| |
|
Zaman Yolculuğunu Araştırma
Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90
05366063183 - Turkey / Denizli


“Hakka erişmek, insanın kendi saf
varlığına erişmesi demektir...
"İlim bir nokta idi, cahiller onu
çoğalttı" (Hz. Ali)
Çetin BAL: Dünya çapındaki tüm ruhsal,
metafizik ve spiritüel diyebileceğimiz, mistik, tasavvufi diyebileceğimiz
hakikatin bilgisine dair felsefesine dair tüm bilgileri bir araya
getirdiğimizde hakikati arayan her insan ''Bilmenin'' haleti ruhiyesinden
''Olmak'' dediğimiz söz ehlinden hal ehline geçiş noktasında o HAL
kapısından (kalp kapısından) içeri geçip giremezler. Tamda bu
noktada iki büyük söz ve hal ehlinin öğretileri bize bu HAL ehli
olabilmenin kapılarını kendi dizeleri içinde aralayıp açmaktadırlar. Ancak
onların dizeleri içinden o hale geçip gitmek mümkündür. Yada çok
daha kolay bir hal alır.Yada onların dizeleri içinden diyelim o istidadı
yakalamaya fazlası ile yaklaşırsınız. Bu söz ve hal ehillerinden birisi Hz.
Ali'dir. Diğeri Hz Mevlana'dır.Hal ehline giden yol, hal ehline
açılan kapı onların dizeleri içinden daha bir görünebilir hal
almaktadır.Daha bir içinden geçip gidilebilir bir anlatım uslubuna
sahiptir onların dizleri.Sözden hale geçmek onların ifadeleri ile daha
nufus edilebilirdir. Onlarda tezahür eden mananın söze bürünüş şekli ile
hal ehline giden, hal ehline açılan kapıyı bulmak o manaya rucu
etmek daha bir kolaydır.O kapıdan içeri girebilmek daha kolay bir hale
gelir.Ama nihayetinde o kapıdan içeri girebilmek belli bir kavrayış
belli bir anlayış derinliğine ulaşmayı gerekli kılar.Yunus Emre'nin
şiirleri'de ötelere açılan bir kapıdır. Ama onu anlamak ayrı ufka ayrı bir
görüş gücüne sahip olmayı gerektirir.
Kalp'ten içeri girmeyen Kal ehlinden ( söz ehli) HAL ehline geçemez!
Kal'den (söz'den) hâl'e geçememiş kimseler KALP'ten içeri giremeyenlerdir.
Önce işin ‘hakikati‘
kavranmalıydı ki, sonra işin ‘marifeti‘ne sıra gelsin!Tasavvuf,
bir yaşama ve düşünce şekli, bir haldir; yaşamadır. Tasavvuf yolunun
(Allah’a ulaşma yolunun) ilk adımı SEVGİ’dir... Marifet ise, gönül
hazinesidir ve bu hazine "Aşk" ile ele geçer. Aşk , insanı zamandan ve
mekandan münezzeh olan Hak Katına ulaştırmakta ve böylece aşık da zaman ve
mekan kayıtlarından kurtulmuş olmaktadır.
Hz. Ali, toplumumuzda genellikle cengaverlik ve kahramanlıklarıyla
tanınmaktadır. Onun ilim, irfan, hikmet ve velayetinin fazlaca bilindiği
söylenemez. Oysa, bu yönleriyle de incelenip okunduğunda bu defa, sanki
insanlar arasına hiç karışmamış, kendi inziva köşesinde sürekli tefekkür,
zikir ve dua ile meşgul olmuş, hayat ve kainatın derin hakikatlerini gün
yüzüne çıkarıp sunmaya çalışmış bir düşünür sanılır. Bu özellikleriyle o,
her türlü fazileti şahsında toplamış emsalsiz bir şahsiyettir.
Hz.Ali’nin bütün insanlığa ışık tutan bu fikir ve şiirlerini olduğu
gibi yazmak, ciltler doldurur bir hazinedir. Biz burada bunlardan ancak
bir demet sunacağız. Bunları okuyacak olanlar, biraz düşünecek olurlarsa,
bu sözlerin ne büyük mânâlar taşıdığını iyice anlarlar.
Farklı bilgi alanlarının esasında tek noktada birleştiğini
söyleyebiliriz. O birleşme noktası, gerçek âlimin haddini bildiği, derin
ve engin göreceliği kavradığı duraktır: 'Şahsen benim bildiklerim; bütün
bilinenler, bilinebilecek olanlar ve bilinmeyenlerin yanında okyanusta bir
damla bile değildir. Bir tarafta sonsuz bilgi, bir tarafta sınırlı
miktarda öğrenilmiş ve bilinmiş veriler... Benim sınırlı bilgimi, sonsuz
bilgiye nispet ettiğim zaman matematik sonuç, sıfırdan başka bir şey
değildir.' Bu bahis, Hazret-i Ali'nin meşhur hikmetinde ifade zirvesini
bulur: 'İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı...
Bilginin, bilmenin amacı hakikattir, hakikate ulaşmaktır. Bilgi bizi
hakikat’ten uzaklaştırıyorsa o bilgiden uzak durmamız gerekiyor. İnsanoğlu
pek çok şeyi biliyor, bilmeye de devam ediyor. Ama güneşin altında yeni
bir şey yok, her şey söylenmiş.
Dücane Cündioğlu’nun Keşf-i Kadim Kitabının başlığında
“Kadim olanı keşfetmek, yeni olanı ortaya koymaktan belki daha güç
fakat hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki çok daha asil bir çabadır! Tarih,
bugüne değin, kadim olanı keşfetmek için çaba sarf etmeyen hiçbir toplumun
yeni bir şey ortaya koyabildiğine tanıklık etmedi. İşte zaten bu yüzden bu
toprakların çocuklarının öncelikli görevi vaz-ı cedid değil, keşf-i kadim
olmalıdır!” diyor.
Söylenmeyen sözlere varmaya çalışıyoruz belki de. “Yazı yazmak için yeni
şeyler söylemek lazım.”
Fakat bilgiyi araç olmaktan çıkarıp amaç haline getirdiğimizde hakikat’ten gittikçe uzaklaştığımızı rahatlıkla
söyleyebiliriz. Hz. Ali'nin ilmin bir nokta olduğu söylevi bu
beyanda esas alınması gereken bir diğer husustur.Yunus Emre'nin ''ilim
ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendin bilmezsin bu nice
okumaktır'' dizeleri de buradaki bahsi geçen NOKTA ya tekabül eden bir
anlam taşımaktadır. Kendini bilmek rabbini bilmektir. Rab ise o NOKTA ya
yani tevhide birlik şuuruna bizi götürür.Bu nokta bir ŞUUR noktasıdır! Bu tüm mevcudatı kendi
küresi içine alan kudsi bir nuru ve kudsi bir ruhu temsil eder.
Son olarak, bildiğim bir şey varsa hiç bir şey bilmediğimdir diyen
Sokrat’ın bu sözündeki incelikten, yani şimdiye dek öğrendiklerimizin
doğruluğundan, onların bizi gerçeğe ulaştırıp ulaştıramaycakları
konusundan işe başlayabiliriz. Bildiklerimizi bizi hakikate mi götürüyor,
yoksa ondan uzaklaştırıyor mu? Asıl mesele bu bence. Bunu kavradığımızda
ötesi kendiliğinden çözülüyor gibi.
Hz. Ali’nin kişiliğini, mücadelesini, olguları ve olayları ele alış
tarzını, insan ve doğa ilişkilerini anlatmak yüzlerce cildi kapsayacak bir
çalışmadır. Biliyoruz ki Hz. Ali İslamiyet’in, Hz. Peygamberden sonra en
büyük temsilcisidir.
''Gözlerinizin önünde yaralanmış can çekişen küçük bir kuşa eğer
elleriniz arasında hayat veremiyorsanız ve sahip
olduğunuz bilgi o kuşun özgürce gökyüzünde yeniden kanat çırpmasına vesile
olamıyorsa sahip olduğunuz bilginin hiç
bir değeri yoktur!!'' Çetin BAL - 2008 Denizli ( zamanla ve
mekanla işi olmayan bir dost)
Günümüz bilgeleri, şeyhleri, hocaları kitaplarda yazan yada kulaktan
dolma aldıkları tüm bu sır söylemler içinde hakikati kaybetmiş, bilgiyi
taşımış ama bilgi hiçbir zaman onun olmamış ve gerçekte onun ne ifade
ettiğini kendileri de bilmemiştir.Eskiden mevleviler aşktan dönerlerdi
şimdilerde aşka gelebilmek için döner oldular.Mevlana, Yunus aşk içinde
yazıp, söylediler ama artık aşka varabilmek için onların satırlardan bir
yol aranır oldu. Üsteki satırlarda sizlere bir sır vermiştim. Bu
sırlı satırları laf olsun diye süslü bir laf olsun diye söylediğimi
sanmıyorsunuzdur umarım. Dedim ki
''Hakikati arayan her insan ''Bilmenin'' haleti ruhiyesinden
''Olmak'' dediğimiz söz ehlinden hal ehline geçiş noktasında o HAL
kapısından (kalp kapısından) içeri geçip giremezler.'' Ancak Aklın
kalble birlikteliği sizi oraya götürebilir.Bu ifadeyi biraz daha açarsak
arzulanan istenen bir düşüncenin sevgi ile birleştirilmesi ve bu sevgi
içindeki arayış sizi sevginin uçsuz bucaksız kanatları üstünde oraya
götürecektir. Yada aradığınız şeyi size getirecektir. Bu kelimeler
sözden hale giden bir köprü olabilir size! Size çok açık bir örnek
vereyim.
Hintli üstad Ramana Maharshi çevresindeki müritlerine
teleportasyon teorisini izah eder. ''Kısacası,
kişinin kaybolup başka bir mekanda veya yerde ortaya çıkabilmesi için en
temel ilke o kişinin teleportasyon yapabileceğine bütün varlığı, bütün
mekanizma ve hücreleri ile inanması lazımdır.Eğer kişi bu şekilde
eğitilmemişse, eğitilmiş bir kişi ona telkin yolu ile yardım edebilir ve
kişi teleportasyonda başarılı olur.''
Aranızda bu satırları okuyan kaç kişi teleportasyon yeteneğine
sahip Ramana Maharshi'nin bu sözlerinden esinlenerek kendilerini mekan
içinde başka bir noktaya transfer edebilirler. Aranızdan kim bu
satırlardan feyz alarak bu teleportasyon hadisesini gerçekleştirebilir?
Mesele Maharshi'nin söylediği kelimeler takılıp kalmak değil. Kelimelerin
arkasındaki idrake sahip olabilmektir. Yani mesele kelimelerin arkasındaki
bilince vakıf olabilmektir. Bu kelimeler nasıl bir bilinçten geliyor? Bu
kelimeler nasıl bir inanç ve şuur dünyasına sahip bir varlıktan
geliyor? Bunu anlamak lazım. Söylenen duyguyu kalpten duyabilecek bir
anlayışla Maharshi'yi dinleyebilirsek onun teleportasyonu nasıl yaptığını
anlayıp benzer bir deneyimi bire bir taklit ve kopya edebilecek bir hale
erişebiliriz.Bu sözlerin arkasında nasıl bir bilinç var?
Üstad Maharshi burada ne demek istiyor? Mesele burada doğrudan
teleportasyon yeteneğini sergilemek değil. Meselenin altında daha büyük
gerçek var. Burda olağan üstü bir felsefi bilgi gizli. Hal ehline açılan
kapının anahtarlarını veriyor Maharshi!! Tüm mesele zihin gücünü, düşünce
gücünü olmasını istediğiniz, arzu ettiğiniz bir deneyim üstünde
odaklayabilmektir. Yani sizde uyuyan aktif hale geçmemiş potansiyeldeki
düşünce gücünü harekete geçirmenin sırrını, tekniğini veriyor Maharshi!!
Maharshi'nin ifadelerini biraz daha damıtıp imbikten geçirelim. Maharshi
ne demek istiyor?
Demek istediği şu: Düşündüğünüz şeyi yapabilmek için bütün varlığınız,
bütün mekanizma ve hücreleriniz ile o düşünceye (imajinasyona) inanmanız
lazım. Bunu ifade edebilecek başka da bir kelime yok! Şüphesiz içten
samimi bir inanç ve kabül sonsuz düşünce gücünün önündeki yapamayacağınıza
dair ön yargısal barikatı, engeli yani evrensel gücün içinden akmasını
engelleyecek blokajları eritiyor ve ortadan kaldırıyor.
Hz. İsa'nın suyun üstünde yürümeside aynı inanç enerjisinin sonsuz
düşünce enerjisinin açığa çıkmasında bir kanal olması vesilesi iledir.
İmajine ettiğiniz bir şeyi yapabileceğinize dair olan inancınızın gücü o
oranda bir düşünce enerjisini harekete geçiriyor.İnanç, sahip
olduğunuz durağan haldeki düşünce enerjisini harekete geçiren imajine
ettiğiniz olaya doğru kanalize eden bir etkendir.
Aslında Maharshi'nin temelde demek istediği şey düşündüğünüz şeyi
gerçekleştirebileceğinize dair güçlü ama çok güçlü yoğunlaşmış, konsantre
olmuş bir düşünceye sahip olmak!! Teleportasyon düşüncesinde derinleşmek!
Daha başka bir ifade ile Maharshi şüphesiz, kesin kat-i bir inanç
atmosferi oluşturmaktan bahsediyor.Öyle bir inanç atmosferi içine
gireceksinizki, öyle bir psişik enerji hasıl olacak ki o psişik alan
istediğiniz şeyi size doğru çekecek( çekim yasası) yada sizi o deneyime
doğru yürütecek. Gidilecek noktanın size doğru gelmesi yada sizin
gidilecek noktaya doğru gitmeniz aslında aynı şey! Bu sanki bir resme
değişik açılardan bakmak gibi bir şeydir. Aynadaki görüntülerin büyüyüp
küçülmesi gibi zihinsel bir serap olan mesafelerinde değişen zihin aynası
içinde kavislenerek bükülerek (uzay/zamanın zihin aynası içinde bükülmesi)
bir biri içine geçmesi!
Daha derin düzeyde Maharshi'nin demek istediği şey aslında ''zaman,
mekan, mesafe ve boyutlar dediğimiz şeyler tamamen gerçekliğini bizim
zihnimizden alan illüzyonlardır.'' Yani gerçeklik dediğimiz şey bizim
zihnimiz tarafından üretilen bir seraptır. Bizide içine alan daha büyük
bir zihnin bizim zihnimiz içinden akarak bize gösterdiği bir
görüntüler dünyasıdır gerçeklik!
Materyalistik ( maddeci) bir bakış açısı içinde insan sadece et ve
kemikten oluşmuş katı bir kütledir. Ama atom içine doğru indiğimizde
bedeni oluşturan şeyin aslında titreşen enerji alanlarından başka bir şey
olmadığı gerçeği ile karşılaşırız. İnsan yoğunlaşmış bir ışık kütlesidir.
Yada elektromanyetik bir enerji kalıbıdır denebilir.Tüm maddeler için bu
tanımlama yapılabilir. İşte fizik, felsefe ve psikoloji bilimleri tam bu
noktada bir araya gelerek kesişerek aynı şeyin farklı görüntüleri
olarak ortaya çıkarlar. Zihin, Şuur yada Düşünce dediğimiz şey ile
Enerji arasındaki derin birlikteliği kavradığımızda yani Zihin ve
Madde'nin aslında aynı temel alanın değişik iki görüntüsü olduğunu idrak
ettiğimizde Maharshi'nin demek istediği gerçeği en derin düzlemde
anlamış oluruz.
Maharshi nasıl bir evrende yaşadığımızı biliyor!! Sistemin işleyişini
biliyor!! Maddenin asliyette ne olduğunu yada ne olmadığını biliyor!!
Maharshi gerçek denen şeyin bizim aklımızdan geçen zihinsel resimlere göre
çizildiği bir evrende yaşadığımızı biliyor! Maharshi madde denen şeyin
sadece zihinlerimiz içinde tutunmaya çalışan bir eğilimin kendisi olarak
varolduğunu biliyor! Maharshi dışarıda bir yerlerde kendi zihnimizden ayrı
bir evren gerçeğinin olmadığını biliyor.Maharshi iç evren ve dış evren
ayrımlarının bir illüzyon olduğunu biliyor.Bu gerçeğin idraki içinde!
Maharshi hepimizin devasa bir zihinsel hologram içinde beliren düşünsel
imajlardan başka bir şey olmadığımızın idraki içinde! Maharshi kendi
zihnimiz içinde yarattığımız bir nesneyi kendi hayalimiz içinde yer
alan bir noktadan diğer noktaya haraket ettirmekle gerçekte fiziksel
bedenimizi bu holografik uzay zamanın çizgileri içinde düşünce kanalı ile
bir noktadan diğerine teleporte etmenin aynı şey olduğunu biliyor ve bu
gerçeğin idraki içinde! Maharshi tüm varlığı ile bu bilginin ve bilincin
idrakin içine girmiş. Bu idrakle bütünleşmiş! Maharshi kal ( söz) ehlinden
hal ehline geçmiş. Sadece bilmekle kalmamış bilgiyi uygulamış.
Zihin bedeni emri altına alabilmelidir. Teleportasyonu yapabilmekteki
tüm sır Maharshi'nin ruhsal enerjisinin karekteristiğinde gizlidir.Eğer
Maharshi fizik bedeninden astral olarak ayrılıp sizin beden kalıbınız
içine girseydi. Sizin bedeninizi rahatlıkla ışınlayabilirdi.
(Demek ki burada fizik bedeni içine alan zihnin aura alanları ile
paralel olan titreşen ''ışık beden kalıbı'' önemlidir.Bedene
hayatiyetini veren şey bu ışık kalıbıdır. Bu ışık beden kalıbları iç içe
sonsuz sayıda boyutsal katmana sahip bir formdadır.Yani insanda
astralik ötesi beden formları vardır.Gerektiğinde o boyutsal katmana
tekabül eden ara beden formlarını kullanabilir.)
Maharshi fizik bedeninin zihninin bir yansıması olduğunu biliyor.
Bedenin, zihnin gölgesi mertebesinde olduğunu biliyor.Fizik beden
eğildiğinde onun duvara düşen gölgeside eğilir. Ya da o duvara düşen
gölge eğildiğinde fizik bedende eğilir. Zihin eğildiğinde maddede
eğilmek zorundadır. İşte Maharshi'nin felsefenin özü bu gerçekte
saklı!
Aynı felsefi gerçeğe Mevlana şu sözü ile dikkat çekmektedir:
''Ten canın aynasıdır, hem can tenin, Lakin
olmaz can gözü her kimsenin'' (Mevlana )
Can kavramı burada ruhsal enerjinin kendisini ifade eder. Ten
de fizik beden kafesini ifade eder.Kişiyi saran içine alan aura alanı
(ışık bedeni) düzeyinde CAN ile TEN birleşir.Can, aura enerjisi ile
fizik bedeni içine alır.Düşüncelerin değişen vibrasyonları ışık bedenin
titreşimlerini değiştirir, değişen ışık bedenin titreşimleride fizik
bedeni oluşturan atom altı enerjinin temel titreşim oktavını manyetik
rezonans kanunlarınca değiştirir. Böylece manyetik alanlar vesilesi ile
farklı uzay ve zaman noktaları arasında boyutsal bir kayma ile fizik beden teleporte edilebilir (Tayyi -Mekan).
''Bütün kainatın mayası sevgidir. Sevmek idrakten doğar'' Söz içinde nakş olan
Hakikat'e de ancak kalp içinde zuhur eden aşk merdiveni ile
yükselebilirsiniz. Oraya kalp'ten gidilir.Ancak işin aslını kalp düzeyinde
anlayıp idrak ettiğinizde teleportasyonda başarılı olabilirsiniz.
SÖZ'den HAL'e geçişin sırrını Mevlana'nın şu
dizelerinde tamamıyla yakalar ve bu sırrı tüm ihtişamı ile okuyarak
bu gerçeğin idrakine doğu yükselebiliriz! Ramana Maharshi'nin
ifadelerini böylesine bir dinleme misali okuyabilirsek teleportasyonda
başarılı olabiliriz.Dinlemek burdaki manası ile gerçeği (hakikati)
zihinden görmek demektir.Kulakla dinlemek değil! Can kulağı ile dinlemek
sözün manasına erip kelimedeki kayıtlı anlamı (idraki) kavrayıp
içselleştirip bir idrak sıçrayışı yapabilmektir.
DİNLE
Çünkü; dinlemek, dokunmaktan, tatmaktan, koklamaktan hatta görmekten daha
önemli ve daha önceliklidir. Beş duyun ile elde ettiğin bilgilerin
hepsinin doğruluğundan emin olamazsın. Algıladıklarını bilgi düzeyine
yükseltebilmen için ayrıca çaba harcamak zorundasın. Bu çabanın en azı ve
en verimlisi dinleyerek algıladıkların için olacaktır. Göz’ün kapağı
vardır, kapanabilir; görevini yapabilmek için ışığa muhtaçtır. Ayrıca hem
yön’le hem de açıyla sınırlıdır. Gözün algılayabileceği varlıklar da
sınırlıdır. Sadece somut varlıkları, o da gerekli şartlar mevcutsa
görebilirsin. Işık yoksa, karanlıktaysan göremezsin. Ama
duyabileceklerinde böyle sınırlar yoktur. Somut varlıklardan soyut
varlıklara, bu âlemden, ledûnne, ahirete, melekûta, ilhama, işraka, hisse
ve akla dair her türlü hadisenin, vakıanın, mefhum ve mânâ’nın bilgisine,
bütün bunların ve en önemlisi ‘kendi’nin gerçeğine ancak dinleyerek
ulaşabilirsin. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri dinleyenleri muhatab almıştır.
Vahye mazhar olanların hepsi “dinleme” hassasına sahip olanlardandır.
Duymak, işitmek yetmez; dinle. Öyle dinle ki, ses ve söz önce bilgi’ye
sonra hikmet’e dönüşsün. Koyun kaval dinler gibi değil, ağaç topraktan,
yaprak yağmurdan suyu çeker gibi dinle. Kulağın kapağı yok, açman
gerekmez; aklını aç, kalbini aç, insafını aç ki dinlemiş olasın. (Mevlana)
Keramet ehillerinin tasavvufu, hiç bir zaman bir felsefe görüşü ya da
hayali bir bilgi olmamıştır.
Onların tasavvufu, irfan, hakikat, aşk ve cezbe aleminde
olgunlaşmadır.Ancak bu cezbedir ki bir kum
tanesini güzeller güzeli bir inciye dönüştürebilen ilahi hikmeti evliyanın
ellerine bahşeder.(Çetin
BAL- 2008)
Tasavvuf öğrenimi içinde hikmet'e, marifet'e, sır'a, hakikat'a dair
kitaptan okuyarak bilgi
edinmek mümkündür. Lakin kitaptaki ilim kal(söz)ilmidir. Bilgi sizin
zihninizde de kitapta durduğu
gibi duruyorsa siz söze vakıf bir filozof olursunuz.Bu durumda Siz bilgiyi
taşırsınız. Ama bilgi
sizi taşısın istiyorsanız sözün içindeki manaya vakıf olmalısınız. O
mananın haleti ruhiyesi içine
girmek demek sözün idrakine varmak demektir.Herşeyin ondan geldiği o aklı
kül noktasının bilgisine
vakıf olmak sözle mümkünken o noktanın haline vakıf olmak aşk'la
mümkündür.
Keramet ehlinin sırrına erişmek o hale talip olanlara sarfettiği
kelimelerle değil kelimelerin
sizlerde nasıl bir manevi tesir uyandırdığı ile alakalı olup o tesire
mazhar olabilmekle ilgili bir
husustur.(Çetin BAL)
Keramet ehlinin sohbetlerine katılan 10 kişide mürşidin sohbetine ve
mürşidin manevi enerjisine
mazhar olurlar.Mürşit müritlerin gözleri önünde yerden bir metre kadar
havaya yükselir.Ve nasıl
yaptığını izah eder.Ama müritlerden sadece üçü mürşitin bu haleti
ruhiyesini yakalayıp havaya
yükselmeyi başarırlar.Mesele şu ki sohbeti kim nasıl dinledi nasıl anladı,
kim nasıl bir idrake
ulaştı. Sohbete katılan kaç kişi kendi sınırlı gerçeğini terkederek
varlığını tüm benliğini
mürşidin gerçekliğine açabildi onu alıp varlığına katabildi? İşte mesele
burda! İşte söz ehlinden
hal ehline geçebilmenin sırrı burda! Anlayabilene çok sır var burda!
Anlamayana hiç bir sır yok!
Yunus'un Şiirlerinden dem vurmakla yunus olunsaydı, Mevlana'nın veciz
sözlerini ezbere bilmekle
Mevla'ya varılsaydı bugün sokaklar evliyadan geçilmezdi. (Çetin BAL- 2008
)
Hikmet yazılanı okunduğu gibi anlamaktan ibaret olsaydı, keramet okumaktan
gayrısı olmasa idi
ortalık mevlana'lar dan, İsa'lardan, Musa'lardan, Şems'lerden geçilmez
olurdu.(Çetin BAL - 2008)
Herkes gözleri ile okuyarak kulakları ile duyarak söz ehli bir filozof
olabilir.Söze vakıf
olabilir. Ama herkes sözlerin işaret ettiği hale vakıf olamaz! (Çetin BAL)
Mevlanam derki siz karşıdaki kişinin sizi anladığı kadarsınızdır. Ama o
mevlanamın o haline yol
uğradığınızda sözün bu kadarla bitmediğinide anlarsınız. ve söylenmeyen
sözler sizden
dökülüverir...
''Ne söylerseniz söyleyin ne derseniz diyin siz karşıdakinin sizi anladığı
kadar olmakla birlikte
daha içeride siz idrak ettiğiniz sözün kendisi kadarsınızdır.'''
Söz ehli filozof ten gözünün ona gösterdiği kadarı ile mütalaa ederken
dünyayı, sufi, kalb gözü ile
görüp can kulağı ile dünyayı dinler.Filozof aklınca ararken gerçeği, sufi
aynı gerçeği gönlünce
arar! (Çetin BAL)
Herkes yerden havalanıp kaf dağının ötesine varan kuşların hikayesini
tasvir edebilir. Ama herkes o
kuşlar gibi kanatlanıp uçarak keşf ehline katılacak istidata sahip
olamaz.( Çetin BAL)
Bu evrensel gücün sizden akarak (sizin zihin aynanızdan yansıyarak)
çevreye tesir etmesini engelleyen şey temelde tek bir kavram altında
özetlenecek olursa bu kavram EGO dediğiniz şeydir.
Kıskançlık, nefret, haset, kin, böbürlenmek, öfke, korkular, ... vb. gibi
tüm negatif düşünsel aktiviteler gönül aynasını temsil eden içsel
safiyetinizi kirletir ve bu aynayı karartırlar.Zihniniz matlaşmış bir
kristal halini alır. Yaşam enerjiniz tükenir, auranızın ışığı zayıflar
kararır. Tanrısal enerjinin ışığına karşı kapalı bir bilinç haline
gelirsiniz.
Ama varlığınıza dolan sevgi, anlayış, tevazu, şefkat, tüm iyi niyet duyguları
sizi olmadığı kadar genişletir, büyütür ve gönül aynanızı
saflaştırır.Zihniniz şeffaflaşır, saflaşmış temiz bir kristal halini
alır.Tanrısal enerjinin ışığı sizin varlığınız içinden akarak sizi yaşamla
doldurur. Yaşam enerjiniz ileri düzeylerde ölüleri bile diriltecek bioenerjik bir noktaya doğru yükselir. Yaşam enerjisi sizden taşarak
çevrenize ışıklarını genişleyen halkalar şeklinde yayar. Yaşadığınız mekan
evrensel bilincin yaşam ve zindelik veren huzur veren enerjisi ile dolar.
Bu evrensel ilahi iradi nur ve enerji ile dolup şarj olduğunuzda o
enerjiye kanal olduğunuzda sanki evrensel elektrikle şarj olmuş bir pile
benzersiniz.Sahip olduğunuz elektriği ( enerjiyi) istediğiniz bir amaç
doğrultusunda kullanabilme imkanına sahip olursunuz.İster hasta olanlara
bioenerji olarak şifa enerjisi verirsiniz isterse o enerjiyi teleportasyon
gerçekleştirmek için uzay ve zamanı bükmekte kullanabilirsiniz.
''Zamanın, mekanın ve onun içindeki maddenin üstündeki bir boyuta
ancak aşk merdiveni ile çıkabilirsiniz. Merdivenin
ilk basamağına adım atabilmek ve yükselişe geçmek için kalbten içeri
girmelisiniz.'' Çetin BAL - Denizli -2008
Çetin BAL: Bilgiden ve öğrenmekten amaç insanın
kendisini bilmesi ve anlamasıdır.Ama bu hayali bir bilgi mütalaası
olmamalıdır. Bilmek, Olmak yada SÖZ EHLİ'nden HAL EHLİ'ne geçmek denen iki
ayrı düzlem vardır. Sadece felsefik entellektüel bilgi düzleminde kalmak
bilginin eyleme konmamasıdır. O konumda alim olursunuz. Bilginin içinde
değilsinizdir dış itibarı ile kendi gerçeğinizin ( hakikatin) bilgisine
vakıf olmuşsunuzdur sadece. İnsana dair tüm bilgilerin keşfinde
anlaşılıp kavranmasında ve gönlün bu sonsuz bilgi ile dolmasında ve kana kana
hakikatin bilgisinin içilmesindeki amaç hakikatin kendisine katılmaktır.
Tüm alimler sahip oldukları bilgiler ile dağ taş akarak ses yapan
akarsulara benzerler. Eğer bu akarsu hakikat denizine varıp karışmazsa
asla susmaz! Varlığın birliğine dair olan kanaate ulaşamaz! Ve herşeyin
bir NOKTA olduğu o ilim denizine o aşk deryasına varıp ilmini tek
bir noktanın sonsuzluğu içinde idrak edecek anlayıştan mahrum kalır.
Dolayısı ile hakikate dair sözlerden öteye geçemez o alim! Biz bugün
varız yarın yokuz. Bilin'ki mevlalardan öte mevlalar var. Anlamakta,
kavramakta, bilmekte bir son yok! Gün gelir bu demlerde başkaları konuşur
elbet. Ama her hakikat eri kendi aklının gönlünün kabı kadar konuşur, şiir
yazar, söz söyler. Karşıdakide ancak kendi aklının kabı kadarlık bir
anlayışa haiz olabilir.O kadarını alabilir. Burda bu sözleri okuyan hakikat yolcuları için
önemli bir hususun altını çizmeden geçemeyeceğim. Gönül, bilgi ve
tefekkür deryası içinde demlenirken bilgi sizin varlığınıza katılmalı yani
size dönüşmeli yada siz o bilgiye dönüşmelisiniz.Bilgi sizin tarafınızdan
sindirilip, varlığınıza katılıp bir idrak alevine dönüştürülmeli. Bu idrak
sizi saran auranızda görülür bir hal alır.
Neticede bilgi sizi öyle bir noktaya götürmeli ki fizik bedeniniz
dediğiniz maddi kalıbın kendi düşüncelerinizin bir yansıması olduğunu
anlamalısınız.Bu idrakte derinleştikçe kendi fizik bedeniniz dahil sizi
içine aldığını düşündüğünüz tüm madde evreninin sizin gönül aynanızdan
yine size yansıyan bir görüntüler dünyasından ibaret olduğunu idrak
edersiniz.Öyleyse gönülden geçen her düşüncenin maddeler üstünde derin bir
tesire sahip olduğu bir idrak demine geçtiğinizde bu hal, bilginin, aklın
, zihnin, gönlün, idrakin tüm arayışlardaki nihai noktaya vararak artık o
NOKTA olmanın deneyimi içinde tüm arayışını sonlandırmasıdır. Bu bilginin
anlayışın ve halin daha ötesine geçmek için en başa dönmelisiniz. Nokta
aslında başlangıcı ve sonu aynı andalık içinde kendinde taşıyan açılan ve
kapanan bir sır olarak kendini tamamlamış olur. Sözler ancak bu gerçeği
buraya kadar ifade edebilirler. Keza Hz. Ali'nin Allah'ın varlığına dair
yaptığı izahat bile sözlerin bu gerçeği tarif edebilmek için daha da
ötesinde geçit veremeyeceği bir anlamsal derinlik içerir.Hz Ali'nin dediği
gibi ''Akıl tamam olunca söz noksanlaşır.'' 'Hz.Ali'nin Tanrı
Tanımı' konulu Yaşar Uçar' ın
bir makalesinden kısa bir alıntı ile bu izaha yer verelim.
[ Hz. Ali’nin Tanrı tanımı şöyle: “O öyle bir
mabuttur ki, derin düşünceler onu idrak edemez, anlayış derinliklerine dalış
zatının özüne varamaz. O’na bir sınır yoktur ki sıfatını sınırlayabilsin,
bir nitelik yaratılmamıştır ki zatına layık olsun. Yoktur O’na sayılı bir
an, yoktur O’nun için ertelenmiş bir zaman. O’nu nitelemeye kalkışan bir
başkasına eşitlemiş sayılır, eşitleyen ikiliğe düşmüş olur, ikiliğe düşen
parçalamış olur, parçalayan O’nu tanımamış olur. O’na işaret eden, O’nu
sınırlar, sınırlayan sayıya döker. Nerde diyen, O’nu bir yerde sanır, bir
yerde diyense başka yeri Onsuz sanır. Vardır yaratılmaksızın, mevcuttur
yokluktan var olmaksızın. HER ŞEYLE BİLEDİR, BERABER DEĞİL . HER ŞEYDEN
GAYRIDIR, AYRI DEĞİL . Görendir görülen yokken. Birdir, bir varlığa muhtaç
olmaksızın…”
Tanımın olağanüstülüğü büyük harflerle yazdığımız cümlede gizli, yani “Her
şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı değil”
cümlesinde. Tarifin tüm ruhu bu cümlede toplanmış gibi, diğerleri yargıyı
pekiştirmek için kullanılan cilaya benziyor! İlk bakışta, Hz. Ali’nin laf
cambazlığı yaptığı, öylesine bir tekerleme söylediği izlenimine kapılıyor
insan. Ama değil, biraz derin düşününce ilahi bir zekanın karşısında şapka
çıkarmak zorunda kalıyorsunuz. Tanrının her şeyle beraber olması, ama
birlikte olmaması; her şeyden gayrı olması, ama ayrı olmaması ne anlama
gelir? Bu ne biçim iştir ki, bir şey her şeyle hem beraber olacak, hem
olmayacak. Bir şey her şeyden hem gayrı olacak, hem de ayrı olmayacak, bu
mümkün mü? Tam paradoks!
Oysa sınırlı kelimeler kullanarak sınırsız olanı tanımlamanın tek yolu bu.
Paradoksun gizemli yapısını kullanıp Tanrının ne olmadığını söyleyerek ne
olduğunu açıklamanın tek yolu, çünkü hiçbir kelime Tanrının ne olduğunu
açıklayamaz. Hz. Ali, Tanrı her şeyle beraber değildir, her şeyden gayrıdır
diyerek onun ne olmadığını açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda onu yaratılmış
hiçbir şeye denk sayamayacağımızı da dile getirmiş oluyor. Kısaca, tarifin
tenzih (reddetme) bölümü Tanrıyı yaratılmış her şeyden soyutluyor. Sonra
tarifin teşbih (benzetme) kısmına geçip, aslında Tanrı her şeyle
birliktedir, onlardan ayrı değildir diyerek tenzih - teşbih döngüsü
tamamlanıyor. Yani, yaratılmış hiçbir şey “Ben Tanrıyım” diyemez, çünkü
Tanrı yarattıklarından münezzehtir, ama O’nun cevherinden yaratıldığı için
her şey Tanrıdan bir parçadır, bu yüzden Tanrı parçalarından ayrı olamaz
demeye getiriyor. Kısaca, Tanrı önce yarattığı her şeyden soyutlanıyor,
sonra yarattıklarıyla tekrar birleştiriliyor. Böylece hem Tanrının “Zat”
mertebesi korunmuş, hem de yaratıklarıyla bağı koparılmamış oluyor. Bir
anlamda, önce Tanrıyı her tür kavramdan soyutlayarak yokluk’a ulaşılıyor,
ardından benzetme yoluyla varlıkla ilişkisi tekrar kuruluyor.
Bu ilahi tarifin başardığı tek şey Tanrıyı tanımlamak değil elbette, Hz. Ali
çok daha fazlasını yapıyor. Her yaratılmışın Tanrısal cevher taşıdığını
söyleyerek insanın da Tanrı parçası olduğunu, dolayısıyla “Ben Tanrı’yım”
diyebileceğini ima ediyor! Tasavvufi ekollerin hemen hepsinin şecerelerini
Hz. Ali’ye dayandırmaları boşuna değil, çünkü “ilim şehrinin kapısı” onlara
“Enel Hak” deme ayrıcalığını bahşediyor! Tanrının her şeyle birlikte
olmasının, onlardan ayrı olmamasının bir anlamı da bu! Şah-ı Merdan’ın
tarifinden yola çıkarak var olan her şey “Ben Tanrıyım” diyebilir, çünkü
Tanrının cevherinden yaratılmıştır. Ama hiçbir varlık “Sen Tanrısın”
diyemez, çünkü Tanrıya ortak koşmuş, put yaratmış olur, dahası kendi
Tanrılığını inkar etmiş, ilahlık payesini bir başkasına devretmiş olur. İşte
bu yüzden, İslami düşüncenin omurgasını oluşturan tasavvufi ekoller Hz.
Ali’ye ne kadar teşekkür etseler, ne kadar bağlılık duysalar azdır. Eğer
Veliler Şahı insanın Tanrısallığına vurgu yapmasaydı, İslam çoktan katı
dogmalar yığını haline gelirdi.]
Çetin BAL: Kısaca Tasavvuf Nedir?
[ Temelinde insan sevgisi bulunan her dine , mezhebe ser inanca saygı duyan
ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk , farkı gözetmeyen eline diline
sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı
altına alarak manevi susuzluklarını gideren, insanları kendi içlerine
dönerek kendi gerçeklerini keşfetmelerini sağlayan, şeriatın (dinsel
tutuculuğun) bağnaz kurallarına bağlı olmayan, ve dinleri daha geniş
açılı bir şekilde sembolik anlamlarının dışında yorumlayan, aslı doğruluk,
kemali dostluk, cevheri, merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvası
sevgi hamuru ile yoğrulmuş, insanı Kamil ve erdemli insan yaratmayı ön
gören, korkuyu aşıp sevgi ile tanrıya yönelen, Enel-Hak
ile insanın özünde tanrıyı gören, yaradan ile yaradılan ikiliğinden Varlık
Birliğine varan, edep ve ahlaklığı yaşamın temeline oturtan, insanı
yücelten, hamurunda hem ilahiliğin hemde irfaniliğin mayası bulunan; kişinin
ahlaklı ve karakterli yaşam ilkelerini belirleyen, dini biçim ve şekil
olarak değil, gerçek anlamıyla algılayan, dini bağımsız bir irade gücü ve
batını özelliği ile evrimleştiren akıl ve şuurlu iman bütünlüğünde
birleştiren bir bilgi felsefesi yada evrensel bir öğretidir. İnsana ait
evrensel bir bilgi felsefesini yaşama uyarlama sanatıdır tasavvuf!
Bu öğretinin dünya üstündeki kökenlerinin Tibet, Hindistan ve ordan
da kadim MU ve Atlantis uygarlıklarına kadar uzandığı söylensede bu
Evrensel Bilgi Felsefesi'nin karanlık uzay boşluğunu
dolduran sayısız ışıklı uygarlığın kabül ettiği bir öğreti sistemi olduğunu
söylemeliyim.Hz. İsa ve Buda'nın öğretileride aynı kadim kaynaktan
beslenmektedir.Her ne kadarda bilginin kökenlerini bir takım kaynaklara
atfetsekte bu durum Buda yada İsa'nın orijinal olmadığı anlamına gelmez.Yada
bu gerçek bizim burda kullandığımız sözlerin orijinal olmadığı anlamına
gelmez! Bir kitabın sayfaları arasından alıp okuyup yada birilerinden duyup
burda bunları yazıyor değiliz. Hepimizi aynı sonsuzluk fanusu içinde bir
araya getiren enerji denizinden beslensekte her gönül ehlinden çıkan söz
kendi aklının derinliğincedir. Sonuç itibarı ile insanın kendi özü
sonsuz bilginin pınarıdır.Tüm kaynaklar sonuçta tek bir ana kaynağa
bağlanırlar. Bu ana bilgi kaynağı EVRENSEL BİLİNÇ'in kendisidir! ]
Hz.Ali'nin özdeyişleri

- Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi
olurum.
- Görmediğim Allah'a inanmam
- İnsan, dilinin altında gizlidir.
- İnsanlar, bilmedikleri şeye düşmandırlar.
- Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl
eskimeyen, yıpranmayan bir elbisedir.
- Hikmet; akıllıların bahçesi, ermişlerin
mesîresidir, gezinti yeridir.
- İlim, maldan daha hayırlıdır. İlim seni, sen
de malı korursun.
- Kalblerin gafletine, gözlerin uyanık olması
fayda vermez.
- İnsan, sözü ile tartılır veya işi ile
değerlendirilir. Seni zînet yönünden ağır getirecek şeyi söyle ve
kıymetini artıracak şeyi yap.
- Konuşun da tanışın, çünkü insan dilinin
altında gizlidir.
- Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bak.
- Sözün güzelliği, kısalığındadır.
- "Kişi Tevazusuyla Yükselir..."
Hz. Ali (K.V)
- "Akıl Tamamlandığında Söz
Noksanlaşır" Hz. Ali (K.v)
- "Kişi Bilmediğinin Düşmanıdır"
Hz. Ali (K.v)
- Yükseklik taslamak alçaltır, alçak gönüllülük
yükseltir.
-
Âlim, câhili hemen tanır, çünkü daha önce o da câhildi. Câhil âlimi
tanımaz, çünkü daha önce âlim değildi.
- Bilgin bir söz ehli olamıyorsan, hiç olmazsa
dikkatli bir dinleyici ol.
- Kötü insan, hiç kimseye iyi zan beslemez.
Çünkü o, herkesi kendisi gibi görür.
- Kalp kör olduktan sonra gözlerin görmesinde hiçbir
fayda yoktur.
Hz. Ali'nin "Görmediğim Allah'a
inanmam" sözü hakkında
Hz. Ali ve diğer İslam büyüklerinden sadır olan bu tür sözler, İmanda
ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn mertebelerini ve ihsan kıvamını
göstermektedir: "Allah'ı görürmüşçesine kulluk." Bir bakıma "vahdet-i şühû»d"
da diyebileceğimiz bu makam, Allah'a îmanın şühû»da dönüştüğü makamdır.
Burada görmekten kasdedilen illa basar gözüyle Allah'ın zatını görmek
değildir. Bu görme basiretle Allah'ın kudretini, yüceliğini ve bir
oluşunu, sıfat ve isimlerinin tecellîlerini görmektir. Sıfattan mevsû»fa
geçip Hakk'ı idrak etmektir.

''Ben konuşan Kur’anım.''
( Hz Ali )
Hz. Ali buyurdu: "Kişi dili altında saklıdır.
Konuşturunuz, kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız."
"Cahil, bilmediğini sormaktan utanmasın. Âlim, içinden çıkamayacağı bir
meselede en iyisini Allah'u Teâlâ bilir' demekten sakınmasın."
"Kalpler, kaplara benzer. Hayırlı olanı, hayırla dolu olanıdır."
Cahil ile sakın latife etme. Dili zehirli
olduğundan gönlünü yaralar.
Cömertlik, istemeden önce vermektir; istendikten sonra vermek utançtandır
ve kötüdür.
Çok akıllı insanlar başkalarının hatalarından öğrenirler ve hata
yapmazlar; akıllı insanlar hata yapar ve ders çıkararak bir daha
yapmazlar; ahmak insanlar da sürekli hata yapar, gene de ders çıkarmazlar.
Çok yemekle, anlayış ve zeka bir arada bulunmaz..Hz.Ali(r.a)
İyi ve Güzel ahlâk sahibi olan bir Kimse,
dostunun değil, Düşmanının Bile hatırını kırmak istemez. Bundan insanın
dostuyla nasıl geçinmesi lâzım geleceği anlaşılır Hz.Ali(r.a)
Ayıp işler yapanlar, başka kimselerin ayıp ve
kusurlarını sağa sola anlatmayı, yaymayı çok isterler ve severler. Böylece
kendi ayıplarının gerekçelerini genişleterek. kusurlarının gizleneceğini
sanırlar.!!!!
“Bilmediğini bilmeyen katmerli cahildir ondan
kaçınız. Bilmediğinin farkında olan öğrenmeye isteklidir, ona yardımcı
olunuz. Bildiğinin farkında olmayan uykudadır, onu uyandırınız.”
Dil aklın tercümanıdır.
Dilini küfre alıştırma. Tatlı dilli ol. Yoksa önüne gelene havlayan
köpeklere dönersin.
Dilsiz ol, yalancı olma.
Edep, aklın suretidir.
Dindarlığın en üstünü, dindarlığı gizlemektir.
Doğruluk, hakkın dilidir.
Dostlukta aşırı gitme, kimbilir belki o dostun bir gün düşmanın olur,
düşmanlıkta da aşırı gitme, kimbilir belki o düşmanın bir gün dostun olur.
Dünyanın en değerli hazinesi öğüttür, ama ondan ucuzu da yoktur.
En ahmak insan, kendini herkesten akıllı sanandır.
En akıllı insan, öğütleri dinlemekten vazgeçmeyen insandır.
En büyük zenginlik akıl, en şiddetli yoksulluk ahmaklıktır.
En güzel ahlak tevazu, yumuşaklık ve tatlı dilde bulunur.
Halk için en büyük felaket, düşünce ve bilim adamlarının düşük ahlaklı
kimseler oluşudur.
Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı
işleyene hatasını, başka birini misal göstererek anlatınız.
Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer isteyense şerden de kötüdür.
İki şey vardır ki sonu bulunmaz; ilim, akıl.
İnsanın değeri, önem verdiği şeye göredir.
Kendini bilen Rabbini bilir.
Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
Üstünlük taslamak ayıpların en kötüsüdür.
Dilini neye alıştırırsan onu söyler.
Akıllı düşman cahil dosttan daha iyidir.
Düşmanda olsa akıllı olan kadir kıymet bilir.
Doğruyu yanlışı tartar, ayırır. Ama cahil dostuna dünyaları versende
önünde paspas olsanda ne kadir bilir ne kıymet. (Çetin BAL)
Akılsız dostunuzun kadir kıymet bilmez sözleriyle
kalbinize tesir eden dil yarası düşmanınızdan alacağınız kılıç
darbesinden daha çok acıtır yüreğinizi. ( Çetin BAL)
İnsanın giyinebileceği en güzel elbise
terbiyedir. Takabileceği en güzel süs edebtir! Eğer haya ve edeb
elbisesine sahip olamazsanız utancınızdan Allahın huzuruna çıkamazsınız!
Edebten nasibinizi almamışsanız Allahın sevgisine mazhar olmanızda
zordur. (Çetin BAL)
En kötü dost, seni şak şaklayıp eksiklerini
örtendir.
Kalabalık arasında öğüt vermek azarlamaktır.
Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. ( Hazreti Ali
)
"Servetin en büyüğü akıldır."
"Eğrinin gölgesi de eğridir."
İyi ve kötü insana aynı değeri vermek doğru
değildir, bu suretle birincisini iyilikten soğutur, ikincisini kötülük
yolunda cesaretlendirirsin.
"İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız."
Bin kapıdan yüz bin kaleden içeri girebilirsin de
küçücük bir gönülden içeri giremezsin.
İnsana bin dost az, bir düşman çoktur.
Binkere Mazlum olmak; birkere zalim olmaktan
iyidir... Hz.Ali (r.a)

Hz Ali'nin
Hayatı
BİRİNCİ İMAM HZ. İMAM ALİ’NİN HAYATI
Dünyaya Gelişi, Lakabı ve Künyeleri
Hz.Ali Oniki İmâmın ilkidir, aynı zamanda Hz.Muhammed in dâmâdı ve amcasının
oğludur.
Hz.Ali Hicret ten 23 yıl önce (Milâdi 598) Recep ayının 13.
gününde Mekke de, Kâ be-i Muazzama nın içinde dünyaya gelmişlerdir ve Kâ be
nin içinde doğan tek kişidir. Baba ve anne tarafından Hâşimi soyundan
gelmiştir.
Hz.Peygamber, Hz.Ali nin doğumunu duyunca amcası Hz.Ebû Tâlib in evine
geldi. Hz.Ali yi kucağına aldı, dilini ağzına verip emzirdi. Adını sordu,
Fâtıma; Esed koymak istiyorum deyince Hz.Muhammed; Hayır buyurdu. Onun adı
Ali dir dedi ve adını Ali koydular.
Künyeleri ise Ebü l Hasan ve Ebû Türâb dır. Hz.Muhammed kendilerine,
toprağın babası anlamına gelen Ebû Türâb künyesini vermişlerdi. Bu yüzden,
bu künyeyi çok severlerdi.
İlk İman Eden Hz.Ali
Hz.Muhammed'e ilk vahiy geldikten sonra; erkeklerden İslâmlığını ilk izhâr
eden Hz.Ali dir ve ondan sonra kadınlardan da ilk olarak eşi Hz.Hatice tül
Kübrâ, İslâmiyet i kabul etmişlerdir.
Hz.Ali, bütün ömrü boyunca Hz.Muhammed in en yakınlarından ve
yardımcılarından biri olmuş, bütün savaşlarda Hz.Peygamber in yanında
savaşmış, bu savaşlarda çok büyük yararlıklar ve kahramanlıklar göstermiş,
canını Hz.Peygamber in uğruna vermekten hiçbir zaman kaçınmamıştır.
Hicret Gecesi
Hz.Muhammed hicret edeceği o gece, Hz.Ali yi çağırdı ve Bu gece Rabbimin
emriyle Mekke den göç edeceğim ve Sevr mağarasında gizleneceğim; sende benim
yatağıma yatacaksın, ne dersin? buyurmuşlardı. Hz.Ali bu haberi canına
minnet bilmiş, şükür secdesine kapanarak kabul etmiştir.
Bu olay münâsebetiyle, Kur ân-ı Kerîm in Bakara Sûresi nin:
İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah rızâsına nâil olmak için canını
satar ve Allah, kullarını pek esirgeyendir. meâlindeki 207. âyet-i kerîmesi
nâzil olmuştur.
Hz.Muhammed ile Kardeş Olmaları
Hz.Peygamber, Medine-i Münevvere ye Hicret lerinden sonra; Ansar (Yardım
edenler) denilen Medineli Müslümanlarla, Muhacirun (Göçmenler) diye anılan
ve Mekke den göç eden Müslümanları, birbirleriyle daha da kaynaştırmak için
kardeş ettiler. Kardeşlik töreni bitince, tek kalan yalnız Hz.Peygamber ile
Hz.Ali idiler.
Hz.Ali:
Yâ Resûlullah! Ashâbını birbirine kardeş ettin; beni ise yalnız bıraktın
dedi.
Hz.Resûl:
Yâ Ali! Sen; Mûsâ ya Hârun ne menziledeyse, bana o menziledesin. Ancak
benden sonra Peygamber yok, sen dünyada da benim kardeşimsin, âhirette de
buyurmuşlardır.
Bedir Savaşında Hz.Ali
Medine ye Hicret in 2. yılında, Ramazan ayında vuku bulan ve Ebû Cehil ile
diğer müşriklerin önde gelenlerinin ölümleriyle sonuçlanan Bedir savaşında,
Hz.Ali 25 yaşlarında idi ve İslâmiyet i koruyanların başındaydı.
Bu savaşta vadideki su kuyuları, daha önce gelen müşrikler tarafından
zapt edilmişti. Ashâb da geceleyin susuzluk baş gösterince Hz.Peygamber;
Bize kim su getirir buyurdular.
Hz.Ali, eline bir kırba alıp hayli uzakta olan su dolu kuyuya vardılar;
suyla doldurup sahâbeye ulaştırdılar. Böylece Hz.Ali, Bedir savaşında Kevser
sâkiliğinin bir örneğini göstermiş oldu.
Hz. Fatıma ile Evlenmesi
Hicret in 2. yılının son ayı olan Zilhicce de Hz.Muhammed, sevgili tek kızı
Hz.Fâtıma tüz Zehrâ yı, Hz.Ali ye vererek onu kendisine dâmâd etmiştir.
Hz.Ali nin, Hz.Fâtıma ile olan evliliklerinden; Hz.İmâm Hasan, Hz.İmâm
Hüseyin ve doğmadan düşen, adı Hz.Peygamber tarafından konulan Muhsin ile
Zeyneb ve Ümmü Gülsüm dünyaya gelmişlerdir.
Hz.Peygamber in nesl-i pâk olan soyları Ehl-i Beyt i , Hz.İmâm Hasan ve
Hz.İmâm Hüseyin den devam etmiştir.
Uhud Savaşında Hz.Ali
Uhud savaşında, müşriklerden sancağı her kim eline aldı ise o kişiler,
Hz.Ali tarafından birer birer katledildiler.
Tarih kitaplarında ve Kur ân âyetlerinde tafsilâtıyla bildirildiği gibi
Uhud savaşında müşrikler bozguna uğrayınca; Hz.Peygamber in bu savaşta,
Abdullah bin Zübeyr in kumandası altına verilen ve bir gediği korumaya memur
edilip;
Her hâlde, yerlerinden ayrılmamaları emredilen okçuların bozgunu görünce,
gânimet hırsına düşmeleri ve yerlerinden ayrılmaları yüzünden, çetin bir
bozguna uğrayan İslâm ordusu, Halid bin Velid in bu gedikten hücumuyla
bozulup dağıldı.
Abdullah şehit düştü. Hz.Peygamber in yanlarında, Hz.Ali ile bir kaç kişi
kaldı. Ancak Hz.Ali, Hz.Muhammed e saldıranlarla savaşmadaydı; o gün on altı
yara almışlardı. Sonra, ashâbın tekrar Hz.Peygamber in yanında toplanmaları,
Hz.Ali nin sebâtı sayesinde olmuştur.
Bu savaşta Hz.Ali müşriklerle savaşırken ve Hz.Peygamber i korurken
elindeki kılıcı kırılmış, bunun üzerine Hz.Muhammed kendi kılıcı olan
elindeki meşhur Zülfekâr adlı kılıcı vermişlerdir. O gün Hz.Muhammed, Hz.Ali
için şu meşhur hadîsi buyurmuşlardır:
Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ Zülfikâr
Anlamı: Ali den kahraman yiğit yoktur, Zülfikâr dan üstün kılıç yoktur.
Mekke nin Fethinde Hz.Ali
Hicret in 8. yılı, Ramazan ayında Mekke-i Mükerreme fethedildi.
Hz.Muhammed, Ka be-i Muazzama nın çevresindeki putları kırdılar; içerisine
girip oradaki putları da yerlerinden sökerek dışarıya attılar.
Yüksekteki putların kırılması için Hz.Muhammed, Hz.Ali ye Yâ Ali!
Omuzlarıma bas çık, şunları indir, kır diye buyurdular. Hz.Ali, Hz.Muhammed
in omuzlarına basıp putları indirdi. O vakitteki hallerini anlatırken;
Bana öyle geldi ki, dileseydim göğe ulaşabilirdim buyurmuşlardır.
Hz.Ali'nin Kısa
Biyografisi
Hz. Ali, milâdi takvime göre 21 mart 598'de
doğmuştur. 24. 01. 661 tarihinde ise, İbn Mülcem adlı hain tarafından
zehirli bir kılıçla şehit edilmiştir.
Hz. Ali, İslam Peygamberi
Hz. Muhammed'in amcasının oğludur. Hz. peygamberin yanında, onun eğitimi ile
büyümüştür. ilk İslamiyet’i kabul eden kişidir. Ayrıca Hz. Peygamberin
damadıdır da, dolayısıyla Peygamber soyunun sürdürücüsüdür.
Hz. Ali, Müslümanlığı ilk
kabul eden kişi olarak son nefesine kadar da İslamiyet için çalışmıştır.
Savaş meydanın da hiç yenilmemiştir. Bilgelikte, yiğitlikte, cesurlukta,
fedakarlıkta üstüne insan yoktur. Hz. Ali, sadece yaşadığı süre içerisin de
değil, onu takip eden yüzyıllarda da zalimin korkusu, mazlumun dostu olmayı
sürdürmüştür. Hz. Ali'ye kinli haydutlar ve İslam düşmanı putperestler, Hz.
Ali'ye yapamadıklarını evlatlarına yapmaya çalıştılar. O zamanın Ebu
süfyan'ları, sonra Muaviye, Mervan, Yezit olarak Hz. Ali'nin soyunu kurutmak
istediler. Nitekim Hz. Ali'de dahil her On İki İmam da şehit edilmiştir. Hiç
birisi vadesiyle hakka yürümemiştir. Hz. Ali'ye ve soyuna yapılan
haksızlıklar, katliamlar dolayısıyla Hz. Peygambere yapılıyordu. Cahilliye
döneminde Arap toplumunun başına bela olan putperest köleci bezirganlar,
görünürde Müslüman olup öz olarak bezirganlığı sürdüren bu kişiler, Hz.
Peygamber döneminde yapamadıklarının adeta acısını çıkartıyordu. Ebubekir'le
başlayan süreç Yezit'e kadar uzanıyor, oradan da Yavuz Selim'e kadar
gidiyordu. Bu süreçten günümüze kadar sayısız acılar yaşandı. insanlık
tarihinde görülmedik vahşi katliamlar yapıldı. Bu sürece dair anlatılacak
çok şey var ve bunlar dün olmuş gibi güncelliğini koruyor. Çünkü günümüzde
de bu misyon en inceltilmiş haliyle sürüyor. Bu misyon kirli, ikiyüzlü bir
misyondur. Hz. Muhammed'in torunlarını katletmek ve ondan sonra da ona
salavat etmek ikiyüzlülük değil de nedir? Maalesef İslam tarihinde bunlar
yaşandı ve günümüze dek etki bırakacak kadar güçlü yaşandı. Hz. Ali'yi
tanımaya devam ediyoruz. İslamiyet, başta Hz. Ali'nin soylu mücadelesi olmak
üzere gelişmeye devam ediyordu. Bu gelişme beraberinde bir çok sorunu da
getiriyordu. Bu sorunların başında da eski putperest bezirganların
Müslümanlığı kabul etmesiydi. Bunlar İslamiyet'i özümsedikleri için Müslüman
olmuyordular. Bunların tek gayesi gelişen İslamiyet’in kazandığı değerlerin
üzerine konmaktı.

