Ne diyorduk; ışık hızı olan saniyede yaklaşık 300 bin km’lik hız, “foton” gibi “kütlesiz” parçacıkların evrende ulaşabildiği en yüksek hareket hızıdır. Burada kilit nokta, ısrarla belirtmemizden anladığınız gibi; “kütle”dir. Yani, bir cisme ağırlığını veren ve kütleçekim alanı oluşturmasına, yahut kütleçekiminden etkilenmesine neden olan güçten söz ediyoruz. Işığı oluşturan fotonların bir kütlesi yoktur. Vardır da, biraz karışık, “durgun halde yoktur” diyelim, sonra anlatırız. Ha, bir de hareket etmek için neye ihtiyacımız vardır? Tabi ki “enerji”ye…

Yıllarca kütle ve enerjinin farklı şeyler olduğunu düşünüp gül gibi geçinirken ve bir gün ışıktan bile çok daha hızlı yol almanın yollarını bulacağız hayalleri kurarken, Albert Einstein denilen beyni aşırı gelişmiş bir “memur” bütün bu hayallerimizi, hatta tüm evren; madde ve enerji düşüncemizi yıktı. Eintein bize dedi ki; “dostlarım, madde ve enerji farklı değil, aynı şeyin lacivertidir ama şimdiye kadar anlayamamışız”

Daha hızlı ilerlemeye çalışmak, hızlanmak için daha fazla enerji kullanmak, daha güçlü itmek veya çekmek; ışık hızına ulaşmamızı sağlamaz. Eğer ışık hızını aşmayı (veya yetişmeyi) istiyorsak, “hareket etmekten” daha başka bir yönteme ihtiyacımız var.

Bunu demekle yetinmeyen Albert, ortaya bir de “ispat” koyarak arkasına yaslanıp olanları izlemeye başladı. İspatının özeti ise, herkesin bildiği ünlü E=mc2 denklemi. Bu çok basit görünümlü denklem bize diyor ki; Enerji (E), kütle (m) ile ışık hızının (c) karesinin çarpımına eşittir. Yani, kütle ile ışık hızı (evrendeki en yüksek hareket hızı) arasında sıkı bir bağıntı vardır. Aynı bağlantı enerji ile madde, enerji ile ışık hızı arasında da mevcuttur. Evrende tüm bunlar birbirini etkilerler.

Formüle göre, bir cisimden elde edebileceğimiz enerjiyi kültesini ışık hızının karesiyle çarparak öğrenebiliyoruz. Bunu denedik mi? Elbette denedik; atom bombası yaptık: “eğer şu kadar kilo uranyumu kafa kafaya tokuşturup şu kadar gramını enerjiye dönüştürmeyi başarırsak, Hiroşima’yı yerlebir edebiliriz” diye düşükdük, denedik ve haklı çıktık. Yani Einstein haklı çıktı, bize ne oluyorsa?

Aynı formülü kullandığımızda; enerjinin de kütleye dönüşebileceğini görüyoruz. Eğer öyle olmasaydı, kütlesi olmayan “foton”un hareket halindeyken ölçülebilir bir kütlesi olamazdı. Hani yukarıda “fotonun kütlesi yoktur, aslında vardır da yoktur, anlatırım sonra” demiştim ya, o işte. Fotonun kütlesi yoktur fakat, yüksek hızından kaynaklanan “kinetik enerjisi” ona kütle kazandırır. Böylelikle “kütlesi olmayan kütleli foton” yerçekiminden etkilenebilir. Yani ışık Güneş gibi büyük kütleli cisimlerin yanından geçerken “eğilir” veya karadeliğe düşer, kaçamaz. İşte bunlar hep E=mc2…


Işığı (elektromanyetik tayfı) oluşturan foton isimli parçacığın bir kütlesi yoktur. Dolayısıyla, kendisi için zamanın durduğu saniyede 300 bin km hıza zorlanmadan ulaşır.

Işık hızı da bu “denklik formülü”nün bir parçası olduğuna göre, “kütleli” bir cismin (yani senin, benim, ağaçların, kuşların, uçakların) ışık hızına ulaşabilmesi için her şeyin eşit olması gerekir. Yani cismin kendi kütlesine eş miktarda enerjiye ihtiyacı vardır. Bu enerji ihtiyacını kendisinden karşılamaya kalkarsa bizim “aracımız” olduğu gibi enerjiye dönüşmek durumunda kalacağından, böyle bir şey mümkün değil. Gerçi bunun bir de “ışık hızına yaklaştıkça gerçekleşen zaman genleşmesi” durumu var ki, ihtiyaç duyulan enerjiyi cismin kendi kütlesinden daha fazla bir noktaya çekiyor. Bunun da adı “özel görelilik”. Hani şu; “ışık hızına ulaşırsak zamanda atlarız, uçarız kaçarız” geyikleri vardır ya, işte o. Şimdi yeri ve zamanı değil, sonra anlatırız.

Bu arada enerji enerji diyoruz da, maddenin içinde barındırdığı enerji muazzam düzeydedir. Birkaç gram uranyumu enerjiye dönüştürerek Hiroşima’yı haritadan sildiğimizden bahsetmiş miydim az önce?

Peki enerjiyi araca bir şekilde dışarıdan versek? Sizce bu olabilir mi? Ya da soruyu “biraz” cevaplayarak sorayım; “neden olamaz?”


Zafer Emecan
 

Ek Bilgiler:

Işık Hızını Aşmak

21 Mayıs 2015 Perşembe

"Evrenimiz çok büyük. İçinde yaşadığımız galaksinin bile kısa mesafelerine ulaşabilmek için ışık hızını aşmaya ihtiyacımız var. En yakınımızdaki yavru vatan Kepler-186f gezegenine olan uzaklığımız 500 ışık yılı. İnsan yapımı bir uzay aracının şimdiye kadar ulaşabildiği en yüksek hız 252.792 km/s'dir. Eğer bu hızda gidebilen bir uzay aracı kullanarak kendine ait güneşi olan bu sisteme ulaşmak istesek bile bu binlerce yıl sürerdi."

 Işık hızı evrende herhangi bir maddenin ulaşabileceği en yüksek hızdır.

Işık Hızı Nedir?


Einstein'in görecelilik kavramına göre (c=299,792,458 m/s) "hiçbirşey ışık hızından daha hızlı hareket edemez". Ama bu teori tabii ki insanların denemesine engel değil. Her gün ışıktan daha hızlı madde aktarımı konusunda onlarca fikir üretiliyor. Bu fikirlerden en klasiği elinize çok güçlü bir lazer alıp dünyadan aya doğrulttuğunuzda ayın tam ortasından geçen bir doğrusal hareket yapsaydınız lazer ışığının ayın yüzeyinde ışık hızından daha hızlı hareket edeceğidir.

