NASA's Warp Drive Ship Design

Dr. Tuba Sarıgül - 10/02/2014 -
Dünya’ya en yakın yıldız olan Alpha Centauri, bilinen ismiyle Rigel, bizden
yaklaşık 4 ışık yılı uzakta. Işık yılı ile ifade edildiğinde mesafeler kısa
gibi görünse de insan yapımı en hızlı araç olan ve saatte yaklaşık 250.000
kilometre hıza ulaşabilen Helios-2 ile Rigel’e gitmemiz yaklaşık 20.000 yıl
sürer. Ayrıca Einstein’ın özel görelilik kuramına göre, ışık hızının
aşılamaması daha hızlı yolculukların gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel.
Ancak üstesinden gelmemiz gereken tek sorun mesafeler değil. Seyahatimizin
sorunsuz şekilde tamamlanması için uzay aracımızın Güneş Sistemi’nin dış
sınırındaki yıldızlararası ortamla heliosfer arasındaki savaştan yara almadan
çıkması ve yıldızlararası ortamdaki yüksek enerjili parçacıklar arasında zarar
görmeden yoluna devam etmesi gerekiyor.
Heliosfer adı verilen bölge aslında Güneş Sistemi’ni yıldızlararası ortamdan
koruyor. Peki, yıldızlararası ortamı tehlikeli yapan ne? Yıldızlararası
ortamda gaz, toz ve kozmik ışınlar bulunur. Işık hızına yakın hızlarla hareket
eden bu yüksek enerjili parçacıklar hem uzay aracı hem de insanlar için hayli
tehlikeli. Neyse ki, Güneş’teki çekirdek tepkimeleri sonucu oluşan ve Güneş
Sistemi boyunca yayılan güneş rüzgârları, yıldızlararası ortamı Güneş
Sistemi’nin dışına doğru iterek gaz, toz ve kozmik ışınların Güneş Sistemi’ne
girişini engelleyebiliyor. Dünya’nın en uzağındaki, insan yapımı cihaz olan
Voyager 1 uzay aracı 2012 yılının Ağustos ayında bu bölgeyi aşarak
yıldızlararası ortama ulaştı. Ancak Voyager 1’in jeneratörlerinin, uzay
aracının 2025 yılından sonra da çalışmaya devam etmesi için gereken enerjiyi
sağlayamayacağı düşünülüyor. Peki, yıldızlararası seyahatin gerçekleşmesi için
yeterli miktarda enerji nasıl sağlanabilir?
Modern uzay araçlarının çoğu uzayda roket motorları sayesinde yol alıyor.
Yakıtın oksijenle girdiği tepkime sonucu açığa çıkan gazın oluşturduğu itme
kuvveti uzay araçlarının hareket etmesini sağlar. Fakat roket motorları
kullanarak saatte ancak 28.000 km hıza ulaşabilen bir uzay mekiği ile en yakın
yıldıza gitmek neredeyse imkânsız.

Uzay araştırmalarının hız kazandığı son 50 yılda uzay araçlarında büyük
değişiklikler oldu. Ancak kullanılan yakıt türleri ve teknolojiler değişse de
roket motorlarındaki temel prensip aynı kaldı. Yıldızlara yolculukta olduğu
gibi mesafeler çok büyüdüğü zaman farklı itki sistemlerinin geliştirilmesi
gerekli. Biraz da gelecekte yıldızlararası yolculuklarda kullanılabilecek
farklı itki sistemlerinden bahsedelim.
Plazma ve İyon İtkili Motorlar
Plazma kullanılan itki sistemlerinde yakıt elektrik enerjisi kullanılarak
plazma haline getiriliyor. Maddenin hallerinden biri olan plazmada elektronlar
atomlara bağlı değil. Maddenin bu hali serbest haldeki eksi yüklü
elektronlardan ve artı yüklü iyonlardan oluşur. Elektrik alan uygulanarak
hızlandırılan plazma, motordan dışarı atılırken uzay aracını hızlandırır. İyon
itkili motorlarda ise iyon haline dönüştürülen yakıt elektrik alan boyunca
hızlandırılır. Ancak bu sistemlerde uzay aracının en yüksek hıza ulaşması için
motorun uzun süre çalışması gerekir. Bu motorlar uzay görevlerinde çok az
yakıt kullanarak yıllarca çalışabilir. Örneğin NASA’nın NEXT projesinde
geliştirilen iyon itkili motorlar kullanılarak uzay araçlarının saatte 145.000
km hıza ulaşması mümkün. Kimyasal madde kullanılan roket motorları ile aynı
miktarda itiş gücü üretebilmek için 10 kat fazla yakıt kullanılması gerekiyor.
Ayrıca iyon itkili motorlarda iyonları hızlandırmak için gerekli olan elektrik
enerjisi güneş panellerinden elde edilebiliyor.
Nükleer Roketler
NASA’nın en son roket motoru projesi olan NTREES’de geliştirilen nükleer roket
motorlarında nükleer reaktör yardımıyla çok yüksek sıcaklıklara ısıtılan
hidrojen, egzozdan çıkarken genleşiyor ve bir itiş gücü oluşturuyor. Bu
motorlarda yakıt olarak kullanılan hidrojen, fırlatma sırasında oluşabilecek
tehlikelerden korunması için çok düşük sıcaklıklarda tutuluyor. NTREES aslında
bu yöntemin uygulandığı ilk proje değil. Özellikle 1955-1973 yılları arasında
üzerinde çalışılan farklı nükleer itki sistemleri ile yıldızlararası seyahati
mümkün kılabilecek hızlara -örneğin ışık hızının % 4,5’una- ulaşılması
amaçlanıyordu. Ancak bu gerçekçi bir öngörü değildi. Washington Üniversitesi
araştırmacıları NASA tarafından desteklenen bir proje kapsamında nükleer
füzyon (çekirdek birleşmesi) tepkimelerinden yararlanılan roket motorları
geliştirmeye çalışıyor. Bu motorlarda füzyon koşullarının oluşması için yakıt
sıkıştırılarak ve ısıtılarak plazma haline getiriliyor. Bu proje başarılı
olursa Mars yolcuklarının süresi 300 günden 30 güne inebilir.
University of Washington
Star Trek (Uzay Yolu) dizisi gibi birçok bilim kurgu çalışmada yer verilen ve
ışıktan hızlı seyahati mümkün kılması düşünülen Warp Drive teknolojisi, uzay
aracının çevresindeki uzayzamanı evrenin geri kalanından bağımsız bir şekilde
eğebilme prensibine dayanıyor. Ancak bu sistem bilimin sınırlarına takılıyor.
Şu ana kadarki bilimsel bilgi birikimimiz ışık hızının aşılamayacağını
doğruluyor. Çünkü özel görelilik kuramına göre kütleli bir cismin ışık hızına
ulaşması için sonsuz miktarda enerji gerekli.
Üstesinden gelmemiz gereken önemli sorunlardan biri de yıldızlararası seyahat
için gerekli olan yakıt miktarının çok büyük olması. Bir uzay mekiği ya da bir
otobüs büyüklüğündeki bir uzay aracını kimyasal tepkimelerin kullanıldığı
roketlerle en yakın yıldıza göndermemiz için gereken yakıt miktarı tüm evrende
bile mevcut değil. Bir nükleer fisyon roketi kullanıldığında bir milyar
süpertanker (dünyanın en büyük gemileri) dolusu yakıta, füzyon roketi
kullanıldığında ise 1000 süpertanker dolusu yakıta ihtiyacımız var.
Yıldızlara yolculuk için belki de uzay aracının yakıt taşımasını gerektirmeyen
sistemlere ihtiyaç var. Işık ışınlarını kullanan güneş yelkenlerinde,
yelkenlerin genişliği yeterince büyük olursa uzay aracının hareket etmesini
sağlayacak kadar enerji elde edilebileceği düşünülüyor.
Özet olarak, günümüzdeki teknolojiler ile yıldızlararası seyahatin
gerçekleşmesi bir hayal. Bu hayali gerçekleştirmek için daha farklı
teknolojilere ihtiyacımız var. Ya da fizik kanunlarının farklı çalıştığı başka
bir yere... Tabii öyle bir yer varsa ve biz oraya gidebilirsek...
---------------------------------------------
NASA Warp Motoru İnşaa Etmeye Çalışıyor
Yazar Özay Şen - Ağu 21, 2013
Işıktan daha hızlı hareket edebilmek için çalışmalar sürdürülüyor.
NASA, ışık hızından hızlı gidebilmek için çalışmalara başlıyor.
Geçtiğimiz yıl NASA’daki araştırmacılardan kurulan ufak bir ekip Warp Motoru
teknolojisini laboratuvar ortamında geliştirmek için çalışmalara başladı.
Çalışma Harold “Sonny” White liderliğinde sürüyor. Araştırma her ne kadar
hayal gibi gözükse de, eğer başarılıya ulaşırsa Warp Motoru’nun çalışma
prensiplerini anlayabileceğiz. Bu motora sahip bir uzay gemisinin neye
benzeyeceğini ve Warp hızında yolculuk etmenin gizemleri ortaya çıkarılacak.

Konu yıldızlararası seyahet etmek olduğunda, ışık hızından daha hızlı
gidebilmek gerekiyor. Bu sayede uzayın engin boşluğundaki gezegenlere ve
yıldızlara ulaşılabilir. Bize en yakın yıldız sistemi Alpha Centauri, 4 ışık
yılı uzaklıkta bulunuyor. Şu zamanlarda bizim Güneş Sistemimizden çıkmakta
olan Voyager-1, 62.136 Km/h ile seyahet ediyor. Bu hızlı Alpha Centauri’ye
ulaşmak isteseydik 67.000 yıllık bir yolculuk olacaktı. İnsan hayatı göz
önünde bulundurulduğunda bu imkansız bir seyahat olurdu. Warp Motoru dışında
İon Motorları fikri var. Ancak bu motorlar sayesinde de yolculuğu sadece
birkaç bin yıla indirebiliyoruz. Warp Motorları gerçekliğe kavuşursa, uzay
yolculuğu oldukça basite indirgenecek.
Warp Motorlarının prensibinde, ışık hızından hızlı hareket etmek yatıyor.
Bunun için de uzay-zaman çizgisinin bükülmesi gerekiyor. Miguel Alcubierre’nin
üzerinde çalıştığı cihaz, uzay gemisi etrafında bir Warp Baloncuğu oluşturmayı
amaçlıyor. Bu sayede ışıktan 10 kat daha hızlı yol katedilebilir. Tabii bu
fikri hayata geçirmek için teorik olduğu kadar deneysel kısıtlamalar da
mevcut. Alcubierre’nin cihazı hakkında da sayısız problem mevcut. Bunlardan
biri baloncuğun içerisinde kalan mürettebatın hayatta kalıp kalmayacağı. En
korkuncu ise varılacak noktanın Warp Baloncuğu yüzünden tamamen yok olması.

White'ın üzerinde çalıştığı Alcubierre Motoru prensibiyle hazırlanmış bir Warp
Motoru.
Geçtiğimiz yıl Sonny White, Alcubierre Motoru’nu değiştirmeye yönelik yeni
çalışmalara girişti. Bunlardan ilki enerji gereksinimi azaltmak üzerineydi.
Çünkü motorun çalışması için Jupiter’in kütle-enerjisi kadar yakıta ihtiyaç
duyulacaktı. White’in çalışmasıyla Voyager-1’in tükettiği enerjiyle, bu plan
hayata geçirebilir. Yakıt sözünü her ne kadar kullanmış olsak da, motorun
çalışabilmesi için kütle-enerjisine ihtiyacı var. Bu enerjinin ne tarz bir
enerji olduğu ise henüz bilinmiyor. Gözlemlenebilen uzay içerisinde bilinmeyen
birçok enerji çeşidi mevcut. NASA’nın araştırmadaki önceliği, enerji
gereksinimini karşılayabilmek ve cihazı dairesel bir yapıya oturtabilmek.
NASA, araştırma hakkında Sonny White’a fazlasıyla güveniyor. 2012 yılından
beri ortaya koyduğu çalışmalar oldukça ilgi çekici. Özellikle Warp Baloncuğu
yapısı hakkında oluşturduğu makaleler Superluminal (Işıktan Hızlı)
araştırmaları için önemli sayılıyor. White “Normalde 4 Km/h ile yürürsünüz.
Eğer hava alanlarındaki yürüyen banda binerseniz ve sabit durursanız hızınız
gene aynı kalır. Ancak banda binmeyenler sizin daha hızlı hareket ettiğinizi
düşünür. İşte ışık hızında ve ondan daha hızlı gidebilmek de bu tarz bir
düşünce. Yani görecelik üzerine kurulu” dedi.
Peki Warp Motoruna sahip bir uzay gemisi nasıl görünürdü? Öncelikle basit bir
Amerikan futbolu topu düşünün. Topun tam göbeğinden geçen dairesel bir hat
vardır. Bu hat tutturulması için bir dizi sütun dikişi ile desteklenir. Top
mürettebatın ve geminin içindeki robotik sistemlerin olduğu yerdir. Halka ise
enerjiyi sağlayacak bilinmeyen kütle-enerjisidir. Yani etrafına sarılıdır.
White, konu hakkında meraklılarını uyarıyor. Warp Motorlarına ulaşabilmek için
önümüzde daha çok uzun zaman var. NASA araştırma takımı şu an için bu spesifik
olayı prensipleştirmeye çalışıyor. Ayrıca takımın açıklamasına göre yapılacak
olan Warp Baloncuğu, gerçek dünya üzerinde oldukça mikroskobik boyutlarda
olacak. Ancak prototip hakkında bize fikir verebilecek. Bir otomobil
büyüklüğünde Warp Motorları inşaa etmek için en azından 100 yıl kadar vaktimiz
var. Tabii bir de bu motora enerji sağlayacak o bilinmeyen maddeyi bulmak
gerekiyor.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
NASA gerçekten de ışıktan hızlı bir gemi üzerinde çalışıyor mu?
Yazar Berker Güngör - Haz 17, 2014
Geçtiğimiz günlerde internete düşen bir dizi resim, teknolojiye ve biraz da
bilim-kurguya ilgi duyanlar arasında büyük heyecan yarattı. IXS Enterprise adı
verilen geminin fotoları, NASA’nın gerçekten de ışıktan hızlı gidecek bir gemi
inşa ettiği fikrini çoğu insanın aklına yerleştirdi. Peki ama bu gerçek mi?
İnsanlar yakında galakside gezinmeye başlayacaklar mı? Yeni bir Kaşifler
Çağı’nın kapısında mı duruyoruz?