Nitekim daha Hz. Peygamber
hakka yürümeden, bu bezirganlar fitne fesada başlamışlardı. Hz. Peygamberin
hakka yürümesinden sonra ise saldırılarını alenileştirip sıklaştırmaya
başladılar. Bu saldırıların hedefi Hz. Ali'ydi, dolayısıyla Hz. Peygamberdi.
İslamiyet gelişen ve güçlenen
bir din olarak kendi kurumlarını da yaratıyordu. Bu kurumların en önemlisi
de halifeliktir. Halife olan kişi İslam toplumunu dini ve siyasi olarak
yönetmekle görevli olan kişidir. Bu anlamda halifelik önemlidir. Hz.
Peygamberin kendisinden sonra halifenin kim olması gerektiği konusunda
hadisleri vardır. Hz. Peygamber bir çok sohbetinde kendisinden sonra Hz.
Ali'yi halife olarak tanıtmıştır. Ve o zaman herkes bu halifeliği
onaylamıştır. Ne var ki Hz. Peygamberin vefatından kısa bir süre sonra, -ki
bu süre daha Hz. Peygamber defin edilmeden öncedir- eski putperest
bezirganlar kendi halifelerini seçmişlerdi. Hz. Ali, Hz. Peygamberin defin
işleriyle uğraşırken onlar kendi halifelerini seçiyorlardı. Hz. Ali, sadece
bir yönüyle değil, bütün özellikleriyle halifeliği hak eden kişidir. Bu
özellikleri; ilk Müslüman olan kişidir, bütün ömrü İslamiyet için çalışmakla
geçmiştir, bilgelikte, cesurlukta, fedakârlıkta üstüne yoktur. Ayrıca Hz.
Peygamberin soyunu sürdürendir. Ali (a.s) ilim ve bilgi açısından
Peygamberin ashabı arasında en üstünüdür. İlmi açıklamalarıyla özgür
kanıtlama ve burhan tarzını ortaya koyduğu gibi, ilahi öğretilerde ve
felsefi bahislerde de bulundu. Kur'an'ın lafzını korumak için Arapça
dilbilgisi kurallarını icat ettiği gibi Kur'an'ın batınında da konuştu.
Hitabet etmekte en becerikli, Araplar içinde (birinci bölümde geçti)
secaatte dillere destan idi.
Allah’ın Aslanı, Evliyalar Şahı gibi birçok isimle anılmıştır. Yaşamı ve
savaşları birçok edebi esere konu olmuştur. Güçlü bir hitabet yeteneğine de
sahip olan Hz. Ali’nin siyasal, dinsel konuşma, mektup ve özdeyişleri
Nehcü’l-Belaga adlı kitapta toplanmıştır.
Hz. Ali, Muhammed’e en
yakın kişiydi, O’nun sırdaşıydı ve O’nun tarafından kendisinden sonra yerine
geçeceği işaret edilen kişiydi. Derin bilgisi nedeniyle Ali “Konuşan Kuran”
diye de adlandırılmaktadır. İslam dünyasındaki tarikatların çoğunluğu Hz.
Ali’ye dayanmaktadır. Bu tarikatların silsileleri Hz. Ali ile başlatılır.
Halifelik sorunu ile tohumları atılan ve Kerbela Olayı sonrasında gittikçe
yayılan Sünni Şii ayrımı (Şia) Ali yanlısı olarak onun adına dayandırıldı.
Daha sonra Anadolu Aleviliğinin de temel şahsiyeti oldu.
Peygamberin zamanında ve ondan sonra
yaptığı savaşlarda hiçbir zaman paniğe kapılmadı. Defalarca çeşitli olaylar
örneğin Uhud, Huneyn, Hayber ve Hendek gibi savaşlarda Peygamberin ashabı ve
ordusu panige kapılıp titrediler, bazıları da firar ettiler. Fakat Ali (a.s)
bunların hiç birinde düşmana sırt çevirmedi. Savaşta ün kazanan yiğitlerle
savaştığında hiçbiri kurtulamadı. Bu güce sahip olduğu halde güçsüzlerle
savaşmadı. Firar edeni takip etmedi, gece saldırı yapmazdı ve suyu düşmana
kesmezdi.
Bütün bunlara ek olarak Hz. Peygamberin
hadisleri var. Örneklersek: "Ben
ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır.
Ali'yi sevmeyen beni de sevmiyordur. Bir kimse Ali'ye saygısızlık etti mi
ban saygısızlık etmiştir." Bunlara benzer onlarca örnek. Bütün bunlar dünya
insanlığının kabul ettiği genel gerçeklerdir. Bu gerçekleri günümüzün Sünni
din bilginleri de kabul etmektedir. Ne yazık çıkarları el vermediği için iki
yüzlülük yapmaktalar.
Bütün bunların herkesin kabul
ettiği genel doğrular olduğunu söylemeliyiz.İslamın şekilci ve ritüellerle
dolu yanını bırakıp kabuktan içeri girdiğimizde islamın özünü teşkil eden
islam tasavvufu ve insanı ele alış biçimi içinde islamı anlamak ve gerçek
islamı kavramak mümkündür.
Tabi bu tarihsel
olayların çoğu ve günümüze yansıyan siyasal islamın anlayışı ve islamın
kendi içindeki değişik mezheplerin siyasal tartışmaları bizim ele
almaya çalıştığımız konunun dışındadır.Biz insan varlığının özünü ve
ruhsal yanının sonsuz potansiyellerini anlama gayreti ile bu yazıları ifşa
etmiş bulunuyoruz. Biz bu yazılar dahilinde uçsuz bucaksız bu evren
içindeki sayısız dünyalar içinde tezahür eden olayların şekli ile yada
kültürün kendi içinde gelişen sorunsalları ile ilgilenmiyoruz. Sonsuz
evrenler içinde tezahür eden bilinçli varoluşun kendisi ile ilgileniyoruz.
Gayemiz farklı mezhepler, farklı kültürel mevzuatlar ve ideolojiler üstünden
(yani her türlü mezhep farklılıklarını aşarak) insan gerçeğine bakmaya
çalışmaktır.
Hz. Ali gücü olmasına,
hakkı olmasına rağmen halifelik için kavgaya girişmedi. İslamiyet’in zarar
görmemesi için Ebubekir'in halifeliğine ses çıkarmadı. Taraftarlarına dünya
malının geçici olduğunu telkin edip onları kavgadan uzaklaştırdı. Ne var ki
bu eski putperest bezirganlar sadece dünya malı ile yetinmediler. Bu
putperest bezirganlar insanlığa umut olan İslam dinini de kendi çıkarları
doğrultusunda kullanmaya başladılar. Cahilliye dönemindeki eski gelenekleri
tekrar yaşamaya/yaşatmaya başladılar. Ama bu sefer aralarında bir fark
vardı. Bu fark da, cahilliye dönemindeki gerici geleneklerin İslam adı
altında yaşatılmaya başlanmasıydı. Halbuki Hz. Peygamber sadece putları
yıkmamış, aynı zamanda bu gerici gelenekleri de yıkmıştı. Hz. Ali burada
önemli bir rol oynuyordu. Bu rol de bütün bu gerilikleri teşhir etmekti. Hz.
Ali görevini layıkıyla yerine getirip, daha çocukken putlara attığı taşları
söze dönüştürüp bu putperest bezirganlara fırlatıyordu. Eskinin büyük
putperest bezirganları, önlerine çıkan bu engeli aşmak için olmadık hilelere
baş vuruyorlardı. Hz. Ali bütün sorunları teker teker aşıyordu.
Hz. Ali sabırlıydı, bu sabrı
kimse gösterememiştir. Hz. Ali mücadelesini daha bir azimle sürdürdükçe bu
putperest bezirganlar çıldırıyorlardı.
Ebubekir'in ölümünden sonra
putperest bezirganlar yerine Ömer'i halife olarak seçtiler. Tekrar tekrar
belirtmekte yarar var, Hz. Ali'yi savaş meydanında yenen olmamıştır. Hz. Ali
hiç bir savaştan kaçmamıştır, bu anlamda gücü, yiğitliği tartışılmazdır. Ama
bütün bu yiğitliğe rağmen Hz. Ali, halifelik kavgasına girmemiştir. Bütün
haksızlıklara, kışkırtmalara, tahriklere rağmen. Hz. Ali bunu yaparken bir
tek gayesi vardı. O da; İslamiyet zarar görmesin. Nitekim Ömer'in ölümünden
sonra bu sefer Osman'ı halife ettiler bu bezirganlar. Hz. Ali sabırlıydı,
sabrı en büyük silahtı. Bu putperest bezirganlar sadece Hz. Ali'yle
savaşmıyorlardı, aynı zamanda kendi içlerinde de büyük anlaşmazlıklar,
çelişkiler vardı. Bu çelişkiler sonucunda Osman öldürüldü. Osman’ın
ölümünden sonra, nihayet Hz. Ali halife oldu. Baştan beri olması gereken
şimdi oluyordu. Bu putperest bezirganlar tayfası bu halifeliği mecburen de
olsa kabullenmek zorunda kalıyordu.
Bu döneme dair ciltler dolusu
değerlendirilme yapıla bilinir. Çünkü bu dönem İslam tarihinin en
belirleyici dönemidir.
Hz. Ali halife olmuştu
olmasına ama bu putperest bezirganlar boş durmuyordu. Hz. Ali bu putperest
bezirgan tayfasının yaptığı tahribatları onarmakla meşgulken, onlar Hz.
Ali'yi ortadan kaldırmanın planlarını yapmaktaydılar. Bu planların sonucu,
Hz. Ali 24. 01. 661 tarihinde ibn mülcem adındaki katil tarafından zehirli
bir kılıçla şehit edilmiştir.
Çetin
BAL: ''Hz. Ali'nin şahadeti İslam tarihinde kanlı bir dönemin başlangıcı
olmuştur. O tarihten bu yana, başta Hz. Ali'nin soyu olmak üzere, Hz. Ali'yi
sevenler onun yolunda yürümek isteyenler insanlık tarihinde rastlanmamış
katliamlara, baskılara maruz kaldılar. Bu katliamlar ve baskılar günümüze
kadar da geliyor. Bir açıdan tarihsel bir analiz içinde burada batırılan şey
İslamın öngürdüğü, insanlara sunduğu şekilcilikten uzak evrensel insan
gerçeğinin bilgisidir. Hz. Ali burada evrensel bir düşünceyi yani insanın
sır dolu bilgisini temsil etmektedir. Ve aradan 1400 yıl geçmesine
rağmen, hâlâ Hz. Ali anlaşılabilmiş değildir. Yani kabuktan öze inip
İslam'ın ışıklı felsefesini anlamaya çalışanlar pek azdır.
Hz. Ali'nin kişiliğini,
mücadelesini, olguları ve olayları ele alış tarzını, insan ve doğa
ilişkilerini anlatmak yüzlerce cildi kapsayacak bir çalışmadır. Biliyoruz ki
Hz. Ali İslamiyet’in, Hz. Peygamberden sonra en büyük temsilcisidir. Bu
anlamda tarih boyunca insanlar en zor dönemlerinde Hz. Ali'yi
çağırmışlardır. Ama Hz.Ali anlaşılmayı beklemektedir. Bu anlayış insanlık
camiasına yeni bir dünyanın kapılarını aralayabilir.''
Lakin şu bir gerçek'ki bugünkü
islam anlayışı Hz. Muhammetin getirdiği islam anlayışına çok tezat bir islam
anlayışıdır. Bugün yaşanılan İSLAM Emevi-İslam geleneği'nin bir
devamıdır.
Din ve inançlar
çıkışlarında devrimci niteliklidir!
Din ve dinsel inançlar ilk ortaya çıktıklarında, içinden çıktığı toplumun
dinine, inançlarına ve sosyo/politik düzenine karşı tümüyle aykırı ve
devrimci niteliktedir. Öznel ve nesnel koşulların oluşturulup tam
olgunlaştığında, yıktığı inanç ve düzenin yerine kendininkini koyar.
Ancak iktidar olduğunda, eski düzenin tüm kurumlarını ortadan
kaldıramadığından tutunmak için kısa bir süre sonra çeşitli sosyal
katmanlar ve sınıfların çıkar gruplarıyla uzlaşmaya girişir. Bu
girişimlerin başlamasıyla eski aykırı ve devrimci gerçekliğini yitirip
ortodokslaşma sürecine girmiştir.
İlk halifeler döneminde İslam dini, özellikle üçüncü Halife Osman
(644-656)zamanında, Peygamberin yıktığı düzenden kalan, yani ortadan
kaldırılamamış olan çıkar gruplarının aracı olmaya başladı.
661 yılında Emevi hanedan devletinin kurulmasıyla birlikte egemen yönetimin
çıkarlarına uygun biçimde bir ortodoks İslam yaratılarak katı değişmez
dogmalar geliştirilip tam anlamıyla baskı aracı durumuna yükseltildi. Hiç
kuşkusuz, çeşitli biçimlerde uygulamaya sokulan her düşünce ve inancın,
kendi karşıt gerçekliğini, aykırı gerçeğini yaratmış olması kaçınılmazdır.
Bu diyalektik bir oluşumdur. Bu bağlamda İslam heterodoksizmi, yani egemen
ortodoksizme karşıt olarak, din kurucusu Peygamberin yakınları Ali ve
Ehlibeyt’in yüceltilmesiyle ortaya çıkıp, çeşitli dinsel ve felsefi
inançlardan alınan ögelerle zenginleştirilip, kendi aykırı batıni gerçek(lik)lerini
yarattı. Yönetimler de çıkarlarına uygun biçimde dogmalaştırdıkları İslam
adına, aykırı inançsal gerçeklere bağlı olanları dinsizlik kafirlikle
suçlayıp kırımlardan geçirdiler.
Hristiyanlık da Roma paganizmine, yönetimlerin zulüm ve baskılarına karşı
aykırı inanç ve toplumsal gerçeklikleriyle ortaya çıkmış; ama Roma
imparatorluğunun bilim, felsefe ve siyasal erkinin yüksekliği ve
güçlülüğü, onun devletin egemen dini olmasını yaklaşık 400 yıl
geciktirmiştir.
Hz.Muhammetin getirdiği islam'la İslam'ın bilinegelen
egemen ''Emevi- İslamı'' anlayışının gelişimi farklıdır.
Muhammed’in Peygamberliğini duyurusundan altı yıl sonra, ilk kez Mekke’de
tarihsel olarak 616’da kurulup tamamlanmış Kırklar Meclisi düzenine
Medine’de eklenmiş olan “Kardeşlik Sözleşmesi” ile İslam, değişimi
öylesine hızlandırmıştı ki, ortak kazanıp ortaklaşa yemeyi ve herşeyi
paylaşmayı ve hatta kardeşleşenler arası veraseti bile getiriyordu.
Alevilik toplu tapınması Cem’in en önemli kurumlarından olan Musahipliğin
temeli burada atılmıştı. Demek ki Mekke ve Muhammed dönemi Medine
İslamlığını farklı kategoriye sokmak ve iyi incelemek gerekiyor. Hz.
Ali'nin tarafını tutanlar (aleviler) İslam dini olarak bu ilk oluşum
dönemini algılıyorlar, Hanefi İslam anlayışını değil.
Muhammed’in dünyadan göçmesini izleyen daha ilk on yıl içinde, Kırklar
Meclisli ve yol ve inanç kardeşliği kuruluşlu Muhammed dönemi İslamlığın
getirdiği düzenin toplumsal eşitlik kurallarından eser kalmadı. İslam dini,
bezirganların, büyük toprak sahipleri ve fetihçi asker oligarşisinin eline
geçmiş ve kuralları onlar koymaya başlamıştı.
Peygamberin damadı ve amcası oğlu Ali, çevresindeki bir avuç
şiasıyla/yandaşıyla barışçıl siyaset yöntemi uygulayarak Peygamberin kurduğu
düzeni geri getirmek için harcadığı büyük çaba fazla işe yaramadı. Öyle
ki, Muaviye yandaşları ve Emevi/Abbasi tarihyazıcıları, onun İslami anlayışı
ve uygulamalarına “Din i-Ali” yani “Ali dini” diyorlardı. [1] Ancak
Peygamberin vefatından tam yirmi dört yıl sonra Abdullah ibn Saba, Salman-i
Faris ve Abuzer Gaffari’nin düşünsel katkı ve propagandaları, Malik
Ejder’in de askersel yardımıyla Ali adına halkı ayaklandırarak Küfe, Basra
ve özellikle Mısır’dan getirdiği isyancı halk güçleriyle Halife Osman’ı
alaşağı etti. Böylece 632 yılında hakkı gasbedilmiş İmam Ali, bu halk
ihtilali sonucunda, Tanrının mazharı olduğu ve tanrısal gücü özünde taşıdığı
inanç ve söylemler çerçevesinde Halifeliğe getirildi (656).
Hz. Muhammet'in vefatından itibaren egemen güçler tarafından
değiştirilmeye çalışılan Hz. Muhammet'in evrensel islam anlayışı Ali’nin ve
onun soyundan gelenler tarafından bu öz anlayış, bu evrensel mesaj korunmaya
çalışılmıştır. Hz. Ali ve Ehli beyt yolundan gidenler tarafından Muhammed
dönemi Mekke ve Medine İslamlığındaki Tanrısal Demokrasi’ye hep özlem
duyulmuş, simgeleşmiştir. O düzen geliştirilerek uygulanması istenmiştir.
Eşitlikçi, adaletçi ve kardeşçe paylaşımcı kurumlarıyla, hiçbir ayırım
yapmaksızın insanları bir gören inanç ve ahlak anlayışıyla Alevilik, işte bu
dönem Mekke ve Medine İslamlığının devamı görülmekte ve bu nedenledir ki
İslamın özü olduğu ileri sürülmektedir.
Aleviliğin özünde, Peygamber ailesinin, yani Ehlibeyt ve Oniki İmamların
Tanrısal nuru taşıdıkları ve zamanın İmamı/Velisi olarak Tanrının bir
mazharı olduğuna inanmak vardır. Tıpkı kandil, lamba, ampul, meşale gibi
ışık veren bir aracın kendisi ışık olmadığı halde; ışıktan da ayrı
olamıyacağı ve ışığın da bu araçlar olmayınca çevreyi aydınlatamıyacağı
optik gerçekliğe benzetilmektedir Ali ve Ehlibeyt tanrısallığı. İnsan-ı
kamil mertebesine ulaşmış ve Enelhak diyen büyük veliler de theosis’in yani
tanrılaşmanın bu ışıksal bütünlüğe ermek olduğunun ayırdına varmıştır.
[1] Bu konuda Wilferd Madelung’ın ‘the Succession to Muhammad’ yapıtı ve
bu deyimin geniş yorumunu yapan Paris Ecole Pratique des Hautes Etudes’ün
Din Bilimleri Bölümü hocalarından Muhammed Ali Amir-Moezzi’nin makalesine
bakılabilir; Tarihten Teolojiye İslam İnançlarında Hz. Ali, Hazırlayan:
Ahmet Yaşar Ocak, TTK, 2005, s.25-52
Hz. Ali nin Halifelik Dönemi
Hz.Ali, Hz.Muhammed in ebedî âleme göçüşünden 25 yıl sonra,
halîfelik makamının başına geçmiştir. Hz.Ali nin halîfelik dönemi 5 yıldır.
(Hicret in 35-40. yılı)
Üçüncü halîfe Osman ın katledilmesinden sonra, halîfelik makamı yedi gün
boş kaldı. Bunun üzerine Hz.Ali ye başvuruldu; herkes Hz.Ali ye bey at etmek
istiyordu; çünkü Hz.Ali, Muhammedî ahlâkın, doğruluğun, adâletin bir
mümessiliydi.
Din ve adâlet; artık bir örtü, bir sığınak olmuştu. Boy gayreti, dünya
serveti, yürekleri artıran gözleri ışıklandıran iki mihraktı. Dünya
değişmemişti, fakat dünyadakiler değişmişti.
Hz.Ali:
Size emir olmaya ihtiyacım yok, kimi isterseniz ona bey at edin, ben de râzı
olurum ve Bırakın beni, benden başka birini arayın, bulun; çünkü görüyorum
ben; bu işin sonunda çok işler var; çok renklere boyanacak bu iş, öyle bir
hale gelecek ki yürekler dayanamayacak, akıllar almayacak. Çevre süslendi,
delil inkâr edilir oldu.
Davetinize uyarsam, biliyorum neye uğrayacağım. Beni bırakırsanız, ben de
içinizden biri gibi olurum; kimi emir yaparsanız onu dinlerim, ona itâat
ederim; benim size vezir olmam, emir olmamdan daha hayırlıdır sizin için
diyordu.
Sahâbe, Hz.Ali ye bey at etmekte ısrar ediyordu. Talha ile Zübeyr
de aralarındaydı, diyorlardı ki;
İnsanlara mutlaka bir imâm lâzım; senden başkasına râzı değiliz biz;
İslâm da en öndesin; Resûlullah a yakınlıkta senden ileri yok; bu işte
senden başka kimsenin hakkı olamaz.
Evet, hak sahibine gelmişti; Hakkı kabûl edenler vardı; nitekim sonra, Hz.Ali
nin yolunda, Hak yolunda canlarını fedâ ettiler.
Fakat Hz.Ali ileriyi görüyordu; ona çekilmek üzere bilenmiş kılıçlar, ona
atılmak için hazırlanmış oklar, kınlarından çekilmek, yaylarında gerilmek
üzereydi. Ancak başka çare yoktu; Müslümanları da dağınık bırakamazdı.
Hz.Ali ye bey at edildikten sonra, Mâlik ül-Eşter ayağa kalkmış
yüksek bir sesle;
Ey insanlar demişti; Bu vasîlerin vasîsi, Peygamberlere ait bilgilerin
vârisi, pek büyük şeylerle sınanmış, zahmet ve meşakketlere katlanmış bir
zâttır.
Tanrı kitabı, îmanına şehâdet eder, Tanrı elçisi, râzılık cennetiyle onu
müjdeler. Üstünlükler, onda olgunlaşmış, toplanmıştır. İlk Müslüman oluşunda
ve bilgisinde, sonra gelenlerin de bir şüphesi yoktur, evvel gelenlerin de.
Bey at tamam olduktan sonra Hz.Ali, kalkıp Tanrı yı övmüş ve şu
hutbeyi okumuştur:
Gerçekten ulu ve üstün Allah, doğru yolu gösteren bir kitap indirmiştir;
o kitapta hayrı, şerri apaçık bildirmiştir. Hayrı yapan şerri bıraksın.
Noksan sıfatlardan arı olan Allah ın farzlarını yerine getirin de, cennete
müstahak olun.
Şüphe yok ki Allah, haram olan şeyleri, kötü olduğundan haram etmiş, bu
sûretle bütün Müslümanlara, bir üstünlük vermiş, Müslümanların haklarını;
doğru özlü, doğru sözlü olmak ve Allah ı bir bilmekle kuvvetlendirmiştir.
Bil ki Müslüman; elinden, dilinden diğer Müslümanların emin oldukları
kişidir.
Hz.Ali ye Karşı ilk Fitne Başlıyor
Hz.Ali, halîfe olur olmaz Muâviye yi Şam Vâliliğinden azletti. Sonra da
diğer şehirlerin Vâlilerini değiştirdi. Hz.Ali nin devlet hazinesini halka
eşit olarak dağıttırması, bazılarına en ağır gelen bir işti.
Bunlardan birisi; Ey mü minler emîri dedi. Bu, dün benim kölemdi, bugün
onu âzâd ettim; ona ne verdiysen bana da onu verdin demişti.
Hz.Ali; Evet buyurdu; Sana ne kadar verdiysem, ona da o kadar verdim.
Talha, Zübeyr, Abdullah ve Mervan la Kureyş ten bazı kimseler de buna
râzı olmadılar. Bunlardan birisi; Önceki halîfenin verdiği gibi vermezsen,
seni bırakır, Şam a gider, Muâviye ye katılırız dedi.
Talha, Zübeyr ve Abdullah da memurlara; Bunu siz mi yapıyorsunuz, mü
minler emîri mi? diye sordular. Memurlar; Biz dediler; Onun emri olmadan bir
şey yapamayız ki cevâbını aldılar. Bunun üzerine Hz.Ali yi aradılar ve
aralarında şu konuşma geçti.
Talha, Zübeyr, Abdullah üçü birlikte:
Bizim, Hz.Resûlullah a yakınlığımız var; İslâm ı ilk kabul edenlerdeniz;
savaşlarda bulunduk. Senden önceki iki halîfe böyle vermezdi, bizleri üstün
tutardı; sen ise bizi herkesle bir tutuyorsun.
Hz.Ali:
-Benden önce mi Müslüman oldunuz?
-Hayır; sen ilk Müslümansın; ancak Resûlullah ın boyundanız, ona
yakınlığımız var.
-Benden daha mı yakınsınız?
-Hâşâ, Onun senden daha yakını yok. Fakat ona uyduk, müşriklerle
savaştık.
-Benim kadar mı savaştınız?
-Hâşâ, senin gibi savaşan yoktur.
-Andolsun Allah a, benimle işçimin arasında bile bir fark gözetmem ben
buyurdular.
Ertesi gün üçü birlikte, paylarına düşen parayı almadılar. Hz.Ali yi
kınamaya koyuldular.
Bu sırada Şam da Vâli olarak bulunan Muâviye, üçüncü halîfenin kanlı
gömleğini mihrâba astırmış onun altında oturuyor ve eşinin kesilmiş
parmaklarını Şamlılara gösteriyor; gözlerinden yaş çıkmadan hıçkırıyor, işin
aslını bilmeyen Şamlıları ağlatıyor, Hz.Ali den öc almaya yeminler
ettiriyordu. Böylece yeni bir Devr-i cehâlet başlıyordu.
HALİFELİK DÖNEMİNDE YAPILAN SAVAŞLAR
Cemel Savaşı
Hicret in 36. yılında Cemel savaşı yapıldı. Hz.Ali, bu savaşta bizzat savaşa
girmiş, saflar yarmış, erler öldürmüştü. Savaştan sonra tellâllar çıkarmış;
Kaçanların ardına düşülmemesini, evlere girilmemesini, kimsenin silahına,
elbisesine, malına dokunulmamasını, silahını bırakanın, evine kapananın
amânda olduğunu bildirmişti.
Bu savaşta onbin kişi ölmüştü. Hz.Ali savaştan sonra genel af ilân etti.
Bu savaştan sonra Basra lılar, kendisine bey at ettiler.
Sıffıyn Savaşı
Cemel savaşından sonra Hz.Ali, Hicret in 36. yılında Kûfe ye hareket
ettiler. Oraya varınca bir eve konuk oldular. Biraz dinlendikten sonra
mescide varıp, orada toplanan Kûfe halkına minberde; Allah a hamd-ü senâ,
Resûlullah a ve soyuna salât-ü selâmdan sonra şu hutbeyi okudular:
Ey Kûfeliler, gerçekten de Müslümanlıkta üstünlüğünüz var; onu
değiştirmediniz, bozmadınız. Sizi gerçeğe çağırdım, geldiniz; kötü işleri
bırakıp iyiliğe koştunuz. Ancak hevâ ve hevesinize kapılmanızdan, elde
edilmesi güç isteklere kapılmanızdan korkuyorum.
Hevâ ve hevese kapılmak, insanı gerçekten saptırır, olmayacak isteklere
kapılmak adama âhireti unutturur. Bilin ki dünya, gittikçe elden
çıkmaktadır; âhiret geldikçe yaklaşıp çatmaktadır. Her ikisinin de evlâdı
var; siz âhiret evlâdı olun.
Bugün iyi işlerde bulunmaya fırsat var; sorgu-suâl yok. Yarın ise
sorgu-suâl var; iyi işlerde bulunmaya fırsat yok. Hamdolsun Allah a ki
dostuna yardım etti; düşmanını alt etti. Gerçeğe yardım edenleri yüceltti,
sözünden dönenleri alçalttı.
Allah tan çekinin; Peygamberinizin «Ehl-i Beyt in»den olup, Allah a itaât
edenlere itaât edin. Onlar Allah a itaât ettikçe, itaât edilmeye herkesten
fazla lâyıktır. Oysa ki halkın bir kısmı, şerefimizle şeref bulduğu halde
emrimize karşı durdular, cezalarını da gördüler; daha da görecekler.
İçinizden bana yardımdan çekinenlerin, sözlerini tutmayın; onlarla
görüşmeyin, görüşürseniz gerçeğe çağırın onları da, Allah bölüğüne uysunlar.
Hz.Ali, Kûfe ye yerleşince Muâviye ye mektuplar yazdı; elçiler gönderdi,
bey at etmesini, Müslümanlar arasına nifak sokmamasını istedi, elinden
geleni yaptı.
Fakat Arap İmparatorluğu sevdasına düşmüş olan, gözünü saltanat hırsı
bürümüş, gönlünü Hâşimilere düşmanlık kini kaplamış bulunan Muâviye ye
hiçbir tesiri olmadı.
Üveys ül-Karanî nin Hz.Ali ye Bey atı ve Şehit Oluşu
İbn-i Abbâs diyor ki:
Hz.Ali, Sıffıyn savaşında; Bana bugün, ölüm üzerine bey at etmek üzere Kûfe
tarafından şu kadar kişi gelecek buyurdular. Onlar gelmeye, ben de saymaya
başladım. Buyurdukları sayıdan bir kişi eksik çıktı. Ben düşünceye dalmıştım
ki; aba giymiş, uzun boylu, güler yüzlü, elinde bir kılıç, başında keçeden
bir külâh bulunan heybetli biri geldi.
Hz.Ali ye selâm verip, Elini uzat, bey at edeyim dedi. Hz.Ali; Ne üzerine
bey at edeceksin diye sordular. Emrini dinlemek, sana itâat etmek, şehit
oluncaya, yahut Allah seni üst edinceye kadar savaşmak üzere dedi.
Adın ne? dediler; Üveys dedi. Üveys ül-Karanî sen misin? diye sordular.
Evet dedi.
Hz.Ali; Allahu Ekber buyurdular:
Habibim Resûlullah tan işittim; Ümmetinden Üveys ül-Karanî adlı birine
ulaşacağımı, onun Allah ın ve Resûl ünün bölüğünden olduğunu, benim önümde
şehit olacağını, Rabîa Mudar boylarına mensûb olanlar kadar çok kişinin,
onun şefâatıyla cennete gireceğini bana bildirdiler.
Bu sıradaydı ki, Muâviye ordusundan deveye binmiş biri, Hz.Ali nin
ordusuna yaklaşıp; Üveys sizin aranızda mı? diye bağırdı. Evet dediler.
Resûlullah tan duydum; «Üveys ül-Karanî, tâbilerin en hayırlısıdır»
buyurmuştu deyip geldi ve Hz.Ali ye tâbi oldu.
Sonra Üveys ül-Karanî bir ip istedi, verdiler; o iple sıkıca belini
bağladı; meydana çıktı, savaştı, şehit olup Rabbine ulaştı
Ondan sonra meydana çıkan Ammâr, doksan yaşını aşmış bir ihtiyardı. Ammâr,
Hz.Peygamber in vefâtından sonra, Hz.Ali ye uyan dört kişiden biriydi. Ammâr,
Bedir savaşında da bulunmuş ve sahâbedendi.
Ammâr; Bugün, bu savaştan üstün bir ibâdet bulsaydım onunla meşgul
olurdum diyordu.
Ammâr bu arada hem düşmana hücum etmekte, hem de;
Rabbim uludur, gerçektir, gerçeği söylemiştir. Rabbim sen benim şehit
olmamı yakınlaştır; şehit olarak ölmeyi çok isterim ben, çok severim ben
demekte ve Nerde Rabbinin râzılığını dileyen? Nerde malından oğlundan geçip,
Allah râzılığını isteyen? Cennete, cennete diye halkı savaşa teşvik
ediyordu.
Savaşırken Utbe oğlu Hâşim e rastladı; Hadi Hâşim, anam babam fedâ olsun
sana; hadi, hücum et düşmana dedi.
Sonunda Ammâr savaş meydanında savaşırken bir fırsatını bulup onu
yaraladılar, yere düştü. İbn-i Cevn, mübarek başını kesip Muâviye ye
götürdü. Amr oradaydı, o bile dayanamadı, çünkü Hz.Peygamber den; Ammâr ı
öldüreni cehennemle müjdelerim hadîsini duymuştu ve Öldürenlere cehennemle
müjde olsun dedi.
Muâviye:
Onu biz öldürmedik ki dedi; Onu buraya getiren Ali öldürdü.
Bu sözü duyan Hz.Ali;
O halde buyurmuştu; Hz.Hamza yı da Uhud savaşına götüren Hz.Muhammed,
hâşâ öldürdü.
Ammâr ın şehâdeti gerçeği meydana çıkarmıştı; Muâviye ve kendisine
uyanlar isyâncılardı. Bu yaşanılan olaylar üzerine Hz.Ali taraftarlarının
mânevî kuvveti arttı, karşısındakiler de şaşkına döndüler.
Kur ân-ı Kerîm in Yaprakları Mızraklara Takılıyor
Savaş tam kazanılmak üzere idi. Bu sırada Muâviye şaşkın bir halde Amr a:
Ne yapacağız? dedi.
Amr:
Senin adamların, onun adamlarına dayanamaz; sen de ona denk değilsin. O
Allah için savaşıyor sen ise bambaşka bir maksatla dövüşüyorsun. Onları
Allah kitabına çağır; bu kitap aramızda hükmetsin de; Kur ân ları mızraklara
bağlat.
Ali ordusuna uzatsınlar; ey Iraklılar, Allah için dullara, yetimlere
acıyın; bu aramızdaki Allah kitabı diye bağırsınlar; umarım ki ordusunda
fikir ayrılığı çıkar dedi.
Muâviye hemen emretti, denileni yaptılar. Hz.Ali nin ordusunda bir
gürültüdür koptu. Allah ın kitabına kılıç çekemeyiz diyenlerin sesleri
yükselmişti. Hatta ilerde savaşan Mâlik ül-Eşter i çağırmasında Hz.Ali ye
ısrar edenler; Çağırmazsan seni düşmanına teslim ederiz diyenler oldu.
Hz.Ali, Mâlik ül-Eşter e haber gönderdi. Mâlik ül-Eşter gelince; onlara
acı sözler söyledi. Fakat iş işten geçmişti artık; kara taassup haksızlığa,
zulme eş olmuştu; iki kara kuvvet el ele vermişti.
Bu sırada Muâviye den, Hz.Ali ye bir mektup geldi.
Muâviye diyordu ki:
Bu iş sürdü gitti, bunca kan döküldü, bundan sonra olacaklar, olanlardan
da korkunç görünmede. Sen de kendini haklı görüyorsun, ben de kendimi haklı
görüyorum. Bu işi Allah ın hükmüne bırakalım. Sen bir hakem tayin et, ben de
bir hakem tayin edeyim; bunlar Allah kitabına göre aramızda hükmetsinler.
Hz.Ali, bu mektuba verdiği cevapta:
Ben, senin ne olduğunu bilirim, maksadın Allah kitabına uymak değildir;
fakat sana değil, Allah’ın kitabına onun hükmüne uyuyorum diyordu.
Bu sıralarda sonradan Hâricî olan Kays oğlu Eş as, Muâviye nin yanına
gitti, onunla görüştü; maksadını anladı. Eş as ve sonradan Hz.Ali aleyhine
dönenler; Ebû Mûsâ l-Eş ari yi hakem yaptık dediler. Hz.Ali ise, Abbâsoğlu
Abdullah ın hakemliğini istiyordu; bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Hz.Ali;
Eşter i gönderelim buyurdu. Eş as, Zaten bizi o ateşe attı dedi ve Hz.Ali ne
dediyse kabul etmediler.
Bunun üzerine Hz.Ali;
Benim, beni dinlemeyenlere hükmüm yok buyurdu.
Bütün bu olaylardan da anlaşılacağı gibi, Hz.Ali nin yanında savaşta
bulunan topluluktaki insanlar, dört bölüktü.
Birinci bölük: Can gözleri açık, ihlâsları tam, inançları sarsılmaz,
sözleri özleriyle bir, onun derecesini ve hakkını adam akıllı bilen ve onun
için can vermeyi canlarına minnet sayan kişilerdi. Fakat bunlar azdı. Eşter
bunların başındaydı.
İkinci bölük: Yürekten ona bağlı olan, fakat hileye kanan, yaşayışa
bağlanan, ölümden korkan bölüktü.
Üçüncü bölük: Yüreklerinde ona karşı ihlâs ve sevgi taşımayan, yalnız
kalabalığa katılan, hileye kapılan kısımdı. Hâfızlar bu kısımdandı. Onlar
Kur ân okuyorlar, fakat hükmünü tutmuyorlar, bilmiyorlardı. İbâdet
ediyorlardı, fakat yürekleri kararmıştı, maksatları gösterişti. Bu bölükteki
insanlar, yalnız Hz.Ali nin zamanında değil, her zamanda Müslümanlığa ve
insanlığa en büyük kötülükleri yapan tayfa olmuşlardır.
Dördüncü bölük: Eş as ve onun gibi olanlar, yani münâfıklardı. Bunlar Hz.Ali
ye zorla uymuşlardı. İçlerinde ise Hz.Ali ye karşı büyük bir kinleri vardı.
Sıffıyn savaşı yedi-sekiz gün, gece-gündüz sürmüştü. Bu savaşa katılan Hz.Ali
nin ordusu doksan bin, Muâviye nin ordusu ise seksenbeş bin kişiydi. Savaş
sonucunda Hz.Ali nin ordusundan yirmibeş bin er şehit olmuştu. Muâviye nin
ordusundan ise kırkbeş bin kişi öldürülmüştü. Bu savaşta Hz.Ali nin bayrağı
kırmızı, Muâviye nin bayrağı siyah renkteydi.
Hakemler Olayı
Hakemler Hicret in 37. yılı Şaban ayında, Dûmet ül-Cündül de bir araya
geldiler. Hz.Ali tarafının hakemi olan Ebû Mûsâ, oraya dörtyüz kişiyle
gelmişti. Muâviye tarafının hakemi olan Amr da dörtyüz kişiyle gelmişti. Ve
görüşmeye başladılar.
Ebû Mûsâ, Amr a:
Bu ümmetin arasını bulmak istiyorsak dedi. Ömer in oğlu Abdullah ı halîfe
yapalım; o hiçbir fitneye karışmadı.
Amr:
Sende biliyorsun dedi. Osman zulümle öldürüldü; onun velisi olan Muâviye
kanını istemekte; bu bakımdan hilâfete en lâyık olan o.
Ebû Mûsâ, Abdullah ın halîfe olmasında ısrar etti.
Amr:
Öyleyse benim oğlum Abdullah ı halîfe yapalım dedi.
Ebû Mûsâ:
Oğlun gerçekten de dürüst bir adam; fakat sen tuttun onu, fitnenin ta
içine attın. Bu işin çıkar yolu Ali yi de, Muâviye yi de halîfelikten
azledelim. Müslümanlar danışsınlar, görüşsünler, kimi isterlerse tayin
etsinler dedi.
Amr:
Tamam dedi. Re y dediğin de budur işte.
Mescide gittiler. Amr:
Sen Müslümanlıkta benden üstünsün; önce sen minbere çık dedi.
Ebû Mûsâ, minbere çıktı. Halka:
Biz dedi. Bu işe çıkar yol olarak Ali yi de, Muâviye yi de halîfelikten
azletmeyi uygun bulduk. Ben Ali yi de, Muâviye yi de azlettim. Siz kimi
isterseniz halîfe yapın.
Ebû Mûsâ minberden inince, Amr çıktı ve halka dedi ki:
Ebû Mûsâ nın sözlerini duydunuz; O, kendisini hakem tayin eden Ali yi
halîfelikten azletti, ben de Ali yi azlettim. Beni hakemliğe tayin eden
Muâviye, Osman ın velisidir; onun kanını istemektedir. Halk içinde onun
yerine geçmeye en lâyık olan kişi Muâviye dir. Muâviye yi halîfeliğe tayin
ettim.
Ebû Mûsâ, bu sözleri duyunca:
Ne yaptın sen dedi. Allah sana başarı vermesin, beni aldattın; sen bir
köpek gibisin.
Amr, bu sözlere şöyle karşılık verdi:
Sen de kitaplar yüklenmiş bir eşek gibisin.
Bu olay karşısında halk birbirine karıştı; Ebû Mûsâ ya lânet edenler
oldu.
İbn-i Abbas:
Ona değil dedi. Onun hakem olmasında ısrar edenlere lânet etmek gerek.
Hâricîler Olayı
Hüküm ancak Allah ın diyorlardı.
Hz.Ali, bu sözü duyunca;
Doğru söz, ama o sözle bâtıl murâd edilmede buyurmuştu.
Hâricîler, Kûfe civarında toplanmışlardı. Hz.Ali, Hâricîlere nasihat
etmesi için önce Abbasoğlu Abdullah ı göndermişler ve sonra da kendisi de
giderek onlara öğütler vermişlerdi. Bunun üzerine bir kısmı hatasını anladı
ve Hz.Ali ye katıldı.
Bir kısmı ise; Hakemi kabul etmekte biz yanlış hareket ettik; suç
işledik, tövbe ettik; sen de tövbe edersen ne âlâ; etmezsen seninle
savaşırız diyordu. Diğer bir kısmı ise Müslümanlara da insanlara da ancak
Allah hükmeder diyor, başka bir emirin bulunmasını istemiyordu.
Hâricîler, Kûfe ye yakın Nehrevan da toplanmışlardı. Oradan bir Müslüman
geçerse öldürüyorlar, bir Mûsevî yahut Hıristiyan geçerse dokunmuyorlardı.
Çünkü onlarca; Müslüman olmayanlar, vergi vermekle amân altına girmişlerdi;
Müslümanlar ise Müslümanlıktan çıkmışlardı.
Hâricîler, kendilerinden başkalarını Müslüman saymıyorlardı. Ebû Bekir le
Ömer i seviyorlar, Osman ı son olaylara, Hz.Ali yi de hakemi kabûlüne kadar
tanıyorlardı. Oysa ki Sıffıyn de; Hz.Ali yi hakem tayinine, Muâviye nin
isteğini kabule, zorlayanlar bunlardı.
Bütün bu olaylar olurken Muâviye, Osman ın kanını bahane ederek, Hz.Ali
aleyhine her türlü fitne ateşini alevlendiriyordu. Dahlâk adlı biri Kûfe
civarına kadar geldi; Muâviye nin emriyle oraları yağma etti, yolda
hacıların neleri varsa zaptetti, bazılarını öldürdü.
Bu olaylar üzerine Hz.Ali, tekrar Muâviye nin üstüne gitmeden Hâricîleri
tenkil etmek lüzumunu duydu. Onlara adam gönderdi, öğütler verdi ve
gönderdiği adamlarından biri Nehrevan da bir yere Hz.Ali nin vermiş olduğu
bayrağı dikti. Bu amân bayrağıdır; altına gelen, Medine ye giden, Küfe ye
dönen amândadır diye bağırttı.
Bayrak, Hâricîlerin mânevî kuvvetlerinin kırılmasına sebep oldu. Dağılan
dağıldı; dört bin kişiydiler, iki bin sekiz yüz kişiye indiler. Ve sonunda;
Gericiliğin, bilgisizliğin mücessem örnekleri olan bu Hâricîler grubu , Hz.Ali
nin kılıçları altında kaldılar.
Yapılan bu savaşta Hz.Ali tarafından da 9 kişi şehit olmuştu. Savaş
ikindiden gün batıncaya kadar sürmüştü. Hz.Ali, Hâricîler den dört yüz
yaralıyı Kûfe ye gönderip, bunlara yaraları iyileşinceye kadar bakmalarını,
sonra bırakmalarını emretti.
Bu sırada Muâviye nin emriyle gönderdiği adamlar, zulümlerini her tarafta
gösteriyorlar ve geçtikleri köyleri, kasabaları yakıp yıkıyorlar, mallarını
yağma ediyorlar, nerede Ali taraftarı bulursa öldürüyorlardı. Bunlardan
birisi de Muâviye nin emriyle gönderdiği Büsra bin Ertat tarafından, Yemen e
yapılmıştır. Bu adam gönlünde acımak duygusunu taşımayan birisiydi. Bu kişi
Yemen de, Medine de, Mekke de çok ev yıkıp yakıp, nerede Ali taraftarı
bulursa, Muâviye nin emriyle öldürmüştü.
Ehl-i Beyt ve Hz.Ali düşmanı olan Muâviye; Hicaz da, Yemen de tam otuz
bin kişiyi Ali dostu , Muhammed-i Âl-i nin, «Ehl-i Beyt i»nin dostu diye
öldürtmüştü.
Hz.Ali ile Ehl-i Beyt e , bu kadar düşman olan Mûaviye hakkında
kısaca bilgi vermek gerekirse:
Muâviye nin yaptıkları olayları tarih kitaplarından okuyup görüyoruz ki,
sonradan halîfeliğini ilan eden Şam Vâlisi Muâviye; akıllı, zeki, ama
hilekâr, düzenbaz ve kurnaz bir adamdı.
Muâviye, düşmanlarını elde etmek için her türlü araca baş vuruyor ve
tatlı dili, para siyâseti, memuriyet vaadi ile düşmanlarını elde etmeyi
başaramayınca; onları öldürtmekten, hatta zehirletmekten hiç kaçınmaz
biriydi. Diri diri toprağa gömdürmekten hiç çekinmezdi. Onun devrinde ve
ondan sonra özellikle 80 yılı aşkın zaman içinde, Emevi halîfelerinin
saltanatlarında hep böyle olmuştur.
Yalnız özel meclislerde değil; camilerde, mescidlerde bile özellikle Cuma
namazlarından önce hutbelerde, cemâati müslimin karşısında; başta Hz.Ali
olmak üzere Hz.Peygamber in bütün sülâlesi aleyhinde küfürler ediyor ve
ettiriyordu. İtiraz edenleri kılıçtan geçiriyordu. Hz.Ali yi sevenlerin
büyük bir kısmı camilerden bu yüzden uzaklaşmak zorunda kaldılar.
Halbuki Hz.Peygamber efendimiz:
Her kim Ali ye küfrederse bana küfretmiş olur, bana küfreden Allah a
küfretmiş olur buyurmuşlar, Bu işi yapanın şirk ehli olacağını
bildirmişlerdi.
Muâviye nin yaptıkları; küfür, zındıklık, dinsizlikten başka bir şey
değildi. Ne yazık ki bazı kişiler Muâviye ye; Müctehid süsü vermişler ve
cinayetlerine ictihâd etti demişlerdir.
Hiç şüphe yok ki bunları yazanlar tarafsız değillerdi. Bugün aklı
başında, okumuş ve tarihi anlamış bir Türk, bir Müslüman hiç şüphesiz ki,
onun Ehl-i Beyt e yaptıkları zûlümlerinden dolayı lânet eder.
Çünkü Allah, zalime lânet hakkında Kur ân-ı Kerîm deki bazı âyetler de
şöyle buyuruyor:
Allah a kendiliğinden yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Bunlar
Rablerinin huzûruna getirilirler, şahitler «Rableri namına yalan söyleyenler
işte bunlardır» derler. Haberiniz olsun ki Allah ın lâneti zalimlerin
üzerindedir. (Hûd 18. âyet)
İnandıktan, Peygamber in gerçek olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine de
açık hüccet geldikten sonra kâfir olanları Allah nasıl hidâyete erdirir?
Allah zalim ve kâfirleri hidâyete erdirmez. (Âli İmrân 86.âyet)
İşte onların cezaları, Allah ın, meleklerin, bütün insanların lânetleri
üzerlerine olmaktır. (Âli İmrân 87.âyet)
Ne yazık ki, rakibini ezmek için; yazılı fikirlerini, yalan düşüncelerini
öne sürerek milleti aldatanlar her zaman olmuştur.
Hz. ALİ Divanı, Sözleri, Şiirleri, Felsefesi

HZ. ALİ'DEN ÖZ DEYİŞLER
1. Acelenin meyvesi yanlışlıktır.
2. Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
3. Açık kalpli, mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir.
4. Adalet için en büyük talihsizlik, devleti idare edenin zalimliğidir.
5. Adalet, halkın dirliği ve düzeni, idarecilerin ise süsü ve
güzelliğidir.
6. Adalet ve eşitliği gözetme, siyasetlerin en iyisidir.
7. Adil ol, kudretin sürekli olsun.
8. Adilane davranış siyasetlerin (yönetimlerin) en iyisidir.
9. Affedilmeyecek günah, insanların bir birlerine olan zulmüdür.
10. Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz altında
bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyiniz.
11. Ahdini bozmak Allah’ı ve halkı gazaplandırır.
12. Ahmak, her lafın başında yemin eder.
13. Akıl, gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
14. Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref
olmaz.
15. Akıl gibi zenginlik cehalet gibi yoksulluk yoktur. Edebe uymak bir
kazanç, danışmak bir güçtür.
16. Akıllı bir insan fakir olabilir. Fakat o hiç kimsenin sadakasına
muhtaç değildir.
17. Akıllı kişi, tecrübelerden ibret alan kimsedir.
18. Akıllı olan kemal, cahil olan mal ister.
19. Akıllı, düşmanınsa bile danış,
bilgisiz dostun fikrini geç.
20. Akıllı insan edeple öğüt alır. Dayaktan başka bir şeyle terbiye
edilemiyenler hayvanlardır.
21. Akıllı, insanların en mutlusudur.
22. Akıllının dili kalbindedir, ahmağın dili ise ağzındadır.
23. Akıllının tahmini, cahilin kesin bilmesinden daha doğrudur.
24. Akıllı insanlar az konuşur. Çok söyleyenler, yalnız ahmaktırlar.
25. Akil kişi, kemâl taleb eder.
26. Akraba düşmanlığı, akrep sokmasından beterdir.
27. Alçak gönüllülük, ilimin meyvesidir.
28. Alçak gönüllülük, en büyük şereftir.
29. Aleyhine kesin delil olmayan kişiyi mazur tutun; o kişi benim.
30. Alışkanlık, insana musallat olur ve onu kontrolu altına alır.
31. Alışkanlık insanın ikinci tabiatı gibidir.
32. Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkını verebilmek, her halde
Allah’u Teâlâ’yı hatırlayabilmek, kardeşine bol bol ikramda
bulunabilmektir.
33. Amelsiz sevâb dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.
34. Aptallığın en büyüğü medh ve zemde ifrada kaçmaktır.
35. Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın görünüşüne
baktıkları zaman, onlar dünyanın iç yüzünü görürler.
36. Allah katında insanların en kötüsü, hayatında midesini ve şehvet
güdüsünü doyurmaktan başka hedefi olmayan kismedir.
37. Allah seni özgür yaratmışken, başkasının kölesi olma.
38. Allah’ın hışmından kurtulmuş olan, bir tek zâlim yoktur.
39. Allah’ü Teâlâya yemin ederim ki, beni yalnız mü’min sever ve bana
yalnız münafık buğzeder.
40. Arkadaşın hayırlısı, sana doğru yolda iyi delil olandır.
41. Asıl yetimler, anadan ve babadan yoksun olanlar değil, akıldan yoksun
olanlardır.
42. Aslını inkar eden haramzadedir.
43. Aş verirsen doyur.
44. Aşağılık insanlarla yakınlaşmaktan kaçın, onlar ki yapmacık
sevgilerini gösterip içlerinde kötülüğü sakladılar. Onları hoşnut tuttuğun
sürece sana sevgi duyarlar verili olmaktan geri kalırsan sana zehirlerini
akıtırlar.
45. Aşırılık gösterme sevgide. Çünkü insan ne zaman o sevgiden hoşnut
kalmayacağınızı bilemez. Hoşnutsuzluk duyar da insana nefret duyarsan,
nefretinde de aşırılık olmasın. Nefretinden ne zaman döneceğini
bilemezsin.
46. Atamalarda araştırma yapmayı ihmal etmeyiniz.
47. Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken, başkasını
ayıplamandır. 48. Ayılması çok güc olan zenginlik sarhoşluğunda Allah”a
sığınınız.
49. Aynı Anadan babadan doğanlar, senin miras kardeşlerin, uzak yerlerden
gelen, huyu suyu sana benziyenler ise senin öz kardeşlerin sayılırlar.

50. Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden
hayırlıdır.
51. Az ibadet edip çok çalışmak, çok ibadet edip az çalışmaktan üstündür.
52. Az yemek yemek sağlıktır.
53. Azarlamada aşırılık inat ateşini alevlendirir.
54. Azim ve sebat, insanların en büyük yardımcısıdır.
55. Azgınlığın sonu ya rezil veyahut yok olmaktır.
56. Azla yetinen kimse zengindir.
57. Babana saygılı ol ki, oğlun da sana saygılı olsun.
58. Babana riyet edersen, sende oğlundan hürmet ve riayet bekleyebilirsin.
59. Bağışlamak, büyüklüğün şanındandır.
60. Bâtıla yardım eden, Hak’ka zûlmeder.
61. Başa kakmak suretiyle iyiliğini boşa giderme.
62. Başkalarına kulluk etme; Allah seni hür yaratmıştır.
63. Başkalarını çekiştireni, ister Hakk üzere olsun, ister batıl
yalanlayınız.
64. Başkalarını ıslah etmek istiyor isen önce kendini ıslah etmelisin.
Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmeye kalkışman en büyük
ayıplardandır.
65. Başkalarının felaketinden hisse kapanlar, geçmiş musîbetlerden ders
alanlar, cidden bahtiyar insanlardır.
66. Başkalarının iyi hareketlerini takdire çalışınız. Derhal dostlarınızın
çoğaldığını göreceksiniz.
67. Başkasında gördüğün fena bir huyu hemen nefsinde ara ve ondan kaçın.
68. Beceremeyeceğin bir iş için söz verme.
69. Ben Cehennem’in taksimcisiyim, Kıyamet Günü’nde Cehennem’e bu senin,
bu da benim diyeceğim.
70. Ben konuşan Kur’anım.
71. Ben mü’minlerin emîriyim; onların en yoksulunun geçindiği gibi
geçinmek zorundayım.
72. Benim 3 türlü Dostum vardır. Benim Dostlarım, Dostlarımın Dostları ve
Düşmanlarımın düşmanı.
73. Benim izzet ve ikramım yemin ederim ki atalardan mirastır ve onlar
benden önceliklidir.
74. Bencillik kimde olursa, helak olur.
75. Bedenin orucu, irâde ve ihtiyarla azaptan korkup sevâba girmeyi, ecre
nâil olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, 5 duyuyu öbür
suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin
orucu, dil orucundan; dilin orucu, karnın orucundan hayırlıdır.
76. Bırak bu içindeki ikililiği atıl ateşe, sönmeye yüz tutsa da onu
alevlendir.
77. Bildiği halde susmak, bilmediği halde konuşmak kadar çirkindir.
78. Bilge insan çalışmasına, bilgisiz de boş hayallerine güvenir.
79. Bilgi gibi hazine olamaz.
80. Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl eskimeyen, yıpranmayan bir
elbisedir.
81. Bilgin bir söz ehli olamıyorsan, hiç olmazsa dikkatli bir dinleyici
ol.
82. Bilgin kişinin rütbesi rütbelerin en üstünüdür.
83. Bilgin ölü olsa bile diridir. Cahil ise diri olsa bile ölüdür.
84. Bilgin ölse de yaşar; cahil ise yaşarken de ölüdür.
85. Bilginlerin toplantısı mutluluk getirir.
86. Bilgisiz, bilmediğini sormaktan utanmasın. Alim, içinden çıkamayacağı
bir meselede en iyisini Allah’u Teâlâ bilir’ demekten sakınmasın.
87. Bilgisiz kişiyi bir işte, bir düşüncede ya pek ileri gitmiş görürsün,
ya da pek geri kalmış.
88. Bilgiyi ehli olmayana veren, o bilgiye zulmetmiştir.
89. Bilgiyle dirilen ölmez.
90. Bilmediğiniz sözü söylemeyin, çünkü gerçeğin çoğu, inkâr ettiğiniz
şeylerdir.
91. Bilmediğin şey hakkında konuşmayı ve üzerine düşmediği halde söz
söylemeyi terk et.
92. Bilmiyorum demeyi bırakan kişi, öleceği yerden yaralanır, gider.
93. Bin defa mazlum olsan da bir defa zalim olma.
94. Bin kere mazlum olmak, bir kere zalim olmaktan iyidir.
95. Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de küçücük bir
gönülden içeri giremezsin.
96. Babanın, çocuğu için bıraktığı en iyi miras onu güzel edeble
yetiştirmesidir.
97. Bir devletin başı, sahip olduğu iktidardan; bilgin, ilimden; iyilik
sever, yaptığı iyiliklerden; ihtiyar da yaşından ötürü saygı görür.
98. Bir devletin çökmesi şu dört sebebe bakar: Esas prensiplerinden
ayrılma, ikinci planda olan şeylere önem verme, aşağılık kimselerin ön
safa geçmesi ve erdemli kişilerin arka plana atılması.
99. Bir gerceği savunurken, ona önce kendimiz inanmalıyız sonrada
başkalarını inandirmaya çalışmalıyız.
100. Bir hikmet ve hakikatı bulmak, müminler için büyük bir ganimettir.

101. Bir insana başkaları yanında verilen öğüt, öğüt değil, hakarettir.
102. Bir insanda güzel bir huy varsa o huya benzer başka huylarını da
bekleyin.
103. Bir işi yapmadan önce tedbir almak, insanı pişmanlıktan kurtarır.
104. Bir sanat eserini yıkmak, cinayetlerin en büyüğüdür.
105. Bir hakikatı müdafaa ederken, ona evvelâ kendimiz inanmalıyız. Sonra
da, başkalarını inandırmaya çalışmalıyız.
106. Bir hata işlediğiniz vakit, onu itiraftan çekinmeyiniz. Eğer böyle
yaparsanız, o hatayı görmüş olanların, aleyhinize verecekleri hükmün önüne
geçersiniz.
107. Birisini övmede aşırı gitmeyin ve abartmayın.
108. Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından
az övmek ise ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasedden.
109. Biri sana sırtını çevirirse üzülme, böylece dostunla düşmanını ayırt
etmiş olursun.
110. Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.
111. Birbirine aykırı olarak çağrılan iki yoldan biri mutlaka yanlıştır.
112. Birisinin suçunu bağışladıktan sonra pişman olma, Cezalandırdığın
zamanda sevinme.
113. Borçların çokluğu, doğru adamı yalancı, şerefli adamı da yemininden
dönek yapar.
114. Boş vakitlerini okumakla değerlendiren kimse, fikir rahatlığını
kaybetmez.
115. Bütün insanlar Allahın kuludur. Lakin hiç bir kimse, diğer bir
kimsenen kulu değildir.
116. Bütün varımızı sunarız sadece, ekmek ve sirke olsa da.
117. Büyük günahların kefareti, zulme düşünlere yardım etmek, acze
düşünleri ferahlandırmaktır.
118. Büyüklere karşı saygılı olun ki çocuklar da size karşı saygılı
olsunlar.
119. Cahil dosttan ziyade akıllı düşmanına güven.
120. Cahil ile sakın Latife (şaka) etme. Dili zehirli olduğundan gönlünü
yaralar.
121. Cahil, ne kendi eksiğini görür, ne de öğütlere kulak asar.
122. Cahilden uzak kalmak, akıllıya yaklaşmakla eşittir.
123. Cahiller çoğalınca bilginler garip olurlar.
124. Can gözü kör olunca, gözle görüşün bir yararı yoktur.
125. Cehaleti ilimle geri çevirin.
126. Cehalet ve gaflet alimin kalbinde olmaz. Fakat alimler, zengin
cahillerin karşısında, ancak ilim sayesinde yükselirler.
127. Cenabı Hak, Kibir edenleri bayağı ve aşağılık kılar.
128. Cimri zengin, cömert yoksuldan daha yoksuldur.
129. Cimri, her zaman aşağılıktır, kıskanç olan her zaman işkencededir.
130. Cimrinin dostu bulunmaz.
131. Cömertlik alışkanlıkların en üstünüdür.
132. Cömertlik, istemeden önce vermektir. İstendikten sonra vermek
utançtandır ve kötüdür.
133. Çalışan kötülük düşünemez, çalışmayan da kötülükten kurtulamaz.
134. Çalışıp da bir şey elde edemeyen, oturunca hiç bir şey elde edemez.
135. Çalışmak kadar dinlenmeyi de görev bil ihmâl etme. Sağlığınıza eza
etmeyin, sağlığın bozulması kolaydır da onu elde etmek zor.
136. Çobanların en kötüsü, sürüsünde kötüleri barındırandır.
137. Çocuk açısından, hiç bir süt anne sütünden iyi değildir.
138. Çocuklara sevgi ve büyüklere saygı gösteriniz.
139. Çocuklara söz verdiğinizde kesinlikle sözünüzde durunuz.
140. Çocuğun kalbi hiç ekilmemiş bir tarla gibidir. Ona ne verilirse kabul
eder.
141. Çocuğunuza yedi yıl oyun oynamasına müsade edin ve yedi yıl ona yaşam
edebini öğretiniz.
142. Çoğu insanlar medhedilip övüldüğü için gurura kapılırlar.
143. Çoğu sözler hamleden daha serttir.
144. Çok akıllı kimseler, başkalarının hatalarından öğrenirler ve hata
yapmazlar, akıllı insanlar hata yapar ve ders çıkararak bir daha
yapmazlar. Ahmak insanlar da sürekli hata yapar gene ders çıkarmazlar.
145. Çok kimseler varisleri kavga etsinler diye mal toplamaya çalışırlar.
146. Çok şakacı insanı ciddiye almazlar.
147. Çok yaşayanın ömrü, dostlarına ağlamakla geçirecektir.
148. Dert ve gam, ihtiyarlığın yarısıdır.
149. Dert ve sıkıntının şiddetine sabır göster, bunun da sonu gelecektir.
Bil ki sabır bir asalet göstergesidir.
150. Dil, aklın tercümanıdır.
151. Dil, insanın terazisidir.
152. Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.
153. Dili tatlı olanın arkadaşı çok olur.
154. Dilini söğüp saymaya alıştırma. Tatlı dilli ol. Kötü söz alışkanlığı,
insanı soysuz yapar.
155. Dilini küfre alıştırma. Tatli dilli ol. Yoksa önüne gelene havlayan
köpeklere dönersin. Halkı zorla kendine nefret ettirirsin.
156. Dilsiz ol, yalancı olma.
157. Dilinizi dâimâ iyi kullanınız. O sizi saadete götürdüğü gibi,
felâkete de götürebilir.
158. Dindarlığın en üstünü, dindarlığı gizlemektir.
159. Dinle, öğrenirsin. Sus esen kalırsın.
160. Doğru, dürüst ve nazik kişileri seçin, ve çıkar ummadan ve korkmadan
acı gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.
161. Doğru her zaman yüce, yalancı her zaman aşağı ve cücedir.
162. Doğru söz söyleyenin delili kuvvetli olur.
163. Doğruluk en iyi yol, bilgi en iyi kılavuzdur.
164. Doğruluk, hakkın dilidir.
165. Dost, sen yokken dostluk şartını yerine getiren kimsedir.
166. Dost, kardeşini üç hâlde korumadıkça tam dost olamaz. Düşkünlüğünde,
kendisi bulunmadığı vakit, ölümünden sonra.

167. Dostun olmayışı, bir çeşit gariplik ve yalnızlıktır.
168. Dostuna kanat ger ve ona bir babanın oğullarının üstüne eğilmesi,
onları korumasına alması gibi davran.
169. Dostları yitirmek gurbete düşmektir.
170. Dostlarıma dost olanları çok severim. ve onların kıymetlerinide
dostlukların dereceleriyle ölçerim.
171. Dostların çoğalsın diye çırpınma. Onları bir gün ihmal etmeğe kalksan
çabucak düşmanın olurlar. Dostlar ateş gibidir. Pek çoğalırlarsa yakarlar.
172. Dostlarının kötüsü, seni iyi gününde arayıp sıkıntılı zamanında yüz
üstü bırakandır.
173. Dostluk, en yakın akrabalıktır.
174. Dostluk, elde edilmiş akrabalıktır.
175. Dostlukta aşırı gitme, kim bilir belki o dostun bir gün düşmanın
olur, düşmanlıkta da aşırı gitme, kim bilir belki o düşmanın bir gün
dostun olur.
176. Dostunu ihtiyâtla sev, olabilir ki bir gün sana düşman olur;
düşmanınla da ihtiyâta riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki bir
gün sana dost kesilir.
177. Dostunun düşmanını, kendine dost seçme.
178. Dünya geçici gölgedir.
179. Dünya sana cömert davrandığından sen de malına cömert davran,
herkesin durumu değişebilir.
180. Dünyada yoksulu doyurmak kadar büyük iyilik yoktur. Bunu yapanlar,
âhirette mutlaka mükafatını bulur.
181. Dünyanın en değerli hazinesi öğüttür, ama ondan ucuzu da yoktur.
182. Dünyayı yutsa, yoksul kalacak biri var: Aç gözlü.
183. Düşene sevinme, zamanın sana ne sakladığını bilmezsin.
184. Düşmanı kovalamayınız, onların yaralananlarının yarasını sarınız,
esirlerini tedavi ediniz.
185. Düşmanlık, kalbi meşgul eder.
186. Düşünce akılların cilasıdır.
187. Düşünce ve prensiplerini kendi hayatlarında da uygulayan kimselerin
bilgi ışıklarıyla aydınlanınız.
188. Düşünün, sonra konuşun, yanılmalardan kurtulacaksınız.
189. Edep, aklın suretidir.
190. Edep, en iyi mirastır.
191. Edeb, had tanımaktır.
192. Edep insanın kemalidir.
193. Edep insan için güzel elbise menzilesindedir.
194. Edepsiz olan kimsenin ayıpları çok olur.
195. Eğer ararsak kendimize kolayca düşman bulabiliriz, ama ne kadar
ararsak dost bulmak kolay değil.
196. Eğer başkalarını ıslah etmek istiyorsan önce kendini ıslah et. Kendin
fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmekle çalışmak çok büyük bir
kusurdur.
197. Eger bilgiyi hak edene vermezseniz o kişiye zulmetmis olursunuz; hak
etmeyene verirseniz bilgiye zulmetmis olursunuz.
198. Eğer bir seyahete çıkarsanız, gittiğiniz yerlerin adetlerine uymaya
çalışınız.
199. Eğer yoksullaşırsan, yoksulluğunu gönül zenginliği ile tedavi et.
200. Eğer sırlarınızı birbirinize açarsanız, artık onu gizleyemezsiniz.

201. Eğer giriştiğin herhangi bir davada haklı isen korkma. Hakkı müdafaa
edenin yardımcısı Allah’tır.
202. Eğer hayırlı bir iş görmek istersen, bugünün işini yarına koyma.
Çünkü, yarına kadar ne olacağı belli değildir. Fena bir işe başlayacağın
zaman da acele etme. Belki hayırlı bir düşünce, sana o fenalıktan gelecek
olan tehlikeye mani olur.
203. Eğer talihin açık ise Kusurların kapalı kalır.
204. Eğlence ve zevke kapılan, akıldan kaybeder.
205. Elbiseleriniz eskide olsa, kalpleriniz yeni ve temiz olsun.
206. El işlerine yardım edin; çünkü bu yoksulluğu azaltır, hayat
standardını artırır.
207. Emanetin en feyizlisi ‘ahde vefa’dır.
208. En ahmak insan, kendini herkesten en akıllı sanandır.
209. En akıllı insan, öğütleri dinlemekten vazgeçmeyen insandır.
210. En büyük Sıddık benim.
211. En büyük yardım, en çabuk yapılan yardımdır.
212. En büyük zenginlik Akıl, en şiddetli yoksulluk Ahmaklıktır.
213. En faydalı bilgi, uygulanabilendir.
214. En güzel ahlak, tevazu, yumuşaklık ve tatlı dilde bulunur.
215. En güzel edep kendinden başlamandır.
216. En kötü dost, seni şak şaklayıp eksiklerini örtendir.
217. En kötü düşmanlık insanlara yönelendir.
218. En kötü şey, insanın kendisini beğenmesidir.
219. En kuvvetli kişi, kendi nefsine galip olan kişidir
220. En talihsiz memleket, insanlarının her türlü güvenlikten yoksun
yaşadıkları memlekettir.
221. En yakını yitiren en uzağı yardımcı olarak bulamaz.
222. En yakışıklı elbise, erdem elbisesidir.
223. Erdemin başı ilimdir.
224. Erkeklerin süsü edeptir, kadınların süsü de altındır.
225. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin, fakat
ihtikâr, karaborsa ve mal yığmalarına izin vermeyin.
226. Evim gelen herkesin kendi ortamıdır. Kilerimiz yiyecek alana açıktır.
Bütün varımızı sunarız. Sadece ekmek ve sirke olsa da.
227. Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre, terbiye ediniz.
228. Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre yetiştiriniz
229. Ey Âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi, başkası için
biriktirmedesin.
230. Ey Allah’ım, kaç evin önünden geçtiğimde zevk ve yapay mutlulukla
şenlenmişti.
231. Ey insanlar! Bilgi edindiğiniz zaman hidayet´e ermeniz için bilginize
uyunuz. Çünkü ilminin tersine hareket eden alim, cehlaletten ayrılmaz,
yolunu kayıp etmiş cahile benzer.
232. Ey karamsar; bilmelisin ki, bu devranın değişmeyen tek bir kanunu var
o da değişmektir.
233. Eziyet etme, eziyete engel ol. Diline sahip ol, can feda olsun sana
yardımcı olan dost arkadaşlığına.
234. Fasık ve günahkâr kimselerle arkadaş olmaktan kaçının, çünkü kötülük
kötülüğe kavuşur.
235. Fazîletlerin başı ilimdir.
236. Fazîlet sahibinin kıymetini, ancak fazîlet sahibi bilir.
237. Fazla yemek ve yemek üstüne yemekten kaçının. Zira fazla yiyen kimse
fazla hasta olur
238. Fırsat karınca yürüyüşü ile gelir, yıldırım hızı ile gider.
239. Fırsat yaz bulutu gibi gelip geçer, elinize geçtiğinde faydalanmasını
bilin.
240. Fikir çatışmalarından hakikat çıkar.
241. Fikir çatışmalarında dikkat çıkar.
242. Fikir sahibi her şeyden ibret alır.
243. Gayb sırlarından bana sorunuz, Mürsel peygamberlerin tüm ilimlerine
varisim ben.
244. Garip, dostu olmayan kimsedir.
245. Gazap ve öfkeden kaçınınız. Çünkü onun başlangıcı delilik ve sonu ise
pişmanlıktır.
246. Gece ile gündüz seni işlerler. Onları sen işle. Onlar her gün senden
bir şey koparıyor, sen de onlardan bir şey koparmaya bak.
247. Geçimini mertce kazanmaya çalış. Nefsini alçaklıktan koru ki, fakir
olsan bile şerefli kalasın.
248. Gençlik günlerini düşünmek, hasrettir.
249. Gerçek bilgin, bildiklerinin bilmedikleri yanında daha az olduğunu
anlayandır.
250. Gerçek dost, sıkıntı zamanında imdada yetişendir.
251. Gerçek dostlar, çok vücutlu, tek kalpli varlıklardır.
252. Gerçek karşısında öfkelenmek ayıptır.
253. Gerçekle savaşan, elbette alt olur gider.
254. Gerçekleri söylemekten korkmayınız.
255. Gereksiz şeylerin peşinden koşan gerekli şeyleri kaçırır.
256. Görmediğim Allah’a ibâdet etmedim, tapmam.
257. Gözleri kör olan birisine doğanın ne kadar güzel olduğunu
anlatamazsınız.
258. Güler yüz göstermek, cömertlik yerine geçer.
259. Güler yüz, dostluk yaratır.
260. Günah işlememek, tövbe etmekten daha iyidir.
261. Günaha alt olarak üstünlük bulan, üstünlük elde etmemiştir, şerle üst
olan alt olmuştur.
262. Günahın en kötüsü, hafife alınan günahtır.
263. Güzel bir hayat sürdürmek istiyorsan kıskanma, cimri olma ve hırslı
olma.
264. Güzel bir siyaset, iktidarı sürekli kılar.
265. Güzel huy, bir ganimettir.
266. Güzellik giyinenlerin süslüğü ile oluşmaz; bilgi ve terbiye ile güzel
olunur.
267. Haddini bilen kimse, hakaret görmez.
268. Hain kişilere vefâda bulunmak, Allah’a hıyânette bulunmaktır;
hainlere gadretmekse, Allah’a vefâ etmek demektir.
269. Hakkı bilirsen, Hakkın ehlinide bilirsin.
270. Halka karşı daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir
canavar gibi davranmayın ve onları azarlamayın.
271. Halka istemediği, hoşlanmadığı şeyleri söyleyen kişi hakkında halk
da, istemediği şeyleri söyler.
272. Halkın güvenini kazanın ve onların iyiliğini istediğinize kendilerini
inandırınız.
273. Halkın en mutlusu, insanlarla iyi geçinen kimsedir.
274. Hakiki dost; sıkıntılı zamanlarda, senin gurur ve izzet-i nefsini
kırmadan, sana yardım edenlerdir.
275. Hakkı ayakta tutmak için yardımlaşmak emanet ve dindarlıktır.
276. Haktan sonra delaletten başka ne vardır ki...!
277. Haksız kazanç ve ahlâksızlıklara düşmemeleri için memurlarınıza
yeterince maaş ödeyiniz.
278. Haksızlık önünde eğilmeyiniz. Çünkü haksızlıkla beraber şerefinizi de
kaybedersiniz.
279. Haksızlıklara isyan etmeyenler, onlardan gelecek her musibete
katlanmalıdır.
280. Halk için en büyük felaket, düşünce ve bilim adamlarının düşük
ahlaklı kimseler oluşudur.
281. Halka hürmet edenler, hürmete mazhar, halkı tahrik edenler hakarete
layık olurlar. Halka saygınlık veren kişi, saygın tutulmuştur. Halkı
küçümseyenlerse saygı görmemişlerdir.
282. Halkın güvenini kazanınız ve onların iyiliğini istediğinize
kendilerini inandırınız.
283. Halkın önderi olmak isteyen biri önce kendisini ıslah etmeli, daha
sonra başkalarını ıslah etmeye başlamalı ve söz ile diğerlerine edep
öğretmeden önce güzel davranışı ile onlara edep öğretmelidir.
284. Hayat kötülüklerle insan arasında perdedir.
285. Hayatın, karşısına çıkardığı müşkül hadiselere sabır ve tahammül et.
Onları, hiç kimseden bilme ve hiç kimseye karşı kalbinde bir buğz ve
adâvet besleme; hiç kimseye hiddet ve şiddet gösterme. Bu suretle hareket
edersen, en büyük müşkülleri bile yenersin ve sen de “İnsân-ı kâmil”
mertebesine erersin.
286. Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer isteyense şerden de kötüdür.
287. Her hangi bir işde acele etme hataya düşersin.
288. Her hangi bir mücadelede son çabasını harcayan, mutlaka zafer
kazanır.
289. Her huyun en iyisini kendin için seç.
290. He insan senin gibi yaradılışa sahiptir.
291. Herkesin değeri, onun himmeti kadardır.
292. Her kim, bana bir harf öğretse, ben ona kul, köle olurum.
293. Her kim kötüyü yasaklar, fesata kızar ve Allah’ın yasaklarının hududu
çiğnendiği zaman öfkelenirse, Allah’ü Tealada o kulunun lehine öfkelenir.
294. Her kişinin değeri, yaptığı güzel işiyle ölçülür.
295. Her nereye baksam Allahı görürüm.
296. Her sorunu kolay yönünden ele al, hayatında rahat edersin. Çünkü sen
sorunları kolaylıklarıyla ele aldıkça çözümleri de kolaylaşacaktır.
297. Her şey akla muhtaçtır, akıl da eğitime.
298. Her şey olması gereken zamanda oluşup elde edilir. Bunu bilmeyen
cahil, yorgunluğuyla mahzun kalır.
299. Her şeye ibretle bakınız. Ve gördüklerinizden ibret alınız.
300. Her şeyi layık olduğu yere koyan Allah’tır.
301. Her şeyin bir belası vardır ve iyiliğin belası da kötü arkadaştır.
302. Her şeyin sonunu uzun uzun düşünen ve bir türlü karar
veremeyenlerden, şecâat ve cesaret namına, hiçbir şey beklenemez.
303. Her şeyin en büyüğü İlim ve Bilimdir. Çünkü ilim ile Hakk’a yol
bulunur, bilim ile halka tahammül edilir.
304. Her şeyin en iyisi, en yeni olanıdır; ama dostların en iyisi, en
eskileridir.
305. Herkes için tatlı, acı bir son vardır.
306. Hırs seni kul etmesin, Allah seni hür yarattı.
307. Hırs ve tamah, yorgunluk ve meşakkatin anahtarıdır.
308. Hızlı yükselenlere imreniliyor. Oysa en hızlı yükselenler toz, duman.
saman ve tüydür.
309. Hiç bir süs edep kadar güzel değildir.
310. Hiç bir şey görmedim, meğer ondan evvel ve onunla, ondan sonra
gördüğüm hep Cenâb-ı Hak’tır.
311. Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyiniz.
312. Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyene hatasını,
başka birini misal göstererek anlatınız.
313. Hiçbir işte lüzumundan fazla aceleci olma. Dikkatli davranma sahibi
olanlar, kendilerini bir çıkmaza girmekten muhafaza etmiş olurlar
314. Hikmet sahibi kişilerin sözleri doğruysa ilaçtır, yanlışsa
hastalıktır.
315. Hizmetçiniz Allah’a itaat etmezse onu cezalandırınız, ama eğer size
itaat etmezse onu bağışlayabilirsiniz.
316. Hoş geçinmek aklın yarısıdır.
317. Huzur ve barışcıllığı arkadaş edinmişe yakınlaş, arkadaşlığından
mutlu olmadığın kişiden uzak ol.
318. İbret alınacak şeyler ne çok, ibret alanlarsa ne az.
319. İhtirâs; feyiz ve kemâlin en büyük düşmanıdır.
320. İhtiraslı kimse bütün dünyaya sahip olsa da yine fakirdir.
321. İhtiyarlığın, ölüm habercindir.
322. İki şey vardır ki sonu bulunmaz; ilim, akıl.
323. İki şey vardır ki yitirmeden kadri bilinmez; gençlik ve afiyet.
324. İki tür insan vardır. Bilen ve dinleyen.
325. İki yüzlü insanlardan uzaklaşınız. Zira iyi vaktinizde etrafınızda
dönüp dolaşırlar. Kötü vaktinizde derhal sizden kaçarlar.
326. İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde fesat gizlidir.
327. İktisatlı olmayla ihtiyaçların yarısı giderilebilir.
328. İlim bayrağımdır, nereye gitsem benimledir kalbim onun ilmiyle
doludur, sanma ki boş bir sandıktır.
329. İlim bütün iyiliklerin anahtarıdır.
330. İlim hiç bir servet ile satın alınmaz. Onun içindirki, bir cahil ne
dercede zengin olursa olsun, en fakir bir alim ile mukayese olunmaz.
331. İlim insanın güzelliğidir. Onu kazanmayı iste. Onu edin ki kahrıyla
yaşayan insan bir olma.
332. İlim maldan hayırlıdır: İlim seni korur, malı sen korursun. Mal
vermekle azalır, ilim öğretmekle artar. İlim hakimdir, mal ise mahkum.
İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun hakimidir. İlim
sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun gıdasıdır, mal ise
cesedin gıdasıdır. Mal uzun zaman sürecinde tükenir, ilim uzun zaman
sürecinde tükenmez ve eksilmez. İlim kalbi aydınlatır, mal ise kalbi
katılaştırır. İlim peygamberlerin mirasıdır, mal ise eşkıyaların
mirasıdır.
333. İlim meclisi, cennet bahçesidir.
334. İlim isteyenine yüceliğinden akarak gelir.
335. İlim tükenmez bir hazine, akıl eskimek bilmez bir elbisedir.
336. İlim uygulamayla eşittir. Bilen uygular. İlim uygulamaları ile
seslenir. Uygulama cevap verirse ne ala, vermedi mi İlim de göçer gider.
337. İlim ve tecrübenin asıl merkezi akıldır.
338. İlimden başka her şey azaldıkça değeri yükselir. İlim ise çoğaldıkça
değeri yükselir.
339. İlmin ayıbı, verimsiz oluşudur.
340. İlmin bereketi güzel ameldir.
341. İlmin verâseti olmaz, ölülerinizin kemikleriyle övünemezsiniz.
342. İlmini saklayan cahil gibidir.
343. İnat, kötülüklerin kaynağıdır.
344. İnatçılık insanın aklına zararlıdır.
345. İnatçılık, savaş ve düşmanlığa yol açar.
346. İnatıçılığın insanın dünya ve ahiretine zararı her şeyden çoktur.
347. İnanan insanın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her
şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete
düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin, susması fazladır. Vakti
yoktur, çok şükreder, çok sabreder, düşünceye dalmıştır. İhtiyacı olanları
görünce, kendi ihtiyacını hatırlamaz bile. Hûyu güzeldir, geçinmesi hoş ve
yumuşak. Şeref ve din bakımından serttir, hûy bakımından alçak.
348. İnsaf, ihtilafı giderir ve arkadaşlığa yol açar.
349. İnsanı vaktinden önce yıpratan bir şey varsa o da tembelliktir.
350. İnsan belayı dilden bulur.
351. İnsan cahil olduğu şeyin düşmanıdır.
352. İnsan dün bir tohumdu, yarın toprak olacak.
353. İnsana bin dost az, bir düşman çoktur.
354. İnsanda dil olmazsa, insan söz söylemezse, surete bürünmüş bir
varlıktan, yahut başıboş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne
olabilir ki?
355. İnsandaki edep, onun altınından daha iyidir.
356. İnsanın en şiddetli düşmanı gazabıyla şehvetidir.
357. İnsanın değeri, önem verdiği şeye göredir.
358. İnsanın dilekleri kendisine yakındır. Her şey den çok insana yakın
olansa ölümdür.
359. İnsanın kendisine iyilik edeni övmesi, iyiliği arttırır.
360. İnsanın kendisi salih ve iyi olursa, Allah onun salih olması
vasıtasıyla çocuklarını ve torunlarını da salih eder.
361. İnsanın kişiliğini sözü teyid eder.
362. İnsanın kurtuluşu doğruluktadır.
363. İnsanın tevazu sahibi olması, kendisine ikram getirir.
364. İnsanın utanması, örtüsüdür.
365. İnsanın yaşlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp
hesapsız Cennet’e girmesinden daha hayırlıdır.
366. İnsanın vücudunda yerleşmiş olan sırlar, gün geçtikçe açığa çıkar.
367. İnsanlar yaşarken uyur, ölürken uyanırlar.
368. İnsanlar; akıl, ilim, huy, yoksulluk ve zenginlik yönünden farklı
oldukları sürece, birbirleriyle güzel geçinirler. Eğer mezkur sıfatlarda
eşit olsalardı, (yükümlülük üstlenmekten kaçarak) helak olurlardı.
369. İnsanlar arasında Allah’ı en iyi bilen, O’nu çok seven, tam itaat
edendir.
370. İnsanlara faydası olmayanı ölüler arasında say, git.
371. İnsanları alçaltan ve nihayet mahveden 3 şeydir: Birincisi, hasislik.
İkincisi, servet düşkünlüğü, üçüncüsü bencillik ve kibirliktir.
372. İnsanların değerlerini ölçmek için değerli olmak gerek.
373. İnsanların en acizi insanlardan kardeş edinemeyenidir. Bundan daha
acizi de kardeş edindikten sonra onu yitirendir.
374. İnsanların en alçağı haksız yere başkalarına hakaret edendir.
375. İnsanların en güçsüzü dost bulmada güçlük çekendir, ondan daha
güçsüzü ise, dostlarını yitirip yapayalnız kalandır.
376. İnsanların en fazla bağışlaması gerekeni, ceza vermeye en fazla gücü
yetenidir.
377. İnsanların güzel edebe, altın ve gümüşten daha çok ihtiyaçları
vardır.
378. İnsanların kalbi vahşi ve başıboştur; kim onlarla ilgilenirse onlara
doğru cezbolur
379. İnsanların kıymeti, yaptıkları iyilikler ile ölçülür
380. İnsanların solukları ecellerine doğru attıkları adımlardır.
381. İnsanların vefat eden akraba ya da dostları için feryatlarla
ağlamalarına şaşırıyorum.
382. İnsanlarla öyle geçinin ki, öldüğünüzde size ağlasınlar, sağ
kalırsanız sevgiyle çağrışsınlar sizin için.
383. İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız
mı sevgiyle çağırsınlar sizi.
384. İslam TESLİM’dir. Teslim ise yakındır, yakın tasdiktir. Tasdik ikrar,
ikrar eda, eda da ameldir.
385. İsraf ve taşkınlık eden kimsenin üç belirtisi vardır: Sahip olmadığı
bir şeyi ister, parasına sahip olmadığı bir şeyi satın alır, parasına
sahip olmadığı bir elbiseyi giyer.
386. İşlerin en zoru alışkanlığı terketmektir.
387. İyi niyetlilik, gönle ferahlık, bedene esenliktir.
388. İyi ve kötü insana aynı değeri vermek doğru değildir, bu suretle
birincisini iyilikten soğutur, ikincisini kötülük yolunda
cesaretlendirirsin.
389. İyiliği emret ki, iyi ehlinden (iyilerden) olasın.
390. İyilik yapandan şüphelenmek, haksızlıkların en çirkini ve günahların
en büyüğüdür.
391. İyilik ediniz, onun mukabilinde fenalık göreceğinizi, katiyyen
aklınıza getirmeyin.
392. İyilikle, hür adamı köle yaparsın.
393. Kadına aşırı düşkünlük, ahmakların işidir.
394. Kadının hayırlısı, sevgi dolu, doğurgan olanıdır.
395. Kalb, kör olduktan sonra gözlerin görmesinde hiç bir fayda yoktur.
396. Kalb temiz olursa, dilden güzel sözler çıkar.
397. Kalbler, kablara benzer. Hayırlı olan, hayırla dolu olanıdır.
398. Kan dökmekten kaçının, İslâm’ın hükümlerine göre cezalandırılması
gerekmeyen kimseleri öldürmeyiniz.
399. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya akibet kendisi düşer.
400. Kendi aybına bakan kimse ve onu ıslaha çalışan kişi, halkın ayıbına
bakmaz.
401. Kendi çocuğunu edeplendirdiğin şeyle yetimi de edeplendir ve
çocuğunun eğitimi için yararlandığın yerden yetim için de yararlan.
402. Kendi görüşüyle yetinen, canını tehlikeye atmıştır
403. Kendi kadrini bilen helak olmaz.
404. Kendin için istediğini başkaları için de iste, kendin için
istemediğin bir şeyi başkası için de isteme.
405. Kendine reva görmediği şeyi başkasına reva gören insan Kamil olamaz.
406. Kendisine edep yüklenen kimsenin kötülükleri azalır.
407. Kendini bilen Allah’ını da bilir.
408. Kendini cömertliğe alıştır ve her ahlakın en iyisini seç; çünkü
iyilik alışkanlık haline gelir.
409. Kendini güçlükler karşısında sabretmeye alıştır, çünkü haksızlık
karşısında Hak için sabretmek en iyi ahlâktır.
410. Kendini tanımayan kimse kurtuluş yolundan uzaklaşarak cehalet ve
sapıklık yoluna giriverir.
411. Kendisini beğenen ve kendisinden razı olan bir kimsenin kusur ve zaaf
noktaları aşikar olu
412. Kendisini beğenen ve kendisinden razı olan kimse bir çok üzüntü ve
acı çeker.”r.
413. Kendisini tanıyan kişi, Allah’ını da tanır.
414. Kendini bilmeyen başkasını nasıl bilir?
415. Kınama ve azarlamada aşırı gitmek inata neden olur.
416. Kıskanç insan hiçbir zaman rahatlık ve huzur yüzü görmez.
417. Kıskanç kimse daima hasta olur.
418. Kıskançlık hasta eder.
419. Kıskançlık hastalıkların en kötüsüdür.
420. Kıskançlık, ateşin odunu yediği gibi oda iyilikleri yer.
421. Kıskançlık insanın dünyasını karartır.
422. Kıskançlık, insanın kalbi ve sinirleri üzerinde kötü etkiler bırakır
ve insanı hasta eder.
423. Kıskançlık, ruhun hapsidir.
424. Kıskançlık, vücudu kemirir.
425. Kim bir işte halka öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan
kendisini terbiye etmeli. Bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce,
hûyuyla öğüt vermek suretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye
eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla
ululanmaya değer.
426. Kim; halkın ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri
yaparsa, ahmağın ta kendisidir.
427. Kim ki cimrilikten uzaktır, dostluğumu kazanır. Cimrilik ederse beni
karşısına alır, yergimi kazanır.
428. Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bak.
429. Kimsenin yanlışını yüzüne vurmayınız. Başka birisini göstererek
‘gelinim sen anla’ gibisinden uyarınız.
430. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Kişi dili altında saklıdır?
Konuşturunuz kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız.
431. Kişinin karşılaşacağı bütün sorunların kolay olması beklenemez,
bazılarının kolay olmasının yanında bazıları zor olacaktır.
432. Kişinin yapısını oluşturan öz iyi değilse, o kişinin ağzından iyi
sözler çıkmaz.
433. Kitaplar bilginlerin bahçeleridir.
434. Kitaplar, bilgi sahiplerinin bahçeleridir.
435. Konuşun da tanışın, çünkü insan dilinin altında gizlidir.
436. Korku, afetlerden biridir.
437. Korkulan her şey zarar vermez.
438. Kötü alışkanlıkları terketmek en büyük ibadetlerdendir
439. Kötü evlat, insanın en büyük musibetlerdendir
440. Kötü evlat, ailenin şerefini yıkar ve geçmişine leke sürer.
441. Kötü evlat anne ve babanın şerafetini yok eder ve geriye kalanları
rezil eder.
442. Kötü huylarını terk et. Halkın hürmetlerine mazhar olursun.
443. Kötü insanlarla oturup kalkmak, iyi insanlar hakkında su-i zan
doğurur.
444. Kötü yaratılışlının liderliği olmaz.
445. Kötü zanlı olup, dostlarını elinden çıkarma.
446. Kötülükten çekinmek, iyi bir iş yapmaktan yeğdir.
447. Kul ümidi yalnız Rabbine bağlamalı ve yalnız günahları kendini
korkutmalıdır.
448. Kullar, bilmedikleri şeylerde duraksasalardı ne kâfir olurlardı, ne
de sapıklığa düşerlerdi.
449. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak olduğunu hiç
aklınızdan çıkarmayın. Memurlarınız onları incitmesin, onlara kötü
davranmasın. Onlara yardım edin, koruyun ve yardımınıza ihtiyaç duydukları
her zaman huzurunuza çıkmalarına engel olmayınız.
450. Küçük bir insandan gelen büyük bir fikri küçümseme.
451. Küçüklükte soru soran kimse, büyüdüğünde cevap veren biri olur.
452. Layık olmayan kimselere yüz suyu dökme; kendini beyhude yere rezil
edersin.
453. Lisanını küfre alıştırma. Tatlı dilli ol. Yoksa önüne gelene havlayan
köpeklere dönersin. Halkı zorla kendine nefret ettirirsin.

454. Mal çokluğu kalpleri bozar, günahları doğurur.
455. Mal, isteklerin temelidir.
456. Mal mülk toplayıp biriktirme, kime topladığın bilinmez.
457. Mal- mülk yığmakla uğraşanlar yaşarken ölmüşlerdir. Allah’a teslim
olmuş alimler ise insanlık var olduğu sürece yaşamaya devam ederler.
Vücutları toprak olup gitmiştir, ama iz ve etkileri yüreklerde yaşar.
458. Mal, mülk insanın gözünü doyurmaz, kalp zenginliğine çalış.
459. Malından vermeyeni zenginlerden sayma.
460. Marifetlerin en üstünü insanın kendisini tanımasıdır ve en büyük
cahillik ise insanın kendini tanımamasıdır.
461. Mazideki esefli ve üzüntülü olaylarla kalbini doldurma, gelecekte
uğraşmaya zaman bulamazsın.
462. Mazluma yardımcı ol, zalime düşman kesil.
463. Mazlumu, zalimin elinden kurtaracağım.
464. Mazlumun öç alma günü, zalimin zulmettiği günden daha korkunçtur.
465. Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş ve devletin
suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat ediniz.
466. Memurlarınızın hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiğiniz
samimi kişileri kullanınız. Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz
cevap veriniz.
467. Merhamet ve ibâdetlerin en hayırlısı, gizli sadaka vermek ve inzivâ
köşesinde ibâdet etmektir.
468. Midenizi fazla hayvan mezarlığı yapmayınız.
469. Milletlerin ölçü ve terazisi adalettir.
470. Misafirine gücün yettiğince ikramda bulun, öyle ki ona saygıda seni
mirasçı kabul etsinler.
471. Mutlu ile arkadaş olan, mutlu olur.
472. Mükemmel insan eksiklerini ve kusurlarını bilendir. En kötüsü ise
insanların doyumsuz isteklerinin ve hırsının peşine düşendir.
473. Mümin, kardeşi açken doyasıya yemez.
474. Mü’min, insanların ezâsına tahammül eden, fakat hiç kimsenin ondan
incinmediği kişidir.
475. Mü’min, kardeşlerine karşı ululanmaya, ona güler yüz göstermemeye
başladı mı ondan ayrıldı demektir.
476. Müslüman olsun olmasın herkese aynı davranın. Müslümanlar
kardeşleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandır.
477. Namus, güzelliğin sadakasıdır.
478. Ne kadar tenha bir yerde olursa olsun bir fenalık yaparken, seni hiç
kimsenin görmediğine hükmetme. Seni, mutlaka bir gören vardır. O da
Allah’tır.
479. Ne yüksek mevki ile sevin, nede düşkün olduğuna üzül.
480. Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir. Ona buyruk yürütmen en
hayırlı emârettir.
481. Nesebinle değil edebinle öğün.
482. Nerede bir bilgin görürsen, hemen buyruğunu kabul edip hizmetine gir.
483. Nice bilgin vardır ki, bilgisi olduğu halde ona fayda vermez de
bilgisizliği öldürür giderir onu.
484. Nice kan vardır ki, onu dil döker.
485. Nice zengin vardır ki, yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır
ki, her aşağılık kişiden de aşağıdır, nice yoksul vardır ki, bütün
zenginlerden daha zengindir.
486. Oyun, hayranı biri saadete eremez.
487. Oysa ölüm cebimizde bize hep eşlik etmektedir, neden cahiller de
feryadla karşılanır, ölüm neden böyle şaşkınlık yaratıyor.
488. Öfke delilikten bir bölümdür. Çünkü, sahibi nadim olur, nadim
olmuyorsa deliliği adamakıllı pekişmiş demektir.
489. Öfke gücünü izleyecek olursan seni helak eder.
490. Öfke korkunç bir ateştir. Onu bastıran ateşi söndürür, yapamayan
içinde yanıp gider.
491. Öfke kötü bir arkadaştır. Kusur ve çirkinlikleri açığa çıkarır,
insanı kötülüğe yakınlaştırıp iyilikten uzaklaştırır.
492. Öfke ve kızgınlıktan koru kendini. Çünkü başlangıcı delilik, sonu
pişmanlıktır.
493. Öfkeden kaçın, sakın öfke sana galip olup alışkanlık haline gelmesin.
494. Öl ama alçalma, azı yeter bul ama yüzsuyu dökme.
495. Öldükten sonra yaşamak isterseniz kalıcı bir eser bırakınız.
496. Öldükten sonra da yaşamak isterseniz, ölmez bir eser bırakınız.
497. Ölüm ahiretin kapısıdır.
498. Ölümü unutmak, kalbi paslatır.
499. Ölümü unutmayan, güzel şeylere tutkun olur.
500. Ölümün belirtisi doğmaktır.

