Genişleme

Kozmologlar evrenin genişlemesinden söz ettiği zaman uzayın genişlemesinden bahsederler, uzay – zamanın değil. Evrenin (yani uzayın) genişlemesi ışık hızından daha hızlı olabilir ancak bu görelilik; “hiçbir şey ışık hızından hızlı gidemez” ilkesini ihlal etmez. Bu ilke uzay – zaman içerisinde hareket eden cisimlerin uzayda (uzay – zamanda değil) yaptığı harekete getirilen kısıtlamadır, uzayın kendisi için geçerli değildir. Uzayın kendisi ışık hızından daha hızlı hareket edebilir, yani genişleyebilir.


Evrenin genişlemesini, üzerine galaksi resimleri çizilmiş bir balonun şişmesi gibi hayal edin. Balon şiştikçe, galaksiler birbirinden uzaklaşırlar. Oysa, aslında hepsi olduğu yerde duruyorlar.

Düz ya da Eğri



Einstein’ın ortaya attığı genel görelilik teorisi, kütlenin uzay – zamanın yapısını eğdiğini söyler. Bu eğrilik kütle – çekim dediğimiz şeyi oluşturur. Genel göreliliğin bu öngörüsü deneylerle pek çok kez kanıtlanmıştır. Genel görelilik aynı zamanda içinde bulunduğumuz evrenin yapısı hakkında da öngörü verebilir. Evrenin yapısı için üç seçenek vardır:



• Evren pozitif eğriye sahiptir, bir küre gibi.

• Evren negatif eğriye sahiptir, bir eğer gibi.

• Evrenin düzdür, bir kağıt gibi.

Geometrinin yapısı evrenin şekline bağlıdır. Mesela pozitif eğriliğe sahip bir evrende üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden büyüktür. Aynı şekilde negatif eğriliğe sahip bir evrende üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden küçüktür, düz bir evrende ise üçgenin iç açıları 180 derecedir.


2000’li yıllarda süpernova patlamalarından gelen ışıklar üzerine yapılan deneylerden elde edilen sonuçlara göre, evrenin düz ya da düze çok yakın olduğu tahmin ediliyor. Burada evrenden kastedilen uzaydır, uzay – zaman değildir. Uzay – zaman düz olsaydı, kütle – çekim olmazdı.

Şunu da bilmek gerekir ki, kozmologlar uzayın düzlüğünden bahsettiklerinde uzayın geniş ölçüdeki halini ele alırlar. Eğer küçük düzeylerde uzayı incelersek uzay kesinlikle düz değildir çünkü her kütle uzayı ve zamanı eğer.

Sonlu mu Sonsuz mu?

Uzayı x, y ve z koordinatları olarak düşünürsek, bu uzay içerisindeki bir nesneyi, bu koordinat düzleminde sonsuza götürebiliriz gibi gelir. Bir uzay gemisi x yönünde sonsuza kadar gitmek isterse onu kim durdurabilir ki? Fakat sonsuza kadar gidebilmek, uzayın sonsuz olduğu anlamına gelmez. Bir küre düşünün, bu kürenin yüzeyi iki boyutlu uzayımız olsun. Bu küre üzerinde yaşayan iki boyutlu bir cisim hangi yöne giderse gitsin asla bir “son”a ulaşamaz. Tek bir yöne giderse, bir süre sonra başladığı yere geri döner. Buna benzer bir kavram, içinde yaşadığımız uzay için de geçerli olabilir. Böyle bir uzaya sonlu fakat sınırsız uzay denir.


Üzerinde yürüyerek Dünya’nın sonuna ulaşabilir misiniz?

Kozmologlar uzayımızın sınırsız olduğunu düşünüyorlar (yani bir yönde geri gelmeden sonsuza kadar gidebiliriz). Henüz evrenimizin sonlu mu yoksa sonsuz mu olduğuna dair bir kanıt yok. Einstein kendi kütle – çekim kuramını ortaya attığında, evrenin sonlu olduğunu ve mükemmel bir üç boyutlu küre olabileceğini söylemiştir. Bazı yazarlar Einstein’ın bu fikri, üç boyutlu bir kürenin mükemmel bir simetriğe ve estetiğe sahip oluşundan ötürü ortaya attığını yazmıştır.

Son yıllarda, bazı kozmologlar bu ihtimalin olabilirliğini test etmeye çalışmışlardır. Her ne kadar gözlemler evrenin düz ya da düze çok yakın olduğunu gösterse de, eğer yeterince geniş ölçekle bakılabilirse evrenimizin de küre gibi kapalı olduğunu gözlemleyebiliriz belki; tıpkı Dünya’nın bize düzmüş gibi gelmesi ama uzaydan baktığımızda kutuplardan hafif basık bir küre olduğunu görmemiz gibi.