Bu sorunun cevabı hem çok basit, hem de değil. Hayır, NASA halen bir gemi inşa
etmiyor. Aslına bakarsanız bunun için gereken para ya da teknoloji henüz
ortada yok. O yüzden nefesinizi tutup beklemeyin, çünkü yakın bir zamanda Star
Trek evrenine yatay geçiş yapacak değiliz. Öte yandan, belirli açılardan bunu
yapmaya 30 yıl önce olduğundan çok daha yakınız denebilir.
Daha önce de Technopat üzerinde bu konuyla ilgili haberler yazmıştık.
Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Meksikalı bir biliminsanı olan Alcubierre
tarafından ortaya atılan teoriler, bilim-kurgu filmlerindekine benzer bir FTL
(Faster Then Light – Işıktan Hızlı) geminin nasıl yapılabileceğine dair yeni
bir yaklaşım getiriyordu. Bu yeni yaklaşım matematik açıdan pek hatalı
değildi, daha da önemlisi bilinen fizik kanunlarına aykırı düşmüyordu. Ne var
ki teorik olarak gereken enerjiyi sağlamak mümkün görünmüyordu, bu yüzden de
çoğu uzman üzerinde pek durmadı.
Bu yeni teori üzerine kafa yoran pek az kişiden biri NASA’dan Harold G. White
oldu. Doktor White ve ve diğer bir kaç uzman, Alcubierre tarafından ortaya
atılan fikir üzerinde uzun süre çalıştıktan sonra, elde ettikleri bulguları
ortaya koydular. Gelişmeler aslında Alcubierre teorisine dayalı bir gemi
yapmanın mümkün olabileceği ve tahmin edilenden çok daha az enerjiyle
çalışabileceği yönünde bulgular içeriyordu. NASA bünyesinde kendilerine bir
proje ekibi kurulması ve bütçe sağlanması, bu bulguların ne kadar ciddiye
alındığının da bir göstergesidir.
Warp Motoru
Peki ama IXS Enterprise bu çalışmanın neresinde? Maalesef henüz tasarımcıların
yaptığı bir fikir jimnastiği olmanın ötesinde değil. Geminin adı ve tasarım
çizgileri şüphesiz Star Trek evrenine göndermeler yapıyor. İşin doğrusu
gelecekte bir FTL gemi inşa edilirse buna benzemesi de gayet mümkün. Ne var ki
White ve ekibinin laboratuvar çalışmaları şimdilik Warp teorisinin ne kadar
geçerli ve uygulanabilir olduğunu deneylerle görme aşamasında. Ekip deneylerde
mikroskobik de olsa bir Warp balonu oluşturmaya ve bunun mekanizmasını çözmeye
çalışıyor. Bu çalışmalardan elde edilecek bilgiler teorinin uygulanabilir olup
olmadığını gösterecek.

Peki ama bu Warp Motoru teoride nasıl çalışacak? Şüphesiz burada kuramsal
fiziğin en derin katmanlarına inmek gerekiyor, ama eğer bu alanda bir ömür
tüketmediyseniz ve zeka seviyeniz de Stephen Hawking ebatlarında değilse, bunu
yapmak pek kolay değil. Ne var ki konuyu hayli basitleştirmek pahasına da
olsa, örneklerle inceleyebiliriz.
Bir Bisiklet Gezisi
Işıktan hızlı seyahat etmek için birden fazla teori var, mesela solucan
delikleri üzerinde çalışılan bir başka teori. Alcubierre-White motoru, yani
Warp Motoru ise çok daha farklı bir yöntem öngörüyor. Bu motor uzay-zaman
içinde bir deformasyon oluşturarak, motorun takılı olduğu geminin gerçekte
ışıktan hızlı gitmeden ışıktan hızlı gitmesini öngörüyor. Bu nasıl mümkün
olabilir?
Aşırı basit bir örnekle açıklık getirmeye çalışalım. Bir bisikletçiyi hayal
edin, ileri doğru gitmek için pedal basarak tekerleri döndürmesi gerekiyor.
Dönen tekerlekler ise üzerinde bulunulan düzlemi, yani uzay-zamanı geriye
doğru itiyor. Bisikletin uzay-zamanı itmesi, dirençle karşılaşmasına ve
sonuçta ileriye doğru hareket etmesine sebep oluyor. Bisikletin daha da hızlı
gitmesini istersek, daha fazla enerji harcayarak daha hızlı pedal basmamız
gerekiyor. Işık hızına çıkabilmek için ise teorik olarak evrendeki tüm
enerjiye ihtiyacımız olacak, çünkü ışık gerçekte evreni oluşturan ve ayakta
tutan güçlerden bağımsız değil. Yani ışıktan hızlı gitmek için herşeyi geride
bırakmamız lazım, bu da var olan tüm enerjiyi kullanmayı gerektiriyor. Bunu
başarabildiğiniz anda ise zaten bizzat herşey haline dönüşüyorsunuz, çünkü
evrenin tüm gücünü çekmek, evren haline gelmek demek. Bu da pek mümkün
görünmüyor.
Bugün kullandığımız tüm teknolojiler aslında bu mantığa dayanıyor. Bisiklet
tekerlerinin dönmesi, jet motorunun tepkimesi, roketlerin püskürttüğü sıcak ve
basınçlı gaz, bunların hepsi evreni itmeye, yani evrenin direncinden
faydalanarak evren içinde ileriye doğru hareket gerçekleştirmeye yönelik
olarak çalışan mekanizmalar. Warp Motoru ise çok daha farklı bir prensibe
dayanıyor.

Dalgalar Üzerinde Süzülmek
Warp Motorunun çalışma prensibini aslında dalgalar üzerinde kayıp giden bir
sörfçünün ilerlemesine benzetmek çok da yanlış olmaz. Fiziksel açıdan
incelediğinizde, gerçekte sörfçünün hiçbir hareket gerçekleştirmediğini, sörf
tahtasının üzerinde sabit durduğunu fark edersiniz. Tahtanın kendisi de
herhangi bir itici güce sahip değildir. Buna rağmen kıyıdan izleyen biri,
sörfçünün dalgalar üzerinde kayarak ilerlediğini, bir noktadan diğerine
hareket ettiğin gözlemler. Burada bir tuhaflık yok mudur?
Aslında bir tuhaflık yok, çünkü hareketi sağlayan şeyin bizzat okyanusun ta
kendisi olduğunu görmemek mümkün değil. Sörfçünün tüm yaptığı okyanustaki
hareketlenmeden faydalanmak. Gelen dalgayı yakalayan sörfçü, herhangi bir
tepkime yaratmadan, okyanusun kendi içindeki hareketini kullanarak okyanusta
seyahat ediyor. Okyanusun dalga hareketi ise gerçekte okyanusun kendi
uzay-zaman düzlemi içindeki bir deformasyondan başka bir şey değil.
Alcubierre-White motoru da buna benzer bir etki yaratılmasını öngörüyor. Bu
motor tarafından yaratılacak olan uzay-zaman deformasyonu, geminin aslında
durduğu yerden hiç kıpırdamadan uzay içinde hareket etmesini sağlayacak, tıpkı
sörfçünün yaptığı gibi. Teorik olarak burada hareket eden şeyin gemi değil de
evrenin ta kendisi olduğu bile söylenebilir.
Ne Zaman Uçuyoruz?
Tabii çoğumuzun kafasındaki esas soru, tüm bu teori ve araştırmaların ne zaman
meyve vereceğidir. IXS Enterprise ne zaman uçuşa hazır olacak? Buna bir cevap
vermek çok zor. Bilimin ilerlemesi ve gelişmesi, ayrılan bütçeden tutun da,
konu üzerinde çalışanların sağlıklarına kadar pek çok öngörülemez faktör
üzerine dayanıyor. Tabii ki teknolojimiz bin yıl önce olduğundan çok daha
farklı bir tempoda ilerliyor ve bundan bir kaç yıl sonra hangi buluşların
yapılacağını kestirmek kolay değil.
Ne var ki bir FTL uzay gemisinin uçuşa hazır olması, bu asır içinde
gerçekleşmeyebilir. Bu da tabii üzücü bir gerçek.
-------------------------------------------------------------------
NASA’nın ilk ‘Yıldız Gemisi’ tasarımı ortaya çıktı!
12/06/14

Amerikan Uzay Araştırma Kurumu NASA, galaksiyi keşfe çıkacak ilk uzay
gemisinin tasarımını gösterdi.
NASA’nın ilk ‘Yıldız Gemisi’ tasarımı ortaya çıktı!
Henüz daha çok erken bir tasarım aşamasında olmasına rağmen, gösterilen 3D
imajlar heyecan verici. 100 yıldır uzayın keşfi ile ilgili kitaplar, diziler
ve filmler görüp geçirdikten sonra, tüm bilimkurgu meraklıları bu haberden
etkilenmiş durumda.
NASA’nın Johnson Uzay Merkezi’nde warp motoru tasarımları ile uğraşan mühendis
Dr.Harold White ve 3D grafik sanatçısı Mark Rademaker’in ortak çalışması
sonucu bu imajlar ortaya çıkmış. Bu tasarım, ince uzun bir gövde ve onun
etrafında monte edilmiş, warp atlayışı yapmayı sağlayacak motoru bulunduran
çember parçalardan oluşuyor.
Deneysel uzay gemisi “IXS Enterprise”, ismini ünlü bilimkurgu dizisi Star
Trek’deki ana yıldız gemisi olan Enterprise’dan (Atılgan) almış. Fakat
gerçekte bu gemi ışıktan hızlı hareket etmeyecek, çünkü bu durum Einstein’ın
görecelik teorisine aykırı bir durum. IXS Enterprise, warp motoru ise
çevresinde uzay-zamanı büken bir enerji küresi oluşturacak. Bu kürenin içinde
uzaydaki farklı mekanlara çok hızlı yolculuk yapılabilecek.
White ve ekibi şimdiden mini warp küreleri oluşturabilmek için çalışmalara
başlamışlar bile. Eğer bu araştırmadan başarılı olunabilirse, inşa edilecek
yıldız gemisi ile Alpha Centauri galaksisine iki haftada ulaşmak mümkün
olabilecek.
-------------------------------------------------------------------------------
IŞIK HIZINDA SEYEHAT BAŞLIYOR
NASA, bir gün derin uzayın bilinmeyen köşelerine gitmesi hayal edilen yıldız
gemisine ait çizimleri tanıttı.
18 Haziran 2014