501. Önder önce kendini eğitmeli, sonra diğerlerini. Önce kendi edebiyle
örnek olmalı, sonra öğüt ve nasihatla.
502. Öğren, Cahil kalma. Ali yalın ayaklıların en hayırlısıdır.
503. Övünmeye değer şeyler güçlü akıl, utanma, nefsinden sakınma ve
eğitimdir.
504. Öyle bir devir ki hiçbir arkadaşın senden hoşnut değil. Ve öyle bir
devir ki hiçbir dostun sana dürüst ve gerçek dost değil.
505. Öyle bir kimseyi dost tut ki, aranızda kardeşlik husule gelsin. Ve
senin bulunmadığın yerlerde, seni müdahele etmek için düşmanlarınla
penceleşsin.
506. Parçalayıcı ve yiyici yırtıcı hayvan, zalim ve zorba bir validen
iyidir.
507. Perde kaldırılırsa yakinim (bilincim) artmaz benim.
508. Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmaklığın
alametlerindendir.
509. Rezil kişilerin başa geçmesi, insanlara afettir.
510. Sabır acılığının meyvesi zaferdir.
511. Sabır en güzel huy, ilim de en şerefli süs eşyasıdır.
512. Sabır iki türlüdür. İstemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek;
Sevdiğin, istediğin şeye sabretmek.
513. Sakın aile ve akrabalarının bedbahtlardan olmasına sebep olan birisi
olmayasın.
514. Sakın başkasının kölesi olma; çünkü Allah seni hür yaratmıştır.
515. Sakın cahil kimselerle şaka etme. Onların halleri ve dilleri akrebin
kuyruğu gibidir; derhal senin kalbini zehirleyebilir.
516. Sakın insanların eşit olduğu şeyi tekelleştirmeye kalkma.
517. Saltanat ve tahakküm hırsına kapılanlar, debdebe ve saltanat içinde
yaşamış olsalar bile, daima lanetle anılırlar.
518. Sana cefa edeni utandırman için hoşça geçinmeye çalış.
519. Sana niçin yaptığını sorduklarında utanacağın ve yalanlamağa
kalkacağın işleri yapmaktan çekin.
520. Sana karşılık iyilik yapanlara, teşekkür etmesini bilenlere de iyilik
et.
521. Sana öğüt veren, sana geniş kredi açmış tüccara benzer.
522. Sefih olanlar lisanla dostluk gösterirler. Fakat kalbleri fesatla
doludur.
523. Sen ey insan. Ayan beyan bir kitapsın, harfleriyle yüreğin okunur.
524. Sen öyle bir kitap ilmisin ki, harflerin, esrarı çözer.
525. Seni yalnız iyi günlerinde arayan, düşkün günlerinde senden
kaçacaktır.
526. Seni, sende bulunmayan özellikler ve değerler icat ederek
koltuklayan, bir gün gelir yapmadığın suçları da üstüne yığarak seni
çekiştirmeye, çeliştirmeye kalkar.
527. Senin hakkında iyi zanda bulunanın zannını gerçekleştir.
528. Seviyesiz insanların bana cahilce sözlerine karşılık vermekten
tiksinti duyarım.
529. Sırrı erdemli olandan başkasına verme. Yanlız o erdemli insanlarda
sır olarak kalabilir.
530. Sırlarını ona buna açıyorsan, başına gelecek zilletlere razı ol.
531. Sızlanmak, sabırdan zordur.
532. Siyaseti başaramayan başkan olamaz.
533. Siyasetlerin (yönetimlerin) en zoru alışkanlıkları değiştirmektir.
534. Sizin en kötünüz insanları çekiştirerek dostlar arasında ayrılık
düşüren ve temiz insanlara kusur bulan kimsedir.
535. Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin isteğine uymak ve
uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alıkoyar; ikincisi ise
ahireti unutturur.
536. Sizin hayırlınız, günahına gerçekten çok tövbe edenlerdir.
537. Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin isteğine uymak ve
uzun emelli olmak gelir. Birincisi Hak yoldan alıkoyar; ikincisi ise
ahireti unutturur.
538. Sizler mallarınızla halkı kuşatamazsınız (onların gönüllerini hoş
edemezsiniz); öyleyse açık yüzlülük ve güzel davranışınızla onları
kuşatınız; çünkü ben Allah Resulünün şöyle buyurduğunu duydum: “sizler,
mallarınızla halkın gönüllerini hoş edemezsiniz; o halde ahlakınızla
onların gönüllerini hoş edin”
539. Sorun benden beni yitirmeden, bana gök yollarını sorunuz, onları
yeryüzü yollarından daha iyi tanırım.
540. Sorun bana beni yitirmeden; Çünkü andolsun Allah’a, Kur’ân’da hiçbir
âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerde indi, düzlükte mi,
dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de Rabbim bana,
anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsân etmiştir.
541. Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
542. Soyluluk; babaların, anaların mensup oldukları soyla boyla değil,
övülecek üstünlükle kazanılır.
543. Söylemediğin sözün hakimi, söylediğin sözün mahkumusun.
544. Söyleyene bakma, söylenene bak.
545. Söz ilaçtır, azı yaşatır, çoğu öldürür.
546. Söz; ok ve mızraktan daha tesirlidir.
547. Söz benim ağzımdayken söz benim esirim, söz ağzımdan çıkdıktan sonra
ben sözümün esiri olurum.
548. Söz dilinin susutuğu ve amel dilinin söylediği nasihat hiçbir kulak
tarafından kovulmaz ve onun faydası ile hiçbir fayda bir olmaz.
549. Söz sizin ağzınızda olduğu sürece, söz sizin esiriniz, söz ağzınızdan
çıktıktan sonra siz sözünüzün esiri olursunuz.
550. Sözün gümüş olsa da, ey nefs sükut (suskunluk) altındır.
551. Sözün güzelliği, kısalığındadır.
552. Sözünde duramayacağın bir yerde söz verme ve kefaletine vefâ
edemeyeceğin yerde kefil olma.
553. Susmak, ağırbaşlılığı arttırır.
554. Susmak, sana ağırbaşlı bir elbise giydirir ve sonunda özür dileme
zorundan korur.
555. Sükût, yalan söylemekten ve başkalarını çekiştirmekten herhâlde
evlâdır.
556. Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz. Lâkin vatanınıza ve
milletinize fenalık eden bir kimseyi, asla affetmeyiniz.
557. Şehvet bir kapıdan girer, akıl öbür kapıdan çıkar.
558. Şer’den çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi,
iyilikte bulunana döner.
559. Şeref ve namus, en büyük hazinedir. Onlara mâlik olanlar, hayatlarını
dâimâ memnun ve mesut geçirirler.
560. Şeref ve soyluluk, yüksek özellik ve niteliklerden gelir, ataların
çürümüş kemiklerinden değil.
561. Şerefine düşkün olan kötü cevap almaktan kendini sakınır. İnsanların
davranışlarını düşünerek ve gözeterek onlarla uyum içinde yaşayan kendi
kişiliğinide korur.
562. Şerefli ve önemli bir mevkiiniz olması için bilime sarılınız.
563. Şiddetli istek mutluluğun en büyük düşmanıdır.
564. Şu (Kur’ân), Allah’ın suskun kitabıdır; ben ise Allah’ın konuşan
kitabıyım.
565. Şükür nimetlerin süsüdür.
566. Takva, Allah’ın yap dediğini yapmak, yapma dediğinden kaçmaktır.
567. Tamah mihneti davet eder.
568. Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın. Bu tür davranışlar sizi
zulme ve despotluğa çeker.
569. Tarımla uğraşanlar devletin servet kaynağıdır ve bir servet gibi
korunmalıdır.
570. Tecrübe fayda ile beraber gelen ilimdir.
571. Terbiyesizlikle kendisini düşüreni, soydan gelme asalet yükseltemez.
572. Tevâzu gösteriniz ki, halkın hürmet ve tekrimini (saygısını)
kazanasınız.
573. Tövbe etmek elindeyken, ümidini kesene şaşarım.
574. Uygunsuz yerlere giren, kendini töhmete kaptırır.
575. Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
576. Üç sınıf Allah sevgisinden uzak tutulmuştur: Zalimler, onlara
yardakçılık edenler ve zulmü hoş karşılayanlar.
577. Üç şey hayatı tatsızlaştırır: kin, kıskançlık ve kötü huyluluk.
578. Üç şey insana hayatı zindan eder: Ağırlaşan aile yükü, borçların
baskısı ve bir hastalığın sürüp gitmesi.
579. Üç şeyi kendinizde tutup saklayın: Cesaretiniz, bilginiz ve malınız.
Bazı insanlar sahip olduğunuz bu 3 şeye düşmandır ve o insanları ancak bu
3 şeyi kaybetmeniz sevindirir ve razı eder.
580. Üstünlük taslamak, ayıpların en kötüsüdür.
581. Varlıklı kişiden ellerinin içinde senin için ne skladığını bilmedikçe
uzak dur.
582. Verilen söz, zamanında yerine getirilmesi gereken bir borçtur.
583. Ya siz bizi yok edersiniz ya da, biz sizi yok ederiz. Ya da barışı
daha uygun görürsünüz.
584. Yakınlarına yardımı bırakan, düşmanlarına yardım etmiş olur.
585. Yalan hıyanettir, doğruluk emanettir.
586. Yalan söylemenin sonu, kınanmaktır.
587. Yalan ve iki yüzlülük en kötü ahlaktır. Yalancıların başlıca
sıfatları şunlardır: evvela sana diller döker, birçok şeyler vaad eder.
Sonra senden vazgeçer. Daha sonrada arkadan senin aleyhine bir çok şey
söyler.
588. Yalancılardan daima uzak bulununuz. Çünkü onlarla içli dışlı olur ve
onlarla dolaşıp kalkarsanız, sizde yalancı olursunuz.
589. Yalancıların başlıca sıfatları şunlardır. Evvela sana diller döker,
birçok şeyler vaad eder. Sonra senden vazgeçer. Daha sonrada arkadan senin
aleyhine bir çok şey söyler.
590. Yalandan daha kötü bir kabahat yoktur.
591. Yalanlanacağından korktuğun bir şeyi anlatma.
592. Yanlışını gününde görüp nefsine sitem edersen yanlışın faydaya
dönüşür. Dünde kalan yaşam geçmişle yok olur gider.
593. Yaptığın iyilikleri ve sana anlatılanları gizle.
594. Yâ Rabbî! Ben sana cennet için değil, cehennem korkusu için de ibâdet
etmiyorum. Belki seni tapınmağa lâyık olarak tanıdığım için ibâdetimi
yapıyorum.
595. Yaşamın tecrübeleri doğru karar verebilmeyi öğretti, öyleki artık
beni bitirmeye –yok etmeye gelen şeyleri ben bitirip– yok ettim.
596. Yeni ilmi şeyleri öğrenmekle, kalbinizin yorgunluğunu ve
rahatsızlığını giderin, çünkü kalpleriniz de vücudunuz gibi yorulur.
597. Yeni mal, mülk edinmeden önce yığdıklarınızı kullanınız.
598. Yerilen aşağılık kişiler saygınlık döşeklerine oturacak olursa biz
ayağa kalkarız.
599. Yoksullar bazen çok müşkil durumlarda kalırlar. Söyledikleri sözler
ne kadar doğru olursa olsun, onları dinleyenler sözlerine kulak asmazlar.

600. Yoksula yardımı dilenmeden yap. Sen onu el açmak zorunda bırakırsan,
verdiğin sadaka ile, onun sadakadan daha değerli olan haysiyetini
satmaktan kurtarırsın.
601. Yoksullarla otur, şükrünü artırırsın.
602. Yoksulluğunu gizle, yoksa itibarın sıfıra iner.
603. Yol cümleden Ulu’dur.
604. Yola düşmeden arkadaşı, eve girmeden de komşuyu sor.
605. Yüzünüze karşı yapılan şişirme övgüleri dinlemekten kendinizi
koruyunuz. Çünkü onlar, kalpleri kirletip ortalığa pis bir koku yayarlar.
606. Yumuşak ahlak, soyluluk ve büyüklüktendir. Yumuşak huyluluğun bitmez
tükenmez kaynağı ol. Kimseye asla eziyet etme, yaptığın şeyin sonuçlarını
görür ve duyarsın.
607. Yumuşak konuş, sevilirsin.Yüce kişinin aç kalınca, aşağılık kişinin
karnı doyunca saldırısından korkun.
608. Yükseklik taslamak alçaltır, alçak gönüllülük yükseltir.
609. Zalime gelip çatan adalet günü, mazlumun uğradığı cevir ve cefa
mihnetinden çetindir.Şiddet son dereceyi buldu mu ferahlık gelir çatar.
Bela halkaları tam daraldı mı genişlik yüz gösterir.
610. Zalimin düşmanı Allahtır. Zalimin ikbali de geçicidir.
611. Zaman bana karşı maske takındı, beni tanımazlıktan -görmemezlikten
geldi, bilmedi ki ben güne saygılıyım ve talihsizliklerin en korkulusunu
bile kolay şeymiş gibi karşılarım.
612. Zaman ibret aynasıdır.
613. Zaman kendine uymazsa, kendini zamana uyduranlar. en akıllı
kimselerdir.
614. Zaman sana uymaz, sen zamana uyacaksın.
615. Zaman uzasa, sonu gecikse bile sabreden mutlaka zafere ulaşır.
616. Zamanı değilse çok konuşma, söze başvurma, suskunlukla süsle aklını.
617. Zamanının bir kısmı maziye karıştı. Geride kalan günlerinin sayısı da
belli değil, fırsat varken çalış.
618. Zamanın icaplarına uymayanlar, sürüden ayrılmış koyunlar gibi geri
kalırlar.
619. Zayıfları ziyaret etmek alçak gönüllüğünündendir.
620. Zenginlik gurbette bir vatan, Fakirlik vatanda bir gurbet gibidir.
621. Zenginliği görüntülemek, şükürden sayılır.
622. Zenginliğin en yücesi dilekleri terk etmektir.
623. Zulme ve kötülüğe karşı çıkmayan daha belasına uğrar.
(*) 28. Hz. Ali efendimizin güzel
sözleri çok fazla olmasına rağmen, onların Hutbe ve mektuplarda olanlarla
kendilerini ilgilendiren bölümlerini bu bölüme almadık.
(**) Bu Makale Kazım Balaban'ın
Hz. Ali'nin Erdemleri adlı kitabından alınmıştır.

Hz. Ali’nin Ahlaki Kişiliği
Hz.
Muhammed’in yanında yetişen Ali ahlâklılığın, erdemliliğin, olgunluğun canlı
bir örneğidir. En belirgin niteliklerinden biri “güvenilir olmak”tır. Tarih
boyu dillere destan olacak ölçüde eli açık ve cömerttir. Yardımseverlik ve
insanlarla dayanışma içerisinde olma, yoksulu, kimsesizi, güçsüzü koruma
onun simgeleşmiş özelliklerindendir.<1>
Alevi-Bektaşiliğin temel ahlak ilkesi olacak “Eline, Diline, Beline sahip
olmak” anlayışını Ali ilkeleştirir. Yolun ana ilkesi haline getirir. Bunlara
uymamanın toplumu bozacağı, birbirine düşüreceği düşüncesindedir. Onun söz
ve konuşmalarını içeren kitabında ve şiirlerinde bu ilkeleşmiş düşüncelerini
şöyle dile getirilir:
“…Halkı ayırmaktan sakının. Dilinizi uz tutun. Gönlünüz başka düşüncede,
diliniz başka sözde olmasın. Herkesin dilini zaptetmesi gerekir. Çünkü bu
dil serkeştir. Sahibini eğri yola götürür, saptırır. (…) İnsanın dili
gönlünün ardındadır. Münafıkın gönlüyse, dilinin ardında. İnanan bir söz
söylemek istedi mi, önce gönlünden geçirir o sözü. Bir düşünür hayırsa
söyler. Şerse vaz geçer. Münafıksa diline geleni söyler. Hangi söz kendizine
yarar sağlar, hangi söz zarar. Düşünmez bile. (…) Kim yüce Tanrı’nın, avucu
Müslümanların kanlarından, mallarından tertemiz olarak ulaşmak isterse,
dilini onların ayıplarında korusun”.<2>
Bu anlayış Ali’nin şiirlerinde; “dilini tut!”, “Sana söyleneni başkasına
söyleme”, “dilini tut, kaçın gönül kırmaktan. Gönüldeşini iyi aydın olandan
seç. Kimseye eziyet etme, edeni de engelle” biçiminde dile getirilir.<3>
Koğuculuğun,
insan çekiştirmenin her türlüsüne karşı çıkar.<4> İkiyüzlülükten yakınır.
Çevresindeki bu tür insanların dolu olması onun kendini yalnız hissetmesine
neden olur. Ali, bu durumu şiirlerinde defalarca dile getirir.<5>
Beline sahip olmayı o, “şehvetler elbisesinden soyunmak” olarak anlar.<6>
Dürüst ve olunduğu gibi görünmeyi insan kişiliğinin sağlamlığı olarak
düşünür. İnanırlardan, “renkten renge girmek”ten kaçınılmasını ister.<7>
Ali, dürüstlüğün simgesidir. Haklara saygılıdır ve kesin saygı
gösterilmesini ister. “Kul hakkı” onun için kutsal haklardandır. Kimsenin
hakkının alınmasını istemez. Günümüzdeki hortumculara, rüşvetçilere,
armağancılara ders verircesine bir ahlâklılık sergiler.
Ona göre;
“Bir karıncanın ağzındaki bir arpa tanesinin kabuğunu almak, bu yolla da
Tanrı’ya isyan etmek için bana yedi iklimi (alemi / dünyayı) ve bu
iklimlerin altlarındaki ülkeleri verseler, gene kabul etmem ben”.<8>
Erdemi ve olgunluğu esas alan İmam Ali; “yoldan çıkmış, sapmış, başıboş
kimse”lerle “bilgisizliği nefsinde toplamış kimse”leri oldukça kabul
edemeyeceği kişilik tipleri olarak görür.<9> Çünkü; o mutevazılığı ve
bilgiyi, bilinci, çalışmayı, üretmeyi, topluma yararlı olmayı, dayanışmayı
esas alan biridir. Üretmeyi, ilerleme olarak görür. Toplumsal gelişmeyi,
toplumsal üretime ve çalışmaya bağlar. Özgür insan olmanın yolunu çalışmaya
bağlar. Bunların da, insanlık için esas olmasını düşünür.<10>
Hz. Ali, “İslam’ın koşulları”nı Sünni eğilimin anladığı biçimde anlamaz. O,
bu tapınımların dışsal / zahiri anlamlarını değil içsel / batın anlamlarını
anlar ve yaşama geçirmeye çalışır. Ona göre, bu tür tapınımlar insanda
kişilik eğitimidir (nefis terbiyesi) ve kişiliğin olgunlaşmasını amaçlar.
Kişiyi Alevi deyişiyle “turap kılar”. Kimsesizin, yoksulun durumundan
anlamasını sağlar. Yardımlaşmayı, dayanışmayı güçlendirir. İyiliği, insan
severliği namazdan, oruçtan “üstün” tutar.<11> Yani olaya toplumsal
yaklaşır. Sünni İslamsal dünyanın katı kuralcılık çerçevesinde yürüttüğü ve
salt biçimsel düşündüğü bu tapınımlara ilişkin Hz. Ali’nin değerlendirmesi
şöyle olur:
“Namazda gönül alçaklığıyla en yüce yeri, alınları toprağa koymak, yüzleri
toprağa indirip organların en değerlilerini yeryüzüne koyup küçülmek, oruçta
da karınları açlıkla sırta yapıştırarak kibirden kurtulmak, insanları
alçalmaya alıştırmak gibi hikmetler vardır. Zekâtda da yeryüzünde biten
şeyleri, bunlardan başka varlıkları, yok-yoksul kişilere vermek, onlara
yaklaşmak amaçları vardır. Bunlarda bulunan, insanda görünen, övünmeye ait
şeyleri yok eden, ululanmaya dair beliren niteliklerden insanı alıkoyan
şeylere bakın”.<12>
Ali, şiirlerinde tutkulardan uzak mutasavvıf bir kişilik sergiler. Ün,
varlık, varsıllığı boş görür.<13> Gönül zenginliğini, mal zenginliğinden
üstün tutar. Erdemi, olgunluğu; kişinin kendisini bilmesi olarak görür.<14>
Bu anlayış daha sonraları Yunus, Hacı Bektaş, Mevlana ve daha birçok
mutasavvıf düşünürde “sen seni bil sen seni” biçiminde ilkeleşecektir. Demek
ki, bu erdemlik anlayışının kaynağı Hz. Ali’dir.
Ali, kişinin topluma ayak uydurmasından, gelişmeleri benimsemesinden
yanadır. Bu nedenle yumuşak başlılığı (hilm) önerir. Toplumda geçinmenin,
kaynaşmanın, birlikte yaşamanın en belirgin kuralı olarak “hilm”i görür.<15>
Ali’de “erdemlilik”; birey için insan olmanın özelliği ve bu özelliğe
ulaşabilmenin yoludur. “Erdemlilik, temiz ahlâk, iyi ve güzel düşüncedir”.
Erdemli olmanın koşullarıysa Ali’ye göre; din, akıl, bilim-bilgi, hayal ve
umud etmek, cömertlik, konukseverlik, arı ve saf insan olmak, sabır,
teşekkür duygusuna sahip olmak, yumuşak karakterli olmaktır.<16>
Hz. Ali toplumu içten içe kemiren yozlukların tümüne karşıdır. “Kan davası”
bunlardan biridir. Yaşamı pahasına bu sorunla savaşmıştır. Suikaste
uğramasına karşın, ölüm anında bile “kan davası”nı reddetmiş, “öc
alınmamasını” istememiş, saldırganın yargılanmasını buyurmuştur. Sağ kalması
durumunda kendisinin de böyle böyle yapacağını belirtmiştir.<17>
Görüldüğü
gibi, bunlar bir erdemlilik örnekleridir. Ali’nin bu erdemlilik örnekleri
zaman zaman şiirlerinde de “öc alma”ya karşı çıkılarak dile
getirilmiştir.<18>
Ali toplumun alt katmanlarının ve üretici kesimlerin savunucusudur. Bütün
bunlar emeğe olan saygısının gereğidir. Bir vesileyle; “köylülere,
ekincilere sert davranılmamasını” ister. Toplumun “cevr-ü cefâ ile
yönetilemeyeceği”ni düşünür.<19>
Ali inançlı biridir. İnancı ve imanı önemser. İnsanların bu konuda
içiyle-dışıyla açık olmalarını ister. Dinsel görevin ücretle yapılamayacağı
veya yaptırılamayacağını günümüz uygulamalarını sezerek ve bir öngörüde
bulunarak vurgular.<20>
Hz. Ali, “iman”ı dört ana öğeye bağlar. Bunlar; sabır, yakıyn, adalet ve
savaştır. Bunların da kendi içerisinde temel öğeleri olduğunu belirtir. Ona
göre; “yakıyn”ın dört öğesi; akıllılık, hikmeti yormak, geçmişlerden öğüt
almak, geçenlerin yolunu-yordamını izlemek. “Adalet”in öğeleriyse; anlayışta
derine dalmak, bilgide derin olmak, aydın hükümle karara varmak, yumuşak
huylulukta (hilm) direnmek. “Savaş” (cihad)ın da dört temel öğesi vardır.
Onlar da; doğruyu buyurmak, kötülüğü yasaklamak, gerçek işlerde doğru olmak
ve gerçeğe uymayanlara düşmanlık gütmektir.<21>
Hz. Ali’nin günümüzde dahi eksiksiz uygulanması gereken ve toplum olarak
gereksinim duyduğumuz yaşam felsefemize temel edineceğimiz ahlaki ilkeleri
vardır. O; Tanrı’nın dışından kimseden birşey umulmamasını, günahının /
kötülüğünün dışında hiçbir şeyden korkulmamasını, bilmediği birşeyi
bilmiyorum demekten utanılmamasını, bilmediği birşeyi öğrenmekten
çekinilmemesini ister<22> ve aşırılıktan kaçınarak “ölçülü olunması”nı
yeğler.<23> Varlıklılığın en üstününün “akıl”, yokulluğun en aşırısının
“ahmaklık”, korkulacakların en büyüğünün “kendini beğenmişlik (bencillik)”,
soyun-sopun en yücesinin “güzel huy” olduğunu öğütler.<24>
Hz. Ali’nin oğlu Hasan’ı örnek edinerek tüm gençlere öğüdü de örnek alınması
ve kişinin özüne yansıtması gereken şeylerdir. Şunu söylüyor:
“Bilmediğin şey hakkında söz söyleme. Gerekmediği zaman söze girişme.
Sapıklık olduğundan korktuğun yola gitme. Çünkü sapıklık şaşkınlığı
zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen
de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle yasakla da bu çabanla kötülük
edene karşı dur. (…) Nefsini kendinle başkaları arasında bir tartı haline
getir. Kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi
başkaları için de sev, dile. Sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin
şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de, öylece
kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan, sen de
başkalarına öylece iyilik et. Başkasından görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi,
kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olamayacağın şeyi, insanlara
da yapma. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana
söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini
görmek, beğenmek, gerçeğin tersidir, akıllılarınsa afeti”.<25>
Bunlar 1400 yıl öncesinden günümüze ve bizlere kalan ahlâk ve yaşam
felsefesinden izlerdir.
---------------------------------------------------
<1> Mahmut Esat (1965): 283 vd.
<2> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 55.
<3> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 51, 52 v. s., 94; Hazreti
Ali Divanı (Çev. V. Atila): 62, 63, 114.
<4> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 32 vd.; Hazreti Ali Divanı (Çev.
V. Atila): 38 vd.
<5> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 84; Hazreti Ali Divanı (Çev.
V. Atila): 102.
<6> Nehc’ül-Belâga (1972): 107.
<7> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 57.
<8> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 73.
<9> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 93.
<10> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 53, 67; Hazreti Ali Divanı
(Çev. V. Atila): 80 vd.
<11> Bkz. Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 294.
<12> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 129.
<13> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 36, 105, 107; Hazreti Ali
Divanı (Çev. V. Atila): 44, 128, 130.
<14> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 113; Hazreti Ali Divanı (Çev.
V. Atila): 138.
<15> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 27, 53; Hazreti Ali Divanı
(Çev. V. Atila): 32. Ali’nin bu özelliği onu konu alan bütün kitaplarda yer
alır. Bkz. Fuzuli: Hadikatü’s Süeda (1987): 201.
<16> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 161 vd.; Hazreti Ali Divanı
(Çev. V. Atila): 199.
<17> Nehc’ül-Belâga (1972): 293 vd.
<18> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 112; Hazreti Ali Divanı (Çev.
V. Atila): 137.
<19> Nehc’ül-Belâga (1972): 355.
<20> İmam Ali, “okuduğu ezana karşılık para alan kimseyi müezzin yapma”
biçiminde bir buyruk verir. Bkz. Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 385.
<21> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 389 vd.
<22> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 397.
<23> Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 87; Hazreti Ali Divanı (Çev.
V. Atila): 106.
<24> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 412.
<25> Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 337, 340.
Hz Ali Divanından Bazı Sözler
«Senin hayatın, günün birinde sona erecek bu fanî dünyada bir müddet
bulunuşun sayılı bir kaç dakikadan ibarettir.»
«Her nefes alışında ömründen bir parça eksilir. Demek oluyor ki seni ifnâ
eden, seni ölüme yaklaştıran her nefes, aynı zamanda seni yaşatıyor da.»
«Seni bir kuvvet bu âlemden sürüp bir başka âleme doğru götürüyor.»
«Bu gün başka bir beldede sabahlarsın. Ve onsuz akşamlarsın. Bununla
beraber bedenini devamlı olarak değiştirmekte olduğundan haberin bile
yoktur. »
«Her şey Allah ın azametine boyun eğer. Ve her şey onun kudreti ile vücut
bulur ve onun kudreti ile devam eder.»
«Yüz ve ahlâk güzelliği her fakirin zenginliğidir. Allah a sığınanlara,
Allah en hakikî ve en güzel zenginlikleri hazinesinden verir.»
«Zelil ve hakîr olan, ancak Allah a sığınmakla onun yolunda yürümekle bu
hâlden kurtulabilir.»
«Allah, her zayıf ve zavallının kuvvetidir. Onlar ancak Allah ın inâyeti
ve kudreti ile bu zayıf ve zavallı duygulardan kurtulabilirler.»
«Allah, her ıstırap çekenin sığınacağı tek varlıktır. Istırap çekenler,
ancak varlıklarını kalp hulusluğu ile ona adamakla ıstıraptan
kurtulabilirler.»
«Allah, ondan yardım isteyen kullarının seslerini mutlaka işitir. Ve
feryat edemiyenin derdini dökemiyenlerin de içindekileri okur, bilir.»
«Ölüm şerbetini içenler hakikatte ona rücû ederler. Allah a dönerler.»
«Yâ Rabbî! Seni gözler görmez ki senin şanından, kudretinden haber
verebilsin.»
«Sen öyle bir varlıksın ki, senin vasıflarını tarif etmeğe çalışanlardan
çok daha önce vardın.»
«Yâ Rabbî! Sen yarattığın mahlûkları vahşet içinde halketmedin.»
«Ve bir menfaat için onlardan kendi hesabına hiç bir amel istemedin.»
«Sen kimi taleb edecek olsan o senden kaçamaz.»
«Ve sen her kimi muâheze eyler isen o kimse senin gazabından kurtulamaz.»
«Ve sana karşı isyân eden kimse, senin kudretine bir zarar getiremez.»
«Ve sana itâat eden, senin varlığını yüceltemez.»
«Seni inkâr eden kimse de ne yapsa senden müstagnî kalamaz.»
«Yâ Rabbî! Sen yarattığın şeylerden, her şeyden ne kadar büyüksün!»
«Ve onların büyüklüğü, senin kudretinin, azametinin yanında ne kadar
küçüktür.»
«Yâ Rabbî! Dünyanın nimetleri ne kadar büyük ve zengindir.»
«Ve bu nimetler, âhirettekilere nisbetle ne kadar küçük ve
ehemmiyetsizdir.»
«Bir felâkete uğradığın bazı musîbetlerle karşılaştığın zaman, sabır
ölçüsünü üstüne al. En iyisi budur. Sabırdan, güzel neticeler elde
edersin.»
«Dostun ahd ve peymânını sakla ve ona riâyet et, bunu saklamakla iyi
içkilerden duyulan lezzetin alâsını duyarsın.»
«Ve her nimetten sonra Allah a hamd-ü sena ve şükret ki, o sana daha
büyüğünü ihsân eylesin.»
«Halk içinde derecelerin en yükseğine talîb olma. Çünkü insan istediği
değil, lâyık olduğu dereceye nâil olur.»
«Rızkı da her zaman helâl kapısından iste. Her zaman helâl kazanmağa çalış
ki; sana her taraftan kat kat rızk gelsin.»
«Dostun hakkını üzerinde vâcib bil. Bir gün olur. Ondan da karşılık
gelir.»
«Anana, babana, takva sâhibi olan komşuna, akraba ve taallukatına, ehil ve
ayaline her zaman iyi muamele et ve onlara yardımda bulun.»
Hz.Ali nin vasıflarını yazmaya, ağaçlar kâlem, denizler mürekkep olsa, yine
de güç yetmez. Deryadan bir damla.
Hz. Ali'nin İlmi ve Edebi Şahsiyeti
Kaynak:
Hazret-i Ali Divanı (1981), Müstakimzade Süleyman Sadeddin Efendi
Hz. Ali, bütün devri fitne, fesat ve mücadelelerle geçmesine rağmen
cesaret ve azmini kaybetmemiş; zühd ve takva, sabır ve tahammül göstererek
hiçbir zaman hak ve hakikatı elden bırakmamıştı. Doğru bildiği yolda sebat
göstermiş ve Resul-ullah'ın takip ettiği çizgide yürümeyi kendisi için
prensip haline getirmişti.
Halka karşı son derece şefkatli davranan Hz. Ali, garip ve yoksullara
kapılarını ardına kadar açmış ve onlara, aklın anlamakta güçlük çekeceği
şekilde yardım etmiştir. İslamiyetin yayılmasında ve yerleşmesinde büyük
hizmetleri geçen Hz. Ali'nin en küçük yaşlarından başlayarak şehit edildiği
ve ruhunu Allah'a teslim ettiği ana kadar yegane arzusu bu hizmetin
kesintisiz şekilde devam etmesiydi.
Resul-i Ekrem'in hizmetinde bulunan ve bunu noksansız şekilde yerine getiren
Hz. Ali, kaynakların verdiği bilgilere bakılırsa 586 kadar hadis rivayet
etmiş ve vahiy katipleri içinde önemli bir makama sahip olduğu gibi Hz.
Peygamber'in bir çok mektuplarını yazma şerefine nail olmuştur.
Ebu'l-Hasan (Hasan'ın Babası) ve Ebü't-Turab (toprağın babası) gibi
künyeleri bulunan ve İslamın zor dönemlerinde bu dine hizmet ederek gelecek
olan tehliklere karşı göğsünü geren Hz. Ali'nin lakabı Haydar (aslan) dır.
Divan Edebiyatımızın ünlü şairleri onu çeşitli eserlerinde överken "Haydar-i
Kerrar" olarak nitelendirmişlerdir.
İslami ilimlerin esası Kur'an-ı Kerim'dir. Hz. Ali, Kur'an-ı Kerim'i bizzat
Resul-i Ekrem'den öğrenmiş ve tükenmeyen bu bereketli pınardan kana kana
içmiştir. Kutsal Kitab'ı ezberleyenler arasında onun önemli bir yeri vardır.
Her ayetin anlam ve indiriliş sebebini hemen hemen biliyordu. Peygamber
Efendimize akrabalığı dolayısıyla haiz olduğu mevki, dikkati çekecek
derecede kendisinin müstesna bir değer kazanmasına sebep olmuştur.
Sahih-i Buhari'nin bildirdiğine göre Hz. Ali, insanların anlayabildikleri
hadisleri söylemeyi prensip haline getirmişti. Kişi, muhataplarının
anlayabileceği sözleri söylemelidir. Çünkü akıl ve idrakin anlayamayacağı
bir şeyden bahsedilirse insanlar, cehaletleri dolayısıyla onu hazmetmeyerek
ayetlerin elfazı çeşitli anlamlara gelebilir, fakat peygamberlik şanına
yakışan anlam, en doğrusudur. İmam Ahmed bin Hanbel, Müsned'in de bu konuyla
ilgili olarak Hz. Ali'nin şu sözünü nakleder: "Resul-i Ekrem (S.A.S)'in bir
hadisi rivayet olunduğu zaman ondan, hidayete götüren, takvayı en çok ifade
eden ve en iyi olan manayı anlayınız."
Hz. Ali'nin son derece kuvvetli bir hatip olduğu her türlü şüphe, kuşku ve
tereddüdün üstündedir. Söylediği ve dinleyicileri ikna etmek maksadıyla irad
ettiği hutbeler bir belagat ve fesahat şaheseri olup hatipler için örnek
olmuştur.
Servete sahip olmamasına rağmen çok cömert olan Hz. Ali'nin ibadete
düşkünlüğü dillere destandır. Çok oruç tutardı. Haşimoğulları içinde Allah'a
en çok ibadet edenin Hz. Ali olduğu, tarihçiler tarafından önemli bir hadise
şeklinde kaydedilmiştir. Sözün doğrusunu söyler, bütün davaları hak adaletle
hallederdi. Alim bir insan olarak hikmetli söz söylemenin timsali kabul
edilen Hz. Ali, dünya durdukça insanlar için yararlı olan tavsiyelerde
bulunmuştur. Onun söz ve tavsiyelerine, her yaş ve çağdan insanlar
yetenekleri ölçüsünde yararlanabilirler. Kendisi dünyanın gösteriş ve
ziynetinden nefret etmiş ve şehit edildiği zaman arkasında servet bırakmadan
gitmiştir.
Hz. Ali'nin evliliği ve çocuklarının sayısı hakkında kaynaklarda çeşitli
bilgiler mevcuttur. Ehl-i sünnet ve'l-Cemaat inancına sahip bilginler bu
konuda doğru ve sağlam bilgiyi vermekten çekinmemişlerdir. Hz. Fatma'dan
Hasan, Hüseyin ve Muhsin adında üç erkek çocuğu olmuş fakat Muhsin küçük
yaşta vefat etmiştir. Zeynep ve Ümmü Külsüm adında da iki kız çocuğu dünyaya
gelmiştir.
Diğer hanımlarından Cafer, Abbas, Abdullah, Osman, Ubeydullah, Ebu Bekir,
Yahya Muhammed Asgar, Ömer, Rukkiye, Muhammed Evsat, Muhammed bin el-Haneffiye,
Ümmü'l-Hasan ve Remle adlarındaki erkek çocukları İslam tarihini konu alan
eserlerde kaydedilmiştir.
Hz. ALİ’DEN
ALINTILAR(29)
* 1. Allah bize Peygamberi zafere ulaştırma
şansını ve onurunu verdi. Bizimle İslamiyetin sancaklarını
yükseltti. * 2. Allah bizimle kitabını ve Peygamberini kudsadı.
Zafer ve saygınlığa ermede bizi uygun gördü. * 3. Allah’a yemin
olsun ki, inen bütün ayetlerin ne hakkında, nerede ve kimin hakkında nazil
olduğunu biliyorum. Allah bana düşünen, sorgulayan bir kalp ve açık bir
dil vermiştir. * 4. Allah’a ant olsun ki, Hayber kapısını cismani
kuvvetle değil, Rabbani kuvvetle söktüm. (Hz. Ali’ye Hayber kalesini nasıl
kopardın, diye sorduklarında verdiği cevaptan). * 5. Allah’ın Resulü
bana her birisinden bin kapı açılan tam bin ilim kapısı
öğretti. * 6. Allah Elçisi Muhammed, bir Pazartesi günü peygamber
olduğunu açıkladı. Aynı günün ertesi Salı günü ben İslam Dini’ne girdim,
onun Peygamberliğine inandım. * 7. Allahu Teala hiçbir peygamber
göndermemiş ki ben onun borcunu ve vaad ettiğini yerine getirmiş
olmayayım...” * 8. Allah’ın elçisi bana hitaben buyurdu ki:
Allah’tan sonra Kuran mevcut olan her şeyden daha faziletli değil mi?.
Beni Hakk ile Peygamber gönderene yemin olsun ki, toplanması gerektiği
gibi, Kuran’ı sen bir araya getirmesen , hiç kimse
getiremiyecektir. * 9. Allah’ın kitabından bana sorun; hiç şüphesiz
ben her âyetin gece mi yoksa gündüz mü, sahrada mı yoksa dağda mı indiğini
biliyorum. * 10. Bana istediğinizi sorunuz, Allah’a and olsun ki
kıyamete kadar olacak her neyi sorarsanız cevaplarım. Bana Allah’ın
kitabını sorunuz, Allah’a and olsun ki bütün ayetlerin tek-tek, gece mi
veya gündüz mü, çölde mi ya da dağda mı nazil olduğunu
bilirim. * 11. Bana soru sormak isteyen bir Yahudi’ye hitaben şöyle
buyurdum: İstediğiniz şeyden sorabilirsiniz. Hiç şüphesiz Peygamber, bana
ilimden bin kapı öğretmiştir ve her kapıdan benim için bin kapı
ayrılmıştır. O halde sorun onlardan. * 12. Bana düşmanlık etmesi
için şu kılıçla müminin burnunu kesecek olsam, yine de düşman olmaz bana;
beni sevmesi için bütün dünyayı kendisine bağışlasam da münafık kimse dost
olmaz bana. * 13. Ben, Peygambere bir şey sorunca beni
bilgilendiriyordu. Ben sessiz kalınca da O konuşmaya
başlıyordu. * 14. Ben sizin imâmınız ve halîfeniz olduğuma göre,
fukaranın perişanlığına ortak olmuş olmalıyım. Öyle yemek yiyeyim, öyle
elbise giyeyim ki en fakir kimse beni görünce kendi fukaralığına
sabretsin. Ben biliyorum, benim gibi kimse yapamaz. Fakat imâmlıkta
memurum, siz de benim gittiğim yoldan gidiniz. * 15. Ben mü’minlerin
emîriyim; onların en yoksulunun geçindiği gibi geçinmek
zorundayım. * 16. Beni yarınlarda görecek, yarınlarıma da şahit
olacaksınız; bilmediğiniz özelliklerim o zaman aşikar olacak size. Ben
aranızdan ayrılınca yerimi başkası aldığında tanıyacaksınız beni
asıl. * 17. Bil ki tüm Semavi kitapların esrarı Kur’an’da
toplanmıştır, Kur’an’ın tüm esrarı Fatiha’dadır, * 18. Bir kimsenin,
benden bir şey isteyeceğini hissettiğim anda, o izhâr etmeden ben elimi
ona uzatırdım. * 19. Bilirsin ki savaş ateşleri yükseldiğinde akıllı
ve tecrübeli bir aslan kesilirim. * 20. Biz uyumlu yolda yürüdük. Ne
eksik iş yaptık, ne de aşırılıkta yarar sağlamaya çalıştık. * 21.
Bizim emrimiz güçtür, güçleştirilmiştir, çetindir çetinleştirilmiştir,
gizlidir, perde altına alınmıştır, ona Allah’a yakın bir melek, veyahut
gönderilmiş bir peygamber veyahut Allahın kalbini imanla sınadığı bir
müminden başkası tahammül edemez. * 22. Canıma andolsun ki ben hakka
muhalefet eden ve yolunu sapmış kimselere karşı tavizkar ve gevşek
davranmayacağım * 23. Çocuğun kalbi bitkisi olmayan bir araziye
benzer, ona ne verilirse kabul eder. Bundan dolayı ben, kalbin
katılaşmadan ve başka şeylerle meşgul olmadan seni terbiye etmeye
başladım. (Hz. Ali bu sözü oğlu Hz. Hasan için söylemiştir) * 24.
Hz. Peygamber’den duyduğum hiçbir şeyi unutmadım. * 25. Ey insanlar,
sorun bana beni kaybetmeden; hiç şüphesiz ben göğün yolları hakkında,
yerin yollarından daha çok bilgi sahibiyim. * 26. Enâ künte meal
enbiyâi bâtinen ve ma’ Resulullâh zâhiran” Türkçe Meali: “Ben
peygamberlerle gizli, Resulullah ile açık olarak beraberdim. * 27.
İstesem sırf Fatiha suresinin tefsiriyle yetmiş beygiri
yüklerim. * 28. O’na (Hz. Muhammed’e) vahiy geldigi zaman, şeytanın
feryadını duydum da “Ya Resulullah! Bu feryat nedir?”dedim. “Bu kendisine
kulluk edilmesinden ümidi kesen şeytandır. Benim duyduğumu duyuyor;
gördügümü görüyorsun. Ancak sen nebi değilsin; vezirsin ve hayır üzeresin”
dedi. * 29. Onun (Hz. Muhammed’in) en yakını benim. İlmiyle büyütü
beni ve ilminin bilgini oldum. * 30. Peygamberimiz velayetinizi bana
verdi ve bunu Gadirhum’da ilan etti. Kuran da benim velayetime
bağlılıklarını ve bana itaatlerini gerekli kıldı. * 31. Resulullah
şöyle buyurdular: Ben ilmin şehriyim ve Ali onun kapısıdır ve evlere ancak
kapılarından girilir.’ * 32. Resulullah şöyle buyurdular. Ben hikmet
eviyim ve Ali onun kapısıdır. O halde kim hikmet isterse, onun kapısından
gelsin. * 33. Resulullah, dilini benim ağzıma koydu; bununla
kalbimde bin ilim kapısı açıldı ki her birisinden de bin kapı
açılmaktadır. * 34. Resulullah, Hayber fethedildiğinde bana buyurdu
ki: Sen, benim ilmimin kapısısın; senin evlatların, benim evlatlarımdır;
senin etin, benim etimdir ve senin kanın, benim kanımdır. * 35.
Resulullah, beni Yemen’e gönderdi. Ben ‘Ya Resulallah dedim, beni onların
arasında hüküm vermek için gönderiyorsunuz, oysa ben bir gencim ve nasıl
yargılayıp hüküm vereceğimi bilmiyorum. Bunun üzerine Allah Resulü eliyle
benim göğsüme vurdu; sonra şöyle buyurdu: “Allah’ım, onun kalbini hidâyet
et ve dilini sabit kıl. Hz. Ali şöyle devam etmiştir: “Ondan sonra iki
kişi arasında verdiğim hiçbir hükümde tereddüde düşmedim.” * 36.
Resulullah şöyle buyurdu: “Ey Ali, bir kul Allah’a karşı Nuh’un kavmi
içinde kaldığı gibi ibadet etse, Uhut dağı kadar altını olup onu Allah’ın
yolunda harcasa, ömrü uzun olup bin kere yayan hac etmeğe ömrü yetse ve
sonra Safa ve Merve arasında mazlum olarak öldürülse ve bütün bunlara
rağmen senin velayetin altında değilse o kişi hiçbir zaman ne cennete
girecek, ne de cennetin kokusunu koklayacaktır. * 37. Resulullah
şöyle buyurdu: “ Ey Ali, sen zimmetimi beraat edensin. Sen ümmetim üzerine
benim halifemsin.” * 38. Resulullah şöyle buyurdu: “Allahu Teala
her peygambere bir Vasi kıldı: Şit’i Adem’in vasisi kıldı, Yuşa’yı
Musa’nın vasisi kıldı, Şem’un’u İsa’nın vasisi kıldı, benim vasim de
Ali’dir . Benim vasim, vasilerin en hayırlısıdır, ben dua edenim, Ali de
aydınlatandır. * 39. Resulullah şöyle buyurdu: “Ey Ali, sen benim
vasimsin. Senin savaşın benim savaşımdır, senin barışın da benim
barışımdır. Sen imamsın ve aynı zamanda onbir imamın babasısın, onlar
masum ve temiz olanlardır. Dünyayı adalet ve hak ile dolduracak olan Mehdi
de onlardadır. Onları buğz edenlerin vay haline olsun. Ey Ali, bir kişi
seni ve evladını Allah ile severse, Allah o kişiyi sizlerle beraber haşr
edecektir. Sizler de benimle yüksek derecede olacaksınız. Ey Ali sen
Cennet ve Cehennem’i bölensin. Seni sevenleri Cennet’e ve seni buğz
edenleri de Cehennem’e geçireceksin.” * 40. Resulullah şöyle
buyurdu: “Allah biz Ehli Beyt’ten zahir ve batin her tür çirkinlikten
(günahtan) temizledi ve arındırdı”. * 41. Resulullah şöyle buyurdu:
“Her kim Urvet’ul Vuska (sağlam bir kulp)ya tutunmak istiyorsa Ali ve Ehli
Beyt’inin sevgisine tutunsun”. * 42. Resulullah şöyle buyurdu: “Ey
Ali, sen insanların en hayırlısısın, bunda kim şüpheye düşerse kafir
olur. * 43. Resulullah şöyle buyurdu: “Ali’yi buğz etmek küfürdür,
Ben-i Haşim’i buğz etmek nifaktır.” * 44. Resulullah şöyle buyurdu:
“Her kim kurtuluş gemisine binmeyi, sağlam olan kulpa ve Allah’ın sağlam
olan ipine tutunmayı severse Ali’ yi veli edinsin, onun düşmanıyla düşman
olsun ve onun evlatlarından olan Hidayet imamlarına uysun. Onlar benim
halifelerim, vasilerim, benden sonra Allah’ın yaratıklarına olan
hüccetleridir. Onlar ümmetimin üstatları, takvalıları ve Cennet’e
götürenlerdir. Onların tarafı benim tarafımdır, benim tarafım da Allah’ın
tarafıdır. Onların düşmanlarının tarafı da Şeytan’ın
tarafıdır.” * 45. Resulullah şöyle buyurdu: “ Hüseyin’in
evlatlarından biri ümmetimde kıyam etmedikçe dünya yok olmaz. O, yeryüzü
zulümle dolduğu gibi, onu adaletle dolduracaktır.” * 46. Size 5 şey
vasiyyet ediyorum ki, develere binip seferlere düşseniz de onları elde
etseniz değer mi değer; 1- Hiç biriniz Rabbinizden başkasından bir şey
ummasın; 2- Hiç biriniz günahından başka bir şeyden korkmasın; 3- Hiç
biriniz kendisinden bilmediği bir şey sorulunca bilmiyorum demekten
utanmasın ; 4- Hiç bir kimse bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin; 5-
Sabrediniz, çünkü sabır îmana nispetle cesetteki baş gibidir. Başı olmayan
bedenden hayır, sabır olmadıkça da îmandan hayır gelmez. * 47.
Sizinle savaşan benim. Sığınağım olan Hakk’ın Allahı yardımcımdır ve beni
zafere götüren odur. * 48. Sorun bana beni kaybetmeden! Ölümlerin,
belaların ve neseplerin ilmini bilen kimseye sormak istemez
misiniz?. * 49. Sorun bana, beni kaybetmeden. Taneyi yaran ve insanı
yaratan (Allah’a) andolsun ki ben Tevrat’ı, Tevrat ehlinden , İncil’i,
İncil ehlinden ve Kur’ân’ı, Kur’ân ehlinden daha iyi bilirim. * 50.
Sorun bana, beni kaybetmeden. Hiç şüphesiz ben Arş’ın altında sorulduğum
her şeyden haber verebilirim. * 51. Şu göğsümde saklı duran birçok
ilim var. Ah! Onları taşıtacak erler bulabilsem. * 52. Yâ Rabbî! Ben
sana cennet için değil , cehennem korkusu için de ibâdet etmiyorum.
(Belki) Seni tapınmağa lâyık olarak tanıdığım için ibâdetimi
yapıyorum. * 53. Ya Rabbim, Gözümün önündeki tüm sır perdesini
kaldırsan dahi imanımda zerrece bir artış olmaz,çünkü ben sana en yüksek
derecede iman etmişim. * 54. Vahyin ve risaletin nurunu görür,
nübüvvetinin kokusunu duyardım. * 55. Bizi 73 Milletten 13 Kavim
sevmiştir. Fakat asıl talibim yoluma can ve baş verenlerdir . Nihayeti
İmam Hüseyin’e malüm olur.
Hz Ali'nin Büyüklüğü
Birgün ashab Peygamberimiz (s.a.v)'den Hz. Ali'yi niçin çok sevdiğini
sordu. Hz Peygamber o anda mecliste bulunmayan Hz. Ali'yi çağırmaya adam
gönderdi ve orada bulananlara sordu:
- Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız? Cevap
verdiler:
- Yine iyilik ederiz.
- Yine kötülük yapsa?
- Biz yine iyilik ederiz?
- Yine kötülük yapsa?
Ashab cevab vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle
mukabele etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.
Bu sırada Hz. Ali o meclise geldi. Rasulullah Hz. Ali'ye sordu:
- Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?
- Yine iyilik ederdim.
- Yine kötülük yapsa?
- Yine iyilik yapardım.
Hz. Peygamber soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da
"yine iyilik ederdim" diye cevap verdi. Ashab,
- Ya Rasulallah, Ali'yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler.
Hz. Ali'nin Nehrevan
Hadisesinden Sonra Bir Hutbe İrat Etmesi
Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayâtû's Sahâbe
Ziyad el-A'râbî şöyle anlatıyor: Mü'minlerin Emiri Hz.
Ali, Hâricîlerin fitnesinden ve Nehrevan hâdisesinden sonra Kûfe mescidinin
minberine çıktı. Allah'a hamd ü senalar ettikten sonra mübarek sakalı
ıslanıncaya kadar ağladı. Öyle ki sakalını silerken onda bulunan damlalardan
bazıları minberin etrafında oturanlardan bazılarının üzerine sıçradı. Bunun
üzerine biz kendi aramızda "Allah Teâlâ üzerine Hz. Ali'nin gözyaşlarının
döküldüğü kimseye ateşi (cehennemi) haram kılar"dedi. Nihayet Hz. Ali
kendisini toparlayarak şunları söyledi: "Ey insanlar! Ahireti, onun için
çalışıp amel etmeksizin uman, uzun emeller peşinde koşmaktan dolayı tevbeyi
erteleyen; dünyadan zâhitlerin (dünyadan el-etek çekip onu sevmeyen
kişilerin) bahsettikleri gibi bahsettiği halde dünyayı son derece seven ve
isteyen, kendisine verilenlere kanaat etmeyen, verilmediğinde ise şikayetçi
olup sızlanan, sahip olduklarının şükrünü eda etmekten aciz olmasına rağmen
daha fazlasını isteyen, yapmadığı şeyleri emredip, yasakladığı şeyleri
yapan, sâlihleri (iyileri) sevdiği halde onların yanında yer almayan ve
amelleriyle amel etmeyen, zâlimlere buğzetmesine rağmen onların tarafını
tutan, kesin bilgileri bırakıp da kendi zan ve tahminlerine uyan, zengin
olduğunda haddi aşıp yoldan çıkan, bir hastalığa yakalandığında yakınan,
fakir olduğunda ümitsizliğe ve tembelliğe düşen, Allah'ın bunca nimetleri
arasında günaha dalan, O'nun vermiş olduğu sıhhate şükretmeyen, başına bir
bela geldiğinde sabretmeyen, sanki ölümle korkutulan kendisi değilmişcesine
yaşayan kimselerden olmayınız. Ey ölümün hedefleri ve rehinleri! Ey
hastalıktan kapları! Ey günlerin ve zamanın yağma ettikleri! Ey bahane
bulmaktan âciz olup bu konuda adeta dilsiz kesilenler! Ey fitnelere dalıp
olup-bitenlerden ders ve ibret almayanlar! Size gerçeği söylüyorum: İnsan
ancak nefsini (kendini) tanımakla kurtulabilir. Helak olanlarsa ancak kendi
elleriyle yaptıklarından dolayı helak olmuşlardır. Allah Teâlâ şöyle
buyuruyor: "Ey iman edenler! Kendinizi ve aile efradınızı cehennem ateşinden
koruyunuz!"(Tahrim/6) Allah hem bizi hem de sizi nasihatları dinleyip kabul
eden, davet edildiği amelleri yapan kullarından eylesin!"(1).
[1] Kenz VIII/220 (İbnü'n-Neccar Ziyad el-A'râbî'den);
Müntehab VI/325.
Hz. Ali’nin (k.v) oğlu hz. hasan
(r.a)’a ettiği nasihat
İbn-i Mülcem, Hz. Ali’yi yaralayınca Hz. Hasan ağlayarak yanına girdi. Hz.
Ali:
— “Oğlum, niye ağlıyorsun?” Hz. Hasan:
— “Nasıl ağlamayayım? Âhiretin ilk, dünyânın son gününde bulunuyorsun!
— “Oğlum, dörder maddeden ibâret şu iki tavsiyemi iyi belle, onlara riâyet
edersen, yapacağın hiçbir şey sana zarar vermez:
1- En büyük zenginlik, akıl.
2- En koyu fakirlik, ahmaklık.
3- En yaman yalnızlık, böbürlenmek.
4- En değerli âlîcenâplık, güzel ahlâktır.
"Oğullarım!
Allah'a, O'nun huzurunda veya huzuru dışında bağlılık ve hasyetten
ayrılmayın! Ahirete yaklaşma ve dünyadan uzaklaşma duygusunu kaybetmeyin!
Dünya kayıplarından kedere düşmeyin ve daima hayr işlemeye bakın! Zalime
düşmanlık ve mazluma dostluk gösterin! Öfke ve yumuşaklık halinizde daima
hakk kelimesi üzerinde olun! Genişlik ve darlıkta doğru yoldan sapmayın!
Dost ve düşmanınıza adaletle muamele edin! Sevinçli ve gamlı anlarınızda iyi
iş ve ölçülere bağlılık şuurunu kaybetmeyin; ve şiddette, mülayemette,
sevinçte kederde Allah'tan razı olun!
Oğullarım!
Bir iş ki dişi serli ve kerih görünür, fakat sonu cennettir; siz o fiili
işleyin! Bir iş ki dişi güzel ve cazibeli durur, fakat sonu cehennemdir; siz
o fiilden kaçının! Cennet nimetinin aşağısında olan her şey hakir ve
kıymetsizdir. Ahiret azabının aşagısında olan her belâ ise afiyettir.
Oğullarım!
Bir insan kendi nefsinin ayıbını görür ve bilirse başkasının ayıbını göremez
ve ondan haberi olmaz. Bir insan Allah'ın takdir ve taksimine rıza
gösterirse, kayıp ve eksikliklere esef etmez.
Bir insan nefs ve hırs kılıcını çekip havale edecek olursa, akibet o kılıçla
kendi maktul düşer. Mümin kardeşi yuvarlansın diye kuyu kazan, akibet o
kuyuya kendi düşer. Başkasının yanlışını büyüten kimse, kendi hatasını
unutur. Bir kimse rey ve tedbirinde gurura kapılacak olursa, hata ve
delalete sapmış olur. Başkasının rey ve fikrinden müstagni davrananlar, yani
danışmaya yanaşmayanlar zillete düşer. Halka kibir gösterenler neticede
hakir ve zelil olur. Bir kimse, serseri ve ipsiz kişilerle düşüp kalkar ve
kötülük yerlerine girip çıkarsa iştiraki olmasa bile itham altına girer.
İyiler ve ilim sahipleriyle düşüp kalkanlarsa, yücelir ve saygı görür. Mizah
ve latifeye düşkün olan hafife alınır. Kendi fiilleri, sözleri ve amelleri
ile mağrur olan, nefsi tarafından mağdur olur. Çok söz söyleyen çok hata
eder. Hatası çok olanda edep ve haya azalır. Edep ve hayası az olanda takva
fakirleşir. Takvası fakirleşenin ise kalbi ölür.
Oğullarım!
Edep mizandır. iyi ahlak en iyi arkadaştır. Afiyet on kısımdır ve bunun
dokuz kısmı, Allah'ın zikri dışında sadece susmak, sükut etmektir. Bir kısmı
ise sefihlerle düşüp kalkmayı bırakmak...
Oğullarım!
Fakirliğin süsü sabır, zenginliğin de şükürdür İslâm'dan üstün şeref olamaz.
Zühd ve takvadan üstün keramet olmadığı gibi... Tövbe ve istiğfardan yüksek
şefaatçi yoktur. Vücut afiyetinden güzel elbise olmadığı gibi...
Hırs ve tamah, yorgunluk ve meşakkatin anahtarıdır.
Bu öğütler, nefs tedbirinde, malda ve ahlakta, Kitap ve sünnete tam uygun
birer ölçü belirtir. Hz. Ali (a.s) bu öğütleri verdikten iki gün sonra
aldığı yara yüzünden ruhunu teslim etmiş, cennet alemine kanat açmıştır.

HZ. ALİ’NİN HUTBELERİNDEN
BAZI BÖLÜMLER
Hz. Ali, kendisini tanıtan bir
Hutbesinden:(31)
“Bende Gayb ilminin anahtarları vardır ki onları
Resülullah’tan sonra benden başkası bilemez. Benim ilk suhufta zikredilen
Zülkarneyn; benim Süleyman’ın yüzüğünün sahibi, benim güzel işlerin
velisi, benim sırat ve durulacak yerin sahibi, benim Cennet ve Cehennemi
bölen, benim ilk Adem, benim ilk Nuh, benim Cabbar’ın ayeti, benim
hakikatın esrarı, benim ağaçları yapraklandıran, benim meyveleri
kuvvetlendirip yetiştiren, benim suları yerden çıkaran, benim nehirleri
akıtan, benim ilmin hazenadarı, benim hikmetin yüce dağı, benim Müminlerin
Emiri, benim yakının gözü, benim Allah’ın göklerde ve yerdeki hücceti,
benim yerlere sarsan yıldırım ve zelzele, benim hak ile gelecek olan
haykırış, benim o saat ki şüphesiz olarak geleceği halde yalanlanan, benim
ondan şüphe edilmeyen kitap, benim Allah’ın onlarla dua etmelerini
emrettiği onun güzel isimleri.
Benim o nur ki, Musa ondan iktibas
eyledi, benim Sur’un sahibi, benim her mezarda yatanları kabirlerinden
çıkaran, benim kıyamet günündeki dirilişin sahibi, benim Nuh’un
kurtarıcısı ve sahibi olan, benim Musa’ya konuşanın sırrı, benim gayb
aleminde ruhlara konuşan, benim daim ve baki olan emir, benim hakkın
velisi olan, benimdir tüm yaratılanlar, benim sözünü değiştirmeyen ve
yaratılmışların hesabı ona dönecek olan,
Benim tüm yaratılmışların
emri ona aktarılan, benim yaratan Allah’ın halifesi, benim beldelerinde
Allah’ın sırrı ve kulları üzerine hucceti olan, benim Allah’ın emri, hani
ruh hakkında şanı yüce olan Allah’ın: “Sana ruh hakkında sorarlar, de ki:
Ruh, Rabbimin emrindedir” (İsra: 85) ayetinin manasıyım, benim yükselen
dağları sabit kılan ve suları yerden çıkarıp, yeryüzünde akıtan, benim
ağaçları diken ve onlardan çeşitli meyveler çıkaran, benim tüm güçlere
sahip olan; benim ölüleri dirilten.
Benim yağmuru indiren, benim
Güneş’i, Ay’ı ve yıldızları ışıklandıran, benim Kıyamet gününün başkanı
olan, benim kıyamet gününü başlatan, benim, Allah tarafından ona itaat
vacip kılınan, benim hayatta baki olup ölmeyen ve ölsem de hiçbir zaman
ölü olmayan, benim saklı kalan İlah’ın sırrı, benim olan ve olacak her
şeyden haberdar olan, benim iman edenlerin namazı ve orucu, benim iftihar
ve menakıb konularının sahibi, benim yıldızların sahibi olan, benim,
Allah’ın ağrı veren azabı, benim ilk kuvvetli zalimleri helak eden, benim
devletleri var edip yok eden, benim şiddetli yer sarsıntılarının ve
musibetlerin sahibi olan, benim Güneş tutulmasının ve yere çöküşün sahibi,
benim Firavun’ların kanını bu kılıcım ile yere akıtan.
Kalu bela da
Allah’ın onun itaatini emretmiş olduğu kişi benim, zuhur ettiğimde beni
inkar ettiler ve şanı yüce olan Allah bu durum hakkında şöyle buyurdu: “O
geldiğinde, onu tanımadılar ve bu inkarları ile küfre saptılar” (Bakara:
89); benim nurların nuru, benim Arş’ı temiz olanlar ile taşıyan, benim
önceki kitapların sahibi, benim, Allah’ın kapısı, kim bunu inkar ederse o
kapıdan cennete giremeyecektir, benim meleklerin yatağına izdiham ettiği,
benim yeryüzünün tüm kısımlarında tanınan kişi, benim Güneş’in onun için
iki kere geri döndüğü, benim Resulullah ile iki kıble ve beyatte bulunan,
benim Huneyn ve Bedir savaşlarının sahibi.
Benim Tur dağı, benim
sahifelere yazılıp neşrolunan kitap, benim dolup taşan deniz, benim
Beyt’ül Mamur (Yedinci gökte bulunan en yüce yer), benim, Allah’ın ona
itaat etmeleri için insanlara çağırıda bulunduğu, bir kısmı bu çağrıyı
inkar etti ve hayvanlara dönüştürüldü ve bir kısmı ise çağrıya iman etti
ve buna karşılık da bağışlandı ve herkesten daha öne sürüldü.
Benim
cennetin ve cehennemin anahtarları elinde olan, benim Resulallah ile yer
ve gökte beraber olan, benim hiçbir ruh daha harekete geçmeden ve hiçbir
nefs nefes almadan önce tesbih eden, benim ilk asırların sahibi, benim
susan, natık olan ise Muhammed’dir, benim Musa’yı denizden geçirip,
Firavun’u askerleri ile denizde boğan, benim hayvanların fısıltısını ve
kuşların dilini bilen, benim yedi gök tabakasını ve iki yer tabakasını,
bir gözün açılıp kapanması zarfında dolaşan, benim İsa’nın dili ile onun
yerine beşikte konuşan, benim İsa’nın yanında namaz kılacağı kimse, benim
Sur içinde Allah’ın istediği şekilde hareket eden.
Benim hidayet
yolunun çerağı, benim takvanın anahtarı, benim son ve başlangıç, benim
kulların amellerini gören, benim alemlerin Rabbinin emri ile yerlerin ve
göklerin bekçisi olan, benim hak ile hükmeden, benim dinin diyanetçisi
olan, ben o kişiyim ki ancak velayetime bağlı olanların amelleri kabul
edilecek ve benim sevgim ile başlanan işler ancak kabul edilecek, benim
felekin gidişatından haberdar olan, benim Mikail’in indirdiği yağmur
tanelerinin ve savurduğu tozun Allah’ın izni ile sahib olan, benim iki
kere öldürüp iki kere dirilten, benim her istediği şekilde zuhur eden,
benim yaratılanların sayısının ne kadar çok olsalar da ihsa eden, benim ne
kadar çok olsalar da onların hesaplarını veren, benim o kişi ki, nezdinde
Peygamberlere indirilen kitaplardan bin tanesi var olan, ben o kişiyim ki
velayetimi bin tane ümmet inkar etti ve hepsi de hayvanlara
döndürüldü.
Benim ilk zamanda zikredilen ve son zamanda zuhur
edecek olan, benim, zalim ve gaddarları yerlerinden çıkarıp son zamanda
onlarla hesaplaşacak olan, benim Ya’us, Ya’uk ve Nusr’a şiddetli bir azap
ile ceza verecek olan (bu üç isim cahilliye devrinde putların adlarıdır.
Hz. Ali kendi devrinde yaşamış olan üç muhalifinin adlarını rumuz olarak
kullanmıştır);
Benim her dil ile konuşan, benim doğularda ve
batılarda tüm yaratıkların amellerine müşahid olan, benim Muhammed olan ve
Muhammed’dir ben olan. ben o manayım ki, ona ne bir isim ne de bir şüphe
düşer; benim kurtuluş kapısı ve ‘ Lâ havle velâ kuvvete illâ
billâhi’l-Aliy’ul-azim’ (Güç ve Kuvvet ancak Aliyyül Azim olan Allah’tan
gelir)”
ELİFSİZ HUTBESİNDEN
İbn Ebî’l Hadîd’den
aktarılmıştır. “Bu, bir çoklarının naklettiği elifsiz bir hutbedir.
Nakledildiğine göre Resulullah’ın ashabından bir grup, harflerden
hangisinin Arap kelimelerinde daha çok kullanıldığı konusunda tartıştılar
ve hepsi bunun “Elif” harfi oldu_unda ittifak ettiler. Orada bulunan Ali,
her hangi bir ön hazırlık söz konusu olmadan, şu elifsiz hutbeyi
okudu:
“Minneti büyük, nimeti bol olan, rahmeti gazabından öne
geçen, kelimesi eksiksiz olan, meşiyyeti geçerli olan ve hükmü yerine
ulaşan kimseye (Allah’a) hamd ederim. O’na, rububiyetine ikrar eden,
ubudiyetine boyun eğen, günahından ayrılan, onun tevhidine itiraf eden,
azap vaadinden ona sığınan ve ondan mağfiret dileyen bir kimsenin hamdı
gibi hamd ederim; öyle bir mağfiret ki onu akraba ve evlatlarından yüz
çevirttiren (Kıyamet) gününün (sıkıntılarından) kurtarsın.
Biz,
O’ndan yardım, irşâd ve hidâyet diliyoruz. O’na iman edip ona tevekkül
ediyoruz. Ben O’na ihlaslı ve yakin ehli birisinin şehâdeti gibi şehâdet
ediyorum. O’nun yeganeliğine imanlı ve yakınlı birisi gibi inanıyorum.
Mülkünde ortağı ve yaratışında yardımcısı olmadığına tereddütsüz inanan
bir kulun tevhidi gibi onu birliyorum. O, herhangi birisinin kendisine
danışman, vezir, muavin, yardımcı ve benzer olmasından
yücedir...”
“Bütün övgüler Allah’a mahsustur; o ki övgünün ehli ve
yeridir. O’nun içindir hamdın en sağlamı ve en tatlısı, en mübareği ve en
yukarı noktası, en temizi ve en yücesi, en değerlisi ve en iyisi! O
Vahittir (yeganedir), Ehattır (tektir) ve Samettir (noksansız ve
ihtiyaçsızdır). Ne babası vardır, nede evladı...
Bilin ki ilk olmak
ona mahsustur; eşi-dengi yoktur. O’nun hükmünü reddedebilecek kimse
yoktur. O’ndan başka ilah yoktur; O’dur “Melik” (padişah), “Selâm ”
(selamet veren), “Musavvir” (şekillendiren), Allâm (çok bilen), Hâkim
(hüküm süren), Vedud (çok seven-şefkatli), Mutahhir (temizleyici) ve Tâhir
(temiz) olan. Onun işi beğenilmiş ve haremi bayındırdır.
Kerem ve
bağış O’ndan umulur. Kelamını size öğretmiş, nişanelerini göstermiş,
hükümlerini sizin elinize sunmuş, helalini helal ve haramını haram
kılmıştır. Muhammed’e risâletini yüklemiştir; o Resul ki yücedir;
efendidir, işi sağlamdır; temizlenmiş bir
temizdir.
Ademoğullarından, doğumu en temiz olanı, yıldızı en çok
parlayanı, en çok sabit ve sağlam olanı, dalı hepsinden daha canlı ve taze
olanı, ahdine en sâdık olanı , genç ve ihtiyarlarının en değerli
olanıdır...
Allah’ım, hamd ve devamı, mülk ve kemali, sana
mahsustur. O’ndan başka ilah yoktur; O’nun Hilmi, bütün hilimleri
kapsamış; O’nun hükmü her hükmü sağlamlaştırmış, O’nun ilmi her ilmi alt
etmiştir.”
Hz. Ali’nin bir hutbesinden:
“Ben
sırların sırrıyım...ben harflerin sırrıyım...”(32). Harflerin sırrından
maksat Kuranı Kerimde bazı süre başlarında bulunan mukatta (kesik)
harfleridir. Bu Harfler Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir. Hz.
Ali bu sırların ne olduğunu bildirmişlerdir. Bunlar: “Elif, Lâm, Mim, Râ,
Kêf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd, Tâ, Sin, Hî, Kâf, Nûn” Bu harflerin sayısı 14’tür.
Hiç bir harf eksilmeden bu harfler bir araya geldiği zaman, şöyle bir
cümle oluşturmaktadır: “ALİ SIRAT HAK, NEMSİKÜHÜ” VE “SIRAT ALİ HAK,
NEMSİKÜHÜ”
Türkçe Anlamı Şöyledir: “ALİ HAK YOLUDUR,
ONU TUTUYORUZ” ve “ALİ’NİN YOLU HAKTIR, ONU TUTUYORUZ”
Hz.
Ali’nin başka bir hutbesinden:
“Ben hidayete eriştiren ve hidayete
eren kişiyim, ben miskinlerin ve yetimlerin babasıyım, ben dulların
kocasıyım, ben her zayıfın iltica yeriyim, ben her korkanın eman yeriyim,
ben müminlerin cennetteki önderiyim, ben sapasağlam olan Allah’ın ipiyim,
ben kopmak bilmeyen kulpayım , ben takva kelimesiyim, ben Allah’ın
gözüyum, ben Allah’ın doğru konuşan diliyim, ben hakkında: “Nefsin:
Yazıklar olsun bana, Allah’ın tarafına nasıl kusurda bulundum” (Zümer: 56)
diyeceği kimseyim, ben Allah’ın kulları üzerine rahmet ve mağfiret ile
uzanmış olan Allah’ın eliyim, ben o kapıyım ki, kim beni ve hakkımı
hakkıyla tanırsa şüphesiz olarak Rabbini tanımış olur. Nitekim ben, onun
peygamberinin yeryüzündeki vasisi ve kulları üzerine olan hüccetiyim. Bu
sıfatlarımı ancak Allah’a ve Resulüne karşı çıkanlar inkar
ederler.”

Hz. Ali’nin Hutbet’ül Beyan adlı
hutbesinden
Gökleri ve yeri yaratan, yeryüzünü yayıp döşeyip,
semayı ona tavan yapan, dağları yüceltip arza direk yapan, pınarları var
edip fışkırtan, rüzgarları estiren, felaketleri emreden ve istediği zaman
kaldıran, gökleri yıldızlarla süsleyen, felekleri tedbir ve teşhir eden,
onları paylaştırıp menziller takdir eden, bulutları yaratıp yerden yere
sevk eden, yıldızlara ışık veren, cisimleri ölçüsü ile evsafiyle halkeden,
dehri dürüp dertop edip bulandıran, hadiseleri getiren ve götüren,
rızıkları tekeffül eden ve tedbir eden ve ölüleri dirilten Allaha hamd
ederim. Nimetlerine ve nimetlerinin bolluğuna ve o nimetlerin
devamlılığına hamd ederim.
Ortağı olmayan Allah’ın birliğine
tanıklık ederim, öyle bir tanıklık ki tanıklık edeni selamete götürür ve
azabtan emin kılar. Ve yine tanıklık ederim ki Muhammed onun Resulü ve
Resullerin sonuncusu, Keremlisi, en faziletlisi ve Kainatın efen disidir.
Hak olan davetinin fatihi ve yayıcısıdır. Allah o yüce zatı öyle bir
ümmete gönderdi ki, onların şairleri putlara övgü yazarlardı. İşte o
ümmete öyle nasihat etti ve hidayet kapıların açtı ki sancakları yükseldi
ve mimberleri aydınlandı. Kuran mucizesi ile Şeytanı ve saltanatını
perişan etti. Arabın en azgınlarının ve kafirlerinin burnunu yere sürttü.
Onun davası ilk ziyaretçisi ile hak oldu. Onun temiz şeriatı ile
şereflenen ebediyen şereflenir. Allah’ın salat ve selamı Resulüne ve onun
mübarek ağacına (soyuna) olsun.
Ey insanlar, olan oldu ve olacak
olan olmaktadır. Önümüzde öyle bir zaman var ki; iş başına namertler
geçecek, idareyi başkaları ele alacak, arzu ve istekler artacak, reyler
çoğalacak, müşküller büyüyecek, şikayetler artacak, davaların ve
sorunların ardı ve arkası kesilmeyecek, yer depremlerle sarsılacak,
farzlar yerine getirilmeyecek, emanet gizlenecek, hiyanet ortaya çıkacak,
iddialar çoğalacak, eşkıya galip gelecek, sefihler öne çıkacak, salihler
geride kalacak, Kuran sınırlanmaya ve saptırılmaya çalışılacak, Ay’ın
menzilleri kızaracak, fetret zirveye çıkacak, Hicret altılanınca çökük
burunlular ortaya çıkacak, önüne geleni yakıp yıkacaklar, silip
süpürecekler. Keysan’a gelecekler, Horasan’ı tahrik edecekler, kaleleri
yıkacaklar, kan dökerek Irak’ı fethedecekler... Âh...âh, tekrar âh, âh
onlara, her bulduğunu yiyip bitiren geniş ağızlara.. Hayır... hiç çare
yok, bunlara mutlaka olacak. Buyururlar.
Bu esnada Süveyd bin
Nevfel el-Hilali yanına gider ve şöyle sorar. “Ey Emir’ül Müminin, sen
bunlar olurken orada mıydın, gözünle mi gördün, nereden biliyorsun?”
Deyince Hz. Ali ona dönerek, bakar ve “Keşke anan seni doğurmamış
olsaydın”. Ve başlar şöyle söylemeye.
Ey korkak, ey habis ve ey
yalancı. Kahrolası ve yok olası seni. Ben sırların sırrıyım, ben nurların
ağacıyım, ben göklerin deliliyim, ben tesbih edenlerin enisiyim. Ben
Cebrail’in Haliliyim, ben Mikail’in arkadaşıyım, ben meliklerin
kumandanıyım, ben feleklerin semendeliyim, ben safilerin kabıyım, ben
elvahın muhafızıyım, ben karanlığın kutbuyum. Ben Beyt-i Mamurum, ben
bulutların yağmuruyum, ben gaypların nuruyum. Ben hüccetlerin feleğiyim,
ben hüccetlerin hüccetiyim. Ben yaratılmışların doğru yola sevk
edicisiyim. Ben hakikatların muhakkıkıyım. Ben tevilin açıklayanıyım. Ben
incil in müfessiriyim. Ben Ali abanın beşincisiyim.
Ben yol
göstericilerin rehberiyim. Ben koruyucuların koruyucusuyum. Ben araf’ın
ricaliyim. Ben İbrahim’in sırrıyım. Ben kelim in Resulüyüm. Ben Evliyanın
Velisiyim. Ben Enbiyanın varisiyim. Ben gafurun hicabıyım. Ben celilin en
seçkiniyim. Ben İncilin İlya’sıyım. Ben Şedidül kuvayım. Ben livail hamdin
taşıyıcısıyım. Ben mahşerin imamıyım. Ben Kevser’in sakisiyim. Ben
Cennetlerin taksim edicisiyim. Ben ateşten uzaklaştıranım. Ben dinin
aribeyiyim. Ben müttakilerin İmamıyım. Ben muhtarın varisiyim. Ben
yardımcıların yardımcısıyım, Ben kafirlerin yok edicisiyim. Ben İmamların
babasıyım. Ben kapıyı sökenim. Ben Ahzab’ı dağıtanım. Ben kıymetli
cevherim. Ben ilim şehrinin kapısıyım. Ben beyyinatın müfessiriyim. Ben
müşküllerin halledicisiyim. Ben Nun vel kalemim. Ben karanlıkların
kandiliyim. Meta Suali benim. Ben Hel Eta süresinin memduhuyum. Ben
en-Nebeül Azim (Büyük olan Haberim), ben Sıratı Müstakimim.
Ben
sedeflerin incisiyim. Ben Kaf dağıyım. Ben harflerin sırrıyım. Ben zamanı
kısaltanım. Ben sarsılmayan dağım. Ben ilmin zirvesiyim. Ben gaypların
anahtarıyım. Ben kalplerin kandiliyim. Ben ruhların nuruyum. Ben eşbahın
nuruyum. Ben önüne geçilmeyen süvariyim. Ben kınından sıyrılan kılıcım.
Ben katledilen şehidim. Ben Kuranı toplayanım. Ben Beyanın binasıyım. Ben
Resülüllah’ın kardeşiyim. Ben Betül Fatıma’nın kocasıyım. Ben İslam’ın
direğiyim. Ben putları kıranım. Ben en iyi işiten kulağım. Ben cinnin
katiliyim. Ben müminlerin salihiyim.
Ben felaha erenlerin İmamıyım.
Ben Kerem ve Seha sahiplerinin İmamıyım. Ben nübüvvet esrarının
hazinesiyim. Ben öncekilerin haberlerini bilenim. Ben sonrakilerin
haberlerini verenim. Ben kutupların kutbuyum. Ben sevgililerin
sevgilisiyim. Ben zamanın beşiğiyim. Ben zamanın İsa’sıyım. Vallahi ben
Allah’ın yüzüyüm. Vallahi ben Allah’ın Aslanıyım. Ben Arabın efendisiyim,
sıkıntıları açan benim. Ben hakkında Le feta illa Ali denilenim.
Resülullah’ın senin benim yanımdaki misalin Harun’un Musa’ya olan
mertebesi gibidir dediği kimseyim. Ben Allah’ın galip Aslanıyım. Ben Ali
bin Ebi Talib’im.
Bu esnada soruyu soran şahıs bir feryat çıkararak
bağırır ve yere düşerek ölür.
Hz. Ali devamla şöyle
buyurur:
Rüzgarları yaratan, Ümmetleri tasarruf eden Allah’a hamd
eder, İsm-i Azam ve Nur-u Akdem Muhammed ve âline salatu ve selam ederim.
Bana göklerin yollarını sorunuz. Ben onları yeryüzü yollarından daha iyi
bilirim. Beni kaybetmeden önce sorunuz. Göğsüm İlahi İlimle denizler gibi
coşup taştı, bana istediğinizi sorunuz
İlimde derinleşenler,
Hakimler, Evliyalar ve Ashab yanına yaklaşarak, Hz. Ali’nin bastığı
yerleri öperler ve İsm-i Azam bahşı için söze devam etmesini
isterler.
Hz. Ali devamla şöyle buyurur:
Sancak-ı
Muhammedinin ve Devlet-i Ahmedinin kılıcı ile ve hali ile Mehdi kaim zuhur
edecek, yeryüzünü yaşanacak hale getirecek, farzı ve sünneti diriltecek.
Ey şanımdan mahcup ve halimden gafil olan! Acaibat havatırımın asarıdır.
Garaib zamairimin esrarıdı. Zira ben hicabı yırttım. Acaibatı izhar ettim.
Kapıyı getirdim, doğruyu söyledim. Gaypların hazinelerini açtım. Kalplerin
esrarını çözdüm. Maarifin letaifini derledim. Letaifin irfan rumuzlarını
vazettim. Söylediğim bu sözlerin kulpuna ve yapışanlara ne mutlu. Zuhurunu
haber verdiğim o İmamın yanında ibabet edenlere müjdeler olsun. Çünkü o
Kitab-ı Mastur’un ve Rakkı Menşur’un manalarına vakıftır. Beyt-i Mamur’a
ve Bahr-i Mescur’a girer çıkar.