Tıpkı Dünya üzerinde ufuk çizgisinden ötesini göremeyişimiz gibi, evrende de bir “ışık ufkumuz” vardır ve ötesini göremeyiz.

Uzayın sonlu mu sonsuz mu olduğunu kesin olarak bilemememizin sebebi gözlemlenebilir evrenin ötesini göremememizdir. Evrenimizin 13,7 milyar yıl önce genişlemeye başlaması ve hiçbir şeyin ışıktan hızlı gidememesi sebebiyle, gözlemlenebilir evrenin ötesindeki olaylar hakkında bir fikrimiz yok çünkü daha uzak galaksilerden (veya başka cisimlerden) gelen ışığın bize ulaşması için gereken yeterli süre geçmedi.

Gözlemlenebilir evrenin yarıçapı yaklaşık 46 milyar ışık yılıdır ve merkezinde biz varız. Bize gelen ışık gözlemlenebilir evreni belirliyor. Eğer başka bir gezegende, mesela 10 milyar ışık yılı ötede bir yerde yaşıyor olsaydık gözlemlenebilir evrenimizin merkezi orası olurdu.

Büyük patlamadan 13,7 milyar yıl geçmesine rağmen gözlemlenebilir evrenin çapının neden 46 milyar ışık yılı olduğunu şu şekilde anlayabiliriz: Diyelim ki iki milyar ışık yılı uzaklıktaki bir yıldız süpernova patlaması yapsın. Süpernovanın ışığı bize ancak iki milyar yıl sonra ulaşır; ne var ki, bu süre zarfında evrenin genişlemesinden dolayı süpernova patlaması yapan yıldızdan arta kalanlar, bizim gördüğümüz iki milyar ışık yıllık patlamadan çok daha uzaktadır artık.

Ege Özmeral

----------------------------------------------------------------------

Evren Işık Hızından Hızlı Mı Genişliyor?

Ögetay Kayalı

Kozmoloji ile ilgili en popüler duyumlardan bir tanesi de evrenin ışık hızından daha hızlı genişlediğidir. Fakat bu cümle bir hayli eksiktir. Akıllarda cevaplanmamış, yarım yamalak cevaplanmış bir çok soru ve düşünce bırakır. Evren nasıl genişlemektedir? Nasıl olur da ışık hızını aşabilir? Bu yazımızda bu konuyu ele alacağız.

Bilmemiz gereken en temel kavramlardan biri, evrenin her noktadan genişlediğidir. Yani parfüm gibi tek bir noktadan dışa doğru saçılarak genişlemez. Her noktadan genişler. Bunu izah etmek için biraz matematikten faydalanmalıyız. Çünkü bazen sözcükler yerine sayılar çok daha anlamlıdır.

Evren, bir şişeden sıkılan parfüm damlacıkları gibi belli bir merkezden yayılarak genişlemez. Evrenin bir genişleme merkezi yoktur. Hatta evrenin bir merkezi de yoktur. Büyük patlama evrenin her yerinde aynı anda gerçekleşmiş, genişleme evrenin her yanında her yöne doğru olmuştur.

Evrenin genişlemesinden söz ederken Hubble sabiti adını verdiğimiz bir sayıdan faydalanırız. Bu bize evrenin genişleme hızını verir ve sanılan gibi ışık hızından büyük bir sayı değildir. Hatta çok küçük bir sayıdır. Ama nasıl baktığınıza bağlı!

Hubble sabiti bize 1 megaparsek uzaklıktaki herhangi bir gök cisminin evrenin genişlemesinden ötürü bizden saniyede 68 kilometre hızla uzaklaşacağını söyler. (1 megaparsek yaklaşık 3.26 milyon ışık yılıdır) Bir örnekle inceleyecek olursak; bizden 3.26 milyon ışık yılı uzaktaki bir gökada hiçbir harekete sahip değilse, yani bize ne yaklaşıyor ne uzaklaşıyorsa, sırf evren genişlediği için bizden saniyede 68 kilometre hızla uzaklaşmalıdır. Aslında herhangi bir hızı yoktur, olabilir de fakat yoksa dahi aramızdaki evren genişlediği için bizden saniyede 68 kilometre hızla uzaklaşacaktır.