NASA’nın fütürist gemisi çok hızlı yolculuk edebilecek.
Fizikçi Harold White’ın 2010 yılından bu yana üzerinde çalıştığı yıldız
gemisi, saniyede 300 bin kilometre hızla uzay boşluğunda ilerlemesini
sağlayacak teknolojiye sahip olacak.
NASA’nın Gelişmiş İtiş Gücü Ekibi’nin başında yer alan White, yıldız gemisi
hakkındaki ilk planları birkaç ay önce düzenlenen bir konferansta açıklamıştı.
White bu sefer çizimleri Mark Rademaker tarafından yapılan yıldız gemisinin
çizimlerini sundu.
Rademaker, yıldız gemisinin bir gün sahip olacağı teknolojiyle bağlantılı
olarak tasarlandığını ve çizimleri hazırlamanın 1600 saat sürdüğünü belirtti.
BİRKAÇ SANİYEDE IŞIK YILI MESAFE
IXS Enterprise adı verilen tasarım, gerçek olursa sadece Uzay Yolu ve Yıldız
Savaşları’nda gördüğümüz ‘sapma hızını’ gerçeğe dönüştürecek. White yıldız
gemisi hakkındaki planlarını anlatırken, genel görelilik kuramına dayanacak
sapma hızı sayesinde, uzayda binlerce yıl sürecek yolculukları sadece birkaç
yıl içinde alabileceklerini ifade etti. White ‘hız limiti diye bir şey söz
konusu olmayacak’ ifadesini kullandı.
White ilk olarak 1994 yılında fizikçi Miguel Alcubierre tarafından
matematiksel modeli hazırlanan sapma hızı reaktöründen yola çıkarak, IXS
Enterprise’ın uzay-zamanı bükerek mesafeleri kısaltabileceğini söyledi.
Sapma hızı teknolojisinin geliştirilmesi, insanlığın uzayda hayali kurulamayan
noktalara erişmesini sağlayacak. NASA söz konusu teknolojinin mümkün
olabileceğini savunan bir gerçek olmadığını kabul etse de, White uzay keşfinin
geleceği için denemeler yapılacağını söyledi.
----------------------------------------------------------------------
Işık hızında seyahat yapacağız!
24/10/2015
NASA uzmanları bilim kurgu filmi Uzay Yolu'nu gerçeğe dönüştürmek için
çalışmalara başladı.
Uzmanlar sapma hızının bir gün mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyor.
Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA'nın Johnson Uzay Merkezi uzmanları
bilim kurgunun gerçeğe dönüşebileceğine ikna oldu ve sapma hızının bir gün
mümkün olabileceğini ispat için yola çıktı. Bunu yapmak için Albert
Einstein'ın 50 yılı aşkın süre önce ortaya koyduğu zaman ve mekan kuralını ya
eğmek gerekecek ya da kırmak.
Dr. Harold G. White ve ekibi gelecekte insanoğlunun uzay yolculuğun için
galaktik ölçekli etkileri olan son derece küçük fotonları kullanarak küçük
çaplı bir deneye başladı.
43 yaşındaki Dr. White basitçe bir fotonun yörüngesini saptırmayı ya da
manüple etmeyi deniyor. O büyük bir mesafede seyahat etmeyi sağlamak için aynı
hızda fotonun çevresindeki zaman ve mekanın katlanıp katlanamayacağını görmek
istiyor. Dr. White yaptığı açıklamada "Uzay 13.7 milyar yıl önceki Büyük
Patlama'dan bu yana genişliyor. Ve bazı kozmoloji örneklerine baktığımızda
patlama bolluğunun, çok fazla hızda biribirinden uzak iki noktanın içe çökük
şeklinde gittiğinin yaşandığı evrenin erken dönemini biliyoruz. Doğa bunu
yapıyor. Yani soru şu: Biz bunu yapabilir miyiz?" dedi.
Işık hızının mutlak olarak görülmesine rağmen Dr. White Meksikalı fizikçi
Miguel Alcubierre'den ilham aldı. Miguel Alcubierre ışıktan daha hızlı ama
Einstein ile çelişmeyen bir teori ortaya attı. 1994'te ortaya atılan bu teori
ışık hızından hızlı yolculukların teorik olarak mümkün olduğunu, fizik
yasalarını çiğnemediğini belirtmiştir.
Dr. Alcubierre'in görüşleri bir varsayım olsa da Dr. White ve ekibi bunun
gerçekleştirilebileceğini düşünüyor. Ancak Dr. White kendi deneylerinin küçük
çaplı olduğunu kabul ediyor. NASA ise Dr. White'a destek veriyor.
------------------------------------------------------------------------
Yıldızlar arası yolculuk mümkün mü?
The New York Times - 05 Eylül 2013
Bir laboratuarda çalışan ekip, ışıktan hızlı uzay yolculuğunun mümkün olup
olamayacağını belirlemeye çalışıyor. Yıldızlar arası yolculuk mümkün mü?
Uzay Merkezi'nin buradaki 1960'lardan kalma kampüsünde, Harold G. White ve
diğer NASA mühendisleri, bir protona yörüngesini şaşırtıp belli bir bölgede
kat ettiği mesafeyi değiştirmek amacıyla, bir dizi araç gereç (bir lazer, bir
fotoğraf makinesi, küçük aynalar) tasarlıyor. Özel tasarlanmış, titreşimsiz
bir laboratuarda çalışan ekip, ışıktan hızlı uzay yolculuğunun mümkün olup
olamayacağını belirlemeye çalışıyor. Warp sürüşü. "Star Trek"teki gibi.
Araştırma projesini yürüten 43 yaşındaki fizikçi ve itiş sistemleri mühendisi
Dr. White, "Uzay, 13,7 milyar yıl önceki Big Bang'den bu yana genişliyor.
Bazı kozmoloji modellerine baktığınızda iki noktanın çok yüksek bir hızda
birbirinden ayrılarak geri çekildiği evrenin erken dönemlerini görürsünüz"
diyor. "Doğa bunu başarabilir. Bu yüzden sormamız gereken soru şu: 'Biz bunu
başarabilir miyiz?'" diye ekliyor. Einstein, Dr. White'ın belirttiği gibi,
"ışık hızını geçmememiz" gerektiğini varsayarak galaksiye özgü bir hız sınırı
belirledi. Ancak 1994'te Meksikalı fizikçi Miguel Alcubierre, ışıktan hızlı
hızların, Einstein'la çatışmayacak şekilde mümkün olduğunu söylüyor.
Dr. Alcubierre'nin teorisi, uzayın genişleyip küçülmesinden yararlanmayı
içeriyor. Bu hipotez uyarınca yola çıkacak olan bir gemi, yine de uzayın yerel
bir bölgesinde ışık hızını geçemez. Ancak tasarladığı teorik bir itiş sistemi,
bir uzay gemisinin bir tarafından uzayı genişletip diğerinden daraltacak bir "warp
balonu" üreterek uzay zamanını manipüle etti. "Uzay gemisi bu şekilde
Dünya'dan uzaklaştırılacak ve uzay-zamanının kendisi tarafından uzak bir
yıldıza itilecek" diye yazdı. Ancak Dr. Alcubierre'nin makalesi tamamen
teorikti ve aşılamaz zorluklardan bahsediyordu. Diğer şeylerin yanı sıra tipik
fiziksel kanunları ihlal eden büyük miktarda "egzotik madde"ye dayanıyordu.
Dr. White, o ve diğerlerinin kaydettiği ilerlemelerin, warp hızını ortaya
çıkarmayı daha az imkânsız hale getirdiğini söylüyor.
Dr. White, warp yolculuğu yapan teorik uzay gemisini (özellikle de itiş
sistemi için önem taşıyan bir yüzüğü) enerji ihtiyaçlarını büyük ölçüde
azaltacak şekilde yeniden tasarladı. Teorik olarak bir warp sürüşü yıldızlar
arasındaki yolculuğun süresini on binlerce yıldan birkaç haftaya düşürebilir.
American Journal of Physics'in eski editörü ve Massachusetts Teknoloji
Üniversitesi'nden araştırmacı Edwin F. Taylor, "Kişisel görüşüm, bu fikrin
şimdilik çok çılgın olduğu yönünde. Yüz yıl sonra bana tekrar fikrimi sorun"
diyor.
Ancak gemi tasarımı üzerinde çalışan gönüllülerden oluşan Icarus
Interstellar'ın başkanı olan fizikçi Richard Obousy, "Bu bir hayal ürünü
değil" diyor. Icarus'la işbirliği yapan Dr. White'ın çalışmasıyla ilgili,
"Kısa zaman aralıklarında ne yapabileceğimizle ilgili abartılı, daha uzun
vadede yapabileceklerimizle ilgiliyse mütevazı tahminlerde bulunuyoruz" diyor.
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden astro-fizikçi Neil deGrasse Tyson, gezegenler
arası yolculuğu mümkün kılmak için mevcut teknolojinin ötesinde bir sıçrayışın
gerekli olacağını söylüyor. "İşleyen bir warp sürüşü halen uzak bir hayal
ancak asıl önemli olan insanların bunu düşünüyor olması. Bu, bize keşif
güdüsünün insanoğlunun damarlarında olduğunu hatırlatıyor" diyor.
--------------------------------------------------------------------------------------------------
WARP DRIVE
15 Şubat 2016- Mustafa Süreyya Sezgin
Gazetelerin verdiği habere göre, Kanadalı mucit Charles Bombardier, sesten 24
kat daha hızlı giden bir uçak tasarladı. Antipode adı verilen uçağın 10
koltuklu olması ve saatte yaklaşık 20 bin kilometre kat etmesi planlanıyor. Bu
gerçekleşirse İstanbul-New York arası seyahat süresi 25 dakikaya inecekmiş.
Yine 2016 yılının Şubat ayında ABD Ulusal Bilim Vakfı tarafından düzenlenen ve
aralarında çağımızın en önemli fizikçilerinden birisi olarak gösterilen Kip
Thorne’un da yer aldığı basın toplantısında; LIGO (Laser Interferometer
Gravitonal Wave Observatory – Lazer İnterferometre Yerçekimi Dalgası
Gözlemevi) Laboratuvarında ilk kez 14 Eylül 2015’te gözlemlenen kütle çekim
dalgalarının varlığının kanıtlandığı açıklandı.
Peki bundan sonra ulaşım imkanlarının gelişmesi açısından insanlık yeterli
tatmini duyup duracak mı? Yoksa daha gelişmiş ve daha hızlı ulaşım
teknolojileri arayışına devam mı edecek? Elbette insanlık var oldukça
teknolojik gelişme süreci de devam edecektir. “Ne zamana kadar?” diye soracak
olursanız, “insanlığın sonuna kadar veya bu teknolojiyi insanlıktan devralacak
medeniyetlerin sonuna” kadar diyebiliriz.
Bütün bu varsayımların sonucunda, insanoğlunun yarattığı medeniyetin bir gün
teknolojik buluş ve gelişmelerin sınırına gelebileceğini söyleyebilir miyiz?
İnsanlık bir nükleer savaşla yeniden taş devrine dönmez ise, belki
insanoğlunun kendi yaratacağı teknolojilerle oluşturacağı robotlar bu ivmeyi
insanoğlundan devralarak bilimsel gelişmeleri sürdürebilir. İnsanoğlunun bugün
yarattığı medeniyetin, bu teknolojik ivme ile önümüzdeki yüz yıllarda kendi
dünyası dışında başka dünyalarla iletişime geçebilecek yeni ve daha büyük
teknolojik atılımlar yapabileceğini ümit edebiliriz.
Dönüp geçmişe baktığımızda insanoğlunun hayal ederek kurguladığı, kimilerinin
ise olanaksız diyerek direttiği ve karşı çıktığı her şeyin zaman içinde
gerçekleştiğini görürüz. Aslında bunda şaşılacak bir durum söz konusu değil.
Çünkü evrenimizde gerçekliği oluşturan zaten bizim kendi bilincimizdir.
Bilincimizde var olmayan hiçbir şey bizim için gerçek değildir. Eğer şeyleri
hayal edebiliyorsak bunun gerçekleşebiliyor olması gerekir. Çünkü var olmayan
veya var olamayacak bir şey, hayal de edilemez. Hayallerimiz, biriktirdiğimiz
bilgilerin kombinasyonudur. Bilmediğimiz bir şeyle ilgili hayal kuramayız.
Evrende maddi olarak algıladığımız her şey enerjinin biçimlenmiş haliyse,
düşünce formatımıza yüklediğimiz hayal gücümüzün sağladığı enerji ile
hayallerimizin de gerçekliğini oluşturabiliriz. Bunu zaten yaşamımızın bir çok
evresinde gerçekleştiriyoruz. Önce bilincimizde bir tasarım olarak
oluşturduğumuz düşüncenin aşamalarına odaklanarak hedeflerimize varıyoruz.
Bir resim, bir heykel tasarlıyorsak veya bir eğitimle kariyer sahibi olmayı
düşünüyorsak, önce hedefimize ulaşmak için gerekli koşulları oluşturuyoruz.
Böylece azmin elinden bir şey kurtulmuyor. İçinde bulunduğumuz evrenin
bütünsel (Holistic) olduğunu biliyoruz. Bu bütünsellikle sürekli bilgi
alışverişimiz gerçekleşmektedir. Evrensel (Universal) ortamda sonsuz sayıda
hareket eden atomlar bizi etkilerken, bizim evrene yolladığımız düşünce
akımları da evrende bir karşılık bulmaktadır.
Bugün teknolojik imkânlarla tespit edilemeyen metafizik bir âlemin sınırları
etrafında dolaşıyoruz. Son yıllarda Kuantum Fiziği madde ile ötesi arasındaki
sınırları zorlamaya başlamıştır. Geleceğin fizikçileri yalnız madde ile değil,
maddenin tinsel yanının da olduğunu hissedip keşfedeceklerdir. Bugün Eon adı
verilen bu fenomenler, bireyin kendi üzerinde uygulayamadığı, ancak
deneyimlerle elde ettiği bilginin maddeler içerisindeki aynı bilgiyle
özdeşleşmesini sağlamaktadır. Bir diğer ifadeyle evrenimizde sonsuz miktarda
var olan Eonlar, her davranışımızın, her düşüncemizin, her eylemimizin anlık
ifadesiyle bilincimizde gerçeklikler oluşturmaktadır.
Bu gerçekliklerin sonsuz versiyonları da paralel evrenlerde aynı anda
oluşabilirler. Bizim yarattığımız gerçeklikler, başkalarının yarattığı
gerçekliklerle girişime uğrayarak sonsuz gerçekliklerin zincirleme doğmasına
neden olmaktadır; tıpkı bir kaleydoskop gibi veya suya atılan birkaç taşın
yarattığı dalgaların birbirlerine girişimi sonucu yeni dalga ve kırılmaların
meydana gelmesi gibi.
Bu durumda her düşünce ve eylemimizin evrende bir karşılığı bulunmaktadır.
Evrendeki düşünce deposunu bir oyun hamuru kitlesine benzetecek olursak,
düşünce ve hayallerimiz bu düşünce hamurunu gerçekliğe çevirebilir. Sonsuz
paralel evrenlerde varlığımızın, düşünce ve eylemlerimizin sonsuz versiyonları
olabilir. Var olmayan veya var olamayacak bir durumu hayal edemeyiz. Bir
şeyleri hayal edebiliyorsak bunun muhakkak bir kaynağı ve karşılığı vardır.
“Uzay Yolu” dizisinde yıldızlar arası seyahati hayal eden insanoğlu, o
zamanlar bunun bir fantezi olduğunu düşünebiliyordu. Bugün ise artık böyle bir
teknoloji üzerinde ciddi olarak çalışılmaktadır.
Daha büyük boy resim
- 3000x2250
Meksikalı fizikçi Miguel Alcubierre tarafından 1994 yılında gerçekleştirilen
WARP DRIVE fizik kuramı, uzay gemilerinin ışıktan hızlı gitmeden ışıktan hızlı
yolculuk etmesi prensibini ortaya koyuyor. Burada durup Işık Hızı üzerine
biraz düşünelim. Işığın bir saniye içinde aldığı yol tam olarak 299.792.458 m/s’dir.
Biz yuvarlak olarak bunu saniyede 300.000 km olarak biliriz. Işık Yılı ise
ışığın bir yılda aldığı yolu ifade eder. Işık saatte 1 milyar 78 milyon
kilometre yol alır. Bu hızla yolculuk etmek demek, Dünya etrafında bir saniye
içinde 8 tur atmak demektir. Işık hızıyla giderseniz Aya iki buçuk saniyede,
Güneşe ise yaklaşık 8 dakikada varırsınız.
Güneş sistemimizin içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisine en yakın Andromeda
Galaksisi bir trilyon yıldıza ev sahipliği yapmaktadır ve Sanmanyolu Galaksisi
ile arasındaki uzaklık yaklaşık olarak 2,2 milyon ışık yılıdır. Samanyolu
Galaksisinin çapı yaklaşık 100 bin ışık yılıdır. Güneş Samanyolu Galaksisinin
merkezine yaklaşık 26 bin ışık yılı uzaklıktadır. Güneş, Samanyolu’nun merkezi
etrafında dönmektedir, bu dönüşünü yaklaşık 220 milyon yılda tamamlar.
Dünyada yaşayan bir insana göre ışık hızıyla Andromeda Galaksisine 2 milyon
yılda gidilir. Ancak ışık hızında giden bir uzay gemisinde bulunan bir insan
için zaman Dünyadaki insana göre çok yavaş akacağından, uzay gemisindeki
astronot için sadece 23 yıl geçmiş olacaktır.
Peki, Andromeda Galaksisine imkânsız gibi görünen bu seyahati nasıl yapacağız?
Seyahati hayal edebildiğimize göre bunun bir gerçekliği de olmalıdır. Yoksa
böyle bir şeyi hayal edebilir miydik? Jules Verne, “Aya Seyahat” isimli
romanını yazdığında böyle bir hayalin gerçekleşebileceğini kim ümit
edebilirdi?
Bu hayal ancak WARP DRIVE yöntemiyle gerçekleşebilecektir. WARP DRIVE ne
demektir? Bu yabancı terimin Türkçesi Çarpıtma-Bükme Sürüşü anlamına
gelmektedir. Halen uzayda ışıktan hızlı yol almak için kullanılacak yöntem ve
teknolojileri, NASA Warp Drive Projesi adı altında yürütmektedir.
Bu projeyi kısaca anlatacak olursak; Uzay gemisine monte edilen WARP motoru,
uzay gemisinin etrafındaki uzayı bükmeye başlıyor. Böylece uzay gemisi
bulunduğu mekânda hareket etmeden, belirlediği hedefle arasındaki uzayı
bükerek kısa sürede hedefle bir araya geliyor. Yani bir bakıma uzay, geminin
önünde halı gibi katlanıyor, böylece gemi uzayda hızlanmadan ve uzayda tek
adım atmadan kendine doğru büzülen boşlukta yol alıyor.
Aslında uzay gemisi hiç kımıldamıyor; fakat uzay boşluğu tıpkı bir fabrikadaki
taşıyıcı bant gibi hareket ederek gemiyi beraberinde ışıktan hızlı bir şekilde
taşıyor, böylece uzay gemisinin mekânı değişiyor. Bu etkiyi WARP motorları
uzay-zamanı büyük bir enerji ile bükerek sağlıyorlar.
Bir dosya kâğıdı düşünün: bu kâğıdın bir ucunda uzay gemimiz olsun, diğer
ucunda da hedef gezegenimiz. Uzay gemisini hareket ettirmeden kağıdın iki
ucunu bir araya getirirsek, aradaki mesafeyi sıfırlayarak uzay gemimizi
hedefine ulaştırmış oluruz.
Dr. White ve ekibi, ışıktan 10 kat hızlı gitmeyi sağlayan 10 metre çağındaki
bir WARP motoru oluşturmak için sadece 500 kg egzotik maddenin yeterli
olduğunu düşünüyorlar. En yakın komşumuz yaklaşık 4,24 ışık yılı uzaktaki
Proxima Centauri yıldızı olduğuna göre, bu hızla bu yıldıza 5 ayda
gidebiliriz!
Uzay-zaman bükülebilmektedir, bu bükülmeyi şöyle anlatabiliriz: Düz ve
gerilmiş bir yatak çarşafı düşünün, bu çarşafta hiç kırışıklık olmasın. İşte
bu dümdüz çarşaf iki boyutla tanımladığımız uzay-zaman düzlemini ifade eder.
Şimdi bu düzleme bir gezegeni simgeleyen demir bir bilye koyun. Bilye yatağa
biraz gömülüp bir göçük yaratarak çarşafı da bükecektir. İşte zaman da bu
şekilde demir bilye ile simgelediğimiz kütle yardımıyla bükülebilir.
Kütlenin artışı, bu kütlenin uzay-zaman düzleminin büküşünü arttırır. Kütle
arttıkça göçük de artar. Eğer kütle ölçülemeyecek boyutlarda aşırı büyük
olursa uzay-zaman düzlemi ışığı bile hapsedecek kadar göçecektir. O zaman bu
göçük KARA DELİK olarak adlandırılır. Uzay-zaman bükülmesinin iki boyutlu
çizimi uzay-zamanın geometrisini değiştirir. Bu bükülmüş geometri yerçekimi
olarak tanımlanır.
Teknolojinin geometrik hızla artması sonucu, önümüzdeki yüzyılda insanoğlu
hayallerinin de ötesinde bir dünya ile karşılaşacaktır. Bizim bugün
yaşadığımız dünya ise, gelecek nesillerce belki de ilkel çağlar olarak
yorumlanacaktır.
Bilim ve bilgiye sahip olan topluluklar yakın bir gelecekte Dünyamızın gerçek
efendileri konumuna geçeceklerdir.
İsmet BERKAN, 12 Şubat 2016 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlanan
makalesinde şöyle yazmış:
KÜTLEÇEKİM DALGALARIYLA YAPILACAKLARI HAYAL ETMEK
“KÜTLEÇEKİM dalgalarının gözlenmesi, önümüze yepyeni bir fizik çıkaracak. Bazı
eski tartışmalar bitecek, bazı yenileri başlayacak. Ama bunlar çok daha geniş
bir yazının konusu, isterseniz yeni fizik konusunu önümüzdeki haftalara
erteleyelim, daha pratik konularda ilgilenelim bu hafta, sıcağı sıcağına.
19. yüzyılın sanayi ve 20. yüzyılın elektronik devrimlerinin, yani dünyadaki
insanların refahının tarihte daha önce görülmediği kadar hızla artışının
arkasında iki büyük fizik devrimi yatıyor.
Bunlardan birincisi, termodinamik kanunlarının bulunması. Bu kanunlar bize
sanayi devrimini, makineleri, fabrikaları, seri üretimi verdi.
İkincisi ise elektromanyetik radyasyonun keşfi ve insanın bu radyasyonu
yönetebilir hale gelmesiydi. O da bize önce elektriği, sonra da elektroniği,
telsizleri cep telefonunu, televizyonu vs verdi. Kuantum fiziği sayesinde
bilgisayarlarımız oldu, robotlarımız oldu, bilgi kapasitemiz astronomik
ölçekte büyüdü.
Şimdi kütleçekim dalgalarımız var. Eğer insanoğlu bu
dalgalara da elektromanyetik radyasyonda olduğu gibi hâkim olmayı başarırsa
(ki 100 yıldan kısa sürede başaracak), o zaman hayallerimizin bile bugün
yetmediği imkânlarımız olabilir.”
Son söz: Kısacası önümüzdeki yıllar insanoğlunun küçük dünyasının büyük
gelişme ve değişimlere sahne olacağı yıllar olacaktır. Birçok değerler ve
taşlar yerinden oynayacak ve yeni bir çağa merhaba diyeceğiz.
-----------------------------------------------------------------------------------------
Star Wars gerçek olabilir
Star Wars'ı gerçek hayatla karşılaştırdılar...
25.12.2015
Tüm dünyayı saran Star Wars heyecanına Space.com da katıldı ve filmde bulunan
bazı unsurların gerçek hayatta varolan karşılıklarının değerlendirildiği
keyifli ve öğretici bir makale yayınlandı. Filmde yer alan fenomenlerin gerçek
hayatta bir karşılıkları var mı? Odatv okuru için çevirdik.
DIŞ-GEZEGENLER
Exoplanet, güneş sistemi dışında farklı yıldız sistemlerinde bulunan
keşfedilmiş gezegenleri ifade etmekte kullanılan bir tanım. 1995 yılından önce
güneş dışında bir yıldızın çevresinde dönen tek bir gezegenin dahi varlığı
ispatlanmamıştı. Oysa ki film 1977 yılında gezegenler arası ticaret ağı
kurulmuş bir senaryo ile karşımıza çıkıyor.
Benim için Star Wars'da yeralan en önemli şey, gelecekte insanın uzaydaki
olası yaşamına dair taşıdığı öngörülerdir." Mark Brake.
Şimdiden 2000'in üzerinde dış gezegen keşfedilmiş ve NASA 2011 yılında ilk kez
ikili bir yıldız sisteminde, iki güneşin birden çevresinde dönen bir gezegen
keşfettiğini duyurmuştu. Bu hoş bir tesadüf oldu çünkü filmin kahramanı Luke
Skywalker'ın Jedi olmadan önce yaşamakta olduğu Tatooine adlı gezegen de ikili
bir yıldız sisteminin çevresinde dönmekteydi.
HİPER-UZAY
Bizler 3 boyutlu bir dünyada hareket ederiz. Ancak bilim kurgu öğeleri uzayda
üçten fazla boyut üzerinde hareket ederek ışık hızından daha yüksek bir hızda
seyahat etmek üzere Hyperspace adı verilen ''aşırı uzay'' kavramını
yaratmıştır. Bu sayede Star Wars evreninde tüm galaksi içerisinde seyahat
etmek durumunda kalan karakterler, galaksinin bir ucundan öteki ucuna ışık
hızı ile yüzbinlerce senede gitmek zorunda kalmadan, dakikalar içerisinde bu
tip amaçlarını gerçekleştirebiliyorlar.
Işıktan hızlı hareket edilemeyeceği inancını sarsan fikirler de yok değil.
Texas, Austin'de bulunan 'Institute for Advanced Studies'den Eric Davis,
Faster-Than-Light (FTL) – 'Işıktan Hızlı' adlı bir proje üzerinde çalışıyor ve
bu durumun ne derece mümkün olduğunu araştırmakla meşgul.
Fizik kanunlarına göre bir cismin ışık hızına çıkması da ışık hızından daha
yüksek hıza çıkması da imkansız. Ancak uzayda çareler tükenmez. Deforme
olabilen yapısı ile uzay üzerinde yapılacak bir değişiklik ile bu mümkün hale
gelebilir. Henüz sadece teorik olarak varlıklarından haberdar olduğumuz
wormhole adı verilen solucan delikleri sayesinde uzayda bir noktadan ötekine
ışıktan hızlı gitmek mümkün olabilir diye düşünüyoruz.
Bilim insanları ışık hızını aşmamızı sağlayabilecek bir keşifin 50-300 sene
arası bir zaman içerisinde hayatımıza girmesinin muhtemel olduğunu
belirtiyorlar.
SPEEDER
Filmde 'Speeder' adı verilen, yer yüzüne yakın bir şekilde havada asılı
kalarak uçabilen motosikleti ya da otomobili andıran araçların günümüz
teknolojisindeki karşılıkları hoverbike olsa gerek.
Kalifornia'da bulunan Aerofex adlı bir şirket yerden 3 metre yükselebilen ve
saatte 72 km hız yapabilen bir Hoverbike ürettiğini duyurmuştu. Üç pervaneli 'tricopter'
ve dört pervaneli 'quadcopter' gibi yenilikler hoverbike teknolojisinin önünü
açmış görünüyor. Şimdilik yakıt olarak benzin kullanan hoverbike
teknolojisinin pil ömrünün ve gücünün artması durumunda elektrik enerjisiyle
de kullanılabilmesi bekleniyor.
DROİDLER
Filmin gelecek ile ilgili önemli bir öngörüsü droidlerin hayatımızda daha
önemli bir yer işgal edeceği olsa gerek. Robotların bir çıta üstü olan
droidler nev-i şahıslarına münhasır karakterlere de sahip olabiliyorlar ve
kişisel hizmetten pilotluğa, teknik işlere kadar bir çok alanda
çalışabiliyorlar. Google'ın sürücüsüz otomobili droid teknolojisine ne denli
yaklaştığımızın bir göstergesi gibi adeta.
Amerikan Gelişmiş Savunma Araştırmaları Ajansı (DARPA) geçtiğimiz yaz
geliştirdikleri yeni bir insansı robotu kamuoyuna tanıtmıştı. Karmaşık
görevleri yerine getirebilen robot araç kullanabiliyor, kapı açabiliyor,
basamak çıkabiliyor ve bir vanayı açabiliyor.
Star Wars filmindeki gibi robotlar üretmemiz biraz daha zaman alabilir.. İki
ayak üzerinde yürüyen robot teknolojisi üzerinde çalışan çok sayıda kuruluş
mevcut ve bu konuda epey yol alınmış vaziyette.
IŞIN KILICI
Star Wars'un bilinen en ikonik unsuru ışın kılıcı olsa gerek. Ancak bu tip bir
teknolojiyi tam anlamıyla gerçekleştirebilmekten çok uzağız. Işık parçacıkları
olan fotonlar yapıları gereği birbirleri ile temas etmiyorlar. Bu durum ışığı
bir cisim gibi katılaştırmamızın önünde ciddi bir engel ve ışın kılıcı
karşılaşmalarını sevimsiz hale getirecektir.
Bu deneyden çıkan sonucun ışın kılıcı teknolojisini mümkün hale getirdiğini
düşünmek doğru olmayacaktır. Mikhail Lukin.
2013 yılında Harvard Üniversitesi'nde görevli araştırmacılar süper soğutulmuş
atom bulutu içerisine ateşledikleri fotonların davranış değiştirerek tek bir
molekülmüş gibi hareket ettikleri gözlendi. Foton parçacıklarının birbirleri
ile etkileşime geçtikleri bir deneyin sonrasında araştırmacı Mikhail Lukin
''Bu deneyden çıkan sonucun ışın kılıcı teknolojisini mümkün hale getirdiğini
düşünmek doğru olmayacaktır'' açıklamasını yaptı.
Işık bazlı çalışan çeşitli silahlar mevcut olsa da ve daha fazlası deneme
aşamasında bulunsa da uzmanların ortak görüşü, ışın kılıcının bilim kurgu
öğesi olarak kalacağı ve asla gerçek hayatta göremeyeceğimiz yönünde.
TRACTOR BEAM