Hz. Ali daha sonra şu şiiri
okur.
İşte ben evvelinin ilmine haiz oldum. Ve ben ahirinin
ilmine ketumum. Esrar-ı Gaybın hepsini açtım. Olmuş ve
olacak hepsi bende. Her kayyumun kayyumu benim. Bütün
alemleri muhitim ve alimim.
(Not: Bu şiir başka bir kaynakta
aşağıda ki gibi türkçeye çevrilmiştir. Kazım Balaban)
İşte ben
öncekilerin ilmine haiz oldum, Ve ben sonrakilerin ilmini
gizledim. Bütün Gayp sırlarının kaşifiyim. Geçmiş ve
gelecek hepsi bende, Ben her küçük ve büyüğün
emiriyim. İlmim bütün alemlere ihata etmiştir.
Hz. Ali daha
sonra şöyle buyurur. Şayet isteseydim, Fatiha’nın tefsirinden yetmiş deve
yükü kitap yazardım.(33)
EBU SAİD BAHTERİ’DEN AKTARILAN BİR
HUTBEDEN:
“Hz. Ali’yi, Küfe minberinde gördüm. Peygamber’in yün
elbisesini giymiş, arığını takmış, kılıcına dayanmıştı. Sonra minbere
oturup şöyle buyurdu: “Beni kaybetmeden önce bana sorunuz. Şüphesiz şu
göğsüm ilimle doludur. Şu içim ilim yatağıdır. Bu Peygamber’in (ağzıma
sürdüğü) tükürüktür. Peygamber bana böylece ilmin tanelerini yedirdi.
Allah-u Teala’ya and olsun ki oturup Tevrat ehline Tevrat’la, İncil ehline
de İncil’le hüküm verecek olsam ve Allah-u Teala da o iki kitabı
konuşturacak olsa şöyle derler: “Ali sizlere bizimle hak üzere hüküm
verdi. Siz kitabı okuyorsunuz, hâla akıl etmeyecek misiniz?”
''Şu göğsümde saklı duran birçok ilim var. Ah! Onları taşıtacak
erler bulabilsem." Hz. Ali
Hz.Ali'nin Namaz konusunda fikri mütealası
Kuran’ın ve Peygamber Muhammed’in en iyi ve içtenlikli izleyicisi,
onun koyduğu yola canı pahasına bağlı olan ve yaşama geçirmeye çalışan
İmam Ali namaz, oruc, zekat ve hac gibi İslami kurallara dayanan
İslamiyet’ten yanadır. Vasiyetnamesinde çocuklarına, yakınlarına ve
yandaşlarına önerisi bu doğrultuda olmuştur.[1] O
da namazı, “dinin direği” olarak görür, bırakılmamasını ve namazla
birlikte diğer kuralların da yerine getirilmesini ister.[2]
Yalnız ahlâkı ve iyi insan olmayı namazdan-oruçtan
üstün tutar.[3] İslami kuralların ve namaz-oruc
gibi temel uygulamaların abartılarak yerine getirilmesine karşıdır.
Sadece “farzları” yeterli görür. Uzatılmasını bıktırıcı bulur. İlkesi
namazı, “en zayıfının kıldığı namaz gibi” kıldırmaktır.[4]
Namazı gerekli gören Ali, “Tanrı için iki rekat”ı yeterli bulur.[5]
[1] Vasiyetnamesi için bkz. Gölpınarlı (1990): 292.
[2] Bkz. Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 65, 110, 294.
[3] Bkz. Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 294.
[4] Bkz. Hz. Ali: Nehc’ül-Belâga (1972): 379, 385.
[5] İmam Ali’nin bu yaklaşımı şiirlerine de yansımıştır. Bkz. Hz.
Ali’nin Şiirleri (Çev. İ. Z. Eyuboğlu): 52; Hazreti Ali Divanı (Çev. V.
Atila): 62, 170, 177.
Aleviler Neden Camiye Gitmezler, Namaz kılmazlar!
Alevîlik Nedir ? Türk halk kültürü ve sosyal hayatı içinde
Alevîlik önemli bir yer tutar. İslam'ı benimseyen, Allah’ın varlığına ve
birliğine (Tevhid) inanan, Hz. Muhammed'i (s.a.s) Peygamber kabul eden,
kitabı Kur’ân-ı Kerim olan, Ehlibeyt sevgisini merkeze alan Alevîlikte
en eski Türk inançlarından izler bulunmaktadır. Bu anlayış zamanla
gelişerek ve yaygınlaşarak Türk toplumunda önemli derecede kabul gören
tasavvûfî bir inanç haline gelmiştir.
Bu anlayışın sözlü kültürle aktarılması ilk Türk mutasavvıfı Ahmet
Yesevî’den beri süregelen bir yoldur.
Bazı Alevi düşünürler Alevi düşünce ve yaşam görüşünü İslam dininden
ve Hz.Ali' nin yaşam biçiminden ayrı görerek kökenleri konusunda
ihtilaflı bir Alevilik fikrini benimsemeye çalışmaktadırlar. Bunu
yaparkende İslami bazı önermeler üstünden hareket etmektedirler.
Eldeki belgelerden hareketle Hz.Ali hakkında ayrıntılı bilgilere
ulaşmak kolay olduğundan, gerçekte yaşamış olan Hz.Ali’nin yaşamı
hakkında rahat konuşulabilmektedir. Tarihteki Hz.Ali, Hz.Muhammed’in
yeğeni ve dördüncü Halife olan ve yaşamı Kur’an-ı Kerim’e ve Muhammed’in
sünnetlerine göre geçmiş olan Hz. Ali’dir. Hz.Ali’nin söz, vasiyet,
hutbe ve vecizelerinin yer aldığı 1015 yılında vefat etmiş olan Şerif
Radıy’ın derlediği ve A.B.Gölpınarlı tarafından hazırlanan “Nehc-ül
Belaga isimli kitabı bir Alevi kaynağı olarak kabul edenlerin elbette
buna da uygun yaşamaları beklenir. Söz konusu kaynak günümüzde başvuru
kaynağı haline getirilmek istendiğinden, neden ve niçin soruları da
önemli ve düşündürücü olmaktadır. Hem bu kaynağı temel alıp hem de
Alevilerin temel yaşam prensiplerini kabul ettiğini söyleyenler büyük
bir çelişki içerisindedirler. Çünkü bu kaynakta Hz.Ali’nin şu emri bile
söz konusu çelişkiyi göstermeye yetmektedir: “Namaz her temiz kişinin
Allah’a yaklaşmasıdır. Hac her zayıfın savaşıdır. Her şeyin zekatı
vardır, bedenin zekatı da oruçtur...” (S.390) Bu kaynağı okuyanlar,
Tarihte yaşamış olan Hz.Ali’nin sayfa 26’da ki Kabe ve Kıble’ye, sayfa
110’da ki Ramazan orucu ve namaz’a sayfa193 ve 344’de ki kadına, ayrıca
savaşa ve başka konulara yaklaşımı ile Alevilerin yaklaşımı arasındaki
büyük farkları açıkça göreceklerdir.
Aleviler “En-el Hak” yani Tanrı bendedir derken, Hz.Ali ise, “Seni
yarattıklarından bir şeye denk tutan, seni onunla bir sayar; seni bir
şeye denk sayan, hükmü yerinde ve apaçık olarak indirdiğin ayetlerine
kafir olur.” (s. 42,36 ve 37 ) der.
( Böyle bir karşılaştırmayı yapanın “En-el Hak” kavramının
içeriğini bilmediği muhakkaktır. Kişilerin bilinç seviyeleri düşük
olduğunda yüksek perdeden gelen fikri mutealalar arasında çelişkiler
varmış gibi algılanır.Çünkü dinleyen yada bu abes karşılaştırmayı
yapan yazar sözün içeriğini tartabilecek ehil noktada değildir.Bu kişi
ne köklü tasavvuf geleneğini ne mistizmi ne de ezoterik bilgi dünyasını
biliyor.Bilmediği aşikar! Ancak kalp gözü ile bakanlar kelimelerin
arkasındaki manevi deryayı görebilirler.İnsanın, bilmediği kelimenin
içine girmediği anlamadığı sözleri böylesine cahilce karşılaştırması
anlaşılır şey değildir.Hz. Ali'nin evrensel insancıl bakış açısı ile
Alevilik düşüncesini ve yolunu birbirinden ayrı görmek sözde
Alevi olan birinin içine düşebileceği en büyük gaflettir.Körlüğün ve
bilgisizliğin böylesi kabul edilebilir değildir.)
Bu yanlış muteala içinde yazar tırnak içinde şöyle diyor:
''Yukarıdaki bir kaç örnek bile Tarihte yaşamış olan Hz.Ali ile
Alevilerin Ali’sinin aynı kişiler olmadığını göstermektedir.''
Çetin BAL: Bu tırnak içerisindenki ifadelerle
Hz. Ali ve Alevilerin Ali'sini birbirinden ayıran kişiler ne İslam
dinini ne Hz. Ali'yi nede Alevilik felsefesini bilmedikleri kesin. Zaten
“En-el Hak” kavramı ve mutealası Hz. Ali'nin Tanrı'ya dair olan bakış
açısının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir kavramdır. Sözün
anlamını bilmeden fındık kabuğunu doldurmayan kıt bir anlayış ve zeka
ile Hz.Ali'nin sözlerini tartabilmek mümkün değildir.Sözlerin, manaların
yukarıda kullanıldığı şekilde bilinçsizce karşılaştırılması aklı kül (
aklı bütün) bir insanın işi olamaz. Bu
ifadeler Alevileri islam dışı görmek isteyen Sünni ve Şii ve diğer
ritüele, şekle önem veren İslam mezheplerinin ekmeğine yağ sürmek
demektir.Bu çok ince nükteli kelime oyunları ile Alevilik hakkında zaten
tam bir bilgisi olmayan Sünni alimlerinde Aleviler hakkındaki yanlış
kanaatlerini daha da pekiştirmesine vesile olacaktır. Yine bu nükteli
ifadeler zaten kendi değerlerini tam olarak bilmeyen Alevi zümreleride
çelişkiye götürecektir. Alevilik felsefesi yaşam biçimi Hz.
Ali'den gelmektedir. Hz. Ali'den orta asyadaki türk boylarına (
Buhara, Semerkant) ve türk mutasavvıflarına uzanmaktadır.İslam dini
içindeki tüm ritüel uygulamalar İslam için de vardır tabiki! Hz. Ali'de
namaz kılmış oruç tutmuştur! Ama bunlar özdeki düşüncenin halin şekli
ritüel uygulamalarla teyit edilip uygulama düzeyinde pekiştirilmesinden
başka bir şey değildir. Hz. Ali namaz kılsada
esasın güzel ahlak ve iyi huy olduğunu her demde vurgulamış bir
şahsiyetti.Namaz bu güzel niyetleri örten koruyan süslü bir elbise
mertebesindedir. Türkler tasavvuf sohbeti ve muhabbeti içinde
İslamın bu özdeki yaşayışına değer vermişlerdir.Bu yaşayışı egemen
kılmak istemişlerdir.Aleviler namaz kılmayabilirler ama hiç bir alevi
namaz kılmanında yanlış olduğu söylemez ( söylememeli), kılanıda
hor görmez ( görmemeli)! Hikmet namazın içindeki ruhiyatı yaşamlarımıza
aktarabilmektir. Namazdaki ruhiyatla yaşayabilmek her dem allahın
huzurunda olduğunu bilerek yaşamak daha önemli bir noktadır. Ama şeklen
namazında kendine göre manevi hikmetleri vardır. O hikmete mazhar olmak
isteyen namazını kılar. Ama ordaki ruhiyatı yaşamına aksettirdiğini
düşünüyorsada kişi o derecede bir hikmet içinde olur. Yani kimse ben
namaz kılıyorum diye daha fazla müslümanım yada namaz kılmıyorum daha az
müslümanım dememeli. Müslümanlık esasta kalblerde yaşanır. Kalp içinde
allahı tespih ediyorsanız bu da bir namazdır! İnsanlığı bu yönü ile
islama davet etmek ve islamı bu manevi boyutu ile insanlığa sunmak
anlatmak gerekir. Şeklen ve rütüel uygulamalar bazında islamı bir
şeyleri dayatan şartlanmacı bir din gibi göstermek ancak İslam dinine
karşı olanları memnun edecektir.Bu konunun dünya İslam alimlerince
yeniden ele alınıp incelenmesi gereklidir.Hatta İslam kelimesi ve
kullanılan edebi dilin kendisi bile bir tabu haline
getirilmemelidir.Mesele İSLAM kelimesinin içini neyle doldurduğumuz yada
orda neyi görmemiz gerektiğidir. Gönlün aklın geniş olması lazım. Gerçek
islam bunu emreder.İslam her türlü şekilden öteye geçmemizi söyler.
İslamın evrenselliğide bu yönde bir telkine sahip olmasındandır. İslamı
can kulağı ile dinleyenler bu telkini alabilirler. Gönülleri ile bu
telkini duyabilirler.Hz.Ali bile çocuklarınızı çağın gereklerine göre
yetiştirin der. Çağın zamanın mekanın anlayış ufku içinde islamı anlamak
yorumlamak gereklidir.
Böylesine emri vakiler ve İslamı belli şartları dikte eden bir din
gibi göstermeye çalışmak Hz Ali ile çatışma içinde olan Emevi
hükümdarlarının işine yaradığı aşikardır.
Ben dünyaya şartlanmalarla dolu bir müslüman gözlüğü ile
yada bir Budist, bir Hristiyan yada bir Yahudi, Ateist yada herhangi bir
mezhepsel, ideolojik çerçeveler içinden bakıyor değilim. Ben önce AKLI
KÜL ( evrensel, bütüncül ) bir pencereden bakıyorum.
Sözde Alevilere özgü denilen “En-el Hak” yani ''Tanrı bendedir''
kavramı zaten Hz. Ali'nin ve Hz. Muhammet'in sırlı felsefesinin ya da
Allah mütealasının ( inancının) içinde diyelim var olan bir kavramdır.
İslamın ilmi ışığı içinde bu gerçek izah ediliyor. Allah Kuran'da
demiyormu ki ''ben size şah damarınızdan daha yakınım.'' Ve daha bir
sürü vecize, ayet ile bu gerçek defalarca tekrarlanıyor.Ama gelin
görün'ki bunları kalb ile görecek göz nerde! Görenedir görene, köre ne
ki köre ne! Aleviliğin İslam dışı olduğunu söyleyenlerde bu gerçekleri
göremeyen körlerden çıkan seslerden ibarettir. Bu yanlış ve bilgisiz
sözler İslamıda tam olarak bilmeyen diğer mezheblerin kendi
bilgisizliklerini daha da derinleştirmelerine hizmet eder. Aynı
şey Alevilerinde kendi değerlerinin evrensel niteliklerinden kopmalarına
vesile olur.
Anadolu Alevileri Allah'a inanırlar. Allah'ın birliğine, Hz.
Muhammet'in peygamberliğine ve Hz. Ali'nin veliliğine inançları tamdır.
Hatta bunu; "Allah-Muhammet-Ali" üçlemesi ile ifade ederler.
Ayrıca Kuran'ı kutsal kitapları olarak görürler. Kuran, Hz. Muhammet
zamanında değil de daha sonraki halifelerden, önce Ebubekir, sonra Ömer
tarafından sahabelerden alınan bilgilerle yazıya geçilmesi sırasında
tartışmalar nedeni ile toplanan bazı ayetlerin ve hadislerin yok
edildiğini, yakıldığını da iddia ederler.
Eldeki Kuran'ın 3. halife Osman zamanında oluşmuş olduğundan da bazı
çekinceleri vardır. Bu düşüncelerini eskiler; "Kuran'a kalem karıştı"
diye ifade ederler.
Ayrıca, 620 yıllarının Bedevi Arap toplumunun sosyolojik yapısına uygun
getirilen kurallarla değişen sosyal ve toplumsal şartlara rağmen dünyanın
sürgit bu kurallarla yönetilmeye kalkılmasının sıkıntılar yaratacağını
düşünürler.
Bu nedenlerle Allah'ın dünyamız ve insanlık için söyledikleri Kuran'ı Batıni
yoruma tabi tutarlar. Kuran'ın ilham kaynağı olması gerektiğine inanırlar.
Bu nedenle de Hz. Ali'yi "Kuran'ı Natık" yani "Konuşan Kuran" olarak
değerlendirir ve buyruklarına önem verirler.
Namazın 5 vakit veya 3 vakit olmasını, 30 gün tutulan Ramazan orucunu,
İslamın 5 şartından biri olarak görmezler.
Örneğin, Kuran'da 5 vakit namaz kılmanın ne sayısı, ne şekli, ne de yeri
olmadığına Aleviler inanırlar. Namazın bu biçimde ve 5 vakit kılınmasının
İslama Emeviler ve Abbasiler zamanında konan kurallardan biri olduğuna
inanırlar. Şiilerin namazı 5 değil de 3 vakit kılmalarını da Şiilerin namazı
5 değil de 3 vakit kılmalarını da Şiilerin oluşturduğu bir kural olarak
değerlendirirler.
İslamın 5 şartı olarak ifade edilen şartların da Kuran'da olmadığını,
bunların da İslama sonraki dönemlerde girdiğini kabul ederler. 30 gün orucun
da Kuran'da olmadığını söylerler.
Gerçekten de Kuran incelendiğinde; oruç ve ibadetten bahseder. Ama ne orucun
süresi, ne de ibadetin biçimi ve sayısı Kuran'da yoktur.
Ayrıca Kuran'da camiden ve camide kılınan namazdan da söz edilmiyor. Bu da
gene daha sonra İslama giren kurallardan birisidir.
Aleviler bu düşüncelerini Kuran'daki bazı ayetlere dayanarak ileri sürerler;
Örneğin ibadetin biçimi ile ilgili olarak Ali İmran Suresi 191. ayette;
"Onlar ki, ayakta iken, otururken, yatarken Allah'ı anarlar" şeklinde
olduğunu anımsatarak ibadetin bazı kurallara bağlanamayacağını, bunların
göstermelik ve şekilcilikten kaynaklandığını düşünürler.
Aleviler, "Her oruç tutmayan, namaz kılmayan Müslümanları biz İslamdan
saymazsak bu büyük bir çoğunluk oluşturan insan toplumunu İslam dini dışında
saymak (kafir) anlamına gelir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Ayrıca bu
İslam'a da aykırıdır"diyorlar.
Bu konuda Kuran'ın Nisa Suresi'nin 94. ayetinde; "Size Müslüman olduğuna
bildiren dünya hayatının geçici menfaatlerine gözdikerek, sen mümin değilsin
demeyin"diyor. O halde İslama sonradan konan şartlar olan 5 şartı yerine
getirmeyene İslam değilsiniz denemez.
Aleviler ibadetin ille de camide yapılması gerektiğini de kabul etmiyorlar.
Onlar "Yeryüzünün tümü ibadet yeridir" diye düşünüyorlar. İbadet için camiye
gitmek gibi bir zorunluluğu gerekli görmüyorlar.
Kendi inançlarına göre; cami etimolojik anlamda tapınak değil, toplantı
yeridir. İslamiyetin ilk yıllarında Hz. Muhammet bir ibadet yeri yapmaya
gerek görmemiştir. Çünkü belli bir tapınak oluşturmak ve düzenli olarak
sadece orada ibadet yapmak onun getirdiği inanç sistemine aykırıdır. Nitekim
o yıllarda ibadetin özellikle gece yapılması, gösterişten kaçınılması
isteniyordu.
Bazı müslümanların Mekke-Medine yolu üstünde Kuğba Köyünde yaptırdığı Camiyi
Hz. Muhammed, "Dedikodudan başka bir şeye yaramıyor" gerekçesiyle
yıktırmıştır. Peygamber elbette bunu Allah'ın ilhamına aykırı olarak yapmaz.
Bu konuda Kurandaki 2 ayet ilginçtir. İşte Tövbe Suresin'de 107. ayet:
"Zarar vermek, inkar etmek müminlerin arasını açmak Allah ve Peygamber'ine
karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup, biz
sadece iyilik yapmak istedik diye yemin edenlerin yalancı olduklarına
şüphesiz ki Allah'da şahittir."
Bu ayetin devamındaki 108. ayette ise; bakın Kuran ne diyor:
"Ey Muhammed, o mescide hiç gitme, Allah'a karşı gelmekden sakınanlarla
bulanman daha uygundur. Orada arınmak isteyen insanlar vardır. Allah,
arınmak isteyenleri sever."
Demek ki ibadet yapmak için cami şartı aranamayacağı gibi her yapılan camiyi
"Allah'ın Evi" olarakda görmek de doğru değildir.
Aleviler, Allah için ille de şu şartlar yerine getirilerek yapılır gibi katı
kurallara katılmıyorlar. Kuran'daki bir ayet bu düşünceyi doğruluyorlar.
Bakın Hadid Suresi 4. ayet ne diyor. "Nerede olursanız olun o sizinle
beraberdir. Allah ne yaptıklarınızı görür."
Namaz ve cami ilişkisini Hacı Bektaşi Veli soyevlatlarından A.Celalettin
Ulusoy "Alevi Bektaşi yolu" kitabında bakın şöyle ifade ediyor:
"Hz. Muhammed'den sonra halifeler özellikle Ümeyyeoğulları ve Abbasoğulları
istedikleri düzeyde manevi saygınlığa sahip olamamışlardı. Hükümranlıklarını
güçlendirmek için, İslam toplumunun her kesimine ulaşan bir propagandaya
gereksinme duyuyorlardı. Bunun o çağda en kolay ve etkili yolu topluluklara
hitap etmek şekli idi. Bu amaçla Müslümanların belli saatlerde belli
yerlerde toplanmaları ihtilal çevrelerincede teşvik ediliyor ve hatta
zorunlu tutuluyordu. Nitekim, Emeviler zamanında camiler Ali'yi ve onun
soyunu kötülemek için konuşma yerleri olmuştur."
Bu ve benzeri nedenlerle ibadet için camilere gitmeyen Aleviler-Bektaşiler
ibadetlerini,Cemlerini uygun evlerde yapıyorlar. Cemiyet evi veya Cemevi adı
ile toplantı yapılan Cem yapılan binaları bulunan köy sayısı yok denecek
kadar az buluyor.
Aleviler'in Cemine kadın-erkek, yaşlı-genç herkes gelebilir. Dede
önderliğinde ve bağlama eşliğinde ibadet yapılır. Oturuş biçimi ise
toplumsal ilişkiyi geliştiren, küskünlükleri gideren, kin ve düşmanlık
kapılarını kapatıp, barışa kardeşliğe yönelmeyi kolaylaştıran içtenlikli bir
ibadet tarzı olarak yüz yüze, cemal cemale oturma biçimindedir. Allah'a
ibadet ve dualarla birlikte sohbet, yardımlaşma, kişi ve toplum sorunlarına
çare bulma imkanları sağlayan toplu tapınma biçimidir. İnsanın insana yakın
olması bu biçimde daha kolay oluşuyor.
Duvara değil cemale, "Didar-ı pak'e" yani temiz insan yüzüne bakmak, insanın
yaptığı cami binasından önce Allah'ın özenle yaratıp, "Bütün meleklerin
secde ettiği" insanı kutsal görmek Alevilerde ibadetin esasını oluşturuyor.
Bu anlayışla Aleviler; "Secde ademedir", "Hak ademedir" düşüncesiyle insanı,
insan sevgisini dinin esası haline getirmişerdir.
Alevi-Bektaşinin ibadet tarzını bir ozandan örneklemek gerekirse bakın Edip
Harabi ne diyor:
"Zühd ü riya ile olan ibadet
Hatadır Hz. Settar'a karşı
Böyle namaz ile olamaz ümmet
Hiç kimse Ahmet-i Muhtar'a karşı
Tarikatsız mü'min olamaz kimse
Nur'u nübüvvetle dolamaz kimse
Hakk'ı Peygamber'i bulamaz kimse
Yatup kalkmak ile duvara karşı
Allah gözlerine çekmiş bir perde
Yok dersin Allah'ı gökde ve yerde
Gösterelim gelde gör Hakk'ı nerde
Secde edersin Didar'a karşı"
''Bana Namaz Kılmaz Diyen, Ben kılarım
Namazımı, Kılarsam Kılmazsam, Ol Hak Bilir
Niyazımı!''
(Yunus Emre)
“Ahir zamanda bir
camide binden fazla kişi namaz kılacak, fakat, içlerinde bir tane mümin
bulunmayacaktır.” [Deylemi]
“Yalan söyleyen,
sözünde durmayan ve emanete hıyanet eden, Müslüman olduğunu söylese,
namaz kılsa, oruç tutsa da münafıktır.” [Buhari]
Peygamber (s.a.v.)
buyurmuştur ki: “Ahir zamanda yapılan bir amele zamanımızda yapılan elli
amel sevabı yazılır” Bu müjde karşısında sahabeler sormuşlar: “Ya Resu-lullah,
bizim yaptığımız elli amelin sevabı mı yazılır, yoksa sizin yaptığımız
elli amelin sevabı mı?” Resu-lullah (s.a.v.): “Sizin?” diye cevap
buyurmuştur.
Siz öyle bir zamandasınız ki, içinizden kim emredildiklerinin onda
birini bırakırsa helak olur, sonra öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda
yaşayanlardan kim emrolunduğunun onda birini yaparsa kurtulacaktır”
buyurur. [Ramûzu’l-Ehadis s. 136, 1753. hadis (Tabarani filkebir, İbn-i
Adiy, Ebû Hureyre’den]
Eskilerden daha kabiliyetli ve anlayışı yüksek olacaklar, yazdığım
hadislerde sözü geçen ahir zaman ehli mi? Maddi değerlerin her şeyin
üzerinde tutulduğu ve ahlaki çöküşün had safhada olduğu bir zamanın
insanlarından mı söz ediyoruz?!!
Dinin içrek yanını eskilerden daha iyi mi anlayacaklar, yoksa işlerine
geldiği gibi mi anlayacaklar? Ben çok emin değilim bundan..!?
Hep merak etmişimdir, bu Deccal bu kadar yüksek kapasiteli ve anlayışlı
insanları nasıl yoldan çıkaracak acaba? Yoksa Deccal konusu bir efsane
ve safsata mı? Deccal gerçekse, ahir zaman ehlinin kabiliyetli ve
anlayışı yüksek olması mı hayali bir inanış?
Anlama kapasitesi aynı zamanda yaşama kapasitesidir. Eğer ahir zamanda
yaşayanlar eskilerden kabiliyetli olsaydı ortalık evliadan geçilmezdi.
Ama evliyayı bulamıyoruz artık.
Aleviliğin Bazı Değerler Konusunda Düşünceleri
Alevi demek Hz.Ali'nin yolundan giden demektir.
Alevilik kendine özgü bir yaşam biçimidir. Alevilikte,
Sünniliğe kıyasla insana olağanüstü bir sevgi ve saygı vardır. Sünnilikte
insan "kul"dur. İnsan için; günahlar, yasaklar, cinler, periler, binbir
çeşit korku vardır. Allah'a ulaşmak için bile insanın önüne önünü konan
çeşitli tuzaklar başarı ile aşılarak gerçekleşebiliyor.
Halbuki Alevilikte Allah korkusu, din korkusu, cennet ,cehennem vs. korkusu
yoktur. Allah sevgisi vardır. Herşey insandadır.Herşey insanın kalbinde
saklıdır. İnsanı sevmek, inancın esasıdır. "Hak ademdedir. " Ademden başka
yerde Hak aramak nafiledir. "İnsan kıbledir" " Secde edilecek makamdı;
mihraptır." "İnsan konuşan kurandır".
Hacı Bektaş Veli; Alevilikte insan anlayışını, Alevi felsefesinde insanın
yerini bakın nasıl ifade ediyor:
"Hararet nar'dadır, Sac'da değildir.
Keramet baştadır, Tac'da değildir.
Her ne ararsan kendinde ara
Kudüs'te, Mekke'de, Hac'da değildir".
Alevi yolunun önemli haklarından biri olan Hallacı Mansur'un "Enek Hak" diye
ifade ettiği ölümüne neden olan anlayış; "Tanrıyı insanlaştıran, insanı
Tanrılaştıran sevgi anlayışıdır." Hak ademdedir anlayışıdır. İnsanı yücelten
anlayıştır.Bakara süresi'nde "Meleklerin secde etmesi" gereken insandır."
Size şahdamarınızdan daha yakınım " diyen ayetteki anlayıştır.
Alevilikte sevgi özellikle insan sevgisi o denli yüceltilmiştir ki, o Alevi
inancının temelini oluşturmuştur. Sevgisiz hiçbir şeyin yaşayamayacağı gibi
inancın da yaşamayacağından hareketle; sevgi adeta "din derekesinde" ifade
edilmiştir. Halk ozanları bu anlayışı; "benim dinim sevgidir". Diye ifade
etmişlerdir.
Pir Sultan Abdal,insan Allah ilişkisini bakın anlatıyor:
"Sen Hakk'ı yabanda arama sakın
Kalbini pak eyle Hak sana yakın
İnsan hor bakma gözünü sakın
Cümlesin insanda bulduk erenler..."
XVII. yüzyıda yaşamış tasavvuf eri Mısri Niyazi, bakın Tanrı'ya ulaşmak için
yapılan ibadeti nasıl değerlendiriyor:
"Savm-ü Salt hac ile sanma biter zahit işin İnsan-ı kamil olmağa lazım irfan
imiş..."
Yani; namaz kılmak oruç tutmak, hacca gitmek ile işin biteceğini sanma,
İnsan-ı kamil olmak gerekiyor. Yoksa şekilci ibadetler nafile diyor.
Alevilikte insana yabancı olan hiçbir şeyin inançta yeri yoktur.Herşey insan
içindir. Bu nedenle Alevi felsefesinin , Alevi inancının özü; insan
sevgisidir, hoşgörüdür.
Hz. Ali gibi, Hacı Bektaş Veli gibi insanlığa örnek olmuş, Kişilikleri
"Tanrı katında görme" anlayışı bu coşkun sevgi anlayışından kaynaklanıyor
olsa gerektir.
Yunus Emre'nin, Hacı Bektaş Veli'nin, Pir Sultan Abdal ve bu geleneğin
sözcüklerindeki taşan insan sevgisi, kaynağını bu sevgi okyanusundan
almaktadır.
"Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil
Yunus, Tanrı insan ileşkisini de;
"Yeri göğü aradım
Hiç mekanda bulmadım
Buldum insan içinde..."
Bu sevginin yolu da "gönül kabesi"nden geçmektedir.Yunus'un dediği gibi
diyerek Allah'ın yerinin yerde gökte değil, insanın kalbinde olduğunu ifade
etmiş oluyor. İşte Alevi yolunda buna; "gönül kabesi"deniyor.
Çetin BAL: Alevi düşüncesi ve
yaklaşımını bir çok noktada kabül etmek gerekir. Aleviler islamın şekilci ve
ritüellere dayanan dış görüntüsünden daha çok insana, insan sevgisine ve
Kuran ahlakına daha fazla önem vermektedirler.Fakat Alevilik düşüncesi
yazılı ve sözlü kaynaklar bazında evrensel bir anlayışa sahip olsada
günümüzde yaşanan Alevilik kendi içsel değerlerini tümüyle benimseyebilmiş
yada bu değerleri kendi zümreleri içinde tam manası ile hal ehli düzeyine
taşıyabilmiş değillerdir. Alevi düşünce dünyası ve bugünkü yaşanan kabül
gören Alevilik içinde manevi ve metafizik değerler Alevi gönüller tarafından
hazmedilmiş kavranmış değildir.Bugün Hz. Ali'nin İslam Tasavvufu'na ışık
olan şahsiyeti, sözleri demeçleri Aleviler, Sünni'ler ve Şii'ler de dahil olmak üzere hiç bir İslam
mezhebi, ekolü tarafından layıki ile anlaşılıp uygulamaya konamamıştır.
“Acibtü limen yechelü nefseh, keyfe ya’rifu Rabbeh
Kendini bilmeyen, Rabbini nasıl bilir, şaşarım.” Hz.Ali
Rabbimizi tanıyabilmemiz için, öncelikle kendimizi
tanımalıyız. Neyiz, kimiz, menşeimiz neydi, akıbetimiz ne olacak? Bir tek
hücreden alıp aşamadan aşamaya geçirerek önce sevimli bir bebek, sonra güçlü
kuvvetli bir delikanlı, ardından zaman ve devran değirmeninin savurduğu
tecrübe tozlarıyla saçı başı ağarmış, tepelerine kabir kışının karları
düşmeye, başı beyaz kefene bürünmeye başlamış bir insan haline getiren; en
sonunda da, kendisine sormadan meyvesi bulunduğu hayat ağacından gah olgun,
gah ham olarak koparıp geldiği toprağın sinesine yeniden döndüren kimdir?
Hayat denilen bu serüvenin, konup göçüşün amacı nedir? Öte yandan ruhuna
takılan ve koca dünyaya sığmayıp sonsuzluklara doğru kanat çırpan bunca
duygu, arzu ve emelleri cevapsız ve feryatlar yankısız mı kalacak? Küçücük
bir mide ihtiyacını karşılasın diye yeryüzü denilen nimet sofrasını donatmak
için güneş, ay, bulut, atmosfer, kara ve denizleri içindekilerle beraber
seferber eden Zat, onun o en büyük hayal ve ideallerini, ahireti
getirmeyerek cevapsız mı bırakacak? Yine insan, vücut aynasına yansıtılmış
hayat, ilim, irade, kudret, işitme, görme gibi parıltılarla, Sanatkârının da
o engin ve mükemmel sıfatlarını anlaması gerekmez mi?
Hz. Ali ve Alevilik
Çetin BAL: Sevgili okurlarım ben aslen Alevi bir
aileden geldiğimi söylemeliyim.Genetik olarak ruhsal bir gözle soy secereme
baktığımda tarihsel olarak Yunanlı filozof Eflatun (platon) ile kan bağım
olduğunu söylemeliyim.Aldığım kültür boyu türkmen ve kürt kimliğine
sahiptir.Genetik olarak Hintli bilge Buda'ya ve Hz. Muhammete kadar
gelen Atlantis ve Mu bilgeliğine kanallık eden ruhsal elektiriğin Eflatun vasıtası ile
genetik düzeyde bana kadar ulaştığını düşünüyorum. Aynı genetik uzantının
varisleri olan sayısız peygamberlerin de bu açık genetik kodlar
sayesinde evrensel nura bir kanal teşkil edebildiklerini söylemeliyim.
Potansiyelde tün insanlığın aynı genetik potansiyele sahip olduğunu ama
bazılarımızda bu genetik dizinlerin ansızın faaliyete geçtiğini düşünüyorum.
Bin yıllardır uyuyan genom kodlarının açılması diyelim.Bu özel DNA dizininin
nesilden nesile geçerek aramızdan bazılarınının o ilahi enerjiye daha
kolay kanallık etmesinde yardımcı olmaktadır. Bu özel kişilerin o
ilahi enerjinin fizik bedenlere dolması vesilesi ile ilahi bilinci taşıyan
kutsal kase mertebesinde görev icra ettiklerini düşünüyorum.Sonuçta genetik
materyal düzeyinde her ne kadarda evrenin bilincine açık bir kanal
olabilmekten bahsetsekte o bedenle bütünleşen zihnin, ruhsal enerjinin
titreşim kalıbıda evrensel enerjiye kanallık yapabilecek titreşimsel ahenge
sahip olabilmelidir. Zihin bedeni emri altına alabilmelidir.
Beni tasavvuf konularında yetiştiren üstadım Sünni
mezhebindendir.Eğer benim başım ilmi olarak gök kubbeye değiyorsa bana sırlı
ilimlerin kapısını açan üstad Muzaffer Kınalı'nın ilminin yıldızlara
değdiğini söylemeliyim. Üstad ise Arap kökenli olup Hz. Muhammet'le
yedi göbek öteden akrabadır.
Ben bu sayfalarda doğrudan Alevilik düşünce ve felsefesine girmeye
çekindim açıkcası. Çünkü Türkiyede genel toplum nufusu Sünni ağırlıklı
olduğu için ve Sünni toplumlarda ağır ön yargılarla ve Alevilik hakkında
yanlış zanlarla dolu oldukları için Alevi kavram düşün dünyasına açıkcası
hiç girmek istemedim.Daha doğrusu dünya genelini düşündüğümüzde islami
kavram ve düşüncelerede girmek ve burda bunları yazmak istemedim. Çünkü
dünyanın büyük bir geneli Hristiyan. Büyük bir genelide tamamen
materyalistik bilimsel bir bakış açısına sahip. Ama şu var, kim olursa
olsun, ister dinci olsun ister ateist yada farklı mezheplerden de olabilir,
Hintli olabilir, Türk yada Arap yada Kürt olabilir yada mezhepsel dinsel
olarak Yahudi, Sünni, Şii, Alevi, ortadoks, katolik olabilir... Eğer
evrensel bir gerçeği açıklamaya çalışırken, dini, mezhepsel, etniksel bir
takım ayrımlara yönelirsek ve önyargılı bakış açısı ile dolu olursak o zaman
dar ve sınırlı kültür konseptleri içinden evrensel olana vurgu yapmak
oldukça zor olur.
Aleviliği, Anadolu Tasavvuf Felsefesi'ni anlamadan, bilmeden Hz.
Ali'yi ortadan kaldırmaya ve yok saymaya kadar giden Emevi-İslam
provakasyonunun etkisi altında kalmış tek başına Sünni bir inanç
yapılaşması içinde gerçek islama dair evrensel verilere ulaşmak
oldukça zor. Bu açıdan tüm islam mezheplerini bir arada düşünerek İslam
gerçeğini anlamaya çalışmak daha doğru olur kanaatindeyim.
Tabi bunu böyle düşünürken ben insanlık değer yargılarınıda her
zaman göz önünde bulundurmaya çalıştım. Fakat dinler içindeki insanları
birbirinden ayıran birbirine düşman gözü ile bakmalarına neden olan yanlış
algılamaları kaldırdığımızda ortak insanlık değerlerinde buluşabileceğimiz
bir zemin oluşturmuş oluruz. Ben insanları birbirine düşman edenin dinlerin
doğrudan kendileri olduğunu düşünmüyorum. Eğer Hz. Ali'nin ahlakını haleti
ruhiyesini gerçekten yaşamlarımıza aktarmış olsak tüm dünya cennet olurdu.
Tüm insanlarda kardeş olurlardı. Ben kendi adıma diyebilirimki dünyaya nasıl
bir hukuksal yada dini yada siyasi bir sistemi(yönetimi) getirirsek
getirelim ahlaklı insanlar yetiştirmedikçe insanların içlerindeki EGO
yu ortadan kaldırmadıkça adil ve adaletli bir yönetimin oluşması mümkün
değildir. Genetik bir devrimle zeki nesiller yetiştirmeli, ahlaklı insanlar
yetiştiren devrimci eğitim sistemiyle de erdemli nesiller yaratılmalıdır.
İnsanlar her zaman dindeki şekli temalara çok büyük önem verirler. Oysaki
bu dinsel şekiller ve dindeki evrensel ruhaniyete vurgu yapan öğretici
dini liderlerin yaşam temaları üstünde zaman içinde abartılı süslemeler
yapılabilir. Dini liderin öğretisi efsanevi bir yaşam öyküsü ile
süslenebilir. Hz. İsa'nın doğumu ve onu çevreleyen 12 havarisi gibi.Ama kişi
her ne kadarda basit ve mütevazi bir hayat sürsede halk kitleleri ve
yöneticiler bu öğretiyi farklı çerçeveler içine alarak siyasi bir erk (güç)
oluşturmak isteyebilirler.Bu Hz.İsa'nın, Hz. Muhammet'in, Hz. Musa'nın yada
Hintli bilge Buda'nın öğretilerinin başına gelmiş kaçınılmaz bir
otoriteleştirme sürecidir.Tüm evrensel ruhani öğretiler siyasal bir güç
ediminin araçları haline gelmişlerdir.Tüm bu evrensel ruhsal öğretiler kendi
zamanları içinde yada sonraki nesiller tarafından insanlık kültürünün diğer
efsanevi, mitsel inanç ve kültür temellerindeki figürlerle, destanlarla
birleştirilmiş olabilirler.Mesela bugün tüm dinlerin temelindeki bir takım
kavram ve anlatıların eski mısır ve antik yunan dönemi arşetiplerine
dayandığını söyleyebiliriz.
Fakat şu var...
Hz. İsa'da eski yunanlı filozof platon'un fikri
esinlenmelerini bulmak yada İslam dininde roma hukukunun esintilerini
bulmak ya da geçmişin bilgeliğine ait fikri, inançsal temaları yeni
bir devrimsel fikrin içinde bulmak, görmek o fikrin o devrimci düşüncenin
doğrudan bir kopya olduğunu göstermez.
Tüm mitolojiler, efsaneler, söylentiler, kadim bilgiler, felsefi
öğretiler insan varlığının görkemli gerçeğine dair bir işaret ve yol
gösterici bir levha görevi görürler. Kimilerinin zihinleri gerçeği o
levhadaki sembolik betimlemelerle özdeşleştirir.Kimileri sembolik
tanımlamaların ve figürlerin ötesinde işaret edilen yere doğru zihinlerini
yükseltmeye çalışırlar. Kimileri bu kadim tarihsel bilgiler bütününü
insanları eğlendirmek için söylenmiş edebi hikayeler, hoş sözler olarak
görürler. Tanrı bile dinsel metinler içinde diyor ki ''ben insanı kendi
suretimde yarattım.'' Kendi suretimde yarattım ne demek? Normal sıradan bir
insan kelimeyi ilk anlamı ile ele alıp tanrınında insan gibi eli kolu bacağı
olan iki gözü olan ve gökyüzünde oturan ve herkesi gözetleyen insan
gibi bir varlık olduğunu düşünür.Burada insan derken kelimenin mahiyetini
anlamak lazım. İnsan kavramı burada bilinçli düşünen yaratık manasındadır.
Bu evrensel mesaj orion takım yıldızlarındaki bir güneş sistemi çevresinde
dönen farklı gezegenlerin yaratıklarınada söylenebilirdi. Tanrı (ilahi
bilinç) o yaratıklara hitaben ben kertenkele tipindeki siz
sürüngenleri kendi suretimden (nurumdan) yarattım da diyebilirdi. Buradaki
suret ( yüz, benzeyiş, beniz) kavramı insansı yada farklı formlardaki canlı
türleri içinde beliren evrenin sınırlı bilincini ve şuur kavramını ifade
etmek için kullanılmıştır.
Aslında bu sembolik tarifleri çözmek için çok büyük bir zekaya ihtiyaç
yoktur.Samimi bir arayıcı, samimi içten düşünen bir akıl bu gerçekleri
görebilir.Yeter'ki akıl o noktaya gelmek istesin. Samimi olsun.
Hz. Ali ve Alevilik...
Anadolu Alevileri Hz. Ali'yi ve tarihsel çizgisini sevip saydıkları için
çeşitli suçlamalara tabi tutulmuşlardır. Emevi Müslümanları; Alevileri ve
Bektaşileri Hz. Ali ve Ehlibeyt'ini çok seviyorlar diye, onları; Hz.
Muhammet'i sevmemekle Hz. Ali'yi, Hz. Muhammet'ten üstün görmekle
suçlamışlardır. Aleviler, Hz. Muhammet'i son peygamber, Hz. Ali'yi ise Hz.
Muhammet'in velisi, halifesi olarak görürler. Allah; Muhammet ve Ali'yi
birbirlerinden ayırmazlar. Bir bütünün parçaları olarak kabul ederler. Hz.
Muhammet'in Hakka yürümesinden sonra O'nun değerli mirasının Ali'de olması
gerektiğine inanan Aleviler, Ali'yi sevmenin Hz. Muhammet'i sevmenin Allah'ı
sevmekle bir olduğuna inanırlar.
Hz. Ali'ye sevgi, saygı ve bağlılık bir yol ayrımıdır. O'na sevgi, saygı ve
bağlılık Hz. Muhammet'e ve Ehlibeyt'ine bağlılıktır. Aleviler Ali'ye karşı
olmanın Hz. Muhammet ve Ehlibeyt'ine karşı olmak; O'da ve Allah'a karış
olmaktır, diye düşünürler. Hz. Ali'yi, Aleviler- Bektaşiler severler. O'nu
tüm insanların sevmesi gerektiğine inanırlar. Alevi ozanları, düşünürleri,
dedeleri, babaları Hz. Ali'yi severler. Hallacı Mansur, Seyyid Nesimi,
Fuzuli, Yemini, Pir Sultan Abdal, Şah İsmail, Harabi, Kul Himmet, Virani
v.b. ozanlar bu coşkun sevgi ve saygıyı eserlerinde vermeye çalışmışlardır.
Hilmi Dedebaba bu sevgi ve saygı selini bu şiiri ile şöyle ifade etmiştir.
Tuttum aynayı yüzüme Ali göründü gözüme Nazar eyledim özüme Ali göründü
gözüme Hû Alim hû Hû Şahım hû Adem baba Havva ile Hem Alleme'l esma ile Çarh-I
felek sema ile Ali göründü gözüme Hû Alim hû Hû Şahım hû Hz. Nuh Neciyullah
Hem İbrahim Halilullah Sina'daki Kelimullah Ali göründü gözüme Hû Alim hû Hû
Şahım hû İsa-yı ruhullah O'dur İki alemde Şah O'dur Müminlere penah O'dur
Ali göründü gözme Hû Alim hû Hû Şahım hû Ali evvel Ali ahir Ali batın Ali
zâhir Ali tayyip Ali Fâhir Ali göründü gözüme Hû Alim hû Hû Şahım hû Hz.
Ali'ye verilen önemli ve coşkun Ali sevgisini birde Mevlana Celaleddin
Rumi'den görelim: "Cihan'ın temeli suret buluncaya kadar varolan Ali idi.
Yer resmedilinceye, zaman husule gelinceye kadar varolan Ali idi. Veli vasıf
olan, Şah Ali, cömertliğin, keremin, bağışın sultanı idi. Ali'den ötürü
melekler Adem'e secde ettiler. Adem bir kıble gibi idi, secde olunan Ali
idi, Adem'de Şit'te Eyyüp'da İdris'te, Yusuf'a, Yunus'ta, Hud'da, Musa'da,
İsa'da, İlyas'da, salih'de Davud'da, Ali idi. Nefsin tamamından ötürü Cihan
sofrası üzerinde elini bulaştırmayan kahraman aslan Ali idi. Kuran'ın yer
yer ayetlerinde Tanrı'nın ismetini vasfı ile öğdüğü Kuran sırlarının kaşifi
Ali idi… Hayber kalesinin kapısını bir hamlede koparıp açan o kaleler fatihi
Ali idi. Afaka her bakışından gördümki, yakın yüzünden her varlıkta var olan
Ali idi. Bu küfür olmaz küfrolan söz bu değildir. Cihan var oldukça Ali
varolur. Cihan varolurken de Ali vardı. Tebriz'in Şems-ül hakkı Cihan'ın
gizli ve açık sırlarından her ne gösterdiyse hepside Ali idi" .
Görüldüğü gibi Alevi-Bektaşi olmadığı halde Mevlana'nın, Ali'ye gösterdiği
önem, sevgi ve saygı Alevilerle aynı doğrultudadır. Alevi düşüncesi;
dünyadaki tüm güzellikleri Allah'ın yansıması olarak görür. Ali insan olarak
bunun en güzel örneğidir. Sadece Ali'de değil her
İnsan-I Kamil'de Allah'ın yansıması vardır. Her güzellik O'ndan bir
parçadır. Hak ademdedir. Anadolu Alevilerinin sevgili, saygılı coşkun
Ali sevgisini ve Alevilikte Ali'nin yerini, Pir Sultan Abdal dizelerinde
şöyle anlatıyor. Hayali gönlümde yadigâr kalan Allah bir Muhammet Ali'dir
Ali Darı geç üstünde namazın kılan Allah bir Muhammet Ali'dir Ali Ali'dir
cümle dillerde söylenen Kispetini krallardan bürünen Cebrail'e nur içinde
görünen Allah bir Muhammet Ali'dir Ali Aslan olup yol üstünde oturan
Selman'a destinde nergis getiren Kendi cenazesin kendi götüren Allah bir
Muhammet Ali'dir Ali Yer gök arasına nizamlar kuran Ak kağıt üstüne yazılar
yazan Engür şerbetini kırklara ezen Allah bir Muhammet Ali'dir
Ali Şah Hatayi'de Alevi düşüncesindeki Hz. Ali'nin yerini ve O'na duyulan
sevgi ve saygının yüceliğini şöyle ifade ediyor; Hak Muhammet Ali üçü de
nurdur Birini alma sen üçüde birdir. Onların koyduğu bir doğru yoldur
Danıştı Muhammet böyle der Ali Ali'dir cesedin kendisin yuyan Yuyup
kefeniyle tabuta koyan Ali'dir devesin kendisi güden Hak ile Hak olan Arslan
Ali Şah Hatayi'm der Muhammet Ali Anlardan öğrendik erkânı yolu Ali
Muhammet'tir, Muhammet Ali Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz Kul Himmet ise
Alevi düşüncesindeki Ali'nin yerini şöyle anlatıyor. Ali'dir cümle eşyaya
zat olan Ali'dir ölmüşlere hayat olan Ali'dir gelip her işte mevut olan
Güzel şahı server serdar Ali'dir Ali'dir İsa'ya ruhullah olan Ali'dir
Musa'ya fahrullah olan Ali'dir Habibullah'a Beytullah olan Tur-ı münacatı
ekber Ali'dir. Anadolu'nun önemli evliyalarından Abdal Musa Sultan ise; Hz.
Ali ve Hacı Bektaş Veli'nin yerini Alevi düşüncesinde şöyle ifade ediyor:
Güvercin donuyla Uruma uçan Cümle evliyanın üstüne geçen İmamlar evinin
kapısın açan Varmıdır hiçbir er Ali'den gayri Hünkar Hacı Bektaş Veli'den
gayri Anadolu Alevilerinin gene önemli ozanlarından Virani ise, Alevi
düşüncesinde Hz. Ali'nin yerini şöyle ifade ediyor.
Biz Urum abdalıyız bildik hidayettir Ali Başımızda tac u devlet hem
saadettir Ali Biz Urum abdalıyız zahid hüdamızdır Ali Hayy u Kuyyum-ı ebed
nur-ı bekaamızdır Ali Evvel ü ahır Ali'dir nokta-i ferd-i Huda İbtidadır
ibtida hem intihamızdır Ali Ali'dir sahibi Kuran Ali'dir Ali candar Ali
canandır Ali Ali dindir iman Ali candır Ali canan Eder cümle şeyi destan
Ali'dir Halık u Hallak Viran Abdal fakirin zikri daim Ali hak'tır Ali
Hak'tır Ali hak Filozof Neyzen Tevfik ise, İkrarname adlı Hz. Ali ile ilgili
uzun şiirinde Alevi-Bektaşi düşüncesinde Hz. Ali'nin yerini şöyle ifade
ediyor Rüsiyahım, pür günahım yok yüzüm Peygamber'e İstemem bir türlü gitmek
böyle rûz-ı mahşere Eylerim belki tesadüf der iken bir rehbere Düşmüşüm
elsiz ayaksız Astıan-I Haydar'e Merhamet et halime herşeye agâhım Ali Var mı
Senden başka söyle ilticagahım Ali
Hz. Ali ve İlahi Felsefe
Felsefe, “var” olan bir şeyi tanımak ve onu “yok”tan ayırt etmektir. Akli
evrenbilimine felsefe demektedirler. Biz “Ali ve ilahi Felsefe” konusunda
iki boyutu ele almaya çalışacağız: Teorik ilahi felsefe ve pratik ilahi
felsefe.
Ali ve Teorik İlahi Felsefe
Eğer felsefeyi “nesnel/özdek alem karşısında insanın ussal alem oluşu” diye
tefsir edecek olursak Ali (a.s)’da ilahi bir filozoftur. Çünkü hem alemin
yaratılışı hakkında söz söylemiş ve hem de alemin sonunu gözden geçirip
açıklamaya çalışmıştır. Bu konuda o kadar derince söz etmektedir ki felsefe
aleminde hiç kimse böylesine sözler edememiştir. Ali (a.s)’ı yaratılış,
ahiret ve alemin varlık ve yokluğu hakkındaki ilahi ve derin ilmi oldukça
geniş ve kapsamlıdır. O, gözlerde tam manasıyla basiret sahibi bir filozof
olarak tecelli etmektedir. Bizzat Hz. Ali (a.s)’ın kendisi varlık aleminin
yaratılışı hakkındaki ilmi hususunda şöyle buyurmaktadır: “Ben görmediğim
Rabbe ibadet etmem.” Yani ben sadece Allah’ı tanımakla kalmadım, ben Rabbimi
can gözümle görüyorum ve ben asla görmediğim Rabbe ibadet etmedim.
Yine alemin gerçeği ve kainatın sonu hakkında da şöyle buyurmaktadır:
“Perdeler kalksa bile yakinimde herhangi bir artış olmaz.” İnsanlar ise
gaflet uykusundadırlar. Ölümleri gelince uyanırlar. Eğer tabiat aleminin
varlıksal perdeleri kenara itilecek olursa yine de Ali (a.s)’ı varlığın
hakikati ve yaratılış felsefesinin künhü hususunda yakininde herhangi bir
artış olmamaktadır. Zira onun için zaten hiçbir perde ve engel söz konusu
değildir.
Vahiy, nübüvvet ve risalet hakkında da bu ilahı filozofun ilmi mümkün olan
en üst düzeydedir. Nitekim, bizzat kendisi şöyle buyurmuştur: “Ben vahyin
kokusunu alıyor ve nübüvvet nurunu görüyorum.”
O halde müminlerin emiri tanrıbilim, ahiretbilim ve vahiybilimde müşahede
makamına erişmiş bir hekim ve bir filozoftur. Bizzat Hz. Ali’nin kendisi bu
üç şuhudu şöyle tabir etmiştir: “Beni kaybetmeden önce sorun; şüphesiz ki
ben, göğün yollarını yeryüzünün yollarından daha iyi bilirim.” Dolayısıyla
İslami felsefeyi, gayb alemini şahadet aleminden daha iyi tanıyan böylesi
hikmet sahibinden almak gerekir.
Hz.Ali'nin ışığında Nedensellik İlkesi
İslami felsefenin temel ilkelerinden biri de nedensellik kanunudur ve
hakikatte bu nedensellik kanunu beşeri tüm düşüncelerin ve kanunların temeli
konumundadır. Nehc’ul Belaga’da Seyyid Razi’nin (Allah ondan razı olsun)
içeriğinin yüceliğini itiraf ettiği ve “bu hutbenin içeriği diğer hutbelerde
yoktur” dediği bir hutbe vardır. En derin, ilahi felsefe konularıyla dolu
olan bu hutbe Allah’a hamd ile başlamada ve şöyle devam etmektedir:
“Bizzat tanınan her şey sonradan yaratılmıştır ve başkasıyla kaim olan her
şey maluldür/sonuçtur.” Yani bizzat tanınması mümkün olan, filozofun husuli/kesbi
ilmiyle ve arifin şuhudi ilmiyle tanınan her şey artık yaratıcı olamaz,
aksine o bir yaratıktır. İlimle ulaşılabilen her şey (ister burhan ve
isterse de irfan yoluyla fark etmez) her şey bir yaratıktır; yaratıcı değil.
Zira bizzat fikir, mütefekkir ve tefekkürü yaratan ve büyük Arif
Şebüsteri’nin ince tabiriyle “cana düşünceyi öğreten” Allah, artık her hangi
bir filozofun ilminin erişeceği bir ilah değildir. Eğer arifin şuhudu varsa
şahid ve şuhudu da bizzat O yaratmıştır. Şahidi yaratan asla ona meşhut
olmaz. “bizzat bilinen her şey yaratıktır.” Bu yüzden Allah’ı ilimle değil,
ayetleriyle tanımak gerekir. “Allah sizleri nefsinden sakındırır.” Yine
“başkasıyla kaim olan her şey maluldür/sonuçtur.” Yani bir nedeni vardır. Bu
şey ister maddede var olan bir suret, ister “konu”da olan bir ilinek ve
isterse de bedenle varolan bir nefis olsun hiç fark etmez. Kendinden
başkasına dayanan her şeyin mutlaka bir nedeni vardır. Bu şey, maddi,
bağımlı ve maddeye bulaşmış bir varlık ise hem hazırlayıcı ve hem de
faili/yapan bir nedene sahiptir. Ama eğer bu şey soyut bir şey ise yani
maddeye aidiyeti yok ise ve sadece faili bir ilke dayanıyorsa yani, hululi
kıyamı değil de suduri kıyamı var ise, o da hakeza maluldür, yani, nedeni
vardır. “başkası ile kaim olan her şey maluldür; bir nedeni vardır.”
Yukarıda Nehc’ul Belağa’dan naklettiğimiz bu nedensellik ilkesi varlık
alemini bir neden-sonuç ilişkiler yumağı olarak kabul etmektedir.
Dolayısıyla hem baht ve şansa inananların tesadüfünü nefyetmekte, hem bazı
batılı bilginlerin kabul ettiği tedai/çağrışım şüphesini reddetmekte ve hem
de Eş’arilerin “adet cari oldu” inancını iptal etmektedir. Zira nedensellik
bu üç ekolden hiç biriyle uyuşmamaktadır. Dolayısıyla varlığı, zatının
aynısı olmayan her varlık, bir nedene muhtaçtır. Başkasına ne hululi ve ne
de suduri bir aidiyeti olmayan, salt varlık olan varlık ise bütün sonuçların
nedenidir. “Allah-u Teala “kül”dür, (tümel bir gerçektir.) ve her şey O’nun
sonuçlarıdır.”
Hz. Ali bu tümel nedensellik ilkesini başka bir hutbede de beyan etmekte ve
nedensellik nizamını inkâr eden mülhitlerin hiçbir delilinin olmadığını ve
sözlerinin hiçbir dayanağının bulunmadığını göstermektedir.
Nitekim Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Alemi mukadder/tedbir edeni inkar
edenler ve varlık aleminin müdebbirini/idare edenini reddedenler ne de
kötüdürler. Onlar; insanın hiçbir ekincinin ekmediği bir ekin olduğunu mu
sanıyorlar?” hakeza; “Acaba, akıl sahipleri için mimarsız bir bina ve
canisiz bir cinayet düşünülebilir mi?”
Hz. Ali’nin bu sözleri tümel nedensellik kanunu temsil etmektedir.
Usul-i Kafi, Kitab’ul Hüccet’te bu anlamın beyanında İmam Sadık (a.s)’dan
şöyle bir rivayet nakledilmiştir: “Allah tüm her şeyi bir sebeple cari
kılmıştır. Her sebebe bir açıklama, her açıklamaya bir ilim ve her ilme bir
kapı karar kılmıştır. O kapıyı tanıyan Allah’ı tanımış ve o kapıyı inkar
eden de Allah’ı inkar etmiştir ve bizler o kapıyız.”
O halde; varlık ve yaratılış alemi bu ilahi filozofa göre nedensellik
esasına dayalı bir alemdir ve bu alemde Allah bir neden; diğer varlıklar ise
birer sonuçtur.
Ama Allah bu alemi nasıl yarattı? Allah’ın yaratışı, maddeleri harekete
geçirmek midir? Yoksa madde ve hareketi yaratış mıdır?
Allah-u Teala’nın Failiyet Niteliği
Buraya kadar da anlaşıldığı üzere Ali (a.s)’ın ilahi felsefesinde bu evren
nedensellik ilişkisine dayalı bir evrendir ve Allah kendinden başka her
şeyin nedenidir. Acaba Ali (a.s)’ın söz konusu ettiği bu nedensellik,
diyalektik esasına dayalı bir nedensellik midir? Yoksa; ilahi felsefenin
yüce zirvesinde sözü edilen nedensellik midir?
Allah-u Teala’nın faaliyet türü nasıldır? Allah’ın işi “hareket” ile
birlikte midir? Yoksa hareket yüce makamından uzak mıdır? Hz Ali (a.s) bu
sorulara büyük bir dikkat ve derinlikle cevap vermektedir ki; “Ne zatı
hareket eder ve ne de zatının aynısı olan zat-i sıfatları harekette
bulunur.”
Nehc’ul Belağa’da genelde bir çok hutbelerde ve özellikle de söz konusu olan
186. Hutbede Hz. Ali şöyle buyurmaktadır: “Allah faildir; hareket
olmaksızın." Yani Allah ne fikri hareket ve ne de bedensel hareketle
nitelendirilemeyecek bir failliğe sahip bir faildir. Allah’ın failiyeti ne
nefsi hareket ile iç içe olan mütefekkir insana benzer ve ne de işlemesi
için organ ve araçların hareketiyle araç ve aletlere muhtaç olan diğer maddi
varlıkların failiyetine benzer. “Allah faildir; hareket ve aletten
yararlanma anlamında değil.”
Hazret hutbenin devamında şöyle buyurmuştur: “Allah da sükun ve hareket cari
olmaz” (228. Hutbenin devami) Allah Teala “Hareket kanununa” mahkum
değildir. Allah’ın ne hareketi ve ne de sükunu vardır. Zira bu her ikisinin
mahzeni de maddedir. Allah; maddeyi yaratan, “sabit” bir varlıktır; ne
sakindir ve ne de hareketli; “kendisinin cari kıldığı kendisine cari olur
mu? Kendisinin başlattığı kendisine döner mi? Allah’ın yarattığı kanun,
kendisine hükmedebilir mi?
Hz. Ali’ye Göre Tanrıbilim
Ali (a.s)’ın felsefesi salt ilahi bir felsefedir. Dolayısıyla diyalektik ve
diğer maddi görüşler bu değerli ve ilahi şahsiyetin düşünce ufuklarına
yükselemez.
O, Allah hakkında, öyle bir “zat” ispat etmektedir ki aynı ispatla bütün
zati sıfatları da beyan etmektedir. Hz. Ali şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın
künhüne ermek mümkün değildir. Zira mütefekkir, fikir ve tefekkür hep onun
mukaddes zatının nurundan vücuda gelmiş şeylerdir. Allah’ın feyzi hepsine
vücut vermiştir. Ancak buna rağmen açıkça şöyle denilebilir ki: “O’nun bir
benzeri yoktur.”
Yaratıcı ile yaratığın irtibat şekli ve yaratıcıyı yaratıkları vasıtasıyla
tanıma niteliği hakkında ise şöyle buyurmaktadır: “Allah her şeydedir;
karışmaksızın.” Yani o her şeyin içindedir, onlara karışmaksızın.
Dolayısıyla kendini Allah’tan hariç gören ve sonra da Allah’ın zatı hakkında
tefekkür eden mütefekkir biri bulunabilir mi? Hz. Ali (a.s) her mütefekkiri
tefekkürüyle, kıyasının iki önermesiyle, fikri sonucu ve delil teşkil eden
burhanıyla tümden Allah-u Teala’nın vücudi hakimiyeti altında görmektedir.
O halde hiçbir akıl Allah’ın künhüne eremez ama, bütün bunlara rağmen
kolayca şunu da idrak edebilir, “O’nun bir benzeri yoktur.” Evet bunu
kolayca anlamak mümkündür. Bir filozofun düşünce yüceliği ve bir arifin
şuhut derinliği ile, bu gerçeği anlamak olasıdır. Bu sınırı geçecek olursa
hiçbir mütefekkirin düşüncesi Allah-u Teala’nın hakikatini derk edemez.
“himmetlerin yüceliği O’nu derk edemez ve akıllar O’nun vücut denizine
dalamaz.” (Nehc’ul Belağa 1.hutbe) Filozof kimse; fikriyle ne kadar uçarsa
uçsun onu tanıma zirvesine asla ulaşamaz. Arif kimse de şuhut denizinde ne
kadar yüzerse yüzsün zatının derinliklerine asla varamaz.
Ali (a.s) ve İlahi Tevhid
Nehc’ul Belağa’nın ilk hutbesinde de okuduğunuz gibi Allah’ın ezeliyet ve
sınırsızlığıyla çelişen bir şey asla Allah’ı nitelendiremez.
“Dinin evveli, O’nu tanımak, O’nu tanımanın kemali; O’nu tasdik etmek, O’nu
tasdik etmenin kemali; O’nu birlemek, O’nu birlemenin kemali; O’na ihlaslı
olmak ve O’na ihlaslı olmanın kemali ise O’ndan sıfatları nefyetmektir.”
Bu ilahi filozofun, yaptığı derin açıklamalar sayesinde sonraları Farabi ve
Şeyh İşrak gibi öğrenciler bundan “salt şeyde ikilik olmaz” kaidesini
anlamakta, Sadr’ul Muteellihin (Molla Sadra) gibi öğrencisi ise “yalın
hakikat” gerçeğini idrak etmekte ve Allame Tabatabai gibi bir öğrenci ise
(Allah hepsinden razı olsun) zati mutlakıyet hakikatini anlamaktadır.
Bu dalgalanan deniz, bakın nasıl da delil getirmekte ve şöyle demektedir:
“O’na ihlaslı olmanın kemali, O’ndan sıfatları nefyetmektir." Allah’tan
hangi sıfatları nefyetmek gerekir? Elbette mevsuftan (nitelendirilenden)
ayrı olduğuna şahadet eden sıfatları... “O mevsuf da aynı zamanda
sıfatlardan ayrı olduğuna şahadet etmektedir.” Yani, Allah’tan selb edilmesi
gereken sıfatlar zaid/arız olan sıfatlardır. Yani; hem zaid olanın ziyadeti,
zaid olunandan ayrı olduğuna şahittir. Ve hem de zaid olunan, zaid olan
şeyden ayrı olduğuna tanıktır: “Zira her sıfat mevsuftan ayrı olduğuna
şahittir ve her mevsufta sıfattan ayrı olduğuna tanıktır.”
Hz. Ali (a.s) bu sözünün ardından ondan sıfatları nefyetmenin nasıl olur da
ona tevhitte ihlasın kemali olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
“Allah-u Teala’yı vasf eden, O’nu eşit bilmiş, O’nu eşit bilen, O’nu
ikilemiş, O’nu ikileyen; O’nu tecziye etmiş/cüzlere ayırmış, onu tecziye
eden, ise O’nu tanımamıştır. O’nu tanımayan, O’na işaret eder, O’na işaret
eden, O’nu sınırlamış olur, O’nu sınırlayan ise O’nu saymış olur...”
O halde özetle söyleyecek olursak Allah’ı zaid olan sıfatlarla
nitelendirenler, yani; O’nu, kendinden başkasıyla eşit bilenler, gerçekte
O’nu sınırlandırmış olurlar. Sınırlandırılan bu varlık ise artık Allah
olamaz. Allah salt varlıktır, salt varlığın ise bir kenarı ve kıyısı yoktur.
Salt kemal olan şey aynı zamanda salt ilimdir. Yine salt hayattır da... hem
kemalleri sınırsızdır ve hem de kemallerle nitelendirilmesi ayniyet
esasıncadır; “zata zaid olma” şeklinde değil.
Ali ve Pratik İlahi Felsefe
Buraya kadar söylediklerimiz Hz. Ali (a.s)’ın teorik ilahi felsefe hakkında
beyan ettiklerinin bir özetiydi. Pratik ilahi felsefe ise Ali (a.s)’ın
mukaddes hayatı ve siretidir. Bu konuda da bizzat şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın benden büyük ayeti yoktur.”
Ali (a.s)’ın gerçek makamı, “bu yırtık ayakkabım; sizlere yönetici olmaktan,
benim için daha değerlidir.” demesi değildir. Fakirin biri yardım dileyince
Hz. Ali temsilcisine şöyle buyurdu: “Bu fakire bin tane ver,” temsilcisi
şöyle arz etti, “bin miskal altın mı yoksa bin miskal gümüş mü, vereyim?” Hz.
Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Her ikisi de bana göre taştır” hem altın, Ali
(a.s)’a göre taştır ve hem de gümüş. Birisi sarı taştır, diğeri ise beyaz
ama, bunlar Ali (a.s)’ın gerçek makamı değildir. Bu sonsuz denizin
azametinin bir parçasıdır. Hz. Ali (a.s)’ın çok küçük öğrencileri de bu
manevi makamlara erişmişlerdir. Ali (a.s) bir yerde; “Yol uzunluğundan ve
azığın azlığından, uzun yolculuktan ve varılacak yerin azametinden Allah’a
sığınırım.” (Nehc’ul Belağa 77. Hikmet) diye buyurmuşsa şüphesiz ki makamı
bundan daha yücedir. Sahi, yolu Ali (a.s) için uzak olan bu yolculuk nedir?
Bu yolculuk Allah’a gitmek midir? O Resulullah’ın yoldaşıdır. O halde bu
yolculuk nedir?
Allah’a doğru seyretmeyi bizlere oğlu Ali bin Hüseyin (a.s) öğretti ve bu
yolu kat edenler için hiç de uzak bir yol olmadığını bizlere gösterdi.
“şüphesiz sana gelen kimse için bu yol yakındır. Şüphesiz sen, kullarımdan
örtülü/gizli değilsin; kulların ameli seni onlardan gizlemiştir.”
Allah’a doğru seyretmek salikler/yolcular için sadece iki adımdır.
“Salikin yolu sadece iki adımdır.
Her ne kadar bir çok tehlikesi olsa da
Birisi “hüviyet”in “ha”sından geçmek,
İkincisi varlık sahrasını kat etmektir.”
Ali (a.s) için ne Allah’a doğru gitmek uzaktır ve ne de gizli olan Allah’ın
mesajını insanlara ulaştırmak zordur. Ali (a.s) için ne Allah’tan geliş ve
ne de Allah’a dönüş zordur. Zira bu yolculuk, Allah’a doğru yapılan bir
yolculuktur ve Ali (a.s) bu yolculuğun sonsuz deryasına dalmıştır.
Ama sen ey Nehc’ul Belağa’nın muhatabı, sen kendini tevil et, hayatı değil.
Hz. Ali (a.s)’ın beyanı gerçekte Nehc’ul Belağa’nın muhatapları için bir
talim ve terbiye gibidir: “Ey insan uyan! Azığın az, yolun ise uzundur.”
Bir adımı kendine, diğerini ise dostun sokağına at.
“Azığın azlığından, yolun uzunluğundan ve (Allah’tan Allah’a) seferin
uzaklığından Allah’a sığınırım.
Ali (a.s) hakkın habercisidir. Hakkı hak gözüyle görmüştür. O, ilahi
göklerde hakla seyretmek/sefer etmek ister. Yoksa dost vadisine ayak basan,
haber getiren ve sürekli dostla olan kimse için bu yol zor değildir. Ali
(a.s) Allah’a ne cehennem korkusundan ve ne de cennet şevkinden ibadet etmiş
değildir. O Allah’ı ibadete layık gördüğü için ibadet etmiştir. “seni
ibadete ehil buldum da sana ibadet ettim.”
Mülhitlerin Şüphesini Reddetmek
Merhum Kuleyni değerli eseri Kafi’de şöyle nakletmektedir: “Ali (a.s)
Muaviye ile savaşa giderken bir hutbe buyurdu. Bu hutbesinde kulları Allah
yolunda cihada davet etti. Ali, (a.s) hutbenin başlangıcında şöyle
demektedir: “O, tek ve samed olan Allah’tır Allah varolan bir şeyden
yaratmamış ve olmayan bir şeyden de vücuda getirmemiştir.” (Bu hutbe oldukça
uzun bir hutbedir biz sadece bu hutbenin nüktelerinden birini zikrediyoruz.)
Bu hutbede Hz. Ali; derin bir şekilde, mülhitlerin şüphesini reddetmektedir.
Öyle ki merhum Kuleyni bu hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: “Bu
hutbe Hz. Ali (a.s)’ın meşhur hutbelerindendir ve bu hutbe düşündüğü ve
anladığı taktirde tevhid ilmini talep eden herkes için yeterlidir. Peygamber
dışında tüm insan ve cinlerin dili bir araya toplansa, hiç birisi tevhidi
böylesine beyan edemez.” Yani; içlerinde vahiy ehli ve Peygamberin olmadığı
bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler ilahi felsefeyi böylesine beyan
edemezler.
Mülhitlerin şüphesi ise onların söylediği şu sözdür:
“Allah alemi ya bir “şey”den ya da “şey olmayandan” yaratmıştır. “şey
olmayan” kelimesinin sonuna “den” eki getirilemez. Zira; “bir şey” değildir.
O halde Allah alemi “şey”den yaratmıştır. O halde madde ezelidir.”
Hz. Ali (a.s) ise bu sözü red ederek şöyle buyuruyor: “Ne Allah “şey”dendir,
ve ne de Allah’in işi, “bir şey”den...Allah “şey”dir; “bir şey”den değildir.
Ve Allah yaratmıştır; bir şeyden değil. “Bir şey olmaksızın” yaratandır.
Daha sonraları merhum Muhakkik Damat (Kabasat kitabının yazarı); Merhum
Kuleyni’nin sözünü Şerh-i Usul-i Kafi’de şöyle dile getirmektedir: “Bir
şeyden” sözü “bir şeyden olmaksızın” sözü ile çelişmemektedir. Dolayısıyla
biri olmazsa diğeri olmalıdır denilemez. Hz. Ali de şöyle buyurmuştur:
“Allah evreni “bir şeyden” yaratmamıştır ki maddenin ezeliyeti gereksin. Ve
aynı zamanda: “şey olmayan"dan da yaratmamıştır ki o “şey olmayan” madde
sayılsın. Zira; akli kaide esasınca da her şeyin çelişiği, çeliştiği şeyi
yok eder. “şeyden”in çelişiği ise “bir şeyden değil” sözüdür; “şey
olmayandan” değil.
Sözün sonunda şu noktaya dikkatinizi çekmek
istiyorum. Müminlerin Emiri Ali (a.s) Kur’an-ı Kerim hakkında şöyle
buyurmaktadır: “Allah-u Teala kullarına; kitabında tecelli etmiştir, lakin;
onlar, görmüyorlar."
Söylemek gerekir ki bizzat Hz. Ali de kitabında insanlar için tecelli
etmiştir. “Ey insanlar! Kaybetmeden önce Nehc’ul Belağa’yı sorun.” Sadece
nasihatleriyle yetinmeyin, hitabeleriyle iktifa etmeyin. Toplumsal ve ahlaki
meselelerle yetinmeyin, elbette bunların hepsi lazımdır ama, yeterli
değildir. Çünkü, bu sözler, diğer kitaplar da mevcuttur.
İnançlarımızın temeli olan şey, Allah’ı ve ahireti ispat etmek, vahiy ve
risaletin gerekliliğini akli burhanlarla beyan etmektir.
İnsanda bütün bunlara inanç ortaya çıkınca; ister istemez vahye teslim olur
ve beyan edilmiş anlamlara gönül verir. O zaman da Allah-u Teala katında
burhan ile sabit kılınır. Bütün bu burhanları Nehc’ul Belağa kitabında
okuyabilirsiniz. Allah-u Teala enbiya, evliya, Allah’ın büyük velisinin
mukaddes ruhu hatırına kalplerimizi kitap, itret ve sünnet marifetiyle
aydınlatsın.