Bu durum 1 megaparsek uzaklıktaki bir cisim için geçerli. Peki 2 megaparsek uzaklıktaki bir cisim için ne oluyor? Bu değerin tam iki katı hızla uzaklaşıyor, yani 136 kilometre saniye. 3 megaparsek için saniyede 204 kilometre. Bu değer bu şekilde katlanarak gidiyor. Yani ne kadar uzak, o kadar hızlı uzaklaşma.


Her yerde verile verile artık iyice nefret ettiğimiz şişirilen balon örneğini malesef yine vermek zorundayız, çünkü en iyi örnek hala o. Eğer bir balonun üzerine çok sayıda nokta çizer ve balonu şişirmeye başlarsanız, noktalar birbirinden uzaklaşmaya başlayacaktır. Oysa noktaların gerçekte hepsi hareketsizdir, sadece üzerinde durdukları balon şiştiği için baktığınızda hareket ediyormuş gibi görülür. Ayrıca, birbirine yakın noktalar arasındaki mesafe daha yavaş artarken, uzak noktalar daha hızlı birbirinden uzaklaşır. Aynı evrende olduğu gibi.

Farkettiyseniz, evren genişlerken aslında gökadalar (gökada kümeleri) hareket etmiyorlar. Balon örneğinde olduğu gibi, aslında hepsi sabit biçimde duruyor olsa bile, aralarında bulunan uzay-zaman dokusu genişlediği için hareket ediyormuş gibi görünüyorlar. Dolayısıyla, “hiçbir şey ışık hızını aşamıyorsa, nasıl oluyor da galaksiler ışık hızından hızlı uzaklaşıyor?” sorusu geçerliliğini yitiriyor. Çünkü, galaksiler hareket etmiyor, “balon şişiyor”… Einstein hala haklı yani, heveslenmeyin.

Hal böyle olunca öyle bir noktaya geliyorsunuz ki artık, o noktadaki uzaklaşma hızınız ışık hızına eşit oluyor. İşte biz bu sınırı Hubble Küresi adı altında tanımlıyoruz. Bu noktadan ötesinde uzaklaşma hızı ışık hızını geçtiği için, o noktadan bize gelmeye çalışan bir ışık bize ulaşamıyor. Bu tıpkı koşu bandı üzerinde ilerlemeye çalışmak gibi. Aslında ışık yol alıyor, fakat bant sürekli onu geri atıyor. İşte bu noktadan sonrası için evrenin genişleme hızından kaynaklanan uzaklaşma, ışık hızından büyüktür diyebiliriz. Fakat evrenin genişleme hızı 1 megaparsek (3.26 milyon ışık yılı) başına yalnızca 68 kilometredir.

--------------------------------------------------------
Büyük Patlama’dan günümüze Evren’in genişlemesi

Özge Yazıcı - 01 Şubat 2014


Evren: Genel Bakış

Evren, aşırı yoğun ve sıcak bir nokta olarak kabul edilen Büyük Patlama sonucunda oluştu. Patlama’dan 10-35 saniye sonra uzay genişlemeye başladı. Uzayın ışık hızından daha hızlı genişlemesi esnasında evren, atom altı parçacıklardan daha da küçük olan halinden golf topu büyüklüğüne ulaştı.

Büyük Patlama’dan sonra evrenin genişlemesi daha yavaş ilerledi. Uzayın genişlemesiyle birlikte evren soğudu ve madde oluşmaya başladı. Büyük Patlama’dan yalnızca birkaç saniye sonra evren; nötron, proton, elektron, anti-elektron, foton ve nötrinolar ile doldu.

Büyük Patlama’nın nükleosentez aşaması olarak adlandırılan evren oluşumunun ilk üç dakikasında hafif elementler oluştu. Uzayın genişlemesinden dolayı soğuyan evrende bulunan proton ve nötronlar nükleer tepkime sonucunda döteryumların meydana gelmesini sağladı. Nötron ve protonlar çiftler halinde birleşmesi ve bu çiftler de birleşerek helyum elementinin çekirdeğini oluşturdu. Nükleosentez aşamasında kabul edilebilir oranda lityum da oluştu.

Evren, oluşumunun ilk 380.000 yılında ışığın parlaması için çok sıcaktı. Büyük Patlama esnasındaki aşırı sıcak, dağınık halde bulunan proton, nötron ve elektronların bir araya gelmesini sağladı.

Büyük Patlama’dan 380.000 yıl sonra, şeffaf ve elektriksel nötr gazların oluşması ile sonuçlanan yeniden birleşme döneminde madde atomların şekillenmesi için yeterince soğuktu. Her ne kadar Büyük Patlama esnasında büyük bir ışık oluştuğu öne sürülse de Büyük Patlama’dan sonra henüz yıldızlar ve parlak gökyüzü cisimleri oluşmadığı için evren karanlıktı.

