamak içindir. Dünya şartları , bu yardımları mesela mikropların bir yardım olarak düşünülmesine engeldir. Fakat biraz düşünülerse mikropların oynadıkları olumlu rol derhal ortaya çıkar. İşte bedenin varlığına dıştan dahil olan şeyleri de koninin dışardan aldığı yardımlara benzetmek mümkündür.

Şimdi burada dünya şart ve imkanlarıyle kolay kolay izah olunamıyacak bir hususla karşı karşıyayız. Bu husus ,  bir büyük manevi (A) vücudu içindeki küçücük bir manevi (B) vücudunun tekamülle:

 
 
           manevi                                                 manevi
          (A)              ( B)  

 

 

veya            A + B = A
                    A + B = B
                    A = B         haline gelebileceğidir.
 
Her zerresi müstakil ( bağımsız) şuurlu bir varlık düşünelim. Bu zerreler tekamül etmek , bilgi ve şuur vücutlarını genişletmek imkanlarına maliktirler. Şu halde sonsuz sayıdaki  ufacık B lerin her biri değerlenerek A olmak imkanına maliktir.
Dünya realitesine göre  10 adet B değerlenerek A haline gelmişse , ortada 10 adet B nin değerlenmesinden meydana gelen 10 adet A vardır. Fakat bu dünya realitesiyle sınırlı bir izahtır. Hakikatte 10 adet B değerlenerek 10 adet A olurlar fakat bu 10 adet A, önceden mevcut olan A nın kendisidir.
B lerin tekamül ederek A haline gelmeleri A nın adetçe artmasına sebep teşkil etmez (1) . Çünkü bu hesapların yapıldığı yerde , madde ile ilgili kavramlar hükümsüzdür. Şu halde ; bir koni vardır. Bu koninin içindeki küçük koni tekamül ederek büyük koniyi idrak etmek imkanlarına maliktir.  Büyük koninin içersindeki küçük koniler aynı haklara sahiptirler. Hepsi manen değerlenerek büyük koni olmak haklarına sahiptirler. Fakat bu , bir manevi tekamüldür.  Bu sebeple küçük konilerin büyük koni olduklarını idrak etmeleriyle  mekanda bir genişleme olmaz (2). Bu sebeple “ bilgi daima  mevcuttur” denmektedir
( 1.bir köydeki ilkokul mezunlarının  on veya bin kişi olmasının köyün öğrenim seviyesini yükseltmeyişi gibi..)
( 2. küçük konilerin hepsi büyüyerek üst üste çakışırlar ve aynı büyük koni olurlar. Büyük koni sayısında bir artış olmaz) . 
Şimdi mevcut olan bu bilgiyi büyük koniye benzetelim ve içindeki küçük konileri de tekamül etmekte olan ruhların daima gelişen bilgileri olarak kabul edelim.
Büyük koni içersinde yine 10 adet gelişmekte olan bilgi tasavvur edelim  bunların herbiri geliştikçe artar ve nihayet büyük koninin bilgisi haline gelir. İkinci verdiğimiz örnek , birinci örneğin aynıdır. Aradaki fark , ikinci örnekte manevi değerlere daha fazla yer verilmesidir. Ve ikinci örnek daha az yadırganır.
Bir okulun elli öğrencili sınıfını düşününüz . öğrencilerden ellisi de öğretmenin bilgilerine malik olmak imkanlarına sahiptirler. Elli öğrencinin zamanla öğretmenin  bütün bilgilerini öğrenmiş olmaları sonucu mekanda bir değişiklik meydana gelmez. Çünkü bu artış ve genişleyiş manevi bir artma veya genişlemedir.
İşte bu sebeple varlıklar , bütün madde kavramları ile izah edilebilen şeylerin  sınırları üzerindeki bir halle tekamül ederler.
Hakikatte “birbirinden ayrı”  ne bir büyük A, ne de bir küçük B vardır. Mevcut olan A dır. fakat A nın manevi bünyesi tekamül ederek A olduğunu idrak edebilecek varlıklarla doludur. Bu varlıklar tekamül ederek yeni bir A olmazlar , A olduklarını idrak ederler.
Büyük A da, manevi bünyesindeki B ler gibi daha büyük bir manevi değer içersinde  ve o değeri idrak yolunda tekamül eder. A nın içersinde bulunduğu , sınırlı olduğu değere C dersek , C nin de tabi olduğu D mevcuttur. Bu böylece devam eder gider.
Burada dikkat edilmesi gereken  bir husus daha vardır. O da , birbirlerine tabi olarak izah olunabilen varlıkların daimi bir hareket içiersinde oluşlarıdır. Bu hareket , küllü idrak istikametinde gider..
 
                                                  1331.
                                      APAÇIK- TERTEMİZ
 
Varlığınıza çektiğiniz örtüleri kaldırınız. Varlığınızı apaçık gösterebilecek kadar temiz bir hayata yöneliniz. Apaçık gözükme mecburiyetinin yüklediği  mes’uliyetleri her an biraz daha fazla idrake çalışınız. Çünkü siz tertemiz kalabildiğiniz müddetçe  apaçık olabilir ve gereken yolda yürüyebilirsiniz.
 
