::  Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkey / Denizli :: 

Çetin BAL'ın kütüphanesi... 2

 

 

Atomun İçindeki Evren
Bilim ve Tinselliğin Kesişmesi
Dalai Lama

Alfa Basım Yayım Dağıtım

Evrenin gerçeğine giden en doğru yol hangisidir? Son birkaç yüzyıldır ivme kazanıp, hayatımıza yön vermekte olan bilim mi.? Yoksa tüm soruların cevaplarını kendi içimizde aradığınız sessiz tinsellik mi?
Bu alçakgönüllü ama yine de bilgece yazılmış kitap, bilim ile tinsellik arasında bir köprü olma niyetini taşıyor. Doğruluğa ve iyiliğe hizmet eden bilime ışık tutacak akıl yürütmeler içeriyor. Dalai Lama'nın arzusu kendimizi, dünyayı ve evreni anlamaya çabalarken bilimle birlikte tinselliğimizden yardım alıp iyi ve doğru olana erişmek.
Budist lider Dalai Lama, ömrü boyunca sürdürdüğü felsefi ve dini gelenekleri, bilim adamlarıyla kırk yıllık dostluğunun perçinlediği bilimsel merakıyla birleştiriyor bu kitapta. Evrim teorisinden karmaya, kuantum fiziğinden gerçeğin özüne felsefi bakış açılarına, nörobiyolojiden bilinç araştırmalarına dek sayısız tinsel ve bilimsel yöntemi karşılaştırıp aralarındaki benzerliklerin altını çizerek bizi şaşırtıyor.

195 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9789752979222; Boyut: 14 x 20 cm; Baskı Tarihi: 2007
Özgün Dili: Türkçe


Doğal Felsefenin Matematiksel İlkeleri

Saltık, gerçek, ve matematiksel zaman (tempus absolutum, verum, & mahtematicum), kendiliğinden, ve kendi doğasından, dışsal herhangi birşey ile ilişki olmaksızın eşitlikle akar, ve bir başka adla süre olarak adlandırılır: göreli, görünürde, ve sıradan zaman ise sürenin devim aracılığıyla duyulur ve dışsal (ister doğru ister biçimdeş-olmayan olsun) bir ölçüsüdür ki, genellikle gerçek zamanın yerine zamanın yerine kullanılır; örneğin bir saat, bir gün, bir ay, bir yıl gibi.

Saltık uzay (spatium absolutum), kendi doğasında dışsal herhangi birşey ilişki olmaksızın, her zaman benzer ve devimsiz kalır. Göreli uzay saltık uzayların devinebilir bir boyutu ya da ölçüsüdür ki, duyularımız onu cisimler açısından konumu yoluyla belirler, ve kabaca devimsiz uzay yerine alınır; örneğin yeryüzü açısından konumu yoluyla belirlenen bir yeraltı, atmosferik, ya da göksel uzayın boyutu böyledir. Saltık uzay ve göreli uzay böylece betide ve büyüklükte aynıdırlar; ama her zaman sayısal olarak aynı kalmazlar.

Newton

"Doğal Felsefenin Matematiksel İlkeleri"

(1686/1713/1725)

Yazar: Isaac Newton
Yayınevi: İdea Yayınevi
ISBN: 9753970242
Basım tarihi: Şubat 1999




Einstein'in Düşleri
Orjinal isim: Einstein's DreamsAlan Lightman
Özgür Yayınları
Duvardaki zar zor seçilen saate göre altıyı on geçiyor. Dakikalar ilerledikçe yeni cisimler de biçimleniyor. Sabahın loş ışığında genç patent bürosu katibi, başı masanın üzerinde, iskemlesine kıvrılmış. Son birkaç aydır, zaman üzerine sayısız düşler kurdu. Düşleri, araştırmalarına öncülük etti. Ama düş görmenin sonuna geldi artık. Geceler boyunca düşünülen birçok olası zaman oluşumlarından biri baskın çıkıyor. Diğerlerinin olanaksız olduğu anlamına gelmiyor bu. Onlar da belki başka dünyalarda var olabilirler.
Patent bürosu katibi Albert Einstein. Düşlerinde yeni dünyalar görüyor. Buralarda zaman ya dairesel, ya da geriye işliyor, yüksek irtifalarda yavaşlıyor ya da bülbül biçimini alıyor.
"Hiçbir romancı, fizikçi veya felsefeci bugüne dek zamanın ne olduğunu ya da ne olabileceği üzerine bu kadar muhteşem bir bakış ortaya koymamıştı."
(Arka Kapak)

Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
147 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789754470390
1994
147 s., 1. Basım

Çeviri : Ergin Koparan
 

TÜRK KLASİKLERİ
Yazan: Yunus Emre

Türk dili, Türk edebiyatı, Türk kültür tarihi ve Türk ruhunun güzelim değerlerinden biri olan Yunus Emre için söze nereden ve nasıl başlayalım? O bizim aşk dilimiz, en güzel Türkçemiz, yediyüz elli yıldan beri yaşadığımız topraklara ve onu da aşan cihanşümûl zemine can olmuş.

Yunus Emre, çağını olduğu kadar bütün çağları etkileyen sırlı bir güç; bütün bunalım felsefelerini gereksiz ve geçersiz kılan bir güzel erdem, bir ideal insan modeli...
 

ÖZELLİKLERİ: 30 KİTAP, 120-196 SAYFA, 13,5x19,5 CM, ENZO KİTAP KAĞIDI

 

GENEL KÜLTÜR KİTAPLARI-11 / Yunus Emre
Yazarı: Yunus Emre
Çeviren:
Hazırlayan: Ali Çiçekli
Yayınevi: May Yayınları
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1971
Dili: Türkçe



Ahmet Yesevi

Yayınevi: Papatya Yayınları
Basım Tarihi: İstanbul / 2003 - Şubat
ISBN: 97560543X
Sayfa Sayısı: 184
Boyutları: 13,5 x 19,5 cm.
Dil: Türkçe
 

Orta Asya ve Anadolu'nun manevi aydınlanmasında ve kalkınmasında önemli bir yer tutan; bir din bilgini, bir ermiş, bir tarikat kurucusu ve bir şair olan Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi, yaşadığı yüz yılda yaptığı çalışmalarla, söylediği hikmetlerle insanlığın huzurunu ve mutluluğunu amaç edinmiştir. Bu amacını da düşüncesiyle, hikmetleriyle, yaşayışıyla açık bir şekilde ortaya koymuştur.Kendi hayatını insanlık için harcayan ender şahsiyetlerden biri olan Hoca Ahmet Yesevi'nin bu çalışmaları boşa gitmemiş; yaşadığı yüz yıl ve çevreden başlayarak günümüze kadar gerek orta Asya'da, gerek Anadolu'da, gerek başka coğrafyalarda derin izler bırakmıştır.Düşünceleri ve hayat tarzı geniş kitleler tarafından benimsenmiş; kendinden sonra kurulan birçok tarikatın temeli olmuştur.

 

Yunus Emre hakkında bildiklerimiz üç kaynaktan gelir. Bunlardan birisi yazılı kaynaklardır. Bize yazılı ulaşmış olsalar da bunların çoğunun kaynağı sözlüdür, bu nedenle doğruluklarına güvenilmez. İkincisi sözlü tarih yahut sözlü kültür geleneğidir. Yunus Emre yedi yüz yıldır halkın dilinde, telinde ve gönlünde yaşamıştır. Orada Yunus bazen gaipten bilen bir derviş, bazen çiçeklerin dilinden anlayan bir ermiş, bazen şiirlerini balıklara ve meleklere okutan bir büyük sanat ustası, bazen de çiftinde çubuğunda, gün bulup gün yiyen yoksul bir ekincidir. Üçüncü kaynak ise Yunus Emrenin şiirleridir. Bunlar bize hem sözlü, hem yazılı kaynaklarda ulaşmıştır.

 

Yunus Emre Divanı'ndan Seçmeler
Açıklamalı
Emine Sevim

Bilge Kültür Sanat / Şiir Dizisi


Dinî-tasavvufî Türk edebiyatının en önemli temsilcilerinden olan Yunus Emre düşünceleri ve mısraları ile evrensel bir üne ulaşmıştır.

Onun sevgi dolu gönlünden kopup gelen birlik çağrısı çağları aşarak 21. asra kadar ulaşmış ve bütün dünya milletlerince benimsenmiştir.

Yunus'u ölümsüz kılan, dilden dile, gönülden gönüle günümüze kadar eriştiren şiirleri, yani ilâhileridir. Bu şiirler zamanları aşmakla kalmamış, sınırları da aşarak tüm insanlığın malı olmuştur.

Bu şiirler İslâm felsefesini, düşüncesini, insan anlayışını en güzel biçimde işlemiş ve halkın anlayacağı bir dille sunmuştur. Bu şiirleri böylesine benimseten anlaşılır ve samimi olmalarıdır. O en karışık düşünceleri basit söyleyişlerle bize sunar. Her insana aynı gözle bakmayı, tüm canlıları sevmeyi öğretir.

13. asırdan günümüze, ruhları aydınlatmaya devam eden bu sevgi ve hoşgörü ışığı, sunduğu güzelliklerin ve sevgiyle onun yolundan gidenlerin sayesinde çağlar sonrasını da aydınlatacaktır.


320 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9786055715113; Boyut: 14 x 20 cm; Baskı Tarihi: Mart 2009
Özgün Dili: Türkçe

Yunus Emre Divanı'ndan Seçmeler
Yazar: Yunus Emre
Yayıncı: Beyan Yayınları
ISBN: 975-473-342-2

Yunus Emre´nin ölümünden bu ana geçen yaklaşık sekiz asır, bize Yunus gerçeğini, Yunus felsefesini daha çok anmamız ve anlamamız gerektiği hususunda apaçık düşünceler sunmaktadır. Her ne kadar ölümünün 750. yıldönümüne denk düşen 1991 yılı, Birleşmiş Milletler bünyesinde yer alan Unesco tarafından tüm dünyada Yunus Emere Sevgi Yılı olarak ilan edilip muhtelif etkinliklerle kutlanılmış olsa da bu anışın yeterli olduğu söylenemez. Bu toplumun, bir gönül insanı olan Yunus´a borucunu ödeyebilmesi için onu tüm kuşaklara bıkmadan usanmadan anlatması gerektiğini unutmamalıyız.

 


 

Bilim ve Teknoloji Ansiklopedisi
Yazar(lar) : John - David Yule

Sayfa Sayısı : 939
ISBN : 978-975-14-0000-0
Özelliği : 15.5 x 23.6 - 1. Hamur

Remzi – Phaidon Bilim ve Teknoloji Ansiklopedisi bir tek cilt içinde, bilim ve teknolojinin her halında temel bilgiler vermek üzere hazırlanmıştır. İlkokul, ortaokul, lise ve yüksekokulda eğitim görmekte olan her öğrenci için vazgeçilmez olan bu kaynak ansiklopedide, bilim ve teknoloji konusunda aradığınız hemen hemen her şeye cevap bulacaksınız. Anlatım çoğu renkli olan resimlerle desteklenmiş, makinelerin iç çalışmalarını göstermek ve kuramsal kavramların pratik uygulamalarını tamamlamak için yine renklerden yararlanılmıştır. Son derece seçkin bir uzman yazarlar grubu tarafından hazırlanan bu ansiklopedide tekrarlardan kaçınılmış ve 4 cilde sığabilecek bilgiler bir tek cilde sığdırılarak pratik ve ekonomik bir bilim ansiklopedisi meydana getirilmiştir. Ansiklopedi bütün bilim dallarını içine almakta, bu bilimlerin tüm temel kavramlarını ve bilimsel tarihini vermektedir. Bilim tarihinde yer alan ünlü bilim adamlarının, özellikle kimya, fizik, fizyoloji, tıp alanlarında Nobel ödülü kazananların kısa hayat hikâyelerini ve bilim dünyasında yol alabilmek için gereken matematik kavramlarını yine bu ansiklopedide bulacaksınız.

 

 

ATOM VE KUANTUM FİZİĞİ

Yazarı: H. HAKEN, H. C. WOLF
Çeviren: İBRAHİM OKUR
Hazırlayan:
Yayınevi: DEĞİŞİM YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 978-975-828-926-4
Yayın Yılı: 2000

Dili: Türkçe
Sayfa Sayısı : 545
Ebat : 16.5x23.5

Açıklama: Hızla ilerleyen Fizik Bilimi ve bununla ilgili olarak ta yüksek teknolojinin iyi anlaşılabilmesi, öncelikle maddenin yapıtaşı olan atomlar ve moleküllerle, bunların iç yapısını aydınlatan Kuantum Fiziği'nin oldukça iyi bir şekilde kavranmasından geçmektedir. Bu temel alındıktan sonra, gelişmiş ülke sınıfına katılma hedefi olan ülkemiz değerli bilim insanlarının yakın zamanda gerçekleştirilmiş araştırma ve sonuçlarından ço yakında ve çok kısa süre içinde haberdar olma zorunluluğu bulunmaktadır.

Ayrıca bilimi öğreten, açıklayan kitapların oldukça açık ve net olma, ulaşacağı kitleye uzak ve zor bir tarzda yazılmama zorunluluğu da bulunmaktadır.

Atom ve kuantum fiziğinin tam olarak anlaşılması, açıkça hem Fizik ve hem de Kimya ile Elektrik mühendisliği gibi komşu disiplindeki öğrenciler için bir zorunluluktur. Bu öğrencilerin özellikle ihtiyacını duyacakları şey, atom ve kuantum fiziğinin hem deney ve hem de teorik olgularının ahenkli bir sunumudur. Aslında bu alan, sadece zekice yapılmış deneyler ve eş değerde zekice geliştirilmiş yeni fikirler arasındaki yakın ilişkiyle gelişebilir

Atomların mikro dünyası ile ilgili çalışmanın fiziksel düşüncede bir gelişime ve ölçülebilirlik gibi klasik fiziğin fikirlerinin bırakılmasına sebep olduğu çok iyi bilinen bir gerçektir. Fakat, atom ve kuantum fiziği ulaşımı zor yeni fiziksel fikirlerin gelişimine göre sadece ilgi çekici hoş bir alan değildir. Bu branş diğer alanlar için bir temel olarak, oldukça büyük öneme de sahiptir. Örneğin, kimyasal bağlanmanın kuantum teorisi yoluyla kimyaya bir kavramsal temel kazandırır. İletişim ve bilgisayar teknolojisindeki sayısız uygulamalarıyla modern katıhal fiziği, ilk olarak atom ve kuantum fiziğinde geliştirilmiş temel kavramlara dayanmaktadır. Önemli birçok teknik uygulamalar arasında, fiziksel yapısı klasik ışık kaynaklarından oldukça farklı ışık üreten, oldukça geniş bir şekilde kullanılan ışık kaynağı olarak lazerden bahsedeceğiz.

Bu kitapta, okuyucuya bu alanda çalışan bir fizikçiye atom ve kuantum fiziğinin hala daha verebileceği bazı ilginç örneklerin olduğu mesajını taşıma amacı güttük. İlgisiz kısımları bir kenara bırakarak temel gerçekler ve teorik yöntemleri derinlemesine incelemeyi denedik. Teorik ve deneysel olarak çalışan yazarların derslerinden açığa çıkan bu notlar, Stuttgart Üniversitesinde yıllarca okutulmuştur. Bu dersler deneysel ve teorik içerikleriyle iyi bir şekilde çakışmaktadırlar.

Konu anlatımında, teorik alana daha çok girmek isteyen öğrenciler için, derli-toplu olarak hazırlanmış oldukça zor bazı teorik kesimler bulunmaktadır. Okuması daha zor olan bu bölümlere yıldız (asteriks) işareti konulmuştur. Bunlar kitabın ilk okunması sırasında atlanabilirler. Katıhal fiziği çalışması için bir başlangıç noktası olarak görünebilecek, kimyasal bağın kuantum teorisiyle ilgili bölüm gibi, kimyada önemli olan bir bölümü de bu kitaba ekledik. Bundan başka, spin rezonansı ile ilgili bölümler koyduk. Bunlarda elektron spinleriyle ilgilenip, benzer fikirleri çekirdek spinlerine uyguladık. Spin rezonansı yöntemleri modern fizik, kimya ve biyolojik araştırmalarla, (nükleer spin tomografisi gibi) tıbbi teşhiste oldukça büyük öneme sahiptir. Atom fiziğinde (Rydberg atomlarıyla ilgili çalışmalar gibi) yakın zamanda meydana gelen gelişmeler dikkate alınmış ve lazer ışığıyla nonlineer spektroskopinin temel özellikleri de ayrıntılı olarak incelenmiştir. Okuyucunun, atom ve kuantum fiziğini derslerimizdeki öğrenciler gibi zevkli bulacağını ümit ediyoruz.

ÇEVİRENDEN

Hızla ilerleyen Fizik Bilimi ve bununla ilgili olarak ta yüksek teknolojinin iyi anlaşılabilmesi, öncelikle maddenin yapıtaşı olan atomlar ve moleküllerle, bunların iç yapısını aydınlatan Kuantum Fiziği’nin oldukça iyi bir şekilde kavranmasından geçmektedir. Bu temel alındıktan sonra, gelişmiş ülke sınıfına katılma hedefi olan ülkemiz değerli bilim insanlarının yakın zamanda gerçekleştirilmiş araştırma ve sonuçlarından çok yakından ve çok kısa süre içinde haberdar olma zorunluluğu bulunmaktadır.

Ayrıca bilimi öğreten, açıklayan kitapların oldukça açık ve net olma, ulaşacağı kitleye uzak ve zor bir tarzda yazılmama zorunluluğu da bulunmaktadır (Fiziğin başlangıçta biraz sıkıcı gözüken formülleri sadece birer kaba resim gözüyle görülmelidir!).

İyi bir kitapta olması gereken bir başka nokta da öğretici ve konuları tamamlayıcı problemlerin verilmesi ve bunların çözüm yollarının ifade edilmesidir.

İşte elinizdeki bu kitap yukarıda anlatılanların tümünü içinde bulunduran kıymetli bir eserdir. Sade konu anlatımı, son gelişmelerin içerilmesi, bol problem ve çözümleri (170 civarında) ile ilgilenen okuyucuya konu konu ileri okuma kitaplarının bulunması bu eseri alanında oldukça iyi noktaya koymaktadır.

Springer Yayınevinin bastığı ve (2000 yılı basımlı) 6. baskıdan çevirdiğim bu eserin ülkemizdeki üniversite eğitimine oldukça iyi bir katkı yapacağı inancındayım.
DOÇ. DR. İBRAHİM OKUR


İÇİNDEKİLER
1. Giriş
1.1 Klasik Fizik ve Kuantum Mekaniği
1.2 Kısa Tarihsel Gelişim
2. Atomun Kütle ve Boyutu
2.1 Atom Nedir?
2.2 Kütlenin Tayini
2.3 Avagadro Sayısını Tespitteki Metotlar
2.3.1 Elektroliz
2.3.2 Gaz Sabiti ve Boltzmann Sabiti
2.3.3 Kristallerde X-Işını Kırınımı
2.3.4 Radyoaktif Bozunma Yoluyla Tayin Etme
2.4 Atomun Boyutunun Tayini
2.4.1 Gazların Kinetik Teorisinin Uygulanması
2.4.2 Etkileşme Tesir Kesiti
2.4.3 Etkileşme Tesir Kesitinin Deneysel Tespiti
2.4.4 Atomik Boyutu Eşhacimden Tayin Etme
2.4.5 Kristallerde X-Işını Kırınımı Ölçümleriyle Atomik Boyutların Eldesi
2.4.6 Tek Tek Atomları Görmek Mümkün müdür?
Problemler
3. İzotoplar
3.1 Elementlerin Periyodik Sistemi
3.2 Kütle Spekroskopisi
3.2.1 Parabol Yöntemi
3.2.2 Geliştirilmiş Kütle Spektrometreleri
3.2.3 Kütle Spektrometresinin Sonuçları
3.2.4 Kütle Spektrometresinin Modern Uygulamaları
3.2.5 İzotop Ayrıştırma
Problemler
4. Atomun Çekirdeği
4.1 Madde İçinden Geçen Elektron Demeti
4.2 Alfa Parçacıkları Demetinin Maddede İlerlemesi
(Rutherford Saçılması)
4.2.1 Alfa Parçacıklarının Bazı Özellikleri
4.2.2 Alfa Parcacıklarının İnce Bir Yaprak Levhadan Saçılması
4.2.3 Rutherford Saçılma Formülünün Çıkarımı
4.2.4 Deneysel Sonuçlar
4.2.5 Çekirdek Yarıçapıyla Ne Kastedilmektedir?
Problemler
5. Foton
5.1 Işığın Dalga Karakteri
5.2 Isıl Radyasyon
5.2.1 Siyah Cisim Radyasyonunun Spektral Dağılımı
5.2.2 Planck’ın Radyasyon Formülü
5.2.3 Einstein’ın Planck Formülünü Türetmesi
5.3 Fotoelektrik Etki
5.4 Compton Etkisi
5.4.1 Deneyler
5.4.2 Compton Kaymasının Türetimi
Problemler
6. Elektron
6.1 Serbest Elektronların Üretilmesi
6.2 Elektronun Boyutu
6.3 Elektronun Yükü
6.4 Elektronun e/m Özel Yükü
6.5 Elektron ve Diğer Parçacıkların Dalga Karakteri
6.6 Atomlarla Girişim
Problemler
7. Madde Dalgalarının Bazı Temel Özellikleri
7.1 Dalga Paketleri
7.2 İhtimalci Yaklaşım
7.3 Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi
7.4 Enerji-Zaman Belirsizlik Bağıntısı
7.5 Bağlı Haller İçin Belirsizlik Bağıntılarının Bazı Sonuçları
Problemler
8. Hidrojen Atomunun Bohr Modeli
8.1 Spektroskopinin Temel Prensipleri
8.2 Hidrojen Atomunun Optik Spektrumu
8.3 Bohr Postülatları
8.4 Bazı Sayısal Sonuçlar
8.5 Çekirdeğin Hareketi
8.6 Hidrojen Benzeri Atomların Spektrumları
8.7 Müyonik Atomlar
8.8 Çarpışmalar Yoluyla Kuantum Sıçramalarının Uyarılması
8.9 Sommerfeld’in Bohr Modelini Genişletmesi ve İkinci Bir Kuantum Sayısının Varlığının Deneysel İspatı
8.10 Relativistik Kütle Değişimiyle Yörünge Dejenereliğinin Kaldırılması
8.11 Bohr-Sommerfeld Teorisinin Sınırları, Karşılıklılık Prensibi
8.12 Rydberg Atomları
8.13 Pozitronyum, Müyonyum ve Antihidrojen
Problemler
9. Kuantum Teorisinin Matematiksel Çerçevesi
9.1 Bir Kutuda Parçacık
9.2 Schrödinger Eşitliği
9.3 Kuantum Teorisinin Kavramsal Temelleri
9.3.1 Gözlemler, Ölçüm Değerleri ve İşlemciler
9.3.2 Momentum Ölçümü ve Momentum Olasılığı
9.3.3 Ortalama Değerler ve Beklenen Değerler
9.3.4 İşlemciler ve Beklenen Değerler
9.3.5 Dalga Fonksiyonunu Belirleyen Eşitlikler
9.3.6 Eş Zamanlı Gözlenebilirlik ve Yer Değiştirme Bağıntıları
9.4 Kuantum Mekanik Titreşici
Problemler
10. Hidrojen Atomunun Kuantum Mekaniği
10.1 Bir Merkezi Alanda Hareket
10.2 Açısal Momentum Özfonksiyonları
10.3 Merkezi Alanda Radyal Dalga Fonksiyonları*
10.4 Hidrojenin Radyal Dalga Fonksiyonları
Problemler
11. Alkali Atomların Spektrumlarındaki Yörünge
Dejenereliğinin Kaldırılması
11.1 Kabuk Yapısı
11.2 Perdeleme
11.3 Terim Diyagramı
11.4 İç Kabuklar
Problemler
12. Yörünge ve Spin Manyetizma. İnce Yapı
12.1 Giriş ve Genel Bakış
12.2 Yörünge Hareketinin Manyetik Momenti
12.3 Bir Manyetik Alanda Dönme ve Yönlenme
12.4 Elektronun Spin ve Manyetik Momenti
12.5 Einstein-de Haas Metoduyla Jiromanyetik Oranın Tespiti
12.6 Stern ve Gerlach Tarafından Yönsel Kuantumlanmanın Tespiti
12.7 İnce Yapı ve Spin-Yörünge Çiftlenmesi: Genel Bakış
12.8 Bohr Modelinde Spin-Yörünge Yarılmasının Hesaplanması
12.9 Alkali Atomların Seviye Şeması
12.10 Hidrojen Atomunun İnce Yapısı
12.11 Lamb Kayması
Problemler
13. Bir Manyetik Alanda Atomlar:
Deneyler ve Bunların Yarıklasik Açıklanması
13.1 Bir Manyetik Alanda Yöne Bağlı Kuantumlanma
13.2 Elektron-Spin Rezonansı (ESR)
13.3 Zeeman Etkisi
13.3.1 Deneyler
13.3.2 Klasik Elektron Teorisiyle Zeeman Etkisinin Açıklanması
13.3.3 Vektör Modeliyle Normal Zeeman Etkisinin Tanımlanması
13.3.4 Anormal Zeeman Etkisi
13.3.5 Spin-Yörünge Çiftenimiyle Manyetik Momentler
13.4 Paschen-Back Etkisi
13.5 Çifte Rezonans ve Optik Pompalama
Problemler
14. Manyetik Alanda Atomlar: Kuantum Mekanik Ele Alış
14.1 Normal Zeeman Etkisinin Kuantum Teorisi
14.2 Elektron ve Proton Spinlerinin Kuantum Teorik Olarak Ele Alınması
14.2.1 Açısal Momentum Olarak Spin
14.2.2 Spin İşlemcileri, Spin Matrisleri ve Spin Dalga Fonksiyonları
14.2.3 Manyetik Alanda Bir Spinin Schrödinger Eşitliği
14.2.4 Beklenen Değerlerle Spin Dönmesinin Tanımlanması
14.3 Spin Yörünge Çiftlenimiyle Anormal Zeeman Etkisinin Kuantum Mekaniksel Olarak Ele Alınması*
14.4 Bir Sabit ve Bir Zaman Bağımlı Karşılıklı Birbirlerine Dik Manyetik Alanlarda Spin İçin Kuantum Teorisi
14.5 Bloch Eşitlikleri
14.6 Elektronun Relativistik Teorisi: Dirac Eşitliği
Problemler
15. Elektrik Alanda Atomlar
15.1 Stark Etkisi Gözlemleri
15.2 Lineer ve Karesel Stark Etksinin Kuantum Teorisi
15.2.1 Hamiltoniyen
15.2.2 Karesel (Kuadratik) Stark Etkisi.
Dejenerasyonsuz Perturbasyon Teorisi*
15.2.3 Lineer Stark Etkisi, Dejenereliğin Varlığında Pertürbasyon Teorisi*
15.3 Bir Ahenkli Radyasyon Alanıyla İki Seviyeli Bir Atomun Etkileşmesi
15.4 Spin ve Foton Yansımaları
15.5 Kuantum Elektrodinamiğine Bir Bakış*
15.5.1 Alan Kuantumlanması
15.5.2 Kütle Yeniden Normalleştirilmesi ve Lamb Kayması
Problemler
16. Optik Geçişlerin Genel Kanunları
16.1 Simetriler ve Seçim Kuralları
16.1.1 Optik Matris Elemanları
16.1.2 Dalga Fonksiyonlarının Simetri Davranışı İle İlgili Örnekler
16.1.3 Seçim Kuralları
16.1.4 Seçim Kuralları ve Multipol Radyasyon*
16.2 Çizgi Genişlikleri ve Çizgi Şekilleri
17. Çok-Elektronlu Atomlar
17.1 Helyum Atomunun Spektrumu
17.2 Elektron İticiliği ve Pauli İlkesi
17.3 Açısal Momentumun Çiftlenmesi
17.3.1 Çiftlenme Mekanizması
17.3.2 LS Çiftlenimi (Russell-Saunders Çiftlenimi)
17.3.3 jj Çiftlenimi
17.4 Çok Elektronlu Atomların Manyetik Momentleri
17.5 Çoklu Uyarmalar
Problemler

18. X-Işını Spektrumları, İç Kabuklar
18.1 Giriş Notları
18.2 Dış Kabuklardan Kaynaklanan X-Radyasyonu
18.3 X-Işını Frenleme Spektrumları
18.4 Salınım Çizgi Spektrumları: Karakteristik Radyasyon
18.5 X-Işını Spektrumlarının İnce Yapısı
18.6 Soğurma Spektrumları
18.7 Auger Etkisi
18.8 Fotoelektron Spektroskopisi (XPS) ve ESCA
Problemler
19. Periyodik Sistemin Yapısı, Elementlerin Taban Halleri
19.1 Periyodik Sistem ve Kabuk Yapısı
19.2 Elektron Konfigürasyonundan Atomik Terim Şemasına Geçiş.


Atomların Taban Halleri
19.3 Atomların Uyarılmış Halleri ve Mümkün Elektronik Konfigürasyonlar.
Tamam Terim Şeması
19.4 Çok-Elektron Problemi. Hartree-Fock Yöntemi*
19.4.1 İki Elektron Problemi
19.4.2 Karşılıklı Etkileşim Yokluğunda Çok Elektronlu Sistem
19.4.3 Elektronların Coulomb Etkileşmesi. Hartree ve Hartree-Fock Yöntemleri

Problemler
20. Çekirdek Spini, Aşırı İnce Yapı
20.1 Atomik Spektrumlarda Atom Çekirdeğinin Etkisi
20.2 Atom Çekirdeklerinin Spin ve Manyetik Momenleri
20.3 Aşırı İnce Yapı Etkileşmesi
20.4 Hidrojen Atomu, Sodyum Atomu ve Hidrojen Benzeri 83Bi82+
İyonunun Taban Halindeki Aşırı İnce Yapısı
20.5 Bir Dış Manyetik Alanda Aşırı İnce Yapı, Elektron Spin Rezonansı
20.6 Çekirdek Spini ve Manyetik Momentlerin Doğrudan Ölçülmesi, Nükleer Manyetik Rezonans
20.7 Nükleer Manyetik Rezonansın Uygulamaları
20.8 Çekirdek Elektrik Kuadrupol Momenti
Problemler
21. Lazer
21.1 Lazer İçin Bazı Temel Kavramlar
21.2 Oran Eşitlikleri ve Lazer Işığı Salma Şartları
21.3 Lazer Işığının Genlik ve Fazı
Problemler
22. Optik Spektroskopinin Modern Yöntemleri
22.1 Klasik Yöntemler
22.2 Kuantum Vurmaları
22.3 Doppler Etkisiz Doyma Spektroskopisi
22.4 Doppler Etkisiz İki Foton Soğurması
22.5 Seviye-Kesişme Spektroskopisi ve Hanle Etkisi
22.6 Atomların Lazerle Soğutulması
22.7 Yıkıcı Olmayan Tek-Foton Tespiti- Rezonant Boşlukta Atom Fiziğinin Bir Uygulaması
Problemler
23. Kuantum Fiziğindeki Gelişmeler:
Daha Derin Anlayış ve Yeni Uygulamalar
23.1 Giriş
23.2 Üst Üste Gelme İlkesi, Girişim, İhtimal ve İhtimal Genlikleri
23.3 Schrödinger’in Kedisi
23.4 Ahenksizlik
23.5 İç İçe Girme
23.6 Einstein-Podolsky-Rosen (EPR) Paradoksu
23.7 Bell Eşitsizlikleri ve Gizli-Değişken Hipotezleri
23.8 Bell Eşitsizliklerinin Denenmesiyle İlgili Deneyler
23.9 Kuantum Bilgisayarları*
23.9.1 Tarihsel Notlar
23.9.2 Sayısal Bilgisayarlar Hakkında Özet Bilgiler
23.9.3 Kuantum Bilgisayarlarının Temel Kavramları
23.9.4 Ahenksizlik ve Hata Düzeltme
23.9.5 Kuantum Bilgisayarı ile Sayısal Bilgisayarın Karşılaştırılması
23.10 Kuantum Bilgi Teorisi
23.11 Bose-Einstein Yoğunlaşması
23.11.1 İstatistik Mekaniğin Özeti
23.11.2 Deneysel Keşif
23.11.3 Bose-Einstein Yoğunlaşmasının Kuantum Teorisi
23.12 Atom Lazeri
Problemler
24. Kimyasal Bağlanmanın Kuantum Teorisinin Temelleri
24.1 Giriş Notları
24.2 Hidrojen Molekülü İyonu
24.3 Tünel Etkisi
24.4 H2 Hidrojen Molekülü
24.5 Kovalent-İyonik Rezonans
24.6 Hund-Mulliken-Bloch Hidrojen Bağlanma Teorisi
24.7 Melezleşme
24.8 C6H6 Benzen’in p Elektronları
Problemler
Ekler
A. Dirac Delta Fonksiyonu ve Bağsız Uzayda Serbest Bir

Parçacığın Dalga Fonksiyonunun Normalleştirilmesi

B. Hamilton İşlemcisi, Özfonksiyonları ve Özdeğerlerinin Bazı Özellikleri
C. Heisenberg’in Belirsizlik İlkesinin Türetimi
Problemlerin Çözümleri
Özel Okuma Kitapları
Söz Dizini
Atom Fiziğinin Temel Sabitleri (Ön Kapağın İç Kısmında)
Enerji Dönüşüm Tablosu (Arka Kapağın İç Kısmında)

 

Felsefenin Temel İlkeleri – Giriş Bölümü, Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında Paris İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır.
GİRİŞ
I . Felsefe Nedir?
II . Niçin felsefeyi incelemeliyiz?
III . Hangi felsefe incelenmeli?
a) Hangi felsefe incelenmeli?
b) Bilimsel bir felsefe: diyalektik materyalizm
IV . Vargı: teori ve pratiğin birliği

“FELSEFE”, işte öyle bir sözcük ki, her şeyden önce, emekçilerin pek çoğunda hiç de güven uyandırmaz. Emekçiler der ki, filozof, ayakları yere basmayan kimsedir. Yiğit insanları “felsefe yapmaya” çağırmak, belki de onları ip üstünde bir cambazlık gösterisine çağırmak gibi bir şeydir diye düşünürler. Bu gösteriden sonra başımız dönecek…
Felsefe çok kez şöyle görünür: gerçeklikle ilgisi olmayan bir fikir oyunu; birkaç bilgicin ayrıcalığında olan karanlık bir oyun; ve alınteriyle yaşayan insanlara pek de yararı olmayan herhalde tehlikeli bir oyun.
Büyük bir Fransız filozofu, Descartes, bizden çok önce, bazı kimselerin felsefeyi karanlık ve tehlikeli bir oyun durumuna indirgemek istemelerini suçlamıştı. Sahte fllozofları şöyle nitelendiriyordu:
“… Yararlandıkları meziyetlerin ve ilkelerin anlaşılmazlığı (sayfa 25) nedeniyle, her şeyi bilirlermiş gibi, çekinmeden her konuda konuşabilirler; ve en kurnaz ve en beceriklilere karşı, onları inandırma olanağına sahip olmaksızın, tüm söylediklerini savunabilirler; bu bakımdan, böyleleri, bence gözleri gören biriyle eşit koşullarda dövüşebilmek için onları çok karanlık bir mahzenin dibine çeken bir köre benzerler.”[1]
Bizim amacımız, okuru “karanlık bir mahzenin dibine” götürmek değil. Karanlığın, kötülüklere elverişli olduğunu biliyoruz. Karanlık ve zararlı bir felsefe vardır; ama Descartes’ın da dediği gibi, aydınlık ve iyilikçi bir felsefe de vardır, Gorki bu felsefe için şöyle diyordu:
“Benim felsefeyi alaya aldığımı sanmak bir hata olur; hayır, ben felsefeden yanayım, ama aşağıdan, yeryüzünden, emeğin süreçlerinden gelen, doğa olaylarını inceleyerek doğanın güçlerini insanın hizmetine koyan bir felsefeden yanayım. İnanıyorum ki, düşünce, ayrılmaz bir şekilde çabaya bağlıdır, ve oturmuş, yatmış, hareketsiz bir durumda bulunan düşünceden yana değilim.”[2]
Felsefenin İlkeleri’ne bu Giriş’in amacı, felsefeyi genel olarak tanımlamak, sonra da neden felsefe okuyup öğrenmemiz gerektiğini ve hangi felsefeyi okuyup öğrenmemiz gerektiğini göstermektir.

I. FELSEFE NEDİR?

Tarihin tanıdığı en büyük düşünürlerin birkaçını yetiştirtniş olan eski Yunanlılar, felsefeden, bilgi sevgisini anlıyorlardı. Philosophia’nın (Philo, sevgi; sophia, bilgi) sözcük anlamı budur, felsefe de buradan gelir.
“Bilgi”, “dünyayı ve insanı bilme” demektir. Bu bilme belirli davranış kurallarının anlatılmasına, yaşam karşısında belirli bir tavır takınılmasına olanak veriyordu. Bilge, her durumda, dünyayı ve insanı bilmeye dayanan bu kurallara (sayfa 26) göre hareket eden insandı.
Felsefe sözcüğü, o çağdan beri tutundu kaldı, çünkü bir gereksinmeyi karşılıyordu. Sık sık, dünya konusundaki görüşlerin çeşitliliğine göre, çok farklı anlamlar aldı. Ama felsefenin en kalımlı anlamı şöyledir: “Genel bir dünya anlayışıdır ki, bu anlayıştan, belli bir davranış tarzı çıkabilir.”
Ülkemizin tarihinden alınmiş bir ömek, bu tanımlamayı daha iyi açıklayacaktır:
18. yüzyılda, Fransa’nın burjuva filozofları, bilimlere dayanarak, dünyanın bilinebilir olduğunu düşünüyor ve bunu öğretiyorlardı; buradan, dünyanın, insanın iyiliği için değiştirilebileceği sonucuna varılıyordu. Ve birçoğu, örneğin, İnsan Ruhundaki Gelişmeler Üzerine Tarihsel Bir Tablo Taslağı’nın (1794) yazan Condorcet, sonuç olarak, insanın gelişebileceğini, daha iyi olabileceğini ve toplumun da daha iyi olabileceğini kabul ediyordu.
Bir yüzyıl sonra, gene Fransa’da, burjuva filozoflarının çoğunluğu, tersini, yani dünyanın bilinemeyeceğini, “şeylerin aslı”nı bilemediğimizi ve hiçbir zaman da bilemeyeceğimizi düşünüyorlar ve bunu öğretiyorlardı. Ve dünyayı dönüştürmek istemenin saçma olduğu kanısı da, bu sonuçtan çıkarılıyordu. Elbette ki, doğa üzerinde etki yapabileceğimizi kabul ediyorlardı, ama, “şeylerin aslı” bilinemeyeceği için, doğa üzerindeki etki de ancak yüzeyde kalan bir etki olabilirdi. İnsana gelince, o, her zaman olmuş olduğu gibidir ve her zaman o olacaktır. Bir “insan doğası” vardır ki, bunun sırrını biz bilemeyiz. “Öyleyse, toplumu iyileştirmek için kafa yormak neye yarar?”
GÖRÜYORUZ Kİ, dünya anlayışı (yani felsefe), yararı olmayan bir sorun değildir. Çünkü birbirine karşıt iki anlayış, birbirine karşıt pratik sonuçlara götürmektedir.
Gerçekten de. 18. yüzyıl filozofları, toplumu dönüştürmek istiyorlar; çünkü o zaman devrimci sınıf olan ve feodaliteye karşı savaşım veren burjuvazinin çıkarlarını ve dileklerini ifade ediyorlardı. 19. yüzyılın filozoflarına gelince, bunlar (sayfa 27) (ister gizlesinler, ister gizlemesinler), artık tutucu olan bu burjuvazinin, artık egemen sınıf olan ve proletaryanın devrimci yükselişinden korkan burjuvazinin çıkarlarını ifade ediyorlar. Burjuvazi, kendisine en iyi payı veren bir dünyada değiştirilecek hiçbir şey olmadığı kanısındadır. Filozoflar, insanları, toplumu değiştirmeye çalışan bütün girişimlerden döndürürlerken, bu gibi çıkarları haklı gösteriyorlar. Örnek: olgucular (pozitivistler) (en başta geleni, Auguste Comte, birçok kimsenin gözünde bir “toplumsal reformcu”dur; ama gerçekten, o, burjuvazinin egemenliğinin sonsuz olduğuna kuvvetle inanır, ve onun “toplumbilim”i üretici güçlerden ve üretim ilişkilerinden habersizdir,[3] bu da, bu toplumbilimi güçsüzlüğe mahkum eder); seçmeciler (eklektikler), (en başta geleni, Victor Cousin, burjuvazinin resmi filozofu oldu; o, “doğru”, “güzel”, “iyi”, “adalet” vb. adına, proletaryaya yapılan baskıyı ve hele 1848 Haziranında kitle halinde kurşuna dizilmelerini haklı gösteriyordu); bergsonculuk (burjuvazinin, 1900 yıllarında, yani emperyalizm çağında, onur direğinde taşıdığı Bergson, bütün aklını, insanı somut gerçekten, dünya üzerinde etki yapmaktan, toplumun biçimini değiştirmek için savaşımdan döndürmeye veriyor; insan, kendisini, kendi “iç benliği”ne, “iç” yaşamına feda etmelidir; geriye kalan hiç de önemli değildir ve sonuç olarak, başkalarının emeğinden yararlananlar güven içinde rahat rahat uyuyabilirler).
Demek ki, aynı toplumsal sınıf, Fransız burjuvazisi, bir yüzyıldan ötekine, birbirinden tamamen farklı iki felsefeye sahip oldu; çünkü 18. yüzyılda devrimci olan burjuvazi, 19. yüzyılda tutucu, ve hatte gerici olmuştu. Hiçbir şey şu iki metni karşılaştırmaktan daha anlamlı değildir. Birincisi, burjuva devrim, 1789 tarihini taşıyor. Yazar, şu sözleriyle yeni zamanları selamlamayan bir burjuva devrimci Cammille Desmoulins’dir: “Evet, bu uğurlu Devrim, bu yeniden canlanma tamamlanacak; hiçbir güç ona engel olacak durumda değildir. Felsefenin, özgürlüğün ve yurtseverliğin yüce etkisi! (sayfa 28) Biz yenilmez olduk.”[4]
Ve işte öteki metin, 1848 tarihini taşıyor. iktidardaki sınıfının, proletaryaya karşı çıkarlarını savunan burjuva devlet adamı M. Thiers’nin sözleri:
“Ah! Eskisi gibi olsaydı. Okullara hep rahipler ya da onların yardımcıları baksaydı, şimdi okulların halk çocukları için gelişmesine karşı çıkmamış olacaktım. Pekçoğu insana tiksinti veren şu laik öğretmenler yerine başka bir şey istiyorum; kardeşleri istiyorum, her ne kadar eskiden onlara karşı güvensizlik duydumsa da artık din adamlarının etkisinin salt egemen olmasını istiyorum; papazın etkisinin, olduğundan da daha güçlü olmasını talep ediyorum; çünkü, insana, zevkine bak, çünkü … sen, bu ölümlü dünyada kendi küçük mutluluğunu [asıl metinde de altı çizilmiş] yaratmak için bulunuyorsun, ve bu mutluluğu şimdi içinde bulunduğun durumda bulamıyorsun, bencilliği, sana bu mutluluk payını vermeyi reddeden zengine korkmadan vur; zenginin fazla servetini elinden alarak, kendi rahatını ve seninle aynı durumda olanların hepsinin mutluluğunu sağlayacaksın, diyen felsefe için değil, tersine, insana acı çekmek için dünyada bulunduğunu öğreten bu iyi felsefenin yayılması için yalnızca rahipler sınıfına güveniyorum.”[5]
Görülüyor ki, Thiers, felsefeyle ilgileniyor. Neden? Çünkü felsefenin bir sınıf niteliği vardır. Her ne kadar filozofların, genel olarak, bundan kuşkuları yoksa da, kesindir bu. Ama, her dünya anlayışının pratik bir anlamı vardır: bazı sınıflara yararlı, ötekilere zararlı olur. Göreceğiz ki, marksizmin de bir sınıf felsefesi vardır.
Burjuva devrimci Camille Desmoulins, felsefeyi, devrimin hizmetinde bir silah gibi görürken; tutucu Thiers, felsefeyi toplumsal gericiliğin hizmetinde bir silah olarak görür: “İyi felsefe”, emekçileri boyun eğmeye çağıran felsefedir. Daha sonra Komün yandaşlarını kurşuna dizdirecek olan (sayfa 29) adam, işte böyle düşünüyor.

II. NİÇİN FELSEFEYİ İNCELEMELİYİZ?

Bugün, Birleşik Devletler’de olduğu gibi Fransa’da da M. Thiers’nin ardından gelenler, marksistler hakkında fikir davaları açıyorlar. Yalnız marksistleri değil ellerinden gelse onların felsefesini de yok etmek istiyorlar. M. Thiers’nin, Komün yandaşlarıyla birlikte onların toplumsal gelişme fikirlerini öldürmek istemesi gibi. İşçilerin ve genel olarak emekçilerin görevi bununla çizilmiş oluyor; bu görev, sömürücülere hizmet eden felsefenin karşısına, sömürücülere karşı savaşıma yardımcı olabilecek bir felsefe çıkarmaktır. Şu halde, felsefe okuyup öğrenmek, emekçiler için çok önemlidir. Bu önem, zaten olgularla karşılaşılınca kendini gösterir.
Olaylar, günümüzün egemen sınıfı burjuvazinin, ülkemizin tüm emekçileri üzerinde sürdürdüğü baskı siyasetinin gitgide sertleştiğini ortaya koymaktadır: işsizlik ve yaşam pahalılığı, gençlere kapıların kapanması, toplumsal yasalara, grev hakkına, demokratik özgürlüklere saygı gösterilmemesi, baskı, silahlı saldırı (14 Temmuz 1953′te Paris’te), ülkenin Amerikan emperyalizmi tarafından sömürgeleştirilmesi, kanlı ve yıkıcı Vietnam Savaşı, Wehrmacht’ın yeniden canlandırılması vb., vb.. Bu durumda, emekçiler, kendilerine şunu sormalıdır: Bu durumdan nasıl kurtulmalı? Olanların niçinini bilmek gereksinmesi, gittikçe daha genel, gittikçe daha had bir durum alıyor. Savaş tehlikesi nereden geliyor? Faşizm nereden geliyor? Yoksulluk nereden geliyor? Ülkemizin emekçileri, olup bitenleri anlamak istiyorlar, bu durumu değiştirmek için anlamak istiyorlar.
Ama o zaman, eğer felsefe bir dünya anlayışı, pratik sonuçları olan bir dünya anlayışı ise, dünyayı değiştirmek isteyen emekçiler için doğru bir dünya anlayışına sahip olmanın çok değerli bir şey olduğu açıkça ortaya çıkmaz mı? Nasıl ki, nişan tahtasını vurmak için doğru nişan almak gerekiyorsa.
Kabul edelim ki, tüm emekçiler, gerçeğin bilinemeyeceğini (sayfa 30) düşünüyorlar. O zaman, savaş, işsizlik, açlık karşısında kendilerini savunamayacaklardır. Başlarına gelen her şey, onlar için anlaşılmaz bir şey olarak kalacaktır, bunları bir alınyazısı olarak karşılayacaklardır. Burjuvazinin, emekçileri sürüklemek istediği nokta tamıtamına budur. Dolayısıyla kendi çıkarlarına uygun bir dünya anlayışını yaymak için hiçbir çareyi ihmal etmeyecektir. Örneğin “her zaman zenginler ve yoksullar olacaktır” gibi düşüncelerin yayılması böyle açıklanabilir. Ya da, “toplum bir cengel ormandır ve her zaman öyle olacaktır, o halde, herkes kendi başının çaresine bakmalıdır! Eğer başkasının seni yemesini istemiyorsan, sen başkasini ye. İşçi, ücretlerinizi hep birlikte savunmak için iş arkadaşlarınla birleşeceğine, arkadaşlarının zararına patronun lütuflarını kazanmaya bak. Kadın memur, patronun metresi olmaya çalış, güzel bir yaşamın olur. Boşver ötekiler ne olursa olsun…” gibi düşünceler.
Bu gibi düşünceleri (Reader’s Digest’in) Selection gibi dergilerde, “mide basını”nda bol bol bulabilirsiniz. Burjuvazi, emekçilerin bilincini, bu zehirle zehirlemek ister, onun için, emekçiler kendilerini bundan korumalıdırlar. Ayrıca bu zehir, çok çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar.
Bunun içindir ki, emekçiler hâlâ Franc-Tireur okuyorlar, bilmeksizin, günde onbeş franklık zehir satın alıyorlar. Bilmeksizin; çünkü, Franc-Tireur, bu gidiş iyi değildir ve bunun sonu kötü olacak diye tepiniyor, bağırıyor, ama Franc-Tireur, işlerin niçin iyi gitmediğini söylemeye ve nedenlerini göstermeye hiç yanaşmıyor, ve hele emekçilerin birliğini, “kurtulma”nın tek çaresi olan bu birliği önlemek ya da bozmak için elinden geleni yapıyor.
Bütün bu düşünceler, son tahlilde, bir dünya anlayışından, bir felsefeden doğuyor: Toplum dokunulmazdır, onu olduğu gibi kabul etmek gerekir, yani ya sömürüye katlanacaksın, ya da toplum içinde dirseklerinle ite ite kendine ufak bir yer açacaksın.
“Tanrım! daima başımıza gelen şeylerin niçinini ve nasıl olduğunu bilmeye çalışmak zorunda mıyız? Adaletsizlik her (sayfa 31) gün yapılıyor ve kuvvet, hakka üstün geliyor!”
İşte, burjuvazinin, emekçilerin çocuklarına sunduğu sayısız gazetelerden biri olan Super-boy’da bunları okuyabiliyoruz. Şiddet, insanı aşağılama, gerçekten de bunlar, fetih savaşını normal bir eylem haline getiren saldırgan burjuvazinin gereksinmelerine uygun gelen şeylerdir.
Burada Lenin’in, 1920′de Rusya Komünist Gençlik Birliklerinin III. Kongresinde söylediklerini anımsatmak yerinde olur. Lenin, kapitalist toplumu şöyle çiziyordu:
“Eski toplum şu ilkeye dayanıyordu: soy ya da soyul, başkaları için çaliş ya da başkalarını kendin için çalıştır, köle sahibi ol ya da köle ol. Doğal olarak, böyle bir toplumda yetişen insanlar, deyim yerindeyse, analarının sütüyle birlikte şu ruh halini, alışkanlığı, anlayışı da alırlar: ya bir köle sahibisin ya köle, ya da bir küçük mülk sahibi, bir küçük görevli, bir küçük memur, bir aydın — kısacası yalnızca kendini düşünen ve başkasını umursamayan bir insan.
“Eğer ben şu toprak parçacığını ekip biçiyorsam, başkaları benim için önem taşımaz; eğer bir başkası açsa, daha iyi, buğdayımı daha pahalı satacağım demektir. Eğer benim önemsiz bir hekim, mühendis, öğretmen, müstahdem olarak bir işim varsa, başkalarının benim için ne önemi var? Ola ki bu dünyanın güçlüleri karşısında dalkavukluk ede ede ve yaltaklana yaltaklana işimi koruma ve hatta sivrilme, bir burjuva olma başarısını göstereceğim.”[6]
Egemen burjuvazi için çok değerli olan bu eski felsefeye karşı kendi dışımızda ve kendi içimizde amansız bir savaş açmamız gerekir; çünkü bü felsefenin elinde, geleneklerden, boşinanlardan başka; basın, radyo, sinema gibi araçlar da var… Eski zehirli düşüncelere karşı bu savaşımı anarak: “Gerekiyorsa, büyük bir dürüstlükle kendi kendini yenile!”[7] diyen Barbusse’ün çağrısına uymak gerekir.
Umutsuzluk değil güven, yazgıya boyun eğme değil savaşım taşıyan yeni fikirler edinmeye çalışmak gerekir. Bu, (sayfa 32) emekçiler için, ikincil bir sorun değildir. Bu, varolmak ya da olmamak sorunudur, çünkü emekçiler, ancak bir dünya anlayışına onu gerçekten değiştirebilecekleri bir dünya anlayışına sahip oldukları zaman, sınıf baskısının üstesinden gelebileceklerdir.
Böylece, Gorki, Ana’da, çarlık Rusyası’nda, o zamana kadar her şeye boyun eğmiş, umutsuz, yaşlı bir kadının, kahramanca savaşan sosyalist oğlu sayesinde, halkının çektiği acıların kaynağını anladığı için, ve bu acılara bir son vermenin olanaklı olduğunu anladığı için, nasıl durdurulamaz bir devrimci haline geldiğini anlatır.
Savaşıma henüz başlayanlara, yazgıya boyun eğmeyi reddedenlere, felsefe öğrenmek yararsız olmayacaktır: Gerçekte yalnız nesnel bir dünya anlayışı, onlara savaşımlarının kanıtlarını verebilir.
Doğu bir teori olmaksızın, savaşım başarıya ulaşamaz. Bazıları, başarmak için, başarı koşullarının gerçekleşmesinin yeterli olduğunu sanırlar. Yanlıştır, çünkü, bu koşulları gerçekleştirmeyi bilmek de gerekir. Ve işler karmaşıklaştıkça, ne yapacağını bilmek, daha büyük bir önem kazanır.
Bu gözlemler, devrimci bir savaşım, sosyalizm ve komünizm için savaşım sözkonusu olduğu zaman değer kazanır. “Devrimci teori olmadan, devrimci eylem olmaz”, diyordu Lenin.
Ama bu gözlemler, aynı zamanda, başka amaçlar için yapılan savaşımda da: demokratik özgürlükler için savaşımda da, ekmek için ya da barış için savaşımda da değerlidirler.
Demek ki, pratik zorunluluk dolayısıyla, felsefeyi incelememiz, genel dünya anlayışıyla ilgilenmemiz gerekir.
Şimdi de, bize, dünyayı anlamak olanağını sağlayacak, bunun sonucu olarak dünyayı değiştirmek için savaşım vermek olanağını sağlayacak olan hangi felsefedir, bunu, daha yakından görelim. (sayfa 33)

III. HANGİ FELSEFE İNCELENMELİ?

a) Bilimsel bir felsefe: diyalektik materyalizm.

Eğer gerçeği (doğayı ve toplumu) değiştirmek istiyorsak, onu tanımak gerekir. İnsan, çeşitli bilimler yoluyla dünyayı tanır. Öyleyse, daha iyi bir yaşam için savaşımlarında, emekçilere yalnız bir tek bilimsel dünya anlayışı uygun düşebilir. Bu bilimsel anlayış, marksist felsefedir, diyalektik materyalizmdir.
Burada akla şöyle bir soru geliyor: “Bilim” ile “felsefe” arasında nasıl bir ayrım yapıyorsunuz? Birincisini ikincisiyle bir tutmuyor musunuz? Marksist felsefe, gerçekten de, bilimlerden ayrılamaz, ama onlardan ayırdedilir. Bilimlerin her biri (fizik, biyoloji, psikoloji vb.) gerçeğin tamamen belirli bir kesimine özgü yasaları incelemeyi ister. Diyalektik materyalizme gelince, onun ikili bir amacı vardır:
— diyalektik olarak, evrenin en genel yasalarını, fizik doğadan düşünceye kadar, canlı doğaya ve topluma geçerek, gerçeğin bütün görünümleri için ortak olan yasaları inceler. Önümüzdeki derslerde, bu yasaların incelenmesi ele alınacaktır. Ama, diyalektik materyalizmin kurucuları Marx ve Engels, diyalektiği, hiç akıldan çıkarmadılar. Bilimlerin ilerlemesi, onlara, felsefenin ortaya koyduğu en genel, bütün bilimler için ortak olan yasaları bulup ortaya koymak ve dile getirmek olanağını verdi.[8]
— materyalizm olarak, marksist felsefe, bilimsel bir dünya anlayışıdır, bilimsel, yani bilimlerin bize öğrettiklerine uygun tek dünya anlayışıdir. Öyleyse, bilimler neyi öğretirler? Evrenin maddi bir gerçek olduğu, insanın bu gerçeğe yabancı olmadığını, bu gerçeği bilebileceğini, ve bu sayede evreni değiştirebileceğini (çeşitli bilim kollarıyla elde edilen pratik sonuçların gösterdikleri gibi) öğretirler. Felsefi (sayfa 34) materyalizmin incelenmesini 8-11. derslerde ele alacağız. Marksist materyalizm, bilimlerle özdeş değildir, çünkü onun konusu, gerçeğin bu sınırlı yönü değildir (bu, bilimlerin konusudur), ama, dünyanın bütünüyle kavranmasıdır; bilginler marksist olmasalar bile, tüm bilimlerin alttan alta kabul ettikleri bir dünya anlayışıdır.
“Materyalist doğa görüşü, der Engels, doğanın olduğu gibi, yabancı bir şey katmadan, yalın biçimde kavranmasından başka bir şey değildir.”[9]
Bilimlerin her biri, “doğanın, olduğu gibi” bir yönünü inceler. Marksist felsefe ise, “doğanın, olduğu gibi, genel olarak kavranılması”dır. Onun için her ne kadar bilimlerle özdeşleşmese de, bilimsel bir felsefedir.
Diyalektik materyalizmin bilimlerle özdeşleşmediğini söyledik. Ama şimdi gördük ki, bilimler, zorunlu olarak diyalektiktir (çünkü, bilimler evrenin en genel yasalarını tanımazlıktan gelirlerse kurulamazlar) ve materyalisttir (çünkü bilimlerin konusu maddi evrendir). O halde, diyalektik materyalizm, bilimlerden ayrılamaz. Ancak bilimlere dayanarak ilerleyebilir, onlardan sentez yapar. Ama karşılık olarak da, ilerde göreceğımız gibi, bilimlere geniş ölçüde yardım eder. Öte yandan, kendini, bilimsel olmayan dünya anlayışlarını, anti-diyalektik ve anti-materyalist felsefeleri eleştirmek görevine verir.
Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerini topluma uygular, (bunu da 15-21. derslerde inceleyeceğiz).
Diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizm, bilimsel sosyalizmin ve bunun sonucu olarak komünizmin teorik temelini oluştururlar.
Stalin, bütün bu nitelikleri özetleyerek şöyle yazar:
“Marksizm, doğanın ve toplumun gelişmesinin yasalarının bilimidir, ezilen ve sömürülen sınıfların devriminin bilimidir, bütün ülkelerde sosyalizmin zaferinin bilimidir, komünist toplumun kuruluşunun bilimidir.”[10] (sayfa 35)

b) Devrimci bir felsefe: proletaryanın felsefesi.

Tamamen bilimsel ve, bilimsel olduğu gibi, kanıtlarını olgulardan —çünkü pratik, teoriyi doğrular— alan marksist felsefe, aynı zamanda, tarihsel rolü burjuvaziyi altetmek, kapitalizmi ortadan kaldınmak, sosyalizmi kurmak olan proletaryanın felsefesi, devrimci sınıf proletaryanın partisinin teorisidir.
Ondördüncü derste, proletaryayı marksizme bağlayan bağın önemi üzerinde yeniden duracağız. Ama bunu şimdiden açıklığa kavuşturmak uygun olur.
Eğer, gerçekten de, proletarya, marksist felsefeye bağlanıyorsa, bu felsefeyi kendine malediyorsa ve onu zenginleştiriyorsa, bu, proletaryanın, toplumu —kurbanı olduğu toplumu— değiştirme savaşımının, ona bu toplumu anlamak ve onu bilimsel olarak incelemek görevini yüklemesindendir. Burjuvazi, ayrıcalıklı sınıfının çıkarlarını savunurken, emek-gücünün sömürüsü üzerine kurulmuş bulunan egemenliğini unutturmaya çalışır. Kapitalist sömürü gerçeğini bile reddeder, günkü gerçeği kabul etmek, kendi sömürücü sınıf çıkarlarına aykırı olurdu. Sınıf çıkarları yüzünden, burjuvazi, gittikçe gerçeğe sırt çevirir.
Proletaryanın durumu tamamen başkadır. Boyunduruktan kurtulmayı isteyen sömürülen sınıfın çıkarı dünyaya doğrudan bakmaktır. Sömürücü sınıfın, sömürüyü sürdürmek için yalana gereksinmesi vardır; devrimci sınıfın ise sömürüden kurtulmak için gerçeğe gereksinmesi vardır. Devrimci görevini iyi yürütebilmek için, doğru bir dünya görüşüne gereksinmesi vardir.
Dünyaya doğrudan bakmak materyalizmdir.
Dünyaya gerçek gelişmesi içinde bakmak, diyalektik materyalizmdir (diyalektik, toplumun gelişmesini açıklayan yasaları inceler).
Diyebiliriz ki, bilimsel felsefe, diyalektik materyalizm, (sayfa 36) bundan dolayı, devrimci sınıfın, sömürüden kurtulabilmek için toplumu anlamakta çıkan olan sınıfın felsefesi olmuştur. Marksizm, proletaryanın bilimsel felsefesidir.
A. Jdanov eöyle demişti:
“Proletaryanın bilimsel felsefesi olan marksizmin ortaya çıkışı, felsefenin, köşesine çekilmişlerin bir uğraşı olduğu, dış dünya ile bağıntısı olmayan, yaşamdan ve halktan kopmuş, halka yabancı, az sayıda filozofun ve öğretilisinin oluşturdukları okulların tekelinde olan felsefe tarihinin eski dönemine son verir.
“Marksizm, bu çeşit bir felsefe okulu değildir. Tersine, marksizm, birkaç seçkinin, bir fikir aristokrasisinin tekelinde olan eski felsefenin aşılması olarak, ve felsefenin, kurtuluşları için savaşımda, proletarya yığınlarının elinde bilimsel bir silah haline geldiği büsbütün yeni bir dönemin başlangıcı olarak ortaya çıkar.”[11]
İşte biz, bu felsefeyi inceleyeceğiz, çünkü bilimsel felsefe, emekçilere, savaşımlarını aydınlatan ışığı verir. Emekçilere, ve yalnızca proietaryaya değil, devrimci proletaryanın müttefiği olan, kapitalist burjuvaziye karşı çıkarları aynı olan kol ve kafa emekçilerine, savaşımlarını aydınlatan ışığı verir. Demek ki, marksizmin, proletaryanın bilimsel felsefesinin incelenmesi, proleter olsun ya da olmasın burjuvazinin egemenliğine yardım eden yalanları yıkmak isteyen herkesin işidir. Her bilim gibi, marksist teoriyi, hangi sınıftan olursa olsun, her insan benimseyebilir: Bir burjuva, proletaryanın yanında yeralır, proletaryanın görüşünü benimserse, marksist olabilir.
Ama, marksizmi proletaryaya bağlayan çözülmez bağ, marksist felsefenin, proletaryanın felsefesinin, zorunlu olarak bilr parti felsefesi olduğu anlamamızı sağlar. Gerçekten de proletarya, toplumlar bilimine sahip bir devrimci parti olmadan, burjuvaziye karşı savaşım veremez. Bu fikir, Marx ve Engels tarafından Komünist Parti Manifestosu’nda (sayfa 37) açıklanmıştır ve Lenin de şöyle der: “Marx ve Engels, felsefede, başından sonuna kadar, hep belli bir yanın adamları oldular.”[12]

IV. VARGI: TEORİ VE PRATİĞİN BİRLİĞİ

Emekçiler için, ve özellikle proleterler için marksist felsefenin ineelenmesi bir lüks değildir: bu bir sınıf görevidir. Bu görevi yerine getirmemek, burjuva baskısına hizmet eden bilim-dışı ve gerici görüşlere alanı boş bırakmaktır, işçi hareketini, yolgösterici kılavuzdan yoksun bırakmaktır.
Burjuvazi, proletarya felsefesinden korkmakta ve her yola başvurarak onunla savaşmaktadır. On yıllar boyunca, marksizmi üniversitelerden uzaklaştırarak, marksist teorinin ışığını kapadı. Sonra, diyalektik materyalizmin etkisi büyüyünce (aynı zamanda işçi sınıfının otoritesi artınca) hile yapmak gerekti: o zaman burjuva ideologlarının havası değişti. Dediler ki: “Elbette, marksizm, eskiden iyiydi. Ama bugün, marksizm aşılmıştır.” Sayısız marksizmi “aşma” girişimleri, buradan ileri geliyor. Bütün bu girişimlerin, marksizmin felsefi temellerinin tasfiyesi ya da tahrifi, diyalektik materyalizmin tasfiyesi ya da tahrifi gibi hazırlık ve giriş niteliğinde bir ön işlemden geçmeleri anlamlıdır.
Burjuvazi, bu iş için, uluslararası sosyal-demokrasi liderlerinden gayretkeşçe bir yardım gördü. Özellikle, bizim ülkemizde Léon Blum’un yardımı. A l’echelle Humaine’de (1946), Marx’ın kuşku götürmez öğretilerini hiçe sayarak, sosyalizm için materyalist bir felsefenin gereğini yadsır. Ve Sosyalist Enternasyonalin liderleri, açıkça dinin kanatları altında yeralıyorlar: “Marksizm, diyalektik ve tarihsel materyalizm, sosyalizm için hiç de gerekli değiller; dinsel telkin de onun kadar değerlidir.”[13]
Bu görüşlerin, sınıf savaşımına, yani devrime yasak koymak gibi bir amaç taşıdığını ilerde göreceğiz. (sayfa 38)
Ama, susmak ve tahrif etmek, diyalektik materyalizmin ve tarihsel materyalizmin gerçeğini hiçbir şekilde değiştiremez. Gerçek gerçektir. Ve, örneğin, şu sırada, sosyalist ülkelere karşı, bir koalisyonda biraraya toplanmış olsalar bile, çeşitli kapitalist devletler arasındaki çelişkilerin gene de şiddetlendiği görülmektedir. Kapitalistlerin kendileri de bu durumu kabul ediyorlar. Marksist teoriyi geliştirdiği ve zenginleştirdiği SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları[14] adlı yapıtında, Stalin, bunu belirtmiş ve anlatmıştı.
Gerçekler ortadadır. Ve sosyalizmin başarısı, SSCB’de komünizmin kurulmaya başlamasından sonra halk demokrasisinin ilerleyişi, marksist-leninist işçi partisinin gelişmesi, marksist teorinin ne ölçüde güçlü olduğunu kanıtlamaktadır. Burjuva filozoflara gelince, onlar, ancak, kapitalizmin genel bunalımını (ve açıklamaksızın haklı göstermeye çalışarak) yazabilirler.
Marksist felsefeyi incelemeye başlayacak olanların hiçbir zaman unutmaması gereken bir nokta vardır. Devrimci proletaryanın bilimsel felsefesi, marksizm, hiçbir zaman teoriyi (yani bilgiyi) pratikten (yani eylemden) ayırmaz. Marx, Engels ve onların öğretilileri, aynı zamanda, hem düşünür, hem de eylem adamıydılar. Zaten teori ile pratik arasındaki bu organik bağdır ki, marksizme zenginleşmek olanağını sağladı: devrimci hareketin her aşaması, teoride yeni bir ileri hamleyi hazırladı. Eğer marksizmin verimliliğini ortaya koyan devrimci eyleme katılınmazsa, marksizmin ilkeleri sindirilemez. “Marksist teori bir dogma değil, eylem için bir kılavuzdur.”[15] (sayfa 39)

________________________________________
Dipnotlar

[1] Descartes, Discours de la Méthode (1637), Editions Sociales, Paris 1950, s.101
[2] Gorki, “Darkafalı ve Anekdotlar”, Les Petits-Bourgeois, Editions de la Nouvelle Critique, Paris 1949, s. 52, not.
[3] Üretici güçler ve üretim ilişkileri konusunda, onbeşinci derse bakınız.
[4] Aktaran: Albert Soboul, 1789, “L’An Un de la Liberté”, 2. baskı, Editions Sociales, Paris 1960, s. 63.
[5] Aktaran: Georges Cogniot, La Question Scolaire en 1848 et la Loi Falloux, Editions Hier et Aujourd’hui, s. 189.
[6] V.İ. Lenin, Gençlik Üzerine, Sol Yayınları, Ankara 1993, s. 227.
[7] Henri Barbusse, Paroles d’un Combattant, Flammarion, s. 10.
[8] Marksist teorinin biçimlenmesi konusunda birinci ve ondördüncü derslere bakınız.
[9] F. Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, Ankara 1996, s. 219, aktaran: J. Stalin, “Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm”, Leninizmin Sorunları, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 659.
[10] J. Stalin “A. Holopov Yoldaşa Mektup” (“Dil Üzerine”), Son Yazılar 1950-1953, Sol Yayınları, Ankara 1990, s. 58.
[11] Jdanov, Sur la littérature, la philosophie et la musique, Editions de la Nouvelle Critique, 1950, s. 44, 45.
[12] Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, Ankara 1993, s.380.
[13] Yeni “Sosyalist Enternasyonal”in Tüzüğü.
[14] Bkz: J. Stalin, Son Yazılar, 1950-1953, Sol Yayınları, Ankara 1990, s. 61-145.
[15] Histoire du Parti Communiste (Bolchévik) de l’USSR, Moscou 1949, §2, s. 394

 

Felsefenin Temel İlkeleri – 1. Ders: Diyalektik Yöntem, Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır.
Birinci Bölüm
Marksist Diyalektik Yöntemin İncelenmesi
Birinci Ders
Diyalektik Yöntem
I . Yöntem Nedir?
II . Metafizik Yöntem
a) Nitelikleri
b) Tarihsel Anlamı
III . Diyalektik Yöntem
a) Nitelikleri
b) Tarihsel Oluşumu
IV . Formel Mantık ve Diyalektik Mantık

“DİYALEKTİK materyalizm denmesinin nedeni, doğa olaylarını ele alış biçimi, araştırma ve tanıma yöntemi diyalektik, ve doğa olaylarını yorumlayışı ve anlayışı, teorisi materyalist olduğu içindir.”[1]

I. YÖNTEM NEDİR?

“Yöntem”den, bir amaca varılan yol anlaşılır. Descartes, Spinoza, Hegel gibi en büyük filozoflar, yöntem sorununu özenle incelemişlerdi; çünkü, onlar, gerçeğe varmanın en usa-uygun yolunu bulmayı kendilerine iş edinmişlerdi. Marksistler, anlık ve aldatıcı görünüşlerin ötesindeki gerçeğe doğrudan bakmak isterler; bu yüzden, yöntemin onlar için (sayfa 43) çok büyük bir önemi vardır. Yalnız bir tek bilimsel yöntem, dönüştürücü, devrimci bir eylemi, bilimsel dünya anlayışı içinde oluşturmak olanağını sağlar.
Diyalektik, materyalist bir dünya anlayışına tamıtamına uygun gelen tek yöntem, işte bu yöntemdir.
Bu incelemenin önümüzdeki altı dersini diyalektik yönteme ayıracağız. Ama, kendimizi, özet niteliğinde bir başlangıçla bu işe hazırlamamız uygun olur. Diyalektik yöntem (bilimsel olan) ile metafizik yöntem (bilimsel olmayan) arasında bir karşılaştırma, bunu kolaylaştıracaktır.

II. METAFİZİK YÖNTEM

a) Nitelikleri..

Bir çift sarı ayakkabı satın aldık. Belli bir süre sonunda, birçok tamirden taban ve topuk pençesinden, yamalandıktan vb. sonra, artık bunların aynı olmadığının farkına varmaksızın, hala “sarı ayakkabılarımı giyeceğim” deriz. Ama biz, ayakkabılarımızın ansızın değişmesini önemsemiyoruz, onları, hiç değişmemiş olarak, aynısı olarak kabul ediyoruz.
Bu örnek, metafizik yöntemin ne olduğunu anlamamıza yardım edecektir. Böyle bir yöntem, Engels’in deyişiyle şeyleri “kesin biçimleriyle”, değişmez olarak “meydana gelmiş gibi”[2] kabul eder. Hareket, ve bunun sonucu olarak, değişmenin nedenleri de, bu yöntemin dikkatinden kaçar.
Metafiziğin tarihsel bir incelemesini yapsaydık, bu inceleme, kendisi için yeterli olmayan gösterişsiz bir çift ayakkabıyı çok gerilerde bırakırdı. Kısaca belirtelim ki, “metafizik” sözcüğü, Yunanca, ötesi diye yorumlanabilen meta ve doğa bilimi demek olan fizik sözlerinden gelir. Metafiziğin konusu (özellikle Aristoteles’te), doğanın ötesinde bulunan varlığın incelenmesidir. Doğa, hareket halinde olduğu halde; doğaötesi (sayfa 44) varlık (doğaüstü varlık), değişmez ve sonsuzdur. Bazıları bu varlığa tanrı derler, bazıları ise Mutlak, vb… Yalnızca bilime dayanan materyalistler, bu varlığın imgesel olduğunu kabul ederler (9. derse bakınız). Ama eski Yunanlılar, hareketi açıklayamadıkları için, bazı Yunan filozofları, hareket halindeki doğanın da ötesine bir sonsuz ilke koymak zorunda kaldılar.
Şu halde metafizik yöntemden sözederken, hareketin ve değişmenin gerçeğini bilmeyen ya da bilmezlikten gelen bir yöntemi anlıyoruz. Ayakkabılarımızın artık aynı ayakkabılar olmadıklarını görmemek, metafizik bir tutumdur. Metafizik, durgunluk yararına hareketi, özdeşlik yararına değişmeyi bilmez. “Güneş altında yeni hiçbir şey yoktur” der. Kapitalizmin sonsuz olduğuna, kapitalizmin insanlarda oluşturduğu ya da sürdürdüğü kötülüklerin ve kusurların (ahlak bozukluğunun, bencilliğin, hunharlığın vb.) her zaman varolacaklarına inanmak, metafizikçi gibi uslamlamaktır. Metafizikçi, hayalinde, sonsuz, yani değişmez bir insan canlandırır.
Niçin? Çünkü, metafizikçi, insanı, çevresinden, toplumdan ayırır. Der ki: “Bir yanda insan, öte yanda toplum. Kapitalist toplumu yıkıyorsunuz, sosyalist bir toplumu kuracaksınız. Ya sonra? İnsan, insan kalacaktır.” Burada metafiziğin bir ikinci çizgisini yakalıyoruz: Metafizik, gerçekte birbirinden ayrılmaz olanı, keyfi olarak ayırıyor. İnsan, gerçekte, toplumların tarihinin bir ürünüdür: İnsan, toplumun dışında değildir, ancak, toplumdadır. Metafizik yöntem, gerçekte birlik olanı ayırır. Şeyleri kesin [değişmez] olarak sınıflandırır. Ömeğin der ki: siyaset burada, sendika orada. Kuşkusuz siyaset ve sendika iki ayrı şeydir. Ama yaşam deneyimi bize gösteriyor ki, siyaset ile sendika, birbirlerinden çok az ayrılır. Sendikada olup bitenler siyaset üzerinde de etki yapar; ve tersine, siyasal eylemin de (devlet, partiler, seçimler, vb.) sendika üzerinde bir karşı etkisi vardır.
Bölmelere ayırma, metafizikçiyi, her durumda şöyle uslamlamaya götürür: “Bir şey, ya budur, ya şudur. Aynı zamanda (sayfa 45) hem bu hem şu olamaz.” Örnek: Demokrasi diktatörlük değildir; diktatörlük demokrasi değildir. Öyleyse, bir devlet, ya demokrasidir, ya diktatörlüktür. Peki yaşam bize ne öğretiyor? Yaşam, bize bir ve aynı devletin aynı zamanda hem diktatörlük, hem demokrasi olabileceğini öğretiyor. Burjuva devlet, (örneğin Birleşik Devletler’de) bütün haklara, bütün iktidara sahip olan bir büyük para sahipleri azınlığı için demokrasidir; çoğunluk üzerinde, ancak aldatıcı hakları olan küçük insanlar üzerinde diktatörlüktür. Halk devleti (örneğin Çin’de), halk düşmanlarına karşı, devrimci zaferin iktidardan uzaklaştırdığı sömürücü azınlık için bir diktatörlüktür; büyük çoğunluk için, ezilmekten kurtulmuş emekçiler için demokrasidir.
Kısacası, metafizikçi, şeyleri kesin (değişmez) olarak tanımladıği için (şeyler ne iseler öyle kalacaklardır!), ve birbirlerinden özenle ayırdığı için, onları, tamamen uzlaşmaz olarak birbirinin karşısına koyar. İki karşıtın aynı zamanda olamayacağını düşünür. Bir varlık ya canlıdır, ya ölüdür, der. Bir varlığın aynı zamanda hem canlı, hem ölü olabilmesi, ona anlaşılmaz görünür: bununla birlikte, ömeğin, insan bedeninde, her an yeni hücreler, ölmekte olan hücrelerin yerlerini alırlar: bedenin yaşamı, açıkça bu karşıt güçler arasındaki sürekli bir savaşımdır.
Değişmenin reddi, ayrılmaz olanın ayrılması, karşıtların sistemli olarak dıştalanması, işte metafizik yöntemin çizgileri bunlardır. Bunları, önümüzdeki derslerde, diyalektik yöntemin özelliklerini belirleyen çizgilerin karşısına koyarak daha yakından inceleme olanağını bulacağız. Ama, daha şimdiden, gerçeğin araştırılmasına ve yeryüzünde eyleme gelince, metafizik yöntemin tehlikelerini sezebiliriz. Metafizik, gerçeğin sürekli değişen özünü, kaçınılmaz olarak, unutur: Sonsuz derecede zengin olan bu gerçeğin bir tek görünümü ile her karşılaştığında, onu görmek istemez, ve bütünü kısımlarından birine, bütün ormanı onu oluşturan ağaçlardan birine götürmek istemez. Diyalektiğin yaptığı gibi, kendini gerçeğe uydurmaz, ama canlı gerçeği kendi ölü çerçeveleri (sayfa 46) içine hapsolmaya zorlar. Başarısızlığa mahkum bir çaba.
Eski bir Yunan efsanesi, Procrust adlı bir haydudun kötülüklerini anlatır: Bu haydut kurbanlarını bir yatağa yatırırmış. Eğer kurbanı yatağa sığmayacak kadar büyükse, haydut, onun bacaklarını yatağın boyuna göre keser; eğer kurbanın boyu yataktan küçükse, ayaklarını gererek uzatırmış… İşte metafizik de gerçekleri böyle baskı altında tutar. Ama gerçekler inatçıdırlar.

b) Tarihsel anlamı.

Hareket halindeki nesneleri çizmeyi bilmeden, önce onları hareketsiz çizmeyi öğrenmek gerekir. Bu, biraz da insanlığın tarihidir. İnsanlık, henüz diyalektik bir yöntemi özümleyebilecek düzeyde olmadığı zamanlarda, metafizik yöntem ona büyük hizmetlerde bulundu.
“Hegel”in ‘metafizik’ yöntem dediği, verilmiş ve değişmez nesneler olarak düşünülen şeylerin incelenmesiyle uğraşmayı yeğleyen ve kalıntıları hâlâ zihinlere musallat olan eski araştırma ve düşünme yönteminin doğruluğu, zamanında, tarihsel olarak ortaya çıkmıştır. Süreçleri [yani hareketleri ve dönüşümleri] incelemeden önce şeyleri incelemek gerekiyordu. Bir şeyde oluşmuş değişiklikleri gözlemlemeden önce şu ya da bu şeyin ne olduğunu bilmek gerekiyordu. Ve bu, doğa bilimlerinde de böyle oldu. şeyleri, kesin biçimleriyle oluşmuş şeyler olarak ele alan eski metafizik, ölü ve canlı şeyleri kesin biçimleriyle oluşmuş olarak inceleyen bir doğa biliminin ürünü idi.”[3]
Başlangıcında doğa bilimi başka türlü davranamazdı. İlkin, canlı türleri tanımak, onları özenle birbirlerinden ayırdetmek, sınıflandırmak gerekiyordu: bir bitki bir hayvan değildir, bir hayvan bir bitki değildir vb.. Fizikte de gene aynı: birbirine karıştırma tehlikesi karşısında ilkin ısıyı, ışığı, (sayfa 47) kütleyi iyice ayırmak, başlangıç için en basit olayların incelenmesine kendini vermek gerekiyordu. Bu yüzdendir ki, bilim, çok uzun bir süre hareketi çözümleyememiştir. Bilim asıl önemi dinginliğe verdi. Sonra, (Galilei ve Descartes’la birlikte) hareketin bilimsel olarak incelenmesine sıra gelince, ilkin hareketin en basit, en anlaşılır biçimiyle (yer değiştirme) yetinildi.
Ama, bilimlerin ilerlemeleri, onları metafiziğin çerçevelerini kırmaya götürüyordu.
“Ama, bu inceleme tarzı, kesin bir ilerlemenin, yani bizzat doğanın bağrında bu şeylerde oluşan değişmelerin sistemli bir biçimde incelenmesine geçişin olanakları yaratılıncaya kadar geliştiği zaman, işte o anda felsefe alanında da eski metafiziğin ölüm çanları çalmaya başladı.”[4]

III. DİYALEKTİK YÖNTEM

a) Nitelikleri..

“Diyalektik, tersine, bununla yetinmez; o şeyleri ve kavramları, zincirlenmeleri, karşılıklı bağlantıları, karşılıklı etkileri ve bundan kaynaklanan değişiklikleri, doğuşları, gelişmeleri ve yokoluşları içinde gözönünde tutar.”[5]
Bu yüzdendir ki, diyalektik, her noktada metafiziğe karşıdır. Diyalektik, ne dinginliği, ne de gerçeğin çeşitli görünümleri arasındaki ayrımı kabul etmediği için değil. Ama diyalektik, dinginlikte, gerçeğin göreli bir yönünü görür, oysa hareket mutlaktır; diyalektik bütün ayrımların da göreli olduğunu kabul eder, çünkü, gerçekte her şey şu ya da bu biçimde birbirine bağlıdır, her şey, aralarında birbirini etkileme durumundadır. Biz aşağıda, altıncı derste, diyalektiğin yasalarını inceleyeceğiz.
Hareketi (yalnız basit bir yer değiştirmeyi değil, sıvı olan (sayfa 48) suyun, su buharı olarak gaz haline geçişi gibi durum değiştirmelerini de), bütün biçimleriyle dikkate alan diyalektik, hareketi, karşıtların savaşımı olarak açıklar. Bu, diyalektiğin en önemli yasasıdır (5, 6 ve 7. derslerimizi buna ayıracağız). Metafizikçi, karşıtları tecrit eder, sistematik olarak bağdaşmaz kabul eder. Diyalektik, karşıtların biri olmadan ötekinin de olamayacağını ve her hareketin, her değişikliğin, her biçim değiştirmenin, karşıtların savaşımıyla açıklandığını ortaya koyar. Bu dersin II. kesiminde bedenin yaşamının yaşam güçleri ile ölüm güçleri arasındaki sürekli savaşımın ürünü olduğunu, yaşamın durmaksızın ölüme karşı zafer kazandığını, ölümün durmaksızın bu zaferi elde etmeye uğraştığını belirtmiştik.
“… her organik varlık, her an, hem aynı, hem aynı-olmayan şeydir; her an, yabancı maddeleri özümler ve başka yabancı maddeleri dışarı atar, her an vücudundaki hücreler yokolur ve yeni hücreler oluşur: azçok uzun bir zaman sonunda, bu vücudun maddesi tamamen yenilenir, başka madde atomları ile değiştirilir; öyle ki, her organik varlık hem hiç değişmez, hem de bir başkasıdır. Şeylere biraz yakından bakınca, bir çelişkinin, olumlu ve olumsuz gibi iki kutbunun, karşıt oldukları kadar ayrılmaz da olduklarını ve bütün antitez değerlerine karşın, karşılıklı olarak birbirlerine karıştıklarını; aynı biçimde, neden ve sonucun, ancak özel bir duruma uygulandıklarında geçerliği bulunan kavramlar olduklarını, ama bu özel durumu, dünyanın bütünü ile genel bağlantısı içinde düşünmeye başladığımız andan başlayarak, bu kavramların, neden ve sonuçların sürekli olarak görev değiştirdikleri, şimdi ya da burada sonuç olanın, başka yerde ya da daha sonra neden, ve vice versa durumuna geldiği, evrensel karşılıklı etki görünümü içinde birleştiklerini, birbirlerine dönüştüklerini de görürüz.”[6](sayfa 49)
Toplum için de durum aynıdır: karşıtların savaşımının toplum içinde sınıf savaşımı biçiminde bulunduğunu göreceğiz. Bundan başka, düşüncenin devindiricisi de, karşıtların savaşımıdır (altıncı dersin III. kesimine bakınız).

b) Tarihsel oluşumu.