Büyük Patlama’dan 400 milyon yıl sonra, ilk yıldız ve kasarlar yerçekiminin çöküşüyle şekillendi. Sahip oldukları yoğun radyasyon, evrenin çevresinde yeniden iyonlaşmaya yol açtı.

Evrenin genişlemesi Büyük Patlama’dan 5-6 milyar yıl sonra yavaşlamış olsa da, bugün karanlık enerji olarak adlandırılan bir güç evrenin genişlemesini hızlandırmaya başladı.

Büyük Patlama’dan 9 milyar yıl sonra, Güneş Sistemi oluştu.


Büyük Patlama

Büyük Patlama, olağan patlamalardan farklıdır. Evren, uzaya doğru genişlemedi; çünkü evrenden önce uzay yoktu. Büyük Patlama, herhangi "bir yer"de olmuş bir patlama değildir. Yani Big Bang (Büyük Patlama), adının böyle olmasına karşın, konuya aşina olmayan kimilerinin adını ilk duyduğunda hayal ettiği gibi, günümüzdeki galaksileri oluşturan maddeyi dışarı fırlatıp atan, herhangi bir noktada meydana gelmiş bir patlama değildir.

Evren’in Yaşı

Evren’in yaşı 13.7 milyar olarak hesaplanmaktadır. Güneş Sistemi'nin yaşı ise 4.6 milyar olarak hesaplanmıştır. Bu hesaplamalar evrendeki madde oluşumu ve enerji yoğunluğunun ölçümüne göre yapılmıştır. Yapılan bu hesaplamalar sayesinde araştırmacılar, evrenin geçmişte ne kadar hızlı genişlediğini hesaplayabilmiştir. Bu bilgiler ışığında, Büyük Patlama’nın ne zaman olduğu hesaplanarak evrenin yaşı bulunmuştur.


Evren’in Yapısı

Bilim adamları, erken evren döneminde üzerine konuşulabilecek herhangi bir madde olmaması nedeniyle bir yapının da olmadığını düşünüyor. Maddenin yoğunluğunda yer çekimi ile meydana gelen küçük dalgalanmalar, bugün görülen gök cisimlerini ve boşlukları oluşturdu. Ama yine de evrenin bir kısmında gök cisimleri varken çok büyük bir bölümü boştur.


Evren’in İçeriği

Yaklaşık 30 yıl öncesine kadar astronomlar, evrenin tamamen sıradan atomlardan ya da “baryonik maddelerden” oluştuğunu düşünüyordu. Ancak, son zamanlarda yapılan araştırmalar, evrenin bizim gözlemleyemediğimiz maddelerden oluştuğunu kanıtlamıştır.

Araştırmalar, evrenin yalnızca %4.6’sının atomlardan oluştuğunu göstermektedir. Geriye kalan %23 gözlemlenemeyen karanlık maddelerden oluşurken %72 ise evrenin genişleme hızının yavaşlaması gerekirken hızlanmasına neden olduğu düşünülen karanlık enerjiden oluşmaktadır.

Evrenin %75’i hidrojen, %25’i ise helyumdan oluşur.



Evren’in Şekli

Evren’in şekli ve sonlu olup olmaması yer çekimi ile genişleme hızının mücadelesine bağlıdır. Söz konusu yer çekiminin şiddeti ise evrendeki maddenin yoğunluğuna bağlıdır.

Evren’in yoğunluğu kritik yoğunluktan fazla olursa, kapalı (sonlu) ve küresel bir evren modeli oluşur. Evren’in genişlemesi durursa, evren küçülür ve galaksiler birbirlerine daha yakın hareket etmeye başlar. Bu durum gerçekleşirse “Büyük Patlama’nın” tam tersi olan “Büyük Çöküş” başlar.

Evren'in gerçek yoğunluğu kritik yoğunluktan daha az olursa, evrenin genişlemesini durdurmak mümkün olmaz, evren sonsuza kadar genişler. Bunun sonucunda da eyer şeklinde açık bir evren modeli oluşur.

Evren’in yoğunluğu kritik yoğunluğa eşit olursa, evren bir kağıt gibi düz ve sonsuz olur. Bu durumda, evrenin herhangi bir sınırı yoktur ve sonsuza kadar genişlemeye devam eder. Ancak genişleme oranı giderek sıfıra ulaşacaktır. Yeni ölçümler evrenin %2 hata oranıyla düz olduğunu göstermektedir.