Bu terim Star Wars evreninde olduğu kadar Star Trek evreninde de dikkat
çekiyor. Objeleri kendisine çekme, uzaklaştırma, yakalama gibi işlere yarayan
görünmez bir enerji çeşidi. Uzay gemilerinde sıklıkla kullanılan bir teknoloji
ve gemiye hedef alınmış bir silahın lazer ışınını ya da mermisini gemiden
uzaklaştırmak için kullanılması en sık görülen unsurların başında yer alıyor.
2010 yılında bilim insanları bu konuda bir takım çalışmalar yapmaktaydılar.

Henüz geçtiğimiz yıl ise Avustralya Ulusal Üniversitesi'nde görevli bilim
insanları bu konuda daha önce elde edilmiş bir rekoru kırarak bir lazer ile
içi boş cam küreyi hareket ettirmeyi başardılar.

Sadece bir kaç ay önce, Britanya'da bulunan Bristol Üniversitesi'nden bir
ekip, ses dalgalarının gelecekte tractor beam olarak kullanılabilecek bir
sonraki basamak olabileceğini gösterdiler. Yapılan deneylerde strafor küreleri
ses dalgaları yardımı ile hareket ettirilebilmiş, bu hareketler önceden
tanımlamaz hareketler yerine, bilinçli bir itme, çekme, bükme gibi planlanmış
hareketlerdi.
HOLOGRAMLAR
Ne zaman ki İmparatorluğun Yıldız Yokedicisi gemisi sizi tractor beam
teknolojisi ile yakaladığında, belki de birilerinden yardım istemek için
hologram bir mesaj göndermek istersiniz? Fakat ne yakın ki henüz hologramlar
sadece özel gözlükler sayesinde görünür olabiliyor. Gözlük gerektirmeyenlerini
hazırlaması oldukca zorlu ve maliyetli.
2012 Coachella müzik festivali hazırlanan bir gösteride Tupac Shakur'un
hologram bir görüntüsü sahneye çıkarılmıştı. Oldukca ince bir cam tabaka
üzerine projeksiyon ile yansıtma metodu ile sağlanan bu görsel ilüzyon,
fazladan yansıma oluşmadığı durumlarda çıplak gözle sahte olduğu
anlaşılamayacak bir kalitede. Tek dezavantajı, görebilmek için cam tabakanın
önünde durmanız gerekiyor oluşu.
Konu hologram olunca verilebilecek en iyi örneklerden birisi Voxiebox adlı
oyun konsolu olsa gerek. Star Wars'ta gördüğümüz tipte, her açıdan rahatlıkla
görüntülenebilen, gerçek 3D hologram teknolojisi ancak Amerikalı ve
Avustralyalı iki ekibin bir araya gelerek ortaya çıkardıkları Voxiebox ile
mümkün hale gelebilmiş durumda.
----------------------------------------------------------------------------------
Kozmik hız limitini aşmak mümkün olabilir
Şirin Ustabaşı. 28 Ağustos 2015.