Diyalektiğin ilk taslağını yapmak onuru, Yunan filozoflarınındır. Onlar, doğayı bir bütün olarak anlıyorlardı. Herakleitos, bu bütünün durum değiştirdiğini öğretiyordu: biz, hiçbir zaman aynı ırmaka girmiyoruz, diyordu. Yunan filozoflarında özellikle savaşımın verimliliğini önemle belirten Platon’da karşıtların savaşımı büyük bir yer tutar: karşıtlar birbirlerini doğururlar.[7] Diyalektik sözü, doğrudan doğruya Yunancadan gelir: dialegein — tartışmak; karşıt fikirlerin savaşımını ifade eder.
Çağdaş dönemin en güçlü filozoflarında, özellikle Descartes ve Spinoza’da en parlak diyalektik uslamlama ömeklerini buluruz.
Ama, diyalektik yöntemi ilk kez, dahice ifade edecek olan, büyük Alman filozofu Hegel’dir (1770-1831); Hegel’in yapıtı, hemen Fransız Devrimini izleyen dönemde gelişip ortaya çıkacaktır. Fransa’da, kendisinin sonsuz olduğuna inanan feodal toplumu alaşağı ederek zafere ulaşan burjuva devrimin hayranı olan Hegel, fikirler alanında da buna benzer bir devrim yapar; metafiziği ve onun sonsuz gerçeklerini tahtından indirir. Gerçek, her olgunun ilk nedenlerinin bir dermesi değildir. Tarihsel bir süreçtir, bilginin alt derecelerinden üst derecelerine geçiştir. Gerçeğin hareketi, ancak kendi öz sonuçlarını durmadan eleştirmek ve onları aşmak koşuluyla ilerleyebilen bilimin kendi hareketidir. Ve böylece görüyoruz ki, Hegel’e göre her dönüşümü oluşturan şey, karşıtların savaşımıdır.
Bununla birlikte Hegel, idealistti. Yani, ona göre, doğa (sayfa 50) ve insan tarihi yaratılmamış Fikrin (Idée) kendini göstermesinden, açığa vurmasından başka bir şey değildir. Demek ki, hegelci diyalektik salt tinsel alanda kalır.
Marx (ki, önce Hegel’in öğretilisi olmuştu), diyalektikte tek bilimsel yöntemi tanımayı bildi. Ama, aynı zamanda materyalist olarak, onu doğru koymayı da bildi: Maddi evreni Fikrin bir ürünü sayan idealist dünya anlayışını reddeden Marx, diyalektiğin yasalarının maddi dünyanın yasaları olduğunu, ve düşüncenin diyalektik oluşunun insanların bu dünyanın yabancısı olmamalarından, bu dünyaya katılmış ve onun parçası olmalarından ileri geldiğini anladı.
“Hegel’de, diyor Marx’ın dostu ve uğraş arkadaşı Engels, doğada ve tarihte kendini gösteren diyalektik gelişme, yani zikzak halindeki bütün hareketler ve bütün ani geri çekilmeler boyunca kendini ortaya çıkaran aşağıdan yukarıya doğru ilerlemenin nedensel zincirlenişi, demek ki, Fikrin bütün sonsuzluk boyunca nerede olduğu bilinmeyen, ama her halde, düşünen her insan beyninden bağımsız olarak süregiden özerk hareketinin kopyasıdır ancak. İşte çıkarılıp atılması sözkonusu olan, bu ideolojik tersyüz olma durumuydu. Biz yeniden beynimizin düşüncelerini, onları Mutlak Fikrin şu ya da bu derecede yansıları olarak, gerçek nesneler sayacağımız yerde, onları materyalist açıdan nesnelerin yansıları olarak kavradık. Bundan ötürü, diyalektik, dış dünya için olduğu kadar insan düşüncesi için de hareketin genel yasalarının —temelde özdeş olan ama ifadede birbirinden ayrılan, insan beyni onları bilinçli olarak uygulayabildiği halde, doğada ve şimdiye dek büyük bölümüyle insanın tarihinde de bu yasaların yalnız bilinçsiz olarak görünüşte sonsuz bir dizi raslantılar içinde dış zorunluluk biçiminde kendilerine yolaçmaları anlamında birbirinden ayrılan iki yasalar dizisinin— bilimine indirgeniyordu. Ama bu yolda Fikrin kendisinin diyalektiği gerçek dünyanın diyalektik hareketinin yalnızca basit bir bilinçli yansısı haline geldi ve böylelikle Hegel’in diyalektiği başı yukarda olmak üzere doğrultuldu, ya da daha tam ve doğru bir deyişle, başının üzerinde dururken yeniden ayakları (sayfa 51) üzerine kondu.”[8]
Kısacası, Marx, hegelci sistemin “usa-uygun çekirdeğini”, yani diyalektiği alıkoyarak idealist kabuğunu attı. Bunu, Kapital’in ikinci sonsözünde kendisi de açikça söylüyor (Ocak 1873):
“Benim diyalektik yöntemim, hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam süreci yani düşünme süreci —Hegel bunu’Fikir’ (“Idea”) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür— gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca ‘Fikir’in dışsal ve görüngüsel (phénomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.”[9]
Marx ve Engels bu diyalektik anlayışı, kesin olarak tersine döndürmeyi nasıl başardılar? Bunun yanıtı onların yazılarındadır. Onları, diyalektiğin nesnel bir temeli olduğunu düşünmeye götüren, 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın ilk on yıllarında, doğa bilimlerindeki ilerleyiştir.
Bu konuda üç büyük buluşun belirleyici bir rolü olmuştur:
1. En karmaşık organizmaların gelişmelerinin başlangıcı olan canlı hücrenin bulunuşu.
2. Enerjinin dönüşümünün bulunuşu: ısı, elektrik, mıknatıs, kimyasal enerji vb. aynı maddi gerçeğin nitel bakımdan farklı biçimleridirler.
3. Darwin’e borçlu bulunulan dönüşümcülük. Taşıllar biliminin (paleontolojinin) ve hayvan yetiştiriciliğinin verilerine dayanarak, dönüşümcülük, bütün canlı varlıkların (insanın da) doğal bir evrimin ürünleri olduğunu gösteriyordu. (Darwin’in Türlerin Kökeni, 1859.)
Zamanın bilimlerinin tümünde olduğu gibi (örneğin, (sayfa 52) güneş sistemini bir bulutsudan başlatarak açıklayan Kant ve Laplace’ın varsayımı; ya da yeryuvarlağının tarihini yeniden düzenleyen yerbilimin doğuşu gibi), bu buluşlar da, doğanın diyalektik niteliğini, zorunlu yasalara göre, durmadan yeni yönler doğurarak gelişen, oluş halindeki sınırsız bir bütünün birliği olarak aydınlığa çıkarıyordu; insan türü ve insan toplumu, bu evrensel oluşumun bir anıdır.
Marx ve Engels’in vardıkları sonuç, derin bir şekilde diyalektik olan bu gerçeği anlamak için, dünyanın birliğini önleyen ve onun hareketini donduran metafizik yöntemden vazgeçmek gerektiği oldu; şu, Hegel’in nesnel temellerini ortaya koymadan üne kavuşturduğu yöntem, diyalektik bir yöntem gerekliydi.
Demek ki, diyalektik yöntem, Marx ve Engels tarafından dışardan, keyfi olarak geliştirilmiş değildi. Marx ve Engels, diyalektik yöntemi, diyalektik olan nesnel doğayı konu olarak aldıklarına göre, bilimlerin kendisinden çıkardılar.[10]
Bunun içindir ki, Marx ve Engels, bütün ömürleri boyunca, bilimlerdeki ilerlemeyi çok yakından izlediler; böylece diyalektik yöntem de, evren bilgisi derinleştiği ölçüde belirlendi, kesinleşti. Marx ile (ki, kendi yönünden, ekonomi politiğin temellerine inerek, Kapital’i kaleme alıyordu) anlaşma içinde Engels, uzun yıllarını, felsefenin ve doğa bilimlerinin özenle incelenmesine ayırdı. Böylece, 1877-78 yıllarında Anti-Dühring’i[11] yazdı. Engels, engin bir tahlil yapıtını, (sayfa 53) Doğanın Diyalektiği’ni[12] yazmaya başlamıştı; diyalektik yöntemle dikkat çekici bir şekilde aydınlatılan çağının bilimlerinin düzeyini saptayan bu yapıtın birçok bölümleri kalmıştır.
Diyalektik yöntemin bu verimliliği, gittikçe daha çok genişleyen bir hareketle, her bilim kolundan sayısız bilginleri marksizme kazandıracaktı. Fransa’da bu bilginlerin klâsik örneği, aynı zamanda büyük bir yurttaş, hayran olunası bir yurtsever olan büyük fizikçi Paul Langevin’dir.
Diyalektik yöntemin bu verimliliği, bizzat Marx ve Engels’le de yararlılığını gösterecekti. Düşünce adamı oldukları kadar, savaşan devrimciler olan Marx ve Engels, onlardan önce gelen en dahi kişilerin doğru olarak koyamadıkları sorunu, diyalektikçi oldukları için, çözümlediler: materyalist diyalektiği insanlık tarihine uygulayarak, gerçekte (genel teorisi tarihsel materyalizm olan) toplumlar bilimini kurdular. Bu temel buluşun nasıl yapıldığını göreceğiz (ondördüncü ders). Bununla, sosyalizme, bilimsel bir temel sağlıyorlardı.
Öyleyse, burjuvazinin, sınıf çıkarlarından dolayı, diyalektiğe karşı savaş açmış olmasını anlamak kolaydır. “… usa-uygun biçimiyle diyalektik, burjuvazi ile onun doktriner sözcüleri için bir rezalet ve iğrençliktir, çünkü şeylerin mevcut bugünkü durumunu olumlu yanlarıyla kavrar, aynı zamanda bu durumun yadsınmasını, onun kaçınılmaz çöküşünün anlaşılmasını içerir; çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş olan her toplumsal biçimi, akışan bir hareket içinde görür ve bu yüzden, onun geçici niteliğini, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar; hiçbir şeyin zorla kabul ettirilmesine izin vermez, özünde eleştirici ve devrimcidir.”[13] (Italikler bizim, -G.B.-M.C.)
Bunun içindir ki, burjuvazi metafizikte kendine sığınak arar; bunu göstermek olanağını bulacağız. (sayfa 54)

IV. FORMEL MANTIK VE DİYALEKTİK YÖNTEM

Bu ilk dersi mantık üstüne birkaç gözlemle biraz daha uzatmak yararlı olur.
Bilimlerin, başlangıç dönemlerinde ancak metafizik bir yöntem kullanabildiklerini (II. kesim, b) görmüştük.
Bu yöntemi genelleştirerek, Yunan filozofları (özellikle Aristoteles), kendini yanılgılardan korumak için, düşüncenin her durum ve koşul altında izlemek zorunda olduğu birtakım evrensel kurallar ortaya koymuştu. Bu kuralların birliğine mantık adı verildi. Mantığın konusu, gerçeği araştırmada düşüncenin izlemesi gereken ilkelerin ve kuralların incelenmesidir. Bu ilke ve kurallar, bir fanteziden ibaret değildirler, insanın doğa ile yinelenen alışverişinden ortaya çıkarlar: insanı “mantıklı” kılan, insana gelişigüzel herhangi bir şeyin yapılamayacağını öğreten doğadır!
İşte formel mantık denen geleneksel mantığın üç bellibaşlı kuralı:
1. Özdeşlik ilkesi: bir şey, kendisiyle özdeştir. Bir bitki bir bitkidir; bir hayvan bir hayvandır. Yaşam yaşamdır; ölüm ölümdür. Mantıkçılar bu ilkeyi formülleştirerek a, a’dır, derler.
2. Çelişmezlik ilkesi: bir şey aynı zamanda hem kendisi, hem karşıtı olamaz. Bir bitki hayvan değildir; bir hayvan bir bitki değildir. Yaşam ölüm değildir; ölüm de yaşam değildir. Mantıkçılar buna a, a-olmayan değildir, derler.
3. Üçüncünün dışarılması ilkesi (ya da üçüncü durumun dıştalanması): birbirinin karşıtı iki olanak arasında bir üçüncünün yeri yoktur. Bir varlık, ya bitkidir ya hayvandır: üçüncü olanak yoktur. Yaşamla ölüm arasında seçim yapmak gerekir, üçüncü bir durum yoktur. Eğer a ve a-olmayan birbirinin karşıtı ise, aynı bir nesne ya a’dır, ya a-olmayan’dır.
Bu mantık geçerli midir? Evet, çünkü, yüzyıllar boyunca biriktirilmiş deneyimi yansıtır. Ama araştırma derinleştirilmek istendiği andan başlayarak yetersizdir. Gerçekten de, (sayfa 55) yukarda sözü edilen ömekleri yeniden ele alacak olursak, kesinlikle hayvanlar ya da bitkiler kategorisinde sınıflandırılamayan canlı varlıkların varoldukları ortaya çıkar. Bu varlıklar, hem biri, hem ötekidirler. Aynı şekilde, ne mutlak yaşam, ne mutlak ölüm vardır: her canlı varlık, her an ölüme karşı savaşımda kendi kendini yeniler; her ölüm kendi içinde yeni bir yaşamın öğelerini taşır (ölüm, yaşamın ortadan kaldırılması değildir, bir organizmanın çözülüp dağılmasıdır). Belirli sınırlar içinde geçerli olan klâsik mantık demek ki, gerçeğin daha derinliğine inme gücünde değildir. Bu mantıktan, verebileceğinden fazlasını istemek, işte bu, tam metafiziğin içine düşmektir. Geleneksel mantık kendi niteliği gereği olarak yanlış değildir, ama onu kendi sınırları dışında da uygulamak hevesine kapılınırsa yanlışlığa neden olur.
Bir hayvanın bir bitki olmadığı doğrudur; çelişmezlik ilkesine uygun olarak, onu buna, bunu ona karıştırmaktan sakınmak gerektiği de doğrudur ve doğru olarak kalır. Diyalektik, karışıklık, şeyleri birbirine karıştırma değildir. Ama diyalektik, bazı varlıkların hayvan ve bitki oldukları noktada hayvan ile bitkinin, gerçeğin birbirinden ayrılmaz iki görünümü oldukları da doğrudur der (karşıtların birliği).
Bilimlerin şafağında kurulmuş olan formel mantık, günlük kullanım için yeterlidir: sınıflandırmaya, ayırmaya olanak sağlar. Ama tahlili daha ileri götürmek istediğimizde artık yeterli değildir. Niçin? Çünkü gerçek, harekettir ve özdeşlik mantığı (a, a’dır), fikirlerin, gerçeği kendi hareketi içinde yansıtmasına olanak vermez. Çünkü, öte yandan, beşinci derste göreceğimiz gibi, bu hareket, iç çelişkilerin ürünüdür; ve özdeşlik mantığı, karşıtların birliğinin ve birinden diğerine geçişin kavranılmasına olanak vermez.
Kısacası, formel mantık, gerçeğin en yakındaki görünümlerine varabilir ancak. Diyalektik yöntem daha öteye gider, bir sürecin bütün görünümlerine ulaşmayı kendine amaç edinir.
Diyalektik yöntemin, bilen, anlayan düşüncenin yasalarına uygulanmasına diyalektik mantık denir. (sayfa 56)

________________________________________
Dipnotlar

[1] Stalin, “Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm”, Leninizmin Sorunları, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 651.
[2] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 44; K. Marx, F. Engels, Felsefe İncelemeleri, Sol Yayınları, Ankara 1979, s. 47.
[3] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 43-44; K. Marx, F. Engels, Felsefe İncelemeleri, Sol Yayınları, Ankara 1979, s. 47-48; K. Marx, F. Engels, Din Üzerine, Sol Yayınları, Ankara 1995, s. 233.
[4] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach…. s. 44; K. Marx, F. Engels, Felsefe İncelemeleri, s. 48; Din Üzerine, s. 233.
[5] Friedrich Engels, “Anti-Dühring İçin Elyazmaları”, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara 1995, s. 481.
[6] Friedrich Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara 1995, s. 66. Nedenin etki ve etkinin neden halini aldığı bu karşılıklı etkilemenin iki basit örneği. Denizlerin ve ırmakların suyu, buharlaşma sonucu bulutları oluşturur; bulutlar da yoğunlaşarak tekrar toprağa düşen yağmur haline gelir. Kalbin harekete getirdiği kan ona oksijen sağlayan ciğerlere gereksinme duyar. Ciğerler ise kan dolaşımı olmadan çalışamaz.
[7] Platoncu diyalektiğin çok guzel bir örneği, anlaşılması oldukça kolay olan, Platonun en ünlü diyalogları Phedon’da verilmektedir.
[8] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach…, s. 42; K Marx, F. Engels, Felsefe İncelemeleri, s. 45-46; Din Üzerine, s. 231-232.
[9] Karl Marx, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, Kapital, Birinci Cilt, Sol Yayınları, Ankara 1993, s. 28. Buradaki “yaratıcı” sözcüğü, “fikrin dış görünüş biçimi” anlamına gelir (Hegel için fikir, şeylerin özüdür).
[10] Dünyayı materyalistçe anlayış tarzlarını benimsediğine göre Marx’ın doğrudan doğruya kendi ataları saydığı 18. yüzyılın Fransız materyalistleri (Diderot, Holbach, Helvétius) diyalektik yöntemi bulamamışlardı. Çünkü, 18. yüzyılın bilimi bunun için yeterli değildi. Canlı madde bilimleri o dönemde, henüz çocukluk çağındaydılar: bu bilimlerin eksiksiz diyalektik bir fikir olan evrim fikrini (bir türden başka bir tür haline gelişi) getirmekle, diyalektik materyalizmin şekillenmesinde oynadıkları büyük rolü gördük. 18. yüzyılda egemen bilim, ancak hareketin en basit şeklini, yer değiştirmesini bilen, usa-uygun mekanik idi (Newton); bu durumda evren, ancak durmadan kendi kendini yineleyen bir saatle kıyaslanabilirdi.
18. yüzyıl materyalizmine mekanist denmesi bu yüzdendir; değişmeyi kavramadığına göre bu bakımdan metafiziktir; bu materyalizm, özellikle karşıtların çatışmasını reddeder. 9. derste mekanist (metafizik) materyalizmi ayrıntılı olarak ele alacağız.
[11] Friedrich Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara 1995.
[12] Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, Ankara 1996.
[13] Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, s. 29.

Felsefenin Temel İlkeleri – 2. Ders: Diyalektiğin birinci çizgisi; her şey birbirine bağlıdır, Georges Politzer
 

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır.
İkinci Ders
Diyalektiğin Birinci Çizgisi
Her Şey Birbirine Bağlıdır
(Karşılıklı Etki Ve Evrensel Bağlantı Yasası)

I . Bir örnek.
II . Diyalektiğin birinci çizgisi.
III . Doğada.
IV . Toplumda.
V . Vargı.

I. Bir Örnek
Bir yiğit adam barış için savaşıma katılıyor: Stockholm çağrısına imza topluyor. Dünya Halkları Kongresi için kart dağıtıyor, iş arkadaşları ile ya da tanımadığı bir kimseyle Almanya sorununun barışçı yoldan çözülmesi konusunda, Vietnam Savaşının durdurulması konusunda tartışmaya girişiyor ya da barış için ulusal birliği sağlamak üzere kendi evinde öteki kiracıları toplantıya çağırıyor.
Bazıları “Ne yaptığını sanıyor zavallı? Zamanını da emeğini de boşuna harcıyor.” diyeceklerdir. Gerçekten de, ilk bakışta, bu adamın yaptığı iş saçma bir şeydir; adam ne bakan, ne milletvekili, ne general, ne bankacı, ne diplomat. Öyleyse? (sayfa 57)
Bununla birlikte, onun hakkı var. Neden? Çünkü o tek başına değildir. Kişi olarak ne denli alçakgönüllü olursa olsun, onun girişkenliği işe yarar, çünkü tecrit edilmiş değildir. Onun eylemi, koskoca bir bütünün, dünya halklarının barış için savaşımının bir bölümüdür. Aynı anda milyonlarca insan, onun gibi, onunla aynı doğrultuda ve aynı güçlere karşı hareket ediyorlar. Aynı zincirin halkaları olan bütün bu girişkenlikler arasında evrensel bağlantı vardır. Ve bu girişkenliklerin her biri, kendi örneğiyle, kendi deneyimiyle, başarısızlıkları ve başarılarıyla ötekine yardım ettiği (karşılıklılık) için bütün bu girişkenlikler arasında karşılıklı etki vardır. Kendi seçeneklerini karşılaştırdıkları zaman, tecrit edilmemiş olduklarını anlarlar, aynı zamanda, her şeyin birbirine bağlı alduğuna inanırlar.
İşte pratikten alınmış pek basit bir örnek. Görülüyor ki, yalnızca diyalektik yöntemin ilk yasası, doğru yorumlamaya olanak veriyor. Burada diyalektik, metafiziğe kökten karşıdır: “Kendini bu kadar sıkıntıya sokmak, basit insanları tedirgin etmek, insanlarla tartışmak neye yarar? Barış bu basit insanlara bağlı değildir…” demek, metafizikçi gibi uslamlamaktır. Metafizikçi gerçekte, ayrılabilir olmayanı ayırır. 1952 Ekiminde, Barış için Asya ve Pasifik Konferansına, Los Alamos’a, ilk atom bombasının yapılışına katılan bir bilgin, Joan Hinton da geldi.
“Nagazaki üzerine atılan ilk bombaya ellerimle dokundum. Derin bir suçluluk hissi duyuyorum ve insanlığa karşı bir cinayetin hazırlanışında bir rol oynamış olmaktan utanç duyuyorum. Nasıl oldu da bu görevi yerine getirmeyi kabul ettim? ‘Bilim için bilim’ yanlış felsefesine inanıyordum da ondan. Bu felsefe, modern bilimin zehiridir. Bilimi toplumsal yaşamdan ve insanlardan ayırmak demek olan bu yanılgı yüzündendir ki, savaş sırasında, atom bombası yapımında çalışmaya sürüklendim. Bilgin olarak kendimizi ’salt bilime’ vermemiz gerektiğini ve geriye kalanın da mühendislerin ve devlet adamlarının işi olduğunu düşünüyorduk. Beni fildişi kulemden çekip çıkarmak ve bana ’salt bilim’ olmadığını ve (sayfa 58) bilimin ancak insanlığın çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde bir anlamı olduğunu anlatmak için Hiroşima ve Nagazaki bombardımanları faciasının gerekmiş olduğunu söylemeye utanıyorum. Birleşik Devletler’de ve Japonya’da hallen atom silahlarının yapımında çalışan bilginlere sesleniyorum ve onlara ‘Ne yaptığınızı iyi düşününüz’ diyorum”.
Metafizikçi, kendi yaptığı işin, başkalarının yaptıkları ile bağlantılı olduğunu düşünmez; işte bu, atom bilgininin durumuydu, o “bilimsel düşünüce” uygun davrandığını düşünürken, gerçekte bilime karşı bir tutum almıştı, çünkü kendi mesleki eyleminin nesnel koşulları ve çalışmasının yararlılığı üzerinde, kendi kendini sorguya çekmeyi reddediyordu.
Bu gibi davranışlar çok yaygındır. Başka bir örnek almak istersek, örneğin, her firsatta: “Spor, spordur; siyaset siyasettir. Ben hiçbir zaman siyaset yapmadım.” diyen sporcunun durumu. Sporla siyasetin başka başka eylemler olduğu doğrudur. Ama onlar arasında hiçbir ilişki olmadığı yanlıştır. Eger sporcunun satınalma gücü azalırsa, ve eğer işsiz kalırsa, spor gereçlerini ve giysilerini nasıl satın alabilecektir? Ve eğer savaş, spor için ayrılan bütçeleri, ödenekleri kemirip yutarsa, stadlar ve yüzme havuzları nasıl yapılabilecektir? Görülüyor ki: spor, metafizikçinin bilmediği, ama diyalektikçinin bulduğu bazı koşullara bağlıdır; ödeneksiz spor olmaz; ama bir barış siyaseti olmadan da ödenek olmaz. Demek ki, spor siyasetten ayrılmıyor. Bu bağı bilmeyen, unutan sporcu, yalnız spor davasına hizmet etmemekle kalmaz, onu savunmanın çarelerini de elinden kaçırır. Niçin? Çünkü her şeyin birbiriyle bağ1antılı olduğunu anlamadığı için, savaş siyasetine karşı savaşım vermeyecektir; bir an gelecektir, sporu, onun koşullarını gerçekleştirmeden istediği için, ister ülkenin yıkımı spor ekiplerini ortadan kaldıracağı için olsun, ister savaş gelmiş olacağı için olsun, artık hiç spor yapamayacaktır.

II. DİYALEKTİĞİN BİRİNCİ ÇİZGİSİ

“Diyalektik, metafiziğin tersine, doğaya, birbirinden (sayfa 59) kopuk, tek başına ve birbirinden bağımsız ayrı ayrı nesnelerin ve görüngülerin (phénomène)[14] rasgele bir araya toplanmış bir yığını olarak değil, nesnelerin ve görüngülerin organik olarak birbirlerine bağlı bulundukları, birbirlerine bağımlı oldukları ve karşılıklı olarak birbirlerini koşullandırdıkları bağlantılı tam bir bütün olarak bakar.
“Bu yüzden diyalektik yönteme göre, hiçbir doğa olayı, tek başına, çevresindeki olayların dışında ele alındığında anlaşılamaz; çünkü doğanın herhangi bir alanındaki herhangi bir olay, çevresindeki koşulların dışında düşünülürse ve bu koşullardan ayrılırsa anlamsız bir şey haline geliverir; tersine, herhangi bir olay, çevresindeki olaylarla çözülmez bağları açısından kendisini kuşatan olayların onu koşullandırdıkları gibi düşünülürse, anlaşılabilir ve açıklanabilir.”[15]
Diyalektiğin birinci çizgisinin açıklanışı, onun çok genel olan niteliğini gösteriyor: bu çizgi, doğada ve toplumda, evrensel olarak doğrulanır.

III. DOĞADA
Metafizik, kaba maddeyi, canlı maddeyi, düşünceyi ayırır; metafizikçiye göre, bunlar, mutlak olarak birbirlerinden yalıtılmış, birbirlerinden bağımsiz üç ilkedir.
Ama düşünce, beyinsiz varolur mu? Ve beyin, bedensiz? Fizyoloji (canlı varlığın işlevlerinin bilimi) bilinmiyorsa, psikoloji (düşünen eylemi inceleyen bilim) olanaksızdır ve bu da sıkı sıkıya biyolojiye (genel anlamıyla yaşam bilimi) bağlıdır. Ama yaşamın kendisi kimyasal süreçler bilinmeden anlaşılamaz;[16] (sayfa 60) kimyaya gelince, o da molekülleri ele aldığında, onların atom yapılarını bulur; oysa atomun incelenmesi fiziğin alanına girer. Eğer şimdi biz, fiziğin incelediği bu öğelerin kökenini bulmak istersek, bize bu öğelerin oluşumunu gösteren yeryüzü bilimlerine kadar gitmemiz gerekmeyecek mi? Ve buradan, yeryüzünün bir parçası bulunduğu güneş sisteminin incelenmesine (astronomiye) kadar uzanmayacak mıyız?
Böylece, metafizik, bilimsel ilerlemeyi engellediği halde; diyalektik, bilimsel olarak kurulmuştur. Kuşkusuz, bilimler arasında kendilerine özgü ayrılıklar vardır: kimya, biyoloji, fizyoloji, psikoloji farklı, özgül alanları inceler; buna tekrar döneceğiz. Ama bu yüzden, bütün bilimler, evrenin birliğini yansıtan temel bir birlik oluşturmaktan geri durmazlar. Gerçek bir bütündür. İşte diyalektiğin birinci çizgisi bunu anlatır.
Elbette ki, karşılıklı etkilemenin, karşılıklı koşullandırmanın ne olduklarını örnekleriyle iyice belirtmek yararlı olacaktır.
Madeni bir yayı ele alalım. Bu yayı, çevreleyen evrenden ayrı olarak değerlendirebilir miyiz? Yay, insanlar tarafından (toplum) topraktan (doğadan) çıkarılmış bir madenden yapıldığına göre, besbelli ki hayır. Ama daha yakından bakalım. Şurada dururken, yayımız, çevreleyen yerçekimi, ısı, oksitlenme, vb. gibi koşullardan bağımsız değildir. Bu koşullar, onun yalnız konumunu değil, yapısını da değiştirebilir (pas). Yaya bir kurşun parçası asalım: bu yay üzerinde oluşturduğu bir kuvvetle, yay gerilir; yayın biçimi belirli bir direnç noktasına kadar değişir; ağırlık yay üzerinde etki yapar, yay ağırlık üzerinde etki yapar; yay ve ağırlık bir bütün oluştururlar; aralarında etki, karşılıklı bağlantı vardır. Bundan başka; yay, moleküllerden bileşmiştir, bu moleküller birbirlerine öyle bir çekim kuvveti ile bağlıdırlar ki, belirli bir ağırlığın ötesinde yay artık gerilemez, kopar: bazı moleküller arasındaki bağ çözülmüştür. Gerilmemiş olan yay, gerilmiş yay, kopmuş yay — her seferinde, moleküller arasında başka (sayfa 61) bir bağ tipi vardır. Eğer yay ısıtılırsa, moleküller arasındaki bağlar başka bir biçimde değişir (genleşme). Biz diyeceğiz ki, yapısında ve çeşitli biçim değişikliklerinde, yay, kendisini oluşturan milyonlarca molekül arasındaki karşılıklı etkiyle kurulmuştur. Ama bu karşılıklı etkinin kendisi de, yay (bütünüyle) ve çevreleyen ortam tarafından koşullandırılmıştır: yay ve çevreleyen ortam bir bütün oluştururlar; kendi aralarında karşılıklı bir etki yaparlar. Eğer bu etki bilinmezse, o zaman yayın oksitlenmesi (pas), yayın kopması anlamsız, saçma olaylar haline gelir. Stalin, diyalektiğin birinci çizgisini yorumlarken şöyle yazar:
“Bu yüzden diyalektik yönteme göre, hiçbir doğa olayı, tek başına, çevresindeki olayların dışında ele alındığında anlaşılamaz; çünkü doğanın herhangi bir alanındaki herhangi bir olay, çevresindeki koşulların dışında düşünülürse ve bu koşullardan ayrılırsa anlamsız bir şey haline geliverir; tersine, herhangi bir olay, çevresindeki olaylarla çözülmez bağları açısından kendisini kuşatan olayların onu koşullandırdıkları gibi düşünülürse, anlaşılabilir ve açıklanabilir.”[17]
En anlamlı karşılıklı etkileme örneklerinden biri de, canlı varlıkları, onların varoluş koşullarına, “ortam”larına birleştiren bağdır. Bitki, ömeğin havadan oksijeni alır, ama o da havaya karbonik gaz, ve su buharı verir. Ama bu, yalnızca, bitki ile ortam arasındaki karşılıklı etkinin en basit görünümlerinden biridir. Güneş ışığının sağladığı enerjiden yararlanarak, bitki, topraktan çekip aldığı kimyasal öğelerin yardımıyla kendi öz gelişmesine olanak hazırlayan bir organik maddeler bireşimi oluşturur. O gelişmekteyken, aynı zamanda, toprağı ve bunun sonucu olarak da, kendi türünün sonraki gelişmesinin koşullarını da dönüştürür. Kısaca, bitki, ancak, kendisini çevreleyen ortam ile birlikte vardır. Bu karşılıklı etki, canlı varlıkların bütün bilimsel teorilerinin hareket noktasıdır, çünkü karşılıklı etki onların varlığının evrensel koşuludur: canlı varlıkların gelişmesi, onların varlık (sayfa 62) ortamlarının dönüşümlerini yansıtır. Miçurinci bilimin ilkesi, başarılarının kaynağı buradadır. Miçurin, canlı türlerle ortamın birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu anlayarak, ortamı değiştirmek yoluyla türleri de dönüştürmeyi başardı.
Aynı şekilde, büyük fizyoloji bilgini Pavlov, organizma ile ortam arasındaki ayrılmaz birliği iyi bilmeseydi, üstün sinirsel işleyiş bilimini kuramayacaktı. Beyin kabuğu (korteks), organizma ile ortamın karşılıklı etki süreçlerinin tamamlandığı organdır. Organizmanın tümü korteksin buyruğu altındadır, ama korteksin kendisi de, her an, dış ortamdan (organizmadan) gelen, geçmiş ve şimdiki uyarıların buyruğu altındadır. Bedende oluşan bütün olgular —örneğin bir hastalık— çeşitli görevleri düzenleyen ve doğal ortamda —insan için— toplumsal ortamda varolan koşullardan ayrılmaz olan üstün sinirsel işleyişe bağlıdırlar.
Bu, olguların birliği ve karşılıklı etkisi ilkesi, bu büyük ilke, bütün bilimlerin ilerlemesi için her zaman zorunlu olan bir ilkedir. Bu konuda örnekler çoğaltılabilir. Örneğin atmosfer basıncının Torricelli tarafından bulunuşunu (1644) alalım:
Civa ile dolu bir tüp, gene civa ile dolu bir kabın içine ağzı aşağı gelecek biçimde konursa, tüpteki civa belirli bir yüksekliğin altına düşmez, ve kaptaki civa düzeyinin üstünde kalır.
Bu olgu, kendi koşullarından yalıtıldığı sürece anlaşılamaz. Eğer tersine, tüpün daldırılmış olduğu (kap içindeki) civanın yüzeyinin yalıtılmamış olduğuna, atmosferle temas halinde bulunduğuna ve tüpün içinde olup bitenlerle çevreleyen koşullar arasındaki karşılıklı etkiye dikkat edilirse, o zaman, açıklama olanaklı olur: civa, tüp içinde asılı kalır, çünkü hava, kaptaki civa üzerine bir basınç (atmosfer basıncı) yapar. Torricelli, kap, bir hava okyanusunun dibindeymiş gibi dikkate alınmalıdır, der.
İncelenen olgu, kendisini çevreleyen koşullardan ayrılırsa, diyalektiğin birinci yasası bozulur, bilimde buluşlar yapılamaz. (sayfa 63)

IV. TOPLUMDA

Metafizik, toplumsal olguları birbirinden ayırır, soyutlaştırır; iktisadi gerçek, toplumsal yaşam, siyasal yaşam da bir o kadar birbirlerinden ayrılmış alanlardır. Ve metafizik, bu alanların her birinin içine, binlerce bölmeler sokar. Bu durum, insanı şöyle konuşmalara götürür: “Amerika hükümeti, suçsuz Rosenbergler’i elektrik sandalyesine gönderiyor, bu budalalıktır, anlamsız bir davranıştır.” Diyalektikçi bunu şöyle yanıtlar: bu idam olayının bir anlamı vardır; Amerikan yöneticilerinin bütün siyasetini, yalana ve yıldırmaya gereksinme duyan savaş siyasetini yansıtır.
Metafizikçiye göre, toplumların tarihi anlaşılmaz bir şeydir: olumsallıklar (yani nedensiz olaylar), saçma raslantılar kaosudur. Dünyanın esasının kesin olarak saçma bir şey olduğunu öne süren filozoflar (Albert Camus gibi) vardır. Felsefe, felaket kışkırtıcılarının pek işine yarar. Diyalektikçi, doğada olduğu gibi, toplumda da her şeyin birbirine bağlı olduğunu bilir. Eğer okullar yıkılıyorsa, bu, yöneticilerin yeteneksizliğinden değildir, savaş siyasetleri uğruna okul binalarını zorunlu olarak feda etmelerindendir. Aragon’un da belirttiği gibi, yöneticiler, bizim ölüm süremizi uzatmak için yaşam süremizi kısaltıyorlar. “Her şey, yer ve zaman koşullarına bağlıdır.” Diyalektik, toplumsal olguları kavramayı ve açıklamayı başarır, çünkü, diyalektik, bu olguları, kendilerini doğrudan, bağlı oldukları ve karşılıklı etki ilişkisi içinde bulundukları tarihsel koşullara bağlar. Metafizikçi, yer ve zaman koşullarını hesaba katmaksızın, soyutta kalır.
Bunun gibi, bazı kişiler, 1944′te, Komünist Partisinin yönettiği Fransız proletaryasının iktidarı alacak güçte olduğuna ve bunu yapmamakla “otobüsü kaçırdığına” içtenlikle inanırlar. İlk bakışta çekici bir değerlendirme ama yanlış. Neden yanlış? Çünkü bu değerlendirme ancak bütünle ilişkisi bakımından bir anlamı olan bir yönü, keyfi olarak bütünden ayırıyor. Daha yakından bakalım. (sayfa 64)
İlkin Direnişin niteliği ve amacı konusunda yanılma var. Elbette ki, devrimci parti, Komünist Partisi tarafından yönetilen işçi sınıfı en büyük güç oldu. Ama Direnişin amacı, proletarya devrimi değil, ülkenin kurtarılması ve faşizmin yok edilmesiydi. Böyle bir amaç, her durumda Fransızı biraraya topladı (büyük bir kesimi Vichy hükümetinden bağını koparan burjuvaziyi bölecek ölçüde). Direniş çok çeşitli biçimler aldı: silahlı savaşım, işçi grevleri, kadınların alış-veriş konusundaki gösterileri, köylülerin ürünü teslim etmeyi reddetmeleri, vişici baskı aletinin (memurlar tarafından) sabote edilmesi, gençlerin STO’ya karşı, öğretmenlerin, bilginlerin hitlerci gerici öğretimine karşı savaşımı, vb., vb.. Direniş büyük bir ulusal davranış oldu. Onun başat çizgisi budur. Fransız komünistlerinin değeri, durumu bütünü içinde anlamaları oldu: onun için Hitler’e ve suç ortaklarına karşı savaşımda geniş bir ulusal cephe kurmaya çalıştılar, ve Direnişin, halkımızın geniş yığınlarından kopmuş bir tekke halinde dejenere olmasına izin vermediler. Gitgide daha çok tecrit edilmiş hale gelen düşmana karşı 1944 ulusal ayaklanması böyle olanaklı oldu.
Eğer o sırada, işçi sınıfı, “devrim yapma”ya, “sosyalizmi kurma”ya kalksaydı ne olurdu? Eğer, 1944′te Hitlere karşı savaş devam etmekteyken, komünistler, “artık Fransayı ve dünyayı nazilerden kurtarmak sözkonusu değildir, derhal proleter devrimi yapmak sözkonusudur” demiş olsalardı, işçi sınıfının, ülkenin kurtuluşu için savaşmaya kararlı, ama devrimci bir hareketi desteklemeye hiç de hazırlıklı olmayan her sınıftan milyonlarca Fransız yurttaşı ile bağlarını kopardığını göreceklerdi. Ve hitlerciler, suç ortakları, gerici burjuvazi, vişiciler bayram ederdi buna. Tecrit edilmiş bir işçi sınıfı, Direnişin yönetimini, en çetin fedakarlıklar pahasına üstlendiği yönetimi kaybederdi. Böylece diktatörlük kapıları, Amerikan ordusunun da yardımıyla De Gaulle’e ardına kadar açılmış olurdu.
Amerikan ordusu, gerçekten de —bu, aydınlatılacak ikinci noktadır—, ancak Sovyet zaferleri Avrupa’da ikinci cepheyi (sayfa 65) kacınılmaz kıldığı için çıkartma yapmıştı. Amerikan yöneticilerinin art-düşüncesi, Hitler’in yenilgisinin, o zamana kadar Wehrmacht’ın işgali altında bulunan ülkelerde komünizme yararlı olmasını önlemekti. Eğer bu nesnel koşulları iyi bilmeyip, işçi sınıfı birdenbire iktidara atılsaydı, halkımız bir kıyıma uğrayacak, Amerikan ordusu, daha o andan itibaren, bugün de sahip olduğu işgal ordusu niteliğini alacaktı: ve bu kez, baskı, yeni Oradourlar yaratmak için geri gelen nazilerin suç ortaklığıyla yapılacaktı. Hitler Almanyası’nın, büyük Alman burjuvazisinin (örneğin, Amerikalıların sayesinde serbest bırakılan Krupplar’ın) umudu, Üç Büyükler arasındaki ittifakta bir kopma meydana gelmesi değil miydi? Münih ittifakı böylece yeniden perçinlenmiş olur, gerici burjuvazinin, sosyalist ülkelere karşı, halkların kurtuluşunda kesin rolü oynayan Sovyetler Birliği’ne karşı Kutsal İttifakı daha 1944′te gerçekleşmiş olurdu. Dört yıllık bütün çabaların bütün acıların kazancı, Fransız halkının kanında boğulurdu.
Buna karşılık, o zaman, “çevreleyen koşulların” tümü, komünistlerin yaptıkları gibi, faşizmin tasfiyesini, bir burjuva demokratik cumhuriyeti istemeye uygundu. Fransız halkının geniş yığınlarınca kabul edilebilir olan bu istem, gerçekleşebilir bir istemdi, ve büyük bir ileri adım sağladığı için de, ilerici bir istemdi. Gerçekten de, işçi sınıfı, burjuva demokratik cumhuriyette kendi sınıf savaşımı için en elverişli koşulları bulur: bu, Fransız işçi hareketinin, kurtuluşu izleyen aylardaki ileri atılımını açıklar, bu atılım, komünistleri iktidara getirdi, halkımıza, ekonomisini yeniden yaratmayı, yaşam düzeyini yükseltmeyi, toplumsal güvenliği, ulusallaştırmaları, işletme kurumlarını, demokratik bir anayasa, oy pusulası, kadınlar için seçilme hakkını, memurlar tüzüğünü vb., vb. sağladı. Bu sayededir ki, işçi sınıfı, 1947′de, gerici güçlerin karşı saldırısına meydan okumak için kendisini en iyi savaşım koşulları içinde bulabildi.
Uluslararası planda, Hitler Almanyası’na karşı Üç Büyükler arasındaki ittifakın devamı Wehrmacht’ın ezilmesini (sayfa 66) sağladı. Ama hepsi bu olmadı: Birleşmiş Milletler örgütünün kurulmasını ve Potsdam antlaşmalarını vb. mümkün kıldı — ki bunlar, sonradan Amerikan emperyalizminin gizli dolaplarına engel teşkil edeceklerdi. Üç Büyüklerin antantı, Avrapa’nın genç halk demokrasilerinin işini kolaylaştırdı, ve bu nokta da birinci derecede önemlidir, 1944′te Fransız komünistlerinin serüvenci bir siyaseti, bu başarıları tehlikeye düşürürdü: bu başarılar, uluslararası kapitalizmi son derece zayıflatmıştır. Bir ülkenin işçi hareketi hiçbir zaman kendi başına değil, ama bütünle ilişkisine göre değerlendirilmelidir.
Olayları karşılıklı etkileri ve bütünlükleri içinde dikkate almanin ve bir olguyu, onu “çevreleyen koşullar”dan asla ayırmamanın zorunluluğunu gösteren daha başka örnekleri tahlil edebiliriz. Şu örnekle yetinelim:
Faşist burjuvaziye karşı burjuva demokratik cumhuriyeti istemek, Fransız işçi hareketinin bugünkü durumuna tamamıyla uygun düşen bir istemdir. Bu istem, en başta gelen düşmana karşı yaşamını sürdürmek için kendi yasasına uymayanı boğmaktan başka çıkar yolu olmayan gerici burjuvaziye karşı, işçi sınıfının çevresinde geniş bir halk toplaşmasını sağlamaya en elverişli istemdir. Ama Sovyetler Birliği’nde aynı isteme başvurmak saçma bir şey olur. Niçin? Çünkü nasıl ki, burjuva demokratik cumhuriyet, faşizme göre bir ilerleme ise, (emekçilere üretim araçları mülkiyetini sağlayan) sovyet sosyalist cumhuriyeti de burjuva cumhuriyetine göre kesin bir ilerlemedir. Bizim halkımız için ileri bir adım olacak olan şey, Soyyetler Birliği için geri bir adım olurdu. Metafizikçi, kibrinden, zaman ve yer koşullarını bilmez. Demokrasiyi kendi koşullarından ayırır; burjuva demokrasisi ile sovyetik demokrasi arasında ayrım yapmaz. Ve burjuva demokrasisinden başka demokrasi tanımadığı için de, burjuva demokrasisini demokrasiye özdeşleştirir: Sovyetler Birliği’ni “bir demokrasi” olmamakla suçlar. Ve bunun, bir burjuva demokrasisi olmadığı doğrudur, çünkü o, kapitalist sömürüyü tasfiye ederek, bütün iktidan emekçilere veren yeni bir (sayfa 67) demokrasi yaratmıştır.
Kısaca, metafizikçi, politik biçimi, kendisini doğuran ve açıklayan tarihsel koşulların bütününden soyutlar, tecrit eder; diyalektikçi bu koşulları yeniden bulur.

V. VARGI

Ne doğa, ve ne de toplum, anlaşılmaz bir kaos değildir: gerçeğin bütün görünümleri zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirine bağlıdırlar.
Bu yasanın pratik bir önemi vardır.
O halde, bir durumu, bir olayı, bir işi kendisini meydana getiren ve açıklayan koşullar açısından değerlendirmek gerekir.
Her zaman olanaklı olanı ve olanaklı olmayanı hesaba katmak gerekir.
“İnsan kendi dileklerini gerçek gibi almamalıdır. Bir devrimci için, her şeyden önce, görüngüleri bütün gerçeklikleriyle ve doğru olarak saptamak sözkonusudur. … Kabul ediyorum ki, belli bir durumda, belli bir karar alınır, ve bu durum değişince ilkin alınmış olandan farklı bir karar alınır. Başarı için koşullar artık yeterli görünmüyorsa, düşmanın önünden çekilinir; tersine, eğer hareketi şiddetlendirmekte daha büyük bir başarı şansıyla sonuç alabilmek umudu varsa, derhal savaşa gidilir. Her ne olursa, bir formülle, bir kararla bağlı kalınamaz, hareketimiz bu noktada tehlikeye sokulmaz.”[18]
Eylemin koşullarını unutmak, dogmatizmdir.
Elbette ki, devrimci proletaryanın, diyalektiğin bu birinci yasasına saygı göstermekte çıkarı vardır, oysa burjuvazi bu yasayı unutturmak isteyecektir, çünkü çıkarı buna karşıdır. Toplumsal adaletsizlikten sözedenlere “Bu, geçici bir kusurdur!” diye yanıt verir. Aynı şekilde, iktisadi bunalımları, yüzeysel ve gelip geçici görüngüler olarak gösterir. Diyalektik (sayfa 68) bilimin yanıtı: toplumsal adaletsizlik, bunalımlar, kapitalizmin zorunlu sonuçlarıdır.
Burjuva filozoflar, gerçeği parçalara bölmek ve bu yolla, sömürücü sınıfın yararına, gerçeği olduğundan başka göstermek olanağını sağladığı için metafiziğe taparlar. Düşünce bütünü içinde gerçek olana ulaşır ulaşmaz derhal karşı çıkarlar: bu artık usule uygun değildir, bu artık “felsefeye” uygun değildir. Felsefe onlara göre, her kavramın uslu uslu yerini koruduğu bir klasördür: burada düşünce, şurada madde; burada “insan”, ötede toplum vb., vb..
Tersine, diyalektik, her şeyin birbirine bağlı olduğunu öğretir. Ve bunun sonucu olarak, bir amacın gerçekleşmesi için hiçbir çaba yararsız değildir. Barış savaşçıları, savaşın kaçınılmaz olmadığını bilirler, çünkü savaşa karşı her eylem, değeri olan, barışın zaferini hazırlayan bir eylemdir.
İşte bunun içindir ki, diyalektikle donatılmış her devrimci militan, yüksek bir sorumluluk duygusuna sahiptir: hiçbir şeyi raslantıya bırakmaz, her çabayı gerçek değeriyle ölçer.
Bu, gerçeğin tam olarak kavranılması, uzağı görme olanağını sağlar. Yenilmez bir cesaret verir, öyle bir cesaret ki, Alman askerleri tarafından kurşuna dizilen diyalektikçi filozof V. Feldmann, son nefesinde, “Ahmaklar, sizin için ölüyorum” diye bağırabilir onlara.
Onun hakkı vardı. O, Fransız halkı için olduğu kadar Alman halkı için de savaşım veriyordu, çünkü her şey birbirine bağlıdır. (sayfa 69)

YOKLAMA SORULARI

1. Karşılıklı etkiye örnekler arayınız.
2. Neden, bir olgu (doğal ya da toplumsal) koşullarından yalıtıldığı zaman kavranılmaz?
3. Belirli bir örnek üzerinde, burjuvazinin, emekçileri yanıltmak için olayları tarihsel koşullarından nasıl ayırdığını gösteriniz.

________________________________________
Dipnotlar

[14] Phénomène = görüngü sözcüğünden, doğa yasalarının (düşen bir taş, kaynayan su) ya da toplum yasalarının (iktisadi bir bunalım) bütün belirtileri anlaşılır.
[15] Stalin, “Diyaletik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm”, Leninizmin Sorunları, s. 653.
[16] Biz yaşamın kimyasal süreçlerden ibaret olduğunu söylemiyoruz; bu, diyalektiğe aykırı bir iddia oluyordu: bu konuyu ilerde yeniden ele alacağız. Biz, düşünme eyleminin fizyolojiye indirgenebileceğini de söylemiyoruz. Dediğimiz şudur: canlı varlık olmadan canlı varlık fikri olmaz; fiziksel-kimyasal bir evren olmnadan canlı varlık olmaz, organizma olmaz.
[17] Stalin, “Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm”, Leninizmin Sorunları, s. 653.
[18] M. Thorez, “Emekçiler Yeraltı Birliği Federasyonu III. Kongresinde Konuşma”. Fils du Peuple, Editions Sociales, Paris 1949, s. 43.


Felsefenin Temel İlkeleri – 3. Ders: Diyalektiğin ikinci çizgisi, her şey durum değiştirir. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır.
Üçüncü Ders
Diyalektiğin ikinci çizgisi, her şey durum değiştirir
(Evrensel Değişme Ve Kesintisiz Gelişme Yasası)

I . Bir örnek.
II . Diyalektiğin ikinci çizgisi.
III . Doğada.
IV . Toplumda.
V . Vargı.

I. Bir Örnek
Filozof Fontanelle, bahçıvanın sonsuzluğuna inanan bir gülün öyküsünü anlatır. Gül, bahçıvanın sonsuzluğuna niçin inanır? Çünkü gül, bahçede, hiçbir zaman başka bir bahçıvan görmemiştir. Metafizikçi de böyle düşünür: değişmeyi yadsır.
Bununla birlikte deneyim bize öğretir ki, bahçıvanlar ölümlüdür, güller de. Kuşkusuz bir gülden çok daha yavaş değişen şeyler vardır ve metafizikçi, bu durumdan, onların değişmez olduğu sonucunu çıkarır; onların görünüşteki durağanlığını mutlak sayar, şeylerden yalnız onların değişmediği sanısını veren görünümü alır: bir gül, bir güldür; bir bahçıvan bir bahçıvandır. Diyalektik yalnız görünüşte kalmaz; hareketleri içinde şeyleri kavrar: gül, gül olmadan önce (sayfa 70) bir goncaydı; açılmış gül, saatten saate, göz, onda bir değişiklik farketmese bile, değişir. Yapraklarını ister istemez, dökecektir. Ama bundan daha az zorunlu olmamak üzere, başka güller doğacak ve sırası geldiğinde onlar da açılacaktır.
Günlük yaşamda, her şeyin hareket olduğunu, her şeyin durum değiştirdiğini; ortaya koyan binlerce örnek bulabiliriz.
Masa üzerindeki şu elma kımıldamıyor. Ama diyalektikçi şöyle diyecektir: bu kımıldamayan elma gene de hareket halindedir; on gün sonra bugünkü halinde olmayacaktır. O, yeşil bir elma olmadan önce bir çiçekti; zamanla ayrışacak, çekirdekleri dökülecek. Bahçıvana verilen bu çekirdeklerden yeni bir ağaç olacak ve ondan bir sürü elma düşecektir. Başlangıçta bir tek elmamız vardı; şimdi ise birçok. Demek ki, evrenin, görünüşlere karşın, kendi kendini yinelemediği doğrudur.
Bununla birlikte pek çok kimse, Fontanelle’in gülü gibi konuşurlar: “Güneş altında yeni bir şey yok.” “Her zaman zenginler ve yoksullar olacaktır.” “Her zaman sömürenler ve sömürülenler olacaktır.” “Savaşın sonu gelmez.” vb.. Hiçbir şey, bu sözde bilgelikten daha aldatıcı değildir. Bu, insanı, edilginliğe, işi oluruna bırakan bir güçsüzlüğe götürür. Tersine, diyalektikçi, değişmenin, her şeyin kendi içindeki bir özelliği olduğunu bilir. İşte diyalektiğin ikinci çizgisi buradadir: değişme evrenseldir, gelişme kesintisizdir.

II. DİYALEKTİĞİN İKİNCİ ÇİZGİSİ

“Diyalektik, metafiziğin tersine, doğanın, dingin ve durağan, durgun ve değişmez bir durumda değil, kimi şeylerin doğduğu ve geliştiği, kimi şeylerin dağıldığı ve yokolduğu, sürekli hareket ve değişme, kesintisiz yenilenme ve gelişme durumunda olduğunu kabul eder.
“Bu yüzden, diyalektik yöntem, olayların yalnızca karşılıklı bağıntıları ve birbirlerini karşılıklı koşullandırmaları (sayfa 71) açısından değil, ama aynı zamanda hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri açısından, ortaya çıkışları ve ortadan kayboluşları açısından dikkate alınmalarını gerektirir.”[19]
Her şeyin birbirine bağlı olduğunu gördük (diyalektiğin birinci çizgisi).
Ama birlik olan bu gerçek, aynı zamanda harekettir. Hareket, gerçeğin ikincil bir görünüşu değildir. Doğa, artı, hareket; toplum, artı, hareket yoktur. Hayır, gerçek, harekettir, süreçtir. Bu doğada ve toplumda böyledir.

III. DOĞADA

“Maddenin, onun varoluş biçimi, içkin özniteliği olarak açıklanan hareketi, en genel anlamda, basit yer değiştirmeden düşünceye kadar, evrende yeralan bütün değişiklikleri ve süreçleri kapsar.”[20]
Descartes, dinginliğin harekete göreli olduğunu kaydediyordu. Kıyıdan uzaklaşan bir geminin pupasında oturmuşsam, gemiye göre duruyorum, ama karaya göre hareket halindeyim; oysa toprağın kendisi de güneşle ilişkisi bakımından hareket halindedir. Güneşin kendisi de hareket halinde bir yıldızdır ve bu böylece sonsuza kadar gider.
Ama, Descartes’a göre, hareket, yer değiştirmeyle sınırlanmıştır: geminin bir yerden bir yere gitmesi, elmanın masanın üzerinde yuvarlanması gibi. Bu, mekanik harekettir. Oysa hareketin gerçeği, mekanik hareketle sınırlı değildir. Bir otomobil saatte yetmiş kilometre hızla gidiyor: bu mekanik bir harekettir. Ama hepsi bu kadar değildir; yer değiştiren otomobil, yavaş yavaş durum değiştirir; motoru, lastikleri aşınır. Bundan başka yağmur, güneş vb. otomobil üzerinde etki yapar. Her ne kadar biz, “bu aynı arabadır” dersek de, bin kilometre yapmış olan bir taşıt başlangıçtakinin aynı değildir. Bir an gelecek bazı parçalarını yenilemek, karoserini yeniden yapmak gerekecektir vb. — ta arabanın bütün (sayfa 72) bütüne kullanılamaz hale geleceği güne kadar.
Ve işte, doğada da durum aynıdır. Doğada hareketin çok çeşitli görünümleri vardır: yer değiştirme, ama aynı zamanda doğanın ve şeylerin özelliklerinin dönüşümü (ömeğin, bir cismin elektriklenmesi, bitkilerin büyümeleri, suyun buhar haline geçmesi, yaşlılık vb.).
Büyük İngiliz bilgini Newton (1642-1727) için, hareket, mekanik hareketle, yer değiştirmeyle sınırlanmıştı. Böylece evren, durmadan aynı süreci oluşturan çok büyük bir saatle karşılaştırılabiliyordu, böylece, o, gezegenlerin yörüngelerini sonsuz olarak kabul ediyordu.
18. yüzyıldan beri bilimlerdeki ilerleme, hareket kavramını önemli bir şekilde zenginleştirdi. İlkin, 19. yüzyılın, başlangıcında, enerjinin dönüşümü bulundu.
Gitmekte olan otomobil örneğini yeniden ele alalım. Büyük bir hızla giden araba bir ağaca çarpıyor ve ateş alıyor. “Madde kaybı” var mıdır? Hayır, alevler içindeki otomobil de, hızla giden otomobil gibi maddi bir gerçektir; ama bu, maddenin yeni bir görünümü, yeni bir niteliğidir. Madde yokolmuyor, ama biçim değiştiriyor. Maddenin biçim değiştirmeleri, ancak madde ile oluşan hareketin dönüşümünden başka bir şey değildir: madde, harekettir; hareket, maddedir. Çağdaş fizik, enerjinin dönüşümünün varlığını bize öğretir; enerji ya da hareketin niceliği, tamamen yeni bir biçim alırken, kendini korur; enerjinin bürünebileceği biçimler çok çeşitlidir.
Çarpma sonucunda benzini ateş alan otomobil olayında, patlarlı motorda kinetik enerji haline dönüşen kimyasal enerji şimdi artık bütünüyle ısı (ısı veren enerji) haline geçiyor. Öte yandan da, ısı veren enerji (ısı) de kinetik enerjiye dönüşebilir: bir lokomotifte tutulan ısı, mekanik bir harekete dönüşür, çünkü lokomotif yer değiştirir.
Mekanik enerji, elektrik enerjisine dönüşebilir: santralı “döndüren” çağlayan, elektrik enerjisi oluşturur. Karşılığında, elektrik enerjisi (akım) mekanik enerjiye dönüşür, yani motorları işletir. Ya da elektrik enerjisi, ısı enerjisine (sayfa 73) dönüşür: ısı verir (elektrikle ısınma).
Aynı şekilde elektrik enerjisi kimyasal enerji verebilir: belirli koşullarda bir elektrik akımı suyu oksijen ve hidrojene ayrıştırır. Ama kimyasal enerji de elektrik enerjisine dönüşebilir (hidroelektrik pil) ya da mekanik enerji haline geçer (patlarlı motor), ya da ısı enerjisi olur (kömürün sobada yanması) vb..
Bütün bunları saymak sayfalar tutabilir.
Bütün bu dönüşümler, hareket halindeki maddeden başka bir şey değildirler. Görülüyor ki, bu dönüşümler, her ne kadar onları da içine alıyorlarsa da basit yer değiştirmeden, ya da yerin değişmesinden çok daha zengindirler.[21]
Enerji dönüşümünün bulunuşundan başka, evrimin bulunuşu da hareket kavramını son derece zenginleştirdi.
İlkin fizik evrenin evrimi. 18. yüzyılın sonuna varıldığında, Kant ve Laplace evrenin bir tarihi olduğunu buldular. Evren, Newton’un inandığı gibi, kendini yinelemekten uzaktır, evren değişmedir: yıldızlar (güneş dahil), gezegenler (dünya dahil) sürüp gitmekte olan hayranlık verici bir evrimin ürünüdürler. O halde, Newton’un dediği gibi, evrenin bölümleri yer değiştirirler demek, yeterli değildir, onların durum değiştirdiklerini de söylemek gerekir.
Demek oluyor ki, evrenin bu küçük parçasının, yeryuvarlağının uzun bir tarihi vardır (beş milyar yıl sanılıyor), yeryüzünün tarihini jeoloji inceler.
Aynı şekilde, yıldızlar oluşur, gelişir ve ölürler. Sovyet astrofizikçisi Ambartsumyan, kısa zaman önce, daima yeni yeni yıldızların doğduğunu buldu.
İşte evren durmadan değiştiği içindir ki, onun, gene Newton’un düşündüğü gibi bir “ilk devindirici”ye gereksinmesi yoktur. Hareket, dönüşme olanağını kendinde taşır. Evren, kendi öz değişmesidir. (sayfa 74)
Canlı maddeye gelince, o da, aynı şekilde, kesintisiz bir evrim sürecine tabidir. Yaşamın en yoksul aşamalarından başlayarak, bitki ve hayvan türleri oluşmuşlardır. Bugün artık yüzyıllar boyunca din tarafından yayılan şu efsaneye değer vermek olanaklı değildir: Tanrı, kesin olarak değişmez türler yarattı. Darwin sayesinde (19. yüzyıl), bilim gösterdi ki, canlı türlerin akla durgunluk verecek çeşitliliği çok basit bir kaç varlıktan, tekhücreli tohumlardan çıkmadılar, (“her bitkisel ve hayvansal organizmanın, kendisinden başlayarak çoğalma ve farklılaşma yoluyla geliştikleri birim olarak hücrenin bulunuşu”[22]); bu tohumların kendileri de bir şekilsiz albüminden çıkmışlardır. Türler, aralarındaki ve kendileri ile çevre arasındaki karşılıklı etkinin sonucu, kendilerini dönüştürmüşler ve dönüşmeyi sürdürmektedirler.[23]
“İlk hayvanlardan da, temeldeki yeni farklılaşma ile, hayvanların sayısız sınıfları, takımları, familyaları, cinsleri ve türleri; en sonunda da sinir sisteminin tam gelişmesine eriştiği biçim, omurgalı hayvanlar ve gene en sonunda omurgalılar arasında doğanın kendi bilincine eriştiği omurgalı, yani insan gelişti.”[24]
Demek ki, tüm doğa —fizik, evren, canlı doğa— harekettir.
“Hareket, maddenin varoluş biçimidir. Hiçbir zaman, hiçbir yerde, hareketsiz madde ne olmuştur, ne de olabilir. Evren uzayında hareket, her gökselcisim üzerinde daha küçük kütlelerin mekanik hareketi; ısı, elektrik ya da manyetik akım biçiminde moleküler titreşim; kimyasal dağılma ve bileşim; organik yaşam: evrendeki her tekil madde atomu, her belirli anda, bu hareket biçimlerinden herhangi birine, ya da aynı zamanda birçoğuna birden katılır. Her hareketsizlik, her denge, yalnızca görelidir, ancak şu ya da bu belirli (sayfa 75) hareket biçimine göre bir anlamı vardır. Bir cisim, örneğin yeryüzünde mekanik denge durumunda, mekanik bakımdan hareketsiz durumda bulunabilir. Bu, onun, dünyanın, tüm güneş sisteminin hareketine katılmasını hiç mi hiç engellemediği gibi, en küçük fizik parçacıklarının onun ısısı tarafından koşullandırılan titreşimlere uğramalarını da, atomlarının kimyasal bir süreç gerçekleştirmelerini de engelleyemez. Hareketsiz madde, maddesiz hareket denli akıl almaz bir şeydir.”[25]
Astronomi ya da fizik, kimya ya da biyoloji, bilimin inceleme konusu her zaman harekettir.
Ama o zaman denilecek ki, bütün bilginler diyalektik materyalizmi niçin kabul etmiyorlar?
Kendi somut pratiği içinde, her iyi araştırmacı diyalektikçidir; gerçeği ancak kendi hareketi içinde kavrarsa anlayabilir. Ama pratikte diyalektikçi olan aynı araştırıcı tüm dünyayı düşündüğü zaman ya da dünya üzerindeki kendi özeylemini düşündüğü zaman, artık diyalektikçi değildir. Niçin? Çünkü o zaman yeniden, bir metafizik dünya anlayışının —dinin ya da okulda öğrenilmiş felsefenin— otoritesi altına girer, bu öyle bir dünya anlayışıdır ki, bilim adamının, hiç de kuşkulanmadan, hatta “düşüncesinin özgür” olduğunu sandığı anda bile şu ya da bu biçimde teneffüs ettiği yaygın önyargıların karması olan geleneğin ağırlığını taşır. Deneysel olarak atomları incelerken pekala tanrısız da olabilen böyle bir fizikçi, laboratuvarından çıktığında, tanrıyı, yeniden bulur; bu inanç, onun için “kendiliğinden-gelme” bir şeydir. Mikroorganizmaların incelenmesinde uzman olan böyle bir biyoloji bilgini, en küçük. bir siyasal sorun karşısında bir çocuk gibi eli böğründe kalır. Bu fizikçi, şu biyolojist, bir çelişkinin, bilgince pratikleri ile dünya anlayışları arasındaki çelişkinin kurbanıdırlar. Onların pratiği diyalektiktir (ve ancak diyalektik olduğu ölçüde de etkili olabilir). Ama bütünü içinde onların dünya anlayışları metafizik olarak kalır. Yalnız diyalektik materyalizm bu çelişkiyi aşabilir: diyalektik (sayfa 76) bilgini, oluş halindeki bir tüm olarak evren (doğa ve toplum) konusunda nesnel bir anlayışa ulaştırır; ve işte bununla da ona, kendi pratiğini (uzmanlığını) her şeyin birbirine bağlı oldukları bir bütün, bir birlik içine doğru olarak yerleştirme olanağını sağlar.

IV. TOPLUMDA

“Dünyanın durmadan, ara vermeden devindiği ve geliştiği doğru ise, eğer eskinin yokolup yeninin doğmasının, gelişmenin bir yasası olduğu doğrum ise, artık ‘değişmez’ toplum düzenleri, özel mülkiyet ve sömürü gibi ’sonsuz ilkeler’ olmayacağı; köylülerin toprak sahibine, işçilerin kapitaliste bağımlılığı gibi ’sonsuz düşünceler’ olmayacağı açıktır.
“O halde, nasıl kapitalist düzen, zamanında, feodal düzenin yerini aldı ise, sosyalist düzen de kapitalist düzenin yerini alabilir.”[26]
İşte burada diyalektiğin ikinci çizgisinin en önemli bir sonucunu görüyoruz. Metafiziğin öğrettiğinin tersine, değişmez bir toplum yoktur. Metafizikçiye göre, gerçekten, toplum değişmez, ve sonsuz tanrısal bir planı yansıttığı için de değişemez: “Toplumsal düzen tanrı isteğidir.” Şu halde, üretim araçlarının özel mülkiyeti kutsaldır; bu tanrısal gerçeği yadsıyanlar “maneviyat” adına mahkum edilmeye layıktırlar. Günahlarını çeksinler! Tanrı, mülk sahiplerinin koruyucusu, “serbest girişim”in güvencesidir. Bununla birlikte, gene de herhangi bir değişiklik çıkagelirse, o zaman bu bahtsız bir olaydır, ama ciddi bir şey değildir, yüzeyseldir; “normal” duruma dönülebilir ve dönülmelidir. Ve böylece sosyalist ülkeye karşı açılan haçlı seferi de hak kazanır: mademki kapitalizm “sonsuz”dur, dikkafalıları, yolunu şaşırmış olanları, herkes için ortak olan yasanın hükmü altına sokmak gerekir.
Doğa bilimlerinden gitgide iyice kovulan metafizik insan ve toplumbilimlerine sığınır. (sayfa 77)
Doğanın değiştirilebileceğini kabul edelim; insan şimdiye kadar ne olmuşsa odur ve her zaman da o olacaktır. Onarılmaz kusurları, eksiklikleri ile değişmez “bir insan doğası” vardır. Mademki bu böyledir, toplumu ıslah etmeyi iddia etmek neye yarar? Sakat bir ütopya… Bu, kısaca François Mauriac’ın Figaro’nun okurlarına yüz türlü vaazettiği ilk günah [hıristiyanlara göre bütün insanların Adem'in kişiliğinde işlemiş oldukları günah -ç.] öğretisidir.
Bu görüşün, hıristiyan ideoloğuna özgü bir görüş olması için daha çok eksiklikleri var. Bu görüş, ne tanrıya, ne şeytana inanan, ve bununla bütün önyargılara karşı aşılanmış olduklarını sanarak bu görüşleriyle övünen bazı küçük-burjuva çevrelerinde yaygındır. Elbette ki onlar kiliseye gitmezler, ama bin yıllık dinin kendilerine vasiyet ettiği, insanı değişmezleştiren metafizik görüşü kıskançlıkla işlerler. Genç öğretmenlere seslenen bir gazetenin böyle kiliseye karşı olan yazarı, insanoğlunun en büyük kusuru üstüne çok ciddi bir inceleme yapıyor ve bizi bir daha çıkmamak üzere içine hapseden, “deri tulum”dan sözediyor. Bütün yanılgılara açık, zavallı “insan doğası”…
“İnsan soyu”nun sömürücülerinin çok işine yarayan sızlanmalardır bunlar. Çıkarcıların, kâr düşkünlerinin varlığından mı yakınıyorsunuz? Ne saflık… Öyleyse artık şunu iyice bilin ki “insan böyle yaratılmıştır”, onu değiştiremezsiniz!
Büyük çoğunluk üzerindeki baskı, küçüklerin yoksulluğu, savaş, yüzyıllar boyunca işte böyle haklı gösterilmiştir. Mademki insan kendi kendinin aynı olarak kalıyor, toplum, sonu gelmez bir şekilde kendi kendini yineliyor. (Böyle bir anlayışın, özünde toplumsal bir varlık olan insanı, bir kendiliğinde-varlık olarak ele aldığı görülecektir.) Ve bu insan, kötü, kusurlu olduğuna göre, toplumun da kargışlı olduğunu kabul etmek gerekir. Kuşkusuz, din, kişinin ruhunun kurtulabileceğini ve kurtarılması gerektiğini öğretir. Ama toplum için iş başkadır; bu ölümlü dünyada kurtuluş olmadığına göre, hiçbir türlü gerçek iyileşme toplum için sözkonusu (sayfa 78) değildir.
Bu arada Sovyetler Birliği’ne karşı bir kampanya yürüttükleri zaman, sosyal-demokrasi liderlerinin davranışlarını son tahlilde haklı gösteren, bu metafizikle dolu yıllardan geçici gözönünde tutalım. Stalin 26 Ocak 1924′te şöyle diyordu:
“Lenin’in büyüklüğü, her şeyden önce, Sovyetler Cumhuriyeti’ni yaratarak, tüm dünyanın ezilen yığınlarına, kurtuluş umudunun kaybolmadığını, büyük toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin egemenliğinin sonsuz olmadığını, emek düzeninin, emekçilerin kendi çabalarıyla kurulabileceğini, ve bu yönetimi gökte değil yeryüzünde kurmak gerektiğini fiilen göstermiş olmasındadır. O, böylece bütün dünya işçilerinin ve köylülerinin yüreklerinde kurtuluş umudunu tutuşturdu. Bu, Lenin adının, çalışan ve ezilen yığınlar için en sevgili ad haline gelmesini açıklar.”
İşte, işçi hareketinde burjuvazinin ajanı olan Blum gibi birinin kabul edemediği şey budur. Sosyalist liderlerin bir ideoloji olarak ele alınan keskin anti-sovyetizmi, köklerini bir umutsuzluk felsefesinden alır: Lenin, Stalin, Sovyet halkı, insanın insan tarafından sömürülmesini yok etmek istemekle ve yok etmekle suçludurlar. Léon Blum, Guy Mollet vb., “kurtarıcı sosyalizm” üstüne söylevlerini artırıyorlar. Ama buna kendileri de inanmıyorlar. Gerici şiddet ve savaş yanlısı burjuvazinin ehlileştirdiği bu adamlar, her zaman için yenik olanların anlayışına sahiptirler. İnsanlık Merdiveni adlı kitabında, Blum, bir yandan Vatikan ile manevi dayanışmasını ilan ederken, aynı zamanda, komünistleri yasaklamaya girişiyor; onları ulusal topluluğun dışında bırakmayı ileri sürüyor. Niçin? Çünkü, onlar, eylemleri ile bir toplum değişikliğine olan inançlarını ortaya koyuyorlar.
İşte burjuvaziye hizmet edenler için hoşgörülemeyen şey budur. Her ne pahasına olursa olsun, emekçilerin dikkatini, kendilerine olası değişikliklerin yolunu gösteren Sovyetler Birliği’ nden başka yana çevirmek gerekir. Sovyet ülkelerinde hiçbir şeyin köklü olarak değişmediğini “ortaya koyma”yı denemek için, hiçbir karaçalma fazla olmayacaktır. Bunun (sayfa 79) içindir ki, karaçalma, zorunlu olarak sansürle birlikte, Sovyetler Birliği’nden gelen değişikliğin ve devrimin gerçeğini gösteren yayınların yasaklanması ile birlikte yürütülmelidir.
Sosyal-demokrat ideoloji, tipik bir metafizik ideoloji olarak görünüyor. Bir mum söndürme aleti gibi kullanılıyor. Şevki boğmak, perspektifi bulandırmak, savaşçıları savaşımdan geri çekmek. Hiçbir şey, bu bakımdan, günlük Franc-Tireur ya da Le Canard Enchaine gazeteleri kadar anlamlı değildir. Tepinme ya da yalan, dalkavukluk ya da küfür, kaçınılmaz olarak, kendi deyişi ile her zaman “lambacılar” (bilimsel bir sınıf tahlili yapmayı iş edinebilen maymuncuk anlamında deyim) olacaktır gibi zararlı bir fikre sonuç olarak da, mademki “sonunda gene aynı yere varılacak”, kapitalizme karşı savaşım vermek zahmetine değmez gibi zararlı bir fikre gelinir. Bu “obur papazlar” gerçekte dinsel anlayışla yoğrulmuşlardır; esas olarak insanın güçsüzlüğüne inanmışlardır. Kendileri batmıştır, tarihi de batırmaya çalışırlar. Ve bunun içindir ki, gülüşlerinden bir sahtelik akar; umutsuzdurlar.
Gerçekte, değişiklik, doğadan olduğu gibi, toplumsal gerçekten de ayrılamaz olması bir yana, toplumlar, fizik evrenden de çok daha çabuk evrim gösterirler. İlkel toplumun dağılıp parçalanmasından beri birbiri ardından [başlıca] dört toplum biçimi gelmiştir: köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum. Böyle olmakla birlikte, feodal toplum da kendisini dokunulmaz sanıyordu, ve tanrıbilimciler, feodal toplumda tanrının bir eserini görüyorlardı, nasıl ki, bugün, Kardinal Spelmann, Amerikan tröstlerini tanrının iradesi gibi gösteriyorsa. Bu, feodal toplumun kapitalist topluma, onun da sosyalist topluma dönüşmesini önlemedi. Ve şimdi, Sovyetler Birliği, bir üst aşamaya, komünizme geçişe hazırlanıyor.
Bunun içindir ki, insan toplumsal bir varlık olduğuna göre sonsuz olan insan yoktur. Don Kişot’un kişiliğinde gülünçleştirilerek öldürülen, çağdaş zamanların şafağında ölen feodal insan değil midir? Başlangıçtan beri varolduğu öne (sayfa 80) sürülen bencilliğe gelince, toplumun sınıflara bölünmesiyle birlikte ortaya çıktı. Ünlü “ben’e tapınma” —her şeyin üstünde ben— toplumdan bir cengel ormanı yaratan egemen burjuvazinin ürünüdür: her ne pahasına olursa olsun ulaşmak, hileyle ya da şiddetle; kendi mutluluğunu zayıfların mutsuzluğu üzerine kurmak. Ama, bizzat kapitalist toplumun bağrında bile, kendi mutluluğunu toplumun ortak mutluluğun dışında anlamayan, kendisi için en yüksek sevinçleri tüm insanlık için savaşımda bulan, ve bu amaç için en çetin fedakarlıkları göze alan yeni bir insan tipi oluşmaktadır. Onun için, Renault tekelinde işçi olan şu ana, ücretlerin artırılması için yapılan bir greve kararla katılırken grev boyunca evde aç kalacaklarını biliyor.[27]
Nasıl bir ilk günah yoksa, sonsuz insan da yoktur. Bugün, kapitalizme karşı savaşım verenlerin hepsi, bu savaşım yoluyla kendi öz bilinçlerini de dönüştürürler. İnsanlık-dışı bir rejime karşı savaşım verdikleri ölçüde insanlaşırlar. Her gerçek gibi, insan gerçeği de diyalektiktir. Hayvanlar aleminden çıktıktan sonra insan, doğaya karşı bin yıllık bir savaşım içinde yükselmiştir. Bu koskoca tarih yalnız sonuna varmamış olması şöyle dursun, Paul Langevin’in daima yinelemeyi pek sevdiği gibi, henüz yeni başlıyor. Bu tarih, toplumlar tarihinden ayrılmaz; ve burada ikinci yasadan (her şey değişir) başka, birinci yasayı da (her şey birbirine bağlıdır: bireyin bilinci, toplumun dışında kavranılamaz) buluruz. Zaten bunun içindir ki, insan, bazı koşullarda geriye gidebilir. Ayrıcalıklarını korumak için burjuvazi tarih tekerleğini tersine çevirmeye uğraşır; faşizm bundan ileri gelir, Adolf Hitler’in faşizmi gibi Eisenhower’ın, Mac Carthy’nin faşizmi de. Ama bununla burjuvazi, insanı aşağılatır: toplama kampına kapatılmış insanlara işkence eden bir SS, gerçekte bizzat kendi içinde hâlâ uyuyabilmekte olan insanlığa işkence etmektedir; insanlığı, başkasına karşı davranışıyla ayaklar altına alan, kendindeki insanlığı da çiğnemektedir. İnsanda (sayfa 81) varolan en iyi şey tanrıların bir armağanı değildir; bu, insanlık tarihinin bir başarısıdır. Soysuzlaşmış burjuvazi, bu başarıyı her gün tehlikeye düşürür. Atom bombası, bu burjuvazinin aklıdır; dolar, onun vicdanıdır. Ve, Rosenbergler’in cezasının infaz edildiği akşam avukat Emmanuel Bloch’un “Bizi yönetenler hayvanlardır!” diye bağırmakta hakkı vardı.
Çürümüş bir sınıfın insanlık-dışı davranışı karşısına, sosyalist insanlığın görkemli çiçeklenişini nasıl çıkarmazsın? Sosyalizmin yolunu aydınlatan diyalektik materyalizmin gerçeği ve gücü burada ortaya çıkar. Sömürüden kurtulan sovyet insanının deneyimleri, mutsuzluğun sonsuz olduğu yolundaki sızlanışlara son veriyor. Bunun içindir ki, Sovyet ceza yasası, suçlunun cezalandırılmasını değil, sosyalist çalışma ile nitel bakımdan değiştirilmesini amaç ediniyor. Kapitalist rejimde, suç işleyen, silinmez bir lekeyle damgalanmıştır, hapis cezasını bitirdikten sonra bile. Sovyetler Birliği’nde, Makarenko’nun yeniden eğittiği, yolunu şaşırmış gençler gibi herkes yeniden “yaşamın yolu”nu[28] bulmuş, caniler, hırsızlar, yeni baştan, unutulan bir geçmişten ebediyen kurtulan namuslu ve onurlu yurttaşlar haline gelmişlerdir. Gençliğin bozulması sorunu, çozülme halindeki kapitalist toplumda günden güne etkisini artırırken, ötede ortadan kalkmış olması bir raslantı eseri değildir.
Sosyalist toplum için alınyazısı ölmüştür.
Bunun çok parlak bir kanıtı, halen Pavlov’un öğrencileri olan Sovyet doktorları tarafından yapılmaktadır. “Acılar içinde doğuracaksın” amansız yargısı, kuşaklar boyunca insanları korkutuyordu. Ama işte SSCB’de ve o zamandan beri bizde de, sinir merkezlerinin işleyişinin diyalektik açıdan incelenmesi ve ağrı sorununun aydınlatılması sayesinde, doğum artık büyük bir acı değildir. Ve böylece, şu eski, acının, çocuk doğurmanın bir yasası, “başlangıçtaki ilk günahın” ve “beden zevki”nin bir fidyesi olduğu fikri sarsılmış oluyor. Eski ceza-doğum inancı, büsbütün ortadan kalkmak üzere (sayfa 82) gitgide silinip giderken, ortaya çıkan yeni fikir büyüyecek, kuşaktan kuşağa aktarılacaktır. Sovyet doktorlarının övüncü olan bu kadar güzel bir buluş, bir raslantı ile ortaya çıkmamıştır: insanın ta sonsuzluktan gelen ve sonsuza giden kusurları olmadığını bilen, derinlemesine diyalektikçi bilginlerin eseridir.[29]

V. VARGI

Gerçeği, görünümlerinden birine götürmek, süreci, sürecin bir anına indirgemek, ve geçmişin, gelecek olmamasına yetecek kadar kuvvetli olduğunu sanmak, gerçeğin diyalektiğini iyi bilmemektir.
Mac Carthy’ye bakıp Amerika hakkında hüküm vererek, Birleşik Devletler’in geleceğinin de, 19 Haziran 1953 (Rosenbergler’in öldürülmesi) görünüşünde olacağını sanan bir kimse, derin bir şekilde yanılıyor demektir. Birleşik Devletler’in geleceği, daha çok, mahkum bir geçmişin kanlı savunucularının yok etmek istedikleri yeni güçlerindir. “Her şeyden önce önemli olan, diye yaziyor Stalin, gelişmekte olandır.” Tohum ne kadar zayıf olursa olsun, gene de yaşam taşır. Ve işte bu yaşamı bütün çarelere başvurarak korumalıdır: onun uğruna hiçbir çaba, boşa gitmemiştir. Ethel ve Julius Rosenberg’in cinayete karşı savaşımı, cinayet kendilerini bulduğu zaman bile, daha az başarıya ulaşmayacaktır. Sabahın ilk ışıklarının gündüzü bildirişleri kadar kesin bir şekilde Rosenbergler örneği de adil ve barışçı bir Amerika’yı haber vermektedir.
“Neşeli ve yeşil, oğullarım, neşeli ve yeşil
“Mezarlarımızın üstünde bir dünya olacak”[30]
Tarihi durdurmak gibi çılgın bir umutla onları öldürenlere gelince, onlar daha şimdiden bir ölüden de çok ölüdürler. (sayfa 83)
Değişiklik anlayışı, yeni anlayışı, işte metafizikçide eksik olan budur. Tersine, her ortamda, her durumda, diyalektikçinin üstünlüğünü sağlayan şey de budur. Marksizme yaratıcı gücünü veren budur: marksizm, her derde deva, mekanik olarak her duruma uygulanabilen bir reçeteler stoğu değildir; değişikliğin bilimidir, deneyle zenginleşir. Metafizikçi, tersine, değişen şeye karşı kayıtsızdır; “iki dünya savaşı oldu, öyleyse bir üçüncüsü de olacaktır” diye düşünür. Onun çevresinde her şey değişir, ama o, gözlerini yumar. Burjuvazi bu gibi değerlendirmeleri çıkarına uygun bulur: varlığını sürdürmeyi düşlediği için, copların havada fır dönüşünü bir kuvvet belirtisi olarak alan yüzeysel bir gözlemciye sapasağlam göründüğü anda bile, egemenliğinin sonuna geldiğini ortaya koyan diyalektikten ödü patlar burjuvazinin.
Bunun içindir ki, diyalektiğin ikinci çizgisini yorumlarken Stalin şöyle yazıyor: “… eylemimizi, şu an için egemen gücü temsil etseler de, artık gelişmeyen toplumsal tabakalar üzerine değil, şu anda egemen gücü temsil etmeseler de gelişen, geleceği olan toplumsal tabakalar üzerine kurmalıyız.”[31]
Bilimsel tutum, “burnunun ucundaki”nden ileriye varmamak değil, neyin ölmekte, neyin doğmakta olduğunu anlamak ve bütün ilgiyi doğmakta olanın üstüne toplamaktır. Her şeyi aynı plan üzerinde yerleştirmek, gerçeğe saygı göstermek değildir, gerçeği yanlış göstermek, bozmaktır; çünkü gerçek, harekettir. Marksistler uzağı görmesini bilirler, çünkü onlar bütün gerçeği, oluşu içinde dikkate alır, değerlendirirler: bu yüzden, komünistler, gerçek diyalektikçiler, daha başından beri, bazı sosyalist liderlerin onu bir refah dönemi olarak kabul ettikleri zaman bile, “Marshall planının içinde tohum halinde bulunan her şeyi açığa çıkardılar.”[32]
Stalin, SSCBde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları’nda “yalnızca yüzeyde olan dış olayları görenler”i “görülemez biçimde anlık etki yaparlarsa da, olayların seyrini daha az belirlemeyen derindeki güçleri görmeyenler”i eleştirir. (sayfa 84)
Herkes için, özellikle militan işçiler için şu çok önemli bir tanıttır: İlkin komünist işçilerle sosyalist işçiler arasında şuradan buradan bağlanan, sonra yığınların yüreğinde gelecek zafer inancını doğuracak ölçüde genişleyen eylem birliği, işte “doğan ve gelişen” güç, işte “yenilmez”, fırtına haline gelen meltem, bütün engelleri silip süpürecek güç. Görüşleri birbirinden ayrılan, ama çıkarları birbirleriyle birleşen emekçiler arasında bir eylem birliği kurmak için günlük savaşım, diyalektiğin ikinci yasasına uygundur. 1958 Ağustos grevlerinin genişliği ve hızı, emekçilerin hiçbir kategorisinin eylemsiz ve hareketsizlik içine düşmediğini göstermiştir.
Tersine, sekter olan metafizikçidir. İş arkadaşının sosyalist ya da hıristiyan olduğu bahanesiyle onu ortak eyleme davet etmeyi reddeder. Böylelikle büyük değişme yasasına gözlerini kapar: ilkin sınırlı, sonra daha geniş ortak bir amaç uğruna birlik halinde bir eylemde, bu emekçinin bilinci değişmeye uğrayacaktır: omuzomuza yapılan bir eylem, kaygıları, önyargıları ortadan kaldırır. Sekter olan, sanki kendisi her şeyi hemen bir çırpıda öğrenmiş gibi düşünce yürütür. Devrimci olarak doğulmadığını, sonradan devrimci olunduğunu unutur. Kendisinin öğrenecek daha çok şeyi olduğunu, onun için de “başkalarına” sövüp saymaktan çok kendisine sövüp sayması gerektiğini unutur. Gerçek devrimci, diyalektikçi olarak, yeninin yükselişine elverişli koşulları yaratandır. Sosyalist liderlerin, birliği önlemek isteği kendini ortaya koydukça, gerçek devrimci, sosyalist emekçilere karşı tutumuyla, kendi birlik isteğini daha çok ortaya koyar. (sayfa 85)

YOKLAMA SORULARI

1. Diyalektik, değişmeyi nasıl anlar? Çevrenizden örnekler veriniz.
2. Burjuvazinin, neden bütün gerçeğin dönüşmekte olduğunu gizlemekte çıkarı vardır?
3. Birkaç ömekle, diyalektiğin ikinci çizgisini tanımanın militan işçilere sağlayacağı yararları gösteriniz.