Hz. Ali (r.a.) Efendimizin
bir sözü vardır:
“İLİM BİR NOKTA İDİ; ONU CAHİLLER ÇOĞALTTI”
Acizane şöyle düşünüyorum: Aslında pozitif
ilim-manevi ilim ayrımı suni’dir…. İlim tektir. Bu ilim bir nokta ise,
muhtevası; “LA İLAHE İLLALLAH”dır….
Teknoloji ilerledikçe, manevi ilme ilişkin hakikatler, aynı zamanda
pozitif ilmin de birer yansıması olarak tezahür etmekte ve her iki ilim
adeta bir simetri oluşturmaktadır….
Ya da, teknoloji ilerledikçe pozitif ilim-manevi ilim arasındaki açının,
giderek daraldığı düşünülebilir. Belki de zamanın bitişine yakın, yine
başladığı o tek noktaya dönecektir.
Üstad Ahmet Turan ALKAN “nokta (.)” için, “geometrinin başlangıç yeri,
sözün sonudur” der. Noktanın geometrinin başlangıç yeri olmasını,
cahillerin onu çoğaltmasına; ve yine, sözün sonu olmasını da başladığı
yere dönüşüne benzetmek mümkündür.
Dehr Sûresi 1. Âyet :
"Hel etâ alel`insâni hıynin mined Dehr ve lem yekûn şey`en mezkûra"
"Kânallahu ve lem yekûn meahu şey`a"
"Halâkallahu Ademe alâ sûreti Rahman"
"Halâkallahu Ademe alâ sûretihi"
"Ben gizli bir hazine idim; bilinmekliğimi istedim, âlemi meydana
getirdim. Bilmekliğimi istedim, Adem'i meydana getirdim."
Bütün bunlar, neyin işaretleri ve şifreleri ?...
"Hel etâ alel`insâni hiynin mined dehr"
"Dehr" üzerinden öyle bir yaşam vardır ki, insan anılmazdı... Anılır bir
şey değildi...
"Allah vardı, onunla bereber hiçbir şey yoktu... El'ân öyledir..."
"Allah Adem’i kendi sûreti üzere meydana getirdi. Veya, Rahman'ın sûreti
üzere meydana getirdi..."
"Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim!."
"Allah, bu yerleri gökleri yaratmazdan önce neredeydi?...
-Altında ve üstünde hava olmayan a’mâ `daydı!."
Bize ulaşan bu işaretleri, şifreleri, ister âyet olsun, ister Rasûl
Aleyhisselâm açıklaması olsun, anlamak için önce bu günün ilmi düzeyinde
erişebildiğimiz bir gerçeği göz önüne almak lazım...
Eğer bu gerçeği göz önüne almazsak, bu çok önemli noktayı gözden
kaçırırsak, kendimizi ebediyyen belli perdelerden ve konunun mecâzî
anlatımının oluşturduğu hayâl dünyasından kurtarmamıza kesinlikle imkân
yoktur...
Hatırlayalım, bilincimizi örten en önemli ve kalın perde nedir?...
Beş duyu kayıtları!. Yani bilincimizin, beş duyu verileriyle bloke
olarak gerçekleri değerlendirmekten perdelenmiş olması...
“İnsan üzerinden, kendisinin anılır bir şey olmadığı , Dehr içre bir
Zaman geçmedi mi” (İnsan suresi-1)
“İnsanoğlu bana eziyet eder! Ey kahpe Dehr (zaman) der. Kimse Ey kahpe
Dehr demesin. Şüphesiz ki Dehr Benim. Geceyi gündüze çevirenim.” (Kudsi
hadis) Ayet ve hadislerde geçen “Dehr” kavramı “Mutlak Karanlık Nokta”
boyutuyla ilgilidir.
Mutlak Bilincin imajında, sonsuz tasavvurların salt enerji boyutuyla
enerji dalgaları biçiminde her “an” var olup yok olması ve tekrardan var
olup yok olması...şeklindeki sonsuz ve sınırsız tüm boyutlarıyla evren
içre evrenlerde “Nokta”ya ait ilmin Tek Bir “an”daki tasavvurudur. Ve bu
“Nokta”ların sayısı da, sınırsız bir platform üzerinde sonsuzdur. Allah
ismi ile işaret edilenin sonsuz “An” lardan Tek Bir “An” daki tasavvuru
olan Kozmik Bilinç, dolayısıyla salt enerjinin ve evren içre evrenlerin
var edilmesi, mistik dille “ Aslında tecelli, Tek Bir tecelliden ibaret
olan Tecelli-i Vahiddir. İkinci bir tecelli ise, hiçbir zaman var
olmamıştır. Çünkü görünen, yaşanılan, hissedilen, idrak edilen, tahayyül
ve tefekkür edilen her şey bu Tecelli-i Vahidin tafsilinden başka bir
şey değildir” şekliyle ifade edilmektedir.
Aslında “Mutlak Nokta” ya göre bir Tecelliden de bahsedilemez. Çünkü
Tecelli bir merkezden dışa doğru yayılan, beliren, ortaya çıkan...
anlamındadır ki, burada bunu anlatacak, bunun karşılığı olacak bir
kelime olmadığı için zorunlu olarak ifade edilmektedir. Yoksa Mutlak
Bilinmezliğe göre böyle bir şeyden bahsetmek söz konusu değildir. Aynı
şey sonsuz sınırsız kavramı için de geçerlidir. Çünkü sonsuzluk ve
sınırsızlık dahi onu algılayana göre mevcut olup gerçekte yine bu
“Nokta” ya göre böyle bir şeyden bahsedilemez.
Ayrıca Yokluk, Hiçlik denizi demek, varlıkların kendilerine ait bireysel
varlıklarının olmayışı anlamındadır. Mutlak Karanlık “Nokta” ya göre,
ifade edilen Hiçlik kavramı ise, onu algılayana göre tanımlanmıştır ki,
gerçekte bu “Nokta”da onun Hiçliğinden değil, ancak onun
Bilinmezliğinden, Vasıfsızlığından, Anlaşılmazlığından söz edilebilir.
Bu konuyla ilgili olarak Hz Ebu Bekir (r.a.) “Allah ı idrak, İdrak
edilememenin İdrakıdır” derken, “Ben, Be harfinin altındaki Nokta’yım”
diyen Hz Ali de “İlim Tek Bir Nokta idi, Cahiller onu çoğalttı” sözünü
söyler. Buradaki Cahillik, bize göre tanımlanmış olan “bilgisizlik”
anlamında olmayıp tüm ilmin düştüğü, anlamını yitirdiği “Nokta”
boyutuyla ilgilidir.
Noktanın Ötesi
Kemal GÖKDOĞAN
26 Mayıs 2008
Eski Yunan filozofu Platon (Eflâtun) akademi bahçesinde yürüyerek
öğrencilerine insanı anlatmaktadır. “İnsan, iki ayaklı, tek kafalı,
gören, duyan ve konuşan tüysüz bir hayvandır” der. Bahçe dışından derse
kulak misafiri olan Diogenes (Diyojen) hemen bir tavuk alır, tüylerini
yolar ve akademi bahçesine ders halkasının ortasına fırlatır..
Nasrettin Hoca’nın hikayesi…
Pazarda bir papağan kuşu satılmaktadır. Hoca fiyatını sorar, beş altın
derler. Eve koşarak gider, bir filozof kadar derin düşünen hindiyi kapar
gelir. Fiyatı on altın diye bağırır. Hocam derler, bu kuş konuşuyor onun
için beş altın değerinde, senin hindi beş kuruş etmez, neden on altın
istersin? Hoca beklediği soruyu almıştır. O kuş konuşuyorsa bu hindi de
düşünüyor, der.
Büyük İskender’e yaşadığı fıçının içinden “Gölge etme başka ihsan
istemem” diyen Diogenes gündüzün ortasında fenerini yakar ve bir şeyler
arar. İnsanlar merak ederler, günlük güneşlik havada elinde yanan
fenerle ne aradığını sorarlar. Diogenes; “İnsan arıyorum!” der.
Evet… Diogenes’in yolunmuş tavuğu; gören, duyan ve konuşan iki ayaklı,
tek kafalı, tüysüz bir canlıdır. Nasrettin Hoca’nın hindisi de
düşünmektedir.
Filozoflar, bilim adamları, yazarlar, düşünürler ‘insan’ için ortak bir
tanımda anlaşamamışlardır. Her birisi ve her ekol insan için bir tanım
geliştirmiştir. Hepsini toplar isek yine de bir sonuca ulaşamayız. Fakat
en azından insanın nelerden ibâret olduğu hakkında bir bilgimiz olur.
Bu tanımları kısaca gözden geçirelim.
Filozofların yâni sadece akıl ve dış görünüme göre hüküm verenlerin
tanımlarına göre: “İnsanın bedeni cansız zannedilen elementlerden
oluşmaktadır. Etin, kemiğin ve kanın yapıtaşı; demir, bakır, çinko,
oksijen, hidrojen ve benzeri yüz kadar maden ve gaz çeşididir. Bitkiler
bedenimizdeki saç ve tırnaklara benzemektedir. Beş duyumuz, bedenimiz ve
hareketliliğimiz de hayvanlara benzemektedir”.
Yüzeysel felsefenin bu tanımını yetersiz gören ve insanın başka bir
boyutta yaşayacağına “vahiy bilgisi dışında” inanan filozoflar da
vardır. Bunlar ruhsuz olarak tanımlanan bedene “ruh” unsurunu da dahil
ederek insanın tarifine biraz daha genişlik getirmişlerdir.
İnsanın çok kısa yoldan “kesin hükümlerle” tanımlanması da
yapılmaktadır.
DinDARlar… “İnsan, Allah’ın bedensel olarak yarattığı ve bedenine akıl,
irade ve ruh koyup ne yapacak diye baktığı, imtihan ettiği bir canlıdır.
Bundan ötesini düşünmek abesle iştigaldir” diye düşünürler.
Maddeciler… “İnsan, doğanın yarattığı doğayı gelişmiş içgüdüleriyle
kullanan bir hayvandır. Ruhu yoktur. Ölünce dağılır ve yok olur.
Dinciler ve ruhçular yanılgıdadırlar” diye düşünürler.
Ruhçular… “İnsan, ruh ve madde karışımı gibi görünmesine rağmen gerçekte
sadece ruhtur. Ruh bir enerji türüdür. Ruh enerjik bir varlık olduğu
için yok olmaz, sonsuza kadar dalgalanma ve dengelenme arasında gider
gelir” diye düşünürler.
Yukarıda verdiğimiz tanımlar bizim yüzde yüz katıldığımız düşünceler
değildir. Fakat içlerinde bilgimizi genişletecek fikirler de yok
değildir.
DinDARların blokajlı düşüncesi, maddecilerin ve ruhçuların kişiden
kişiye ve zamana göre değişen tutarsız tanımları günümüzde yavaş yavaş
değerini yitirmektedir. İnsanlık gelişen ortak bilinçaltına daha uygun
bir tanım aramaktadır.
İnsanlığın arayışına yüz yıllık bir süreç içinde doğup gelişen modern
matematik ve teorik fizik ağırlıklı “bilimsel düşünce” cevap vermeye
çalışıyor. Beyaz önlüklü, dağınık saçlı, kalın gözlüklü bilim
insanlarının matematiksel hesapları ve teorik fizik formül çözümleri
bizleri şu noktaya getirdi… sûfilerin binlerce yıldan beri işaret
ettikleri noktaya…
“Varlık çok boyutlu tek bir yapıdır”.
Aslında şu anda geldiğimiz nokta; Hz. Âli (k.v.)’nin on dört asır
önce söylediği “NOKTA”dır. O “nokta” Resulullah a.s.’ın işaret
ettiği “yokluk/fakr” gerçeğidir. O “gerçek” salt ilim boyutudur… sadece
“DATA” (ilim/bilgi) demek de yeterlidir.
İnsanın tanımını ararken, tanımlanamaz olduğunu anlıyoruz ve evrenin
tanımına kadar sürükleniyoruz. Evreni de tanımlayamıyoruz ve evrenden
salt ilim boyutuna yâni “DATA”ya kadar sürükleniyoruz.
“DATA”nın tanımını anlayabiliyor muyuz?
“Evet anlıyoruz” der isek… sürüklenecek, gidecek başka bir şey kalmaz ve
düşüncemiz “blokajlanır”.
“Hayır anlamıyoruz” der isek… anlamak için sürüklenmeye, “NOKTA”yı
açmaya, uzatıp “Elif” yapmaya, yay gibi büküp “B” yapmaya ve diğer
harflere dönüştürmeye başlarız.
Harfleri hecelere, heceleri kelimelere, kelimeleri cümlelere, cümleleri
de düşüncelere çeviririz. Ve tekrar başladığımız noktaya geri döner
“İnsan Nedir” diye yine sorarız. Tekrar aynı kısır döngüye düşeriz… Hz.
Âli (k.v.)’nin sesi kulaklarımızda yankılanır: “İlim tek bir nokta idi
onu câhiller çoğalttı”.
Bahsedilen câhiller (???); Diogenesler, Nasreddin Hocalar, İbn Arabîler,
Mevlânalar olsa gerektir. Yüz yılımızın modern matematikçileri, teorik
fizikçileri de “câhiller” (???) zümresinden olup “nokta”yı çoğaltmaya
devam ediyorlar.
Zannedersem “câhiller”(???) bizleri ilmin ve cehlin olmadığı… “DATA”nın
da ötesindeki “ÂM”ya (*) doğru sürüklüyorlar.
Belki aradığımız tanımımız oradadır.
Belki de Hz. Mevlâna: “İnsan aradığı
şeydir” diyerek bizi sürüklenmekten kurtarmak istiyor.
"Dinle!" Nokta'nın Sırrı..
Keşkül Dergisi 1. Sayı'dan alınmıştır
Yazar: Ö. Tuğrul İnançer
Hz. Mevlânâ'nın asırlardır gönüllere, dimağlara, akıllara nurlar saçan,
bilgiler saçan, hakikatler öğreten Mesnevî-i Şerifi. Mesnevî-i Şerifin nasıl
bir kitap olduğunu, isterseniz bir başka sohbetimizde anlatmak kaydı ile,
dinlemenin ne olduğu hakkında biraz konuşalım.
Mesnevî-i Şerif, bişnev kelimesi ile başlar, yani dinle. Dinleyeyim, ama
neyi? "Neyi" dinle, "Bişnev în ney çün şikayet mîküned, ayrılıklardan
hikayet mîküned" veya orjinal metniyle "ez cüdâyihâ hikâyet mîküned."
Dinle çün neyin nasıl şikayet ettiğini, ayrılıkları nasıl dile getirdiğini
dinle.
Önce dinleme hakkında konuşalım, daha sonra "neye" geliriz. Dibacesinde,
yani önsöz veya takdim yazısında, bizzat Hz. Mevlânâ tarafından "bu
Mesnevi kitabı Allah'ın sırlannın ve ona ulaşma yollannın öğretilmesi
hakkında, sırların açıklayıcısının açıklayıcısının açıklayıcısı ve dinin
aslının aslının aslından bahseder, Allah'ın fıkh-ı ekberi, şer'-i ezharı,
yani büyük bir anlayış ve parlak delilidir." diye tarif edilir.
Mesnevî-i Şerif yukarda arz ettiğim gibi, "bişnev" ile başlar; dinle
kelimesi ile... Bişnev, "b" harfi ile başlar dolayısıyla Mesnevî'nin
başlangıcı "b" harfi iledir.
B harfi, eski yazımızda bildiğiniz gibi, altında noktası olan yatay bir yay
şeklindedir.
Denir ki, kainat Kur'ân'dadır, Kur'ân Fâtiha'dadır, Fatiha besmelededir,
besmele b'de, b ise noktadadır. İşte onun içindir ki, bizzat Hz. Peygamber
tarafından, ilim şehrinin kapısı olarak vasıflandırılan İmam Ali (kvc),
"İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı" buyuruyor. Hep o noktayı
anlatmak için, asırlardır ilmi çalışmalar yapılmış ve bütün kitaplarda o
noktayı anlatmak için yazılmıştır. O nokta, ki ismini söylemek çok kolay "tevhid
noktası" dır. Ama o noktaya gelebilmek için, evvela Mesnevi-i
Şerifin emri veya tavsiyesinde olduğu gibi dinlemeyi bilmek lazımdır. Çünkü
"olma" nın yolu, "bilme" den geçer "bilme" ise dinleme ile başlar. Yok
dinleme yerine okumak olsa idi:o ellerinden öpülesi, başımıza taç edilesi
öğretmenlerimizin asli fonksiyonlar kalmazdı. Herkes kitap okur,
öğretmenlerinden bir şey öğrenmesine hacet kalmaz, okuduğu kitaplardan
yeterince ilim öğrenirdi. Ama okuma ile değil, dinleme ile öğrenilir.
İşte Hz. Mevlânâ Mesnevî'sine "b" harfiyle başlayarak, daha ilk söz bile
değil, ses, "b" sesinden itibaren bazı şeylere işaret buyurmuş oluyor.
Malum, besmele bütün İslam kitaplarının başlangıç cümlesidir. Kur'ân'ı Kerim
ve diğer bütün semâvi kitaplar da öyle başlar. Kur'ân'ı Kerim'de. besmelesiz
başlayan bir sûre tevbe sûresidir ki o da "berâetün" kelimesi ile, yani "b"
ile başlar.
Besmelenin "b" si, Sûre-i Tevbe'nin ilk kelimesi olan "berâetün" kelimesinin
b'sinin noktasında gizlidir. İşte Hz. Mevlânâ böyle bir ince nükteye de
işaret etmiş oluyor. Tabi bu işaretler, ancak ehline malumdur. Ve böylece
Hz. Mevlânâ kendine mahsus çok özel bir tarzda besmele çekmiş oluyor. Çünkü
bilinir ki, besmelesiz başlayan işin âkıbeti hayır getirmez.
Evet, dinlemek dedik, tasavvufun veya tasavvuf yolunda ilerlemenin en önemli
birbirinden ayrılamayacak kadar yanyana iki şartı vardır: Hizmet ve sohbet.
Hatta biraz ileri gidersek, hizmet dahi sohbetin feyzine erebilmenin bir
yoludur. Sohbet ise, dinlemeyle olur, sohbetin dinlenebilmesi için, az
konuşmak lazımdır. Bu da tasavvufun bir diğer tavsiyesidir. Az yiyin, az
konuşun, az uyuyun; çünkü israfla geçirilecek zaman doyduktan sonra israf
edilecek gıda ve layık olmayan tarzda söylenecek sözlerin israf edilmesi,
genel hüküm olan "israf haramdır" kâidesince haramdır. Hüner, söylemek değil
dinlemektir. Dinlemeyenler öğrenemezler, öğrenmeyenler bilemezler,
bilemeyenler ise "olamazlar." Tıp, matematik, hukuk, coğrafya, ekonomi,
mühendislik ve daha sayabileceğimiz bütün müspet ilimlerin tahsilinde de bu
kaide aynen geçerlidir. Bununla birlikte kendilerinin dinlemeden
öğrendiklerini zannedenler ise "Gör zahidi kim sahib-i irşad olayım der"
beytinde anlatılan manaya düşerler.
Evet, dinlemek çok önemli olduğu için, tekrar dinlemek üzerinde durmaya
devam edelim. Kur'ân'-ı Kerîm'de ki, bütün kitapların, bütün ilimlerin doğuş
yeridir ve kaynağıdır. Meselâ, Tâ-hâ suresinin 13. ayetinde, Hz. Musa'ya
hitap ederken Cenâb-ı Hakk, "Sana vahy olunacak şeyleri dinle" diye
emretmiştir. Mesela, Nuh tufanının anlatıldığı Nuh suresinde, 7. ayette, Hz.
Nuh'un davetlere icabet etmemek, yani hak olan davetine icabet etmemek için,
bazı insanların, elleri ve parmakları ile kulaklarını tıkadıklarını; bunu
Hz. Nuh'u işitmemek, duymamak, dinlememek için yaptıklarını ve tufanda da,
işte o parmaklarıyla kulaklarını tıkayanların, helak olduklarını anlatır.
Kur'ân'ı Kerîm'de A'râf suresinin 204. ayetinde, bir kat'î emirle şöyle
buyrulmaktadır:
"fe izâ qurie'l qurânu" Kur'ân okunduğu zaman "festemiû"
dinleyiniz "ve ensitû" ve sükût ediniz, susunuz "leallekum
turhamûn" böylelikle rahmete erenlerden olursunuz. Yani rahmete ermek
için, Kur'ân'ı ve hepsi Kur'ân'ın birer îzâhı olan bütün ilimî kitapları
okurken ve bundan bahseden kişileri dinlerken "susunuz" emri var. Susunuz
ki, iyi dinleyebileseniz. Çünkü dinleyen dinlenir, dinlemeyen dinlenmez.
Tabii dinlemek için iyi bir kulağa ve anlayacak bir kalbe sahip olmak
lazımdır. Biz anlamayı başka yerlere ve başka huzurlara yüklemeye
çalışırken, Allah bunun böyle olmadığını, anlamanın kâlb ile olacağını beyan
buyuruyor. Bir âyet-i kerîmede, "Onlar ki, kulakları vardır işitmezler,
gözleri vardır görmezler, kalpleri vardır anlamazlar. İşte onlar belki
hayvan, belki hayvandan daha aşağıdırlar" buyurularak anlamının, idrak
etmenin kalp ile olacağı beyan edilmiştir.
İşitici bir kulağa sahip olmak ise daha önde gelen bir şart. Onun için, gene
Mesnevî-i Şerif de 512'nci ve 513'ncü beytlerde Hz. Mevlânâ şöyle buyruyor:
"Canu dil râ takati ân cûş nîst
Bakî gûyem der cihan, yek hûş nîst."
Can ve gönülde, yani kalpte hakikat coşkunluklarını kaldıracak takat ve bu
kulakta da işitecek istidat yoksa, ben kime ne söyleyeyim?
"Herkucâ gûşî bûd ez vey çeşum çeşt
Herkucâ seng ki bûd ez vey yeşim dest."
Nerede bir kulak varsa, ondan yol gösterici yol basıl olur. Nerede bir taş
varsa, söz dinlerse eğer, taş olmaktan çıkar, yeşim derecesine yükselir.
Evet, göz yol göstericidir, ama kulak yol buldurucudur. Her gördüğümüz doğru
değildir. Çok basit, bir su dolu kaba, bir cetvel batırdığımızda, suyun
zemininde, sathında, cetveli kırılmış gibi görürüz. Halbuki, cetvel kırık
değildir, biz öyle görürüz. İşte göz böylesine yanılabiliyor. Kulak, eğer
doğru ağızdan çıkan sözleri işitirse, işte göz gibi yanılmaktan da ârîdir ve
o doğruyu görmez ancak doğruyu bulur. Tabi bu durum, söz bir kulağından
girip, diğer kulağından çıkanlar ve kalpleri ve kulakları mühürlü olanlar
için değildir.
Efendim, bilindiği gibi, tasavvufta ilerlemenin çok önemli iki unsuru var.
Biraz evvel söylediğim gibi, hizmet ve sohbet. Sohbet o kadar önemli ki, Hz.
Peygamber'in sohbetinde bulunanları, bizler asırlardan beri Ashâb-ı Kiram
diyerek hürmet ediyor, isimlerini her anışımızda onlara dualar ediyor,
onların yardımlarını, himmetlerini diliyoruz. Bunun sebebi nedir? En yüksek
sohbet sahibi olan Hz. Peygamber'in sohbetinde bulunup, onu dinlemenin
şerefine ermenin yüceliğidir. İşte onlar böyle dinlediler ve dini, ala
silsiletihim, yani elden ele bize naklettiler, eğer bizde dinlersek
öğreneceğiz. Evet, dinleyelim, ama neyi? "Neyi", işte o "ney" nedir?
İsterseniz, o "neyin" ne olduğunu, bir başka sohbetimizde konuşalım. Şimdiye
kadar konuştuk, dinlediniz. Mevlânâ'dan ve onun kitabından, onun kutabının
ilk kelimesinden bahsettik. Bahariye Mevlevîhânesi şeyhi, büyük arif ve aynı
zamanda büyük musikişinas olan Hüseyin Fahrettin Dede bir şiirinde şöyle
söylüyor:
"Fahriyâ malûmudur erbâb-ı irfanın bu raz
lâf-ı Mevlânâ'da Zât-ı Mevlâ'dır garaz."
Şu birkaç satırda, Hz. Mevlânâ'dan, onun kitabından ve onun kitabının henüz
birinci kelimesinden bahsetmiş olarak, Mevlânâ'dan bahsettik. Ama Fahrettin
Dede'nin tabiriyle, ondan ve onun sözlerinden bahsetmekten kastımız,
garazımız Mevlâ'dan bahsetmek, Mevlâ'yı anlatmak, Mevlâ'nın ismini
tekrarlamak idi. Bu kasıtta idik ve bu kasıtta da sabit kademiz, yani ayak
diriyoruz.
Hani Mevlânâ'nın, "Ben semâ ederken, bir ayağımla kâinatın merkezinde
ayak direr, diğer ayağımla kâinatın bütününü dolaşırım" dediği gibi,
bizde Mevlânâ'nın sözleri vasıtasıyla, onun sanatı vasıtasıyla, yüceliği
vasıtasıyla Mevla'da ayak diriyoruz. ("Dinle!" Nokta'nın Sırrı..)
Çetin BAL: Hz. Ali`nin; `İlim bir nokta idi,
onu cahiller çoğalttı` sözü beni her zaman çok düşündürmüştür. Gerçek
ilim, insanı Allah`a yakınlaştırandır. Uzaklaştıran her ne ise, ondan
uzak olmayı dilemeliyiz. Buradaki cahillik öyle bilinegelen cahillik
değildir: Bu manadaki cahillik, kendi nefsinin ve benliğinin
cahilliğinin hakkıyla farkında olan ve hakiki ilim sahibinin Allah(C.C)
olduğunu bilenlerin cahilliğidir. Onlar öyle bildiler ki, bir mertebede
bulundukları zaman tek bir bildikleri kaldı, o da Allah’tan başka
bilicinin olmadığıydı.
daha allah ile cihan yoğ iken
biz onu var edip ilan eyledik
hakka hiçbir layık mekan yoğ iken
hanemize aldık mihman eyledik
kendisinin henüz ismi yoğ idi
ismi şöyle dursun cismi yoğ idi
hiçbir kıyafeti, resmi yoğ idi
şekil verip tıpkı insan eyledik...
Vahdet i vücut felsefesinden hareketle söylenen deyiş içinde derin
anlamlar gizlidir. Bilmeyen anlamaz diyor Harabi. Deyişin sonundaki şu
kıtalarda da açıklıyor sırrını.
Bu sözleri sanma her insan anlar
kuş dilidir bunu süleyman anlar
bu sırrı müphemi arifan anlar
çünkü cahillerden pinhan eyledik
hak ile hak idik biz ezeliden
ta ruz-i elest'te kalubeli'de
mekan-ı hüda'da bezm-i celide
cemalini gördük iman eyledik
vahdet alemini bilmeyen insan
insan suretinde kaldı bir hayvan
bizden ayrı degil hazreti süphan
bunu kur'an ile ayan eyledik
sözlerimiz bizim pek muhakkaktır
doğan ölen yapan bozan hep hak'tır
her nereye baksan hakk'ı mutlaktır
ahval-i vahdeti beyan eyledik
vahdet sarayına girenler için
hakkı hakkel yakın görenler için
bu sırrı harabi bilenler için
birlik meydanında cevlan eyledik
Bir yerde "Nokta'nın sonsuzluğu" ifadesine rast gelmiştim. Nokta ne
eğilir, ne bükülür. Sonsuzluğu olduğu söylenen bir şeydir, ama en
küçüktür.Ya da yanılıyor muyuz ? Bu bağlamda, hem en küçük olan, hem de
sonsuz olan olabilir mi ? “Zerre küllün aynasıdır.”
Nokta'dan halkaya doğru açılmak iki boyutlu bir alemi ortaya
çıkarırken, Noktadan küreye doğru açılmak üç boyutlu bir realitenin
oluşumunu simgeler.Noktanın sonsuz sayıdaki açılım şekli bizim farklı
boyutlar dediğimiz değişik alemler olarak karşımıza çıkarlar.İç içe
geçen bir arada duran bir bütünlük bu.
hz ali: "ilim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı." ve
sormuşlar ali'ye, o nokta nedir? "o nokta
vahdettir birliktir" der hz. Ali!
Yani Harabi'nin daha allah yok iken diye bahsettiği, insanın vahdeti
birlikten uzak düşüp tanrı'yı çok uzaklarda aramasının sonucunda
söylediği bir şeydir. Hani bir söz vardır ya onlar derya içredir deryayı
bilmezler. Yani derya içinde olsak da derya'yı uzakta ararız. Deniz
içinde göklerde denizler arar ellerimizi olmayan yerlere açarız.
Harabi'nin bahsettiği budur. Kaldı ki Harabi bir mutasavvıfır. Onun
allah yoktur diye bir şey söylemesi abestir. Oradaki yokluk bizim
anladığımız anlamda yokluk değildir kısaca.
İmâm-ı Alî (keremullahi veche):"İlim bir nokta idi,
onu câhiller çoğalttı!.." ve yine: 'ilim, besmelenin "be" harfinin
altındaki noktadır..."
Buyurması ilmin menşe'inin yüceliğine işârettir...
Gerçekten, teknikte de nokta: esâs, asıl, ana ve
temeldir.
Noktanın hareketinden doğru (hat: sırât-ı müstakîm), doğrunun
hareketinden düzlem (satıh), düzlemin hareketinden ise hacim (3 boyut:
cisim) doğar...
Nokta ilk ve anadır.
Noktanın harekesinden harfler doğar.
Harfler ise mânâ kaplarıdır.
Hareketten doğan hat ile harekeden doğan haber işin anasıdır sistemde...
Arapça'da "Elif" birinci şahsın fiildeki çekim zamiridir.
Besmelenin başındaki "Be" harfinin çıkıntısında gizlenmiştir.
"Ben, ALLAH (celle celâluhu) ismi ile (başlıyorum)..." demek olduğu
aşikârdır.
Ve Ahadiyyetî, Ulûhiyyetî, Vahdaniyyetî ve Rübûbiyyetî ile Dâim, Kaim ve
Hayy olan ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL var...
İlk halk edilen (nokta) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in nuru
(ruhu, özü) dür.
Bu öz ise besmelenin "Be" sinin noktası mesabesindedir.
Öyle bir sabit nokta ki tüm özlerimizde nümûnesi mevcûddur ve öyle bir
nokta ki harekete geçirildiği anda herşey ondan doğar ve neticelenir.
İnsanî ilmin ilk kaynağı bu noktadadır.
Zâhirde fiilin zamiri gibi olan Elif, Bâtında Ulûhiyyet varlığına
delildir.
Elif ise asil bir harftir. Müstakil olup kimseyle birleşmez.
Ne var ki ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL, mahlûkatı (varlığı) var etmeyi kaza, kader,
irade ve dilemesi (meşiyyeti) ile Celâlden Cemâle; Âzamet (zâhirî) ve
Kudretten (bâtınî) ref'et ve merhâmete; Vahdaniyyetten, Ünsiyyet ve
Ülfet'e tenezzül buyurunca...
Elif, Be'ye "bast" eyleyip merhamet ve muhabbet kanatlarını sermiştir.
Her varlık buna mecbur ve muhtaçtır.
Âciz, fakîr, zelil ve âlîl (yok olucu) nesne; var olmak için, elbette
"VAR EDEN" in muhabbetine ve merhametine muhtaç ve mecbur kalacaktır.
Gizli Elif'in bağrında doğan Be' nin sinesindeki "Sin" harfi üç dişli
olup
ALLAHÎ (İlâhî) sırdır.
Sin'in sinesindeki "Mim" ise, muhabbetin ve merhametin ta kendisi olan
Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hakikatidir.
Murad-ı Muhammeddir.
Menbağ-ı Muhammeddir.
"Bism" "mim" de yuvarlanıp, mümdemiç olup (dürülüp, bükülüp) enfüs-merkez-öz
noktası içine sokulur.
Ve bu nokta "Devrân" edip "Be" nin altına konulur ve Rübûbiyyet
tevhidinin sırrını taşır.
Muhammed (aleyhi's-selâm)'ın; tek ve eşsiz, mübârek, mükemmel ve
mükerrem mürebbîlik sırrı ile, Muhammedî bilgelik sırrı olan bu nokta,
tohumun (Kulluk Tohumunun) içinde mündemiçtir.
Nokta ise, bu ilâhî devrân sonucu aslından ayrıldı.
Aslın altında yerini aldı. Kulluk makamına oturdu.Gurbete düştü!...
.
"Bism"in noktaya dönüşü (devri), tohum oluşu...
Kâinâtın "DEVRÂN"ına delildir.
Her tohum bu kâinât tarlasına düşüp de can içinde can buldu mu, ağaç
olup (dal-budak ve ufacık yemyeşil elleriyle duada) SEYRÂN'a geçer.
Çiçek açıp, meyve verip CEVLÂN'a geçer...
Binlerce tohum üreterek, tohumdan tohuma HAYRÂN'a geçer...
Âcizâne zevklerimizde zuhûratlar bunlardır...
Şiirlerimizdeki Devr – Seyr - Cevl ve Hayr şe'enleri de...
.
Azîz efendim İmâm-ı Alî (keremullahi veche)'nin:
"Ey insan! Senin cirmin (cüssen, cismin) küçücüktür, fakat Âlem-i Ekber
(Evvel-Âhir-Zâhir-Bâtın sırları) sende tâvadır (dürülüp,
yerleştirilmiştir)."
Buyurmasındaki insan, elbette prototip (ilk örnek) olan Resûlullah (sallallahu
aleyhi ve sellem) dir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise;
ALLAH (İsm-i celâl) (celle celâluhu)'nun Azamet ve Kudreti karşısında :
"ABDULLAH"ı olarak kulluk vasıflarını (acziyet, fakriyet, zillet ve
illetini; yâni mahviyetini) ilâhî ilim, irade, idrak ve iştirak tevhidi
ile ebedîyyen giyinip tenezzül ve tevâzu' ile DEVRÂN edip,
Yuvarlanıp "Nokta" (ilk=ümm=ana=halkın aslı) olarak RABB'ısı huzurunda
küçüldükçe küçülüp en sonunda beyaz kağıda (var etme iradesi) İlâhî
Kâlemin (Nurullah) ucu ile konulan nokta hasıl olmuştur.
Cümle hatlar (kâinât, eşyâ) ve harfler (sözler, ahdler vs.) bu noktanın
evvel, âhir, zâhir ve bâtın hareketi, mârifeti ve hünerleridir.
Nakil deyince sanki nakliyatı, taşımayı çağrıştırıyor değil mi?
Allah cc’tan aldığını Resulü SAV’ e getiren Cebrail’in… gidiş gelişleri
canlanıyor.
Ya da naklen yayın dediğimiz “CAN-lı Yayın”… Nakil edilen yayın…
Evet nakil CAN-lı olan HAYY olandandır… Ama bir yerden bir yere
taşınıyor değildir.
Çünkü O bize şahdamarımızdan daha yakındır.Bir nakil söz
konusu ise AKIL’ın şahdamarımızdan daha yakında olan bu “YER” e nakli
söz konusudur.
Akıl nakile taşınacaktır…BİZ olacak BİR-leşecektir ki TEVHİD olsun…
Nakille birleşecek olan AKIL nedir?
Akılın sözlük anlamları içinde ilim ve idrak olarak ahmaklığın
zıddı olmasının yanında… Mani olmak engellemek, alıkoymak ve bağlamak
gibi anlamları da var…
Aklın bu bağı, engeli BEN demesidir… Bu engelleri aşmalı ki ÂŞIK
(AKIL)… Aşkı ile yandığı
MAŞUK’a… NAKİL’ le bildirilene kavuşsun…
Nasıl birleşir akıl ile nakil?
Birleşmek nedir…BİR olmak değil midir? İki ayrı şey nasıl BİR olur…
"Birisi geldi; bir dostun, bir sevgilinin kapısını çaldı;
Sevgilisi; Kimsin a güvenilir er? Dedi.
Adam; Benim… Deyince;
- Git… Dedi
- Şimdi çağı değil
- Böylesine sofrada ham kişinin yeri yok.
Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, ikiyüzlülükten ne
kurtarabilir?
O yoksul gitti; tam bir yıl yollara düştü… Sevgilinin ayrılığıyla
kıvılcımlar saçarak cayır cayır yandı.
O yanmış-yakılmış kişi pişti, olgunlaştı… Geri geldi, gene sevgilinin evinin
çevresine düştü.
Yüzlerce korkuyla, yüzlerce defa edebi gözeterek kapının halkasını çaldı;
ağzından edebe aykırı bir söz çıkacak diye de korkup duruyordu. Sevgilisi;
—kapıdaki kim? … Diye bağırdı. Adam;
—A gönüller alan… Dedi,
—Kapıdaki “sensin”. Sevgilisi;
—Mademki “BEN”sin, gel içeriye gir… Dedi.
—Ev dar, iki kişi sığmıyor."
(Mesnevi, c.1, sh.3068-3075)
Orada… AŞK’ta ikiliğe yer yoktur… Orası BİR’in evidir. İkilik halindeki
AKIL’ın BİR-leşmek için NAKİL’le bildirilene duyduğu hayret, hasret,
muhabbet… AŞK’tır.
AŞK… Muhabbet ; "Öz ve çekirdek". Meselâ kalbin içine ve özüne " HABBETÜ’
L KALB " denildiği gibi tahıl cinsinin bir tek tanesine de " HABBE "
ismi verilir.
HABİB’im sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım… Buyurduğu ve “KÛN” emriyle
VAR kıldığı şeydir. İlk varlıktır… İlimden DIŞA ilk yansıyandır… İLK
AKIL… İLK NOKTA… ZERRE… HABBE… MUHABBET… AŞK
SAV Efendimizin “Ben ilmin şehriyim… Ali ise kapısıdır” Buyurduğu Hz.
Ali Efendimiz, bu tek noktaya işaret ederek; “Ben “B” nin altındaki
noktayım” buyurur. TEK NOKTA’ dan yayılan, genişleyen Kâinat… varlık…
Bundandır ki İlim. Yani “VAR” lık… Tek nokta idi… onu cahiller çoğalttı…
Ben dedi, sen dedi…Bu cehalet ilmin zıddıdır… ASLI olan İLİM-le
görüldüğünde her şey yine tek noktada toplanacaktır. Bu VAHDET-İ MEVCÛD
noktasıdır… Tüm mevcudatın TEK-liği noktasıdır… Akıl tekrardan o ilk
AN’ı görür… Yani her şeyin tekrar ilk var oluşuna… HABBE… MUHABBET… AŞK
haline dönmesidir…
O zaman Akıl ile Nakil’in birleşmesi… yani “BİR” leşmesi… İKİ iken BİR
olması… bir dönüşümdür… Ama Mesnevi’deki hikâyede anlatıldığı gibi
Sevgili öyle hemen birleşmeyi kabul etmiyor ki… Henüz aşıkını ham
görüyor… Olgunlaşmamış yani… Yanmalı, pişmeli…
İşte bunun için düşer Mecnun çöllere… Âşık olduğu Leyla için…
Kavuşmak için… “BİR” leşmek için… “BİR” leşme gerçekleşince ortada ne
Leyla kalır ne Mecnun…
Akıl nakil ile birleştiğinde de ortada ne akıl kalır ne nakil… İLLÂ
ALLAH… Bu ana kadar LÂ İLAHE diyordu akıl… şimdi hiç olduğunu anladı…
Sevgilinin aşkı ile eridi… yok oldu…
Daha önce AKIL Sevgilinin kapısında “BEN “ diyendir… BEN dediği
kimdir… Sevgiliye dönüşecek olan nasıl sen olursun… Sen sen olduğun
sürece nasıl ikilikten kurtulup ta SEVGİLİ ile BİR-leşebilirsin…?
İnsan aynaya bakar da; “ İşte bu gördüğüm BEN-im” der. Ben diyen ham
akıl… O zaman sıkılmayı, çileyi hak ediyorsun… Sen içindekini
bilmezsin de dıştaki KAB’ını sen sanarsın.. Kimsin sen? Der SEVGİLİ…
Kendini bilsen bileceksin kim olduğunu… Ben dediğin için kovulursun
kapıdan… içeriye alınmazsın…
Gel bende BİR olalım dercesine…Mecnun olan AKIL’ın Leyla olan NAKİL’e
ulaşması gibi…
"OKU!" deniyorsa OKU-nacak bir şey “VAR” dır. Bu; “VAR” ve
OKU-nacak olan şey Allah’ın İLMİ’dir… VAR-lık İLİM’dir… OKU hitabının
muhatabı da AKIL’dır… Söz ehli, söz makamı nakledilmiş,
yazılmış, çizilmiş bilgi edinmeyi, okumayı ifade eder.
M.Arabî Fütuhat-ı Mekkiye’ de der ki;
“Allah var idi ve O’nunla birlikte başka bir şey yok idi… Halen de
öyledir.
Ne diyor buna akıl?
“Ben O’muyum?” diyor. Bunu derken bile ikilik içinde diyor; BEN-O
Sen O’musun değil misin?
Bunu bilmek için O’nu biliyor olman gerekir ki seninle aynı mı değil mi
bilesin…
O’nu biliyor olsan zaten soracak bir şeyin kalmaz. Görür ve bilirsin kim
kimdir…
Ama bilmiyorsan nasıl bilmediğin bir (şey olmayan) “ŞEY” ile kendini
aynı sanırsın…
O’nu bilmediğin halde BEN, O’yum diyorsan… O’nu bilmediğin belli zaten
de bunun ötesinde kendini bilmiyorsundur… “Kendini bilen Rabbini bilir”
buyurulmuş…
Sorarsın; "O, nasıl bir şey?"
O, ne "BİRŞEY" ne de bir "ŞEY",
"HERŞEY" değil O, O'ndan her ŞEY,
Ah nasıl AKIL gerekir.
"ŞEY" olan sen, nasıl şeysin,
Sen CAN nefesli NEY'sin.
Kendin nasıl üfleyesin.
O, NEYZEN'in OL gerekir.
NOKTA nedir?
• En küçük yuvarlak çeşidi.
• Kendimi bir nokta kadar küçük hissettiğimde bakıyorum ki anlamlı bir
cümlenin sonundayım.
• Sonu anlamlı bitmiş cümlelerin sonuna konan bir noktalama işaretidir.
• Her şeyin başlangıcı olan şeydir.
• Nokta cümlenin bitişi değil, yeni bir cümlenin başlangıcı demektir.
Yani "nokta koydum" demek yeni bir işe başlamanın işaretidir.
• Cümle sonuna ve genelde herhangi bir duygu yoksa cümlede işte o zaman
konan işaret.
• Kalemle bir kağıda bastırdığımızda çıkan iz.
• Cümleyi bitirdiğimizde, cümlenin sonuna konulan şey.
• 1'in yanına nokta (.) eklediğimizde, onu birinci diye okuruz; yani
-inci anlamına gelir.
• Küçük, yuvarlak şey. Kelime bitince sonuna konan bir işaret.
• Cümle bittiğinde cümle bitmiştir ve eğer o cümlenin devamı varsa bir
nefes alacak kadar dur anlamına gelir. (.) gibi bir şeydir. Genelde
kalemin ucunu bir kerecik kağıda değdirip hemen çekildiğinde oluşur.
• Bazıları onun boyutsuz olduğunu iddia eder. Fakat nasıl anlayabiliriz
ki?
• Son'u temsil eder. Cümlelerde son söz hep onundur.
• Cümlelerin sonuna konulan, i'nin noktası gibi olan yuvarlak yazı türü.

H z. Peygamberin çeşitli
zamanlarda ve çeşitli vesilelerle söylediği bir kaç hadis:
-
Ya Ali,
benim Ehlibeytim Nuh un gemisine benzer. O gemiye binen kurtulur. Ve
kim Ehlibeytime buğz ederse helak olur.
-
Ben
ilmin şehriyim, Ali kapısıdır. İlmi isteyen kapıya gelsin.
-
Ya Ali,
mümin sana buğz etmez, münafık ise seni hiç sevmez.
-
Ali,
müminlerin dilediği ve uyduğu kişidir. Mal ise münafıkların dilediği
şey.
-
Ey Allah’ın
kulları, bu Ali’nin kanı benim kanımdır, teni benim tenimdir ve canı
benim canımdır. Her kim bu Ali’yi severse, beni sever beni seven de
Allah’ı sevmiş olur. Ali’ye kim düşmanlık ederse bana düşmanlık etmiş
olur.
-
Kuran ve
Ehlibeyt ikizdir.
-
Hayatım
gibi yaşamak isteyen Ali Veli edinsin.
-
Ya Ali, sen
benim dünyada ve ahrette sancaktarımsın.
-
Ali’yi
anmak ibadettir.
-
Ey halk!
Biliniz ki; ben de insanım. Allah’ın daveti bana yakında gelecektir.
Ben de onu kabul edeceğim. İşte size ben iki mühim ve en değerli
emaneti miras bırakıyorum. Bunlardan birincisi Kuran, ikincisi benim
Ehlibeytim. Allah’ın huzurunda size Ehlibeytimi tavsiye ediyorum.
Allah’ın huzurunda size Ehlibeytimi tavsiye ediyorum. Allah’ın
huzurunda size Ehlibeytimi tavsiye ediyorum, buyurdu. Bu yazdıklarımız
sevgili peygamber tarafından söylenmiş olan hadislerden sadece bir
kaçı. Bunlar Hz. Ali gerçekliğini ve Ehlibeyt haklılığını gösteren en
büyük kanıtlardır.
Peygamber Efendimizin Hz. Aliye
söylediği bir söz de şöyle diyor:
“Eğer denizler mürekkep, bütün ağaçlar kâlem olsa, Âdem oğulları yazıcı
olsalar, cin tayfası da hesap tutsalar; Yâ Ali, senin fazîletlerini
tamamlayamazlar.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Hz. Ali’nin Amr b.
Abdivedd’i Öldürdüğü Zaman Şiirler Söylemesi
- Amr b. Abdivedd zırhlara bürünmüş bir şekilde meydana çıktı.
“Kim benimle savaşacak?” diye meydan okudu. Hz. Ali kalktı ve Hz.
Peygamber’e,
“Ey Allah’ın peygamberi! Ben onun karşısına çıkacağım” dedi. Hz.
Peygamber,
“Bu Amr’dır, otur” dedi. Sonra Amr,
“Karşıma çıkacak bir erkek yok mudur?” diye bağırdı. Durmadan Amr,
Müslümanlar’ı yeriyordu ve “İddianıza göre sizden birisi öldürüldüğü
zaman gideceği cennetiniz nerede? Niçin karşıma biriniz çıkmıyor?” dedi.
Yine Hz. Ali ayağa kalkarak,
“Ey Allah’ın Resûlü! Ben çıkayım” dedi. Hz. Peygamber yine
“Otur” dedi. Üçüncü kez, Amr bağırdı ve bir takım şiirler okudu. Yine Hz.
Ali kalkarak,
“Ey Allah’ın Resûlü! Ona ben karşı çıkacağım” dedi. Hz. Peygamber yine,
“O Amr’dır!” deyince, Hz. Ali,
“Amr dahi olsa!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Hz.
Ali’ye izin verdi. Hz. Ali, Amr’a doğru gitti. Ona varırken şu şiirleri
okuyordu:
“Sakın acele etme! Aciz olmadığı halde senin sesini duyan ve icabet eden
birisi geldi. Niyet ve basiret içerisinde! Doğruluk her kurtulmuşun
kurtuluş vesilesidir. Ben umarım ki, senin üzerinde cenazelerin matemini
yapan bir durum meydana getiririm. Geniş bir darbe ki, o darbenin
anılması her savaşta olacaktır”. Amr, Hz. Ali’ye,
“Sen kimsin?” diye sordu. Hz. Ali,
“Ben Ali’yim” dedi. Amr,
“Abdi Menâf’ın oğlu Ali mi?” dedi. Hz. Ali,
“Ben Ebu Talib’in oğlu Ali’yim” dedi. Amr,
“Ey kardeşimin oğlu! Amcaların arasında senden daha yaşlıları vardır.
Senin kanının akmasını istemiyorum” deyince, Hz. Ali,
“Lâkin ben, Allah’a yemin ederim ki, senin kanını akıtmaktan zerre kadar
çekinmem!” dedi. Bunun üzerine Amr öfkelendi ve indi. Kılıcını çekti.
Sanki kılıcı bir ateş parçasıydı. Sonra Hz. Ali’ye doğru yürüdü. Amr, Hz.
Ali’nin miğferine vurdu. Onu parçaladı. Kılıç migferin içinde kaldı. Ve
Hz. Ali’nin başına değecek şekilde onu yardı. Hz. Ali, Amr’ın tam omuz
damarına vurdu ve onu düşürdü. Ve toz dumana karıştı. Hz. Peygamber
tekbir sesi işitti ve bildi ki Ali, Amr b. Abdivedd’i öldürdü. İşte
orada Hz. Ali şu şiiri okudu:
“Acaba yiğitlik iddiasında bulunanlar benim karşıma mı çıkıyor?
Arkadaşlar, siz beni ve onları başbaşa bırakın. Bugün beni kaçmaktan
alıkoyan katlanmak bilmeyen bir kılıcın başıma indirilip de değmeyişi ve
savaş anında sinirlenmemdir.”
Hz. Ali sonunda şunları söyledi:
“O, hamakatından taşa taptı. Ben de doğruluğumdan Muhammed’in rabbine!
Onu kum dağları arasında yatan bir hurma ağacı gibi toprak içerisinde
düşmüş olarak bıraktığım zaman döndüm. Onun elbiselerini almaktan iffet
ettim, namusuma yedirmedim. Eğer ben düşmüş olsaydım mutlaka o benim
elbisemi soyup götürürdü. Ey hizibler cemaati! Sakın Allah’ın dinini ve
peygamberini mahrum edeceğini sanmayın”.
Sonra Hz. Ali, Hz. Peygamber’e yöneldi. Mübarek yüzü pırıl pırıl
parlıyordu. Hz. Ömer,
“Niçin onun zırhını sırtından çıkarmadın? O zırhtan daha kuvvetlisi
Araplarda yoktu!” deyince, Hz. Ali,
“Ona vurdum. O, avret mahallerini bana gösterdi. Ey amcamın oğlu! Onun
elbisesini soymaktan artık haya ettim” dedi.[1]
-------------------------------------------------------------------
[1] Bidaye, IV/106 (Beyhaki yoluyla İbn İshak’dan).
Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 2/6-8
Rivâyete göre Hz. Ali der ki: "Hayır dört şeyde toplanmıştır: Susmak,
konuşmak, bakmak ve hareket(eylem,uygulama). Allâh'ın adı geçmeyen bir
konuşma boştur. Tefekkürü olmayan bir susma unutkanlık ve dalgınlıktır.
İbretle olmayan bakış gaflet, Allâh'ın rızası için olmayan hareket
kayıptır. Allâh, konuşması zikir, susması fikir, nazarı ibret, hareketi
ibâdet olan kimseye rahmet etsin. İnsanlar böylelerinin elinden ve
dilinden selâmettedir."

