|
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 - Turkey / Denizli
YUNUS EMRE 1238-1321
HAYATI Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf erlerinden ve Türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden biri olan Yunus Emre'nin hayatı ve kimliğine dair hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Yunus'un bazı mısralarından, 1273'de Konya'da ölen, tasavvuf edebiyatının büyük ustası Mevlana Celalettin Rumî ile karşılaştığı anlaşılmaktadır; buradan da Yunus'un 1240'larda ya da daha geç bir tarihte doğduğu sonucu çıkarılabilir. Bilinen hususlar onun Risalet-ün-Nushiyye adlı eserini H.707 (M.1308) yılında yazmış olması ve H.720 (1321) tarihinde vefat etmesidir.Böylece H.638 (M.1240-1241) yılında doğduğu anlaşılan Yunus Emre XIII. yüzyılın ikinci yarısıyla XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır.Bu çağ,Selçukluların sonu ile Osman Gazi devrelerine rastlamaktadır.Yunus Emre'nin şiirlerinde bu tarihlerin doğru olduğunu gösteren ipuçları bulunmakta; şair, çağdaş olarak Mevlana Celaleddin,Ahmet Fakıh,Geyikli Baba ve Seydi Balum'dan bahsetmektedir.
Yunus Emre, dünya kültür ve medeniyet tarihinde bir merhale olmustur. Kültürümüzün en değerli yapı taşlarındandır. Zira Yunus Emre, sadece yasadigi devrin değil, çagimiz ve gelecek yüzyillarin da ışık kaynağıdır. Allah ve cümle yaradılmışı içine alan sonsuz sevgisinden kaynaklanan fikirleri, dünya üzerinde insanlik var oldukça degerini koruyacaktir. Yunus Emre'nin amaci, sevgi yoluyla dünyada yasayan tüm insanlarin, hem kendileriyle hem evrenle kaynaşmasını sağlamak ve sonsuz yaşamda ebedi hayata doğmalarını sağlamaktır. Yunus Emre adı, her Türk ve Türk kültürünü tanıyıp seven herkes için bir şeyler ifade eder. Şiirlerinde, her devrin okuyucusu ya da dinleyicisi kendini etkileyecek bir şey bulmuştur. İlk kez Yunus, şiirlerinde büyük ölçüde Türkçe kullanmıştır. Yunus'la birlikte dil, daha renkli, canlı ve halk zevkine uygun bir hale gelmiştir. Gerçi şiirlerinin bir çoğunda, aruz veznini kullanmıştı, fakat en güzel ve tanınmış şiirleri Türkçe hece vezniyle yazılmıştır. Böylece, şiirleri kısa zamanda yayılarak benimsenmiş ve ilahi olarak da söylenerek günümüze dek ulaşmıştır. YUNUS EMRE’NİN SEVGİ ANLAYIŞI
HÜNKÂR HACI BEKTAŞ VELİ'NİN VECİZELERİNİN BİR KISMI
Hacı Bektaş-ı Veli kimdir?
Pir Sultan Abdal,insan Allah ilişkisini bakın anlatıyor:
Hacı Bektaş-ı Veli Gerçek ismi, Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata olan , Hacı Bektaş-ı Veli Horasan'ın Nişabûr şehrinde 1281 senesinde doğdu. İlk eğitimini Şeyh Lokman-ı Perende'den aldı. Lokman-ı Perende, Ahmed-i Yesevi' nin halifelerinden olup, zahir ve batın ilimlerinde derin bilgilere sahipti. Bektaş Veli Lokman-ı Perende'nin gözdesiydi. Ve rivayetlere göre kendinde olağanüstü haller gerçekleşiyordu. Hacı Bektaş-ı Veli, eğitimini tamamladıktan sonra Anadolu'ya geldi. Halka doğru yolu göstermeye başlayan ve kıymetli talebeler yetiştiren Hacı Bektaş-ı Veli, kısa zamanda tanınarak büyük rağbet gördü. Bu sırada Anadolu'da dini, iktisadi, askeri ve sosyal teşekkül olan ve kendisinin de bağlı olduğu "Ahilik Teşkilatı" ile büyük hizmetler yapan Hacı Bektaş-ı Veli ve talebeleri, Osmanlı sultanları tarafından da sevildi ve hürmet gördü. Bu sıralarda kuruluş devrinde olan Osmanlı Devleti'nin sağlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri oldu. Sultan Orhan zamanında teşkil edilen Yeniçeri Ordusu ' na dua ederek, askerlerin sırtlarını sıvazladı. Böylece Hacı Bektaş-ı Veli'yi kendilerine manevi pir olarak kabul eden Yeniçeri Ordusu, manevi hayatını ve disiplinini ona bağladı. Hacı Bektaş-ı Veli, asırlarca Yeniçeriliğin piri, üstadı ve manevi hamisi olarak bilindi. Bu bağlılık ve muhabbet, Yeniçerilerin sulh zamanındaki talimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanlıklarında çok müsbet neticeler verdi. Bütün bunlar, halk ile Yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi. Yeniçeriler, dervişler gibi cihad azmiyle dolu ve görülmemiş derecede kahraman ve fedakar oluşlarında, bu hadiseler müsbet tesirler gösterdi. Yeniçerilerin; "Allah, Allah! İllallah! Baş uryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda nice başlar kesilir. Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan! Kulluğumuz padişaha ayan! Üçler, yediler, kırklar! Gülbang-i Muhammedi, Nûr-i Nebi, Kerem-i Ali... Pirimiz, sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli..." diyerek savaşa başlamaları, bunun manidar bir ifadesidir. Hacı Bektaş-ı Veli'nin Makalat adlı Arapça bir eseri vardır. 1338 senesinde vefat eden Hacı Bektaş-ı Veli'nin derslerini ve sohbetlerini takip ederek onun tarikatına bağlananlara, tasavvuftaki usûle uyularak "Bektaşi" denildi. Makalat'ın asıl nüshaları tetkik edildiğinde, onun; İslam dinine sıkı sıkıya ve sağlam bir şekilde bağlı, İslamiyete uymayan davranışlara şiddetle karşı çıkar. YUNUS ve HACI BEKTAŞ
YUNUS EMRE VE TASAVVUF Yunus EMRE, İslam tarihinin en büyük bilgelerinden olup yaşadığı ve yaşattığı inanç sistemi; Kuran'ın özüne ulaşarak, Tek olan gerçeğin (Allah) sırlarını keşfetme ilmi olan tasavvuf ve Vahdet-i Vücud tur. Bu inanç sisteminde tek varlık Allah'dır. Allah bütün bilinen ve bilinmeyen alemleri kapsamıştır, tektir, önsüz sonsuzdur, yaratıcıdır. Eşi, benzeri ve zıddı yoktur.Bilinen ve bilinmeyen tüm evren ve alemler onun zatından sıfatlarına tecellisidir.Alemlerdeki tüm oluşlar ise onun isimlerinin tecellisidir. Her bir hareket,iş,oluş(fiil) onun güzel isimlerinden birinin belirişidir.
Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez
*** Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde
Dolayısıyla evrende var saydığımız tüm varlıklar onun varlığının değişik suretlerde tecellileri olup kendi başlarına varlıkları yoktur. Bu çokluğu, ayrı ayrı varlıklar var zannetmenin sebebi ise beş duyudur. Beş duyunun tabiatında olan eksik, kısıtlı algılama kapasitesi, bizi yanıltır ve çoklukta yaşadığımızı var sandırır. Ayrı ayrıymış gibi algılanan bu nesnelerin, ve herşeyin kaynağı Allah'ın esmasının (isimlerinin) manalarıdır. Manaların yoğunlaşmasıyla bu "Efal Alemi" dediğimiz çokluk oluşmuştur. Bir adı da "Şehadet Alemi" olan, ayrı ayrı varlıkların var sanıldığı; gerçekte ise Allah isimlerinin manalarının müşahede edildiği alemdeki çokluk Tek'in yansıması,belirişidir. Bu izaha tasavvufta Vahdet-i vücud (Varlıkların birliği,tekliği) denir. Cenab-ı hak varlığını zuhura çıkarmadan evvel gizli bir varlıktı.Bilinmeyen bu varlığa, Gayb-ı Mutlak (Mutlak Görünmezlik),La taayyün (Belirmemişlik),Itlak (Serbestlik),Yalnız vücud, Ümmül Kitap (Kitabın Anası),Mutlak Beyan ve Lahut (Uluhiyet) Alemi de denir.
Çarh-ı
felek yoğidi canlarımız var iken
Ne gök
varıdı ne yer, ne zeber
vardı ne zir
"Aklın
ererse sor bana, ben evvelde kandayıdım
*** ADEM yaratılmadan can kalıba girmeden Şeytan lanet olmadan arş idi seyran bana Sonra Allah bilinmekliğini istemiş ve varlığını üç isimle belirlemiş taayyün ve tecelli ettirmiştir. 1.Ceberut (İlahi Kudret) Alemi: Birinci taayyün,Birinci tecelli,İlk cevher ve Hakikat-ı MUHAMMEDİYE olarak da bilinir. Yaratıldı MUSTAFA, yüzü gül gönlü safa Ol kıldı bize vefa, ondandır ihsan bana Şeriat ehli ırak eremez bu menzile Ben kuş dilin bilirim, söyler SÜLEYMAN bana 2.Melekut (Melekler) Alemi: İkinci taayyün,İkinci Tecelli,Misal ve Hayal Alemi,Emir ve Tafsil Alemi,Sidre-i Münteha (Sınır Ağacı) ve BERZAH da denir. 3.Şehadet (Şahitlik) ve Mülk Alemi:Üçüncü taayyün,Nasut(İnsanlık),His ve Unsurlar Alemi,Yıldızlar,Felekler (Gökler),Mevalid (Doğumlar) ve Cisimler Alemi diye bilindiği gibi,Arş-ı Azam da bu makamdan sayılır. Tüm bu oluşlar Kuran'ı Kerimde "Altı günde yaratıldı" ayetiyle beyan edilirken Altı günden maksadın mutasavvıflarca ,gün değil hal'e ait olduğu kabul edilir.Bu haller Allahın insanlara lutfettiği görünmeyen şeylerden altı sıfatıdır: Semi,Basar,İdrak,İrade,Kelam ve Tekvin(İşitme,Görme,Kavrama, İrade,Konuşma ve yaratma). Cenab-ı Hakkın Zatına ait bu sıfatların Ademin kutsal varlığında belirmesi,"İnsan benim sırrımdır" sözünün bir hükmüdür.Varlığın başlangıcı ve son sınırı ise Aşk'tır.O yuzdendir ki sayılan bu alemler Aşkın cezbesiyle pervane haldedir. Cenab-ı Hak varlığını,kudret eliyle zuhura getirmiş ve üç isimle taayyün,tecelli ve tenezzül etmiştir.Buna yaratış sanatı (Cenab-ı hakkın kuvvetinden,kudretine hükmederek cemalini ve celalini eserlerinde yani varlık yüzünde göstermesi), Belirme cilvesi (Aşık olması sonucunda batının zahire çıkıp,alemlerin nurlarının ve olayların bilinmesi) ve Birlik oyunu (Zatından sıfatına tecelli etmesi ile kendi varlığını kendinde zuhura getirip,birlik ve vahdetini ahadiyet(teklik) sırrına meylettirmesi) denir. Bunda zaman ve mekan kaydı yoktur.Ancak "An" vardır.Çünki mutlak zaman içersinde batın(gizli),zahire(görünen) cıkıp farkedildikten sonra,alemlerin nurları (ışıkları) ve ilahi olaylar bilinmiştir.Daha sonra şekil ve renkler görülüp,ayrı ayrı unsurları oluşturacak şekilde birleştiğinde isimler meydana çıkmıştır(Mülk mertebeleri ,Cisimler alemi).Ve böylece zahir alem belli olup mutlak varlık bilinmiştir. Mani evine daldık, vücuda seyran kıldık İki cihan seyrini, cümle vücudda bulduk Yedi gök yedi yeri, dağları denizleri Cenneti cehennemi, cümle vücudda bulduk
Cebnab-ı
Hakkın bu alemi yaratmaktan maksadı
bilinmekliğini istemesidir.