Ayın yüzeyinde olsaydınız, dünyadan gelen bu ışığın etkisini gördüğünüzü düşünün. Bu olayı görebilecek kadar etkin bir gözlem yaptığınızda ayın yüzeyinde kendi elinizdeki lazerden daha hızlı hareket eden bir ışığı görebileceğinizi düşünürsünüz. Bu nasıl mümkün olabilir? Aslında sadece bir illüzyondan ibaret. Gerçekte hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket etmiyor. Bu deneyi daha iyi anlamanız için çok basit bir örnek verelim. Bir itfaiye hortumunu lazer örneğindeki gibi aynı doğrusal yönde hareket ettirdiğiniz zaman hortumun ucundan çıkan suyun eğrilip sizin hareketinize göre doğrusal yerine eğimli ve yay şeklinde hareket ettiğini görürsünüz. Yani dünyadan tuttuğunuz elinizdeki lazerden çıkan fotonlar ayın yüzeyine hala ışık hızında ve gecikmeli olarak düşüyor.

Demek ki bu şekilde hiçbir bilgiyi ışık hızından daha hızlı bir şekilde iletemezsiniz. Işık fotonlardan oluşuyor yani fiziksel olarak varlığı bildiğimiz maddenin dışında.

Fotonlardan daha çok elle tutulabilir bir maddeyle bunu deneyelim. Başka bir kurama göre lazer yerine elimizde dünyadan aya kadar uzanan ince bir çubuk tuttuğumuzu düşünün. Bu çubuğa küçük bir güç uyguladığınızda ayın yüzeyine yakın olan ucu yine ışık hızından daha hızlı hareket edecektir.

Ama malesef bu da geçersiz bir kuram. Çünkü elinizdeki çubuğa uyguladığınız gücün diğer uca aktarımı da ışık hızından daha fazla olamaz (bunun sebebini yazının sonlarında anlayacaksınız). Biraz aklınız karışmış olabilir ama bu durumda dünyanın merkezinden 384.403 kilometre uzaklıktaki uydumuza bu hareketi iletebilmeniz bile şans eseri olurdu. Daha farklı bir yöntemle ışık hızını aşmayı deneyebiliriz. Uzaya bir cihaz gönderelim ve bu cihaz saniyede 10 bin devir ile kendi ekseninde dönsün. Bu cihazın iki farklı kutbunda 8 milimetre kalınlığında karbon nanotüplerden oluşan iki çubuk uzatalım. Bu iki uzantının boydan boya toplam uzunluğu 285km'ye ulaştığı zaman iki ucunun dairesel hareketi ışık hızına ulaşacaktır.


Ancak burada da merkezkaç gücü devreye giriyor yani elinize iple bağlı bir golf topunu hızlı bir şekilde çevirmeye çalışırsanız bu merkezkaç gücünü hissedebilirsiniz. Bu merkezkaç gücü elinizdeki objenin kütlesiyle doğru orantılı.


İpin ucuna sadece 1 gramlık bir madde bağlayıp bunu ışık hızında çevirmeye çalışsanız bile merkezkaç kuvvetinin size uygulayacağı güç 300 mega newton olurdu. Bu da yaklaşık 6,000 yetişmiş afrika filinin toplam ağırlığına denk geliyor.


Ama karbon nano tüplerin müthiş derecede güçlü olduğunu hepimiz biliyoruz. 8mm kalınlığında bir karbon nano tüpün bu güce dayanıklı olduğunu düşünürsek aynı zamanda bu karbon nano tüpün kütlesel ağırlığını da merkezkaç kuvvetine eklememiz lazım. Bu kütlesel ağırlığı desteklemek için karbon nano tüpümüzü piramit şeklinde güçlendirmek istesek bile toplamda ihtiyacımız olan tüpün sadece 30 metrelik uzunluğu için, merkezinde 10.000.000..m (10x27) çapında bir cihaza ihtiyacımız olur ki bu da gözlemlenebilir evrenimizin toplam çapına eşdeğer bir uzunluk birimi.

İşler burada biraz daha karmaşık bir hal alıyor. Elimizdeki bu motoru sıfırdan 10bin rpm hızına ulaştırmak için gereken akselerasyon gücü önceden hesapladığımız güçten 7 kat daha fazla güç gerektiriyor.

Çünkü fotonlar arası güç aktarımı ışık hızını aşamıyor. Bu merkezkaç gücünü ve santrifüj etkisini azaltmak için karbon nano tüpün kütlesel ağırlığını düşürmeye çalıştığımızda küçük bir paradoksa giriyoruz. Bu cihazı çalıştırmak için gereken güç sonsuzluğa kadar gidebilir. Tamam burada sonsuzluğu bir kenara bırakıp fizik şartlarını biraz daha zorlayalım.

Elimizde sonsuz bir güce sahip karbon nano tüplerden daha hafif ve dayanıklı bir makine yaratabildiğimizi düşünelim.

Bu makinenin ışık hızından daha hızlı hareket etmesi mümkün mü? İşte burada da aşılamaz bir problemle karşılaşıyoruz.

Çünkü maddeleri bir arada tutan güç elektromanyetik interaksiyondur. Maddenin en küçük yapıtaşlarını bir arada tutan ve birbiriyle bağlı kalmasını sağlayan elektromanyetik interaksiyon da fotonlardan oluşur ve bu kuramdaki asıl sorun da fotonların kendi halinde ışık hızında hareket etmeleridir.

Yani bu inanılmaz güçte ve yeteri kadar sağlam maddelerden oluşan bir cihaz üretip sonsuz bir güçle ekseninde döndürebilsek bile ışık hızını geçemeyiz. Çünkü bu partikülleri bir arada tutan gücün kendisi ışık hızında hareket ederek maddenin bütünlüğünü sağlıyor.

 Işık hızı gerçekten evrendeki nihai hız limitidir ve hiçbirşey bu hızı aşamaz. Ama siz yine de hayal gücünüzü zorlayıp farklı fikirler üretmekten çekinmeyin.

--------------------------------------------------------------------

Işık Hızı Neden Geçilemez?


Tarih: 10 Şubat 2016 | Yazar: İsmail Yamanol


Bir cisme verilen enerji, onu çeşitli yollardan etkileyebilir. Havada asılı duran bir çiviye vurulursa çivi hareket enerjisi kazanarak fırlayıp gidecektir. Ama çiviyi, içine işleyemeyeceği kadar sert bir zemine çakmaya kalkışırsak durum değişir. Çivi hareket edemez ama yine de enerji kazanır. Kazandığı enerji bu kez ısı halindedir. Einstein, görecelik kuramında kütlenin bir enerji biçimi olarak görülebileceğini göstermiştir. Atom bombasının icat edilmesi, Einstein’ın yanılmadığını kanıtlamıştır.