HZ. ALİ VE DÖRT KAPI
Ol
kişi dört kapı kırk makamı eksiksiz olarak yerine getirirse ancak sırrı
Hakikat’a ulaşır”. HACI BEKTAŞ VELİ.
Dört
Kapı şunlardır:
1. Şeriat
2. Tarikat
3. Marifet
4. Hakikat
Bu her kapının on makamı vardır.
Şeriat
ve
Tarikat
makamları şekli ritüellerle birlikte herkesin bildiği yalan söylememek,
inançlı olmak, fiziken, kalben temiz olmak, iyiliği dilemek, hizmet etmek,
tevazu sahibi olmak, kötü sözden sakınmak, kalb kırmamak, anlayışlı
hoşgörülü olmak, güzel huylu olmak, sabırlı olmak, sevmek, çömert olmak,
şefkatli olmak, ilim öğrenmek, çalışmak, ibadet etmek, oruç tutmak, nefsine
hakim olmak, olumsuz konuşmamak, hayır konuşmak, insanları saymak ve benzeri
halleri, tanımlamaları içine alan örnek insan olmak dediğimiz güzel olan tüm
davranış düşünüş biçimlerini vurgular.
En son noktada
marifet’le
Hakikat
kapıları birleşir. Bu noktada olan şey
özünü
bilmek ve Tanrısal sırrı öğrenmek, Tanrısal varlığa ulaşmak ve Hakla bir
olmak.
Hz.Ali
her
zaman Hz. Muhammed’in yanında bulunmuş ve onun sohbetinden yararlanmış,
onunla birleşmiş, bütünleşmiş ve onunla Hak olmuştur. Ondan büyük İlim
öğrenmiş ve Hz. Muhammed onun için ‚’’ Ali benim ilmimin haznedarıdır’’
hadisini söyleyerek onun ne kadar bilgili ve alim olduğunu vurgulamıştır.
Hz.
Ali sürekli ibadet eden ve oruç tutan bir insandır. Hatta 3 gün üst üste oruç
tutuğu, 3 gün üst üste tam orucunu açmak istediği zaman kapısına yoksul veya
kölelerin gelip sadaka istediklerini, Hz. Ali’nin de bu rızkını onlara
vererek orucuna devam ettiği bilinir.
Hz.
Ali, Hz. Peygamberin emirlerine, sözlerine ve icraatlarına sürekli uymuştur.
Peygamber onun için ‘’ Ali benim bilgimin kapısıdır. Tebliğe memur olarak
gönderdiğim şeyleri benden sonra ümmetime bildiren, açıklayan kişidir. O’nu
dinleyin. O’na baş kaldırmak nifaktır’’ diyerek bunu teyit etmiştir.
Hz.
Ali sadece şefkatli değil aynı zamanda ‘’Merhamet ve ibâdetlerin en
hayırlısı, gizli sadaka vermek ve inzivâ köşesinde ibâdet etmektir.’’
Diyerek yoksulları korumanın da merhametlerin en iyisi olduğunu
vurgulamıştır.
Hz.
Ali son derece temiz bir zattır. Bu temizliği sadece dış görünüşü,
elbiselerinin temiz olması değil, beden ve ruh temizliğde içerir. Onun
‘’Bedenin orucu, irâde ve ihtiyarla azaptan korkup sevâba girmeyi, ecre nâil
olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, beş duyuyu öbür
suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu,
dil orucundan; dilin orucu, karnın orucundan hayırlıdır. Veya ‘’Dilini küfre
alıştırma. Tatli dilli ol. Yoksa önüne gelene havlayan köpeklere dönersin.
Halkı zorla kendine nefret ettirirsin.’’ Sözleri bunun kanıtıdır.
O
büyük zat aynı zamanda yüzlerce güzel sözünde halka hep güzel öğütlerde
bulunmuş ve bilgeliğini halkı ile paylaşmıştır. Üstelik öğüt ve nasihatlarda
bulunurken de sonsuz tevazu göstermekte ve öğütlerin başkalarının yanında
verilmemesini talkin etmektedir. ‘’Bir insana başkaları yanında verilen
öğüt, öğüt değil, hakarettir.’’ Sözü onun ne kadar ulu bir insan olduğunun
kanıtıdır. Öğütlerinde her türlü güzelliği sıralayan ve iyiliği telkin eden
Hz. Ali, ‘’ En akıllı insan, öğütleri dinlemekten vazgeçmeyen insandır’’
sözü ile insanları öğüt dinlemeye davet eden bir mürşittir. Kendisinin de,
Hz. Muhammed’den çok şey öğrendiğini ifade ederek ‘’Ben Peygambere bir şey
sorunca beni bilgilendiriyordu. Ben sessiz kalınca da O konuşmaya
başlıyordu’’ diyerek bir Mürşide bağlanmanın öneminden bahs etmektedir. ‘’
Söyleyene değil, söylenene bak’’ sözleri ile bilginin önemine vurgu yaparken
aynı zamanda ‘’En faydalı bilgi, uygulanabilendir.’’ Diyerek insanları
yararlı bilgi vermene teşvik etmektedir.
Hz.
Ali tüm yaşamı boyunca bildiklerini halk ile paylaşan, halka hizmet etmeyi
ibadet olarak gören ve hizmeti paylaştıran bir zattır. Onun için Hz.
Muhammed Hadislerinde ‘’ Ali benim bilgimin kapısıdır. Tebliğe memur olarak
gönderdiğim şeyleri benden sonra ümmetime bildiren, açıklayan kişidir. O’nu
dinleyin. O’na baş kaldırmak nifaktır’’ diyerek insanların yüzlerini Hz.
Ali’ye dönmelerini ister.
Adaletli davranmayı yayınladıkları genelgelerde de sürekli vurgulayan Hz.
Ali, yöneticilere yönelik ‘’Adalet, halkın dirliği ve düzeni, idarecilerin
ise süsü ve güzelliğidir.’’ Sözleri ile adaletli davranmayı sürekli teşvik
etmiştir.
Hz. Ali son derece sabırlıydı, bu sabrı herkesde görülemeyecek kadar
fazlaydı. Bu konuda ‘’Kendini güçlükler karşısında sabretmeye alıştır, çünkü
haksızlık karşısında Hak için sabretmek en iyi ahlâktır.’’ Sözleri bunu çok
iyi yansıtır. Keza ‘’..Sabrediniz, çünkü sabır îmana nispetle cesetteki baş
gibidir. Başı olmayan bedenden hayır, sabır olmadıkça da imandan hayır
gelmez’’ sözlerinden de anlaşılacağı gibi sabrı imanın bir boyutu olarak
yansıtır.
Aslında haksızlıklara karşı son derece hassas olan Allahın Aslanı ünvanlı,
gücü ve kuvveti destanlara sığmayan Hz. Ali’nin şahsına ve ailesine yapılan
bu zulümler karşısında sessiz kalmasının nedenlerinden bir tanesi de sabrını
göstermeye yöneliktir.
Bir Hadisinde ‘’ Benden sonra Islam kanı dökülmesin’’ diyen Hz.
Muhamammed’in sözleri doğrultusunda bu sorunu şahsileştirmeyerek büyük bir
tevazu göstermiştir. Onun ‘’ Sabır iki türlüdür. İstemediğin, hoşlanmadığın
şeye sabretmek; Sevdiğin, istediğin şeye sabretmek.’’ Sözlerinde sabrı ikiye
ayırarak bunu çok güzel açıklamaktadır. ‘’Sabır en güzel huy, ilim de en
şerefli süs eşyasıdır’’ sözlerinde Hz. Ali, Sabrı en güzel huy olarak
göstermekte ve insanların karşılaştıkları olaylar karşısında sabır
göstermelerini önermektedir. Gene ‘’Kendini güçlükler karşısında sabretmeye
alıştır, çünkü haksızlık karşısında Hak için sabretmek en iyi ahlâktır’’
sözlerinden de anlaşıldığı gibi Hz. Ali insanlar hem zorluklar karşısında
sabırlı olmayı, aynı zamanda da sabrın adaletle karşılık bulmasının doğruluk
olduğunu beyan etmektedir.
Hz. Ali İnsanlara sabırlı olmalarını telkin ederken, aynı zamanda onların
ümitsizliğe düşmemelerini, her olgunun koşullarının kendisine uygun
elverişli duruma gelmelerini, bununda azim ve çaba gösterilerek elde
edilebileceğini göstermektedir. Onun ’’Azim ve sebat, insanların en büyük
yardımcısıdır’’ sözleri bunu açıkça göstermektedir. Yaşanılan şeylerden
ders çıkarılmasını, bunun yaşam için önemli olduğunu ‘’Her şeye ibretle
bakınız. Ve gördüklerinizden ibret alınız’’ sözleri ile vurgulamaktadır.
Yaşamın ibretlerle dolu olduğunu, yeteri kadar ibret alınacak konunun
bulunduğunu, ancak insanların genellikle bundan ders çıkarmadıklarını
dahiyane bir şekilde izah ederek ‘’İbret alınacak şeyler ne çok, ibret
alanlarsa ne az’’ sözleri ile bunu açıklamaktadır. Onun ayrıca ‘’Çok akıllı
kimseler, başkalarının hatalarından öğrenirler ve hata yapmazlar, akıllı
insanlar hata yapar ve ders çıkararak bir daha yapmazlar. Ahmak insanlar da
sürekli hata yapar gene ders çıkarmazlar’’ sözleri yaşamdan ders çıkarma
konusunda ne kadar derin bir sınıflandırmaya sahip olduğunu ortaya koyar.
Hz. Ali imkânların sosyal bir biçimde paylaşılmasından yanadır. Bu yüzden
elindeki tüm imkânların / nimetlerin adil dağılımını savunur, söyler ve
uygular. ‘’Akıllı olan kemal, cahil olan mal ister’’ sözünde görüldüğü gibi
dünya malını fazla tasarruf etmenin erdem olmadığını vurgular ve Kemaletin
maldan daha hayırlı olduğunu telkin eder. Bu şu anlama da gelebilir. Dünya
malına fazla yatırım yapmaktan ise sosyal ilişkilere ve bilime, adalete
yatırım yapılması anlamındadır. Yoksul ile dayanışmayı savunurken de, onun
onurunu son derece gözetir. ‘’Yoksula yardımı dilenmeden yap. Sen onu el
açmak zorunda bırakırsan, verdiğin sadaka ile, onun sadakadan daha değerli
olan haysiyetini satmaktan kurtarırsın’’ sözlerinde ki büyük erdem de
gösteriyor ki, yoksula yardım edilirken başa kakılmamasını ve karşılıksız
biçimde yoksul onuru gözetilerek yapılmalıdır.
Hz. Ali insanların dünya malı için çok fazla tasarrufta bulunmasına hoş
bakmaz. Kimsenin yerin altına fazla bir şey götüremiyeceğinden hareketle
‘’Ey Âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi, başkası için
biriktirmedesin’’ diyerek buna özellikle dikkat çeker. Cömertliğin,
paylaşmacılığın çok büyük erdem olduğuna dikkat çekmek için ‘’Kendini
cömertliğe alıştır ve her ahlakın en iyisini seç; çünkü iyilik alışkanlık
haline gelir.’’ Veya ‘’ Dünyada yoksulu doyurmak kadar büyük iyilik yoktur.
Bunu yapanlar, âhirette mutlaka mükafatını bulur’’ sözleri ile insanları
elindeki nimetleri, olanakları başkaları ile paylaşmayı önerir. Tabii eldeki
olanak veya nimetleri sadece dünya malı ile de sınıflandırmaz.
Onun gözünde bilgi de bir servettir ve bunu defalarca belirtmiştir. Onun
için bilginin de paylaşılmasından yanadır ve bunu ‘’Bildiği halde susmak,
bilmediği halde konuşmak kadar çirkindir’’ sözleri ile açıklamıştır. Ayrıca
nimetlerin ve olanakların paylaşılması konusunda da dikkatli olmakta ve son
derece temkinli önerilerde bulunmaktadır. ‘’ Bilgiyi ehli olmayana veren, o
bilgiye zulmetmiştir’’ sözleri buna çok önemli örnektir.
Hz. Ali son derece büyük bir alim, saygın ve dinlenilir kişi olmasına ve bir
ara Halife olmasına rağmen son derece mütevazidir. Alçakgönüllüdür. Tevazu
sahibidir. Özünü fakir gören Şahı Merdan’dır. Bu tevazuluğunda ‘’ Akıllı
insanlar az konuşur. Çok söyleyenler, yalnız ahmaktırlar’’ diyerek alimlerin
dahi çok fazla konuşmamalarını, az ve öz, ayrıca yerine göre konuşmalarını
önerir. Alçakgönüllüğün bir erdem olduğuna dair söylediği ‘’ Alçak
gönüllülük, ilimin meyvesidir’’ sözleri alimlerin dahi bu konuda tevazu
göstermelerini talep etmeye yöneliktir. Onun ‘’ Alçak gönüllülük, en büyük
şereftir’’ sözleri ile kişinin özünü fakir görmesine yönelik ciddi bir
göstergedir.
Hz. Ali’nin ’’ Bilmediğin şey hakkında konuşmayı ve üzerine düşmediği halde
söz söylemeyi terk et’’ sözleri insanları alçakgönüllüğe ve tevazuya davet
eden beyanlarıdır.
Şahı Merdan Ali’nin özünü fakir görme konusunda son derece belirgindir. ‘’
Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de küçücük bir gönülden
içeri giremezsin’’ sözlerinden anlaşılacağı gibi gönül yapmanın, özünü fakir
görmenin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu vurgular. Ayrıca bunu sağlarken
adaletten vaz geçilmemesini de özellikle vurgular. Onun ‘’ Bin defa mazlum
olsan da bir defa zalim olma’’ sözleri bunu bir ön koşul olarak gösterir.
Hz. Ali için söylenen Şahı Merdan, mertlerin, doğruların Şahı anlamına
gelir. O Tarikat kapısında Mürşüt olan Hz. Muhammed’den sonra ki en önemli
kapının eridir. Orada ki yeri ve makamı Pir’lik makamıdır. O Pir’lerin Piri,
Şah’ların Şahı’dır.
Hz. Ali, Peygamberin bir çok Hadisinde ve Gadirhum da yerine vekil tayin
ettiği Halife’dir. Tarikatta ona erkânı ve ilkelerini gözeten de denir. O
Ulu zat Hz. Muhammed ile defalarca Cem’e girmiş Can ile Canan, bütünleşen
olmuştur.
Marifet kapısının makamları
1. Edepli (EDEB) olmak,
2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak,
3. Perhizkarlık,
4. Sabır ve kanaat,
5. Haya (Utanma),
6. Cömertlik,
7. İlim,
8. Hoşgörü,
9. Özünü bilmek ve
10.Ariflik.
Marifet Kapısı, kişinin Tarikat kapısında öğrendikleri ve ulaştıkları ile
duygu ve ilimde en üst düzeye ulaşmak. Ve Tanrısal sırlara erişmektir.
Bildiklerini özümseyerek bunu Tanrının sunduğu verilerle derleyip yorumlama
ve sunabilmektir. Basit bir dille ve anlatmak gerekirse örneğin Tornacık
Mesleğini başarı ile öğrenen bir ustanın hünerlerini ortaya koyarak sanatını
sergilemesidir. Demiri ateşte döverek ondan tabak, kaşık yapmaktır.
Marifet Kapısında Evliyalar Şahı Hz. Ali
Hz. Ali, 18 bin Alemi var eden nura gösterdiği tam rızâdan olayıda ona "Mürteza"
adı da verilmiştir.
Hz. Muhammed, 23 Şubat 632 tarihinde (2) Veda Hutbesinde 100 bin civarına
ulaşan Ashaba dönerek şöyle demiştir. Ey Ümmetim, Size 2 emanet bırakıyorum.
1- Allahın kelamı Kuran-ı Kerim, 2- Ehli Beyt’i. ‘’Kuran ve Ehli Beyt ipine
sım sıkı sarılın. Kevser Havuzunda her iki emanet bir birinden ayrılmadan
bana ulaşacaktır. Ehli Beyt’im, Nuh’un gemisi gibidir. Gemiye binenler
kurtuldular, binmeyenler helak oldular’’. (Ehli Beyt, Hz. Muhammed’in
ailesi demektir ve 1- Hz. Muhammed, 2- Hz. Ali, 3- Hz. Fatma, 4- Hz. Hasan
ve 5- Hz. Hüseyin olmak üzere toplam 5 kişidirler. (172)
Hz. Muhammed bu vasiyeti elbette sadece akrabası olduğu için yapmamıştır. Bu
vasiyet Allahın emridir.
Maide Sûresi'nin 55. ayeti olan ve “Velâyet Ayeti” diye adlandırılan, “Sizin
veliniz, yalnız Allah, O'nun Peygamberi ve iman eden, ibadet eden ve rükû
halinde zekât verenlerdir.” Ayette kast edilen Evliyalar Şahı Hz. Ali’dir.
Kuranı Kerim de Hz. Ali üzerine inen çok sayıda ayetler vardır. Bu vesile
ile Hz. İmam Murteza’ya ilgileri, onun için söylediği ‘’Ali’nin eti benim
etimdir. Ali’nin canı benim canımdır. Ali’nin kanı benim kanımdır. Her kim
ki Ali’yi severse, beni sever, Beni seven de Allahı sever. Her kim ki Ali’ye
düşman olur, bana da düşman olur, Bana düşman olan Allaha da düşman olur.
Ali’nin dostluğunu kazanan benim dostluğumu, benim dostluğumu kazanan da
Allahın dostluğunu kazanır’’ sözleri sadece akrabalık bağları ile
açıklanamaz.
O Ulu
zat Yüce Allahın da sevgili bir kuludur. Hz. Ali’yi anlatmak için okyanus
kadar çok mürekkeplerin dahi yazmaya yetmeyeceği erdemleri, Hz. Muhammed’in
onu meth eden sayısız Hadisleri vardır.
Bu
Hadislerin birinde Hz. Muhammed şöyle buyururlar. ‘’Ali dinin direğidir’’ Hz.
Ali’nin uğruna canlarını seve seve verenler, onun eşiğine yüz sürmek için
bir birlerini adeta ezenler, kabri olduğuna inanılan Necef’te sırf bu aşk
için gönüllü turap olanların hikmetlerinde aradığı Ali tüm Evliyaların Şahı
oluşudur. Tüm Evliyalar Hz. Ali’nin aşkı ile tutuşur ona sevgi ve
bağlılıklarını söz ve şiirlerinde büyük bir coşku ile aktarırlar. Tüm
Erenlerin, Babaların, Dedelerin, Dedebabaların, Alp Erenlerinin Evliyalar
Şahı diye bahsettikleri ve ‘’onu anmak ibadettir’’ dedikleri, tüm dualarında
adı geçen Hz. Ali, son derece huyu güzel bir zattır.
Adına ‘’Adı güzel, kendi güzel’’ denilerek deyişler okunan, mersiyeler
dizilen Hz. Ali, edebi ciddiyetle önemseyen bir Evliyadır. ‘’Akil kişi,
kemâl taleb eder’’ sözünde gördüğümüz gibi Hz. Ali Kemalete önem
vermektedir. ‘’Başkasında gördüğün fena bir huyu hemen nefsinde ara ve ondan
kaçın’’ diyerek insanlara bunu başka bir şekilde daha aktarmaktadır.
‘’Cehalet ve gaflet alimin kalbinde olmaz. Fakat alimler, zengin cahillerin
karşısında, ancak ilim sayesinde yükselirler’’ beyanları ile ve ‘’Ayıbın en
büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken, başkasını ayıplamandır’’
diyerek insanları iyi huylu olmaya ve edepli olmaya davet etmektedir.
Hz. Ali insanları Bencillik, kin ve garezden uzak tutmak için son derece
anlamlı sözler buyurmuşlardır. ‘’Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele
etmeyin. Emriniz altında bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip
kendinizi kaybetmeyiniz’’ sözlerinden de anlaşılacağı gibi bu
alışkanlıklardan caydırmaya davet eder. ‘’Amellerin en zoru üçtür. Bunlar;
nefsin hakkını verebilmek, her halde Allah'u Teâlâ'yı hatırlayabilmek,
kardeşine bol bol ikramda bulunabilmektir’’ diyerek insanların hoş olmayan
alışkanlıklarından caymaları hakkında yol gösterir. Burada nefsin kontrol
altına alınması, başka bir deyim ile nefse perhiz uygulamayı önerir. Onun
‘’Cenabı Hak, Kibir edenleri bayağı ve aşağılık kılar’’ deyimleri nefsine
gem vurmaya yönelik beyanlarıdır. ‘’Geçimini mertce kazanmaya çalış. Nefsini
alçaklıktan koru ki, fakir olsan bile şerefli kalasın’’ sözleri nefsini
kontrol altına almaya yönelik örneklerdir.
Hz. Ali yaşamında her zaman sabır göstermiş ve kanaatkâr olmuştur.
‘’Hayatın, karşısına çıkardığı müşkül hadiselere sabır ve tahammül et.
Onları, hiç kimseden bilme ve hiç kimseye karşı kalbinde bir buğz ve adâvet
besleme; hiç kimseye hiddet ve şiddet gösterme. Bu suretle hareket edersen,
en büyük müşkülleri bile yenersin ve sen de “İnsân-ı kâmil” mertebesine
erersin’’ diyerek insanlara erdemli olmanın güzel örneklerini sunar.Bu
söylemlerini gene doğruluk ve doğru bilgi ile güçlendirir. ‘’Doğruluk en iyi
yol, bilgi en iyi kılavuzdur’’ ve ‘’ Doğru söz söyleyenin delili kuvvetli
olur’’ açıklamalarından görüldüğü gibi sürekli doğruluğu ve iyiliği rehber
edinilmesini salık verir.
O Ulu zat sadece tek tek bireyleri değil, yöneticileri ve yönetici
adaylarının da dikkatini çok yönlü erdemli olmalarını telkin eder. Tasavvuf
yolunun en temel yaşam değerleri ve güncel kavramları olan edep ve haya
konusunda bakınız neler buyuruyorlar. ‘’ Halkın önderi olmak isteyen biri
önce kendisini ıslah etmeli, daha sonra başkalarını ıslah etmeye başlamalı
ve söz ile diğerlerine edep öğretmeden önce güzel davranışı ile onlara edep
öğretmelidir’’ demektedir. Burada Hz. Ali insanlara öncelikli olarak
yasalarla değil güzel davranışlarla örnek olunması gereketiğini
anımsatmaktadır. ''İnsandaki edep, onun altınından daha iyidir’’ ve
‘’İnsanların güzel edebe, altın ve gümüşten daha çok ihtiyaçları vardır’’
beyanlarından anlaşılacağı gibi edepli olmanın varlık olmaktan çok daha
önemli ve gerekli olduğunu izah etmiştir. Gerçekten insanoğlu sadece kendi
kantarına çektiği iyi amellerden vefa bulabilir. ‘’ Hacı (Hace) Bektaş
Veli’nin buyurduğu EDEP (Eline, Diline ve Beline sahip olma) kavramları önce
onun tarafından dile getirilmiş, aynı inancın devamı olan Anadolu Evliyaları
da bu söylemi yüzyıllardır devam ettirmişlerdir.
Hz. Ali biraz da bu söylemlerin öncüsü olarak Evliyalar Şahı’dır. Deyişlerde
okunan Güzeller Sultanıdır.
Hz. Ali efendimiz ‘’Cömertlik alışkanlıkların en üstünüdür’’ derken sadece
maddi bir bedeli olan malı değil, bilgiyi, iyi huyu, acılara ortak olmayı ve
toplumu çok yönlü ilgilendiren her şeyin paylaşımını esas almaktadır. ‘’
Kendini cömertliğe alıştır ve her ahlakın en iyisini seç; çünkü iyilik
alışkanlık haline gelir’’ sözleri ve ‘’Sizler mallarınızla halkı
kuşatamazsınız (onların gönüllerini hoş edemezsiniz); öyleyse açık yüzlülük
ve güzel davranışınızla onları kuşatınız; çünkü ben Allah Resulünün şöyle
buyurduğunu duydum: "sizler, mallarınızla halkın gönüllerini hoş
edemezsiniz; o halde ahlakınızla onların gönüllerini hoş edin" beyanları bu
konuda ne kadar geniş ve çok yönlü düşündüğünün en açık kanıtıdır.
Hz. Ali ilim konusunda zamanının en büyük alimlerindendir. O sadece Kuran,
Hadis ve din bilimi konusunda değil, zamanın en ileri Matematikçisi, Fen
bilimcisi, Tarihçisidir. Onda var olan bilginin derinliği karşısında onu
incelemeye çalışan araştırmacılar adeta bir birleri ile yarışırlar. O büyük
zat mütevazi ve Kemaleti ile insanları gelip kendisinden ihtiyaç durdukları
alanlarda bilgi edinmesi için defalarca çağrılarda bulunmuştur.
Onun derin bilgisinden sadece dostları ve sevenleri değil, ona bir türlü
mesafeli olan kişiler de yararlanmış ve bunu da kendileri gene açıkça ifade
etmişlerdir. Hz. Ali bir mübarek sözünde ‘’Hz. Peygamber'den duyduğum hiçbir
şeyi unutmadım’’ diyerek açıklamışlardır.
Ayrıca ‘’Allah’a yemin olsun ki, inen bütün ayetlerin ne hakkında, nerede ve
kimin hakkında nazil olduğunu biliyorum. Allah bana düşünen, sorgulayan bir
kalp ve açık bir dil vermiştir’’ ve ‘’Allah’ın Resulü bana her birisinden
bin kapı açılan tam bin ilim kapısı öğretti’’ sözleri ile de beyan
etmektedirler. O ulu zat bir çok defalar ‘’Sorun bana bilmediğiniz
konuları’’ anlamında yaptığı çağrılar ile bilgisinden insanları
yararlandırmaya çalışmışlardır.
Hutbelerinde ve yayınladıkları genelgelerde, Valilere yazdığı mektuplardan
anlaşıldığı gibi o bilgi donanımı bakımından gerçek bir dehadır. Onun en
büyük özelliklerinden biri de bilgiyi insanların yararına kullanmaya
gösterdiği olağan üstü çabasıdır. ‘’İlim bütün iyiliklerin anahtarıdır.’’
Sözleri bunu çok açık ifade etmektedir.
İlme yaptığı vurgularda alimi sürekli gözeten, kollayan ve bilgiye yatırımı
teşvik eden özellikleri görülür. ‘’İlim maldan hayırlıdır: İlim seni korur,
malı sen korursun. Mal vermekle azalır, ilim öğretmekle artar. İlim
hakimdir, mal ise mahkum. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur.
İlim ruhun hakimidir. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim
ruhun gıdasıdır, mal ise cesedin gıdasıdır. Mal uzun zaman sürecinde
tükenir, ilim uzun zaman sürecinde tükenmez ve eksilmez. İlim kalbi
aydınlatır, mal ise kalbi katılaştırır. İlim peygamberlerin mirasıdır, mal
ise eşkıyaların mirasıdır’’ sözleri ile insanları dünya malı yerine bilgiye
yatırım yapmaları ve bunu insanların yararına kullanmaları konusunda sürekli
çağrıda bulunur.
’’İlimden başka her şey azaldıkça değeri yükselir. İlim ise çoğaldıkça
değeri yükselir’’ tespitleri de gene onun deyimleridir.
Hz. Ali son derece hoşgürülür. Bunu güncel yaşamına sürekli uyarlıyan,
insanları da buna davet eden bir kişiliktir. ‘’Gerçek karşısında öfkelenmek
ayıptır’’ ‘’ Güler yüz göstermek, cömertlik yerine geçer’’ beyanları ile
insanları hoşgörülü olmaya, tevazu göstermeye, mütezavi olmaya davet eder.
Hoşgörüşünden sadece yol ve inanç konusunda taviz vermez ve diğer insanları
buna riayet etmeye davet eder ‘’ Yol cümleden uludur’’ beyanları bunu açık
şekilde izah eder. ‘’Hizmetçiniz Allah'a itaat etmezse onu cezalandırınız,
ama eğer size itaat etmezse onu bağışlayabilirsiniz’’ açıklamalarında
görüldüğü üzere sadece yol konusunda tavizkâr değildir.
Hz. Ali özünü bilen ve buna riayet edendir. ‘’Haddini bilen kimse, hakaret
görmez’’ açıklamaları ile insanları özünü bilmeleri, haddi olmayan konularda
süküt göstermelerini, bilmedikleri konularda konuşmamaları, gerekli olmayan
yerlerde konuşmamalarını, telkin eder. ‘’İnanan insanın yüzünde güleçlik
vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden
alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur,
düşünmesi derin, susması fazladır. Vakti yoktur, çok şükreder, çok sabreder,
düşünceye dalmıştır. İhtiyacı olanları görünce, kendi ihtiyacını hatırlamaz
bile. Hûyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından
serttir, hûy bakımından alçak’’ tanımlamaları ile insanların hem özünü
tanımalarını, hem de her konuda diğerlerine örnek olmaları gerektiğini
açıklar.
İnsanların konuşurken bir birlerine saygılı olmalarını, bir birlerinin
sözlerini kesmemelerini, sohbetlerini bir muhabbet ortamında sürdürmelerine
yönelik şöyle bir örnek sunar ‘’ Ben Peygambere bir şey sorunca beni
bilgilendiriyordu. Ben sessiz kalınca da O konuşmaya başlıyordu’’
Elbette Hz. Ali bu misali, diğer insanların örnek almaları için
açıklamıştır. Burada elbette gözetilen ayrıntı, bilindiği gibi kişinin
kendini bilmesidir. Anadolu sufileri arasında söylenen bir söz vardır. ‚’
Sen, seni bil ki, alem de seni bilsin’’. Kişi kendini bilmek istiyorsa özünü
bilecek ve Arif olacak.
Hz. Ali’nin ’’Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyene
hatasını, başka birini misal göstererek anlatınız’’ örneği, gene ’’
İnsanlarla öyle güzel geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı
sevgiyle çağırsınlar sizi’’ beyanları onun ne denli İnsan-ı Kamil olduğuna
örnektir.
Gene ‘’ Ben mü’minlerin emîriyim; onların en yoksulunun geçindiği gibi
geçinmek zorundayım’’ açıklamasında, Halife olduğu ve devletin tüm
olanaklarından yararlanma imkânlarına rağmen bunu kişisel imtiyazlar olarak
kabul etmediği, tam tersine Halkın en yoksulunun yaşadığı düzeyde yaşamayı
hedeflemesidir. Kurani Kerim de Cenabı Allah ‘’ Bana kul olarak yaptığınız
kusurlarınızı af edebilirim, ama karşıma kul hakkı ile gelmeyiniz’’
demektedir. Bu anlamda Allah bile kul hakkına karışmamakta ve sorumluluğu
muhatabına havale etmektedir.
Ebu Hureyre'den aktarılan bir Hadis de Hz. Peygamber, ‘’...üzerinde kul
hakkı bulunan kişilerin kendilerini mazlumlara bağışlatmalarını...’’
öğütler.
Böyle ulvi değerler ve inançlar manzumesinde Hz. Ali’nin yada aynı görüşleri
paylaşan başka bir Ulu insanın kul hakkına riayet etmemesi düşünülemez.
İşte Hz. Ali’nin buyurduğu, ‘’...onların en yoksulunun geçindiği gibi
geçinmek..’’ deyimi hem dünya malı, hem de itibar ve diğer nimetlerin
palaşılmasını içermektedir.
Onun bu saygın duruş ve söylemi ile günümüz varlıklılarının ve devlet
erkânının bu konuda ki sorumsuzlukları kıyaslandığında ne kadar büyük bir
fark olduğu açıkça görülebilmektedir. Onun geçen bunca Çağlara ve yüzyıllara
damgasını vuran, bunca zamana rağmen tarihe karışmak yerine daha büyük bir
sevgi ve saygı ile anılmasının hikmetlerinden biri de bu olsa gerektir.
‘’Halka hürmet edenler, hürmete mazhar, halkı tahrik edenler hakarete layık
olurlar. Hakiki dost; sıkıntılı zamanlarda, senin gurur ve izzet-i nefsini
kırmadan, sana yardım edenlerdir’’
Hz. Ali ayrıca Hz. Muhammed’in vahiy katipleri arasındadır. Kendisinden
aktarıldığına inanılan Hadis sayısı 586'dır. Büyük ilim sahibi olmasının, Hz.
Muhammed’in tüm sırlarına vakıf olmasının hikmetlerinden biride budur.
Bütün
bu söylemler, yol göstericilikler, örnek duruş ve beyanlar, olağanüstü çaba
ve özellikleri onu tüm Evliyaların Şahı yapmıştır. Evliyalar onu öyle görmüş
ve inanmışlardır. Hz. Ali ismi tüm Evliyaların gözünde büyük bir Şah,
Ulu’ların en Ulu’sudur.
Hakikat kapısının makamları
1. Alçakgönüllü olmak,
2. Kimsenin ayıbını görmemek,
3. Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek,
4. Allah’ın her yarattığını sevmek,
5. Tüm insanları bir görmek,
6. Birliğe yönelmek ve yöneltmek,
7. Gerceği gizlememek,
8. Manayı bilmek,
9. Tanrısal sırrı öğrenmek ve
10.Tanrısal varlığa ulaşmak ve Hakla bir olmak.
HAKİKAT:
Hakkı görmek, zaman ve mekan içinde Tanrısal alemin gücü içerisinde
erimektir.
Hakikat Kapısında Varlığın Nuru Hz. Ali
Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye bir Hadisinde iltifatta bulunarak "Ebû Türâb"
demiştir. Hakikat kapısının dört anasıra göre karşılığı Turab olmak, ona
ermektir. Toprak her şeyi karşılıksız verir, karşılıksız alır. Her zaman
ayaklar altındadır yani en alçak gönüllüdür. Herkes tarafından çiğnenmiş
olmasına rağmen kimseye dert yanmaz. Herkese hoşgörü ile, sevgi ve şevkat
ile yaklaşır. Toprak cömerttir. Toprak berekettir. Toprak, onla başlayıp
onla bitmektir.
Ebu Türap, Alevilikte Hz. Ali şahsında toprağın babası anlamına gelir. Bu
onun mütevaziliği yanında evrenin – Her şey doğadan gelir, doğaya gider-
felsefesinden kaynaklanır. İnsanoğlu doğar, büyür, yaşar, ölür ve toprak
olur. İnsan günü gelince toprak olur, toprakla birleşir ve bütünleşir. Ona
karışır.
Turab, bitki, hayvan ve insanda gizli olan gerçek öz hep Hakk'ın kendisidir.
Kendini kendisine ancak dördüncü kapıdan sonra anlatabilmiştir. Eba Turab'ın
anlamı da, bütün varlık alemi Hz. Ali'nin nurundan olmuştur. Bütün bu
aşamaları yaşayan, bilinmesini isteyen Ali'nin kendisidir. ( Burada Hz.Ali
insanda tecelli eden ilahi iradi nura ayna olma mertebesinden ötürü bir
anlam bir değer gizler içinde. Bu insan olmanın anlamına dair bir değerdir.
Hz.Ali o nuru kendi varlığında tecelli ettiren temsili bir figürdür
sadece.Her insanda o nur açığa çıkmayı bekler.)
Hz. Ali, İslamiyette, Hz. Peygamberden sonra en büyük temsilcisidir. Onun bu
Ulu zat hakkında buyurduğu ‘’Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır, şehri
dileyen kapıya gelsin, Ben hikmetin şehriyim, Ali kapısıdır hikmetin dileyen
kapıya gelsin” deyimi bunu doğrulamaktadır.
Diğer bir Hadislerinde de: “ Ali bendendir ben ondanım, ben kimin mevlası
isem, Ali de onun mevlâsıdır. Ali insanların hayırlısıdır. Kim bu kabul
etmezse, gerçektende kafir olmuştur...” buyurmuşlardır.
Hz. Muhammed, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Ali ilişkisini şöyle anlatıyorlar. “
Ali, Kur’an iledir ve Kur’an Ali ile; ikisi havuz kenarında benimle
buluşuncaya kadar ayrılmazlar.”
Buhari’den aktarılan bir Hadise göre ise şöyle buyurmuşlardır. ‘’Ya Ali,
bana, Harun’un Musa’ya yakınlığı gibisin. Yalnız benden sonra peygamberlik
yoktur’’
Asbağ bin Nebate’den aktarıldığına göre ‘’
‘’Kuranın çeyreği Ehli Beyt’i kapsamaktadır. Hz. Ali de Ehli Beyt’in reisi
konumundadır. Yalnız Hz. Ali için özel olarak inen ayetler üç yüzün
üstündedir’’
Çetin
BAL: Hz.
Muhammet'in varlığı içinden yansıyan allah'ın nuru Hz. Ali'ye aksetmiştir. Ordan da
bu nurun ışığı islam tasavvuf'u adı altında sayısız evliya, eren, sufi,
mutasavvıf, veli zatların ilmi varlıkları içinde kendini açığa vurmuştur halka yansıtmıştır.Her veli, düşünür, ermiş yada tasavvuf üstadı kendi görüş
ufukları ve kabları nispetinde bu ışıkla dolup gönül aynalarından halka bu
manevi ilmi sözlü olarak hal olarak (keramet ehli) kendi kapasite ve
kabiliyetleri, kendi istidatları oranında bu nura(hakkın ışığı) kanal
olmuşlardır.Bu evrensel bir öğretidir.Bu öğretiyi belli bir coğrafyanın
sözlü edebiyatı içine yada islamın kendi kültür çerçevesi içine sıkıştırmaya
çalışmak yanlış olur. Hakikatin bilgisi (ışığı) hiç bir zümrenin, kavmin
yada topluluğun tekeli altında değildir. Her kavim her kültür her allah
dostu kendi dilince kendi ortamının sözlü ve yazılı edebiyatı içinde
bu gerçeği dile getirir.Örnek olarak Yahudi kabala felsefesi yada Hindistan
evliyalarının (yogi'ler, swami'ler.. vb) kültürü içindende aynı gerçek değişik
kelimelerle de olsa da kendini ifşa eder. Bu evrensel bilgileri dünyadaki
yerli halkların(kızıl dereliler, inkalar, mayalar, aborjinler..vb. gibi)
sözlü edebiyatı içinde bile bulmak mümkündür.Eski kadim mısır kültüründe, kayıp kıta Mu ve Atlantis'e ait kadim bilgiler içinde bile bu hakikatin
ışığını bulmak mümkündür. Bu ışığın kaynağını takip etmeye çalıştığınızda
kendinizi yıldızlar arası bir boşlukta başka dünyaların farklı kültürleri
ile karşı karşıya bulmanız mümkündür.
Tasavvufun ana teması Aşktır. Bütün Mutasavvıflar Allah Aşkı üzerinde çok
durmuşlardır..
AŞK
Hakkın varlığı ile salik kendi varlığını yok etmek demektir
__________________
ölmezden evvel ölüp kabre giren anlar bizi ..
Tasavvufçulara göre Hz Musa zahir ilmi, Hz Hızır ise batini ilmi (hakikat)
temsil eder.
Dört kapının son halkası hakikattır. Hz. Hızır Allah tarafından sunulup,
kabeye yerleştirilen "Ledün İlmi" ni Hz. Musa'ya vermekle ona mürşidlik
etmiştir.
Hz. Musa peygamber olmasına rağmen, Allah dostu olan ve bir kul olan
Hızır'ın bildiklerini bilmiyordu.Burada ilmin sınırsız olduğu, bilinmeyen
çok şeyin varlığı ispatlanıyor...
Hz.
Hızır denildiği zaman; İslâm inancı içerisinde darda, sıkıntıda, zorlukta,
çaresizlikte kalanlara, çağırdıkları zaman hemen yardımcı olan; onların
bütün müşkülâtlarını çözen; yer, zaman, mekân, uzaklık, yakınlık gibi
ölçülerin dışında olan; yardımcı ve kurtarıcı melek olarak tasvir edilir.
Tasavvuf , bir yaşama
ve düşünce şekli, bir haldir; yaşamadır. Marifet ise , gönül
hazinesidir ve bu hazine "Aşk" ile ele geçer. Tasavvuf yolunda, nefsin
öldürülmesi değil; terbiye edilmesi esastır... Marfietten hakikate geçişte
içinizdeki sevgi ile birlikte zihin, gönül, akıl, ruh, anlayış kavrayış
genişlemeye başlar.Taki sonsuz, ucu bucağı olmayan bir derya olana kadar
genişleme devam eder.Böyle bir genişleme Marifet’ten Hakikat'e Yol almak demektir.
Tasavvuf yolunun
(Allah’a ulaşma yolunun) ilk adımı SEVGİ’dir... Tasavvuf, İslam’ın
özüdür.Tüm dinlerin özüdür. İslam şeriatının ve dinin batınıdır-gizlisidir.
Tam ve olgun hakikat eri olmanın yoludur. Bu anlamda yaşanan bir " Hal’ dir".
Edebiyat ve söz yani "Kal" değildir. Tasavvuf , Şeriat ve Tarikatı temel ve
zemin alarak ; Marifet ve Hakikatı üstüne bina kılan, diğer bir değişle ;
Şeriatı, Tarikatı, Marifeti ve Hakikatı bir araya toplama - cem etmedir.
Tasavvuf , Allah’ı bilme sanatıdır.
Aşk , Allah’a Yolculuk
eden ; Yolcunun en belirgin özelliğidir Aşkı , aşık olmayana anlatmak mümkün
değildir.
Aşk , insanı zamandan ve mekandan münezzeh olan Hak Katına ulaştırmakta ve
böylece aşık da zaman ve mekan kayıtlarından kurtulmuş olmaktadır.
" İnsan büyük bir şeydir. İçinde her şey yazılıdır. Fakat karanlıklar ve
perdeler bırakmaz ki ; insan içindeki ( verilen ) İLMİ Okuyabilsin. Şimdi
bak , karanlıklar ve perdeler kalksa insan , neler neler öğrenmez ve bilmez
ve kendiliğinden ne türlü bilgiler ortaya çıkarmaz." ( Fİ Hİ MAFİH - MEVLANA
)...
Tasavvuf ve Aşk
Yazar: Türker Ercan
İlk itirazınız bu yazının başlığına olmalı. Böyle başlık mı olur? Tasavvuf
ve Aşk. Tasavvufu ve aşkı birbirinden ayırıp birini diğerine göre anlatma ve
izah çabası. Beyhude uğraş. Aşksız tasavvuf olamaz. Başlığı değiştiriyorum.
Yeni başlığımız sadece ve sadece AŞK.
Tasavvuf, Tanrının isim ve sıfatlarını, kâinatın oluşumunu ve insanın
gerçeğini “vahdeti vücud” (varlığın birliği) görüşü ile açıklayan dini,
felsefi ve mistik bir öğretidir.
Tasavvufta ana fikir, kâinatta tek varlığın (vücud) bulunduğu tezidir. Diğer
tüm varlıklar (mevcudat) ise o tek varlığın tecellilerinden
(görünümlerinden) ibaret olarak kabul edilir. Bu açıdan panteizmle çoğu
zaman karıştırılır. Panteizm, evrenin bütününü tanrı olarak kabul eden
felsefi görüştür.
Tanrı, kâinat ve insanı bir bütün içinde değerlendirme ve tüm varlık
ilişkileri içerisinde bu bütünsel olanı çözümleme arayışları çok eski
zamanlardan beri oluşmuş bir anlayıştır. Bu açıdan bakılırsa eğer bütüncül
tüm öğretiler kendi bulundukları toplumların fikir ve inanç yapıları
içerisinde tasavvuftur. İslam tasavvufu, tasavvuf akımının İslam
inançlarının ışığında aldığı biçim ve yorumdur.
Hint inanışında bütün kutsalların üstünde ezeli ve ebedi tanrı Brahma’ya
inanılır. Brahma tüm eşyanın varlığının nedeni olarak kabul edilir. Ebedi
mutluluk için Brahma'nın vücudunda fani (yok) olmak gerektiği düşünülür.
Budizm de ise ruhun gayesi son seviye olan Nirvana’ya ulaşmaktır. Nirvana
yokluk (fena) seviyesidir. İslam tasavvufunda ise fena fillah (Tanrıda yok
olmak) deyimi ile ifade edilmiştir. Eski yunan bilgeliğinde ise pythagoras
madde aleminin ardında bir idealar (fikirler) alemin bulunduğuna inanıyordu
ve bu aleme sayı alemidir diyordu. Sayılar kesin gerçekti ve sonunda bir (1)
ile bütünleşiyordu. Bu idealar aleminin biri (1) tanrıydı. Ksenophanes ise
tanrıyı kainatın içinde var kabul ederek “nereye baksam aynı varlığın
tecellileri ile karşılaşıyorum” diyordu. Sokrates'in ise ünlü “Nefsini
(Benliğini – Ben’i) bil sözü ise daha sonra İslam tasavvufunun temel
kurallarından biri oldu. Platon ise eşyanın “kendi zatı ile kaim” bir
varlığa sahip olmadığına inanıyor ve eşyanın üstünde ve eşyaya sebep olan
“kendi zatı ile kaim” bir “idea”nın yani tanrının olduğuna inanıyordu.
Kendi zatı ile kaim olmayan var edilmiştir demektir. Var edilen ise acaba
gerçekten kendisimidir? Zamanın her anında ve mekânın her boyutunda mutlak
yokluk karşısında bir kudret ile her an var olma bilgeliği. Kendine has
kudret ile yokluğa karşı an ve an var olma gerekliliği.
Tasavvufi anlamda insan ile tanrı birdir. İkilik kabul edilemez. Ben ve
Benlik ikiliktir. İkilik tanrıya ortak (şirk) koşmaktır. Tanrıdan gelmiştir
insan ve yine tanrıya dönecektir. Bu dönüş yolunda olgun olması gerekir.
İkilikten kurtulup bir olmanın bilgeliğine erişmelidir. Bu ise ancak gönül
bilgisini kalplerde besleyip büyüterek olabilir.
Arif olan anlar der bilgeler. Arif, irfan (gönül bilgisi) sahibidir. Arif
bilendir. Arifin ilk bilgisi, bilmediğini bilmektir.
Tasavvufa göre varlığın yaratılış-oluş sebebi aşktır. Tüm mevcudat aşkla
yaratılmıştır. Tüm mevcudat aşkla ayakta durmaktadır. Aşk, Tanrıdır
(Tanrının Kendisi). Aşk tanrının sırrıdır. Aşk her şeydir. Tüm insanlığın
aldığı her nefes, tüm canlıların ve cansızların her an muhtaç olduğu
kudrettir. Tanrı tüm masivayı kendi zatına duyduğu aşk sebebiyle meydana
getirmiştir.
Sufi'nin aşkı, “aşkı mecazi” denilen insanlara karşı duyulan aşk değildir.
Sufi “aşkı hakiki” peşindedir. İnsan aşkında diğer kişiye sahip olmak
istenir. Oysa “aşkı hakikide” yok olunur. Sahip olmak değil “O” olunur. “O”
olmak kendini bilmektir, kendini bilende rabbini bilir. Rabbini bilen “aşkı
hakiki” ile şereflendirilir. Sufi “aşkı hakiki” noktasında anlar ki aşkı
kendisidir.
Tasavvufun gizemli ikliminden ciğerine aşk çekip te sevmemek olabilir mi?
Sevilen yargılanabilir mi ? Bir olan tanrıya nasıl karşı çıkılabilir?
Sevdiğimiz aslında o ve biz o değil miyiz? Biz sevmeyebilir miyiz? Nasıl
sevmeyiz? Sevginin yokluğuna hangi mazereti getirebiliriz? Biz, biz olmadan
olabilir miyiz? Yaşam sebebimiz, her şeyimiz varlığımızın kendisi “Yüce
Sevgi”. Sevgisiz olabilir miyiz?
Tanrının kendisinin aşk değil, aşkın tanrının zatına ulaşmak için bir araç
olduğunu düşünebilirsiniz. Bu düşünce tanrıya ulaşmak isteyen yolcunun
düşüncesidir. Çünkü bu düşüncede ben ve tanrı ikilemi vardır. Bir olamamanın
mantığıdır. Tanrıya nasıl ulaşılabilir ki onu sevmeden? Hem onu seven nasıl
O ve BEN diyebilir ki sevgisinden şüphe etmeden?
Tanrı huzuruna kabul edilebilmek için benliğin kapıda bırakılması bir
emirdir. Benliği ile insan ancak kendi kendinin kölesidir.
Ancak tasavvuf ile asıl aşka ulaşılabilir düşüncesi de yanlıştır. Öze bakmak
gerekir. Aşkın gerçek! Aşk’ın gerçeğidir. Geçmişte ve bugünde birçok
öğretide anlatılan aslında aynı özdür. Özü yakalamak AŞK olmaktır.
Aşka ulaşmak bir olmaktır. Bir olmak yok olmak ve yokluğun varlığının
kucağında tanrıyı bulmaktır. AŞK ile benliklerin aşağı çekiminden bene
tutunarak göklere yükselmek. Yükseldikçe cennetlere girmek, girdiği her
cenneti beğenmemek ve ille de aşk diye diretmek.
Aşkta ölmek, tanrının sonsuz tecellilerini kendinden geçerek seyretmek.
Seyrettikçe aşk olmak, aşk oldukça seyretmek. Sonsuz varlık noktasının
anahtarını ele geçirmek.
Aşk nasıl olunur? Aşk olunur sadece. Nasılsız olunur. Niçin siz doğulur.
Sorulmaz çünkü aşkta bilmek istenen bir şey kalmamıştır. Aşk her sorunun
cevabı. Her cevabın açıklamasıdır.
Nedir bu çekicilik ve aşkın gizemi? Bize sıcacık gelen özlemi. Nedir
içimizde duymak istemediğimiz o söz? Niçin korkuyoruz? Süt dişimiz
çekiliyor, korkmayın! Korkan sevemez. Korku kendisini bir ayrık otu gibi
yerleştirir insanın ruhuna ve kemirir ruhunu ve yine kemirir. Korku aslında
aşkın olmadığı yerdir.
Korkularınızdan kurtulun. Korkusuz olun. Bilin ve emin olun! Emin olmadan
güvende olamazsınız! Güven duymadan değerinizi bilemezsiniz! Değerinizi
bilmeden ise kendinizi göremezsiniz!
TASAVVUF'TA AKIL
ALİ KAYKI
Alevi-Bektaşi inanç ve öğretisinde "Akıl", amaca ulaşmak için kullanılan bir
araçtır. İnsanın, istenilen noktaya vardıktan sonraki gelişmelerde aklın
kavrama yetisi ve dili yoktur. Bir meyve olgunlaşana kadar kendini hava, su
ve mineraller ile beslerken ışık ve ısıdan da faydalanmak zorundadır. Tıpkı
olgunlaşma dönemindeki insanın edinimleri gibi. İlmen ve aynel sahip olduğu
bilgileri zekası ile yorumlayıp bunları yerli yerine oturtması ve buna göre
yaşam sürmesi sonucunda insan, Hakk-el bilgilere (sezme yetilerine) ulaşır.
Bu onun meyve gibi olgunlaşma dönemidir. Sezilerinin bütünlüğünde öyle bir
noktaya erişir ki ledün İlmi denilen ve bilginin tamamı olan gerçek bilgi
ile donanır. Bundan ötesi bilmeyi değil; yanmayı, yok olmayı gerektirir.
Olgunluğunun uç noktasına gelen meyve de dalından düşerek yok olmanın
sürecine girer. Artık minerallere, suya, havaya, ısı ve ışığa gereksinimi
yoktur.
Alevi-Bektaşi inanç ve öğretisinde akıl, insana dördüncü kapı ve kırkıncı
makama kadar rehperlik eder. Ondan sonra olanları kavrayabilme yetisi
olmadığından kendisini "Aşk"a teslim eder. Aşk, gönlün lekesiz halidir.
Evrene sığmayan Tanrı ancak bu durumdaki gönüle sığar. Mümin olabilme hali
de işte budur. Yani, ancak Tanrının mekan tuttuğu gönlün sahibi mümin
olabilir. Aynı zamanda insanın tanrısallığı da budur. Bundan dolayı her kişi
"Adem" olamaz. Adem olma hali "er kişilik" ister ki; bütün varlık alemi
kendisine secde edebilsin. Bu, diğer bir deyim ile kişinin miracıdır.
Aklın beşi zahir (göz, kulak, burun, dil ve deri), ikisi batın (sezgiler,
gönül/kalp gözü) olmak üzere yedi tamamlayıcı unsuru vardır. Akıl dolaylı ve
direkt bunlardan beslenir. Bunlardan altıncısı sezgiler/kalp-gönül gözü,
yedincisi damlanın deryaya düşmesi örneği gibi varlık alemi ile
bütünleşebilme, hiç olma/herşey olabilme yetisidir. Bu yeti, İnsan-ı
Kâmil'den Müşid-i Kâmil'e kadar "Derviş"lik, "Abdal"lık, "Sultan"lık,
"Pir"lik, "Şah"lık gibi derece derecedir. Dervişan binbirlerdir, Abdalan
üçyüzaltmışaltılar, Sultan'lar kırklar, Pir'ler yediler, Şah'lar - kutuplar-
üçlerdir, Şah-ı Merdan -Kutuplar kutbu- olan "O", yani "Bir", yani Mürşid-i
Kâmil'dir. Her şeyin en iyisini ve en doğrusunu Rabbim bilir. Hu ya Ali...
Hz. Muhammed'in (SAS) miracı da bu şekilde olmuştur. Kendisine Ehl-i Sünnet
diyen inanış, Hz Peygamberi önce Burak isimli ata bindirerek göğün bilmem
kaçıncı katına götürür. Cebrail buna bir yere kadar refakat eder. Sonunda
"ben buradan öteye geçemem; yoksa yanarım" diyerek orada kalmak ister. "Ben
zaten bu Aşk ile yanmışım" diyen peygamber bundan sonraki makamları yanlız
geçer. Yatağına geri döndüğünde de yatağı hala sıcacıktır.
Alevi Bektaşi inanç ve öğretisi bunu şöyle yorumlar: Hz. Muhammed (SAS)
yatağından bedenen hiç çıkmamıştır. Düşünceye dalarak (kırkıncı makam) vecde
gelmiştir. Yani aklı ile Tanrıyı anlamaya çalışmış, bir noktadan sonra
kendisini O'na teslim etmiştir. Biz buna Aşk ile huşu hali de diyebiliriz.
Arınmış gönlünde Tanrı ile bütünleşmiş, Kırklar Cem'ini ve yapıldığı yeri
görmüş, kendisine gelince de giyinip oraya gitmiştir. Zahiri anlamda bir
melek olan Cebrail, bâtıni anlamda yetilerin bütünü ile sezgiler olan
gelişmiş akıldır. Yani Ledün İlmi dediğimiz Akl-ı Küll'dür. Ummu'l Kitab'ta[1]
İmam Muhammed Bakır'ın dilinden şöyle anlatılır: "Bilinçli ya da konuşan
ruh, Tanrısal özündeki-cevherindeki Ruhtur. Onun nurdan ışıktan biçimlenmesi
ise güneştir. Ruhlar dünyasi içinde o bilinçli/konuşan ruhtur ki, bu beyaz
denizin tam orta yerinde oturur. O, inananın beynidir. O şimşek, bulut
kümesi ve ayın rengine sahiptir." Demekki bilinçli insanlara "aydın"
ünvanının verilmesi de boşuna değilmiş.
Hakk-Muhammed-Ali Yolu da dediğimiz Alevi-Bektaşi inanç ve öğretisi "akıl
yolu" değil, aklı araç olarak kullanan "Gönül Yolu"dur. Nasıl ki; insanın
İstanbul'a ulaşmasına yardımcı olan yolun adı İstanbul Yolu oluyorsa, insanı
gönlündeki Hakk'a götüren yolun adının da Gönül Yolu olması herhalde yanlış
olamaz. Alevi-Bektaşi insanının hümanist olmasının dayanağı da budur. Yol,
gönül yolu olmazsa, akıl benliğe hizmet eder. Bu da insanı
Alevilik-Bektaşilik ile ilgisi olmayan farklı alanlara götürür. İstanbul'a
varabilmek için sağlam bir aracın gerekliliği gibi, Hakk'a giden yolcunun da
sağlıklı bir akıla ihtiyacı vardır.
Akıllı olmak ile zeki olmak her ne kadar benzeşir olsalar da, aynı şeyler
değildir. Aklın ölçüsü bilgi iledir. Zeka, kavrayabilme ve düşünce
yeteneğidir. Gelen bilgi; a) olduğu gibi kabul edilir. b) mantık süzgecinden
geçirilerek bilinenlere (akla) göre değerlendirilir. Kabul görür ya da
reddedilir. c) bilinenden (akılda olandan) düşünme-yorum yapma ile yeni
bilgiler de elde edilir. İnsan bu halde (düşünceye dalmış) iken zaman zaman
farkında olarak ya da olmayarak altıncı yetisini (sezgilerini) de kullanır.
Bu durum bilim adamı ve ozanlarda daha gelişmiştir. Şiir yazabilmenin (okulu
olmadığına göre) ve tesadüf gibi görünen birçok buluşun (Newton ve Arşimet
en iyi bilinen iki örnektir) kaynağı herhalde bu olsa gerektir. Neden
böyledir? Aslında icat ettiğimizi sandığımız her yeni şey bizde var olandır.
Böylesi durumlar bu varlığın sadece dışa vurumlarıdır. "Ne ararsan kendinde
ara" sözü ile insanın büyük evren olması başka bir şey olmasa gerektir.
Son cümle olarak akıl, bilgili insanlar için kullanılan "çok akıllı"
sözünden de anlaşıldığı gibi "bilgi" dir. Bundan dolayı bizim inanç ve
öğretimizde bilgiye, bilime amaca ulaşmakta zorunluluk duyulduğundan
"ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır" gibi bir çok değerli sözlerle de
gereken önem verilmiştir.
-----------------------------------------------------------------------------
Kaynak: [1] Dr. İsmail Kaygusuz Proto – Aleviliğin ilk yazılı kaynağı Ummu’l
Kitab’ın geniş özeti.
DİNİN ÖZÜ TASAVVUF
Bilindiği gibi her bilgin Dini kendine göre yorumlamıştır. Mesele, bu
yorumların Dinin özüne en uygun olanını seçebilmektir. Tasavvufi Din yorumu
İslâm’a en uygun olanıdır. Çünkü Tasavvuf: Dinin özünün öğretisidir. Kabukla
- dışla, şartla - şeriatla yani, teferruatla uğraşmaz. Tasavvuf ; Allah,
Doğa ve İnsanı ve bunların gerçeğini öğretmeye çalışır.
Doğadaki güzellikler, düzen ve hikmet Allah’ın doğaya yansımasıdır. Doğa,
Tanrı’nın eseridir. İnsan ise en büyük eseridir. Çünkü insan ten ve Ruhtan
(Akıldan) oluşmuştur. Dış ve iç Âlemin bileşimi (sentezi) olduğundan tüm
âlemlerden üstündür. Tasavvufçu, işte bu doğadaki bilgiyi, düzeni, hikmeti
ve güzelliği yaşamaya, insandaki fiziki ve ruhi güzelliği görmeye ve insanın
hakikatini öğrenmeye çalışır. “Kendini bilen Tanrı’yı bilir. Kısaca,
Tasavvuf Mârifet, Hikmet (Bilgi) ve Aşktan, Sevgiden ibarettir.
Tasavvuf: Allah’ı, insanın ve doğanın özü bilir. Bu ise; sonsuz İlim ve
Hikmet (Bilgi) ve sonsuz Sevgi ve Aşktır. Vücud-u Mutlak’ı bilmek, Hüsn-ü
Mutlak’a âşık olmaktır. Tasavvuf, bunun dışındaki Dini Şeriat ve Fıkıh
bilgileri ile uğraşmaz. İbadet edecek kadar İlmihal bilgisinden ötesi
Tasavvufçuyu alakadar etmez. Şeriat, Tarikat onun için amaç değil
ayrıntılardır.Tali araçlardır. Asıl olan değil, Füru’dur (teferruattır,
simgelerdir, şekildir). “Yere göğe sığmayan, sonsuz bilgi ve güç (enerji)
olan Allah’ı insanda ve kendi kalbinde arar Tasavvufçu”.
Yine Tasavvufçu; Tefekkür (Düşünce) ile Mârifet-hikmet ve hakikatı
öğrenmeye, insandaki ve doğadaki güzellikler ile de İlâhi Cemali - Hüsn-ü
Mutlakı sevmeye, yani mecâzi sevgiden, hakiki sevgiye kavuşmak ister. Bunun
sonucu ise: Güzel ahlâk ve dürüstlüktür. Toplumun çıkarını kendi çıkarından
üstün tutmak ve riyadan tamamen soyutlanıp gerçekçi olmaktır. Kavgayı,
tartışmayı, fitneyi, fesadı terk edip, başkaları ile değil kendi nefsi, heva
ve hevesi ile cihad yapmaktır. Merhametli ve cömert olup, dünya yaşamında az
ile mutlu olmaktır. Şiddete karşı olmaktır.
Gerçek Tasavvufçu şekil ve kisve Müslümanlığına
karşıdır. Medrese, tekke ve mescide önem vermez. Hakikati kendinde bulur,
Allah’ı kalbinde arar. Onun medresesi, tekkesi ve mescidi kendi kalbidir.
Önemi her zaman kalbe verir. Çünkü gerçek tekke ve mescid kalptir. Kalp
içinse en önemli olan Allah’ın Zikri ve sevgisidir. (Kalbin Zikri ve Kalbin
Sevgisidir) Zahiri bir zikir ve cismani bir sevgi değildir. Tefekkür
(düşünce), Tezekkür (Rabbi hatırda tutmak) ve asla unutmamak, en önemlisi de
Tanrı’yı ve O’nun büyük ve gizemli olan eseri İnsan-ı Kâmil’i, Âdemi ve
çocuklarını ve doğayı sevmektir. Ham iken pişkin İnsan olmak ve Kemâle
ulaşmaktır. Bütün Tasavvufçular bunu böyle izah etmiştir.
İlâhi mesaj Kur’an-ı Kerim, İlâhi Mesajcımız Hz. Muhammed’in Sünnet ve
Hadisleri, Hz. Ali ve Hz. Ebubekir’in ve onları izleyen tüm Tasavvufçuların
öğretisi üzere bu fakir, Tasavvuf konusunda Varlık, İslâm’da Mezhepler ve
Yükseliş, Muhammed-İsa-Âdem isimli ve diğer yazmış olduğumuz kitaplarda
Tasavvufu çok ayrıntılı bir şekilde işlemiştir. Yunus Emre ve Seyyid Ahmed
er Rufai Hazretleri ise bir deniz olan Tasavvufu şu şekilde özetlemişlerdir.
Yunus:
“Şeriat, Tarikat yoldur varana,
Mârifet, Hakikat ondan içeru”
Seyyid Ahmed er Rufai ise:
“Tasavvufçunun kalbi sevgi ve aşkla Nurludur,
Gönlü ise Mârifet nuru ile geniştir (Göğsü dar değildir)” demişlerdir.
Biz bu iki görüşe inanıyoruz ve bulmaya çalışıyoruz.
10-03-2000 Alanya
KÂZIM YARDIMCI
Kaynak: “Yunus Divanı”, Seyyid Ahmed er Rufai Hazretlerinin “Onların Âlemi”
isimli kitabı, 25. Hadis
Tasavvuf Nedir?
Çetin BAL: Tasavvuf her kültürden, edebi
dilden, dinlerden, felsefelerden, mitlerden efsanelerden ve her türlü edebi
metinlerden faydalanıp beslenmekle birlikte tüm bunların üstünde bir
fikri düşünce yoludur. İnsanın kendini anlama çabasıdır. Zaten kişinin
olduğu şeyi bilmesidir.Kişi ne olmadığını bilirse ne olduğunuda bilir.
Sahip olunan EGO kendi gerçek benliğimizin üstünü örten çalı çırpı gibidir.
Tasavvuf kendi gerçeğimiz üstündeki bu çalı çırpıları( korkuları, nefsi
düşünceleri) kaldırmaktır. Yada ilahi iradi nura ayna olan gönül aynamızın
üstünü temizlemektir tasavvuf! Nefs bulutlarını, tozlarını o gönül aynasının
önünden çekmek gerekir ki GÜNEŞ (ilahi iradi bilinç) size kendini
gösterebilsin. O ilahi enerjiyi yansıtan bir kanal bir ayna olabilesiniz. Bu
cüzzi iradenin külli irade ile birleşmesidir.Cüzzi düşüncenin külli düşünce
ile birleşmesidir.
Öz itibarı ile tasavvuf belli bir zümreye belli bir kültüre yada dine
bağlanmaz. Ama kelime itibarı ile kelime anlamı ile ''tasavvuf '' islami
bakış açısı içinde ortaya çıkmıştır. Ama islami düşünce çerçevesi
içinde sadece İslamın şartlara bağlanmış kaideleri içinde sınırlandırılmış
bir düşünce biçimi değildir.
Tasavvuf, belli şekli ritüellerle
çerçevelenmiş İslam düşünce ve fikir dünyasının sonsuz düşünce ve sonsuz
akla açılan penceresidir.Tasavvuf kelimelerin ötesine geçmektir.
Şeklin ötesine geçmektir. Bizim tasavvufumuz Hz.
Muhammetin gönül aynasına akseden allahın nuru ile hem hal olabilmektir. Hz.Muhammetin
güzel ahlakı içinde o nura ulaşabilmenin imkanlarını araştırmaktır tasavvuf.
O noktada müteala (düşünce, tefekkür derinliği) sonsuzdur!
Tasavvuf yoluna girdiğinizde İslam, düşünce pergelinin sabit ucunu üstüne
koyduğunuz dayanak noktasını teşkil etmektedir. Pergelin açılan ve sonsuza
uzanan diğer ayağıda tüm mevcudattaki ilmi içine alan bir sonsuzluğu
çevrelemektedir.Bu sonsuz daire ise allahın vahdaniyetini sembolize eder. Bu
sonsuz fikir ve düşünce dairesini boyutu olmayan şekliyle (boyutlarına
bir sayı atfedemeyeceğiniz) mütealaya sığdıramadığımızdan mütevelli
NOKTA olarak telakki ederiz. İşte TASAVVUF bu NOKTA daki
sonsuzluğu kalb gözü ile görebilmek yani burdaki görmekten kasıt o NOKTA'nın
sonsuzluğunu İDRAK edebilmektir.
O nokta bir AŞK noktasıdır. O nokta öyle bir uzay/zaman noktasıdır ki o
öyle bir AN'dırki öyle bir SONSUZ ŞİMDİ dir'ki tüm sonsuz zamanlar ve sonsuz
sayıda mekanlar üst üste katlanarak o noktanın içine sıkışarak dolarlar.
Herşey tek bir noktaya dolar. Tek bir nokta olur tek bir noktada
görünür.O nokta'ki içsiz bir dış dışsız bir içtir. İç ile dış, dış ile iç o
noktada aynılaşmıştır. O noktanın sırrına erenler için ( idrake varmak)
zaman içinde zamanlar mekan içinde mekanlar vardır.
“İlim bir NOKTA idi; onu cahiler çoğalttı.”
(Hz.Ali)
“Ey insan, sen kendini alemin içinde zannedersin,
ancak alemler senin içindedir.” (Hz.Ali)
Görmek fizik gözlerle görmek değildir. Görmek KALP ile görmektir. Kalbten
görmek aklen o noktaya ulaşmayı o noktayı aklın kapsayabilmesini ima eder.
Akıl ile külli akla ( aklı kül) ulaştığınızda kalb ile temaşa ettiğiniz
gerçeği aklın görüş sahasınada getirebilmişsiniz demektir.Yada AKLI o
görüş ve temaşa ( seyir) noktasına yükseltebilmişsinizdir demektir.
Şeriat yargıları denen şekilci
(ortodoks) kurallara bir tepki olarak doğan , onları
yumuşatıp dahada genişleten , dini dış anlamlardan kurtarıp
kur’an’ın gerçek anlamını ortaya çıkartan , kapsamını ve
içeriğini zenginleştiren , çokluğu ( kesreti) bir yana
bırakıp ondada birlik gören ve nefsi temizleye, temizleye
olgunluğa ulaştıran bir inanış ve düşünüştür (TASAVVUF)
Tasavvuf; kemale ermek için ruhu, ibadet (meditasyon, mevlevi dansı yada
namaz), zikir ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb
hastalıklarından tezkiye etme yolunu gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir,
ahlak, riya, muhabbet, buğz, tevazu ve kibir, hırs, mürakabe, mücahede ve
tevekkül gibi şeylerdir.
Tasavvuf’un vahdeti vucutu (vucut birliği) kendisine
esaslı bir direk haline getirdiği şüphesizdir.
Mutasavvıf, yani tasavvuf ehli yada sofi sözcüğü hakında
yerli yersiz bir çok savlarda bulunulmuştur. Sof sözcüğü
Arapcada yün anlamına gelmektedir.
İslamın ilk dönemlerinde yünden elbise giyen kişilere Sofi
denilmiştir. Mutasavvıf sözcüğünün buradan türediği savı akla
yatkın bir savdır. İlginç, İran’da da dervişlere , yün
elbise giyen anlamına gelen peşmine- püş denilir
Genel
olarak bilgi , dış bilgi (zahir ilmi) ve iç bilgi ( batın bilgi) olmak
üzere ikiye bölünmüştür. Bütün nazari bilgiler , dinde
de şeriat , Kur'an yargıları ve söze dayanan bilgiler
(kelamı bilgiler) birinci bölümü meydana getirirler.
Bunlar . Bunlar dış yollarla okumakla edinilirler.
İç
bilgisi gerçekler bilgisidir. Bu bilgi iç temizliğiyle içten duyularak
edilir. Bu yöntemlerle , içten doğup gelen gerçeklere
tasavvuf bilgisi adını verirler . Bu bilgi insanları
dağınıklıktan kurtarır. Bir arada toplu olarak , kardeşlik ruhu
ile birleşmiş olarak iyiliğe ve olgunluğa götürür.
Dış
bilgisi ; bir toplumu kurar , insanın insanlık haklarını
özgür düşünmesini ,kişisel görüşler (içtihat ) yürütebilmesini
ve erkinlik hakkını kullanarak düşündüğü gibi
işlemek yetkisini sağlar.
Dış
bilgisi olan kimse iyi insan olur fakat yalnız kendisi ,için.... İç
bilgisi olan kimse ise bütün insanlık için hayırlı ve
faydalı olmayı amaçlar , öyle düşünür ve böyle olmayı
becerir. Bu amacın gerçekleşmesi özveri duygusu ile
olurki bu duygunun oluşması için muhabbet ve severek
isteme gerekir. Dış bilgisinde benlik ve taasub iç bilgisinde
aşk ve özveri vardır.
Şeriat
adamı : Bu senindir , bu benim derken hakikat yoluna giren
hem senindir hem benim der . Yolun sonunda gerçeğe ulaşıncada
Ne senindir Nede benimdir kuralı uygulanır. Tasavvuf sadece söz
değil haldir, iştir Düşünceyi yaşamaktır . Tasavvuf bilgisi yani
iç bilgisi azalan yerde bağnazlık taasub) artar.
Gizemcilik (Mysticisme) deyimini ilk önce kullanan (Denys
I’Areopagite’dir) bu kişi Atinada evegue ( piskopos) idi. İsa’nın
havvarilerinden Saint Paul tarafından Hıristiyanlığa alınmış ve
Miladi I. Yüzyılda yaşamış bir kimsedir. Noms divins isiml, bir
kitabıda vardır. Gizemcilik (Mysticisme) eski Yunancadır. Dilsiz olmak
, ağzını ve gözlerini kapamak anlamına gelen Mu-o sözcüğünden
türemiştir,
Denys,
Noms divins adlı kitabında ; Masivadan geçmek ve kendini
yok etmek ile Hakk'a erişileceğini söyler ve akıl
değil aşk ile elde edilen bir marifete de tasavvuf inanışı ,
yani mysticisme der. Yukarıda geçen masiva sözü Tanrıdan
gayri her şey anlamında kullanılmıştır.
Alman
asıllı Yazar Yajop Boehme (1575-1624) de insanla Allah konusunda 25
yaşında iken cezbeye kapılıp Boehme’ye göre ....Allah , alemden ayrı
değildir. Ruh ; insan bedeninde nasılsa Allah’ta alemde
öyle bir durumdadır. Allah göklerde değil insanın kişiliğinde
(zatında) gizlidir. İnsan onunla beraber yaşamaktadır.
Allahta insanda yaşıyor.İnsan temiz ve saf ise Allah’tır.
Ruh ayrı bir varlık gibi Allah’dan ayrı kalırsa Allahı
anlayamaz’
Fakir Dr. Bedri Noyan’a göre tasavvuf, din bilgisi değil,
yaşam ve gönül bilgisidir. Yaşamın sonsuz görünüşleri (tezahürleri ),
bütün bilimlerin sonuçları ile insanı ve onun gönül
evrenini insanlığı olgunlaştırıcı bir düşünüş- inanış ve bu düşünüş
–inanış inanışı uygulama bilgisidir. Bunun baştada sondada
tekdayanağı aşk’dır. Gerçek sevgidir bu sevgi evrenin yaratılmasına
neden olan türden bir sevgidir . Demek'ki tasavvuf , bütün
bilgilere egemendir. Tarih edebiyat , felsefe tıp vb. nin
üstündedir. Tasavvuf bilgisi olmayan tarihçi yazdıkları ile kesinlik
değil şüphe ve tereddüt uyandırır . Tasavvuf bilgisi olmayan Doktor insanı
sadece et ve kemik gibi inceleyerek onun kozmosdaki yerini
ve anlamını anlayamaz Tasavvuf bilgisi olmayan Din bilgini
merasimi (şekilleri ) gerçek zannederek Allahı ters tarafta
arar ve elbette bulamaz.
Gizemcilik (Mysticisme)’in yani tasavvufun kaynağı doğrudur. İslamdan
, hatta İsa'nın doğuşundan çok önceleri Hint’te, Çinde
böyle bir inanış , duyuş ve düşünüş sistemi vardır.
Özellikle İslam dünyasında , tasavvufu zenginleştirip
geliştiren insanların önemli bölümü Türk soyundan
gelmedir.
Tasavvufun tanımını yapmak güçtür. Her arif kişi ayrı bir tanım
yapmıştır. Bunların sayısı binleri bulur. Her biri kendi duygu
ve düşüncelerine göre yeni bir anlam daha güzel bir ifade
bulabilmek için uğraşmıştır Bunların hepsi ayrı ayrı güzel
oldukları için Tasavvufu tanımlama bakımındanda doğrudurlar.
Tasvvufu bir kaç bölümde inceleyende oldu . Tahakkuk tasavvufu
yolunda olanlara
Mutasavvıfiye –i Muhakkıynn derlerdi . Sofi-yyeti –tahakkuk yolunda
gerçeğe ulaşanlar içinde birkaç batılı (Bersson, Einstein gibi)
da vardır. Birde tahalluk tasavvufu vardır. Bunlar, ahlak onarımı
ile iyi huy edinmek yolunda idiler. Bu softalık değildir, onların
haddi aşmdan bir takvaları vardır. Birde rusum tasavvufu
vardırki bunlar tekkelerde bir sürü tören merasim ve şekle
tabi olanlardır. Bunların içinde tahakuka ulaşanlar esastır. Rüsum ,
yani şekil başlangıcta bir yola koyma işi için gerekli idi
isede bunu esas sanan kişiler aldanırlar. Esas olan
tahakuka ulaşma , gerçeği bulmalıdır. Tören , şekil merasim ,
bir zaman için bir araç olarak kullanılır. Bu gerçeğe bile
eremeyen , aydınlatıcı (Mürşit) geçinen bir çok kişi vardır.
Orhan
Hançerlioğlu , tasavvufu şöyle anlatıyor; İlk tasavvuf düşüncesi
şöyle özetlenebilir; Tanrı kitabında ; Ben her şeyi kapsarım, ben
insana Ruhumdan üfürdüm. Öncede sonrada açıkda gizlide Ben’im.
Bu sözlerin açık anlamların altındaki gizli anlamı her şeyin tek
varlığın ürünü olduğu (vahdet-i vücud )dur. Ama Peygamber ,
karşısındakilere akıllarının alabileceği kadar söyleyebilirdi.
Putlara tapıldığı bir çağda , o taşların bile gerçekte
birer Tanrı olduğu elbette söylenemezdi . Gerçek anlamın
bir süre gizlenmesi , din iyice oturdukça ve akıllar
geliştikçe alıştıra alıştıra açıklanması gerekiyordu.
Ali
bu gizli anlamları Peygamber’den açıkça öğrenmişti , Aynı nedenden ötürü
o sıralarda oda açıklayamazdı . Hz. Ali’nin torunu Zeynel Abidin
de şöyle diyor; Nice bilim cevheri varki eğer onları açıklayacak
olsam beni puta tapmakla suçlar, kafamı kesersiniz.....
İbn-i
Sina ve Gazali gibi ruhçu tasavvuf bilginleri de batının
ruhçu gizemcileri ile birleşmektir.
Tasavvuf’dan nasibini almamış İslam bilginleri Kur’an’ın açık, dış
anlamıyla yetinmek isterler. Mutasavvıflar ise onun iç anlamını
ele alırlar Bunların tartışmaları yüzyıllar sürmüştür.
Tasavvuf , ehli olan insanları yüzyıllarca mutlu kılmıştı, hala’da
kılmaktadır. İnsanları sonsuzluğa kadar , sonsuzluğa kadar ,
sona kadar var olmak düşüncesi düşü yaşatmış ölümüde
güzelleştirmiştir. Bunları kavramayanlar İslam bilginleri
kavrayıp düşünenlerin hepsinin derisini yüzerek öldürüldüler.
İşte gerçeği açık,açık söyleyenlerin , akılları bu gerçekleri
bu gerçekleri alamayacak kadar kıt anlayışları eksik olan
olanlar tarafından uğradıkları bu zulme karşı bir korunma
başladı. Gerçeği apaçık söyleme yerine , onu simgesel
sözlerle açıklama yeğlendi . Birer tasavvuf kurumları olan
mezhepler , tarikatlar bundan doğru . Akılcılar yolu ceberiyye,
kaderiyye, mu’tezile, haydariye, kalenderiyye, kaadiriyye, Bektaşiyye,
mevleviyye ve benzeri yolları meydana getirdi.
Eylemlerimizden sorumlumuyuz? Onları bizmi yapıyoruz Tanrımı
yaptırıyor? Cebriyyeciler Bunları biz yapıyoruz derken Kaaderriyyeler
ise Tanrı yaptırıyor diyorlar Birincileri insanın sorumluluğunu
ikinciler ise insanı yok sayıp her şeyi Tanrıya bağlıyorlar bu
tartışmalar gelişe gelişe bir çok akımın ortaya çıkmasını sağladı.
Bizim
İslam tasavvufumuz, varlık birliğine dayanır.Müslümanların ilk yüzyılında ,
türk düşüncesi işe karışmıştır Türkler biraz daha sonralarıda Arap ve
Acem düşüncelerini sentez yapmışlardır. Ama dinamik, yaşamayı
seven güler, yüzlü neşeli ve özgür yaratılışlı Türk dine korku
ile değil sevgi ile bağlanmayı yeğlemiştir. Şamanlıktan kalma
eski gelenekleri bırakmamış, hem de bütün insanlığı mutlu
kılacak en güzel yolu , bulmuştur.
Tasavvuf, insanı insan yapan ve onu öteki canlılardan daha yüce
kılan insanın maddi yönü yanında birde manevi yönü
olmasını sağlayan bir düşünüş ve inanıştır. Yani bedenle ruhu
anlayıp , kavramaktır. Beden fanidir . Ruh yani kişinin manevi varlığı ,
durucu , kalıcı ,sonsuzdur. İnsanın mutluluğu kalıcı kalbi,
arasındaki uyum ve dengeye bağlıdır. İşte insandaki gönül ruh mana
sözleriyle anlatılmaya çalışılan nurlu pırıl pırıl
cevherin dipdiri en dinamik bir halde tutulması çabalarını
bildirecek yola tasavvuf (gizemcilik) diyoruz.
Türk
islamına bu hal Hazret-i Muhammed ve Hz. Ali ile
başlamıştır. O günlerin ilk Mutasavvıfları ( kırklar ) denilen
topluluktur'ki bunların içinde Hz. Muhammed
kızı , Hz. Ali’nin eşi olan Hz. Fatma’ da vardır.
Tasavvufun ne olduğunu anlamak için o ehli yaşamak , idrak etmek içine
düşünmek gerekir. Tasavvufu tanımlayan bir çok sözler söylenmiştir bu
tanım (tarif) binden fazladır. Birkaçı şöyledir:
Tasavvufun başı bilim(ilim) ortası iş (amel) , sonu , mevhibe (lutuf) ve
ihsan , bağış)dır.
Tasavvuf maddeden manaya, zahirden batına varıştır.
Tasavvuf, gönül derdine çare bulmaktır.
Tasavvufun başı tanrıyı bilmek, sonu onu birlemektir(vahdet)
Tasavvuf Hakk’ın seni senden alması, kendisi ile diriltmesidir.
Tasavvuf . ilahi (tanrısal) huyla huylanmaktır.
Tasavvuf kendinden çok başkalarının düşünmek ‘tir.
Hicri üçüncü yüzyılda yaşmış Seri-es Sakati Bir defa
Elhamdülillah dediğim için otuz yıldır Allaha tövbe
ediyorum dediğinde de bunun için tövbe edilirmi diye sormuşlar .
O da şunu anlatmış : Bağdat çarşısında bir dükkanım vardı
. Orada büyük bir yangın ortalığa çok zarar verdi . Herkes mal
derdinde üzüntüde idi . O sırada birisi bana Müjde.... Senin
dükkan kurtuldu deyince sevinçle boş bulunarak , El-Hamd-ü lillah
dedim. Az sonra kendimden utandım . Öyle bir felaket
gününde başkalarının zarar, ziyanını düşünmeden kendimi düşünerek
Elhamd-ü Lillah dediğim için otuz yıldır tövbe ve istifardayım’’’
SUFİ
yani mutasavvıf kişi, olgun insan, insan-ı kamil yer gibidir. Ona her türlü
kötü nesne atılır. İyi-köyü herkes onu çiğner . Ama o, bütün
kötülükleri güzelliklere çevirir ve iyilikler üretir.
SUFİ
bulut gibidir , her tarafa gölge salar . Yağmur gibi diri
her yeri sular .
Sufi
gül bahçesinin gülü olup, dikeni olmamaktır.
Fakat tasavvuf , asla ezilmek , dünyayı ve maddeyi
tümüyle gözardı etmek demek değildir.
Çetin BAL: Peygamberimiz s.a.v. bize bu dini
anlatırken bugünkü kullanılan kavramlar itibarı ile tasavvufi
temalar yoktu ama mana itibarı ile benzer vurgular yapılmıştır, bu dinle
yaşayış, ahlak biçimleri ve dışrak yapı olarak yapılandırıldı… dinin içrek
yanından bahsetmedi… sanırım bu içrek yanını anladığım kadarıyla hz. Ali a.s’ma
anlattı… bu kısmından her insan sorumlu olmakla birlikte herkes bu ilim
denizinden anlayabileceği miktarınca bir ilmi düşünceyi alabilir. Büyük
kitleler dinin şekilsel görüntüsünden içeri giremezler. Çünkü
akıl güçleri ancak kabukla haşır neşir olabilecek düzeydedir. Büyük kitleler
hayatın gelip geçici günlük gaylesi içinde ancak dinin genel emir ve
kaidelerine (şeriat) muhatap bir şekilde dini yaşayabilmeyi daha kolay
bulurlar. Ama bana öyle geliyor ki önceden idrak seviyesi yüksek, bu
bilgiyi hazmedecek bünyeler sadece bu içrek yapıyla ilgilendi… Genelde her
devirde de öyle olmuştur. Hz. Muhammet'le Hz.Ali arasında geçen sohbetlerde
insanın sırlı ruhsal dünyasına dair bilgiler konuşulurdu. Bunlar herkese
açık yapılan sohbetler değildi.Gizli sohbetlerdi. Benzer sırlı sohbetler bir
çok evliya mertebesindeki zatların sohbetlerinede konu olmuştur. O sırlı
ilimlerin sohbetine katılan bir çok talebe( mürit, öğrenci) yetişerek
zamanla bu ilimleri öğreten dergahların, tasavvuf okullarının yayılmasına
vesile olmuşlardır.Zaman içinde bu ilimler bir mürşit mürit ilişkisi içinde
anlatılıp nesilden nesile devam edegelmiştir. Tabiki bir çok şeyde olduğu
gibi zamanla bu gizli ilimleri öğreten tasavvuf dergahları zamanın devrin
siyasi, ekonomik, dünyevi çıkarlar çarkına karışarak eski manevi irşat
kudretlerini ve öz bilgisini yitirmişlerdir. Dergahlar taraflı, yanlı ve
şekilci bilginin ele alındığı yerler haline gelmişlerdir. Zamanla bu
tasavvuf dergahlarıda bu öz bilgiyi uygulayanlar değil sadece
taşıyanlar tarafından doldurulmaya başlandı. Sadece nakille dildeki bilgiyi
taşıyan o bilginin içinde olmayan zatlar tarafından bu yerler dolduruldu.
Hz.Muhammet ve Hz.Ali arasında geçen sır bilgilerin konusu
insan ruhsallığının sonsuz ilim okyanusuna dair bilgilerdi. İnsan
ruhsallığına ve ruhun potansiyellerine ait sırlı bilgilerdi bunlar. Bu
sohbetlerin derecesine erişebilen ve bize yazıtlar içinde gelebilmiş yakın
tarih tasavvuf erenlerinden örnek verecek olursak bu tarife mazhar
olabilecek en yakın şahsiyetler Hz. Mevlana ve Şems arasında geçen
sohbetlerdir.
Mevlalardan öte mevlalar var Şems'lerden öte Şems'ler var. Lakin bu
evliyalardan öte evliyaların çoğu hiç bir yazılı eser bırakmamıştır. Bu
yüzden adı sanı ve cisminden haberdar olamadığımız nice allah dostları
vardır.Kalb gözü açık olanlar anadolu topraklarında gezerlerken adı sanı
bilinmedik kuytu köşelerdeki bu mezarlar üstünde öyle büyük zatlar
görürlerki bedenleri burda olan ama başları yıldızlarda olan allaha
sema dönen nice zatlar görürler.
İlim sonsuzdur, anlamak sonsuz, bilmek sonsuz, kavramak sonsuz, öyle
haller vardır'ki hallerden öte.. Allah'a yakın olabilmek için yapılan
yolculuk sonsuz bir yolculuktur.Adım Çetin BAL'dır benim kendimi hiçe
sayarım lakin sanmayın'ki sözlerimiz uyku esnasında duyulan esneme
sesleridir. Kendimizi bir şeye saydığımızdan değil ama devrin içinde sizin
gibi ete kemiğe bürünüpte size göründük diye sözlerimizin yoga sayılması
anlaşılır şey değildir.Kıymetli olan yada değer arzeden bir şey neden hep
uzakta aranır?
Tebrizli Şems'in sözleri ile sizlere diyeceğim tek bir şey var.
"Mevlânâ, Şems"in de etkisiyle, -kâl-e değil -hâl-e, söze değil
davranışa, nazariyata değil tatbikata önem veriyor, yaşanmayan, uygulanmayan
bilgilerin, insana fayda vermeyeceğini, bir yükten başka bir şey
olamayacağını tekrar tekrar söylüyordu. Bir toplantıda, hep başkalarından
bahsedildiğini, falan şöyle yaptı, filan böyle uçtu denildiğini, böylece
işin lâfa düştüğünü, boşuna zaman harcandığını gören Şems birdenbire
yerinden fırlar ve şöyle hitap eder:
-Ne zamana kadar başkalarının sözlerini naklederek övüneceksiniz. İçinizden
bir kişi çıkmıyor ki, -Rabbimden kalbime şöyle ilham olundu- diye söze
başlasın. Bu söyledikleriniz o zamanın büyük insanlarının sözleridir. Bunlar
kendilerine ait hâl ve makamdan bahsetmişler. Siz bu zamanın adamlarısınız.
Sizin söyleyeceğiniz bir söz yok mudur?"
Resulullah a.s. kendi özündeki tüm bâtınî ilmini “Lâ ilahe illallah”
cümlesi ile özetledi. Bunu şöyle düşünebiliriz. Günümüzde dünyadaki tüm
üniversitelerin matematik fakültelerinde matematiğin sonsuz sayıda bölümleri
sonsuz sayıda problemleri, denklemleri çözülüyor. Ve her gün yeni matematik
teorileri, ispatları açığa çıkıyor. Matematik biliminin sınırından
bahsedemiyoruz. Fakat sınırsız matematiğin yaptığı tek şey “bir” sayısını
sonsuz hayali sayılara çevirerek dört işlemden geçirmektir.
Matematiğin şu andaki durumuna “bir” sayısının gereksiz yorumlarıdır
diyemeyiz. Dünyadaki tüm matematik fakültelerini yıkıp, herkesi sadece “bir”
demeye ve gerisini saymamaya çağıramayız.
Hz. Âli r.a.’in “ilim bir nokta idi onu cahiller
çoğalttı” sözünü örneğimize göre ölçüp biçebiliriz. “Cahillerin
çoğaltması” sözünü de “bir” sayısına getirilen dört işlemi tüm matematik
teori ve ispatları ile birlikte düşünmemiz gerekir. Cahil kavramı burada
negatif değil pozitif anlam içeriyor.
Elbette ki günümüzün tasavvufi birikim bilgi ve kalıpları Resulullah a.s.’ı
temsil etmez. Sadece O’nun “Lâ ilâhe”sini anlatır. O’nun “öz”ündeki ilmi
bilmemiz ve kapsayabilmemiz için aklı kül bir düşünce boyutuna
yükselebilmemiz lazım. Daha doğrusu Hz. Ali'nin ''İlim bir nokta idi
cahiller onu çoğalttı'' tarifindeki NOKTA ya doğru düşüncemizin varabilmesi
lazım.NOKTA'dan DAİRE'ye doğru varabilen açılan aynı zamanda DAİRE den
NOKTA ya doğru kapanan bir tefekkür noktasına ve dairesine girebilmek
lazım. “Resulullah zamanında da tasavvuf vardı ama gizli tutuyordu, herkese
söylemiyordu, ancak falancanın kalbine koydu… falanca filancaya devretti…”
gibi klasik bir tarikat savunması şeklinde cevap verilebilir.Mutlaka ki
belli dereceki bir bilginin o dereceden bir muhatabı vardır. Bazıları
“Resulullah zamanında günümüzün aynı tasavvufu vardı” düşüncesine
katılmayabilirler.Aslında olan şu ki Hz.Muhammet zamanında onun sohbetleri
içinde tasavvuf bilgisinin olmadığını söylemek abes olur. Belki bugün ki
kullanılan kelimelerle değil ama kalben ve ruhen evrensel düşüncelerin,
insanın ruhsallığına varoluş sırlarına dair zamanın edebiyatı içinden
sırların ifşa edildiğini, anlatıldığını kabül etmeliyiz.
Her Resul kendi anadiliyle “tek varlık” olanı anlatmıştır. Her Resulü her
insan kendi kapasitesiyle anlamıştır. Resulullah a.s.’ın “Allah” demesini
hem kendi dönemindeki hem de sonraki zamanlardaki her insan kendi
kapasitesine göre anlamıştır. Hz. Ebû Bekir, Hz. Âli gibi kapasiteler
mutlaka “Allah” ismini Resulullah a.s.’ın anlayışına en yakın anlayan
şahıslardır.
GAZZALÎ ÖNCESİ MUTASAVVIFLARIN HZ. ALİ VE EHL-İ
BEYT’LE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
Salih ÇİFT
Tasavvuf tarihine bir bütün olarak bakıldığında, sûfilerin genellikle, Hz.
Peygamber’den sonra Hz. Ali’yi ve ona atfedilen rivayetleri belli düşünce ve
uygulamalarında dayanak olarak benimsedikleri görülür. Onlar, diğer râşid
halifeleri ve ashabın önde gelenlerini saygıyla anmalarına ve yer yer belli
konularda örnek göstermelerine rağmen Hz. Ali’ye ve Ali evladına farklı bir
konum tayin etmişlerdir. Durum kişiden kişiye ve zamanla tarikattan tarikata
değişiklik arz emişse de, genel görünüm bu minval üzeredir.
Sûfilerin Hz. Ali ve ehl-i beyt eksenli fikirlerinin kaynaklarını tesbit
etmenin en emin yolu tasavvufî metinlerden hareket etmektir. Bu şekilde ilk
dönemden itibaren Hz. Ali ile ilgili aktarılanları ortaya koymak ve tahlil
etmek suretiyle onların görüşlerinin temelleriyle ilgili bazı ipuçlarına
ulaşma ihtimali mevcuttur. Bu çalışmada tasavvufî düşüncenin oluşum
döneminde ya da Gazzalî’ye kadar olan sistemleşme evresinde mutasavvıfların
Hz. Ali ile ilgili yaptıkları yorumlar aktarılıp elde edilen verilerden
hareketle bir durum tesbiti yapılmaya çalışılacaktır.
Zühd Dönemi ve Hz. Ali Tasavvuru:
Tasavvufun başlangıçta bir zühd hareketi olarak ortaya çıkış sebeplerinden
biri, Hz. Ali’nin muhalifleri olan Emevî idaresinin dinî kaygılardan ziyade
dünyevî emellere dayanan idare tarzına halkın tepkisidir.[1]
İlk anda değilse bile zaman içinde oluşan zühd hareketinin hayat bulmasının
en önemli muharriklerinden biri bu olsa gerektir.
İktidar sahiplerinin uygulamalarına tepki mahiyetinde dünyayı aşağılayan ve
ona değer vermeyen bir anlayışın gün yüzüne çıkmaya başlaması, bir anlamda
dünyevî olanı temsil eden Emevî hanedanına alternatif olarak Hz. Ali’yi ve
onun evladının öne çıkarmasını sağlamıştır. Zaten dönemin birbirine karşı
olan iki siyasî kutbundan bir tarafta Hz. Ali ve daha sonra da oğulları yer
alırken diğer yanda Muaviye ve bilahare onun soyundan gelenler
bulunmaktaydı. Muaviye’nin saltanatını sağlamlaştırmak için yürüttüğü
politikanın ana unsurlarının başında Ali’ye ve evlâdına alenî düşmanlık ile
halk arasında ona duyulan muhabbetin izlerini silmek geliyordu.[2]
Dahası Ömer b. Abdülaziz’e (ö. 101/719) gelinceye değin, Cuma hutbelerinde
Ali ve evladına hakaret edilmesi uygulaması Emevî egemenliğindeki bütün
merkezlerde yerine getiriliyordu.[3]
Bu durum halk nazarında kötü olarak görülen Emevîler’in karşısında hakları
gasp edildiği düşünülen Hz. Ali ve onun soyundan gelenlerin uğradığı
haksızlığı fark edenleri rahatsız etmekteydi. Onlar yalnızca hakları
ellerinden alınan kişiler olmakla kalmayıp zulme de maruz kalmışlardı.
Özellikle Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da katledilişinin o dönemde yaşayan geniş
halk kitlelerini ne şekilde etkilediğini tahmin etmek güç değildir. Nitekim
bu gelişmeler halk zihninde “kötü, yani dünyevî olanın zıddı iyi, yani
manevî olandır. Dînen asıl olan da odur. O halde dünyaya karşı zâhidce
hareket edilmelidir”, şeklinde düşüncelerin oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Bu hem idarecilere karşı pasif bir direniş hem de Hz. Ali ve onun evladının
lider kabul edilmesi anlamına geliyordu. Zaten o dönemdeki fiili durum da bu
tesbiti doğrulamaktadır.
Siyasî açıdan durum böyleyken tasavvuf zaviyesinden bakıldığında, Hz.
Ali’nin hilafeti esnasında diğer Müslümanlarla yapılan savaşlarda ganimet
almayı yasaklaması, Kûfe’deki zühd hareketinin ilk adımlarından biri olarak
değerlendirilmektedir. Zira onun bu yaklaşımı dünya malına değer
vermeyişinin somut kanıtı niteliğindedir.[4]
Daha sonraları teşekkül eden zühd dönemi tasavvuf ekollerinden biri olan
Kûfe ekolünde de ehl-i beyt taraftarlığı en önemli hususiyetlerden biri
olarak öne çıkmaktadır. Sûfi adı ile anılan ilk şahıs olduğu rivayet edilen
Ebû Hâşim el-Kûfî (ö. 150/777) burada yaşamıştır. İlerleyen zamanda
tasavvufun İran coğrafyasına yine Kûfe ekolüne mensup mutasavvıflar
kanalıyla yayıldığı da bilinmektedir.[5]
Zühd dönemi sûfileri içinde Hz. Ali ile irtibatlandırılan en önemli isim
şüphesiz ki Hasan-ı Basrî’dir (ö. 110/728). Hem yaşayışında ve hem de
tavsiyelerinde ılımlı bir zühd anlayışı ortaya koymuş olan Hasan-ı Basrî,
Kur’ân’a getirdiği serbest yorumları, hakîmâne sözleri, dünya ve ahirete
bakış tarzıyla zâhid ve sûfilere örnek olmuştur. Ayrıca Hasan-ı Basrî’nin Hz.
Ali’den veya Kümeyl b. Ziyâd’dan hırka giydiğine inanılmaktadır.[6]
Buna karşılık hadis alimleri Hasan-ı Basrî’nin Hz. Ali’yi kısa bir
süre görmekle beraber ona talebelik etmediğini belirtmektedirler.[7]
Hasan-ı Basrî’nin Benî Ümeyye idaresine yakın durduğu, en azından açıktan Hz.
Ali ve daha sonra onun oğullarının tarafında olmadığı bilinmektedir. Buna
rağmen onun Hz. Ali’nin vefatından sonra söylediği rivayet edilen şu
ifadeleri dikkat çekicidir: “Yemin olsun ki, Allah’ın oklarından birini
kaybettiniz. O, Allah’ın emirlerine karşı gelmedi, Allah’ın malını çalmadı.
Kur’ân’ın onun lehinde ve aleyhindeki hükümlerine uydu. Helali helal, haramı
da haram bildi. Ta ki bu hasletleri onu güzel cennet bahçelerine
kavuşturdu.”[8] Bu sözler Hasan-ı
Basrî’nin samimi duygularının nişânesi olabileceği gibi pişmanlığının
göstergesi olarak da yorumlanabilir.
Yine bu dönemin ünlü simalarından biri olan ve Hz. Ali’yi ashabın en zâhidi
olarak takdim ederken zühdün nitelikleri ile alakalı olarak kendi görüşünü
dile getiren Süfyân-ı Sevrî (ö. 161/778) şöyle demektedir: “Çok kadına sahip
olmak dünyadan değildir. Çünkü sahabenin en zâhidi olan Hz. Ali’nin bile
dört eşi, dokuz câriyesi vardı.”[9]
Zühd döneminin sonlarında vefat emiş olan Bişr-i Hâfî’yle (ö. 227/842)
ilgili olarak da bir rivayet mevcuttur. Buna göre o şöyle demiştir: “Bir
gece rüyada gördüğüm (Hz. Ali) Murtezâ’ya: ‘Yâ Emîre’l-mü’minîn! Bana
nasihat et!’ dedim. Dedi ki: ‘Rahman’dan sevap almaya tâlib olarak
zenginlerin fakirlere şefkat göstermeleri ne hoştur! Bundan daha hoş olan,
Hallâk-ı Cihân’ın keremine itimad ederek fakirlerin zenginlere karşı gururla
davranmalarıdır.”[10]
Zühd dönemi zâhidlerine ait ifade ve kanaatlerin tasavvufî manada Hz. Ali’yi
ashabın geri kalanından ayrı ve önde gösterecek nitelikte olmadığı,
benimsedikleri yolun önderi olarak somut bir biçimde onu öne çıkarmadıkları
görülmektedir. Ancak Ebû Nuaym Isfahânî’nin hadis olarak naklettiği şu
ifadeler yukarıdaki manzara ile farklılık arz etmektedir: “Peygamber
(s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: Allah seni kulların zînetlenmediği ama
Allah’a en sevimli gelen bir şeyle zînetlendirmiştir. O da, Allah katında
‘ebrâr’ olanların zînetidir. İşte bu ‘dünyaya karşı zühd’dür. O seni öyle
kılmıştır ki, ne sen dünyadan herhangi bir şeyden mahrum kalırsın, ne de
dünya sana ait bir şeyden mahrum kalır. O sana miskinlerin mahabbetini ihsan
etmiş, seni onların sana tabi olmasından, onları da sana tabi olmaktan
dolayı razı kılmıştır.”[11] Her ne
kadar zayıf ve uydurma rivayetleri naklettiği bilinen Ebû Nuaym’dan gelen bu
hadise sıhhat açısından ihtiyatlı yaklaşmak gerekirse de, dönemindeki Hz.
Ali imajını yansıtması açısından bu rivayet önemlidir.[12]
Burada nakledilen bir kısım örnekten de anlaşılacağı üzere ilk iki yüz yıl
içerisinde yaşayan zâhidlerin, Hz. Ali’yi yürüdükleri yolun önderi olarak
gördüklerine dair kesin bir delil yoktur. Bu manaya gelebilecek bir ifade
yaklaşık iki yüz yıl sonra Cüneyd’in ağzından nakledilmiştir.[13]
Bunun muhtemel sebepleri neler olabilir? Birincisi söz konusu döneme ait
zâhidlerden bugüne kalan metin sayısı çok azdır. Bu itibarla onların
kanaatlerini tam manasıyla tesbit etmek zordur. İkinci olarak da zâhid
olarak nitelendirilen ilk dönem sûfilerinin Peygamber dışında bir önder ya
da rehber edinme kaygılarının bulunmadığı söylenebilir. Ayrıca ilk dönem
zâhidleri Hz. Ali’yi manevî yollarının öncüsü kimliğinden ziyade dinî
konularda otorite olan ve esas itibariyle siyasî bir makam olan hilafet
noktasında kendisine haksızlık edilen bir lider olarak algılamaktaydılar.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İrfan Aycan-İbrahim Sarıçam, Emevîler, Ankara 1993; Annemarie Schimmel,
Mystical Dimensions of Islam, Chapel Hill 1975, s. 29-30.
[2] Gülgûn Uyar, Ehl-i Beyt: İslam Tarihinde Ali-Fâtıma Evlâdı, İstanbul
2004, s. 75-76.
[3] K.V., Zettersteen, “Ömer b. Abdülaziz”, İA, IX, s. 463; Uyar, Ehl-i Beyt,
s. 77-78.
[4] Kâmil Mustafa Eş-Şeybî, es-Sıla beyne’t-tasavvuf ve’t-teşeyyu’, Beyrut
1982, I, s. 273.
[5] Ebu’l-Alâ Afifi, Tasavvuf, İslam’da Manevî Devrim (trc. İbrahim Kaçar,
Murat Sülün), İstanbul 1996, s. 100-101. Kûfeliler’in Hz. Ali ve evladına
duydukları yakınlık malumdur. Bunun göstergelerinden biri de burada ona
isnat edilen rivayetlerdir. Gerek Hz. Ali ve gerekse ehl-i beytinin fazileti
konusunda Kûfeliler’ce 300.000’den fazla hadis uydurulduğuna dair rivayet
mübalağalı olsa bile yine de bu konuda bir fikir vermektedir. Onun fezâili
ile ilgili uydurma hadislerin ilk olarak Şiiler tarafından ortaya konulduğu
bilinmektedir, bk. M. Yaşar Kandemir, “Ali”, DİA, II, s. 376.
[6] Süleyman Uludağ, “Hasan-ı Basrî”, DİA, XIV, s. 292.
[7] M. Yaşar Kandemir, “Ali”, DİA, s. 366-377. Bu konuyla alakalı olarak
Gölpınarlı şöyle demektedir: “Hz. Peygamber’in Ali’ye hırka giydirdiği
hakkındaki hadisler de uydurmadır. Hasan-ı Basrî’ye ve Kümeyl b. Ziyâd’a Hz.
Ali’nin hırka giydirdiği hakkındaki rivayetler de böyledir. Aslında araları
hiç de iyi olmayan Hasan-ı Basrî’nin Hz. Ali’ye nisbeti şüphelidir”,
Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, İstanbul 1985, s. 30-31.
[8] Ali Sami En-Neşşâr, İslam’da Felsefî Düşüncenin Doğuşu (trc. Osman
Tunç), İstanbul 1999, s. 66.
[9] Ferîdüddin Attar, Tezkiretü’l-evliyâ (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul
2002, s. 232.
[10] Attar, Tezkiretü’l-evliyâ, s. 52.
[11] Ebû Nuaym Isfahanî, Hilyetü’l-evliyâ, Beyrut 1967, I, s. 71.
[12] Osman Türer, “Hilyetü’l-evliyâ”, DİA, XVIII, s. 52.
[13] Cüneyd’e atfedilen sözlerle ilgili olarak ileride bilgi verilecektir.
HZ. ALİ'NİN VASIFLARI VE FAZİLETLERİ
Hz.Ali; Kerem sahibi, cömert, âlî-cenâb,
âdil, ziyadesiyle merhametli, re’y ve tedbir sahibi, asla doğruluktan
ayrılmaz; hıyânet, kin, garez, gizli husûmet bilmez, gıll ü gışştan âzâde,
güler yüzlü, mizah ve lâtifeyi sever, cesur, şecâat sahibi, fevkalâde
fasâhât ve belâgata ve telâkat-i lisana mâlik; edib, şair ve zamanın bütün
ilmine vakıf bir zât olup, batını ilimle de mücehhez idi.
İslâm olarak doğan, dâvete ilk uyan ve erkeklerden ilk Müslüman olan,
Hicret’ten önce ve Hicret gecesi, canını Hz.Resûlullah’a fedâ etmeyi, şükür
secdesine kapanarak kabûl eden; Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te ve yapılan
bütün savaşlarda, İslâm’ı yücelten, Hayber’i alan Hz.Ali’dir.
Hz.Peygamber’i yıkayan, defneden ve ancak İslâm’ın bölünmemesi için
sabreden, Hz.Ali’dir.
Kendisinden önceki o makama geçenlerin sayısız mal varlıklarına karşı,
halîfeliğinde; Şam ülkesinden başka, bütün İslâm diyarına hüküm yürüten,
fakat Hak’ka kavuştuğunda ancak dört yüz dirhemi olan Hz.Ali’dir.
Geçiminde kendini taklide kalkışana; “Ben mü’minlerin emîriyim; onların en
yoksulunun geçindiği gibi geçinmek zorundayım” buyuran, kışın ısınmak için
sırtına attığı köhne kadife parçasını bile, “Beyt’ül-mâl”den almayıp,
Medine’den getirten Hz.Ali’dir.
Kuru ekmeği yemeye çalıştığını görüp şaşıranlara; “Hz.Resûlullah bundan daha
katısını yerdi” diyen Hz.Ali’dir.
Hz.Ali ancak ulvî fikir, prensip ve kutsal dava için, doğruluk uğruna cenk
ederdi. Hatta icap ettikçe İslâmiyet için, Hz.Peygamber için, canını fedâ
etmekten katiyyen çekinmezdi.
Hz.Ali, binlerce insan kendisine tâbi olduğu halde, hilâfet makamına geçmek
için kılıç çekmedi, yani Zülfekâr’ını kullanmadı. Zira o sabırlı bir
kahraman, fedakâr bir cengaverdi ve feragat sahibi idi.
Hz.Ali, tek İslâmiyet sarsılmasında, varsın kendi sarih hakkı çiğnensin diye
düşünüyordu.
Hz.Ali ne mala, ne mevkiye, ne makama ve ne de dünyaya önem vermezdi.
Katiyyen ihtirâs sahibi değildi.
Hz.Peygamber; “Ben Kur’ân’ın inişi üzerinde, onu kabul ettirmek için
savaşmadayım; Ali ise onun te’vili için, hükmünün gereğini bildirmek için
savaşır” buyurmuşlar; “O’nun, bey’atinden dönenlerle, gerçekten sapıp
zulmedenlerle ve ok yaydan çıkar gibi dinden çıkanlarla savaşacağını”
söylemişlerdir. Hz.Ali de bunu, Hz.Resûl’den rivâyet etmiştir.
Hz.Ali; Cemel savaşında bey’atinden dönenlerle, Sıffıyn savaşında gerçekten
sapıp zulmedenlerle, Nehrevan savaşında da dinden dönenlerle savaşmıştı.
Hz.Ali en yüce makam olan şehâdet makamına ermiş, canından fazla sevdiği
Hz.Resûlullah’a kavuşmuştu.
“Ehl-i Beyt” ve Hz.Ali düşmanı olan Muâviye bir gün; Hz.Ali’yi sevenlerden
Dırâr’a ısrarla; “Ali’yi bana anlat” demişti.
Dırâr söze başladı:
“Onun yüceliğine bir son, ululuğuna bir sınır yoktu. Gücü kuvveti çetindi;
sözü kesindi. Adâletle hükmederdi. Her yanından bilgi fışkırırdı. Sözünden
hikmet dile gelir, coşardı.
Dünyadan, dünya lezzetlerinden çekinirdi. Gece garibliğiyle esenleşirdi. Çok
ağlardı, uzun düşünürdü. En değersiz elbise giyer, en değersiz şeyleri
yerdi. İçimizden birisi gibiydi; o kadar yakındık ona; yine de heybetinden
söz söyleyemezdik. Din ehlini ağırlar, yoksullarla düşer kalkardı. Kuvvetli,
o varken kötülük edemez, zayıf adâletinden me’yus olmazdı. Bazı vakitler
gördüm, yasa batanlar gibi ağlar; «Ey dünya» derdi; «Benden başkasını aldat;
ömrün kısadır senin, değerin az. Âh âh, azığın azlığından, yolun
uzunluğundan, yatılacak yerin katılığından , varılacak yerin ululuğundan»”
Bu sözleri duyan, ne düşündü acaba? Kendisini, yaptıklarını, yaşayışını,
gözünün önüne getirebildi mi?
Hz.Ali’nin vasıflarını yazmaya, seciyyelerini sayıp dökmeye kalkışsak, sonu
gelmez bir kitap olur; yine de Hz.Ali’nin övgüsü olmaz bu kitap. Hz.Ali’yi
öven, Hz.Ali’nin kadrince değil, ancak kendi kadrince över.
Biz de burada Hz.Ali’nin yüce kişiliği ve fazîletleri hakkında yazılanlardan
bir kısmını, kısa bölümler halinde aktarmak istiyoruz.
Şecâatı
Hz.İmâm-ı Ali savaş meydanına ayak attı mı, karşısındaki babayiğitlerin
göğüsleri daralır, renkleri sararırdı. Hz.Ali’nin darbeleri kendisine
mahsustu. Büyük kahramanlardan bir kısmı, onun bir darbesiyle can
vermişlerdi.
İbn-i Hadit, Sait’ten naklen diyor ki;
“Ali Aleyhisselâm demirden dağdır, kâfir ve münâfıklar için tehlikeli idi.
Müslümanların izzetini, müşriklerin zilletini Cenâb-ı Hak, İmâm-ı Ali’nin
eline bırakmıştı. Ali Aleyhisselâm’ın şecâatı, putperestliğin ortadan
kalkmasına sebep oldu.”
Bu sebepten Hz.Peygamber buyuruyor:
-Eğer Ali’nin Zülfekâr’ının darbesi olmasaydı, İslâm ayakta kalamazdı.
Zübeyr bin Avm diyor ki:
“Hiçbir savaşta kimseden korkmadım ve çekinmedim. Ancak Ali’nin karşısına
çıkınca onun şiddet ve vahşetinden kendimi kaybeder gibi oluyordum. Onun
reşâdeti ve savaşlardaki babayiğitliği herkesi hayret ve taaccüpte
bırakıyordu.”
Uhud Savaşında, Hendek Savaşında ve Hayber’de; babayiğitlerin, kahramanların
öldürülmesi, Hz.Ali’nin şecâatini herkese tanıttı. Hicret gecesi,
Hz.Peygamber’in yatağında korkmadan tek başına yatması, onun şecâatini
göstermez mi?
Hz.Ali, savaş meydanlarında düşmanına ancak bir darbe vururdu. İkinciye
lüzum görmezdi. Bir darbesi ile karşısındaki pehlivanların pek çoğu
yıkılmıştır. Ölse de, ölmese de ikinci defa kılıç vurmazdı.
Sabrı ve Hilmi
Hz.Ali’nin sabrı ve hilmi nefsinin üstün sıfatlarındandır. Bütün dertlerin
teskini sabır ile biter. Sabır hakkında Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de;
“Muhakkak Allah sabredenleri sever” buyurmuşlardır.
Hz.Ali, her yönü ile hilim sahibi ve sabırlı idi. Onun hareketleri âdilane
idi. Sabretmesi ile dâimâ zaferi elde ederdi. Her kaza ve her savaşta
sabrederdi. “Her kim sabrederse zafer bulur” sözü gereği; doğru işlerde
dâimâ sabrederdi, fakat gerçek karşısında hiçbir hadisede, hiçbir kimseden
korkusu yoktu. Cenâb-ı Hak’kın sabredenlerle beraber olduğunu bilirdi.
Hz.Ali’nin hilmi; Hak’kın ihyası, din ve mezhebin ileri gitmesi içindi.
Hz.Ali, kendi vasiyyetinde de çocuklarını sabre davet etmişti. Halkı da
sabre davet ederdi. Hatta savaşlarda da evvela sabreder, düşman tecavüzünü
aleni olarak meydana vuruncaya kadar beklerdi.
Bütün savaşlarda açlığa ve susuzluğa sabrederdi. Meşakkatli işlerde de,
tahammül ederdi. Hilâfet fitnesinde Hz.Resûl, ona sabır tavsiye etmişti.
İslâmiyetin muhafazası için tam 25 yıl sabretmişlerdi.
Sahâveti (Cömertliği)
Sahâvet, bahşiş ve muhabbet, fertler arasında cazibeli bir duygu uyandırır.
Hz.Ali bütün hayatı boyunca, gençlik ve ihtiyarlığında bahşiş ve sahâveti
son hadde getirmişti.
Bir gün mübaşirlerden biri mülkünün aidatını Hz.İmâm-ı Ali’ye getirmişti.
Hz.İmâm-ı Ali hemen bu paranın hepsini fukaraya taksim etti. Aynı adam, aynı
günde Hz.İmâm-ı Ali’yi çarşıda gördü. Ailesinin akşam yemeğini tedarik için,
kılıçlarından birisini çarşıda satılığa çıkarmıştı.
Hz.Ali, asla kimseyi geri çevirmezdi: “Bir kimsenin, benden bir şey
isteyeceğini hissettiğim anda, o izhâr etmeden ben elimi ona uzatırdım”
demiştir.
Hz.Ali’nin bir zamanlar cebinde ancak dört dinarı vardı; birini gece, birini
gündüz, birini aleni, birini de gizli olarak fakirlere vermişti.
Hz.Ali, rükû halinde iken parmağındaki kıymetli yüzüğü aç bir fakire
bağışlamıştı. Bu olaylardan dolayı âyetler nâzil olmuştur.
Bir gün, kendi hizmetkârı Kamber ile çarşıya gitti. İki gömlek satın aldı.
İyisini ve yenisini Kamber’e verdi, eskisini de kendisi giydi.
Hz.Ali’nin sahâvetleri pek çoktur. Yukarıda anlatılanlar, bunlardan sadece
bir kısmıdır.
Yiyeceği ve Giyeceği
Hz.İmâm-ı Ali’nin yiyeceği oldukça sade ve az miktarda idi. Ekseriye yediği
arpa ekmeği idi ki, kabuğunu ayırmazdı. Hz.Ali ilk üç halîfe döneminde
gündüzleri ve hatta geceleri çalışırdı. Tarlalarda, bağlarda ve hurma
bahçelerinde; ağaçlara su verir ve bahçeleri bellerdi. Bir gün Adîy bin
Hatem, Hz.İmâm-ı Ali’nin yanına geldi. O Hazretin yemekle meşgul olduğunu
gördü. Hz.İmâm’ın yiyeceğine dikkat edince; bir kâse su, bir miktar kuru
arpa ekmeği parçaları, azıcık da tuzdan ibaret idi.
Arzetti ki:
-Yâ Emîr’ül-mü’minîn, siz gündüzleri bu kadar zahmet çekiyorsunuz. Geceleri
de Tanrı’ya ibâdet ile vakit geçiriyorsunuz, yiyeceğinizde bunlar. Bu size
kâfi gelebilir mi?
Hz.İmâm-ı Ali buyurdu:
-Lâzımdır ki serkeş nefsi mümkün mertebe riyâzete alıştırayım, tuğyân
(azgınlık) etmesin, diyerek bir şiir okudu.
Şiir’in meâli şöyle idi:
“Nefsini kanâata alıştır ve illâ kendi istihkakından fazlasını senden
ister.”
Hz.İmâm-ı Ali bu sade yemeği yer, ekseri günlerde de oruç tutardı.
Hz.Ali’nin giyeceği de yiyeceği gibi sadeydi.
İbn-i Cevzi anlatıyor:
“Hz.Ali’nin şalvarı sert idi, gömleği de kıldan idi. Halbuki Şam’dan gayri
bütün Müslüman toprakları onun elindeydi.”
Hz.İmâm-ı Ali elbise ve ayakkabısını kendi yamardı. Diğer işlerini de
ekseriya kendisi görürdü.
Hz.Ali buyururdu ki:
“Ben sizin imâmınız ve halîfeniz olduğuma göre, fukaranın perişanlığına
ortak olmuş olmalıyım. Öyle yemek yiyeyim, öyle elbise giyeyim ki en fakir
kimse beni görünce kendi fukaralığına sabretsin. Ben biliyorum, benim gibi
kimse yapamaz. Fakat imâmlıkta memurum, siz de benim gittiğim yoldan
gidiniz.”
Bilgi ve Hikmeti
Dünyada ,dost ve düşmanlar arasında bilgisinin üstüne kimse yoktu. Zebûr’u,
Tevrât’ı, İncîl’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i ezbere bilir, birkaç lisan konuşurdu.
Tarihçiler diyorlar ki:
Hz.Resûl, bir gün Hz.İmâm-ı Ali’nin pazusunu tuttu. Yüksek sesle buyurdu:
“Ben ilmin şehriyim, Ali’de onun kapısıdır. Kim ilim arıyorsa onun kapısına
uğrasın, o kapıdan bana gelsin.”
Hz.Ali’ye suâl sordukları zaman, her suâlin cevâbını derhal verirdi. Zira
ilhâm vesilesi ile hulûlîyyetle irtibatı vardı.
İbn-i Ebil Hadit ve İbn-i Meysem diyorlar ki:
“Bütün İslâm ilimleri Ali’den çıkıyor.”
Hz.Ali, ilim ve bilgiyi her sınıftan üstün tutardı. Buyururdu ki:
“Fazîletlerin başı ilimdir”der ve halkı bilgiye teşvik ederdi.
Yine buyururdu ki:
“İlim maldan hayırlıdır.”
Dâimâ isterdi ki karşısına bir kemâl sahibi çıksın. Onunla derdi dil etsin.
Bilginin müşkül taraflarını onunla paylaşsın.
Bu kadar alîm olan Hz.İmâm-ı Ali diyor ki:
“Her kim, bana bir harf öğretse, ben ona kul, köle olurum.”
İmanı ve İbadeti
Nefsin en büyük fazîleti, ulûhiyyet makamına tâzim ve sitayiştir. Nefsi
ıslah etmek lâzımdır. İbâdetin neticesi, nefsi kötü alışkanlıklardan çeker.
En iyi ibâdet sırf Allah’ın rızâsı için yapılan ibâdettir. Cenâb-ı Hak
Kur’ân-ı Kerîm’de; «Mertlerin en iyisi takvâ sahibi olandır» diyor. Takvâ
ile süslenen imâm, hakiki imâmdır.
Hz.İmâm-ı Ali’de; îman, takvâ, ibâdet eksiksiz vardı. Hz.İmâm-ı Ali tam bir
aşk ile ibâdet ederdi. O hakiki aşıktı. Münacaat ettiği zamanlar ve namaz
ile meşgul olunca; ekseriya kulakları işitmez, gözleri de görmezdi, çünkü
fikren başka şeyle meşgul olmazdı. Her şey onun nazarında unutulur, gerçeği
gören gözleri ancak Allah’a müteveccih olurdu.
Meşhurdur ki; bir savaşta, bir ok ayağına batmıştı, çok eziyet ediyordu. Oka
el sürülünce çok acı veriyordu, bu sebepten çıkaramıyorlardı.
Cerraha dedi ki:
-Ben namazda iken oku çekiniz.
Namaza durdu, secdeye vardığı zaman oku birden çektiler ve çıkardılar Hz.Ali
de ağrı duymadı.
Secdeleri uzun sürerdi, secdede iken bazen gözünden yaş dökülürdü. Savaş
esnasında bile namazdan gaflet etmezdi.
Bir çok kimseler, cennet için Allah’a ibâdet ederler. Bu konu da Hz.Ali
diyor ki:
“Yâ Rabbî! Ben sana cennet için değil, cehennem korkusu için de ibâdet
etmiyorum. Belki seni tapınmağa lâyık olarak tanıdığım için ibâdetimi
yapıyorum.”
Hz.İmâm-ı Ali’nin fikri, zikri ve hareketleri, gerçek yol içindir. Her ne
tarafa baksa Allah’ı görürdü ve buyururdu ki:
“Hiçbir şey görmedim meğer ondan evvel ve onunla, ondan sonra gördüğüm hep
Cenâb-ı Hak’tır.”
Hz.İmâm-ı Ali diyor ki:
“Görmediğim Allah’a ibâdet etmedim, tapmam.”
Hz.İmâm-ı Ali’nin ibâdeti, yalnız oruç ve sair farzlar değildi. Belki bütün
hareketleri ibâdet idi.
Fasâhât ve Belâgatı
Bir mert; söz söylemedikçe, konuşmadıkça, onun yapı ve hüneri gizli kalır.
Hz.İmâm-ı Ali’nin fasâhâti, bütün Arap fasîhlerini hayrete düşürmüş, ona
“Sözün emîri” adını vermişlerdir.
Ferman yazmak, Arap ediplerinin ikrârınca onun hutbelerinden elde
edilmiştir. Hz.İmâm-ı Ali’nin sözleri öyledir ki, cümleler arasında mantıki
bir irtibat mevcuttur. Hz.İmâm-ı Ali’nin hatırına gelen matlablar, dilinden
tatlı bir şekilde dökülür akardı.
Hz.İmâm-ı Ali’nin fasâhât ve belâgatini tam olarak anlayabilmek için, eşsiz
söz ve hutbelerinin kâleme döküldüğü; “Nehc’ül-Belâga” eserinin tamamını
okumak gerekir.
Adaleti ve Gerçeği İsteyişi
Hz.İmâm-ı Ali hak ve hakikatı isteyen bir kişi idi. O dâimâ hak ve adâleti
nazara alırdı. Kendi çocuğunu, siyah bir habeşi ile bir tutardı. Günah
sahibine ve sitem yapanlara şiddetli ceza verirdi. Mazlûmların hakkını
alarak kendilerini memnun ederdi.“Zayıflar ve bî-çareler benim gözümde
azizdirler. Baş kaldıran sitem sahipleri ve kuvvetliler, benim yanımda
zayıftırlar” derdi.
Hz.İmâm-ı Ali’nin, hükümetinin esası; adâlet ve takvâ payesine dayanmıştır.
Talha ve Zübeyr, Hz.İmâm-ı Ali’nin hilâfeti zamanında servet sahibi idiler.
Hz.İmâm-ı Ali onlara sordu:
-Sair halktan kendinizi üstün görmenizin delili nedir?
-Ömer İbn-i Hattab, hilâfeti zamanında bize diğer halktan daha fazla para
verirdi.
-Peki Peygamber zamanında size verilen para ne kadardı?
-Sair halk gibi idi.
-Bugün de alacağınız sair halk gibi olacak.
-Fakat biz hizmetler ettik.
-Benim hizmetlerim, sizin tasdikiniz ile herkesten daha fazladır, ayrıca
bugün halîfeyim, fakat kendim ile en fakir adam arasında bir imtiyazım
olacağına râzı değilim.
Hz.Ali, halîfeliği döneminde; Abdullah bin Abbas’a hitaben yazıyor:
“Ey Basra fermandarı, seni kökten ve necattan doğru bir insan biliyordum.
Bununla beraber işittim, memleket dahilinde ben cengi cidal ile meşgul iken,
sen de fırsatı gânimet bilerek Müslümanların mallarını yağmaya kalkmışsın. «Beyt’ül-mâl»dan,
altın ve gümüş sikkeler ele geçirmişsin. İhtiyarlık için Hicaz’a
göndermişsin. Yazıklar olsun sana ey Abbas’ın oğlu. Kocasız kadınların ve
yetimlerin, fakirlerin hakkı olan bu parayı kendine nasıl sarf edeceksin?
Mahşer gününün hesabından, Allah’ın azâbından korkmadın mı?”
Hz.İmâm-ı Ali adâleti ile meşhur idi. Bütün hayatı boyunca kimseye zulüm
yapmamıştı. Hatta kendi kardeşinin, akrabalarının tarafını tutmamış, bütün
Müslümanları bir seviyede tutmuştur.
Bir gün mahkemeye düştüğünde Hakime:
“Adâletle hüküm ver, benimle davacım arasında hiçbir fark koyma” demiştir.
Hz.Ali insanlara adâlet ile muamele yapmış, devlet hazinesinin bir kuruşunu
kendisine veya yakın uzak akrabasına sarf etmemiştir.
Hz.İmâm-ı Ali’nin, adâleti bu şekilde idi.
Affı ve Acımaları
Hz.İmâm-ı Ali şefkat ve merhamet sahibi, büyük bir âtıfaya mazhar idi. O;
çalışır, iş görür, zahmet çeker, sonunda kazandığı paranın cüz’i bir kısmını
evine harcar, geriye kalan büyük kısmını da kimsesizlere, çaresizlere sarf
ederdi.
Hz.İmâm-ı Ali, yetimlerin babası idi. Dul kalmış bî-çare kadınların ve
ihtiyarların yardımına koşar, sanki sahipleriymiş gibi onlar için çalışırdı.
Takattan düşenlerin ellerinden tutar, zayıfların yardımlarına koşardı.
Hilâfeti zamanında, geceleri karanlıkta dışarı çıkar; hurma, ekmek, unu
fakirlere, dullara, yetimlere götürür ve dağıtırdı. Fakat kendisini asla
kimseye tanıtmazdı. Yiyecekleri alanlar onun kim olduğunu bilmezlerdi.
Ekseriya bunları çuvala doldurup sırtına alır götürürdü. Namazda şehit
edildiği gece yüzlerce ev, erzaksız kalmıştı. O vakit, o tanımadıkları
yiyecek getirip dağıtanın, Hz.İmâm-ı Ali olduğunu anladılar.
Hz.İmâm-ı Ali; kerim, necîb, asîl ve merhametli idi. Onun affı, göz yumması
ve merhameti sonsuzdu.
Hz.Ali, dâimâ askerlerine derdi ki:
-Düşmanı kovalamayınız, onların yaralananlarının yarasını sarınız,
esirlerini tedavi ediniz.
Cemel savaşında, düşmandan ölenlerin de cenaze namazını kıldı. Kendi katili
için şöyle buyurdu:
-Onu idare ediniz. Aç ve susuz bırakmayınız, eğer ben sağ kalırsam, ondan
sarfınazar ederim. Ölürsem, bir kılıçtan fazla ona vurmayınız.
(ZİYA BABA Karaşar İnanç Eğitim Hayır Vakfı.)