                                                  1332.
                                      MEVCUDU İDRAK
 
Tekamül yoktur ; mevcut olanı idrak vardır. Buna ; varlığın veya varlıkların malik bulunduğu bilgiyi idrak etmeleri , bunun sonucu olarak da değerlenmeleridir denilebilir.
  
                                                  1333.
                                      İMAN VE  MES’ULİYET
 
Kazanacağınız ve sizi yücelmeye götürecek olan imanın aynı zamanda size mes’uliyetler de yükleyeceğini biliniz. Bu mes’uliyetler sizi ya Şuurlu İmana yahut da mahva götürecektir. Üçüncü bir ara yolu düşünmek ise sadece abestir.
 
                                                  1334.
                                      ANA  BİLGİLER
Din devri ana bilgileri ile bu yazılı olan Şuurlu İman ana bilgileri  arasında farklar vardır.
Şuurlu İman devri bilgileri herhangi bir konuyu en iyi izah edecek tarzda düzenlenir. Bu yüzden teşbih ve mecazlara, ihtiyaç olmadıkça yer verilmez. Mecazi yollara baş vurulduğu taktirde de  bu hal bildirilir. Gaye benimsetici metoda uygun olarak  imanları şuurlandırabilecek bilgiyi vermektir. Din devri bilgileri ise mecazi izahlara yer veren bilgilerdir.
Din devri bilgilerinde , Şuurlu İman devri bilgilerindeki açık izahlara karşılık, kısa veciz ve örtülü izahlar vardır. Şuurlu İman bilgilerindeki sadelik , din devri bilgilerinde edebiyet değeri halinde tezahür eder.
Din devri bilgileri beşeriyeti Şuurlu İmana hazırlayan bilgilerdir. Gerçi menşe’leri Şuurlu İman bilgileriyle aynıdır fakat karakterleri daha çok Şuurlu İman devri yardımcı bilgileri karakterindedir.
Şuurlu İman devri ana yardımcı bilgileri ise din devri ana bilgilerine benzerler. Kısadırlar , vecizdirler , itimat verici yollardan indirilirler (1). Gaye , ana bilgileri teyit veya açoklama yolunda anahtar vermek olduğu için kısa fakat özlüdürler. Ayrıntılara girmezler
( 1. buarada kastedilen yardımcı bilgilerden biri , o yıllarda mevcut olan BEYTİ DOST irtibatıdır) .
 
Şuurlu İman devri ana bilgilerinin ise gününüze kadar benzeri indirilmemiştir !..
  
                                                  1335.
                                                  GÖSTERİRİZ
 
Biz vazifeye dahil olanlara , önceden haber verdiğimiz hadiseleri zuhurundan önce de gösteririz.
 
                                                  1336.
                                      EN  İYİ  ÖĞRETMEN ; AZAP
 
İnsanlar başıboş bırakılmış gibi gözükerek de denenirler. Ümit ve imkanların arslanlaştırdığı zavallılardan ise alınacak ibret dersleri vardır. Ellerine geçen ufacık imkanın büyüklüğüyle kendilerinden geçenlere ; “ Onu sana verenin , alacak olan olduğunu düşünmekte gecikme” deyin. Fakat onlar hırs ve ihtiraslarının sislendirdiği yolda hakikatleri gerektiği kadar iyi idrak edememektedirler. Azap ise insanlara öğrenmeleri icab eden şeyleri en iyi öğretendir.
 
                                                  1337.
                                      İNKARCI  VE YAKLAŞAN..
 
Bu bilgilerin mekan , zaman ve alışkanlıklar gibi  bazı şeylerin üzerine çıkılarak düşünülmeleri gerekir. Bu bilgiler hayatınıza ışık tutmak kadar hayatınızın da kendisi olmalıdır. Çünkü bu bilgilerin tatbik edilemiyeceği veya onlardan faydalanılmıyacak bir an bile yoktur.
Hırsa bürünerek onu inkar  yoluna sapanlar sanki ondaki büyüklüğü hissetmiyorlar mı? Onların hissedemedikleri veya  kendilerinden çok uzak zannettikleri şey, burunlarının ucuna kadar yaklaşan felakettir ...
 
                                                  1338.
                                                  KÖTÜLÜK
 
Siz hata yaparsınız, fakat yaptıklarınız hata olmaz. İnsanlar isteyerek kötülük edebilirler fakat onun zararı kendilerinden başkalarına dokunmaz.
 
                                                  1339.
                                                  ANAHTAR
 
Şuurlu İman bilgileridoğrudan doğruya hiçbir şahsın yolunu çizmez. Yolun nasıl çizileceğini öğretir. Onsa çizilmiş gibi görünen yollar aslında çizilmesi gerekeni işaret eder.
Bu sebeple bir insana şunu yap veya bunu yapma denmez. Vazifeliler de bu yoldaki yardımları ancak sıkıştıkları zaman alabilirler. Fakat bu zaruri yardımdır. Bunların dışında hiçbir şahsı o , mutlak istikamete yöneltmez.
Şuurlu İman  bilgilerini din devri bilgilerinden ayıran en büyük farklardan biri de budur. Bu sebeple ondaki ikazlarda , ihtarlarda sadece iyi ve kötü belirtilir.
Bunların bildirilmesinden maksat ; bu yolda vazife görecek  olanlara hiçbir zaman şunu yap veya yapma şeklinde kesin talimatlar verilmeyeceğini belirtmektir.
Kısaca  Şuurlu İman , anahtar veren, kapının nasıl açılacağını anlatan ve kapıyı anahtar verilene açtıran bilgilerdir.
 