Bu nedenle bir cisme verilen enerji, öteki biçimlerde olduğu kadar, kütle biçiminde de görülebilir. Normal şartlar altında, kütle biçimindeki enerji kazanımı akla gelmeyecek kadar ufak olduğu için, kimse bu konuda ölçüm yapmaya girişmezdi. Atom-altı parçacıkların saniyede on binlerce kilometre hızla hareket ettiklerinin gözlendiği 20. Yüzyıl’da bu tür ölçmelere gidilmiştir. Aynı şekilde, saptanabilecek kadar büyük kütle artış örneklerinin bulunduğu da yine 20. Yüzyıl’da anlaşılmıştır. Yapılan ölçümler sonucunda, bize göre saniyede 275.000 kilometre hızla giden bir cismin, hareketsiz olma durumundan iki kata kadar bir kütleye sahip olduğu anlaşılmıştır.


Serbestçe hareket eden herhangi bir cisme enerji verilirse, bu enerji cisme şu iki yoldan biri aracılığıyla girer:

1- Hız olarak: Bu durumda cismin hareket hızı artar.
2- Kütle olarak: Bu durumda cisim daha da ağırlaşır.

Bizim tarafımızdan ölçülen enerji kazanımının bu iki biçimi arasındaki fark, cismin yine bizim tarafımızdan ölçülen başlangıç hızına bağımlıdır. Cisim olağan hızlarda gidiyorsa, verilen enerjinin tümü cisme doğrudan doğruya hız olarak girer. Bu takdirde cisim, kütlesindeki belli belirsiz değişikliklerle hızlanır. Cisme sürekli olarak ek enerji pompalandığını varsayarsak, hız olarak enerji girişi azalmaya başlar. Buna karşılık, kütle olarak giriş çoğalır. Yani cisim hala hızlanarak hareketini sürdürüyor olmasına rağmen, hız kazanma oranı giderek düşer. Ama büyüyen oranda da kütle kazanır.

Cismin hızı daha fazla arttıkça ya da ışığın boşluktaki hızı olan saniyede 299.792.458 kilometrelik hıza yaklaştıkça, ek enerjinin hemen hemen tamamı kütle olarak girer. Kısaca, cismin hareket hızı artık yavaş artar. Ama şimdi baş döndürücü bir hızla artan kütledir. Işık hızına ulaşıldığı zamansa, tüm ek enerji ek kütle olarak ortaya çıkar.


Cisimler ışık hızından hızlı gidemez. Çünkü bunu sağlamak için cisme daha fazla ek enerji verilmesi gerekir. Ancak ışık hızında bu ek enerjinin tümü (ne kadar fazla olursa olsun) sadece ek kütleye dönüşeceğinden, cismin hızında bir milim bile artış söz konusu olamaz. Ama durun, hemen panik yapmayın. Evet, normal şartlar altında ışık hızını aşmak mümkün değil; ancak bilimkurgu bizlere Warp Hızı gibi yöntemlerle bu sorunun da aşılabileceğini söylüyor. Sadece bu teknolojilere henüz sahip değiliz, hepsi bu…

------------------------------------------------------------------------


Işığa Dair En Temel Bilgiler: Işık Hızını Neden Geçemeyiz?


Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Einstein ışık hızı için "Evren'in hız limiti" demişti. İddiasına göre ışıktan hızlı gitmek nedensellik prensibini ihlal etmek demekti. Bu konularla ilgili derin bilgisi olmayan okurlarımız için, "nedensellik" ilkesi basitçe bir neden ile sonucu arasında ilişki olması demektir. "Neden-sonuç ilişkisi" olarak da bilinir. Nedensellik ilişkisinin bozulması ise mantık hatalarına neden olur. Buna bir örnek olarak, henüz tetiği çekmemişken, silahınızdan çıkacak merminin hedefi vurması örneğini verebiliriz. Işık hızını aşmak, bazı temel enerji yasalarını ihlal etmek anlamına gelir. Ancak bu yapılabilecek olursa, zamanda yolculuk bile mümkün olacaktır.

Peki neden hiçbir şey ışıktan hızlı gidemez? Buna dalmadan önce, ışık hızının ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Böylece "evrensel hız sınırı" ile ilgili bazı yanlış anlaşılmaları düzeltebiliriz. Işık hızı, ya da daha doğru ifadesiyle foton hızı, neredeyse kusursuz bir vakum içerisinde saniyede 299.792.458 metreye eşittir. Yani saniyede yaklaşık 299.792 kilometreye. Arabaların hızlarıyla kıyaslamak isteyenler için bu hız, kabaca saatte 1.079.250.000 kilometreye eşittir. Yani saatte 300 kilometre hız yapabildiğiniz bir arabayla çıkabileceğiniz maksimum hızın 3.597.500 katına... Fotonları bu hızda gidiyor gibi görüyoruz, çünkü fotonların kütlesi yoktur. Buna rağmen kinetik enerjileri vardır; ancak buna az sonra geleceğiz.

Fotonlar da dahil olmak üzere evrenimizdeki her parçacık, "Higgs alanı" dediğimiz bir alan içersinde hareket ederler. Bunu su içerisinde yüzmeye benzetebilirsiniz; ya da sert rüzgarlı bir havada, rüzgara karşı yürümeye. Nasıl ki su içerisinde veya rüzgara karşı ilerlemek zorsa, parçacıklar da Higgs alanından geçerken zorlanırlar ve bu onlara kütle kazandırır. Farklı parçacıklar Higgs alanıyla farklı şiddetlerde etkileşime geçerler. İşte bu sebeple bazı cisimler daha ağırdır, bazı diğerleri daha hafiftir. Fotonlar da Higgs alanından geçerler; ancak onunla hiç etkileşmezler, olduğu gibi içinden geçer giderler.

Bu ne anlama gelir? Fotonlar bu alanla etkileşmedikleri için, onların hızını kesecek hiçbir unsur yoktur. Bir diğer deyişle, serbest bir şekilde, hiçbir engele takılmaksızın uzayda hareket ederler. Dolayısıyla tek sınırları, halihazırda var olan sabit hızları gibi gözükmektedir. Bu hız fotonun, dolayısıyla herhangi bir diğer parçacığın da çıkabileceği en yüksek hızdır. Çünkü kütlesiz olup, hiçbir kütle kazandırıcı alanla etkileşmeden gidip de, daha yüksek bir hıza çıkmanız bu evren şartlarında mümkün değildir; mümkün olsaydı, fotonlar o hıza çıkabilirlerdi. Çünkü kütlesizden daha kütlesiz bir yapı var olamaz; dolayısıyla fotondan daha "hafif" olup da, daha hızlı gitmesini hayal edebileceğimiz bir parçacık var olamaz. Evren'imiz bu hızla sınırlanmıştır. Peki bu hız neden bu şekildedir ve saniyede 300.000 kilometre civarındadır? Bu, evrenimizin dokusuyla ilgili bir şey. Belirttiğimiz gibi, "evren bu şekilde olduğu için" böyle. Bir başka evrende, bu sınır tamamen başka bir sayı olabilirdi. Ancak şu anda var olduğumuz evrenden söz ediyorsak, sınırımız budur. Bu tür evrenimize has sabitlere "evrensel sabit" adı verilir.