Yakın geçmişte Apollo Ay görevlerinin başladığı yer olan Johnson Uzay
Merkezi’nde (Johnson Space Center) NASA’nın bilim insanları çığır açacak bir
deney üzerinde çalışıyorlar. Deneyin amacı çok kuvvetli bir elektrik alan
kullanarak uzayı ve zamanı bükmek. Bunun direkt uygulaması ise ışık hızında
yıldızlararası yolculuk!
Genel olarak bakıldığında, NASA’nın tasarladığı bu deney bilimkurgudan gerçek
bilime ilginç bir geçiş niteliğinde. Koyu bir Star Trek hayranı olan ve teorik
fizik üzerine doktora yapan Miguel Alcubierre, programda insanların
yıldızlararası yolculuğu kısa sürede gerçekleştiriyor olmasından çok
etkilenmiş ve bunu gerçek hayata aktarmanın mümkün olup olamayacağını merak
etmiş.
Bunu düşünürken Alcubierre’i sınırlayan bir olgu vardı: “kozmik hız limiti”.
Einstein’ın görelilik teorisine göre evrende hiçbir şey ışıktan hızlı yol
alamaz. Ne var ki Star Trek’ten esinlenen Alcubierre, uzay-zamanın herhangi
bir hızda bükülebildiğine işaret ederek kozmik hız sınırını aşmanın kuramsal
olarak mümkün olduğunu düşünüyordu. Büyük Patlamadan hemen sonra da olan buydu
zaten: Evren, ışık hızının 1021 katında bir hızla genişledi.
Alcubierre’in bulgularına göre, eğer uzay-zaman geminin ön tarafında
bükülebilip arka tarafında genişletilebilirse gemi öne doğru çekilebilirdi.
Geraint Lewis ise konu hakkındaki düşüncelerini şu şekilde dile getiriyor:
“Kulağa bilimkurgu romanından fırlamış bir fikir gibi gelse de ışık hızını
aşmak teorik olarak mümkün. Bunu yapmak için de uzay-zamanın belirli bir
şekilde bükülmesi gerekiyor. Bu sayede bükülmeden bırakılan uzay-zaman parçası
evrende istenilen bir yöne doğru harekete geçirilebilir.”

1994’te Alcubierre, Einstein’ın geliştirdiği denklemlere ışık hızını aşmanın
mümkün olabileceği şekilde hazırladığı çözümlerin bulunduğu bir makale
yayınladı. Şimdilerde “Alcubierre drive” olarak bilinen fikirleri görelilik
kuramını ihlal etmiyor, çünkü teknik olarak “hareket” halinde olan geminin
kendi değil, içinde bulunduğu uzay-zaman kumaşı. NASA’dan Harold White bunu
“havaalanındaki yürüyen platformlara” benzetiyor; insanların fazla bir çaba
sarf etmeden bir noktadan bir noktaya taşınması gibi… Yani hareketi asıl
gerçekleştiren platformun kendisi, üzerinde yürüyenler değil.
Alcubierre fikirlerini ilk öne sürdüğünde sadece yeni matematiksel bir
olasılık olarak bakılıyordu. Yakın zamanda ise bunun gerçekliğe
dönüştürülebilmesi üzerine araştırmalar başladı. Kozmik hız limitini aşmak
için gerekli enerji ilk hesaplandığında Güneş’in 10 milyar yılda ürettiği
enerjiye yakın bir sayı elde edilmişti. Son 20 yıl içinde Alcubierre’in
fikirleri yeniden düzenlenip geliştirildikten sonra, bunun daha az enerjiyle
de mümkün olabileceği hesaplandı. İlk hesaplanana kıyasla çok küçük de olsa
gereken enerji hala çok fazlaydı: Yaklaşık olarak yerküredeki tüm insanların
130 yıl boyunca çok hızlı koştuğunda ortaya çıkaracakları enerji kadar!
Kısacası bu denli hızlı yolculuk yapabilmek için çok daha gelişmiş enerji
üretim metotlarına ihtiyaç var.