                                                  1340.
                                                  DENENME
 
Hakikatlerin bütün çıplaklığı ile gözleri önüne serilenlerin , onları görmemeleri için gayret sarfetmeleri , sizin yolunuzda yürümenize mani olmayacaktır.
Onlar çizilen yolun dışında yollar aramakla bu mesafeyi meydana getirirler. Hiç şüphesiz ki bilgi tetkik edilmesi içindir. Her bilgi , her kazanç , her kayıp , her sevinç , her acı insanları dener. Fakat insanlar denenirlerken ekseri denendiklerini unuturlar.
 
                                                  1341.
                                                  DUA
 
Dua etmek demek , bilinenleri , mevcut dünya realitesine uygun olarak arzu etmek demektir.
 
                                                  1342.
                                      BİLGİ  TALİBİNE  VERİLİR
 
Din devrinde dahi bilgiler, onlara yaklaşmak isteyenlere açılmıştır. Şuurlu İman bilgileri herkese açıktır. Ona yükselmek için çıkılması gereken basamakları aşanlar , ona ulaşırlar.
 
                                                  1343.
                                                  TEKLİ
 
Dünya ikili , olumlu ve olumsuzu olan bir tekamül yeridir. Dünyadan üstün tekamül yerlerinde ise (+) ile (-) arasındaki fark ayrı ayrı iki bedende veya cisimde görülmez. Bir bedende veya bir cisimde toplanır. Daha üstün ortamlarda ise  (+) ve (-) mevcudiyeti azalır. Çok yukarlarda böyle bir fark yoktur. Zaten orda bu tür büyük farklar kalkarlar.
Dünyada çocuğunun bedenine tam olarak sahip olan ne ana vardır ne de baba. Evlatlarının bedenleri hem anadan hem babadandır. Daha üstün tekamül yerlerinde ise varlıklar başka bir varlığa lüzum kalmadan kendi evlatlarını kendi bedenlerinden meydana getirirler. Bu hal “tekli” tekamül yerlerinde böyledir. Orada da robot, hatta bir bakıma madde mevcuttur. Orada da dünyadakine benzer duygu ve kavramlar hüküm sürer.
Tekli tekamül yerlerinde , az tekamül etmiş olanlarla  dünya arasında benzerlikler mevcuttur. Oralarda da varlıklar birbirlerini sevme yolunda ilerlerler. Fakat bir varlığın üremesi için başka bir varlığın lüzumu yoktur. Çünkü her varlık artı ve eksiyi ihtiva eder.
Şayet tekamül yeri çok geriyse ordaki varlıklar kendi varlıkları içersinde , aynı dünyadakine benzer bir olumlu olumsuz mücadelesi yaparlar. Daha ileri tekamül yerlerinde ise her varlıkta mevcut olan (+) ve (-) arasındaki fark  eksilmeye başlar. çünkü varlıklar tekamül ettikçe robotlu ortam tesirlerinden kurtulurlar. Ve bu böylece devem ede ede varlık  robot tesirlerden tamamen kurtulmuş olur ve  “ asıl tekli hayatını” yaşamaya başlar.
Şu halde görünüşte tekli bir hayat gibi gözüken dünya üstü robotlu hayat , hakikatte tekli hayata yükselinebilmesi için yaşanması kaçınılmaz olan bir hayattır ki ona ahiret de denebilir. Asıl tekli hayat biraz önce belirtildiği gibi ahiret hayatını takip eden hayatlardır.
 
Ahiret hayatı da tekamül yerlerinde geçen bir hayattır ve iki kısma ayrılabilir:
 
  1. Dünya ve benzeri tekamül yerlerinden yine aynı derecedeki yerlere gitmek için gelenlerin yaşadıkları hayat. Hatta  dünya ve benzeri tekamül yerlerinde yaşanan hayatlar ; çeşitli safhalar arzeden ahiret hayatlarıdır.
  2. Demin anlatılan tekli hayata geçebilmek , yükselebilmek  için yaşanan hayat ise 1. maddedeki ahiret hayatından farklıdır.
 
Ahiret hayatları da dahil bütün hayatları birbirinden farklı gösteren , varlıkların şuurlarıdır. Varlıklar yaşanan hayata  bilgi ve liyakatleri ile nüfuz edebildikleri ölçüde öncekilerden farklı ve daha yüksek hayatar yaşamaya başlarlar.
Tekamül yerlerindeki robotlar da , yaşanan hayatlar da aynıdır (1). Bu hayatları başka gösteren , dünyaları dünyalardan ayırd ettiren , kainatları birbirinden farklı yapan şuurdur. Çünkü varlıklar ancak şuurlanabildikleri oranda mevcut her şeyi bu arada da varlıklarını daha iyi tanımak imkanlarını bulurlar. Ve her şeyin kendileri , kendilerinin de her şey olduğunu idrak yolunda yükselirler.
 