İmam Ali'nin Düşün ve Yaşam Dünyasından
Derman sende, ama senin haberin yok, derdin senden ama sen
görmüyorsun.
Kendini küçücük bir beden sanıyorsun; oysa koskoca bir evren dürülmüş içinde
senin.
Öylesine ap-açık, ap-aydın bir kitapsın ki, gizli şeyler
onun harfleriyle meydana çıkmada.
Dışarıya, kimseye bir gereksinimin yok senin; gönlünde
yazılmış yazılar her şeyden haber verir sana.
(A. Baki Gölpınarlı, İmam Ali Buyruğu, Nehc-ül
Belâga ve Hz. Ali Divanı’ndan Seçmeler, sh. 240-241)
Şekil bakımından insanlar birbirlerine benzerler. Çünkü
hepsinin baba ve annesi, Âdem ile Havva’dır.
(Hz. Ali
Divanı, Tercüme ve şerh eden Müstakimzade Süleyman Saadeddin
Efendi, s. 3)
Eğer insanlar soy bakımından övünüp kendilerinden daha aşağı derecede
bulunanlara bir üstünlük taslıyorlarsa, uzak soyları balçık, yaratıldıkları
yakın madde de anne ve babanın belindeki menidir.
(Hz. Ali Divanı, Tercüme ve şerh eden Müstakimzade
Süleyman Saadeddin Efendi, s. 5)
Eğer sen soy ve sopunla övünürsen, biz de cömertlik ve benzeri iyi
özelliklerle övünürüz.
(Hz. Ali Divanı, Tercüme ve şerh eden Müstakimzade
Süleyman Saadeddin Efendi, s. 6)
İftihar ve şeref, ancak ilim ve irfan erbabına yaraşır. Çünkü bunlardan
her biri, bilgi ve tecrübeleriyle diğer insanlara hak ve doğru yolu
göstermektedirler.
(Hz. Ali Divanı, Tercüme ve şerh eden Müstakimzade Süleyman
Saadeddin Efendi, s. 7)
Oğulcağızım, nefsini kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir;
kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları
için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi
onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de, öylece kimseye
zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece
iyilik et. Başkasında görüp, duyup, çirkin bulduğun şeyi, kendin için de
çirkin bul. Sana yapılınca râzı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az
bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini
istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek,
beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti.
(Nehc-ül Belâga, Hazırlayan: Abdülbâki Gölpınarlı,
Sıffın’dan döndükten sonra İmam Hasan’a yazdığı vâsiyetnâme’den, s. 382)
• Gizlice yapılan, fakat açıkça yapılınca utanılan her
işten sakın. Sahibine sorulunca inkâr ettiği işi yapma; yahut özür dilediği
işe yaklaşma.
(Nehc-ül Belâga, Hazırlayan: Abdülbâki Gölpınarlı,
Hâris-i Hemdânî’ye Mektupları’ndan, s. 349)
İnsanlara insafla muamele edin; ihtiyaçları olan şeyleri almayın,
dayanın, çünkü siz halkın hazine memurlarısınız, o hazineyi koruyanlarsınız;
ümmetin vekillerisiniz, imamın elçilerisiniz.
Bir işe koyulanı, işinden alıkoymayın; onu arayıp elde etmesine engel
olmayın; haraç hususunda kışın, yazın giyecekleri şeyleri satmaya
kalkışmayın; kendilerine gereken şeyleri taşıdıkları hayvanlara, iş
gördükleri kişilere dokunmayın. Bir pul için dahi onları dövmeyin; namaz
kılan Müslümanların, yahut Müslümanların amanında bulunan Kitab ehlinin
mallarına el atmayın. Yalnız İslam ehline karşı kullandıkları sabit olan
atlarına, yahut silahlarına elkoyun; çünkü onları İslam düşmanlarının
ellerine vermek, onlara kuvvet temin etmek elbette caiz olmaz ve bu, şer’a
da uymaz.
(Nehc-ül Belâga, Hazırlayan: Abdülbâki Gölpınarlı, Haraç
memurlarına emirlerinden’den, s. 357)
• Nice oruçlu vardır ki orucundan elde ettiği ancak açlıktır,
susuzluktur. Nice geceleri ibadetle geçiren vardır ki o kulluktan elde
ettiği şey, uykusuzluktur, yorgunluktur. Ne mutlu aklı başında olan
âriflerin uykusu ve yemesi.
• Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi yoksulluk, edeb gibi miras,
danışmak gibi arka olamaz.
• Gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh
yoksulların geçimlerini zenginlerin mallarında taktir buyurmuştur. Hiçbir
yoksul aç kalmaz ki bir zengin onun hakkını vermiş olsun; yüce Allâh da
zenginlere bunu soracaktır.
(Nehc-ül Belâga’dan)
Hz. ALİ’NİN VERGİ TOPLAYICILARINA GÖNDERDİĞİ EMİRNAME
Bir olan, şeriki bulunmayan Allah’dan korkarak yürü. Vazifene git; hiçbir
Müslümanı ürkütme; rızası olmadıkça, haber vermeden yanına gitme; malındaki
haktan başka birşey alma.
Bir kabileye vardın mı evlerine, çadırlarına gitmeden sularının başına
in. Sonra sakin, vakur bir halde yanlarına var; onlara selam ver; hal ve
hatır sormakta kusur etme; ondan sonra olanlara ey Allah’ın kulları de;
Allah’ın velisi ve halifesi mallarınızdaki Allah hakkını almak için beni
size yolladı; mallarınızda Allah velisine vereceğiniz Allah hakkı var mı?
Birisi yok derse sözünü tekrarlama. Sana hakkını verecek bulundu mu da onu
korkutup ürkütmeden, ona karşı sert muamele etmeden, yolsuz davranmadan,
zulmeylemeden onunla beraber git, altından, gümüşten ne verirse sana, onu
al.
Öküzü, davarı, devesi varsa, hayvanların bulunduğu yere sahibinin izniyle
gir. Çünkü onların çoğu sahibinin malıdır. Hayvanların bulunduğu yere şiddet
göstererek, sert bir surette değil, sahibinin izniyle gir. Ne hayvanları
ürküt, ne sahiplerini korkut. Onları ikiye ayır, sahibi hangi bölüğü isterse
almasına müsaade et. Geri kalanı da ikiye böl, gene onu, hangi payı almak
isterse alsın, muhayyer bırak. Seçtiği, almak istediği hayvanlara dokunma.
Böylece böle böle Allah’ın hakkı olan o hakka ulaşan payı ondan al. Bu
taksimi bozmanı isterse kabul et; onları birbirlerine karıştır. Önce
yaptığın gibi ayırmaya başla; Allah’ın hakkını alıncaya dek, bu muameleye
devam et.
Kocalmış, yaşlı, arık, azası kırık, hasta, ayıplı ve bir gözü kör hayvanı
alma. Bu işe birisini memur edecek olursan dininden emin olduğun,
Müslümanların mallarını alırken onlara yumuşak ve iyi muamelede bulunacak
kişiyi seç. Böylece Allah malını Allah velisine ulaştır; o da bunları
Müslümanlara bölüştürsün. Bu işe, öğüt veren, esirgeyen, emin olan, koruyan
kişiyi memur et. Sert davranan, zarar veren, müslümanları yoran kişiyi memur
etme. Sonra topladığın malı bize yolla; biz de Allah nasıl emrettiyse öyle
hareket edelim.
Emin olduğun kişi onları toplayacaksa, tenbih et, dişi deveyi, sütüne
tamah ederek almasın; yavrusuna zarar vermiş olur. Bir de ona binerek
yormasın onu. Binmekte, sütlerini sağmakta adâlete riâyet etsin; getirirken
yorulanları dinlendirsin, ayağı sürçen, yürümekte güçlük çeken hayvanları
yavaş sürsün. Hayvanları suya rastladıkça sulasın, otlak yere gelince
otlatsın; vakitten vakite onları dinlendirsin; sulak, otlak yerlerde onları
suvarıp yaysın. Böylece de size semiz, yorulmamış, sağlam hayvanlar getirsin
de onları Allah’ın emrine, Allah’ın salatı O’na ve soyuna olsun
Peygamberinin sünnetine göre Müslümanlara bölüştürelim, gereken işlere
kullanalım. Bu, Allah’ın izniyle ecir ve sevap bakımından daha büyük, doğru
iş işlemene daha yakın bir harekettir.
(Nehc-ül Belâga, Hazırlayan: Abdülbâki Gölpınarlı,
Amillerine gönderdikleri emirnâme’den, s. 353-354)

ALİ İBN EBİ TÂLİB (Hz.Ali)
Resulullah'ın amcasının oğlu, damadı, dördüncü halife. Babası Ebû Talib,
annesi Kureyş'ten Fâtıma binti Esed, dedesi Abdulmuttalib'tir. Künyesi Ebu'ı
Hasan ve Ebû Tûrab (toprağın babası), lâkabı Haydar; ünvanı Emîru'l-Mü'minin'dir.
Ayrıca 'Allah'ın Arslanı' ünvanıyla da anılır.
Hz. Ali küçük yaşından beri Resulullah'ın yanında büyüdü. On yaşında İslâm'ı
kabul ettiği bilinmektedir. Hz. Hatice'den sonra müslümanlığı ilk kabul eden
odur. Hz. Peygamber ile Hz. Hatice'yi bir gün ibadet ederken gören Hz.
Ali'ye Peygamberimiz şirkin kötülüğünü, tevhidin manasını anlattığında Hz.
Ali hemen müslüman olmuştu. Mekke döneminde her zaman Resulullah'ın
yanındaydı. Kâbe'deki putları kırmasını şöyle anlatır: "Bir gün Resul-u
Ekrem ile Kâbe'ye gittik. Resul-u Ekrem omuzuma çıkmak istedi. Kalkmak
istediğim zaman kalkamıyacağımı anladı, omuzumdan indi, beni omuzuna çıkardı
ve ayağa kalktı. Kendimi istesem ufukları tutacak sanıyordum. Kâbe'nin
üzerinde bir put vardı, onu sağdan soldan ittim. Put düştü, parça parça
oldu. Resulullah'ın omuzlarından indim. İkimiz geri döndük." (Ahmed b.
Hanbel, Müsned, I, 384).
Resul-u Ekrem, en yakın akrabasını uyarmak ve hakkı tebliğ etmek hususunda
Allah'u Teâlâ'dan emir alınca onları Safa tepesinde toplayıp ilâhî emirleri
tebliğ edince, Kureyş müşrikleri onunla alay etmişti. İkinci toplantıyı
yapmasını Hz. Ali (r.a.)'ye bıraktı, Ali de bir ziyafet hazırlayarak
Hasimoğullarını davet etti. Resulullah yemekten sonra: "Ey
Abdülmuttaliboğulları, ben özellikle size ve bütün insanlara gönderilmiş
bulunuyorum.
İçinizden hanginiz benim kardeşim ve dostum olarak bana bey'at edecek" dedi.
Yalnız Ali (r.a.) kalktı ve orada Resulullah'a onun istediği sözlerle bey'at
etti. Bunun üzerine Resul-u Ekrem, "Kardeşimsin ve vezirimsin " diyerek Hz.
Ali'yi taltif etti.
Hz. Peygamber hicret etmeden önce elinde bulunan emanetleri, sahiplerine
verilmek üzere Ali'ye bıraktı ve o gece Hz. Ali, Resulullah'ın yatağını da
yatarak müşrikleri şaşırttı. Böylece Hz. Ali, Hz. Peygamber'i öldürmeye
gelen müşrikleri oyalayarak onun yerine hayatını tehlikeye atmış, bu suretle
Peygamber'e hicreti sırasında zaman kazandırmıştır. Hz. Ali,
Peygamberimiz'in kendisine bıraktığı emanetleri sahiplerine verdikten sonra
Medine'ye hicret etti. Medine'de de Hz. Peygamber'in devamlı yanında
bulundu, bütün cihat harekâtlarına katıldı, Uhud'da gâzî oldu. Bedir'de
sancaktardı. Aynı zamanda keşif kolunun başındaydı; hakim noktaları tesbit
ederek Hz. Peygamber'e bildirdi. Bu mevkiler işgal edilerek, Bedir'de önemli
bir savaş harekâtını başarıya ulaştırdı. Bedir gazasının başlamasından önce,
Kureyşliler'le teke tek dövüşen üç kişiden biriydi. Bu döğüşte, hasmı Velid
b. Muğire'yi kılıcı ile öldürdüğü gibi, Hz. Ebû Ubeyde zor durumdayken
yardımına koştu ve onun hasmını da öldürdü. Kendisine "Allah'ın Arslanı"
lâkabı ve Bedir ganimetlerinden bir kılıç, bir kalkan ve bir de deve
verildi.
Hz. Ali, Bedir savaşından sonra Hz. Peygamber'in kızı Hz. Fâtıma ile
evlendi. Nikâhını Hz. Peygamber kıydı. O zamana kadar Resulullah'la oturan
Hz. Ali nikâhtan sonra ayrı bir eve taşındı. Hz. Ali'nin, Hz. Fâtıma'dan üç
oğlu, iki kızı dünyaya geldi.
Hicret'in üçüncü yılında Uhud savaşında, müslüman okçuların hatası yüzünden
müşrikler müslümanların üzerine saldırmışlar ve Hz. Peygamber de yaralanarak
bir hendeğe düşmüş ve düşman onun öldüğünü yaymıştı. Halbuki o sırada döğüşe
döğüşe gerileyen Hz. Ali, Hz. Peygamber'in içine düştüğü hendeğe ulaşarak,
onu korumaya almıştı. İki tarafın da kazanamadığı bu savaşta Hz. Ali birçok
yerinden yaralanarak gazi oldu.
Uhud savaşından sonra Hz. Ali "Benu Nadr" Yahudilerinin hainlikleri üzerine
bu kabile ile yapılan savaşı bizzat idare etti. Bütün çarpışmalarda Hz. Ali
kahramanca döğüşmüş ve müşriklerin en meşhur savaşçılarını öldürmüştür.
Hudeybiye barışında sulh şartlarının yazılmasında o memur edildi. Hz. Ali,
sulhnameyi yazmaya şöyle başladı: "Bismillâhirrahmânirrahîm . Muhammed
Resulullah...." Ancak müşrikler bu ifadeye itiraz ettiler. Hz. Peygamber, "Resulullah"
yerine "Muhammed b. Abdullah" yazmasını Hz. Ali'ye söylemiş fakat Hz. Ali "Resulullah"
ifadesinin yazımında ısrar etmiştir.
Hz. Ali Mekke'nin fethi sırasında yine sancaktardı. "Keda" mevkiinden
Mekke'ye girdi. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Hz. Peygamber ile birlikte
Kâbe'deki bütün putları kırdılar.
Mekke'nin fethinden sonra Resulu Ekrem, Hâlid b. Velid'i Benu Huzeyme
kabilesine gönderdi. Bu kabile ya cehaleti, ya da bedevî olmalarından, "müslüman
olduk" anlamındaki "eslemna" kelimesi yerine "sabbena" dediği için Hâlid b.
Velid hiddetlendi ve onlarla harp etti. Hz. Peygamber olayı duyunca çok
üzüldü. Hz. Ali'yi bu hatayı telâfi ile görevlendirdi. Hz. Ali Benu
Huzeyme'ye giderek öldürülenlerin diyetini ödeyip mağdur olanların
zararlarını telâfi etmişti.
Huneyn gazasında müslümanlar bir ara bozulup dağıldılar. Sayıları binleri
bulduğu halde içlerinden ancak birkaç kişi sabredip dayanabildi. Hz. Ali bu
savaşta yalnız sabırla tahammül etmekle kalmayarak gösterdiği yiğitlik ve
kumandanlıkla İslâm ordusunun kendi safında toparlanmasını sağladı.
Resulu Ekrem hicretin 9. yılında Tebük seferine çıkarken Hz. Ali'yi ehl-i
beytin muhafazası için Medine'de bıraktı, ancak bu sefere katılamadığı için
müteessir oldu. Bunun üzerine Resulullah: "Musa'ya göre Harun ne ise, sen
bana karşı o olmak istemez misin?" dedi. Ali, bu iltifattan çok memnun oldu.
Berae suresinin ayetleri nazil olunca, Resulullah Hz. Ali'yi Mekke'ye
gönderdi. Bu suretle hiçbir müşrikin artık Kâbe-i Şerîfi bundan sonra
haccedemeyeceğini bildirdi.
Yemen bölgesinin İslâm'a girmesi zordu. Görev yine Ali b. Ebi Talib'e
verildi. Hz. Ali "Bu çok güç bir iş" dedi. Resulullah da "Ya Rabb, Ali'nin
dili tercümanı, kalbi hidayet nurunun memba olsun" diye dua edince, Ali,
siyah bir bayrak alarak Yemen'e gitti, kısa süren irşadları sayesinde
Yemen'in bütün Hemedan kabilesi müslüman oldu.
Hz. Peygamber'in vefatı sırasında, hücresinde bulunanların başında
geliyordu. Hz. Ebu Bekir halife seçildiği sırada Hz. Ali Resulullah'ın
hücresinde tekfin ile meşgul idi.
Hz. Ömer devrinde devletin bütün hukuk işleriyle ilgilenip adeta İslâm
devletinin baş kadısı olarak görev yaptı. Hz. Ömer'in şehâdeti üzerine yine
devlet başkanını seçmekle görevlendirilen altı kişilik şûra heyetinde yer
alıp, bu altı kişiden en sona kalan iki adaydan biri oldu.
Hz. Osman'ın hilâfeti döneminde idarî tutumdan pek memnun olmamakla birlikte
İslâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen şikayetleri hep Hz. Osman'a
bildirmiş ve ona hâl çareleri teklif etmişti. Hz. Osman'ı muhasara edenleri
uzlaştırmak için elinden gelen gayreti sarfetti.
Hz. Osman'ın şehâdetinden sonra İslâm'ın ileri gelen şahsiyetleri ona bey'at
ettiler. Ancak onun bu dönemi Allah'ın bir takdiri olarak son derece karışık
bir dönem oldu. Hilâfete geçtiğinde hâlledilmesi gereken bir çok problemle
karşı karşıya kaldı. Bu karışıklıklar Cemel ve Sıffın gibi iç çatışmaları
doğurdu. İslâm devleti bünyesindeki bu ihtilâfları giderme konusunda büyük
fedakârlık ve gayretler gösterdi.
Nihayet, Kûfe'de 40/661 yılında bir Hârici olan Abdurrahman b. Mülcem
tarafından sabah namazına giderken yaralandı. Bu yaranın etkisiyle şehid
oldu.
Hz. Ali devamlı olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında bulunduğu için
Tefsir, Hadîs ve Fıkıhta sahabenin ileri gelenlerindendir. Hatta
Resulullah'ın tabiri ile "ilim beldesinin kapısı" olarak ümmetin en bilgini
idi. Hz. Peygamber yolunda insanları hakka iletmek için büyük gayretler
sarfetmiş ve hilâfet dönemi iç karışıklıklarla dolu olmasına rağmen İslâm'ın
öğretilmesi ve öğrenilmesi hususunda büyük katkıları olmuştu.
Medine'de duruma hakim olup yönetimi tam olarak eline aldıktan sonra öğretim
için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerin öğretilmesini Ebu Esved ed-Düeli'ye,
Kur'an okutma ve öğretme işini Abdurrahman esSülemi'ye, Tabiî ilimler
konusunda öğretmenlik görevini Kümeyl b. Ziyâd'a verdi. Arap edebiyatı
konusunda çalışma yapmak üzere de Ubade b. esSamit, ve Ömer b. Seleme'yi
görevlendirdi. Devlet yönetimi ve hizmetlerini; maliye, ordu, teşrî ve kaza
gibi bölümlere ayırarak yürütüyordu. Malî işleri, dağıtma ve toplama diye
iki kısma ayırmazdı.
Ümmetin malını ümmete dağıtırken de son derece titiz davranırdı. Kendisine
bir pay ayırma noktasında gayet dikkatli olup, kimsenin hakkına tecavüz
etmemekte de büyük bir örnek idi. Kendisini Kûfe'de görenler, kışın
soğuğunda üstünde ince bir elbiseden başka bir şeyin olmadığını beyan ederek
onun mütevazı, gösterişsiz yaşamını hayretle aktarırlar. Devlet
yönetici ve memurlarının nasıl davranmaları gerektiği konusunda şu
yönetmeliği hazırlamıştı.
1. Halka karşı daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir canavar
gibi davranmayın ve onları azarlamayın .
2. Müslüman olsun olmasın herkese aynı davranın. Müslümanlar kardeşleriniz,
müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandır.
3. Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz altında
bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyin .
4. Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın. Bu tür davranışlar sizi zulme
ve despotluğa çeker.
5. Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş ve devletin
suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat edin.
6. Doğru, dürüst ve nazik kişileri seçin ve çıkar ummadan ve korkmadan acı
gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.
7. Atamalarda araştırma yapmayı ihmal etmeyin.
8. Haksız kazanç ve ahlâksızlıklara düşmemeleri için memurlarınıza yeterince
maaş ödeyin.
9. Memurlarınızın hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiğiniz
samimi kişileri kullanın.
10. Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz cevap verin.
11. Halkın güvenini kazanın ve onların iyiliğini istediğinize kendilerini
inandırın .
12. Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyin.
13. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin, fakat
ihtikâr, karaborsa ve mal yığmalarına izin vermeyin.
14. El işlerine yardım edin; çünkü bu yoksulluğu azaltır, hayat standardını
artırır.
15. Tarımla uğraşanlar devletin servet kaynağıdır ve bir servet gibi
korunmalıdır.
16. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak olduğunu hiç
aklınızdan çıkarmayın. Memurlarınız onları incitmesin, onlara kötü
davranmasın. Onlara yardım edin, koruyun ve yardımınıza ihtiyaç duydukları
her zaman huzurunuza çıkmalarına engel olmayın
17. Kan dökmekten kaçının, İslâm'ın hükümlerine göre öldürülmesi gerekmeyen
kimseleri öldürmeyin.
Hz. Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir halifeydi.
Beş yıllık halifeliği çok önemli olaylarla, savaş ve sıkıntılarla geçmişti.
Fitnelere karşı sonuna kadar doğru yoldan sabırla mücadele etmek istedi
sonunda şehid oldu.
Hz. Ali İslâm'ın bütün güzelliklerine vakıftı. Çünkü o, Resulullah'ın daima
yanında bulunmuştu. Vahiy kâtibiydi, hâfız, müfessir ve muhaddisti. Hz.
Peygamber'den beş yüzden fazla hadis rivayet etti. Ahkâmın nazariyatından
çok amelî keyfiyetine bakardı: "Halka anladıkları hadisleri söyleyiniz.
Allah ile Peygamber'in tekzip edilmesini ister misiniz?" (Buhârî, İlim)
demiştir.
Hz. Ali'nin, Hz. Fâtıma'dan Hasan, Hüseyin, Muhsin adlı oğulları ve Zeynep,
Ümmü Gülsüm adlı kızları oldu.
Hz. Ali âbid, kahraman, cesur, iyilikte yarışan, takva sahibi ve son derece
cömertti. Medine'de müslümanların durumu düzeldikten sonra, Hz. Ali de bir
hizmetçi almaya karar verip, Resulullah'a gitti. Resulullah kızıyla
damadının arasına girerek: "Ben size hizmetçiden daha hayırlısını haber
vereyim. Yatarken otuzüç kere Allahü ekber, otuzüç kere Elhamdülillah,
otuzüç kere de Subhanallah deyin" buyurdu. Yine bir gün yiyecek çok az
yemekleri olan Hz. Ali ile ailesi sofraya oturdukları sırada kapılarına bir
dilenci geldi, onlar da yemeği dilenciye verdiler. Ertesi gün gelen bir
yetime, üçüncü gün gelen bir esire yemeklerini verdiler. Bu olay üç gün
sürdükten sonra şu ayet-i kerime indi: "şüphesiz en iyiler mizacı kâfur olan
bir tastan içerler. Allah'ın kullarının taşıra taşıra içeceği bir kaynak.
Adağı yerine getirirler ve şerri yaygın olan bir günden korkarlar. İçleri
çektiği hâlde yiyeceği, miskine, yetime ve esire yedirirler. 'Biz sizi ancak
Allah'ın rızası için doyuruyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür
beklemiyoruz. Doğrusu biz oldukça asık suratlı zorlu bir günden dolayı
Rabbımızdan korkuyoruz' derler. Allah da bu günün şerrinden onları korur.
Onlara parlaklık ve sevinç verir." (İnsan, 5/11)
Hz. Ali'nin "Zülfikâr" adı verilen meşhur bir kılıcı vardı. Kılıcın ağzı iki
çatallı idi ve Hz. Ali'ye Resulullah tarafından hediye edilmişti.
Hz. Ali'nin cömertliği, insanîliği, Resulullah'a olan yakınlığıyla edindiği
büyük manevî miras onu yüzyıllardır halk inançlarında destani bir kişiliğe
büründürmüştür. Bir gün onun dört dirhemi vardı. Birini açıktan, birini
gizliden birini gündüz, birini de gece infak etti ve hakkında şu ayet-i
kerime indi: "Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak infak edenler.
Onlar için Rabbleri katında karşılıkları vardır ve üzülecek de değillerdir."
(el-Bakara, 2/274).
Hz. Ali'nin peygamberimizden rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler: "Günah
işleyen biri pişman olur, abdest alır namaz kılar ve günahı için istiğfar
ederse Allah'u Tealâ Nisâ suresinde 'Biri günah işler veya kendine zulmeder
sonra pişman olup Allah'u Teâlâ'ya istiğfar ederse Allah'u Teâlâ'yı çok
merhametli ve af ve mağfiret edici bulur' buyurmaktadır."
"Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa boş
yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe Allah'u Teâlâ onun
nafile namazlarını kabul etmez. "
"Malınızın zekâtını veriniz. Biliniz ki, zekâtını vermeyenlerin bunu vazife
kabul etmeyenlerin namazı, orucu, haccı ve cihadı ve imanı yoktur. "
Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali'ye buyurdu: " Ya Ali, beşyüzbin koyun mu
istersin, yahut beşyüzbin altın mı veya beşyüzbin nasihat mı istersin ? " Hz.
Ali dedi: "beşyüzbin nasihat isterim." Peygamberimiz buyurdu: "Şu beş
nasihate uyarsan beşyüzbin nasihata uymuş olursun: 1. Herkes dünya ile
meşgul olurken sen Allah'u Teâlâ'yı hatırla. İslâm'a uygun yaşa; İslâm'a
uygun kazan; İslâm'a uygun harca. 2. Herkes birbirinin ayıbını araştırırken
sen kendi ayıplarını ara. Kendi ayıplarınla meşgul ol. 3. Herkes dünyayı
imar ederken sen dinini imar et, zinetlendir. 4. Herkes halka yaklaşmak için
vasıta ararken, halkın rızasını gözetirken sen Hakk'ın rızasını gözet; hakka
yaklaştırıcı sebep ve vasıtaları ara. 5. Herkes çok amel işlerken sen
amelinin çok olmasına değil, ihlaslı olmasına dikkat et."
Ç etin BAL: Hz. Muhammet'in
burada altıyüzbin nasihate denk gelen altı nasihat söylediği beyan edilir.
Lakin zaman ve mekanı aşan bir kalb birliği içinde Hz. Muhammet' in
söylemediği sözlerin söylenmiş gibi yazılı kayıtlara geçirildiğini
hissetmemden mütevelli bu altı nasihati beş nasihate indirgedim. Dileyen
orijinal kayıtlardan altı nasihati okuyabilir.
Bir hikaye...
Hazret-i Mevlânâ'nın üfürdüğü neyden tuğyan
ve feyezan eden, Hazret-i Ali'nin (kerremallahu veche) kuyuya söylediği
esrar-ı hakikatten başka nedir? Farkı nerededir ki, o ney, o kuyuda hâsıl
olan kamıştandır.
Cevab:
kıssanın aslı şöyle :
"Hz. Peygamber malumunuz Hz. Ali için ilmi kapısı diyor. Efendimizin dilinin
ucunu Hz. Ali' nin dilinin ucuna deydirdiği bu yüzden Hz. Ali' nin ilminde
müthiş bir artma olduğu rivayet edilir. Bunun manevi sarhoşluğuyle kendini
tutamayan İmam-ı Ali kimsenin aklen kalben kaldıramayacağı bu hali kâinata
haykırmak ister ama imtihan sırrını düşünüp bir kuyuya vargücüyle haykırır.
Kuyu o aşk-u şevk ile cuş-u huruşa gelip kaynamaya ve taşmaya başlar.
O taşan kuyunun aktığı topraklardan zamanla kamışlar yaratılır. Ta ki o
kamışlardan biri Mevlananın eliyle buluşur. O kamış yanık bir ses ile
dinleyenleri aşka getirip, aşk-ı hakikinin cezbesiyle döndürür.
Kıssa burada tamam oldu....
İmam-ı Ali bu hakikatleri o zaman ümmete açıklamak istemiş ancak Efendimiz (ASM)
engel olmuş. "Senin neslinden ahirzamanda gelecek Zat bunları
anlatacak"demiş.
Farklı
kaynaklarda Hz.Ali
“Kişi insanlar arasında aklıyla yaşar, bilim
ve tecrübeleri aklıyla edindiği gibi.”
“Bilim elde etmek için istekli ve araştırıcı ol.”
“Ben devranın bilginiyim, öyleki (onun) anası-babası gibiyim.”
“Akıllının dili, gönlünün ötesindedir. Ahmağın gönlü ise, dilinin
ötesindedir.”
Bu sözleri İmam Ali’ye ait olduğu bilinen Ali Divanı’dan (Hazreti Emir Ali
İbn-i Ubu Talib, Hazreti Ali Divanı, Arapça Çeviri:Vedat Atila,
İstanbul-1990, nos. 164,1390,1405) derledik. Bilimin ve deneyimlerin akıl
yoluyla elde edilebileceğini söylerken Ali, aynı zamanda iki koşul ileri
sürüyor: İstekli ve araştırıcı olmak! Bu iki sözcük, öğrenmenin,
eğitim-öğretimin psikolojik ve çevresel koşullarıyla birlikte yöntemlerini
de kapsıyor. Üzerinde sayfalarca açıklamalar yapılabilir. Bir düşünen kişi;
aklıyla hareket eden, sorgulayarak yargıya varan, soyutlamayı başaran bir
kuramcı, kavramlar geliştirir, yorumlar açıklamalar gerektiren özlü sözler
söyler ve önermelerde bulunabilir. Bugün İmam Ali’yi, Muaviye’nin ona
lanetle başlattığı Emevi anlayışını günümüzde sürdüren Suudi Vahhabileri
gibi değerlendirip küçümseyen ve Halife Osman’dan (644-656) sonra beş yıl
kadar İslam imparatorluğunu yönetmiş başarısız, sıradan bir halife olarak
görenlerle; bilgeliği, erdemleriyle birlikte bilginliği ve bilimsel
düşüncelerinden habersiz ve onu sadece doğaüstü güçleri ve kerametleriyle
yüceltenler bizim gözümüzde aynıdır. Ali zamanının bilginiydi; Peygamberin
ölümünden itibaren “Ali bilim şehrinin kapısı” değil, kendisiydi. Zaten o,
alçak gönüllülüğe gerek duymadan “ben devranın(dönemin, zamanın) bilginiyim”
diyor. Üstelik bir bilgin, bir alim olarak zamanın ebeveyni, yani
ana-babasıdır; öyle söylüyor. Ana-baba çocuklarını korur-kollar,
eğitip-yetiştirir, iyiye doğruya yönlendirir. Öyleyse zaman ve o zamanı
yaşayanlar, bilginlerin koruması altında olmalı ve onlar yönlendirip
yönetmelidir. İmam Ali, ben bir bilgin olarak devranın (zamanın)
anası-babasıyım, derken bunları söylemiş olmuyor mu?
Aşağıda, Ali üzerinde yapmakta olduğumuz çalışmadan bir bölüm olan, onun
bilimsel kişiliği ve kuramcılığı üzerine kısa bir bakış bulacaksınız.
Yazının önemli bir kısmında, İslam bilginleri, İmamlar,Ehlibeyt ve
Şiilik hakkında bilgiler, araştırma yazıları, makaleler yüklenmiş web
sitelerinden yararlanıldı.
1. İmam Ali’nin Bilimsel Kişiliği ve Kuramcılığına Kısa Bakış
Ali bin Abu Talib'in(600-661) erdemlerinin ve niteliklerinin bir portresini
çizmek kolay değildir, zira o bilginin kaynağı ve bir erdemler örneğiydi.
Gerçekten o, bir canlı bilgi ansiklopedisiydi. Bütün tanınmış sufiler batini
(esoteric) bağlarını Ali'ye götürürler.
Abu Nasr Abdullah Sarraj Kitab al-Luma fi't-Tasawwuf (yayımlayan: Nicholson,
London, 1914, s. 129) kitabında; Junaid Baghdadi'ye (ö. 910) batıni alanda
Ali'nin bilgisi sorulduğu zaman,
“Savaşlarda daha az görevli olsaydı, Ali'nin bizim batıni şeyler üzerinde
bildiklerimize çok daha büyük katkısı olabilirdi, çünkü o, kendisine ilm al-ladunni
(doğrudan Tanrıdan gelen ruhsal bilgi, gizli ilim) bağışlanmış biriydi” diye
yazmaktadır.
Ali, yandaşlarına İslamın, kendi nesnelliği içinde düşünce ile uyum
sağlayan, ayrıca kendi yasakları ve buyruklarında da doğa ile anlaşan tek
din olduğunu öğretti. İslamın din alanında yarattığı büyük devrim, açıkça
aklın üstünlüğünü kabullendiği tutumuyla canlılık kanzandı. Ali insanları
akıl ve düşüncenin üstünlüğünü kabul etmeye çağırdı ve onları doğal olaylar
üzerinde düşünmeye ve tartışmaya yönlendirdi. Ali'ye göre İslam, herşeyden
önce aklın dinidir; kör bir inanç yolu değildir ve bu nedenle mensuplarının,
içsel kavrayışa sahip olurken düşünceyi, yeterliliği ve aklı kullanmalarını
talebeder; ancak böylece onlar daima adalet ve gerçeğe ilişkin öğretilenler
gereğince hareket edebilir ve sağlam bir karakter sahibi olabilirlerdi.
Bunlardan dolayı Ali, çeşitli söylev ve konuşmaları aracılığıyla bilimin
değerini yüceltti. Onun eğitim ilişkilerinden, bilginin bütün dalları
kapladığı ve dinsel bilgiyle sınırlı olmadığı, buna karşılık Araplar'ın
sadece teolojinin sınırları içinde durmuş oldukları anlamı çıkmaktadır.
Ali'nin, öğrencisi Abdul Aswad al-Aulai aracılığıyla Arab grameri
çalışmalarını kurucusu ve doğru Kuran okuma yönteminin yaratıcısı olduğu
bilinmektedir. Ali'nin çalışmaları, Sharif al-Razi Zul Hussain Muhammad bin
Hussain bin Musa al-Musawi (ö. 408/1015) tarafından, “Nahjul Balagha” (Güzel
konuşma yöntemi) adıyla çok geniş bir özet (compendium) içinde toplanmıştır.
Bu onun, konuşmaları-vaazları, mektupları, tartışmaları, öğütleri,
tavsiyeleri; ceza, sivil ve ticari hukuk sistemlerine ilişkin hükümleri,
mali ve ekonomiksorunlar için çözüm önerileri antolojisidir; kitap ahlak,
bilim, teoloji ve felsefe üzerinde yazılan en erken İslami örneği temsil
etmektedir. Kendi özgün dokunulmazlığı içinde yapıt, Şiiler tarafından
Kuran'dan sonra ikinci derecede saygı görür.
Onun tartışma konularını incelediğimiz zaman, 1300 yılı aşkın zaman önceki
birçok çağdaş bilim kuramlarının Ali tarafından ortaya atılmış olduğunu
göreceğiz. 9.yüzyıl yazarlarından Şeyh Ali bin İbrahim al-Kummi
“Wassaffat”da, bir keresinde dolunaylı bir gecede Ali'nin şöyle söylediğini
yazmakta:
“Gökyüzünde gördüğünüz yıldızlar, onların hepsi bizim dünyamızın şehirleri
gibi şehirleri vardır.Her kent dikey doğrultuda bir ışık
ışınıyla(huzmesiyle) bağlıdır ve bu dik çizginin uzunluğu, gökyüzündeki iki
yüz elli yıllık bir yolculuğun uzaklığına eşittir.
Fransız bilim adamı Monsieur Xion bu sözlerden öylesine etkilenmişti ki,
şunları ifade etmek zorunda kaldı:
“Bin yıl önce herhangi bir araca ve gerece başvurmaksızın böyle bir bilgiyi
veren bir kişi, sadece bir insan gözü ya da zihnine sahibolamaz, fakat o
Tanrısal bilgiye sahip olmuş olmalı; böyle bir dinsel rehber ve öndere sahip
İslam gerçekten göksel bir din olmalıdır. Ki bu din, onun kurucusuna ardıl
olan kişinin, insanüstü akıl ve bilgiye sahip olduğu gerçeğiyle kanıtlanmış
(olarak) duruyor.”
Rivayet edilmektedir ki Ali, Mısırlı astrolog Sarsafil'e şu soruyu sormuş:
“Söyle bana, Venus yıldızının uydular (tawabi) ve sabit yıldızlarla (jawami)
ilişkisi nedir? ” Sarsafil, sadece Grek astronomisini bildiği için yanıt
verememişti. Uydular için Arapça tawabi sözcüğü kullanılır ve “izleyenler”
anlamındadır. Gerçekten de bir uydu, gezegenin çevresini dolaşan bir
“izleyen-takibeden”dir. Benzer biçimde, sabit yıldızlar için kullanılan
jawami sözcüğü “biraraya getiren-toplayan ve birarada olanlar” anlamındadır
ve gerçekten güneş ya da bir sabit yıldız, biraraya toplanıp çevresinde
dönen bütün gezegenleri korur. Ali'nin bu terminolijileri ne denli doğruydu?
Bir kere bir kişi Ali'ye sordu:
“Yer ile güneş arasındaki uzaklık ne kadardır? ” Ali yanıtladı:
“Bir atın gece gündüz ara vermeden yeryüzünden güneşe doğru koştuğunu farzet;
onun güneşe ulaşması için tam 500 yıl geçerdi.”
Bunun hesabı yapılırken, bir Arap atının satte normal olarak 22 mil hızla
koştuğu bilinmiş olmalıydı. Böylece at 500 yıl içinde, güneş ile dünya
arasındaki uzaklığı belirten 95,040,000 mil yol alacaktı. Anımsanmalıdır ki,
güneş ile dünya arasındaki aynı uzaklık Rönesans döneminde Avrupa'da genel
olarak kabul gördü.
Batılı bilim adamları, başka bir düşünce çerçevesinde 18.yüzyılda aynı
uzaklığı ortaya çıkarmışlardı. Dünyadan saatte 10 000 mil hızla uçan bir jet
uçağı 11 yılda güneşe ulaşabilir. Bu yöntem dahi uzaklığın 95,040,000 mil
olduğunu göstermektedir (bkz. “The Book of Knowledge” edt. E.V. McLoughlin,
New York, 1910) . Çağdaş bilim gösteriyor ki, yeryüzünün güneşe en yakın
olduğu Ocak başlarında yerden uzaklık 91,400,000 mil ve en uzak olduğu
Temmuz ayında bu uzaklık 95,040,000 mil olmaktadır. Öyleyse o kişi,
yukarıdaki soruyu Ali'ye, büyük olasılıkla Temmuz ayında sormuş olmalıydı.
Philip K. Hitti “History of the Arabs” (London, 1949, s. 183) kitabında
diyor ki:
“Savaşırken yiğit, danışırken zeki, konuşurken akıcı ve anlaşılır,
dostlarına karşı dürüst, düşmanlarına alicenap olan Ali; hem İslam
yiğitliğinin (şövalyeliğinin) tek örneği hem de adının çevresinde şiirler,
atasözleri, kısa dinsel özlü sözler ve sayısız erdem ve yiğitlik öyküleri (anecdots))
anlatılan Arap geleneğinin Süleymanı oldu.”
William Muir, Ali'nin hayranlarından biriydi ve “The Caliphate, its Rise,
and Fall” (London, 1924, s. 288) yapıtında şunları yazıyor:
“Ali'nin karakterinde övülecek ve saygı duyulacak pek çok şey vardır.
Ayaklarına kapanmış (teslim) olan Basra kentine, cömertçe bir sabırla çok
kibar ve hayırsever davrandı. Sürekli entrikalar ve acımasız isyanlarla onun
sabrını taşırmış olan fanatiklere karşı öcalma duygusu göstermedi.”
Ali İbn Abu Talib’in Ali Divanı’ndaki(No.1197) “ kim benden birşey için
yardım isterse, yıldız kayması hızıyla ona koşarım” sözü acaba sadece onun
büyük cömertliğini, yardımseverliğini mi gösteriyor? Ya da kendisinden
yardım isteyenlere, Ali olabilecek en büyük hızla yardım ettiğini mi
anlatıyor? Zahiri (dışsal) anlamda bu söz iki açıklamayı da kapsar. Ama
Ali’ye inananlar, ona “Ali evvel Ali ahir, Ali batın Ali zahir”diyen Alevi
toplumu tarafından batıni (içsel, mecazi) anlamda şöyle anlaşılır: Ali
nerede çağrılırsa orada hazır ve nazırdır; sıtk-ı bütün olarak, yani kalpten
inanarak, “ya Ali medet! ” derseniz, anında imdadınıza yetişir.
İmam Ali, kendisini yardıma çağıranların yardımına koşmasındaki hızının
ölçüsünü, dörtnala koşan
Arap atının ya da yaydan çıkan okun hızına neden benzetmemiş de, bir anda
yanıp sönen yıldızkayması ışığına benzetiyor? Acaba o, saniyede 312 500
km.olarak hesaplanan ışık hızının ilk habercisi miydi? Yukarıdaki
örneklemeler de gözönüne alarak söylersek, bir başka deyişle ışık hızının
ilk kuramcısı Ali olamaz mı?
Son olarak aşağıda birkaç batılı yazarın daha Ali hakkındaki görüşlerini
vermek istiyoruz:
R.A. Nicholson, “A Literary History of the Arabs”, Cambridge, 1953, s. 191:
“O cesur bir savaşçı, akıllı bir danışman, dürüst bir dost ve alicenap bir
düşman idi. Şiirde ve düzgün konuşmada en ilerideydi; dizeleri ve sözleri
-onlardan ancak bazılarının aslına uygun olduğu düşünülmesine rağmen-, Doğu
Muhammedileri arasında çok meşhurdur.”
Charles Mills, “A History of Muhammadanism”, London, 1817, s. 84:
“Haşimi ailesinin başı Peygamber’in damadı ve kuzeni olarak Ali'nin,
Muhammed'in ölümü üzerine hemen halifeliğe geçirilmemiş olması açıkça
inanılmaz ve takdir edilemez bir durumdur. Onun doğuşu dahil evliliğinin
avantajına, Muhammed'in yakın dostluğu, en önde gelen sahabiliği de
eklenmişti. Abu Talib oğlu Ali İslamı ilk kabul edenlerin başında geliyordu
ve Muhammed'in, kendisine Musa'nın Harun'u kadar yakın olduğunu söyleyecek
kadar da gözdesiydi. Onu, bir hatip olarak başarısı ve bir savaşçı olarak
yiğitliği bir millete sunmuştu. Ali’nin içindeki kararlı cesareti erdem,
belagatı (güzel konuşması) ise akıldı, bilgiydi.”
Dr. Andrew Crichton, “History of Arabia and its People”, London, 1852, s.
307:
“Bu prens (Ali) , bir ozanın, bir hatip ve bir askerin yeteneklerini
birleştirip, üzerinde toplamıştı; zira o kendi ilgi alanlarında en cesur ve
en güzel konuşan kişiydi. Ockley tarafından İngilizceye çevrilmiş olan
Ali’nin 169 özdeyiş ya da ahlak kuralları; onun aklından, ilim ve irfanından
bir anıt olarak kolleksiyonunda hala ayakta duruyor.”
Thomas Carlyle de “Heroes and Hero-worship” (London, 1850, s. 77) kitabında
şöyle yazıyordu:
“…bu genç Ali'ye gelince, kimse ona sevmek dışında birşey yapamaz.. Onun
kendisinin gösterdiği gibi zamanının ve sonraki zamanların, sevgi ve cesaret
dolu, yüce ve çok akıllı bir yaratığıydı. Hristiyan şövalyeliğininin gerçek
ve incelik içeren sevgi değerlendirmesi ile, ondaki şövalyelik tam bir
arslan cesaretiydi...”
Halifeliği dönemindeki iç çatışmalara, savaşlar ve çeşitli anlaşmazlıklara
rağmen, Ali devlet içinde birçok reformlar yaptı. İlk kez o, toprak sahibi
köylülerden yıllık arazi vergisi almayı uyguladı. Ticaretini at üzerinde
(gezginci çerçi ticareti?) yapanları vergiden muhaf tuttu. İlk kez o,
devletin gelir kaynağına ormanları da dahil etti ve onlar üzerine zorunlu
vergi getirdi. Ayrıca yoksullar için, kendine özgü bir “fakirlere yardım
vergisi” koydu. Yargıçlar için İslam yasalarını (Şeri hükümleri) bir sisteme
bağladı. Devlet sınırları içinde taş kırıkları (mıcır) dökerek ilk stabilize
yollar yapan Ali oldu ve tanınmış Astkhar kalesi gibi bazı kaleler yaptırdı.
Orduyu yeniden organize etti ve çeşitli yerlerde askeri karakollar kurdu.
Ayrıca Fırat ırmağı üzerinde ilk kez o sağlam bir köprü yaptırdı.
Ali'nin halifelik yılları aynı zamanda eğitim düzeyinin çok yükseldiği dönem
olarak bilinir. Ali eğitim-öğretimi kendi koruması altına almış olan ilk
halife idi. Bunun sonucu olarak, Küfe'de okuyan 2000 civarında öğrenciye
devlet hazinesinden karşılıksız burs vermişti.
1 Kaynaklar: Hacı Bektaş Veli, Makalat, Haz.
Sefer Aytekin, Emek Basım Yayımevi: İstanbul, 1954, s.73; Shihabaddin Shah
Hoseyni'den W. İvanow'un İngilizceye çevirdiği True Meaning or Religion of
Risala dar Haqiqat-e Din'den (Bombay 1947, s.72) aktaran Henry Corbin, Temps
Cyclique et Gnose Ismaélienne, Paris 1982, s.143:...par exemple, attribué au
Premier Imam: Je n'adorais jamais un Dieu que je ne verrais pas (Görmediğim
bir Tanrıya asla tapmazdım) Ve yine Kolayni “Usul-u Kafi I, 98”de İmam Cafer
Sadık’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Birisi, Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) 'ın yanına gelerek dedi ki: 'Ey
Müminlerin Emiri, kulluk ederken hiç Rabb'ini gördün mü? ' Ali (a.s) cevaben
şöyle buyurdu: 'Yazıklar olsun
sana! Ben görmediğim Rabb'e kulluk etmem.'
Sonra da şöyle devam ettiler: 'O
baştaki gözle görülmez; ancak O'nu kalpler iman hakikatleriyle görür.”
Hz. Peygamberin ona dair övgüsü, tekke ve dergâhlarda iyi algılanarak, Hz.
Ali'ye karşı güçlü bir muhabbet beslenmiştir. Zira Ali
(ra), İslâm tasavvuf düşüncesini derinden etkilemiş bir isimdir. Onun
ilmi, ahlâkı, zühd ve takvâsı, yani ibadet hayatına verdiği önem, sûfiler
tarafından örnek alınmıştır. Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909), Hz. Ali'nin
tasavvuf kültüründe ne denli önemli bir konuma sahip olduğunu şu sözü ile
beyan etmektedir: "Allah kendisinden razı olsun, Emirulmü'minin Hz. Ali eğer
harplerle meşgul olmasaydı bizim bu tasavvuf ilmimize dair pek çok
incelikleri bize öğretirdi. Çünkü o, kendisine ilm-i
ledün verilmiş birisiydi. İlm-i ledün Kur'an'da Hızır (as)'a has
kılınmış bir ilimdir."
{overlib linktext: "2" text:"Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî , el-Lumá,
tah.: Abdülhalim Mahmud ve Abdülbaki Sürur, Kahire 1960, s. 179; Ferideddin
Attâr, Tezkiretül s. 17. " title:""}
Gerek Ahî ve Bektâşî dervişleri, gerekse
diğer tarîkat erbabınca, Hz. Ali'ye "Şâh-ı Velâyet" ve "Sultân'ül-Evliyâ"
lâkapları uygun görülmüştür.

Hz.ALi Sözleri
Başa
kakan, nefret ateşini körükler.
Bir memlekette ayaklar baş olursa, başlar ayaklar altında kahrolur.
Câhil; dayakla uslanmaz, nasîhatlerden payını almaz.
Cimri, dünyada kendi nefsine cömert davranmaz, bütün malını mîrâsçılara
vermeye râzı olur.
Cömertlik ve cesâret, şerefli maksatlar olup, Allahü teâlâ bunları sevdiği
ve denediği kişilere ihsân eder.
Dînin esâsı, emâneti yerine vermek, sözünde durmaktır.
Doğruluk, İslâmın direği, îmânın desteğidir.
Dünya bir cifedir. Ondan bir şey isteyen, köpeklerle dalaşmaya hazırlıklı
olmalı.
Dünya kâfirin Cenneti, ölüm korkulu rü'yâsı, Cehennem de varacağı son
duraktır.
Dünya mü'minin hapishânesi, ölüm hediyesi, Cennet de varacağı yerdir.
Dünya; güzel, aldatıcı ve geçici bir serâb, çabuk yıkılan bir dayanaktır.
Eğer ilim, ümit ile olsaydı, dünyadaki bütün insanlar alim olurdu.
Fakîh öyle biridir ki, insanları Allahın rahmetinden ümitsizliğe düşürmez ve
onları Allahın rahmetinden yüz çevirtmez.
Fazîlet, en iyi maldır. Cömertlik, en güzel mücevherdir. Akıl, en güzel
zînettir. İlim, en şerefli meziyettir.
Fazîlet, gücü yettiğinde affetmektir.
Fazîlet; çok mal ve büyük işlerle değil, güzel kemâliyet ve hayırlı işlerle
olur.
Gaddarlık, herkes için kötü bir şeydir. Şan, şeref sâhibi ve büyük zâtlar
için daha çirkindir.
Gaflet, insana gurûr getirir, helâke yaklaştırır.
Gerçek dost, ayıbını görüp nasîhat eden, gıyâbında seni koruyan ve seni
kendisine tercîh edendir.
Gerçek mü'minin sevgisi, kızması, birşeyi alması, yapması ve terki, hep
Allah için olur.
Günâhlar birer dert olup, devâsı istigfârdır.
Harâmlardan çekinmek, akıllıların şânı, şereflilerin tabiatındandır.
Hased eden dâimâ hastadır, cimri insan, dâimâ fakîrdir.
Hased edenin sevgisi sözlerinde görülür. Kinini işlerinde gizler. Adı dost,
fiili düşmancadır.
Hased, bir dert ve hastalık olup, hased eden veya olunan helâk olmadıkça
çâresi bulunmaz.
Hasedcilerin en ehveni, hased ettiği kişinin elindeki ni'metlerin yok
olmasını ister.
Hayâ ve cömertlik, ahlâkların en efdalidir.
Hikmet; akıllıların bahçesi, ermişlerin mesîresidir, gezinti yeridir.
İffet; nefsin koruyucusu ve kinlerden paklayıcıdır.
İhtiras, gâfillerin kalbinde şeytanların sultânıdır.
İhtiras, rızkı artırmaz.
İhtiraslı kimse, bütünüyle dünyaya mâlik olsa bile yine fakîrdir.
İlim, insanı Allahın emrettiği şeylere götürür, zühd ise o şeylere
erişilmesini kolaylaştırır.
İlim, maldan daha hayırlıdır. İlim seni, sen de malı korursun.
İlim; güzel bir mîrâs, genel bir ni'mettir. İnsaf, ihtilâfı giderir, ülfeti
getirir.
İlim; insanı akla götürür, kim ilim öğrenirse akıllanır. İlim; rûhu ihyâ
eder, diriltir. Aklı aydınlatır, cehâleti öldürür.
Îmân ile amel, ikiz kardeş olup, birbirinden ayrılmazlar.
Îmân ve hayâ, birbirinden kopmayan bir bütündür.
Îmân ve ilim, ikiz kardeş ve birbirinden ayrılmayan arkadaş gibidir.
İnsan, sözü ile tartılır veya işi ile değerlendirilir. Seni zînet yönünden
ağır getirecek şeyi söyle ve kıymetini artıracak şeyi yap.
İslâmiyet, teslimiyettir. Teslimiyet, yakîndir. Yakîn, tasdîktir. Tasdîk,
ikrârdır. İkrâr, edâdır, yerine getirmektir. Edâ ise ameldir.
İstişâre, danışma sana rahatlık, başkasına yorgunluktur.
İyiliği tamamlamak, yeniden başlamaktan daha hayırlıdır.
İyilikle emretmek, insanların en fazîletli amelleridir.
Kalblerin
gafletine, gözlerin uyanık olması fayda vermez.
Kâmil mü'min gizli şükür eder, belâya karşı sabır eder, ümîd hâlinde iken
bile korkar.
Kâmil olan kimse, aklı, arzu ve isteklerine galip gelendir.
Kanâatkâr olmak, boyun eğme zilletinden daha hayırlıdır.
Kârlı olan, dünyayı âhıretle değiştirendir.
Kendi nefsinden râzı olan, aldanmıştır. Ona güvenen, mağrûr ve yolunu
şaşırmıştır.
Kendisi amel etmeksizin Allah yoluna çağıran kişi, oksuz yaya benzer.
Korkaklık, ihtiras ve cimrilik, Allaha karşı kötü zannın bir araya getirdiği
kötü arkadaşlardır.
Korku kaderi değiştirmez, yalnız sevâbın yok olmasına sebep olur.
Kötü insan, hiç kimseye iyi zan beslemez. Çünkü o, herkesi kendisi gibi
görür.
Mal ve çocuklar, dünya hayâtının zînetidirler. Sâlih amel de, dünyadan
âhırete götürülen mahsûldür.
Mal, harcandığı kadar sâhibine ikrâmda bulunur. Kişinin yaptığı cimrilik
kadar ona ihânet eder.
Mal, sâhibini dünyada yükseltir, âhırette alçaltır.
Mü'min, baktığında ibret alır. Bir şey verilirse, şükür eder. Musîbet ve
belâya uğrayacak olursa, sabır eder. Konuşacak olursa, Allahü teâlâyı
hatırlatır.
Mü'min, dünyaya ibret gözü ile bakar. İhtiyâcı için karnını doyurur.
Dünyadan konuşulduğu vakit, nefret ve tenkid kulağı ile dinler.
Mürüvvet; insanın, kendisini lekeleyecek şeylerden kaçınması ve güzellik
kazandıracak şeylere yaklaşmasıdır.
Olgunluk
üç şeyde gereklidir: Musîbetlere sabır, isteklerde aşırıya kaçmamak ve
istiyene vermektir.
Öfke, tutuşturulmuş bir ateş gibidir. Her kim ki öfkesine hâkim olursa, onu
söndürür ve her kim onu salıverirse, ilk yanan kendisi olur.
Sabır en güzel huy, ilim en şerefli süs eşyasıdır.
Sabır iki kısımdır: Sevmediğin şeye sabretmek ve sevdiğin şeye sabretmek.
Sabır iki kısımdır; belâya sabır iyi ve güzeldir. Bundan daha güzeli,
harâmlara karşı sabırdır.
Sabır, en güzel îmân kisvesi ve insanların en şerefli ahlâkıdır.
Sabır, insanın başına gelene katlanması demektir. Onu kızdırana karşı da
kendisine hâkim olmaktır.
Sevgi, kalblerin birbirine yakınlaşması ve rûhların ünsiyetidir.
Sıkıntıya düşmeden önce emniyet tedbirini alan kimse, ayağını sağlam yere
basmış olur.
Sıkıntıya karşı sabır etmek, bolluk ânındaki âfiyetten daha efdaldir.
Söz ilâç gibidir. Azı faydalı, çoğu zararlıdır.
Sükût, sana vakar kazandırır ve seni özür dileme zahmetinden kurtarır.
Süse ve ziynete heves eden erkekler, vakıa erkektir; amma, mert değillerdir.
Şahsınıza kötülük eden bir düşmanı affediniz. Lakin vatanınıza ve
milletinize kötülük eden bir kimseyi, asla affetmeyiniz.
Şek ,şüphe, yakîni bozar, îmânı yok eder.
Takvâ, dîni ıslâh, nefsi muhâfaza eder ve mürüvveti süsler.
Tatlı dili olanların dostları her gün biraz daha artar.
Tûl-i emel, fazla yaşama arzusu, serâb gibidir, bunu gören su sanıp aldanır.
Yalancı, sözünde suçludur, isterse delîli kuvvetli ve ağzı lâf yapan biri
olsun.
Yaptığı günâh bir işle öğünmek, o günâhı yapmaktan daha kötüdür.
Yumuşak başlı olanlar; en sabırlı, derhal affedici ve en güzel huylu olan
kimselerdir.
Yumuşaklık, durulmayı çabuk sağlar ve zor olan şeyleri kolaylaştırır.
Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür. Hiddet ise öfke ateşini körükler.
Zulüm; ayakların kaymasına, ni'metin yok olmasına, milletlerin helâkine
sebep olur.
Adâlet,
halkın dirliği ve düzeni, idârecilerin süsü ve güzelliğidir.
Adâlet; îmânın başıdır, ihsânın birleştiği noktadır ve îmânın en yüksek
mertebesidir.
Affetmek fazîlettir. Kararlı olmak metâ'dır, sahip olunan maldır. Kararsız
olmak ise zâyi olmaktır. Doğruluk emânet, yalancılık hıyânettir. İnsâf
rahatlık, şer küstahlıktır. Emânete hıyânet etmemek, îmândandır, güler
yüzlülük ihsândandır. Doğruluk kurtarır, yalan felâkete sürükler. Kanâat
insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır,
şehvet kandırır. Lezzet oyalar, nefsin arzuları alçaltır. Hased yıpratır,
nefret çökertir.
Ahmaklık, dermânı bulunmayan bir dert, şifâsı olmayan bir hastalıktır.
Ahmaklık; herşeyi fuzûliymiş gibi hiçe saymak ve câhil insanlarla arkadaşlık
kurmaktır.
Akıl ve ilim, birbirinden ayrılmayan ve zıt olmayan iki kardeş gibidir.
Akıl, mü'minin dostu; ilim, vezîri, sabır, askerlerinin komutanı ve amel ise
silâhıdır.
Akıllı kimse, günâhlarını tövbe ile örtendir. Cömert, kötülük yapana
iyilikle karşılık verendir.
Akıllı kimse, ibâdetle, nefsin arzusuna karşı gelendir. Câhil kimse, günâh
işleyerek nefsin arzusuna uyandır.
Akıllı kimse; dilini kötü söz ve gıybetten koruyan, mü'min; kalbini şek ve
şüpheden temizleyendir.
Akıllı, iyiliklerini canlandıran, kötülüklerini öldürendir.
Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikir eder, baktığı vakit de
ibret alır.
Akıllı; alçak dünyadan el çeken, Cennet-i a'lâya göz dikendir.
Akıllı; şehvetten uzaklaşan, âhıreti dünya ile değişmeyendir. Akıllı, yalnız
ihtiyâcı kadar ve delille konuşur, sâdece âhıretinin ıslâhı için çalışır.
Akıllı, günâhlardan sakınır, ayıplardan uzak durur. Cömertlik günâhları
siler, kalblere sevgi eker.
Âlim, câhili hemen tanır, çünkü daha önce o da câhildi. Câhil âlimi tanımaz,
çünkü daha önce âlim değildi.
Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.
Allah için dost olan, kişiye doğru yolu gösteren, fesattan uzaklaştıran ve
ibâdetlerinde yardımcı olandır.
Allah için kardeş olanların sevgisi, sebebi dâim olduğu için devam eder.
Dünya için kardeş olanların sevgisi, sebebi devam etmediği için, kısa sürer,
bir an gelir son bulur.
Allah için seven bir kardeş, en yakından daha yakın, anne ve babalardan daha
merhametlidir.
Allah korkusundan dolayı göz yaşı dökmek, kalbi nûrlandırır. Tekrar günâh
işlemekten insanı korur.
Allaha kavuşmak, kötü insanlardan uzak durmakla olur.
Allaha tâatle uğraşmak en kârlı iş, doğru konuşan dil ise, en güzelidir.
Allahın azâbından korkmak, müttekîlerin, takvâ sahiplerinin nişânıdır.
Allahü teâlâdan hayâ etmek, insanı Cehennem azâbından korur.
Amel eden câhil kişi, yoldan başka yerde yürüyen gibidir. Bu yürüyüşü ona,
ihtiyâcından uzaklaşmaktan başka birşey kazandırmaz.
Ârifin, yüzü nûr ve tebessüm, kalbi korku ve hüzün doludur.

Hz Ali'nin şair yönü
Övünç duyacağı bir soyu
varsa bilgisiz kulun
Bilsin ki çamurdan ve sudandır özü soyunun
Dünyada ehli beytin değer ölçeği güzelliktir
Bilim, doğruluk ve sevgidir soyu insanoğlunun
Katlanılmaz bir kötülük gelirse eğer başına
Suskun kayalar gibi dur ve diren tek başına
Rahat günler de gelir geçer, zor günler de
Sabırlı ol, dünya harcı değmez ki gözyaşına
Kanat ger dostuna, her dem pekiştir sevgini
İçten arzula onu, hastanın ilaç isteği gibi
Ama her dost görüneni de dost sanma, sakın
Yalan dostluklar herkese sıçratır pisliğini
En büyük utançtır yoksulu ezen varsılın zulmü
Yoksulluk, özgür olan insanı da tutsak kılar
Özgür olmak istiyorsan köle gibi çalış, üret.
Ama görev bil dinlenmeyi de çalışmak kadar
En bilge insan, eksiğini kusurunu bilen kişidir
Sözünü tutan, bencil tutkuları silen kişidir.
Kötülüklere yüz vermeyen, iyiliklerle güzelleşen
Dünya yıkılsa, kendi değerlerini söyleyen kişidir.
Hazret-i ALİ
Hazreti Ali'nin Ali'ce sözleri
Sayın Ali Polat Hz. Ali'nin adalet, ahlak, güven, mutluluk, bağış, dostluk,
iyilik, ilim, deneyim, siyaset, yardım, itaat, cesaret, gayret, başarı,
güleryüzlülük, ağırbaşlılık ve benzeri birçok konudaki sözlerini ve
tavsiyelerini derleyerek bir kitap halinde yayınlamıştır.
Kitabın tamamı Hz. Ali'nin hutbe, mektup ve vecizelerini içeren "Nehcül-Belaga"
ve "Gurret-ul-Hikem" adlı eserlerden özenle seçilmiş 1555 hikmetli sözden
ibarettir.
Ben bugün de güncelliğini koruyan bu kitaptan Hz. Ali'nin Mısır'a vali
olarak atadığı Malik el-Ejder' e yazdığı talimatın önemli bir bölümünü
aşağıda vermeye çalışacağım. (Bu mektup Mehmed Akif tarafından daha önce
dilimize çevrilmiştir.) Umarım ki bugünkü yöneticiler bundan dersler
alırlar.
* * *
"Halk iki sınıftır: Birincisi, dinde senin kardeşindir; ikincisi,
yaratılışta senin eşindir, hepsine adaletli davran. Nefis kötülüğü emreder.
Güzel amel, senin en sevdiğin zahiren (gerektiğinde kullanılmak üzere
saklanan tahıl) olsun. Arzu ve isteklerini kontrol altına al. Kalbinde,
halka karşı şefkat ve sevgi hissi uyandır, onlara iyi davran. Allah'ın seni
nasıl bağışlamasını istiyorsan, sen de halkı bağışla. Bağışlayınca pişman
olma, cezalandırınca sevinme. Öfkelenip ceza vermede acele davranma. Cimriye
danışma, senin faziletine leke sürer; korkak birisine danışma, yapacağın
işlerden seni alıkoyar; açgözlü kişiye de danışma, zulmü senin gözünde güzel
göstermeye çalışır.
Takva sahibi ve doğru sözlü insanlara yakınlık göster. Aşırı övgü, kibre yol
açar ve yüceliğe gölge düşürür. İyilik edenle kötülük edeni aynı kefeye
koyma. Haksız yere kan dökmekten sakın. Kendini beğenmekten, kendini
beğenmene neden olan şeylere güvenmekten ve aşırı övülmeyi istemekten sakın.
Halka iyilik yaptığında, onları minnet altında bırakma. Her dileyen bulmaz,
her az isteyen de mahrum kalmaz. Başkalarına kulluk etme. Allah seni özgür
yaratmıştır. Kötülükle elde edilen iyilik, iyilik değildir. Güçlükle
sağlanan kolaylık ise kolaylık sayılmaz.
Elinde bulunanı koruman, başkalarının elindekini istemenden daha hayırlıdır.
Ümitsizlik acısı, insanlardan bir şey istemekten daha hayırlıdır. Kişinin
namusuyla çalışıp yoksulluk içinde yaşaması, insanlara kötülük ederek zengin
olmasından iyidir. Herkes kendi sırrını daha iyi korur. Çok konuşan hata
eder. Düşünen basiret sahibi olur. Haram yemek, çok kötüdür. En kötü zulüm,
güçsüzlere yapılan zulümdür. Bazen dermanlar, derde; dertler ise dermana
dönüşür. Sana öğüt veren tecrübe, en güzel tecrübedir. Her isteyen, elde
etmez; her giden, geri dönmez. Her şeyin bir sonu vardır. Nasıl takdir
edildiyse, öyle gelir. Bazen az, çoktan daha bereketli olabilir.
Dostunun düşmanını dost edinme, yoksa dostuna düşmanlık etmiş olursun.
Öfkeni yen. Söz verdiğinde, sözünden cayma. Doğru olmadığını bildiğin işlere
girişme. Doğru olduğundan emin olduğun işlerde ise yavaş davranma. Elinden
geldiğince insanların ayıplarını ört. Ordu, halkın kalesidir. Ancak ülke
kalkınınca vergi toplanabilir. Bir ülkenin harap olması, o ülke halkının
yoksulluğundan ileri gelir. Alışveriş, güzel bir şekilde adalete uygun
olarak yapılmalı; fiyatlar, ne alıcıyı ne de satıcıyı mağdur etmelidir.
İşleri gününde yap. Düşmana karşı tedbirli ol. Eline ve diline hakim ol."
* * *
Bugün ülkemiz aydınlarının bir kısmı, kendi özkaynaklarından ve kültür
köklerinden habersizdir. İslamiyet hakkında yetersiz bilgiye sahip oldukları
için maalesef yanlış değerlendirme ve yargılara varmaktadırlar. Bu eksik
dolayısıyla karşılaşılan maddi ve manevi problemlerin çözümünü, kendi milli
ve dini değerlerimiz yerine hep Batı dünyasında aramaktadırlar.
Eğer bütün yönetimler, Hz. Ali'nin Malik el-Ejder'e
yazdığı emirler doğrultusunda hareket etseler, bütün ülkelerin barış ve
huzur içerisinde yaşayacakları bir gerçektir.