2011 yılında NASA bu alanda deneyler yapmaya başladığını duyurdu. Lewis,
doğanın zaten uzay-zamanı büktüğünün bilindiğini söylüyor. Kütle, sözgelimi
bir bowling topunun brandanın yüzeyine yapacağı gibi, uzay-zamanı büker. Aynı
şekilde enerji de yeterince sıkıştırıldığında bu bükülmeyi sağlayabilir.
NASA’daki deneylerde de çok kuvvetli bir elektrik alan üretilerek bu bükülmeyi
gözlemlemek amaçlanıyor. Sonucu görmek için üretilen elektrik alanından lazer
ışığı geçiriliyor. Uzay-zamanın sıkışması lazer ışının kat ettiği mesafeyi
kısaltacaktır. Lazer ışınının hem elektrik alan açıkken hem de kapalıyken
aldığı yol hesaplanarak, geliştirdikleri makinenin uzay-zamandaki gerekli
bükülmeyi sağlayıp sağlamadığını görecekler.
2013’te elde edilen ilk sonuçlar yetersizdi. White ve ekibi kullandıkları
cihazın hassasiyetini arttırarak daha doğru bir mesafe ölçümü gerçekleştirmeyi
planlıyorlar. İlk kullandıkları cihaz 100 nm’lik bir bükülmeyi ölçebilirken,
yeni geliştirilen cihaz 5 nm’lik bükülmeyi dahi ölçebilecek.
White’ın ekibinin deneyi olumlu sonuçlar verse bile bu sadece uzay mekiğinin
önündeki uzay-zamanın sıkıştırılarak bükülebileceğini gösterecek. Lewis’e göre
asıl zor olan kısım, mekiğin arkasındaki uzay-zamanın genişletilerek
bükülmesi. Bunun da ancak “karanlık maddeyi” kullanılarak
gerçekleştirilebileceğine inanılıyor. Karanlık maddenin evrende var olduğu
biliniyor, fakat henüz yapısı belirlenebilmiş değil. Dolayısıyla üretilmesi ya
da üzerinde oynanması şimdilik imkansız.
Geminin tasarlanması ise bambaşka bir bakış açısı gerektiriyor. Bunun için de
NASA şimdiden Hollanda’da dijital sanat dalında çalışan Mark Rademark’tan
tasarım fikirleri için yardım alıyor.
----------------------------------------------------------------------
Dönüşü Olmayan Gemi
Sızıntı Dergisi
Yrd. Doç. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ / Astronomi - Mart 2005
* “Dünya’ya en yakın yıldız olan Alpha-Centauri’ye insanlı uzay aracı
gönderilmesi”
fikri bizlere ne hissettirir?
* Böyle bir proje gerçekten lüzumlu mudur?
* Dünya’da ölmek ile uzayda yolalan bir gemide ölmek arasında insanın ruh hâli
açısından ne gibi bir fark olabilir?
* Üzerinde yaşadığımız Dünya, bütün yolcuların ihtiyaçlarının karşılandığı,
rahmet ile yaratılmış ve yaşatılan bir gemi değil mi?!..
1995’ten bu yana Samanyolu Galaksisi’ndeki bazı yıldızların etrafında çeşitli
gezegenler keşfedildi (“Uzay-aşırı Gezegenler”, Sızıntı, Mart 1999). Kuyruklu
yıldızlar gibi buharlaşacak kadar sıcak gezegenler, neredeyse yıldızlar gibi
ışık yansıtan büyük gezegenler, yıldızlarının etrafındaki yörüngede
birbirlerini enseden izleyerek dolaşan gezegenler. Bulunamayan ise, bizimkisi
gibi bir gezegendi. Bunda cihazların henüz yeterince hassas olmamasının da
payı olduğuna inanan NASA, Dünya tipinde bir gezegen araştırmaya yönelik
olarak tasarladığı bir teleskobu (Terrestrial Planet Finder) 2010’ların
ortasına kadar yörüngeye yerleştirmeyi plânlıyor. Bu çerçevede, 150 civarında
yıldızın gözlenmesiyle Dünya benzeri bir gezegene rastlama ihtimalinin mevcut
olduğu düşünülüyor.
Fakat, bir kardeş gezegen, yanıbaşındaki yıldızın göz kamaştıran parlaklığında
görülmeyebilir, veya donuk bir ışık noktası gibi görülür. Bu ise, temsil
ettiği gezegenin kütle, sıcaklık ve kimyevî yapısının anlaşılması için gerekli
verileri yaklaşık olarak sağlayabilir. Meselâ oksijence zengin, su buharı ve
metan ihtiva eden bir atmosfer, bizimkine benzeyen bir hayatın kimyevî
işaretlerini gösterebilir. Bu durumda böyle bir yolculuğun Mars’a kadar olan
kısmı nisbeten daha “olabilir” gözüküyor. Fakat Güneş sisteminin dışına
çıkarak başka bir yıldız sistemine doğru yolculuk yapmak o ölçüde “olabilir”
gözükmüyor. Bize en yakın yıldız sistemi olan, ve Dünya benzeri bir gezegen
bulma açısından en uygun yer olarak gözüken Alpha-Centauri 4.4 ışık-yılı
uzaklıkta bulunuyor (ışık hızıyla gidildiği takdirde yaklaşık 53 ayda
varılabilecek bir mesafe). Bu kozmik ortamı aşıp Alpha-Centauri’ye varmak
için, bugüne kadar inşa edilenlerden çok daha gelişmiş ve hızlı bir uzay
gemisi gerekiyor. Bir başka yıldız, Cancri 55 ise, bizim sistemimizdekine
benzeyen üç büyük gezegene sahip ve öncekinden 10 kat daha uzakta (Weed,
2003).
NASA’nın Jet Propulsion Laboratuarı’nda (California) ileri fırlatma
teknikleriyle ilgili araştırmaları yöneten ve bir astronotu 50 yıldan daha az
bir zamanda Dünya’dan Alpha-Centauri’ye götürebilecek beş farklı fırlatma
teknolojisi üzerinde çalışan mühendis Robert Frisbee, böyle bir seyahat için,
en azından geçmişte Ay’ı hedeflemiş Apollo programındaki gibi yoğun bir
araştırma ve mühendislik çabası gerektiğini söylüyor.
Atom Roketleri
1903’te Rus fizikçi Konstantin Tsiolkovsky yıldızlararası yolculuğun önündeki
büyük engeli keşfetmişti. Bir roketin âzamî hızı, kendi eksoz borusundan gaz
çıkış hızının yaklaşık iki katıyla sınırlıydı. Bugün uzay mekiği eksoz gazını
saniyede 5 kilometre civarında bir hızla püskürtüyor. Dolayısıyla hızı
saniyede 10 kilometreyi (ışık hızının 30 binde biri) geçemeyen bir mekik,
Alpha-Centauri’ye ancak 120 bin yılda ulaşabilir. Yıldıza bir insan ömründe
ulaşabilmek için, roketin, hidrojen veya benzinle çalışan mevcut iticilerden
3000 kat yüksek bir hızla yolculuk yapması gerekiyor. Bu durumda, nükleer
reaksiyonlarla açığa çıkan büyük enerjiden başka bir kaynak olmadığı
görülüyor. Bu enerji üç şekilde elde edilebilir.
1) Nükleer fisyon (atom çekirdeğinin bölünmesi)
Atom bombalarının ve nükleer reaktörlerin çalışma prensibi atom çekirdeğinin
bölünmesine dayanır. Radyoaktif bir atomun çekirdeği bölündüğünde, ortaya
çıkan yüklü yeni atom parçaları ışık hızının % 3’ü kadar bir hızla (saniyede
yaklaşık 8 bin kilometre) hareket eder, dolayısıyla çok büyük bir enerji
serbest kalır. Lawrence Livermore National Laboratuarı’ndan George Chapline ve
ekibi bu yüksek hızlı taneciklerden yararlanacak henüz teori safhasında bir
reaktör dizayn etti. Bu, silindirik bir kule içinde dönen üstüste konmuş plâk
istifine benziyor. Her plâk, plutonyum veya amerisyum gibi radyoaktif yakıtla
kaplı grafitten (saf karbon) oluşuyor. Yakıt kulenin içinde döndüğünde
içerideki ilâve radyoaktif malzemeyle karşılaşır ve kontrollü fisyon zincir
reaksiyonunu tetikler. Reaktör etrafındaki güçlü mıknatıslar, meydana gelen
nükleer parçaları yakalar; bunlar süratle tek bir yöne kanalize olur ve roketi
ışık hızının % 6’sına hızlandırabilen bir eksoz üretir. Işık hızının % 10’unu
aşmak (saniyede 30 bin kilometreden daha yüksek hız elde etmek) için, iki
fisyon roketi yaparak üstüste koymak düşünülüyor. İkinci itme takımı roketin
hızını iki katına çıkarabilir, ve araç, ışık hızının % 12’si civarında bir
hızla gidebilir. Yolculuğun sonlarına doğru roketin hızını azaltmak için,
araca başka iki itme takımının daha monte edilmesi gerekir. Bu şekilde
yaklaşık 46 yıl sonra Alpha-Centauri’deki kardeş gezegen etrafında araç
yörüngeye oturmuş olur. Daha uzak yolculuklar ise, ilâve itme takımları
kullanılsa bile, insan ömründen daha uzun bir zaman gerektiriyor. Araç
ağırlığını asgarî seviyede tutmak için, fisyon roketinin amerisyum gibi hızlı
bozunan nükleer yakıt kullanması gerekir. Amerisyum tabiî bir radyoaktif
element değildir; kullanılmış nükleer yakıttan elde edilir. En yakın yıldıza
düzenlenecek böyle bir misyon kabaca 2 milyon ton amerisyum gerektirir.
Yakıttan kaynaklanan radyasyonun araç ve içindekilere ulaşmaması için aracın
radyasyonu geçirmeyecek bir zırhla kaplanması da önemli miktarda malzeme
ağırlığı anlamına gelir. Daha ucuz uranyum ve plutonyum kullanılması ise,
yakıt ağırlığının daha da artması demektir.
2) Nükleer füzyon
Bir füzyon motoru, atom çekirdeklerinin birleşmesinden gelen enerjiyle
çalışır, ve fisyon motorundan daha verimlidir. Füzyon reaktörü daha az zararlı
radyasyon üretir. Döteryum (ağır hidrojen) ve helyum 3 (olağan helyumun daha
hafifi) ile çalışan bu reaktörü yakıtla beslemek daha kolaydır. Her iki
element de Ay sathında ve Jüpiter atmosferinde bol miktarda mevcuttur.
Füzyon-esaslı bir misyon uzak bir yıldıza gitmeden önce, Güneş sisteminde
böyle bir yakıt istasyonunu ziyaret edebilir. Fakat, onlarca yıllık gayrete
rağmen, mühendisler henüz çalışabilen bir füzyon reaktörü geliştiremediler.
Hidrojen bombasında füzyon reaksiyonunun nasıl oluşturulacağı biliniyor, fakat
enerjinin kontrolü hâlen çok zor.
Princeton’da (New Jersey) Millî Küresel Torus Tecrübesi ve İngiltere’de Avrupa
Ortak Torus Girişimi gibi füzyon test mekanları, döteryum çekirdeklerini
manyetik ortamda tutmakta ve milyonlarca derece sıcaklığa ısıtmaktadır.
Çekirdekler çarpılıp ezilince bazıları birleşmekte ve enerji açığa
çıkarmaktadır. Bu denemeler, füzyon reaksiyonuyla ürettikleri enerjinin hâlen
iki katını harcıyor, fakat bu nisbet giderek düzeliyor. Reaksiyonlarda ortaya
çıkan yüklü tanecikler manyetik bir hortumdan geçirilebilir ve ışık hızının
yüzde 12’sine erişen iki kademeli rokette kullanılabilir. Füzyon enerjili
yolculuğun süresi fisyon roketininki gibidir; yani en yakın yıldıza
ulaşabilecek kadar fakat daha ötesine değil. Füzyon roketi 2 milyon ton kadar
yakıt gerektirir, fakat bunu radyasyon kalkanı olmaksızın taşır ve kullanır.
3) Antimadde
Einstein’ın meşhur E=mc2 denklemiyle anlaşıldı ki, madde enerjinin yoğunlaşmış
şeklidir. Fisyon ve füzyon reaksiyonları, kütlenin (binde bir, onbinde bir
gibi) çok küçük kesirlerinin enerjiye dönüşmesi demektir. Fakat maddeyi ayna
ikizi olan antimaddeyle birleştirerek yaklaşık % 100 verimlilikle enerjiye
dönüştürmek de mümkündür. Fizikçiler, atom-altı parçacıkları ışık hızına yakın
hızlarda parçalayarak çok küçük miktarlarda antimadde elde ettiler. Yakın
zamanda, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN’de (Cenevre), 1 milyon
antihidrojen atomu üretildi (toplam ağırlıkları kilogramın yaklaşık
katrilyonda birine karşılık geliyor). Bu, yıldızlararası uçacak roket için
büyük bir yakıt imkânı demek. Antimadde yakıtla yüklü bir roket yapma
düşüncesi göz korkutuyor. Frisbee, “Kırıntı ve parçalar, ayrıca tanklar,
mıknatıslar, radyatörler ve gereken elektromanyetik tanecikler üretildi.”
diyor.
Antimadde roketinde, bir antihidrojen dozu, eşit miktarda hidrojenle bir yanma
odasında karıştırılır. Meselâ herbirinden 225 gram tüketilmesi, 10 megatonluk
hidrojen bombasından daha fazla enerjiyi serbest bırakır; bu esnada, pion ve
muon denilen atom-altı tanecikler neşrolur. Manyetik hortum içine hapsedilen
tanecikler aracın gittiği istikametin aksi yönünde ışık hızının üçte biri
kadar bir hızla eksoz çıkışı yaparak aracı iter. Böylece olabilecek en güçlü
rokete sahip uzay gemisi ışık hızının % 66’sı kadar bir hıza ulaşmış olur.
Alpha-Centauri’ye gönderilecek iki itme takımlı antimadde roket 900 bin ton
civarında yakıta ihtiyaç duyacak, ve hedefine 41 yılda varacak. Neticede,
böyle uzun bir yolculuk için gereken sürekli enerjinin yukarıda sözü edilen üç
yakıt sistemiyle de gerçekleştirilmesi bugün için imkânsız görünüyor.
Roket Ötesi Alternatifler
Antimadde roketi de dahil, klâsik roketlerle ilgili en büyük sıkıntı, Merkür,
Gemini, Apollo ve uzay mekiği yolculuklarında da görüldüğü gibi, uzay
araçlarının gitmesi için gereken itici gücü yanında taşımak zorunda olmasıdır.
Bu yüzden, roket itme kuvvetinin büyük kısmı yakıtın (ve de yakıt tankının)
taşınmasında harcanır. Dünya yörüngesinde veya Ay’a yapılacak kısa bir sefer
için bu kabul edilebilir. Fakat diğer yıldızlara yolculuk, daha hafif, daha
uçucu, ve herhangi bir roketten daha süratli -neredeyse ışık hızında- yeni
itici sistemler gerektiriyor. Yıllardan beri geliştirilen bu fikir test edilme
safhasına gelmiş durumda.
Lazer yelkenlisi
Hughes Aircraft araştırma laboratuarından fizikçi Robert Forward 1984’de, uzay
yolculuklarıyla ilgili olarak, geçmişteki yelken teknolojisini esas alan bir
teklif ortaya attı. Buna göre, denizde rüzgarın yelkenli gemiyi itmesi gibi
(ağırlığı gemiye göre çok az olan yelken bezinin aldığı rüzgârla gemi gider),
güçlü bir lazer ışını da dev bir yelkenliyi uzayda itebilir. Lazer
hüzmesindeki fotonlar gemiye ulaştığında momentumlarını transfer eder ve
gemiyi iter. Gemi tedricen fakat sürekli hızlanır (birden hızlanırsa
astronotlar ölür); itici lazer ise Güneş sisteminde kalır.
Mühendisler basit bir uzay yelkenlisi yaptı. Fakat bu, lazerden gelen foton
hüzmesiyle değil, Güneş’ten gelen ışıkla yolalan bir gemi. Uzay çalışmaları
yapan özel bir şirket, Planetary Society bu doğrultuda ilk güneş yelkenlisi
olan Cosmos 1’i inşa etti. Yaklaşık 23 kilo ağırlığında, 31 metre uzunluğunda,
üstüste konmuş alüminyum tabakalardan oluşan bu araç 2003 sonunda Barent
Denizi’nde bir Rus denizaltısından uzaya gönderildi, ve Güneş ışığının
itmesiyle yüksek yörüngeye ulaştırıldı. Jet Propulsion Laboratuarı’nda güneş
yelkenlileri grubunun başkanı mühendis Hoppy Price, yakıtsız bu tip itici
mekanizmanın gezegenlere yönelik yeni misyonlara imkân vereceğine inanıyor.
Fakat Güneş ışığının gücü uzaklıkla azaldığı için, güneş yelkenlileri
Güneş’ten çok uzakta çalışmıyor.
Buna karşılık, odaklanmış bir lazer ışını hüzmesi bir gemiyi Alpha-Centauri’ye
doğru itebilir. Çünkü bir lazer hüzmesi yolaldığı mesafe uzadıkça dağılmaz ve
zayıflamaz. Forward’ın fikrini esas alan Frisbee, Cancri 55 yolculuğu için bir
tasarım yaptı. Bu uzay aracı 950 kilometre çapında alüminyum bir yelkenle
yolalacak. Bu dairenin merkezinde mürettebat kabini yeralacak. Dünya
yörüngesinde veya Ay sathında bulunan güçlü bir lazer bu çok geniş ve esnek
alüminyum aynayı saniyede 66 bin kilometre hızla (ışık hızının % 22’si kadar
bir hızla) uzayda itecek. Ayna, lazer hüzmesini odaklayacak ve bir yelkenli
gibi hareket edecek. Uzay gemisi normal sür’atine ulaşıncaya kadar lazer
tarafından yıllarca itilecek. Lazer daha sonra aracın yavaşlamasında rol
oynayacak. Gelen lazerin yüksek enerjisinden kaynaklanan ısıyı dağıtmak için
yelkenlinin geniş olması gerekiyor (950 km çap). Alüminyum nisbeten çabuk
ergiyor. Eğer yelken uzayda imâl edilirse, daha hafif, daha elastik bir
malzeme işlenebilecek. NASA’nın Glenn Araştırma Merkezi’nden (Ohio) Geoffrey
Landis, yüksek sıcaklıklara dayanıklı niobyum veya elmasdan imâl edilmiş ince
filmler üzerinde araştırma yapıyor, ve bunların kalınlık itibariyle bir sabun
köpüğü gibi olduğunu söylüyor. Yüksek sıcaklık malzemeleri daha şiddetli lazer
ışınına dayanıklıdır. Alüminyum yelkenle aynı kabiliyetlere sahip bir elmas
film daha çabuk hızlanma demektir; yolculuk zamanı kısalabilir. Uzay
yelkenlisini Cancri 55’e doğru sürmek için gereken lazer enerjisi, yaklaşık
olarak 17,000 terawat kapasitenin sağlayacağı (yeryüzünde herhangi bir anda
tüketilen toplam enerjinin 1,200 katı) bir enerji akışına eşittir. Böyle
devasa bir enerji, güneş-pompalı bir lazerle karşılanabilir. Bu, güneş ışığını
alan ve odaklanmış, uygun ışın hüzmesine dönüştüren bir cihazdır. Chicago
Üniversitesi’nden iki fizikçi, Roland Winston ve Joseph O’Gallagher’in
geliştirdiği sistemde, ışık normal şiddetinin 84,000 katına yoğunlaşıyor.
Frisbee, bir lazer yelkenlisinin on yıldan daha az bir zamanda ışık hızının
yarısı kadar bir hıza erişmiş olacağını, 320 kilometre çapında bir yelkenliyle
Alpha-Centauri’ye 12,5 yılda, 950 kilometre çapında bir yelkenliyle Cancri
55’e 86 yılda ulaşılabileceğini hesaplıyor.
Füzyon tazyikli jet
Hayal edilen uzay aracında, lazer yelkenlisiyle klâsik roketin iyi vasıfları
harmanlanmaktadır. Araç, istenen tarafa yönlendirilecek, ve itici kuvveti
yanında taşıması gerekmeyecektir. Fizikçi Robert Bussard 1960’ta böyle bir
teknoloji tasarlamıştı: “Füzyon tazyikli jet”. Bu sistemde, onbinlerce
kilometre çaplı manyetik bir huni oluşturmak için dev bir mıknatıs kullanılır.
Füzyon tazyikli jet, yanına herhangi bir yakıt tankı almaksızın ışık hızının
yaklaşık % 4’üne ulaşıncaya kadar yolalır. Daha sonra manyetik huninin boğazı,
motorları aynı kapasitede çalışır tutmak için yıldızlararası uzayda bulunan
hidrojeni alıp yakıt olarak reaktör içine boşaltır. Bu tasarımla, kabaca,
Alfa-Centauri’ye 25 yıl, Cancri 55’e 90 yılda ulaşılacağı hesaplanıyor. Burada
iki mühendislik problemi ortaya çıkıyor. Birincisi, havanın aerodinamik
direnci. Eksozdan çıkan füzyon tanecikleri gemiyi iter, fakat cepheden dolan
yıldızlararası hidrojen aracı yavaşlatır. Galaksinin yoğun bölgelerinden