Her ne kadar bu modeller verilmiş olsa da evrenin daha karmaşık şekillerde olması mümkündür.


Genişleyen Evren

1920’li yıllarda astronom Edwin Hubble, evrenin durağan olmadığını keşfetti. Büyük Patlama’dan sonra evrenin genişlemesinin hiç durmadığı fikrini ortaya attı.

Bir süre, genişlemenin madde çekimi nedeniyle yavaşladığı düşünüldü. 1998 yılında Hubble Uzay Teleskobu’ndan elde edilen veriler, uzun zaman önce evrenin bugünkünden daha yavaş genişlediğini ortaya koydu. Bilim dünyasında büyük bir sır olan karanlık enerji, evrenin daha hızlı genişlemesine neden oluyor.

--------------------------------------------------------

Evrenin Sırları

Selin Kandiyoti - 22 Ekim 2014

Big Bang’den saliseler sonra neler oldu? ‘Tanrı parçacığı’ hayatımıza nasıl girdi? Evrende yalnızca hidrojen ve helyum var idiyse, 200.000 yıldır hayatta olan biz homosapienler nasıl oluştuk? İşte evrenin sırlarına eğlenceli bir yolculuk.

Bu iddialı başlık bana ait değil aslında, geçen haftalarda Boğaziçi Üniversitesi’nde herkese açık olan ve Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Alpar Sevgen tarafından verilen seminerin adı. Seminer boyunca tuttuğum notlar ve sonrasında izlediğim Universe for Dummies tarzı onlarca videoyu kaynak alarak sizlere iki hafta boyunca bilim dünyasının evrenle ilgili son keşiflerinden söz etmek istiyorum. Küçükken astronot olmak istemem dışında konuyla ilgili hiçbir hâkimiyetim yok, fakat içiniz rahat olsun yazımı Profesör’e onaylattım, yine de bu işin sonunda soru-cevap kısmı olmadığına memnunum.

Konu, evrenin nasıl oluştuğu, boyutu, sınırları ya da kaderi olunca tüm gözler yine o adama çevriliyor; 20. yüzyılın gerçek dâhisi Albert Einstein’a. Öncelikle Einstein’in 1917 tarihli ‘Genel Görelilik’ kuramını ele almalıyız: Enerji yoğunluğu uzay-zamanı büker. ‘Bu cümledeki tüm kelimelerin anlamını tek tek bilsem de bir araya geldiklerinde bir şey ifade etmiyor’ diyenlerdenseniz henüz sayfayı terk etmeyin. Bir şans tanıyın lütfen. Konuyu “Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir” diye de açabilir, size olayı hemen kavrayacakmışsınız hissi de verebilirdim. Söz veriyorum; konu ilkokul çocuklarının bile bildiği bu kurala gelecek, ama bir sonraki hafta, hem de bir üçgenin iç açılarının toplamının pekâlâ 180’den farklı olabileceğini göstererek. Başlayalım mı?

Einstein’ı anlamak

Big Bang’i hepiniz duymuşsunuzdur: Evrenimizin 13,8 milyar yıl evvel, bir noktadan genişleyerek ve soğuyarak bugünlere nasıl geldiğimizin genel kabul görmüş teorisi. Big Bang yani genişleyen evren teorisi ilk olarak Einstein’in Genel Görelilik kuramından yola çıkar. Kuram ‘eğrilik=enerji’ der. Evrende dört boyut vardır: En, boy, yükseklik ve zaman. Olayların hakiki arenası zaman veya uzay değil, birleşimidir: uzayzamandır. Yani dört boyutlu bir koordinat bize bir olayın nerede ve ne zaman olduğunu verir. Formülde ‘eğrilik’ derken evrenin yani uzayzamanın şeklinden bahsediyoruz. Teori, enerjinin diğer bir deyişle kütlenin (çünkü fizikçi olmasak da hepimizin bildiği gibi, E=MC², enerji kütlenin ışık hızının karesiyle çarpımına eşittir. Yani biri bir diğerine dönüşebilir) içinde bulundukları uzayzamanı eğdiklerini söylüyor. O zaman bükülmüş bu uzayzamanda hareket eden cisimler düz gidecekken adeta bir enerji tarafından itilmiş veya çekilmiş gibi aşağıdaki karıncalar gibi yollarından sapar. Bahsettiğimiz enerjiyi çıkarabildiniz mi? Evet, yerçekiminden bahsediyorum. Kütleçekim de diyebiliriz. Evrenin eğriliği yani şekli, içinde bulunan kütlenin yoğunluğuna yani yarattığı yerçekimine veya kısaca toplam enerjiye bağlıdır. Kavramanız için son bir cümle, bir de benzetme: Kütle uzaya nasıl büküleceğini söyler, uzay da kütleye nasıl hareket edeceğini. Çok gergin bir şekilde tuttuğunuz çarşafın üzerine bowling topu attığınızı düşünün, çarşaf içeri doğru bükülecektir. Daha sonra bir bilyeyi attığınızda ise bowling topunun bilyeyi yanına çektiğini görürsünüz.