________________________________________
Dipnotlar

[19] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 653-654.
[20] Friedrich Engels, Doğanın Diyalektigi, Sol Yayınları, Ankara 1996, s.8l.(İtalikler bizim.G.B.-M.C.)
[21] “Bütün hareketler, mekanik hareketi … içerir.” der Engels. (Doğanın Diyalektiği, s. 275.) Gerçekten, örneğin, bir kimyasal tepki, maddi molekülleri teşkil eden atomları harekete geçirir. Bu atomlar yer değiştirir. Ve atomların içinde, çekirdekte, nükleer fiziğin incelediği çok hızlı yer değişmeler oluşur. Aynı şekilde, elektrik enerjisl, küçük parçacıkların, elektronların yer değiştirmesinden ayrılmaz.
[22] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach …. s. 44; K. Marx, F, Engels, Felsefe İncelemeleri, s. 48; Din Üzerine, s. 234.
[23] Migurin’in ve öğretililerinin çalışmaları deneysel olarak bize bazı koşullarda da bir türün bir başka tare dönüşümünün olanaklı olduğunu göstermiştir.
[24] Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, s. 44-45.
[25] Friedrich Engels, Anti-Dühring, s. 116.
[26] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 658.
[27] Bu konuda André Stil’in güzel romanları okunabilir: Le premier choch, Le coup du canon, Paris avec nous, Editeurs Français Réunis.
[28] Makarenko, Le Chemin de la Vie, Editions du Pavillon; Poème Pédagogique, ELE, Moscou 1953.
[29] Bu konuda bkz: Altın Yıldız Nişanı filmi; ve öbür romanlar arasında, Ajaev, Loin de Moscou, ve G. Nikolaieva, La Moisson, Editeurs Français Réunis.
[30] “Ethel Rosenberg’in Oğullarına Şiir”, Lettres de la Maison de la Mort’da, Editions Gallimard.
[31] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 658.
[32] M. Thorez, Haziran 1953.

 

Benim Gözümden Dünya
Albert Einstein

Alfa Basım Yayım Dağıtım


20. yüzyılın en önemli fizikçisi Albert Einstein'ın Siyasi ve Felsefi Yazıları:
Özgürlük, İyi ve Kötü, İnsanın Gerçek Değeri, Toplum ve Birey, Ölüm, Zenginlik, Eğitim, Din ve Bilim,
Savaş ve Barış, Silahsızlanma, Dünya Ekonomik Krizi, Kültür ve Refah, Üretim ve Alım Gücü, Azınlıklar, Avrupa'nın Mevcut Durumu...

Benim Gözümden Dünya'da, Albert Einstein'ın hayata, yaşadığı dünyaya ve bilimsel çalışmalarına dair görüşlerini bulacaksınız. Büyüleyici, esprili ve zekice gözlemler, büyük bir kalbi ve az rastlanır bir aklı açığa vuran samimi itiraflar... Benim Gözümden Dünya, bu özel kişiliği, kendi yazdığı ya da başkası tarafından kaleme alınan hiçbir kitapla kıyaslanmayacak bir açıklıkta gözler önüne seriyor. Einstein insanlığa, yardımlaşmanın hakim olduğu barış dolu bir dünyaya ve bilimin yüce amaçlarına inanıyordu. "İyi ve Kötü", "Din ve Bilim", "Aktif Pasifizm", "Hıristiyanlık ve Yahudilik" , "Azınlıklar" ve "Bir Arap'a Mektup" gibi farklı konu başlıklarının ele alındığı Benim Gözümden Dünya, işte bu inançların savunması niteliğindedir.

"insanın gerçek değeri kendi kendisinden özgürleşmeyi ne ölçüde ve ne anlamda becerebildiği ile belirlenir."
-Albert Einstein-


115 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9786051060606; Boyut: 14 x 20 cm; Baskı Tarihi: Ocak 2009
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: The World As I See It



Pratik Usun Eleştirisiİmmanuel Kant

... Çevirisini sunduğumuz bu yapıt, Kant'ın insan usuna özgü başarı olanaklarını besleyen kaynağın yine insanda bulunduğunu kanıtlamaktadır. Kant'ı anlamanın en kestirme yolu, yapıtlarını okumak, başkalarının yorumlarına bağlanmamak; gerektiğinde bile yardım isteme ölçüsünü kaçırmadan, Kant'ı Kant'tan sormaktır.

Yazar:İmmanuel Kant
Çevirmen:İsmet Zeki Eyuboğlu

Sayfa Sayısı: 244
Baskı Yılı: 1999
Dili: Türkçe
Yayınevi: Say Yayınları

 

ANTİK FELSEFE ; METİNLER VE AÇIKLAMALAR

Yazarı: WALTHER KRANZ
Çeviren: SUAD Y. BAYDUR
Hazırlayan:

Yayınevi: SOSYAL YAYINLAR
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 978-605-4177-81-3
Yayın Yılı: 1994

Dili: Türkçe

Açıklama:232 sayfa. 13cm x 19cm
Değerli düşünce adamı Suad D. Baydur'un, Sokrates öncesi Hellen filozoflarından kalma fragmentlerin doğrudan doğruya orijinal metinlerden dilimize yaptığı bu çeviri, şüphe yok ki kültür hayatımızda önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
Çağdaş Batı düşüncesinin temelinde yatan eski Grek felsefesinin bu en eski örneklerinin bilinmesi yanlız felsefeyle uğraşanlar için değil, fakat bütün aydınlarımız için büyük değer taşıyor.

İçindekiler,

Kısım I

I. Homeros Filozof Olarak
II. Dünyanın Doğuşu ve Biçimi Üzerine Eski Öğretiler
III. Eski Özlü Sözler Ahlakı
IV. Milet'li Filozoflar ( Thales, Anaximandros, Anaximenes, Tanınmayan Bir Eski İyonyalının Kosmologiasından)
V. Pythagoras ve Eski Pythagorasçılar
VI. Ksenophanes
VII. Herakleitos
VIII. Parmenides ve Öğrencileri
IX. Empedokles
X. Sonraki Pythagorasçılar

Kısım II

XI. Anaksagoras
XII. İyonya Felsefesini Yenileyenler
XIII. Atomistler
XIV. Bilimsel İyonya Hekimliği
XV. Sofistlik
XVI. Trajedi Yol Gösterici ve Felsefenin Ardılı Olarak

Ek: Sokrates'ten Önceki Felsefenin Geçe-gelişi

Antik Felsefe

Kaynağını temel olarak Yunan felsefi düşünüşünde bulan Antik Felsefe, şeylerin hareket halindeki görünüşünün altında yatan ve onların hakikatinin kurucu unsuru olan özü yakalamaya çalışır. Erdemin başlıca öncüllerinin ve insan uygarlığına temel olan köklerin beslendiği yerdir orası. Bu yaklaşımı esas olan bu özlü inceleme, Sokrates ve Platon'dan Aristoteles'e, Stoacılardan Septiklere kadar uzanan bir yelpazede insanoğlunun temel düşünsel kazanımlarının odağında duran bu zengin, verimli kaynağı araştırıyor.

Yazar: JEAN-PAUL DUMONT
Yayınevi: Dost Kitabevi Yayınları
Sayfa sayısı: 124
ISBN: 9789752982864
Basım tarihi: Mart 2007

 

ARISTOTELES FELSEFESİ

Yazarı: AFŞAR TİMUÇİN
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: KAVRAM YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1976
Dili: Türkçe

Açıklama:Afşar Timuçin bu çalışmasında Eskiçağ'ın en önemli iki filozofundan birini, Aristoteles'i, bütün yönleriyle ve ayrıntılı bir biçimde ele alıyor, bunu yaparken sık sık kaynağa başvuruyor. Birçok eser yazmış, eserlerinden birçoğu yitip gitmiş, ne olursa olsun felsefe tarihinin en önemli yerlerinden birine yerleşmiş ve hem çağdaşlarını hem ardıllarını büyük ölçüde etkilemiş olan Aristoteles'i yurdumuzda enine boyuna inceleyen ilk çalışmadır bu.
13.5x19.5 cm 158 sayfa,

 

SOSYALİZMİN VE SOSYAL MÜCADELELERİN GENEL TARİHİ MAX BEER ÇEV: GALİP ÜSTÜN CAN YAYINLARI / 1989 623 SAYFA

Yazarı: MAX BEER
Çeviren: GALİP ÜSTÜN
Hazırlayan:

Yayınevi: MAY YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1974

Dili: Türkçe

 

BUDİZM VE FELSEFE

Yazarı: RAHUL SANKRİTYAYAN
Çeviren: SİBEL ÖZBUDUN
Hazırlayan:
Yayınevi: SÜREÇ YAY
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1985
Dili: Türkçe
Özellikler: Birinci Baskı
Açıklama:BUDİZM VE FELSEFE
YAZAN:RAHUL SANKRİTYAYAN
ÇEV:SİBEL ÖZBUDUN
SHF:18x11cm

 

Author: Henri Lefebvre
ISBN: 9758859331
Translated by: Barış Yıldırım
Publisher: Kanat Kitap
Published: İstanbul, Nisan 2006
Pages: 124

Diyalektik Materyalizm Marksizmin şablonlaştırılmasına karşı Marx’ın 1844 El Yazmaları’na ve dolayısıyla Hegel’e dönerek verilen bir yanıt: Stalin’in Tarihsel ve Diyalektik Materyalizm kitabının hemen ardından yayımlanması tesadüf değil. Lefebvre, Marksizmi bir tür şematik doğa bilimine çeviren dogmatiklere karşı çıkarak, diyalektik materyalizmin insan pratiğinden ve hayatın içeriğinden sürekli beslenen açık uçlu bir yöntem olduğunu söylüyor: Marksizmin, felsefenin sona erdiğini ilan eden pozitivist tavırla da, salt felsefi bir sistematikleştirme çabasıyla da bir yakınlığı olamaz. Eski dogmatizmin dağıldığı, ancak yerini yeni kabalaştırmaların aldığı günümüzde, Marksizmin problematiğini yeniden kurma çabası hala sonlanmış değil.
"Sosyoloji ve tarihi, diyalektik materyalizm çerçevesinde birleştiren duru ve eksiksiz bir yöntem sunan kişi bence Henri Lefebvre oldu."
- Sartre, Diyalektik Aklın Eleştirisi-

BÜTÜN YÖNLERİYLE MEVLANA Celaleddin "Yaşamı-Felsefesi-Düşünceleri-Şiirleri "

Yazarı: İSMET ZEKİ EYUBOĞLU
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: ÖZGÜR
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1998
Dili: Türkçe
 

DİNLE NEY'DEN -TASAVVUF SOHBETLERİ 1-

Yazarı: METİN BARBAROĞLU
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: AYNA YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı:
Dili: Türkçe

Dünyada bir kriz yaşanıyor ve tabii ki bu krizin nesnel koşulları var. Net bir ayrım olarak koymasak da, koymak istemesek de, dünyada kültürler uygarlıklar bağlamında bir Doğu-Batı kamplaşması olduğunu, bunun çeşitli biçimlerde giderek insanların inançlarına kadar indirgendiğini ve inançlardan hareketle çeşitli biçimde savaşlar yapıldığını ve yapılmak istendiğini görüyoruz. Salt çıkarlar doğrultusunda yapılan kamplaşmalarda taraflar, bazı değerleri kendilerine meşruiyet zemini bulabilmek içni kullanıyorlar.

Bu kitap değerler konusu üzerinde farklı yönden bakışların bulunduğu altı adet sohbetin yazıya dönüştürülmüş halinden oluşuyor. Değerler ve ilişkili konuları, bazen Felsefeye, bazen Bilim ve Sanata, zaman zaman Çağdaş Yaşama, zaman zaman da Kadim Bilgeliğe vurgular yapılarak ele alınıyor.

Açıklama:Tasavvuf kendini tanımlarken doğrudan doğruya insana,
insan gönlüne hitap eden ve insan gönlünden doğaya, Tanrıya bir bütünlük olarak ulaşmayı planlayan bir çerçeve çizer. Tasavvufun bir tür iç deneyim olduğundan bahsedilir. Yine de onu sadece deneyim anlamıyla sınırlamak mümkün değildir,
çünkü onun bir de irfâniyet yanı, akılla ilgili yanı vardır. Bu bilgi yalnızca mantıksal çıkarsamaya dayanan bir bilgi değil,
aynı zamanda sezgiye, keşfe dayalı bir bilgi yolu olacaktır.
Bu bilgi yolunda ilerleyen insanda bir şuur hâli oluşur.
(Arka Kapak)
 

 

Konsantrasyon - Adım Adım Zihinsel ve Ruhsal Hakimiyet

Ortalama bir insan rüzgârda savrulan ince bir yaprak gibidir, zihni nereye sürüklerse oraya gider. İki dakika sonra ne düşüneceğini, hangi duygunun etkisi altına gireceğini bilemez. Oysa amaç ister ruhani, ister maddi olsun, hedefine gitmek isteyen insanın atacağı ilk adım zihinsel ve duygusal hâkimiyettir.
Elinizdeki kitap konsantrasyon konusunda bugüne kadar yazılmış en iyi eserlerden biri olarak biliniyor. Okuyucuya en çok ihtiyaç duyduğu teorik bilgileri vererek onu pratik çalışmalarla adım adım mutlak zihin hakimiyetine götürüyor. Büyük bir keyifle okuyacağınız bu kitabı sonuna kadar etüt ettiğinizde, önünüzde bilmediğiniz dünyalar açılacak, yeni geliştirdiğiniz duyularınızla istediğiniz hayatın size gelmesini sağlayabileceksiniz. Çünkü;
“Zihin acımasız bir efendi, fakat sadık bir köledir.”
H.B.Blavatsky


Ayrıntılı bilgi için bkz:
Yazar: Mouni Sadhu
Yayınevi: Hermes Yayınları
Çevirmen: Murat Sağlam
Sayfa sayısı: 235
ISBN: 975-6130-08-3
Basım tarihi: Haziran 2006

 

Küllerin Şöleni

Küllerin Şöleni, Giordano Bruno'nun üç diyaloğundan birincisidir. Kopernik'in peşinden, Güneş sistemini düşünsel alanda savunan ilk kişi Bruno oldu. Aristoteles-Ptolemaios sistemine karşı çıkarken, kilisenin de dogmalarını yalanlamış oluyordu. Önce bir din adamı olan Bruno, sonra sapkın duruma düştü. Yaşamı sürgünlerde geçti. Gezgin bir yazar oldu. Sonunda Engizisyonun eline düştü, sekiz yıl tutuklu kaldıktan ve yargılandıktan sonra, 16020'de Roma'da yakıldı...

Yazar: Giordano Bruno
Yayınevi: Cem Yayınevi
ISBN: 9754067937
Basım tarihi: Temmuz 2004

 

Maji - Anlamı, Amacı, Gücü

"Maji tek bir bilim altında felsefede en kesin ve dinde en mutlak ve yanılmaz şeyleri birleştirir. İlk bakışta birbirine tamamen zıt gözüken, inanç ve mantığı, bilim ve imanı, yetki ve özgürlüğü mükemmel bir uyum ve ahenkle bağdaştırır."
Eliphas Levi

"Maji irade doğrultusunda değişiklik yaratmanın Sanatı ve Bilimidir."
Aleister Crowley

Butler'e göre majinin esas amacı dünyevi bir maske olan kişiliği aşarak gerçek benliğimize ulaşmaktır. Maji kadim çağlardan bize aktarılan kendimizi geliştirmeye ve evrenle bütünleştirmeye yarayan pratik bir öğretidir.

Bu kitap yanlış tanımlanmış, unutulmuş ve kimi zaman hor görülmüş bir konuya cesurca ışık tutan ender eserlerden biridir. Türkçe'de çeşitli kitapları çıkan yazar, akıcı diliyle karmaşık gibi gözüken konuları 60 yıllık deneyimlerinden örnekler vererek sarih bir şekilde açıklayarak aynı zamanda bir dil ustası olduğunu kanıtlamaktadır.

Majinin tanımı, maji ile modern psikolojinin kesiştiği noktalar, kişilik, majikal amaçlar ve etik, majikal aletler ve imgeler, davet ve celp usulleri, manyetik ve inisiyatik maji konuları ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Elinizdeki bu kitap, başka kaynaklardan derlenen akademik bir kitap değil, kendi başına belirli standartları ortaya koyan ve yıllardır konu hakkında bilgi edinmek isteyenlere okunması önerilen eğitici bir başyapıttır.

"Bu kitap, konu hakkında fikirleri ne olursa olsun, okuru mutlaka etkileyecektir"
Francis Israel Regardie

W.E. Butler (1898-1978). Gençliğinde uzun süre Hindistan'da, Hint bilgelerinin altında ve Teosofi Cemiyetinde bulunduktan sonra, İngiltere'ye dönerek Dion Fortune'un öğrencisi olmuştur. Daha sonra Işıkların Hizmetkarları (Servants of the Light, SOL) adındaki cemiyetini kurmuştur. Butler birçok kitap yazmıştır ve okült camiada sevilen ve tanınmış biridir. Türkçe'de Ruh ve Madde Yayınları tarafından baskıları tükenen psikometri, durugörü, aura gibi konularda birkaç kitabı yayınlanmıştır.

Yazar: W.E. Butler
Yayınevi: Hermes Yayınları
Çevirmen: Murat Sağlam
Sayfa sayısı: 142
ISBN: 975-6130-11-3
Basım tarihi: Şubat 2007




Yazar: Paulo Coelho
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa sayısı: 166
ISBN: 9789755106823
Basım tarihi: Ocak 1999

Simyacı, Brezilya’lı eski şarkı sözü yazarı Paulo Coelho’nun, yayınlandığı 1988 yılından bu yana dünyayı birbirine katan, eleştirmenler tarafından bir ‘fenomen’ olarak değerlendirilen üçüncü romanı. ‘Simyacı’, altı yılda kırk iki ülkede yedi milyondan fazla sattı. Bu, Gabriel Garcia Marquez’den bu yana görülmemiş bir olay. Yüreğinde, çocukluğunu yitirmemiş olan okurlar için bir ‘klasik’ kimliği kazanan ‘Simyacı’yı Saint-Exupery’nin ‘Küçük Prens’i ve Richard Bach’ın ‘Martı Jonathan Livingston’u ile karşılaştıranlar var (Publishers Weekly) . Simyacı, İspanya’dan kalkıp Mısır Piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago’nun masalsı yaşamının felsefi öyküsü. Sanki bir ‘nasihatname’: ‘Yazgına nasıl egemen olacaksın, mutluluğunu nasıl kuracaksın? ‘ sorularına yanıt arayan bir hayat ve ahlak kılavuzu. Mistik bir peri masalına benzeyen romanın altı yılda, yedi milyondan fazla okur bulmasının gizi, kuşkusuz, onun bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor. ‘Simyacı’yı okumak, herkes daha uykudayken, güneşin doğuşunu seyretmek için şafak vakti uyanmaya benziyor.

İşte kitabın arka kapağı. Endülüslü çoban Santiago’nın ilginç hikayesi adeta sevgisel bir sıcaklıkla sunulmuştur. Kitabın başarısı ile beraber, tabii kitapla ilgili eleştirilerde çoğaldı. Çoğu kimseye göre, aslında kitapda o kadar da önemli denilebilecek olay yokmuş. Sıradan olaylar, sıradan felsefi görüşler ve klasik meditasyon durumları.

Ama şahsi görüşüm şudur ki, her ne kadar belirtilen iddialar görünürde öyle olsada, aslında içeriğin çok farklı oluşudur. Bu tarz konular her zaman uzun uzun tartışılmıştır. Önemli olan ne kadar anladığımızdır. Kitapta en beğendiğim ksımlar özellikle sohbetlerdir. İspanyadayken Salem kralı Melkisedek, Afrikaya gelirken yanında çalıştığı Billuriyeci Dükkanının sahibi ve çölde kabile şefi ile yaptığı sohbetler ve konuşmalar kitabın en önemli kısımlarıdır. Kitapta sıkça kullanılan iki kelime vardır: Kişisel menkıbe ve Lütuf kuralı. Ayrıca, kitapta geçen ve adeta kitabın ana fikri olan olan cümle ise şudur: “Herşey bir tek ve aynı şeydir.” İşte bu yüzden, birşeyi gerçekten istediğin zaman, bütün evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar..

Kitapla ilgili anlatılacak çok şey var. Ama kitabı daha okumayanlar için fazla ipucu vermemek adına, hemen okumalarını öneriyorum..

Kitabın vermek istediği mesaj: aslında aradığımız hazineler yanıbaşımızdadır. Ama biz bilemiyoruz. Onları ararken, asıl hazinelere ulaşıyoruz. Tıpkı çobanın altın hazinelerini ararken gerçek hazine olan Fatima’yla karşılaşması..

Paulo Coelho Mevlana'nın ünlü Mesnevi'sinden etkilenilmiştir.



Simya ve Simyacılar

Simya yazılı tarihin ilk dönemlerinden beri yaşadığımız hayatın içinde olmuştur. Lao Tzu'nun hükümranlığındaki Çin'den, Mısır Krallığı'na; Büyük İskender'in Yunan İmparatorluğu'ndan, İslami fetih çağına, Endonezya Takımadaları'ndan, Viktoryen okültizminin karanlık çağını yaşadığı dönemlere kadar hemen her kültürde simya farklı biçimlerde de olsa varolmuştur. 'Yanılgılar Tarihi' denilerek küçümsense de 'bir insanın hayatta vakıf olabileceği en etkili sır' olarak da görülmüştür. Pek çok defa ham madenlerin altına dönüştürülmesiyle elde edilen hileli ve illüzyonal bir dünyevi kazanç kaynağı olarak tarif edilmiş olsa da, bir insanın yalnızca dürüst bir ehil yardımıyla ve temiz bir kalple tatbik edebileceği tanrısal bir sanat, tanrının en yüksek bir lütfu olarak da tanımlanmıştır.

Simyada bütüncül dünya anlayışı çok merkezi bir ilkedir; yapılan ister bir hile ya da bir "şarlatanlık" olsun, işin her aşaması sürecin bütünü ile ilişkili olduğundan çok önemsenir. Dönemin simyasında yalnızca laboratuar sürecindeki aşamalara dikkat edilmiyordu; örneğin yıldızlar ya da ayın evreleri de aynı ölçüde göz önünde bulunduruluyor, rüyalar kaydediliyor, yine sezgiler de dikkate alınıyordu. Simyacı için evrende birbiriyle ilişki içinde olmayan ya da kapsam dışı hiçbir şey yoktu. "Raslantı" denen şey gerçek hayatta var olamazdı. Her şey sürecin ya da "büyük resmin" bir parçasıydı. Bu bütünsel dünya anlayışı bugün de yeryüzünden tamamıyla silinmemiştir, dünyanın çeşitli yerlerindeki geleneksel toplulukların hayatlarının bir parçasıdır. Yalnızca bizler, yani batılılar böylesi bir gerçeklik kavrayışından koparılmış bulunuyoruz ve muhtemelen de bu alanda diğer toplumların oldukça gerisinde bir noktadayız. Bu, simyanın neden hala hayatımızda olduğunun bir cevabı olarak görülmelidir belki de: simya; her birimizin farkında olmamasına rağmen sahip olduğu bir sırlı cevheri, yeniden keşfetmek, itibarını iade etmek ve tanımlamakla görevli kılındığımız bir gücü bünyesinde taşıyor olabilir.
-Sean Martin-

Yazar: Sean Martin
Yayınevi: Kalkedon Yayınları
Sayfa sayısı: 160
ISBN: 9786055679323
Basım tarihi: Kasım 2009



 

Durgun denizin minik dalgacıkları üzerinde, güneşin altın gibi ışıldadığı pırıl pırıl bir sabahtı.
Sahilden bir mil uzaklıkta, denizi kucaklarcasına ilerleyen bir balıkçı teknesi, martılara kahvaltı zamanının geldiğini haber veriyordu. Binlerce martı, bir lokma yiyecek için mücadeleye girişmişti bile. Bu binlerce martının içinde bir martı vardı ki kendini gerçekten tanımak istiyordu, Jonathan Livingstone. Sürüden ayrılmak, içindeki "gerçek ben"ini bulmak ve kanatlanıp uçmak. Bu kısa ama çok etkileyici hikayeyi okumayan kaldı mı?
MARTI
 
Richard Bach; Çeviren: Kader Ay Demireğen; Fotoğraflar:: Russell Munson
Epsilon Yayınları;

Bir martının kendini aşma azmi, özünü bulma çabası...Martı Jonathan'ın hikayesi...

Richard Bach martı Jonathan aracılığıyla insanlara önemli mesajlar vermiş.Sıradanlıktan mükemmelliğe giden adımları, bir matının yaşamında hikayeleştirmiş.

Bir martı; bir baykuş gibi gece uçamazdı bir kartal veya bir şahin gibi hızlı da uçamazdı ve onlar gibi gökyüzünde akrobatik hareketler de yapamazdı. Bütün martılar buna inanmıştı birisi hariç, martı Jonathan Livingstone

Martı Jonathan diğerlerinden farkıydı O sadece karnını doyurmak için uçmuyordu. Yeteneklerini zorluyor ve yaşamın mükemmelliğini anlamaya çalışıyordu. Tüm gününü daha hızlı ve mükemmel uçmak için sürüden ayrı çalışarak geçiriyordu.

Bu tutkusu yüzünden sürüden atıldı, yalnızlığa mahkum edildi ama bu onun umurunda değildi. Çünkü sınırlarını genişlettikçe, imkansızı başardıkça hayat Onun için daha da anlam kazanıyordu.

Bir gün yalnız olmadığını görecekti...Sayıları azda olsa yaşamın sadece karnını doyurmak olmadığını anlayan ve sınırlarının aşmış başka martıların varlığını görecekti.

Başka bir dünyadaydı artık martı Jonathan, kendisi gibi düşünen martılarla birlikteydi ama o hep geldiği dünyayı düşünüyordu. Neden yaşamın anlamını keşfeden bu kadar az martı vardı oysaki geldiği yerde yüz binlerce martı yaşıyordu. Onların hayatına anlam kazandırmayı aklına koymuştu başka Jonathanlar aramak için geri dönecekti. Mutlaka sınırlarını zorlayan bir martı vardı O'na ulaşmalı ve bildiklerini O'nunla paylaşmalıydı.

Yanılmamıştı martı Jonathan gerçek doğasını bulmaya çalışan martılar vardı. Janothan onlara bildiklerini öğretti ve başka Janothanlar bulmak için başka dünyalara uçtu.

Her gittiği yerde sevgi dolu bildiklerinin ötesine geçmeye çalışan öğrenme ve öğretme isteğiyle yanan Jonathanlar bıraktı.

Martı Jonathanlar'dan İnsan Jonathanlar'a…

Martı Janaothanlar gibi insan Jonathanlarda var tabi.

Hayatın karmaşası içinde ufka bakmayı başarabilen hayatın anlamını kavrayan ve yaşamın kendilerine sunduğu nimetlerden azami ölçüde yararlanmaya çalışan insan Jonathanlar. Öğrendiklerini bütün samimiyetleri ile paylaşıp diğerlerinin hayatlarını da anlamlandırmaya çalışan sevgi dolu Jonathanlar.

Martı Jonathan Livingston adlı kitabı ile Richard Bach bir martının hikayesiyle seslenmiş insanlığa.Yaşamın gizli kalmış mükemmelliklerini keşfetmek isteyen insanlara.

Anlatım ve Dil

Sade bir dil ve ağır bir anlatım hakim kitaba. Kitabı okumaya karar verdiyseniz beyninizi biraz zorlayacağınızı unutmayın.Güzel bir zorluk düşünmek, güzel ve anlamlı.



Son Söz

Yaşamın anlamı küçük bir martıyla hikayeleştirilmiş.Bu hikayeyi okumak en fazla iki saatinizi alır.Ama sizde kaç saatlik, kaç senelik yada kaç yaşamlık etki uyandırır bu bilinmez.

Aslıhan Yıldırım

Martı Roman Özeti (Richard BACH)
KİTABIN ADI: Martı
KİTABIN YAZARI: Richard BACH
KİTABIN KONUSU:
Martı, bir kuşun hiçbir şeyin onu caydıramadığı o devirde zorluklarla mücadele etmesidir. Hiç düşmemeyi değil, her düştüğünüzde ayaklarınızı daha sıkı basarak ayağa kalkabilmeyi öğreneceksiniz bu kitapta.
KİTABIN ÖZETİ:
O zamanlar martı Jonathan’in hayatini anlatan bir roman olarak okudum. Martı Jonathan diğer martılardan daha yükseklere uçmayı, dah derinlere dalıp en leziz balıkları avlamayı hedeflemiştir kendine. Ve her seferinde de bunu gerçekleştirip kendisine daha yüksek, daha derin hedefler seçmiştir. Richard Bach, herkesin bir hedefinin olması gerektiğini ve her seferinde bir öncekinden daha iyi hedefler seçmemiz gerektiğini, mutluluğumuzun bu olduğunu anlatmaya çalışmıştır.
Bach, özgürlük, direnç ve umut kavramlarını bir martının kanatlarına bindirirken, umutsuzluk ve boşluk içinde günlerini geçiren insanların serüvenlerini nasıl da ustaca ortaya koymuş.
KİTABIN ANA FİKRİ:
Özgürlük, direnç ve umut kavramlarını bir martının kanatlarına bindirirken, umutsuzluk ve boşluk içinde günlerini geçiren insanların serüvenlerini nasıl da ustaca ortaya koyuvermiş. Hayata dair umutları ve planları olan arkadaşlar için mükemmel bir kitap. Martı arkadaşlarına harika bir örnek olan Jeneten sizlere de güzel bir örnek olacak.
KİTAPTA OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Jonathan: Kendini hayata adamış, zorluklar karşısında yılmamış ama oldukça yıpranmış bir genç.
Mıchele: O da Jonathan ile birlikte hayata göğüs gerdi ama bunlarla çok fazla başa çıkamayıp öldü.
Stephan: Stephan, Michele âşık olmuştur fakat o da kendini Jonathan’a kaptırmıştır.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Martı Jonathan’ın hayata atılışını anlatan bir hikâye kitabı. Yer yer resimlerle süslenmiş. Okuması zevkli dili sade. Bir martının isteklerini yerine getirme mücadelesine bir bakabilirsiniz.


 

 

 

Sonsuza Uzanan Köprü
Orjinal isim: The Bridge Across Forever Richard Bach

Bu öykü ölmekte olan bir şövalye ile onun hayatını kurtaran bir prenses hakkında. Güzellerle canavarlar ve büyülerle kaleler, vamış gibi görünen ölümcül güçlerle var olan yaşamsal güçler hakkında. Sanırım her çağda çok önem taşıyan özel bir serüvenin öyküsü bu.

Burada yazılı olanlar, kelimelere dökülenlerle çok yakın bir şekilde yaşandı gerçekten de. Tarihi sıralamayı biraz değiştirdim, bazı karakterler birkaç kişinin karışımı, isimlerin çoğu da uydurma. Gerisini yaratmaya kalksaydım bile beceremezdim: gerçekler uydurulmayacak kadar akla hayale sığmazdı.

Okuycular yazarların maskesinin arkasını gördükleri için, beni bu kelimeleri kağıda dökmeye itenin ne olduğunu göreceksiniz siz de. Ancak bazen ışık uygun olduğunda, yazarlar da okuyucuların maskesinin arkasını görebilirler. Onun için, belki de sizi ve aşkınızı bu sayfaların bir yerlerinde benimle ve aşkımla birlikte yürürken bulacağım.
(Arka Kapak)
----------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
340 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789753311939
1999
340 s., 1. Basım
------------------------------------
Çeviri : Tanju Anapa
 

 

Mesafeler bizi dostlardan ayırır mı? Sevdiğimiz biri ile olmak istiyorsak zaten orada değil miyizdir?
Yirmi beş yıl önce Rae Hansen adında küçük bir kız beşinci doğum gününe arkadaşı Richard Bach'ı davet etmişti. Onun çöllerin ve fırtınaların ve dağların ötesinde yaşadığı halde partisine gelmesini bekliyordu. Bach'ın partiye nasıl geldiği ve ne armağan getirdiği 1979'da ilk yayımlandığından bu yana binlerce okuru etkileyen bu büyüleyici klasikte anlatılmaktadır.
Bu baskıda yepyeni resimlerle arkadaşlık ve sevgi hikayesi bir kere daha canlanmaktadır.
(Arka Kapak)
--------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
55 s. -- Kuşe-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789753311595
1998
55 s., 1. Basım
Resimleyen : H. Lee Shapiro
Çeviri : Mehmet Harmancı

Mesafeler sizi dostlarınızdan gerçek anlamda ayırabilir mi? Sevdiğiniz biriyle birlikte olmak istediğiniz zaman, zaten orada değil misiniz?

Kısa kısa : Uzağı uzak yapan sadece düşüncelerimizdir.

 

Mavi Tüy Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri
Orjinal isim: IllusionsRichard Bach

İşte sana yeryüzündeki görevinin tamamlanıp tamamlanmadığını anlaman için bir test:
Eğer yaşıyorsan, tamamlanmamış demektir.
(Arka Kapak)
-------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
112 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789753311571
1998

Çeviri : Mehmet Harmancı

Richard Bach’ın listedeki ikinci kitabı. Esasında Bir gibi, Sonsuza Uzanan Köprü gibi eserleri de rahatlıkla bu listede yer alabilir. Bach’ın zaten tüm kitapları birbirinden güzel. Ama kabul etmek lazım ki Martı ile Mavi Tüy, bir başka güzeller. Mavi Tüy, gönülsüz bir mesihin serüvenleri olarak da devam ediyor kitabın adı. Uzun zaman önce okumuştum ama çok etkilenmiştim. Kitabın arkasında yazan cümleyi buraya aynen kopyalıyorum: İşte sana, yeryüzündeki görevinin tamamlanıp tamamlanmadığını anlaman için bir test: Eğer yaşıyorsan, tamamlanmamış demektir.

Yazmaktan hiç hoşlanmam. Orada karanlıkta bir fikre sırt çevirebildiğim takdirde, ona kapıyı açmaktan kaçınabildiğim takdirde kaleme bile uzanmam.
Ancak arada sırada ön duvar büyük bir patlamayla uçan cam, tuğla ve kıymak olarak içeri yıkılır, molozların üzerinden biri gelir ve boğazımdan yakalayarak hafif bir sesle, 'Beni kelimeler halinde kâğıda dökmeden seni bırakmam,' der. Mavi Tüy'le böyle tanıştım.
Ortabatı'da sırtüstü yatıp bulutları buharlaştırma deneyleri yapıyordum ve hikâyeyi bir türlü aklımdan çıkaramıyordum... Bu işte gerçekten usta biri gelseydi de bana dünyamın nasıl işlediğini ve onu nasıl kontrol edebileceğimi öğretseydi. Süper derecede ilerlemiş biriyle karşılaşsaydım... Ardındaki gerçekleri bildiği için dünyanın yanılsamaları üzerinde güç sahibi bir Siddharta ya da İsa zamanımızda ortaya çıksa ne olurdu? Onunla bizzat tanışsaydım, o da bir çift kanatlı uçakla uçuyor olsa ve benimle aynı çayıra inseydi? Ne derdi, neye benzerdi?
Belki de günlüğümün yağa bulanmış, ot lekeli sayfalarındaki Mesih gibi olmazdı, belki bu kitabın söylediği şeyleri söylemezdi. Ama bir de bunun bana söyledikleri: biz düşüncelerimizde olanı mıknatıs gibi yaşamamıza çekeriz -eğer bu doğru ise o zaman her nasılsa şu ana bir nedenle varmışım demektir, ve siz de aynı durumdasınız. Belki de bu kitabı elinizde tutuyor olmanız bir rastlantı değildir; belki bu serüvenlerde sizin buraya hatırlamak için geldiğiniz bir şeyler vardır. Ben öyle düşünmeyi tercih ettim. Ve benim mesihimin orada başka bir boyutta tünediğini, hayal ürünü olmadığını, ikimizi de izlediğini ve aynen bizim planladığımız gibi böyle bir şeyin olmasına güldüğünü inanmayı seçiyorum ben.
Richard Bach
(Kitabın Girişinden)
 

 

 


Bir
Orjinal isim: OneRichard Bach
Arkadaş Yayınları / Edebiyat Dizisi  yada Epsilon Yayınevi



Ya uzay kaysa, zaman bükülse, kendimizin yirmi yıl sonraki haline rastlasak ne olur? Ya geçmişte biz olan, paralel hayatlarda biz olan, alternatif dünyalarda biz olan insanlarla yüz yüze konuşsak? Ne söyleriz onlara, ne sorarız? Uzayın ve zamanın ötesinde bizi nelerin beklediğini bilsek, nasıl değişiriz?
Burada, karısı Leslie ile bir yolculukta Richard Bach, sağ kalmalarının ancak kendilerinin hiç sapmadığı yollarda, kendi başka kimliklerinin neler öğrenmiş olduğunu keşfetmekle mümkün olabileceğini anlatıyor. Oralarda hayal gücüyle korku, dünyaları kurtarmanın, dünyaları yok etmenin tek amacı, ölüm de ölümsüzlüğün bir adım yakınında.

BİR; Richard Bach'ın en şaşırtıcı kitabı; hem bilimle, hem ruhla uyumlu, garip, sevgi dolu bir fantezi, aynı zamanda da kendimizi bulmanın alternatif yollarına açılan bir kapı.
(Tanıtım Yazısı'ndan)
----------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
220 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789755090047
2005

Çeviri : Belkıs Çorakçı (Dişbudak)

Kısa kısa : "Bir" okuduktan sonra hayatınızı tekrar gözden geçireceğiniz bir eser. Geçmiş kararlarınızı sorgulayıp gelecektekiler hakkında endeşeye düşebilirsiniz.

 

Hiç Bir Şey Raslantı Değil
Bir Çingene Pilotun Çağdaş Amerika Serüvenleri
Richard Bach

Arkadaş Yayınları / Edebiyat Dizisi

Çeviren: Belkıs Çorakçı Dişbudak - 255 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-509-045-2; Boyut: 13cm x 19cm
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Nothing by Chance

Kısa kısa : Kitabı okurken hiç bir şeyin raslantı olmadığını görüp korku içinde kalacaksınız.

Pırpır - BiplanRichard Bach

Arka Kapak

Kendimizi bulmak,
eski bir pırpırla
kıyıdan kıyıya
uçmaya benzer:
Önümüzde fırtınalar vardır,
ancak bir kez başladığımızda,
geri dönmek için
çok geçtir artık.


Yazar:Richard Bach
Çevirmen:Belkıs (Çorakçı) Dişbudak
Önsöz Yazarı:Ray Bradbury

Sayfa Sayısı: 176
Dili: Türkçe
Yayınevi: Arkadaş Yayıncılık

 

M.S. 2150

"Bir Bestseller olan bu Makro Felsefe Klasiği, M.S. 2150 yılının muhteşem dünyasını, dünyamızın geçirdiği inanılmaz değişimi, insanlığın ulaştığı olağanüstü düzeyi ve hepsinin ötesinde de son derece yüksek bir anlayışı, MAKRO FELSEFE'yi anlatıyor.

Gelin siz de, bir gece uyku halindeyken geleceğin güçlerinin yardımıyla günümüzün mikro dünyasından, 2150'nin Makro dünyasına götürülen Amerikalı Vietnem gazisi, psikolog Jon Lake'in bu mucizevi, bilgi dolu yolculuğuna, bu vaat ve tehlike dolu serüvenine katılın. 2150'nin bugünkü dünyamızdan çok farklı olan hayranlık verici güzellikteki dünyasını keşfedin. Bu Makro dünyanın düşünce ve eylem biçimini inceleyin. Sonunda içinizin umut ve çoşku dolduğunu, bilincinizin genişlediğini, hayata bakışınızın tümüyle değiştiğini görebilirsiniz. Evet, bu okuyup bir kenara koyabileceğiniz bir roman değil, yaşamınıza uygulayabileceğiniz bir Makro felsefedir! GELECEĞİN DÜNYASINA YAPACAĞINIZ BU YOLCULUK BUGÜNKÜ DÜNYANIZI DEĞİŞTİREBİLİR!

Yazar: Thea Alexander
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Nedret Şanlı
Sayfa sayısı: 383
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1995
 

 

Olasılıksız
Orjinal isim: ImprobableAdam Fawer
April Yayıncılık / Roman Dizisi

Bitirmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz

'Olasılıksız demek yetersiz kalacaktır. İnsanı adeta büyüsü altına alan bu hikayede Adam Fawer, bilim, felsefe, entrika ve maceradan ortaya bir başyapıt çıkarmış.'
-Clive Cussler-

'İlk cümleden itibaren bağlanıp kaldım; sayfaları, floş royal tutturmaya çalışan bir kumarbazın kartlarını açtığı gibi çevirdim. Olasılıksız, insanı düşündüren matematik teorilerini ve maceranın albenisini dahice birleştiren, okura Michael Chrichton ve Robert Ludlum'u hatırlatan bir kitap. Gerçekten kaçırılmaması gereken bir zevk. '
-Ben Mezrich- ('Mekanı Batırmak ' ve 'Çirkin Amerikalılar'ın yazarı)

'...hikayenin sonunda, bir yandan şizofreninin gerçek nedenlerini düşünürken, bir yandan da tek bir hareketin bir insanın hayatını ne kadar değiştirebileceğine şaşırıyor olacaksınız. 'Olasılıksız', beğeneceğinize gözümüz kapalı iddiaya girebileceğimiz bir kitap.
-People-

Bir sabah, yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünerek uyandınız. Bir saat sonra, onunla sokakta karşılaştınız. Sizce bu sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha farklı bir anlamı olabilir mi? Siz hiç Loto'da büyük ikramiyeyi kazanmadınız. Ama birileri kazanıyor. Hem de sürekli! Onlar sizden daha mı şanslılar?
Şans nedir gerçekten? İçinizde bütün parayı kırmızıya yatırmanız gerektiğini söyleyen bir his var. Bu his bir öngörü müdür? Yoksa daha fazlası mı? Yolda gidiyorsunuz. Kafanızı çevirip yandaki küçük parka baktınız ve bir anda bu anı daha önce de yaşamış olduğunuzu hissettiniz. Evet, DejaVu. Sizce nedir DejaVu; Geçmiş mi, rüya mı yoksa geleceği mi görüyorsunuz?

Eğer siz de kontrolün kimde olduğunu merak ediyorsanız, Olasılıksız tam size göre bir roman...
(Tanıtım Yazısından)
---------------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
475 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm
ISBN : 9789756006054
2009
------------------------------------------------------------
Kapak Tasarımı : Pelin İpek
Editör : Egemen İpek
Çeviri : Şirin Okyavuz Yener

 

Yeterince yavaş yürürken her zaman güneşte kalabilirsin. Küçük Prens
Her çocuk adeta bir dehadır ve her deha adeta bir çocuktur. Schopenhauer
Deri değiştirmeyen yılan ölmeye mahkumdur. Nietzsche
Kendi aklını kullanma cesaretini göster! Kant
Ölüm doğanın yaşam yaratmaya . yönelik bir hüneridir. Goethe
Yerinde korkmayı öğrenmiş olan kişi, çok şey öğrenmiş demektir. Klerkegaard
Sadece kendi tutkularına hükmedebilen insan kraldır. Sokrates


 

 

Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupery (Mavibulut Yayınevi)

Spiritüel kitap denilince akla Akaşa, Dharma Yayınları tarzı kitaplar gelir ve birçokları öncelikle  bu kitapları hatmekle meşguldür. Bu arada aslında bir kitap çoğunun gözünden kaçmıştır ve hatta onun spiritüel bir kitap olabileceği pek akla gelmez de. Çünkü o her dönemde varolmuş eşsiz bir klasiktir ve bu kadar göz önünde olması nedeniyle gözden kaçar. O kitap insan ruhunu en yalın, en saf haliyle yediden yetmişe yüzyıla yakın süredir insanlara anlatmış olan: “Küçük Prens”tir. Halen okumayanınız varsa önce kendinize kızın ve sonra da hemen okuyarak kendinizi kendinize affettirin, ben bunu önceden okudum diyenleriniz de tekrar tekrar okuyun lütfen.

Küçük Prens
Orjinal isim: Le Petit PrinceAntoine de Saint-Exupery

Altı yaşındayken Gerçek Öyküler adlı, balta girmemiş ormanlardan söz eden bir kitapta korkunç bir resim görmüştüm. Boğa yılanının bir hayvanı nasıl yuttuğunu gösteriyordu. Resmi yukarıya çizdim.

Kitapta şunlar yazılıydı: "Boa yılanı avını bütün halinde çiğnemeden yutar. Ondan sonra hiçbir yere kımıldayamaz ve altı ay süren sindirimi boyunca uyur."

Balta girmemiş ormanlar üzerine uzun uzun düşündüm bunları okuyunca. Sonra da biraz çaba ve renkli kalemle ilk resmimi yaptım. İşte 1 numaralı resmim aynen şöyleydi....

"Hiç kimsenin kitabımı özensizce okumasını istemem doğrusu. Bu anılarımı yazarken çok üzüntülü anlar yaşadım. Arkadaşım, koyunu ile birlikte beni bırakıp gideli tam altı yıl oldu. Onu burada anlatmaya çabalıyorsam, bu biraz da onu unutmamak için. Arkadaşı unutmak çok üzücü bir şey. Herkesin arkadaşı olmamıştır. Arkadaşımı unutursam, kendimi o, sayılardan başka bir şeye değer vermeyen büyükler gibi hissederim sonra."
-Exupéry-

Yayınevi'nin Notu: Küçük Prens'in Türkçe kitap, kaset, ve CD olarak üretim, basım, yayım ve dağıtım hakları, 1987, 1988 ve 1998 yıllarında yapılan sözleşmelerle Editions Gallimard tarafından Mavibulut Yayınları'na verilmiştir.
--------------------------------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:Fransızca)
95 s. -- Kuşe-- Ciltsiz -- 11 x 18 cm
ISBN : 9789753100502
2001
Resimli, Renkli
--------------------------------------------------------------------------------
Çeviri : Yaşar Avunç

(Fransızca Le Petit Prince), Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry'nin en ünlü romanı. 1943'te yayımlanmıştır. Roman New York'ta bir otel odasında yazılmıştır. Kitapta Exupéry'nin çizimleri de bulunur.
Basit bir çocuk kitabı gibi görünen ama aslında yaşam, sevgi ve aşk hakkında derin anlamlar içeren Küçük Prens'te bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Sahra Çölü'ne düşen pilotun Küçük Prens'le karşılaşması ile başlayan kitapta Küçük Prens'in ağzından Saint-Exupéry, insanların hatalarını büyüdükleri zaman unuttukları basit çocuk bakışını vurgular.


Kitapta Küçük Prens'in yaşadığı asteroidi (B612) bulan bir Türk astronomdur. Hatta bu astronom asteroidi uluslararası bir kongrede anlatır. Fakat fesli kafası ve doğulu giysilerinden dolayı kimse onu dinlemez, ama bir Türk diktatörün kıyafet devrimi yapıp herkesi Avrupalı gibi giyinmeye zorlamasından sonra aynı astronom bu defa modern kıyafetlerle kongreye katılır ve herkes ikna olur.
Mustafa Kemal Atatürk'ü bir diktatör ve yanlış yolda olarak tanıtan bu satırlar yüzünden uzun yıllar Türk okuyucusu kitabı sansürlü okudu. Yine bu yüzden kitap, eleştirilere maruz kalabileceği gerekçesiyle 2005 yılında ilköğretim öğrencilerine önerilmek üzere hazırlanmış olan 100 Temel Eser arasından çıkarıldı.

Dünya çapında çok okunan ve çok sevilen bu kitabın yazarı Saint Exupéry, kitabı yazdıktan altı yıl sonra Le Petit Prince adlı bir uçakla keşif uçuşu yaparken Akdeniz üzerinde kaybolur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Fransa'da çok sevilen Küçük Prens'in resmi 50 franklık banknotların üzerine basılmıştır.


 

RUBAİLER

Şair, filozof, matematikçi ve astronom olan Hayyam aynı zamanda çok iyi bir matematikçiydi. Binom Açılımını ilk kullanan bilim adamıdır.Geçmişte yaşamış birçok ünlünün aksine Ömer Hayyam'ın doğum tarihi günü gününe bilinmektedir. Bunun sebebi Ömer Hayyam'ın birçok konuda olduğu gibi takvim konusunda uzman olması ve kendi doğum tarihini araştırıp gün be gün doğru bulmasına dayanmaktadır.

Rubailerinde, dünya, varoluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konularda özgürce ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürüttüğü görülmektedir. Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşayan toplumların kabul ettiği hiçbir kurala/tabuya bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, varoluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak "evrenselliğe" ulaşmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki Hayyam'ın yaşadığı dönem, kendisi gibi çağları aşan ve tarihin gördüğü en büyük düşünürlerden birini yaratacak sosyo-kültürel altyapıya sahipti. Kendi tarihinin belkide en aydınlık dönemlerini yaşayan İslam dünyasında felsefenin hakettiği ilgiyi gördüğü, Selçuklu saraylarında ise sentez bir Ortadoğu kültürü (Türk-Hint-Arap-Çin-Bizans) oluşmaya başladığı bir dönemde yaşayan düşünür, böylece nispeten yansız ve bilimsel bir öğrenim görmüş, müslüman fakat felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmiştir. Yaşadığı dönemi takip eden yıllar boyunca, İslam dünyasında düşünce ve aklı reddeden bir yapının oluşması, islam coğrafyasında siyasi iktidar mücadelesi, toplumsal sınıflar arasındaki mücadelelerde iktidarların geniş halk kitleleri üzerinde otoritelerini koryabilmek adına dini kullanması neticesinde adeta "yobazlığın" iktidara oturtulması ; Ömer Hayyam gibi insan aklına ışık tutmaya çalışmış birçok düşünürün "sapkın" ilan edilmesine, genel anlamda toplumsal eğitim seviyesinin düşmesi nedeniyle de Ömer Hayyam'ın şarap ve zevk düşkünü olarak anlaşılmasına sebep olmuştur. Bu nedenle Ömer Hayyam tüm zamanlarda iktidara muhalif olanlar için bir ilham kaynağı olagelmiştir.

Pek çok rubai sebebiyle Hayyam'ınkilerine karıştırılmıştır, bilinen kadarıyla Rûbailerinin sayısı 158'dir. Fakat kendisine mal edilenler binin üzerindedir.

Ayrıca Ömer Hayyam için tarihteki ilk bilinen savaş karşıtı eylemci yakıştırması da yapılmaktadır.

Rubailerinin Türkçe'ye çevirisi farklı birçok çevirmen tarafından yapılmışsa da rubaileri Türk halkına sevdiren çeviri Sebahattin Eyuboğlu tarafından yapılmıştır.

" Ey kara cübbeli!
Taş atma bu dünyayı bilmek isteyenlere.
Onlar yaradanın sanatı peşindeler;
Seninse aklın fikrin abdest bozan şeylerde..."

***
Ömür defterinden bir fal açtım gönlümce;
Halden anlar bir dost gelip falı görünce;
Ne mutlu sana, dedi; daha ne istersin:
Ay gibi bir sevgili, yıl gibi bir gece.

Sabahattin Eyuboğlu, Hayyam Bütün Dörtlükler
 

ERMİŞ

Halil Cibran'ın en ünlü eserlerinden biri olan ve ilk kez 1923 yılında basılan "The Prophet" (Ermiş) adlı eseri, toplam 26 adet şiirden oluşan bir karma şiir denemeleri kitabıdır. El Mustafa adındaki bir kahinin 12 sene kaldığı Orphalese şehrinden ayrılıp evine gitmek üzereyken bir grup halk tarafından durdurulması ve ana kahraman ile halk arasında insanlık ve hayatın genel durumu hakkında geçen konuşmalar kitabın kendisini oluşturmaktadır. Cibran'ın bu kitapta El Mustafa isimli şahsa verdiği bu isimle Muhammed'i işaret ettiğini iddia edenler vardır. Fakat kitaptaki metinler çoğunlukla Matta'ya göre İncil'in 5. bölümünde yer alan İsa'nın Dağdaki Vaaz'ıyla içerik ve üslup açısından benzerlik ve paralellik gösterir. Yazarın İnsanoğlu İsa adlı kitabındaki çalışmalar da dikkate alınırsa El Mustafa'nın Meryemoğlu İsa Mesih olabileceği iddiaları daha da güç kazanmaktadır.

Ermiş, kısaca şu konulara değinen alt bölümlere ayrılmıştır: aşk, evlilik, çocuklar, vermek, yemek ve içmek, sevinç ve üzüntü, ev ve evin önemi, giyecekler, alım ve satım, suç ve ceza, yasalar, özgürlük, sebepler ve arzular, acı, bilgelik, öğretme, arkadaşlık, konuşma, zaman, iyi ve kötü, dua, zevk, güzellik, din ve son olarak da ölüm.

Elvis Presley bu kitabın ve Cibran'ın bir hayranı olarak, Ermiş'in binlerce kopyasını dağıtmıştır.
 

DON QUIJOTE

Cervantes’in başyapıtı . “1605 ve 1615’te iki bölüm halinde yayımlanan, şövalye öykülerinin komik bir birleşimi olarak tasarlanan “Don Kişot”, bu serüvenleri okumaktan aklı karışmış yaşlı şövalye olan “Don Kişot”un, atı Rosinante ve gerçekliğe bağlı uşağı Sancho Panza ile birlikte geçirdiği serüvenleri gerçekçi bir dille anlatıyor. Aynı zamanda yazılış amacı toplumun Don Kişot'a deli gözüyle bakması, aslında delinin o toplum olduğunu karmaşık bir anlatımla dile getiriyor.

Sevdiği ve uğruna yel değirmenlerine saldırdığı Dulsinea, aslinda fakir bir köylü kızıdır ama Don Kişot onu asil bir hanımefendi olarak görür. Yıllarca sadece bir şövalye hikayesi olarak değil, Cervantes'in yaşadığı çağın eleştirisini yaptığı bir felsefe adıdır. Don Kişot aynı zamanda zenginden alıp fakire veren bir kahramandır.

O yıllarda Kral II. Filip katolik mezhepini yaymakta ve İspanya tüm dünyaya yüz çevirmişken belki de Don Kişot, İspanya'nın o günkü durumuna Cervantes'in bir haykırışıdır. Yazarın başyapıtlarını gölgede bırakan “Don Kişot”(Don Quijote), 100 roman, öykü ve oyunun yer aldığı listede, ikinci gelen yapıttan bile yüzde 50’den fazla oy aldı. "Dili sade ve gerçekleri ele almıştır. Don Kişot, yani Senyor Kesada halkını, vatanını çok seven bir insan olduğu için olsa gerek; Sancho Panza'yı da yanına alarak Don Kişot oluyor. Kitapta da sözü edildiği üzere, Don Kişot mazlumları koruyor ve de kötülere göz açtırmıyor. Cervantes o zaman ki İspanya'nın durumunu adeta Don Kişot ile açıklıyor.
 

Yayınevi: Sınır Ötesi
Yazar: John Baldecchi
Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce)
357 s.

Açıklama:
Mevlana 'Ezoterik-Batıni Öğreti'yi kendisine has bir üslupla yorumlamış ve kendisine özgü bir ekol yaratmıştır.
Anadolu topraklarından ışıldayan bu ekol, tüm dünya tarafından ilgiyle ve hayranlıkla takip edilmiş ve halen de günümüzde bu ekol hakkında çok sayıda araştırma yapılmaktadır. Bu kitap son araştırmaların bir ürünüdür.

Yurdumuzda her ne kadar Mevlana'ya karşı büyük bir saygı gösterilse de, o sadece bir İslam düşünürü olarak lanse edilmekle yetinilmiştir. Onun batıni yönü üzerinde pek fazla durulmamıştır. Her sene düzenlenen Mevlana'yı anma törenleri hep belirli bir tema içinde sınırlandırılmış, onun Mistik ve Batıni Felsefesi büyük bir oranda hep arka planda bırakılmıştır.

UNESCO'nun 2007 yılını Mevlana yılı olarak ilan etmesi boş ve anlamsız değildir. Çünkü Mevlana'dan her çağda öğrenilecek çok şeyler vardır. Elinizdeki kitap, Mevlana'nın "Gizli Öğretisi"ne geçmişten günümüze bir köprü oluşturmakta ve onun ezoterik ışığını bu güne taşımaktadır.
(Arka Kapak)

 

Ölümsüz Üstatların Yaşam ve Öğretisi 2. Cilt

Ölümsüz Üstatların Yaşam ve Öğretisi, yazar ve bilim adamı Baird T. Spalding'in, bir grup bilim adamıyla Uzakdoğu'da yaptığı araştırma gezisi sırasında Ölümsüz Üstatlar ile karşılaşmasını, onlarla geçirdikleri yılları, bu sırada yaşadıkları olağanüsüt deneyimleri anlatmaktadır. Ancak, yayınlandığı dönemde büyük bir ilgiyle karşılanan, birçok dile çevrilen, tüm dünyada milyonlarca adet satan ve kendi alanında gerçek bir klasik haline gelen bu diziyi asıl önemli kılan, içerdiği benzersiz spiritüel öğretidir. Uzun çağlardan beri Işığı taşıyan, insanlığın aydınlanmasına hizmet eden, günlük yaşamlarında ilahi yasaları sergileyen bu Üstatlar, bu kitap dizisinde ebedi bir gerçeği ve tanrısal bir varoluşu son derece sade, saf ve çarpıcı bir biçimde sunmaktadır. Bu öğreti bugüne dek dünyanın her köşesine yayılmış, Gerçeğin birçok öğretmeni tarafından kullanılmış ve her inançtan binlerce insanın yaşamını değiştirmiştir.


"Bu öğreti doğrudan bizim tarafımızdan verilmese de, Üstatlar bizimle aynı Gerçek düzeyinden konuşmaktadırlar."

- Üstat Tobias (KRYON grubu)

"Bu kitap dizisi yayınlandığında, Yeni bir spiritüel anlayış Çağı doğmuş oldu. Spalding, insanlığın aydınlanmasına, son iki yüz yıl içinde başka bireylerin ve örgütlü grupların yaptıklarından daha büyük bir katkıda bulunmuştur. O, büyük bir kaderi gerçekleştirerek, yeni bir ışık çağı'na öncülük etmiştir."

- David Bruton-

"Tanıdığım Baird T. Spalding" adlı kitabın yazarı

Yazar: Baird T. Spalding
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 159
ISBN:
Basım tarihi: Mart 2002



Ölümsüz Üstatların Yaşam ve Öğretisi 1. Cilt

Ölümsüz Üstatların Yaşam ve Öğretisi, yazar ve bilim adamı Baird T. Spalding'in, bir grup bilim adamıyla Uzakdoğu'da yaptığı araştırma gezisi sırasında Ölümsüz Üstatlar ile karşılaşmasını, onlarla geçirdikleri yılları, bu sırada yaşadıkları olağanüsüt deneyimleri anlatmaktadır. Ancak, yayınlandığı dönemde büyük bir ilgiyle karşılanan, birçok dile çevrilen, tüm dünyada milyonlarca adet satan ve kendi alanında gerçek bir klasik haline gelen bu diziyi asıl önemli kılan, içerdiği benzersiz spiritüel öğretidir. Uzun çağlardan beri Işığı taşıyan, insanlığın aydınlanmasına hizmet eden, günlük yaşamlarında ilahi yasaları sergileyen bu Üstatlar, bu kitap dizisinde edebi bir gerçeği ve tanrısal bir varoluşu son derece sade, saf ve çarpıcı bir biçimde sunmaktadır. Bu öğreti bugüne dek dünyanın her köşesine yayılmış, Gerçeğin birçok öğretmeni tarafından kullanılmış ve her inançtan binlerce insanın yaşamını değiştirmiştir.


"Bu öğreti doğrudan bizim tarafımızdan verilmese de, Üstatlar bizimle aynı Gerçek düzeyinden konuşmaktadırlar."

- Üstat Tobias (KRYON grubu)

"Bu kitap dizisi yayınlandığında, Yeni bir spiritüel anlayış Çağı doğmuş oldu. Spalding, insanlığın aydınlanmasına, son iki yüz yıl içinde başka bireylerin ve örgütlü grupların yaptıklarından daha büyük bir katkıda bulunmuştur. O, büyük bir kaderi gerçekleştirerek, yeni bir ışık çağı'na öncülük etmiştir."

- David Bruton-

"Tanıdığım Baird T. Spalding" adlı kitabın yazarı

Yazar: Baird T. Spalding
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 164
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 2002

1894 yılında uzakdoğuya giden Ameriklılardan oluşan bir araştırma gurubunun başından geçen gerçek olaylar dizisi. Bilim kurgu gibi algılanabilecek olan olaylar, gerçekten yaşanmış metafiziksel bir araştırma aslında. Kitaptaki bilgiler araştırma gurubunun Üstatlar olarak adlandırdığı kişilerin yaşadığı bölgeler olan Hindistan, Tibet, Çin ve İran'da yaşanmış ve derlenmiş. Ve gurubun bir üyesi olan yazar tarafından daha sonra kitap haline getirilmiş. Spiritüel bilgiler içinde olanlar için... (Yorum: Gülüm Omay)

Ölümsüz Üstatların Yaşam ve Öğretisi 3. Cilt

"Bu öğreti doğrudan bizim tarafımızdan verilmese de, Üstatlar bizimle aynı Gerçek düzeyinden konuşmaktadırlar."

-Üstat Tobias (KRYON Grubu)-

"Bu kitap dizisi yayınlandığında, Yeni bir spiritüel anlayış Çağı doğmuş oldu. Spalding, insanlığın aydınlanmasına, son iki yüz yıl içinde başka bireylerin ve örgütlü grupların yaptıklarından daha büyük bir katkıda bulunmuştur. O, büyük bir kaderi gerçekleştirerek, Yeni Bir Işık Çağı'na öncülük etmiştir."

-David Bruton ("Tanıdığım Baird T. Spalding" adlı kitabın yazarı)-


Ölümsüz Üstatların Yaşam ve Öğretisi, yazar ve bilim adamı Baird T. Spalding'in, bir grup bilim adamıyla Uzakdoğu'da yaptığı araştırma gezisi sırada yaşadıkları olağanüstü deneyimleri anlatmaktadır. Ancak, yayınlandığı dönemde büyük bir ilgiyle karşılanan, birçok dile çevrilen, tüm dünyada milyonlarca adet satan ve kendi alanında gerçek bir klasik haline gelen bu diziyi asıl önemli kılan, içerdiği benzersiz spiritüel öğretidir. Uzun çağlardan beri Işığı taşıyan, insanlığın aydınlanmasına hizmet eden, günlük yaşamlarında ilahi yasaları sergileyen bu Üstatlar, bu kitap dizisinde ebedi bir gerçeği ve tanrısal bir varoluşu son derece sade, saf ve çarpıcı bir biçimde sunmaktalar. Bu öğreti bugüne dek dünyanın her köşesine yayılmış. Gerçeğin birçok öğretmeni tarafından kullanılmış ve her inançtan binlerce insanın yaşamını değiştirmiştir.

Yazar: Baird T. Spalding
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 160
ISBN:
Basım tarihi: Temmuz 2002
 

Sufizm Gizli Öğretisi (Suphism)

Yayınevi: Sınır Ötesi

Yazar: John Bildock

Kategoriler: İslam, Tasavvuf - Mezhepler - Tarikatlar

Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce)
357 s.

Açıklama:
Tüm dinlerde olduğu gibi İslam Dini'nde de "Batıni" dediğimiz, öz ile ilgili, kabıyla değil içindekiyle ilgilenen bir disiplin bulunmaktadır. Bunun adı Sufizm'dir.

Sufizm, İslam'ın Mistik Kalbi'dir.

Mevlanalar, Yunus Emreler, Hacı Bektaş - ı Veliler, Feridettin Attarlar, Hallac - ı Mansurlar ve daha niceleri işte bu kalp ile yaşamışlardır.

İslam Tasavvufu'nun temeli olan Sufizm, Batı'da daha fazla tanınmaktadır. Yurdumuzda unutturulmuş bu "Batıni - Ezoterik Öğreti"yi bir Batılı araştırmacı yazarın kaleminden sizlerle buluşturuyoruz. Kitap, Batı Dünyası'nda Sufizm'le ilgili kaynak ve danışma kitabı olarak kabul görmüştür. Aynı ilgiyi yurdumuzda da bulacağına inanıyoruz.

"Bir damlaya bakarsanız onda okyanusla ilgili bulursunuz.
Bir insana bakarsınız onda Tanrısal bir güç bulursunuz."

Bu, bir damlanın okyanusla bütünleşmesinin öyküsüdür...
(Arka Kapak)
 


Tao Gizli Öğretisi

Tao... Kadim Çin Bilgelik Sanatı...

Nasıl ki, eski Sufi dervişlerinin kullandığı fakat günümüzde dejenere olan "tarikat" kelimesi "yürünülen yol" anlamına geliyorsa, aynı şekilde Tao da "yol" anlamına gelir. Tao bir din değildir. Din olan Taoizm'dir. Tao her kişinin kendi deneyimleyebileceği bir yoldur. Bilgelik arayışıdır.

"Bilgisizliğin farkında olmak kişiye güçlülük getirir. Bilgiyi yok saymak ise hastalık getirir."

- Lao Tse-

Kökeni çok eskilere dayanan bu felsefi ekolün gizemlerine inisiye olmuş olan yazar Pamela Ball, size Tao'nun gizemli dehlizlerinde bir gezinti yaptıracaktır.

Tao'nun Gizli Öğretisi'ne girişi niteliğinde olan bu kitapta, içsel aydınlanmaya doğru gidilen bir yolu takip edeceksiniz...

Yazar: Pamela Ball
Yayınevi: Sınır Ötesi Yayınları
Çevirmen: Tolga Bakanay
Sayfa sayısı: 363
ISBN: 975-831-232-4
Basım tarihi: İstanbul / 2007 - Ocak
 

Tibetli Bilge

Milyonlarca yıl önce bizim evrenimizin dışında devasa 'Uzay Gemisi' ile gelen çok yüksek bir uygarlığın -Dünyanın Bahçıvanları- gezegenimizin üzerine kurdukları medeniyeti ve insan ırkının başlangıcının şaşırtıcı bir tarihini okuyacaksınız.

Dünya'nın Bahçıvanları'nın kendi aralarında çıkan bir anlaşmazlık, iki gruba bölünmelerine neden olur. Kaçınılmaz bir uyumsuzluğun sonucunda çıkan savaşların yıkımıyla, yeryüzünün coğrafi yapısı tamamen değişmiştir.

Fünyanın Bahçıvanları, gezegeni terk ederken yüksek teknolojilerini Himalayaların sarp kolaylıklarla dolu mağralarına gizlerler. Milyonlarca yıl öncesine ait bu teknoloji harikası aletlerin bazıları günümüzde yeni yeni keşfedilebilmiş, birçoğu da keşfedilmeyi beklemektedir. Bunlar; zaman makinesi, akaşik kayıtları gösteren makine ve simülaşyon cihazları gibi daha birçokları...

İşte bu kitapta, Lobsang Rampa'nın Dünyanın Bahçıvanları'nın geride bıraktıkları olağanüstü teknolojilerinin ve bilgilerinin bulunduğu Tibet'in gizemlerle dolu mağralarına yaptığı inanılmaz ziyaretine şahit olacaksınız! ..

Yazar: T. Lobsang Rampa
Yayınevi: Onbir Yayınları
Çevirmen: Serdar Eren
Sayfa sayısı: 160
ISBN: 9944180184
Basım tarihi: Ocak 2009


Kabala Sır

Kabala Sır, titizlikle kesilip parlatılmış bir mücevher gibi, en veciz ve güçlü haliyle yaşamın özünü aktarıyor. Michael Berg dünyadaki amacımıza dair gündelik kavrayışımızın, kelimenin tam anlamıyla, nasıl tersine olduğunu göstererek başlıyor. Yaşamlarımızda acı varsa, tam bir neşe ve doyumdan daha azı varsa, temel sebebi bu yanlış anlamadır.

Kitapta Kabala’nın büyük bilgelerinin öykü ve içgörüleriyle karşılaşacaksınız. Kendinizi mutsuzluktan nasıl kurtaracağınızı, gerçek yazgınız olan neşe ve doyuma nasıl ulaşacağınızı öğreneceksiniz. Sır gözlerinizi açacak, yüreğinize dokunacak ve bu kitap yaşamınızı ebediyen değiştirecek...

Yazar: Michael Berg
Yayınevi: Goa Basım Yayım
Sayfa sayısı: 112
ISBN: 9789944291439
Basım tarihi: Mart 2008



Ben Enerjiyim

Ben Enerjiyim! Gözlerinizi kapatın ve bu cümleyi tekrarlayın. Önce içinizden, sonra yüksek sesle devam edin. Başlangıçta bu cümleyi belki biraz çekinerek, ama ardından içinizi bir güç dalgası kaplayana kadar gittikçe artan kuvvetli bir sesle söyleyeceksiniz. Böylece, içinizde uyuyan enerjinizi harekete geçirmeyi başaracaksınız.

Bu eser, enerjiyi ve onun yaşamımıza kattığı iyi yönleri açıklamak amacındadır. Kişinin yaşamına yön vermesi için, enerjiyle çalışmayı öğrenip, günlük yaşamda uygulanması zor olmayan öneriler sunuyor.

Böylece şakraların, seslerin, renklerin, auranın ve enerjinin ne olduğunu açıkladıktan sonra yazar size enerjinizin derinliklerine tekrar kavuşmanız için gevşeme, solunum, meditasyon, hayalde canlandırma, zihinsel görüntüleme, yaratıcılık, sevgi gibi çeşitli yöntemleri tanıyor.

Bununla birlikte, kişisel yolculuğunuza yardımcı olmak için her bölümün sonunda kolay ve uygulanabilir alıştırmalar yer alıyor.

Yazar: Chislaine D. Martel
Yayınevi: Arion Yayınevi
ISBN: 9755710388
Basım tarihi: Ekim 1998



Varoluşun Anlamı
Küçük Prens Nasıl 20. Yy. En Büyük Metafizik Öğretisi Haline Geldi
Jean Philippe Ravoux

Dharma Yayınları / Kişisel Gelişim Dizisi


Hiç düşündünüz mü?
Küçük Prens nasıl 20. yüzyılın en büyük metafizik öğretisi haline geldi?
Bir çocuk, bir pilot, gül, tilki, koyun ve yılandan oluşan kahramanlarıyla ilk başlarda bir çocuk edebiyatı yapıtı olarak nitelendirilen Küçük Prens'i filozoflar asla derinlemesine incelememişlerdi.
Küçük Prens, 100'den fazla dünya diline çevrildi, 60 yıldan fazla bir zaman içinde kutsal kitaplar kadar satıldı ve okundu. Bu kitabın evrenselliğinin sırrı neydi?

Ünlü Fransız felsefeci ve yazar Jean-Philippe Ravoux, Küçük Prens'in yüzlerce milyonu bulan okuruna bir varoluş anahtarı olarak sunmak için bu değerli kitabı kaleme aldı.

Küçük Prens'in derin felsefi gizli anlamları ilk kez bu kitapla aydınlanıyor.

Varoluşun Anlamı'nda yazar Küçük Prens'i ünlü Antik Çağ filozofu Platon ve "Düşünüyorum, öyleyse varım" sözünün yaratıcısı Descartes'ın eserleriyle karşılaştırarak inceledi.

Derin ve ışıklı bir kitap Varoluşun Anlamı. Aynı zamanda yeni bir hayat felsefesi.

Bu çok önemli eseri Asena Yalınız’ın duru ve akıcı Türkçesiyle sunuyoruz.


136 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9789944986799; Boyut: 14 x 21 cm; Baskı Tarihi: Kasım 2008; Özgün Adı: Donner Un Sens à l' Existence

 

Yeni Atlantis
Francis Bacon



ISBN: 9759971186

Aldığı Ödül:

Ait Olduğu Dizi:

Çeviren: Çiğdem Dürüşken

Sayfa: 158 Ebat: 11,5 x 19,5 cm

Baskı Yeri: İstanbul

Basım Tarihi: 1.2.2008

F. Bacon (1561-1626) soylu bir İngiliz ailesinin oğlu olarak Londra`da doğar. Önce Trinity College`de bilim üzerine eğitim alır, ardından Gray`s Inn`de hukuk öğrenimine başlar. 1582`de Gray`s Inn`de avukat olur. 1584`de Dorsetshire Parlamentosu`na, 1593`de Middlesex Parlamentosu`na girer. I. James zamanında Sir unvanını alır ve şövalyeliğe yükselir. 1613`de başsavcı olur. 1617 yılında babasının da bir zamanlar yürüttüğü görevi üstlenerek mühürdar olur. 1618`de başyargıçlığa yükselir ve Baron Verulam unvanını alır. 1621`de Viscount St. Albans unvanını alır. Kariyerinin zirvelerindeyken mahkemede yargılanan kişilerden rüşvet aldığı iddiasıyla suçlanır, hapse mahkûm olur ve bütün mevkilerini yitirir. Kısa bir süre sonra serbest bırakılır, ama bir daha herhangi bir devlet görevini üstlenmesine izin verilmez. Siyasi yaşamı sona eren Bacon kendisini tümüyle felsefe çalışmalarına verir.

Ölümünden sonra, özel danışmanı ve sırdaşı Guillelmus Rawley, Bacon`ın önce İngilizce kaleme aldığı, ardından Latince yazılan eserlerin ölümsüzlüğüne olan inancıyla birçok ekleme ve değişiklik yaparak Latinceye çevirdiği Yeni Atlantis`i 1638 yılında yayımlar. Yeni Atlantis`ini yazarken Bacon`ın amacı yalnızca doğa felsefesiyle ilgili çalışmalar yapan bir enstitüyü tanıtmak değil, aynı zamanda bütün yaşamını felsefe ve bilime adamış bir filozofun düşüncesindeki ideal devlet yasalarını ve kurumlarını da belirtmek ve adeta felsefi bir devlet modeli yaratmaktır. Bacon`ın felsefe-bilim utopiasını gözler önüne seren Yeni Atlantis, Platon`dan Thomas Morus`a uzanan utopia geleneği içinde ölümsüz bir yer edinmiştir.
 

Benliğinizin Gücünü Keşfedin İrade Gücünüzü Geliştirin
Swami Paramananda, Swami Budhananda

Dharma Yayınları


Bedeni kusursuzca denetimimiz altında tutuyor muyuz? Üst sezgilerimiz bizi kışkırtırken ellerimiz ayaklarımız, duyularımız ve öbür organlarımız bize boyun eğiyor mu, onları yönetiyor ve yönlendirebiliyor muyuz?

Yaşam denilen karmaşık olgu yalnızca biyolojik değil, ekonomik değil, nesnel değil, ama bunların daha ötesinde ve üzerinde hatta öbür tüm yönler için olmazsa olmaz bir nitelik taşıyan zihinseldir çoğunlukla.

Çünkü insanın hayatın tüm yüklerini taşıyabilmesi için öncelikle zihnine, duygularına, benliğine söz geçirmesi gerekiyor. Tabi bunun için de bedeniyle iyi geçinmesi gerekiyor. Tüm bu duygular bedenin içinde barınıyor. Elinizdeki bu kitap zihin / beden birlikteliğini yalın bir dille anlatırken, bizi içimizdeki dolambaçlarda gezdiriyor.

Hint düşünce dünyasının iki büyük ustası, bizi kendimizi keşfe çağırıyor.


96 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9789944986809; Boyut: 14 x 20 cm; Baskı Tarihi: Kasım 2008; Özgün Adı: Self Mastery Will-Power and It's Development

 

Mistik Yürek - Hazret İnayet Han

Okyanus Yayınları

İnsanlar bir mistiğin bir hayalci, dünyevi meseleleri hakkında hiçbir şey bilmeyen, pratik olmayan bir insan olduğunu düşünürler. Fakat bu böyle bir mistiğe sadece yarı mistik derim. Tam anlamıyla mistik olan kişinin dengesi vardır; ruhsal şeylerde olduğu kadar dünyevi konularda da akıllı olmalıdır. İnsanların bir mistiğin ne olduğuna dair pek çok yanlış anlayışı vardır. Bir falcıya da mistik derler, bir medyuma, bir kahine de mistik derler. Bir mistiğin bu niteliklere sahip olmadığını söylemek istemiyorum, fakat bu nitelikler bir insanı mistik yapmaz. Gerçek bir mistik esinlenmiş bir sanatkar, mükemmel bir bilim adamı, etkili bir devlet adamı olmalıdır. O da iş, endüstri, toplumsal ve politik yaşam konusunda maddeci zihinli insan kadar nitelik sahibi olmalıdır. İnsanlar bana, 'Sen bir mistiksin, şuna buna aldırmayacağını sanırdım' dediklerinde hoşuma gitmiyor. Neden aldırmayayım? Her küçük detaya dikkat ederim, fakat her küçük detay başka hiçbir şeye dikkat etmeyeceğim kadar zihnimi meşgul etmez. Tanrının bilincinde olurken dünyanın bilincinde olmamak gerekmez. İki gözümüzle tek manzara görürüz; onun için her iki yönü de, Tanrıyı da dünyayı da, aynı zamanda net bir görüş olarak görmeliyiz. Bu zordur, ama imkansız değildir.

Çeviren: Nur Yener - 187 sayfa, 2.HAMUR,KARTON KAPAK, ISBN: 9756529083; Boyut: 10,5x18
Özgün Dili: İngilizce

Hindistanda ünlü bir sufi

Hazret İnayet Han, (1882-1927)
Hazret İnayet Han 1882 senesinde Hindistanın Baroda(bugün Vadodara) kentinde müslüman aristokrat ve müzisyen bir ailenin çocuğu olarak doğdu.Barodada Müzik profesörü olduktan sonra Hindistanda çeşitli eyaletlerdeki farklı saraylarda senelerce konserler verdi. Çişti tarikatin kolu olan Nizami tarikat'in şeyhlerden Abu Haşim Madani vasıtasıyla intisap etti. 1910 Senesinde kardeşi Mahaboob Han ve Muhammed Ali Han ile birlikte Amerika Birlesik Devletleine Hint Müziğini tanıtmaya geldi. Genevre-İsviçre`de Sufi Hareketi Vakfını kurdu. Avrupa ve Amerikada bir çok konferans vererek Batılı modern insanlara Sufizmi tanıttı ve öğretti.
1927 senesinde ana vatanında Yeni Delhi Hindistanda dünyaya gözlerini yumdu.
Talebelerine müslüman olma şartı getirmedi. Her dine açık evrensel bir Sufi anlayışını Batıda tanıttı.
Bugün Dünyanın bir çok yerinde kurulu olan Sufi Merkezlerinde talebeleri İnayet Hanın Sufi Yolunu öğretmeye devam etmektedirler.
Eserleri İnayet Hanın eserleri konuşmalarında düzenlemistir ve orijinal dili ingilizcedir ve 5 eseri Türkçeye tercüme edildi :
The Sufi Message of Hazrat İnayat Khan, Cilt 1-13, 1. Baskı Barrie and Rockleff, 1962-1967, 1982 International Headquarters Sufi Movement Geneva, London A Sufi Message of Spiritual Liberty, 1989
Complete Works of Pir-o-Murshid Hazrat İnayat, Original Texts, by Nekbakht Stichting: Sayings, Part I (Gayan, Vadan Nirtan, 1982, revised Edition 1989)
Sayings, Part II(Bowl of Saki, Aphorismus, unpublished sayings, etc., 1982, rev. ed.1989)
Lectures on Sufism : 1922, I:January-August(1990) 1922, II: SeptemberDecember(1996) 1923, I: January-June(1989) 1923, II: July-December(1988) 1924, I: January-June (2004)
Dr. E. De Jong-Keesing, Inayat answers(Anthologie) Hazrat Inayat Khan
Vom Glück der Harmonie, Eingeleitet von Karima Sen Gupta, 1995 Hazrat Inayat Khan
Wanderer auf dem inneren Pfad, Ausgewählt von Karima Sen Gupta, 1986
Atem der Seele, Ausw. Und Einl. von Karima Sen Gupta,1999
Türkçe eseleri : Mistik Yürek; Sufizm ve Sanat; Karakter Yaratmak; Gönül Gözünüzü Açın; Sufi Meditasyonu

 

Zen Zihni Baslangiç Zihnidir

ZEN ZİHNİ, Zen ustaları tarafından sizi kendinize geri getirmek ve sözcüklerin ötesine ulaştırmak için kullanılan bilmecemsi terimlerden bir tanesidir. 'Kendi zihnimin ne olduğunu biliyorum' dersiniz, fakat Zen zihni nedir?'. Ardından kendinize sormaya başlarsınız: 'İyi ama gerçekten kendi zihnimin ne olduğunu biliyor muyum?' Ve eğer, zihninizin ne olduğunu anlamak ya da onun bulunduğu yeri bulup bulamayacağınızı görmek için hareketsizce bir yere oturmayı denerseniz, o zaman Zen çalışmaya, sınırlanmamış zihninizi keşfetmeye başlarsınız. Bu ilk soruşturmanın saflığı, yalnızca ne olduğunuzu sormak, BAŞLANGIÇ ZİHNİ'dir. Zen çalışmasının her aşamasında başlangıç zihni gereklidir. Bu açık bir zihin, hem süpheyi, hem olasılıkları içeren bir tutum ve olayları daima taze ve yeni olarak görme yeteneğidir. Bu tür bir zihin, yaşamın her alanında gereklidir. Başlangıç zihni, Zen zihninin çalışmasıdır. Bu kitap büyük Zen Ustası Shunryu Suzuki'nin California'daki küçük bir Zen grubuna verdiği bir dizi koşumadan derlenerek hazırlanmıştır. Suzuki, Zen burada ve bu andadır demektedir. Kitapta Zen, bir uygulama ve din olarak ele alınmış, meditasyon oturuşu ve solunumu açıklanmış, ikiliğin yokluğu, boşluk ve aydınlatma konuları ile ilgili temel yaklaşımlar ve anlayışlar anlatılmıştır. Bu kitapla, kişi Zen'in gerçekten ne olduğunu anlamaya başlamaktadır.

Çeviren: Cem Şen - 146 sayfa, 2. hamur, ISBN: 975-7800-08-2; Boyut: 14cm x 19cm; Baskı Tarihi: Ekim 2006
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Zen Mind, Beginner's Mind

Gündelik Yaşamda Zen

Günün birinde bir keşiş Zen Ustası Joshu'ya sormuş "Zen nedir? Lütfen öğret bana". "Kahvaltı ettin mi?"diye sormuş Joshu "Evet, Usta" demiş keşiş. "Öyleyse" demiş Joshu "Git çanağını yıka". Zen özel bir şey değildir. Zen sizin dininizdir, benim dinimdir. Japonların dinidir. Zen Kızılderililerin, İslam'ın dinidir. Bir felsefedir. Bedenimizdir Zen. Bedenimizin duruşu, bedenimizin çalışmasıdır. Bilgisayarın tuşlarında gezinen parmaklarımızdır Zen. Bisiklete binerken ki ben'dir. Gülüşümüzdür Zen, ağlayışımız, nefretimiz, sevgimiz, yasımızdır. Zen, davranışımız ve davranışımızın gözlemidir. Aydır Zen, ağaçtır, güneşin batışıdır. İlkbahar, yaz, güz ve kıştır. Zen, çiçekleri vazoya yerleştiren kadındır. Usta'nın çay içişidir. Zen'i öğrenmek istiyorsanız Asya'da uygulanan geleneksel yolları izlemek zorunda değilsiniz. Yürürken, yemek pişirirken, araba ve bilgisayar kullanırken, koşarken, dansederken, tenis ya da futbol oynarken de Zen'i uygulayabilirsiniz. İşte bu kitap ta bunun için yazıldı.

Yazar: A. Meutes- J. Bassert
Yayınevi: Okyanus Yayıncılık
Sayfa sayısı: 93
ISBN: 9757200301
Basım tarihi: Ocak 1997

Sufizm - Ruhani Yoldaki Bilgelerin Uygulama Teknikleri


Sufizm'in kapısı, içsel olana ve derinliğe açılır. Bu yol bize, kabuktan ve şekilsellikten çok daha fazlasını vadeder. Bu kapıyı açıp içeri girebilene ve yürümeye başlayana da bu derinlikteki sonsuz güzellikten sunar. Hem de hiçbir ayrım gözetmeden... Suflzm, İslam'ın mistik kalbidir ve batini yüzünü ifade eder. Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve daha niceleri bu ekolün I temsilcileridir. Her biri eserleriyle ve yaşam biçimlerimle insanlığa | ışık tutmuş kişilerdir. Elinizdeki kitabın amacı, işte bu kapıyı aralayan bir kişinin gördüklerini |sizlerle paylaşmasından ibarettir. Ancak kitabın belki de en Önemli tarafı, konuyu teorik olarak ele almaktan çok, pratik uygulamaları aktarıyor olmasıdır.
Tamamen yaşanmış bir sürecin öyküsü olan kitap, sufi hocaların, bu gün kendisi de bir Sun hocası olan yazara Özel olarak aktardığı 15 konu ve 18 ayrı teknikle, Sufizm'i merak eden ve bu yolda |yürüyen herkese ışık kaynağı olacaktır.

Yazar: Phillip Gowins
Yayınevi: Şira Yayınları
Sayfa sayısı: 232
ISBN: 9786054182084
Basım tarihi: Ağustos 2009

 

   

TRACTATUS LOGICO - PHILOSOPHICUS

Yazarı: LUDWIG WITTGENSTEIN
Çeviren: ORUÇ ARUOBA
Hazırlayan:

Yayınevi: BİLİM/ FELSEFE/ SANAT YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1985

Almanca,Türkçe (Orjinal Dili:Almanca)
 

“Bu kitabı belki de bir tek, içinde dilegelen düşünceleri—ya da benzer düşünceleri—kendisi de zaten bir kez düşünmüş birisi anlayacak.—Bir öğretici kitap değil, böylece. Anlayarak okuyan tek bir kişiye zevk verebilirse, amacına ulaşmış olacak.