Ortaya
çıkan şeylerin belirişine sebebse
Adem(İnsan) 'i dilemektir. Varlığa ilahi
sıfatlar,sırrına ise Adem denir.
Adem-insan,
mevcudattın bir özetidir. Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu Bunlardan beyanı cümle vücudda bulduk Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk
Büyük mutasavvıflardan Sunullah Gaybi divanında geçen Keşfül Gıta kasidesinde ;
"Bir
vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda, mısralarıyla ,Evvel ve ahirin izafiliğini, meydana gelen her şeyin ilahi tecelliden ibaret olduğunu anlattığı bu şiirde, Hüviyetin zuhurunu dile getirir ve Zâtına duyduğu aşkla güzelliğini seyretmek isteyen o Tek ve Mutlak olanın zuhura gelme muradıyla, gizli hazinesinin fetholup sırrın keşfedilir hale gelmesi için, Arşı, Kürsiyi, unsurları, nebat, ve hayvanı geçtikten sonra, en kemal haliyle kendini ancak insanda seyrettiğini anlatır. Cisimler alemi dört ruhdan (aslında tek) oluşmuştur.1-İnsani Ruh,2-Hayvani Ruh,3-Nebati Ruh, 4-Madeni(Cemadi) Ruh. Bu alem cereyan ve deveran üzerine kurulmuştur.Deverandan cereyan,cereyandan ise hayat meydana gelmektedir. Bu bir kanundur.Böylece varlıkların her biri esmanın(isimlerin) mazharı olup,Külli iradenin hükmünü yerine getirmekte ve nefsine yani zannına göre Rabbini bilmektedir. Bu durumlar dunyada ilahi bir duzen,değişmez bir kuraldır.Allahın tezahürü böyle gerektirmekte olup,bütün varlıklar onun kader çizgisi içinde kulluk görevini yerine getirmekle yükümlüdür. “Her bir birim varoluş gayesinin gereğini meydana getirmek üzere görevlendirilmiştir. Ve kişi ilm-i ilahide, şu anda hangi hareket üzere ise o biçimde programlanmış olarak vardır. ” Hz.Muhammed(s.a.v).Aslında varlıklar bir bütündür. Fakat parçaları ile karakter taşırlar.Bütün eşya ve varlıklar insanda biraraya gelir. Evrenin başlangıç ve bitiş noktası insandır. Sonsuz varlıkların ayetleri,secdegah ve kıblesi de her an için insandır. Kelime-i tevhid de bu durum bir sır olarak ifade edilmektedir.Cenab-ı Hak : La ilahe illallah diyerek varlığını ve birliğini ortaya koymuş Muhammedün Resulullah demekle de anlam ve maksadı açıklamıştır.Biraz daha açarsak; "La ilahe" demekle sıfatının belirişinden önceki varlığını gizli olan Rablığını açıklamış,"illallah" demekle de varlığı tecelli ettikten sonraki durumu yani yaratılmışlar alemini ifade edilmiştir. Burada eşyadaki varlığı ve ilahi sıfatları ispat edilmekte olup bu da aslının yansıması olan Ceberrut, Melekut ve Mülk alemleridir.Bu alemlerdeki beliriş fanidir fakat bunların aslı bakidir.Kısaca bilinmekliğine sebebtir.Aslında bütün bu bolümlemeler ve izahatlar anlatım içindir.Aslında ayrı gayrı yoktur. "Muhammedün Resulullah" ile de varlığına delil olarak bilinmesi ve tasdik edilmesini istemiştir.Hükmünün icrasının onunla olduğu anlatılmış oluyor.Bu da onun rahmet ve şefaat edici olduğunu müjdeleyerek sanatındaki hikmeti beyan etmiş oluyor. Zatı ve şahsıyla tanıyamadığımız Allah'ı, tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah'ın zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareketler ve olaylarla perdelidir. Varlık perdesini aralayan bir kişi hareketleri, hareketler perdesini geçen sıfatların sırlarını, sıfatlar perdesini aralayan da zatın nurunu görür ve orada erir.
"Kim bildi
efalini
Anda gördü Zatını
|
|
Canım kurban olsun senin yoluna Adı güzel kendi güzel Muhammed Şefaat eyle bu kemter kuluna Adı güzel kendi güzel Muhammed
Dört caryar anun gökçek yaridur Anı seven günahlardan beridur On sekiz bin alemin sultanıdur Adı güzel kendi güzel Muhammed
|
Aşık Yunus nider dünyayı sensiz Sen hak Peygambersin şeksiz şüphesiz Sana uymayanlar gider imansız Adı güzel kendi güzel Muhammed
Hak
yarattı alemi,aşkına Muhammed'in |
Ferişteler geldiler,saf saf olup durdular
İmansızlar geldiler,andan iman aldılar |
Tüm rasullerin özelliği, onda toplanan özelliklerden birinin temsili ve ifadesidir. O zulümsüz, bütün bir nur ve mana olan asli gayedir. O, tüm mevcudatın Rasulü, sebebi, mevcudatın ve mevcudatın bir özü olan ademin yaratılış gayesidir. O, güzelin mazharı ve “Allah için” olan SEVGİLİDİR. Allah ona, “seni yaratmasaydım eflaki yaratmazdım” demiştir. Et-Tin Sûresinde, “Ahsen-i Takvim” olarak belirtilen O’dur. Yeryüzü İnsan-ı Kâmilleri ise, O’nun vekilleridir. Ve insanlara bu ozelliğe erişme yeteneği verilmiştir. Tasavvufi eğitim işte bu yeteneği geliştirerek talipleri,kendi yetenekleri ölçüsünde İnsan-ı Kamil yapma eğitimidir.
Böylece bütün evrenin, Allah isimlerinin manaları olduğunu anlayan bir mutasavvıf için, cana yönelerek Allah'ı kendi içinde bulmak, en doğru yoldur.Yunus,
"İstediğimi
buldum eşkere can içinde
Taşra isteyen kendi, kendi nihân içinde."
diye başlayan şiirinde, özümüzde Allah'ın bulunduğunu şöyle ifade ediyor:
"Sayrı
olmuş iniler, Kur'ân ününü dinler
Kur'ân okuyan kendi, kendi
Kur'ân içinde.
Baştan ayağa değin Hakk'tır ki seni tutmuş
Hakk'tan ayrı ne vardır, kalma
gümân içinde
Girdim gönül şehrine, daldım onun bahrına
Aşk ile gider iken iz buldum cân içinde."
İnsanın kendi benliğindeki Allah'a ulaşabilmesi için kendi benliğinde "seyretmesi" gerekir. Bu, çok güzel bir yoldur . İnsana da şah damarından daha yakın, ruhunun, canının tâ içindedir.
"İstemegil
Hakk'ı ırak, gönüldedir Hakk'a durak
Sen senliği elden bırak, tenden içeri candadır."
"Yunus sen
diler isen, dostu görem der isen
Aynadır görenlere ol gönüller içinde."
Yunus
Emre, gizli ve örtülü olanın Allah değil insan olduğunu şöyle ifade ediyor:
"Yunus'tur eşkere nihan,
Hakk doludur iki cihan
Gelsin beri dosta giden; hûr-u kusur Burak
nedir?"
"Bende
baktım bende gördüm benim ile bir olanı
Sûretime cân olanı kimdurur
(ben) bildim ahi.
...
İsteyüben bulımazam,
ol benisem ya ben hani
Seçmedin ondan beni, bir kezden ol oldum ahi.
...
Ma'şuk bizimledir bile, ayrı değil kıldan kıla
Irak sefer bizden kala, dostu yakın buldum ahi.
Nitekim ben
beni buldum, bu oldu kim Hakk'ı buldum
Korkum onu buluncaydı, korkudan kurtuldum ahi.
...
Yunus kim öldürür seni, veren alır gene cânı
Bu canlara hükm'edenin, kim
idiğim bildim ahi"
Kişinin gönlünde HAK'kı görebilmesi için cezbe, muhabbet, sırr-ı ilahi denen üç ilke vardır. Bunlardan birincisi bütün varlıklardan yüz çevirip Allah a yönelme, İkincisi Allah'dan başka bir varlığı sevmeme, Allah ın ancak sevgiyle bilinebileceğine inanmaktır. Üçüncüsü de Allah gerçeği sırrına varmadır. Bunun da üç kuralı vardır.
a) Bütün eylemleri yok sayarak yalnız Allah ı düşünmek, bütün eylemlerde Allah dan başka bir varlık olmadığına inanmak.
b) Bütün niteliklerin Allah dan geldiğini kavramak, Allah dışında bir niteliğin bulunamayacağı kanısına ulaşmak.
c) Allah özünden başka bir öz bulunmadığı sonucuna vararak kendi varlığının yokluk olduğunu bilmek.