1917’de Einstein, Genel Görelilik teorisi ile evrendeki madde yoğunluğuna bağlı olarak evrenin önce genişleyeceğini sonra da çökeceğini ama asla sabit kalmayacağını öngörür. Einstein evrenin genişleyip genişlemediğini astronomlara sorar. Gözlemciler o günün teleskoplarıyla evrenin durağan olduğuna, her gezegenin olduğu yerde kaldığına kanaat getirirler. Einstein da, her ne kadar teorisi evrenin sınırlarının değişken olduğunu öngörse de, içine hiç sinmeyerek evreni sabitlemek için, evrenin şeklini yerçekimine bağlayan denkleminde, sol taraftan bir kozmolojik sabit çıkarır. Galaksilerin madde yoğunluğu yüzünden birbirlerine yakınlaşmalarını veya birbirlerinden uzaklaşmalarını engelleyecek, sabit bir karşı kuvvet. Fizikçilerin hep yaptığı gibi Einstein da sabitine havalı olması açısından Yunan alfabesinden bir harf atar: Lambda. Eğrilik-lambda = enerji.

Sürpriz bir şekilde 1929'da Edwin Hubble, evrenin durağan olmadığı, genişlediği şeklinde bir gözlem yapar. Hubble’ın aslında astrofiziğe meraklı bir avukat olduğunu ve ABD’nin milyarlarca dolara mal olan 1990’da uzaya yolladığı teleskoba adını verdiğini söylememe izin verin. Hubble net bir şekilde galaksilerin birbirinden zamanla uzaklaştığını gözlemlemiştir. Dahası, uzakta olan bir galaksi uzaklığı ile aynı oranda daha hızlı hareket ediyordur, yani genişleme homojendir. Bir üzümlü ekmek hamuru düşünün. 4 cm’lik bir yarıçapı olan top şeklinde bir ekmek. Merkezinden 1 cm, 2cm ve 3cm uzaklıkta üzümler olsun. Şimdi bu ekmeği pişirelim, içine tam da ekmeği iki katına büyütecek maya koymuş olalım. Pişmiş ekmeğin yarıçapı 8 cm oluyor. Üzümler ise merkezden 2cm, 4cm ve 6cm uzaklıkta olacaktır. En yakındaki üzümün eski yerine göre 1 cm, en uzaktaki üzümün ise 3 cm yol aldığının farkındasınız. Örnekte üzümler galaksi, hamur da uzayın boşluğu. Mayanın ne ihtiva ettiği ise haftaya kalsın. Uzayın boşluğu genişliyor. Daha uzaktaki galaksinin arkasında daha çok uzay boşluğu olduğundan o daha uzağa gidiyor. Hubble’ın vardığı sonuçlardan biri de yıldızların her birinin birbirinden uzaklaştığı yani evrenin bir merkezinin bulunmadığıydı. Bu bulgu da kendini kâinatın merkezinde sanan insanlara gelsin.

Hubble’ın buluşundan sonra Einstein, Lambda’sının hayatının en büyük hatası olduğunu söyler ve onu siler. Aşağıdaki resim tam da o pişmanlığını psikoloğuna anlattığı an çekilmiş olabilir mi acaba? Fakat aslında Einstein 90’larda aramızda olsa Lambda’sını geri getirirdi. Cevap mayada gizli.

Gök cisimlerinin birbirinden uzaklaşması buluşu bir yandan da zamanda geriye gidersek galaksilerin birbirine yakınlaşacağını öngörür. Demek ki başlangıçta tüm galaksiler birbirine yapışık, hatta bir bütündü. Hubble Big Bang’i doğrulayan bir gözlem yapmış oldu.

Einstein ve Hubble’dan gelen bu veriler iki öngörüyü beraberinde getirdi.

1- Evrenin herhangi bir yönünden çevrene baktığında hep aynı miktarda gökcismi görürsün.