Kitap felsefe sorunlarını ele alıyor ve—sanıyorum—gösteriyor ki, bu sorunların soru olarak ortaya çıkmaları, dilimizin mantığının yanlış anlaşılmasına dayanır. Kitabın bütün anlamı, şuna benzer bir sözde toplanabilir : Söylenebilir ne varsa, açık söylenebilir ; üzerine konuşulamayan konusunda da susmalı.

Kitap böylece, düşünmeye bir sınır çizmek istiyor, ya da, daha çok—düşünmeye değil, düşüncelerin dilegetirilişine : Çünkü düşünmeye bir sınır çizmek için, bu sınırın iki yanını da düşünebilmemiz gerekirdi (yani düşünülmeye elvermeyeni düşünebilmemiz gerekirdi).

Sınır, öyleyse, yalnızca dilin içinde çizilebilecektir, ve sınırın ötesinde kalan da, düpedüz saçma olacaktır.”

—Ludwig Wittgenstein.


26 Nisan 1889-29 Nisan 1951 tarihleri arasında yaşayan Joseph Johann Ludwig Wittgenstein, İngiliz felsefesine yaptığı etkiler, mantık kuramları ve dil felsefesiyle birlikte iki özgün felsefe dizgesi oluşturmasıyla da tanınır.

Kısaca Tractatus adıyla bilinen ve filozofun neredeyse kendisiyle özdeşleşen eser, içinde, herkesin "yeni" bir bilgi bulduğu, etkili bir çalışmadır. Aslında özgün metinde 60 sayfaya sığdırılmış kısa bir metindir bu. Ancak ondalık sayı sistemiyle düzenlenen bu kısa metin, hacminden beklenmeyecek kadar kapsamlı sorunlarla uğraşır: dile olanak verenin ne olduğu, söylenebilecek olanın sınırları, dile getirilebilen ve dile getirilemeyen önermeler, ölüm ve mistisizm gibi, vb.

Tractatus, bu içeriğiyle felsefenin belirli bir dönemine son noktayı koyar; filozofun kendine göre bile, felsefe "tükenmiştir" artık. Çünkü "üzerinde konuşulamayan konusunda susulmalı"dır.

Tractatus Logico-Philosophicus

ÖNSÖZ, sayfa 11-13

Bu kitabı belki de bir tek, içinde dilegelen düşünceleri—ya da benzer düşünceleri—kendisi de zaten bir kez düşünmüş birisi anlayacak.—Bir öğretici kitap değil, böylece. Anlayarak okuyan tek bir kişiye zevk verebilirse, amacına ulaşmış olacak.
       Kitap felsefe sorunlarını ele alıyor ve—sanıyorum—gösteriyor ki, bu sorunların soru olarak ortaya çıkmaları, dilimizin mantığının yanlış anlaşılmasına dayanır. Kitabın bütün anlamı, şuna benzer bir sözde toplanabilir : Söylenebilir ne varsa, açık söylenebilir ; üzerine konuşulamayan konusunda da susmalı.
       Kitap böylece, düşünmeye bir sınır çizmek istiyor, ya da, daha çok—düşünmeye değil, düşüncelerin dilegetirilişine : Çünkü düşünmeye bir sınır çizmek için, bu sınırın iki yanını da düşünebilmemiz gerekirdi (yani düşünülmeye elvermeyeni düşünebilmemiz gerekirdi).
       Sınır, öyleyse, yalnızca dilin içinde çizilebilecektir, ve sınırın ötesinde kalan da, düpedüz saçma olacaktır.
       Çabalarımın başka düşünürlerinkilerle ne ölçüde çakıştığını, ben yargılayacak değilim. Hem, burada yazdıklarım, tek noktalarda hiçbir yenilik savı taşımıyor ; bu yüzden de hiçbir kaynak belirtmiyorum, çünkü düşündüğümü benden önce bir başkasının düşünmüş olup olmadığı, benim için farketmiyor.
       Yalnızca şunu belirtmek istiyorum ki, Frege'nin büyüklüklü yapıtlarına ve dostum Bay Bertrand Russell'ın çalışmalarına, düşüncelerimin uyarılmasının büyük bir bölümünü borçluyum.
       Bu çalışmanın bir değeri varsa, bu, iki noktada bulunuyor. İlkin şurada ki, içinde düşünceler dilegeliyor, ve bu değer de, düşünceler ne kadar iyi dilegetirilmişse, o kadar büyük olacaktır. Darbeler, çivinin ne denli kafasına vurulmuşsa.—Bu noktada olanaklının çok gerisinde kaldığımın bilincindeyim. Düpedüz şundan dolayı ki, benim gücüm bu ödevle başedebilmek için pek zayıf.—Başkaları gelse de daha iyisini yapsa.
       Buna karşılık, burada bildirilen düşüncelerin doğruluğu bana sorgu-sual edilemez ve kesin-kes görünüyor. Böylece, şu kanıdayım ki, sorunları özlerinde sonuna dek çözdüm. Ve bunda da yanılmıyorsam, işte, bu çalışmanın değerinin bulunduğu ikinci nokta, bu sorunların çözülmesiyle ne denli az şeyin başarılmış olduğunu göstermesidir.
       L. W.
       Viyana, 1918.

Ata Devrim, “Felsefenin ergenlik çağı”, Radikal Kitap Eki, 7 Nisan 2006

Felsefe dünyasının en ilginç çehrelerinden birisidir Wittgenstein; Herakleitos ya da Hegel gibi birkaç biçimde yorumlanabilir. Kimisine göre Wittgenstein, söylenebilecek olanı bir seferde söyleyip kendi kabuğuna çekilmek ister gibi felsefede bir 'vur-kaç' taktiği izler, dediği dediktir ve felsefi özgüveni, tüm düşünsel serüvenin doruk noktası olduğu inancına dayanır. Çekiçle felsefe yapmak diye bir şey varsa, işte bu odur. Kimisine göre Wittgenstein, zaten var olan bir gerçeği felsefi alanın bilinçdışından çıkarır: Felsefenin tüm dünyayı tinselleştiren dilden başka bir nesnesi yoktur. Bu nesneyi kullanması onu sınırlandırmak yerine, onun tüm dünyaya erişmesini sağlayacaktır. Buna karşı çıkanlar ise dilin kimi zaman gerçeği açıklamakta aciz kaldığını söylerler. Doğrudur bu; 'beden dili' diyerek, yani yine tinselleştirerek, en ufak kavrama çabasını baltalayarak yabancılaştığımız gözyaşı, ter, yüzün kızarması vb. somatik tepki, dilden daha iyi betimlerler durumları.
       Wittgenstein'a yöneltilen, dil ve gerçek arasındaki bağı bilemeyeceğimiz eleştirisi, tek başına değil, Wittgenstein ile diyalektik ilişki içerisine girdiğimizde değer kazanır. Bu eleştiriye Wittgenstein, felsefenin, dilin mantığı olduğu, dolayısıyla dilin önerdiklerini sınama hakkına sahip olduğu şeklinde yanıt verecektir. Öyleyse, felsefe, Wittgenstein'ın da dediği gibi, bilgi veremez ancak bilme faaliyeti içerisinde yer alır. Bilmemizi sağlar. Bu noktada çelişki iyice belirginleşir. Çelişki, Wittgenstein'ın felsefeyi dili sınamakla görevlendirmesidir. Ancak felsefe elinde 'bilgi' olmadan bu görevi nasıl yerine getirecektir? Yöntem de, elbette, bir şeyin nasıl yapılacağının bilgisi olduğuna göre, felsefe de tıpkı bilim gibi bilgi içerir. Bilgiyi ancak yöntembilgisi ile edinebilir ya da sınayabilir. Croce'nin iddiasının aksine, felsefe de sanat gibi sezginin ürünüdür, çünkü ikisi de aynı amaca hizmet ederler: Her ikisi de sorgular ve bastırılanı ortaya çıkarırlar. Örneğin bilimden özenle uzak duran Hegel -ondan önce Aristo ve Herakleitos- sezgileri ve basit deneysel gözlemleri ile diyalektik yöntemi geliştirmiş ve sonra bu yöntem, bilim tarafından da onaylanmıştır. Bu açıdan felsefe bir öngörü, bir yetidir.
       Üstelik Wittgenstein, çığırtkanları ile aynı görüşte bile değildi. Kendi yorumlarını bir 'son' olarak görmedi ve ileride bunların yanlışlanabileceğini ama yine de görüşlerinin Sokrates'in anakrisis'ine yolaçabilecek nitelikte olduklarını Tractatus'un son paragraflarında şöyle dile getirdi: "Benim tümcelerim şu yolla açımlayıcıdırlar ki, beni anlayan, sonunda bunların saçma olduklarını görür -onlarla-onlara tırmanarak- onların üstüne çıktığında. Bu tümceleri aşması gerekir, o zaman dünyayı doğru görür." Bu tümcelerden hemen sonra onun meşhur 'uyarısı' gelir ve ama çığırtkanlar, bunları atlayıp son cümleyi cımbızla çekerler. Bu dikkatsizlikten değil de felsefe düşmanlığından ileri gelir biraz. Felsefeyle ilgileri olmadığı için ya da onu istedikleri gibi yönlendirmek için ellerinde cımbızla okurlar kitabı, böyle okudukları için de felsefenin sonunu getirmek için Wittgenstein'ı beklemeleri gerekir. Oysa onların açlıkla aradıkları 'son' antik çağda çoktan gerçekleşmiştir bile, Xenophanes'in şu tümcelerinde: "Tanrılar ve sözünü ettiğim bütün şeyler konusunda kesin doğruluğu bilen yoktur,olmayacaktır da. Evet, biri kalkıp rastlantısal olarak, son aşamada doğru herhangi bir şey söyleyecek olsa bile, onu henüz kendisi de biliyor değildir." Bu sözlerden sonra felsefenin asırlarca yaşadığını bilmem söylemeye gerek var mı? Kierkegaard, sanki bunların her ikisini de görmüş gibi "İnsanlar bize konuşmayı tanrılarsa susmayı öğretiyorlar" der. Bunun yanı sıra Wittgenstein'ın "Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı" sözü asırlar önce Gorgias'ın "Hiçbir şey bilinemez, bilinse de bir başkasına aktarılamaz" şeklindeki -dil'e bile güvenmeyen- felsefesinin meta-ilkesi idi. Gorgias'ın felsefesi ise Herakleitos'un tilmizi Kratylos tarafından pratiğe geçirilmişti. Kratylos, hiç konuşmaz ve yalnızca parmağını oynatırdı. Bunlarla birlikte kelimelerin yerli yerinde kullanılmasına önem veren Keos'lu Prodikos da Wittgenstein'ın soyağacında yer alabilir. Hatta yaşlıların felsefe yapmasını küçümseyen Kallikles'i bile sayabiliriz. Ama ne garip ki her ikisi de felsefe tarihine dahil edilmiştir. Açıkçası, Wittgenstein'ın bu ünlü sözü olağanüstü bir şey değildir. Antinomilerle (çatışkı) ondan önce Kant da karşılaşmış ama hiç olmazsa antinomileri eylemlerle aşmak gibi bir yol göstermişti. Wittgenstein ise konuşmayı bile yasaklamıştır.
     
  Tractatus'ta ergenlik  çağındaki bir çocuğun buyurgan öfkesi vardır. Bu kızgın çocuk, 'dil'den başka bir ölçüt kabul etmez ve güzellik ile iyilik arasındaki bağıntıların tabiata yönelik araştırmalar olduğunu unutup bunu linguistik bir edim sanır. Wittgenstein mantıkla metafiziği birbirine karıştırmıştır. Duns Scotus'un dediği gibi mantıkçı var olan şeylerle değil, kavramlarla ilgilidir. Scotus'a göre varlığın fiziksel ve zihinsel olmak üzere iki yapısı vardır.
       Bir gün Wittgenstein'ı derin düşüncelere dalmışken bulan Bertrand Russell, şakayla "Felsefi şeyler mi düşündüklerin, yoksa günahlarını mı düşünüyorsun?" diye sorar. Wittgenstein'ın buna yanıtı "Her ikisini birden" olur. Tractatus'u yazan Wittgenstein, bir felsefeciden çok bir mantıkçıdır; mantığı felsefenin başına bir denetleyici olarak diker, felsefeye mantığın yardımıyla sınır çizgileri çizerken bir anda felsefeyi de mantığa eşitlemiş olur. Wittgenstein'ı en büyük tartışmaların merkezine koyan felsefenin sonunu getirme eylemi de, belki bundan ötesi değildir.

Sırada felsefi soruşturmalar var

Felsefe tarihçileri tarafından Wittgenstein'ın birinci dönemi denen Tractatus'un Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcı olan 1914'te filizlendiği ve yazımının son hâlinin 1918'in son aylarını bulduğu biliniyor. Wittgenstein bu eserini takip eden yıllarda felsefeyi bırakır. Uzunca sayılabilecek bir aradan sonra, 1. Kısmını 1945'te, 2. Kısmını ise 1947-1949 arasında tamamlayacağı Felsefi Soruşturmaları yazar. Wittgenstein, bu suskunluğuna son verdiği Felsefi Soruşturmaları gerekçelendirirken, "burada yazılanlar son 16 yıldır, sürekli üstünde çalıştığım felsefi sorulara dairdir. Birçok konu var: anlam, kavrayış, önerme ve mantık kavramları, matematiğin temelleri, bilinç durumları ve daha birçok soru," diye açıklar. Bunların çoğu kuşkusuz Tractatus'un da konularıdır.   Wittgenstein, Tractatus'ta hükme bağladıklarını, bütün bu zaman içinde belli ki yeniden ele almış, kimi yerlerde temel bazı değişikliklere gitmiştir. Böylece ortaya daha esnek, okuru ile daha fazla ilişkiye giren, paragraflar halinde, nerdeyse değiniler şeklinde yazılmış olan Felsefi Soruşturmalar çıkmıştır. Yazarın iki farklı dönemini mühürleyen bu yapıtlar Wittgenstein düşüncesi ile ilgili karşılaştırmalı araştırmalara sık sık konu olmuştur.


 
Okur Mektubu: Oktay Turan, "Wittgenstein vs. Wittgenstein", 30 Mart 2006

Wittgenstein'ın Tractatus'ta kurmaya çabaladığı mimari yapısal forma daha sonra çok fazla güvenmediğini ve bunu kırmak için Avusturya-Alman olma durumundan bile vazgeçtiği belki düşünülebilir ama Tractatus'u önemli kılan büyük ihtimalle insanı kendine hayran bırakan kendinden emin olma durumudur. Kitapta Russell ve Frege dışında hiçbir şahsiyete referans verilmemesi elbette bilinçlidir ve söz konusu kişi Wittgenstein olunca küstahlık ya da kendini beğenmişlik gibi de görünmez. Yapıtı benzersiz kılan bir özellik de kitabın asıl olarak hiçbir konu hakkında olmaması ama her şeyi barındırma çabası. Genel olarak kaygısı her şey dediğimiz bütün ve bu bütün içindeki ilişkiler sarmalı. Wittgenstein gerçekten saygı duyulması gereken bir kişi olma durumunu bu yapıtıyla bile hakediyor. Ama kitabı okurken düşülebilecek bir hata Wittgenstein'ın da etiyle ve kanıyla bir insan olduğunu unutabilmek....

 

Okur Mektubu: Ümit Canlı, "Çeviri üzeine...", 6 Nisan 2006

Elime ilk geçen Tractatus, yıllar önce BSF den çıkmış olan Oruç Aruoba çevirisiydi. Daha sonraki yıllarda yakından ilgilendiğim (?) Wittgenstein metinlerinin çevirilerinde, her zaman Oruç Aruoba'nın metni tam anlamıyla kavrayıp özümsemiş olduğunu (anlama kapasitem çerçevesinde) ve en uygun kelimeleri seçmiş olduğunu gördüm. Artık aktif olarak ilgilenmiyor olmakla birlikte, bildiğim diğer 2 ya da 3 kısmi veya tam Tractatus çevirisinin, bu çevirinin kalitesine ve en önemlisi Wittgenstein' ın üslubuna uygun olmadığını kendi adıma rahatlıkla söyleyebilirim. Wittgenstein okumuş olanlar için bunun en güzel anlaşılabileceği örnek sanırım ilk tümce olsa gerek :
       1 Die welt ist alles was der fall ist.
       Aruoba : Dünya olduğu gibi olan herşeydir.
       Diğer Türkçe ve bazı İngilizce metinlerde, hiç de uygun olmayan çevirilerin yapıldığı görülüyor. Örneğin bu tümce için, İngilizce bir çeviride, "The world is everything" karşılığı verilmiştir. Fakat, tümcenin esas hedefi olan "şeylerin olduğu gibi olması" düşüncesi yapılan bu çeviride herhangi bir şekilde yer almıyor.
       Yanlış hatırlamıyorsam yapılan başka bir türkçe çeviride de, aynı tümce orijinali olan Almanca'dan değil de İngilizce'den okunmuş olmali ki verdiğimiz İngilizce çeviri aynen kullanılmış ve "Dünya herşeydir", ve başka bir metinde de "Dünya olan herşeydir" biçiminde çevirisi yapılmıştır.
       Türkçe Wittgenstein okumak isteyenlere tavsiyem Oruç Aruobadan okumalarıdır...

 

Altın Gelecek

Her zaman yaşam nehriyle birlikte git. Asla akıntıya karşı gitmeye, nehirden hızlı akmaya çalışma. Sadece mutlak bir rahatlık içinde, her an kendini yuvada, rahat ve varoluşun içinde huzurlu hissederek git.

Unutmaman gereken şey yaşamın kısa değil sonsuz olduğu ve bu yüzden de aceleye hiç gerek olmadığıdır. Acele etmek yalnızca bir şeyleri kaçırmana neden olur. Varoluşun acele içinde olduğunu gördün mü hiç? Mevsimler zamanında gelir, çiçekler zamanı gelince açar, ağaçlar hayat kısa diye hızla büyümek için koşuşturmazlar. Tüm varoluş yaşamın sonsuzluğunun farkında gibi görünür.

Biz hep buradaydık ve hep burada olacağız; tabi ki aynı biçimlerde, aynı bedenlerde değil. Yaşam evrimleşmeye, daha yüce evrelere erişmeye devam ediyor. Ama bunun bir sonu olmadığı gibi, bir başlangıcı da yok. Başlangıçsız bir yaşamla, sonsuz bir yaşamın ortasında var oluyorsun. Daima bu iki taraflı sonsuzluğun ortasında yer alıyorsun.

Varoluşun gizemlerini soruşturmaya bıraktığın anda varoluş kapılarını sana açar, seni buyur eder. Ve varoluşun gizemlerine bir misafir olarak girmek onurlu bir şeydir. Doğaya saldırmak, doğayı zorlamak ise barbarlıktır. Altın gelecek işte bu olacaktır; bilim varoluşla bir mücadele veya çekişme yerine bir aşk ilişkisine girdiğinde; onunla tezat olarak değil, derin bir ahenk, derin bir dostluk içinde var olabildiğinde.

Yazar: Osho
Yayınevi: Ganj Yayınları
Çevirmen: Elif Ara
Sayfa sayısı: 305
ISBN: 975881713-2
Basım tarihi: Ocak 2005

Aşırılığın Peygamberleri

Tanrının öldürüldüğü bir cinayet mahalinde olan bitenleri acımasızca söze dökmüştü Nietzsche. En yüce değerleri bile yoksaymış, güç sitemini biricik doğru saymış, insanla yetinmeyip ''üstinsan''a yönelmiş, olanaklı tek ufuk olarak bengi dönşü göstermişti. Nietzsche'den sonra hiçbir şey eskisi gibi olamazdı, olmadı da.

Heidegger artık yeryüzünde duyumayanı, unutulmuş olanı anımsamak için durmadan varlığa duyulan özlenim kol gezdiği geçit vermez ağaçlarla kaplı ormanlarda varlığın çobanı olarak, ola ki bir başkasının bir daha yürüyemeyeceği sapa düşünme yolları açtı. Faucuult unulumuş, unutturulmuş, üstleri iyiden iyiye olağan, yerleşik, bildik toprak katmanlarını kazdı. Derrida söke söke bitiremiyor iki bin yıldır örülegelmiş düşünce ilmeklerini, biri diğerine hep üstünlük taslayan birbirnine kenetli karşıt kavramları; dilimize doladığımız, başımızı sardığımız Batı metafiziğinin tasarım kördüğümlerini, Ama aralarında bulunan onca ayrıma karşın ortak bir aşırılığı buluyoruz dördünde de: Düşüncenin yatağını değiştirme isteğinin dışavurumu; çekiçle, açmakla, kazmakla, sökmekle yapılan bir düşünme savunusu; üstelik çoktan sona ermiş bir öyküye rağmen.

Allan Megill, bu dört düşünürün bıraktığı izleri daha geniş bir bağlama yerleştirerek, adeta atlanmış hiçbir iz kalmayan dek sürüyor. Düşünürerin şimdiye değin pek didiklenmemiş "estetizm"leri üzerine yoğunlaşarak çıkarıyor aşırılığın soykütüğünü.

Yükseklerden gelen "sağaltıcı" seslerine kulak vermemizin gereğini, içine tıkılıp kaldığımız benliklerimizi, sıkışıp kaldığımız durumları aşma yetimizi nasıl, ne ölçüde geliştirdiklerini açımlayarak tanıtlıyor. Aşırılıkları ışığında dört düşünürse ilişkin verdiği tüm açımlamalarını, günümüzün canalıcı tartışma konusu modernizim ile postmodernizm açmazının art-yöresinde geliştirdiği oldukça özgün denebilecek "kriz-odaklı" çözümleyişi doğrultusunda yürütüyor.

Hep sınır boylarında dolaşmış uçbeylerinin gezintilerini, yakın geçmişimizin belleği olagelmiş bu dört düşünürün aşırılıklarını bi de Megill'in dillendirişinden izlemeye değer.


Yazar: Allan Megill
Yayınevi: Bilim ve Sanat Yayınları
ISBN: 9757298328
Basım tarihi: Ocak 1999
 

Büyük Filozoflar - Platon'dan Wittgenstein'a Batı Felsefesi

Felsefeye merakınız, felsefi problemlere ilginiz mi var? Batı kültür tarihini, Avrupa'nın iki bin beş yüz yıllık entelektüel serüvenini öğrenmek; günümüz dünyasını yaratan fikri zemini tanımak mı istiyorsunuz? Bryan Magee'nin Batı'nın büyük filozoflarını anlatan Büyük Filozoflar adlı eseri, bütün bu amaçlara hizmet eden eşsiz bir felsefe tarihini niteliğinde. Hem popüler hem alabildiğine teknik; bir yanıyla sistematik bir yanıyla da tarihsel bir eser. Kitap Batı düşüncesinin kilometre taşlarında duran büyük filozofları felsefe öğrenmeye, felsefe yapmaya, felsefi sorgulamaya çok uygun düşen bir yöntemle tanıtıyor. Büyük filozofların düşünme tarzlarını, kendilerine konu edindikleri felsefi problemleri, dünyaya armağan ettikleri büyük teorileri ve derin ufukları, akademik kariyerlerini hemen tamamen onlardan birini anlama ve yorumlama işine adamış, kendileri de birer filozof olan ünlü yorumcularla tartışıyor. Kitapta Platon'u, Aristoteles'i, Augustinus'i, Aquinalı Thomas'ı, modern felsefenin kurucusu Descartes'ı, panteist Spinoza'yı, Leibniz'i, bilim temelli modern dünya görüşü karşısında tedirgin liberal Locke'u, immateryalist Berkeley'i, Aydınlanmacı Hume'u, Kant'ı, Hegel ve Marx'ı, Schopenhauer'ı, Nietzsche'yi, fenomonolojinin babası Husserl'i, Heidegger'i, Sartre ve Merleau-Ponty'yi, Frege'yi, Russell ve Wittgenstein'i bulacaksınız.

Yazar: Bryan Magee
Yayınevi: Paradigma Yayınları
Çevirmen: Ahmet Cevizci
Sayfa sayısı: 369
ISBN: 975-7819-22-0
Basım tarihi: 2001

Felsefe Nedir?

Çağdaş felsefeye, varoluşçuluk'un öncüsü olarak önemli katkılarda bulunan Karl Jaspers'ın başlıca özelliği insan benliğini düşüncenin odağı durumuna getirerek, bir bütünlük içinde açıklamayı amaçlaması, insan sorunlarına bu açıdan bakarak çözüm aramasıdır. Ona göre, felsefenin önceden belirlenmiş, sınırlandırılmış bir konusu yoktur. Felsefe insanın bulunduğu, kendi varlığının bilincine ulaştığı her yerde vardır. Ne insan felsefeden, ne de felsefe insandan ayrılabilir. Felsefenin, çevresine karşı ilgiyle bakan en ilkel insanda bile üzerinde durması, çözüm araması gereken bir sorun vardır. Bu sorunları aydınlığı çıkarmak, insanla temel bağlantısını açıklamaya çalışmak felsefenin görevidir. Okuyucu, "Felsefe Nedir"i okuduğu zaman, onda, bir felsefe sorunu odağı olduğunu kavrayacak, varoluşçuluk akımının içeriğini, kurucusunun dilinden öğrenecektir.


Yazar: Karl Jaspers
Yayınevi: Say Yayınları
Çevirmen: İsmet Zeki Eyüboğlu
Sayfa sayısı: 413
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1997


Felsefe Tarihi

Birinci baskıdaki boşluklar, bu yeni baskıda doldurulmaya çalışılmıştır. Ortaçağ Felsefesi eklenmiş, bu felsefeye geçişi daha iyi belirtebilmek düşüncesiyle Antik Çağ sonundaki dini felsefe akımı, bu arada özellikle Yeni-Platonculuk genişletilmiştir. Birinci baskıda, Ortaçağ Felsefesi'nin eksikliğini az çok gidermek için Renaissance Felsefesi bölümünde Ortaçağ Felsefesi'ne ayrılmış olan açıklamalar ikinci baskıda çıkarılmıştır.

Kitabın konusu, Batı Felsefesi'nin tarihi olduğundan, İslam Felsefesi'ne ancak Hristiyan Ortaçağ Felsefesi'ne etkileri bakımından dokunulmuştur.

Yazar: Macit Gökberk
Yayınevi: Remzi Kitabevi
ISBN: 9751401569
Basım tarihi: Ocak 1999



Şimdi'nin Gücü

Üstat Eckhart Tolle kısa sürede bir bestseller haline gelen bilgelik dolu bu eserinde bilincimizde ve yaşamımızda mucizevi bir değişim yaratabilecek evrensel bir öğreti sunuyor. Tolle, tüm ıstırap, endişe ve korkularımızın, dolayısıyla mutsuzluğumuzun gerçek kaynağını çarpıcı bir biçimde gösterip, onu şimdi ve burada nasıl aşalabileceğimizi, huzur ve mutluluğa hemen şimdi nasıl kavuşabileceğimizi, bilincimizi hemen şimdi dönüşüme uğratıp nasıl aydınlanabileceğimizi, gerçek Var'lığımızla hemen şimdi nasıl birleşebileceğimizi anlatıyor. Eleştirmenler böyle bir kitabın çok nadir olarak geldiği konusunda görüş birliğine varırken, okurlar yaşamlarında olağanüstü değişimlerin meydana geldiğini bildiriyorlar.

Yazar: Eckhart Tolle
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 248
ISBN: 975679328-7
Basım tarihi: İstanbul / 2001 - Nisan
 

Felsefeye Giriş

Felsefe nedir? Felsefe herşeyden önce bir faaliyet; belirli türde sorular üzerine düşünme yoludur. Felsefe, birtakım görüşlerin körü körüne savunuluculuğunu yapmak değil, doğrucevapları yaşayışımız üzerinde etkili birtakım soruları cevaplamaya yönelik düşünsel teşebbüstür. Buna gör efelsefe çoğumuzun apaçık ve tartışılmasına gerek görmediği inançları tartışmaya açar. Genellikle 'hayatın anlamı' kapsamı içinde değerlendirilebilen sorularla, yani din, doğru ve yanlış, dış dünyanın mahiyeti, zihin, bilim, sanat ve benzeri diğer konularla meşgul olur.
İnsanların çoğu hayatlarını sorgulamadan yaşar. Ama o niçin yanlıştır? Adam öldürmenin yanlış olduğunu söylemek için, ne gibi bir haklılandırma sözkonusudur? O her şart altında yanlış mıdır? Felsefe ile uğraşmak sadece önyargılarımız üzerine açık seçik düşünmemize değil, inandığımız şeyleri tam anlamıyla açıklığa kavuşturmamıza da yardım eder. Giderek geniş kapsamlı bir konular silsilesi hakkında tutarlı biçimde tartışma yeteneği -başka alanlara taşınabilir olan yararlı bir beceri- kazandırır.
Nigel Warburton'un Felsefeye Giriş'i, felsefece düşünmenin yollarını sağlayan temel bir başvuru kitabıdır. Zira kitap felsefenin başta Tanrı, sanat olmak üzere, bütün konularını lehte ve aleyhte argümanlarıyla eleştirel ve analitik tarzda ele almaktadır. Kitap bu yönüyle de, yalnızca felsefeye değil, din felsefesine, etiğe, politika felsefesine, epistemolojiye, bilim felsefesie, sihin felsefesine ve sanat felsefesine de bir giriş kitabı olma niteliğindedir.

Yazar: Nigel Warburton
Yayınevi: Paradigma Yayınları
Çevirmen: Ahmet Çevizci
Sayfa sayısı: 193
ISBN: 9757819190
Basım tarihi: Ekim 2000
 

 

Maya ve Yanılsama

Doğu felsefesinin ana kaynaklarından birisi Vedanta felsefesidir.
Bu felsefeye göre; her varlık çeşit çeşit görünümler arkasında aynı özvarlığı paylaşır. Renk renk, biçim biçim görünümlerin ardında evrenin gerçek böylesiliği yatar. Maya da bu görünümler, bu çeşitler, bu olgular içindeki özvarlığın, asıl gerçekliğin üzerini örten örtüye verilen addır.

Maya sözcüğü kabul edilen çözümlemeye göre Sanskrit "matr" kökünden türetilmiştir; ölçmek, biçmek, inşaat yapmak, plan yapmak gibi anlamlara geliyor. Yunan- Latin dilindeki metre matrix, material gibi sözcüklerin aynı kökten türetildiği kabul edilir.

Maya sözcüğünün bir başka anlamı ise evrensel aldanış, bireysel özün örtüsüdür.

Yazar: Swami Vivekananda
Yayınevi: Okyanus Yayıncılık
ISBN: 9756529326
Basım tarihi: Ekim 2005




Kainatın Masalı

Bilinmeyen bir yerden üç elma düştü,
Biri maddenin derinliklerine,
diğeri evrenin sınırlarına,
sonuncusu da uzak bir galaksinin dış kollarından birinde
avare avare dolanan mavi yeşil varlıkların zihinlerine...

O zihinlere aşikar olmuş gerçeklerin
masalını anlatacak bu kitap:
Maddi varlığın görünmez tuğlaları olan
sicimlerle atomların gizemini,
Yıldızlardan galaksilere yayılan senfoniyi,
Karadeliklerle kuazarların ruhlara korku salan şiddetini,
Büyük patlamanın akıl almaz hikayesini,
Algıların ötesine uzanan hiperuzayın,
evrenin de ötesindeki evrenlerin büyüsünü,
Aslında hiç var olmamış bir zamanın başlangıç ve sonunu,
Ve en önemlisi insan aklının sonsuzluğunu...

Yazar: Zeynep Zahal Camat
Yayınevi: Meta Yayınları
Sayfa sayısı: 256
ISBN: 9789758584307
Basım tarihi: Kasım 2009


Kybalion - 7 Kozmik Yasa - Antik Mısır ve Yunan Hermetik Felsefesi


Kendilerini Üç İnisiye olarak tanıtan yazarların 1912 yılında yayınlanan ve Hermesçi Öğretileri sade bir dille açıklayan bu küçük kitap, o zamandan beri bir yeraltı klasik olarak ünlenmiştir. Aradan geçen süre içinde kitabın önemi azalacağına artmış ve ezoterizm öğrencilerinin en önemli ve temel kaynaklarından biri haline gelmiştir. Kadim Mısır’dan bu yana kuşaktan kuşağa aktarılan gizemli Hermesçi Öğretileri anlatan Batı Ezoterik Geleneği ile ciddi olarak ilgileneni herkesin kütüphanesinde mutlaka bulunması gereken bu kayna, eski Mısır'da yaşadığı varsayılan efsanevi Üç Kez Yüce Hermes'ın ortaya koyduğu mistik, metafizik evrensel ve ruhsal öğretileri Yedi Hermetik Prensip ile açıklamaktadır. Kuşaktan kuşağa bir gizli öğreti olarak aktarılan bu öğretiler klasik Yunan felsefesini de etkilemiş ve günümüzde dek bir gizli öğreti olarak varlığını sürdürmüştür.


Yazar: Üç İnisiye
Yayınevi: Hermes Yayınları
Çevirmen: Murat Sağlam
Sayfa sayısı: 197
ISBN: 975-6130-26-1
Basım tarihi: Mart 2005

Matrix ve Felsefe
Orjinal isim: The Matrix And Philosophy
William Irwin

Sizin de kafanız Keanu Revees gibi Matrix'ten sonra karıştıysa bu kitap kesinlikle sizin için yazılmış. Eğer film kafanızı karıştırmadıysa, hemen bir doktora görünün. Matrix'i henüz seyretmediyseniz, o zaman bu kitabı mutlaka okumalısınız. Böylece bu filmin insanlar için neden o kadar önemli olduğunu bulursunuz.

Seçim sizin, hayatınızın sonuna kadar onun sonuçlarıyla yaşayacaksınız. Mavi hapı seçip bu kitabı tekrar rafa koyarak kendinize Matrix sadece bir film mi diyeceksiniz? Yoksa, kırmızı hapı seçip bu kitabı okuyararak, beyaz tavşanın peşinden mi gideceksiniz?

"Matrix ve Felsefe, filmdeki felsefi temaların neler olduğunu belirleyişi ve ele alışıyla, felsefi zenginlik açısından filmden daha üstün. Sizce akılcılar, deneyciler, gerçekçiler, gerçeküstücüler, maddeciler, bütüncüler, varoluşçular ve yapıbozumcuları Matrix hakkında ne düşünür? İşte bu sorunun cevabı Matrix ve Felsefe kitabında."
-Lou Marinoff, Felsefeci-yazar-

William Irwin, Pennsiylvania King's Üniversitesi'nde Profesördür. Birçok felsefi esere editör olarak imza atmıştır. Hermeutik, Sartre, Platon, hukuk felsefesi ve felsefi pedagoji hakkında sayısız makalesi vardır. (Arka Kapak)


Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
312 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm
ISBN : 9789758621347
2003
Çeviri : Murat Sağlam
 

Giriş
Matrix Üzerine Düşünceler
Siz olsaydınız hangi hapı seçerdiniz; kırmızıyı mı, yoksa maviyi mi? Cahillik mutluluk mudur, yoksa -ne olursa olsun- hakikati bilmeye değer mi? Matrix’i seyrettiğimizde aksiyon ve özel efektlerden etkilendik, ayrıca zihnimiz sorularla doldu. Yoksa biz de mi Matrix’in tutsaklarıydık? Bu film bir Hıristiyanlık propagandası mıydı? Yoksa Budist bir film miydi? Gerçekte bir kaşık var mı?


King’s Üniversitesi’ndeki öğrencilerimden Adam Albert, Matrix’e ilk dikkatimi çeken kişi oldu. Descartes’in kötücül bir cin veya bir düş tarafından aldatılması ihtimali üzerine düşünceleri ile film arasındaki bağlantıyı hemen görmüştü. Benim kendi tecrübelerimle öğrencimin-ki, dünyanın çeşitli yerlerindeki felsefe profesörleri ve öğrencileriyle aynıydı. Hatta Philosophy Now dergisi öğrenciler arasında bir kompozisyon yarışması düzenledi: Konu: Hangi hapı seçerdiniz? Niçin?


Bu kitapta profesörler öğrencilerinin açtığı yolu izliyorlar. Her yazar filmin felsefi önemi üzerine sorular sorup cevaplar veriyor. Kültür eleştirmeni Slavoj Zizek’in ileri sürdüğü gibi, Matrix filmi, felseficile-rin mürekkep lekesi testidir. Felsefeciler onda kendi gözde felsefelerini görüyorlar: varoluşçuluk, Marksizm, feminizm, Budizm, nihilizm, postmodernizm. Kendi felsefi “izm’iniz ne olursa olsun onu Matrix’te bulabilirsiniz. Yine de film, kâğıt üzerine rasgele sıkılmış mürekkep lekelerinden daha fazla şey içeriyor; arkasında belirlenmiş bir plan var ve felsefi olan birçok şeye bilerek temas ediyor. Büyük Sorularla yoldan çıkıp üniversiteden atılan çizgi roman çizerleri Wachoski kardeşler, filmin dokusuna birçok doğrudan ve dolaylı felsefi konuyu işlediklerini tereddüt etmeden dile getiriyorlar. Matrix ve Felsefe, filmin yazar ve sanatçıların niyetleriyle pek uğraşmıvor. Kitap daha ziyade filmin felsefi öneminin altını çiziyor.


7
Trinity’nin söylediği gibi bizi harekete geçiren bir sorudur. Katkıda bulunan yazarlar sorulan ele almak için başka felsefecilerle birlikte Platon, Aristoteles, Aqino’lu Thomas, Descartes, Kant, Nietzsche, Sartre, Sellars, Nozick, Baudrillard ve Quine’den faydalanıyorlar. Neyi bilebilirim? Ne yapmalıyım? Ne ummalıyım? Gerçek nedir? Mutluluk nedir? Zihin nedir? Özgürlük nedir ve özgür müyüz? Yapay zekâ mümkün mü? Bu soruları cevaplandırmak, bizi felsefenin birçok temel dalını keşfetmeye itiyor: metafizik, epistemoloji, etik, estetik, ruh felsefesi, din felsefesi ve siyaset felsefesi. Sorular çok olmasına çok, ama bir buyruk kesin: UYAN!


İnsanlar popüler kültürü seviyor. Çağımızın ortak dili bu. Aali-yah’ın Matrix’in ikincisini bitirmeden önce öldüğünü biliyor muydunuz? Peki W.V, Quine’nin o tarihten bir yıl kadar bir süre önce öldüğünü biliyor muydunuz? Birçok insan pop yıldız Aaliyah’ı tanıyor olmasına rağmen, büyük bir felsefeci olan Quine’nin adını hiç işitme-miştir. Bu kitaba katkıda bulunan yazarların amacı, okuyucuyu pop kültüründen alıp felsefeye getirmek. Willie Suttan kendi işinin dehası bir suçlular kralıdır. Bir gün sormuşlar “Willie, neden banka soyuyorsun?” Cevabı yapıştırmış: “Çünkü paralar orada.” Matrix gibi bir pop kültürü hakkında neden yazıyoruz? Çünkü insanlar orada.

Felsefi sorular sormak için Homer’in, Dante’nin ve Shakespea-re’in eserlerini kullansak, kimse ses çıkarmaz. Matrix batı klasiklerinin listesine dahil değildir, ancak film yazın dünyasının büyük eserleriyle aynı felsefi sorulan gündeme getiriyor. Eğer felsefe, yalnızca felsefecilerin yazdıklarıyla ve profesörlerin hayatlarıyla sınırlı tutulsaydı, birçok insanın yanlış bir şekilde inandığı gibi sıkıcı ve kuru bir disiplin olurdu. Fakat felsefe her yerdedir; herkesin hayatıyla ilgilidir ve herkesin hayatını aydınlatabilir. Matrix “her yerdedir.”


Bu kitap sadece felsefeciler için değildir, bir soru yüzünden sabaha kadar uykusuz kalan herkes içindir. Bırakın kitap felsefe hayatınıza bir son değil, bir başlangıç olsun.

Mevlana ve Eflatun

Bu dünyada gördüğün her maddenin, her nakşın aslı, ruh alemindedir. Nakış gitti diye gam yeme, gördüğün her güzel yüz, işittiğin her nükteli söz yok oldu ise üzülme, izra hakikat; sadece bu dünyada gördüklerinden, bildiklerinden ibaret değildir.

Tükendi.

Yazar: Şefik Can
Yayınevi: Okul Yayınları
ISBN: 9758861611
Basım tarihi: Temmuz 2004
 

Rastlantı ve Zorunluluk

Monod, bir bilim adamı olarak, moleküler biyolojinin ulaştığı noktada elde edilen bilimsel verilerin insanlık tarihinin binlerce yıllık inanç geleneğine, felsefe sistemlerinin evren tasarımlarına hiç de uymadığını ileri sürer. Evrende yaşamın bir amaç doğrultusunda başlamış/başlatılmış olmasının, tarihin ve evrimin bir hedefe yönelmiş akışının olanaksızlığını, kimi felsefi, siyasi (marksist) kuramların bilimi kavrayış biçimi olan diyalektik materyalizmin açmazlarını birer birer ortaya koyan Monod, her düşünce sisteminin ileri sürdüğü evren tasarımının aslında aynı sonuçları doğuran iki farklı kaynaktan beslendiğini gösterir. Kendi tezi ise, hücrenin en küçük biriminden başlayarak yaşamın kökeni ve evrim sürecinin rastlantısal olduğudur.

1970 yılında ilk yayınlandığında bilim dışı çevrelerin şiddetli tepkisiyle karşılaşan bu kitap, belki de günümüze kadar bilim ile din ve düşünce dünyası arasındaki uçurumu dile getiren en sarsıcı yapıtlardan biri. Bir bilim adamının felsefi düzeyde bir denemesi olan "Rastlantı ve Zorunluluk" gerek siyasal ve düşünse gerek dini açıdan çok kolay görmezlikten gelinebilecek bir yapıt! Tam 17 dile çevrilmiş olmasına rağmen...

Yazar: Jacques Monod
Yayınevi: Dost Kitabevi Yayınları
ISBN: 9757501069
Basım tarihi: Ekim 1997


Sofi'nin Dünyası (Jostein Gaarder)

KİTABIN ADI : SOFİ’NİN DÜNYASI
KİTABIN YAZARI : JOSTEIN GAARDER
YAYIN EVİ VE ADRESİ : PAN YAYINCILIK/İSTANBUL
BASIM YILI : 1997

KİTABIN KONUSU

BM taburunda binbaşı olarak görev yapan Albert Knag’ın okullarda verilen felsefe eğitimi yetersiz ve toplumun felsefenin önemini yeterince brnimsememesinden dolayı Sofi adındaki bir kızın felsefe tarihi içindeki heyecanı ve bir o kadar da düşündürücü olan serüvenini yer aldığı felsefe tarihi üzerine bir roman yazıp bunu onbeşinci yaş gününde kızı Hilde’ye armağan etmesi anlatılmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ

Yaşamının diğer insanlarınkinden pek bir farkı olmayan ve onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan Sofi okulden eve döndüğü sırada posta kendi adına bırakılmış ve kimden geldiği belli olmayan sarı bir zarf bulur. Şaşırmıştır. Çünkü kimden geldiği belli değildir ve pul yapıştırılmamıştır. Zarfı açtığında kendisi kadar küçük bir kağıt bulur ve kağıtta şöyle yazar:” Kimsin ?” bunun üzerine kim olduğu konusunda düşünmeye başlar. Belkide bu gizemli olay Sofi için sonun başlangıcı olacaktır.

Bu esrarengiz mektup olayı tek bir zarfla kalmaz. İlerleyen günlerde Sofi her birinin içinde değişik ve düşündürücü soruların bulunduğu zarfları posta kutusunda bulmayabaşlar. Sofi artık iyice heyecanlanmıştır ve mektupların kimden geldiğini araştırmaya koyulur. Bir gün mektubu bir köpek tarafından posta kutusuna bırakıldığını görür ve tüm bu olaylar karşısındaki şaşkınlığı iyce artar.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Yeni gelen zarflarda sorularla beraber felsefenin başlangıcına ve ilk filozoflara dair bilgiler yer almaktadır. Sofi artık bunun bir oyun olmaktan ötesistemi, mekanı ve öğretmene ilginç ve bir o kadfar da gizemli olan felsefe kursundan başka birşey olmadığın farkına varır.

Varoluş filozof olmanın sırları, mitler, doğu filozofları. Demokritos derken felşsefe kursunun kurucusu ve tek öğretmen olan Alberto Knox kimliğini SofiYe açıklar. Bu mektupları kader ,Sokrates ve ilk medeni kent olan Atina izler. Kimi zaman mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak Sofi değişik zaman ve yerlerde akıl almayacak olaylarla karşılaşır. Evinde kırmızı bir ipek eşarf, kolye ,bozuk para ve en önemlisi ilkj olmayacak yerlerde karşısınaçıkan “ Sofi Amundsen eliyle Hilde Möller Knag” yazılı doğumgünü davetiyeleri… Sofi, Atina’nın yer aldığı mektubu okurken yatağının altında bir video kasedi bulur. Hiç vakit kaybetmeden videoyu izlemeye başlar. İşte karşısındaki yaşlı ve sevimli adam Alberto Knox’dur. Adam Sofi’ye Atina’yı anlatmaya ve eski yapıtla-rı göstermeye başlar ama imkansız olan bir şey vardır. Nasıl oluyorda bu yapıtlar karşısında bu kadar yeni durabiliyor? Bunu yapamaya kimsenin parasının ve gücünü yetmyeceğini düşünür. Ardından hiç akıl almayacak bir şey olur ve Sofi bu esrarengiz filmin içöinde bulur. Alberto ile tanışır o da onu bir yere götürüp Platon’la tanıştırır. Sofi artık rüya mı değil mi diye düşünmeye başlar.

Felsefe kursunun iyice kabullenmiş ve olayları akışına bırakmıştır. Aristoteles,Helenizm , aydınlanma çağı, Darwin ve tüm bunları öğrenirken karşılaştığı değişik insanlar, konuşan hayvanlar, doğum günü kartları…

Yaşadığının bir rüya olmadığının fakat yaşamının bir rüyadan farklı olmadığının ve sanki birisi tarafından yönetiliyormuş olduğunun farkına varan talihsiz Sofi, Alberto ile bu işin içinden çıkılmaz duruma bir son vermeyi kararlaştırır. Bunun üzerine Alberto, Sofi’nin az da olsa tahmin edebileceği bir konuyu açıklığa kavuşturur.Kendilerinin aslında var olmadıklarını, tüm bu doğum günü kartlarını yazan binbaşının aklındaki elektromanyetik dalgalardan başka birşey olmadıklarını ve kızına doğum gününde verecek olduğu felsefe kitabının kahramanı olduklarını anlatır.

KİTABIN ANAFİKRİ

İnsanlar dünyayı oldukları gibi kabullenmeyip var oluşlarını, kim olduklarını, neden ve nasıl yaşamaları hakkında düşünmelidir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Albert Knag: Kızının yaş günü hediyesi için ‘Sofi’nin Dünyası’ adlı kitabı yazan binbaşı

Hilde: Binbaşının kızı.

Alberto Knox: Binbaşının yazdığı kitaptaki felsefe kursunu öğretmeni.

Sofi: Alberto ile birlikte binbaşının aklında varolan ve gerçek olmaya çalışan, ayrıca Hilde gibi onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan bir genç kız.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Felsefeye ilgi duymayanlar için sıkıcı olmaktan öteye geçemeyen fakat ilgi duyanlar için ellerinden düşüremeyeceği, felsefe tarihi üzerine yazılan bu romanda yazar kitabın gençlere de hitap etmesi için ağır bir dil kullanmahtan kaçınmıştır. Kitabın felsefeyle uğraşmaya yeni başlayanlar için yararlı olacağına inanıyorum.

Jostein Gaarder’ın 1991 yılında yayınladığı, felsefe tarihini konu alan ünlü romanı. Roman 15 yaşına henüz girecek olan Sofie Amundsen ile onu esrarengiz mektuplarla felsefeye yönelten Alberto Knox arasında geçen yazışma ve diyalogları konu alır. Olay kurgusunun renkliliği ve kullanılan dilin yalınlığı romanı son derece sürükleyici ve kolay anlaşılır kılar. Roman orjinalde Norveççe yazılmış ve sonrasında 90'ı aşkın dile çevirilmiştir. Roman otuzbeş bölümden ve aşağı yukarı 590(Pan Yayınevi-573) sayfadan oluşmaktadır. Dünya çapında beklenmedik bir şekilde büyük satış grafiklerine ulaşmış, Norveç televizyonlarında yayınlanmak üzere sinema filmi yapılmış, Avustralya televizyonlarınca bir dizi film hazırlanmış ve son olarak Learn Interactive firması tarafından bir bilgisayar oyunu geliştirilmiştir.


Benzer insanların yüzeysel bilgilerin geçerli olduğu çağımızda, “3000 yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik insanlarıdan olmama yolunda ciddi bir adım.

15. yaşgünün kutlamaya hazırlanan Sofi, bir gün posta kutusunda Kimsin ” yazılı bir not bulur. Bu sorudan hareketle, bütün bir felsefe tarihindan sorulmuş soruları ve cevapları, sürükleyici bir roman kurgusu içinde anlatan Jostein Gaareder, Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’nda Ortacağ teolojisini romanlaştırma gücün bu kitabında felsefede gösteriyor.

Gaarder (1952) özellikle gençliğe yönelik kitaplarıyla tanınan Norveçli bir felsefe öğretmeni.

Sofi’nin Dünyası yayınlandığı 1991 yılından bu yana aralarında Korece, Rusça, Japonca, Arapça gibi diller de olmak üzere kırka yakın dile çevrilmiş ve yayınlandığı her ülkede en çok satan kitap olma başarısını elde etmiştir.

 


Kundalini ve Chakralar
Genevieve Lewis Paulson

Arıtan Yayınevi

"Kundalini gibi güçlü ve doğal bir enerji kaynağını güvenli ve etkin bir biçimde kullanmayı öğrenmek "dünyanızı değiştirecek".
Phyllis Galde Crystal Healing (Kristal Şifa) adlı kitabın yazarı.
Kundalini'nin, bizleri daha üstün zekâ seviyelerine çıkartacak, psişik güçlere ve kozmik farkındalığa ulaştıracak olan güçlü hayat enerjisi hepimizde bulunur.
"Dimensions of Evolvement" enstitüsünün kurucusu ve yöneticisi olan Genevieve Levvis Paulson'un uzun yıllardır sürdürdüğü seminerlerin ve pratik uygulamaların sonucunda yazdığı bu "Rehber Kitap" kolayca uygulanabilen ve değişim yaratan teknikleriyle sizleri üstün bir ruhsallığa götürüyor.
Kundalini enerjisinin bilinçli olarak harekete geçirilip, ondan ruhsal ve fiziksel boyutta yararlanmanın yollarını gösteren; ayrıca chakraları açma, temizleme, dengeleme ve geliştirme tekniklerini en ince ayrıntılarına dek anlatan "Kundalini ve Chakralar" kişisel potansiyelinizin en üst düzeye gelmesini sağlıyor.
Hayatınızda Kuantum Sıçramayı Gerçekleştiriri!


Çeviren: Nelda Bayraktar - 184 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9757582247; Boyut: 19,5x25 cm; Baskı Tarihi: Mayıs 2005
Özgün Dili: İngilizce
 


60 Saniyede Aura Görmek

Auranız, ruhunuzun fiziksel bir aynasıdır. Artık auranızın nasıl göreceğinizi 10 adımda öğrenebileceksiniz. Bunu yapabilmek için metafizik bir entelektüel birikime ya da mistik bir yönelişe ihtiyacınız yoktur. Bu, başkalarının auralarını görmek kadar kolay olacaktır. Böylece ruhsal gelişiminizin seviyelerini öğrenebilecek, sağlığınızın ya da psikolojik durumunuzu keşfedebileceksiniz. Farklı ortamlara girdiğinizde karşınızdaki kişilerin auralarını görerek iletişiminizin hangi boyutlarda seyrettiğini fark edeceksiniz. Duruşunuzun ve görüşünüzün başkalarını nasıl etkilediğini, konuşmalardan insanların nasıl etkilendiğini, sezgilerinizin gittikçe artan bir güçle yaşamınıza nasıl aktığını yavaş yavaş anlayacaksınız.

Mark Smith'in kendi deneyimlerini aktardığı bu kitapla 60 saniyede aura göreceğinizi garanti ediyoruz.


Yazar: Mark Smith
Yayınevi: Kozmik Kitaplar
ISBN: 975897310-x
Basım tarihi: Aralık 2004

 


< Zihninizin Efendisi Olun > Düşüncenin Gücü
Swami Sivananda

Okyanus Yayınları

Çeviren: Nur Yener - 141 sayfa, ISBN: 9756529164; Boyut: 13,5x21
Özgün Dili: İngilizce

Düşünceler dev güçlerdir. Onlar elektrikten daha güçlüdür. Sizin hayatınızı kontrol ederler. Karakterinizi oluştururlar ve kaderinizi şekillendirirler. Yazgınızı düşünceleriniz şekillendirir. Sadece sahip olduğunuzu hayal ettiğiniz kadar gücünüz vardır. Etrafınızdaki dünya olmasına niyet ettiğiniz gibidir. Düşüncenin müthiş gücü vardır. Düşünce hastalıkları iyileştirebilir. Düşünceler kişilerin zihniyetini değiştirebilir. Düşünce herşeyi yapabilir. Harikalar yaratabilir. Düşüncenin hızı hayal edilemezdir. Düşünceler müthiş hızla devinirler. Ulvi düşünceler besleyenler hem kendi çevrelerindeki hem de uzaktaki insanlara yardım ederler. Dışarıya gönderdiğiniz her düşünce asla yok olmayan bir titreşimdir. O evrenin her parçaçığını titreşmeyi sürdürür ve eğer düşünceleriniz asil, kutsal ve etkiliyse bütün duygudaş zihinlere titreşim gönderir ve onları olumlu etkiler. - Swami Sivananda - (Arka Kapak)

 

Olağandışıyı Yaşamak
N. Hikmet Omay

Arıtan Yayınevi

Üç boyutlu maddeye bağlı kalan bilinçli düşünce, insanı bir yere kadar götürüyor. Üç boyutu aşan gerçekleri ve olguları kavramak içinse, bu sınırın bir adım ötesine uzanmak gerekiyor. 2000'li yıllara az kaldı. Yeni bir çağa, belki de yeni bir döneme giriyoruz. Bir çok söylentiler ve spekülasyonlar var: - Uçan daireler gelecek mi? - Kıyamet kopacak mı? - İstanbul bir depremle yerle bir olacak mı? Bu ve benzeri konuları merak etmemek mümkün değil. Ama herkes farklı şeyler söylüyor, değişik iddialarda bulunuyor. Biz size bu dizimizin ilk yazarı olarak N. Hikmet Omay'ı sunuyoruz. Kendisi medyum kişiliği ile yaşadıklarını ve elde ettiği bilgileri size aktarıyor. Yazarın uzay, uçan daireler ve şifacılık konusundaki görüşlerinin, düşüncelerinizde yeni bir perspektif açacağına inanıyoruz.

234 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-7582-24-7; Boyut: 14cm x 20cm; Baskı Tarihi: 1995
Özgün Dili: Türkçe

 

Yüksek Bilinç Kılavuzu

Elinizdeki Kılavuz sistem olarak yeni olmakla birlikte, onu oluşturan unsurların çoğu binlerce yıldır denenmiş ve büyük bilgeler tarafından da onaylanmıştır. Kitapta en etkin Yollar ve Yöntemler'le formüle edilen bu 'Mutluluk Bilimi' değişik zamanlarda ve yerlerde insan mutluluğunun ve mutsuzluğunun nedenlerini kavrayan sayısız insanın omuzlarında yükselerek gerçeğe dönüşmüştür. Bu kitabın önemini anlatmaya sözcükler yetersiz kalır. Onu insanlığa yapılmış çok önemli bir yardım olarak değerlendiriyorum.

Arka Kapak

İnsanın sürekli mutluluğu ve özgürlüğü bulabilmesinin tek yolu kendisine, insanlara ve tüm evrene yüksek bilinç düzeyinden bakmasıdır. Elinizdeki bu gerçekten çok önemli Kılavuz, Yüksek Bilinç'e nasıl ulaşabileceğimizi büyük bir açıklıkla ve çok rahatlıkla uygulanabilir biçimde anlatmaktadır. Sık sık mutsuzluk bataklığına saplanmamızın gerçek nedeni, düşük bilinç merkezlerinde dolaşmamız, bizi köleleştiren bağımlılıklarımızdan bir türlü kurtulamayışımız ve beynimizi gerektiği gibi kullanamayışımızdır. Oysa Yüksek Bilinç bize kalıcı ve sürekli bir mutluluk sunmaktadır.Elinizdeki Kılavuz sistem olarak yeni olmakla birlikte, onu oluşturan unsurların çoğu binlerce yıldır denenmiş ve büyük bilgeler tarafından da onaylanmıştır. Kitapta en etkin Yollar ve Yöntemler'le formüle edilen bu "Mutluluk Bilimi" değişik zamanlarda ve yerlerde insan mutluluğunun ve mutsuzluğunun nedenlerini kavrayan sayısız insanın omuzlarında yükselerek gerçeğe dönüşmüştür. Kitabı okuduktan sonra aşağıdaki okur görüşlerine sizin de katılacağınıza içtenlikle inanıyoruz:"Bu Kılavuz son derece umutsuz olduğum bir dönemde hayatıma girdi ve beni derinden etkileyen öğretisiyle her şeyi mucizevi bir biçimde değiştirdi. İlk kez karşılaştığım Yöntemler olağanüstü işe yarıyor! Onları kararlılıkla uyguluyorum ve sürekli mutlu ve huzur dolu olmanın nasıl bir şey olduğunu artık biliyorum. Bu Kılavuz benim hayat yolumu çizdi.""Yirmi yıldır bilinç gelişimi üzerine 600'ü aşkın kitap okudum ama, bu kadar ilham verici, sonuç getirici ve yararlı olan bir eserle ilk kez karşılaşıyorum.""Bu Kılavuz en yakın arkadaşım, sürekli yoldaşım oldu. Onda ihtiyaç duyduğum her şeyi buldum.""Bu kitabın önemini anlatmaya sözcükler yetersiz kalır. Onu insanlığa yapılmış çok önemli bir yardım olarak değerlendiriyorum."

Yazar: Ken Kesey
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Birol Çetinkaya
Sayfa sayısı: 226
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1995
 



Yaradılışın Dört Prensibi
John Payne

Akaşa Yayınları


Yüksek bilinçli varlıklardan oluşan Ommi grubu, bu kitapta, insanlığı gelişimine büyük bir katkıda bulunabilecek bilgelik dolu öğreti sunmaktadır. Ommi, öncelikle Yaradılışın Dört Prensibi'ni ve Evrensel Yasaları açıklamakta ve onları günlük yaşamımızda uygulayıp, istediğimiz realiteyi yaratmanın yollarını anlaşılır ve etkileyici bir dille anlatmaktadır. Gerçekten de, kitabı okuduktan sonra, evrensel yasaları mutluluk, sevgi, bolluk, sağlık ve yaratıcılık dolu bir yaşam yaratmak ve ruhen gelişmek için nasıl kullanabileceğimiz tüm açıklığıyla gözler önüne serilmektedir.
Ommi, bu aydınlatıcı gerçeklerin yanı sıra, Tanrı, ruhsal tekâmül, ruh grupları, tekrardoğuş, din, karma, hayatın amacı, mutluluğun dört anahtarı, insanlığı geçmişi ve geleceği, Yeni Dünya, dünya-dışı ve dünyalı ırklar, ruhsal rehberlik, yükseliş, sevgi, eşruhlar, ölüm, hastalıkların nedeni, yaşlanma sürecinin nasıl durdurulabileceği, bolluk, cinsellik, meditasyonun gerçek amacı ve daha birçok konu hakkında sorulan tüm soruları hem yüksek bir perspektiften, hem de konunun özüne inerek yanıtlamaktadır.


"Omni bu kitapta sevgi ve bilgelik dolu bir rehberlik sunuyor. O, evrenin doğasını ve bizim onunla ilişkimizi açıklıyor. Bu büyük bir ilgiyle okunan, kendimiz ve yaşadığımız dünya hakkında çok şey anlamamızı sağlayan bir kitap."


-Sanaya Roman, Ruhsal Büyüme adlı kitabın yazarı

John Payne uluslararası çapta tanınmış bir medyum ve metafizik öğretmenidir.
Halen, başta ABD, Almanya, Güney Afrika, İskandinavya, Hırvatistan ve Hollanda olmak üzere birçok ülkede seminerler ve konferanslar vermekte, ayrıca ABD'de yayınlanan Sedona Jounal of Emergence, Horizons, Auroran gibi metafizik dergileri ve Güney Afrika'da yayınlanan Namaste Magazin için makaleler yazmaktadır.


Çeviren: Semra Ayanbaşı - 256 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-6793-44-9; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 2002
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Omni Revaals The Four Principles Of Creation

 

Galaktik İnsan

Bu olağanüstü kitap, ünlü yazar Virginia Essene ile bilim adamı ve medyum Sheldon Nidle'ın Siriuslu Üstatlar ile kurdukları bir dizi iletişim sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu kitapta, Lemurya'dan Atlantis'e, Mısır'a ve Büyük Tufan'a kadar dünyanın bir milyon yıllık gizli tarihi, insanların Spiritüel Üstatlar ve Uzaylı Varlıklar ile ilişkilerinin gizli gerçekleri ilk kez kapsamlı, şaşırtıcı ve cesur bir biçimde gözler önüne serilmektedir. Ancak daha da önemlisi, güneş sistemimizin yakında içine gireceği Foton Kuşağı'nın Dünya ve insanlık üzerinde yaratacağı muhteşem etki ayrıntılı bir biçimde açıklanmaktadır. Zaman neden hızlanıyor? Yakında tüm yaşam neden değişecek ve buna nasıl hazırlanabilirsiniz? Enerji merkezlerimiz neden yediden on üçe çıkıyor? 12 sarmallı tam DNA bilincini yeniden nasıl kazanabilirsiniz? Mesih'in İkinci Gelişi aslında nasıl gerçekleşecek? Siriuslular isanlığın tekamülünde nasıl bir rol oynuyorlar? Fiziksel ölüm hala gerekli mi? Yükseliş mümkün mü? Tüm bu soruların yanıtlarının yanı sıra, bu kitapta, Tanrı ve Koruyuculuk, Galaktik Uygarlık, Galaktik Federasyon, Lyra/Sirius Kültürü ve insanlığı bekleyen kaderle ilgili çok geniş bilgiler de verilmektedir.

Yazar: Virginia Essene, Sheldon Nidle
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 280
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1999

 

İçimizden Ziyaretçiler
Orjinal isim: Visitors From WithinLyssa Royal, Keith Priest
Sirius Yayınevi

Dünyadışı varlıklarına uzaylı-insan karışımı bir "Melez Irk" oluşturma deneyleri hakkında büyüleyici bilgiler!

İçimizden Ziyaretçiler, kanal bilgilerini birinci elden bilgilerle birleştiriyor ve okuyucuyu, "kaçırılma" olaylarını kişisel evrimle birlikte gezegensel evrimi de gerçekleşirebilmesi için bir vasıta olarak kullanmaya çağırıyor.

Burada sunulan bilgiler, insanlarla dünyadışı varlıklar arasındaki duvarı yıkacak yepyeni bir bakış açısına işaret ediyor. İçimizden Ziyaretçiler sizi de derinden etkileyecek ve dünyadışı varlıklarla olan temaslar ve kaçırılma olayları hakkındaki inançlarınız bu kitapla tamamen değişecek!

İçimizden Ziyaretçileri kaçırılma olaylarıyla ilgili deneyimler ve araştırmalar hakkında bilgi edinmek isteyen herkese tavsiye ediyorum. Burada sunulan bilgilerle ilgili her ne yorum yapılırsa yapılsın, kitap insanı inanç sistemini genişletmeye ve yeni paradigmalar geliştirmeye teşvik ediyor...
- Jean E. Byrne, PhD, MUFON Danışman Hipnoterapist ve Amerikan Hipnoterapi Kurumu Eyalet Bölüm Başkanı-

İçimizden Ziyaretçiler bilinmeyen olan korkumuzu yenmede bizlere yardım ediyor özellikle de bilinçli ya da bilinçdışı düzeylerde çeşitli varlıklarla etkileşimde bulunanlara. Bu kitap geleceğimize dair derin bir içgörü oluşturmamızı sağlıyor. Gerçeği arayan herkes, bu kitaptaki mesajlara dikkatle kulak vermeli.
- Donald M. Ware, Emekli Yarbay, A.B.D Hava Kuvvetleri-
(Arka Kapak'tan)
----------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
208 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789758608003
0
208 s.
----------------------------------
Çeviri : Esen Şekerkarar

 

Felsefeye Giriş

Asa Kitabevi, Bursa, 2001

İkinci Baskıya Önsöz

"İnsan, düşünen varlıktır." Doğası gereği düşünen insan, acaba doğru düşünmeyi biliyor mu? Kendisinde bulunan bu özün değerini ne kadar fark ediyor? Gelişen bilim ve teknoloji karşısında giderek düşünmeyi unutuyor mu? Özünden uzaklaşarak, verili bilgiler dünyasında mı yaşıyor? İnsan, yeniden inançlar dünyasına mı geri dönüyor? İnsanın yeni bin yıldaki anlamı ve yeri nedir?

Düşünme etkinliğine yapılan bu çağrılara ses vermenin yolu, düşünmeyi öğreten felsefe serüvenine katılmakla başlar. "Felsefeye giriş yapmak, düşünmeyi öğreten düşünceler üzerine düşünmektir." Bunun için yapılacak tek şey, düşünceler diyarında bir düşünme serüvenine çıkmaktır. Bu serüvenin sonucunda, nasıl bir varlık olduğunuzun ve yaşamınızın anlamını bulacaksınız.
Birinci baskısının çok kısa sürede tükenmiş olması, ülkemizde kendini, yaşamını, varlığını ve bilgisini sorgulayan düşünen insanların çoğaldığının bir göstergesidir. Bu çalışmaya gösterilen ilgi, insanımızın düşünceye ve düşünmeye verdiği değeri de yansıtmaktadır. Bu ilginin devam etmesi ve gelişmesi için ben de, çalışmayı yeniden gözden geçirerek, daha anlaşılır yapmanın yanı sıra "Siyaset Felsefesi", "Din Felsefesi" ve "Eğitim Felsefesi" bölümleriyle zenginleştirdim. Böylece, geniş bir yelpaze çerçevesinde "felsefeye giriş" yapma fırsatı oluşturmaya çalıştım. Umarım bu çalışma, siz değerli okuyuculara yeni ufuklara yolculuk yapma fırsatı verecektir.

Önsöz

Ülkemizde felsefeye artan bir ilgi var; fakat ne yazık ki felsefeye ilgi duyanlar için başlangıç yapacakları yeterli sayıda Felsefeye Giriş çalışması yoktur. Bu kitap, felsefeye merak duyan ve bir yerden felsefeye başlamak isteyen herkes, özel olarak da üniversitelerimizin felsefe bölümlerinde okuyan ve lise felsefe kitaplarıyla yetinmeyen öğrenciler için hazırlanmıştır.

 

Bu çalışma, felsefenin ve problemlerinin ne olduğunu bir çok açıdan ele alan bir Felsefeye Giriş kitabıdır. Çoğunlukla felsefe kitapları felsefeye ilgi duyanlar için karmaşık veya anlaşılmazdır. Fakat her şeyin bir tekniği olduğu gibi, felsefenin de anlaşılması için birçok yol vardır. Bu amaçla, bu çalışmanın ilk bölümünde, felsefenin nasıl öğretileceği ve öğrenileceği konusu açıklanarak, felsefenin hangi teknik ve yöntemlerle düşünülmesi ve okunması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu nedenle, bu bölüm felsefeye başlangıç yapmak isteyenlerin en çok üzerinde durması ve düşünmesi gerektiği kısımdır. İkinci bölümde "felsefe nedir" sorusu sistematik ve tarihsel açıdan irdelenmektedir.


Üçüncü ve diğer bölümlerde felsefenin temel disiplinlerinin tanımı yapılarak terim ve kavramları, problemleri ve tarihi hem temel felsefî akımlar, hem de filozoflar boyutunda ele alınıp, açıklanmaktadır. Bu bölümler sırasıyla, "Bilgi Felsefesi", "Bilim Felsefesi", "Varlık Felsefesi", "Ahlâk Felsefesi" ve "Estetik"ten oluşmaktadır. Ayrıca tüm bölümlerdeki konu ve problemler, tanınmış felsefecilerden seçilmiş orijinal metinlerle desteklenmektedir.


Felsefeye yeni başlayanlar için hem felsefenin kendisi, hem de felsefî metinler zordur; çünkü her filozof ve kuram kendine özgü terim ve kavramlarla düşüncelerini aktarmaktadır. Filozofların düşüncelerini anlamak için, kullandıkları terim ve kavramların ne anlama geldiklerini bilmek gerekmektedir. Bu nedenle, felsefenin kavramlarını açıklayan bir sözlüğün mutlaka kullanılması gerektiğine inandığım için, bu çalışmanın sonuna küçük bir sözlük koymak yerine, okuyuculara yeterli büyüklük ve kalitede bir felsefe sözlüğü edinmelerini öneririm. Felsefeye gönül vermiş bireylerin, bu kitabı ya da herhangi bir felsefe kitabını daha iyi anlamaları için, felsefe sözlüğüyle birlikte felsefe kitaplarını okumalarını tavsiye ederim. Böylece, felsefenin ne olduğunu kavrayacakları gibi, felsefe yapmaya giden bir yola da girmiş olacaklardır.


Bu kitabın oluşmasında bana yeterli sabrı gösteren ve zaman sağlayan eşim Ayşegül'e ve oğlum Ümit'e en içten teşekkürlerimi sunarım.

Giriş

Bir "Felsefeye Giriş" kitabından öncelikle beklenen "felsefe nedir?" sorusunu kapsamlı bir biçimde tanımlamasıdır. Bu çalışmada bir tanım yapmak yerine, "felsefe nedir?" sorusunun tarihsel ve sistematik bir analizini yapmayı denedik; çünkü "felsefe nedir?" sorusunun tek bir tanımı yoktur. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, felsefe kavramını birçok açıdan ele almak ve onu analiz etmektir. Bu analiz, kitabın İkinci ve daha sonraki bölümlerinde ele alınmıştır.


Her felsefe kitabında olduğu gibi, felsefenin kendisine de açıklamak karmaşık ve zordur. Birkaç kelimeyle felsefenin ne olduğunu söyleyebilmek için elimizde sihirli bir değnek olması gerekir; fakat felsefe sihirli değnekle değil, akılla açıklanabilen bir konudur çünkü o, aklın bir ürünüdür. Aklın bir yaratısı olarak felsefe, insanın ussal düşünme etkinliğidir. Bu nedenle, felsefe aynı zamanda tarihsel bir sürecin ürünüdür. Bu tarihselliğin sistematik kavranması ancak felsefeyle olanaklıdır. Bu çalışma, tarihsel süreçte felsefenin ne olduğunu sistematik bir yorumla vermektedir.


Felsefenin ne olduğunu analiz etmek için önce felsefenin nasıl ele alınması gerektiğine karar vermek gerekir. Felsefe eğitimi ve öğretimini üzerine olan görüşlerimizi Birinci Bölümde açıklamaya çalıştık. Bu bölümde çoğunluk tarafından zor, karmaşık ve belirsiz olan bir konu olarak görünen felsefenin, hangi yöntem ve öğrenme teknikleriyle ele alınması gerektiği üzerinde durduk. Eğitim ve öğretim ayırımına dayanarak, felsefe öğretimi üzerinde durmak gerektiğini ön varsayım olarak kabul ediyoruz. Böylece sistemli, yöntemli ve basitten karmaşıklığa giden bir anlayışla "felsefe nedir?" sorusunu açıklamak ve anlamak için hem felsefenin hem de felsefecilerin kullandığı düşünme yöntemleri bu bölümde analiz edilmektedir. Bir felsefe metnin nasıl okunması ve anlaşılması gerektiği üzerinde durulmasının yanı sıra bir felsefe dersinin nasıl anlatılması gerektiğine dair belli başlı yöntemler de verilmektedir. Öğreticinin rolü, felsefede çok önemlidir; çünkü felsefe ancak onu seven ve ona gönül verenlerden geçer.
İkinci Bölüm, daha önce söylediğimiz gibi, "felsefe nedir?" sorusu üzerinde durmaktadır. Amaç bir tek ve doğru tanım yapmak değildir; aksine felsefeye birçok açıdan yaklaşarak, birçok tanım yapmaktır. Tanımların çokluğu, felsefeyi daha karmaşık veya belirsiz yapmaz, tersine onun ussal düşünme etkinliğinin çeşitliliği olarak açığa çıkmasını sağlar. Felsefenin merak ve şaşkınlıkla başladığı, fakat burada kalmadığı ve bir felsefî problem karşısında felsefî tavrın nasıl ortaya çıktığı üzerinde durulmaktadır. Felsefenin bir tür yaşama sanatı olduğu tanımından kalkarak, felsefenin bireysel, toplumsal, ulusal ve evrensel etkileri analiz edilmektedir. Bu bölümde "felsefe nedir?" sorusunun tam bir cevabı olamayacağını, fakat felsefenin konularının incelenmesiyle felsefenin ne olduğunun daha iyi anlaşılacağı vurgulanmaktadır. Bu yoruma bağlı olarak, daha sonraki bölümlerde felsefenin disiplinleri tek tek ele alınarak, her disiplinin kavramları, problemleri ve problemler üzerine öne sürülen felsefî görüşler ayrıntılı olarak verilmektedir; bunlara ilaveten, felsefe tarihi içinden seçilen felsefeci ve bu felsefecilere ait bazı orijinal metinlerle felsefenin kavram ve problemleri açıklanmaya devam edilmektedir.


Üçüncü bölümde bilgi felsefesi ele alınmaktadır. Bilgi felsefesinin, felsefe içindeki yeri ve önemi belirlendikten sonra, bilgi felsefesinin temel terim ve kavramları sistematik bir şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. Bilgi felsefesinin temel problemleri hem tarihsel, hem de sistematik olarak ele alınarak, irdelenmiştir. Bilgi felsefesiyle ilgilenen filozoflar, tarihsel bir sıra içinde sistematik olarak ele alınmış ve bazılarının görüşleri kendi metinlerinden verilen paragraflarla genişletilmiştir. Bilgi felsefesi, bizce felsefenin en açık ve seçik konularından bir tanesidir; çünkü tüm felsefe tarihi sürecinde hemen hemen her felsefeci bu konuyla ilgilenmiştir; böylece felsefenin zenginliği ve çeşitliliği kendini bilgi felsefesinde ifade etmiştir.


Dördüncü Bölüm, bilim felsefesine ayrılmıştır. Bilgi felsefesinin hemen ardından bilim felsefesini irdelemek, felsefenin ne olduğunu daha anlaşılır yapacağını sanıyoruz. Bilim kavramı, felsefî bir tavırla ele alınarak, bilim ve felsefe ilişkisi üzerinde durulmuştur. Bilim felsefesinin temel kavramları ve problemleri farklı açılardan ele alınarak, bilim kuramları ve görüşleri üzerinde durulmuştur. Bilimi, bitmiş bir faaliyet veya bir faaliyet süreci olarak ele alınması sonucu, bilim kuramlarına olan yaklaşımlar analiz edilmiştir. Ayrıca, bilimin geçirdiği serüven, bilim tarihinin devreleri olarak verilerek, bilim kavramı tarihsel olarak da ele alınmıştır.
Beşinci Bölüm, felsefenin en zor, fakat o kadarda çekici konusu olan varlık felsefesine ayrılmıştır. "Gerçekten var olan Varlık nedir?" sorusu hem ontolojiye, hem de metafiziğe götüren bir sorudur. Varlık felsefesinin kavramları tanıtıldıktan sonra ontolojinin ve metafiziğin problemleri üzerinde durulmuştur. "Varlık nasıl vardır?" sorusu hem sistematik, hem de tarihsel bir bakışla ele alınmıştır. Bu soruya verilen yanıtlar ayrıntılı olarak irdelenerek, felsefî metinlerle zenginleştirilmiştir.
Ahlâk felsefesi, Altıncı Bölümde açıklanmıştır. Ahlâk felsefesinin temel kavram ve problemleri tanımlandıktan sonra, "evrensel ahlâk yasaları var mıdır?" sorusu üzerinde yapılan sistematik bir sınıflama tarihsel süreç içinde çeşitli felsefeci ve ahlâk kuramlarıyla açıklanmıştır.


Estetik ve sanat felsefesi Yedinci Bölümde karşılıklı olarak analiz edilmiştir. Güzelin bilimi olarak estetik ve yaratılan eserin konusu olarak sanat felsefesinin kavram ve problemleri ortaya konularak, güzelin kaynağı ve ölçütleri tarihsel ve sistematik boyutta incelenmiştir. Ayrıca sanat kuramları hakkında öne sürülen felsefî görüşler açıklanmış ve sanat-sanatçı-doğa ilişkileri analiz edilmiştir.


Sekizinci Bölüm, siyaset felsefesine ayrılmıştır. Siyaset felsefesinin ne olduğu, terim ve kavramları, problemleri, kuramları ve filozofların görüşleri çeşitli açılardan bu bölümde ele alınmıştır. İdeal düzen ve korku ütopyaları öne süren düşünürler ele alınarak, devletin ve düzenin gerekliliği tartışılmıştır.


Dokuzuncu Bölümde, dinin felsefesi yapılarak, dinin ne olduğu, terimleri, Tanrı'nın varlığı, kötülük problemi, teizm, deizm, ateizm, panteizm gibi konular analiz edilmiştir. Felsefî açıdan ele alınan din üzerine düşünürlerin görüşleri açıklanmıştır.
Son bölüm olan Onuncu Bölümde ise, eğitim felsefesinin bir çözümlemesi yapılmıştır. Böylece Birinci Bölümde başlattığımız felsefenin nasıl öğretilmesi ve yapılması gerektiği üzerine olan sorgulama, bu bölümün katkısıyla daha anlaşılır olmuştur. "Eğitilebilen varlık olarak insan, ne tür bir eğitim almalıdır?" sorusu temelinde, eğitimin amacı ve problemleri açıklanmaya çalışılmıştır. Bu sorulara verilen yanıtlar ve düşünürlerin görüşleri, sistematik ve tarihsel olarak ortaya konulmuştur.
Tüm bu bölümlerde, felsefenin ne olduğu, ilgilendiği problemler çerçevesinde sistematik ve bu problemlerin oluşum süreci bakımından tarihsel olarak açıklanması denenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada, felsefenin ne olacağı veya olması gerektiği yerine, felsefe bugüne kadar "Kendini nasıl göstermiştir veya nasıl ortaya koymuştur." ilkesi bağlamında felsefenin problem ve konuları açıklanarak felsefeye giriş denemesi yapılmıştır.

Ruhsal Büyüme
Yüksek Benliğiniz Olabilirsiniz
Sanaya Roman

Akaşa Yayınları


Bilge bir ruhsal rehber olan Orin'in sunduğu bu öğreti, binlerce insanın ruhsal gelşimini dev bir sıçrayışla hızlandırmasına, hayatını daha büyük sevinç, uyum, huzur ve sevgiyle yaşamasına yardımcı olmuştur.
Ruhsal Büyüme, günlük hayanızda nasıl yüksek Benliğiniz haline geleceğinizi, daha yüksek amacınızda ilgili bir vizyonu nasıl yaratacağınızı ve istediğiniz şeyi süratle ve kolaylıkla nasıl tezahür ettirebileceğinizi açıklıyor. Yine bu kitapta, şifa ve gelişim için ışıkla çalışmayı, güçlü bir yaratıcılık yeteneği için Evrensel Zihin'le birleşmeyi ve daha yüce amacınızı gerçekleştirmek için Yüksek İrade ile bağlantı kurmayı da öğreneceksiniz.
Ruhsal Büyüme size illüzyon perdelerini kaldırmanız, titreşiminizi yükseltmeniz, daha yüksek blinç düzeylerine ulaşmanız, gönlünüzü açmanız ve kendinizi yeni, daha sevecen bir gözle görmeniz için de gereçler veriyor.
Ruhsal Büyüme size, bağsızlık, iradenin doğru kullanımı, başkalarının enerjileri karşısında geçirgen olma, Yüksek Benliğiniz olarak iletişimde bulunma becerilerini kullanmak suretiyle başkaları ile daha doyum verici ilişkiler kurmayı ve bir ışık kaynağı olarak, dünya hizmeti yoluyla gelişmeyi öğretiyor.
Bu kitap, kim olduğunuz, neden burada bulunduğunuz, buraya ne yapmaya geldiğiniz hakkında çok şey bilmeyi isteyenlere ruhsal büyüme yolunda bir sonraki adımı sunmaktadır.
Dünya katına gelmekte olan daha yüksek enerjilerle uyum içine girebilir ve kendiniz için düşlediğiniz en iyi hayatı yaratmak üzere onları kullanabilirsiniz.

Çeviren: Jale Gizer Gürsoy - 264 sayfa, Ciltsiz. hamurBoyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1995
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Spiritual Growth

 

 

Ramtha Beyaz Kitap

"İnsanlığın Kendi Yüceliğini İdrak Etmekten Başka Kurtuluşu Yoktur."


Ben RAMTHA'yım. Çok uzun bir zaman önce Dünya, ya da Terra denilen bu yerde yaşamış özgür bir varlığım. O hayatımda ölmedi; yükseldim, çünkü zihin gücümü kullanmayı ve bedenimi görünmeyen bir yaşam boyutuna beraberimde götürmeyi öğrenmiştir. Böyle yaparak, sınırsız bir özgürlüğün, sınırsız bir mutluluğun, sınırsız bir yaşamın varlığını idrak ettim. Bu dünyada benden sonra yaşayanlar arasında da yükselenler oldu.


Sizlere bizim için çok önemli ve değerli olduğunuzu söylemeye geldim çünkü nasıl algılarsanız algılayın, içinizden akan yaşam ve her birinize gelen düşünce Tanrı dediğiniz sonsuz zeka ve yaşam-gücüdür. İşte hepimizi birbirimize bağlayan bu özdür. Sadece sizin dünyanızdakileri değil, henüz göremediğiniz evrendeki varlıkları da birbirine bağlayan bu aynı özdür.

Yazar: Kolektif
Yayınevi: Akaşa Yayınları
ISBN: 9756793406
Basım tarihi: Temmuz 2004

 Aydınlanmanın Abcsi

Kategorisi : Omega Yayınları > OSHO KİTAPLIĞI
Yazarı : Osho (Bhagwan Shree Rajneesh)
Çeviren : Gürcan Şimşek,Özlem Özlen
Yayınevi : Omega Yayınları
Basım Yeri/Tarihi : İstanbul / Nisan / 2009
 

“Aydınlanma, kişiliğinizin bilinçsiz sınırlarının farkına varma, bu sınırlardan kurtulma sürecidir. Kendi orijinal yüzünüzü keşfetmekten başka bir şey değildir”

Öğretileriyle yaşamın bir bütün olarak algılanmasını dileyen Osho’dan kelimelerin dünyasına farklı bir bakış: Çünkü kelimeler sadece kendileri değildir. Tıpkı insanlar gibi onların da ruh halleri, kendilerine has iklimleri vardır. Osho, bu kitapta “Şimdi ve Burada” olmanın önemine işaret ediyor. Her gün ve her an, çoğu kez farkında olmadan kullandığımız kelimeler, aynı zamanda fiziksel, duygusal, seksüel ve spiritüel varlıklar olarak yaşamımızda yer alırlar.

 

Hırs, öfke, keder, endişe; kabullenme, bağlanma, değişim, can sıkıntısı; kapitalizm, ekoloji, evrim, varoluş, zihin, bilgi, adalet ve özgürlük… Her şey kelimelerde gizlidir. Hangi kelimeleri, hangi anlamda kullandığınız, kelimelerden ne anladığınız yaşamınızı belirler.

Aydınlanmanın ABC’si, Osho’nun spiritüel hayatı anlattığı, yaşayan ve şaşırtıcı bir sözlük.

 Gizli Bilim Dünya ve İnsan Evriminde Bugün ve Yarın Duyuüstü Davranışlar Nasıl Kazanılır?

Kategorisi : Omega Yayınları > RUDOLF STEINER KİTAPLIĞI
Yazarı : Rudolf Steiner
Çeviren : Ayşe Domeniconi
Yayınevi : Omega Yayınları
Basım Yeri/Tarihi : İstanbul / / 2003


"Elbette salt duyular ve duyulara bağlı anlağın açıkladıklarını bilim sayanlar için 'gizli bilim', bilim değildir. Gelgelelim, böyle birisi, kendi kendini de anlamak istiyorsa, gizli bilimi haklı gerekçelerle değil, salt kişisel duygularından kaynaklanan bir önyargı ile yadsıdığını görebilmelidir. Bunun için bilimin nasıl oluştuğu ve insan yaşamındaki anlamı üstüne düşünmek de yeterlidir. Bilimin oluşması, doğası gereği, ele aldığı nesnelerde değil, insan ruhunun bilimsel arayışıyla geliştirdiği çalışma biçiminde görülür. Göz önünde bulundurulması gereken, ruhun bilimsel çalışma sırasındaki etkinliğidir. Bilimsel çalışmayı salt duyularla algılanan şeylerde görme alışkanlığı, bilimin duyusal nesnelerden kaynaklandığı izlenimini verebilir. Böylece insanın araştırma gücüyle (ruhsal bir etkinliğiyle) duyusal görüngülere yönelmiş olduğu gözden kaçırılır. Ama bu tür iç kısıtlamalar aşılarak, bilimsel çalışmanın uygulandığı özel alanlar değil, doğası gözönüne alınabilir. Duyuüstü dünya ile ilgili bilgilerin 'bilimsel olduğu' gerekçesi de bundan kaynaklanır."- Rudolf Steiner(Arka Kapak)

Çağdaş Metafizik felsefesinde Avrupa'nın en önemli kaynaklarını yazmış olan Rudolf Steiner(1861-1925) bu kitabında doğaüstü davranışlar kazanmak ve metafizik alemlerle iletişim kurmak için hangi ruhsal evrim aşamalarından nasıl geçileceğini anlatıyor. Metafizik olaylar ve parapsikolojik yetenekler üzerine bu çok ciddi kitabı bu işlere meraklı olan herkes okumalı.