Benim canım uyanıktır dost yüzüne bakan benem
Hem denize karışmağa ırmak olup akan benem
***
Ben hazrete tutum yüzüm ol aşk eri açtı gözüm
Gösterdi bana kendozum ayet-i kul denen benem
***
Şah didarın gördüm ayan hiç gumansuz belli beyan
Kafir ola inanmayan ol didara bakan benem
***
Bu cümle canda oynayan damarlarımda kaynayan
Kulli dillerde söyleyen kulli dili diyen benem
Yunus, evrenle kaynaşmıştır, her nereye baksa orada Hak'kı müşahade eder. Orada son derece dinamik, canlı, sürekli bir oluş vardır. O oluşa katılma, Allah'ın tecellilerini bir başka gözle görmektir.Evrende asıl olan aşktır, sevgidir. Aşkın kaynağı Allah katındadır ve oradan bir parça aşk bütün evrenlere yayılmıştır. Allah'ın oluşu idare eden sevgisi bütün varlık ve olaylarının en içine, onu karakterize edecek şekilde yerleşmiştir. Varlıkların ve olayların gerçek anlamına, oradan evrenin anlamına ve Allah gerçeğine ulaşmak için, her şeyin özüne doğru gidilmelidir. "Fenâ mertebesi"ne ulaşan mutasavvıf, ancak o mertebede kendisini Allah'ın halifesi gibi görüp bütün oluşa, Allah'ın bu evren ve evrendeki varlıklara çizdiği boyutlar içerisinde, ama bütün zaman ve mekânlarda, bütün varlık katmanlarında ve hallerinde katılır. Nihayet , "sonun başlangıçla birleştiği safha" ya geçilir.
"Beli" kavlin dedik evvelki demde
Henuz bir demdir, ol vakt u bu saat
**
O Makam zaman ve mekanın olmadığı hiçlik , yokluk makamıdır ki ,orada sadece Allah vardır.
Benden benliğim gitti hep mülkümü dost yuttu
La-mekana kavm oldum mekanım yağma olsun
Anlaşılır ki bilinen tüm mekan ve zamanlar izafi ve zan imiş sadece tek bir "An" varmış.
“Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu işte bu an da o andır” Hz Ali.
ÖZETLERSEK;
Sadece O vardı. Bilinmeyi istedi bunu sevgiyle varlık hâline getirmeye karar verdi ve uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu. Bâzıları buna genesis, bâzıları yaratılış, bâzıları da Big Bang der. Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı çünkü ondan evvel mekân yoktu; belli bir zamanda da olmadı çünkü ondan evvel zaman yoktu. Bu sebepledir ki, bizim ölçülerimize göre değerlendirmek için zihnimizi zorlarsak, yaratılış her yerde ve her zaman oldu, olmakta ve olacak; Big Bang aslâ bitmedi, bitmeyecek, tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye kadar. Bâzıları bu farklılıkların azalması, her şeyin sürekli dağılıp gitmesi vâkıâsına entropi der. Çünkü var oluş ancak farklılıkla, izafiyetle mümkün ve farklılıklar ortadan kalkınca ne zaman kalacak, ne de mekân. Bâzıları bu mukadder hadiseye kıyamet der; ne zaman kopacağı sorulduğunda "ölçülemeyecek kadar uzun bir süre sonra" cevabını verirler çünkü o olduğunda ölçülecek zaman kalmayacaktır. Üstelik Big Bang de, kıyamet de hep var olmakta. Bütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmakta. Böyle olduğu için de mâzî, hâl ve âtî hep aynı, O hepsini biliyor ve her şey zâten O'nda. Bâzıları "yaratılışa ne gerek vardı, O'nun ihtiyacı mı vardı" diye sordular zaman zaman; halbuki yaratılış kaçınılmazdı çünkü bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve güzellikle dolu O'nun bu vasıflarının bir yansıması, bir yanılsaması sâdece; hakikatte ne yaratılış var, ne de yaratılmış. Zâten her şey O! Bu mutlak hakikati kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr diye birisini, yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının kifayetsizliği içinde dile getirdi diye, dini-dar olanlar yaktılar.
O sevgi ve bilgi olduğu için, kâinatı da sevgi ve bilgi ile yönetti. Big Bang'den sonra her şey sonsuzca dağılıp yok olacağına, kümelenerek maddeyi ve enerjiyi oluşturdu. Zâten madde ile enerji denen yaratıklar aynı şeydiler. En küçük zerrelerden sonsuz bütünlüğe kadar bütün evren bilginin düzeni içerisinde sevgiyle birbirine yaklaştı. Bâzıları buna gravite, zayıf güç, çekirdek gücü gibi isimler taktılar; Einstein diye birisi hepsinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı, hattâ “Tanrı’nın formülünü bulmak üzereyim” gibi, bâzılarına çok ters gelen lâflar etti. Nötronlar, atomlar, moleküller, gök cisimleri, yıldızlar, gezegenler oluştu. Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler dediler.
En azından bir tânesinin varlığından emin olduğumuz bâzı gezegenlerde oksijen, karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki, organik moleküller teşekkül etti, sonradan bunlar bâzılarının kozervat dedikleri canlılık öncesi oluşumlar hâline geldiler. Daha sonra bunlara sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi. Bâzıları buna ruh, bâzıları soul, bâzıları spirit, bâzıları başka isimler verdiler; bu isimlerin hemen hepsi soluk, rüzgâr veya gölge anlamına gelen köklerden türedi çünkü canın uçucu, ölümle cesedi terk edip giden bir cevher olduğu düşünüldü. Can, O'nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ayrıcalıktı âdeta ama, evrimin kaçınılmaz özelliği olarak, canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi. Bâzılarının virüs, prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar. Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık sistemler olarak tanımlamaları, yâni entropiye karşı çıkarken (negentropi yaparken) çevredeki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı ama ekserîsi düşünemedi ki, kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın târifi buysa, hareketlilikse, reaktiviteyse, malzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde sonunda gene entropiye mağlûp düşüp dezorganize olmaksa, bütün bu kıstaslara en mükemmel şekilde uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi. Yâni can her yerdeydi, ruh her şeydeydi.
Canın ne olduğu, mâhiyeti gibi suâller pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti. Halbuki can, mutlak hakikât olan O’ndan, sâdece ve sâdece O’ndan başka bir şey değildi. Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı için, gönderdiği kutsal kitaplarda değişik isimlerle candan bahsetti ama ne olduğunu anlatmadı; Kur’an-ı Kerîm isimli kitabında ise insanların bu mes’eleyi kavrayamayacaklarını açıkça beyan etti.
Daha güzele ve bilgiliye doğru yolculuk devam etmeliydi tabiî ki, öyle de oldu çünkü O, kendinin sûretini, yansımasını yaratmak istiyordu. Tek hücreliler, zamanla, birleşerek daha karmaşık çok hücreli canlıları, onlar da, zamanla, muhafaza edilmesi daha zor ama gelişmiş büyük canlıları husûle getirdiler. Güzelliğin ve bilginin gereği, her şeyin hep zıddıyla kâim olması gerekiyordu. Elektronun pozitronu, cansızın canlısı, dirinin ölüsü, erkeğin dişisi, hayvanın bitkisi... gibi sonsuz sayıda zıtlıklar oluştu. Bâzıları buna diyalektik dediler.
O’nun sevgi ve bilgisinin karşıtı olarak nefret ve cehâlet, hikmetinin karşıtı olarak da taassup ister istemez oluştu. Doğum ölümle, iyilik kötülükle, merhamet zulümle, sıhhât hastalıkla, barış savaşla zıtlaştı. Bütün bu kötü gibi görünen var oluşlar aslında evrimin devamı, daha iyiye ve güzele akışın temini için gerekliydi. Bu temel espriyi fark edemeyen bâzıları şeytanı O’nun rakibi zannedip perestiş ettiler, hattâ tapındılar. Halbuki bütün bunlar sâdece ve sâdece insan için mevcuttu; insansız âlemde her şey biteviyeydi, şeytan da kötülük de yoktu. Hepsi, kendi kendini aşmaya mahkûm ve muktedir tek yaratık olan insanla beraber var oldu. Bâzıları Mekke isimli şehirde taşlar atarken orada gerçekten şeytan diye bir varlığın bulunduğunu, bu sûretle onu zayıf düşürdüklerini sandılar; halbuki kendi içlerindeki kötülükleri taşlıyorlardı, kendi ruhlarını temizliyorlardı. O, aynı şehirdeki çok eski bir mâbedi (Kâbe) bütün kendisine inananların teveccüh edecekleri, ibâdet ederken yönelecekleri merkez ilân etti. Mevlâna gibi mutasavvıf denen bâzıları hâricindeki kişiler düşünemediler ki, bir an için o bina ortadan kalksa, milyarlarca kişi birbirlerine teveccüh etmekteydiler günde beş kez... Yâni insana, O’nun sûretine, yansımasına; O’na! Bâzıları bu aşkın fikir ve gönül zâviyesini, her şeyin başının ve sonunun insan olduğunu, insandan başka kıymet hükmünün bulunmadığını vehmeden hümanizm isimli felsefî akımla karıştırıp kızdılar; zâten, bu nüansı farkında olmayan pek çok kişi, bu terimi basitçe insanı sevmek anlamında kullanmaktaydı.
Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar, yeni güzellikler oluşturdular. Hayvanlar âlemindeki gelişme, aynı minvâl üzre, bâzılarının memeliler, primatlar, hominidler dedikleri yaratıklara kadar ilerledi ve, sonunda, beyni bilinen bütün diğer canlılardan daha çok gelişmş, soyut düşünme kaâbiliyetine hâiz, kendi kendini aşmaya mecbur ve mahkûm, O'nun hakkında tefekkür etme mazhariyetine sahip bir varlık gelişti; bâzıları ona insan, bâzıları eşref-i mahlûkat, bâzıları homo erektus, homo sapiens, homo faber, homo ekonomikus... gibi isimler taktılar. O, sevgi ile birbirlerine yaklaşsınlar diye onları ırklara, milletlere, dinlere... böldü; farklılıklar olacaktı ki tekâmül sürsün.
Hep O'nun hikmeti, kudreti ve bilgisiyle oluşan, sevgisiyle süslenen, tâ ilk yaratılıştan insana kadar mevcut olan bu tekâmülü Darwin ismindeki bir bilim (ve, ne ilginçtir ki din) adamı gibi bâzıları kör tesadüflerle izah etmeye çalıştı, bâzıları da kutsal kitapları hatâlı tefsir edip, bağnazlıkla reddetmeye kalkıştılar.