2-Bir diğer öngörü de evrenin, patlamanın ilk evrelerinde aşırı derecede sıcak olduğuydu. Bu dönemde ortaya çıkan ışımanın kanıtlarından geriye bir şeyler kalmış olmalıydı. Birinci öngörüye göre, söz konusu ışımanın kanıtı da evren boyunca eşit bir şekilde dağılmış olmalıydı. Bu öngörü ispatlanırsa Big Bang kanıtlanmış olacaktı. Öyle de oldu.

BIG BANG

Evrenin tarihine girmeden evvel birçoğunuzun zaten bildiği bir bilgimizi tazeleyelim. Uzayın büyüklüğünden dolayı, mesafeleri bildiğimiz km ölçütüyle değil de, ışık yılı ölçütüyle hesaplıyoruz. Işık bir saniyede 300.000 km yol kat edebilir. Bir yıldızın orada olduğu bilgisine sahip olmamız için yıldızın ışığının gözümüze gelmesi gerekiyor. Bir yıldızın 1 milyar ışık yılı uzakta olması demek, o yıldızın gözümüze görüntüsünün gelmesi 1 milyar yıl aldı demek, kısaca 1 milyar evvelki haline bakıyoruz demek. Bu ay için 1,5 saniye, güneş için ise 8 dakika olarak hesaplandı. Bir başka deyişle güneş bir anda yok olsa, dünya olarak biz bu bilgiye 8 dakika sonra sahip olacağız, yerçekimi de bundan habersiz olduğu için 8 dakika olmayan güneşin etrafında dönmeye devam edeceğiz.


13,8 milyar yıl önceki Big Bang’den, bir müddet sonra mevcut sis dağıldı ve ışık serbest kalarak evrenin her yanına dağıldı. Bu ışımanın izinin bulunması 1964’te gökyüzünü dinlemek için yapılan bir antendeki parazitin varlığı ile ortaya çıktı. Sıkı durun evrenin oluştuğu zamanlardan gelen bu ışığa hepiniz rastladınız. TV’de kanal değiştirirken ekranın karıncalanmasının yüzde 1’lik sebebi bu parazit.

Tam başlangıç anını ise en gelişmiş teleskoplarımız bile inceleyemiyor çünkü başlangıç ile 380.000 sene sonrası arasından gelen bir ışık yok. Neden? Çünkü evren plazma durumunda, aşırı yoğun ve opak. Sisli havada su zerreciklerinin ışığı saçtığı gibi, boşta gezen elektrik yüklü protonlar(+) ve elektronlar(-) da ışığı saçıyor. Derken 380.000’inci yıla geldiğimizde, evren genişlemiş ve ısı başlangıçtaki sonsuz sıcaklıktan tam olarak 3.000 Kelvin’e (2.700 santigrat) düşmüş oluyor. Sonunda elektron protona tutunabiliyor ve elektrik yükü nette sıfır olan hidrojen ve helyum atomu oluşuyor. Artık ışık saçılmıyor, ona buna çarpmadan yol alabilmesi de ortamı transparan yapıyor, yani sis perdesi kalkıyor. Çok gelişmiş teleskoplarımız sayesinde evrenin tam 380.000 yıl boyunca oluşturduğu kozmik mikrodalga arka plan ışımasının (CMB) dağılmadan son anda yaydığı ısı aşırı hassas bir şekilde uydular tarafından ölçülüyor. Ölçümler evrenin her tarafının aynı sıcaklıkta olduğunu gösteriyor. Ancak 1/100.000 oranında dalgalanmalar var. Bazı yerlerde 3000 Kelvin’den biraz fazla bazı yerlerde biraz az. Aşağıda evrenin 380.000 yaşındaykenki ısı dalgalanmalarının haritasını görüyoruz. (Işıma dünyamızın her yönünden gözlemlendi. Elips şekli sizi yanıltmasın, bu yalnızca küreyi haritalama tekniği) Sıcaklığın biraz fazla olduğu yerlerde gaz yoğunlaşmış, biraz az olduğu yerlerde ise gaz yoğunlaşmamış. Dalgalanmalar tamamen rastgele. Yerçekimi kuvveti evrenin 380.000’inci yılında mimari görevini yerine getirmeye başlıyor ve daha büyük yoğunluklar, daha az yoğunlukları çekerek ileride yıldızlar, galaksiler ve boşluklara dönüşüyor. İlk yıldızlar 200 milyon yıl sonra, ilk galaksiler ise 1 milyar yıl sonra oluşuyor.