 

 Ruhsal Uyanış

Kategorisi : Parapsikoloji
Yazarı : Brian L. Weiss
Çeviren : Kemal Bek
Yayınevi : Omega Yayınları
Basım Yeri/Tarihi : İstanbul / 2003
Bir medya psişiği ya da bir ruhsal önder olarak değil, bir bilim adamı, muhafazakar bir psikoterapist olarak diyor ki Brian L. Weiss, "Biliyorum, her şeyin bir nedeni var!" Bu onun psikolojik sorunlarından kurtulmak için kendisine başvuran hastaları tedavide esas aldığı bir düstur...Öyle ki, bu düstur, bir dönem kendisine fazlasıyla yardımcı oluyor. Ta ki, Catherine adında bir hasta kapısını çalıncaya dek...Sürekli tekrarlanan kabuslardan yakınan Catherine, Weiss'ın psikiyatri bilimi dahil, tüm inançlarını kökten sarsıyor, sığındığı tüm kaleleri yıkıyor.Catherine, Psikiyatri bölümünde, 18 aylık yoğun bir tedaviden geçiyor. Weiss, Catherine'i erken dönem travmalarına döndürmek için hipnoterapiyi kullanıyor ve beklemediği sonuçlarla karşılaşıyor.Catherine birdenbire şimdiki yaşamının ötesine geçip, geçmiş yaşamlarını anlatmaya başlıyor. Geçmiş yaşamlarının incelenmesi yalnızca Catherine'in, kaygı bozukluklarını gidermekle kalmıyor, Dr. Weiss için ruhsal bir dersle de sonuçlanıyor.Catherine geçmiş yaşamlarını anlatırken aralarda durup bekliyor. Bir sonraki yaşam için beklerken meydana gelen bu sessizlik anlarında bir başka ses ortaya çıkıyor:Ruhların bir yaşamdan diğerine yaptığı yolculuklarda, onlara rehberlik eden Usta'ların sesleri...Ustalar, Dr. Weiss'la konuşuyorlar. Bilgilerini paylaşıyorlar.Sonuçta, ölüm ve öteki dünyaya ilişkin tüm korkuların kökünü kazıyan ruhsal bir dönüşüm yaşanıyor.(Arka Kapak)

 

Ölümün Ötesi
Tüm Ayrıntılarıyla Ölümden Sonraki Yaşam
Dolores Cannon

Akaşa Yayınları


Birçok insan, ölümü her şeyin sonu olan, ürkütücü ve umutsuz bir durum olarak görür, çünkü ölüm insanların var olduğunu bildikleri tek yaşamdan ayrılış demektir. Peki, gerçekten de ölüm her şeyin sonu mudur? Ölümden sonra da yaşam var mıdır? Varsa, bu nasıl bir yaşamdır? Ünlü yazar ve hipnozcu Doleres Cannon, yüzlerce kişiyi transa sokarak onları doğmadan önce bulundukları aleme, yani, ölümden sonra gidilen yere götürdü. Bu alemle ilgili olarak deneklerin anlattıkları şeyler birbirine o kadar çok benziyordu ki, sonunda ünlü hipnozcu bu heyecan verici ve aydınlatıcı açıklamaları bir kitap halinde yayınlamaya karar verdi.
Ölüm ve Ötesi hakkındaki bu son derece kapsamlı kitapta:
Ölüm Deneyimi
Ruhlar Alemindeki Farklı Varoluş Katları
Ruhsal Okullar
Rehberler ve Koruyucu Melekler
Cennet ve Cehennem Anlayışı
Tanrı Anlayışları
'Kötü' Yaşamların Önemi
Hayaletler ve Gürültülü Varlıklar
Doğa Ruhları
Çeşitli Ruhsal Danışma Kurulları ve Onların İnsanlık Üzerindeki Etkileri
Beden-Girenler (Walk-ins)
Doğmadan Önce Yaşamınızı Planlama
Geri Dönüş Yolculuğu
konularında verilen bilgilerde, ölüm ötesinde hiç de ürkütücü değil, tam tersine büyüleyici bir alem bulunduğu vurgulanmaktadir. Yazar, kendisinin de ifade ettiği gibi, ölümü araştırırken son derece gerçek, canlı ve ruhen geliştirici bir yaşam bulmuştur.

Çeviren: Semra Ayanbaşı - 277 sayfa, Ciltsiz. hamurBoyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1998
Özgün Dili: İngilizce
 

Reenkarnasyon / Geçmiş Yaşamlar / Ted ANDREWS

Yazarı : Ted ANDREWS
Editör : Ece ÖZBAŞ
Çeviren : Enver GÜNSEL
Yayınevi : Kozmik Kitaplar
Yayın Tarihi : 2004,8
Yayınlandığı Yer : Istanbul
ISBN : 975882343-4
Sayfa Sayısı : 207 Sürüm : 1
Ebat : 135x195x12 Ağırlık : 189 Kitap Kağıdı


Hiç deja-vu duygusu yaşadınız mı?... Belli bir yer veya zamanla ilgili sürekli tekrarlanan rüyalar görüyor musunuz?... Ya da hiç yeni tanıştığınız birine çabucak sempati duyduğunuz oldu mu?... Bütün bu deneyimler, geçmiş yaşamla ilgili ipuç...
Hiç deja-vu duygusu yaşadınız mı?... Belli bir yer veya zamanla ilgili sürekli tekrarlanan rüyalar görüyor musunuz?... Ya da hiç yeni tanıştığınız birine çabucak sempati duyduğunuz oldu mu?... Bütün bu deneyimler, geçmiş yaşamla ilgili ipuçları sunar. Geçmiş Yaşamlar adlı bu kitapla; geçmiş yaşamlarınızı bilmenin size şimdiki hayatınızdaki sorunlarınızla ilgili nasıl yararlar sağlayabileceğini göreceksiniz. Geçmişin yıkıcı kalıplarını yıkmayı öğrenin. Ruh eşinizi bulun. Karmik gelişiminizi hızlandırın. Yazar Ted Andrews, size profesyonel bir hipnoz uzmanına ihtiyaç duymadan geçmişe dönebilmeniz için güvenli ve kolay teknikler göstermektedir. Bu teknikler sayesinde; - Hafızanızı kokular aracılığıyla harekete geçirin... - İçsel farkındalığınızı geliştirmek için taşların ve kristallerin gücünü kullanın... - Kabalist meditasyonla bilinçaltınıza ulaşın... - İçsel hipnoz sayesinde bilinçaltınızı kontrol edin...


 

Bunları Düşün

Kategorisi : Omega Yayınları > Krishnamurti Kitaplığı
Yazarı : J. Krishnamurti
Çeviren : Deniz Aktan
Yayınevi : Omega Yayınları
Basım Yeri/Tarihi : İstanbul

13 yaşındayken "dünya öğretmeni" seçilen Krishnamurti, hayatını dünyayı dolaşarak, insanlarla, yaşama ve dünyaya dair konuşarak geçirdi. Kendisine mesihlik yakıştırılmış olmasına rağmen bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Onun için, karşılaştığı herkes başlı başına bir “birey”di. Bu nedenle öğretmekten çok paylaşmayı ilke edindi. Yine de dünya üzerindeki milyonlarca kişi ondan çok şey öğrendi.
“Hakikatin kalıcı olduğuna, ölümsüz bir ruh taşıdığınız için korkmanız gerekmediğine dair teoriler zihinleri çürüyen, tutarlı bir felsefeleri olmayan, korkmuş insanlar tarafından üretilmiştir. Gerçek şu ki hakikat yaşamdır ve yaşam için kalıcılık söz konusu değildir. Yaşamın her an, her gün yeniden keşfedilmesi gerekir, yaşamın ne olduğunu biliyorum diyemezsiniz. Yaşamın ne olduğunu biliyorum demek, yaşamıyorsunuz demektir. Yaşam keşfedilecek bir şeydir ve bulduğunuz şeyleri bir kenara itmez, kaybetmezseniz onu keşfedemezsiniz.
Düşünen, ‘bilmiyorum’ diyen, keşfeden, öğrenen, bir son aramayan, bir yere varma, bir şey olma motivasyonuyla düşünmeyen kişi yaşar ve bu yaşam, hakikattir.”

 

Farkındalık: Dengeli Yaşamanın Anahtarı (Yeni Bir Yaşam Biçimini Kavramak)

Yazar: Osho


Özellikler:
Mart 2004 İstanbul 220 s. 14 x 20 cm Türkçe 1. Hamur

Açıklama:
Ben sana bir ahlak dersi vermiyorum. "Bu doğru, bu yanlış, bu ahlaklı, bu ahlaklı değil" demiyorum. Bunların hepsi çocukçadır. Ben sana çok basit bir kriter veriyorum: "FARKINDALIK"

Eğer farkındalıkla bir şey yaparsan doğru olmak zorundadır çünkü farkındalıkla hiçbir şeyi yanlış yapamazsın. Ve farkındalık olmadan da herkes tarafından takdir edilen kimi şeyleri çok iyi yapabilirsin.

Ama ben hala ona yanlış diyorum çünkü farkında değilsin. Ve yanlış sebeplerden dolayı yapmış olmalısın. Farkındalık olmadan onların sadece gösteriş, ikiyüzlülük olduğunu biliyorum. Onlar seni yapmacık hale getirir. Seni özgürleştirmezler, seni özgürleştiremezler. Tam tersine seni hapsederler.
(Arka Kapak'tan)

Sır

Yazar: Osho

Hazırlayan: Pantha Nirvano
Çeviren: Deva Chandra
1. Baskı 2008
336 Sayfa
13,5 x 18 cm
Türkçe

Açıklama:
Bu aslında bir kitap değil. Daha çok bir dans bu. Sıradan bir dans da değil. Kalpten esen bir Sufi kasırgası bu.
Nasıl ki dervişler ezelden beri aşk sarhoşluğu içinde dönüp durmuşlarsa, Usta'nın bu sözleri de çemberin dönmekte olan çapında yer alıyor. Zihninizin bilgi, kıssa ve fıkralardan oluşan bu engin bilgelik hazinesine dalmasına izin verdiğinizde, bu dans sizi de içine çekmiş oluyor.


Ama dönen bu sözcük bolluğunun ortasında, merkezin tam içinde sessizlik, saf boşluk -Sufilerin ışk dedikleri gerçek aşk, Usta'nın varlığı oturuyor…


Bu kitap bir şarkı bir anımsama, bir kucaklama, o gizli ana duyulan bir özlem, bir zikirdir."
Durgun göller buluşamaz, ancak nehirler buluşabilir. La ilahe ill Allah- Allah'tan başka Tanrı yoktur. Hedeften başka hedef yoktur. Tanrı gittiğimiz yön değildir; Tanrı geldiğimiz yöndür. Halbuki gözlerimiz uzaklardaki yıldızlara takıl?p kalmış durumda. Hep ileriye bakıyoruz. Uzaklara odaklanmış durumdayız oysa yarattığımız tüm hedefler kendi zihnimizin yansıtmalarından ibaret. Asıl hedef nereden geldiğimizdir. O bizim doğamızın, varlığımızın ta kendisindedir, varoluşumuzun temelini oluşturur. Sufiler der ki, din başlı başına iki şeyden meydana gelir. Biri fakr yani hiç kimse, hiçbir şey, egosuzluk, tevazu kavramıdır. Fakr sözcüğü bunların tümünü kasteder. İkinci şey de zikr yani Tanrı'nın hatırlanmasıdır. Tanrı, ulaşılması, keşfedilmesi ya da icat edilmesi gereken bir şey değildir. Tanrı'nın sadece hatırlanması gerekir. Biz onu sadece unuttuk. Gereken tek şey bir uyanıştır. Buna zikr denir.
İşte bu iki küçük kelime, fakr ve zikr, tasavvuf ruhunun ta kendisini oluşturur.


YAZAR HAKKINDA
OSHO yirminci yüzyılın en büyük manevi öğretmenlerinden biri olarak tanınıyor.
Meditasyona getirdiği, çağdaş yaşamın hızlı gidişine ayak uyduran benzersiz yaklaşımıyla tanınan OSHO'nun yöntemleri, meditasyonun tam anlamıyla deneyimlenmesi amacıyla, beden ve zihnin stresten arındırılması üzerinde odaklanıyor.



Kryon 1- Bitiş Zamanı

"Bir sonraki tekamül aşamasına hazır olanlar için Kryon'un verdiği bilgiler son derece değerlidir. Bunlar hem bize, hem de gezegenimize şifa verecek bilgilerdir. Kryon her şeyin gerçekten yolunda olduğunu ve yapacak işimiz olduğunu bilmemizi sağlıyor."

-Louise L. Hay-


"Kryon'un medyum kanalıyla verdiği mesajlar giderek olağanüstü değerli hale geliyorlar. Yeni Çağ gerçekten üzerimizde."

-Metaphysical Reviews-


"Bu kitaba açık bir zihinle yaklaştım ve onu elimden bırakamadım. Kryon'un sözleri sevgi dolu, huzur verici ve güven tazeleyici. Bir hayli büyük haberle karşı karşıyayız."

-The Light Connection-


"Bilgilerin sunuluşundaki sadelik bu çalışmayı Metafizikle yeni tanışmış kimseler için son derece anlaşılır kılmakta, yeniçağcılara da birçok yeni içgörü vermektedir..."

-The Connecting Link Magazine-


Kıyamet kehanetlerinden bıktınız mı? Bu kitap ise şaşırtıcı olumlulukta, berrak ve pratik bir bilgi sunuyor. Yaşamımızı değiştirme potansiyeliyle dolu bu bilgi Ruh'un insanlara olan inanılmaz sevgisini yansıtıyor."

-Arizona Networking News-

"Gerçekten büyük meseleleri direkt ve sevgi dolu bir biçimde ele alan bu kitabın tüm dünyada çok ses getireceğine inanıyoruz."

-The New Times-

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 187
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1999


Kryon 2- Bir İnsan Gibi Düşünmeyin

"Bir sonraki tekamül aşamasına hazır olanlar için Kryon'un verdiği bilgiler son derece değerlidir. Bunlar hem bize, hem de gezegenimize şifa verecek bilgilerdir. Kryon her şeyin gerçekten yolunda olduğunu ve yapacak işimiz olduğunu bilmemizi sağlıyor." Louise L. HAY "Kryon'un medyum kanalıyla verdiği mesajlar giderek olağanüstü değerli hale geliyorlar. Yeni Çağ gerçekten üzerimizde." Metaphysical Reviews "Bu kitaba açık bir zihinle yaklaştım ve onu elimden bırakamadım. Kryon'un sözleri sevgi dolu, huzur verici ve güven tazeleyici. Bir hayli büyük haberle karşı karşıyayız." The Light Connection "Bilgilerin sunuluşundaki sadelik bu çalışmayı Metafizikle yeni tanışmış kimseler için son derece anlaşılır kılmakta, kıdemli yeniçağcılara da birçok yeni içgörü vermektedir..." The Connecting Link Magazine "Kıyamet kehanetlerinden bıktınız mı? Bu kitap ise şaşırtıcı olumlulukta, berrak ve pratik bir bilgi sunuyor. Yaşamımızı değiştirme potansiyeliyle dolu bu bilgi Ruh'un insanlara olan inanılmaz sevgisini yansıtıyor." Arizona Networking News "Gerçekten büyük meseleleri direkt ve sevgi dolu bir biçimde ele alan bu kitabın tüm dünyada çok ses getireceğine inanıyoruz." The New Times

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 304
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1999



Kryon 3 - İnsan Ruhunun Simyası

'Bir sonraki tekamül aşamasına hazır olanlar için Kryon'un verdiği bilgiler son derece değerlidir. Bunlar hem bize, hem de gezegenimize şifa verecek bilgilerdir. Kryon herşeyin gerçekten yolunda olduğunu ve yapacak işimiz olduğunu bilmemizi sağlıyor.' (Louise L. Hay)

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 342
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1999


Kryon 4 - Tanrıyla Birlikte

"Bir sonraki tekamül aşamasına hazır olanlar için Kryon'un verdiği bilgiler son derece değerlidir. Bunlar hem bize, hem de gezegenimize şifa verecek bilgilerdir. Kryon her şeyin gerçekten yolunda olduğunu ve yapacak işimiz olduğunu bilmemizi sağlıyor." Louise L. HAY "Kryon'un medyum kanalıyla verdiği mesajlar giderek olağanüstü değerli hale geliyorlar. Yeni Çağ gerçekten üzerimizde." Metaphysical Reviews "Bu kitaba açık bir zihinle yaklaştım ve onu elimden bırakamadım. Kryon'un sözleri sevgi dolu, huzur verici ve güven tazeleyici. Bir hayli büyük haberle karşı karşıyayız." The Light Connection "Bilgilerin sunuluşundaki sadelik bu çalışmayı Metafizikle yeni tanışmış kimseler için son derece anlaşılır kılmakta, kıdemli yeniçağcılara da birçok yeni içgörü vermektedir..." The Connecting Link Magazine "Kıyamet kehanetlerinden bıktınız mı? Bu kitap ise şaşırtıcı olumlulukta, berrak ve pratik bir bilgi sunuyor. Yaşamımızı değiştirme potansiyeliyle dolu bu bilgi Ruh'un insanlara olan inanılmaz sevgisini yansıtıyor." Arizona Networking News "Gerçekten büyük meseleleri direkt ve sevgi dolu bir biçimde ele alan bu kitabın tüm dünyada çok ses getireceğine inanıyoruz." The New Times

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 414
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 2000
 

Kryon Yuvadan Mektuplar

"Bir sonkaki tekamül aşamasına hazır olanlar için Kryon'un verdiği bilgiler son derece değerlidir. Bunlar hem bize, hem de gezegenimize şifa verecek bilgilerdir. Kryon herşeyin gerçekten yolunda olduğunu ve yapacak işimiz olduğunu bilmemizi sağlıyor."

- Louise L. Hay-


"Kryon'un medyum kanalıyla verdiği mesajlar giderek olağanüstü değerli hale geliyorlar. Yeni Çağ gerçekten üzerimizde."

- Metaphysical Revieus-


"Bu kitaba açık bir zihinle yaklaştım ve onu elimden bırakamadım. Kryon'un sözleri sevgi dolu, huzur verici ve güven tazeleyici. Bir hayli büyük haberle karşı karşıyayız."

- The Light Connection-


"Bilgilerin sunuluşundaki sadelik bu çalışmayı Metafizikle yeni tanışmış kimseler için son derece anlaşılır kılmakta, kıdemli yeniçağcılara da birçok yeni içgörü vermektedir..."

- The Connecting Link Magazine-


"Kıyamet kehanetlerinden bıktınız mı? Bu kitap ise şaşırtıcı olumlulukta, berrak ve pratik bir bilgi sunuyor. Yaşamımızı değiştirme potansiyeliyle dolu bu bilgi Ruh'un insanlara olan inanılmaz sevgisini yansıtıyor."

- Arizona Networking News-


"Gerçeken büyük meseleleri direkt ve sevgi dolu bir biçimde de ele alan bu kitabın tüm dünyada çok ses getireceğine inanıyoruz."

- The New Times-

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 468
ISBN:
Basım tarihi: Aralık 2000
 

Kryon 2000: Eşiği Geçmek

"Bir sonkaki tekamül aşamasına hazır olanlar için Kryon'un verdiği bilgiler son derece değerlidir. Bunlar hem bize, hem de gezegenimize şifa verecek bilgilerdir. Kryon herşeyin gerçekten yolunda olduğunu ve yapacak işimiz olduğunu bilmemizi sağlıyor."

- Louise L. Hay-


"Kryon'un medyum kanalıyla verdiği mesajlar giderek olağanüstü değerli hale geliyorlar. Yeni Çağ gerçekten üzerimizde."

- Metaphysical Revieus-


"Bu kitaba açık bir zihinle yaklaştım ve onu elimden bırakamadım. Kryon'un sözleri sevgi dolu, huzur verici ve güven tazeleyici. Bir hayli büyük haberle karşı karşıyayız."

- The Light Connection-


"Bilgilerin sunuluşundaki sadelik bu çalışmayı Metafizikle yeni tanışmış kimseler için son derece anlaşılır kılmakta, kıdemli yeniçağcılara da birçok yeni içgörü vermektedir..."

- The Connecting Link Magazine-


"Kıyamet kehanetlerinden bıktınız mı? Bu kitap ise şaşırtıcı olumlulukta, berrak ve pratik bir bilgi sunuyor. Yaşamımızı değiştirme potansiyeliyle dolu bu bilgi Ruh'un insanlara olan inanılmaz sevgisini yansıtıyor."

- Arizona Networking News-


"Gerçeken büyük meseleleri direkt ve sevgi dolu bir biçimde de ele alan bu kitabın tüm dünyada çok ses getireceğine inanıyoruz."

- The New Times-

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 376
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 2001
 

Kryon Yeni Başlangıç 7. Kitap

"Bir sonraki tekâmül aşamasına hazır olanlar için Kryon'un verdiği bilgiler son derece değerlidir. Bunlar hem bize, hem de gezegenimize şifa verecek bilgilerdir. Kryon herşeyin gerçekten yolunda olduğunu ve yapacak işimizin olduğunu bilmemizi sağlıyor."

-Louise L. Hay


"Kryon'un medyum kanalıyla verdiği mesajlar giderek olağanüstü değerli hale geliyorlar. Yeni Çağ gerçekten üzerimizde."

-Metaphysical Reviews


"Bu kitaba açık bir zihinle yaklaştım ve onu elimden bırakamadım. Kryon'un sözleri sevgi dolu, huzur verici ve güven tazeleyici. Bir hayli büyük bir haberle karşı karşıyayız."

-The Light Connection


"Bilgilerin sunuluşundaki sadelik bu çalışmayı Metafizikle yeni tanışmış kimseler için son derece anlaşılır kılmakta, kıdemli yeniçağcılara da birçok yeni içgörü vermektedir..."

-The Connecting Link Magazine


"Kıyamet kehanetlerinden bıktınız mı? Bu kitap ise şaşırtıcı olumlulukta, berrak ve pratik bir bilgi sunuyor. Yaşamınızı değiştirme potansiyeliyle dolu bu bilgi Ruh'un insanlara olan inanılmaz sevgisini yansıtıyor."

-Arizona Networking News


"Gerçekten büyük meseleleri direkt ve sevgi dolu bir biçimde ele alan bu kitabın tüm dünyada çok ses getireceğine inanıyoruz."

-The New Times

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 370
ISBN:
Basım tarihi: Kasım 2002
 

Kryon Yeni Bir İlahi Takdir

"Bir sonraki tekamül aşamasına hazır olanlar için Kryon'un verdiği bilgiler son derece değerlidir. Bunlar hem bize, hem de gezegenimize şifa verecek bilgilerdir. Kryon herşeyin gerçekten yolunda olduğunu ve yapacak işimiz olduğunu bilmemizi sağlıyor."

- Louise L. Hay -

"Kryon'un medyuım kanalıyla verdiği mesajlar giderek olağanüstü değerli hale geliyorlar. Yeni Çağ gerçekten üzerimizde."

- Metahysical Review -

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
ISBN: 9756793627
Basım tarihi: Ekim 2004

 

Kryon 9 / Perdeyi Kaldırmak


"Kryon'un medyum kanalıyla verdiği mesajlar giderek olağanüstü değerli hale geliyorlar. Yeni çağ gerçekten üzerimizde."

Metaphysical Reviews

"Bu kitaba açık bir zihinle yaklaştım ve onu elimden bırakamadım. Kryon'un sözleri sevgi dolu, huzur verici ve güven tazeleyici. Bir hayli büyük haberle karşı karşıyayız."

The Light Connection

"Gerçekten büyük meseleleri direkt ve sevgi dolu bir biçimde ele alan bu kitabın tüm dünyada çok ses getireceğine inanıyoruz."

The New Times

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
ISBN: 9756793725
Basım tarihi: Mart 2007

 

KUARKLAR TEMEL PARÇACIK FİZİĞİNE GİRİŞ
Yazarı: Y.NAMBU
Çeviren: ZÜLAL KILIÇ
Hazırlayan:
Dil: Türkçe, Türü: Bilim-Teknik
Yayınevi: SARMAL
Yayın Yeri:
ISBN NO:
Yayın Yılı:

 

Sıfır Tehlikeli Bir Düşüncenin Yaşamöyküsü
Orjinal isim: Zero The Biography of a Dangerous Idea Charles Seife
Evrim Yayınevi / Bilim Dizisi

Uluslararası New Scientist dergisinin U.S. muhabiri olan Charles Seife'nin aynı zamanda Scientific American, The Economist, Science, The Sciences, ve başka dergilerde de yazılar yayımlandı. Yale Üniversitesinden M.S. derecesi vardır ve Washington D.C.'de yaşamaktadır.

Babilliler icat etti, Yunanlılar yasakladı, Hintliler ona tapındı, ve Hristiyan Klise onu sapkınları savuşturmak için kullandı. Bugün sıfır gökfiziğinin tam ortasında çalışan bir saatli bombadır.

Sıfır doğu kökenli felsefi bir kavram olarak doğuşundan Avrupa'da kabul edilme savaşımına ve bir kara deliğin gizemi olarak yüceltilmesine dek sıfır sayısını izliyor. Bu gizemli sayının anlamı konusunda savaş veren düşünürler - sıfır üzerine çatışmaları bilimin, matematiğin, ve dinin temellerini sarsan ilimadamları ve gizlemciler, evrenbilimciler ve dinadamları bu kitaptalar.

Charles Seife'nin güzel ve nükteli anlatımı bizi Aristoteles'ten alıp Pisagor, Descartes, Kabalacılar, ve Einstein üzerinden süperyay kuramına götürüyor. Yokluk gibi yalın bir kavramla bağlantılı bir düşünceler evreninde kısa ve doyurucu bir gezi.

"Sıfır: Tehlikeli Bir Düşüncenin Yaşamöyküsü bir rakamanı eski Atina'dan Los Alamos'a dek düşünürlerin kafasını nasıl karıştırmış ve onları nasıl büyülemiş olduğunu eğlenceli ve merak uyandırıcı bir biçimde betimliyor. Charles Seife yokluk kavramı ve onun gösterişli ikizi sonsuzluğun uygarlığın ve felsefi düşüncenin temellerini defalarca köklü değişimlere uğratmış olduklarını beceriyle gösteriyor. Eğer matematiğe ya da bilime zaten düşkünseniz, bu kitabı zevkle okuyacaksınız; eğer değilseniz, kitabın sonunda olacaksınız."
-John Rennie, Scientific American'ın Baş Editörü-

"Charles Seife yokluktan son derece eğlenceli birşey çıkarmış. Yalnızca sıfırın öyküsünü anlatarak Sefie bir tek matematiğin değil ama aynı zamanda bilimin, felsefenin, dinbilimin, ve giderek sanatın canlı ve büyüleyici bir öyküsünü sunuyor. Umut vaadeden genç bir bilim yazarı için ortama etkileyici bir giriş.
-John Horgan, The End Of Science'ın Yazarı-
(Arka Kapak)

262 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 1.4 x 19.5 cm
ISBN : 9789755031019
2000
262 s.

Çizimler : Matt Zimet
Çeviri : Nur Küçük, Yasemin Çevik

 

Zaman Tüneli
Her Geçmiş Bir Başka Evren
Michael Crichton

İnkılap Kitabevi / Dünya Yazarlarından Romanlar Dizisi

Zaman makinesine girdiğinizi, kendinizi 'kuantum-köpük bir solucan deliği'nden 1357 yılı derebeylik Fransa'sına gönderdiğinizi düşünün. Bu gerçekten çok korkutucu olmalı. Ziyaretiniz başladıktan tam 37 saat sonra geri çağrılmazsanız kuantum otobüsünü kaçıracaksınız ve kendinizi boğazınızı kesmeye can atan keşişlerin, kızgın lordların ve köylü eşkıyaların arasında geçen bir iç savaşın ortasında bulacaksınız. Üstelik 'Greey Kasabı'nı kızdırmaktan da kaçınmalısınız, yoksa, geniş kılıcını hışımla savurup bir çırpıda kellenizi uçurabilir yada sizi, 'Leydimin Banyosu' adı verilen ve mahkûmları yemesi için içeriye canlı sıçan atılan karanlık bir zindana hapsedebilir. Ama korkmanıza gerek yok. Kitabın kahramanlarından biri değilsiniz çünkü. Kitabın kahramanları kim mi? Bill Gates'ten bile daha tuhaf davranışları olan teknoloji dehası bir milyarderin entrikayla kandırdığı bir grup tarihçi... Bilgisayar oyunu olarak piyasaya çıkar çıkmaz Avrupa ve ABD'de büyük ilgi gören bu romanı okurken, imkânsız gibi görünen birçok şeyi yeniden düşünmek zorunda kalacaksınız. Michael Grichton, Jurassic Park ve 13. Savaşçı'dan sonra Zaman Tüneli'yle okurları birkez daha sarsıyor...

Çeviren: Süreyya Evren, Süreyya Evren - 543 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-10-1702-5; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 2001
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Timeline

 

 



 

Sonsuz Uzaylar
Taşkın Tuna

Boğaziçi Yayınları


"Uzayın Sırları" ve "Uzayın Ötesi" kitaplarından sonra "Sonsuz Uzaylar" adlı eserini de kaleme alan Taşkın TUNA, bilim ve fikir dünyasına yeni bir pencere daha açıyor.

Tuna, bir Türk bilim adamı olmasının yanısıra üslûp sahibi bir yazar olduğunu da bir kere daha gözler önüne seriyor.
Anlaşılması en güç ve en çetin teknik konulan bile aydınlık ve tertemiz bir ifade ile siz okuyucularına sunuyor.
Sırlan bildiğiniz, Ötesine geçtiniz, sonsuzluğa doğru uçmaya ne dersiniz?

188 sayfa, 2. hamur, ISBN: 975-451-128-4; Boyut: 13x19,5 cm; Baskı Tarihi: Ekim 2006
Özgün Dili: Türkçe

 

 

Dünya dönüyor sen ne dersen de

Galileo Galilei

İsaac Newton

Hayat kaynağımız güneş ufuktaki gezegenler

Genişleyen evren

Albert Einstein

Zaman oku

Karanlığı delen yıldızlar

Stephen Hawking

Paralel Evrenler

Uzayda hayat

Evrenin sonu (kıyamet)

Aşk ve özgürlük

Tuna, bu eserinde Evrenin Fiziksel özellikleri ile moleküler biyolojinin sistematiğini inceliyor. Paralel evrenler, kara delikler ve uzayda zaman değişimi gibi ilgi çekici durumlar, insanın ruh ve bilinç yapısı yardımıyla yorumlanıyor? Alışılmışın üstünde, bilimsel heyecanın doruğunda, duygu ve düşünce ufuklarının da ötesine geçerek?

384 sayfa

 

 

 

  

  

uzay ve Dünya

Astronomideki gelişmelerle Dünyaya yakın gezegenleri inceleyerek Güneş Sistemi hakkında yeni yeni bilgiler elde ediyoruz. Güneş Sistemi ise uçsuz bucaksız Samanyolu galaksisi içinde ufacık bir zerre gibi kalıyor. İster istemez aklımızda peş peşe sorular sıralanıyor. Bu iç içe sistemlerin sonu nereye kadar uzanıyor. Uzay nerede başlıyor, nerede bitiyor? Sonsuz sayıda yıldızların, güneşlerin, nebülozların, galaksilerin toplandığı bu kainat nasıl yaratılmıştır? Bu sonu sınırı belli olmayan uzay içinde biz neyiz? Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Elinizdeki kitap, işte bu sonu sınırı belirsiz kozmos içinde yaşadığımız Dünyayı tanıtırken, ilim ve imanın hakikate giden yolda kol kola koştuğunu da göstermektedir.

Güneş Sistemi

İnsanlar, Dünya ismini verdikleri bir gezegen üzerinde, uzayda, uzun, devamlı ve sür'atli bir yolculuğa çıkmış görünüyorlar. Güneş etrafında her saniyede 30 kilometre yol alıyoruz. Her an, her saniye uzayın değişik yerlerinden geçiyoruz. Uzay, zamanla bir anlam kazanıyor. Zamanı ise uzaysız tarif etmek mümkün olamıyor.

Güneş

Işığın bir uçtan diğer uca 100.000 yılda gidebildiği Samanyolu'nun dış kısmına yakın bir yerde eşsiz bir yıldız vardır. Bu yıldıza güneş diyoruz.

Güneşe yakınlık sırasıyla üçüncü olan gezegen de bizim dünyamızdır. Güneş Sistemi içinde yalnız dünyada canlılar yaşar. Hayatın ise sadece yaratılması yetmez, devam etmesi de bir diğer şarttır. Pekli ama hayat nedir?

Kainatta Enerji

Uzayın uçsuz bucaksız derinliklerinden milyonlarca ve milyonlarca kilometre uzaklıktan gelen enerji dolu parçacıklar dünyamızı sürekli olarak bombardıman ediyorlar. Çevremizde her an dalga dalga renkler, sesler, ışınlar raks ediyorlar. Bu sesler , bu desenler, bu parçacıklar nedir, neyin nesidir? Kimin içindir? İnsanın iç içe geçmiş simetrik âlemler içindeki yeri ve manası nedir? Taşkın Tuna'nın bütün bu sorulara yaklaşımını ve yorumunu bu kitapta okuyacaksınız.

 

 

Uzayın Ötesi
Taşkın Tuna

Boğaziçi Yayınları

"Uzayda yalnız mıyız? Bizden milyonlarca ışık yılı ötedeki sistemlerle haberleşmek mümkün olabilir mi? Eğer onlara "Alo, kimse yok mu?" diye bir mesaj göndersek, bu çağrımıza kaç milyon yıl sonra cevap alabiliriz? Gelecek cevap, "Evet, buradayız!" ise, o zaman ne yapacağız?

Fizik Yüksek Mühendisi Taşkın Tuna; uzay, astronomi, kozmoloji ve biyofizik konularından yola çıkarak, bütün bu soruları; big bang, paralel evrenler, kara delikler ve zaman boyutunda yorumluyor. Sade, akıcı ve sürükleyici bir üslûpla dile getiren canlılık kavramının evrenle bütünleşmiş gerçeği, çarpıcı sonuçların aydınlığında insanda odaklanıyor. Hakikatin hayali ile hayalin hakikati, birleşip tekilleşiyor.

284 sayfa, 2. hamur, ISBN: 975-451-115-2; Boyut: 13x19,5 cm; Baskı Tarihi: Ekim 2006
Özgün Dili: Türkçe

Bay Tompkins'in Yeni Dünyası
George Gamow, Russell Stannard

Evrim Yayınevi / Bilim Dizisi


"Hem olağanüstü şaşırtıcı hem de tümü ile bilimsel."
-Scientific American-
(Arka Kapak)

Bay Tompkins'in Yeni Dünyası George Gamow klasiği Bay Tompkins'in Serüvenleri (Mr. Tompkins in Paperback) Russell Stannard tarafından baştan sona gözden geçirilip güncelleştirildi. Bay Tompkins geridedir! Üstün kavrayış yeteneği ve canlı düş gücüyle, yumuşak başlı, yapmacıklı banka memuru, Bay Tompkins'in Serüvenleri (Mr. Tompkins in Paperback / George Gamow'un yapıtı) 1965'de yayımlandığından bu yana, genç yaşlı herkese esin kaynağı oldu, çevresini büyüledi ve bilgilendirdi. Şimdi o, arkadaş evrenin -en küçük, en geniş, en hızlı, en uzak- aşırı uçlarını keşfetme serüveninin yeni bir dizisinde. Onun deneyimleri ve düşleri boyunca orada, evrensel gizlerin neşeli dansını izleyip içinde yer alarak Bay Tompkins'in omuzlarındasınız: Einstein'ın göreceliği ve ışık hızı yakınlarında şaşırtıcı etkileri, evrenin doğumu ve ölümü, kara delikler, kuvarklar, uzay eğrilikleri ve antimadde, kuvantumun çılgın dünyası, olağanüstü atomların son yıkım derbisi ve hepsinin son kozmik gizi... Sevgi. Onu fizik için okursanız büyüleyici bir roman ve serüven öyküsü bulacaksınız. Öykü niyetine okursanız arka planda, fiziğin en taze, en son, en anlaşılmaz ve en olağanüstü kısımlarını - hepsi olabildiği kadar en net biçimde açıklanmış- bulacaksınız. Nasıl yaklaşırsanız yaklaşın tek göz açık durumda olacaksınız. Russell Stannard çok sayıda medya dizileri ve projeleri boyunca ve özellikle, Albert Üçlemesi'ni (Albert Amcanın Zaman ve Uzayı, Kara Delikler ve Albert Amca, Albert Amca ve Kuvantum Araştırması) [Uncle Albert Trilogy (The Time and Space of Uncle Albert, Black Holes and Uncle Albert, Uncle Albert and Quantum Quest)] kapsayan yapıtı nedeniyle, bilimi halka yayanların en yeteneklilerinden biri olarak haklı bir ün yapmıştı. Bu kitaplar büyük başarı kazandı ve olumlu eleştiriler aldı, 15 dile çevrildi, Rhone-Poulence düşsel olmayan Kitap Ödülleri, Whitbread Yılın Çocuk Romanı ve Amerikan Bilim Yazısı Ödülü yarışmalarına katıldı. George Gamow (1904-1968) yalnız yirminci yüzyılın en etkili fizikçilerinden biri değil (Bing Bang kuramının kurucularından biri) bilimin halka yayılmasında da ustaydı. Ünlü birçok kitabından herhalde en tanınmışı Bay Tompkins'in Serüvenleri (Mr. Tompkins in Paperback) 1965'tir. Bay Tompkins, bu öykülerin yıldızı, 1941'de yayımlanmış küçük bir kitapta, Bay Tompkins Harikalar Ülkesinde (Mr. Topkins in Wonderland), tanıtılmıştı. Bunu 1944'te ikinci bir cilt, Bay Tompkins Atomu Keşfediyor (Mr. Tompkins Explores the Atom) izledi. 1965'te bu iki kitap birkaçı yeni ve daha güncel bölümlerle Mr. Tompkins in Paperback olarak (oysa, adına karşın, hem ciltli hem de karton kapaklı basımları yayımlanmıştı) birleştirildi. Mr. Tompkins dünyanın her yanında kitabevlerinin popüler bilim raflarında 50'den çok yıldır sürekli bulunarak genç (belki daha gösterişli) rakiplerinin gelip gidişini gözlüyor. O şimdi, memnun okuyucu kuşaklarına yirmi birinci yüzyıl fiziğine giden yolu göstermeye yöneliyor.

Çeviren: Celal Kapkın - 210 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-503-110-6; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 2000
Özgün Dili: İngilizce

 

Evren'in Evrimi ve Yıldızların Oluşumu
Yazar WILLIAM J. KAUFMANN Çevirmen MURAT ALEV
Evren'in Evrimi ve Yıldızların Oluşumu kitabında astrofizikçi William J. Kaufmann III çağdaş bilimin en gizemli oluşumlarına ışık tutuyor.

Yıldızların yaşam ve evrimi, kara deliklerin doğasını ve özelliklerini her okurun anlayabileceği yalın bir dille açıklıyor. İyi yazılmış bir roman ancak bu kadar zevkle ve kolay okunabilir.
 

 

MADDE VE IŞIK

Yazarı: LOIS DE BROGLIE
Çeviren: NUSRET KÜRKÇÜOĞLU
Hazırlayan:

Yayınevi: MEB
Yayın Yeri:
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1953

Dili: Türkçe
Özellikler:
Cildi: Karton Kapaklı
Durum: İkinci El
Kondisyon: (Temiz)


Açıklama:-ÇAĞDAŞ FİZİK ÜZERİNE UMUMİ AÇIKLAMALAR
-MADDE VE ELEKTRİK
-IŞIK VE RADYASYONLAR
-DALGA MEKANİĞİ
-KUANTUMLAR FİZİĞİ ÜZERİNE FELSEFİ İNCELEMLER
-MUHTELİF FELSEFİ İNCELEMELER

240 SAYFA 24*16,5 CM MEB BİLİM ESERLERİ DİZİSİ

YAZAR:LOUIS DE BROGLIE
ÇEVİREN:NUSRET KÜRKÇÜOĞLU
 

İÇİNDEKİLER

Önsöz

1

I- Çağdaş fizik üzerine umumi açıklamalar:

 

Çağdaş fizikteki ilerlemeler

1

Modern fizikte madde ve ışık

19

Kuvantumlar ve dalga mekaniği

30

II- Madde ve elektrik:

 

Dalga ve zerre kavramları üzerine bazı düşünceler

36

İki cins elektrik hakkında düşünceler

45

Elektronun gelişmesi

57

Elektromağnetik teorinin bugünkü hali

78

III- Işık ve radyasyonlar:

 

Optiğin tarihine bir bakış

94

Işık teorisinde eski yollar ve yeni ufuklar

101

Fiziğin müteakip sentezlerine bir misal: Işık teorileri

113

IV- Dalga mekaniği:

 

Elektronun dalgasal tabiatı

129

Dalga mekaniği ve tefsirleri

143

Elektrikli zerrelerin potansiyel engelleri arasından geçişi

152

İzafiyet ve kuvantumlar

162

V- Kuvantumlar fiziği üzerine felsefi incelemeler:

 

Modern fizikle süreklilik ve ferdiyet

172

Determinizm buhranı

190

Kuvantik mekaniğin getirdiği yeni fikirler

200

Yeni fizikte imkanların hemzaman temsili

213

VI- Muhtelif felsefi incelemeler:

 

Fizikte realite ve idealizasyon

223

Emile Meyerson'un hatırasına

230

Makine ve düşünce

235

 

Önsöz

Dostum Andre George'un nazik ısrarına mukavemet edemiyerek bu kitapta, çağdaş fiziğe, onun umumi ve felsefi cephelerine ait bazı incelemeleri topladım. Bu incelemelerden her biri, yalnız başına bağımsız bir bütün teşkil eder ve ayrı olarak okunabilir. Bu yüzden, önleyemediğim bazı tekrarları okuyucu mazur görmelidir: Gerçekten, birçok defalar, mesela basit cisimlerin tasnifi, fotoelektrik tesirin tetkiki, ışık kuvantumları teorisinin veya dalga mekaniğinin ortaya çıkması gibi, çağdaş fiziğin büyük ve temelli merhalelerini birçok kereler tekrar etmeğe mecbur kaldım, zira konu biraz teknik olduğundan, bunları herkesin bildiğini farzedemedim. Fakat, her ne kadar bazı açıklamalar bu etüdlerde birkaç kere tekrarlanıyorsa da, her defada farklı bir noktadan bakmağa gayret ettim ve ehemmiyetlerini daha iyi anlatmak için, kuvantumlar fiziğinin temel meselelerinin çeşitli cephelerini, birbiri ardınca aydınlatmağa çalıştım.

Bu incelemeleri okuyacak ve mukayese edecek olan okuyucu, bunların birbirlerini tamamladıklarını ve birbirlerine girdiklerini görecektir; bu muazzam çağdaş fizik binasının ne muhteşem ve göz kamaştırıcı bir eser olduğunu hissedecektir. Laboratuar fizikçilerinin bize ifşa etmeğe muvaffak oldukları fevkalade rakik ve müthiş sayıda denel vakıaları tefsir için teoricilerin inkişaf ettirdikleri şayanı takdir ve şayanı hayret tasavvurları temaşa ederken, fizikçilerin metodlarının ve fikirlerinin bu son senelerde ne kadar tekamül etmiş, ne kadar incelmiş olduğu, bugünkü halde, daha evvelki devirler alimlerinin biraz saf realizminden, biraz basit görücü mekanizminden ne kadar uzak bulunduğumuzu da öğrenecektir. Maddenin sonsuz yapısına indikçe, günlük tecrübemiz esnasında zekamız tarafından imal edilen tasavvurların, bilhassa zaman ve mekan tasavvurlarının, girdiğimiz yeni alemleri tasvir etmemize müsaade etmekte ne kadar aciz olduklarının farkına varırız. Atom altı eşelerle tatbik edilebilmeleri için adeta tasavvurlarımızın çevreleri, böyle ifade etmek caizse, tedrici surette silinmelidir. Elemanter varlıklar mekan ve zaman içinde, adeta kendileri için yapılmış bir elbise içinde gibi yüzerler; karşılıklı tesir esrarlı proseslerinde ferdiyet zayıflar; eski fizikçiler için o kadar aziz olan determinizm bile, boyun eğmeğe mecburdur. Ve ilmin büyük kitabı hiçbir zaman sonuna ermediğinden, birçok başka sürprizler bizi beklemektedir: mesela en küçük böcekten bin milyar kere daha küçük<olmasına rağmen, yine kendine göre bir alem olan atom çekirdeğinin sinesinde ne esrar saklı olduğunu kim biliyor?

En iyi kurulmuş prensipler ve en iyi desteklenmiş hükümlerin otuz kırk senede yıkılmaları bize, ilimlerin ilerlemesine umumi felsefi hükümleri dayandırmağa çalışırken ne kadar ihtiyatlı olmak icap et tiğini göstermektedir, zira bu iş, daima hareketli bir arazi üzerine inşaat yapmak demektir. Bilmediğimiz şeyler toplamının bildiğimiz şeyler toplamından ne kadar daha fazla olduğunun farkına varılınca, pek çabuk hüküm vermekten çekinilir. Bununla beraber, kuvantik fizikteki ilerlemelerin, birçok meselelerde bize yeni ufuklar açtıklarına ve felsefi doktrinlerin gelecekteki gidişinin her halde, er geç bunların tesirini hissedeceklerine işaret etmek yasak değildir. Keza bu arada M.Bohr gibi salahiyet sahibi bir fizikçinin kuvantik fizikteki "ehemmiyetsizliklerin" ve "tamamlayıcı cephelerin" her halde bir gün biyoloji teorilerinde bir yer alacağını düşündüğüne işaret etmek de yasak değildir: Eğer jenetisyenlere [genetikçilere] göre, hayat ve ırsiyetin bütün kudretlerinin, boyutları hemen hemen atomlarınki mertebesinde olan elemanlarda, ve belki de bu elemanların parçacıklarında, muhteva buldukları düşünülürse, M.Bohr'un fikri o kadar şaşırtıcı görünmez, zira bu taktirde hayat ve madde arasındaki esrarlı irtibat o derecede küçük sahalarda vuku bulur ki, kuvantik tasavvurların oralarda işe karışmaları icap eder. Fakat buna benzer meselelerin derin incelenmesi zamanı her halde henüz gelmemiştir ve bunlar üzerinde düşünmeği felsefeci okuyucularımıza bırakıyoruz.

Bu önsözü sona erdirirken, bütün zamanlar boyunca ilmi mütefekkirleri meşgul etmiş olan bir mesele hakkında iki söz söylemek isterim: İlmin değeri meselesi, yani ilmi araştırmayı sevmemizin ve takdir etmemizin sebeplerinin ne olabileceği meselesi . Birçok kimseler ilmi, tatbikatı sebebiyle takdir ederler; her günkü hayatımıza getirdiği birçok faydaları, hayatımızı koruma ve kısmen de uzama bakımından emrimize amade kıldıkları kudretli vasıtaları zikrederler; onun sayesinde adeta sonsuz ilerlemelerle dolu bir geleceğin önümüze açılması ümidini izhar ederler. Bu fikirde biraz ihtiyatlı olmak lazımdır. İlmin bütün tatbikatı hayırlı değildir ve inkişafının, insanlığın hakiki ilerlemesini temin etmesine yarıyacağı kati değildir, zira bu ilerleme her halde, hayatımızın maddi şartlarının yükseltilmesinden çok daha fazla, insanlığın fikri ve ahlaki yükselmesine bağlıdır. Bununla beraber ilmin tatbikatının, her günkü hayatımızın bazı taraflarını tatlılaştırmış ve güzelleştirmiş olduğu katidir ve bu tatbikat, onu hak etmesini bilirsek, bu hayırlı işe devam edebilir. O halde ilmi tatbikatı için, insan hayatına getirdiği teselliler ve rahatlıklar için sevmek meşrudur, fakat unutmamak lazımdır ki, insan hayatı buna rağmen, bizzat tabiatı icabı, kararsız ve sefil kalacaktır. Fakat zannımıza göre, ilmi gayreti, temsil ettiği şeyin değerini takdir ederek sevmek bakımından, başka bir sebep de bulunabilir. Gerçekten, bütün büyük şeyler gibi, bu gayret fikri sahada tam değerini kazanır; ilmi zekanın büyük bir eseri olduğu için sevmek lazımdır.

Prensip bakımından, bu izahlar hesap ihtiva etmemektedirler. Elektromagnetik teorinin bugünkü hali ve elektronun dalgasal tabiatı hakkındakiler istisna teşkil ederler: bunlar, kitabın kalan kısmı hiçbir mahzur arzetmeksizin atlanabilirler.

 

Atom Çekirdeği

L.Rosenfeld
(L'éxploration du noyau atomique) [Paris, 1952]
Çev. Prof.Celal Saraç
Milli Eğitim Bakanlığı Yay.
Fransız Bilim Eserleri Serisi 5,
İstanbul, Milli Eğitim Basımevi 1962.

Önsöz (C. Saraç)
3
Müellifin Önsözü (L.Rosenfeld)
5
BİRİNCİ KONFERANS: Atom ve Molekül
7
Eski çağda atom bilgisi, XIX uncu asırda atom bilgisi, Elektrik atomu
 
İKİNCİ KONFERANS: Radyoaktiflik ve Atom Modeli
22
Radyoaktiflik, Atom çekirdeği, Radyoaktif izotoplar ve atom numarası
 
ÜÇÜNCÜ KONFERANS: Atom Çekirdeklerinin Bileşenleri
34
İzotoplar ve Kütle Sayısı, Alfa parçacıklarının hasıl ettikleri sun'i değişmeler,
 
Nötronun Keşfi, Çekideğin yapısı, İzotopların biribirinden ayrılması
 
 DÖRDÜNCÜ KONFERANS: Çekirdek reaksiyonları ve çekirdek modeli
47
Protonlarla hasıl edilen reaksiyonlar, Sun'i radyoaktiflik, Nötronlarda hasıl edilen reaksiyonlar, Bohr'un çekirdek modeli
 
BEŞİNCİ KONFERANS: Çok ağır çekideklerin fisyonu
65
Transuranyenler, Uranyum'un fisyon olayının keşfi, Fisyon mekanizması, Tali nötronlar
 
ALTINCI KONFERANS: Atom bombasının gerçekleştirilmesi
84
Maddenin ortaya konması, Tabii karışımdan U235'in ayrılması, Plutonyum istihsali, Atom bombası
 
AÇIKLAYICI NOTLAR (C.Saraç tarafından eklenmiştir)
101-131
(Alfa ışınları, Amper, Ampere, Anderson, Angström, Arrhnius, Aston, Atom, Avogadro, Becquerel, Berilyum, Beta ışınları, Blackett, Bohr, Bothe Walter, Broglie, Brown, Cavendish, Clausius, Chadwick, Cockroft, Coulomb, Crookes, Curie, Dalton, Demokrit, Desintegration, Diffuzyon, Döteryum, Döton, Einstein, Elektron, Elektron-volt, Erg, Faraday, Fermi, Fiatlux, Fisagor, Fisyon, Flüoresans, Grafit, Hahn, Heisenberg, Helmholtz, Helyon, Hertz, Hızlandırıcılar, İyon, İzafiyet teorisi, İzotop, Joliot, Joliot-Curie, Katod ışınları, Kozmik Işınlar, Kuanta, Lawrence, Lukres, Maxwell, Meitner, Mendeleieff, Mikron, Millikan, Molekül, Molekül-gram, Moseley, Nier, Nötron, Ortalama ömür - Periyod veya Yarı ömür, Parmenides, Perin, Periyofik Sınıflama, Polonyum, Plutonyum, Postulat, Positif Işınlar, Pozğitron, Proton, Prout, Radyum, Radon, Radyoaktif emanasyonlar, Reaktör, Röntgen, Rutherford, Soddy, Thomson, Thoryumm, Transmütsyon, Uranyum, Urey, Valans, Volta
 
Elementlerin periyodik sistemi
132
Elementlerin alfabetik listesi
133-134
Olayların kronolojik listesi
135
İçindekiler
136
 

 

İÇİNDEKİLER

Müellifin Önsözü (s.5-6)

Bu küçük kitap, 1945 Eylülü'nde Utrecht Üniversitesi'nin bütün fakültelerine mensup öğrencilerin analayabileceği bir seviyede hazırlanarak verilmiş konferanslar esas tutulmak suretiyle meydana getirilmiştir. İlk beş konferansın metni, bazı küçük ilaveler ve tadilatlarla, hemen aynen alınmıştır; altıncı konferans ise, Prof. H.D.Smyth'in bilhassa İkinci Dünya Savaşı esnasında - Birleşik Amerika'da - yapılmış araştırmalarla ilgili olarak yayınlanmış mükemmel Raporu (1) sayesinde tesbit edebildiğimiz yeni bilgiler ve bazı ince teferruat göz önünde tutularak tamamen değiştirilmiştir. Buna mukabil savaş sonundan beri yayınlanmış veya keşfedilmiş yeni vakaları içine alarak metni yenilemek ve bugün daha sıhhatle bilinen bazı sayı verilerini değiştirmek hususundaki arzuya mukavemet ettim. Kolayca elde edilebilecek olan bütün bu teferruat - sanırım ki - metne başkaca bir önem sağlamayacak, belki üslup ve seviye vahdetini zedeliyecekti.

Benim her şeyden önce yapmak istediğim şey, bu konunun mütehassısı olmayanlara atom çekirdeği ile ilgili araştırmalarda fizikçilere kılavuzluk etmiş olan temal kavramlar hakkında mümkün olduğu kadar açık bir fikir vermektir. Bununla beraber, atom bombasının tahakkukunu mümkün kılmış olan olayların anlaşılması için bilinmesi kesin zaruret olan noktalar dışına çıkmaklığım lazımdı. Mesela kuanta teorisinden, bu meselenin gelişmesinde oynadığı temel rolun gerektirdiği ölçüde bahsedilmiş değildir.

Muhakemelerin özünü daha iyi belirtmek için, tam doğru sayıları zikretmekten mümkün olduğu kadar kaçındım; bunları mütehassıslara hitap eden büyük eserlerde bulmak daima mümkündür. Ümid ederim ki bu tarz  hareketim, Fizik hakkında kaba tahmin ve takdirle yetinip iş gören, sıhhati meşkuk bir bilim olduğu sanısını uyandırmaz. Pratikte bizzat mütehassısı da, bir fizik problemini çözmeye başlarken, mesele hakkında umumi bir görüşe sahip olmak maksadıyla daima böyle yaklaşık hesapları kullanır; daha dakik ölçmeler veya kesin hesaplar yapmak demek olan çetin işe sonradan girişir. L.Rosenfeld.  

(1)Bu rapor, Aomic Energy for Military Purposes (Princeton University Pres) başlığı altında, bir kitap halinde yayınlanmıştır. Fransızcaya da tercüme edilmiştir.

Önsöz'den [Çevirenin]

İşte Türkçe tercümesini sunduğumuz bu küçük kitap, bu yeni çağın eşiğinde, atoma ve atom çekirdeğine ait bilgileri vermektedir. Müellifi Prof. L.Rosenfeld, bu konuda tam yetki sahibi değerli bir bilgindir. Hollandalı dinleyicilere hitabedecek şekilde hazırlanmış olan eser, sonra, müellifin nezareti altına, doğrudan doğruya Fransızca olarak Kemann'ın çekhur "Actualités Scientifiques et Industrielles" koleksiyonunda yayımlanmıştır. Müellif, Nobel Fizik Mükafatı hamili Heisenbrg tarafından da övülen ve referans olarak gösterilmeğe değer mahiyette sayılan "Nuclear Forces" - Amsterdam North Holland publ. Comp.1948 - adlı eserin de sahibidir.

Prof. L. Rosenfeld, büyük bir İngiliz bilim ocağı sayılan Manchester Üniversitesi'nde hoca olarak benimseyip bu eseriyle de yaymak istediği yeni sosyal düzenle ilgili görüşlere sahiptir. Kitabın son bölümünde dört sahife kadar bir yer işgal eden ve esas konu ile doğrudan doğruya ilgili bulunmayan bu görüşleri aksettiren kısmın tercümesini zaruri telakki etmedik. Bu, özet olarak, atom enerjisinden tahrip vasıtaları imalinde faydalanılmasını da men edecek kudrette, milletlerarası yeni bir sosyal sistem kurulması teklifinden ibarettir.

Eserin sonunda bazı terimleri açıklayıcı ve metin boyunca adlaı geçen bilgilerin ihtisas ve araştırma sahalarını belirtici notlar ilave ettik ve bunları alfabetik sıraya göre tertipledik. Ayrıca en muteber yayınlardan faydalanarak (1) Atom ve Çekirdek Fiziği'nin yarım asırlık tarihi boyunca geçirmiş olduğu gelişme merhalelerini gösterir bir kronolojik liste tanzim ve ilave ettik. Bu suretle, okuyucularımıza küçük bir hizmette bulunabilmişsek kendimizi bahtiyar sayacağız. Ankara, Şubat 1959. Celal Saraç. 

(1)Les inventeurs célèbres (Sciences physiques et applications), 1959; Werner Heisenberg, La physique du noyau atomique (Fransızca tercümesi), 1954; D.Holliday, Introduction à la physique nucléaire, 1957; G.Cahen ve P.Treille, Précis d'énergie nucléaire, 1958; Louis de Broglie, Physique et Microphysique, 1947. 

 

Meditasyon

Bu rehber kitap, güngeçtikçe önem kazanan meditasyon konusuna kapsamlı bir giriş sunmaktadır. Meditasyon öğretmeni Bill Anderton, geleneksel yaklaşımları ve meditasyon teknikleri aracılığıyla, meditasyon dünyasına girmenize yardımcı olacak bilgiler sunmaktadır.
* Meditasyon nedir ve uyguladığınızda neler olur?
* Uygulama nasıl olmalı, yapılması ve yapılmaması gereken önemli noktalar.
* Rahatlama teknikleri ve olumlu düşünme sistemini nasıl kullanacaksınız?
* Zihinsel, bedensel ve ruhsal yaratıcılığınızı meditasyon nasıl arttırır.
* Her zaman uygulanabilecek meditasyon teknikleri.
Bill Anderton uzun yıllardır meditasyon konusunda çalışmalarda bulunmaktadır. Şu an, Gloucester'daki Pilgrims Merkezinde rahatlama teknikleri ve meditasyon dersleri veriyor.

Yazar: Bill Anderton
Yayınevi: Gün Yayıncılık
Sayfa sayısı: 126
ISBN: 9758447076
Basım tarihi: İstanbul / 2000 - Ocak

Buda ve Öğretisi

"Buda'nın öğretisinin eskimeden her zaman taze kalacak yanı Buda'nın sözlerinden, işlerinden daha çok gerçekleştirdiği aydınlanma yaşantısının eğitimidir. Gözünü, kulağını açmayı, kendini yanılgılardan kurtarıp dünyayı gerçekçi bir biçimde görüp değerlendirmeyi, gerçekçi koşullar içinde mutlu olmanın yolunu yöntemini aramayı öneren, kendin kendine ışık ol, kendi dışında hiçbir şeyde, hiç kimsede ya da güçte sığınak arama, kendine gerçeği ışık yap diyen bir öğretinin bu yönüyle eskimesi, çağın gerisinde kalması söz konusu olamaz."

Yazar: İlhan Güngören
Yayınevi: Yol Yayınları
Sayfa sayısı: 256
ISBN: 975-7569-02-X
Basım tarihi: Aralık 1997
 

Aydınlanmaya Giden Yol

"Aydınlanmaya Giden Yol" günümüzde meditasyon üzerine yazılmış en kapsamlı kitaplardan birisi olarak kabul edilmektedir. Doğu ve Batı'da meditasyon uygulamasını, aydınlanmayı içselliğe dönüştürmüş bilgelerin yaşam deneyimlerinin, öğretilerinin yer aldığı bu kitap bir tür kılavuz kitap niteliğindedir.

Tükendi.

Yazar: Ramm Das
Yayınevi: Okyanus Yayıncılık
Sayfa sayısı: 256
ISBN: 975-7200-26-3
Basım tarihi: Nisan 1998

Meditasyon

Meditasyon, insanın ruhsal gelişiminde son derece etkin bir araç olarak kullanılabileceği bir yöntemdir. Kökü çok eskilere dayanan bu yöntem hemen her kültürde varlığını sürdürmektedir. Başlangıçta Doğu'ya has bir yöntem olan meditasyonu günümüzde milyonlarca Amerikalı ve Avrupalı stresten, saplantılardan kurtulmak ve içsel huzura kavuşmak için her gün uygulamaktadır. Günümüzde bilim adamları da meditasyonun fiziksel ve zihinsel sağlığa büyük katkıları olduğu konusunda aynı fikirdedirler. Ancak, hepsinden önemlisi, meditasyon, insanın akıl ve mantık yoluyla sırrına ulaşamadığı evrensel gerçeklere derin bir sezgi ve farklı bir algılama yoluyla ulaşmasını sağlayan en etkili yoldur. Ruhsal gelişmede sezgisel bilginin rolü çok önemlidir. Meditasyon sürecinde zihne ilham dolar, sezgisel bilgi akmaya başlar ve kişi üstün bir bilinç haline ulaşarak öz benliğiyle ilişki kurabilir. Bu kitap, Doğu ve Batı'da uygulanan meditasyon konusunda açık ve kolayca uygulanabilecek, çabuk sonuç alınabilecek bilgiler vermektedir. Sadece tek bir ekole bağlı kalmadan, değişik meditasyon yöntemlerini incelemekte ve bunların denenerek en uygun olanın seçilmesini öğütlemektedir. Meditasyonun size neler kazandırabileceğini deneyerek siz de göreceksiniz.

Yazar: James Hewitt
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Rezan Süer
Sayfa sayısı: 167
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1998

Alan - Evrenin Gizli Gücü
Lynne McTaggart

Arka Kapak

Modern bilim, insanoğlunu maalesef geriye çekti. Denklemlerini normale dönüştürmeye çalışırken yaptıkları şey, aslında Tanrı'yı denklemlerinden çıkarmak.

Bir devrimin eşiğinde durmaktayız ki bu yaklaşan devrim Einstein'ın izafiyet teorisi kadar etkileyici olacak. Bilimin sınırlarında sürekli yeni fikirler ortaya çıkmakta. Ortaya çıkarılan gerçeklerin, dinin her zaman belirlemiş olduğu gerçekler olduğunu görüyoruz: insanoğlu sadece et ve kemik yığını olmaktan çok daha fazlasına sahip. Yeni bilim, bilim adamlarının yüzyıllardır kafasını yoran sorulara cevap vermeye başladı. En derinden baktığımızda, bu yeni bilim, mucizeler bilimi.

Gelmekte olan bilimsel devrim her yönden düalizmin bitmekte olduğunu haber vermekte. Bilim ilk kez Tanrı'nın varlığını kanıtlıyor-o yüksek kolektif bilincin oralarda bir yerlerde olduğunu ispat ederek. Artık bilimin gerçekleri ve dinin gerçekleri ayrılmak zorunda değil. Bu dünya için birleşmiş tek görüş vardır.

Bilimsel düşüncedeki bu devrim ayrıca bize iyimserlik aşılamakta. Biz yirminci yüzyıl düşünme sistemimizle, özellikle de bilim tarafında bize dayatılan fikirlerle bu iyimser bakıştan uzak kalmıştık. Biz yalnız bir gezegende, zavallı hayatlarını yaşayan, izole olmuş varlıklar değiliz. Her zaman daha büyük bir bütünün parçalarıyız. Hiçbir şey birbirinden ayrılamaz.

Evrenin derinlerinde her şeyin bir kaydı vardır ve bu her şeyin birbiriyle olan ilişkisini mümkün kılar.

İnsan bilincinin inanılmaz güçleri vardır, hem kendilerini, hem dünyayı şifalandırabilirler-bir bakıma her şey istediğimiz şekilde oluşur.


Yazar:Lynne McTaggart

Sayfa Sayısı: 336
Baskı Yılı: 2007
Dili: Türkçe
Yayınevi: Boutique
 

Evrenbilim ve Tanrı Kavramı Abdullah Rıza Ergüven
Berfin Yayınları / Araştırma - İnceleme Dizisi


Yeni bir evren kuramı doğru mu? Verilen örnekler, nesnel kanıtlar kuramsal açıklamalar bunu gösteriyor. Şöyle diyor Ergüven:
"... Uzayda her yana yaygın, görünmeyen enerji özdekleri vardır. Bunlar, evrenin özdek yitimini karşılar, zamanla bilinen özdeğe dönüşür. Evrensel boyutta sürekli bir özdek oluşumu vardır. Özdeğin nereden geldiğini sormaya gerek yok artık!...!
(Arka Kapak'tan)

Türkçe
200 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13 x 19 cm
ISBN : 9779757354933
2000
200 s., 1. Basım

 


Tarih Boyunca Gök Nesneleri UFO
Abdullah Rıza Ergüven

Berfin Yayınları;
İstanbul, 1998, 1. baskı, 13.5 x 19.5 cm., 104 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 975735452X


XX. Yüzyılda da ülkemizde söylence aşamasına ulaşarak tüm yeryüzünde, her düzeyde insanın ilgisini çeken UFO (Unidentified Flying Object) , bizde UD (Uçan Daireler'i; bundan önceki araştırma, incelemelerinde olduğu gibi, Abdullah Rıza Ergüven, Tarih Boyunca Gök Nesneleri yapıtında inceleyip sergilemeye çalışıyor. Şöyle diyor Ergüven:

'... Kimi araştırıcılar UFO'ların Proxima Centauri (4,3 ışıkyılı) , Barnard Yıldızı (5,9) , Sirius (8,6) , Epsilon Eridani (10,7) ya da Tau Ceti (11,8) 'den geldiklerini söylüyor. Onlar çok uzaklardan geliyorlarsa, bizden çok daha ileri uygarlıkları var demektir! Öyleyse neden konuşmayıp kaçıyorlar? ' (Güneşe Açılmak,1978)

Bir uyanmışız

Evrensel Kentler yöremiz çevresinde

Barnard yıldızına doğru

Her şey yerli yerince

Yıllarca düşündüğümüz

Düşlerden önce

Bir gün onlarla (başka gezegenlerin yaratıklarıyla) karşılaşına tüm dinler, inanç birlikleri temelinden yıkılacak! Düşler, düşlemler, tanrı sayıklamaları silinip gidecek! .. İnsan insanlığını bulacak o zaman işte! .. Tarih Boyunca Gök Nesneleri'ni ilgiyle okuyacağınızı ümit ediyoruz.

(Arka Kapak)


Eş-Zamanlılık

İç ve dış dünyalar arasında bir köprü kurulabileceği ve eş-zamanlılığın da bir başlangıç noktası olabileceği fikri bu kitabın ana savıdır; çünkü eş-zamanlılık şu ana kadar gerçeklik diye kabul ettiğimiz her şeyin dokusunda adeta bir kusur gibi zaten vardır. Bizim için eş-zamanlılık, geleneksel zaman ve doğanın derin izlerini taşıyan, nedensellik (causality) ve nedensellik ile ilgili kavramların ötesinde bir bakış açısı, iç ve dış kainatlar arasında askıda duran bir ayna, tüm şeyleri birbirine bağlayan bir dans görevi görür. Eş-zamanlılığı başlangıç noktası alırsak, eş-zamanlılık madde ve zihin, fizik ve ruh dünyaları arasında gerilmiş bir köprünün inşasını mümkün kılar.

Yazar: F. David Peat
Yayınevi: İnsan Yayınları
Çevirmen: İsmail Boz
Sayfa sayısı: 192
ISBN: 975574164-X
Basım tarihi: İstanbul / 1996 - Mart

 

Müzik İnsan ve Evren Arasındaki Köprü
Orjinal isim: MusicSufi İnayat Khan
Arıtan Yayınevi / Bilgelik Kitapları Dizisi


Müzik, insanı önce kendisiyle, sonra da diğer insanlar ve evren ile bütünleştiren en etkili araç ya da en kısa yoldur.

Varedilen herşey "ol" emri, yani bir ses ile yaratılmıştır. Bu nedenle hepsinin özünde ritm ve ton, yani müzik vardır.

Gerçek müziğin farkına varan ve onun ardındaki sırrı çözebilenler, bütün evren ile aynı frekansta titreşir ve herşeyle anlaşıp, konuşabilirler.

Müzik, bize hoş ve eğlenceli bir zaman geçirme aracı gibi gözükse de, asıl önemi, insanı canlı tutan ve vücudunda kesintisizce akan bir özellik taşımasıdır.
(Arka Kapak)

Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
168 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789757582175
1994
168 s., 1. Basım

Yayına Hazırlayan : Aydın Arıtan
Sunuş : Aydın Arıtan
Düzenleme : Aydın Arıtan
Çeviri : Kaan H. Ökten, Tuğrul Ökten

 

KOZMİK OYUN

Kozmik Oyun
İnsan Şuurunun Yeniden Keşfi
Stanislav Grof

Ege Meta Yayınları
Çeviren: Levent Kartal - 279 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-8519-03-4; Boyut: 14cm x 21cm; Baskı Tarihi: 2000
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: The Cosmic Game

Sunuş

Teşekkür

1. Giriş

2. Kozmos, Şuur Ve Ruh

3. Kozmik Yaratıcı İlke

4. Yaratılış Süreci

5. Kozmik Kaynakla Yeniden Birleşme Yolları

6. İyilik Ve Kötülük Sorunu

7. Doğum, Seks Ve Ölüm: Kozmik Bağlantı

8. Karma Ve Reenkarnasyon Gizemi

9. Kim Olduğunu Bilme Tabusu

10.Kozmik Oyunu Oynamak

11. Kutsal Ve Dünyevı

Bibliyografya

SUNUŞ

Varlığın ve varoluşun gayesi ve temel dinamikleri; evreni yöneten ilke ve yasalar tüm çağlar boyu pek çok filozofların ve bilim adamlarının sorguladığı ve araştırdığı bir konu olmuştur. Bu, hepimiz için geçerlidir; hepimiz hayatımızın çeşitli dönemlerinde hayatın anlamı ve amacı hakkında sorular sormuş, yanıtlarını araştırmışızdır.

Bu konu elbette günümüzde de sorgulanmakta ve hemen her daldan bilim adamları maddenin, canlılığın ve varoluşun doğasını açıklayabilmek için araştırmalarını sürdürmektedirler.

Kitabın teşekkür kısmında da göreceğiniz gibi, günümüzün ileri düzeyli ve kariyer sahibi pek çok bilim adamı yaptıkları araştırmalarla bilimin sınırlarını oldukça genişletmişler ve elde ettikleri sonuçları herkesin anlayabileceği bir dile indirgeyerek bizlerle paylaşmışlardır.

Elinizdeki kitap, Dr. Stanislav Grof'un 40 yıllık araştırmalarından elde ettiği sonuçların bir özetidir. Grof bu kitabında, olağandışı şuur halleriyle ilgili olarak yaptığı araştırmalarından elde ettiği bilgilerle, insanların ezelden beridir varlığın ve evrenin doğası hakkında sorduğu en temel soruların yanıtlarını aramaktadır. Bu bağlamda evrenin oluşumu, kozmostaki düzen, form ve anlamın kaynağı, maddi dünyanın yapısı ve işleyiş ilkeleri, insan varlığının kozmostaki yeri, varlığın birliği ve şuurun kapsamı gibi konuları ele almakta, bunları modern bilimsel araştırmalar ve çağlar boyu insanları etkilemiş ruhsal öğretilerle karşılaştırmaktadır.

Grof, olağan dışı şuur halleriyle ilgilenmeye 1950'lerde, anavatanı Çekoslovakya'nın başkenti Prag'da bulunan Psikiyatrik Araştırmalar Enstitüsü'nde LSD'nin klinik kullanımını incelediği sırada başlamıştı. Bu çalışmalar esnasında hem tedavi açısından hem de insan şuurunun ve şuurdışının keşfi konusunda çok önemli başarılar elde etti. 1960'da Maryland Psikiyatrik Araştırmalar Merkezi'nden bir teklif alarak ABD'ye taşındı. Buradaki araştırmalarında her biri en az beş saat süren binin üzerindeki LSD seansını kişisel olarak yönettikten ve meslektaşları tarafından yönetilmiş bulunan iki binden fazla seansın kayıtlarını inceledikten sonra kesinlikle olağan dışı bir şeylerin olduğu kanısına vardı. Grof, Beyond the Brain (Beynin Ötesinde) adlı kitabında çalışmalarıyla ilgili şunları ifade ediyor: "Yıllar süren kavramsal mücadele ve çatışmalardan sonra, LSD araştırmalarından çıkan verilerin; psikoloji, psikiyatri, tıp ve belki genel olarak bilimin günümüzde geçerli olan paradigmalarında hızla etkin bir yeniden düzenlemeye gidilmesinin gerekliliğine işaret etmekte olduğu sonucuna vardım. Şu anda, evren, gerçekliğin yapısı ve özellikle insan ırkı hakkında günümüzde geçerli olan anlayışların yapay, yanlış ve eksik olduğu konusunda çok az kuşkum var."

Grof, şuurun kişiliğin alışılmış sınırlarını aştığı deneyimlerden oluşan olağandışı fenomenleri tanımlamak için transpersonel (aşkın kişilik ya da kişilik ötesi) terimini benimsedi ve 1960'ların sonlarında, içlerinde psikolog ve eğitimci Abraham Maslow'un da bulunduğu, kendisiyle aynı düşüncede olan profesyonellerle birlikte, transpersonel psikoloji adını verdikleri yeni bir psikoloji ekolü kurdular.

Grof, daha sonra olağandışı şuur durumlarının herhangi bir kimyasal madde olmaksızın da elde edilebileceğini keşfetti ve eşi Christina Grof ile birlikte holotropik terapi adını verdikleri bir teknik geliştirdiler. Bugün hem Amerika'da hem de dünyanın çeşitli yerlerinde bu yöntemi başarılı biçimde uygulamakta ve pek çok insanın problemlerine yardımcı olurken, kendi varlıklarının derinliğini keşfetmelerine de vesile olmaktadırlar.

Dr. Stanislav Grof'u ve çalışmalarını ilk kez okurlarımıza tanıtmaktan dolayı çok mutluyuz.

Ege Meta Yayınları

 

GİRİŞ

Yaşayabileceğimiz en güzel deneyim gizemli olandır... Bu duyguya yabancı olan, durup da hayretler içerisine düşmeyen ve hayranlıktan mest olmayan ölmüş sayılır.

-Albert Einstein

Görüşünüzdeki doğal berraklığı yeniden kazanmak için içinizdeki ışığı kullanın

-Lao-tzu

 

Bu kitap insanların ezelden beri varoluş hakkında sorduğu en temel sorularla ilgilidir. Evrenimiz nasıl oluştu? Yaşadığımız dünya cansız, atıl ve reaktif maddeyi içeren bazı mekanik süreçlerin basit bir ürünü müdür? Kozmosun yaratılışında ve evriminde yüce bir kozmik zekanın varlığı söz konusu mudur? Maddi gerçeklik yalnızca doğa yasalarıyla açıklanabilir mi, yoksa bu açıklamaları ortadan kaldıran güçler ve ilkeler var mıdır?
Zaman ve uzayın sınırlılığı ile ebediyet ve sınırsızlık ikilemini nasıl bağdaştıracağız? Evrendeki düzen, form ve anlamın kaynağı nedir? Yaşamla madde, şuurla beyin arasındaki ilişki nedir? Bu kitapta inceleyeceğimiz konuların birçoğu da günlük yaşamımızla oldukça ilgilidir. İyi ile kötü arasındaki çatışmayı, karma ve reenkarnasyon gizemini ve insan yaşamının anlamı sorununu nasıl yorumlayacağız?
Bu sorular psikiyatrik uygulamalar ve psikolojik araştırmalarda pek sorulmaz. Buna rağmen bu konular psikiyatri yaşamımda üzerinde çalıştığım insanların çoğunun zihninde kendiliğinden ve ısrarla belirmiştir. Bunların nedeni ise kırk yıllık profesyonel yaşantım sırasında odaklandığım araştırma alanıyla ilgilidir: olağan dışı şuur hallerinin araştırılması.

Konuya ilgim 1956'da Çekoslovakya'daki Prag Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünde beklenmedik bir şekilde başladı. Tıp Fakültesinden mezun olduktan birkaç ay sonra psikiyatri bölümündeki bir LSD deneyi için gönüllü oldum. Bu deneyim bireysel ve profesyonel yaşantımı derinden etkiledi ve kendimi şuur araştırmalarına bir yaşam boyu adamam için ilham kaynağı oldu.

Her ne kadar tüm olağan dışı şuur halleriyle ilgilensem de en özgün deneyimleri, psikodelik (şuur değiştirici madde) araştırmalarında, kendiliğinden ortaya çıkan psikospiritüel krize girmiş insanlarla yaptığım tedavi çalışmalarında ve eşim Christina'yla geliştirdiğim holotropik nefes çalışmasında yaşadım. Olağan dışı şuur halleri, psikodelik terapisinde kimyasal yollarla elde edilir; ani olarak ortaya çıkan ruhsal fenomenlerde bilinmeyen nedenlerden ötürü gündelik yaşamda belirir; holotropik nefes çalışmasındaysa hızlı solunum, uyarıcı müzik ve belirli bazı beden hareketlerinin birlikte kullanımıyla gerçekleşir. Kitapta bu üç alandan da bahsedeceğim; çünki tamamıyla aynı olmasa da üçünden de elde edilen içgörüler benzerdir.

 

ŞUUR ARAŞTIRMASI VE DAİMİ FELSEFE

Daha önceki kitaplarımda duygusal ve psikosomatik rahatsızlıkların anlaşılmasında ve psikoterapide olağan dışı şuur hallerinin sistemli olarak çalışılmasının öneminden bahsetmiştim (Grof 1985, 1992). Bu kitabın odak noktası ise daha geniş ve geneldir: çalışmalar sırasında ortaya çıkan sıradışı felsefi, metafizik ve ruhsal içgörüleri inceler. Bu araştırmada elde edilen deneyim ve gözlemler gerçekliğin gündelik farkındalığımızdan kaçan önemli yönlerini ve boyutlarını açığa çıkarmıştır.

Bu deneyimler ve ifade ettikleri varoluş gerçeklikleri çağlar boyunca Vedanta, Hinayana ve Mahayana Budizmi, Tao'culuk, Tasavvuf, Gnostisizm, Hristiyan mistisizmi, Kabala ve diğer birçok ruhsal öğreti çerçevesinde anlatılmıştır. Çalışmalarımda elde ettiğim sonuçlar ve modern şuur araştırmaları bu kadim öğretileri onaylamakta ve desteklemektedir. Bu nedenle bunlar, maddeci bilimin insan ve gerçekliğin doğası ile şuur hakkındaki temel varsayımlarıyla oldukça ters düşmektedir. Bu araştırmalar, şuurun beynin bir ürünü olmayıp aksine varoluşun temel ilkesi olduğunu ve fenomenal dünyada önemli bir rol oynadığını açıkça ifade eder.

Bu araştırma insan ruhu (psyche) hakkındaki görüşlerimizi de kökten değiştirir. En temelde hepimizin tüm varoluşla bir olduğunu ve kozmik yaratıcı ilkeyle özdeş olduğumuzu gösterir. Bu sonuç her ne kadar modern teknoloji toplumlarının dünya görüşleriyle ciddi şekilde ters düşse de dünyadaki büyük ruhsal ve mistik geleneklerin gerçeklik görüşüyle uyuşmaktadır. Anglo-Amerikan yazar ve filozof Aldous Huxley buna "daimi felsefe" (perennial philosophy) demiştir (Huxley 1945).

Modern şuur araştırmaları daimi felsefenin temel ilkelerini destekleyecek türden önemli veriler elde etmiştir. Bu araştırmalar tüm kozmosun temelinde amaçlı bir tasarım bulunduğunu ve tüm varoluşun yüce bir zekayla kaplı olduğunu göstermiştir. Bu yeni keşiflerin ışığında ruhsallık insan yaşamındaki önemli ve haklı bir çaba olarak kabul edilmiştir, çünki ruhsallık insan ruhunun ve nesnelerin evrensel planının önemli bir boyutunu yansıtır. Geçmişin mistik gelenekleri ve manevi felsefeleri, genellikle önemsenmemiş hatta "akıldışı" ve "bilimdışı" olmakla suçlanmıştır. Bu, haksız, adaletsiz ve bilgisizlik sonucu varılan bir yargıdır. Büyük manevi sistemlerin çoğu insan ruhunun ve şuurun yüzyıllar süren derinlemesine araştırılmasının ürünüdür ve birçok açıdan bilimsel araştırmayı andırırlar.

Bu sistemler, felsefelerine kaynaklık eden ruhsal deneyimleri meydana getirebilmek için ayrıntılı talimatlar verirler. Genellikle birçok yüzyılı aşan süre içerisinde bu deneyimlerden sistemli olarak veriler toplamış ve ortak görüş birliğinin onayına sunmuşlardır. Bunlar herhangi bir bilimsel çalışmada geçerli ve güvenilir bilgi elde etmenin gerekli aşamalarıdır (Smith 1976; Wilber 1997). Çeşitli daimi felsefe okullarına ait iddiaların modern şuur araştırmalarından elde edilen verilerle desteklenebilir olması oldukça heyecan vericidir.

Bu modern onayı olası kılan benlik araştırmaları -bu kitapta anlatıldığı şekliyle- eski ruhsal çalışmalar kadar bireysel özveri ve teslimiyet gerektirmez. Modern yaşamın karmaşasına hapsolmuş Batılılar için daha kolay ve uygulanabilirdirler. Psikodeliklerin yaygın bir şekilde rehbersiz olarak deneyimlenmesi bu maddelerin kullanımını tehlikeye atmış ve birçok idari ve kanuni kısıtlamalarla yasaklanmıştır. Ancak holotropik nefes çalışması bu kitapta anlatılan içgörülerin geçerliliğini görmek isteyen herkes için olası bir yöntemdir. Dünyanın her yerinde düzenlediğimiz seminerlerdeki deneyimlerimiz ve eğitim programını tamamlayıp holotropik nefes çalışmasını uygulatan yüzlerce insandan aldığımız bilgiler bu kitapta anlattıklarımın tekrarlanabilir olduğunu göstermiştir.

 

HOLOTROPİK ŞUUR HALLERİ

Çalışmalarımdaki ruhsal ve felsefi içgörülere geçmeden önce olağan dışı şuur halleri terimiyle neyi kastettiğimi açıklamak istiyorum. Asıl ilgi alanım insan ruhu ve gerçekliğin doğası hakkında yararlı bilgi sağlayan verilere odaklanmaktır; özellikle de varoluşun ruhsal boyutlarının çeşitli yönlerini açığa çıkaranlara. Ayrıca bu deneyimlerin tedavi edici, dönüştürücü ve evrimsel olanaklarından bahsetmek istiyorum. Bu nedenle olağan dışı şuur halleri terimi çok geneldir, çünki bu açıdan bakıldığında ilginç ya da ilgili olmayan birçok şeyi de içerir.

Şuur çeşitli patolojik süreçler sayesinde çarpıcı şekilde değişebilir: serebral travmalar, zehirlenmeler, enfeksiyonlar ya da beyindeki dejeneratif ve dolaşımla ilgili süreçlerle. Bu koşullar olağan dışı şuur halleri sınıfına sokulabilecek çarpıcı zihinsel değişimlere yol açabilir. Ancak bu koşullar "geçici hezeyan" ya da "organik psikoz" haline neden olur ki bunlar klinik olarak önemli olsalar da konumuzla ilgisi yoktur. Hezeyan halinden muzdarip insanlar genellikle uyum zorluğu çeker. Kim ve nerede olduklarını, hangi ay ya da yılda olduğumuzu bilemeyecek kadar kafaları karışmış olabilir. Genellikle akli fonksiyonlarda karışıklık gösterirler ve yaşadıkları deneyimleri hatırlamazlar.

Bu nedenle tartışmamızı, olağan dışı şuur hallerinin çağdaş psikiyatride belli bir terimi olmayan önemli ve geniş bir alt grubuna daraltacağım. Diğerlerinden ayrılması ve özel bir kategoriye yerleştirilmesi gerektiğine inandığım için bu şuur hallerine holotropik (Grof, 1992) diyeceğim. Bu bileşik kelime "bütünlüğe yönlenmiş" ya da "bütünlüğe giden" anlamına gelir (Yunanca holos = bütün, ve trepein = bir şeye doğru ya da bir şey yönünde ilerlemek). Bu terimin tam anlamı ve kullanımındaki geçerlilik nedeni kitapta daha sonra açığa çıkacaktır. Terim gündelik şuurumuzda tam ve bütün halde olmadığımızı ima eder; parçalanmış durumdayız ve kendimizi gerçekte olduğumuzun yalnızca ufak bir kısmı sanıyoruz.