O'nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için, ancak sezilebilirdi, hissedilebilirdi, özel bir hâlet-i ruhiye ile daha yakından irtıbat kurulabilirdi. Buna bâzısı mistik yaşantı, bâzısı nirvanah, bâzısı erme, bâzısı başka şey der. Bâzılarının peygamber, nebî, velî, ermiş gibi isimler taktıkları insanlar bu irtıbatan manevî kudretlerince nasiplerini aldılar. Çok özel bâzılarına ise, insanlar O’nu bâri bilgi yoluyla bilsinler diye, O’nun kelâmı olan, yazılı hâle getirildiği için de kutsal kitaplar denen bilgiler gönderildi. Bâzıları bu seçilmiş kulların ortaya koyduğu akâide din adını taktılar. Bütün bu kişilerin arkasından asırlar boyunca milyarlarca insan yürüdü; çünkü insanın özünde, hamurunda iman ihtiyacı vardı, kendini yâni O’nu arıyordu. Bütün yolların O’na, sâdece O’na çıktığını fark edemeyen, çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan toplulukları asırlarca birbirleriyle beyhude harbetti. Çünkü dinlerin O’na ulaşmak için birer vâsıta olduğunu idrak edemeyip, birer gâye hâline getirilmesi hatâsına düştüler! Öyle olunca da, O’nun akıl, hikmet ve güzelliğine ters düşen taassup, yâni yobazlık doğdu. Şeytanın ta kendisi olan bu illet sırf din plânında tecahür etmedi zâten; bâzılarının ideoloji, bâzılarının felsefe, bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de mutaassıpları, yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı gördükleri herkesin gözlerini oymak üzere...
O, aklın, müsbet ilmin ve hikmetin rehberliğini emretti insana. “Maddî âlemin icaplarını yerine getirin, sonuna kadar mücadele edin, ne zaman ki kudretinizin sonuna gelirsiniz, o zaman bana sığının, duâ edin dedi. Bâzılarının kader, bâzılarının Karma, bâzılarının başka şey dedikleri şeyin O’nun bilgisi ve sevgisiyle oluştuğunu, O’nun kavranamaz ilmiyle düzenlendiğini, ümitsizliğe kapı olmadığını anlattı kullarına. Bâzıları bunu yanlış anladılar, ahmakça bir tevekkülle sâdece duâya, ibâdete sığındılar ve bu dünyanın gereklerini yerine getirmediler. Yenilik ve inkişaftan kaçındılar, aklın önderliğini bir tarafa atıp nakilcilik batağına düştüler. Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en ufak bir terakkîye dahi karşı çıkar oldular. Bu gibilerin elinde, O’nun insana bahşettiği en ulvî ve hakikî huzur aracı olan din bir işkence mekanizmasına dönüştürüldü. Din nâmı altında sevgiden yoksun, içtihad nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye istinad eden, hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki din düşmanı oldular, sahte peygamberlere kapılandılar veya ümitlerini kaybettiler. Ama O her şeyi bilendi, her zehirin panzehirini de hâlk etmişti. Akılla imânı taassup batağına düşmeden birleştirebilen kullarını hep yarattı, görevlendirdi.
Zaman içerisinde zaman, mekân içerisinde mekân, sürekli yaratılış ve mahvoluş, hiçlikte heplik, her şeyin sâdece ve sâdece O olması hakikatinin kâlbden idraki ile titreyen gönül gözleri açık kişiler çalışmayı, tekâmüle ve ilme hizmeti en büyük ibâdet kabûl ettiler. Zâten O'’un da mesajı açık ve netti! En son gönderdiği ve değiştirilemezliği O’nun garantisi altında olan kitap OKU diye başlıyordu ve peygamberinin âlimlerin mürekkeplerinin şehitlerin kanından daha kıymetli olduğunu, ilmin dünyanın öte tarafında da olsa gidilip alınmasını tavsiye eden sözleriyle süsleniyordu.
Tekâmül hep sürüyordu, sürmekte ve sürecek; her şey aslına, O’na dönünceye kadar.
Ve bu dönüş çoktan oldu, oluyor, olacak. Çünkü “önce”, “şimdi” ve “sonra” hep aynı.
Hallac-ı Mansur
Hallac-ı Mansur veya Mansur el-Hallac (858, Tur - 26 Mart 922, Bağdat)
(Farsça: حسین منصور حلاج Hüseyn Mansur Hallac) Tam adı Ebu el-Muğiz el-Hüseyn
ibn Mansur el-Hallac, İranlı sûfî ve yazar.
Hayatı
858 yılında Tur şehrinde doğdu. Hallac "pamuk atan" demektir. Hallac'ın
büyükbabası Zerdüşt inancına mensuptu. Hallac genç yaşında Kur'an'ı
ezberlemişti ve sık sık kendini dünyevi meşgalelerden uzaklaştırıp diğer
sûfîlerin eserlerini incelemeye adamaktaydı.
Evlendikten sonra bir sene kalacağı Mekke'ye Hac ziyaretinde bulundu. Daha
sonra uzun seyahatlere çıktı ve eserini kaleme aldı. Hindistan ve Orta
Asya'ya da ziyaretlerde bulundu. Abbasilerin başkenti Bağdat'ta ikamet etti.
Hallac yaşamının ilk dönemlerinde sûfî üstadları olan Cüneyd-i Bağdadi ve
Emr el-Mekki'nin talebeliğinde bulunduğu fakat daha sonra onlar tarafından
reddedildiği söylenmektedir. Ancak Hallac'ın da dahil olduğu Bağdat tasavvuf
okulu tevhid konusundaki öğretilerinde ileri bir seviyeye ulaşmışlardı ve
halk tarafından yanlış yorumlanacağı endişesiyle öğretilerini bizzat
kendileri gizlemekteydiler. Nitekim bir söylentiye göre bu okulun ileri
gelenlerinden biri olan Cüneyd-i Bağdadi tasavvuf'un esrarını sadece yakın
çevresiyle konuşmakta, başkaları duymasın diye de evinin kapılarını
örtmekteydi. Cüneyd'in yakınlarından birine yazdığı ve ilk tasavvuf
teorisyen ve tarihçilerinden Serrac'ın Luma adlı eserinde aktardığı
mektubundaki ifadeler de bunu kanıtlamaktadır: "Seninle mektuplaşmama engel
olan şey, mektubumun, senin bilgine mâlik olmayan birinin eline geçmesi
endişesidir. Çünkü ben bir müddet önce Isfahan halkından bazı kimselere bir
mektup yazmıştım, mektubum açılmış, kopyası alınmış. Onda yazılan bazı
şeyler o insanlara yabancı gelmiş. Bu insanlara acımak lazımdır. İnsanlara
bilmediklerini söylemek, onlara anlamadıklarıyla hitabetmek, onlara acıma
gereklerinden değildir."
Öğretisi
Hallac
Hallac diğer sûfîlerin halkla paylaşmayı uygun bulmadığı sûfî öğretilerini
halkın önünde ve yazılarında açıkça ifade etmekten çekinmezdi. Bu tavrı
düşman kazanmasına yol açtı ve yöneticiler tarafından varlığı tehdit olarak
algılandı. Yaşadığı vecd hallerinden birinde "Enel Hakk" (انا الحقّ, Anā l-Ḥaqq),
"Ben Hakkım" anlamına gelen (أنا الحق) ifadeler sarfetti. Enel Hakk
ifadesindeki Hakk'ın Allah'ın doksan dokuz isminden biri olması onun ilahlık
iddiasında bulunduğu kanaatini doğurmuştu.
Abbasi yöneticileri Hallac'ın sözlerinin devletin güvenliğini tehdit
ettiğini düşündüklerinden uzun bir mahkemeden ve onbir yıl Bağdat'da bir
hapishanede tutulduktan sonra halkın gözü önünde işkence edilip öldürüldü.
Bazı kayıtlar elleri ve ayaklarının kesildiğinden söz ederler. Yine bazı
kaynaklarda Hallac'ın işkence sırasında bile sükûnetini bozmadığı ve
kendisine işkence yapanlar için af dilediği yazılıdır.Hatta bazı kaynaklarda
infaz gerçekleştikten sora akan kanların yerde "Enel Hak" şekline
büründügünü belirtmektedirler.İnfazı 26 Mart 922'de gerçekleştirilmiştir.
Eserleri [değiştir]
* Tavasin-ül Kur'an
* Ta Sin Al Azal
* Tasavvuf
Kaynaklar
* Wikipedia Hallaj maddesi
* Süleyman Ateş, Cüneyd-i Bağdadi: Hayatı, Eserleri ve Mektupları, Sönmez
Neşriyat, İstanbul, 1969.
* The Tawasin Of Mansur Al-Hallaj, Translated By Aisha Abd Ar-rahman At-Tarjumana
(Author)Diwan Press (1974)
* Louis Massignon, La Pasion De Hallaj Ediciones Paidos Iberica (December
23, 1999)
* Louis Massignon, Hallacı Mansur'un Çilesi: İslamın Mistik Çilesi, çev.
İsmet Birkan, Ardıç Yayınları, 2006.
* Louis Massignon and Herbert W. Mason, Hallaj: Mystic and Martyr [ABRIDGED]
Princeton University Press; Abridged edition (June 19, 1994)
* Herbert Mason, Al-Hallaj (Curzon Sufi), RoutledgeCurzon; 1 edition (July
20, 1995)
* Yaşar Nuri Öztürk, Hallac-ı Mansur ve Eseri, Yeni Boyut, 1997.
Kaygusuz Abdal (1341-1444)

Kaygusuz Abdal'ın gerçek kişiliğiyle, yaşamıyla ilgili bilgiler yetersizdir, birtakım söylencelerle karışmıştır. Bu söylenceler arasından onun gerçek yanını bulup çıkarmak kolay değildir, bu konuda en önemli kaynak, bir "divan" da toplanan şiirleridir. Kaynaklarda, Alaiye (Alanya) Beyi'nin oğlu olduğu, gerçek adının Alaeddin Gaybi diye bilindiği, 1341-1444 yılları arasında yaşadığı söylenir.
Menkıbelerin en tanınmışı onun Abdal Musa'ya bağlanışını anlatan hikayedir:
Alaiye (Alanya) beyinin oğlu Gaybi, avlanırken attığı okla bir geyiği
koltuğundan vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi arkasından koşar. Geyik Abdal
Musa'nın tekkesine girer, arkasından avcı da girer, dervişlerden geyiği
sorar. Dervişler görmediklerini söylerler. Abdal Musa Gaybi'nin tekkeye
girmesine izin verir. Gaybi yanına geldiğinde, koltuğu altından kanlı oku
çıkararak Gaybi'ye gösterir. Gaybi okunu tanır ve Abdal Musa'ya bağlanır.