MEVLANA'NIN DİLİNDEN HZ. ALİ
("NA'AT-I ALİ")
O açıklayıcı imam, o
Tanrı velisi safa ehlinin vücut güneşidir. Yerde,
gökte, mekanda, zamanda Hak'la duran o imamın
zatı, iç ve dış temizliği ile vasıflanmak
vaciptir. Çünkü küfürden, ikiyüzlülükten
kurtulmuştur, temizdir...
Onun toprağı
birlik alemidir. O, insanın hakikati ve canı
gibiydi. Herşey fanidir, fakat can yaşar, ölmez.
Onun hareketi kendinden diri olan ezeli
varlıktandır. Beka çevresinde döner dolaşır,
yaratıkları yaratanın zatı gibi O bakidir. Hakkın
yüksek sıfatları Ali'nin vasfıdır. Hakk'ın
sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrı'nın zatına
yapışmış "O" olmuştur. Hani duyduğun lahutun gizli
hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o, Hak'tan
Hak'la görünmüştür. O hazinenin nakdi, tükenmez
ilimdi. İşte o ilimden maksat, yüce Ali'dir.
Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilemez. Zira o
hakimdir, herşeyin bilginidir.
İptidasız
evvel o idi, sonsuz ahir de o olur. Peygamberlere
yardım eden o idi, velilerin gören gözü de
hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı, kendi
ziyasından bir güneş yarattı. O, Hak iledir; Hak
ondan görünür. Hakka ki, o Hak ile
ebedidir.
Ademin toprağı onun nurundan idi,
o sebeple meleklerin tacı oldu; Allahın isimleri
ondan belirdi. O temiz ve yüce imamın ilmi
sayesinde Adem, herşeyi anladı. O nur tek olan
yaratanın nuru olduğu içindir ki, melekler onun
huzurunda secde ettiler. Evet, muhakkak ki, Adem,
O imamın nuru ile bütün ilahi isimleri
bildi...
Şit, kendinde Ali'nin nurunu gördü
ve yüksek alemi öğrendi. Nuh, kendini yüksek
menzile ulaştırıncaya kadar, istediğini hep ondan
buldu. Gene ondandır ki kurtuluşa eren Nuh,
dehirde gayret tufanını buldu da beladan kurtulmuş
oldu. Halil peygamber, dostlukla onu andı da, ateş
ona al lale oldu. Nemrudun ateşi, o Allahın
dostuna hep gül, nesrin, lale oldu. Gene o idi ki,
keyfiyle kendi koyununu İsmail'e kurban etti.
Yusuf kuyuda onu andı da, o saltanat mülkünü
süsleyen tahtı buldu. Yakup, onun önünde birçok
inledi de Yusuf'un kokusunu alıp gözleri açıldı.
İmran'ın oğlu Musa, onun nurunu gördü de uzun
geceler hayran kaldı. Kırk gece kendinden geçti;
kavuşma ve görüşme zevkine daldı. Sonra dedi ki:
"Yarabbi! Bana bu lutfundan bir alamet ver." Hak
ona: "İşte sana nurlu eli verdim" dedi. Gene
Ali'nin vergisidir ki, Meryem'e arkadaş oldu da
İsa vücuda geldi...
O, şeriatte ilim
şehrinin kapısıdır. Hakikatte ise iki cihanın
beyidir. İki cihanın sultanı Muhammed, hakka
yakınlık gecesinde, Allaha kavuşmanın harem
yerinde onun sırrını gördü. Ali'nin nutkunu,
Ali'den dinledi. Ali ile birleşilen o yerde
Ali'den başka bulunmaz.(1)
Allah yolunda
gidenler isteyicidirler; Ali istenilendir.
Söyleyenler söylerler, susarlar. O, susmaz,
söyler. Ebedi ilim, onun göğsünde parlayıp
göründü. Vahyolunanların sırlarını, o hakikat
olarak bildi ve bildirdi. Ümmetlere
haykırdı: -Allah yolunda Ali, sizin
kılavuzunuzdur.
Allah'a içi doğru olanlar
yüzlerini ona çevirmişlerdir. Zira o şahtır, doğru
yolu gösterendir, efendidir...
O, bütün
peygamberlerin sırrında idi. Cenabı Mustafa:
-Benimle açıkça beraber bulundu,
dedi.(2)
Dinde evvel, ahır o idi. Allah ile
içli dışlı o idi...
İşte bunları söyledim
ki, bu yüksek mananın nüktesini öğrenesin de
yüksek velayete eresin. Sence apaçık bilinsin ki,
hakikatte yüce olan O'dur.
Ey efendi,
benimle boşuna kavga etme. Bu böyledir. Hakikat
budur ki, hepimiz bir zerreyiz, güneş odur. Biz
hepimiz damlayız, deniz O'dur.
Divan-ı Kebir'den Seçme Şiirler,
Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 1148, Cilt I, s.
3-4-5 (1989, İstanbul)
(1) Çünkü Tanrı
Kur'an'da kendini Ali diye vasfediyor. (2)
"Tanrı Ali'yi her peygambere gizli gönderdi,
benimle ise açık gönderdi" hadis-i şerifinden
alınmıştır.
Hz. Ali'nin (a.s.) Tevhid
Hutbesi
Hz İmam Ali'nin(O'na selam olsun) tevhidle ilgili hutbesinin bir
bölümünü paylaşmak istiyoruz. İlmin nihayeti onlardır(Ehli Beyt). İlmi
hakiki kaynağından almamak hem yanılgıya neden olur ve hemde bir nevi
hırsızlıktır. O halde Hz Peygamber'in (s.a.v.)'de buyurduğu söze riayet
etmek ve ilmi doğru kaynağından almak için insanlar Ehli Beyt'e
başvurmalıdırlar. O söz şudur;
"Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır. İlim almak isteyen kapıya
gelsin."
Tabiki Hz Resule ve Ehli Beyt'e inanmayanlar bunu inkar edeceklerdir.
Elbette bu konudada Allah(c.c.) insanları serbest bırakmıştır. Bizde
sadece yayınlamak ile yetiniyoruz. Başarı ancak Allah'tandır.
Çetin BAL: Ehli Beyt'in önem ve değerini kimse
inkar edemez. Onlar Hz.Muhammet'ten gelen manevi enerjinin fiziki katlar
içinde kendini gösterebilmesinin bir çok yollarından biridir. Lakin Ehli
Beyt kavramını sadece fiziki planda bir soyun devamı mahiyetinde düşünmemek
lazım. Hz.Muhammet'in nuruna, gönlüne, onun makamına en yakın olabilmenin
ölçüsü onun soyundan gelmekle değil onun manevi irşadına mazhar olmakla
mümkündür. Zaman ve mekanı aşan bir kalp birlikteliği
ile o nur o ışık zaman ve mekanları aşarak size intikal eder. Soy
itibarı ile ehli beyt olmak bu manevi elektiriğin alınmasında kolaylık
sağlayabilir. Lakin soy itibarı ile Ehli Beyt olmak sizin bu manevi
elektiriğe doğrudan mazhar olacağınız anlamına gelmez. Gönülde ve kalbte bu
manevi anlayışı idraki ve enerjiyi kendi içinizde yakalayıp o manevi
elektiriğe mazhar olamıyorsanız Ehli Beyt olarak bedenlenmiş olmak (doğmak)
sizin maneviyatınızı, ruhiyatınızı yükseltmez. Yada böyle bir ayrıcalığa
sahip olmak o kişide manevi bir yükselişe vesile olmaz. Ancak o kişi
taşıdığı manevi elektirikten habersiz dünyadan gelip geçen bir yolcu
vasfında olabilir. Esas olan gönülden bir sevgi ile gönülden ona bağlanmak o
ışığa mazhar olabilmektir.Ya doğrudan o ilahi enerjinin kendisi ile kontak
kurarsınız yada ona bağlanmış bir insanın gönlüne girerek sevgisine
mazhar olarak o kanala bağlanabilirsiniz. Allaha ulaşmada onun sevgisini
kazanmada değişik vesileler ve yollar olabilir.Ama nihayetinde tüm yollar
ona bağlanır. Allahı sevmek kadar Allah'ın sevdiklerini sevmekte ve ona ayna
mertebesine yükselmiş allah dostlarının irşadına mazhar olmakta sizi
ona götürür. Sonuçta tüm peygamberler, veliler, evliyalar, ermişler,
dervişler, şamanlar, kabile büyücüleri, kadim uygarlıklardaki rahipler
hepside birer allah dostudurlar. Hepside aynı ilahi iradi nurun elektiriğine
mazhar olmuşlardır. Hepsininde allah nazarındaki mekanı ve ona olan
yakınlıkları kalbleri ile o ilahi iradi nura ne kadar ayna
olabildikleriyle alakalıdır.Kişi aklının gönlünün genişliği mertebesinde
allahla dost olur onunla hem hal olur.Ve bu hem hal oluş ölçüsünde kişi
keramet ehillerinden olur.Kerametleride o nispetledir.
Tevhitle İlgili Hutbesi
“Şüphesiz Allah’a ibadetin başı O’nu tanımaktır. O’nu tanımanın esâsı ise
O'nu tek ve eşsiz bilmektir. O’nu tek ve eşsiz bilmenin ölçüsü ise O’ndan
nitelikleri (diğer varlıklarda bulunan noksan sıfatları) nefyetmektir. Çünkü
akıllar bütün niteliklerin ve nitelik sahiplerinin yaratık olduğuna tanıklık
eder. Tüm yaratıklar da, nitelik ve nitelik sahibi olmayan bir yaratanın
varlığına tanıklık eder. Çünkü her nitelik ve nitelik sahibi bir bileşimi
gösterir. Bileşim hudûsa (sonradan meydana gelişe), hudûs ise ezeli olmanın
muhal olduğuna tanıklık eder.
Allah’ın zatını tanıdığını iddiâ eden O’nu tanımamıştır. O’na sınır koyan,
O’nu tek bilmemiştir. O'na bir eş tasarlayan O'na inanmamıştır. O’nu (diğer
bir varlığa) benzeten kimse, O'nun hakikatına varmamıştır.
Her kim O'nun vehme sığdığını sanarsa, O’na yönelmemiştir. O’nun (zâtının)
künhüne varmak isteyen, birliğini tasdik etmemiştir. O’na işaret eden, O'na
yönelmemiştir. O’na sınır tanıyan O’nu kastetmemiştir. O’nu bölümlere ayıran
O'na teslim olmamıştır. O’nun zatıyla ayakta duran her şey başkasına
bağımlıdır ve başkasına bağımlı olan her şey bir sebep vasıtasıyla
oluşmuştur.
Yaratıkları O’nun varlığının nişanesi ve akıllar O’nu tanımanın vesilesidir.
Fikirle hüccet kesinleşir. Nişanelerini yaratıklarına hüccet kılmış ve
onları yaratarak kendisi ve onlar arasında bir perde oluşturmuştur.
Varlığıyla yaratıklarından ayrılır.
Onları araçlarla donatması, kendisinin araçsız olduğuna tanıktır; çünkü
araçlar; araç sahiplerinin muhtaç olduklarına delildir. Yaratıklara bir
başlangıç belirlemesi O'nun başlangıcının olmadığına tanıklık eder, çünkü
bir başlangıcı olan, başkasını yoktan var edemez.
İsimleri, gerçeğe ulaşmak için bir vesiledir ve işleri, gerçeği anlamak için
vasıtadır; Zatı hakıkatın özüdür. Zatı, O'nunla yaratıklarını ayırmaktadır.
Her kim Allah’ı nitelendirirse O'nu tanımamıştır ve O'na bir benzer
tasarlayan O'ndan uzaklaşmıştır. O'nun hakikatine vardığını sanan hata
etmiştir.
Her kim, nerdedir derse O’na bir mekan tasarlamıştır; her kim, nededir derse
O'na bir mekan isnat etmiştir; her kim, nereye yönelmiştir derse O'na bir
sınır tayin etmiştir; her kim, neden derse O'na bir sebep belirlemiştir; her
kim, nasıldır derse O'nu bir şeye benzetmiştir; her kim, ne zaman derse O'na
bir zaman tanımıştır; her kim, şuraya kadar derse O'na bir son
belirlemiştir; ve kim O'na bir son belirlerse O'nu bölmüştür; kim O'nu
bölerse O'nu nitelendirmiştir ve kim de O'nu nitelendirirse O'nu inkar
etmiştir; O'nu parçalara ayıran değişmeleri zevallarından O'ndan yüz
çevirmiştir.
Allah, mahluklarının değişmesiyle değişmez; sınırlı varlıkların sınırıyla
sınırlanmaz; birdir ama birliği sayıya dayanmaz; O hiç bir ihtiyacı olmayan
ihtiyacsızdır; bir şeye girmeden batın ve hiç bir şeyden ayrılmaksızın
zahirdir; görmekle kavranılmayandır; aşikardır; cisim olmayandır latiftir;
harekete ihtiyacı olmayandır faildir; fikire ihtiyaç duymadan yaratıkların
ölçüsünü belirleyendir, hareket etmeksizin onları düzene koyandır; araç ve
organa ihtiyacı olmadan duyan ve görendir; yaklaşmaya ihtiyaç duymadan yakın
ve mesafe sözkonusu olmaksızın uzaktır; vardır; yokluktan sonra değil;
zamanlar O'na eşlik etmez ve yerler O'nu kapsamaz; O’nu uyku tutmaz;
vasıflar O'nu sınırlamaz; vasıtalar O'na engel olmaz; varlığıyla zamandan ve
yokluktan öne geçmiş ve ezeli oluşuyla başlangıcı olma sınırını aşmıştır.
Duygu ve hisleri verenin O, olması hasebiyle zatının his ve duygulardan uzak
olduğu, cevherleri yaratan olduğu için de cevherinin olmadığı, yaratıkları
yoktan vareden olmasıyla O'nun yaratıcısının olmadığı, eşyalar arasındaki
çelişkileri icat eden olmasıyla da zıddının olmadığı bilinir. Varlıkları
birbirine eş olarak yaratan olduğu için de O'nun bir eşi olmadığı anlaşılır.
Karanlığı nura ve sıcağı soğuğa karşıt kılmış; değişik unsurları
birleştirmiş zıt olanları birbirine yaklaştırmış; onları ayırmak ve
birleştirmekle ayıran ve birleştireni göstermiş. Bütün bunları kendi
rabbliğine delil; gaybına şahit ve hikmetinin açıklayıcısı kılmıştır. Çünkü
bu varlıkların oluşumu sonradan var olduklarını gösterir; varlıkları,
yokluklarını bildirir; değişmeleri zevallerini bildirir, ve yok olmaları
yaratıcılarının zevalinin olmadığını gösterir; Allah Teâla buyuruyor ki; “Ve
her şeyden iki eş yarattık ki belki, siz (Allah’ı) hatırlayasınız” [1]
Önce ve sonrayı ortaya çıkararak kendisinin öncesi ve sonrası olmadığını
göstermiştir. Yaratıklarını çeşitli içgüdülerle yaratarak içgüdüsünün
olmadığını, yaratıkları birbirlerinden farklı kılarak kendisinde
değişikliğinin olmadığını göstermiştir. Onları belirli bir süre ve zamana
bağlı kılmakla kendisinin zamanla bir bağlantısının olmadığını ve
yaratıklarını birbirinden ayırmakla ve birbirine gizli kılmakla O'nunla
yaratıkları arasında bir örtünün olmadığını göstermiştir. Kullar varolmadan
rabbliğin hakikatı ve yaratık olmadan ilahlığın hakikati O'nda var idi.
Duyulacak bir ses olmadan duyma gücüne, bilinen bir şey olmadan bilginin
gerçeğine ve kudretini göstermeden hakiki güce sahip idi. Yaratıklar olmadan
yaratıcı ismine ve mahlukat olmadan öncede halik vasfına layık idi.
Yaratıkları bir şeye dayanmadan yaratmıştır ve bir şeyden yararlanmadan
aralarında uyum sağlamıştır. Bir zorluğa düşmeden onlara ölçü vermiştir.
Fikirler O’nun zatını kavrayamaz ve düşünceler O'nun hakıkatını kuşatamaz.
“Ne zaman” diyerek O sınırlanamaz; “şimdi” kelimesi O’nu yaklaştırmaz;
“beraber” diyerek bir şeyle beraber kılınamaz; “şayet” diyerek de
gizlenemez. “O” kelimesi O’nu kuşatamaz. Bu kelimeler ancak kendilerini
sınırlarlar.
Bu kelimelerin O’nun yarattığı eşya arasında geçerliliği vardır; çünkü bu
bağlaçlar ihtiyacı bildiriler; tezat, zıddının varlığına benzeyen,
benzerinin olduğunu ve olaylar zamanla birlikte olduklarını gösterirler.
İsimleriyle sıfatları birbirinden farkedilir, o isimlerle, birlikte olanlar
birbirinden ayrılır; olaylar o isimlerle vuku bulur. Yaratıkların
başlangıcının olması kadim olmadıklarını, süreye bağlı olmaları ezeli
olmadıklarını ve “eğer böyle olmasaydı” sözü cebre boyun eğmediklerini
gösterir. Dağılmaları dağıtıcı olanı bildirmiş ve kopmaları koparanı
göstermiştir.
Yaratıkları vasıtasıyla akıllara tecelli ederek gözlerden gizli kalmış ve
fikirler yaratıklarına yönelmiş bunlarla ibretler ortaya konmuş ve sabit
olmuş ve bunlardan deliller açıklık kazanmıştır. Akıllarla Allah tastik
edilir ve ikrarla iman kamil olur.
Marifet (Allah’ı tanımak) olmadan din olmaz, tastik olmadan marifet mümkün
olmaz ve ihlaslı bir inanç olmaksızın tastik gerçekleşmez. İhlas olmaksızın
tevhid olmaz; Allah bir şeye benzetilirse ihlas gerçekleşmez; nitelikler
O'na atfedilirse eksiklikler O'ndan tam olarak nefy olmaz ve halis tevhit
gerçekleşmez. Bazı yönlerden benzetmeği geçerli bilmek bütün yönlerinde
benzetmenin geçerli olmasını gerekli kılar; bazı benzerliklerden O'nu
münezzeh bilip bazısını kabul etmek tam tevhitten insanı uzak düşürür.
İkrar etmek inkarı nefyetmektir; her türlü inkar, ihlasa ulaşmayı önler.
Yaratıklarda olan özellik yartıcıda olmaz; yaratılmış için mümkün olan bir
şey yaratıcısında mümkün olmaz; O'nun için hareket cari olmaz; bölünme ve
birleşme O’nda vuku bulmaz. O’nun uyguladığı şey kendisi hakkında nasıl
uygulanabilir?
O'nun başlattığı şey nasıl kendisine dönebilir? O'nun oluşturduğu oluşum
nasıl kendisi hakkında geçerli olabilir? Yoksa O'nun zatı değişir, bölünür
ve ezelden oluşu mümkün olmaz ve ezeli oluşunun bir manası kalmaz.
Bu takdirde yaratıcı mahluka dönüşür; arkası olursa önü de olur;
tamamlanmaya ihtiyaç duyarsa eksik olması gerekir. Değişebilirse ezeli diye
vasıflanamaz. Zamanın geçmesi O’nu etkilerse nasıl sürekli olabilir? Eşyadan
etkilenen nasıl onları yoktan var edebilir? Böyle olursa yaratıkların
nişanesini taşır. Yaratıklar O’na nişane olacağına kendisi de diğer bir
yaratıcının nişanesi olur ve sıfatı yaratıkların sıfatlarına benzer. Bu ise,
batıl oduğunu isbatlamak için delile ihtiyacı olmayan bir sözdür; bu
husustaki soruya cevap vermek bile yersizdir.[2
[1]- Zariyat/49
[2]- Bu, sözkonusu hutbenin bir bölümüdür.
__________________
"Kâfirler, sen peygamber değilsin derler; de ki: Sizinle aramda tanık olarak
Allah ve kitap bilgisine sâhip olan (Yani Ali) yeter." Ra'd Suresi 43
(alıntı)

HZ.ALİ'NİN ÇEŞİTLİ KONULARA AİT VECİZELERİNDEN BAZILARI
Akil kişi, kemâl taleb eder.
Akıllı insanlar az konuşur. Çok söyleyenler, yalnız ahmaktırlar.
Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın görünüşüne
baktıkları zaman, onlar dünyanın iç yüzünü görürler.
Allah’ın hışmından kurtulmuş olan, bir tek zâlim yoktur.
Amelsiz sevâb dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.
Az ibâdet edip çok çalışmak, çok ibâdet edip az çalışmaktan
efdâldir.
Azim ve sebat, insanların en büyük yardımcısıdır.
Başkalarının felaketinden hisse kapanlar, geçmiş musîbetlerden
ders alanlar, cidden bahtiyar insanlardır.
Bâtıla yardım eden, Hak’ka zûlmeder.
Bedenin orucu, irâde ve ihtiyarla azaptan korkup sevâba girmeyi,
ecre nâil olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, beş
duyuyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden
ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan; dilin orucu, karnın orucundan
hayırlıdır.
Bir hakikatı müdafaa ederken, ona evvelâ kendimiz inanmalıyız.
Sonra da, başkalarını inandırmaya çalışmalıyız.
Bir hata işlediğiniz vakit, onu itiraftan çekinmeyiniz. Eğer böyle
yaparsanız, o hatayı görmüş olanların, aleyhinize verecekleri hükmün
önüne geçersiniz.
Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur;
lâyığından az övmek ise ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasedden.
Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.
Bu ümmetin en hayırlıları hakkında bile Allah’ın azâbından emin
olmamalısın; çünkü yüce Allah; «Allah azâbından emin olanlar ancak
zarara uğramış topluluklardır» buyurmuştur. (A’raf 99. âyet)

Bu ümmetin en kötüsü hakkında bile Allah’ın rahmetinden ümit
kesmemelisin; çünkü yüce Allah; «Allah’ın rahmetinden kâfir olan
topluluktan başka kimsecikler ümit kesmez» buyurmuştur. (Yûsuf 87.
âyet)
Can gözü kör olunca gözle görüşün faydası yoktur.
Cömertlik, istemeden vermektir. İstendikten sonra vermekse
utançtandır ve kötüdür.
Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.
Dilinizi dâimâ iyi kullanınız. O sizi saadete götürdüğü gibi,
felâkete de götürebilir.
Dost, kardeşini üç hâlde korumadıkça tam dost olamaz.
Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümünden sonra.
Dostunu ihtiyâtla sev, olabilir ki bir gün sana düşman olur;
düşmanınla da ihtiyâta riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki
bir gün sana dost kesilir.
Dünyada açları doyurmak kadar büyük iyilik yoktur. Bunu yapanlar,
âhirette mutlaka mükafatını bulur.
Eğer giriştiğin herhangi bir davada haklı isen korkma. Hakkı
müdafaa edenin yardımcısı Allah’tır.
Eğer hayırlı bir iş görmek istersen, bugünün işini yarına koyma.
Çünkü, yarına kadar ne olacağı belli değildir. Fena bir işe
başlayacağın zaman da acele etme. Belki hayırlı bir düşünce, sana o
fenalıktan gelecek olan tehlikeye mani olur.
En kuvvetli kişi, kendi nefsine galip olan kişidir.
Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre, terbiye ediniz.
Ey Âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi, başkası için
biriktirmedesin.
Fazîlet sahibinin kıymetini, ancak fazîlet sahibi bilir.
Hain kişilere vefâda bulunmak, Allah’a hıyânette bulunmaktır;
hainlere gadretmekse, Allah’a vefâ etmek demektir.
Hakiki dost; sıkıntılı zamanlarda, senin gurur ve izzet-i nefsini
kırmadan, sana yardım edenlerdir.
Haksızlık önünde eğilmeyiniz. Çünkü, haksızlıkla beraber,
şerefinizi de kaybedersiniz.
Hayatın, karşısına çıkardığı müşkül hadiselere sabır ve tahammül
et. Onları, hiç kimseden bilme ve hiç kimseye karşı kalbinde bir buğz
ve adâvet besleme; hiç kimseye hiddet ve şiddet gösterme. Bu suretle
hareket edersen, en büyük müşkülleri bile yenersin ve sen de “İnsân-ı
kâmil” mertebesine erersin.
Her şeye ibretle bakınız ve gördüklerinizden ibret alınız.
Her şeyin sonunu uzun uzun düşünen ve bir türlü karar
veremeyenlerden, şecâat ve cesaret namına, hiçbir şey beklenemez.
Herkes için tatlı, acı bir son vardır.
Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyene
hatasını, başka birini misal göstererek anlatınız.
Hiçbir işte lüzumundan fazla aceleci olma. Teenni (dikkatli
davranma) sahibi olanlar, kendilerini bir çıkmaza girmekten muhafaza
etmiş olurlar.
İhtirâs; feyiz ve kemâlin en büyük düşmanıdır.
İlim, hiçbir servet ile satın alınamaz. Onun içindir ki, bir cahil
ne derece zengin olursa olsun, en fakir bir âlim ile mukayese
olunamaz.
İnananın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her
şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder,
şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin, susması
fazladır. Vakti yoktur, çok şükreder, çok sabreder, düşünceye
dalmıştır. İhtiyacı olanları görünce, kendi ihtiyacını hatırlamaz
bile. Hûyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından
serttir, hûy bakımından alçak.
İnsanların en acizi insanlardan kardeş edinemeyendir; ondan daha
acizi ise kardeş edindikten sonra onu yitirendir.
İnsanların kıymeti, yaptıkları iyilikler ile ölçülür.
İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ
kaldınız mı sevgiyle çağırsınlar sizi.
İyilik ediniz, onun mukabilinde fenalık göreceğinizi, katiyyen
aklınıza getirmeyin.
Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya akibet kendisi düşer.
Kendi aybına bakan kimse ve onu ıslaha çalışan kişi, halkın
ayıbına bakmaz.
Kendisini tanıyan kişi, Allah’ını da tanır.
Kim bir işte halka öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan
kendisini terbiye etmeli. Bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce,
hûyuyla öğüt vermek suretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini
terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden
daha fazla ululanmaya değer.
Kim; halkın ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o
işleri yaparsa, ahmağın ta kendisidir.
Merhamet ve ibâdetlerin en hayırlısı, gizli sadaka vermek ve
inzivâ köşesinde ibâdet etmektir.
Mü’min, insanların ezâsına tahammül eden, fakat hiç kimsenin ondan
incinmediği kişidir.
Mü’min, kardeşlerine karşı ululanmaya, ona güler yüz göstermemeye
başladı mı ondan ayrıldı demektir.
Ne kadar tenha bir yerde olursa olsun bir fenalık yaparken, seni
hiç kimsenin görmediğine hükmetme. Seni,mutlaka bir gören vardır. O da
Allah’tır.
Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir. Ona buyruk yürütmen
en hayırlı emârettir.
Öyle bir kimseyi dost tut ki, aranızda kardeşlik husule gelsin ve
senin bulunmadığın yerlerde, seni müdafaa etmek için, düşmanlarınla
pençeleşsin.
Sabır ikidir; istemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; sevdiğin
dilediğin şeye sabretmek.
Size beş şey vasiyyet ediyorum ki, develere binip seferlere
düşseniz de onları elde etseniz değer mi değer; Hiç biriniz
Rabbinizden başkasından bir şey ummasın; günahından başka bir şeyden
korkmasın; hiç biriniz kendisinden bilmediği bir şey sorulunca
bilmiyorum demekten utanmasın; hiç bir kimse bilmediği bir şeyi
öğrenmekten çekinmesin; sabredin, çünkü sabır îmana nispetle cesetteki
baş gibidir. Başı olmayan bedenden hayır, sabır olmadıkça da îmandan
hayır gelmez.
Sorun bana beni yitirmeden; çünkü andolsun Allah’a, Kur’ân’da
hiçbir âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerde indi,
düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de
Rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsân etmiştir.
Sükût, yalan söylemekten ve başkalarını çekiştirmekten herhâlde
evlâdır.
Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz. Lâkin vatanınıza ve
milletinize fenalık eden bir kimseyi, asla affetmeyiniz.
Şer’den çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi,
iyilikte bulunana döner.
Şeref ve namus, en büyük hazinedir. Onlara mâlik olanlar,
hayatlarını dâimâ memnun ve mesut geçirir.
Tevâzu gösteriniz ki, halkın hürmet ve tekrimini (saygısını)
kazanasınız.
Tövbe etmek elinde iken, ümidini kesene şaşarım.
Yalancılardan uzak bulununuz. Çünkü onlarla ülfet ve ünsiyyet
ederseniz, sizde yalancı olursunuz.

HZ. ALİ'DEN ÖZLÜ
SÖZLER
-Sustuğunda düşünen,konuştuğunda zikreden ve
baktığında ibret alan kişi akıllıdır.
-En akıllı insan,akıl sahiplerinin yolundan gidendir.
-Akıl sahibi;yarınını düşünen,kendi özğürlüğü için mücadele eden ve
yapılması kaçınılmaz olan şeyleri yerine getiren kişidir.
-Akıl tamamlandı mı,söz azalır.
-Gücü ve yönetemi her zaman elinde bulundurmak istiyorsan,adaletli
davran.
-En üstün insan;güç sahibi iken hoşgörülü olan,zengin iken fakir gibi
yaşayan ve insaflı davranan kişidir.
-Ömür,sayılı bir kaç nefesten ibarettir.
-Yüce Allah'ın insanoğlunu mazur görüp ikaz ettiği yaş,altmıştır.
-İnsanın en güçlü olduğu yaş,kırktır.
-Doğrusu,ömrünün geçen kısmı,tükenmiş bir zamandır;gelecek kısmı,bir
umuttan ibarettir;içinde bulunduğu an ise çalışma zamanıdır.
-Gerçek dost;yanlış yaptığında seni uyaran,gıyabında ise seni koruyan
kişidir.
-Akıl sahipleriyle arkadaşlık kurmak,ruha hayat verir.
-Dostluk eskidikçe,sevgi artar.
-Dünya malını çok değer veren kişilerle arkadaşlık etme;fakir olursan
hor görürler,zengin olursan kıskanırlar.
-İnsanlarla öyle yakınlık kurun ki;ölürseniz size ağlasınlar,onlardan
uzak kalırsanız sizi özlesinler.
-Dünya,geçen bir gün ve biten bir ay gibidir.
-İnsanın nefsine güvenmesi,şeytan için büyük bir fırsattır.
-Akıllı düşmanına,cahil dostundan daha çok güven.
-Suçsuz kişi,cesur;şüpheli kişi ise korkak olur.
-Her şeyin yenisi iyidir.Dostluk ise,eskidikçe değerlenir.
-Kötülerle arkadaşlık kurmak,iyiler hakkında kötü düşünmeye neden olur.
-Dostuna bütün sevgini ver,ama bütün güvenini verme;onunla her konuda
yardımlaş,ama bütün sırlarını anlatma.
-Dostunun düşmanıyla dostluk kurmak,dosta düşmanlık etmektir.

Hz. Ali(R.A.)'ın Özlü Ve Güzel Sözleri
"Hazreti Ali’den Özlü ve Güzel Sözler"
İnsanların kalbi vahşi ve başıboştur; kim onlarla ilgilenirse
onlara doğru cezbolur.
İnsanların kıymeti, yaptıkları iyilikler ile ölçülür.
İnsanların solukları ecellerine doğru attıkları adımlardır.
İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı
sevgiyle çağırsınlar sizi.
İşlerin en zoru alışkanlığı terketmektir.
Kadına aşırı düşkünlük ahmakların işidir.
Kalp kör olduktan sonra gözlerin görmesinde hiçbir fayda yoktur.
Kalpler, kaplara benzer. Hayırlı olan, hayırla dolu olanıdır.
Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya akibet kendisi düşer.
Kendi ayıbına bakan kimse ve onu ıslaha çalışan kişi, halkın ayıbına
bakmaz.
Kendi çocuğunu edeplendirdiğin şeyle yetimi de edeplendir ve çocuğunun
eğitimi için yararlandığın yerden yetim için de yararlan.
Kendi görüşüyle yetinen, canını tehlikeye atmıştır.
Kendi kadrini bilen helak olmaz.
Kendin için istediğini başkaları için de iste.
Kendisini beğenen ve kendisinden razı olan bir kimsenin kusur ve zaaf
noktaları aşikar olur.
Kendisini beğenen ve kendisinden razı olan kimse birçok üzüntü ve acı
çeker.
Kendini bilmeyen başkasını nasıl bilir?
Kıskançlık hastalıkların en kötüsüdür.
Kıskançlık ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer.
Kıskançlık insanın dünyasını karartır.
Kıskançlık insanın kalbi ve sinirleri üzerinde kötü etkiler bırakır ve
insanı hasta eder.
Kim bir işte halka öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan
kendisini terbiye etmeli. Bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce,
huyuyla öğüt vermek suretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini
terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden
daha fazla ululanmaya değer.
Kim halkın ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri
yaparsa, ahmağın ta kendisidir.
Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bak.
Kişinin yapısını oluşturan öz iyi değilse, o kişinin ağzından iyi
sözler çıkmaz.
Kitaplar, bilgi sahiplerinin bahçeleridir.
Konuşun da tanışın, çünkü insan dilinin altında gizlidir.
Kötü alışkanlıkları terketmek, en büyük ibadetlerdendir.
Kötü evlat, insanın en büyük musibetlerindendir.
Kötü evlat, ailenin şerefini yıkar ve geçmişine leke sürer.
Kötü evlat anne ve babanın şerafetini yok eder ve geriye kalanları
rezil eder.
Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak olduğunu hiç
aklınızdan çıkarmayın. Memurlarınız onları incitmesin, onlara kötü
davranmasın. Onlara yardım edin, koruyun ve yardıma ihtiyaç duydukları
her zaman huzurunuza çıkmalarına engel olmayın.
Küçük bir insandan gelen büyük bir fikri küçümseme.
Mal-mülk insanın gözünü doyurmaz, kalp zenginliğine çalış.
Malından vermeyeni zenginlerden sayma.
Marifetlerin en üstünü insanın kendisini tanımasıdır ve en büyük
cahillik ise insanın kendini tanımamasıdır.
Mükemmel insan eksiklerini ve kusurlarını bilendir. En kötüsü ise
insanların doyumsuz isteklerin ve hırsın peşine düşmesidir.
Namus, güzelliğin sadakasıdır.
Ne kadar tenha bir yerde olursa olsun bir fenalık yaparken, seni hiç
kimsenin görmediğine hükmetme. Seni mutlaka bir gören vardır. O da
Allah’tır.
Nice zengin vardır ki, yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır
ki, her aşağılık kişiden de aşağıdır, nice yoksul vardır ki, bütün
zenginlerden daha zengindir.
Oyun hayranı biri saadete eremez.
Ölüm cebimizde bize hep eşlik etmektedir, neden cahillerde feryadla
karşılanır, ölüm neden böyle şaşkınlık yaratır?
Öfke delilikten bir bölümdür. Çünkü sahibi nadim olur, nadim olmuyorsa
deliliği adamakıllı pekişmiş demektir.
Öldükten sonra yaşamak isterseniz kalıcı bir eser bırakınız.
Ölümü unutmak, kalbi paslandırır.
Ölümü unutmayan, güzel şeylere tutkun olur.
Ölümün belirtisi doğmaktır.
Öyle bir kimseyi dost tut ki, aranızda kardeşlik husule gelsin ve
senin bulunmadığın yerlerde, seni müdafaa etmek için düşmanlarınla
pençeleşsin.
Parçalayıcı ve yiyici yırtıcı hayvan, zalim ve zorba bir validen
iyidir.
Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmaklığın
alametlerindendir.
Rezil kişilerin başa geçmesi, insanlara afettir.
Sabır acılığının meyvesi zaferdir.
Sana niçin yaptığını sorduklarında utanacağın ve yalanlamaya
kalkacağın işleri yapmaktan çekin.
Sana karşı iyilik yapanlara ve teşekkür etmesini bilenlere iyilik et.
Sana öğüt veren, sana geniş kredi açmış tüccara benzer.
Sefih olanlar lisanla dostluk gösterirler. Fakat kalbleri fesatla
doludur.
Seni yalnız iyi günlerinde arayan, düşkün günlerinde senden
kaçacaktır.
Seni, sende bulunmayan özellikler ve değerler icat ederek koltuklayan,
bir gün gelir yapmadığın suçları da üstüne yığarak seni çekiştirmeye,
çeliştirmeye kalkar.
Senin hakkında iyi zanda bulunanın zannını gerçekleştir.
Sizin en kötünüz insanları çekiştirerek dostlar arasında ayrılık
düşüren ve temiz insanlara kusur bulan kimsedir.
Sizler mallarınızla halkı kuşatamazsınız (onların gönüllerini hoş
edemezsiniz); öyleyse açık yüzlülük ve güzel davranışınızla onları
kuşatınız.
Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
Soyluluk; babaların, anaların mensup oldukları soyla boyla değil,
övülecek üstünlükle kazanılır.
Söyleyene bakma, söylenene bak.
Söz ilaçtır; azı yaşatır, çoğu öldürür.
Söz, ok ve mızraktan daha tesirlidir.
Sözün güzelliği, kısalığındadır.
Sözünde duramayacağın bir yerde söz verme ve kefaletine vefa
edemeyeceğin yerde kefil olma.
Susmak ağırbaşlılığı artırır.
Sükut yalan söylemekten ve başkalarını çekiştirmekten herhalde
evladır.
Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz. Lakin vatanınıza ve
milletinize fenalık eden bir kimseyi asla affetmeyiniz.
Şehvet bir kapıdan girer, akıl öbür kapıdan çıkar.
Şer’den çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi,
iyilikte bulunana döner.
Şeref ve namus, en büyük hazinedir. Onlara malik olanlar, hayatlarını
daima memnun ve mesut geçirirler.
Şükür nimetlerin süsüdür.
Tamah mihneti davet eder.
Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın. Bu tür davranışlar sizi
zulme ve despotluğa çeker.
Tarımla uğraşanlar devletin servet kaynağıdır ve bir servet gibi
korunmalıdır.
Tecrübe fayda ile beraber gelen ilimdir.
Terbiyesizlikle kendisini düşüreni, soydan gelme asalet yükseltemez.
Tevazu gösteriniz ki, halkın hürmet ve saygısını kazanasınız.
Uygunsuz yerlere giren, kendini töhmete kaptırır.
Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
Üç şey hayatı tatsızlaştırır: kin, kıskançlık ve kötü huyluluk.
Üç şey insana hayatı zindan eder: Ağırlaşan aile yükü, borçların
baskısı ve bir hastalığın sürüp gitmesi.
Verilen söz zamanında yerine getirilmesi gereken bir borçtur.
Ya siz bizi yok edersiniz ya da biz sizi yok ederiz. Ya da barışı daha
uygun görürsünüz.
Yakınlarına yardımı bırakan, düşmanlarına yardım etmiş olur.
Yalan hıyanettir, doğruluk emanettir.
Yalan söylemenin sonu kınanmaktır.
Yalancılardan daima uzak bulununuz. Çünkü onlarla içli dışlı olur ve
onlarla dolaşıp kalkarsanız, siz de yalancı olursunuz.
geçmişle yok olur gider.
Yapman gereken hayırlı, yararlı işleri yarına bırakma. Bakarsın yarın
olur da, sen olmazsın.
Yaptığın iyilikleri ve sana anlatılanları gizle.
Yaşamın tecrübeleri doğru karar verebilmeyi öğretti, öyle ki artık
beni bitirmeye, yok etmeye gelen şeyleri ben bitirip yok ettim.
Yeni ilmi şeyleri öğrenmekle, kalbinizin yorgunluğunu ve
rahatsızlığını giderin, çünkü kalpleriniz de vücudunuz gibi yorulur.
Yeni mal mülk edinmeden önce yığdıklarınızı kullanınız.
Yoksullar bazen çok müşkül durumlarda kalırlar. Söyledikleri sözler ne
kadar doğru olursa olsun, onları dinleyenler sözlerine kulak asmazlar.
Yoksula yardımı dilenmeden yap. Sen onu el açmak zorunda bırakırsan,
verdiğin sadaka ile, onun sadakadan daha değerli olan haysiyetini
satmaktan kurtarırsın.
Yoksullarla otur, şükrünü artırırsın.
Yoksulluğunu gizle, yoksa itibarın sıfıra iner.
Yüce kişinin aç kalınca, aşağılık kişinin karnı doyunca saldırısından
korkun.
Yükseklik taslamak alçaltır, alçak gönüllülük yükseltir.
Zalime gelip çatan adalet günü, mazlumun uğradığı cevir ve cefa
mihnetinden çetindir. Şiddet son dereceyi buldu mu ferahlık gelir
çatar. Bela halkaları tam daraldı mı genişlik yüz gösterir.
Zaman bana karşı maske takındı, beni tanımazlıktan geldi, bilmedi ki
ben güne saygılıyım ve talihsizliklerin en korkulusunu bile kolay
şeymiş gibi karşılarım.
Zaman ibret aynasıdır.
Zaman kendine uymazsa, kendini zamana uyduranlar en akıllı
kimselerdir.

Bilim Adamı, Düşünür ve Edebiyatçı Olarak
Hz. Ali
Yazar:Baki Öz
1. Hz. Ali’nin Bilimsel
Çalışmaları ve Kitapları
Hz. Ali bilim, düşünce ve
edebiyatla yakından ilgilenmiştir. Bilim olarak, özellikle konusu din
bilimleri olmuştur. Çağına göre akılı / akılcılığı öne çıkaran bir
düşünce yapısı sergilemiştir. Şiirler yazmış, konuşma ustalığını ortaya
koyan, sanatsal değerde ve içerikte söylevlerde bulunmuş, zamanla
özdeyişleşecek belâgatlı sözler söylemiştir. Ürünlerinin tümü toplumsal,
siyasal ve ahlâksal içeriklidir. Döneminin siyasal mücadelelerine yer
verir. Eserlerinde kişilik eğitimi (“nefis terbiyesi”) yoluyla
yeni bir insan ve toplum yapısı amaçlar. Bu çalışmalarında insanı erdeme
ulaştıracak ince bir ahlâk düşüncesi geliştirir.
Hz. Ali’nin kitapları onun
şiirlerinden ve çeşitli söylev, yazışma ve söyleşi metinlerinin
derlenmesinden oluşmuştur. Şiirleri “Divan” olarak Hz. Ali
soyundan gelen seyyidlerden Şerif Murtaza (966-1044) olarak
bilinen Ebu’l-Kasım Ali bin Ebu Tahir tarafından toplanmıştır.[1]
Şerif Radi (970-1016) olarak bilinen kardeşi Abu’l-Hasan
Muhammed bin Ebu Tahir Ahmet el-Hüseyin bin Musa ise onun
söylevlerini (nutuk, hutbe), söyleşilerini, özdeyişlerini, öğütlerini,
vasiyetlerini ve mektup, emirname gibi yazılı metinlerini
“Nehc’ül-Belâga” adıyla derlemiştir.[2]
Divan, o günden bugüne çeşitli ülkelerde yayınlanmıştır. Bu divanı,
Osmanlı’nın ünlü Hanefi bilginlerinde Müstakimzade Süleyman Sadettin
Efendi 18. yüzyılda “şerhli” (yorumlu, açıklamalı) olarak
“Şerhu Divanı Ali” adıyla yayınlamıştır.[3]
Hz. Ali ömrünün sonuna kadar şiir yazmış olmalıdır. Divanındaki;
“olaylar içinde altmış yıl yaşadım” dizesi[4],
63 yaşında ölen Hz. Ali’nin ömür boyu şiir yazdığını gösterir.
Hz. Ali’ye ait olduğu savunulan
birçok kitap Ortadoğu İslam ülkelerinde basılıp yayınlanmıştır. Birçoğu
kuşku götürmekle birlikte şu kitapların da Ali’ye ait olduğu
bilinmektedir. Bunlar; “El-Kaşidetü’z- Zeynebiyye”, “El-Kaşidetü’l-Cülcülütiyye”,
“Muhannes”, “Cennetü’l-Esma” ve “Münâcât”tır.
“Bilgi Güneşi”
olarak nitelendirilen Hz. Ali’nin birçok eserinin 1055 yılında yanan
Bağdat Şahpur Kütüphanesi’nde kül olduğu bilinmektedir. Peygamber
Muhammed’in de mektuplarını kaleme alan Hz. Ali, o dönemin en büyük
devlet adamlığı ve askerliğinin yanı sıra filozof, şair ve bilim
adamıdır. Eski bir geçmişi olan Arap şiirinin en usta şairlerinden
biridir. Buhari, Müslim, Tirmizi ve Taberi gibi birçok hadis bilgini Hz.
Ali’den hadis ve kendi sözlerini aktarmışlardır.[5]
Ali karşıtı kimi yazarlar, Ali
ve eserlerine gölge düşürmek için “Nehc’ül-Belâga”daki
konuşmalarıyla şiirlerinin ona ait olmadığı söylerler. Amaçları, Ali
alanında tereddütler yaratmaktır. Oysa, Ali, Ehlibeyt, Oniki İmamlar,
Şiilik ve Alevilik üzerinde derin araştırmalarda bulunan Dr. Muhammed
Et-Tiycani Es-Semvi’ye göre, Ali’nin bu kitabını “tek Kuran aşar”.
Bu kitapta Ali’nin herkesi kapsayacak ölçüde bilgileri, öğütleri, ahlâk
dersi, ekonomi, felsefe, siyaset ve akıl / hikmete yer verilmiştir.
Üzerinde Sorbon Üniversitesi’nde doktora yaptığı bu kitabın kuşkusuz Hz.
Ali’ye ait olduğunu belirtir.[6]
Peygamber’le Ali’nin arkadaşları
ve sahabe sağken kimse çıkıp da Peygamber Gadiri Hum’da Ali’yi yerine
bırakmadı, bu dizeler ve sanat, siyaset yüklü söylev metinleri Ali’nin
değildir, onun adına başkaları sonradan düzenlemişlerdir, dememişlerdir.
Peygamber Muhammed öldükten sonra nasıl isteği yerine getirilmemiş,
kimilerince engellenmişse, Ali’ye ait olan bu tür sanat ve edebiyat
ürünü şiir ve söylevlerin de yadsınması aynı nedenlerden ileri
gelmiştir.[7]
Amaç; Muhammed-Ali engelini ortadan kaldırmak…
2. Hz. Muhammed’in Ali’deki
Bilim ve İrfan Yeteneğini Keşfetmesi
Peygamber; çevresinde yer alan
öncü kadrosu, dava arkadaşları için zamanla bir kanaat edinmiştir.
Onları değerlendirir, yeteneklerine ve bağlılıklarına göre görevler
verir, makamlara getirir. Kısaca Hz. Muhammed, çevresinde yer alan bu
İslam’ın öncü kadrosu için bir değer biçer. Hz. Ali’nin yeri bunlar
arasında “müstesna”dır, “ulaşılmaz”dır. Hz. Ali’nin
bilimsel / bilgi, düşünsel, ahlâksal ve siyasal / yönetsel kişiliği,
ayrıca içtenlikle bağlılığı onun öncü kadro içerisinde seçilmesine,
erişilmez bir konuma yükselmesine, Peygamber’in ona çok ayrı bir değer
vermesine neden olmuştur. Bu durum; Ali’nin bilimsel, bilgi, düşünsel ve
inançsal yanı açısından da aynıdır. Peygamber’in “Ben bilimin kenti
isem, Ali de kapısıdır” sözü bu açıdan oldukça anlamlıdır.
Peygamber, özdeyiş haline gelen bu sözüyle Hz. Ali’ye öncü kadro
içerisinde ulaşılmaz bir değer biçmiştir. Yeni kurulan din içerisindeki
yerini ve önemini vurgulamıştır. Ali’nin bilgide, düşüncede, inançta,
ahlâkta ve bütün bunların Ali’nin kişiliğinde kimliğe dönüşen
erdemliliğindeki yanı görmüş ve ona değer vererek bu yanına yaşamsallık
katmıştır. Amacı; Ali’de billurlaşan bu niteliği yeni oluşan İslam
toplumuna ve onun öncü kadrosuna kazandırmaktır. Peygamber’i ve onun
ideolojisini anlayabilmenin yolu, yordamı, yöntemi olarak Ali’nin
ulaştığı erdemsel kimliği örnek göstermiştir, bu sözüyle. Ortaya konulan
din / ideoloji bir kent ise, buna ancak Ali yolu ve onun üstün kişiliği,
örnek erdemi, ahlâklılığı, bilgililiği ve örnek inançlılığı yoluyla /
biçimiyle ulaşılabileceğini belirtmiş olur. Hz. Ali, Peygamber’in
gözünde böyle bir evrene giriş kapısıdır. Peygamber, Hz. Ali ve
niteliğini bu açıdan örnek olarak gösterir. Doğallıkla; Ali
bilimciliğinin, düşünceciliğinin, akılcılığının bir bilim deryasına
girişteki yöntem oluşu da olayın diğer yüzüdür. Peygamber, ortaya
konulan ideolojiyi anlayabilme ve ulaşabilmenin yolunu Hz. Ali’nin
bilimsel / bilgi altyapısı ve akılcı yönteminde görür. Bunu,
çevresindeki İslam öncülerine örnek olarak gösterir. Ali’nin örnek tip
olarak gösterilmesi daha sonraları kıskançlıklara ve İslam içi
çekişmelere yol açacak ve giderek İslam’da bölünmelerin ilk kaynağını
oluşturacaktır.
Hz. Ali yenilmez bir asker,
büyük bir devlet adamlığının yanında hem maneviyat pınarının kaynağıdır,
hem de bir bilgindir. Kaynaklar onu Peygamber’den sonra “İslam’ın en
büyük bilgini” olarak nitelendirirler. Bilindiği gibi, Peygamber onu
bilim dünyasına girişin yolu olarak göstermiştir. Ünlü hadis
aktarıcılardan İbni Abbas; “Tanrı bilimin onda dokuzunu Ali’ye verdi.
Kalan onda birinde de onu insanlara ortak yaptı” demiştir.[8]
Bu hadis, Ali’nin bilim yönünü belirtmesi açısından oldukça önem taşır.

3. Hz. Ali ve Bilim
Hz. Ali’nin özellikle ilk üç
halife döneminde siyasi ve idari her hangi bir görevi pek olmadığından,
oldukça bol zaman bulmuştur. Özellikle bu döneminde bilim ve düşünceyle
derinlemesine ilgilenmek ve uğraşmak olanağı olmuştur.[9]
Ali; bilgi (irfan), güzel ve edebi söz söylemede (belâgat), tedbir ve
akıl kullanma ustalığında eşsizdir. Ayrıca fıkıh bilimi, dil bilgisi,
tasavvuf, din ve dünyaya ilişkin bilgilerde eşşizdir. Şiirsel bir
konuşma yöntemi vardır. Konuşmalarında ölçülü ve bıktırıcılıktan
uzaktır. Arap şiiri geleneğinde olduğu gibi, sözü çok ustaca ve
süsleyerek kullanmasını çokiyi becermektedir. Muhabbeti çok seven
biridir.[10]
Peygamberden sonra yakın çevrelerinin ve yönetim kadrolarının en bilgili
kişisi Hz. Ali’dir. Kendisi pek birşey sormaz, ama herkesin akıl
danıştığı bir bilgi ve bilgilendirme mercii olmuştur.[11]
Halifelere danışmanlık yapıp, akıl verip yol gösterdiği bilinmektedir.
Ali, madde ve manâda Hz.
Muhammed’in en iyi bir temsilcisidir. Kuşkusuz ilim ve irfan bakımından
sahabilerin en önde gelenidir. Konuşmalarından oluşan kitaplarıyla
şiirleri onun üstünlüğünün en açık kanıtlarıdır. Hakim, Teberani ve
Tirmizi gibi ünlü hadisçilerin aktardıklarına göre Peygamber onun için,
“Ben hikmet yurduysam, Ali de onun kapısır” türünde onun bilimsel
ve düşünsel değerini ortaya koyan sözler söyler. Bunlardan esinlenerek
Ali’ye değer biçen tasavvufi çevreler; Ali’ye “Şah-ı Velayet”,
yani veliliğin sultanı sanını vermişlerdir.[12]
O, bir tasavvuf erbabıdır. Tasavvufçuların piridir. Tasavvuf akımları ve
kurumları olan tarikatların çoğu, Hz. Ali’yi tarikatlarının başına
yerleştirir, kurumlarının soy zincirini onunla başlatırlar. Peygamber’e
ulaşım noktasına Hz. Ali’yi yerleştirirler. Çünkü, tasavvufi çevrelere
göre; “gayb ilmi (batıni ilmi)” Peygamber Muhammed’ce Hz. Ali’ye
aktarılmıştır. Ali, “batin / gayb ilminin temsilcisi”
konumundadır.[13]
Tasavvuf kolları içerisinde
Ali’ye bağlı olanlarca, Ali “tinsel olgunluğun öncüsü”dür. Alevi
eğilimlerinin tümü Ali’den geldiklerini ve onun düşünsel-inançsal yolunu
izlediklerini ileri sürerler.
Ali, iyi bir Kuran yorumcusu ve
değerlendiricisidir. Çünkü Kuran’ın iniş aşamalarını tümüyle görmüş,
gözlemlemiş, Hz. Muhammed’le birlikte yaşamış ve bu ilahi kuralları
içine içtenlikle sindiren biri olmuştur. Kuran’a vakıflığı kadar,
Kuran’ı önceleyen Tevrat, Zebur, İncil gibi kutsal kitapları da çok iyi
bilen ve yorumlayan biridir. Ali, bu alanda en güvenilir yorumculardan
biri olarak kabul edilir.[14]
Uzmanlara göre; Ali’nin
kişiliğinde üç önemli özellik toplanır. Bunlar; a) cesaret, b) bilim ve
c) güzel konuşmadır. Çocukluğundan itibaren Peygamber’in yanında
bulunmuş, ölünceye kadar da yanında ayrılmamıştır. Kuran’ı ondan
öğrenmiş ve onun yazmanlığını (katipliğini) yapmıştır. Bütün bu
ayrıcalıkları ve deneyimleri ona dinsel alanda yargıda bulunma olanağını
sağlamıştır. Zaman zaman ilk üç halifeye danışmanlık ettiği, kimi
konularda akıl danışıldığı bilinmektedir.[15]
Hz. Ali sahabeler arasında
Kuran, hadis ve özellikle İslam hukuku olan fıkıh alanındaki bilgileri
ve deneyimleriyle kendini kabul ettiren bir otoritedir. Onun bu yanına
ilişkin dönemin insanlarının aktardıkları önemli rivayetler vardır. Ali,
586 hadis aktarmıştır. Bunlardan 20’si hem Buhari hem de Müslim’de yer
almıştır. Ayrıca 9’u Buhari’de, 15’i de Müslim’de bulunmaktadır. Ali,
Peygamber daha hayattayken Kuran’ı tümüyle bellemiş, Kuran konusuna
vakıf sayılı sahabilerden biri olmuştur. Ayetlerin nerede ve ne zaman
indiğini çok iyi bilen biridir. Bu konuda başkalarını sürekli aydınlatan
başvuru kaynağı olmuştur. Kuran yorumunda da yeri doldurulmaz biridir.
Ne var ki yandaşlarının aşırı tutkuları onun bu alandaki yorumlarının
bilimselliğine zaman içerisinde kuşkuyla bakılmasına neden olmuştur.
Dürüstlüğü, İslam hukuku anlayışına da yansımıştır. Yemen’de bir süre
kadılık yaparak hukuk bilgisine uygulama olanağı da bulmuştur. Onun
hukuk bilgisi ve yargıda (hüküm vermede) bulunmadaki başarısı halife
Ömer’in; “En isabetli hüküm verenimiz Ali idi” demesine neden
olmuştur. Ashabın en bilgin simalarındandır. Ancak, ömrünün büyük bir
bölümünün askerlik ve siyasetle geçmesi, onun bilgin kimliğinin ikinci
planda kalmasına, geniş yorum (tefsir) ve fıkıh bilgisini genç kuşaklara
aktaramamasına neden olmuştur. Bütün bunlara karşın, Ali’nin İslam
hukuku alanındaki uzmanlığı yandaş ve karşı olan tüm çevrelerce kabul
edilmektedir. Nahiv ve cifr bilimlerinin de esaslarını onun koyduğu
savunulur. Güzel ve etkili konuşma yeteneği nedeniyle ortaya koyduğu
sanatsal ve felsefik değeri olan sözleri, hitabet alanının anıtları
olarak halen de varlıklarını korurlar.[16]
İslamlığın içinde gelen ve her
anını yaşayan biri olarak İslamiyet’in öz değerini ve temel amacını en
iyi bilen Ali’dir. Arap dilinin kurallarını saptayarak, Arap gramerinin
düzenlenmesine öncülük etmiştir. İslam hukukunun en iyi bilenidir.
Mahkenmede tanıkların etkileme olasılığını ortadan kaldırmak için, tek
tek dinlenilmesi yöntemini ilk uygulan Ali olmuştur. Halifeler, devlet
yönetiminde Ali’nin bilgi ve deneyiminde yararlanmışlardır. Halife Ömer
de Ali’nin hukuk bilgisi konusunda uzmanlığını kabul etmiştir. Ali
tasavvuf biliminin de “piri” sayılır. Kendisini, Ledün bilimine
verdiği bilinir. İyi bir asker olan Ali aynı zamanda, askerlikte önemli
bir yeri olan topoğrafya alanında da üstün bir bilgi ve yeteneğe
sahiptir. İslam dininin korunması ve yayılmasında Ali’nin bu bilgi ve
yeteneklerinin payı büyüktür.[17]
Ali Peygamber Muhammed’in
düşüncelerini değişen koşullara göre özüne en uygun biçimde en iyi
anlatan ve yorumlayan olmuştur. Bu yöntemiyle İslamlığa derin, insancıl
bir nitelik kazandırmış olur. İslam felsefesinin temellerini atar. Ne
kendi çağında, ne de daha sonraları dinsel görevli hiçbir lider, onun
ölçüsünde derin ve engin düşünceler yaratamamıştır.[18]
Ali Kuran kaynaklı bir düşünür,
bilgin ve ozandır. Tanrı’dan gelen “Kuran’a bağlandığı”nı, Tanrı
elçisinin “doğru yolu”na inandığını, “Muhammed yolu”ndan
ayrılmak istemediğini, Kuran’ı “yoldaş eylediği”ni belirtir ve
Tanrı’dan kendisini “Kuran’a dost kılması”nı ister.[19]

4. Hz. Ali’nin Bilim, Bilği ve
Eğitime Verdiği Önem
Peygamber’in “Bilim, Çin’de
de olsa alınız” özdeyişiyle onun öğreti ve pratik anlanda iyi bir
izleyicisi olan Hz. Ali’nin “Bana bir sözcük öğretenin kulu-kölesi
olurum” özdeyişleşmiş görüşleri İslam’ın ilk dönemine ilişkin
bilimsel ve eğitsel yaklaşım açısından oldukça anlamlıdır. Bu
yaklaşımlarda bilim, eğitim tutkusu ön plandadır. Bilimi alma ve
eğitilmiş bir toplum yetiştirme işi ülkü kılınmıştır. Yeni yaratılacak
İslam toplumunun temel özelliği bu olacaktır. Bu dinin kurucuları
eğitime, yetiştirmeye akılcıca yaklaşmakta ve gereksinim duymaktadırlar.
Bilime, bilimsel olana, eğitime, eğitilmiş topluma duyulan gereksinim
çağ aşan bir tutumla özlenmekte ve yeni toplumun yaşamına kazandırılmaya
çalışılmaktadır. Çöl Bedevisi olan Arap toplumunu bir üst düzeye çıkarma
ancak eğitimle, yeni değer yargıları almakla olasıdır. Hz. Ali’nin
eğitim-öğretimi ülküselleştirmesindeki amacı budur. Yoksa amaçlanan şey
kaba anlamda bir “kul-köle olmak” değildir. Zaten, Hz. Ali
kulluğa / köleliğe karşı biridir.
Hz. Ali’nin bilim, eğitim ve
yetişmiş toplum yaratma anlayışında çağı aşan bir akılcılığı
(rasyonalizm) vardır. Olayı; tümüyle pratik olarak düşünmüş, ama bu
pratiğe ulaşmanın öğretisini de akılcılık çerçevesinde oluşturmuştur. Bu
bakımdan şair ve sanatçı duyarlılığı taşıyan Hz. Ali, aynı zamanda
akılcılığı yoluyla da katı bir gerçekçidir.
Peygamber olsun, onun izleyicisi
Hz. Ali olsun bilimin ve bilginin alınmasında sınır tanımaz bir
anlayışları vardır. Bu alanda dar milliyetçi ve şovenist değillerdir.
Oldukça uzak görüşlüdürler. “Çin’de dahi olsa…”nın anlamı budur.
Olaya, oldukça gerçekçi bakarlar ve ülküsel yaklaşırlar.
Peygamber’le Ali bu yanlarıyla
İslam’ın diğer ileri gelenlerinden ayrılırlar. Halife Ömer’in, İslam’ı
içermediği, paganist olduğu ve Kuran / İslam ürünü olmadığı için
İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktırması[20]
katı bir İslam bağnazlığıdır. Oysa, Hz. Muhammed’le Ali bu anlayıştan
uzaktırlar. Hangi kültürün, hangi inancın ürünü olursa olsun bilim ve
bilginin alınmasından yanadırlar. Çağ aşmayı, ileri bir toplum yaratmayı
buna bağlı görürler. İslam toplumu, Peygamber’in ve Ali’nin uygarlığın
ürünlerini toplumlarına kazandırma savaşımına ve ülküselliğine ancak
Abbasiler döneminde ve 10. yüzyıldan itibaren ulaşacaklardır. Dünya
uygarlık ürünlerine Arap-İslam Devleti’nin kapılarını açacaklardır.
Türk, İran, Hint, Yunan, Roma yapıtları Arapça’ya çevrilecek, bunun için
çeviri kurumları oluşturulacak, bilim ve düşünce adamları ülkeye
çağrılarak değerlendirilecek, evrensel bilgiye ulaşan ünüversiteler
kurulacak, bilim ve felsefe akımları alınacaktır. Batıni / İsmaililerin
de bilim çalışmaları göz ardı edilemeyecek düzeydedir. Bütün bunların
kökeninde Peygamber’in ve Hz. Ali’nin bilim, düşünce, eğitim ve
akılcılık anlayışları yatmaktadır.
Hz. Ali, bir düşüncenin ve
inancın öncüsüdür. Bu yanından olacak ki, İslam ülkelerindeki
tarikatlardan birkaçının dışında hepsi Ali’den kaynaklanmışlardır.
Soykütükleri Ali ile başlatılır. Ali, bu tarikatların Peygamber’e
bağlanmalarında biricik halka olur. Doğallıkla; bu Ali’ye olan inancın
ve güvenin, ona İslam içerisinde verilen çok özel yerin sonucudur.
Yoksa, Ali hiçbir zaman bir tarikat kurucusu olmadığı gibi, İslam temel
inancının dışında bir düşünce ve inanç çığırını da benimsememiştir.
Düşüncelerini erdem, doğruluk, eşitlik, iyilik, yardıseverlik gibi güzel
ilkeler üzerine oturtmuştur. Bütün insanları Adem’le Havva’dan gelmeleri
nedeniyle eşit görmüştür. Kişiye kalan, topluma yayılmayan bilgiyi
önemsiz görür. Bilimin kişinin değerini arttırdığı, ona güzel değerler
kattığını düşünür. Bilgin olanın çevresini, insanlığı aydınlatmak,
onları yetiştirip eğitmek gibi ulvi bir görevi olduğunu söyler. Ayrıca
bilgilendirme işinin karşılıksız yapılması gerektiğini belirtir. Bilimin
toplumsal olduğu düşüncesindedir. Evreni, ölü durumda kurtaran ona
canlılık ve dirlik kazandıranın bilim olduğunu, bunun da bilimin
toplumsal niteliğinden kaynaklandığını, bilimle bir başka toplumsal özlü
olan ahlâkın birbirlerini bütünlediklerini belirtir.[21]
Ali, düşünceleriyle çağımıza
ışık tutmuştur. “Bilmeyenin bilene düşman kesilse” de, kişinin
doğru bildiği yoldan gitmesini; çünkü yüceliğe, erdeme ancak “bilgi”
ile ulaşılacağını belirtir. Her dönemde cahil, bilenin karşısında
engeldir. Her dönem kötü insanlar bir başkasındaki kahramanlığa, bilgiye
ve mal varlığına düşmanlık duymuşlardır. Ali bunu çekmiştir, yaşamıştır.
Bunların gelişmelere engel olmamasını, bilgi ve eğitimin cahilliği
yeneceğini belirtir. Çünkü insanlığın bilime, aydınlığa gereksinimi
vardır. İnsanlığın geriliğinin / gericiliğinin ancak eğitim, bilim,
bilgi ve bunun sonucunda doğacak olan bilinçle aşılabileceğine
inanmaktadır.[22]
Hz. Ali oğlu Hasan’a öğüdünde;
zenginliğin en üstününün “akıl”, yoksulluğun en büyüğünün
“ahmaklık”, en korkulacak ve korkunç şeyin “kendini beğenmişlik”,
soyun-sopun en yücesinin “güzel huy” olduğunu belirtir. O;
“akıl”ı zenginlik, bilgisizliği “yoksulluk”, “edep”i en
zengin miras, “danışmak”ı da en sağlam arka olarak görür.[23]
Doğallıkla bunlar hep yaşamdan dersler çıkarmanın sonuçlarıdır. Ali, bu
konuda oldukça deneyimlidir.
Ali’ye göre, Tanrı iki tip
insanı sevmez. Birincisi; yanlışa düşmüş, doğruluktan sapmış, başıboş
durumuna gelmiş kimselerdir. İkincisiyse; bilgisizliği kendinde toplamış
olanlardır.[24]
Doğallıkla, Ali bu örneklemeyle bilginin önemini vurgular ve kişiyi
doğru yola ancak bilgililiğin ve bilinçli olmanın ulaştıracağını
söylemeye çalışır.
Ali, bilime oldukça bel bağlar
ve gerekli görür. Kişinin kişiliğinin oluşmasını, olumlu nitelikler
kazanmasını bilime, bilgili olmaya, eğitim görmeye ve bilinçli olmaya
bağlar. Bilimi, “bayrak edindiği”ni söyler. Bilim, bilgi ve
bilincin ancak çalışılarak elde edildiğini özellikle vurgular.[25]
5. Hz. Ali’de Eğitim
Bilim ve sanatı (hüner)
“bütün rütbelerin en üstü”nde gören Ali, eğitimi oldukça önemser.
Bir inanç ve ahlâk adamı olan Ali’nin eğitim anlayışında bu yanı ağır
basar. Kişilik eğitimini (“nefis terbiyesi”), eğitimin temeli
olarak görür. Onun kişilik eğitimine verdiği bu önem bir çığırın
başlangıcı olur. Tasavvuf ve tarikat akımları “nefis terbiyesi”
olarak bilinen olgun / yetkin insan yetiştirmenin yolu olan kişilik
eğitimini tümüyle ondan alırlar. Çünkü, o bencilliğin en büyük
düşmanıdır. En büyük savaşı, “nefse karşı savaş”ta görür.
Ali, geleceğin kuşağı olan
çocukların eğitilmesine önem verir. Tam bir eğitimbilimcisi gibi
davranır. Ona göre; “çocukların kalbi herşeyi yetiştirmeye elverişli
boş bir tarladır. Kendine ekilen herşeyi kabul eder ve yetiştirir”.[26]
Doğallıkla; Ali’nin amacı bu tarlaya iyi şeyleri ekmek, onları güzel
değerlere sahip insanlar olarak yetiştirmektir.
Çocukların küçük yaşta
eğitilmesini ister. Büyüyünce eğitim verilmesinin “taşı nakşetmek
kadar zor” olduğunu, yalnız çocuklukta alınan eğitimin “taşa
kazılmış yazı” gibi silinmeyeceğini söyler. Eğitimin büyük bir
“gömü / hazine” olduğunu, hiç bir zaman tükenmeyeceğini ve değerini
yitirmeyeceğini, bilgi ve bilincin “gömü” gibi değerleneceğini
belirtir.[27]
Ali, eğitime fonksiyonel bir
görev yükler. Eğitimi, insan yetiştirmenin aracı olarak görür. Yetişmek;
olgunlaşmak, yetkin ve mükemmel duruma gelmektir. Bu, doğallıkla
“nefis”i eğitmekle olur. Bireyde yeni bir kişilik yaratmadır. Bu
süreci tamamlayan kimse sonunda “kendini bilen” kimse olacaktır.
Bilgin olmanın yolu da “kendini bil”mekten geçmektedir.[28]
Ali bu anlayışıyla daha sonraları “sen seni bil sen seni” diyen
Yunuslara, Hacı Bektaşlara ve Alevi ozanlara kaynaklık edecek, tasavvuf
kişilik eğitimi anlayışında Ali’nin bu pınarında içecektir.
Ali, ancak eğitimle, bilgi
edinmekle kişinin yücelip değer kazanacağı, soy-sopla yücelemeyeceği
anlayışını sergileyerek Ortaçağ’ın feodal anlayışına kafa tutmuş ve
bilgiyi, eğitimi önemser durumua getirmiştir. O, övülmeye değer olanın
“güçlü akıl, utanma, nefsinden sakınma, arınma ve eğitim”
olduğunu söyler.[29]
Ali, bu eğitim ve bilgi
anlayışını doğrudan eğitim kurumları kurdurarak yaratmaya çalışmıştır.
İslam’ın başlarında okullaşma olayını yaşama geçiren Ali olmuş, bu
çabasıyla İslam’ın öğretilmesine de önemli ölçüde katkı sunmuştur.
Yönetime egemen olur-olmaz Medine’de bu olayı başlatmış, merkezde bir
okul kurmuştur. Arapça gramerin öğretmenliğini Ebu Esved ed-Düeli’ye,
Kuran okutma ve eğitimi öğretmenliğini Abdurrahman es-Sülemi’ye, doğal
bilimler öğretmenliğini Kümeyl bin Ziyad’a, Arap edebiyatı
öğretmenliğiniyse Ubade b. es-Samit’le Ömer b. Seleme’ye vermiştir.[30]
6. Hz. Ali’de Akılcılık
Ali, İslam rasyonalizminin
(akılcılık / usçuluk) başlatıcısıdır. Onunla başlayan bu akılcılık
Abbasiler döneminde doruğa çıkar. Ali, Tanrı’nın insana verdikleri
arasında en üstününün “akıl” olduğunu, bunun hiçbir nitelikle
karşılaştırılamayacağını belirtir.[31]
Onun bu anlayışı; bidatlara, batıl inançlara ve üfürükçülük, nushacılık,
falcılık gibi ilkel sayılacak uygulamalara tepki göstermesinde, toplumu
akıla dayanarak düşünmeye çağırmasında görülür.[32]
Ali, çağına göre çok ileri bir
sıçrama yaparak diyalektik düşüncenin temellerini atar. Değişmenin,
toplumsal oluşum ve gelişmenin esas ve değişmez olduğunu dile getirir.[33]
İnsanın yaratılış alanı üzerinde
düşünce üretir. Ancak olaya diyalektik bakmasına ve bir oluşum süreci
görmesine karşın, Kuran çerçevesinde kalır.[34]
Tanrı’nın varlığı, büyüklüğü ve
yaratıcılığı konusunda mistik bir tutum sergileyerek, bunun “akılla
bilinemeyeceği”ni düşünür ve “sezgi”yi kullanır. Bu yanıyla,
bu alanda “sezgi”yi esas alan mistik düşünceye çığır açar.[35]
Tanrı’ya “sevgi” ile
bakmak, “içten bağlılık duymak” , ona “yakın olmak” bu
bağlamda yaklaşmak Ali’nin “Tanrı” konusunda İslamsal mantığa
göre attığı önemli bir adımdır.[36]
Ali Tanrı’ya “bulunç”la, “içe kapanış”la varılabileceğini
düşünür.[37]
Bu içtenlikli bağlanışla bütün “gizli kapı”ların
açılabilineceğini belirtir.[38]
Onun bu “Tanrı yaklaşımı”, Aleviliğin “Tanrı’ya bakışı”nın
esası olur.
Ali, Kuran’ın insanlık için bir
“aydınlık”, bir “ışık” olduğunu vurgular. Burada ortodoks
İslamsal çerçevede kalır Yalnız, Aleviliğin ve tasavvufi çevrelerin
Kuran’a yorumu olan dış (zahiri) ve iç (batıni) anlamları olduğunun ilk
düşünce imgelerini vererek, bu eğilimlere düşünsel kaynak olur.[39]

7. Hz. Ali’nin Şiirlerinin
Sanatsal ve Edebi Niteliği
Ali düzyazı kitaplarında olduğu
gibi, şiirlerinde de öğütçü, yol gösterici ve eğitici bir anlayışı
sergiler. Arapça’nın bütün anlatım olanaklarından yararlanır, sözcük
oyunlarına başvurur, şaşırtıcı imgeler, imgeler üretir. Bu alanda
oldukça ustadır. Onun işlediği konular; sevgi, dine bağlılık, yiğitlik,
erdem, eli açıklık, dayanışma ve eşitliktir. İslam öncesi Arap şiirinin
bütün gelenekleşen çizgisini izlemekten çekinmez. Hz. Ali, bir ozan
olarak; bu tür konularda “gerçekçi ve yaşama sıkı sıkıya bağlı”dır.
Düşlere bağlı kalmayarak tanığı olduğu olayları tüm çıplaklığıyla
açıklar. Ali’nin “Yedi Askı”dan esinlendiği de gözden
kaçmamaktadır.
Hz. Ali’nin şiirleri; onun
çağını, düşüncelerini, eğilimlerini, duygularını yaşamın olaylarıyla
birlikte verirler. Siyasal olaylar ve gelişmeler bütün çıplaklığı ve
çelişkileriyle birlikte şiirlere yansımıştır. Al’nin şiirleri İslam
dininin ortaya çıkış ve gelişme koşullarını, dalgalanmaları tüm
somutluğuyla gösteren yaşanmış belgelerdir. Ali de tüm çıplaklığıyla
olayların içinde biridir. İslam dinini yaymadaki en önemli rol üstlenişi
görülür. Halife seçimi türü olaylar da bu şiirlerde ve söylevlerinde
genişçe yer almıştır. Bu şiirlerde Ali’nin gönüldeşliği, eliaçıklığı,
erdemliliği, insanlara davranış biçimi, kahramanlığı, adilliği geniş yer
tutar. Ali’nin şiirlerindeki başarısında dilinin özlülüğü de rol oynar.
Ali’nin şiirlerinin bugüne dek
öğretim kurumlarına sokulmayışı, örnek olarak gösterilmeyişi şaşılacak
şeydir.
Eyuboğlu’na göre Ali’nin
şiirleri tümü, “özgünlük bakımından etkili bir buluş sayılmaz”.
Ancak sözcüklerin seçimi, dizelerin anlam bakımından birbirine
bağlanması oldukça ustacadır. “Şiirindeki başat etki dilinin
gücüdür”. Şiirini, “düşüncelerinin aracı” olarak
kullanmıştır. Döneminin sanatında görülen temasal çelişkiler, Ali’nin
şiirlerine de yansımıştır. Ali’nin kahramanlığı şiirlerinde de açıkça
görülür. Ali’nin yiğitliği, korkusuzluğu türünde özelliklerinin tümü,
“din düşmanlarına karşı sergilenen duygularla örülmüştür”.
Ali’nin şiirlerine yansıyan ve
tarihe ışık tutan bir başka konu da; Peygamber’in ölümünden hemen sonra
çevrelerindeki Müslümanlar arasında bir çözülmenin başlaması,
geçimsizliğin yüze vurması, neredeyse yoldan sapmalara varan
gerginliklerin ortaya çıkmasıdır. Kimi dizelerde bu olumsuz gelişmeler
çok açıkça görülür.
Ali’nin şiirlerinde gerçeklik,
toplumsal örtü altında yalınca verilir. Ali ne ölçüde ulvileştirilirse
ulvileştirilsin, bir yerde onda “doğal denetim” ön plandadır.
Şiirlerde ulvileştirilmiş Ali’nin yerini, insan Ali almıştır. Şiirlerde,
gerçeklik ayakları üzerine basmaktadır.
Ali’nin şiirlerinde İslam’ın
doğuş yıllarında Mekke- Medine- Küfe’deki egemen olan yaşam anlayışının,
varolan ahlâksal yaşamın niteliği kolayca görülür. Bütün bunlar
destanımsı bir havayla anlatılır. İlk çağlardaki Mezopotamya’daki “Gılgamış”,
Hindlilerdeki “Ramayana”, Greklerdeki “Homeros”,
Araplardaki “Yedi Askı”da görülen destansallık özelliği Ali’nin
şiirlerinde kendini ortaya koymuştur.
Ali’nin şirleri bugüne dek
eğitim kurumlarına girmemiştir. Toplum bu şiirlerde oldukça uzak
kalmıştır. Halk kesimi bilmediği gibi, nedense aydınlar da bu şiirleri
bilmemektedir. Ali, halk tarafından destansı özellikleriyle ve
cenkleriyle bilinir. Demek ki, halk onu kahramanlıklarıyla sevmiş ve
benimsemiştir.
Ali, şiirlerinde sürekli
Peygamber Muhammed’in izinde olduğunu vurgular. Bu yola, sonraları
“sünnet” denmiştir. Ali’ye karşı olanlar da bu “sünnet”in
temsilciliğini yaptıklarını savunmaktadırlar. Bu da şiirlerin içeriğiyle
çelişir. Doğallıkla Ali, şiirlerini yalnızca “şiir” olsun,
“sanat” olsun veya bireysel doyuma ulaşmak için yazmamıştır.
Düşüncelerini ve Peygamber’in yolunu bildirmek, tanıtmak ve göstermek
için yazmıştır. Çünkü Ali, Muhammed-Ali Yolu’nun kurucusu ve
sürdürücüsüdür. Bu da şiirlerinin asli konusu olmuştur.
Ali’nin şiirleriyle çevresini,
yolunu izleyenleri veya izleyecek olanları yeterince etkilediği
söylenemez. Ali’nin kimi dizeleri birer atasözü, özdeyiş niteliği alarak
ağızdan ağıza sürdürülmüştür. Bunlar da çoğunluk; bilgelik, doğruluk,
erdemlik, eliaçıklık, yardımseverlik, verilen söze bağlılık vb.
konularını içerir. Onun “Nehc’ül-Belâga” adlı yapıtında da
biraraya getirilen konuşmaları çokluk uyarıları, öğütleri içerir
niteliktedir. Peygamber’in “ben bilim kentiysem, Ali de kapısıdır”
türündeki sözü nedeniyle Ali bir “bilim öncüsü” olarak görülür.
Ancak bu bilimin, “İslam kavramıyla çevrelendiğini” de bilmek
gerekir. Yoksa, Ali bir pozitif bilimci değildir. Onun bilimciliğine ve
bilim adamlığına, İslamsal bilimlerle sınırlı olarak bakmak gerekir.
Yani o Kuran, fıkıh, tefsir, kelâm gibi alanlarda çalışan, düşünce
üreten bir İslam bilimcisidir.
Ali şiirlerinde ve söylevlerinde
(hutbelerinde) bütün gerçeklerin Kuran’dan kaynaklandığı kanısını
sergiler. Onun gözünde doğruluk, erdemlilik, bilgelik ancak “Kuran’a
uymak”la nitelenebilir. Bu özellik, onun şiirlerini İslam
inançlarını yayma düşüncesiyle yazdığı izlenimini vermektedir. Kuransal
ve Muhammedi İslam’ın içtenlikli temsilciliğini üstlenen ve bunu kendisi
için tarihsel sorumluluk olarak gören Muhammed-Ali Yolu’nun kurucusu
olan Ali, “kaynağını Kuran’da bulan bir inancın ozanı” olmuştur.
Ali’nin şiirlerinde Arap
yaşantısının özelliklerini, çöl doğasının niteliklerini yansıtan özgün
buluşlar, benzetmeler görülür. Bunların hepsi doğadan ve doğal olandan
alınmışlardır. Arap şiirinin özelliklerinden olan; bu “doğadan
esinlenme” ve “yaşama ortamının koşullarından etkilenme”
Ali’de tümüyle vardır. Özellikle, kullandığı imler çöl doğasının
gerektirdiği niteliktedir.
Ali’nin şiirlerinin eski Arap
şiirinden esinlenmesi doğaldır. Araplarda şiirin ve edebiyatın bir
siyaset yapma aracı olması, bir ideoloji ve amaç sahibi olan Ali’nin
şiire yönelmesine ve etkileyici şiirler yazıp söylemesine neden olmuş
olabilir. Ayrıca Araplalarda şiir ve belagâtlı söz söylemek ve edebiyat
yapmak önemli bir geleneksel damara sahiptir. “Yedi Askı”, Ali’ye
ulaşan bir sanat ve şiir damarıdır. Ali’nin şiir söylemesinin “Yedi
Askı” ozanlarını anımsatması bu açıdan önemsenmelidir.[40]
Ali, Arap ve İslam toplumunun
yetiştirdiği önemli bir şair ve edebiyatçıdır. Günümüzde artık Ali’nin
bu özelliği görülmeli ve onun ürünleriyle toplumlar, özellikle genç
kuşaklar tanıştırılmalı, şiirleri ve söylevleri okul müfredat
proğramlarına konularak çocuklarımızın Ali’den yararlanmaları
sağlanmalıdır.
Ali, çağının önemli
hatiplerindendir. Etkili konuşan büyük bir “söz ustası”dır.
Oldukça ustaca, sanatsal değerli ve içerik bakımından zengin olan
şiirleri bu alanda bir araçtır.[41]
O, şiirleri yoluyla davasını ve düşüncelerini savunmuştur.
Atlantis ve Mu'nun
kadim bilgeliği ve Hz.Ali
Hiçbir
yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden
alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa /
Index
/
Roket bilimi /
E-Mail / Quantum Teleportation-2
Time Travel Technology / UFO
Galerisi / UFO Technology/
Kuantum Teleportation /
Kuantum Fizigi
/ Uçaklar(Aeroplane)
New World Order(Macro Philosophy)
/ Astronomy
|
|