Evrensel Hız Sabiti

Bunu anlamanın bir diğer yolu şudur: ışığın neden bir başka hızda hareket etmediğini sormak, yerçekiminin neden gökyüzüne doğru değil de yere doğru olduğunu sormak gibidir. Veya neden 2 ya da 4 konumsal boyutlu bir evrende değil de, 3 konumsal boyutlu (en-boy-derinlik) bir evrende yaşadığımızı sormak gibidir. Eğer o evrende yaşıyor olsaydık, "başka bir evrende" yaşıyor olurduk. Tüm bu sayılar, Büyük Patlama anında sabitlenmiş olan sayılardır. Başka şekillerde de sabitlenebilirlerdi ve bu durumda başka bir evrende yaşıyor (veya yaşamıyor) olurduk.

Parçacıklar hızlanabilmek için kütleye ihtiyaç duyarlar. Kütle yoksa, ivme de yok demektir. Bunu Newton meşhur "F = ma" formülüyle ifade etmiştir. "F" cisme etkiyen kuvvetlerin toplamıdır, "m" kütledir, "a" ise ivmedir, yani zaman içerisinde hızın değişimi. Kütle olmazsa, kuvvet ve ivme de yok demektir. Bir parçacık ışık hızına yaklaştıkça, hızlanmak için daha da fazla enerjiye ihtiyaç duyar. Bunun sebebi, parçacıklar hızlandıkça toplam enerjilerinin de katlanarak artmasıdır. Bu durum, ışık hızının civarlarına ulaştığınızda giderek sonsuza yakınsar.

İşte tam olarak bu sebeple eğer ki ışık hızında giden bir elektronu ışık hızından bir gıdım öteye geçirmek isteseydiniz, sonsuz kuvvete (veya sonsuz enerjiye) ihtiyacınız olurdu. Ancak evrende sonsuz enerji yoktur. Dolayısıyla ne yaparsanız yapın, ışık hızına ulaştığınız andan sonra uygulayacağınız enerji hızı arttırmaya yetmez. Bu sebeple ışık hızı, evrenimizin hız sınırıdır.


Fotonun Gözlerinden...

Einstein, Özel Görelilik Teorisi'ni formüle etmek için ilginç bir yöntem kullandı: evreni, bir fotonun gözlerinden görmeye çalıştı. Fark etti ki, işler bir fotonun gözünden çok çok farklıydı. Örneğin eğer ki bir fotonsanız, zamanın sizin için hiçbir anlamı yoktur. Var olan her şey, bir anda var oluyormuş gibi gelir.

Diyelim ki 4 milyar ışık yılı ötede bulunan bir yıldızda üretilen mutlu, küçük bir fotonsunuz. Biz de Evrim Ağacı ekibi olarak Dünya'da bulunan kişiler olalım. Bize göre sizin gözümüze ulaşmanız tam 4 milyar yıl sürmüştür. Çünkü o yıldızdan çıkıp bizim gözümüzün retinasına düşmeniz için 4 milyar yıl boyunca yol almanız gerekir, aradaki mesafeyi kat etmek zorundasınız. Öte yandan bir foton olarak sizin gözünüzde işler başkadır: siz, bir anlığına yıldızda var oldunuz ve aynı an içerisinde bizim gözlerimizin içine ulaştınız. Hiçbir zaman geçmedi. Doğumunuz ve ölümünüz aynı anda oldu.


Bu nasıl olabilir? Bunun sebebi, ışık hızına yaklaştıkça zamanın yavaşlaması ve nihayetinde, tam ışık hızına ulaşıldığında durmasıdır. Tabii ki dikkat edilmesi gereken, gözlemcinin gözlerinden böyle olmasıdır. Yani bir foton için zamanın var olmaması, bizim için zamanın var olmadığı anlamına gelmez. Zaman vardır, çünkü biz kütleli cisimleriz ve ışık hızında hareket etmiyoruz. Bunları yapabilecek olsaydık, o zaman siz veya biz olmaz, "foton" olurduk. Fotonların devasa yapıda olmamasının, devasa cisimlerinse foton gibi hareket edememesinin nedenlerinden biri de budur. İşte gözlemcilere göre her şeyin değişiyor olmasından ötürü Einstein'ın o meşhur teorisi "görelilik" adını almıştır. Her şey birbirine görelidir.

Işık hızına yaklaşınca zamanın yavaşlaması ve nihayetinde durması, hiçbir şeyin ışık hızını aşamıyor oluşunun bir diğer nedenidir. Çünkü ışık hızına ulaştıktan sonra daha fazla hızlanmaya çalışmak, en başta belirttiğimiz gibi mantık hatalarını doğurmaya başlatır. Zaman durduktan sonra daha fazla yavaşlayamaz; ancak eğer ki daha da hızlanacaksanız, zamanın daha da yavaşlaması gerekir. Bu mümkün değildir. Bu durum, bir arabayı yavaşlatıp tamamen durdurduktan sonra daha da yavaşlatmaya çalışmaya benzer. Frene ne kadar basarsanız basın, durduktan sonra "daha da" yavaşlamanız mümkün değildir.

Tüm bunları algılamak için ışığı "sonsuz hızda gidiyor" gibi düşünebilirsiniz. Çünkü aksi takdirde insan ister istemez ışık hızını "herhangi bir diğer sınırlı hız" gibi düşünmektedir; bu tamamen yanlıştır. Işığın hızı, yalnızca ona dışarıdan bakan bir gözlemci için sınırlıdır. Siz, o "dışarıdan bakan gözlemci" olduğunuz için ışığın sınırlı bir hızı olduğunu görürsünüz. Ancak evrende her şey görelidir. Fotonun gözlerinden bakacak olursanız, kendisi sonsuz bir hızda ilerlemektedir. Bu durum, bize ilginç bir gerçeği verir: eğer ki fotonlar gibi sonsuz hızda ilerleyebilirseniz, evren içerisindeki herhangi bir noktadan, herhangi bir diğerine, tam olarak 0 (sıfır) saniyede ulaşabilirsiniz.



Işığı Yavaşlatabilir Miyiz?

Günümüzde ışıktan hızlı (süperlüminal) hareket edebilmenin bilinen tek bir örneği vardır. Bunu mümkün kılmak için hile yapmamız gerekir: madem biz ışık hızına çıkamıyoruz, ışığı yavaşlatabiliriz. Bu durum, ışık su içerisinden geçerken olur.