Holotropik haller şuurdaki belli bir dönüşümle ayırt edilir. Bu dönüşüm, tüm duyulardaki algı değişiklikleri, yoğun ve sıradışı duygular ve düşünce süreçlerindeki derin farklılaşmalarla kendini gösterir. Genellikle yoğun psikosomatik belirtiler ve olağan dışı davranışlar da bunlara eşlik eder. Şuur nitelik olarak derin ve kökten bir şekilde değişir, ancak hezeyan halindekinin aksine fazlaca bozulmaz. Holotropik hallerde varoluşun diğer boyutlarına giriş yaparız. Bu boyutlar yoğun ve sarsıcı olabilir. Ancak şuurumuzu kaybetmeyiz ve gündelik gerçeklikle bağımızı koparmayız. Birbirinden çok farklı iki gerçekliği aynı anda yaşarız.

Duyusal algılamadaki sıra dışı değişiklikler holotropik hallerin önemli ve ayırt edici özelliğidir. Gözler açıkken çevredeki şekil ve renklerde yoğun değişiklikler deneyimleriz. Gözlerimizi kapadığımızda kişisel geçmişimiz ve kolektif şuur dışından gelen imgelerle dolabiliriz. Ayrıca doğanın, evrenin ve mitolojik gerçekliklerin çeşitli yönlerini betimleyen vizyonlar görebiliriz. Buna diğer duyuları da içeren birçok deneyim eşlik edebilir: çeşitli sesler, fiziksel duygular, kokular ve tatlar.

Holotropik hallerdeki duygular gündelik deneyimlerimizin oldukça ötesine geçen geniş bir yelpazeyi kapsar. Bunlar kendinden geçirici neşe, cennetsi mutluluk ve "tüm anlayışların ötesindeki huzur" gibi olumlu duygular olabileceği gibi yoğun korku, kızgınlık, ümitsizlik ve suçluluk gibi acı verici duygular da olabilir. Bu acı verici deneyimler bazı büyük dinlerin cehennem işkencesi tanımlarına benzetilebilir. Bu hallere eşlik eden fiziksel duygular da benzer şekildedir. Deneyimin içeriğine göre sağlıkta ve fizyolojik işlevlerde mükemmellik, oldukça yoğun orgazmik cinsel duygular yaşanabileceği gibi; ıstırap verici ağrı, basınç, mide bulantısı ve boğulma hisleri gibi aşırı gerginlik verici durumlar da deneyimlenebilir.

Holotropik hallerin özellikle ilginç yönlerinden biri de düşünce süreçleri üzerindeki etkisidir. Zihin bozulmamıştır, ancak gündelik işleyişinden oldukça farklı bir şekilde faaliyet gösterir. Her ne kadar sıradan konular hakkında karar verirken bu halimize güvenemeyebilirsek de çeşitli konular hakkında fevkalade yeni bilgilerle dolabiliriz. Kişisel geçmişimiz, şuurdışı dürtülerimiz, duygusal sorunlarımız ve diğer insanlarla yaşadığımız sorunlarla ilgili yoğun psikolojik içgörüler kazanabiliriz. Ayrıca aldığımız eğitimin ve aklımızın sınırlarını aşan, doğanın ve evrenin çeşitli yönleriyle ilgili sıra dışı ilhamlar alabiliriz. Holotropik hallerde ortaya çıkan en önemli içgörüler felsefi, metafizik ve ruhsal konularla ilgilidir. İşte bu içgörülerin keşfi, bu kitabın ana konusudur.

 

HOLOTROPİK HALLERDE ORTAYA ÇIKAN FELSEFI ve RUHSAL İÇGÖRÜLER

Holotropik şuur hallerinin içeriği genellikle felsefi ve mistiktir. Bu anlarda psikospiritüel ölüm ve doğum deneyimleri yaşayabiliriz ya da diğer insanlar, doğa, evren ve Tanrı'yla kendimizi bir hissedebiliriz. Başka enkarnasyonlardan kalma anıları hatırlayabilir, güçlü arşetipik varlıklarla karşılaşabilir, bedensiz varlıklarla iletişim kurabilir ve sayısız mitolojik gerçekliği ziyaret edebiliriz. Bu geniş deneyim yelpazesi beden dışı deneyimleri de içerebilir. Bu durumda bedensiz şuur optik algılamasını sürdürür ve bedeninin yakınında ya da uzağında çeşitli mekanlardaki olayları farklı açı ve uzaklıklardan gözlemleyebilir.

Holotropik deneyimler, kadim ve otantik (aboriginal) teknikler -kutsal teknikler- yoluyla da meydana getirilebilir. Bu teknikler sırasında çeşitli davul, zil ve gonklar çalınabilir, ilahiler söylenebilir, ritmik danslar ile solunum ve meditasyon yöntemleri ya da bunların çeşitli bileşkeleri kullanılabilir. Ayrıca toplumdan ve duyusal uyaranlardan soyutlanma, besin ve uyku orucu, terleme, hatta bedendeki kanın boşaltılması, güçlü müshillerin kullanımı ve acı çekme gibi şiddetli fiziksel müdahaleleri bile içerebilir. Kutsal tekniklerin özellikle etkili yöntemlerinden biri de şuur değiştirici bitki ve maddelerin ayinsel (ritual) kullanımı olmuştur.

Bu şuur değiştirici teknikler insanlığın manevi ve ayinsel geçmişinde önemli bir rol oynamıştır. Holotropik hallerin oluşturulması, şamanizm, geçiş törenleri ve yerli kültürlerin diğer ayinlerindeki odak noktasıdır. Bu haller ayrıca dünyanın çeşitli bölgelerinde ve özellikle de Akdeniz bölgesinde ortaya çıkan kadim ölüm ve yeniden doğum ayinlerinin ana unsuru olmuştur. Holotropik deneyimler yaygın dinlerin bazı mistik kolları için de aynı önemi taşımıştır. Bu ezoterik gelenekler, holotropik deneyimleri yaşatacak çeşitli manevi teknikler geliştirmiştir. Bunların arasında yoga, meditasyon ve konsantrasyon teknikleri, toplu ilahi söyleme, sema, derviş uygulamaları, Hristiyan hesiastizmi ya da "İsa duası" ve diğer birçoğu gelir.

Modern zamanlarda şuur değiştirici tekniklerin yelpazesi oldukça genişlemiştir. Bu yelpazedeki klinik yaklaşımlar arasında şuur değiştirici bitkilerden elde edilen saf alkaloidler ya da sentetik psikodelikler ile hipnoz, temel (primal) terapi, rebirthing (yeniden doğum) ve holotropik nefes çalışması gibi etkin psikoterapi teknikleri vardır.

Holotropik hallerin meydana getirilmesinde en yaygın laboratuvar yöntemi duyusal uyaranlardan soyutlanma olmuştur. Bu yöntem duyusal uyaranların çeşitli derecelerde azaltımına dayanır. İyi bilinen diğer yöntemlerden biri de biyofidbektir (biofeedback). Bu yöntemde kişinin beyin dalgalarındaki değişimlerle ilgili bilgiler belli şuur hallerine götüren bir rehber olarak kullanılır ve çeşitli akustik ve optik uyaranlarla beyin dalgalarının yönlendirilmesi için birçok özel elektronik aletlerden yararlanılır.

Holotropik hallerin herhangi bir neden olmadan ve genellikle de insanların iradeleri dışında çeşitli yoğunluk ve sürelerde kendiliğinden de ortaya çıkabileceğini vurgulamak gerekir. Modern psikiyatri mistik ve manevi hallerle psikotik vakaları ayırmadığı için bu halleri deneyimleyenlere genellikle hasta teşhisi konur, hastaneye kaldırılır ve ağır ilaç tedavisine maruz bırakılır. Eşim Christina ve bana göre bu hallerin çoğu aslında psikospiritüel krizler ya da ani olarak ortaya çıkan ruhsal fenomenlerdir (spiritual emergencies). Eğer bu krize giren insanlar gerektiği gibi anlaşılır ve deneyimli insanlar tarafından desteklenirlerse bu türden olaylar psikosomatik iyileşme, manevi açılım, olumlu kişilik dönüşümü ve şuur evrimiyle sonuçlanır (Grof and Grof 1990).

 

KADİM BİLGELİK ve MODERN BİLİM

Az önce gördüğümüz gibi holotropik deneyimler birçok topluluğun törensel, manevi ve kültürel yaşamını şekillendirmiş birçok işlemin ortak paydasıdır. Bu deneyimler evrenin ve varoluşun ruhsal yapısını tanımlayan kozmoloji, mitoloji ve felsefeler ile dini geleneklerin ana kaynağı olmuştur. Onlar, şamanizm ve yerli kabilelerinin kutsal törenlerinden yaygın dinlere kadar tüm öğretileri içine alan manevi hayatın anlaşılması için anahtardır. Ancak en önemlisi yaratıcı olanaklarımızı tam olarak fark etmemizi sağlayacak zengin ve doyum verici bir yaşam stratejisi için gerekli, paha biçilmez derecede değerli ve gerçekçi talimatlar sunar. İşte bu nedenle Batılı bilim adamları maddeci önyargılarından kurtulup holotropik halleri önyargısız sistemli araştırmaya tabi tutmalıdır.

Yukarıda belirtilen holotropik şuur hallerinin tüm çeşitleriyle yakından ilgilendim ve çoğunda da kişisel deneyimlerim oldu. Ancak daha önce de söylediğim gibi profesyonel yaşamımın çoğu psikodelik terapisi, holotropik nefes çalışması ve ani olarak ortaya çıkan ruhsal fenomenlerin incelenmesiyle geçti. Bu üç durumda gözlemlenen deneyimleri harekete geçiren şey farklı olsa da deneyimlerin içeriği ile ifade ettikleri manevi ve felsefi içgörüler benzerdir.

Profesyonel yaşamım boyunca LSD, psilosibin, meskalin, dipropil-triptamin (DPT) ve metil-dioksi-amfetamin (MDA) gibi maddelerle dört binin üzerindeki psikodelik terapisini bizzat yönettim ve çalışma arkadaşlarımın yönettiği iki binin üzerinde terapiye katıldım. Bu terapilerin büyük bir çoğunluğu depresyon, psikonevroz, psikosomatik rahatsızlıklar, alkolizm ve narkotik ilaç bağımlılığı gibi duygusal ve psikosomatik rahatsızlıktan muzdarip psikiyatri hastalarıydı.

Diğer büyük bir grubu ise çoğu ölümcül olan kanser hastaları oluşturuyordu. Bu çalışmada amaç yalnızca duygusal gerginliği ve hastalığın yol açtığı fiziksel acıyı ortadan kaldırmak değil, aynı zamanda hastalara ölüm korkularını yenmeleri için mistik hallere ulaşmalarını sağlamak, ölüme karşı tavırlarını değiştirmek ve ölüm deneyimlerini dönüştürmekti. Geri kalan denekler psikiyatrist, psikolog, danışman, rahip, sanatçı ve çeşitli branşlardan bilim adamları gibi normal fakat değişik bir anlayış ve içgörü arayan psikodelik terapisi gönüllüleriydi.

Holotropik solunum seansları, profesyonellerin uzun süren eğitimi ve toplumun genelini temsil eden insanlarla yapılan çalışmalar çerçevesinde gerçekleşti. Uzun yıllar eşim Christina'yla çoğunluğu gruplar halinde ve istisnai olarak bireysel olan otuz binin üzerinde holotropik seans yönettik. Psikodelikler ve holotropik nefes çalışmasının yanı sıra aniden psikospiritüel krize giren birçok insanla da çalıştım. Bu ise kişisel ve profesyonel yaşamımda kendiliğinden gerçekleşti ve sistemli çalışma gerektiren özel projeler değildi.

Bu kitabı yazarken şuur araştırmaları alanındaki kırk yıllık çalışmalarımdan topladığım kayıtları da kullandım. Bu kayıtların özellikle temel ontolojik ve kozmolojik sorularla ilgili deneyim ve gözlemleri açıklayan kısımlarına yoğunlaştım. Bu holotropik kayıtların ortaya koyduğu sonuçlar, maddeci bilimin insan ve evrenin doğası hakkında formüle ettiği ve Batılı endüstrileşmiş medeniyetin resmi ideolojisi olan anlayışa karşı mantıksal olarak tutarlı bir alternatifti.

Holotropik haller yaşayıp bununla etkin bir şekilde bütünleşen kimseler "nesnel gerçekliğin" bağımsız sapmalarını temsil eden gerçek dışı dünya görüşleri geliştirmiyor. Onlar üstün kozmik zeka tarafından yaratılmış ve sarmalanmış bir evren vizyonunun çeşitli yönlerini keşfediyorlar. Bu canlı evren, son tahlilde, kendi ruhları ya da şuurlarıyla bir ve aynıdır. Bu içgörüler, tarih boyunca dünyanın çeşitli bölgelerinde, genellikle de birbirinden bağımsız olarak, sürekli ortaya çıkan gerçeklik anlayışına oldukça benzerlik gösterir. Bu anlayış maddi gerçeklik deneyimlerini holotropik şuur hallerinde kazandıkları içgörülerle bütünleme fırsatını bulan tüm insanlarca paylaşılmıştır.

Bu bulgu, Batılı ve endüstrileşmiş toplumlarda çeşitli holotropik deneyimler yaşayıp da bunu yaygın kültürün inanç sistemleriyle bütünleştirememiş insanlar için sevindiricidir. Zıtlıkları nedeniyle bu insanların çoğu akli dengelerini sorgulamış ya da danışmak için gittikleri veya iradeleri dışında götürüldükleri zihin sağlığı uzmanları tarafından sorgulanmıştır. Holotropik hal araştırmaları bu insanları destekler ve çağdaş psikiyatrinin eksik yönlerini açığa çıkarır. Bu araştırmalar insan ve gerçeğin doğasıyla ilgili anlayışımızın acil olarak ve radikal biçimde gözden geçirilmesi gerekliliğini vurgular.
Modern bilimin çeşitli dallarındaki devrim yaratıcı gelişmeler eskimiş maddeci dünya görüşünün büyüsünü bozdukça kendimizin, doğanın ve evrenin daha kapsamlı bir anlayışının hatlarını görmeye başlıyoruz. Varoluşun doğası hakkında ortaya çıkmakta olan bu alternatif, bilimi ve ruhsallığı bütünleştirerek kadim geleneklerin önemli öğelerini teknolojik dünyamıza sunacaktır. Şu anda bile birbirinden bağımsız devrimci teorilerden ve böyle bir görüşün belirsiz hatlarından çok daha fazlasına sahibiz. Ervin Laszlo modern bilimin çeşitli dallarındaki en önemli teorik gelişmelerin parlak bir sentezini zaten yapmıştır (Laszlo 1993). Ken Wilber gerçekliğin böylesine bütüncül bir anlayışı için gerekli felsefi temelleri sağlayan disiplinlerarası sıradışı çerçeveyi formüle etmiştir (Wilber 1995, 1996, 1997).

Evren hakkındaki bu yeni görüş tamamlandığında, bilim öncesi gerçeklik anlayışına bir geri dönüş değil, geçmişle şimdi arasında köprü kuran yaratıcı bir sentez olacaktır. Modern bilimin tüm başarılarını elinde bulunduran ve Batı medeniyetine kaybettiği manevi değerleri yeniden sunan bir dünya görüşü bireysel ve kolektif yaşamlarımızda oldukça etkili olabilir. Şuna yürekten inanıyorum ki, bu kitapta incelenen holotropik hallerden elde edilen deneyimler ve gözlemler, acıyla doğmakta olan bu heyecan verici yeni gerçeklik görüşünün ayrılmaz bir parçası olacaktır.

 


HAARP Kıyamet Teknolojisi Aydoğan Vatandaş
Timaş Yayınları / Yaşadığımız Dünya Dizisi


17 Ağustos 1999'da yaşanan Gölcük depremi sonrasında birbirinden ilginç senaryolar ortaya atıldı. Bunlardan en ilginci ise ABD ordusu tarafından Alaska'da konuşlandırılan HAARP projesiyle ilgiliydi.

Deprem olaylarından ani iklim değişikliklerine kadar birçok felakete sebep olabilecek bu proje nasıl gerçekleştirildi?


Projenin amaçları ve etkileri nelerdir? Gölcük depremi suni bir deprem olabilir mi? Daha önce suni deprem deneyleri yapıldı mı? Elinizdeki kitap, bu akılalmaz projeyle ilgili iddia ve soruların cevaplarını arıyor.
(Arka Kapak)

HAARP
Bu harfler, ABD'nin en gizli askeri projelerinden biri olan "High Frequency Active Auroral Research Program" isminin baş harfleri.. Adından görüldüğü gibi yüksek frekansla ilgili bir program bu..
Bu konuyu gündeme getirmemizin nedeni, son zamanlarda bazı kişilerin İnternet aracılığı ile HAARP projesini, Yıldız Savaşları filmleri senaryosu türünden senaryolarla Körfez depremini bağlayıp, birbirlerine iletmeye başlamaları.. Hayal gücü oldukça yüksek bir milletiz.. Kendimiz uydurup, sonra da kendimiz inanıyoruz.. "Fısıltı gazetesi" akıl almaz bir hızla yalan yanlış her şeyi yayıyor.. Bu nedenle konuyla ilgili doğruları bilmekte yarar var..
(Kitabın İçinden)

Türkçe
139 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9799753625516
2009
139 s., 1. Basım: Nisan 2000, 2. Basım: Mayıs 2000, 3. Basım

 

Agharta

Elektromanyetik Savaş Başladı

Aydoğan Vatandaş
Timaş Yayınları / Yaşadığımız Dünya Dizisi

Körfez Savaşı'ndan sonra Amerikalı askerler, teknolojinin bir bombanın hangi binaya isabet edeceğini saptamakla kalmayıp, binanın hangi penceresinden gireceğini seçmelerine de yardımcı olduğunu söyleyerek övünüyorlardı.

11 Eylül 2001 tarihinde ABD, kendi ürettiği teknolojiyle vuruldu. Yaklaşan teknolojinin etkileri daha da büyük olacak. ABD eski Savunma Bakanı William Cohen'in 28 Nisan 1997 yılında yaptığı konuşma, işte bu yeni teknolojiyi ve beraberinde getireceği olası tehlikeleri haber veriyordu...

"Diğerleri (teröristler) elektromanyetik dalgaların kullanımıyla çalışan, iklimleri değiştirip, volkanları tetikleyebilen ekolojik silahlarla ilgileniyorlar. Yani, diğer uluslar üzerine öfkelerini kusabilecekleri yolları bulma noktasında iş başında olan bir sürü becerikli beyin var. Bu gerçektir ve bu yüzden çabalarımızı artırmamız gerekiyor."

Yaklaşan tehlikenin ayak seslerini siz de duyuyor musunuz?..
(Arka Kapak)

Türkçe
186 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9799753626209
2008
197 s., 2. Basım

Kapak Tasarımı : Kenan Özcan
Editör : Emine Eroğlu

 

 

      


Kıyamet Silahı - HAARP


Jerry Smith

Çeviri: Selim Yeniçeri

· Koridor Yayıncılık
· Basım Tarihi : 10 - 2007
· ISBN : 9789944-983-96

Alaska'daki HAARP projesi, şimdiye dek ABD hükümeti tarafından ele alınmış en tartışmalı projedir. Bu fütürist teknoloji, bir süper ısın silahından dünya çapında bir zihin kontrol aracına kadar çok çeşitli amaçlarla kullanılabilir. Çok çeşitli bilimsel ve askeri uygulama olasılıkları sunan HAARP, tüm gezegen çapında bir kalkan oluşturmaktan dünyanın derinliklerini araştırmaya kadar çok yönlü avantajlar sağlayabilir. Jerry Smith, bize HAARP projesinin tarihini anlatıyor ve nasıl korkunç bir yıkım aracı olarak kullanılabileceğini açıklıyor. Smith, gizli bir askeri projeyi ve ardında yatan komplo ağlarını gözler önüne sererken, okuru giderek derinleşen ve derinleştikçe daha da ürkütücü hale gelen komplo teorilerinin içine sürüklüyor. Kitabın sonuna gelindiğinde, Smith, HAARP'ın bilimin kontrolden çıktığını gösteren en önemli kanıt olduğu konusunda okuru kesinlikle ikna ediyor. Bu, şimdiye dek yaratılmış en tehlikeli araç olabilir. Bu kitap, bir bilimkurgu hikayesini değil, gerçekte var olan bir teknolojiyi anlatıyor! Yıldız Savaşlan'na hazırlanın! 17 Ağustos 1999'da yaşanan Gölcük depremi sonrasında enteresan senaryolar ortaya atılmıştı. Bunlardan en dikkat çekeni ise ABD tarafından Alaska'da hayata geçirilen HAARP projesiyle ilgiliydi. Acaba bu 'kıyamet silahı suni depremler de yaratabilir miydi?

 

Varlık ve Öz

Thomas Aquinas
Çeviren : Oğuz Özügül
Say Yayınları, 2007
ISBN 975-7814-32-6

1225-1274 yılları arasında yaşamış ünlü Hıristiyan filozof Thomas Aquinas’ın felsefesi önemli ölçüde Aristoteles’in Metafizik’ine dayanır. Ortaçağ Hıristiyan felsefesinin doruk noktasını oluşturan Aquinas, metafizikle teoloji, akılla inanç arasında ayrım yapar. Ona göre inancın ve aklın işlevleri farklıdır; buna rağmen akıl inanca bağlıdır.

Varlık ve Öz, Aquinas’ın metafizik üzerine görüşlerini derlediği temel bir eserdir. “Öz” ve “varolan” sözcükleriyle neyin tanımlandığı, özün değişik nesnelerde nasıl bulunduğu ve mantıksal kavramlar olan cins, tür ve fark karşısındaki yerleri ele alınır. Varolanın anlamından özün anlamına doğru ilerlenen metinde, cinsin, türün ve farkın doğada maddeye, biçime ve birleşik-olana niçin uygun düştüğünün nedenini ortaya koyar; özün tözler, özgülükler, birleşik ve yalın tözler karşısındaki durumunun nasıl olduğunu ve mantıksal genel kavramların nasıl oluştuğunu açıklar.

Felsefe tarihinde önemli bir yeri olan bu kitap, Latince, Almanca ve Türkçe olarak ilk kez yayımlanıyor.
(Arka kapak)
 

Kuantum Boşluğu ve Tanrı'nın zihnini arayış

Yazar : Zeynep Camat
Kategori : Bilim/Felsefe

İçinde yaşadığımız Dünya'yı, Güneş'i, yıldızları ve galaksileri bir araya toplayıp kozmik bir çöplüğe atarsanız ne olur, geriye ne kalır? Hiçlik kavramı 2000 yıldan fazla bir süredir düşünürleri ve bilim adamlarını meşgul ediyor. Modern bilim tarfından kuantum boşluğu olarak adlandırılan hiçlik, maddeyi meydana getiren atomların, insan zihninin ve farklı boyutların sırlarını çözmemize ve Tanrı'nın zihnini okuyabilmemize yardım ediyor. Kuantum boşluğu her şeyin altında yatan yaratıcı bir doluluk olabilir mi, evren nereden geliyor, yaşamın tümü bir yazılım olabilir mi, insanın düşünce ve hatıraları beyninde mi yoksa boşlukta mı depolanıyor ve boşluğun enerjisinden faydalanarak uzay yolculukları yapmak mümkün mü gibi sorulara verilecek cevapların tümü hiçliğin derinliklerinde yatıyor.


İnsandaki Güç Merkezleri Şakralar - C.W. Leadbeater

Yazarı: C.W. Leadbeater
Çeviren: Yavuz Keskin
Hazırlayan:

Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1988

SAYFA:109
Dili: Türkçe

 

PARAPSİKOLOJİ DERSLERİ

Orjinal ad:
Kitabın Yazarı: Paul Krafchik
Yazar: Paul Krafchik
Kapak tip: Karton
Sayfa sayısı:
Baskı Durumu: YOK
Yayınevi : Ruh ve Madde Yayınları

SUNUŞ

Asırlardır gelişen bilim ve teknik sadece maddesel dünyayı ele geçirmeye çalıştı. Dünya insanının zihni devamlı olarak dış madde aleminin uygulama ve etkilerini araştırmakla yetindi. Buna karşılık içsel deneyenlerden sürekli kaçtı. Fakat, özellikle son 50 yıl içinde, bilimin bu tek yönlü gidişinin kısırlığı anlaşıldı ve dış dünyadan insanın içine doğru dönmenin zamanının gelmiş olduğu görüldü. Ancak bu yeni anlayışla yapılan DDA (Duyular Dışı Algılama) ve psikokinezi araştırma ve deneyleri, evrende FKB (Fizik - Kimya -Biyolojij'nin ortaya koyduğundan başka prensip ve kanunların da varlığını göstermiştir.
Dış dünyadan gelen bilgilerin algılanmasında beş duyumuzun yegane araç olduğu fikrine hepimiz alışmışızdır. Gerçekten de günlük yaşam için bu doğrudur. Ama bazı koşullarda bunun doğru (daha doğrusu yeterli) olmadığını görüyoruz. Çünkü bazı algılamalarımızı beş duyumuzdan başka bir duyumuzla yaptığımız da olur zaman zaman. Son yıllarda bilim, uzun süredir kuşkulandığımız bir yeteneğin varlığını ortaya çıkarmış ve kanıtlamış bulunuyor: Altıncı Duyumuz.
Evet, dış dünyayı algılarken zaman zaman, bilerek ya da bilmeyerek bilinen beş duyumuzdan farklı bir duyumuzu da kullanıyoruz. Hatta bazıları bu duyusunu o kadar kontrol altında bulunduruyor ki, onu istediği zaman, istediği amaçlarla kullanabiliyor. İşte herhangi bir organ vasıtasıyla çalışmayan, bilinen duyulardan farklı bir duyu kullanarak insanın dış dünyayı algılama yeteneğine duyular dışı idrak (algılama), yani kısaca DDA denir. Halk arasında, beş duyu ötesindeki bu algılamanın her türlüsüne, 'Altıncı Duyu' demek adet olmuştur.
Dr. Joseph B. Rhine'ın ESP (DDA) terimini ortaya koyduğu günden beri insanlar böyle 'DDA' diye bir şeyin olup olmadığını
merak etmektedirler. Prof. Rhine, 1930'lardan beri Amerika'nın Duke Üniversitesi'nde parapsikoloji okutmuştur. Bu parapsikoloji sözcüğü de, yine onun, 'babası' olarak kabul edilen Rhine'ın bulduğu bir terimdir. Parapsikoloji, klasik psikolojinin sınırları ötesini deki fenomenleri etüt eden bir araştırma dalıdır. California'daki J.F. Kennedy Üniversitesi'nin Parapsikoloji Bölümü'nün tanımına göre, "parapsikoloji, canlılar ile bunların çevresi arasındaki belirli etkilerin bilimsel olarak incelenmesidir."
DDA, yukarıdan da anlaşılacağı gibi, insanın beş duyumu dışındaki algılamalarını ifade eden bir kısaltma olmaktadır. Eskiden beri bilindiği ve bu alanda yapılan çalışmalardan anlaşıldığı gibi, hemen herkesin beş duyumunun dışında bir altıncısı, hatta bazılarında bir yedincisi ve daha fazlası bulunmaktadır. Böyle bir yeteneğin ve ilave bir duyumun varlığından çok az kimsenin haberi vardır. Bunların içinde de çok az bir kısmı bu 'ek yeteneği' kullanabilme yararına sahiptir. DDA'nın tabiatında hem kendiliğindenlik, hem de beklenmediklik vardır. Bu bakımdan her istenilen an, (öteki FKB deneyleri gibi) laboratuarda tekrarlanamaz. Bizim henüz bilgimizin ötesinde kalan şartlar gerçekleştiği zaman, bir DDA fenomeni ortaya çıkıverir ve bu tarzda ortaya çıkan bir olgunun kontrolü da hehüz her zaman elimizde olmamaktadır.
Farkında olsak da, olmasak da, doğuştan getirdiğimiz DDA'mız bizlerde olduğu kadar hayvanlarda, (belki de değişik bir biçimde) bitkilerde de bulunmaktadır. Beş duyumuzdan ayrı bir olgu olduğunu belirtmek amacıyla genellikle halk arasında 'altıncı duyu' olarak bilinen DDA'larımız bir ya da birden fazla olduğu gibi, aynı zamanda doğal bir melekemiz (ya da melekelerimiz)dir. Bu konudaki öğretim noksanlığından dolayı beş duyunun ötesindeki algılamaların tümüne birden 'altıncı duyu' demek, halk arasında yaygın bir alışkanlıktır. Bu kitapta, DDA'larımızdan on tanesi tanıtılmaya çalışılmakta olup, görüleceği gibi her biri (başka bir tanesiyle ya da normal beş duyumumuzla ilintili olsa bile) aslında ayrı ayrı özellikleri olan melekelerimizdir ve parapsikoloji ve psikoloji bilimlerinin araştırma dallarıdır. Günümüzün modern bilimi parapsikolojik olaylara bir açıklama getirememektedir. Bakış açısı ve olaylara yaklaşım zihniyeti değişmedikçe de, bunu başaracağını sanmıyoruz. Eski bildiklerimizle açıklayamadıklarımızı inkar ya da dudak büküp geçmek zaten bilimselliğe ters düşen bir tutum örneği olmaktadır. Bu bakımdan, dünyanın pek çok ülkesinde duyular dışı idraklerimizle ilgili olarak araştırmalar sürdüren ve lisans üstü eğitim sunan pek çok üniversitenin parapsikoloji bölümü - kürsüsü bulunmaktadır. Bu bilim yuvalarında modern bilimin en son gelişmelerinin ortaya çıkardığı çok hassas cihazlarla DDA'larla ilgili olguların ölçümleri yapılmakta ve bunların hangi kanunlara göre ortaya çıkmakta olduğu anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bu tür araştırmalara parapsikoloji içinde 'psikotronik' çalışmalar denilmektedir. Bu şekilde içimizdeki uzaya açılan kapı aralanmış bulunmaktadır. Bu aralanan kapının ötesinde, özellikle uygulamalı deneysel spiritüalizmin asırlardan beri ortaya koymaya çalıştığı konular 'parapsikoloji' isimli yeni bir müspet bilim dalı tarafından adeta kanıtlanmaktadır. İşte bu çalışmaların ışığıyla aydınlanan DDA'mızın on adedi bu kitapta öz olarak anlatılmakta ve uygulama yaparak bu yeteneklerini geliştirmek isteyenlere pratik teknikler verilmektedir. Yani konu tamamen deneyseldir. İnanç konusu değil, kişilerin inanmalarına göre var olan, ortaya çıkan bir olgu değildir.
O halde, FKB gibi tüm üniversitelerde niçin okutulmuyor ve yaygın olarak rahatlıkla kabul edilmiyor, gibi bir soru gelebilir akıllara. Yani modern bilim DDA'ya karşı nasıl bir tavırlanma içindedir? Parapsikoloji, bilimin bir parçasıdır. Bilimin başka dallarının temsilcilerinin parapsikolojinin geçerliliği ve araştırma alanına giren olguların gerçekliği konusunda duraksama ve kararsızlıkları olabilir. Bu tutum aslında tüm bilim dallan arasında geçerlidir. Örneğin, bazı kimyagerler, yine bazı tıp otoritelerinin belirli ilaçların yeterlilik derecesiyle ilgili olarak ortaya koydukları konusunda kuşkulu oldukları gibi, aynı olay karşısında uzay kaşiflerinin görüşleriyle su altı kaşiflerinin görüşleri birbirinden farklı olabilmektedir. Bazılarının düşündüklerinin aksine bilim, 'bilgi' değildir. Hans Hoizer' in de belirttiği gibi, bilim sadece tanınmış ve güvenilir araçlarla bilginin toplanmasıdır. Bununla birlikte bu araçlar (vasıtalar) zamanla değişebilir. Geçmişin güvenilir bir aracı zamanımızda ya da ileride bu geçerliliğini yitirmiş olabilir. Bunun tersi de mümkün: Geçmişte kullanılmayan vasıtalar ve yöntemler bu gün kulunun alanına girebilir. "Öğrenilmesi gereken, bilinmeye değer her şey öğrenilmiştir ve bilinmektedir." deyip de, bilimi yerinden oynamaz, şekli değişmez bir duvar gibi kabul ederek, bu duvara yaslanıp kalmada rahatlığı bulmak, belki de gerçekçiliğe en ters düşen tavırlanmalardan biridir. Bir canlı, gün be gün nasıl değişim ve gelişim içinde bulunuyorsa, bilim de kendi içinde sürekli bir değişim halindedir. Bu bakımdan yeni yeni olgulara, her türlü bilimsel tutuculuktan uzak, açık bir zihin ve toleransla yaklaşmak, en azından dünya biliminin gelişimi ve insanlığın her türlü evrimi için yararlı bir tavırlanma olacaktır. Nitekim başta parapsikoloji olmak üzere her türlü bilim dalındaki yeni gelişmeler, bu tür olumlu bir tutum içinde bulunan bilim öncüleri tarafından yapılmaktadır. Eski materyalizmin dar kalıplarından kendini kurtarabilmiş olan bu gerçek bilim adamları sayesindedir ki, insanları spiritüel aydınlığa kavuşturacak olan gerçeklerin önündeki perdeler birer birer kaldırılmaktadır.
Her araştırma türünün gerekli kıldığı yeni yeni araç ve yöntemlerle yeni ufuklara yönelinmektedir. Materyalizmin katı deneysel yöntemlere dayalı kavramlarını maddesel olmayan alana uygulamak ebetteki doyurucu sonuçlar vermemektedir. Bu bakımdan DDA’ların araştırması konusunda klasik yöntem ve yaklaşım şekillerinin değiştirilmesi zarureti ortaya çıkmış ve bu yapıldıktan sonra bu günkü memnuniyet verici gelişmeler kaydedilmiştir.
Kendi branşının özelliği gereği DDA ve parapsikoloji'yle yakından uzaktan ilgisi bulunmayan bilim adamları bir yana, araştırma alanları uzaktan yakından bu konularla ilgisi olan araştırmacılar, şimdiye kadar gereken ilginin gösterilmediği bu alanın gitgide büyüyen önemini kavramakta gecikmemektedirler.
Bu tür bilim adamlarının öncülerinden biri olan Prof. J.B. Rhine Duke Üniversitesi'nde (kendi deyimiyle) "İnsandaki PSİ gücü"yle ilgili ölçümlerine başladığı zaman, acımasız kritiklere hedef oluvermişti. Çünkü o zamana kadar sadece okültistlerin tekeline bırakılmış bulunan bir alanın aklı başında, çok tecrübeli meslektaşları tarafından, hem de modern yöntemlerle incelenmeye başlamasına tahammül edememişlerdi. Ama şimdi, Rhine'ın adı bilim tarihine 'Parapsikolojinin Babası' olarak geçmiştir.
Rhine gibi, daha birçok bilim adamının emeği geçmiştir parapsikoloji'ye. Bunların arasında Newark Mühendislik Koleji'nden John Mihalasky, Psikiyatrist Dr. George Sjoloud (Baltimore, Maryland) bulunmaktadır. Daha çok kendilerinde DDA yeteneği bulunduğunu iddia ederek kendisine başvuranlarla çalışmış olan Dr. George Sjoloud, Times Dergisi'ne verdiği beyanatın bir yerinde, "Tüm belirtiler DDA'nın var olduğunu göstermektedir." demişti Ağustos 1970'de.Gerek Amerika, gerekse başta Rusya olmak üzere öteki Doğu Bloku ülkeleri parapsikologlarının vardıkları sonuçlar üzerinde yorum yapan Los Angeles Times muhabirlerinden Evelyn de Wolfe, makalesinde şu görüşe de yer vermekten kendisini alamamıştır: "...Evet, DDA fenomeninin ne olduğu tamamen anlaşılmış değil. Fakat şimdiye kadar bu alana giren bilim adamlarından hiç biri pişmanlık duymamıştır..." Adı geçen yazar UCLA Tıp Okulu'ndan Dr. Thelma Moss'un parapsikoloji araştırmalarına değindikten sonra satırlarına şöyle son veriyordu: "...DDA üzerine bir hafta sonu sempozyumunu 600 kişilik bir dinleyici topluluğu izlemiş ve artık herkes iyice anlamış bulunmaktadır ki, bundan böyle bilim tekinsiz evler, durugörü, telepati, psikokinezi ve benzeri konulan çekinmeden ve ciddiyetle ele almaktadır." 1957'de, parapsikoloji alanındaki gelişmelere paralel olarak LIFE Dergisi editörü 'Bilimde Kriz' başlıklı yazısında modası geçmiş materyalizmin artık iyice demode olmuş olduğunu ve şimdi metafizik düşünce tarzının moda olmaya başladığını yazıyordu.
Gerçekten de bu alandaki gelişmeler LIFE'ın kehaneti doğrultusunda yönlendi. 11 Şubat 1971 tarihli sayısında Los Angeles Times, Apollo - 14 Astronotu Edgar D. Mitchell'in Chicago'daki bir mühendise zihinsel mesajlar gönderdiğini yayınladı. Bu düşünce alış - verişinde DDA kartları (Zener kartları) kullanılmıştır. Evet, astronot uzay aracına bu kartlarla binmiş ve AY yolculuğu sırasında Chicago'lu medyom Olaf Olsen'e telepatik mesajlar göndermişti. Böylelikle dış uzaydaki bir nokta ile dünya arasında da düşünce naklinin mümkün olduğu ortaya konmuş oluyordu. Mitchell-Olsen telepati denemesi parapsikoloji tarihine başarılı bir çalışma olarak geçmiştir. Astronotun bu konudaki başarısı, kendisinde önemli değişikliklere zemin hazırlamış ve hayatın dünyadan başka gezegenlerde de olabileceğine kani olduğunu açıklamıştır. Bu konuyla ilgili tüm soruların cevaplarının fiziksel uzay yolculuğunda bulunduğunu, halbuki bu yolculuğun şuur projeksiyonu şeklinde yapılması halinde galaksi içi yolculuğun sorun olmaktan çıkacağını söylemiştir. Mitchell esas mesleği olan astronotluk yanında özellikle gelecekle ilgili olarak DDA konularına da özel bir önem verdiğini söylemişti o zamanlar. Kuşkusuz, günümüze kadarki zaman içinde adından sık sık söz edilen iyi bir DDA deneycisi olmuştur.
Örnekleri hep Batı'dan verdik. Biraz da Doğuya bakalım. Amerikalı Parapsikolog Hans Holzer'e göre, Sovyetlerin en az sekiz esas üniversitesinde tam gün çalışma yapan Parapsikoloji Araştırma Merkezleri bulunmaktadır ve Rusya'nın bu alanda katettiği yol A.B.D'den ileridir. Bu durumun Amerika'da fark edilmesi özellikle S. Ostrander ve L. Schroeder tarafından kaleme alınan 'Psychic Discoveries Behind the Iron Curtain' isimli kitabın yayınlandığı yıllara rastlar. Los Angeles TIMES bilim yazarı Nat Freedland, "Dr. J. B. Rhine, ardı arkası gelmeyen PSİ istatistikleriyle meşgul iken, Sovyetler Sibirya'da başarılı telepati denemeleri gerçekleştiriyorlardı..." demişti. Yine bu yıllarda Ruslar'ın telekinezi medyomu Nina Kulagina ve sahip olduğu 'biyoplazmik' enerjiyle gerçekleştirdiği deneyler, A.B.D'de ilgiyle izleniyordu. Amerikalı araştırıcılar, Rus Parapsikoloji Profesörü L. Vasillev adına yıllardan beri alışkındılar ve eserleri (bu konuyla ilgili) hemen her kitaplıkta bulunurdu. Öteki önemli isim olan Dr. İ. M. Kogan (Rus Bilimcileri Araştırma Komisyonu Bşk.) bir demecinde şunları söylüyordu: "...Telapatik enformasyonu alıp - verme yeteneği pek çoğumuzda vardır. Fakat gelişmemiş vaziyette..."
Kuşkusuz, parapsikolojiye emek verenlerin hepsini, bu küçük kitabın kısa 'sunuş' kısmında sayıp sıralamaya olanak yok. Konunun daha da ünlü isimleriyle zaten kitabm ilgili bölümlerinde karşılaşacağız ve parapsikolojiye değerli katkılarını göreceğiz.

(*) Hans HOLZER, yirmi yılı aşkın bir süreden beri parapsikoloji araştırmalarıyla ün salmış ve halen New York Teknoloji Enstitüsü'nde parapsikoloji okutmakta olan bir bilim adamıdır.

 

BAHÇE

Michael Roach / Roman / Dharma Yayınları

ISBN : 975-8729-22-5
Basım Tarihi : Kasım 2003
 

Michael Roach, yirmi iki yıllık bir çalışmanın ardından, Sera Mey Tibet Tapınağı’ndan “Geşelik” (Budizm Ustası) almış bir tapınak rahibidir.

Roach Sanskrit, Tibetçe ve Rusça’da akademik çalışmalar ve bu dillerden sayısız çeviriler yapmış olan Roach, Tibet Budizminin en büyük Batılı öğretmenlerinden birisidir. Geşe Michael Roach, Asya Klasikleri Enstitüsü ve Asya Klasikleri Geliştirme Projesi’nin kurucusu ve müdürüdür.

Kitapta Tibet Budizmi’nin asırlık bilgeliği canlandırılmıştır. Roach, genç bir adamın, “bilgeliğin somutlaşması”ndan başka bir şey olmayan mistik bir bahçeye gelişini anlatan büyülü öyküsü aracılığıyla, Tibetli öğretmenlerin kutsal öğretilerini açıklar. Genç Budist, bahçede, Tibet Budizmi’nin temellerinin atılmasına katkıda bulunan üstatlarla tanışır. Budizm ile ilgili eserler arasında özel bir yeri olan Bahçe, Tibet geleneğinin gizlerini açıklıkla ortaya serişi ve Michael Roach’un okuyucularda uyandırdığı kavrayışla, şimdiden bir klasik eserdir.

İçindekiler:

1. Güneş
2. Acı
3. Meditasyon
4. Ölümden Sonra Hayat
5. Ölüm’ün Yolculuğu
6. Özgürlük
7. Eylemler ve Sonuçlar
8. Bir Dünya Yaratmak
9. Şefkat
10. Savaşçı
11. Boşluk
12. Melek…


Aya Seyahat
Yazarı Jules Verne
Dili Türkçe
Türü Bilim-KURGU kitapları

Aya Seyahat ya da özgün adıyla De la Terre à la Lune , Jules Verne'in 1865 yılında yazmış olduğu, türünün ilk örneklerinden olan, eğlenceli bir bilim kurgu öyküsüdür. Amerikan İç Savaşı sırasında, Maryland eyaleti Baltimore şehrinin zengin ailelerinin bir araya gelerek kurduğu Silah Kulübü, savaştan sonra sessizliğe bürünür. Savaş sonrasında bir araya gelen üyeler, yeni hedeflerini, aya gidecek bir uzay gemisi inşa etmek ve onunla aya gitmek olarak belirler.

Kitap, Verne'in aya seyahate dair yaptığı hesap ve tahminlerinin, onun zamanındaki tüm bilgi eksikliklerine rağmen, gerçeğe son derece yakınlığı açısından şaşırtıcıdır. Proje maliyetine dair tahmini, Amerikan Doları'nın 1865 ve 1969 yıllarındaki değerleri göz önüne alınarak karşılaştırıldığında ilgi çekici bir yakınlık göze çarpar. Bununla birlikte, Verne'in senaryosu, mürettebatı atmosferin dışına taşıyacak kadar yüksek bir ivmelenme, aynı zamanda yolcuların da ölümüne neden olacağı için uygulanması mümkün olmayan bir kurgudur.

Verne'in öyküsündeki topun adı Columbiad, aya ilk giden Apollo 11'in kontrol modülünün adı da Columbia 'dır.
Her ikisinde de mürettebat üç kişiden oluşmaktadır.
Verne, Apollo 11 ile gerçekleştiği gibi, kalkışın Florida'dan yapılmasını öngörmüştür.
Apollo 11 astronotlarının yaptığı gibi inişin okyanusa, Apollo 11'in indiği noktadan çok uzak olmayan bir yere olmasını öngörmüştür.
Öyküdeki karakter "Michel Ardan" nın ismi, Fransız fotoğrafçı Nadar'dan esinlenilmiştir.

 

80 Günde Devr-i Alem – Jules Verne

Kitabın Adı:80  Günde Devr-i Alem
Kitabın Yazarı: Jules Verne

Sayfa Sayısı:125
Kitabın Konusu: Kitabın kahramanı Phileas Fogg un idda üzerine dünyanın etrafını 80 günde dolaşmasını ve yaşadığı maceraları konu almaktadır..
Kitap açıklama:
1872 yılında, İngilterede zengin bir adam yaşardı adı Bay Phileas Fogg’du Bay Fogg dünyanın en nazik insanıydı gösterişide pek sevmezdi ,hakkında pek az şey biliniyordu , herzamanki gibi biriç oynarken bir hırzıslık olayı masada konuşulmaya başlandı , Dedektifte tabiki olanları dinliyordu.. Bir iddaa üzerine bay Fogg dünyayı 80 günde gezeceğini söylemişti ,yanına yardımcısınıda aldı ve tabiki şüphe içindeki dedektifte onları takip edecekti.. Bakalım hırsız herçekten onlar mıydı ?

Bu kitabın tamamını okumanız dileği ile ….


Kitabın Özeti:
Phileas Fogg, kimsenin hakkında hiçbir şey bilmediği zengin ve kibar bir İngiliz beyefendisidir. Son derece düzenli bir hayat sürmesi, titiz ve dakik yaşayan biri olmasıyla ünlüdür. Bir gün, üyesi olduğu “Londra Kulübü”nde, gerçekleştirilmesi imkânsız gibi görünen bir konuda, servetinin yarısını ortaya koyarak iddiaya girer: Dünyanın çevresini 80 günde dolaşacaktır, hem de bunu, önceden bir plan program yapmadan gerçekleştirecektir. “Beyler, 21 Aralık günü beni burada bekleyin” demeyi de ihmal etmez.
Fogg, tek bir gecikme ya da tek bir aksilik sonucu her şeyini kaybetmesine neden olacak bu imkânsız yolculuğa yardımcısı Passeportaut eşliğinde koyulur.
Bu arada, bir dedektif Fix, bir banka soyguncusunun peşindedir. Banka soyguncusu, Bay Foog’a çok benzemektedir. Bu yüzden, dedektif Fogg ve yardımcısını adım adım izlemektedir. Hatta, “soyguncuyu buldum” diye merkezine haber verip, tutuklamak için izin ister. Çünkü yaptığı istihbarata göre, Fogg İngiltere’den çok acele çıkmıştır ve de yanında büyük miktarda da para taşımaktadır.
Üç kahramanımızın bindiği gemi Afrika’ya varmıştır. Afrika’dan 14 Ekim’de Aden’e, oradan 20 Ekim’de Hindistan’ın Bombay limanına varırlar.
Dedektif Fix, Hindistan polisinden Fogg’un tutuklanmasmı ister. Hind polisi, İngiltere’den emir gelmeden bu işi yapamayacaklarını belirtip, reddeder.
Bombay’da, Fogg’un yardımcısı, treni beklerlerken, bir tapınağa ayakkabı ile girdiği için, ayakkabıları çıkartılarak tapınaktan sille tokat atılır. Bunu efendisine söylemez.
Trene binip, Hindistan’ın içlerine doğru yola koyulurlar. Ancak, tren hattı henüz tamamlanmadığı için, Tren belli bir yerde durur. Daha ileri gitmesi mümkün değildir. Araya araya bir fil bulup, satın alırlar. Ve yola koyulurlar. Hedef Kalküta’dır.
Yolda, fil duraklar. İnsan kokusu almıştır. Saklanırlar. Bir kafile, aralarında bir ceset ve kurban edecekleri bir genç kız den geçip gider. Sabaha kadar bekleyip kızı kurtarırlar. Artık dört kişi olmuşlardır. Kalküta’ya varırlar. Rehber ve fili geri gönderirler. Kız yanlarında kalır. Kızın adı Aouda’dır.
Kız, hayretler içindeydi. Bir gün önce ölmüş olacaktı. Bugün ise yabancı insanlarla bir arada bulunuyordu.
Akşam, gemiye binirj gitmelerine beş saat varken, yanlarına yaklaşan bir polis onları müdüriyete davet etti. Durum anlaşılmıştı. Dedektif Fix, Fogg’u tutuklatamayınca, yardımcısının tapınağa, ayakkabı ile girmesi konusunu işleyerek, rahiplerin şikâyetçi olmasını sağlamış, böylelikle de polis olaya el koymuştu. İki bin pound ödeyerek kefaletle serbest kaldılar.
Hemen bir gemiye binip Hong Kong’a doğru yola düştüler. Dedektif Fix yine peşlerindeydi. Hong Kong’da kendilerini götürecek, gemiyi beklerlerken, Detektif Fix, Bay Fogg’un yardımcısıyla ahbaplığı ilerletir. Ona polis olduğunu açıklar. Yardımcı, efendisine geminin kalkış saatini bildiremesin diye de onu sarhoş edip, oyalaı.
Bu esnada, bay Fogg Hong Kong çarşılarında alışveriş için gezmektedir.
Gece yatar. Sabah gemiyi kaçırdığını anlar. Fix yanma yaklaşır. Sevincini belli etmeden, onunla konuşur. Çünkü en yakın gemi bir haftadan önce gelmeyecektir.
Fogg bir kayık kiralar. Bilmeden, Fix’i de kendileri ile birlikte gitme teklifini, Fix mennuniyetle kabul eder. Küçük tekne ile yola çıkarlar.
Yardımcı ise, gemidedir. Gece uyanmış, koşa koşa kendisini gemiye atmıştır. Efendisinin olmadığını ancak, gemi hareket ettikten sonra anlayabilmiştir. Ama iş işten geçmiştir. Geminin vardığı yerde, Amerika’ya gitmek için gemi aramaya başlar. Parası olmadığı için, aşçılık yapmaya bile razıdır. Böyle dolaşırken, bir sirke uzun burunluların alınacağı ilanını görür. Müracaat eder ve karın tokluğuna çalışmaya razı olur. ‘ ¦ r .
Bir gün akşam, gösteriden sonra, seyirciler arasında oturan Efendisi Bay Fogg’u görünce hayretlere düşer. Yine bir araya gelirler. Albay Stamp Proctor isimli birisi ile kavga ettiler….

Hep birlikte, General Grand gemisi ile Amerika’ya doğru yola çıkarlar. 3 Aralık’ta San Fransisco’ya ulaşırlar. Tüm aksaklıklara rağmen, Fogg’un hedeflediği tarihte bir sapma olmamıştır.
Fakat, aksilikler de bitmemişti. Amerika’da kavga ettikleri Albay, peşlerindeydi. Nitekim trende Bay Fogg’la karşılaşırlar ve düello için trenin arkasına doğru yürürler. Tam bu esnada, Kızıl­derililer trene saldırır. Fogg’un yardımcısının cesareti sayesinde bu saldırı püskürtülür. Bu arada Albay yaralanmış, yardımcısı ise kaybolmuştur.
Fogg treni kaçırma pahasına gider ve yardımcısını bulur. Bu sefer temin ettikleri bir kızakla yollarına devam edip ve Omaha’ya vardılar.. Omaha’dan da trenle Şikago’ya kadar geldiler. 10 Aralık’ta ise New York’taydılar. Ancak, gidecekleri gemiyi kaçırmışlardı.
Ama, Bay Fogg’un durmaya niyeti yoktu. 8000 dolara bir gemi kiralar ve ertesi gün yolculuğa çıkarlar. Hiçbir limana yanaşıp yakıt ikmali yapmadıkları için, yolda geminin kömürü biter. Bay Fogg, bu sefer de gemiyi sahibinden 60 bin dolara satın alır. Ve gemi, üst tarafında ağaçtan yapılma ne varsa yakarak yoluna devam edip, İrlanda’ya kadar varır. Artık yol yaklaşmıştı. İrlan­da’dan önce bir trene, sonra da bir gemiye binerek Liverpool’a vardılar.
Liverpool’da, dedektif Fİx Bay Fogg’a yanaşıp ismini sordu ve “İngiliz Kraliçesi adına sizi tutukluyorum” dedi.
Fogg’un canı çok sıkılmıştı. Saatini önüne koymuş, durmadan bakıyordu.
Birkaç saat geçmemişti ki, Fix içeri girerek, “Sizden özür diliyorum bayım, gerçek hırsız üç gün önce yoklanmış” dedi. Fogg ayağa kalktı ve Detektife esaslı bir yumruk atarak onun ayaklarını yerden kesti.
Hemen istasyona koştular. Tren yoktu. Bay Fogg özel bir tren tuttu. Dokuza on kala Londra’ya vardılar. Ancak, geç kalmış ve bahsi kaybetmişti.
Evine geldi ve odasına kapandı. Ertesi gün Aouda ile konuşmaya başladı.
“Seninle ilgili çok güzel düşüncelerim vardı. Ancak, şimdi her şeyini kaybetmiş birisiyim. Sana ancak, az bir para verebilirim.”
Aouda, “hayatımı kurtardınız, sizden daha başka ne isteyebilirim. Hem ben sizi seviyorum ” dedi.
Evlenmeye karar verdiler….Bir gün sonra, akşam evleneceklerdi.
Fogg’un beş arkadaşı, dakikaları sayıyorlar, Fogg’un artık gelemeyeceğini hesap ediyorlardı. Tam saatinde, Fogg içeri girdi ve “geldim” dedi
Bu nasıl olmuştu. Gayet basit. Fogg ve arkadaşları bir gün erken gelmişlerdi. Ancak, Bay Fogg, bunun farkında değildi. Yardımcı ertesi gün kendisini az bir zaman kala ikaz etmese, yine farkında olmayacaktı…
Ve Bay Fogg artık yine zengin bir adamdı.
Kitabın Anafikri: İstediğimiz ve kendimize güvendiğimiz zaman tüm zorlukların arkasında durabiliriz.
Kitaptaki Karakterlerin Değerlendirmesi:
Phileas Fogg: Zengin kendine güvenen maceracı bir kişi.
dedektif Fix: Yanlışlıkla Phileas Fogg u hırsız zannetmiştir..Ve onun peşinden dünya gezisine katılmıştır.

 

Yazar
JULES VERNE
Yayın Evi
BİLGİ


-DENİZLER ALTINDA 20 BİN FERSAH-

1866 yılında, dünyada sıkça deniz kazaları yaşanmaktadır.
Bu kazaların nedeninin dev bir canavar olduğundan
şüphelenilerek bir araştırma gemisi hazırlanır.
Gemide doğabilimleri profesörü Aronnax da vardır.
Gemi dev canavarla çatışır ve Aronnax kendini
canavarın içinde bulur. O canavar,
aslında son derece gelişmiş bir denizaltıdır.
Jules Verne'in inanılmaz düş gücüyle dünya edebiyatına ve
bilim tarihine kazandırdığı denizaltı Nautilus ve Kaptan
Nemo, sualtının esrarengiz hazinelerini ve olağanüstü
güzelliğini keşfeden bir yolculuk yapıyor.
 

Arzın Merkezine Seyahat

Jules Verne
Remzi Kitabevi / Çocuk Klasikleri Dizisi


O olaylı günden beri olup bitenlere baktığım zaman, başımdan geçenlerin gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Gerçekten de o kadar acayip şeyler yaşadım ki, hatırladıkça bugün bile şaşıyorum.

Amcam, İngiliz kökenli annemin kız kardeşiyle evlenmiş bir Alman'dı. Yetim yeğenine, yani bana olan düşkünlüğü nedeniyle de, kendi gözetimi altında eğitim görmem için beni anavatanına çağırmıştı. Büyük bir şehirde yaşayan amcam, felsefe, kimya, yerbilim, madenbiliminin yanı sıra, daha pek çok alanda profesörlük unvanına sahipti.
(Kitabın İçinden)

Türkçe
87 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 13 x 20 cm
ISBN : 9789751407443
2001
87 s., 1. Basım

Resimleyen : Oğan Kandemiroğlu
Çeviri : M. Barlas Çevikus

 



Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

Yayınevi : Ayrıntı Yayınları
Yazar : Robert M. Pirsig
Çevirmen : Süha Sertabiboğlu
Kategori : Roman
Basım tarihi : 2005 / 5. Baskı

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı roman, otobiyoğrafi ve felsefi deneme türlerinin sınırlarını genişleten; bütün bir akılcılık gelenegini sorgulayan benzersiz bir "kült kitap". Hikaye bir adamın, oğlu ve iki arkadaşıyla birlikte yaptığı uzun bir motosiklet yolculuğundan oluşuyor. yolcular, metalik- plastik yalnızlıkların hüküm sürdüğü, özdeki çirkinliklerin yapay bir "stil" cilasıyla kapatılmaya çalışıldığı, "stilize" nesneler, "stilize" insanlar ve ilişkilerle dolu bir hayatın yaşandığı Amerikan kentlerinden, sapa dağ yollarından, uçsuz bucaksız düzlüklerden geçer, bir dağa tırmanır ve en sonunda okyanusa varırlar. Adam yolculuk boyunca bir de "İç Yolculuk" yaşamakta, başka doruklarda gezinmektedir. Kendi "deli" geçmişine, aklın ötesine yolculuk yapmaktadır. "Akılcılık" dediği hayaletin peşinde antik Greklerden modern bilim felsefesine kadar bütün Batı düşüncesini kat eder. Etrafındaki bütün çirkinliğin, sahteliğin sebebi olduğunu söyleyen teknolojiyi suçlamaz. Sorun, teknoloji üreten insanlarla ürettikleri nesneler arasındaki ilişkidedir. Bunun da temelinde gerçekliği, özne ve nesne diye uzlaşmaz karşı kutuplar koyutlayarak kavramaya çalışan Akıl anlayışındaki "genetik bir bozukluk" yatar. Bu anlayış, Nitelik sorunuyla hesaplaşamaz. Bir sanatçının yapıtını oluşturduğu, ir tamircinin bir motosikleti özenle tamir ettiği saf Nitelik anlarında özne ve nesne özdeştir. Bir yanda insan, bir yanda dünya / nesne yoktur. Değer yoksa olgu da olamaz. "İyi gerçekliğin bir biçimi değildir, kendisidir. Pirsig'e göre dünyayı politik programlar oluşturarak düzeltemezsiniz, bunlar ancak temeldeki değerler sisteminin doğru olması durumunda işe yarar. "Dünyayı düzeltmenin yeri önce kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve onlardan çıkan iştir." Bu yüzdende insanoğlunun yazgısını düzeltmekten değil, motosikletin nasıl onarılacağından söz eden bir kitaptır bu. "Çünkü gerçek motosiklet, kendimiz denen motosiklettir."
(Tanıtım bülteninden)


İnsanın hayat boyu okuduğu kitaplar arasında acaba kaç tanesi gerçekten hayatını değiştirecek kadar etkiler.Bu kitabın 374.sayfasında artık başka biriydim.İnanılmaz gibi geliyor ama doğru.Sonradan aralıklı olarak dört defa daha okudum.Gerçekten çok etkilenmiştim,herseferinde hayatımı tekrar sorguladım.Kitap bir yol kitabı.Baba,oğul ve iki arkadaşlarının yaptığı bir motosiklet yolculuğu.Baba ayrıca yol boyu bir iç yolculuğa çıkıyor.Delilikle akıllılık,normallikle anormallik arasında gidip gelirken biz de bunlardan hangisinin hayatımızda ağır bastığını yol boyu anlamaya çalışırız.Biz de babayla bir iç yolculuğa çıkarız.Ben bu yolu sonuna kadar babayla yaptım.Onun sayesinde motorumun lastiklerini söküp takmaya,sinirlenmeden sıkışmış vidaları sıkmaya,ikea kullanım kılavuzlarını çok ciddiye almadan montajda hayalgücümü de kullanmaya başladım.Zen budizminin temel öğretilerinden biri olan sabrı öğrendim.Kendime ve herkese karşı.Kitabın sevdiğim karakteri mi;Deli Phaedrus.Deli ama filozof,intihara meyilli ama o kadar da hayata tutkun.Bu iç yolculuğun sonunda huzura erdi mi tam emin değilim.Ama varmak için mutlaka yola çıkmak lazım.

 

DAVA -  Franz Kafka
Varlık Yayınları

Gerçekdışı niteliğiyle Kafka'nın şaşırtıcı yapıtları arasında çok önemli bir yeri olan Dava, tamamlanmamış bölümleriyle birlikte yazarın Dava Franz Kafka
Varlık Yayınları

ölümünden iki yıl sonra, 1926'da yayımlanmıştır.

Bir sabah ansızın tutuklandığını, ama normal yaşamına devam edebileceğini öğrenen Josef K., neyle suçlandığı bildirilmediği için önce bunu bir şaka sansa da, kısa sürede durumun ciddiyetini kavrar. Ancak ne mahkemeye çıkarılır ne de savcılarla görüşebilir. Çalıştığı bankada, kaldığı pansiyonda, gittiği yerlerde herkes, anlaşılmaz bir biçimde bu davadan haberdardır.

Kaderin bir tür oyunuyla sürüklenir durur, savunma gücü yoktur, bir hiçtir o. Yavaş yavaş bir saplantı haline getirdiği davasıyla arasında hiçbir aracı bulunmadığını, kaçınılmaz bir biçimde bu davanın tam merkezinde kendisinin yer aldığını anladığında ise, cezasını beklemeye başlar...
(Arka Kapak)

Türkçe
223 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789754342611
2004

Çeviri : Funda Reşit

KİTABIN ADI : DAVA
KİTABIN YAZARI : FRANZ KAFKA

KİTABIN KONUSU : Elindeki tüm değerleri kaybetmek, kendinin herşeyden soğumasını sağlayabilir ama buna direnmen seni, hayata döndürecek tek kurtuluştur.

KİTABIN ÖZETİ :

Romanın kahramanı Joseph K. otuz yaşındadır. Bir bankada çalışmaktadır. İyi bir insan olarak tanınır. Değişik işlerde çalışan insanların kıraladığı, kiralık bir evde oturur. Yemeklerini sakin yerlerde yer ve geceleri dokuza kadar çalışır. İçine kapanır, ruhsal bir boşlul içinde, yakın arkadaşları bulunmayan bir bekardır.
Bir sabah, onun bu rutin hayatı parçalanır. İki kişi evine gelerek tevkif edildiğini söylerler. Aradan oldukça bir kaderinin gelişi guzel sivil bir mahkemenin elinde bulunmadığını da görür. Durum karmakarışıktır, şaşkınlık vericidir. Ne gibi bir suç işlediği veya kanunun hangi maddesine göre tutuklandığı kendisine hiç bir zaman söylenmez. Karşılaştığı herkes onun suçlu olduğunu kabul eder. Fakat günlük işlerini yürütmekte serbesttir. Mahkeme işlemleri, belirli yerlerden uzaklarda, berbat yerlerde yürütülür. Yargılama sırasında, hiç de beklenmedik zamanlarda saray görevlileri mahkamede görülür. Hiç kimse de işin iç yüzünü anlayamaz. Yargılama yıllarca sürmesine rağmen kimse beraat etmez. Bir yıl boyunca temyize gitmek için elinden geleni yapar. Birincisi; yaşadığı binadaki bir daktilograftır. Kıza başına gelenleri anlatır; ama kız ilgilenmez. Ertesi pazar kendisinin mahkemeye gelmesi istenir, ama yargılama düzensiz ve karışıktır. Ertesi hafta tekrar mahkeme salonuna geldiğinde salonda kimse yoktur. Bu sırada salondaki hukuk kitaplarını gözden geçirir. Bu kitaplarda ise, çocukların çizdiği bayağı resimler vardır.
Kendini davaya öylesine vermiştir ki, işini aksatır. Amcası bu tür davalarda şöhret kazanmış bir avukat bulur. Bu avukat kötürümdür. Fakat, bu işi ondan başka kimsenin yapamayacağını da bilirler. Gerçekte, kanunun sanıklara kendilerini savunma hakkını verdiği de kuşkuludur. K. iş hayatındaki bir arkadaşının tavsiyesi üzerine Titorelli adındaki bir ressamı görmek ister. Ressam berbat bir evde yaşamaktadır. Sarayın özel ressamı olan Titorelli hakimler arasında büyük etkisi olduğunu iddia eder. K.ye aleyhindeki davanın üç ihtimalini söyler: Kesinlikle beraat, ki buna imkan yoktur; şartlı beraat, ki herhangi bir anda tevkif edilebilir; süresiz erteleme, ki ne beraat demektir ne de mahkumiyet. K. ümitsizlik içinde ressamın yanından ayrılır. Daha sonra, avukatının davayı ihmal ettiğini sanarak başka birini bulmayı düşünür. Huld’un Block adında bir müvekkilini görür. Huld bu adamın bir davasını yüklenmiş, kesinsonuca erdirmeden yıllarca sürdürmüştür. O da, avukatını ihmalinden şikayet eder ve gizlicve diger avukatlara danıştıgını söyler. K.’nin iş için gittiği şehrin kilisesinde son görüşme yapılır. Kilise karanlık ve boştur. Birdenbire, mihraptaki kürsüden, K.’ye seslenir. Kürsüdeli kişi papazdır; kendisinin hapishana papazı ve bundan sonra da mahkemenin papazı oludğunu söyler. Durumun kötüye gittiğini, onun, makkemenin niteliğini anlamadığını, diğerlerinin, özellikle kadınların yardımına çok güvendiğini söyler.
Bu görüşme sonunda papaz, K.ye, içinde gerçek payı bulunan ve K.yi huzursuzlaştıran bir hikaye anlatır. Bir adam hukukçu olmak için yalvarır. Kapıda bir bekçi vardır. Adama, o nada hukuk kapısından içeriye giremeyeceğini anlatır. Adam yıllarca kapıda bekler. Bekçiye rüşvet verir. Bekçi parayı alır, fakat kapıdan içeri sokmaz. Adam nihayet ölür. Ölüm döşeğinde bekçiye, hukukçu olmak isteyen pek çok kimse olmasına rağmen, bütün bu yıllar boyunca kimsenin başvuırmadığını sorar. Bekçi der ki: “Bu kapıdan sizden başkası geçemez. Çünkü bu kapı, sadece sizin icin yapılmıştır. Şimdi kapıyı kapatacağım.” K. papaza, adamı aldattıklarını anlatmaya çalışır. Fakat papaz, hikayeden kendince öyle yorumlar çıkarır ki, K. gerçek sorunun niteliğini ve bu hikayenin kendisiyle olan ilişkisini anlayamaz.
Kitabın son bölümü , birinci bölümünden bir yıl sonra, K.nin otuz bir yaşının öncesinde geçer. Redingotlu ve silindir şapkalı iki adam K.nin kapısına gelir. Hic direnmeyen K.yi götürürler. K. onların cellat olabileceklerini sanır. Fakat artık mücadele azmini tamamen kaybetmistir. Polis, kendisini kurtarabilse de, kimseden yardim istemez. Son anda, civardaki bir evin penceresinin açıldığını, belki kendisine sempati besledigini, belki de yardım etmek istediğini göstermek üzere, ellerini dışsarı uzatan birinin siluetini görür. K., bu hareketin neyi anlattığını anlayamaz.iki adamdan biri K.yi boğazından tutarken,diğeri elindeki bıçağı kalbine indirir.


KİTABIN ANA FİKRİ : Hiçbir şeyin arkasını bırakmamalıyız. Önemli olan kazandıklarımız değil, savaşarak kaybetmediklerimizdir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Joseph K. : Otuz yaşında bir bekar ve başarılı bir bankacı. Renksiz bir insan. Belirli kötülükleri veya erdemleri, kişisel bağları yoktur.

Frau Grubac : Joseph’in ev sahibesi. Joseph’e anasıymış gibi davranır. Ayrıca diğer insanlara da saygıyla yaklaşan biri.

Fraulein Brüstner : Joseph’in kiralik evinde oturan bir daktilograf.

Huld : Joseph’in daniştiği bir avukat. Mahkeme çevrelerinde etkisi olduğu iddia ederse de hiçbi şey başaramaz.

Leni : Huld’un dadısı ve ev işlerine bakan kadın. Şuh bir kadındır. Patronun tüm müvekkillerine kur yapar.

Titorelli : Joseph’e yardım etmek isteyen bir ressam.

Papaz : Katedralin papazı. Joseph’e, her fırsatta, durumun kötü olacağini anlatmaya çalışır.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ :
FRANZ KAFKA ( 1883-1924 )
1901 yılında doğdu. Orta gelir seviyeli bir ailenin tek oğludur. Sıkıntılı bir hayat yaşamadı. Ama roman ve hikayelerinde geçim sıkıntısı gibi ekonomik problemleri de işledi. Hikaye yazmaya küçük yaşalarda başladı. İlk yazdığı hikayede bir aşkından bahseden Kafka, yirmili yaşlarında roman yazmaya başladı. Yirmi beş yaşında, tesadüfen tanıdığı bir basım evinin sahibi vasıtasıyla “Dava” adlı ilk romanını yayımladı. Bu romanını “Biten Gece” ve “Aşk” izledi. Anlatım biçimi iyi bulunmasına rağmen, kesin ve büyük bir okuyucu kitlesine ulaşamadı. Hikayelerindeki olay ve üslup birliğini romanlarına taşıyamamış, gereğinden fazla tasvire girdiği için okuyucunun ilgisini azaltmış ve böylece romanlarını sıkıcı bir hale sokmuştur. Çok büyük başarılar kazanmış bir yazar degildir. Fakat romanları, yaşadığı devri en iyi anlatan eserlerdir. Sadece kendi istek ve arzularından bahsetmiş olması bakımından, iyi bir portre çizmiş ve kendini okuyucusuna direkt olarak anlatmış ender yazarlardandır. Yine de bu özellikleri O’nu istediği yere ulaştıramamıştır. Zira başarılı olamamasını, kendisinin, sadece kendi istek ve arzularından ve okuyucunun istediği konularından bğımsız olarak bahsetmesine, çevresinde gelişen olaylarla içiçe olmamasına ve o yıllardaki okuma-yazma oranının düşük olması sebebine bağlamaktayım. Her şeye rağmen yazar, iyi bir raman tekniğini kullanan yazarla arasında görülmektedir

 


CAVİDNAME

Muhammed İkbal

İkbal’in olgunluk dönemi eserlerinden olan Cavidname, bu büyük düşünürün düşünce silsilesinin devamı ve en önemli dönüm noktası durumundadır.

Dante’nin (1265-1321) Divina Commedia’sına nazire olarak yazılmıştır, kelime anlamı „sonsuzluk ya da ölümsüzlük mektubu/kitabı” olan İkbal’in kendi oğlu Cavit’in adını taşır. Goethe’nin Faust’unun etkisinde yazılmış bulunduğu iddia edilse de aslında Miraç mucizesi planı üzerine oturtulan manzum eserde Mevlana Celaleddin Rumi’nin refakatinde yapılan ve gökler, çeşitli gezegenler ile cennetin katedildiği ve her safhada muhtelif fikir, siyaset ve kültür adamlarıyla çeşitli dini ve siyasi meseleler hakkındaki konuşmaların gerçekleştiği bir yolculuk anlatılmaktadır.

"Aşık mısın?
Mekandan mekansızlığa yürü
Kendine haram kıl şu korktuğun ölümü
Ey mezar içinde ölü gibi yatan sen
Dirilmek mümkün Sûr borusu ötmeden!
Gırtlağında hoş ve güzel nağmelerin varken
Nice sürer kurbağa gibi çamurda inlemen?
Bin üzerine zamanın ve mekanın
Çöz bağını şu dolaşmış zünnarın
İki göz ve kulağını daha da keskinleştir
Gördüğün her şeyi aklına yerleştir
Karıncaların sesini işiten kişi
İşitir zanneden zamanenin gizini
Perde yakıp göze esir olmayan
O etkili bakışı iyice öğren benden"

Array

 

Cyrano De Bergerac

Burnunuz ne kocaman!..

Evet... Pek kocaman!.. Hepsi bu mu?


Bu kadarı az delikanlı! Halbuki neler, neler bulunmaz söylenecek! Asıl iş edada. Mesela bak,

"Burnum böyle olsaydı, mösyö, mutlak dibinden kestirirdim!''

"Yana yatmaz mı? Senden önce davranıp kadehine batmaz mı?''

"Burun değil bir kere, coğrafyada böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!''

"Acaba neye yarar bu alet? Makas kutusu mudur, divit midir, izah et!''

"Kuşları sevdiğiniz besbelli! Yorulmasın diye yavrucuklar, temelli bir tünek kurmuşsunuz!''

Tükendi.

Yazar: Edmond Rostand
Yayınevi: Remzi Kitabevi
ISBN: 9751405068
Basım tarihi: Ocak 1999
 

Romeo ve Juliet

Dört yüz yıldan bu yana, parlaklığından bir şey yitirmeden günümüze gelen Shakespeare'in romantik tragedyası, Romeo ve Juliet, aslında doğuda batıda, kuzeyde güneyde, birçok ülkenin halk öyküleri içinde yer alan, bilinen bir aşk temasını ele alır. Birbirine düşman iki ailenin gençlerinin birbirilerini sevmesi aslında çok işlenmiş bir temadır. Bu temanın ortaya çıkaracağı konu da nerede olursa olsun aşağı yukarı aynı olacaktır. Ancak bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, o öykünün yazarı tarafından ele alınışında varolur.

Yazar: William Shakespeare
Yayınevi: Remzi Kitabevi
ISBN: 9751402344
Basım tarihi: Mart 2000
Kategori: Dünya Edebiyatı / Klasikler


 

Julius Caesar

Niçin bayram edecekmişsiniz?

Hangi zaferle yurda dönüyor bugün?

Hangi kralları vergiye bağlamış ta

Getiriyor Roma'ya arabasının ardı sıra?

Sizi gidi katı yürekli herifler sizi,

Sizi gidi kaya parçaları, taş yığınları,

Cansız kütüklerden daha duygusuz yaratıklar

Zalim çocukları Roma'nın,

Pompeius'u hiç tanımadığınız, görmediğiniz mi siz?

Siz değil miydiniz surlara, mazgallara üşüşen,

Kulelere, damlara, bacalara tırmanan,

Çocuklarınız kucağınızda

Akşamlara dek sabırla bekleyenler görmek için

Koca Pompeius'un Roma sokaklarından geçtiğini?

Siz değil miydiniz, daha akrabası görünür görünmez

Hep bir ağızdan bağrışarak

Tiber nehrinin derin oyuklu kıyılarını

Yankılara boğup zangır zangır titretenler?

Öyleyken bugün yine siz giyinmiş kuşanmış

Düğün bayram ediyorsunuz öyle mi?

Çiçekler saçıyorsunuz yollarına

Pompei'nin kanı üstünde zafer yürüyüşü yapanın!

Dağılın!

Koşun evlerinize, diz çöküp yalvarın tanrılara

Durdursunlar diye bir an önce

Bu nankörlüğünüz üstüne yağdı yağacak belayı.

Yazar: William Shakespeare
Yayınevi: Remzi Kitabevi
ISBN: 9751402352
Basım tarihi: Ocak 1999
Kategori: Dünya Edebiyatı / Klasikler

 

Dorian Gray'ın Portresi
Yazar : Oscar WILDE
Yayınevi : Eflatun Yayınevi
Kitap Türü : Roman

Çeviri: Nihal Yeğinobalı

Dili : Türkçe

Açıklama ;
İyilikle kötülüğün, güzellikle çirkinliğin, yaşamla ölümün ayırımına giriliyor ve kendi güzelliğine aşık bir adamın hayat hikayesi çıkıyor karşımıza.

Duygusal bir roman.

(Arka Kapak)

Bir okurdan yorum:

Şu an bu satırları yazarken bile heyecanlıyım.Sanırım beni en çok bu kitap etkiledi.İyi ki daha önce okumamışım, iyi ki geç kalmamışım.Romandan bahsetmeyeceğim, isteyen alır okur Lord Henry, Ressam Basil ve Yakışıklı Dorian'ın hikayesini.Okuyanlar Dorian'da ben Lord Henry'de takılı.Oscar Wilde büyük yazar.


"İş işten geçtikten sonra ayırdına varıyorlar ki insanın pişman olmadığı tek şey hatalarıdır."

"Kadınlar fiziğin zihin üstündeki yengisini simgelerler, nasıl ki erkekler de zihnin ahlak üstündeki simgeleridir" Lord Henry'den..


"Sen aslında takındığın pozlardan daha iyi yüreklisin" Basil'den..


"Çağdaş ahlak çağın ölçüsünü benimsemekten ibarettir.Bence herhangi bir kültürlü kişinin yaşadığı çağın ölçüsünü benimsemesi en kabasından bir ahlaksızlıktır."Dorian'dan..
 

Ressam Basil Hallward, güzelliği karşısında büyülendiği genç Dorian Gray'in bir portresini yapar. Ressamın evinde Lord Henry Wotton'la tanışan Dorian, hayatta izlemeye değer tek şeyin güzellik olduğunu savunan Lord Henry'nin görüşlerine hayran kalır. Ama güzelliğinin bir gün solup gideceğinin ayırdına varınca, kendisinin değil, portresinin yaşlanmasını diler. Dorian'in büyük sırrını, portredeki değişimi bir tek Basil fark edecektir... Oscar Wilde'in tek romanı Dorian Gray'in Portresi, 1891'de yayınlandığında, ahlaksızlığı yücelttiği gerekçesiyle büyük tepkilerle karşılaştı. Dorian Gray'in kendi kendini yıkıma sürüklemesi bile, yapıtın eleştirmenlerce ahlaksızlıkla suçlanmasını engellemedi. Wilde ise ısrarla, ahlaki bir sonu olsa da sanatın özünde ahlakdışı olduğunu vurguladı ve herkesin Dorian Gray'de kendi günahını göreceğini söyledi.

OSCAR WILDE
DORIAN GRAY'İN PORTRESİ

Ressam Basil Hallward, güzelliği karşısında büyülendiği genç Dorian Gray'in bir portresini yapar. Ressamın evinde Lord Henry Wotton'la tanışan Dorian, hayatta izlemeye değer tek şeyin güzellik olduğunu savunan Lord Henry'nin görüşlerine hayran kalır. Ama güzelliğinin bir gün solup gideceğinin ayırdına varınca, kendisinin değil, portresinin yaşlanmasını diler. Dorian'in büyük sırrını, portredeki değişimi bir tek Basil fark edecektir... Oscar Wilde'in tek romanı Dorian Gray'in Portresi, 1891'de yayınlandığında, ahlaksızlığı yücelttiği gerekçesiyle büyük tepkilerle karşılaştı. Dorian Gray'in kendi kendini yıkıma sürüklemesi bile, yapıtın eleştirmenlerce ahlaksızlıkla suçlanmasını engellemedi. Wilde ise ısrarla, ahlaki bir sonu olsa da sanatın özünde ahlakdışı olduğunu vurguladı ve herkesin Dorian Gray'de kendi günahını göreceğini söyledi. Bu başyapıtı Nihal Yeğinobalı'nın Türkçesiyle sunuyoruz.  (Arka Kapak)

GİRİŞ

Sanatçı güzel şeyler yaratandır. Sanatı göz önüne serip, sanatçıyı gizlemek sanatın amacıdır. Eleştirmen, güzel şeylerden edindiği izlenimi başka bir üsluba ya da yeni bir malzemeye dönüştürendir. En alçak eleştirinin en yüce biçimi özyaşamöyküsüdür. Güzel şeylerde çirkin anlam bulanlar, sevimli ola-madan yozlaşmışlardır. Bu bir hatadır. Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmiş kişilerdir. Onlar için umut vardır. Onlar güzel şeylerin salt Güzellik ifade ettiği seçkinlerdir. Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu. On dokuzuncu yüzyılın realizmden hoşlanmayışı kendi yüzünü aynada göııneyen Caliban'ın öfkesidir. On dokuzuncu yüzyılın romantizmden hoşlanmayışı kendi yüzünü aynada görmeyen Caliban'ın öfkesidir. İnsanoğlunun ahlaksal yaşamı, sanatçının özne-malzemesi olsa da, sanatın ahlakî, kusurlu bir ortamın kusursuz olarak kullanılmasından ibarettir. Hiçbir sanatçı herhangi bir şeyi ispatlamak isteğinde değildir. Doğru olmayan şeyler bile ispatlanabilir. Hiçbir sanatçı etik sempatiler peşinde koşmaz. Sanatçının bu tür eğilimler göstermesi bağışlanmaz bir biçimsel özenti ve abartıdır. Sanatçı hiçbir zaman karamsar ve marazi değildir. Sanatçı her şeyi ifade edebilir. Sanatçı için düşünce ve dil sanatın araçlarıdır. İnsanın kötü huylarıyla erdemleri, sanatçı için bir sanat hammaddesidir. Biçim açısından tüm sanatların en üstün örneği müzisyenin sanatıdır. Duygu yönünden en üstün olansa aktörün sanatıdır. Tüm sanat aynı zamanda hem yüzey hem de simgedir. Yüzeyin altına inen tehlikeyi kabullenir. Simgeyi okumaya kalkan tehlikeyi kabullenir. Sanatın aynasında yansıyan, aslında yaşam değil seyircidir. Bir sanat yapıtı üstüne yürütülen fikirlerin çok çeşitliliği, o yapıtın yeni, karmaşık, canlı ve yaşamsal olduğunu gösterir. Eleştirmenlerin fikirlerinin çeliştiği yerde sanatçı kendi kendisiyle uyum halindedir. Yaptığına hayran kalmadığı sürece insanın; işe yarar bir şey yapması bağışlanabilir; işe yaramaz bir şey yapmanın tek özrüyse ona derinden hayran olmaktır. Sanat tümden kullanım dışıdır.
Oscar WILDE
 

OSCAR WILDE:
 
‘‘DORİAN GRAY’İN PORTRESİ’’  adlı romanından:       
                                
 

 

- Liberaller her şeyin fiyatını bilir ama hiçbir şeyin değerini bilmez…

- Tecrübe herkesin hatalarına verdiği isimdir.

- Mutluluk; ulaşılacak bir istasyon değil, yolculuğun ta kendisidir.

- Ciddiyet, sığlığın tek sığınağıdır.

- Ziyan olmuş hayat yoktur, sadece gelişimi durmuş hayatlar vardır.

- Gelişimi engellenmiş hayattan daha kötüsü yoktur.

- Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlarsa sonuncusu olmak isterler.

- Evliliğin en çekici yanlarından biri, yalan söylemeyi eşler için gerekli kılmasıdır.

- Erkekler yorgunluktan, kadınlar meraktan evlenirler. Sonunda ikisi de hayal kırıklığına uğrar.

- Evlenmenin gerçek kusuru, insanı bencillikten alıkoymasıdır. Oysa bencil olmayanlar renksiz kişilerdir.

- Kadınlar bizde şaheser yaratmak istemini uyandırırlar fakat onları gerçekleştirmemizin durmadan önüne geçerler.

- Güzel kadınların kocaları adam öldürenlerle birdir.

- Kadınlar eksiklerimizden dolayı severler bizi. Yeteri kadar kusurluysak her şeyi bağışlarlar bize, zekamızı bile…

- Ilımlılık kötü bir şeydir, yeter dediğimiz yavan bir yemek, aşırı dediğimizse bir şölendir.

- Bağışlatmak elde değilse unutmak elimizdedir.

- İnsan hayatı, başkalarının yanılgılarını yüklenecek kadar uzun değildir.

- Tanımlamak sınırlamaktır.

- Her gösterişli hareketiyle insan bir düşman kazanır. Sevilmek için bayağı olmalı.

- Her yolun sonu birdir; hayal kırıklığı.

- Suç, aşağı sınıfların malıdır.

- İnsanın sık sık yaptığı her şey, bir zevk haline gelir.

- Hayatı sanat açısından ele alan adamın kalbi; beynidir.

- Yaşlılığın acı yanı; insanın yaşlanması değil, genç kalmasıdır.

- Kendimi ele verdim mi içimden bir şeyler eksilmiş gibi. İnsan hayranlığını sözlerle anlatmaya kalkışmamalı.

- Tatsız tuzsuzdur kır hayatı! Yapacak işleri çok olduğu için erken kalkıyorlar, düşünecek işleri olmadığı için de erkenden yatıyorlar.

- Başkaları hakkında iyi düşünmemiz, kendimizden korkmamızdan ötürüdür. İyimserliğin temeli yılgınlıktır.

- İnsan aşık oldumu, işe kendini aldatmakla başlar, başkalarını aldatarak da bitirir.

- İnsanlar en çok kendilerine lazım olan şeyi, başkalarına vermeye pek düşkündür.

- Kitapların ahlakından değil olsa olsa, iyi ya da kötü yazılmış olduğundan bahsedilebilir.

- İnsanların ahlaka aykırı dediği kitaplar, utançlarını yüzlerine vuran kitaplardır.

- Saklarsan, en bayağı şey bile çekici bir nesne haline gelir.

- Bilinçle, korkaklık aynı şeydir.

- Herkesi seviyorsan, hiç kimseyi sevmiyorsun demektir.

- Eksikliklerimizi kendilerinde gördüğümüz kişilere tahammül edemeyiz.

- Güzellik, dehanın başka bir çeşididir.

- Evrenin gerçek sırrı görünmeyende değil, görünendedir.

- Başkalarının toplayacağından korkmasak, atacağımız bir yığın şey vardır.

 -Bütün sanat eserleri, bir yüzey ve sembolden ibarettir. Yüzeyin ötesine geçmeye kalkanlar kendilerini büyük tehlikeye atarlar.