geçerken araç durmaya yakın yavaşlar. Pioneer Astronautics şirketinden
mühendis Robert Zubrin, yıldızlararası uzay gemisini ek yakıt harcamadan
yavaşlatmak için fren olarak benzer bir manyetik alan kullanılabileceğini
düşünüyor. İkinci güçlük, bugün tecrübî füzyon reaktörlerinde kullanılan iki
hidrojen izotopu döteryum ve trisyumun uzayda nâdir olmasıdır. Yıldızlararası
hidrojenin büyük kısmı tek protonlu olan hidrojendir, ve bununla füzyon yapma
konusunda henüz bilgi mevcut değildir.
Netice itibariyle, yıldızlara ulaşmanın fikir plânında mümkün gözüken yolu,
yolculuk için gereken yakıtı aracın yanında taşımamaktır. 1997’de Dünya’dan
fırlatılan Cassini-Huygens uzay aracının milyarlarca kilometre mesafeyi
nükleer yakıtla yedi yılda aldığı düşünülürse, henüz fikir safhasındaki bu
projelerin birgün gerçekleştirilmesi akıldan uzak gözükmemektedir. Temel ve
mühendislik bilimlerindeki gelişmelerle bu tip yakıtsız projeler bir ütopya
olmaktan çıkarabilir, insan belki de ışık hızına yakın hızlarla uzayda
yolculuk yapabilir, uzay-zaman iyice izafileşebilir.
YOLCULUĞUN DİĞER UNSURLARI
İnsan, evinden-oturmuş düzeninden ayrıldığında alışageldiği rahatlığına en
kısa zamanda kavuşmak ister. Bir müddet mahrumiyet çekerse, normal hayat
akışında ne kadar da fazla (veya gereksiz) eşya ve alışkanlık edinmiş olduğunu
anlar. Meselâ levazımatı yanında, zor şartlar altında uzun bir yolculuk
yapması veya küçük-boş bir mekanda kalması gerektiğinde, evindeki eşyaların
büyük kısmını bırakır, kısıtlı imkânlarla idare etmeyi, tasarruflu davranmayı
öğrenir ve bazı hususları daha iyi anlayabilir: Yeryüzü, Cenab-ı Hakk’ın isim
ve sıfatlarının değişik şekil ve derecelerde tecelli ettiği, bütün sakinlerine
hitap edecek zenginlik ve genişlikte yaratılmıştır (her an ihtiyaç duyduğu
oksijenden yerçekimi kuvvetine, manyetik kalkandan suya, çeşitli meyvelerden
buğdaya, süt sağdığı inekten balını yediği arıya kadar) ve burada hem
karbon-oksijen-azot-su gibi maddeler, hem de insanın ve diğer canlıların
atıkları işlenip yeniden çevrime kazandırılmakta, hiçbir şey zâyi
edilmemektedir.
Oksijen: Astronotlar oksijen teneffüs edip, karbon dioksid verecekler. Mekanik
gaz temizleyicilerle CO2 içerideki havadan ayrılacak. Kimyevî prosesler, iki
oksijen atomuyla bir karbon atomu arasındaki bağı koparacak ve CO2’nin O2
kısmını yeniden kazanacak.
Su: Su halkasını tamamlamak, banyo ve sulama suyunu, idrarı, hatta teri
arıtmak mânâsına geliyor. Uzay mekiğindeki astronotlar suyu, hidrojenden
elektrik üretirken yakıt hücrelerinin yan-ürünü olarak elde ediyorlar. Bu,
uzun vâdeli bir çözüm değil. NASA’nın Dünya’da yalıtım odalarında yaptığı
tecrübelerle, havadaki su buharı yoğunlaştırıldı, ayrıca atık-su ve idrar
yeniden prosese tâbi tutularak 90 gün boyunca su devr-i dâimi başarıyla
gerçekleştirildi.
Yiyecekler: Uzay yolcularına sürekli yiyecek temini, büyüyüp biçilen bitkileri
gerektirir. Bu, araçta verimli bir şekilde yapılmalı. Kalori alımını en üst
seviyeye çıkaran ve büyüme çevrimini kısaltan buğday ve patates gibi bitkiler
üzerinde çalışmalar devam ediyor. Birçok bitki yüksek dozda CO2 aldığı
takdirde -astronotların dışarıya verdiği CO2- daha hızlı büyüyor.
Yıldızlararası seyahat yapacak bir uzay aracında hayatın sürdürülmesinde mâkul
kütle ve enerji kapasitesiyle bu mümkün olabilir. Lockheed Martin şirketinden
mühendis Nigel Packham dışarıyla ışık ve hava bağlantısı olmayan ve içinde
buğday yetiştirilen özel odada 15 gün kaldı, ve buğdayların fotosentezle
ürettiği oksijeni soludu.
Çekim kuvveti: Dünya’da yerçekiminin sürekli tesirine cevap olarak kemikler
güçlenirken, çekimsiz ortamda geçirilen birkaç aydan sonra astronotlarda kemik
erimesi başlar. Hamster tekerleği gibi dönen, yatay dairevî bir mürettebat
dairesinde çekim kuvveti oluşturulabilir. Merkezkaç kuvvet astronotları dış
duvarlara -kendi zeminlerine- doğru iter, ve onlarda ağırlık hissi oluşturur.
Aracın ürettiği enerjinin bir kısmı harcanarak sistem çalıştırılabilir.
Radyasyon kalkanı: Yıldızlararası uzayda zararlı kozmik ışınlar ve çok hızlı
atom-altı parçacıklar vardır. Mürettebatı korumak için, araç etrafında
radyasyon ve parçacık geçirmeyen bir kalkan oluşturmak gerekir.
Göktaşlarına karşı kalkan: Yıldızlararası ortam her ne kadar -makroskobik
cisimler bakımından- oldukça boşsa da, ışık hızının yüzde 50’si kadar hızla
hareket eden mikroskobik bir kırıntı felâket getiren bir çarpmaya yolaçabilir.
Robot göndermek: Böyle uzak mesafeli bir misyonda gemidekilerin Dünya ile
haberleşerek iş yapmaları zorluklar arzedecektir. Bu durumda geminin robotik
sistemle idare edilmesi fikri gündeme geliyor. Halbuki sistemin, bizzat
kendisinde ortaya çıkacak beklenmedik problemlerin de üstesinden gelebilecek
kapasite ve sağlamlıkta olması lâzım. Gemi hedefine sâlimen varırsa, robotun
Dünya’dan idare edilmeksizin teferruatlı keşif çalışmaları yapması gerekecek.
İnsan beyninin esnekliğine kısmen benzetilen bir sun’i zeka sistemiyle çeşitli
tecrübeler gerçekleştirildiğinde netice hiç de iç açıcı olmadı. İnsanınkine
yakın cevap verecek bir sun’i zeka sisteminin nasıl gerçekleştirileceği
bilinmiyor. Bu kısmen başarılsa bile, ilham alan, sezen, ruh sahibi insanın
doldurduğu bir pilot koltuğu gerekecek.
Yukarıda anlatılanlardan, konunun, ABD’nin keşif, icat, teknolojik yenilik ve
dolayısıyla patent hacminin büyüklüğüyle ilgili yanları olduğunu da görüyoruz.
NASA, önüne ulaşılması güç hedefler koyup yola çıkınca, ister istemez birçok
keşif ve icatta bulunuyor, teknoloji geliştiriyor. 1961’de uzaya henüz tek bir
Amerikalı çıkmış ve sadece onbeş dakika dolaşmış iken, ABD Başkanı Kennedy
Ay’a bir insanın ayak basması talimatını verince çalışmalar başladı. Henüz
Dünya’nın çekim alanı dışına üç insanı çıkaracak güçte bir roket bile inşa
edilmemiş, Ay’ın üzerine yumuşak iniş yapacak ve sonra tekrar Dünya’ya dönecek
bir uzay gemisini de kimse idare etmemişti. İşte bu süreçte, birçok ara safha
(yeni icatlar) bir iradenin ısrar etmesiyle başarıldı. Burada Sovyetler’e
karşı bir güç yarışı sözkonusuydu. Fakat ortaya irade konmasaydı, Ay’a ayak
basılamazdı (“Ayak basıldı da ne oldu?” sorusu da önemli).
Büyük hedefleri olan fakat kısa vadede ütopik gözüken bu çalışmalar, Mars’a
insanlı yolculuk gibi çeşitli zorluklar arzeden projeleri daha olabilir
gösteriyor. Daha yakın zamanda geliştirilen bir başka projeye göre, Dünya’dan
gönderilecek mikro-dalgaların tesiriyle yakıta dönüşüp enerji sağlayacak bir
malzemeyle kaplanmış 100 metre çaplı bir güneş yelkenlisinin bir ayda Mars’a
ulaşacağı hesaplanıyor (Biever, 2005). Ancak, Ay hatta Mars yolculuklarından
farklı olarak, Güneş sistemi dışına doğru bir yolculuk, bilhassa “insan”
unsuru açısından öncekilerle karşılaştırılmayacak zorluklar arzediyor.
Mürettebat ve hâlet-i rûhîye
Bir astronot uzayda 40 yıl yaşayabilir mi? Her ne kadar astronotları uzay
istasyonunda bedenen sağlıklı tutmanın yolları biliniyorsa da, görev süreleri
genellikle birkaç ay ile sınırlı kalıyor, ve Dünya’dan istasyona sürekli
olarak gıda ve malzeme desteği sağlanıyor. Astronotlar Dünya’ya döndüğünde
sistematik tıbbî kontrole tâbi tutuluyor. Bir başka yıldız sisteminde bulunan
Dünya benzeri en yakın gezegene yapılacak yolculuk ise, bu gibi desteklerin
sözkonusu olmadığı, onlarca yıl alacak bir süreç demek. Yaratılış harikası
Dünyamız üzerinde milyarlarca metre küp hava, yüz milyarlarca metre küp tatlı
su, yüz milyonlarca dönüm ekilebilir toprak gibi nimetlerden faydalanıyoruz.
Fakat bir uzay gemisi bütün bir gezegen üzerinde sergilenip insana sunulanları
taşıyamaz. Bu yüzden, gemiye konan mütevazi ölçekteki oksijen, su ve
yiyecekler neredeyse % 100 kazanım nisbetiyle devr-i dâime (recycle) tâbi
tutulmalı. “Halkaları tamamlamak” olarak tarif edilen bu devr-i dâim
prosesinin üç veya otuz yıl değil, sürekli olarak devam etmesi için bütün
halkaların tamamlanması gerekiyor.
Yıldızlararası seyahatin ilk yolcuları için dönüş olmayacak. Onlar ömürlerinin
büyük kısmını bu seyahatte geçirecekler. Bugünkü araç tasarımı, geri dönüş
için gereken miktarda yakıta -veya lazer yolculuğu için ikinci bir lazer
hüzmesine- imkân vermiyor. Bu durumda sorular çoğalıyor: Böyle tek gidişlik
bir misyon için nasıl bir astronot tipi seçilmelidir? Mürettebat kaç kişi
olmalıdır? Çocuklar veya çocuk doğuracak çiftler mi gönderilmelidir; böylece
hedefe vardıklarında keşif çalışmalarını gençler ve sağlam vücudlu olanlar
yapsın? (Uzay istasyonunda yapılan önceki çalışmalarla sadece uzaya
götürüldüğünde yaşayan değil, uzayda doğan kurbağaların da burada sağlıklı
nesiller verip veremeyeceği araştırılmıştı, fakat bu, insan için tecrübe
edilmedi). Yoksa, mürettebat dondurularak kırk yıl kadar sürecek bir uykuya mı
yatırılmalıdır? (ABD hâlen Antarktika’daki Scott Üssü’nde sıfırın altındaki
okyanus suyunda yaşayan balıkların kanındaki antifriz madde üzerinde
araştırmalar yapıyor). Bu uzun seyahatte ortaya çıkabilecek anlaşmazlıklar,
fıtrat uyumsuzlukları, kişilik çatışmaları ve ölüm korkuları nasıl idare
edilecek? Gemiye gönüllü mürettebat (aynı zamanda da yolcu) olacak bilim
adamlarının hâlet-i rûhîyesi çok önemli. Bu, yolculuğun kendisinden ve
hedeflerinden de düşündürücü. Çünkü mürettebat uzayda ölecek. O halde
Dünya’dan ayrılık nasıl olacak? Yolcular ve aileleri (hatta bütün insanlık)
neler hissedecek? Ölümden ziyade, “uzayda ölüm” düşüncesinin hissettirdikleri
mi farklı olacak? Peki ama biz, bütün bir insanlık ailesi burada neden bu
kadar rahatız? Biz de dönüşü olmayan bir gemide değil miyiz!?.. Nihayetinde
burada da 40-50 veya 80 yıl sonra ölmüyor muyuz!?.. Kendimizi küçük geminin
yolcuları yerine koyduğumuzda 40-50 yıl sonra öleceğimizi düşünüp titriyoruz
da, dünya üzerinde neden böyle duygulara kapılmıyoruz? Evet, biz farkında
olmasak da, bu büyük Dünya gemisinin Rahman ve Rahim olan Sahibi ve Müdebbiri
bize ölüm korkusu hissettirmiyor. Fakat uzay gemisine gönüllü arayanlar onlara
bunu hissettirmeme gücüne sahip değiller.
Diğer yandan insan için, cesedinin dünyada kalması ve yerinin bilinmesi de
ayrı bir teselli kaynağı oluyor. Şuuraltımızda böyle bir dikkat ve hassasiyet
var da, farkında değiliz. Bunu böyle durumlarda hissediyoruz. Ölen, fakat
cesedi kaybolan bir insanın yakınları onun cesedini bulduklarında farklı bir
teselli duyuyorlar. Bir başka husus da şu: Acaba insan, bedenen öldükten sonra
ruhunun olup bitenden haberdâr edileceğini seziyor da, cesedinin uzayda
başıboş dolaştığını görmekten mi korkuyor, ve Dünya üzerinde yakınlarının
bildiği bir yerde defnedilmiş olmayı istiyor? (Halbuki bütün zaman ve
mekânları O’nun ilim ve kudreti kuşatmıyor mu?!..)
Bitirirken
Bizim çok uzağında kaldığımız, nasıl yapıldığını bilmemek, ve yapmak için
gerekli teçhizatlara da sahip olmamak bir yana, yapıldığından haberdâr bile
olmadığımız, insanlığa getireceği faydalar açısından da tartışmaya çok açık
bütün bu çalışmalar belki de asla hedefine ulaşamayacak. Fakat NASA herzamanki
yaklaşımıyla, ilk duyulduğunda fantastik, hayalî ve imkânsız gözüken, insanlık
için zor ve uzak bir hedef koyuyor önüne, ve baştan kabul edilmiş asgarî
bütçesinde daima bu ütopik fikirlerin araştırılmasına imkân veren bir pay
bırakıyor. Birçok üniversite ve araştırmacı da, tek bir kuruluşun çizdiği rota
üzerinde, tek bir hedefe mâtuf, ve biraraya getirildiğinde büyük bir projeyi
tamamlayacak çeşitli parça-çalışmalar yapıyor.
Bütün bu dünyevî-maddî gücü elinde bulunduran bir toplumun hâlet-i rûhiyesi ve
güçten yoksun diğer milletlere hangi psikolojiyle baktığı da, üzerinde
düşünülmesi gereken bir husus. NASA’yla rekabet eden (“Uzay Çalışmalarının
Düşündürdükleri”, Sızıntı, Ekim 2001) ve ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük
bilim ve teknoloji birikimine sahip Avrupa ülkelerinin kurduğu ESA’nın (Avrupa
Uzay Ajansı) Mars’a gönderdiği insansız uzay aracı Beagle 2 bile 2004 yılı
başında Mars’a ulaştığında kayboldu. Buna karşılık ABD’ye ait Spirit ve
Opportunity uzay araçları ise aynı tarihlerde üç hafta arayla Mars’a kazasız
inerek araştırmalara başladı (Chandler, 2005). Bu durum, teknoloji üreten
Batı’nın kendi iç blokları arasında bile belli bir güç dengesizliği olduğunu
gösteriyor.
Fakat daha önemlisi, bütün bu çalışmaları teşvik eden sâiklerin ne olduğu,
bunların hangi mülâhazalarla yapıldığı, insanlık için doğru ve gerekli olup
olmadığıdır. Bütün bunların bizi çok ilgilendirmediğini de söyleyebiliriz. Bu
yaklaşım doğru gözükse de, insanlığın mukadderatıyla oynayan güçler karşısında
belli bir yetersizlik de sözkonusu, ne yazık ki! Mesele, Yaratıcı’ya karşı
saygılı, insanlığa karşı yüksek ahlâk ve mesuliyet şuuruna sahip, birikimli ve
iyi yetişmiş beyin gücünün varlığı ile bu gücü organize etme iradesinde
düğümleniyor. İnsanlığın sadece dünyası değil, ahireti için de ne zaman neyi
araştırmak, hangi alanlara bilim-teknoloji yatırımları yapmak gerektiği
konusunda sıhhatli ve dengeli adımların atılması ancak böyle mümkün olabilir.
Kabul etsin etmesin, insanın elde ettiği muvaffakiyetler ona lütfedilmektedir.
İnsan bunları kendisinden bilip şımarmamalıdır. Maddeyi ve zamanı yaratan
Allah, eşyayı insana musahhar kılmıştır. Herşeye Kâdir olan âlemlerin Rabbi
fizikî âlemde yüksek hızlı parçacıklar ve ışınlar yaratmış, atom çekirdeğinin
parçalanma ve birleşmesine büyük bir enerji potansiyeli koymuş, maddenin
keyfiyetini insana öğretmiştir (insanı da bunları anlayacak hususiyette
yaratmıştır). Yoksa insanın hızlı haberleşme ve ulaşım teknolojisi
geliştirmesi, büyük enerjiler üretmesi mümkün olamazdı. Elektronu düşünelim:
Kilogramın 10-31’i kadar kütlesi olan (tartılması imkânsız), bu çok küçük, çok
hızlı, hem enerji, hem bilgi taşıyan, hemen her yere girip çıkabilen,
neredeyse yer kaplamayan, bazen tanecik, bazen dalga hususiyeti gösteren
elektron yaratılmasaydı, bilgisayardan uydulara kadar elektronik teknolojisi
geliştirilebilir miydi?!.. Önemli olan husus, bunun hakiki Sahibi’ne verilmesi
ve mesuliyet şuuruyla kullanılmasıdır. Aynı durum, uzay yolculukları için de
geçerli: Kur’ân-ı Kerîm’in ve Efendimiz’in (sas) açık ve işarî olarak
bildirdiği gibi, insanlık Allah’ın izniyle, belki Göklerin ve Yer’in
hududundan da (bir imtihan olarak) geçmek isteyecek (Rahman, 55/33-34-35-36),
bunu belki de başaracaktır, ama, acaba bu doğru, Allah katında makbul bir
hareket olacak mıdır?!..
_______________
Kaynaklar
- Weed, W.S., 2003 – Startrek. Discover, Vol 24, No 8. August.
- Biever, C., 2005 – Get to Mars in a month with a solar super-sail.
NewScientist, No 2484, 29 January.
- Chandler, D.L., 2005 – Distant shores. NewScientist, No 2482, 15 January
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Warp Sürüşü ve Işınlama
Yazar: Mehmet Ali Yazan
Özgün Star Trek televizyon serisi, ilk defa onlarca yıl önce muhtelif
bilimkurgu hikayelerinde görünmüş olan teknolojileri bize tekrar sundu. Birçok
kahraman 1930’lardan beri ışın tabancaları kullanıyor, ışıktan hızlı uçuyor ve
bir yerden bir yere ışınlanıyorlardı. Fakat belki de Star Trek’in gerçekten
ilham aldığı süper bilim, 20. Yüzyıl’ın devrimsel fizik buluşlarıydı. Albert
Einstein tarafından keşfedilen görecelik kavramı ve Max Planck tarafından
öncülük edilen Quantum Fiziği, alelade insan tecrübesinden çok daha değişik
bir kainatı gözlerimizin önüne serdi.
Einstein’ın teorisi maddenin ışıktan hızlı hareket etmesinin mümkün olmadığını
ileri sürmesine rağmen, bilimkurgu yazarları insanların yıldızlararasında
kabul edilebilir sürelerde, saatler ya da en fazla günler içinde seyahat
edebilmeleri gerektiğini belirtmektedirler. Star Trek’teki warp drive madde ve
anti maddenin birbirini dilithium kristalleri tarafından aracılık edilen bir
füzyon reaksiyonunda yok etmesi esasına dayanarak çalışır. Bu uzay-zamanı
bükmek ve ışıktan hızlı seyahat için gemiye gerekli olan muazzam enerjiyi
sağlar. Atılgan’ın tayfası hızı warp factor olarak ölçer. Warp factor 8 hız
olarak ışığın 512 kat daha fazlasına eşittir. Bu hız bile yıldızlararası
seyahat için oldukça yavaştır. Star Trek senaristleri keyfi olarak Atılgan’a
gittiği yere göre ne kadar hız gerekiyorsa o kadarını bağışlamışlardır.
Star Trek: The Next Generation serisinde warp hız faktörü yeniden
kalibre edilmiştir. Yeni hız skalasına göre Dünya’dan Alpha Centauri’ye
seyahat Warp 8 hızında 37 saat sürmektedir.