                                                  1344.
                                           BU  BİLGİLER...
 
Bu bilgiler dünyaya yepyeni bir düzen vermek için verilen bilgilerdir. Bu yazılanlara şuurla , mantıkla , vicdanla inanılması gerekir. Bilgilere inananlar onun nimetlerini ve mes’uliyetlerini aynı zamanda yüklenirler.
Bilgilere vasıta olan kişi , bu bilgileri kendinden başka bir yerden almamıştır. O , bilgileri  kendinden yine kendine aktarandır. Şuurlu İman ana bilgileri hiçbir devrin bilgilerine benzemez. O sadece kendi kendisinin doğruluğunu ispat edecek değere malik olmakla kalmaz , maneviyat menşe’li yardımcı bilgiler de onu destekler. Bilgilerimize ilerde , yardımcı, doğrulayıcı bilgilere de ihtiyaç kalmadan inanılacaktır. O dönemler ise zannedilenden de yakındır.
 
                                                  1345.
                                      BÜYÜK İYİLİKLER İÇİN..
 
Dünya realitesi , büyük iyilikler için bazen , küçük iyiliklerden feragati icab ettirir.
 
                                                  1346.
                                                  HER  ŞEYİ
 
Her şeylerini Allahtan alanlar... Neden ondan aldıklarınızı kötülük için kullanırsınız?
Kötülüklere alet edilen şeyler , iyi ellerde iyiliklere alet olmazlar mı? Bunu neden bilmemezlikten gelirsiniz ? “Her şeyi aldığınız” nasıl sizi seviyor. Ondan aldıklarınızla onun sevdiklerine kötülük etmenin hesabını verecek olan siz değil misiniz?..
 
                                                  1347.
                                                  TAKLİTÇİ
 
Gericilikten çok taklitçilikten korkunuz. Hiç olmazsa gerici denende savunduğu bir davası olduğu için şahsiyet vardır. Taklitçilerde ise o da yoktur.
 
                                                  1348.
                                               TASAVVUF
 
İslamiyetle ( Kur’an’la ) bildirilenler , bu yolda çalıştırılan akılların eseri olan tasavvufla gelişmiş ve Şuurlu İmanla da şuurlu haline yükselmiştir.
 
                                                  1349.
                                                  SEVGİ , AŞK
 
Bilgi de , aşk da , insan da , her şey sonsuz istikamette yükselirler. Hedefleri ise aynıdır. Yükselenler de ; insan bilgi haline , bilgi aşk haline , aşk iman haline gelmeye başlar. en yükseklerde ise her şey birleşir ; aşk bilgi , iman aşk olur.
Koninin zirvesine doğru yükselenler bilgiyi aşkta , aşkı imanda bulmağa başlarlar. Her şeyin bir şey olduğunu idrak anı , bir kaybolma , bir bulma , bir buluşma ; özetle her şeyin bir olma anıdır.
Hiç şüphesiz ki Tanrı , her şeyi var eden , tekamüle sevk ettiği varlıklarına her şey olma imkanını verendir. Onun değerini her şey olanlar bile asla idrak edemezler.
Aşkı öğrenmek , onu benimsemek , daima daha fazla severek aşk olma yolunu tutabilmek için yaşıyorsunuz. Sevebildiğiniz kadar yükseliyor, yükseldikçe de aşkınızı şuurlandırabilmek imkanlarını kazanıyorsunuz. En yüksek aşk mertebelerine  neden sevdiğini bilmekle , fakat aşktan karşılık beklememekle , sevmek için sevmekle yükselinir.
Aşklar ve sevgiler , sonsuzlukları aşan bir merdivenin basamaklarına benzerler. Onda yükselenler , yükseldikçe yükselebilecekleri mertebeleri evvela sezer , sonra da idrak ederler. Daima artan şuurlarıyle , aşklarıyle yükseldikçe yükselirler.
Cansızlar aşka vasıta olmayı şuursuzca beklerler. Bitkiler aşkı bilmeyerek talim ederler. Hayvanları koklaştıran odur. İnsanlarsa onu maddede bulduklarını zannede zannede hakikisine doğru yükselirler. Bu yol dünya imkanlarıyle sınırlı , aşk yoludur. Bu yol sizi yükseltecek olan yoldur , aşk olma yoludur.
En yüksek aşklara ise ancak sonsuz aşk denizine bir damla sevgi olarak karışabilenler, her şeyin içinde yok olup her şey olabilenler erişirler (1)... İnsanın bilgi , bilginin aşk ve aşkın iman olduğunun idrak edildiği mertebelere yükselir....; oradan da geçerler... (1. tasavvufi görüşün ifadesi) .
 