                                

 

İyilik ve Kötülüğün Bilimi
Yazar Michael Shermer

Çevirmen SİNEM GÜL


Michael Shermer, gruplarla kabileler büyüyüp şefliklere ve devletlere dönüştükçe, insanların da birçok primat türünde görülen utanç ve güven gibi ahlaki duyarlıkları etik ilkelere dönüştürdüklerini açıklıyor. Dedikodu, dışlama ve diğer gayri resmi yöntemler küçük gruplarda kötü davranışları engellemekte etkili olurken, dinin ve resmi etik yasalarının büyük gruplarda daha iyi işe yaradığını belirtiyor ve ahlak kurallarımızın ilahi bir kaynağın değil, biyolojik mirasımızın ve kültürel tarihimizin bir ürünü olduğu sonucuna varıyor. Paleolitik çağda yaşamış atalarımızın modern insan gibi savaşma ve çevreye zarar verme eğilimi gösterdiklerini kanıtlayan yakın tarihli antropolojik çalışmalardan, sinirbilimcilerin ahlaki kararlar alırken beynimizde neler olup bittiğine dair araştırmalarına kadar uzanan bilimsel delillerden yararlanarak, ahlakla bilim arasındaki yapay ayrımı gidermeye çalışıyor. Oyun kuramının Altın Kural’ın temellerini nasıl attığını, kaos kuramının özgür iradeye bakış açımızı nasıl değiştirdiğini ve bulanık mantığın iyiyle kötü arasındaki ayrımları nasıl aşındırdığını gösteriyor. Ayrıca bilimin –kürtaj, pornografi, klonlama, hayvan hakları gibi– günümüzün en zorlu ahlaki ikilemlerinden bazılarını ele almamıza nasıl yardım edebileceğini irdeliyor.
 

İnsanlar neden aldatır, dedikodu yapar, ilgi gösterir, paylaşır ve Altın Kural'a Uyarlar?

Skeptic Dergisinin yayıncısı, Skeptics Society (Kuşkucular Derneği) yöneticisi ve Scientific American dergisinde aylık sütun yazarı olan Shermer, In Darwin's Shadow, The Borderlands of Science, Denying History, How We Believe, Why People Believe Weird Things başlıklı kitapların da yazarı.


Psikolog ve bilim tarihçisi olan yazar, insan toplumu kabileden ulus devletlere doğru evrilip karmaşıklaştıkça, insanların birçok primat türünde görülen utanç ve güven gibi ahlaki duyarlıkları etik ilkelere dönüştürdüklerini açıklıyor...Geniş kapsamlı, köklü çözümleme ve tartışmalara dayalı bu eser, ahlakın varlığımıza ve davranışlarımıza derinliğine işlediğini göstererek, insan türünün tüm üyelerine yararlı olabilecek daha evrensel, hoşgörülü ve deneysel deliller üzerine inşa edilen bir etik sunuyor.
(Tanıtım Yazısından)


Dünün Dünyası
Stefan Zweig

Can Yayınları / Dünya Klasikleri

Stefan Zweig, "Bir Avrupalının Anıları" olarak kaleme aldığı "Dünün Dünyası" adlı bu kitabının önsözünde, "Yazacaklarım, benim yaşadıklarım olmaktan çok, bütün bir kuşağın yaşadıklarıdır", diyor.19. yüzyıl Avrupasının görece güvenli, tekdüze ortamında yetişen kuşaklar, 20. yüzyılın hemen başlarında öyle olaylarla yüz yüze geldiler ki, başka zamanlarda belki dokuz-on kuşağın yaşayacağı olaylar ve kökten değişmeler bu kuşağın insanlarının yüreklerinde, benliklerinde onulmaz yaralar açtı. Dün ve bugün arasında bütün köprülerin yıkıldığı, bütün değerlerin altüst olduğu yıllarda, peş peşe iki dünya savaşına, Almanya'da Nasyonal Sosyalizmin doğup büyümesine, evinden ve ülkesinden kopmanın, ülkeden ülkeye göç etmenin, anayurdu saydığı Avrupa'nın mahvolmasını görmenin acılarına dayanamayarak 1942'de hayatına son veren bu duyarlı yazarın anıları, kişisel bir anlatım olmanın ötesinde yüzyılımızın ilk yarısının ruh dünyasının da bir elkitabı sayılmaktadır. 60 yıllık ömründe görmediği, tanık olmadığı, acısını çekmediği hiçbir felaket kalmadığını söyleyen Zweig, "Anlattıklarımızla bir gerçek kırıntısını bile bizden sonraki kuşağa ulaştırabilirsek yine de boşuna yaşamış sayılmayız", diyor.


Çeviren: Burhan Arpad - 344 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-510-526-3; Boyut: 12cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1996
Özgün Dili: Almanca; Özgün Adı: Die Welt von Gestern
 

EVRENİN GİZEMİ

Yazarı: EROL KONYALIOĞLU - CEZMİ AKSOYLU
Çeviren:
Hazırlayan:

Yayınevi: RUH VE MADDE YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1989

Dili: Türkçe

HAYALET GEMİ

Yazarı: G.E. SIMPSON & N.R. BURGER
Çeviren: MUZAFFER ESEN
Hazırlayan:

Yayınevi: MİLLİYET YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978

Dili: Türkçe

 

YOK OLDU

Yazarı: GEORGE E. SIMPSON - NEAL R. BURGER
Çeviren: MEHMET HARMANCI
Hazırlayan:

Yayınevi: E YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1979

Dili: Türkçe

 

ŞEYTAN ÜÇGENİ

Yazarı: RICHARD WINER
Çeviren: FÜSUN EKERMAN
Hazırlayan:

Yayınevi: ALTIN KİTAPLAR YAYINEVİ
Yayın Yeri:
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978

Dili: Türkçe

DÜNYA DIŞI UYGARLIKLAR
Yazarı: ISAAC ASIMOV
Çeviren: HULUSİ ÖZAYKIN
Hazırlayan:
Yayınevi: CEP KİTAPLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1983
Dili: Türkçe


YORUM: Çok severek okuduğum bir kitap. Dünya dışında da bir hayatı olup olamayacağından bahsediyor ve bunu bilimle izah etmeye çalışıyor. İsaac Asimov Carl sagan ile beraber çalıştığı için pek çok kitapda bu ünlü fizikçi kendisine yardım etmişti. Bu kitapların çoğu muhteşem...
 

Erişilmez İmparatorluk-Isaac Asimov

Yazarı: Asimov
Çeviren: Gönül Suveren
Hazırlayan:

Yayınevi: Altın Kitaplar
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO: 975-405-398-7
Yayın Yılı: 1993

Dili: Türkçe

Erişilmez İmparatorlukIsaac Asimov
Psikotarih biliminin yaratıcısı Hari Seldon, devrimci kuramını geliştirip insanoğlu için yıldızların arasında bir yer sağlamaya çalışırken büyük galaksi imparatorluğu felaketin eşiğine gelmiştir. Seldon&#8217;ı kontrol eden, psikotarihi ve tüm galaksinin geleceğini de kontrol edebilecektir. Psikotarih bilimini insanoğlunun bildiği en tehlikeli silaha dönüştürmek isteyenlerin arasında kurnaz politikacı İmparator Cleon I ve acımasızlığıyla ünlü bir general de vardır. Hari Seldon bir yandan bütün yaşamını adadığı kuramını kötü niyetlilerin ellerinden kurtarmaya çalışırken bir yandan da yeni bir vakıf düşünü gerçekleştirmek için araştırmalara başlamıştır.

 

DÜNYANIN SONUNA DOĞRU
Yazarı: H. G. WELLS
Çeviren: OSMAN TALAT TAŞKIN
Hazırlayan:

Yayınevi: BASKAN YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1983

Dili: Türkçe

 

Mars'ta Zaman Kayması
Orjinal isim: Martian Time-SlipPhilip K. Dick
Altıkırkbeş Yayınları / Bilim Kurgu Dizisi

Yıl 2045 ve Mars'ta, su sıkıntısı yüzünden, bir bira, bir scotch'dan daha pahalı...

İnsanoğlu tükenmek bilmez girişimcilik hırsını, efendisi olmaya soyunduğu yeni gezegene de taşıyor. Mars'ın ilkel yerlileri olan Çöladamları, Dünya'dan göçen ve gezegenlerinde hızlı bir kolonileşme organizasyonu yürüten yeni yaşam alanı ortaklarını, Lafargue'ı okumuşçasına, fazla hareketli buluyor.

'Dünyalı', iktidar ve para uğruna her yolu denemeyi yine hazır: Mars'taki gücünü arttırmak isteyen Arnie Kott, usta bir tamirci ve eski bir şizofren olan Jack Bohlen'ı, geleceği görme yetisi olana otistik Manfred Steiner'le iletişim kurabilecek bir sistem yaratması için kiralıyor.

Sonrası, iç içe giren, karmaşıklaşan zaman, sanrılar, karabasanlar, kaos ve şizofren zihinle dış dünya gerçekliğinin çatışması...

Altıkırkbeş, dünyanın zamanı elinden kayarken bir şey yapamazlığın tatlı huzuruyla sakinleşen okurları için sunar:
İlkel olanın saflığına inanmayı sürdürün; ya da hemen başlayın.
(Arka Kapak)
-------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
302 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9799758467081
2000
302 s., 1. Basım
-------
Çeviri : Gökhan Gezgin

 

 

CENNETİN EJDERLERİ - İNSAN ZEKASININ EVRİMİ ÜZERİNE

The Dragons of eden  -  speculations on the evolution of human intelligence

Çevirmen : Kayhan Şentin
Ocak 1996, 278 sayfa, ISBN: xx


"Carl Sagan'ın elleri, Kral Midas'ınkiler gibi... Hangi konuya dokunursa altına dönüştürüyor... Cennetin Ejderleri'nde de öyle... İnsan zekası konusunda okuduğum hiçbir şey, bu kitap kadar ilginç ve tatlı gelmedi bana..." Isaac ASIMOV "İnsan zekasının evrimi konusunda çok akıllıca yazılmış, sağlam bilgilere dayanan bir kitap... Özellikle mantıkdışı psikoloji ve kült saçmalıklarının yaygınlaştığı günümüzde çok gereksindiğimiz bir ilaç, Carl Sagan'ın yaklaşımı... Gözlerimizin hemen üstünde ve arkasındaki o gizemli mini bilgisayarın kapasitesi ve sınırları hakkında daha derin, daha sağlıklı bir kavrayışa sahip olmak isteyen herkesin okuması zorunlu bu kitabı...

Carl Sagan'ın 1977 yılında yayınlanan, Cennetin Ejderleri ya da özgün adıyla Dragons of Eden: Speculations on the Evolution of Human Intelligence kitabında, antropoloji, evrim, biyoloji, psikoloji ve bilgisayar bilimini bir arada ele alarak, insan zekasının gelişimi hakkında iyi bir bakış açısı sunar.

Kitabın ilginç taraflarından biri, zekanın ölçümünde niceliksel yolların incelenmesidir. Sagan, beyin ağırlığı / vücut ağırlığı oranının iyi bir gösterge olduğunu belirterek, insanların en yüksek orana, yunusların da ikinci yüksek orana sahip olduklarını paylaşır. Kitapta ayrıca insan beynin birbirinden bağımsız 3 ayrı bölümden oluşan bir sisteme sahip olduğu yazılıdır. Kitapta zeka, insanın kullanabileceği zihinsel kapasiteyi ifade eder.

Sagan, Cennetin Ejderleri yapıtı ile 1978 yılında kurgusal olmayan kitaplar kategorisinde Pulitzer Ödülü'ne layık görülmüştür.

Kaç zamandır bu kadar heyecanla okuduğum bir kitap olmamıştı. Çok ve ilginç bilgiler, deneyler, gözlemler, sonuçlar...

İnsan beyni, beynin evrimi ve sonuçları üzerine ayrıntılı ve sağlam temellendirilmiş düşüncelerden oluşan kitap son derece heyecan verici. Anlatımın sade ve akıcı oluşu da kitabın tadına tad katmış.
'Zeka' yı sorgulayanların severek okuyacaklarını düşünüyorum.
 



SONSUZUN KISA TARİHİ
Paolo Zellini, Çeviren: Fisun Demir
Dost Kitabevi, 2009

Ağustos 2009, 188 sayfa, ISBN: 9789752983946

Sonsuzluk düşüncesinin insanı klasik uygarlıktan modern zamanlara dek büyülediği bilinen bir gerçektir. Kimileri için kaos ve terörün, kimileri içinse Tanrı'nın varlığına dönük dalaletin doğrudan göstergesidir sonsuzluk. Paolo Zellini'nin başyapıtı sayılan bu çalışma, Aristoteles'ten Tommaso'ya, Russell'dan Musil'e kadar birçok yazar ve düşünürün eserlerindeki sonsuzluk fikrini irdeliyor. Sisyphos mitinden Zenon paradoksuna kadar birçok olgunun izini süren bu metin, sonsuzluk düşüncesinin etrafındaki esrarı aralamaya çalışan temel önemdeki çalışmaların başını çekiyor
 

Sonsuz; gerçek değil, düştür

Paolo Zellini, sonsuzu alabildiğine deşer, kavratmaya çalışır. 'Sonsuzluğun Kısa Tarihi'nde farklı başlıklar altında şaşırtıcı bağlantılar kurar ve sonsuzu alt ayrışanlarına böler. Bunlardan birisi de eşitliktir. Eşitliği ortaya dökmek için Borges'e müracaat eder.


Her zaman sormaktan kendimi alamam. İnsan ne zaman ‘sonun’ tarihini yazmıştır, hakikatini görmüştür de, sonsuzun dayanılmaz çekimi karşısında binlerce yıldır konuşmaktadır. Son ile sonsuz birbirinin süreği midir yoksa karşıtı mı? Sonsuzluk der şair. Romancı sonsuzu arar. Matematikçi sonsuzu değer olarak kullanır. Felsefeci sorular sorar, sonsuzca. Paolo Zellini’nin kitabı sonsuzu da alabildiğine deşer, kavratmaya çalışır. Felsefe, edebiyat ve matematik gibi farklı disiplinlere yönelir. Matematikçilere, filozoflara kulak verir.


Paolo Zellini, Sonsuzluğun Kısa Tarihi’nde farklı başlıklar altında şaşırtıcı bağlantılar kurar ve sonsuzu alt ayrışanlarına böler. Bunlardan birisi de eşitliktir. Eşitliği ortaya dökmek için Borges’e müracaat eder yazar, onun Ficciones’teki öykülerinin birinde, çağdaş bir Fransız yazarına Don Kişot’un iki bölümünü kelimesi kelimesine yazdığında olacakları kurgulatır. Ve Borges’in yazarı, bunu başarmak için ihtiyacı olan şeyi ölümsüzlük olarak açıklar. O halde der, Zellini, ‘orijinalin yetkin bir kopyasını yapabilmek için ölümsüz olmanın yeterli olduğu söylenebilir.’ Fakat şöylesi bir soruyu hiç geliştirmez. Kopyayı ölümsüz yapmak mümkün mü?

Sonsuzun kanıtı var mı?
Halbuki yazarın asıl söylemek istediği başkadır. Kopyayı sonsuzluk içinde yaratsak bile, orijinaliyle eşit kılabilir miyiz? Soru kendi etrafında döner. Kaldı ki, henüz kitabın başında yine Borges’den bahsedilir ve ‘Diğerlerini bozan ve çürüten bir kavram vardır. Sınırlı alanı Etik olan Kötü’den değil, Sonsuz’dan bahsediyorum’ der ve ölçünün ve sınırın yitirilmesine vurgu yapar. Sonsuzun kanıtı nedir peki? Sonsuz kanıtlanabilir bir şey midir? Aristoteles’in düşündüğü bir konudur bu ve Aristoteles sonsuzu salt bir hayal ürününe indirgemeye karşıdır. Zaman’ın sonsuz olduğu ona göre açıktır.


Felsefe ile matematiğin konudan öte dil olarak da iç içe geçtiği kitap, Türkçeyi ve terminolojiyi de zorlamaktadır. Sonsuz pek çok benzeşeni ve ayrışanı yörüngesinde tutmakta, sınır, sınırsız, kaos, oluş gibi kavramlara da eğilmektedir. Öte yandan antikçağda, sonsuzun üstünde taşıdığı ‘dehşet’ sıfatı, kavramın gizilgüç olarak da yorumlanıp kullanılmasına bağlıdır. Oysa Madern çağla birlikte, Spinoza, Hegel ve Leopardi gibi isimler, sonsuz; ‘bizim hayal gücümüzün, bizim küçüklüğümüzün ve aynı zamanda kibrimizin ürünüdür (...) gerçek değil, düştür’ demişlerdir. Ayrıca, Leopardi, sonsuz ile sınırsızı da birbirinden ayırmıştır.

 


Sonsuzluğun Tarihi

Yayınevi: Düzlem Yayınları
Yazar: Jorge Luis BORGES

Düzyazı ve lirik ustası Borges, paradoksal bir biçimde, bilinçli olarak "Sonsuzluğun Tarihi" başlığını seçtiği yapıtında yer alan ve Batılı bir hümanizma anlayışından kaynaklanan bu felsefi gözlemlerini özellikle zaman ve sonsuzluk arasındaki ilşkiye dayandırıyor. Borges, bundan yola çıkarak, "Dairesel zaman","Cehennemin Sürekliliği", "Achilles ile Kurbağa arasındaki Sonsuz Yarış" adlı bölümlerde bu konuyu derinlemesine incelemiş. "Zyklen Öğretisi" ise gene onun ilgilendiği konulardan biri. Sonunda "Zamanın Çürütülmesine" varıyor.

 

Yolları Çatallanan Bahçe

Jorge Luis Borges
İLETİŞİM YAYINLARI

Çeviren: Fatih Özgüven
Yayın Yılı: 1995
Orjinal Adı: The Garden of Forking Paths
Kitap Kağıdı
146 sayfa
13,5x19,5 cm
ISBN:9754704821
Dili: TÜRKÇE


Okurunu hiç durmadan çatallanan yollardan geçirerek zihinlerdeki en garip ve güzel bahçelere ulaştıran Jorge Luis Borges’ten 18 kısa hikaye ve Andre Maurois’in Borges sunusu... Labirentler, serüvenci gençler, casuslar, yazarlar, "tasarım harikası" gezegenler, alçaklık hikayeleri anlatan alçaklar, katillerini bekleyen katiller: "Borges dünyası"ndan, Maurois’in deyişiyle "tinsel vatanı olmayan" Borges’in dünyasından, dünyaya ve "ötesi"ne ilişkin yansımalar.

“Yolları Çatallanan Bahçe”deki temel kavram, “zaman yolculuğu” ve “parelel evrenler”dir. Şimdi bu eserin bazı bölümlerini Borges’in anlatımı ile sunuyoruz:

“… O cümle dikkatimi çekmişti: “Yolları Çatallanan Bahçe’mi çeşitli geleceklere (hepsine değil) bırakıyorum”. Daha ilk bakışta anladım. Yolları Çatallanan Bahçe, o karmakarışık romandı. “Çeşitli geleceklere (hepsine değil) sözü, çattallanmanın mekanda değil, zamanda olduğunu düşündürüyordu. Eseri iyice okuyunca bu kuramım doğrulandı. Bütün kurgusal eserlerde, kişi, birden fazla seçenekle karşılaştığında, bir tekini seçer ve ötekilerden vazgeçer. Tsui Pen’in kurgusal eserinde ise, yazar, ayni anda hepsini birden seçiyordu. Yazar, böylelikle, kendileri de çoğalıp çatallanan çok sayıda gelecek, çok sayıda da zaman yaratıyordu. Romandaki çelişkilerin açıklaması da bu işte. Diyelim ki, Fang diye birinin bildiği bir sır var; bir yabancı çalıyor kapısını; Fang bu adamı öldürebilir; bu adam Fang’ı öldürebilir; ikisi de kaçıp kurtulabilirler; ikisi de ölebilir vs. Tsui Pen’in eserinde akla gelebilecek bütün çözümler içerilmiş; her biri de başka çatallanmalar için birer çıkış noktası. Bazen bu labirentin yolları kavuşur; örneğin siz bu eve geldiniz; muhtemelen geçmişlerden birinde düşmanımsınız, bir başkasında dostum… Yolları Çatallanan Bahçe, konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece. Yolları Çatallanan Bahçe, Tsiu Pen’in algıladığı biçimiyle, evrenin belki tamam olmayan, ama doğru bir görünümüdür. Newton’la Schopenhauer’in tersine, atanız mutlak bir zamana inanmıyordu. Sonsuz zaman dizilerine, gittikçe büyüyen, baş döndürücü bir hızla birbirlerine kavuşup ayrılan parelel zamanların oluşturduğu bir ağa inanıyordu. Yüzyıllar boyu birbirine yaklaşan, çatallanan, sekteye uğrayan, ya da birbirlerinden habersiz zamanlardan örülen bu ağ, bütün olasılıkları kucaklamaktadır. Biz bu zamanların bir çoğunda var olmayız; ben olmam; ötekilerde ben var olurum, siz olmazsınız; başkalarında ne siz, ne de ben var olmayız. Talihin yüzüme gülüp de sizi karşıma çıkardığı şu içinde bulunduğumuz zamanda evime geldiniz; bir başkasında, bahçeden geçerken cesedimi buldunuz; yine bir başka birinde, aynı sözleri söylüyorum ama, ben bir aldatmaca, bir hayaletim. “Her birinde” dedim, sesimin titremesine engel olamayarak, “Size teşekkür borçluyum ve Tsui Pen’in bahçesini eksiksiz bir biçimde kurduğunuz için size büyük saygı duyuyorum”. “Hepsine değil” diye mırıldandı gülümseyerek. “Zaman, sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben de sizin düşmanınızım”. Sözünü ettiğim kıpırdaşma bir kere daha geçti içimden. Evi çevreleyen ıslak bahçe sonsuz sayıda insanla dolup taşıyordu sanki. Bu kişiler Albert’le bendik; başka zaman boyutlarında aldığımız türlü biçimlerde gizli ve etkileyici idik. Gözlerimi kaldırdım; o zar inceliğindeki karabasan çözülüp yok oldu…”   

 

YOLLARI ÇATALLANAN BAHÇE
*-"Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen geçmeyen tek sözcük hangisidir?"
-Bir an düşündükten sonra cevap verdim”satranç sözcüğü”
-“Tam üstüne bastınız”dedi Albert”Yolları Çatallanan Bahçe konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel;bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor.Bir sözcüğü hiç kullanmamak,onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur”

Yolları Çatallanan Bahçe(aynı isimli öyküden)

*Zaman beni sürükleyen bir nehir, ama nehir benim;
Beni parçalayan bir kaplan, ama kaplan benim.
Beni tüketen bir ateş, ama ateş benim.
Evren, ne yazık ki, gerçek;
Ben, ne yazık ki, Borges’im


Yıllar boyu, insanoğlu bir boşluğu imgelerle, illerle, krallıklarla, dağlarla, örfezlerle, gemilerle, adalarla, balıklarla, odalarla, aletlerle, yıldızlarla, tlarla, insanlarla doldurur.Ölümünden az önce,usanmaz çizgi labirentinin kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar.

Jorge Luis Borges

*Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım.

Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe
---------------------------------------------------------------

“ ‘Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen tek sözcük hangisidir?' Bir an düşündükten sonra cevap verdim: ‘satranç sözcüğü' ‘Tam üstüne bastınız' dedi Albert. ‘Yolları Çatallanan Bahçe, konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel; bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor. Bir sözcüğü hiç kullanmamak, onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak, onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur.'”

Yolları çatallanan bahçe, Borges'in en etkileyici öykülerinden biri. Yazın sırrı, satranç benzetmesinde gizli. Hiç vazgeçmediği sırrı. Borges'in kısacık öykülerinin bu denli etki yaratmasının formülü nedir? Mutlaka okurun sevgisi. İçtenliğine bizi inandırması. Aleften sözederken bile;: "...Ben bir tek dev saniye içinde hem fevkalade hem korkunç olan milyonlarca eylem gördüm; hiçbiri de beni, hepsi mekanda aynı noktayı kapladıkları halde, birbirlerini gölgelememeleri, örtmemeleri kadar etkilemedi. Gözlerimin yakaladığı şey eşzamanlıydı, ama şimdi yazacaklarım zaman içinde sıralanacak, çünkü dil sıralayıcıdır.' Evlerinin mahzenindeki ‘evrendeki bütün öteki noktaları içeren' metafiziksel bir oluşumdur alef. Alefin yerleştirildiği, mahzendeki merdiven altı, onun içinden bakmak için gövdesinin aldığı duruş vb, bizi –okuru- bilinçdışımızdaki böyle olağanüstü olgulara inanma kıvamına getirir ve inanırız. Üstelik kullandığı arı ama dolanbaçlı yol bizi büyüleyerek. Dili dolanbaçlıdır ama hemen her okur rahatlıkla o çatallı yolları izleyebilir, bu izleme öyle bir yolda gelişir ki zamanla okur kendini çok zeki hisseder. Oysa bizde bu zeki olma hissini uyandıran da yine yazarın kendisidir.

Öykülerindeki arı ussallığa, ince bir tül gibi giydirilmiş olan ve içgüdüsel olarak farkına vardığımız renkler ise okura hissettirdiği tatlar bakımından olağanüstüdür. Masallarla ve mesellerle yan yana ilerleyen anlatım, kimi zaman bizi gerçeküstüne taşırken, kimi zaman da kendi yaşamlarımızla paralellikler kurmamızı sağlar. “Uqbar'lı kafirlerden birinin, insanın sayısını çoğalttıkları için aynaları ve çiftleşmeyi tiksinç saydığını hatırladı”.

Ireneo Funes, Bellek Funes öyküsünün hiçbir şeyi unutmayan kahramanı ve “… ordusundaki her askeri ismiyle çağırabilen Pers kralı Krezüs; topraklarında konuşulan yirmiiki dilde yasa dağıtan Mitridates; bellek güçlendirme biliminin mucidi Simonides; sadece bir kez duyduğu her şeyi aynen tekrarlama sanatının ustası Metrodorus”. Kavranamayan zaman, Borges'in ana temalarından biri. Zaman hafızadan oluşmuştur ve hafıza da unutuştan meydana gelmiştir. Sonsuzluk ve rastlantıyla ilerleyen öykülere düşkündür yazarımız ve bunlar kendi yaşamımızın gerçeklerine inanmamızı kolaylaştırır. Kesinliğinden ya da varlığından şüphe etmediğimiz olaylar, insanlar yaratıp, sonra bizi şüpheye düşüren ve bu ikircikli ilerlemenin sonunu her defasında okura bırakan Borges, “gibiler” üzerine kurulu yorumuyla anlamı belirlemekten kaçınır, çok anlamlılığa yer açar. Sonsuzluk ve parça, düş ve gerçek iç içedir.

"Eğer elimde bir zenginlik varsa o, kesinliklerden değil, zihinsel karışıklıklardan oluşuyor" der Borges. Bu yolla okuyucu için çok çetrefilli konularda, zihnimizin en uç köşe kenarlarına sıkıştırdığımız yerlerde dolanır. Kader gibi, özgürlük gibi, evrenin gerçekliği ve sonu gibi çoktan bilmekte olduğunu düşündüğümüz konularda hiç de beklenmedik sorular üretir. Okur bunlara şaşırmaz, sanki çoktandır bu soruları soracaktır da Borges elinden tutmuştur. “Şu an ikimizin paylaştığı bir günah, diye mırıldandı Kral. İnsanoğluna özgü gerçek bir armağan olan Güzelliği tanımış olmanın günahı. Cezasını çekmek de bize düşüyor şimdi. Sana bir ayna ve altından bir maske verdim; işte sonuncu ve üçüncü bir armağanım. Sağ eline bir hançer verdi”.

-----------------------------------------------------------------------

Öykü, bilinmeyen bir anlatıcı tarafından, Birinci Dünya Savaşı sırasında geçen küçük bir olaya işaret edilerek başlıyor.  Anlatıcı Birinci Dünya Savaşı sırasında Dr. Yu Tsun adlı bir kişinin bir ifadesine gönderme yapar.  Anlatıcı hikayenin ilk bölümünün Yu Tsun’un beyanına dayandığını söylüyor.

Daha önce bir İngilizce dili Profösörü olan Çin milliyetçisi Dr. Yu Tsun kendisinin bir Alman casusu olduğunu açıklar.  Bağlantısının öldürülmesi olayından başlayarak kendisinin tutuklanmasına kadar geçen olayları açıklar.  Almanlara çok önemli bir mesaji iletme yolunu bulmaya mecbur olduğunu söylemektedir.   Bir telefon rehberine bakar ve Stephen Albert adlı bir adamın ismini bulur. Nasıl bildiğini açıklamadan Yu T’sun Albert’in kendisine  yardım edebileceğini düşünür.

Bu arada İngiliz istihbarat servisinin casuslarından olan İrlandalı Richard Madden Yu Tsun’un peşine düşmüştür.  Yu Tsun Dr. Albert’in evine geldiğinde Dr. Albert Yu Tsun’u daha önce tanıdığı bir Çin Konsolosuna benzetir.  Dr. Albert bu Çinlinin bahçesini  görmeye geldiğini düşünür.  Yu T’sun Dr: Albert’in bir sinolojist, yani Çin kültürü üzerinde ihtisas yapmış olan bir alim olduğunu bulgular.

 Bir tesadüf eseri Dr. Albert Yu Tsun’un atası olan Ts’ui Pen tarafından kurulmuş bir bahçenin aynısını yaratmıştır.  Yazar olan Ts’ui Pen atası bir yabancı tarafından katledilmeden önce “Yolları Çatallı olan Bahçe” adlı romanı üzerinde onüç yıl çalışmıştır.

Tsui Pen’in bahçesini yeniden yaratmanın dışında Dr. Albert roman üzerinde de çalışmalar yaptığını açıklar.  Dr Albert Yu Tsun’a labirentin gizemini keşfettiğini ve kitabın kendisinin labirent olduğunu söyler.   Ayrıca Dr. Albert Yu Tsun’a “Yolları çatallı olan Bahçenin “ teması “zaman” olan,  muazzam bir bilmece, bir mesel olduğunu söyler

Albert zamanın tekil olmadığını zamanın ayrışan, birleşen paralel giden başdöndürücü ve ağ olduğunu  söyler.  Labirent gibi, her dönüş muhtemel değişik geleceklere açılmaktadır.  Dr. Albert Yu Tsun’ a atası tarafından yazılmış olan bir mektup gösterir.  Mektupta, atası “yolları çatallanan bahçemi değişik geleceklere (hepsine değil) bırakıyorum,” demektedır.  Roman ve kaybolmuş olan labirent için bu mektup Dr. Albert’e bir anahtar sunmaktadır.  Ts’ui Pen’nin sözünü ettiği “çatallanma”  mekanın çatallanması değil, zamanın bir çatallanmasıdır.

Yu Tsun bir an için Albert ve kendisinin pek çok zaman dilimlerinde birlikteliklerini hisseder.  Birden Madden’ın geldiğini görür.  Yu Tsun Albert’ten atasının kendisine yazdığı mektubu görmesine izin vermesini ister.  Albert sırtını döndüğünde tabancasını ateşler ve Dr. Albert’i öldürür.

Yu  Tsun’nun ifadesinin  son paragrafında (aynı zamanda öykünün de sonunda) Yu Tsun suçu nedeniyle  asılmayı beklemektedir.  Almanlara mesaj verebilmek amacı ile Albert’i vurduğunu söyler.  Almanların vurmaları gereken kasabanın adı Albert’tir.  Hiç bir belirgin neden olmadan Albert adlı bir adamın öldürülmesinin mutlaka gazetelerde yer alacağını ve Almanların da bu haberi okuyacağını söyler.  Bu açıklamayı yapmadan bir gün önce şehir bombalandığı için mesajının alındığını anlamıştır.
 

 

Lindell Hart’ın Birinci Dünya Savaşı Tarihi’nin 22.sayfasında, 24 Temmuz 1916 günü on üç İngiliz tümeni tarafından -1400 topçu desteğinde- Sere Montauban hattına karşı girişilmesi gereken saldırının 29’u sabahına ertelendiğini okuyacaksınız. “Hiç kuşku yok ki, bu önemsiz gecikmeye sağanak halinde yağan yağmurlar neden olmuştur”, diyor yüzbaşı Liddell Hart.

Tsingtao’daki Hochschule’nin eski İngilizce profesörlerinden Dr. Yu Tsun tarafından yazdırılmış, gözden geçirilmiş ve imzalanmış aşağıdaki sayfalar, olaya hiç beklenmedik bir açıklık kazandırmaktadır.Belgenin ilk sayfası kayıptır.

“…ve ahizeyi yerine koydum. Hemen ardından telefonda almanca karşılık veren sesi tanıdım. Yüzbaşı Richard Madden’in sesiydi bu. Madden’nin Victor Runeberg’in apartman katında olması dertlerimin ve aynı zamanda –ama daha az önemli geliyordu ya da öyle gelmeliydi- onunla benim yaşamımızın da sonu demekti. Runeberg ya tutuklanmış ya da öldürülmüş olmalıydı. O gün güneş batmadan ben de aynı kaderi paylaşacaktım. Madden, son derece acımasızdı. Ya da belki öyle olmak zorundaydı. İngiltere’nin hizmetinde bir İrlandalı’nın, gevşeklik ve hatta ihanetle suçlanan bir adam olarak böyle mucizevi fırsata dört elle sarılıp, duacı olması doğal değil miydi? Alman Reich’in iki casusunun ortaya çıkarılması, tutuklanması, ve hatta beklide öldürülmeleri….Odama çıktım; nedendir bilmem, kapıyı kilitledim ve kendimi dar demir karyolama attım. Pencereden tanıdık damları ve bulutların gölgelediği saat altı güneşini gördüm. Bu her türlü belirti ve simgeden yoksun günün, aman vermez ölümün yakama yapışacağı gün olması bana inanılmaz bir şey gibi geliyordu. Ölmüş babama, Hai Feng’in simetrik bahçesinde geçen çocukluğuma karşın –şimdi?- ölüp gidecek miydim? Sonra, insanoğlunun başına gelen her şeyin, tam ama tastamam şimdi de geçtiğini hatırladım. Yüzyıllar, yüzyıllar geçiyor ve yalnızca şimdiki zamanda oluyor her şey; havada, yerin ve denizin üzerinde sayısız insan var, ama gerçekte, olup biten her olay bana oluyor…. Madden’in beygir suratını yüreğim daralarak hatırlayınca bu dalıp gitmelerim yarıda kaldı. Duyduğum nefretle dehşetin ortasında,(hoş, Richart Madden’e hayatımın oyununu oynadığıma, boynum artık dar ağacının ilmeğini hasretle beklediğine göre dehşetten söz etmenin de anlamı yok ya) o ateşli ve kuşkusuz şu anda mutlu Savaşçı’nın, büyük sırrın bende olduğunu bilmediği geldi aklıma; Amre ırmağı üzerindeki yeni İngiliz topçu cephaneliğinin bulunduğu yerin adı! Bir kuş, külrengi gökyüzüne çizgi çekerek geçti, ben de onu zihnine doğruca bir uçağa, uçağı da( Fransız göğü üzerinde) dikine bombalarla cephaneliği yok eden sayısız fansız uçaklarından birine çevirdim. Bir kurşunla paramparça olmadan önce ağzın o gizli yerin adını ta Almanya’dan duyacak biçimde haykırabilse… İnsan bedenindeki ses yetersizdi. Nasıl yapmalıda , o adı Şef’in kulağına ulaştırmalıyım? Ben ve Runeberg hakkında , ikimizin de Staffordshire’de bulunduğundan başka bir şey bilmeyen ve Berlin’deki çıplak duvarlı bürosuna sonsuza dek gazetelere gözden geçirerek boşu boşuna raporumuzu bekleyen o hasta, o nefret edilesi adamın kulağına?...Yüksek sesle: kaçmalıyım dedim. Sanki Madden şimdi pusuda bekliyormuş gibi, hiç gürültü çıkarmadan , sessiz hareket etme konusunda gereksiz bir özen göstererek yerimden doğruldum. Bir şey- belki de yalnızca, başvurabileceğim hiçbir çare olmadığın apaçık görmenin boşuna telaşı- beni ceplerimi yoklamaya yönetti. Bulacağımı bildiğim şeyleri buldum. Amerikan işi cep saati, Nikel zinciri, dört köşe demir para, üzerine Runeberg’in dairesinin işe yaramaz, -ama sus niteliği taşıyan- anahtarlığı bulunan anahtarlık, not defteri, hemen yok etmeğe karar verdiğim (ama etmediğim- bir mektup, bir crown ,iki şilin ve birkaç pence mavi- kırmızı yazan kalem, mendil, tek kurşunlu tabanca. Nedendir bilmem tabancayı tutup, cesaret versin diye elimde şöyle bir tarttım. Tabanca sesinin çok uzaklardan duyulabileceğini geçirdim aklımdan. On dakika içinde planım hazırdı.mesajı ulaştırabilecek tek kişinin adı telefon defterinde yazılıydı; trenle yarım saat çeken Fenton’ın bir banliyösünde oturuyordu.

Korkak bir adamdım ben. Bunu şimdi tehlikeli olduğunu kimsenin yadsıyamayacağı bir planı sona erdirdikten sonra söylüyorum. Biliyorum, yerine getirilmesi korkunç oldu. Almanya için yapmadım, hayır. Bana casus olma alçaklığını yükleyen o barbar ülkeye hiçbir sevgi beslemiyorum. Ayrıca, İngiltere’de benin için Goethe’den daha az büyük olmayan bir adam- alçak gönüllü bir adam- tanıdım. Onunla bir saat bile konuşmadım, ama bir saat içinde Goethe’ydi o…Şef’in benim ırkımdan insanlardan –benim kimliğimde eriyip birbirine karışan sayısız atalarımdan- biraz ürktüğünü sezdiğim için yerine getirdim planımı. Sarı derili bir adamın ordularını kurabileceğini kanıtlamak istedim ona. Hem yüzbaşı Madden’den de kaçmam gerekiyordu. Yumrukları her an kapıma inebilir, sesi her an kapıma dayanabilirdi. Gene gürültü etmeden giyindim, bir aynada vedalaştım kendi kendimle, merdivenlerden aşağıya indim, sakin sokağı kolaçan ettim ve dışarı çıktım. İstasyon, evimden uzak değildi, ama bir taksiye binmenin daha akıllıca olacağını düşündüm. Böylelikle tanınma tehlikesinin daha azalacağını söyledim kendi kendime; işin doğrusu şu ki, ıssız sokakta kendimi çok daha göz önünde, çok daha tehlikede hissediyordum. Taksi şoförüne ana giriş kapısının biraz uzağında durmasını söylediğimi hatırlıyorum,. Özellikle, son derece ağır hareketlerle indim taksiden; Ashgrove köyüne gidiyordum ama daha uzak bir istasyona bilet aldım. Tren birkaç dakika içinde, tam 8.50’de hareket edecekti. Koştum; bunu kaçırırsam bir sonraki tren ta dokuz buçuktaydı. Platformda kimsecikler yoktu. Ardarda vagonlardan geçtim; birkaç çiftçi, yas elbiseleri içinde bir kadın, büyük bir ilgiyle Tacitus Tarihi’ni okuyan genç bir çocuk, yaralı ama mutlu bir asker gördüğümü hatırlıyorum. Sonunda vagonlar öne doğru sarsıldı. Bir adam boşu boşuna platformun sonuna kadar koştu, onu tanıdım. Yüzbaşı Richard Madden’di bu. Aklım başımdan gitmişti, tir tir titreyerek oturduğum koltuğun bir köşesine, lanet olası pencerenin iyice uzağına büzüldüm.

Bu müthiş korku giderek rezilce bir mutluluğa dönüştü. Düellonun artık başlamış olduğunu ve kırk dakika için de olsa, talihin yardımıyla da olsa, karşımdakinin saldırısını boşa çıkararak ilk hamleyi kazandığımı düşündüm. Zaferlerin bu en sıradanının mutlak bir zaferin habercisi olduğunu söyledim kendi kendime; içimde hissettiğim korkakça mutluluğun, serüveni başarıyla sonuçlandırılabilecek bir adam olduğumu kanıtladığını söyledim ( bu öncekinden daha az yalan değildi). Bu zaaftan, beni hiç yarı yolda bırakmayan bir güç aldım. İnsanoğlunun günden güne daha büyük acımasızlıklara girişeceğini seziyorum; yakında savaşçılarla haydut çetelerinden başka bir şey kalmayacak; onlar bir öğüdüm var; Korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli .Bir ölünün gözleriyle, belki de yaşamının son günü olacak o günün bitişine, gecenin çöküşünü seyrederken bunları geçiriyordum aklımdan. Tren dişbudak ağaçlarının arasından yavaşça ilerliyordu. Durdu, neredeyse tarlaların ortasındaydık. Kimse istasyonun adını bağırmadı. “Ashgrove mu?” diye sordum platformdaki oğlanlara. “Ashgreve” dediler. İndim.

Platformu bir lamba aydınlatıyordu, ama oğlanların yüzleri karanlıktaydı. Biri bana, “Dr. Stephan Albert’in evine mi gidiyorsunuz? diye sordu. Bir başkası, cevabımı beklemeden, “Ev buradan çok uzaktadır, ama şu soldaki yoldan gider, her dört yol ağzında bir yola saparsanız kaybolmazsınız” dedi. Onlara bir metelik ( sonuncusunu) fırlattım, iki üç basamaklı taş merdivenden indim ve ıssız yoldan yürümeğe koyuldum. Yol, hafif bir eğimle yokuş aşağı gidiyordu. Toprak bir köy yoluydu; başımın üzerindeki dallar iç içe girmişti; ancak dolunay bana eşlik eder gibiydi.

Bir an, Richard Madden’in bir biçimde umarsız planımı keşfettiği düşüncesine kapıldım. Sonra hemen ardından bunun imkansız olduğunu anladım. Hep sola sapmam konusunda söylenenlerin kimi labirentlerin merkez noktasına varmak için baş vurulan, çok bilinen bir yöntem olduğunu hatırladım. Labirentlerden anlarım biraz; Yunan valisi olan ve hem Hung Lu Meng’den bile daha çok kişili bir roman yazmak, hem de her içine girenin kaybolacağı bir labirent kurmak uğruna yeryüzündeki bütün yetkilerinden vazgeçen Ts’ui Pen ‘in torunu olmam boşuna değil. Büyük babam, bu çok farklı uğraşlara on üç yılını vermiş, ama sonunda bir yabancı tarafından öldürülmüştü- romanı bölükpörçüktü, labirenti ise hiç kimse bulamamıştı. İngiltere’nin ağaçları altında yürürken o kayıp labirenti düşündüm. Gözlerden uzak bir dağ doğduğunda el değmemiş ve kusursuz biçimiyle gözümün önüne getirdim; pirinç tarlalarıyla yer yüzünden silindiğini, sular altında kaldığını gözümün önüne getirdim; sonsuz bir labirentti, sekizgen tarhlar ve iç içe geçmiş, başladığı noktaya dönen yollardan değil, ırmaklar, iller ve krallıklardan kurulmuş sonsuz biçimiyle canlanıyordu gözümün önünde…Bir labirentler labirentiydi düşündüğüm, geçmişle geleceği kuşatacak ve bir yolunu bulup yıldızları içine alarak yılan gibi kıvrıla kıvrıla dünya yüzüne yayılacak bir labirent. Bu aldatıcı imgelere kapılıp kaderimin kaçaklık olduğunu unuttum. Belirsiz bir zaman dilimi içinde dünyayı soyut biçimiyle algılayan birer varlık olduğumu sanmıştım. Her türlü yorgunluk olasılığını ortadan kaldıran inişli yol kadar, sanki usul usul, soluk alıp veren kırlar, gökyüzündeki ay, günün son ışıkları da etkilemişti. Günün öğleden sonrası sanki dost sanki sonsuzdu. Yol iniyor, iniyor ve artık birbirine karışan çayırlar arasında çatallanıyordu. O an fark ettim; rüzgarın estiği yöne yaklaşıp uzaklaşan, sık yapraklarla aradaki uzaklığın hafiflettiği tiz, neredeyse gümüşsü tınılar taşıyan bir müzik geliyordu ileriden. İnsanın öteki insanların yaşamlarının belli anlarında onların düşmanı olabileceğini, ama bir ülkenin düşmanı olamayacağını düşündüm o an; ateş böceklerini, sözcüklerin, bahçelerin, akarsuların, gün batımlarının düşman olamayacağını…Bunları düşünerek, yüksek, paslı bir bahçe kapısının önüne gelmiştim. Demir parmaklıkların arasından bir kavak korusuyla bir köşk seçiliyordu. Ansızın, birincisi önemsiz, ikincisiyse neredeyse inanılmaz iki şeyin farkına vardım. Müzik köşkten geliyordu ve Çin müziğiydi. Demek ki bu yüzden hiç düşünmeden, hemen benimseyivermiştim müziği… Zil ya da çıngırak var mıydı yoksa elimle kapıya vurup seslendim mi, hatırlamıyorum. Müziğin şıngırtıları sürüp gidiyordu.

Evin içinden, gerilerden bir lamba yaklaştı; ağaçların bazen çizgilediği bazen örtüp kararttığı bir lamba, davul biçimli ve ay renginde kağıttan bir lamba. Uzun boylu bir adamın elindeydi. Işık gözümü aldığı için yüzünü göremedim. Kapıyı açtı ve anadilimde tane tane: “ Görüyorum ki yüce gönüllü Hsi Peng yalnızlığımı paylaşmaya kararlı. Bahçeyi görmek istiyorsunuz herhalde?” dedi.

Elçilerimizden birinin adı olan bu adı tanıdım ve şaşırarak “bahçe mi?” dedim.

“Yolları çatallanan bahçe”

Belleğimde bir şeyler canlandı ve nasıl oldu bilmiyorum, hiç düşünmeden, “Atam Ts’ui Pin’in bahçesi” dedim.

“Atanız demek ki? Şanlı atanız…Girin içeriye.”

Islak patika, çocukluğumda gezdiğim patikalar gibi zikzaklar çiziyordu. Doğudan ve batıdan gelme kitaplarla dolu bir kütüphaneye girdik. Işıklı hanedanın üçüncü hükümdarı tarafından baskıya hazırlanan, ama hiçbir zaman basılmayan Yitik Ansiklopedi’nin ciltlenmiş sıra sıra ciltlerini hemen tanıdım. Gramofonun tablosunda dönen plağın yanında tunçtan bir anka kuşu vardı. Ayrıca famille rose üslubunda bir vazo ve ustalarımızın Acem çömlekçilerinden örnek aldıkları mavi renkte, yüzyıllar öncesinden kalma bir başka vazo daha hatırlıyorum…

Stephan Albert beni gülümseyerek seyrediyordu. Dediğim gibi uzun boylu, yüz çizgileri sert, gri sakallı bir adamdı. ‘Sinolog olmayı aklıma koymadan önce’, Tsientsin’de misyonerlik yaptığını söyledi bana.

Oturduk. Ben uzun alçak bir divanda oturdum, O da pencereye büyük, yuvarlak bir saate sırtını verecek biçimde oturdu. Peşimdekinin Richard Madden’in buraya bir saatten önce varamayacağını hesapladım kafamda. Dönüşü olmayan kararım henüz bekleyebilirdi.

“Şu Ts’ui Pen’in ki de şaşırtıcı bir talih” dedi. Stephan Albert. “ Yerlisi olduğu ilin valisi, astronomi ve astroloji bilgini, yorulmak bilmez din kitapları yorumcusu, satranç oyuncusu, ünlü şair ve hat ustası –bütün bunlardan bir kitap ve labirent kurmak uğruna vazgeçmiş. Hem de zorbalığın hem de adalet dağıtmanın, yatağındaki cariyelerin, şölenlerin, hatta engin bilgisinin zevklerinden bile el etek çekmiş- hepside kendini on üç yıl Duru Yalnızlığın Köşkü’ne kapamak için. Öldüğünde, mirasçıları karmakarışık el yazmalarından başka bir şey bulamamışlar. Belki biliyorsunuzdur ailesi bunları ateşe atmak istemiş ama vasiyetnameyi yerine getirmekle yükümlü olan kişi –Tao’cu ya da Buda’cı bir keşiş- basılmaları gerektiğinde diretmiş.

Biz “Ts’ui Pen’in soyundan gelenler,” diye karşılık verdim, “o keşişi hala lanetle anıyoruz. Bunların basılmasında hiçbir anlam yoktu. Kitap karşıtlıklar içinde bir taslaklar yığını. Bir kere gözden geçirmiştim; kahraman üçüncü bölümde ölüyor, dördüncü bölümde canlı. Ts’ui Pen’in öteki girişimine, labirente gelince…”

“İşte Ts’ui Pen’in labirenti” dedi stephan Albest yüksek, lake boyalı bir yazı masasının üzerini işaret ederek.

“Fildişinden bir labirent” diye bağırdım. “Mümkün olan en küçük labirent öğle mi?”

“Simgelerden kurulu bir labirent,” diye düzeltti. “Gözle görülmez bir zaman labirenti. Bu sırrın çözümü bana, barbar bir İngilize layık görüldü. Aradan yüzyıldan uzun bir süre geçtiği için ayrıntıları yerli yerine oturtmak imkansız; ama olup biteni kestirmek zor değil. Ts’ui Pen birden bire; kitabı yazmaktan vazgeçiyorum demiş olmalı. Başka bir keresinde de; bir labirent kurmaktan vazgeçiyorum demiştir. Herkes bunların iki ayrı eser olduğunu sanıyordu; kitapla labirentin tek ve aynı şey olduğu hiç kimsenin aklına gelmemiş. Duru Yalnızlığın Köşkü, belki de yolları son derece karmaşık bir bahçenin tam ortasında duruyordu; bu durum mirasçılara gerçek bir labirentin varlığını düşündürmüş olabilir. Ts’ui Pen öldü; sahibi olduğu o uçsuz bucaksız topraklarda yaşayan hiç kimse bir labirente rastlamadı; romandaki karışıklıkların bana labirentin romanın kendisi olduğunu düşündürdü. İki ipucu meselenin doğru çözümünü buldurdu bana. Biri: Ts’ui Pen’in gerçek anlamıyla sonsuz bir labirent yaratacağı yolundaki garip söylenti. Öteki: ele geçirdiğim bir mektubun parçası.”

Albert ayağa kalktı, bir an sırtını döndü; siyah ve altın renkli yazı masasının çekmecesini açtı. Benden yana döndüğünde elinde bir zamanlar kızıl renkli olan, ama artık pembeye dönmüş, tekrar tekrar katlanıp açılmaktan zar gibi incelmiş bir kağıt tutuyordu. Ts’ui Pen hattat olarak haklı bir ün kazanmıştı. Kendi kanımdan bir adamın minicik bir fırçayla yazdığı şu sözleri anlamadan, yutarcasına okudum; Yolları çatallanan bahçemi çeşitli geleceklere (hepsini değil) bırakıyorum. Tek söz söylemeden kağıdı geri verdim. Albert sözlerini sürdürdü:

“Bu mektubu bulmadan önce kendi kendime bir kitabın nasıl sonsuz olabileceğini sormuştum. Dönümlü, dairevi bir ciltten başka bir şey gelmedi aklıma. Son sayfası ilk sayfayla eş olan, dilediğince sürüp gitme olasılığını içeren bir kitap. 1001 gece masallarının tam ortasına rast gelen o geceyi de hatırladım; hani Şehrazat (el yazmasını kaleme alanın büyülü bir gaflet anı sonucunda) 1001 Gece Masalları’nı başlatan masalı, yani ‘Şehrazat’ın sultana masal anlatması masalını’ kelimesi kelimesine anlatmaya başlar da böylece sonsuza kadar tekrar tekrar başa dönmeyi göze almış olur ya… Sonra babadan oğula geçen, geçerken de her bir kişinin yeni bir bölüm eklediği, ya da atalarının yazdığı sayfaları sofuca bir dikkatle düzelttiği Platon’cu bir metni de düşündüm. Bu varsayımlarla oyalandım bir süre; ama bunlardan hiçbirisinin Ts’ui Pen’in kitabının birbiriyle çelişen bölümleriyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Zihnim böyle karmaşıkken Oxfort’dan sizin de gözden geçirdiğiniz el yazması geldi. O cümle de dikkatimi çekmişti elbet: Yolları çatallanan bahçemi çeşitli geleceklere (hepsine değil) bırakıyorum. Daha ilk bakışta anladım: ‘Yolları çatallanan bahçe’, o karmaşık romandı; çeşitli geleceklere (hepsine değil) sözü çatallanmanın uzamda değil zamanda olduğunu düşündürdü. Eseri iyice bir okuyunca bu kuramım doğrulandı. Bütün kurgusal eserlerde, kişi birden fazla seçeneklerle karşılaştığında bir tekini seçer ve ötekilerden vazgeçer; Ts’ui Pen’in kurgusal eserindeyse yazar - aynı anda- hepsini birden seçiyordu. Yazar böylelikle kendileri de çoğalıp çatallanan çok sayıda gelecek, çok sayıda zaman da yaratıyordu. Romandaki çelişkilerin açıklaması bu işte. Diyelim ki Fang diye birinin bildiği bir sır var; bir yabancı çalıyor kapısını; Fang araya giren bu adamı öldürebilir, araya giren adam Fang’ı öldürebilir, ikisi de kaçıp kurtulabilir, ikisi de ölebilir falan filan. Ts’ui Pan’in eserinde akla gelebilecek bütün çözümler içerilmiş; her biride başka çatallanmalar için birer çıkış noktası. Bazen, bu labirentin yolları kavuşur; örneğin, siz bu eve geldiniz; olası geçmişlerden birinde düşmanımsınız, bir başkasında dostum. Düzelmek bilmeyen Çincemin kusuruna bakmazsanız birkaç sayfa okuyalım.”

Lambadan gelen ışığın parlak yuvarlağı içindeki yüzü, kuşku yok ki yaşlı bir adam yüzüydü: ama bu yüzde inatçı, hatta ölümsüz bir şeyler vardı. Yavaşça olanca dikkatiyle aynı destansı bölümün iki yorumunu okudu. Birincisinde bir ordu ıssız bir dağın ortasından savaşa yollanıyordu; kayalarla gölgelerin ürkünçlüğü askerlerin yaşamlarını hiçe saymalarına yol açıyor ve düşmanı kolayca yeniyorlardı. İkincisinde, aynı ordu büyük bir şölenin yapıldığı bir sarayı bir uçtan ötekine geçiyordu; görkemli savaş onlara eğlentinin devamıymış gibi geliyor ve düşmanı yeniyorlardı. Bu eski metinleri gereken saygıyla dinledim; belki de asıl şaşırtıcı olan, metinlerin kendilerinden çok benim kanımdan biri tarafından yaratılmış ve çetin serüvenler sonucunda, Batı dünyasındaki bir ada üzerinde, uzak bir krallığın hizmetkarı tarafından bana aktarılıyor olmalarıydı. Her iki yorumda da gizli bir buyruk gibi yinelenen şu son sözleri hatırlıyorum: İşte böyle dövüştü kahramanlar; övülesi yürekleri huzur içinde, kılıçları kıyıcı, ölmeye ve öldürmeye yeminliydiler.

O andan sonra kendimde ve karanlık gövdemin içinde elle tutulamaz, gözle görülmez bir kıpırdaşma hissettim. Birbirine koşup ilerleyip sonra ayrışan, derken birbirinin içinde eriyip giden orduların yarattığı değilse bile, bunların esinlediği, anlatılmaz, çok derin bir sıkıntısıydı bu. Stephen Albert sözlerini sürdürdü:

“Şanlı atanızın bu çeşitlemeleri boşu boşuna kurcaladığını sanmam. On üç yılını bıkıp usanmadan bir retorik oyunu kurmaya adaması akla yakın gelmiyor. Sizin ülkenizde roman, edebiyatın dallarından biridir; Ts’ui Pen son derece usta bir romancı ama aynı zamanda da kendini yalnızca romancı olarak görmeyen bir edebiyat adamıydı. Çağdaşlarının tanıklığı onun metafizik ve mistik ilgileri olduğunu gösteriyor- yaşamı da bunun bütünüyle doğrular nitelikte. Romanın büyük bölümü felsefi tartışmalarla dolu. Karşısına çıkan bütün meseleler arasında, zamanın bir uçurumu andıran sonsuzluğu kadar kafasını uğraştıran hiçbir mesele olmadığını biliyorum. Oysa Yolları Çatallanan Bahçe’nin sayfalarında karşımıza çıkmayan tek mesele bu. Zaman sözünü bile kullanmıyor. Bu sözcükten bile bile vazgeçmesini nasıl açıklıyorsunuz?”

Çeşitli açıklamalar önerdim -hepside doyurucu olmaktan uzaktı.- Bunlar üzerinde tartıştık. Stephen Albert dedi ki:

“Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen tek sözcük hangisidir?”

Bir an düşündükten sonra cevap verdim: “satranç sözcüğü!”

“Tam üstüne bastınız,” dedi Albert. “Yolları Çatallanan Bahçe konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel; bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor. Bir sözcüğü hiç kullanmama, onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak, onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur. İmalarla yazan Ts’ui Pen’in bitip tükenmez romanının dolambaçlarında yeğlenen dolaylı yöntem de budur işte. Yüzlerce el yazmasını karşılaştırdım, yazarlarının dikkatsizliği sonucu ortaya çıkan yanlışları düzeltim, bu kaosun iç yapısını kestirmeye çalıştım; ilk baştaki düzenini yeniden kurdum- evet, yeniden kurdum sanıyorum- eseri tümüyle ‘çevirdim’; ‘zaman’ sözcüğünü bir kere bile kullanmadığı açık. Bunun nedeni ortada; Yolları Çatallanan Bahçe, Ts’ui Pen’in algıladığı biçimiyle evrenin belki tamam olmayan, ama doğru bir görünümüdür. Newton’la Schopenhauer’in tersine, atanız, bir örnek, mutlak bir zamana inanmıyordu. Sonsuz zaman dizilerine, gittikçe büyüyen, baş döndürücü hızla birbirine kavuşup ayrışan koşut zamanların oluşturduğu bir ağa inanıyordu. Yüzyıllar boyu birbirine yaklaşan, çatallanan, sekteye uğrayan ya da birbirinden habersiz zamanlardan örülen bu ağ bütün olasılıkları kucaklamaktadır. Biz bu zamanların bir çoğunda var olmayız; bazılarında siz var olursunuz, ben olmam; ötekilerde ben var olurum, siz var olmazsınız; başkalarında ne siz ne de ben var olmayız. Talihin yüzüme gülüp de sizi karşıma çıkardığı şu içinde bulunduğumuz zamanda evime geldiniz; bir başkasında bahçeden geçerken cesedimi buldunuz; gene başka birinde, aynı sözleri söylüyorum ama ben bir aldatmaca, bir hayaletim.”

“Her birinde,” dedim sesimin titremesine engel olamayarak, “size teşekkür borçluyum ve Ts’ui Pen’in bahçesini eksiksiz biçimde kurduğunuz için size büyük bir saygı duyuyorum.”

“Hepsinde değil,” diye mırıldandı gülümseyerek. “Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım.”

Sözünü ettiğim kıpırdaşma bir kere daha geçti içimden. Evi çevreleyen nemli bahçe sonsuz sayıda insanla dolup taşıyordu sanki. Bu kişiler Albert’le bendik; başka zaman boyutlarında aldığımız türlü biçimlerle gizli ve etkindik. Gözlerimi kaldırdım; o zar inceliğinde karabasan çözülüp yok oldu. Bu sarı ve siyah bahçede bir tek adam vardı; ama bu adam bir heykel kadar sarsılmazdı…Bu adam bahçenin yolu boyunca ilerliyordu ve Yüzbaşı Richard Madden’di.

“Gelecek şu anda var oluyor,” karşılığını verdim, “ama ben dostunuzum sizin. Şu mektubu bir kere daha görebilir miyim?”

Albert ayağa kalktı. Upuzun boyuyla ayakta durarak yüksek masanın çekmecesini açtı; o an sırtı bana dönüktü. Tabancayı doğrultmuştum. Olanca dikkatimle ateşledim. Albert gık demeden hemen yere yıkıldı. Onun o an öldüğüne yemin ederim- bir şimşek çakmıştı sanki.

Gerisi gerçek olmaktan uzak, önemi de yok zaten. Madden içeriye daldı, beni tutukladı. Darağacına yollayacaklar beni. İntikamımı en pis biçimde aldım; saldırmaları gereken kentin gizli adını Berlin’e bildirdim. Dün bombaladılar; haberi, Yu Tsun adlı bir yabancı tarafından öldürülen ünlü Sinolog Stephen Albert’i saran esrar perdesini tüm İngiltere’ye duyuran gazetelerde okudum. Şef esrarı çözmüştü. Derdimin (savaşın gürültüsü patırtısı arasında) Albert adlı kente işaret etmek olduğunu, bunu yapmak içinde aynı adı taşıyan bir adamı öldürmekten başka yol bulamadığımı biliyordu. Sayısız pişmanlıklarımla bıkkınlıklarımı ise bilmiyor- hiç kimse de bilmez zaten.

 

Rocannon'un Dünyası
Ursula K. LeGuin

Metis Yayınları / Bilimkurgu Dizisi

Fomalhaut II gezegeninde üç ırk bir arada yaşıyordu. Oldukça geri teknolojik düzeyleri, ama telapatik güçleri olan bu ırklar aralarındaki barışı yüzyıllar boyunca korumuşlardı. Ta ki "Yıldızlordları" gelene kadar. Rocannon bu "Yıldızlordları"ndan biriydi.
Fomalhaut II'de antropolojik bir araştırmayı yöneten Rocannon, bilinmeyen bir düşmanın saldırısıyla gezegende yalnız, silahsız ve ulaşım-iletişim olanaklarından yoksun kalınca, araştırmasına konu olan insanlardan yardım istemek zorunda kaldı. Şimdi ilkel ve uygar, araştıran ve araştırılan bir arada, gezegende barışı korumak için çalışacaktı.
"Fian, uç benimle! Halkınız gibi zihninle konuşamam, ama havada giden sözcüklerin hepsi de boş değildir!"
"Ben Rocannon. Ben Rocannon. Yanıt verin!" Uzun süre alıcısının sessizliğini dinledi, sonra bir kez daha geminin frekansını denedi: "Ben Rocannon..." Ne denli alçak sesle konuştuğunu, neredeyse fısıldadığını fark edince durdu ve bağlantıyı kesti. Hepsi ölmüştü, on dördü de, beraberindekiler ve dostları. Hepsi gemideydiler, çünkü onları oraya kendisi çağırmıştı.



Parça
Açılış bölümü, "Kolye", s. 5-9

Yıllarca ötedeki gezegenlerde –adı olmayan, insanlarının yalnızca Dünya olarak adlandırdıkları, tarihi olmayan, geçmişin mitten ibaret olduğu, geriye dönen bir araştırmacının birkaç yıl önce yaptığı şeyleri tanrısallaşmış bulduğu gezegenlerde– gerçeği efsaneden nasıl ayırt edebilirsiniz? Anlamsızlık, ışık hızıyla yol alan gemilerimizin kapattığı zaman boşluğunu karartır ve belirsizlikle oransızlık bu karanlıkta ayrıkotu gibi biter.


Bir adamın, çok değil birkaç yıl önce böyle adsız, yarı bilinen bir dünyaya gitmiş olan, Birlik'e bağlı sıradan bir bilimadamının öyküsünü anlatmaya çalışırken, insan kendini binlerce yıllık harabeler arasında dolaşırken kâh iç içe geçmiş yapraklar, çiçekler, dallar, sarmaşıklar arasında yol almaya çalışıyorken aniden son derece düzgün bir tekerleğe veya cilalanmış bir temel taşına rastlayan, kâh sıradan, güneşin aydınlattığı bir eşikten girip içeride karanlığı, alevin olanaksız bir şekilde titreyen ışığını, bir mücevherin pırıltısını, bir kadının kolunun kıpırdayışını şöylece gören bir arkeolog gibi hissediyor.
 

Gerçeği efsaneden, doğruyu doğrudan nasıl ayırt edebilirsiniz?

Rocannon'un öyküsünde mücevherin, kısacık görülen mavi pırıltının sırası yeniden gelecek. Biz şuradan başlayalım:

Galaktik Alan 8, No.62: FOMALHAUT II.

Gelişmiş Zekâlı Yaşam Biçimleri: İlişki Kurulan Türler:

I. Tür:
A) Gdemler: Gelişmiş zekâlı, tümüyle insangillerden, geceleri ortaya çıkan, 120-135 cm. boylarında, açık tenli, siyah saçlı mağara adamları. İlişki kurulduğunda bu insanların kastlardan oluşan, aralarında kısmi telepati kurabildikleri, oligarşik kentsel bir toplumları ve teknolojiye yönelik Erken Çelik kültürleri vardı. 252-254 arasındaki Birlik Araştırması sırasında teknolojileri Endüstriyel, C Noktası'na ilerledi. 254'te Kiriendenizi Bölgesi'nde yaşayan topluluğun ileri gelenlerine otomatik olarak kullanılan (New South Georgia'ya gidip dönmek üzere) bir gemi sunuldu. Statü C-Bir.

B) Fianlar: Gelişmiş zekâlı ve tümüyle insangillerdenler, yaklaşık 130 cm. boyundalar, gündüzleri ortaya çıkıyorlar, gözlemlenenleri genelde açık tenli ve açık renk saçlı. Kurulan kısa ilişkide ortak köy ve göçebe yaşamları olduğu, aralarında kısmi telepati kurabildikleri görüldü, ayrıca kısa menzilli Telekinesis (zihin gücüyle cisimleri hareket ettirme) yetenekleri olduğuna dair göstergeler var. Teknolojiden uzaklar, ele geçirilemezler, en düşük düzeyde ve değişken bir kültürleri var. Şu anda vergilendirilemezler. Statü E-Kuşkulu.

II. Tür.
Liular: Gelişmiş zekâlı, tümüyle insangillerden, gündüzleri ortaya çıkan, yaklaşık 170 cm. boyunda olan bu tür kale/köy toplumu olarak yaşıyor, geniş bir soydan geliyorlar, teknolojileri duraklamış (Bronz), feodal-destansal bir kültürleri var. Toplum yatay olarak iki alt ırktan oluşuyor: a) Olgyiolar, "orta-insanlar", açık tenli, siyah saçlılar; b) Angyalar, "lordlar", çok uzun boylu, koyu tenli, sarı saçlı–

"O bunlardan işte," dedi Rocannon, Zekâ Sahibi Yaşam Biçimleri - Kısaltılmış Cep Rehberi'nden başını kaldırıp müzenin uzun salonunda orta yerde duran çok uzun boylu, koyu tenli, sarı saçlı kadına bakarken. Parlak saçları bir tacı andıran kadın hareketsiz ve dik duruyor, camekânın içindeki bir şeye bakıyordu. Çevresinde huzursuz ve sevimsiz dört cüce kıpırdanıp duruyordu.

"Fomalhaut II'de mağaralıların dışında bu insanların da olduğunu bilmiyordum," dedi müzenin müdürü olan Ketho.

"Ben de bilmiyordum. Burada, hiç ilişki kurulmamış, 'Doğrulanmamış' türler bile sıralanmış. Daha derinlemesine bir araştırma yapmak için oraya gitmenin zamanı gelmiş de geçmiş galiba. Neyse, hiç değilse şimdi kadının ne olduğunu biliyoruz."

"Keşke kim olduğunu bilmenin bir yolu olsaydı..."

Eski bir aileden, Angyalar'ın ilk krallarının soyundandı ve bütün yoksulluğuna karşın saçları kendisine miras kalan saf, yok olmaz bir altın gibi parlıyordu. Küçük insanlar, yani Fianlar, o önlerinden geçerken eğiliyorlardı; hatta küçük bir çocukken yalınayak tarlalarda koşarken ışık ve alev saçan bir kuyrukluyıldızı andıran saçları Kirien'in dertli rüzgârlarını aydınlatırken de eğilirlerdi.

Hallanlı Durhal onu görüp kur yaptığında ve onu çocukluğunun harabe kulelerinden ve rüzgârlı salonlarından alıp kendi yüce evine götürdüğünde henüz çok küçüktü. Dağ eteklerindeki Hallan'da da, ihtişam olmasına karşın rahat yoktu. Pencereler camsız, taş zemin sadeydi, soğukyılda gece uyanan biri pencerelerin altındaki uzun, alçak yarıklarda karın birikmiş olduğunu görebilirdi. Durhal'in yeni gelin eşi, çıplak küçük ayaklarıyla karlı zemin üstünde durur, ateşli saçlarını örer ve odalarında asılı olan gümüş aynadan genç kocasına gülerdi. O ayna ve annesinin bin minik kristalle işlenmiş gelinliği Durhal'in tek servetiydi. Hallan'daki daha düşük düzeyli akrabalarının bazılarının hâlâ dolaplar dolusu brokar giysileri, altın kaplamalı ahşap mobilyaları, atları için gümüş koşum takımları, zırhları, gümüş kaplamalı kılıçları, takıları, mücevherleri vardı – bu sonunculara Durhal'in eşi kıskanarak bakıyordu, taşlı bir taç veya altın bir broş takan kişi, doğuştan ve yaptığı evlilikle edindiği düzeye saygısı dolayısıyla o geçerken kenara çekiliyorsa da, o hep bu mücevherlere bakıyordu.

Durhal ve eşi Semley, Hallan Şenliği'nde Yüksek Makam'dan sonra dördüncü olarak oturuyorlardı, Hallan Lordu'na o denli yakındılar ki yaşlı adam kendi eliyle Semley'e şarap dolduruyor, yeğeni ve varisi olan Durhal'le avdan söz ediyor ve genç çifte acı ve umutsuz bir sevgiyle bakıyordu. Yıldızlordları ateşten direklerin üzerinden geçen evleri ve tepeleri yerle bir edebilen korkunç silahlarıyla ortaya çıktıklarından beri, umut Hallan'daki Angyalar'a ve bütün Batı topraklarına pek uğramamıştı. Angyalar'ın bütün eski alışkanlıklarına ve savaşlarına karışıyorlardı, ayrıca miktarı küçük de olsa onlara vergi vermek Angyalar için müthiş utanç vericiydi. Bu vergi Yıldızlordları'nın yıldızların arasındaki boşlukta, yılların sonunda bir yerde garip bir düşmanla yapacakları savaş için ödenen bir tür haraçtı. "Bu sizin de savaşınız olacak," demişlerdi ama Angyalar bir nesildir şenliklerini yaptıkları salonlarda boşa giden bir utançla oturup çifte kılıçlarının paslanmasını, oğullarının savaşta tek bir darbe indiremeden büyümesini, kızlarının asil bir eş getirecek, kahramanlıklarla dolu çeyizleri olmadığı için yoksul adamlarla, hatta orta-insanlarla evlenmesini seyrediyorlardı. Irklarına ait soğuk, harap, göz alıcı kalede acı şarap içip şakalaşan güzel saçlı çifti seyreden ve kahkahalarını duyan Hallan Lordu'nun yüzü kederliydi.

Salonda ileriye doğru bakıp kendisininkinden daha alttaki koltuklarda, hatta ara-ırkların ve orta-insanların, beyaz tenli ve siyah saçlıların arasında değerli taşların parıltı ve ışıltısını gören Semley'in ifadesi de sertleşti. Kendisi kocasına çeyiz olarak hiçbir şey getirmemişti, gümüş bir toka bile. Bin kristalle işlenmiş gelinliği de eğer bir kızı olursa onun düğünü için sandığa kaldırmıştı.

Kızı oldu, adını da Haldre koydular. Kızın küçük kahverengi kafasındaki tüyler uzadığında yok olmaz bir altın gibi parlıyorlardı, asil soyundan kendisine kalan miras ve sahip olup olacağı tek altındı bu...

Semley bu hoşnutsuzluğundan kocasına söz etmiyordu, çünkü Durhal ona karşı ne denli nazik olursa olsun, katı, asil gururu yüzünden hasetten ve bir şeyi boş yere istemekten nefret ederdi; Semley ise kocasının nefretinden çok çekinirdi. Ama görümcesi Durossa ile bu konuyu konuşabiliyordu.

"Bir zamanlar aileme ait büyük bir hazine varmış," dedi. "Altın bir kolye, ortasında da mavi bir taş – safir mi ne?"



Yazar hakkında
Ursula Kroeber Le Guin, 1929'da Kaliforniya'da doğdu. Babası ünlü antropolog Alfred Kroeber, annesi ise yazar Theodora Kroeber'dir. Radcliff ve Columbia üniversitelerinde edebiyat eğitimi gördü. 1950'li yıllarda fantastik öyküler ve romanlar yazmaya başladı. 1962'de ilk bilimkurgu öyküsü yayımlandı. 1974 tarihli Mülksüzler'e kadar altı bilimkurgu romanı yazdı. Bu tarihten sonra zaman zaman bilimkurgu öyküleri yazmakla birlikte romanlarında daha ziyade yarı gerçekçi/yarı fantastik temalar işledi.
Türkçe'de Mülksüzler ile başladığımız Le Guin edebiyatı, okurdan gördüğü ilgiyle birlikte, geniş bir koleksiyon oluşturdu. Yazarın Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları, En Uzak Sahil ve Tehanu'dan on yıl sonra yazdığı Öteki Rüzgâr'la "Yerdeniz" dizisi bir beşleme haline geldi. Bu beşlemenin son kitabından önce yayımlanan Yerdeniz Öyküleri de aynı coğrafyada geçmektedir. Yayınevimiz ayrıca Le Guin'in Dünyaya Orman Denir, Bağışlanmanın Dört Yolu, Balıkçıl Gözü, Rocannon'un Dünyası adlı yapıtlarına bilimkurgu dizisinde yer verdi. En son Uçuştan Uçuşa adlı kitabını yayımladığımız yazarın son kitabı, Dünyanın Doğum Günü de Metis'in yayın programında.


Le Guin'in düzyazılarını merak eden okurlarımıza, edebiyat konulu makale ve denemelerini bir araya getirdiğimiz Kadınlar Rüyalar Ejderhalar başlıklı seçkiyi öneriyoruz.


Çeviren: Tûba Çele - 138 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-342-092-7; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1995
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Rocannon's World

 

Aura

Ted Andrews

Meta Yayınları

Çevirmen : Banu Akkuzu
Şubat 2001, 167 sayfa, ISBN: 975-8584-00-6

Her birimiz aura adı verilen ve hakkımızda çok şey anlatan bir enerji alanıyla çevriliyiz. Eğer yeni tanıştığınız biriyle hemen dost olabiliyor ya da ondan nedensiz yere hiç hoşlanmıyorsanız, onun aurasını deneyimlediniz demektir. Şimdi siz de sizi ve başkalarını çevreleyen auraları görmeye başlayabilir ve değişen boyut ve renklerinin fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan ne anlama geldiğini belirleyebilirisiniz. - Enerji dalgalarını göndermek ve hissetmek, - Aurik saldırıları saptamak, - Aurik alanınızı ölçmek, - Auranızdaki renklerin anlamını öğrenmek, - Auranızı güçlendirmek, - Kendinizi "psişik vampirlerden" korumak, - Bedeninizi ve auranızı hızla enerjiyle doldurmak, - Sağlık durumunuzu auranızda görmek ve yorumlamak, - Auranızı enerji birikintilerinden temizlemek için bu kitabı mutlaka okumalısınız.

 

Kristal Bilinç

Kristalleri Tanıyor musunuz?

Peki, ya onların güçlerini? Varolan herşeyin taşıdığı bazı özellikler ve güçler var. Ayrıca bütün bunların evrensel plan içinde bir yerleri ve değerleri bulunuyor.


Kristallerin özelliklerini ve gizli güçlerini öğrenmek, aslında "yeni bir enerjiyi tanımak" değil, varolanı "hatırlamak" anlamını taşıyor.


"Kristal Bilinç" size, kristaller konusundaki bütün bilgileri, derli toplu bir biçimde sunuyor:


- Kristal türlerini,

- Bakımlarını,

- Enerji alanlarını,

- Bir gelişim aracı olarak kullanılmalarını,

- Tedavi amacıyla değerlendirilmelerini,

- Meditasyon sırasındaki etkilerini ve


Bunların pratik uygulamalarını detayları ile öğrenmek istiyorsanız, "Kristal Bilinç"i okuyun.

Yazar: Ted Andrews
Yayınevi: Arıtan Yayınevi
Sayfa sayısı: 251
ISBN: 975-7582-22-0
Basım tarihi: Mayıs 1995
 

Kristal Mucizesi

" KUVARS KRİSTALLERİNİN GİZEMLİ GÜÇLERİNDEN YARARLANMAK İÇİN BİR REHBER "

Çağdaş teknoloji kuvars kristalini "itici güç" olarak kullanıyor. Ancak bu kristallerin olağanüstü psişik yeteneklere de sahip oldukları giderek daha çok ortaya çıkmakta. Bu "çağdaş" keşif aslında çok kadim bir bilginin yeniden yüzeye çıkışından başka bir şey değildir. Kuvars kristalleri Atlantis Uygarlığı'nda kentleri ve evleri aydınlatmak, ulaşım araçlarını çalıştırmak, daha iyi ürün elde etmek ve hastaları sağaltmak amacıyla kullanılıyorlar; bunun yanı sıra, insanlarda kişilik değişimi yaratmak, inisiyasyon ve kehanet amacıyla da programlanabiliyorlardı. Siz de bu, elemental zekaya sahip kristalleri kullanarak insanlara, hayvanlara ve bitkilere şifa verebilir, enerji merkezlerinizi temizleyip dengeleyebilir, enerjinizi artırabilir, sezgi ve durugörü gibi medyumluk nitelikleri geliştirebilirsiniz. Kendilerine yüklenen herhangi bir gücü büyütme, depolama, odaklama ve aktarma konusunda gizemli bir yeteneğe sahip olan bu müthiş mineraller ayrıca, negatif titreşimlerden korunmanıza, belleğinizi güçlendirmenize, bilinç düzeyinizi yükseltmenize, zihinsel ve ruhsal yönden gelişmenize de yardımcı olabilirler. Ünlü doğal şifa uzmanı ve yazar Edmund Harold, bu değerli eserinde, kuvars kristalini yukarıdaki amaçlar doğrultusunda nasıl kullanabileceğimizi çok sade ve çok açık bir biçimde anlatıyor. Yazar yine bu kitapta, astrolojik burçlara ait değerli taşların gizli güçleriyle ilgili kadim bilgiler de sunuyor.
 

Açıklama: Edmund Harold gerçek bir öğretmendir. Onun amacı sadece insanları kendi bedenleri, zihinleri ve ruhları hakkında bilgilendirmek değildir; o aynı zamanda, bu bilgileri bizzat keşfedip uygulama yollarını da gösterir.
Kötümserliğin son derece yaygınlaştığı, sağlıklı kuşkuculuğun yerini kuruntunun aldığı böyle bir zamanda, o öne çıkarak çok derin bir şifa biçimiyle ilgili bilgi ve talimatlar sunmaktadır. Kristalleri kullanma kültürü binlerce yıl öncesine dayanır. Onun şimdi insanları kendileriyle daha uyum içine sokma konusunda güvenilir bir vasıta olarak ortaya çıkışı, bu konuda tüm çevremizde gördüğümüz yoğun gereksinim göz önüne alındığında, hiç de şaşırtıcı değildir.
(Önsözden)


Yazar: Edmund Harold
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 167
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1994
 

Fizik ve Gerçeklik "Bilim Felsefesine Kuramsal Bir Yaklaşım"
Şakir Kocabaş

Konu: Bilim-Fizik

ISBN: 9799756614012
Ait Olduğu Dizi: Felsefe Dizisi
Çeviren: -
Sayfa: 120 Ebat: 14*23 cm
Baskı Yeri: İstanbul
Basım Tarihi: 01.01.2000
Küre Yayınları

ÖNSÖZ

Bilim felsefesi konusunda her sene birçok kitabın yayınlandığı bir dünyada neden yeni bir kitap yazma zahmetine katlanılır? Elinizdeki bu kitapta bilim felsefesi yepyeni bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Geçtiğimiz yüzyılın başından bugüne kadar geliştirilmiş olan bilim felsefesinde bilimsel teori ve hipotezlerin olaylarla sağlanabilirliği, yanlışlanabilirliği, sınanabilirliği ve teorilerin tarihsel gelişimi ve bunu destekleyen tarihî ve sosyal şartlar gibi konular ele alınmıştır. Ancak bunlardan hemen hiçbirinde bilimsel teorilerin dayandığı temel kavramlar ve bunların teori içinde meydana getirdiği kavramsal yapılar tafsilatlı bir şekilde ele alınmamıştır. Belki de bu eksiklik yüzünden, bilimle gerçeklik arasındaki alaka daima karanlıkta kalmıştır. Hatta diyebiliriz ki, modern felsefede ?bilim ve gerçeklik` konusunda hemen hemen hiçbirşey söylenmemiştir. Aslında bir açıdan bu duruma şaşmamak gerekir, çünkü böyle bir soruşturma ve araştırma öncelikle ciddi bir kavramsal araştırma ve soruşturmayı gerektirmektedir. Kavramsal araştırma ise, teorilerde olaylarla uyumluluğun ötesinde ?bilim ve gerçekliğin uyumu` diye bir meselenin farkında olmayı zorunlu kılmaktadır. İşte biz bu kitapta, bilimle ve daha özel olarak fizikle gerçeklik arasında bulunması gereken alakayı kavramsal bir yaklaşımla ele alıyoruz. Ümit ediyoruz ki bu çalışmamız bu alanda yeni ve çok önemli araştırmalara yol açacaktır.

Şakir Kocabaş,

İstanbul, 6 Ağustos 2000
 

Bilimin Işığında Felsefe
Nusret Hızır

Felsefe, her insanın kendi kişisel etkinliğinin ne biçim bir etkinlik olduğunun bilincine varmasına yarar. İnsanı sürünün bir bireyi olmaktan çıkarır. Bu da büyük bir kültür ve uygarlık sorunudur.

Çünkü insanlar sürüden olmadıkları zaman, sürüden olmadıklarını sandıkları halde bile, yine de sürüye kapılmış olabilirler. Büyük topluluk olmak, el ele verip destekleşmeli, dayanışmalı düşünmek ve etkinlikte bulunmak başka şeydir; kabullerle, eleştirilerek aydınlatılmamış kabullerle düşünmek başka şeydir.

Bunların birinci, kültürdür. Kültür sosyolojisinin, kültür felsefesinin daima işaret ettikleri sürüleşme tehlikesine karşı etkili bir araçtır felsefe.

Sürü insanından, sürüden çıkmış insandan söz ediyorum diye sanmayın ki bir yönünden Nietzsche`ye yaklaşıyorum. Hayır! En ufak bir metafizik yapmadan, seçkincilikle hiç ilgisi olmayan bir kaygıyla, elle tutulur, gözle görülür bir tehlike olarak, somut bir yabancılaşma olgusu olarak görüyorum sürüleşmeyi.

Emansipe olmuşlukla iftihar eden insanlar vardır, aslında hiç de emansipe değillerdir. İsterim ki felsefe, işte orada rol oynasın...

 

Aynadaki Evren

Karşınıza bir ayna alıp baktığınızda, aynada görünen dünya ile yanıbaşınızdaki dünya arsındaki bir fark göremezsiniz. Bulunduğunuz mekandan bedeninize kadar baktığınız herşey adeta o sırlı cam yüzeyin arkasındaki bir mekanı doldurmuş gibi karşınızdadır...

Yazar: Ahmed Baki
Yayınevi: Kitsan Yayınları
ISBN: 9758833146
Basım tarihi: Eylül 2005
Kategori: Sufizm / Tasavvuf

 

Evrensel Sırlar

İdepya, Kurgas dize yıldızlarının en yücesi. Dünya bilimine göre yıldız bile sayılmaz! Çünkü, O'nun maddesel bir yapısı ve görüntüsü yoktur!.. O, bir "ışınsal kitle" yıldızıdır. Beş duyuyla sınırlı insanların onları tespit etmesi imkansızdır...

İdepya'lı Elf, görgüsünü genişletmek için Dünya'yı Cem ile iletişim kuruyor ve ona Özünü tanıma, "Evrensel Gerçekleri" kavrama yolunda elinden gelen hiç bir yardımı, esirgemiyor.

Dünyalıların göresel gerçekleri ötesindeki "Evrensel Gerçekler" nelerdir?.. Onu hep birlikte okuyalım...

Yazar: Ahmed Hulüsi
Yayınevi: Kitsan Yayınları
ISBN: 975755737-4
Basım tarihi: Ocak 2003
Kategori: Sufizm / Tasavvuf

 


Kendini Tanı


Tasavvuf'un ana konusu olan "Vahdet"i, 1984 yılında İstanbul'da şöyle anlatıyordu Ahmed Hulüsi:

"Tasavvufa girmenin tek bir amacı vardır, o da Allah'a Ermek!..

Bu da "Vahdet" kavramının anlamını yaşamakla mümkün olur. Allah bizlere bunu kolaylaştıra; hazmını vere!."

Evet, bu kitapta, Tasavvufun bazı temel bilgileri anlatılıyor; "Vahdet" kavramı, "Melek"lerin, "Mi'rac"ın ve "Kadir Gecesi"nin farklı açıklamaları gene çağdaş bilimler eşliğinde çok özel bir biçimde yapılıyor Ahmed Hulüsi tarafından...