Unutmayın: evren içerisinde hiçbir şey saniyede 300.000 kilometreden hızlı gidemez. Ancak bu hızda giden fotonlar, önlerindeki engeller arttırılarak yavaşlatılabilirler. Bunun en tipik örneğini su içerisinde görürüz: suyun içerisinde ışık, tüm hızının 3/4'üne kadar yavaşlar. Yani %25 hız kaybeder.

Bu konudaki bir diğer hile, aslında fotonların hızlarının yavaşlamıyor oluşudur. Unutmayın, fotonlar kütlesizdirler ve evrenimiz içerisindeki en yüksek hızda hareket ederler. Ancak bu, tek bir fotonla ilgili bir durumdur. Burada bilmemiz gereken bir diğer önemli gerçek, ışığın hem parçacık, hem de dalga olarak davranıyor oluşudur. Bu ikilik henüz tam olarak anlaşılamamıştır; ancak ışık duruma göre sanki birbirini takip eden bilyeler gibi parçacıklar halinde hareket eder; kimi zamansa tıpkı su yüzeyindeki çalkalanma sonucu oluşan dalgalara benzer bir harekette bulunur. İşte ışığı yeni bir ortamda yavaşlatan, bu dalgasal özelliğidir.

Işığın 2 tip hızı bulunmaktadır: faz hızı ve grup hızı. Çok detay olacağı için bu terimlerin anlamlarına girmeyeceğiz; ancak dalga halinde yayılan ışık, su veya katı gibi vakuma göre aşırı yoğun bir ortama girdiğinde, grup hızı yavaşlar; faz hızı ise değişmez. Grup hızını dalganın genel hızı olarak düşünebilirsiniz; faz hızı ise tekil bir ışık dalgasının (fazının) genel dalga içerisindeki hızıdır. Bir ışık huzmesi içerisinde birbirinden farklı dalgaboyları ve frekanslarda, farklı ışık dalgaları bulunabilir. Bunların toplam yayılım hızını "grup hızı", tekil hızlarını ise "faz hızı" olarak düşünebilirsiniz. Bu noktayı kavraması birazcık güç olabilir; ancak burada işin kuantumuna girmekten ziyade, temel bilgileri alabilmenizi hedefliyoruz; bir başka yazımızda bunun detaylarını açabiliriz.

Suyun içersinde ışık...

Işığın yavaşlamasını anlamak için, belirttiğimiz gibi dalga özelliğini anlaşılması gerekmektedir. Ayrıca ışık hızının vakumlu ortamda, yani etkileşecek neredeyse hiçbir şeyin var olmadığı bir ortam için tanımlandığını hatırlayınız. Şimdi bu bilgileri kullanarak, ışığın neden yavaşladığını algılayabiliriz: ışık, yoğun bir ortama girdiğinde, o ortamın atomlarıyla etkileşmeye başlar. Her cismin atomik yapısı birbirinden farklıdır, dolayısıyla ışıkla olan etkileşimi de farklı farklı olacaktır. Örneğin "opak" olarak bildiğimiz cisimler, ışığı tamamen soğururlar ve neredeyse hiç geçirmezler. "Transparan" cisimlerse ışıkla çok az etkileşirler, onu çok az soğururlar ve ışığın içlerinden geçmesini mümkün kılarlar. Bu opaklık seviyesi, bir dizi atomun sıralanmasıyla oluşan cisimlerin fiziksel bir özelliğidir. Farklı sıcaklıklarda bu opaklık değişecektir, çünkü atomların cisim içerisindeki titreşme frekansı değişir ve bunun, ışığın dalga boyuyla etkileşimi değişir. Tıpkı birbiriyle çakıştığı zaman birbirini güçlendiren ya da sıfırlayan dalgalar gibi düşünebilirsiniz bunu. Cisimlerin atomik yapısının titreşme frekansına fonon adı verilir.

Eğer ki ışığın geçmeye çalıştığı cismin fonon yapısı ışığın kendi fiziksel özellikleriyle uyumlu değilse, onu emmeye çalışır; ancak ememeyerek hemen geri bırakır. Fakat bu kısa etkileşim, ışığın grup hızında düşmeye neden olur. Tam olarak bu sebeple ışık yoğun ortamdan geçerken yavaşlar. Yani aslında faz hızı değişmemektedir; ancak ışık dalgası grubunun ortamla etkileşimi ona ufak bir gecikme katmaktadır. Ortam yoğunlaştıkça, bu etkileşimin yoğunluğu da artar ve ışığın hızı daha da düşer. Bu noktada sizi daha da şaşırtmak adına, 15 Temmuz 2013'te Harvard Üniversitesi'nden Lene Vestergaard Hau'nun ışığı geçici olarak tamamen durdurup, sonra hareketine normal şekilde devam etmesini sağlamayı başardığını söyleyebiliriz. Tabii ki buna burada girmeyeceğiz, meraklılar kaynaklarımıza giderek söz konusu makaleyi okuyabilirler. Durmuş bir ışık!

İşte nükleer reaktörlerde radyoaktif çubuklardan saçılan yüklü parçacıklar, su içerisinde bu şekilde yavaşlatılan ışığın hızını aşabilirler. Fotonların aksine radyoaktif parçacıklar yüklü cisimler oldukları için, ışığın hızından daha hızlı hareket ettikleri sırada Cherenkov Işıması denen elektromanyetik bir ışıma yaparlar. Bunun basit anlamı şudur: çarptıkları her cismi radyoaktif hale getirirler. İşte bu yüzden nükleer reaktörlerin içerisindeki sular ürpertirici bir şekilde mavi bir renge sahiptir. Işığın hızından hileli bir ortamda da olsa daha hızlı giden bu parçacıkların ışıması sayesinde nükleer reaktörlerde yüksek enerjili yüklü parçacıkların özellikleri test edilebilir. Böylece harcanan yakıt çubuklarının ömürleri hesaplanabilir. Yani mühendisler ve bilim insanları, ışığın bu özelliğinden faydalanarak reaktörlerde tespitlerde bulunabilirler.



Peki Ya Kütleçekim Hızı?

Işığın hızını ve sınırını anladık, sıkıntı yok. Peki ya kütleçekimin bir hızı var mı? İki cismi yan yana koyduğumuzda, birbirlerine aynı anda mı etki ederler, yoksa tıpkı ışıkta olduğu gibi, aşırı küçük de olsa, dış gözlemci tarafından fark edilebilen bir zaman farkıyla mı etki ederler?

Yanıt evet, kütleçekimin de bir hızı vardır. Teknik olarak bu hız, ışık hızıyla birebir aynıdır. Çünkü nedenleri aynıdır: kütleçekimine neden olduğu düşünülen parçacıklar da fotonlar gibi kütlesizdir ve Higgs alanından etkilenmezler. Bu yüzden ışık hızına kadar hızlanabilirler; aynı sebeplerden ötürü bunu geçemezler. Bu durum da uzay-zamanın ana özelliklerinden birisidir.