                                                 
 
                                                1350.
                                               DÜŞÜNCE
 
 
Şu ana kadar yazdıkların ve yazacak oldukların , senin kendine malettiğin bilgilerinin , dünya realitesine uygun olarak düşünceler halinde sıraya dizilmesidir. Burada aldığın yardımlar ise herkesin ihtiyacına göre almakta olduğu yardımlardan pek farklı değildir. Çünkü öbür insanlar da her şeyi zamanına ve faydalanacakları şekle göre hatırlarlar.
Senin bilgi olarak hatırladıkların öz varlığının bilgileridir. Onları sana dünya realitesine uygun  hatırlatan ise , Mutlak Nizamın bütün varlıklara tatbikinin normal sonucudur.
İnsanlar daima öz değerleri , ( öz varlıkları) ile irtibattadırlar. Şuurlu İnanç ise bu irtibatların otomatiklikten kurtulması ve idrakı ile başlar. çünkü insanların öz değerleri ile olan irtibatları otomatik cereyan etmektedir.
Öz varlığının bilgilerini dünta realitesine uygun olarak hatırlamak ve sırası geldikçe onlar hakkında düşünmek de hiç şüphesiz ki yardımlarla meydana gelmektedir.
 
Şuurlu İmanda düşünmek , insanlara öz varlığının kapılarını açtıran anahtardır. Düşünmek isteyenler yardım alırlar ve senin bir hayli zamandan beri katetmekte olduğun yolda kendilerini bulurlar.
 
Düşünceler gelişigüzel olmaz. İhtiyaçları karşılayacak tarzda olur. Sen bu bilgilerle her şeyden önce , nasıl düşünüleceğinin yolunu çizmekle  vazife görmekte ; düşünceleri , esas prensiplere dayanan bilgileri dünyaya hediye etmekle vazifelisin.
Unutma ki tekamülde ana rolü oynayan bilgiler ,  bu işle vazifeli olana , yine kendi öz varlığından gelir. Bu değişmez sistemdir. Hiç şüphesiz ki böyle bir vazifenin mes’uliyetini yüklenmiş olanların öz varlıkları izahı imkansız yardımlar almaktadır (1).
( 1. bu bilginin yazılış tarihi ; 3.12.1964’dür) .
 
 
 
 
          İKİNCİ CİLDİN SONU

 

Öz II

    ÖZ  (II)
 
( Kitaptaki bazı öz bilgilerin  birinci cilltten devam eden fihristleme çalışmasıdır. Aynı öz bilgiler aynı numaraları almaktadırlar. Ancak , bu cildimizde öz bilgiler 3 adet daha artarak sayısı 31’e varmıştır)
 
1.                  DEĞERSİZLİĞİNİ İDRAK ETMEKLE DEĞERLENME ; KÜÇÜKLÜĞÜNÜ BİLMEKLE BÜYÜME.
 
Tekamüldeki varlıklar , Tanrının huzurunda ve büyüklüğü karşısındaki sonsuz aczlerini his ve idrak edebildikleri oranda değerlenir imkanlarını genişletirler.
O’nun  yüceliğini daha çok hissedebilmek , değerlenmekle olur. O’nun yüceliğini hissetmek ise , kendi aczini hissetmektir.
 
2.          İYİ VE DOĞRU OLDUĞUNA İNANILANLARA YÖNELMEK , İNSANI ASIL                 DEĞER YÖNÜNDE İLERLETİR.  
 
İnanılan iyiler ve doğrular , insanın değer seviyesini gösterirler.
Oluştan kötü diye bir şey yoktur. Her değer ve realitedeki varlığın kötü olduğuna inandığı şeyler vardır. İyi ve kötü olduğuna inanılanlar ise , varlığa öyle gözükmesi gerekenlerdir.
İnsanların ; hangi realitede olurlarsa olsunlar , ulaşabildikleri en doğruyu ve en iyiyi tatbik etmeleri gerekir.
 
  1. İNSAN KENDİSİNE EMANET EDİLMİŞTİR.
 
İnsan tekamülünde , kimsenin gözetiminde değil ; kendi kendisinin gözetimi altındadır.
 
  1. TEKAMÜL ; VARLIKLARIN ASLINDA MALİK BULUNDUKLARI BİLGİYİ, YANİ MEVCUT OLANI , İDRAKTIR.
 
Tekamül edilerek elde edilen yüksek değerleri ve idrakları kendinden ayrı düşünmek doğru değildir. O , zaten mevcut olup fakat yeni ulaşılmış olandır.
Tekamülle idrak edilecek mertebeler ve kazanılacak değerler , bir yol üzerine dizili sabit hedeflere benzetilebilir.
İnsanların duyduğu arzu ve zevkler de  oluş’tan var olan şeylerdir. Tıpkı düşünce ile ulaşılabilecek hedeflerin , düşünen tarafından bulunmadan önce mevcut olduğu gibi.
Şuurlu İman da , aslında var olandır. Ona idrakle ulaşılır.
Varlıkların idrak ede ede tekamül ederek yükseldikleri o yüksekliklerin önceden idrakinde olan ve halk eden ; Tanrıdır.
 
  1. HER  OLAN  İYİDİR , İYİLİKTİR. KİMSE KİMSEYE KÖTÜLÜK EDEMEZ!.
 
Her olup biten iyidir , tekamül içindir , olması lazım gelendir ve kişinin hayrınadır. Kişi neye maruz kalırsa kalsın, o , onun için en hayırlı olandır. Dolayısıyle kimse kimseye kötülük edemez. Kötülük yapan değer kaybeder . fakat kötülüğe maruz kalan için o olay , ihtiyacında olduğu olaydır.
 