Yazar: Ahmed Hulüsi
Yayınevi: Kitsan Yayınları
ISBN: 975755740-2
Basım tarihi: Ocak 2003
Kategori: Sufizm / Tasavvuf

İnsan Ve Sırları Cilt 1 - Ahmed Hulusi

Arka Kapak

Dinin temelindeki bilimsel gerçekler nelerdir?.. Din niçin gelmiştir?.. Ölümötesine niçin inanmak zorundayız?.. İnsan denilen varlık nedir?.. Nasıl oluşmuştur?.. Hangi tesirlerin hükmü altındadır?.. Neleri meydana getirebilme özelliklerine sahiptir?.. Dinle emrolunan bir kısım fiillerin ardındaki gerçekler nelerdir?..Evet, bunlar gibi nice soruların cevaplarını açıklamak gayesiyle hazırlanmış bir kitaptır elinizdeki.Evren -insan - Ölümötesi yaşam!..İnsan nereden geldi. Neden geldi. Nasıl geldi. Nereye gidiyor?..İnsan denilen varlığın sahip olduğu eşsiz hazine BEYİN!.. Beyne verilmiş hayalimizden bile geçirmediğimiz sayısız özellikler!..Bugüne kadar, gerek okuma, gerekse dinleme yoluyla edindiğiniz bilgilerden çok çok değişik bakış açılarını sizlere bu kitap ile ulaştırmaya çalışacağız.Esasen bu kitap iki ana bakış açısını izâh etmektedir:A) ZAHİR yönüylü, dinin dayandığı gerçekler.B) BATIN yönüyle dinin insana idrâk ettirmek istediği, HAKİKATI.* * *Büyük bir kısmıyla 1984 yılı içinde banda alınan sohbetlerimizin çözümüyle oluşan bu kitabın, konuları itibariyle düzeyini oldukça yüksek tutmak mecburiyetinde kaldık. Belki bazı bölümlerini bir kaç defa okumak gerekecek mevzûa adapte olabilmek için. Zirâ genelde hakkında pek az konuşulan konular bunlar. Düşünen, düşünmek isteyen beyinlere hitabetmek üzere hazırladık!..Taklid yoluyla meseleyi kabul edip, o kadarıyla yetinmek isteyenlere söyleyecek hiç bir sözümüz yok!.. Seslenişimiz TAHKİK ehlinedir!..«İnsanın şerefi aklıyladır», hükmünce, akıl sahiplerine hitabetmeye çalışıyoruz.* * *23 senelik maddî - manevî araştırmalarımızın neticesinde Cenâb-ı Hakk'ın lûtfetmiş olduğu ilmi sizlere takdim ediyoruz. Bu çalışmalarımızın zâhir yönü itibariyle derinliklerinde öncelikle başta kütübü sitte diye bilinen hâdis kitapları ile, bunların dışındaki bir kısım hâdis külliyâtları; ileri gelen tasavvuf büyüklerinin görüşleri, temel teşkil etmektedir...

 

İnsan ve Sırları - 2

Dinin temelindeki bilimsel gerçek ve gerekçeleri izah eden konusunda tek kitap Cehennem nedir ve nerededir?..

Abdest temzilik içinse niçin yüzünüze toprak sürüyorsunuz?.. (Teyemmüm) Zikir beyni nasıl geliştiriyor?..

Beynin gerçek işlevi nedir?..

Ruh nedir? Yapısı, özellikleri... İlk defa bu kitapta açıklanmakta...

Beyinler nasıl programlanıyor?..

Kader nasıl ve nereye yazıldı?.. Kader konusunun ayet ve hadislere göre içyüzü...

Allah'a ermek nedir ve nasıl olur?..

Öz'ün olna Kozmik bilince nasıl kavuşulur?

Ahmed Hulüsi'nin kaleminden İslam'ın gerçek bilgilerini okuyunca sanki yepyeni bir

Yazar: Ahmed Hulüsi
Yayınevi: Kitsan Yayınları
ISBN: 975755730-7
Basım tarihi: Ocak 2003
Kategori: Sufizm / Tasavvuf
 


Tek'in Seyri

Ahmed Hulüsi'nin bu kitabında, hem son yılların en ünlü beyin uzmanlarından nörofizyoloji profesörü Karl Pribram ile Einstein'ın talebesi ünlü fizikçi David Bohm'un Kuantum fiziğine dayalı olarak geliştirdikleri "Holografik Beyin ve Beden" görüşünün sonuçlarını;

hem de Tasavvuf sahasında en üst mertebedeki müşahedelere dayanan görüşleri okuyacak ve bunların sentezinden doğan gerçeklerl

Yazar: Ahmed Hulüsi
Yayınevi: Kitsan Yayınları
ISBN: 975755740-4
Basım tarihi: Ocak 2003
Kategori: Sufizm / Tasavvuf

Çetin BAL: Ahmet Hulusi kitaplarını okuyup taktir ettiğim değerli bir araştırmacı ve yazardır. Fakat bazı noktalarda uyuşmadığımız yanlış tahlillerininde olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri reankarnasyon (yeniden doğuş) gerçeğine karşı çıkması ve dış dünyalardan gelen uzaylıları Cin olarak telakki etmesi! Sonuçta tartışılabilir fikirler öne sürsede genel bağlamda Ahmet Hulusi ile çok noktada birleştiğimizi söyleyebilirim. Eserlerinin okunmasını tavsiye ederim.

Arz'dan Arş'a Sonsuzluk Kulesi

Yazar: Hans von Aiberg
ISBN: 9757557005.
Yayıncı: Kitsan Yayın
Yayın Tarihi: Istanbul, 1987
Sayfa: 343
konu: Roman - Bilimkurgu

Çetin BAL: Bir zamanlar bütün kitaplarını aldığım ve yutarcasına ve altlarını renkli kalemlerce çizerek okuyup dipnotlar eklediğim "ARZDAN ARŞA SONSUZLUK KULESİ" yazarı meğersem akademik düzeyde bir kariyeri olan Prof. değilmiş. Bu anlamda sahte bir kimlik kullanmış olsada ve Hans Aiberk'în gerçek adı Bülent Ayberk olsada ben kitaplarındaki geniş araştırma ufkundan ötürü kendisini taktir ettiğimi söylemeliyim. Medyada kendisi için sahtekar ve şarlatan tanımlamalarına varan suçlar yönetilsede kitaplarının gerçekten iyi bir inceleme ve araştırma içerdiğini kimse inkar edemez. Fakat bilimsel görüş ve fikirleri islami bir bakış açısı ile birleştirip bilimsel kanıt ve desteklerle kanıtlanmayan kimi yorumlarınıda yalanlamak yerine ben yoruma açık olarak bırakmayı tercih ediyorum. Genç arkadaşlar kitabı bilimsel gerçeklerle örülmüş ve islami kavramlarla iliştirilmiş bir bilimkurgu kitabı  olarak değerlendirirlerse kitabın genç beyinlere zararı olmayacağını düşünüyorum. Daha da ufuk açıcı ve vizyon genişletici olduğunu söyleyebilirim. Ayberk biraz hayal gücününde etkisi ile kitaba oldukça renk katmış diyebilirim. Roman okumak yerine Ayberk'in kitaplarını okumanın bir sakıncası  olmayacağı kanaatindeyim.

Açıklama:
Birinci Band Cilt: 1

-Allah (c.c.) Tekilliği
-Evrenin sırları, sınırları
-Relativite, Kuantum, teoremleri
-Kara Delikler
-Akdelikler
-Sûr Tünelleri
-Süper Uzay
-Hiper Uzay
-Sûr Borusu
-Takyonlar-Esir
-Melek, Cin, Ruh, Bilinç
-Paralel Evrenler
-Yaratılış, kıyamet, yeniden diriliş analizleri...
(Arka Kapak'tan)

 

Arzdan Arşa Sonsuzluk Kulesi - 2


Hans Von Aiberg
KİTSAN BASIM YAYIN

Takliden değil de tahkiken Müslüman olan Batılı Bilim Adamlarının bize en yakını saydığımız Prof. Dr. Hans Aiberg’in “Arz’dan Arş’a Sonsuzluk Kulesi” isimli eserinin bu ikinci cildini Dünyada ilk ve tek olarak sunuyoruz.


Birinci cildimizde, “Kürreler âlemi” olan kâinatta boyutlarına sırlarına, sınırlarına değinirken, Karadeliklerin kozmik hortum gibi çektiği tünelin açıldığı Akdeliklerin ucundaki paralel evrenlere uzanmıştık.

Bu ikinci cildimiz “Zerreler âleminden” söz ederek başlıyor, daha sonra, soyut evrene “Mücerret kâinata, takyinlara Esir’e” ulaşıyor. Tünellerin içinden Süper Uzay’a ve bunun bir yukarısındaki “Misal âlemine” tırmanıyor. Bu arada Melekler Nûr ve esiri yapı bilim ışığında keşfediyor. Melekler Nûr ve esiri yapı bilim ışığında keşfediyor. Böylece, yukarı âlemlerin sadece "“âfta"”kalmadığına, Yaratanımız’ın “Bilim” ile de kendine mi’rac edilmesine izin verdiğini seziyoruz.
 

Arz'dan, Arş'a Evren Sırları Ve Sınırları 2. Cilt
Hans Von Aiberg

ALEM YAYINCILIK

ISBN : 9757856096
Barkod : 9789757856092
Dil : Türkçe
Sayfa Sayısı : 3983
Ebat : 10,5x18,5 cm

- 104 'ler ve 114 'ler
- Zig Zag 'ın Adresleri
- 73 Takımlı Lig
- Örümceğin Yuvalandığı Ayetler
- Müslümanların Teslisi!
- Kıldan İnce Kılıçtan Keskin
- Süfyanist Teokrasi
- Mehdist Nomokrasi
- Kur 'an Nur 'unun 7 Tayfı
- Kur 'an 'ın Hitâbı
- Ahsen-i Takvim
- Sırlar Âleminin Sembolizmi
- Zaman Gezmeni
- Beş Boyutlu Genel Relativite
- Tüme Varmıkmı? Tümden Gelmek mi?
- Evren Hattı mı? Evren Yüzeyi mi?
- Fiziğin Birleştirilmesi
Daha birçok farklı yorumlar bilgiler...

 

Zaman Gezmenleri
Yazar: Hans von Aiberg
Kerem Yücel
ALEM YAYINCILIK

Zig-Zağ Group tarafından hazırlanmıştır.

İlimde şüpheci olma insanı hakikate götüren bir yoldur. Tabii ki bu şüphe septistlerin anladığı manada bir şüphecilik değildir. İnanmış insanlar olarak önümüze çıkan her düşünceyi Kur'an ve sünnet süzgecinden geçirip uyanları almalı uymayan kısımlarda ise daima temkinli hareket edilmelidir. Bu iste müspet ilim dediğimiz pozitif sahada isterse dini ilimler sahasında olsun farketmemeli...
Bu eserde, birçok pozitif ilim adamının görüşlerinden meydana gelen bir sentezdir. İçinde doğrularla birlikte yanlışlarında olabileceği mülahazasını daima açık tutarak incelenmeye tabi tutulmalıdır. Zamanla ilei sürülen tezlerin birçoğu zamanın geçmesi ve müspet ilimlerdeki ilerlemelerle kendiliğinden çürütülmüş bulunmaktadır. İleri sürülen ilimlerin doğruluğu ancak deneyler neticesinde ortaya çıkacaktır ki, bunda da yukarıda izah etmeye çalıştığımız dikkatin gösterilmesi gerekmektedir...
Eserde zamanın çeşitli boyutlarda incelenmesi, ışınlanma, rölativite, evrenin modelleri, Bermuda şeytan üçgeninin sırları, Zig-Zag öğretisi konularda ilginç açıklamalar mevcuttur.
 

 

Ölüm Ve Ötesi Bilimsel İncelenimi

 

BAŞKA DÜNYALARIN TANRILARI

Yazarı: PETER KOLOSIMO
Çeviren: NİHAL ÖNOL
Hazırlayan:

Yayınevi: ALTIN KİTAPLAR YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1974

Dili: Türkçe
 


PARAPSİKOLOJİ

Yazarı: MARİA AUDEN
Çeviren: SERPİL YENER
Hazırlayan:

Yayınevi: KİBELE YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1996

Dili: Türkçe




MAJİ ( Bilinçdışı Güç )

Yazarı: RODERICH FELDES
Çeviren: KAYHAN ŞENTİN
Hazırlayan:

Yayınevi: CEP KİTAPLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1992

Dili: Türkçe

 

SAİ BABA EN YÜCE DENEYİM

Yazarı: PHYLLIS KRYSTAL
Çeviren:
Hazırlayan:

Yayınevi: SATHYA SAİ BABA DERNEĞİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1995

Dili: Türkçe

SAİ BABA MUCİZELER İNSANI

Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan:

Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1984

Dili: Türkçe

Yeni Bilimsel Tin

Gaston Bachelard

· İthaki Yayınları
· Basım Tarihi : 11 - 2008
· ISBN : 9789752730502
· Sayfa Sayısı : 185


Kitap HakkındaYorumlar
Yeni Bilimsel Tin (Le nouvel esprit scientifique, 1934) Gaston Bachelard'ın Bachelard olmaya başladığı, kendi kıvamını bulduğu kitaptır. Nasıl Kepler ve özellikle Galileo'nun geliştirdiği yeni epistemoloji, filozofunu Descartes'ta bulmuşsa, geometride Lobaçevski ve fizikte Einstein'la başlayan değişmenin epistemolojisini de Bachelard, bu kitabından itibaren teorileştirmiş, söz konusu gelişmelerden bilim felsefesi açısından önemli sonuçları çıkarmıştır. Vardığı nokta ise, modern bilimin artık Descartesçı epistemolojiyi geride bıraktığı, aştığı saptamasıdır. İşte bu noktadan sonra, Bachelard'ın velut epistemolojik üretimi geleneksel felsefenin rasyonalizm ve ampirizm, gerçekçilik ve uzlaşımcılık gibi ikiliklerini bir sentez içinde aşmaya yönelir. Yeni Bilimsel Tin, Bachelard'ın kendine özgü rasyonalizminin, tarihsel kopuş teorisi ve epistemolojik pedagojisinin nüve halinde ortaya çıktığı yapıtıdır. Filozofu anlamak için ilk önce ve en dikkatle okunması gereken yapıtıdır.

MEVLANA
BİLİMSEL GERÇEKÇİLİK AÇISINDAN VAROLUŞ FELSEFESİ

NERİMAN HİKMET

132 SAYFA 13*19 CM
ÖNCÜ KİTABEVİ, İSTANBUL 1975

 

Büyük Bilimsel Deneyler
Rom Harre

Arka Kapak

Deneyin bilimsel bilginin kazanılmasındaki rolünü örneklendirmek için seçilmiş yirmi deney. Aristotales'in civciv embriyolojisini, Theodoric'in gökkuşağını anlama çabaları; Pasteur'ü her okul kitabında anlatılan buluşuna götüren raslantılar, Jacob ile Wollman'ın genetik maddeyi keşfetmesi, anlatılan yirmi deney arasında. Deneysel bilimin romantik yanını da unutmamış Rom Harre: "Umarım bunlar insanın becerisi ve dehasının örnekleri olarak okunur, her deney kendine özgü özelliği ile bir sanat yapıtı gibi görülür" diyor. Yazar, her bilim adamının özet bir yaşam öyküsünü veriyor, her çalışmayı tarihsel bağlamına oturtuyor, deneycilerin yöntemlerini ve buluşlarını yine onların sözcükleriyle anlatıyor. Dolaysız anlatı yaklaşımı, açıklamalarında anlaşılır olmaya gösterdiği özen, canlı üslubu bilimsel buluşun heyecanını paylaşmamızı sağlıyor. Harre, deneylerin seçimindeki ölçütleri şöyle sıralamış: Ün, tarihsel önem, zerafet, yöntemde ekonomiklik, bilimsel bilginin kazanılmasını göstermeye yatkınlık.

Yazar:Rom Harre
Çevirmen:Sinan Kılıç

Sayfa Sayısı: 217
Baskı Yılı: 1999
Dili: Türkçe
Yayınevi: Tübitak Yayınları

 

P.S.İ. PARAPSİKOLOJİ/PSİŞİK SINIR BİLİMLER / OKÜLTBİLİMLER İNCELEMELERİ
CİLT 1 SAYI 1 1988  -  SAYI: 2, SAYI: 3
128 SAYFA 16*24 CM, 1988
 

P.S.İ / PARAPSİKOLOJİ - PSİŞİK SINIR BİLİMLER - OKÜLT
BİLİMLER İNCELEMELERİ

Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan: CEM ÇOBANLI

Yayınevi:
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1988
Dili: Türkçe

 

Yoldas
Che Guevara
Jorge G. Castaneda

DÜNYADA CHE HAKKINDA YAZILAN EN KAPSAMLI KİTAPLARDAN BİRİ!..
"Etkili… Dikkatle araştırılmış ve ustaca yazılmış."
Chicago Tribune
"Companero çok çarpıcı... Yürek ve zeka çalışması; etkileyici bir sonuca varmaya yetecek kadar derinlere iniyor."
Richard Eder, Los Angeles Times
'Mükemmel, hikayenin detayı çok zengin.'
The Christian Science Monitor
'Mükemmel bir araştırma… 20. yüzyıl devriminin son mitini açığa çıkarıyor.'
Washington Post Book Review
'Guevara ve mirasını açıkça ve derin bir anlamla analiz edişi Castaneda'yı Meksika'nın en güzide politik bilimcilerinden biri olmaya hak kazandırdı.'
The New York Times Book Review
'Zekice… Şehit olmaya kararlı bir adamın heyecan dolu hikayesi.'
The Boston Globe
'Dikkatlice belgelenmiş ve kritik (bir eser) ve gerilim kitabı gibi okunuyor.'
Wall Street Journal
'Castaneda'nın kuvvetli idrak kabiliyeti Che'nin düşünce şeklinin köklerini ve gelişimini ortaya çıkarmayı hedefliyor.'
The New York Times
Ernesto “Che” Guevara, bedeninin tahtından indirilmiş İsa gibi sergilendiği Bolivya’nın ormanlarında katledilene kadar, Küba’dan Paris’in barikatlarına kadar her yerde Devrim’in eş anlamlısı olmuştu. Latin Amerika’nın önde gelen siyasetçilerinden biri tarafından yazılan bu biyografi Guevara efsanesinin perdesini aralıyor ve ardındaki karizmatik insanı ortaya çıkarıyor. Üç kıtanın arşivleri ve Guevara’nın ailesinin ve yakınlarının röportajlarından yararlanan Jorge G. Castaneda, Che’yi Arjantin’in orta sınıf yaşamındaki çocukluğundan onu sadık bir devrimciye dönüştüren yolculuk yıllarına kadar izliyor. Guevara’nın, kendisini sağ kolu yapan ve siyasi vicdanı haline geldiği Fidel Castro’yla olan karmaşık ilişkisini inceliyor ve Castaneda, Che’yi Küba’yı terketmeye ve tüm çabalarını -ve nihayetinde hayatını- Kongo ve Bolivya’da Don Kişotvari maceralarla harcamaya iten kişiliğini analiz ediyor. Bir edebi araştırma ve anlayış başyapıtı olan Yoldaş (Companero), tüm dünyada insanları büyüleyen ve onlara ilham vermeye devam eden bir devrimcinin ve idealistin eksiksiz portresi niteliğindedir. Bu kitap, Ernesto Che Guevara’nın yaşamına, kişiliğine, hedeflerine ve amaçları uğruna ölümüne detaylı bir araştırmayla ışık tutuyor. Keyifli okumalar.

Yoldaş - Che Guevara
Yazari: Jorge G. Castaneda
Yayınevi: İkon
Sayfa Sayısı: 512
Konu: Siyaset /Arastirma
 

 

Sosyalizmin Işığında Felsefe, Bilim ve Din

Rene Maublanc/ Marcel Cachin
EVRENSEL BASIM YAYIN

Çetin BAL:  [ Eğer sadece  insan algısının beş duyusunun yansıttığı kadarlık bir evren anlayışı gerçekliğin dokusunu şekillendirmiş olsaydı Marx'ın  materyalist evren görüşüne dayalı felsefesine katılabilirdim. Fakat ben insanı sadece düşünen bir hayvan olarak görmediğimi ifade etmeliyim. İnsan  evrene ait idrakin yeryüzündeki bir yansımasıdır. Evren kendini idrak etmek için insanı araya koymuştur. İnsanın varoluşunun anlam ve içeriğinide bu gerçekte aramak lazım.Marx'ın  felsefesine ve materyalist düşünce dünyasına yakınlığım genelde toplumcu sosyalist ve insan eşitliğine dayalı bir sistemin yaratılmasında kapitalist sistemin eleştirisini gündeme getirdiği içindir. Bu açıdan benim gibi inanç dünyasının krallığında oturan  biri için Maksist felsefelerin eksik yanları olduğu kadar  doğru yanlarınında olduğunu söylemeliyim. Buda dan Hz.İsa ve Hz. Muhammete kadar bir çok manevi düşünce iklimine sahip insanların hayata dair getirdikleri bakış açısının özünde sosyalist kominist bir manifesto vardır. Fakat hiç bir ruhsal önder içinde bulunduğu toplumun ekonomik sistemine yada toplumdaki yönetim biçimine doğrudan müdahalede bulunmamışlardır. Genelde insan kalbinin derinlerindeki kötü ve olumsuz yanlarımıza dair   bir değişimi gündeme getirmişlerdir. Marx'ın doğru tespitlerinden birisi Din  gerçeğinin insanları bilimsel dünyanın gerçeklerine ve ezilenlerin, işci sınıfının proplemleri konusunda bir uyuşturucu afyon gibi kullanılmasıdır.]

Marx, 'Dini eleştirmek gerekir' der. Hatta, bu eleştirme 'her çeşit eleştirinin ilk koşulu olmalıdır,' diye ekler. Peki ama, dini nasıl eleştireceğiz? 'O'nu açıklayarak', 'ezilmiş yaratık'ın, emekçi halkın niçin ve nasıl 'öte dünya'dan mutluluk beklediğini, teselli aradığını tarihle göstererek... 'Sosyalizmin Işığında Felsefe, Bilim ve Din' adlı bu kitap, söz konusu açıklama ve gösterme görevini yerine getirmeyi amaçlıyor. Kitabın yazarları, biri felsefeci, diğeri politikacı olan Rene Maublanc ile Marcel Cachin, kolayca anlaşılabilecek açık, yalın, düzgün bir anlatımla bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar.

 

 

 





Tasavvuf  Tarihi

Yayınevi: Anadolu Aydınlanma Vakfı
ISBN: 9789758586127
228 sayfa
Dil: Türkçe
Türü: Tasavvuf
Yazar Cavit Sunar

Örnekler ve açıklama notlarıyla işlenmiş Tasavvuf Tarihi isimli bu kitabın içeriği İslam tasavvufuyla sınırlı kalmayıp Hindu, Buddha, Tao, Hermes tasavvufu, Misterler ve Orphe dini, Pythagoras, Socrates, Platon, Aristotales, Yahudi tasavvufu, Misterler ve Orphe dini, Pythagoras, Socrates, Platon, Aristotales, Yahudi tasavvufu, Philon, Plotin tasavvufu, Gnosticisme, Hıristiyan tasavvufu, İslam tasavvufu ve eski Türklerin inançlarına kadar uzanmaktadır.

“Tasavvuf, insanı, Mutlak Yaratıcı’ya ve Mutlak Hürriyete kavuşturan bir Hikmet yolu, bir Vecd ve İstiğrak yoludur. Ezeliyeti ve Ebediyeti içeren bu yolun başı, insanı uyaran kalbi sezgi; sonu da her şeyi kaplayan ilahi Bilgi ve Sevgidir.

Allah’ın inayeti ile böyle bir yolculuğu başaranların Allah ile olan gönül maceraları da bu yolun muhteşem tarihini teşkil eder. Bu tarih, gereği gibi bilinmedikçe ve yaşanmadıkça böyle bir yolculuğa çıkılamaz, dolayısıyla da Gerçek İnsan olunamaz.

Gerçek insan olmak, her şey olmaktır.”

 



Vahdet'i Şuhud Vahdet'i Vücud Meselesi

Yayınevi: Anadolu Aydınlanma Vakfı
(11/2006)

ISBN: 9789758586240
115 sayfa
Dil: Türkçe
Türü: Tasavvuf
Yazar Cavit Sunar

Cavit SunarAlemi, bir beliriş ve meydana çıkış sayıp vücud'un birliğini iddia eden Muhittin ile alemi, Allah'tan ayrı ve kendi nefsinde var gören İmam Rabbani, birbirlerinden ayrılmakla beraber bu monist ve düalist görüşlerinden kedilerinden önceki sistemlere göre de özel bir karakter taşırlar, kendi bakımlarından orijinaldirler. Muhittin'in vücudi vahdet'i, eski Yunan'da İonia'lıların kesretçiliği ile Elea'lıların vahdetçiliğini, sınırlı olanla sınırsız olanı birleştirme gayretinden meydana çıkan Panteizm ve çeşitlerinden ayrıdır.


 


Varlık Hakkında Ana Düşünceler
Yayınevi: Anadolu Aydınlanma Vakfı
(11/2006)

ISBN: 9789758586233

Dil: Türkçe
Türü: Tasavvuf
Yazar Cavit Sunar

Cavit SunarKitabımızı bir iki cümle ile özetlemek istersek şöyle diyeceğiz. Felsefe kelimesi, Yunanca bir kelimedir ve hakikat sevgisi anlamına gelir. Bu kelimenin Şark'ta karşılığı hikmet kelimesidir. Fakat, Felsefe kelimesi Şarkta da kullanılmıştır.. Felsefe, bütünlüğü ile alemi kavrama faaliyetidir, bir hakikat araştırmasıdır. Yunanda ilk defa Felsefe kelimesini kullanan Pythagoras'tır ve bu kelimeyi Eşyanın Tabiatını Araştırma anlamında kullanmıştır. Felsefe kelimesi pratik bir bilgiden ayrı olmak üzere teorik bir bilgi anlamanındadır...




Mistisizmin Ana Hatları

Yayınevi: Anadolu Aydınlanma Vakfı
(10/2005)

ISBN: 9789758586189
158 sayfa
Dil: Türkçe
Yazar Cavit Sunar

Gerçek mistisizm bazı belirli tecrübeleri gerektirir. Mistiğin objesi mutlak ile birleşmedir. Bu canlı birleşme mistik yolun sonudur. Böyle canlı bir birleşmeye ulaşmada da sadece entelektüel realizasyon ile emosyonel isteklerin varlığı yetmez, insanda normal şuurun üstünde kuvve halinde mevcut olan bir şuur şeklinin de herhangi spiritüel ve psikolojik bir vetire ile hür bırakılması şarttır.







Melamilik ve Bektaşilik
Cavit Sunar
Anadolu Aydınlanma Vakfı


Melamilik ve Bektaşilik adlı bu kitapta Melamiliğin mahiyeti, Usulü, Tevhitler, İttihat Makamları; Bektaşilik ve Felsefesi, Bektaşilik Merasimleri, Bektaşilik Desturu ve Düsturu, Bektaşi Nefesleri örnekler ve açıklama notlarıyla işlenmektedir.

"Tasavvuf yolu ile semboller, insanı Mutlak Vücud'un sırrına ulaştırma yolunda Güzelliği ve Aşkı kullandığından akından ziyade kalbe, sezgisel hisse hitap eder. Kalbe ve kalbi sezgi ve heyecanlara hitap eden aşk ve güzelliğin dildeki hitap şekli ise nesirden ziyade şiirdir. Bundan ötürüdür ki Tasavvuf edebiyatının büyük kısmını şiirler teşkil etmektedir.

İnsanın yaradılışında gaye, Tanrıyı bilip tanımak ve O'na ulaşıp kavuşmaktır. Bu da Tanrının emr ettiği iyilik ve güzellik yollarından gitmekle mümkündür. Başka bir deyişle, Tanrı ahlakı ile ahlaklanmak ve Tanrı sıfatlarıyla sıfatlanmak ve bu suretle de kalbi ilaki nur ile aydınlanmak ile mümkündür. Ruh Tanrı nurundan bir kıvılcımdır.

Bilmek, hakikati anlamaktır; Bulmak, açık ve seçik olarak onu görmektir; Olmak da ikiliksiz birliğe ulaşmaktır.

Tanrıya en yakın Gönüldür. Bu yolun yolcusu olabilmek için de her şeyden önce insanın kendisindeki gurur ve şehveti kırması ve diğer insanları da hoş görmesi lazımdır."
(Arka Kapak)

196 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 16 x 24 cm
ISBN : 9789758586134
2003

Kapak Tasarımı : Murat Efe
Hazırlayan : Ahmet Y. Özbilen







Dilde ve Gönülde Hz. Ali

2 Cilt Takım Ömer Uluçay

Gözde Yayınevi / Araştırma İnceleme Dizisi


Önce bir kılavuz kitap olsun istedim. Baktım ki imkansız. Tohum düştü toprağa bir kere. Konu Ali olunca, keremi vardı toprağa. Baktım ki bir satır, binbir satır oldu. Artık direnmek nafile, kapıldım suyun akışına, vardım Ali diyarına. Bu bahçeyi getirmek, anlatmak istedim. Ancak ordan çiçekler getirdim. Bu ummandan testiler getirdim. Abı hayat, rayihayı rahmettir bunlar. Bilene, alana aşk olsun. Eksik, kusur bizdendir, lütfen hoş görülsün.

Hz. Ali; hakkında konuşulup yazılacak en zor, derin ve engin zatlardan birisidir. İslama inanan ikinci zattır. Hz. Ali'nin babası, Hz. Muhammed'i himaye eden Ebu Talib'dir. Hz. Ali, aile yemeğinde, Hz. Muhammed'e inanıp, iman eden ilk erkektir. O'na vasidir. Kur'an katibidir. Hz. Ali, Hz. Muhammed'in inanç ve manevi kardeşi, amcasının oğlu ve sonra damadıdır, Hz. Fatıma'nın eşidir. Hicret sonrasında, Hz. Muhammed yerine, O'nun ölüm yatağına yatan ve sonra emanetleri Medine'ye götüren zattır. Hz. Muhammed'in sancaktır, komutanıdır Hz. Ali, Bedir'in, Uhud'un gazisi, Mekke'nin fetih komutanı, Hayber'in fatihi, Hacda Tövbe (Beraet) suresi'nin tebliğcisidir. Hz. Ali, Hz. Ali, Hz. Muhammed'in döneminde hakim ve sonrasında fakih ve müftü'dür. Hudeybiye'de, barışın katibidir Hz. Muhammed'in gassalı, defincisi, cenaze namazının imamıdır Hz. Ali.

Züht ve takvanın, tevazu ve ilmin, cömertlik ve mertliğin sembolüdür Hz. Ali. Gaza meydanlarında Şah-ı Merdan ve muhabbet meydanlarında Şah-ı Vesahibi Nehcül Belağa'dır Hz. Ali, Kur'an alimi, müfessiri, islam uygulayıcısı ve örneğidir Hz. Ali.
(Arka Kapak)

Türkçe
874 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 975-94852-5-7
1997
874 s., 1. Basım





Hz. Ali'nin Şiirleri
İsmet Zeki Eyuboğlu
Pencere Yayınları


Ali, kendi adına yayınlanan düzyazılarında olduğu gibi, şiirde de öğütçü, yolgösterici, eğitici bir anlayışı sergiler. Arapça'nın bütün anlatım olanaklarından yararlanır, sözcük oyunlarına başvurur, şaşırtıcı imler, imgeler üretir, bir yerde de çağında yapılan uygunsuz işlemleri sergiler. Sözgelişi Gadir-i hum denen yerde, Muhammed'in ölümünden sonra kendisi görevlendirdiğini, imamlık onuruna kendisinin geçmesini istediğini açık bir dille vurgular. Onun işlediği konulara gelince: sevgi, dine bağlılık, yiğitlik, erdem, din savaşları bg. sorunlar ortaya konur. Eski Arap şiirinin, özellikle İslam öncesi dönemin, bütün gelenekleşen çizgisini izlemekten geri kalmaz. Dahası, İlkçağ Yunan şiirinin öncülerinden olan Hesiodos'un işlediği tarımla, günlerle ilgili konulara değinir, günlerin özelliklerini gizemlerini anlatır...
(Arka Kapak)

Türkçe (Orjinal Dili:Arapça)
173 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789757814504
173 s.
Çeviri : İsmet Zeki Eyuboğlu


 


KAZIM BALABAN (**)
GAZETECİ - YAZAR


HZ. ALİ'DEN ÖZ DEYİŞLER(*)

1. Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
2. Açık kalpli, mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir.
3. Adil ol, kudretin sürekli olsun.
4. Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz altında bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyiniz.
5. Ahmak, her lafın başında yemin eder.
6. Akıl, gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
7. Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.
8. Akıl gibi zenginlik cehalet gibi yoksulluk yoktur. Edebe uymak bir kazanç, danışmak bir güçtür.
9. Akıllı bir insan fakir olabilir. Fakat o hiç kimsenin sadakasına muhtaç değildir.
10. Akıllı kişi, tecrübelerden ibret alan kimsedir.
11. Akıllı olan kemal, cahil olan mal ister.
12. Akıllı, düşmanınsa bile danış, bilgisiz dostun fikrini geç.
13. Akıllı insan edeple öğüt alır. Dayaktan başka bir şeyle terbiye edilemiyenler hayvanlardır.
14. Akıllının dili kalbindedir, ahmağın dili ise ağzındadır.
15. Alçak gönüllülük, ilimin meyvesidir.
16. Amelsiz sevâb dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.
17. Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın görünüşüne baktıkları zaman, onlar dünyanın iç yüzünü görürler.
18. Asıl yetimler, anadan ve babadan yoksun olanlar değil, akıldan yoksun olanlardır.
19. Aşırılık gösterme sevgide. Çünkü insan ne zaman o sevgiden hoşnut kalmayacağınızı bilemez. Hoşnutsuzluk duyar da insana nefret duyarsan, nefretinde de aşırılık olmasın. Nefretinden ne zaman döneceğini bilemezsin.
20. Aynı Anadan babadan doğanlar, senin miras kardeşlerin, uzak yerlerden gelen, huyu suyu sana benziyenler ise senin öz kardeşlerin sayılırlar.
21. Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.
22. Az ibadet edip çok çalışmak, çok ibadet edip az çalışmaktan üstündür.
23. Azla yetinen kimse zengindir.
24. Başkalarını çekiştireni, ister Hakk üzere olsun, ister batıl yalanlayınız.
25. Başkalarını ıslah etmek istiyor isen önce kendini ıslah etmelisin. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmeye kalkışman en büyük ayıplardandır.
26. Başkasında gördüğün fena bir huyu hemen nefsinde ara ve ondan kaçın.
27. Bedenin orucu, irâde ve ihtiyarla azaptan korkup sevâba girmeyi, ecre nâil olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, 5 duyuyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan; dilin orucu, karnın orucundan hayırlıdır.
28. Bildiği halde susmak, bilmediği halde konuşmak kadar çirkindir.
29. Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl eskimeyen, yıpranmayan bir elbisedir.
30. Bilgin bir söz ehli olamıyorsan, hiç olmazsa dikkatli bir dinleyici ol.
31. Bilgin ölü olsa bile diridir. Cahil ise diri olsa bile ölüdür.
32. Bilgin ölse de yaşar; cahil ise yaşarken de ölüdür.
33. Bilgisiz, bilmediğini sormaktan utanmasın. Alim, içinden çıkamayacağı bir meselede en iyisini Allah’u Teâlâ bilir’ demekten sakınmasın.
34. Bilgisiz kişiyi bir işte, bir düşüncede ya pek ileri gitmiş görürsün, ya da pek geri kalmış.
35. Bin defa mazlum olsan da bir defa zalim olma.
36. Bin kere mazlum olmak, bir kere zalim olmaktan iyidir.
37. Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de küçücük bir gönülden içeri giremezsin.
38. Babanın, çocuğu için bıraktığı en iyi miras onu güzel edeble yetiştirmesidir.
39. Bir gerceği savunurken, ona önce kendimiz inanmalıyız sonrada başkalarını inandirmaya çalışmalıyız.
40.Bir insana başkaları yanında verilen öğüt, öğüt değil, hakarettir.
41. Bir hakikatı müdafaa ederken, ona evvelâ kendimiz inanmalıyız. Sonra da, başkalarını inandırmaya çalışmalıyız.
42. Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.
43.Cahil ile sakın Latife (şaka) etme. Dili zehirli olduğundan gönlünü yaralar.
44. Cahil, ne kendi eksiğini görür, ne de öğütlere kulak asar.
45. Cahilden uzak kalmak, akıllıya yaklaşmakla eşittir.
46. Can gözü kör olunca, gözle görüşün bir yararı yoktur.
47. Cimri zengin, cömert yoksuldan daha yoksuldur.
49. Cömertlik, istemeden önce vermektir. İstendikten sonra vermek utançtandır ve kötüdür.
50. Çoğu sözler hamleden daha serttir.
51. Çok akıllı kimseler, başkalarının hatalarından öğrenirler ve hata yapmazlar, akıllı insanlar hata yapar ve ders çıkararak bir daha yapmazlar. Ahmak insanlar da sürekli hata yapar gene ders çıkarmazlar.
52. Çok şakacı insanı ciddiye almazlar.
53. Dil, aklın tercümanıdır.
54. Dil, insanın terazisidir.
55. Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.
56. Dilini söğüp saymaya alıştırma. Tatlı dilli ol. Kötü söz alışkanlığı, insanı soysuz yapar.
57. Dilini küfre alıştırma. Tatli dilli ol. Yoksa önüne gelene havlayan köpeklere dönersin. Halkı zorla kendine nefret ettirirsin.
58. Dilsiz ol, yalancı olma.
59. Dindarlığın en üstünü, dindarlığı gizlemektir.
60. Dinle, öğrenirsin. Sus esen kalırsın.
61. Doğru, dürüst ve nazik kişileri seçin, ve çıkar ummadan ve korkmadan acı gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.
62. Doğruluk, hakkın dilidir.
63. Dost, kardeşini üç hâlde korumadıkça tam dost olamaz. Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümünden sonra.
64. Dostların çoğalsın diye çırpınma. Onları bir gün ihmal etmeğe kalksan çabucak düşmanın olurlar. Dostlar ateş gibidir. Pek çoğalırlarsa yakarlar.
65. Dostlarının kötüsü, seni iyi gününde arayıp sıkıntılı zamanında yüz üstü bırakandır.
66. Dostlukta aşırı gitme, kim bilir belki o dostun bir gün düşmanın olur, düşmanlıkta da aşırı gitme, kim bilir belki o düşmanın bir gün dostun olur.
67. Dostunu ihtiyâtla sev, olabilir ki bir gün sana düşman olur; düşmanınla da ihtiyâta riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki bir gün sana dost kesilir.
68. Dünya geçici gölgedir.
69. Dünyanın en değerli hazinesi öğüttür, ama ondan ucuzu da yoktur.
70. Dünyayı yutsa, yoksul kalacak biri var: Aç gözlü.
71. Düşene sevinme, zamanın sana ne sakladığını bilmezsin.
72.  Düşmanlık, kalbi meşgul eder.
73. Düşünce ve prensiplerini kendi hayatlarında da uygulayan kimselerin bilgi ışıklarıyla aydınlanınız.
74. Düşünün, sonra konuşun, yanılmalardan kurtulacaksınız.
75. Edep, aklın suretidir.
76. Edep, en iyi mirastır.
77. Edeb, had tanımaktır.
78. Edep insanın kemalidir.
79. Edep insan için güzel elbise menzilesindedir.
80. Eğer başkalarını ıslah etmek istiyorsan önce kendini ıslah et. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmekle çalışmak çok büyük bir kusurdur.
81. Eğer yoksullaşırsan, yoksulluğunu gönül zenginliği ile tedavi et.
82. Eğer sırlarınızı birbirinize açarsanız, artık onu gizleyemezsiniz.
83. Eğer hayırlı bir iş görmek istersen, bugünün işini yarına koyma. Çünkü, yarına kadar ne olacağı belli değildir. Fena bir işe başlayacağın zaman da acele etme. Belki hayırlı bir düşünce, sana o fenalıktan gelecek olan tehlikeye mani olur.
84. Elbiseleriniz eskide olsa, kalpleriniz yeni ve temiz olsun.
85. Emanetin en feyizlisi ‘ahde vefa’dır.
86. En ahmak insan, kendini herkesten en akıllı sanandır.
87. En akıllı insan, öğütleri dinlemekten vazgeçmeyen insandır.
88. En büyük zenginlik Akıl, en şiddetli yoksulluk Ahmaklıktır.
89.  En güzel ahlak, tevazu, yumuşaklık ve tatlı dilde bulunur.
90.  En kötü dost, seni şak şaklayıp eksiklerini örtendir.
91. En kuvvetli kişi, kendi nefsine galip olan kişidir.
92. En yakışıklı elbise, erdem elbisesidir.
93. Erdemin başı ilimdir.
94. Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre, terbiye ediniz.
95. Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre yetiştiriniz.
96. Ey karamsar; bilmelisin ki, bu devranın değişmeyen tek bir kanunu var o da değişmektir.
97. Fazîlet sahibinin kıymetini, ancak fazîlet sahibi bilir.
98. Fırsat karınca yürüyüşü ile gelir, yıldırım hızı ile gider.
99. Fırsat yaz bulutu gibi gelip geçer, elinize geçtiğinde faydalanmasını bilin.
100. Fikir çatışmalarından hakikat çıkar.
101. Fikir sahibi her şeyden ibret alır.
102. Gayb sırlarından bana sorunuz, Mürsel peygamberlerin tüm ilimlerine varisim ben.
103. Gece ile gündüz seni işlerler. Onları sen işle. Onlar her gün senden bir şey koparıyor, sen de onlardan bir şey koparmaya bak.
104. Gerçek bilgin, bildiklerinin bilmedikleri yanında daha az olduğunu anlayandır.
105. Gerçek dostlar, çok vücutlu, tek kalpli varlıklardır.
106. Görmediğim Allah’a ibâdet etmedim, tapmam.
107. Gözleri kör olan birisine doğanın ne kadar güzel olduğunu anlatamazsınız.
108. Güler yüz göstermek, cömertlik yerine geçer.
109. Günah işlememek, tövbe etmekten daha iyidir.
110. Güzel bir hayat sürdürmek istiyorsan kıskanma, cimri olma ve hırslı olma.
111. Güzel bir siyaset, iktidarı sürekli kılar.
112. Güzel huy, bir ganimettir.
113. Güzellik giyinenlerin süslüğü ile oluşmaz; bilgi ve terbiye ile güzel olunur.
114.Haddini bilen kimse, hakaret görmez.
115. Hakkı bilirsen, Hakkın ehlinide bilirsin.
116. Hakiki dost; sıkıntılı zamanlarda, senin gurur ve izzet-i nefsini kırmadan, sana yardım edenlerdir.
117. Haksızlık önünde eğilmeyiniz. Çünkü haksızlıkla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.
118. Halk için en büyük felaket, düşünce ve bilim adamlarının düşük ahlaklı kimseler oluşudur.
119. Halkın önderi olmak isteyen biri önce kendisini ıslah etmeli, daha sonra başkalarını ıslah etmeye başlamalı ve söz ile diğerlerine edep öğretmeden önce güzel davranışı ile onlara edep öğretmelidir.
120. Hayatın, karşısına çıkardığı müşkül hadiselere sabır ve tahammül et. Onları, hiç kimseden bilme ve hiç kimseye karşı kalbinde bir buğz ve adâvet besleme; hiç kimseye hiddet ve şiddet gösterme. Bu suretle hareket edersen, en büyük müşkülleri bile yenersin ve sen de “İnsân-ı kâmil” mertebesine erersin.
121. Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer isteyense şerden de kötüdür.
122. Herkesin değeri, onun himmeti kadardır.
123. Her kim, bana bir harf öğretse, ben ona kul, köle olurum.
124. Her kişinin değeri, yaptığı güzel işiyle ölçülür.
125. Her nereye baksam Allahı görürüm.
126. Her şey akla muhtaçtır, akıl da eğitime.
127. Her şey olması gereken zamanda oluşup elde edilir. Bunu bilmeyen cahil, yorgunluğuyla mahzun kalır.
128. Her şeyin sonunu uzun uzun düşünen ve bir türlü karar veremeyenlerden, şecâat ve cesaret namına, hiçbir şey beklenemez.
303. Her şeyin en büyüğü İlim ve Bilimdir. Çünkü ilim ile Hakk’a yol bulunur, bilim ile halka tahammül edilir.
129. Hızlı yükselenlere imreniliyor. Oysa en hızlı yükselenler toz, duman. saman ve tüydür.
130. Hiç bir süs edep kadar güzel değildir.
131. Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyene hatasını, başka birini misal göstererek anlatınız.
132. Hoş geçinmek aklın yarısıdır.
133. İhtirâs; feyiz ve kemâlin en büyük düşmanıdır.
134. İhtiraslı kimse bütün dünyaya sahip olsa da yine fakirdir.
135. İki şey vardır ki sonu bulunmaz; ilim, akıl.
136. İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde fesat gizlidir.
137. İlim bayrağımdır, nereye gitsem benimledir kalbim onun ilmiyle doludur, sanma ki boş bir sandıktır.
138.  İlim bütün iyiliklerin anahtarıdır.
139. İlim hiç bir servet ile satın alınmaz. Onun içindirki, bir cahil ne dercede zengin olursa olsun, en fakir bir alim ile mukayese olunmaz.
140. İlim insanın güzelliğidir. Onu kazanmayı iste. Onu edin ki kahrıyla yaşayan insan bir olma.
141. İlim maldan hayırlıdır: İlim seni korur, malı sen korursun. Mal vermekle azalır, ilim öğretmekle artar. İlim hakimdir, mal ise mahkum. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun hakimidir. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun gıdasıdır, mal ise cesedin gıdasıdır. Mal uzun zaman sürecinde tükenir, ilim uzun zaman sürecinde tükenmez ve eksilmez. İlim kalbi aydınlatır, mal ise kalbi katılaştırır. İlim peygamberlerin mirasıdır, mal ise eşkıyaların mirasıdır.
142. İlim meclisi, cennet bahçesidir.
143. İlim isteyenine yüceliğinden akarak gelir.
144. İlim tükenmez bir hazine, akıl eskimek bilmez bir elbisedir.
145. İlim uygulamayla eşittir. Bilen uygular. İlim uygulamaları ile seslenir. Uygulama cevap verirse ne ala, vermedi mi İlim de göçer gider.
146. İlim ve tecrübenin asıl merkezi akıldır.
147. İlimden başka her şey azaldıkça değeri yükselir. İlim ise çoğaldıkça değeri yükselir.
148. İlmin ayıbı, verimsiz oluşudur.
149. İlmin bereketi güzel ameldir.
150. İlmini saklayan cahil gibidir.
151. İnanan insanın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin, susması fazladır. Vakti yoktur, çok şükreder, çok sabreder, düşünceye dalmıştır. İhtiyacı olanları görünce, kendi ihtiyacını hatırlamaz bile. Hûyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından serttir, hûy bakımından alçak.
152. İnsaf, ihtilafı giderir ve arkadaşlığa yol açar.
153. İnsan cahil olduğu şeyin düşmanıdır.
154. İnsana bin dost az, bir düşman çoktur.
155. İnsanda dil olmazsa, insan söz söylemezse, surete bürünmüş bir varlıktan, yahut başıboş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne olabilir ki?
156. İnsandaki edep, onun altınından daha iyidir.
157. İnsanın değeri, önem verdiği şeye göredir.
158. İnsanın kişiliğini sözü teyid eder.
159. İnsanın tevazu sahibi olması, kendisine ikram getirir.
160. İnsanın utanması, örtüsüdür.
161. İnsanın yaşlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp hesapsız Cennet’e girmesinden daha hayırlıdır.

162. İnsanlar yaşarken uyur, ölürken uyanırlar.
163. İnsanlar; akıl, ilim, huy, yoksulluk ve zenginlik yönünden farklı oldukları sürece, birbirleriyle güzel geçinirler. Eğer mezkur sıfatlarda eşit olsalardı, (yükümlülük üstlenmekten kaçarak) helak olurlardı.
164. İnsanların değerlerini ölçmek için değerli olmak gerek.
165. İnsanların en fazla bağışlaması gerekeni, ceza vermeye en fazla gücü yetenidir.
166. İnsanların güzel edebe, altın ve gümüşten daha çok ihtiyaçları vardır.
167. İnsanların solukları ecellerine doğru attıkları adımlardır.
168. İnsanlarla öyle geçinin ki, öldüğünüzde size ağlasınlar, sağ kalırsanız sevgiyle çağrışsınlar sizin için.
169. İsraf ve taşkınlık eden kimsenin üç belirtisi vardır: Sahip olmadığı bir şeyi ister, parasına sahip olmadığı bir şeyi satın alır, parasına sahip olmadığı bir elbiseyi giyer.
170. İyi ve kötü insana aynı değeri vermek doğru değildir, bu suretle birincisini iyilikten soğutur, ikincisini kötülük yolunda cesaretlendirirsin.
171. İyilik yapandan şüphelenmek, haksızlıkların en çirkini ve günahların en büyüğüdür.
172. İyilik ediniz, onun mukabilinde fenalık göreceğinizi, katiyyen aklınıza getirmeyin.
173. İyilikle, hür adamı köle yaparsın.
174. Kalb, kör olduktan sonra gözlerin görmesinde hiç bir fayda yoktur.
175. Kalb temiz olursa, dilden güzel sözler çıkar.
176. Kalbler, kablara benzer. Hayırlı olan, hayırla dolu olanıdır.
177. Kendi aybına bakan kimse ve onu ıslaha çalışan kişi, halkın ayıbına bakmaz.
178. Kendi kadrini bilen helak olmaz.
179. Kendin için istediğini başkaları için de iste, kendin için istemediğin bir şeyi başkası için de isteme.
180. Kendine reva görmediği şeyi başkasına reva gören insan Kamil olamaz.
181. Kendisine edep yüklenen kimsenin kötülükleri azalır.
182. Kendini bilen Allah’ını da bilir.
183. Kendisini tanıyan kişi, Allah’ını da tanır.
184. Kendini bilmeyen başkasını nasıl bilir?
185. Kıskançlık, ateşin odunu yediği gibi oda iyilikleri yer.
186. Kıskançlık, ruhun hapsidir.
187. Kim bir işte halka öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli. Bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce, hûyuyla öğüt vermek suretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.
188. Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bak.
189. Kimsenin yanlışını yüzüne vurmayınız. Başka birisini göstererek ‘gelinim sen anla’ gibisinden uyarınız.
190.  Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Kişi dili altında saklıdır? Konuşturunuz kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız.
191. Kişinin yapısını oluşturan öz iyi değilse, o kişinin ağzından iyi sözler çıkmaz.
192. Kitaplar bilginlerin bahçeleridir.
193. Konuşun da tanışın, çünkü insan dilinin altında gizlidir.
194. Korkulan her şey zarar vermez.
195. Kötü alışkanlıkları terketmek en büyük ibadetlerdendir.
196. Kötü insanlarla oturup kalkmak, iyi insanlar hakkında su-i zan doğurur.
197. Kötü yaratılışlının liderliği olmaz.
198. Kötülükten çekinmek, iyi bir iş yapmaktan yeğdir.
199. Küçük bir insandan gelen büyük bir fikri küçümseme.
200. Küçüklükte soru soran kimse, büyüdüğünde cevap veren biri olur.
201. Lisanını küfre alıştırma. Tatlı dilli ol. Yoksa önüne gelene havlayan köpeklere dönersin. Halkı zorla kendine nefret ettirirsin.
202. Mal- mülk yığmakla uğraşanlar yaşarken ölmüşlerdir. Allah’a teslim olmuş alimler ise insanlık var olduğu sürece yaşamaya devam ederler. Vücutları toprak olup gitmiştir, ama iz ve etkileri yüreklerde yaşar.
203. Mal, mülk insanın gözünü doyurmaz, kalp zenginliğine çalış.
204. Marifetlerin en üstünü insanın kendisini tanımasıdır ve en büyük cahillik ise insanın kendini tanımamasıdır.
205. Mazideki esefli ve üzüntülü olaylarla kalbini doldurma, gelecekte uğraşmaya zaman bulamazsın.
206. Merhamet ve ibâdetlerin en hayırlısı, gizli sadaka vermek ve inzivâ köşesinde ibâdet etmektir.
207. Milletlerin ölçü ve terazisi adalettir.
208. Mükemmel insan eksiklerini ve kusurlarını bilendir. En kötüsü ise insanların doyumsuz isteklerinin ve hırsının peşine düşendir.
209. Müslüman olsun olmasın herkese aynı davranın. Müslümanlar kardeşleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandır.
210. Ne kadar tenha bir yerde olursa olsun bir fenalık yaparken, seni hiç kimsenin görmediğine hükmetme. Seni, mutlaka bir gören vardır. O da Allah’tır.
211. Ne yüksek mevki ile sevin, nede düşkün olduğuna üzül.
212. Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir. Ona buyruk yürütmen en hayırlı emârettir.
213. Nesebinle değil edebinle öğün.
214. Nerede bir bilgin görürsen, hemen buyruğunu kabul edip hizmetine gir.
215. Nice kan vardır ki, onu dil döker.
216. Nice zengin vardır ki, yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki, her aşağılık kişiden de aşağıdır, nice yoksul vardır ki, bütün zenginlerden daha zengindir.
217. Öfke korkunç bir ateştir. Onu bastıran ateşi söndürür, yapamayan içinde yanıp gider.
218. Öfke kötü bir arkadaştır. Kusur ve çirkinlikleri açığa çıkarır, insanı kötülüğe yakınlaştırıp iyilikten uzaklaştırır.
219. Öfke ve kızgınlıktan koru kendini. Çünkü başlangıcı delilik, sonu pişmanlıktır.
220. Öl ama alçalma, azı yeter bul ama yüzsuyu dökme.
221. Öldükten sonra yaşamak isterseniz kalıcı bir eser bırakınız.
222.  Öldükten sonra da yaşamak isterseniz, ölmez bir eser bırakınız.
223. Ölümü unutmayan, güzel şeylere tutkun olur.
224. Ölümün belirtisi doğmaktır.
225. Önder önce kendini eğitmeli, sonra diğerlerini. Önce kendi edebiyle örnek olmalı, sonra öğüt ve nasihatla.
226. Parçalayıcı ve yiyici yırtıcı hayvan, zalim ve zorba bir validen iyidir.
227. Sabır en güzel huy, ilim de en şerefli süs eşyasıdır.
228. Sabır iki türlüdür. İstemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; Sevdiğin, istediğin şeye sabretmek.
229. Sakın cahil kimselerle şaka etme. Onların halleri ve dilleri akrebin kuyruğu gibidir; derhal senin kalbini zehirleyebilir.
230. Sana karşılık iyilik yapanlara, teşekkür etmesini bilenlere de iyilik et.
231. Sana öğüt veren, sana geniş kredi açmış tüccara benzer.
232. Sefih olanlar lisanla dostluk gösterirler. Fakat kalbleri fesatla doludur.
233. Sen ey insan. Ayan beyan bir kitapsın, harfleriyle yüreğin okunur.
234. Sen öyle bir kitap ilmisin ki, harflerin, esrarı çözer.
235. Seni, sende bulunmayan özellikler ve değerler icat ederek koltuklayan, bir gün gelir yapmadığın suçları da üstüne yığarak seni çekiştirmeye, çeliştirmeye kalkar.
236. Senin hakkında iyi zanda bulunanın zannını gerçekleştir.
237. Sırrı erdemli olandan başkasına verme. Yanlız o erdemli insanlarda sır olarak kalabilir.
238. Sırlarını ona buna açıyorsan, başına gelecek zilletlere razı ol.
239. Sizin en kötünüz insanları çekiştirerek dostlar arasında ayrılık düşüren ve temiz insanlara kusur bulan kimsedir.
240. Sizler mallarınızla halkı kuşatamazsınız (onların gönüllerini hoş edemezsiniz); öyleyse açık yüzlülük ve güzel davranışınızla onları kuşatınız; çünkü ben Allah Resulünün şöyle buyurduğunu duydum: “sizler, mallarınızla halkın gönüllerini hoş edemezsiniz; o halde ahlakınızla onların gönüllerini hoş edin”
241. Sorun benden beni yitirmeden, bana gök yollarını sorunuz, onları yeryüzü yollarından daha iyi tanırım.
242. Sorun bana beni yitirmeden; Çünkü andolsun Allah’a, Kur’ân’da hiçbir âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerde indi, düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de Rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsân etmiştir.
243. Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
244. Soyluluk; babaların, anaların mensup oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlükle kazanılır.
245. Söylemediğin sözün hakimi, söylediğin sözün mahkumusun.
246. Söyleyene bakma, söylenene bak.
247. Söz; ok ve mızraktan daha tesirlidir.
248. Söz benim ağzımdayken söz benim esirim, söz ağzımdan çıkdıktan sonra ben sözümün esiri olurum.
249. Söz dilinin susutuğu ve amel dilinin söylediği nasihat hiçbir kulak tarafından kovulmaz ve onun faydası ile hiçbir fayda bir olmaz.
250. Söz sizin ağzınızda olduğu sürece, söz sizin esiriniz, söz ağzınızdan çıktıktan sonra siz sözünüzün esiri olursunuz.
251. Sözün gümüş olsa da, ey nefs sükut (suskunluk) altındır.
252. Sözün güzelliği, kısalığındadır.
253. Sözünde duramayacağın bir yerde söz verme ve kefaletine vefâ edemeyeceğin yerde kefil olma.
254. Susmak, ağırbaşlılığı arttırır.
255. Susmak, sana ağırbaşlı bir elbise giydirir ve sonunda özür dileme zorundan korur.
256. Sükût, yalan söylemekten ve başkalarını çekiştirmekten herhâlde evlâdır.
257. Şer’den çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi, iyilikte bulunana döner.
258. Şeref ve namus, en büyük hazinedir. Onlara mâlik olanlar, hayatlarını dâimâ memnun ve mesut geçirirler.
259. Şeref ve soyluluk, yüksek özellik ve niteliklerden gelir, ataların çürümüş kemiklerinden değil.
260. Şerefine düşkün olan kötü cevap almaktan kendini sakınır. İnsanların davranışlarını düşünerek ve gözeterek onlarla uyum içinde yaşayan kendi kişiliğinide korur.
261. Şerefli ve önemli bir mevkiiniz olması için bilime sarılınız.
262. Şiddetli istek mutluluğun en büyük düşmanıdır.
263. Şu (Kur’ân), Allah’ın suskun kitabıdır; ben ise Allah’ın konuşan kitabıyım.
264. Şükür nimetlerin süsüdür.
265. Tamah mihneti davet eder.
266. Terbiyesizlikle kendisini düşüreni, soydan gelme asalet yükseltemez.
267. Tevâzu gösteriniz ki, halkın hürmet ve tekrimini (saygısını) kazanasınız.
268. Tövbe etmek elindeyken, ümidini kesene şaşarım.
269. Uygunsuz yerlere giren, kendini töhmete kaptırır.
270. Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
271. Üç sınıf Allah sevgisinden uzak tutulmuştur: Zalimler, onlara yardakçılık edenler ve zulmü hoş karşılayanlar.
272. Üç şey hayatı tatsızlaştırır: kin, kıskançlık ve kötü huyluluk.
273. Üç şeyi kendinizde tutup saklayın: Cesaretiniz, bilginiz ve malınız. Bazı insanlar sahip olduğunuz bu 3 şeye düşmandır ve o insanları ancak bu 3 şeyi kaybetmeniz sevindirir ve razı eder.
274.  Üstünlük taslamak, ayıpların en kötüsüdür.
275. Yalancılardan daima uzak bulununuz. Çünkü onlarla içli dışlı olur ve onlarla dolaşıp kalkarsanız, sizde yalancı olursunuz.
276. Yaptığın iyilikleri ve sana anlatılanları gizle.
277.Yâ Rabbî! Ben sana cennet için değil, cehennem korkusu için de ibâdet etmiyorum. Belki seni tapınmağa lâyık olarak tanıdığım için ibâdetimi yapıyorum.
278. Yeni ilmi şeyleri öğrenmekle, kalbinizin yorgunluğunu ve rahatsızlığını giderin, çünkü kalpleriniz de vücudunuz gibi yorulur.
279. Yerilen aşağılık kişiler saygınlık döşeklerine oturacak olursa biz ayağa kalkarız.
280. Yoksullar bazen çok müşkil durumlarda kalırlar. Söyledikleri sözler ne kadar doğru olursa olsun, onları dinleyenler sözlerine kulak asmazlar.
281. Yoksula yardımı dilenmeden yap. Sen onu el açmak zorunda bırakırsan, verdiğin sadaka ile, onun sadakadan daha değerli olan haysiyetini satmaktan kurtarırsın.
282. Yoksullarla otur, şükrünü artırırsın.
283. Yoksulluğunu gizle, yoksa itibarın sıfıra iner.
284. Yüzünüze karşı yapılan şişirme övgüleri dinlemekten kendinizi koruyunuz. Çünkü onlar, kalpleri kirletip ortalığa pis bir koku yayarlar.
285. Yumuşak ahlak, soyluluk ve büyüklüktendir. Yumuşak huyluluğun bitmez tükenmez kaynağı ol. Kimseye asla eziyet etme, yaptığın şeyin sonuçlarını görür ve duyarsın.
286. Yumuşak konuş, sevilirsin.Yüce kişinin aç kalınca, aşağılık kişinin karnı doyunca saldırısından korkun.
287. Yükseklik taslamak alçaltır, alçak gönüllülük yükseltir.
288. Zaman ibret aynasıdır.
289. Zaman kendine uymazsa, kendini zamana uyduranlar en akıllı kimselerdir.
290. Zaman sana uymaz, sen zamana uyacaksın.
291. Zaman uzasa, sonu gecikse bile sabreden mutlaka zafere ulaşır.
292. Zamanı değilse çok konuşma, söze başvurma, suskunlukla süsle aklını.
293. Zamanın icaplarına uymayanlar, sürüden ayrılmış koyunlar gibi geri kalırlar.
294. Zayıfları ziyaret etmek alçak gönüllüğünündendir.
295. Zenginlik gurbette bir vatan, Fakirlik vatanda bir gurbet gibidir.
296. Zenginliğin en yücesi dilekleri terk etmektir.

(*) 28. Hz. Ali efendimizin güzel sözleri çok fazla olmasına rağmen, onların Hutbe ve mektuplarda olanlarla kendilerini ilgilendiren bölümlerini bu bölüme almadık.
(**) Bu Makale Kazım Balaban'ın Hz. Ali'nin Erdemleri adlı kitabından alınmıştır.






Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe
Cavit Sunar
Anadolu Aydınlanma Vakfı


"Tek bir varlığı, tek bir hakikati ispat ve savunmadan ibaret olan ve özel karakteri dolayısıyle "Gerçek Felsefe" adını da verdiğimiz bizim bu felsefemiz, içerdiği konular bakımından, Genel felsefenin anahtarı ve kalbi gibidir. Çünkü, bunun dışında kalmış bir bilgi yok gibidir. Bu sebeple, Garb felsefesini hakkıyla tahsil edenler bile bizim bu felsefemize muhtaçtır. Felsefe yani hakikat aslında birdir ve hiçbir suretle değişmez. Değişiklik ancak bu aslın parçaları ve dalları için söz konusu olabilir. Çünkü asıl olan şuurdur. ve değişmesi lazımdır.

Asıl olan birliktir. İlk hakikat fikrinin yani felsefenin zuhurundan beri birlik fikri değişmemiştir. Çünkü birlikten başkası yoktur. Birliği düşünen ve bilen de kendisidir, çünkü başka vücut yoktur."
(Arka Kapak)

Türkçe
441 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 16 x 24 cm
ISBN : 9789758586141
2003
Kapak Tasarımı : Murat Efe
Hazırlayan : Ahmet Y. Özbilen






Tasavvufun Mahiyeti Şifau's-Sail
İbn Haldun
Dergah Yayınları

Büyük İslam düşünürü İbn Haldun'un kaleminden çıkan elinizdeki eser, yazarın devrinde tartışılan tasavvufi bir konuya, açıklık getirmek için yazılmıştır. Konu şudur: Marifet ve hakikat adı verilen tasavvufi bilgiyi elde etmek ve sufiyane bir hayat yaşamak için yol gösterici mürşid bir şeyhe ihtiyaç var mıdır, yok mudur? Bu mesele bütün boyutlarıyla tartışılırken Kur'an ve hadisteki manevi hayat, bu hayatın İslam dünyasındaki gelişimi, tasavvufun, ardından tarikatların ortaya çıkmasına zemin hazırlayan dini, siyasi iç sebepler ve dış tesirlerden etkilenmeler de bütünüyle ele alınmaktadır.
(Arka Kapak)

Türkçe
280 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
1984
280 s., 1. Basım: Mart 1977, 2. Basım

Hazırlayan : Süleyman Uludağ



 

Marifet ve Hikmet
Orjinal isim: Fütuhatu'l-Mekkiyye Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. Ali)İz Yayıncılık / Araştırma-İnceleme Dizisi

Allah'ın hükmünü bilmeyen kimse, Allah'a tam anlamıyla kul olamaz, Allah'a tam ibadet edemez. Hiç kuşkusuz Allah, câhil bir kimseyi kendisine velî ittihaz etmez.

İşte bütün bunlar, Marifet'in babları ve fasıllarıdır. İnsan bu bilgileri tam anlamıyla öğrenip kendine mal edebilirse, o zaman "Ârif" olarak isimlendirilir. Ârifin Allah'la daimi bir ünsiyeti vardır. Kalbi Hak Tealâ için bir aynadır. Halim selimdir. Dünya ve ahiretten uzak durur. Dehşet ve hayret sahibidir. İşlerini, amellerini Allah'tan alır ve onları almak için Allah'a baş vurur. Belki karnı açtır, bedeni çıplaktır, fakat hiçbir şeye teessüf etmez, çünkü gözü Allah'tan başkasını görmez.
(Tanıtım Yazısından)

Türkçe (Orjinal Dili:Arapça)
256 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 22 cm
ISBN : 9789753555951
2008

Kapak : Medine Efe
Hazırlayan : Yusuf Gedikli





Tao-Culuk'daki Anahtar-Kavramlar İbn Arabi ile Lao-Tzu ve Çuang-Tzu'nun Mukayesesi
Toshihiko İzutsu

Kaknüs Yayınları / İnceleme- Araştırma Dizisi


Merhum Prof. Dr. Toshihiko İzutsu'nun A Compareative Study of the Key Philosophical Concepts in Sufism annd Taoism/İbn 'Arabi and Lao-Tzü, Chuang-Tzu (Tasavvuf'da ve Tao-culuk'daki Felsefi Anahtar-Kavramların Karşılaştırmalı Bir İncelemesi/İbn 'Arabi ve Leo-Tzu, Çuang-Tzu) başlıklı 2 cildlik abidevi eserinin tercümesini takdim ettiğimiz bu 2. cildinde Lao-Tzu'nun Tao Te Çing ve Çuang-Tzu'nun da Kitab'ında ortaya koydukları Tao-culuğun anahtar-kavramları semantik bir incelemeye tabi' tutularak incelenmiş ve Lao-Tzu ile Çuang-Tzu'nun Dünya Görüşü'nün temelleri ve çerçevesi ortaya konulmuştur.

Ortaya çıkan sonuç şaşırtıcıdır. Gerek İbn Arabi'nin gerekse Lao-Tzu ve Çuang-Tzu'nun aleme bakış açıları Vahdet-i Vücud'un temelde aynı, terminolojide farklı iki versiyonu gibidir.

İbn Arabi'nin anladığı şekliyle Zat, Ama', Adem, Kenz-i Mahfi, Gaby Alemi, Hakk, Kader, Rabb, Vahdet, Kesret, Rahman'ın Nefesi, Rahmet, Nefs, Ruh, İnsan-ı Kamil gibi anahtar-kavramların Tao-culuk'da yalnızca ontolojik muadilleri bulunmakla kalmamakta, fakat aynı zamanda bu kavramlar İbn Arabi'de nasıl bir yapı oluşturuyor ve biribirleriyle ne türlü ontolojik ilişkiler içinde bulunuyorlarsa bunların Tao-culuk'daki muadilleri de kendi aralarında bu yapıyı ve bu ilişkileri aynen muhafaza etmektedirler.
(Arka Kapak)

Türkçe
304 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm
ISBN : 9799756963776
2001

Çeviri : Ahmed Yüksel Özemre






Hayal Alemleri İbn Arabi ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi
Orjinal isim: Imaginal Worlds: Ibn Al-'Irabi and the Problem of Religious DiversityWilliam C. ChittickKaknüs Yayınları / İnceleme- Araştırma Dizisi


Elinizdeki bu eser, hem birbirinden bağımsız hem de birbirine bağlı kabul edilebilecek üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölüm'de "İnsan Mükemmelliği" başlığı altında vücud ve bu vücud ışığında alem ve insan ilişkileri anlatılır. Bu ilişkiye bağlı olarak "İnsan-ı Kamil" kavramın ve İnsan-ı Kamil'in bu ilişkideki yerine değinilir. O, alem'in göz bebeği gibidir. O'nsuz bu alem boş, ruhsuz bir cesede benzer.

İkinci Bölüm, "Hayal Alemleri" başlığı altında, İbn Arabi'nin hayal kavramına ayrılmıştır. Bu kavram bugün bizim kullandığımız anlamın dışında kullanılmıştır. Şeyh'in hayal kavramıyla anlatmak istediği şey zihne ait bir kurgu değildir. Hayal Alemi'nin de kendine özgü işleyiş biçimleri vardır. Burada Hayal'e ait görünüşlerden ve Şeyh'in tecrübelerinden örnekler verilir. Allah'ın rahmetinin gazabını geçmesi hakikatı bu bölümle ilgili olarak söylenebilecek diğer önemli bir noktadır.

Kitabın Üçüncü Bölüm'ünde ise "Dinlerin Çeşitliliği" problemi tartışılır.
(Arka Kapak)

Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
224 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm
ISBN : 9799756963721
2003

Editör : Serkan Özburun
Çeviri : Mehmet Demirkaya






İbn-i Arabi'de Varlık Düşüncesi
Ferid Kam, Mehmed Ali Ayni

İnsan Yayınları / İbn Arabi Dizisi tükendi

İslam düşünce tarihinin en dikkat çekici simalarından biri olan İbn Arabi'nin özellikle varlık (vücud) etrafında ördüğü düşünce sistemi yüzyıllar boyunca bir çok Müslüman düşünürü meşgul etmiştir. Vahdet-i vücud ismiyle tanımlanagelen bu sistem bugün artık Doğuda ve Batıda bir çok araştırmacının da ilgisini çekmektedir. İbn Arabi'de Varlık Düşüncesi adıyla yayınladığım bu eserde, ?son Osmanlılar'ın parlak düşünürlerinden Ferid Kam ile Mehmed Ali Ayni'nin, İbn Arabi'nin varlık hakkındaki görüşlerini etkileyici bir vukufiyetle ele aldıkları risalaleri bulacaksınız. Uzun süre önce ilk baskısı yapılan kitap yepyeni bir görünümle şimdi tekrar kitapçı raflarında.

Çeviren: Mustafa Kara - 167 sayfa, 2. hamur, ISBN: 975-7732-51-6; Boyut: 13,5x21cm; Baskı Tarihi: 1992
Özgün Dili: Farsça





Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi
İsmail Fenni Ertuğrul

İnsan Yayınları / Araştırma-İnceleme Dizisi

"Acizane maksadım, geçmişten bugüne kadar vahdet-i vücud konusunda düşülen hataları göstererek mutasavvıfların yolunun öyle onların iddia ettikleri gibi bir küfür mezhebi ve mülhidlikten ibaret olmadığını, aksine, kalpleri hakikat nurlarının tecelligahı olan bir grup büyük evliyanın sahih keşiflerine dayanan akli ve nakli deliliklerle kuvvetlenmiş bir yüce irfan mezhebi olduğunu ortaya koymaktır. Yine herkesi fikir ve inancında serbest bırakıp ancak, vahdet-i vücudu kabul eden ümmetin büyükleri ve din kardeşlerini küfür ve dalalete nisbet etme faciasından korumak, böylece dini kardeşlik üzerine kötü bir etki bırakmakta olan bir nifak vesilesini ortadan kaldırmaktır." (Arka Kapak)

Türkçe
310 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 975-7732-24-9
1997
310 s., 2. Basım

Hazırlayan : Mustafa Kara





Bilinmeyen Öğretiler
Lao Tzu

Kaknüs Yayınları

İlâhlara ve dinî kurumlara Lâtif hakikatin kaynağı olarak tapınma! Böyle yapmak Tanrı ile kendi arana aracı koymaktır. Ki bu seni Göğsünde saklı olan hazineyi Elde etmek için Dışarıya göz diken dilenciye benzetir. Tao'ya tapınmak istiyorsan Önce onu kalbinde keşfet! O zaman tapınman anlam kazancaktır.

Çeviren: Âmine Gülşah Coşkun, İsmail Taşpınar - 110 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-6963-24-7; Boyut: 14cm x 21cm; Baskı Tarihi: 1999
Özgün Dili: İngilizce





Akılcılık ve Bilim Bilim Her Şeyi Açıklayabilir mi?
Roger Trigg
Sarmal Yayınevi / Bilim Kitaplığı


Bilim Her Şeyi Açıklayabilir mi? de, bilim ve akıl, bilim ve pragmatizm, aklın sonu, bilim ve doğalcılık, bilim ve insanlık, bilim ve toplum, bilimin meşruluğu akıl ve metafizik konularını ele alıyor. Bilimin "Her Şeyin Kuramı" olmayı başarıp başaramayacağını ve insanoğlunun biricik bilgi kaynağı olup olmadığını sorguluyor. Akılcılık ve Bilim'de nesnel bilimlerin bile metafizik temelleri olduğunu göstermeye çalışan Prof. Trigg, Rorty, Wittgenstein, Quine, Putnam ve Hawking gibi düşünür ve bilimcilerin düşüncelerini açıklayıp geliştiriyor.
(Arka Kapak)

Türkçe
287 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 975-7380-91-1
1996
287 s., 1. Basım
Çeviri : Kadir Yerci
 



Öğretiler / Gökyüzü Sürüp Gidiyor
Yazar: Lao Tzu
Yayınevi: Kaknüs Yayınları

Ben, ulu ve gizemli Tao ile birleşmenin Tam Yol'unu öğretiyorum. Öğretilerim basittir; onlardan bir din ya da bilim oluşturmak istersen, seni yüzüstü bırakır. Derin ama apaçık, onlardadır evrenin gerçeği. Tam gerçeği bilmek isteyenler için kendilerinden istenen işi yapmak veya hizmetleri yerine getirmek bir zevktir. İşlerini tamamlayınca, kendilerini arıtmanın ve beslemenin tadına varacaklardır. Diğerleri ve kendileri ile ilgilenirken, öğretinin üstadına yöneleceklerdir. Bu basit yol, huzura, erdeme ve refaha götürür.

Üç Hayaletten Bilimin Sırları
Enerji, Zaman ve Kuantum
Robert Gilmore

ODTÜ Geliştirme Vakfı

Daha önce yayınlamış olduğumuz "Kuarkların Büyücüsü" ve "Bir zamanlar Evren" kitaplarında masal karakterlerini kullanarak madde ve ışığın temelde ne olduğunu sorgulayan tanınmış fizikçi Robert Gilmore, bu kitabında Charles Dickens'ın "Bir Nobel Şarkısı" adlı romanının, huysuz ve pinti kahramanı Scrooge ile fiziğin gizemli derinliklerine bir yolculuk yapmaktadır. Bu kitapta enerji, zaman ve kuantum kendisini bilimle ilgili sırlar veren üç hayalet olarak görünmekte ve davranışlarıyla onu evrenin sırlarının içine çekmektedirler.

'Didaktik' bir üslubu olmakla birlikte tuhaf bir çekiciliği olan kitabın, herkesin anlayabileceği bir dille verdiği bilimsel bilgi, gerçekten kayda değer sürükleyicilikte. Öykü, kısa bir süre sonra huysuz Scrooge'nin öyküsü olmaktan çıkıp, gerçek bir evren öyküsüne dönüşüyor; farkında olduğumuz ama ayrıntılarını bilmediğimiz ve okurken hiç durmadan "demek ondan böyle..." dediğimiz yoğun bir bilgilenme yaşatıyor.

Kitabı okurken herkesin, içinde yaşadığımız evrenin geçmişi ve geleceği hakkında mutlaka, en az bir merakını gidereceği bir eser; belki de bilimsel konuların insanlığa sunuluşunun en çağdaş yolu...

281 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9789944344555; Boyut: 14 x 20 cm; Baskı Tarihi: Ekim 2008; Özgün Adı: Scrooge's Cryptic Carol

 

 

 

 

Sonsuzluk Teknolojileri
Yılmaz DeğirmenciTek
Ağaç Yayınevi

Her şey arayışla başlar, arayışsa soru sormakla. Soru cevap bir bütünün iki parçasıdır, soru yoksa cevap da yoktur. Sorui, cevap demektir aslında.

... Özetle, evrenin dev bir bütüncül bilinçten ibaret olduğunu ve bu bilincin, zaman olgusuyla birlikte bizim seçim ve tercihlerimizi de kapsadığını öngörebiliriz. İleri doğru akan zaman, bir nesnenin konumunu ve yerini şimdiye göre göreceli olarak verirken, geriye doğru akan zaman, o nesnenin geçmişteki kendisi ve gelecekteki kendisiyle olan bütünlüğünün korunmasını sağlar. Dolayısıyla kader dediğimiz olgu, bilinçli canlı bir organizmadan ibarettir, öyle ki geçmiş ve gelecek kozmik bir sinir sitemi kanalıyla birbirine bağlıdır adeta; geçmişle gelecek, nedenle sonuç bir bütünden ibarettir.
(Arka Kapak)

Türkçe
176 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9799758888381
2005
Yayın Yönetmeni : Ertuğrul Özbek
Dizgi : Şirin Çelen
 

 

kitabın ismi: SONSUZLUK TEKNOLOJİLERİ , başka bir ifadeyle " Sonsuzluğa Açılan Kapı ". Yazarı: Yılmaz Değirmenci. Yayınevi: Tek Ağaç .

" Geleceğin dünyasını hep birlikte şekillendirmek umuduyla " yayınlanan kitap; insan belleğini zorlayan, insanı derin derin düşündüren, " bu gerçekten olabilir mi? " diye insanı hem karamsarlığa iten ve hem de süper ileri aydınlık bir geleceği projelendirme çalışmalarına teşvik eden bilgiler içermekte.

Yılmaz Değirmenci, kitabına yazdığı " Giriş "te: " Bugüne kadar hep imkânsız diye düşündüğünüz ve öğrendiğiniz kavramların sihirli diyarına girmeye var mısınız? Sınırsızlığın sınırlarını zorlamaya hazır mısınız? " diye sorduktan sonra, çok rahat bir şekilde, " Siz değerli okuyucumdan ricam, fazla teknik bulduğunuz bölümleri gönül rahatlığıyla atlamanız. Bu şekilde okusanız dahi size tanıtmaya çalıştığım ana fikir ve temel kavramları rahatlıkla anlamanız mümkün " diye yazmaktadır.

Kitapta " sonsuzluk teknolojisi "ne ait, " sınırsızlığın sınırlarını " zorlayan çok esaslı bilgiler var: Serbest Enerji, Zamanda Yolculuk, Yapay Zekâ, Metamorfoz, Beyin Dalgaları, Yapay Sinir Ağları, Düşünme Bilimi, Birleşik Alan Teorisi, Kozmik Bilinç, Yankı Projesi, Bulanık Mantık, Ölçeksel Dalga Teknolojisi, Süper İletkenler, Yapay Biyosfer, UFO Teknolojileri, Beyaz Altın ve Simya... bunlardan birkaçı sadece.

Aşağıya aldığım alıntılar, kitabın bilgi derinliğini göstermektedir. Okuyalım:

" Her şey arayışla başlar, arayışsa soru sormakla. Soruyla cevap bir bütünün iki parçasıdır, soru yoksa cevap da yoktur. Soru, cevap demektir aslında...

Birleşik Alan Yaklaşımı'nın temelinde 'Bütünsellik' arayışı vardır. Geçmiş ve gelecekteki insanlığın tüm bilgi ve erdem birikimini tek bir proje ve paradigma kapsamında birleştirme çabasıdır bu bir anlamda. Her şey birbiriyle alabildiğine iç içe ve bir şekilde bağlantılı olduğundan, bir şeyi gerçek anlamda bilmek ve anlamak için her şeyi bilmek ve görmek şarttır. Bu yüzden bu yaklaşım, 'tümden gelimci' bir bakış açısıyla daima sadeliğe yönelmiştir. Hayatı ve kavramları olabildiğince basit ve sade tutmanın en karmaşık ve akılalmaz gibi görünen durumları bile çözebilecek bir anahtar olduğuna inanır ."

" Bütünsellik bir anlamda sentez demektir, ilişkisiz gibi görünen onlarca disiplin arasında sentez yaparak 'büyük resmi' görme sanatıdır. Çoğu temel kavramın birden fazla yüzü vardır; bazen bu bir bilimsel açıklamadır, bazen din ve kutsal kavramlar içinde bir simgedir, bazen tarih ve mitolojide bir iz, bazen de arkeoloji veya paranormal olaylarda anlaşılmayan bir gizemdir; bu nedenle bir kavramı tam olarak anlamak, çoğu defa gerçeğe yansıyan tüm yüzlerini çözümlemekle mümkün olur ancak. Ayaklarımızla bilimin sağlam zeminine bastıktan sonra gözlerimizle en uzak ufukların ötesine bile bakabiliriz. Ne kadar uzağı görebilirsek, bir sonraki adımımızı da o kadar bilinçli atarız.

Bütünsellik, öğrenilen tüm bilgi ve kavramların en temel bir gerçeklik tanımının etrafında örgülenmesiyle gerçekleşecektir. Bu en temel gerçeklik tanımı ise, 'kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl ve niçin'den oluşan altı sorunun oluşturduğu en öz ve duru yapıdan ibarettir. En basit kavramlar içlerinde en büyük hakikatleri barındırırlar.

Bütünsellik matematikteki şiiri, şiirdeki matematiği görme sanatıdır aynı zamanda. Matematik tüm sayısal bilimlerin temeli, dil bilgisi ise tüm sözel bilimlerin temelidir. İnsan, 'sözcükleri kullanarak karşılaştığı olguları kavramsallaştırır ve anlar; 'sayı ve değerleri' kullanarak gerçekliğin niceliğini ve niteliğini tanımlar. Bu iki anahtarı uygun şekilde kullanmasını bilen bir insanın açmayacağı kapı yoktur ." (Sf: 157-160.)

" Özetle, evrenin dev bir bir bütüncül bilinçten ibaret olduğunu ve bu bilincin, zaman olgusuyla birlikte bizim seçim ve tercihlerimizi de kapsadığını öngörebiliriz. İleri doğru akan zaman, bir nesnenin konumunu ve yerini şimdiye göre göreceli olarak verirken, geriye doğru akan zaman, o nesnenin geçmişteki kendisi ve gelecekteki kendisiyle olan bütünlüğünün korunmasını sağlar. Dolaysıyla kader dediğimiz olgu, bilinçli canlı bir organizmadan ibarettir, öyle ki geçmiş ve gelecek kozmik bir sinir sistemi kanalıyla birbirine bağlıdır adeta: geçmişle gelecek, nedenle sonuç bir bütünden ibarettir ." (Sf: 129.)

Güncel politikalardan biraz uzaklaşıp bu tür bilimsel kitapları da okumanın faydalı olacağını düşünüyorum. Kitabı bulup, okumanızı öneririm.

 

Zaman
Nasıl İçimizde Neden Dışımızda?

Yılmaz Öner

Türkçe
148 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
1994
148 s., 1. Basım

Yazar : J. Aschoff, E. Pöppel, M. Eigen, E. Lüscher, H. Heimann, Jan Assmann
Sonsöz : Yılmaz Öner
Önsöz : Yılmaz Öner

Evrensel Basım Yayın / Bilim - Felsefe Dizisi

Zamanı soyut kavramların metafiziksel dünyasından kurtaramadık değil mi? Peki, zamanı özne olarak biz mi icat ettik? Öyle ya, Platon´un dediği gibi, zaman "ebediliğin hareketli bir kopyası mı"?

Ancak bir "akış" olarak anlaşılıyorsa ebedilik bir "durgunluk" değil midir ya da şimdiki-zamanlılığın bütün fenomenler için süregelmesi? Yoksa zaman, Hint düşüncesinde olduğu gibi, bir "tekrarlanmalar döngüsü" ile mi bağlantılıdır?

Eski Mısırlılar tasarımında böyle bir "döngü" imgesi yok. Orada "Dün", daha öncesi olmayan, içinde kurtulunamayan ebedi bir dün (Diyet) iken, "Yarın" hiçbir vakit geçmişe dönüşmeyen ebedi bir Yarın (Neheh)dir.

Ama ilk kez Eski Hintlilerin tasarladıkları döngü veya periyodiklik olgusu ise, "ölçüm açısında gerekli kesinlik için yeterli" bir yasaya oturtulacak gibi değil.

Her ölçüm gibi, zamanı ölçmek için de bir yasa oluşturmaya ihtiyaç var! Ne var ki ölçüm de maddesel sürece yapılan bir müdahaledir, yani quanta-teorik etkileşme sürecinde yaratılan bir Arıza´dır. O nedenle ölçüm yasası da böyle bir müdahalenin şiddetini hesaba katmak zorundadır. Peki, müdahale denen Arıza (Ölçüm) nerede meydana geliyor? Elbette, elementer maddenin bağrındaki, onun enerjisini üreten ilişkilerde. İşte zaman da bu enerji üretim-ilişkilerinin virtüel olarak (fiilileşmeksizin) yapılandığı potansiyel düzeyden ortaya çıkıyor.

Biyolojik nesnel süreçlerde direkt olarak beliren zaman, her insanın psikolojik yapısına bilinç-altından bu biyolojik süreçler aracılığıyla yansıyor ve Öznel Zaman biçimine bürünüyor dolaylı olarak.

 

 Kitaplığım: Sayfa-1   Sayfa-2   Sayfa-3  Sayfa-4   Sayfa-5

Hiçbir yazı/ resim  izinsiz olarak kullanılamaz!!  Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla  siteden alıntı yapılabilir.

 © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkiye/Denizli 

Ana Sayfa  / Index  / Roket bilimi / E-Mail / Rölativite Dosyası

Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology/

Kuantum Teleportation / Kuantum Fizigi / Uçaklar(Aeroplane)

New World Order(Macro Philosophy) / Astronomy