Birbiri etafında dönen iki karadelikten etrafa yayılan kütleçekim dalgaları...

Güneş'in ışığı Dünya'ya 8 dakika 20 saniyede ulaşır. Çünkü ışık, dışarıdan bakan gözlemciye göre saniyede 300.000 kilometre hızla ilerler (tabii kendisi için hız sonsuz, süre sıfırdır). Kütleçekim de birebir aynı hızla ilerler. Bu durumda çok ilginç bir gerçekle karşılaşırız: ola ki Güneş bir anda yok olacak olsa, Dünya tam 8 dakika 20 saniye boyunca bunun farkına varmadan yörüngesinde dönmeye devam eder. Çünkü 8 dakika önce Güneş'ten çıkan kütleçekim alanı, halen Dünya'yı aynı yörüngede tutmaktadır. Güneş'in kaybolmasıyla birlikte birden dalgalanan uzay-zamanın Dünya'ya kadar ulaşması 8 dakika 20 saniye sürer. Bu noktadan sonra Dünya'nın yörüngesine etki eden kütleçekim kuvveti ortadan kaybolur ve Dünya savrulmaya başlar.


Sonuç

Bu yazımızda ışığa dair çok ilginç bazı özellikleri olabildiğince yalın bir şekilde anlatmaya çalıştık. Ne yazık ki teorik olarak ışık hızını aşmamız imkansızdır; çünkü bu evren ona izin vermemektedir. Belki öncelikle bir başka evrene geçer, ondan sonra ışık hızını aşabiliriz; ancak muhtemelen o evrenin de kendi sınırları olacaktır. Bunlar, doğanın "dokusundan" kaynaklanan durumlardır.

Cisimlerin kütlesi arttıkça, onları hızlandırmak da zorlaşır. Zaten bu sebeple CERN gibi araştırma kurumları çarpıştırma deneylerinde ufacık protonları kullanırlar. Aynı şeyi bir demir bilye ile yapmaya çalışacak olsanız, binlerce kat güçlü mıknatıslara ihtiyaç duyarsınız, muhtemelen ışık hızına yaklaşmak mümkün olmaz, çünkü bir bilyenin kütlesini o hıza çıkarmak aşırı zordur. Protonları bile %100 ışık hızına çıkarmamız mümkün değildir; ancak ona çok yakın bir hıza eriştirebiliriz. İşte zaten o sebeple ışık hızı aşılamaz. Bilyeyi bile o hıza çıkaramazken, ışık hızına yaklaşan cisimlerin kütlesinin sonsuza yaklaşıyor olması, o "bir gıdımlık daha" hızlanmayı imkansız kılmaktadır.

Umarız faydalı olmuştur.

Işık Hızına Ulaştık Diyelim...

Işık hızı, evrende bilinen en hızlı ulaşım biçimi olmasına rağmen, malesef evrensel mesafeler söz konusu olduğunda bir “kağnı” ile yolculuk yapmaya eşdeğer hale geliyor… Birkaç denemeden sonra, ışık hızına ulaşabilen bir gemiyle yapabileceğiniz en akıllıca işin, Güneş Sistemini keşfetmeye çalışmak olduğunu zaten göreceksiniz. Fakat ısrarla, yıldızlara yolculuk yapacağım diyorsanız, en yakın yıldıza gidiş dönüş için kendinize bir 10 yıllık zaman ayırmanız lazım.

Evren yahut Samanyolu gökadası, çok büyüktür ve yıldızlar arasındaki mesafeler çok fazladır. Öyle ki, ışık hızı ile Güneş’in yakın çevresindeki birkaç yıldıza yapacağınız yolculuk için ömrünüz yeterli gelmeyecektir. Gökyüzünde gördüğünüz parlak yıldızların çoğu bizden yüzlerce, binlerce ışık yılı uzaklıktadır. En yakın galaksi ise 200 bin ışık yılı uzakta yer alır.


Yani ışık hızı, evrende insanlı / insansız keşif yolculukları için çok yavaş kalıyor. Ancak, kendi güneş sisteminizde zaman kaybetmeden yolculuk yapabilmeniz için ideal. Mars’a, Jüpiter’e, Neptün’e kolayca gider gelirsiniz, hepsi bu.

Yine de, ışık hızına ulaşmak ve aşmak için ışıktan hızlı yol almak gerekliliği, en azından teorik olarak zorunlu değil. Bu sorun için birkaç çözüm var ve sadece yeterli bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi bekliyor çözümler. Ama o kadar çabuk değil, pek umutlanmayın…

Bir de işin “görelilik” yönü var, hatta "özel görelilik"...


Işık hızı ve ona yakın rölativistik hızlarda yolculuk yaptığınızda zaman sizin için yavaşlayacağı için, dünyada sabit duran birine nazaran zaman sizin için çok ağır geçer. Siz hissetmezsiniz bunu ama, yine de zaman yavaşlamıştır. Örneğin, ışık hızına çok yakın bir hızda yakınımızdaki Alpha Centauri yıldızına doğru yola çıkıp oraya vardığınızda, dünyadaki biri için 4 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen sizin için sadece birkaç hafta geçmiş olur. Yine, “sizin için” zaman yavaşlaması nedeniyle kısa sürecek olan 50 ışık yıllık bir mesafeye gidip döndüğünüzde dünyada 100 yıl geçmiş olduğunu, tüm sevdiklerinizin ve tanıdıklarınızın ölüp gittiğini görürsünüz.


Tabi, tüm bu dediklerim ışık hızını “konvansiyonel” yöntemlerle aşmaya çalıştığınızda gerçekleşir. Yalnız, bu şekilde ışık hızına ulaşmak veya aşmak mümkün değil.

Işık hızına ulaşmak mümkün olmasa da, çok yakın, yani %97-98′si kadar bir hıza ulaşabilirseniz (ki pratikte gayet mümkündür) yukarıda yazdıklarıma çok benzer “göreli” durumlar yaşarsınız. Yine dünyada Alpha Centauri’ye birkaç ayda gidersiniz ama, dünyada 5 yıl geçmiş olur. Bu hızla (%97-98) binlerce ışık yılı uzağa kendi ömür sürenizin kısa bir diliminde gidip dönebilirsiniz. Ama unutmayın, siz bu yolculuğu güle oynaya yaparken, dünyada binlerce yıl geçmiş olacağını göz önünde bulundurmak durumundasınız.

Özetle, ışık hızına yakın hızlarda yıldızlar arası yolculuk yapacaksanız, tüm aileniz ve sevdiklerinizle vedalaşmayı unutmayın. Yüksek ihtimalle döndüğünüzde kimseyi bulamayacaksınız…



Işık hızını aşmak mümkün mü?