  1. İNSANA TAŞIYABİLECEĞİDEN FAZLA YÜK YÜKLENMEZ.
 
Bir insan denenirken ona taşıyabileceğinden fazla manevi yük yüklenmez. Fakat insanlar değerlenerek daha fazla yük taşıyabilmek imkanlarına sahip olurlar.
 
  1. HER  VARLIK  SÜBJEKTİFTİR.
 
Varlıklar birbirlerini daima sübjektif olarak değerlendirirler. Sübjektif değerler ise daima değişirler.
 
  1. AYNI  DENEBİLECEK  İKİ  VARLIK  DAHİ  YOKTUR !
 
Hiçbir zaman tıpatıp aynı idrak ve realitede olan iki varlık bulunamaz. Varlıklar arasında az veya çok değer farklılıkları mevcuttur.
 
  1. HER  ZERRE , HER  VARLIK  “BİR BÜTÜN”ÜN  , BİR  KÜLLÜN  CÜZLERİDİR.  HER ŞEY  ; BİR ŞEY’DİR.
 
Ayrı ayrı zannedilen her şey , “bir” şeyin parçalarıdırlar.
En önemli idrak ; küllün , şuurlu bir cüz’ü olduğunuzun  idrak edilmesi ve benimsenmesidir.
Gaye ; cüz’ün kül olduğunu idrak etmesidir. Tekamül ; küllün idrakıdır.
 
  1. GAYE ; KÜLLÜN  ŞUURLANMASI , KENDİNİ  BULMASIDIR.
 
Tanrının var ettiği nizamın şuuru , Tanrının idrakinde olduğu bir büyüklüktür. Kül varlık , bu şuura ulaşma yolunda tekamül eder. Bu aslında mevcut olan kendi şuuruna ve değerine ulaşmasıdır ki , “küllün kendini bulmasıdır” denebilir.
 
  1. SEVGİYİ , SEVME  GÜCÜNÜ  ARTTIRMAK , AŞKI  ÖĞRENMEK  İÇİN  YAŞIYORSUNUZ.
 
Sevgi tekamül ölçüsüdür.
 
İrade , sabır , sadakat , bilgi gibi değerlerin kazanılmasından gaye , sevebilme gücünü arttırmaktır.
 
Sevgi zirvedir !  Her hayat planı , sevebilme gücünü arttırmak esası üzerine hazırlanır.
 
Sevgi alanının genişlemesi , tesir alanının genişlemesidir.
 
Aşkı öğrenmek , onu benimsemek , daima daha fazla severek aşk olma yolunu tutabilmek için yaşanır.
 
 
  1. OLUMLU VE OLUMSUZU  AYNI  GÖREBİLMEK ; ISTIRABIN  TADINA  VARABİLMEK ; YÜKSELMEKTİR.
 
Kötüyü kötü görmeyip her şeyi “hayır” bilmek , azaptan tad alma yolunda yükselmek..
 
  1. BİLGİYİ  BENİMSEMEK , O  BİLGİNİN  İMKANLARINA  MALİK OLMAK DEMEKTİR , İDRAK EDİLEN  OLUNUR !
 
Tekamül ; mevcut mertebelerin idrak edilmesi demektir. Mertebeleri ( realiteleri) idrak edenler , idrakle , o mertebe olurlar ; o mertebeyi idrak edenle bir olurlar.
 
Değer kazanmak , bilgi kazanmaktır.
 
  1. OLAYLARIN  MANEVİ  SEBEPLERİNE  NÜFUZ  EDEBİLMEK  SEVİYESİNE  ULAŞMAK..
 
Şuurlu İman denilen yüksek tekamül merhalesinde insanlar olayların ve otomatik yardımların asıl manevi sebeplerine şuurlarıyle nüfuz edebilmek imkanlarını bulacaklardır.
 
  1. İDRAK ; DEĞERİ YÜKSELTİR , SORUMLULUKLAR YÜKLER !
 
Bir kimsenin herhangi bir şeyden sorumlu olması için onu idrak etmiş olması gerekir. Sorumluluklar ise idrakle yükselir. Her insan şuuru oranında kendisini vazifeli hisseder.
 
 
  1. KİMSE  KİMSEYE  KÖTÜLÜK  EDEMEZ
 
Her olan  iyidir , iyiliktir.
 
  1. ZORLUKLAR ; YARDIMLARDIR !
 
Zorluk ve sıkıntılarla boşuna karşılaşılmaz. Onlar değer ve mukavemet arttıran yardımlardır. Zorluklara karşı koyarken onunla neden karşılaşılmış olduğunun bilinmeye çalışılması gerekmektedir. Şuurlanış oranında zorluklardan faydalanılır.
 
  1. FİKİR  AYRILIKLARI VE  MÜCADELELERİ  BİLGİLERİ  BENİMSETİR.
 
Fikir mücadeleleri , teşevvüş ve şüpheler , tekamül imkanları sağlarlar. Bir şeyin benimsenmesinde , mücadeleler , şüphe ve teşevvüşler büyük rol oynarlar.
 