Big Bang’den saliseler sonrası

1x10-43 (saniyenin 10 milyon X trilyon X trilyon X trilyonda biri) saniyede, evren inanılmaz ölçüde küçük, yoğun ve sıcaktı. Kuantumca konuşmaya başlıyoruz dikkatinizi çekerim. Kuantum fiziği atomaltını inceleyen fizik dalı. Bu evrede kuantum teorisi ile yerçekimi teorisinin birleştiği düşünülüyor ki bu modern fiziğin ulaşmaya çalıştığı ‘her şeyin teorisi’ne işaret ediyor. Yalnız henüz kanıtlanmadığını söyleyelim. Evren ışık hızından hızlı bir şekilde 80 kez ikiye katlanarak genişledi. Buna enflasyon teorisi deniyor. Enflasyon devresi Big Bang’in ‘bang’ dediğimiz patlama kısmı. Evren, genişledikçe de soğuyor.

1x10-35 saniyesinde evren yaklaşık birbirine eşit miktarda madde ve anti-madde ile doldu. Ancak simetri maddenin lehine bozuldu. Madde, anti-maddeden milyarda bir oranında daha fazlaydı, bu yüzden, çoğu parçacık ve anti-parçacık birbirlerini yok ederken, kalan sağlar bizim oldu. Tanrı Parçacığı belki kulağınıza tanıdık gelmiştir. Meşhur kitabın yazarı Nobelli Leon Lederman aslında “Where is this God Damn Particle” diye bağıra bağıra maddeye kütlesini kazandıran kuvvet parçacığını -Higgs Bozonu’nu- arıyorken, editörü kitap daha çok satış yapar diye ‘Damn’ kelimesini çıkarmış adı ‘Tanrı Parçacığı’ kalmıştı. CERN’de inşa edilen ve Big Bang’in canlandırılmaya çalışıldığı milyarlarca dolarlık Büyük Hadron Çarpıştırıcısı deneyinde 2013 yılında Higgs Bozonu’nun varlığı resmen ispat edildi.

Yaklaşık 10 saniye geçtiğinde, Higgs Bozonu ile kütle kazanan proton, elektron, nötron ve tabi ki madde ile anti-maddenin çarpışması sırasında ortaya çıkan diğerlerinden milyar kere fazla radyasyon parçacığı fotonlar vardı. Çok önemli başka bir atomaltı parçacığı daha vardı ki adına ‘kara madde’ deniliyor. Kara madde konusunu gelecek haftaya bırakalım. Fakat evren henüz elektronların protonlara ve nötronlara bağlanıp kararlı atomlar oluşturmasına izin vermeyecek kadar yoğun ve sıcaktı.

O meşhur “3. dakikada ne oldu?” sorusuna geliyoruz. 3. dakikada evrenin sıcaklığı 1 milyar derece Kelvin'e kadar soğudu. Atomaltı parçacıklar birleşmeyi sürdürdü. Kütle olarak, elementlerin dağılımı yaklaşık yüzde 75 hidrojen çekirdekleri ve yüzde 25 helyum çekirdekleriydi. Bundan 380.000 yıl sonra demin bahsettiğim gibi ısı 3000 Kelvin’e kadar düştü ve nihayet kararlı hidrojen atomu oluştu, ışık serbest kaldı.

Bomba sorular

Evrende yalnızca hidrojen ve helyum var idiyse, mesela 200.000 yıldır hayatta olan biz homosapienler nasıl oluştuk? İçimizdeki karbon, demir, oksijen, kalsiyum… vs nerden geldi? Hidrojen ve helyum atomlarının örneğin karbonu oluşturması için 120 milyon Kelvin sıcaklık gerekiyor. Ama artık evren 3 Kelvin (-270 santigrat). Geçmiş olsun. Evrenin 380,000’inci yılında kalmıştık en son, zamanda seyahatimize devam edelim o halde. 200 milyon yıl geçiyor. Evren soğuyor. İlk yıldızlar oluşuyor. Bu genç yıldızlar hızlı yaşa genç öl misali 50 milyon yıl sonra patlıyor. Supernova bildiniz. Bu süpernova, malzemelerimizin pişerek ağır elementleri oluşturması için gereken muazzam ısıyı çok şükür sağlıyor. Biz ve dünyamız, güneşimiz ve her şey patlayan yıldızların külleriyiz. Voila!

Peki gece neden karanlıktır? E güneş gece batıyor da ondan diyorsanız gelecek hafta bambaşka bir yanıt için misafirim olun. İçinde yüz milyarlarca yıldız olan 400 milyar galaksi barındıran evrenin hangi noktasına baksak bir yıldıza denk geliyoruz. Bu kadar çok ışık nasıl olur da dünyayı geceyken de aydınlatmaz?