Alanya beyi oğlunu tekkeden kurtarmak ister ama Gaybi, Abdal Musa'dan
ayrılmaz. Bey, Tekke (Antalya) beyine başvurarak oğlunun kurtarılmasını
ister. Tekke beyinin gönderdiği ordu Musa'ya yenilir, Gaybi tekkede kalır.
Kırk yıl tekkede Abdal Musa 'ya hizmet ettikten sonra şeyhi tarafından
Mısır'a gönderilen Kaygusuz Abdal, orada bir tekke kurar. Bu tekke, İslam
dünyasında büyük bir ün kazanır ve hastalarla başı dara düşenlerin sığınağı
olur. Kaygusuz Mısır'da ölür. Türbesi, Kahire yakınlarında bulunan bir
mağaradadır. Ayrıca Tekke Köyünde de makamı bulunmaktadır.
Hece ve aruzla şiirler söyleyen Kaygusuz'un nesirle yazılmış eserleri de
var. Aruzla yazılmış şiirleri divanında toplanmıştır. Hece ile yazdıklarına
ise cönklerde ve şiir mecmualarında rastlanıyor. Nesir eserleri:
Budala-name, Sarây-nâme, Muglâta-nâme, Dil-güsâ, Vücûd-nâme, Mağlataname ve
Esrar-ı huruf adlarını taşıyan eserleri vardır.
NEFES
Beylerimiz elvan gülün üstüne
Ağlar gelir şahım Abdal Musa'ya
Urm abdalları postun eğnine
Bağlar gelir şahım Abdal Musa'ya
Urum abdalları gelir dost deyü
Hırka giyer aba deyü post deyü
Hastaları gelir derman isteyü
Sağlar gelir bizim Abdal Musa'ya
Hind'den bezirganlar gelir yayınur
Aşık olan bu meydanda soyunur
Pişer lokmaları açlar duyunur
Toklar gelür pirim Abdal Musa'ya
İkrarıdır koç yiğidin yuları
Fakjhleri çeksem gelmez
İleri Akpınar'ın yeşil güllü suları
Çağlar gelir pirim Abdal Musa'ya
Meydanında dare durmuş köçekler
Çalınır koç kurbanlara bıçaklar
Döğülür kudüm açılır sancaklar
Erler gelir pirim Abdal Musa'ya
Kılıç sallar Yezidlerin kasdına
Ali Zülfikar'ın almış destine
Tümen tümen genç Ali'nin üstüne
Erler gelir şahım Abdal Musa'ya
Her matem ayında kanlar dökülür
Demine Hü deyü gülbank çekilir
Uyandırıp Hak çırağı yakılır
Erler gelir şahım Abdal Musa'ya
Benim bir isteğim vardır Kerim'den
Yezit bilmez erenlerin sırrından
KAYGUSUZ'um cüda düştüm pirimden
Erler gelir şahım Abdal Musa'ya
NEFES
Maksut cihâna gelmekten
Kişi Rab’bin bilmek imiş
Rab’bini bilmekten murat
Evliyâsın bulmak imiş
Anın ile olur devlet
Anı beyan kılar âyet
Hak’ka yalvarmaktan murat
Gerçeğe yol varmak imiş
Bulmak değil imiş bilmek
Bilmek değil imiş bulmak
Evliyâya gönül vermek
Rengine boyanmak imiş
Onlar durur Hak’kı bilen
Gayrısı yalandır yalan
Dervişlikte murat olan
Külliyen yok olmak imiş
KAYGUSUZ aşk pervânesi
Oldu Hak’kın divânesi
Ehli aşkın sermâyesi
Aşk od’una yanmak imiş
MEVLANA VE FELSEFESİ
Bir şeb-i aruz sonrası,
"Yabancı değil, sizin köyün halkından
Bir dostum, semtinizde bir yer arayan!.
Düşman da görünse çehrem, olamam düşman,
Acemce söylesem de Türküm aslen."
Diyen ve bir Türk mutasavvıfı olan Mevlana Celaleddin-i Rumi yi bir nebze
olsun tanıyabilmek ,düşüncelerini anlayabilmek için öncelikle onun yaşamış
olduğu zaman dilimini, bu zaman içinde yaşadığı hayatı, hayatındaki
safhaları bu safhalarda verip aldıklarını, kısaca gözden geçirmenin uygun
olacağı inancındayım.
İlk olarak MEVLANA sıfatı üzerinde durmak istiyorum. Mevlana Arapça da
MEVLA'dan anlamına gelen ve sarıklı ulemaya hitap da kullanılan bir
kelimedir. Bir çok mevlana
mevcuttur. Ancak Celaleddin-i Rumi ile bu sıfat o kadar iç içedir ki
MEVLANA denilince cümlemizin aklına Celaleddin-i Rumi gelmektedir.
Doğum tarihi bir miktar tartışmalı ise de genellikle kabul edilen; 1207
tarihinde HORASAN'ın BELH şehrinde doğmuş olduğunu söyleyebiliriz.
Onun doğduğu ve büyüdüğü tarihlerde dünyanın yaşadığımız bölgesi ve yakın
çevresi büyük bir istikrarsızlığı yaşamaktadır. MOĞOL istilası insanlarda
korku ve güvensizlik dolu bir yaşam tarzı geliştirmiş, göç, sürgün ve
ümitsizlik bu tarzın ayrılmaz bir parçasını teşkil etmiştir.
Bu zor duruma Mevlana’nın hayatının büyük kısmını geçirdiği Selçuklu
İmparatorluğu'nun da yıkılmak üzere olduğunu eklemek gerekecektir.
İşte böyle bir dünyaya 1207 tarihinde gözlerini açan Mevlananın Babası
Sultan ül ulema namıyla anılan Bahaeddin Veled bin Hüseyin Bin Hatibi,
Annesi ise, BELH Emiri Sultan Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Hz.
Mevlana anne ve babası tarafından devrinin ve bulunduğu yerin seçkin ve
kültürlü bir ailesine mensuptur.
Bahaeddin Veled kimine göre Moğol istilasından, kimine göre ise
kayınpederinin Harzem Şahı ile arasının açılmasından dolayı ailesi ve
müritleri ile beraber Belh şehrinden göçe karar verir ve önce Bağdat'a
gelirler.
Bahaeddin Veled Bağdat dan hac görevini ifa için ayrılır, daha sonra Şam,
Halep ve Erzincan'a uğrayarak Akşehir üzerinden Larende'ye bugünkü ismi
ile Karaman'a gelir ve yerleşir. Bütün bu yol boyunca babası ile beraber
olan Mevlana, hem geçtikleri yerlerden hem de babasının yakın çevresinde
bulunan kişilerden etkilenmiş görgü ve bilgisini arttırmıştır. Bu arada
evlenme çağına gelen Mevlana Karaman da Belh şehrinden beri beraber
oldukları Şemseddin Lala Semerkandi'nin kızı Gevher Hatun ile evlenmiş, bu
evlilikten iki erkek çocuğu Sultan Veled ile Alaaddin Mehmet dünyaya
gelmiştir. Devrin hükümdarı Alaaddin Keykubat'ın ısrarlı davetini sonunda
kabul eden Sultan-ül Ulema , Mevlana, eşi ve çocukları dahil olmak üzere
ailesi ile beraber yedi yıl kaldığı Karaman'dan ayrılır ve Konya'ya
yerleşir. Konya'da babasının etrafında büyük bir ilim muhiti bulan
Celaleddin-i Rumi asrın alimleri ile beraber olmanın mutluluğu içinde
onlardan çok şey öğrenmeye çalışmış, babasının 1231 yılında ölümü üzerine
onun yolundan yürümeğe başlamıştır.
Babasının eski öğrencilerinden Tirmizli Seyyid Burhaneddin Muhakkik ile
buluşuncaya kadar tam bir şeriat insanı olarak vaaz vermiş, fetva çıkarmış
ve şeriat hükümlerini uygulamıştır. Seyyid Burhaneddin Şeyhini aramak için
Konya'ya geldiğinde Onun öldüğünü yerini de oğlu Celaleddin'in aldığını
öğrenir, bundan mutluluk duyar ve 9 yıl kadar bir süre Mevlana'nın yanında
kalır.
Bu süre içerisinde Mevlana kendisinden çok şey öğrenir. Gene bu süre
içerisinde Seyyid Burhaneddin'in de etkisi ile Şam ve Haleb'e giden
Mevlana, Halavi'ye medresesine devam eder ve Konya'ya döner. Artık
Camilerde vaaz veriyor, Medrese de fıkıh ve din hakkında dersler
anlatıyordur.
Mevlana'nın bu düzenli hayatı Seyyid Burhaneddin'in Konya'dan ayrılarak
Kayseri'ye dönmesinden sonra da devam etmiştir.
Ancak 1244 yılında günlerden bir gün Konya'ya gezgin bir derviş gelir ve
Şekerciler hanına yerleşir. Bu derviş Tebrizli Şems adıyla tanınan
Şemseddin Muhammed Tebrizidir.
İster iplikçi camiinin önünde olsun; isterse Şekerciler hanındaki peykede
bu iki veli bir vesile ile karşılaşırlar.
Şems-i Tebrizi bir sual sorar, Mevlana cevaplar; Bu cevabı takiben
kucaklaşan bu iki insan altı ay kadar sürecek bir dost sohbetine
çekilirler.
İşte bundan sonra Hz. Mevlananın daha önceki düzenli yaşantısı tamamen
değişir. Artık medresede ders vermiyor. Camide Vaaz etmiyor. Müritleri ile
ilgilenmiyordur. Tek ilgi noktası Şems'dir.
İbdida - name de oğlu Sultan Veled;
"Şemsin yüzünü görünce aydın gibi sırlar ona açıldı, görülmemiş şeyleri
gördü, kimsenin duymadıklarını duydu. Ona görül verdi, elden çıktı.
Yanında yücelik ile aşağılık bir oldu." diyor.
Abdülbaki Gölpınarlı ise buluşma ve sonrasını şöyle anlatır. "Mevlana Şems
ile buluştuğu zaman adeta yıkanmış, arınmış suyu, zeytinyağı konmuş,
fitili bükülüp yerleştirilmiş ve yeri neresi ise oraya asılmış bir
kandildi. Yanarsa bütün dünyayı aydınlatacak ne ışığı azalacak, ne yağı
tükenecek, nuru günden, güne parlayacak, ıssılığı andan, ana artacaktı.