Işık hızına merakım gün geçtikçe artıyor.İnsanlığın birgün ışık hızını yakalayacağını hatta geçeceğine inanlardanım.Uzayın sonsuz oluşu ve milyarlarca ışık yılı ötedeki gezegenlerin,yıldızların varlığı benim bu inancımı artırıyor.Kaldı ki bundan 100 yıl önce insanlığın günün birinde ses hızını aşacağını söyleseler kimse inanmazdı bugün ses hızını aşan yani saatte 1235.5 km hızla ilerleyen F18 savaş uçakları hali hazırda kullanımda.O yüzden bundan 100 yıl sonra teknolojinin hangi boyutlara ulaşacağını hayal etmek dahi mümkün değil zira gelecekte teknolojinin ne boyutlara ulaşacağını ne kadar hayal edersek edelim ondan çok daha farklı bir seviyeye geleceğimiz aşikardır.


Işık Hızı Geçilebilir Mi?

Kainatta en hızlı şey ışık hızıdır.Işık hızı saniyede yaklaşık 300 bin kilometredir.Yani şöyle düşünecek olursak 150 milyon kilometre ötedeki güneşe ışık hızıyla gidilebilse yolculuğumuz 8 dakika 33 saniye sürerdi.Başka bir bakış açısıyla güneşın ışığı dünyamıza ancak 8 dakika 33 saniyede gelebiliyor.Örneğin bir öğlen vakti evrende büyük bir felaket olsa da günüş bir anda yok olsa bizim güneşin yok olduğunu anlamamız dünyanın zifiri karanlığa gömülmesi güneşin yok oluşundan 8 dakika 33 saniye sonra olurdu. Işık hızına ulaşırsak zamanlar arası geçiş mümkün olacak mı sorusu eminim sizinde aklınıza geliyordur.Evrende hiçbir şey ışık hızından daha hızlı olamaz.Işık hızı sabittir ve ondan daha hızlı hiçbirşey yoktur.Bugünki bilim ışık hızını aşmanın mümkün olmadığını söylemekte ancak ileride bunun değişmeyeceğini bilemiyoruz.

Geçmişte bilim atomun parçalanamayacağını da söylüyordu ancak günümüzde atom parçalanabilmektedir.Kaldı ki ışık hızında zamanı yavaşlatmak zamanlar arası geçişin mümkün olabileceği bilim adamlar tarafından söyleniyor.(Bu konuda History'nin yaptığı ışık hızı formülü belgeselini youtube'den izlemenizi tavsiye ediyorum.)

Şimdi uzayda bir galaksi düşünün dünyamıza mesafesi 1 milyon ışık yılı olsun yani bu galaksiye ışık hızıyla gidilse 1 milyon yıl alıyor.Bir başka ifadeyle aslında görünen şey galaksinin 1 milyon yıl önceki hali ışığı bize yeni ulaştığı için biz onu öyle görüyoruz belkide orada şuanda öyle bir galaksi yok.Uzay öyle büyük ki ışık hızı bile yetersiz ve çok küçük bir hız kalıyor. 1 milyon yada 1 milyar ışık yılı ötedeki bir galaksiye, yıldıza ulaşabilmek için ışık hızını binlerce kat aşacak bir hıza ulaşmamız lazım.İşte o zaman zamanlar arası geçiş mümkün olabilecek.Bilimin çok ilerlediğini düşünebilirsiniz ben hız anlamında insanlığın henüz taş devrini yaşadığını düşünoyurum.Şu an ulaştığımız nokta evrende o kadar küçük bir mesafe ki dikkate bile alınmaz. Belkide 1000 yıl sonra şu an yaşadığımız bu dönem antik çağ olarak anlatılacak.



IŞIKTAN HIZLI SEYAHAT

Yayın Tarihi: 4 Eyl 2012 |



Bilimkurgunun en sevilen öğelerinden biridir ışık hızıyla seyahat. Yıldız Savaşları’nda sadece ışık hızıyla bir anda galaksinin öbür ucuna gidilebilmektedir. Bu sayede Galaktik Cumhuriyet kurulmuştur. Uzay Yolu’nda ışıktan hızlı seyahat eden Atılgan, yeni uygarlıklar keşfetme amacındadır. Ve bir uygarlığın Galaktik Federasyon’a kabul edilme koşulu, ışık hızını aşabilmesidir. Savaş Yıldızı Galactica’da FTL ya da Türkçe kısaltmasıyla IDH (Işıktan Daha Hızlı) motoru sayesinde, insan türünden geriye kalan az sayıda insan, Cylon adlı robot ırkından kaçmakta ve dünyayı aramaktadır. Bu dizide ise uzay gemileri sıçrama yapmaktadır.

Şüphesiz ışık hızından daha hızlı seyahat edebilmek ve evreni keşfetmek, kolonileştirmek çok güzel bir rüya. Gerçek olmasını kim istemez ki? Belki de bu nedenle bilimkurguda bu kadar önemli bir yere sahip. Öte yandan yukarıda adı geçen yapımların bel kemiğini oluşturan bu fikrin ne yazık ki bilimsel geçerliliği yok.

Ufocular geçmişte ve günümüzde pek çok dünya dışı uygarlığın Dünyamızı ziyaret ettiğini ve etmekte olduğunu söylüyorlar. Eğer Dünyamıza çok yakın bir yerlerdeki bir gezegenden bahsetmiyorsak bu o kadar kolay değil. Çünkü ışıktan hızlı seyahat olanaksız ve ışık hızıyla gitseniz bile binlerce yılda Dünya’ya ancak ulaşacaksınız. Dolayısıyla eğer bizim Güneş Sistemimizde veya ona yakın bir yerde değillerse bu yabancı uygarlıkların buraya gelmesi, uzaklıklarına göre yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca yıl sürecektir. Her gün yeni bir UFO vakası yaratacak kadar çok ziyaretçi göndermeleri de daha da zor bu durumda! Ufoculara bunu hatırlattığımızda “bilim bir yolunu bulur” cevabını alıyoruz. Bilime duyulan bir inançmış gibi görünüyor bu. Fakat sadece gerçekliği çarpıtmaktan ibaret. Çünkü bilim (en azından günümüz bilimi) ışıktan hızlı seyahati hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir rüya olarak görüyor.


Özel Görelilik

Einstein’ın, zamanın, kütlenin, hareketin göreli olduğunu ileri sürmesinin üzerinden bir yüzyıl geçti. O, bir dizi yeni fikirle fizikte bir devrim yaptı. Başta özel görelilik ve genel görelilik olmak üzere ortaya attığı teoriler yepyeni fikirlerle doluydu.

Einstein’dan önce fiziğe Newton fiziği hakimdi. Elbette Newton fiziği pek çok konuda yeterli açıklamalarda bulunsa da her yeni keşifle birlikte doğayı açıklamakta biraz daha yetersiz kalıyordu. Einstein’ın görüşleriyse yepyeni bir soluk getirecekti.