  1. ORTAMIN  EN  BASİT  ELEMANININ , ALT  ELEMANLARI’NIN  PARÇALANMASI ; O  ORTAMIN  PARÇALANMASIDIR !
 
Atomun parçalanmasından açığa çıkan enerji diğer atomları parçalayamaz fakat elektronun parçalanması ile , atomlardan meydana gelen dünya ortamı parçalanır. Aynı şekilde , esirin parçalanması ise tüm elektron ortamını  yani  galaksiyi ortadan kaldırır.
 
  1. HASTALIKLARI  MEYDANA  GETİREN  ŞUALARDIR.
 
Hastalıkların meydana gelişinde maddi, manevi şualar ve bedenin iç şualarındaki bozukluklar rol oynarlar. Hastalıkların sebepleri ise maddi izahların ötesindedir.
 
  1. VAZİFE  GÖRMEYE  HAK  KAZANMA..
 
Ruhlar tekamül ettirici değerlerini arttırabildikleri oranda yüksek vazifelere hak kazanırlar. Bu ; ruhların şuurlu meleklik safhasıdır.
 
 
  1. TANRI  RUHA , O  RUHA  BAĞLI  BEDENDEN  DAHA  YAKINDIR.
 
Tanrı , “şuurlu” varlıkları onlardan daha iyi “bilir”. Çünkü onların ; kendilerinin zannettikleri bilincin aslı , Tanrının hakimi olduğu bilincin ( şuurun) bir tezahürüdür.
 
O , var olan her zerreyi o zerreden daha iyi tanır.
 
  1. KADER  ( TEKAMÜL  PLANI) ; MUKADDERAT.
 
Hadiseler bir plana göre cereyan ederler. Bu sebeple de olması gerekenler mutlaka olurlar.
Bu sebeple , iyilik ve kötülük etmek de yoktur ; fakat iyiliği istemek , iyiyi ve kötüyü idrak etmek vardır.
Asıl değerlenmeye ; yapmakla değil , idrakle yaklaşılır.
 
 
  1. TESLİMİYET ( TEVEKKÜL) .
 
Bütün hadiseler tekamülle ilgilidirler ve tekamül planına bağlı olarak vuku bulurlar.her olup biten en iyi ve olması lazım gelendir. Bu gerçeğin kabulü ; Ulu Nizam’a güven ve teslimiyete vardırır.
 

Şuurlu İnanç II.

Biz kötü ve ahlak düşkünü kimseleri bir toplumu iyi yola şuurla sevk etmeleri için vazifelendirmeyiz. Fesat dolu, madde hırsı ile kararmış ruhlara yüksek manevi vazifeler yüklemeyiz. Küçük hile ve hırslarla dolu ruhlar büyük vazifeler göremezler.

            Bu vazife ise öncekilere benzemez.O bir son, azapların başlangıcı olan bir son da olabilir! Göğün ateş rengine bürünmesine sebep olacaklara ; Allahın, başlarına belalar yağdırtarak da yardım edeceğini hatırlat. O ölüm kalım duvarları arasında gün gelince yine de Allahı anmayacaklar mı?. Bakalım onları Allahın katına dek yükselttikleri mahluk (1) (1: Mahluk: Allah tarafından halk edilmiş olan) kurtarabilecek mi!.

Görüp ibret almayanlara söyle , sizden evvel yaşayanlar da atomu , elektronu bulmuşlar , uzaya çıkmışlardı. Onlar da kendilerinden çok yakın olduklarımıza bizi unutturmak istemişlerdi.Biz de onları , şükredecekleri yerde şımaranların hakkı olan gazaba uğratmıştık.

Nice şımaranlar , medeniyetleri ile birlikte balıkların yaşadıkları yerlerin derinliklerine gömülmüşlerdir. Karaları deniz , denizleri de kara yapmak , milyarlarca insanın yaşadığı dünyayı tekrar Adem’e bırakmak bilseniz ne kadar da kolaydır.

Biz şimdiye kadar hiçbir kavmi ikaz etmeden mahvetmedik. En derin denizlerin dibindeki taşlar arasındaki insan iskeletlerinde , en yüksek dağ tepelerinde bulunan deniz hayvanı kalıntılarında hiç şüphesiz ki alınması gereken ibretler saklıdır (Bilgi no: 853).

ŞUURLU TEKAMÜL !

Tanrı her şeyi iyilik için verir. Daha doğrusu tekamüldeki varlıklar O’nun nizamında layık oldukları yere kendi gayret ve liyakatleriyle tırmanırlar.

O öyle bir nizamdır ki , bütün varlıkları ve bu varlıkların en önemsizinden  en önemlisine kadar bütün icraatlarını içerir. Her hareketin karşılığı onda mevcuttur. Sebepsiz ve gayesiz yaprak bile kımıldamaz denilmesinin de sebebi budur.

Tekamül ortamları öyle yerlerdir ki , oradaki varlıkların en ufak hareketleri bile değerlenir. Şuurla tekamül edenler ise hareketlerinden diğerleriyle kıyaslanamıyacak kadar mes’uldürler. Onların şuurla yaptıkları şeyler ya onları  sür’atle ilerletir ya da sür’atle  , aşamıyacakları engellerle karşılaştırır.