1994 yılında, Miguel Alcubierre ışıktan hızlı olarak hareket eden bir gemi
değil fakat uzayın kendisini önerdi. Tüm gerekli olan uzay gemisinin etrafını
saran ve içindeki uzay-zaman’ın dokusunu bozunuma uğratan bir kabarcıktı.
Elbetteki çok muazzam bir enerji gerekecekti, fakat bir kez bu enerji elde
edildiğinde, bu kabarcık geri kalan uzaydan bağımsız olarak ışıktan bile hızlı
hareket edecekti. Tabii içindeki gemi ile birlikte. Kabarcık önündeki
uzay-zamanı sıkıştırarak ve arkasında kalan uzay-zamanı da genişleterek
hareket etmektedir. Nasa bilimadamlarından Harold Sunny White henüz
keşfedilmemiş olan negatif enerjinin, Alcubierre’nin ileri sürdüğünden daha az
enerji ile warp kabarcığı üretebileceğini düşünmektedir. Uzay boyunca seyahat
için başka bir makul yöntem, uzay-zamanda birbirinden çok uzak iki nokta
arasındaki bir kısayol olan solucan deliğidir. İlk defa 1935 yılında Albert
Einstein ve Nathan Rosen tarafından önerildiği için Einstein-Rosen köprüsü
diye de anılmaktadır. Solucandelikleri doğada henüz gözlemlenmemiş olmakla
birlikte, mevcut fizik anlayışımıza da bilgimize de aykırı değildir. Eğer
varlarsa, solucandelikleri ışıktan hızlı seyahate ve zamanda geriye doğru
gitmeye izin verirler.(En azından solucandeliğinin oluştuğu zamana kadar).
Diğer Önemli Star Trek Teknolojileri
Işınlama : Star Trek ışınlama cihazında, normal madde geçici olarak
enerjiye dönüştürülür ve daha sonra hedef noktaya orjinal kalıp ve yapısını
tekrar oluşturmak üzere ışınlanır. Cihaz yaklaşık olarak 25.750 km menzile
sahiptir.
Gerçek bilim dünyasında, atomaltı parçacıklar quantum teleportasyon metodu ile
ışınlanabilir, fakat bu sadece birbirine dolanmış bir çift parçacığın quantum
durumunun ışınlanmasıdır, parçacıkların kendilerinin değil. İnsan vücudunda
neredeyse sınırsız sayıda atom bulunmaktadır. (10^27). Bu sayıda atomun
quantum durumun kaydetmek bugünkü teknoloji ile gerçekçi olmayan bir data
kayıt kapasitesi gerektirmektedir. Daha da kötüsü, quantum fiziği her bir
atomun durumunun ayrı ayrı ölçümünü yasaklamaktadır.
Yansıtıcı Kalkanlar : Yansıtıcı kalkanlar ihtiyaç duyulduğunda gemi
bilgisayarı tarafından otomatik olarak oluşturulan görünmez güç alanlarıdır.
Kalkanları geminin enerjisi tükenmeden 20 saat boyunca aralıksız
çalıştırılabilir. Kalkanlar açıkken ışınlama cihazının çalışması imkansızdır.
Saptırıcı Işınlar : Seyrüsefer saptırıcı ışınları küçük asteroidler
gibi engelleri bir kenara atmak için geminin önündeki uzayı süpürme işlevini
görür. Saptırılamayacak kadar büyük nesneler geminin bilgisayarını muhtemel
bir çarpışmadan korumak amacıyla rota değişikliği için tetikler.
Çekici Işınlar: Çekici ışınlar saptırıcı kalkanların itme yerine
çekmeye dayanan ters bir versiyonudur. Çekici ışın ortalama 160,930 km menzile
sahiptir. Gerçek bilim dünyasında, mikroskopik madde partikülleri laboöratuvar
ortamında laser ışınları ile manipüle edilebildi. Ancak elbetteki yıldız
gemileri çok daha büyük kütleli cisimlerdir. Teorik açıdan, elektromanyetik
temele dayanan çekici ışın mantıklı olabilir. Bununla birlikte, Newton kanunu
na göre eğer Atılgan çekici ışınıyla başka bir nesneyi çekmek isterse kendisi
nesneye doğru hareket edecektir. Bu sebeple Atılgan çekme işlemi sırasında
sabit kalmak istiyorsa iticilerini ateşlemek zorunda kalacaktır.
Fazer: Bir fazer herhangi bir nesnenin materyal dalga kalıbına aşamalı
olarak müdahale edebilen bir enerji ışınıdır. Ayarları demateryalize(maddeyi
enerjiye çevirme), parçalama (moleküler bağları koparma), ısıyı yükseltme
(moleküler hızı yükseltme) ve sersemletmeyi (yaşayan bir hedefin sinir
sistemine çarpma) kapsar. Fazerler aynı zamanda kaynak makinesi olarak ta
kullanılabilirler. Aşırı yüklenmiş bir fazer güçlü bir patlamaya sebep
olabilir. Geminin ana fazer bataryaları uzak mesafelerden hedefleri yok
edebilir ve direk olarak ana warp motorlarından güç alırlar.
H. G. Wells’in 1898 tarihli Dünyalar Savaşı romanındaki Marslı ısı ışını tam
da bir ışın silahı ya da ölüm ışınına benzemektedir. 1920 ve 30’larda,
içlerinde Nikola Tesla’nın da bulunduğu bir grup bilim adamı uzak mesafeden
bir ışın silahının öldürücü etki yapabileceğine inanıyordu. Toy Buck Rogers
silahları 1930’larda görünmeye başladı. Onlardan birisinin ismi de parçalayan
tabanca idi. Bugün insan sinir sistemini sersemletebilen bazı silahlar
mevcuttur.(Ör.Taser) Bununla birlikte, taserler güçlerini boşaltmak için
fiziki temasa ihtiyaç duyarlar. Uzaklık arttıkça enerjinin gücü tersine azalır
kanunundan dolayı, uzak mesafelerdeki hedefleri parçalamak için fazerler
olağanüstü enerjiye ihtiyaç duyarlar. Halihazırda füzeleri düşürebilmek
amacıyla yönlendirilebilir enerji silahları için askeri araştırmalar
sürmektedir.
Foton Torpilleri: Bir foton torpidosu, manyetik bir foton güç alanı
tarafından ayrılmış madde ve anti maddenin enerji kozasıdır. Bir mayın
yatağına yerleştirilmiş şekilde direk torpil olarak gönderilebilir, ya da
düşmanın geçiş güzargahına mayın şeklinde döşenebilirler. Elektrokimyasal veya
başka şekilde tapalar mümkündür.
Foton torpilleri işlevsel olabilmek için bir miktar anti maddeye ihtiyaç
duyar. Bir kaç atomluk anti madde bile çok yüksek miktarda enerji tüketir.
Warp motoru anti madde ile çalışan yıldız gemisi de aynı sorunla karşı
karşıyadır. Teoride, 1 gr anti madde patlayıcının verimi yaklaşık 43
kilotonluk bir maddenikine eşittir. The Next Generation serisinden
öğrendiğimize göre bir foton torpidosunda 1.5 kg anti madde bulunmaktadır.
Yıldızlara Seyahat Edebilecek Miyiz?
3 Aralık 2015 Mustafa Haydar Bayzan
Bu yazı takip ettiğim Youtube kanalı olan Vsauce‘un hazırlamış olduğu bir
videonun yazıya dönüştürülmüş halinin Türkçesidir. Videonun linkine buradan
ulaşabilirsiniz.
Ne zaman yıldız sistemlerini ve gezegenleri ziyaret edebileceğiz? Bizler
insan olarak, gerçek hayatta… Şunu demek istiyorum:
Ay’a insanları indirmeyi, Asteroidlere, Mars’a hatta Satürn’un uydusu olan Titan’a bile robotları indirmeyi başardık. Gezegenlerarası seyahat harbiden manyakça bir şey. Peki ama yıldızlararası seyahat edebilecek miyiz? Kesinlikle bu olacak, değil mi? Mesela ‘Voyager 1’, 1 Eylül 2013 tarihinde yıldızlararası maddeye ulaştı.
1977 yılında uzaya fırlatılmıştı. Belki de bir insan yaşamı süresinde bir yıldızlararası seyahat olur. Öyle değil mi? Aslında, bunun için bir DONG’a ihtiyacımız var. Do Online Now Guys (Hemen internette deneyin). The Hayden Planetarium’s dijital evreni, Samanyolu Galaksisi’nin 3 boyutlu haritasını keşfetmemizi sağlıyor. Burada, bizim güneşimizden sadece 20 ışık yılı uzaklıkta 81 tane görünebilir yıldız var.
En yakını 4.3 ışık yılı uzaklıkta olan Proximus Centauri’dir. Oraya gitmek çantada keklik değil mi? Çantaya girmeyen bir keklik… Çünkü bir ışık yılı o kadar uzak bir mesafedir ki; bu bir ışığın izole edilmiş boşlukta 1 yıl içerisinde katettiği mesafedir ve sadece bir ışık saniyesi dünyamızın ekvatorunu 7 defa dolaşabilir. Şimdi, hızlı bir mermi 1,500 m/s hız ile seyahat eder. ‘Voyager’ ise Güneş’e göre 17,000 m/s hızla seyahat ediyor. Ayrıca güneşimize göre Dünya, 29,000 m/s hızla yol almaktadır. Bayağı hızlı. Ama insan yapımı en hızlı obje ‘Helios 2 Solar Probe’ maksimum hızında 70,220 m/s hıza sahipti.
Kurşunun hızı 1,500 m/s, Vogayer 1’in hızı 17,000 m/s, Dünyanın hızı 29,800 m/s, Helios Solar Probe’un hızı 70,220 m/s
Etkileyici değil mi? Yine de en hızlı insan yapımı objeyle bile Proximus Centauri’ye (4.3 ışık yılı) ulaşmak 19,000 yılımızı alır. Ama gelecekteki teknolojik gelişmeye bağlıdır. Maksimum hızlarla bunu elde edebileceğiz. Şu an bile bildiğimiz şeylerle bir ‘Solar Sail’ kolaylıkla ışık hızına yakın hıza ulaşmamız için gereken ivmeyi sağlıyor ve şu andaki anlayabildiğimiz teorik fizik solucan deliklerine izin veriyor.
Teoriye göre uzay aracı bir noktadan uzaydaki başka bir noktaya ışık hızından daha hızlı olarak varabiliyor. Ve ünlü ‘Alcubierre Drive’ı kim unutabilir? Evrenimizdeki çoğu modele uyan bir fikir. Uzay aracını ışıktan bile hızlı bir şekilde uzak bir objeye gönderilmesini önerir.
![]() |
|
Ama uzay aracını hareket ettirerek değil de; bunun yerine uzayın kendini eğip bükerek. Solucan delikleri ve ‘Alcubierre Drives’ gibi şeyler şu anda teorik olarak var. Ancak bir gün gerçekliğimiz olurlarsa… Ne kadar uzakta olabilir bu gün? Bunun tam olarak ne zaman olduğunu saptamak için ‘Wait Calculation’ adı verilen bir yıldızlararası seyahate başlamamız gerekiyor.
Bir dakika, bu klipte kamera ne kadar hızlı ilerliyor? Böyle bilim kurgu sahnelerini görmeye alışkınız. Fakat bir Nebula, ışık yılları büyüklüğündedir. Bu demek oluyor ki; klipte ışık hızında hareket ediyoruz. Eğer daha da hızlı değilsek… Gerçekten de böyle mi görünür? Eğer ışık hızında yada ona yakın bir hızda hareket edersek, önümüzdeki evren normalde göründüğünden farklı görünür. Öncelikle görüş alanınız artar. Siz hızlanırken evren sizden uzaklaştırılmış gibi görünür. Aynı zamanda size ulaşan tüm ışıklar ‘maviye kayma‘ şeklinde görünür. Bu kozmik arkaplan radyasyonunun görünebilir aralığa kadar maviye kaymasıdır. MIT Oyun Lab’ı ücretsiz indirilebilir bir oyun sunuyor.
Bu oyunda ışık hızı tam olarak yürüyüş hızına indiriliyor. Işık hızındayken görsel efektleri burada deneyimleyebilirsiniz. Ama ışık hızındayken nasıl olduğunu görmek istiyorum. Bu sebeple dünyadan aya bir yolculuk yaptım.
Ay’a uzaklık 380,000 km olduğundan ışık hızında seyahatimiz yaklaşık olarak 1,3 saniye içinde gerçekleşecektir.
İnansanız da inanmasanız da tüm doğru faktörler bir gün bir araya gelecek ve insanlar yıldızlararası noktalara ulaşacaklar.
Bilim kurguda Işıktan Hızlı Seyahat Yöntemleri