Fakat bir kibrit, bir alev, bir şule lazımdı kandili yakmağa. Ve işte Şems
bu görevi yapmıştır. Ama o kandil yanınca kendisi de bir pervane kesilmiş
varlığından geçip gitmişti."
Mevlana'daki bu değişiklik halk tarafından hoş karşılanmaz.
Bu hoşnutsuzluk nedeni ile Şems-i Tebrizi 1246'da Konya'dan ayrılır. Bu
ayrılık Hz. Mevlana'yı, içine kapalı kimse ile görüşmez bir kişi yapar.
Bir süre sonra Şems'in Şam'da olduğunu öğrenir. Oğlunu Şam'a gönderir.
Oğlu Şems-i yeniden Konya'ya dönmeye razı eder. Dönüşü müteakip Hz.
Mevlana eski coşkulu yapısına kavuşur. Ancak halkın hoşnutsuzluğu yeniden
şehri sarar. Bu sefer hoşnutsuzlar arasına Mevlana'nın küçük oğlu Alaaddin
Çelebi de katılmıştır.
Günlerden, bir gün Şems Sultan Veled'e :
"Bir gün öyle bir suretle kaybolacağım ki kimse beni bulamayacak." der. Ve
1247 yılında aniden ortadan kaybolur. Bir daha da bulunamaz. Bu ortadan
kaybolma hakkında muhtelif rivayetler mevcuttur.
Hz. Mevlana Şems-i tamamen kaybettiğini anlayınca eskisi gibi derslerine
döner. Artık Şems-i kendi mevcudiyetinde aramaktadır.
Bir gün kuyumcular çarşısından geçerken bir dükkanın içerisinden gelen
ritmik bir ses onu dükkanın önünde durdurur. Bu ritme uyarak sema etmeye
başlar. Dükkan Selahaddini Zerkubinin dükkanıdır. İçeride çırak altın
varak dövmektedir. Zerbuki çırağına devam etmesini, ritmi bozmamasını
tembihler dükkanın önüne çıkar. Ve semaya katılır.
Hz. Mevlana bu sefer, onda Şems-i bulmuştur. Böylece başlayan sohbet
dostluğu Zerkubi'nin ölümüne kadar 10 yıl devam eder bu arada oğlu ile
Zerkubi'nin kızını evlendirir.
Zerkubinin ölümünden sonra halifelik makamını Urmiyeli Çelebi Hüsameddin
Bin Ali Türk'e verir.
Hüsameddin Çelebi Hz. Mevlana'nın ölümüne kadar 10 yıl süre ile onun
yanında bulunur. Bu 10 yıllık süre Mevlana'nın en verimli dönemidir. En
büyük eseri olan MESNEVİ bu dönemde Mevlana'nın söylediklerinin Hüsameddin
Çelebi tarafından kaleme alınması suretiyle tamamlanmıştır.
İlk 18 beyit ise Mevlana tarafından yazıya alınmıştır.
Mevlana Mesnevi tamamlandıktan kısa bir süre sonra 17 Aralık 1273'de
varlık alemine göçmüştür.
Bu hayat serüveni içerisinde başlıca beş eser vermiş olup. Bunlar;
1. Fihi Ma Fih (Ne varsa içindedir)
Mevlana'nın çeşitli yerlerde verdiği derslerde yaptığı sohbetlerin
toplanmasından meydana gelmiştir.
2. Divan-ı Kebir
Şems'in ilk kayboluşundan sonra söylediği gazel ve rubaileri kapsar 40.000
civarın da beyiti havidir.
3. Meclis-i Saba (Yedi öğüt)
Mevlana'nın kürsüden verdiği vaazlar ile sohbetlerinin toplanmasından
meydana gelmiştir.
4. Mektubat
Devrin yöneticilerine, kadı ve müritlerine yazdığı mektuplardır. 147
civarında mektubu ihtiva eder.
5. Mesnevi
26.000 beyiti havi 6 ciltlik en büyük eseridir.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız hayat yolunda yürürken meydana getirdiği
beş eseri ile; gününün insanları üzerinden, kıyamete kadar yeryüzüne
gelecek bütün insanlara hitap eden bu büyük mutasavvıf; Hayatını Kur'an ve
Peygamber sözüne endekslemiştir Ancak O, yaşarken, günü yaşayan, dünya
nimetlerini de göz ardı etmeyen: Beyni ve elleri ile Allah'a ulaşmaya
çalışırken, ayakları ile yaşadığı dünyayı hisseden bir alimdir.
Tasavvufta, İNSAN, varlığın gayesi ve sonudur. Her şey Tanrıdan gelir ve
Tanrıya dönecektir. İnsan aşk merdiveninden Tanrıya basamak, basamak
yükselir Mevlana'ya göre aşk yaratıcının vasıflarındandır. İnsan, neyi,
kimi severse sevsin bu sevgi aslında gerçek varlığadır. Bu sevgi insanı
hırstan, benlikden kurtaracak tek yoldur. Gerçeğe ancak bu yolla
ulaşılabilir.
Celaleddin'e göre aşk bir haldir. Anlatılamaz, ancak yaşanır. Bu nedenle;
Aşk, diyorsunuz nedir bu aşk dediğiniz diye soran bir müridine sadece:
"Ben ol da bil" demiştir. Divan-ı Kebir Mevlana'nın yaşadığı bu aşk
halinin şiirleri ile doludur.
Ancak Mevlana'ya göre gerçeği arayan kişinin dünyadan, dünya nimetlerinden
kaçmasına gerek de yoktur. Çünkü, dünya Tanrının tezahürüdür.
Kaçınılması gereken ise sadece gaflettir.
"Bizde riyazat yoktur. Yolumuz baştan başa yaşayış yoludur. Huzur ve
Barıştır." der.
Bütün yaşantısı bu bakımdan diğer sufilerin dışındadır. Mevlana ayakları
yerde olan gerçekçi bir mutasavvıftır. Dünyayı, görerek, duyarak
yaşamıştır. Bütün söyledikleri Dünya ile yeryüzü ile ilgilidir. Mevlana'da
tasavvuf yaşayan bir ahlak sistemidir.
Ona göre dinlerin gayesi birdir. Ayrı olan sadece gidiş yollarıdır.
O, sadece tevekkül ile yaşanan bir hayatı da kabullenmez ve Peygamberin
bir hadisine işaret ile;
"Dedi Peygamber yüksek haykırışla,
Tevekkülle beraber, devenin dizini bağla."
Onu tanımak, onun fikirlerini anlamakla ancak mümkündür. O da sadece onun
satırlarında gizlidir.
HACI BEKAŞ-I VELİ
Hacı Bektaş Veli'nin 13.yüzyılda temellerini attığı
ve günümüzde de geçerliliğini koruyan düşüncelerinin ışığını; O'nun (yada
O'na atfedilen) şiirleri ve özdeyişlerinde; hakkında anlatılan
söylencelerin satır aralarında buluyoruz. Bu şiir ve özdeyişlerle,
söylencelerin satır aralarında; Hacı Bektaş Veli'nin, sevgi, eşitlik,
tanrı, din, paylaşım, hoşgörü, bilim, eğitim gibi kavramlara bakışını
yakalıyoruz. Felsefesini insan sevgisi, hoşgörü, paylaşım ve toplumsal
eşitlik ilkeleri üzerine oluşturduğunu görüyoruz.
Hacı Bektaş Veli’nin, Hoca Ahmed Yesevi
Dergahı’ndaki eğitim ve öğrenimini tamamladıktan sonra; 12. ve 13.
yüzyılın savaş ve kargaşa ortamında, barışın simgesi olan bir güvercin
donuyla Anadolu'ya geldiği söylencesi oldukça anlamlıdır. (Velayetname'de
her ne kadar Hacı Bektaş Veli’nin Hoca Ahmed Yesevi’den emanetlerini
aldığı ifade edilerek, Hacı Bektaş Veli onun çağdaşıymış gibi
gösterilmekte ise de, aslında ikisinin yaşamı arasında bir asırlık fark
vardır. Bu ilişki, sadece manevi bir ilişkidir.) Anadolu’ya
geldiğinde, mazlumun ve yoksul Anadolu halkının safında yerini alan, bir
süre Amasya’da Baba İlyas'la birlikte hizmet veren Hacı Bektaş Veli; daha
sonra güvercin donunda Sulucakarahöyük’e, bugünkü Hacıbektaş ilçesine
yerleşerek, Anadolu insanının yaşam biçimleri, inançları ve kültürel
değerlerinin sentezinden oluşturduğu, Anadolu Alevi ve Bektaşi inancını ve
yaşam felsefesini burada yeşertmiştir.
Hacı Bektaş Veli'nin, savaş yerine barışı;
düşmanlık yerine dostluğu; kin yerine sevgiyi ve hoşgörüyü benimseyen,
hümanist bir anlayışa sahip olduğunu görmekteyiz.
Bir çok medeniyetlere evsahipliği yapmış olan
Anadolu; 13.yüzyıldan itibaren, Hacı Bektaş Veli'nin "düşünce
karanlığına ışık tutanlara ne mutlu", "nefsine ağır geleni kimseye
uygulamayınız" , "eline, beline, diline sahip ol" , "yetmişiki
milleti bir gör" anlayışı ile yoğurulur. "Yolumuz, ilim, irfan ve
insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur" diyen Hacı Bektaş Veli;
öğretisinin temel ilkelerini oluşturan bu dizeleriyle, günümüz insanının
ulaşmaya çalıştığı hedeflere işaret ettiği anlaşılmaktadır.
Hararet nardadır, sac'da değildir,
Keramet baştadır, tac'da değildir,
Her ne arar isen, kendinde ara,
Kudüs'te, Mekke'de, Hac'da değildir.
diyen Hacı Bektaş Veli, her şeyi insanda arayan;
Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta bulan anlayışıyla, sevgiyi ve
bilimi kendisine rehber kılmıştır. Hacı Bektaş Veli’ye duyulan ilgi, saygı
ve sevgi, Alevi-Bektaşi öğretisinin temelini oluşturan İnsan-Tanrı-Doğa
sevgisine dayanan hümanist yaşam felsefesi ve öğretisinden
kaynaklanmaktadır. O'nun anlayışında dinin kaynağı tanrı korkusuna değil,
tanrı sevgisine dayanır.
"Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır",
" kadınları okutunuz", " okunacak en büyük kitap insandır"
diyen Hacı Bektaş Veli, inancı hurafelerden arındıran; akla, mantığa ve
sevgi temeline dayandıran; kadın ve erkek eşitliğini savunan ve döneminde
Hatun Ana (Kadıncık Ana) önderliğinde kurulan Anadolu Bacıları teşkilatına
büyük destek veren bir düşünce adamıdır. Halk kültürüne ve eğitimine önem
veren; üretimde ve paylaşımda sosyal adalet ilkesini benimseyen;
"insanın alnı açık ve cesur dolaşması için her şeyden önce adaletli olması
gerektiğini" savunan bir düşünürdür.
Hacı Bektaş Veli Dergahı, Alevi-Bektaşi inancının
bir merkezi olduğu gibi; sosyoekonomik, kültürel ve politik dayanışmanın
da bir merkezi olmuştur. Bir kültür merkezi olan bu dergahta, halkı
aydınlatacak ve halkın sorunlarıyla ilgilenecek dervişler, mürşitler,
dedeler, dede-babalar yetişmiştir. Ahi kurumlarıyla (meslek loncalarıyla)
birlikte, çeşitli meslek dallarında eğitim verilmiştir.
"Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız!"
diyen Hacı Bektaş Veli; Anadolu’nun sosyal, siyasal, ekonomik, etnik ve
dinsel yapısını dikkate alarak, sevgi ve hoşgörü kültürünün temellerini
atmıştır. Uygarlıklar beşiği Anadolu’nun zengin kültür mozaiğini,
bozmadan; parçalamadan; farklılıklarıyla; sevgi ve hoşgörü temelinde
biraraya getirerek ve tasavvufla yoğurarak, Anadolu Alevi ve
Bektaşiliği'nin doğmasına öncülük etmiştir. Farklı dillerden, farklı
kökenlerden ve kültürlerden gelen insanları bir bilen; ceylanla arslanı
dost olarak kucaklayan, bu anlayıştır. Bu anlayışın, Evrensel İnsan
Hakları Beyannamesinde ifade edilen düşüncelerin temeli olduğu; günümüz
insanının, hala bu anlayışa ulaşma çabası içinde olduğu yadsınamaz.
İslam filozofu. Aristotelesçi felsefe anlayışını
İslam düşüncesine göre yorumlayarak, yaymaya çalışmış, görgücü-usçu bir
yöntemin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Buhara yakınlarında Hormisen'de doğdu, 21 Haziran
1037'de Hemedan'da öldü. Gerçek adı Ebu'l-Ali el-Hüseyin b. Abdullah İbn
Sina'dır. Babası, Belh'ten göçerek Buhara'ya yerleşmiş, Samanoğulları
hükümdarlarından II. Nuh döneminde sarayla ilişki kurmuş, yüksek görevler
almış olan Abdullah adlı birisidir. İbn-i Sina, önce babasından, sonra
çağın önde gelen bilginlerinden Natilî ve İsmail Zahid'den mantık,
matematik, gökbilim öğrenimi gördü. Bir süre tıpla ilgilendi, özellikle,
hastalıkların ortaya çıkış ve yayılış nedenlerini araştırdı, sağıltımla
uğraştı. Bu alandaki başarısı nedeniyle, II. Nuh'un özel hekimi olarak
görevlendirildi, onu sağlığa kavuşturunca, dönemin önde gelen tıp
bilginlerinden biri olarak önem kazandı.
İbn-i Sina'nın felsefeye karşı ilgisi deney
bilimleriyle başlamış, Aristoteles ve Yeni-Platoncu görüşleri incelemekle
gelişmiştir. İslam ve Yunan filozoflarının görüşlerini yorumlayan ve
eleştiren İbn-i Sina'nın ele aldığı sorunlar genellikle, Aristoteles ve
Farabi'nin düşünceleriyle bağımlıdır. Bunlar da, bilgi, mantık, evren
(fizik), ruhbilim, metafizik, ahlak, tanrıbilim ve bilimlerin
sınıflandırılmasıdır. Belli bir düşünce dizgesine göre yapılan bu
düzenlemede her sorun bağımsız olarak ele alınıp çözümüne çalışılır.
Bilgi, sezgi ile kazanılan kesin ilkelere göre,
sonuçlama yoluyla sağlanır. Bu nedenle, bilginin gerçek kaynağı sezgidir.
Bilginin oluşmasında deneyin de etkisi vardır, ancak bu etki usun genel
geçerlik taşıyan kurallarına uygundur. Ona göre "bütün bilgi türleri usa
uygun biçimlerden oluşur." Bilginin kesinliği ve doğruluğu usun genel
kurallarıyla olan uygunluğuna bağlıdır. Us kuralları, insanın anlığında
doğuştan bulunan, değişmez ve genel geçerlik taşıyan ilkelerdir. Sonradan,
duyularla kazanılan bilgi için de bu kurallara uygunluk geçerlidir. Deney
verileri us ilkelerine göre, yeni bir işlemden geçirilerek biçimlenir,
onların bundan öte bir önem ve anlamı yoktur. Çelişmezlik, özdeşlik ve
öteki varlık ilkeleri, usta bulunur, deneyden gelmez.
İbn-i Sina'ya göre varlık, tasarlamakla
bağlantılıdır. Bütün düşünülenler vardır ve var olanlar tasarlanabilen
düşünülür biçimlerdir (makuller). Bu nedenle, düşünmekle var olmak
özdeştir. Atomcu görüşün ileri sürdüğü nitelikte bir boşluk yoktur. Uzay
ise, bir nesnenin kapladığı yerin iç yüzüdür. Varlık kavramı altında
toplanan bütün nesnelerin değişmeyen, sınır ve niteliklerini koruyan belli
bir yeri vardır. Devinme, bir nesnenin uzayda eyleme geçişidir.
Mantık insanı gerçeklere ulaştırmaz, yalnız
birtakım yanılmalardan korur. Düşünme yetisi gerçeği kavramak için
mantıktan geçici bir araç olarak yararlanır. Düşünme eyleminin sağlıklı
olması için mantık, ilkeler ve kurallar koyabilir, anlıkta bulunan ve
bilinen bilgilerden yola çıkarak, bilinmeyenleri saptama olanağı sağlar.
Bu özelliği nedeniyle, mantık, düşünmenin genel kurallarını bulan,
düzenleyen, bu kurallar arasındaki gerekli bağlantıyı ve birliği kuran bir
bilimdir. Mantık kuralları, genel geçerlik taşıyan ve değişmeyen kesin
kurallardır. Mantığın kavramlar ve yargılar olmak üzere iki alanı vardır.
Her bilimsel bilgi ya kavram ya da yargılara dayanır. Kavram, ilk bilgidir
ve terim ya da terim yerine geçen bir nesneyle kazanılır. Yargı ise,
tasımla kazanılır.
Mantığın konusu incelenirken, tanım temel
alınmalıdır. Tanımlar birbirlerine bağlandıklarında, kanıt ve çıkarıma
varılır. Kavram, önce tekil bir algıdır (sezgi). Yargı ise, iki tekil
terim arasındaki ilişkidir. Kavramlar, açık ve kapalı belirleme olarak
ikiye ayrılır. Varlığın, töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, durum,
iyelik, etki, edilgi gibi on kategorisi vardır.
İbn-i Sina mantığında en önemli yeri tanım tutar.
Bir kavramı tanımlamak için, bu kavramın bireylerinden biri göz önüne
alınmalıdır. Tikelin belirlenmesi tümelden kolaydır. Eksiksiz bir tanım
yakın cins ile yapılmalıdır. En yetkin tanımsa, kavramın yakın cinsi ile
türsel ayrımdan oluşur. Tanım ikiye ayrılır; Gerçek tanım ve sözcük
tanımları.
Önermeler, yüklemli ve koşullu olabilirler.
Yüklemli önerme, bir düşünce ötekine yüklendiği zaman ya onaylanır ya da
yadsınır. Koşullu önermeler, bir ötekinin koşulu ya da sonucu olarak
bağlanan terimlerde görülür. Önermeler varsayımlı, nitelik ve nicelikleri
bakımından, tekil, belirsiz ve belirli olur. Tasım, bitişik ve ayrık olmak
üzere ikiye ayrılır. Bitişik tasımların öncüleri anlam bakımından, sonuç
önermesini içerir. Ayrık tasımlarda ise sonuç önermesi öncüllerde
bulunabilir.
Tümeller, bütün varlık türlerinin oluşumundan önce,
Tanrı düşüncesinde, birer tanrısal kavram olarak vardır. Varlıkların oluş
nedeni ve onlara biçim kazandıran tümellerdir. Tümeller Tanrı'da ussal
olarak bulunan, nesnelerde ve bireylerde içkin olan, öteki de nesnelerin
dışında ve anlıkla birlikte olan mantıksal tümel diye üçe ayrılır. Birinci
türe giren tümel, metafiziği ilgilendirir. İbn-i Sina fiziği, metafiziğe
giriş olarak düşünür.
Fiziğin konusu madde ve biçimden oluşan
nesnelerdir. Biçim, maddeden önce yaratılmıştır. Maddeye bir töz özelliği
kazandıran biçimdir. Maddeden sonra ilinek gelir. Biçimler maddeye,
ilinekler ise, töze katılır. Doğal nesneler kendi öz ve nitelikleriyle
bilinir. Bütün nitelikler de birinci nitelikler ve ikinci nitelikler olmak
üzere ikiye ayrılır. Birinci nitelikler nesnelere bağlıdır, ikinciler ise,
nesnelerden ayrı olarak varlığını sürdürür. İbn-i Sina'ya göre, nesnel
evrende bulunan güç ve devinimin temelini ikinci nitelikler oluşturur.
Nesneler, kendilerinde bulunan gizli güçle devinime geçerler. Bu güç ise,
doğal güç, öznel güç, tinsel güç olmak üzere üç türlüdür. Doğal güç,
nesnede doğal biçim ve yerlerle ilgili nitelikleri taşır. Çekim ve ağırlık
bu türdendir. Öznel güç, nesneyi devingen ya da durağan duruma getirir.
Bunda da, bilinçli ya da bilinçsiz olma özelliği bulunur. Tinsel güç,
herhangi bir organın, aracın yardımı olmaksızın doğrudan doğruya bir
istençle eylemde bulunmaktadır. Buna, gökkatlarının özleri adı da verilir.
İbn-i Sina'nın geliştirdiği bu güç kuramının kaynağı Aristoteles ve Yeni-Platonculuk'tur.
Ancak, o bu güçlerin sonsuz olduğu kanısında değildir. Ona göre, zaman ve
devinim kavramları da birbirine bağlıdır, çünkü, devinimin bulunmadığı,
algılanmadığı bir yerde zaman da yoktur.