Yapılan hatalar sonucu engellerle karşılaşanlar  , bu engellerle yine tekamül ihtiyaçlarını karşılamak için karşılaşırlar. Yaptıkları hatalar sonucu karşılarına çıkan engeller gerçi onları tekamülde geciktirir  , fakat ilerde daha da fazla gecikmelerini önler. Onlara malik olmaları gereken hassaları kazandırır.

Herhangi bir engelle karşı karşıya olanlar  , zorluk , sıkıntı , azap içersinde olabilir. Hatta cehennem hayatının ta kendisini yaşıyabilir. Fakat bütün bunlar ona ilerde bu gibi hallerle karşılaşmaması için verilir.

Şuurlu İman öyle bir tekamül devresidir ki , bu devrede insanlar daha sür’atle ilerler ; yahut da eskisiyle kıyas edilemiyecek zorluklarla karşılaşırlar( Bilgi no :1280) .

SEVGİM ,RUHUM ; GAYE

Her şey, izah olunan şekilde halk oldu ve
tekâmüle tâbi tutuldu.
Ve her şey halk olunurken de
her şeyin üzerindeki ruh,
değer bakımından en üstün tutuldu.
 
Çünkü ruh kimyasal bileşik olmadığı gibi, madde de değildi ve her şey ruhların tekâmülü için vasıta olarak halk oldu.
Ruhların tekâmül edebilmesi için en basit maddelerden
tâ Mutlak Varlığa kadar her şey
vasıta olarak yaratıldı ve sıraya dizildi.
Mutlak Varlık, Mutlak Kanun, Mutlak Plân,
hepsi mutlaklarımdır...
fakat ruhsuzdur...
Bunları tıpkı dünyadaki robotlara benzetebilirsiniz...
Bunlar tarafımdan düzenlenildi!.. ve,
tâki ilk ruhlar olgunlaşıp
bu robotların vazifelerini alana kadar,
makina halinde çalıştırılmak üzere vazifelendi..
 
Gaye; ruhların robotlar tarafından idaresi değil,
bizzat ruhların olgunlaşarak
robotların yaptığı vazifeleri üzerlerine almaları idi.
İşte bu; tekâmüldeki gayenin bir kısmıdır.
 
Tıpkı dünyadaki yerçekimi gibi
ben de halk ettiğim ruhları bana çekerim.
İşte kâinatı halk ettim edeli “şu ana kadar”
ruhlar aynı yolda yürüdüler ve bana yaklaştılar.
Fakat hiçbir ruh bugüne kadar
ne Mutlak Plânın idaresini
ne Mutlak Kanun, ne de Mutlak Varlık vazifesini
üzerine alacak duruma gelmedi;
daha doğrusu gelemezdi. Çünkü
bu vazifeler benim belli başlı vazifelerimdi ve
mukaddesat denilen şeyin tastamam kendisiydi.
 
İşte tekâmüldeki gaye sadece
şuursuzca, bana doğru uzanan yolda ilerlemek değil,
halk ettiğim andan itibaren
robotlar tarafından idare edilen her şeyin vazifelerini
sevgili ve bana koşan ruhlarıma devretmekti!..
 
Ve ancak o andan sonra
yepyeni bir devre açılacak ve;
idarem ruhlarıma devrolacaktı.
 
Bunun için de ruhlarımı
alacakları mühim vazifeler için yetiştirdim,
ve çok ağır şartlarla denedim.
 
“Halk”tan da gaye;
benim sevgim ve halk ettiklerimin iyiliklerini istememdir. Ve onları bana yaklaşmaya liyakatli görmemden başka beni ne sevindirebilir!..
 
Bir an için,
benim büyüklüğümü
onumu, bunumu unutun;
Ben size
sevgimden; ...aşkımdan; ...ruhumdan; her şeyimden
vererek ruh ettim.
Şu halde, benim de
sizin gibi sevincim, memnuniyetim neden olmasın.
 
Ben her şeyi halk ederken,
kudretimi seyretmeyi, eziyet etmeyi düşünmedim.
Sevdim... halk ettim! ve
sevgimi de; sabırla
tekâmül edilmesini bekleyerek gösterdim.
Ve sizlerden de
benim sabrımın zerresini, tekâmülünüz icabı göstermenizi bekledim..
 
Bu tebliğdekiler, ilerde teker teker ve apaçık bir şekilde bildirilecektir.
 
Her şey var olalı, en mühim hâdise
Halk edişim’dir.
Siz ise ikinci en büyük hâdisenin tahakkukuna; yani
tekâmül sonucu idarenin robotlardan ruhlara
devredilmesine
hak kazanacaksınız!!
 
Bu tebliği düşünün, ...hazmedin, ve sevinin
çünkü sevinmek için hak kazananlarsınız.

 

Hiçbir yazı/ resim  izinsiz olarak kullanılamaz!!  Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla  siteden alıntı yapılabilir.

 © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkiye/Denizli 

Ana Sayfa  / Index  / Roket bilimi / E-Mail / Rölativite Dosyası

Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology/

Kuantum Teleportation / Kuantum Fizigi / Uçaklar(Aeroplane)

New World Order(Macro Philosophy) / Astronomy