İbn-i Sina'nın felsefesinde, Aristotelesi'in
geliştirdiği düşünce dizgesine uygun olarak, ruh kavramının önemli bir yer
tuttuğu görülür. Ona göre, biri bitkisel, öteki insanla ilgili olmak
üzere, iki türlü ruh vardır. İnsan ruhu, gövdeye gereksinme duymadan,
doğrudan doğruya kendini bilir, bu nedenle, tinsel bir tözdür. Gövdeyi
devindiren, ona dirilik kazandıran bu tözün başka bir özelliği de, yetkin
düşünme yeteneği anlık olmasıdır. Düşünme eylemi yaratan ruhtur, o gövdeyi
gerektirmez, ancak gövde var olabilmek için tini gereksinir. İnsan ruhu
gövde biçiminde değildir, usa uygun biçimleri kavramaya elverişli bir töz
olduğundan, gövdesel yapıda yer alamaz. Gövde, bölünebilen öğelerden
oluşmuş bir bütündür, oysa tin, bir birliktir, bölünmeye elverişli
değildir, sürekli olarak özünü ve birliğini korur. Tin, bütün izlenimleri
gövde aracılığıyla alır, anlık yoluyla kavramları, kavramlara dayanarak
usa vurmayı oluşturur. Bu yüzden, gövdeyle dolaylı bir bağlantısı vardır.
Ancak, bu bağlantı tin için bir oluş koşulu değildir.
Canlı sorununa, gözleme dayalı bir ruhbilim
anlayışıyla çözüm arayan İbn Sina'ya göre dirilik bir bileşimdir. Doğal
organların, göksel güçler yardımıyla bileşmesinden canlılar ortaya çıkar.
Bu olay da, belli aşamalara uygun olarak gerçekleşir. İlk ortaya çıkan
canlı bitkidir. Bitkide tohumla üreme, beslenme ve büyüme güçleri vardır.
İkinci aşamada ortaya çıkan hayvanda ise, kendi kendine devinme ve algı
güçleri bulunur. Devinme gücünden isteme ve öfke doğar. Algı gücü de, iç
ve dış algı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan özü doğal evrim sürecinde en
üst düzeyde gerçekleşmiş bir oluşumdur, bu nedenle, öteki varlıklardan
ayrılır. İnsanda dış algı duyumlarla, iç algı da , beynin ön boşluğunda
bulunan ortak duyu ile sağlanır. Duyularla alınan izlenimler bu ortak duyu
ile beyne gider. Beynin, ön boşluğunda sonunda, tasarlama yetisi bulunur.
Bu yeti duyu izlenimlerini sağlamaya yarar. İnsan için en önemli olan
düşünen öz yapıcı ve bilici güçlerle donatılmıştır. Yapıcı güç (us)
gerekli ve özel eylemler için gövdeyi uyarır. Bilici güç ise, yapıcı gücü
yönlendirir. Özdekten ayrılan tümel biçimlerin izlerini alır. Bu biçimler
soyutsa onları kavrar, değilse soyutlayarak kavrar. İnsanda iyiyi kötüden,
yararlıyı yararsızdan ayıran yapıcı güçtür, bu nedenle bir istenç
niteliğindedir.
Us konusunda İbn-i Sina ayrı bir düşünce ortaya
atmıştır. Ona göre us beş türlüdür. Özdeksel us, bütün insanlarda ortak
olup, kavramayı, bilmeyi sağlayan bir yetenektir. Bir yeti olarak işlek
us, yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç
niteliğinde değildir. Eylemsel us, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci
aşamada bulunan ustan daha üstündür. Kazanılmış us, kendisine verilen ve
düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından usun olgunluk basamağında
bulunur. Bu aşamada usun kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır.
Kutsal us, usun en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü,
kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan,
bir bütünlük içinde kavrar.
İnsan, ayrıntıları duyularla algılar, tümelleri
usla kavrar. Tümelleri kavrayan yetkin us, nesneleri anlama yeteneği olan
etkin usa olanak sağlar. İnsan usunun algıladığı ayrıntılar, kendi
varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Us, bu
kavranabilir nesneleri kazanabilmek için ilkin duyu verilerinden
yararlanır. Sonra duyu verilerini usun genel kurallarına göre işlemden
geçirir, yargıları ortaya koymada onları aşar.
Yaratılış konusunda İbn-i Sina, varlığın sıralı
düzeninde, "bir'den bir çıkar" ilkesine dayanır. İlk "bir", zorunlu
varlık, Tanrı'dır. O'nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma,
Tanrı'nın özünden gelen gerekimdir. İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı'dan
ilk us ortaya çıkar. Çokluk bu usla başlar. Bundan da felek ve nefsin
usları türer. Her ustan da, o usun özü ve cismi oluşur. Us cismi aracısız
olarak devindiremeyeceği için, uslar sırasının sonunda etkin us, akıl
bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin
biçimleri ve insan özleri doğar. Etkin us, tümünün yöneticisidir.
Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın
öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır.
İlk us, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk us
kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her tikel feleğin ilk
kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan tinsel
varlıklardır. Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi
vardır. Nefsin eylemi, etkin usa ulaşır.
Evrenin varlığı, zorunlu olan, Tanrı'yı gerektirir.
Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Devinme,
nesnenin özünde saklı güçten doğar. Her nesnenin özünde devindirici bir
güç vardır. Nesne kendini kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye
biçim de kazandırır.
İbn-i Sina metafiziği genelde Aristoteles
metafiziği ile Yeni-Platonculuk ve Kelam'ın bireşimidir. Konusu, ilkler
ilki, tüm oluşların, yaratışların, varlık bütününün kaynağı olan
Tanrı'dır. Tanrı, bütünlüğü nedeniyle nesnelerde, olay ve eylemlerde
görünüş alanına çıkar. Varlık vardır, yok olamaz.
Varlık üç bölüme ayrılır:
1- Olanaklı varlık, nesnelerle ilgili değişimin,
oluş ve bozulmanın egemen olduğu varlıktır. Bu varlık ortamında görülen ne
varsa belli bir süre içinde başlar ve biter.
2- Kendiliğinden olanaklı varlık. Olanaklı olmasına
karşın, ilk nedenle ilişkilerinden dolayı zorunluluk kazanır. Tümellerin,
yasaların bulunduğu evren. Gökkürelerin usları böyledir.
3- Kendiliğinden zorunlu varlık, ilk neden ya da
Tanrı'dır. Değişmez ve çoğalmaz. Çokluklar ondadır. Tanrısal zorunluluk
illkesi tüm yaratılanların da temel ilkesidir.
İbn-i Sina'nın benimsediği tanrıbilim dört ana
konuyu içerir; Evren, ötedünya, ahiret, peygamberlik, Tanrı.
Evren yaratılmıştır. Yaratıcı ve var edici
Tanrı'dır. O Kelamcılar'ın dediği gibi özgün yapıcı değildir, zorunludur.
İlk neden önsüz ve sonsuzdur. Evrenin yaratılması, Tanrı'nın daha önceden
varoluşunu gerektirir. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal
evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş
ve bozulma vardır. Onların tanrısal niteliği yoktur. Bu yaratma olayı da
bir fışkırmadır.
Ölüm, tinin gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden
ayrılan tinlerin geldikleri kaynakta toplanmaları insanda ötedünya
kavramını oluşturur. Ruh, tinsel bir tözdür, ölümsüzdür. Gövdeye
egemendir. Ruh gövdeye girmeden önce etkin usta vardı. İnsana
bireyselliğini kazandıran odur. Gövdenin yok olması, ruhun varlığını
etkilemez. Dirilme tinseldir.
İnsanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür
istençle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İstenç özgürlüğü, usla utku
arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan
bütün bağımsız eylemler tanrısal kayra ile gerçekleşir. Özgür istenç tüm
insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak,
onlarda insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi
bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin
etkin us ile buluşmalarını, gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç
ve kavrayış vahy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi
peygamberlere ulaştırırlar.
Tanrı, özü gereği bilicidir. Kendi özünü bilmesi
yaratmayı gerekli kılar. İbn-i Sina İslam dinine ve Kuran'a dayanarak
bilmeyi yaratma olarak niteler. Yaratma eylemi Tanrı'nın kendi özüne karşı
duyduğu sevgiden dolayıdır. Tanrı tümelleri bilir. Tikellerle ilgili
bilgisi de, tümel nedensellikleri bilmesindendir.
1- Madde ve biçimin ilişkileri üzerinde bilimleri
iç bölümde ele alırlar:
2- Maddeden ayrılmamış biçimlerin bilimi: Doğa
bilimleri ya da aşağı bilimler.
3- Maddesinden iyice ayrı biçimlerin bilimi:
Metafizik, mantık gibi yüksek bilimler.
Maddesinden ancak zihinde ayrılabilen, kimi yerde
ayrı kimi yerde bir olan biçimlerin bilimi:
Matematik, geometri, orta bilimler. Zihin bu
biçimleri doğru olarak maddesinden soyutlar.
Felsefe ise, kuramsal ve pratik diye ikiye ayrılır.
Kuramsal olan, bilmek yeteneğiyle elde edilen bilgileri kapsar. Doğa
felsefesi, matematik felsefesi ve metafizik gibi pratik felsefe, bilmek ve
eylemde bulunmak üzere elde edilen bilgilere dayanır.
İbn-i Sina, gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını
etkiledi. Gazali, özellikle, ruh anlayışında ondan etkilendi. İbn Sina'nın
deneyci yanı, Gazali'yi kuşkuculuk'a götürdü. Yapıtları 12.yy'da
Latince'ye çevrildi, ünü yayıldı. Tanrıbilimci filozof Albertus Magnus,
tin ve us ile güçleri konusunda İbn Sina'dan yararlandı.
BAŞLICA YAPITLARI:
el-Kanun fi't-Tıb, (ö.s), 1593, ("Hekimlik
Yasası"); Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı"); Risale fi-İlmü'l-Ahlak,
(ö.s), 1880, ("Ahlak Konusunda Kitapçık"); İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s),
1892, ("Belirtiler ve Uyarılar"); Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Sağlık
Kitabı").
| Makro Felsefe |
Evrensel Bilgiye Açılan Kapılar Makro Felsefe Çetin BAL : M.S. 2150 Yorum
2150 A.D. (M.S.2150) M.S. 2150
H
içbir yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden alıntı yapılabilir.© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa / Index / Roket bilimi / E-Mail / Kuantum Fizigi / Astronomy
/ Time Travel Technology /UFO Galerisi / UFO Technology/