Eskiden ışığın küçük madde zerreciklerinden oluştuğu sanılıyordu. 1678’de Christian Huygens, ışığın dalgalardan oluştuğunu ileri sürdü fakat dalgaların yayılmak için maddeye ihtiyaç duyduğunu düşünerek evreni dolduran görünmez bir maddenin olduğunu varsaydı. Buna “esir” adını verdi.

Newton ise 1704’te yayınladığı eseri Opticks’de ışığın parçacıklardan oluştuğunu ama dalgalardan da etkilendiğini sürdü. Fakat çelişik görünen bu öğeleri harmanlayan bu duruma yeterli bir açıklama getiremedi.

Işığın dalga kuramı James Clerk Maxwell ile atılım yaptı. Maxwell 1860’larda elektrik ve manyetik kuvvetlerin ışık hızıyla yayılacağını hesapladı. Fakat teorisinde esire ihtiyaç duymaya devam etti. 1887’de yapılan deneylerde ise esirin ışıkla bağlantısı bulunamadı.

1900’de Max Planck, ışığın hem dalgalardan hem de parçacıklardan oluştuğunu öngördü. Işık kendisiyle çelişiyor görünüyordu. Planck’ın kendisi bile vardığı bu sonuca bir anlam veremedi.

Einstein ise klasik fiziğin sonunu getirecekti. Önce fotoelektrik olayı açıklayarak esir adlı hayali maddeye ihtiyacı ortadan kaldırdı. O ışığın çelişik durumunu mantıksal bir temele oturttu. Işığın doğasını ve fotonların varlığını göstererek yepyeni bir dönem başlattı.

Şimdi gelelim görelilik kuramlarına. Özel görelilik Teorisine göre evrendeki hiçbir şey sabit değildir ve gözlemcinin konumuna değişir. Zamanın hızı sabit değildir, cismin hareket hızı ne kadar artarsa zaman o kadar yavaşlar. Uzay-zamanda hiçbir şey sabit değildir. Bir tek şey hariç: Evrende sabit olan tek şey ışık hızıdır ve ışık hızı asla aşılamaz. Peki, neden?

Birincisi, cisimlerin hızlarıyla zaman birbirine bağlıdır. Cisimler hızlandıkça o cisim için zaman daha yavaş akmaya başlayacaktır. Yani bir uzay gemisi ne kadar hızlı hareket ederse onun için zaman daha yavaş akacaktır. Dünya’daki bir insan için örneğin 50 yıl geçerken Dünya’dan çok daha hızlı hareket eden bir uzay aracındaki insan için bu süre daha da kısadır. Hız ne kadar artarsa zaman da o kadar yavaşlayacaktır. Ve hız eğer ışık hızına ulaşırsa bu da zamanın durması anlamına gelir. Dolayısıyla ışık hızına ne yetişmek ne de ışık hızını aşmak imkansızdır.

İkincisi, e=mc2 formülünde cisimleşmektedir. Bu formül fizikteki kütle-enerji eşitliğinin formülüdür. Bu formülün içindeki c ışık hızını simgelemektedir. Hız arttıkça kütle de arttığı için ivmelenme zorlaşmaktadır. Dolayısıyla kütlesi olan hiçbir cisim ışık hızına ulaşamaz. Parçacık hızlandırıcı deneylerinde bugüne kadar bu hiç başarılamamıştır. Yakın zamanda CERN bünyesindeki OPERA Deneyinde parçacıkların ışıktan hızlı hareket ettiğinin gözlemlendiğinden şüphe edildiyse de bu tekrarlanamadı ve reddedildi.



Karadelikler

Peki, bunu doğrulayan kanıtlar var mı yoksa bunlar sadece fikir mi diye sorabilirsiniz. Evet, kanıtlar var.

Birincisi, hassas atom saatleridir. İçine bu saatlerden yerleştirilen uçaklar farklı hızlarda farklı yönlere gönderilmiştir. Ve her uçakta saatin farklı bir sonuç verdiği gözlemlenmiştir.

İkincisi, Güneş’ten gelen nötrino ve muonların ışık hızına çok yaklaştıkları için Dünya’da üretilen durağan olanlara göre daha uzun ömre sahip olduğu tespit edilmiştir.

Üçüncüsü ise karadeliklerdir. Karadelikleri kısaca tanımlamak gerekirse “ışığın bile kendisinden kaçmasına izin vermeyecek kadar büyük kütleli kozmik cisimler” olarak tanımlayabiliriz. Karadeliklerin çekimsel tekillik denilen bir noktada toplanmış bir kütlesi vardır. Yani olağanüstü çokluktaki kütle, olağanüstü dar bir alana sığmıştır. Bu da o cisme olağanüstü bir kütle çekimi kazandırır.

Yıldızlar ömrünü tamamladıklarında boyutları ve kütlelerine bağlı olarak iki farklı son yaşarlar. Ve boyutlarına göre hangisini yaşayacakları baştan bellidir. Güneş kütlesinin 10 katı kütleye sahip yıldızlar yakıtlarını tükettiklerinde bir süpernova patlaması yaşarlar ve geride kalan madde tekillik boyutuna kadar çöker. Bu da onların aşırı sıkışmış olması demektir ki ortaya bir karadelik çıkarır. Daha büyük yıldızlar ise bir süpernova patlaması geçirerek artlarında, merkezinde pulsar bulunan bulutsular bırakırlar. Güneşimiz boyutundaki yıldızlar ise süpernova patlaması yaşamazlar ve daha uzun ve aşamalı bir süreç yaşayıp beyaz cüceye dönüşürler. (Ardından da siyah cüce olarak ömrünü tamamlayacağı varsayılmaktadır.)

Karadeliklerin ne kendi ışığı vardır ne de başka bir cismin ışığını yansıtır. Yüksek çekim kuvvetiyle ışığı da yutmaktadır. Bu nedenlerle karadelik olarak anılmaktadır. Karadelikler tamamen karanlık olduğu için sadece dolaylı olarak gözlenebilmekte, farklı dalga boylarında tespit edilmektedir.

Biraz daha açalım. Diyelim ki bir gökcisminin öyle güçlü bir kütle çekimi var ki bir şeyin ondan kaçıp kurtulabilmesi için farz edelim ki 1.000.000.000 metre/saniye hızla gitmesi gerekir. Yani ışıktan daha hızlı gitmesi gerekir. Işığın hızı 299.792.458 metre/saniyedir ve bu hız aşılamaz. Dolayısıyla ışık da dahil olmak üzere bu cismin çekim alanına giren her şey yutulur. Ve bu cisme karadelik adı verilir. Karadelikler ışık hızının aşılamazlığının birer sonucudur.

Karadeliklerde ışığın dahi çekime kapıldığı bölge “olay ufku” olarak adlandırılır. Bu bölgede her şey karadelik tarafından çekilmekle birlikte içeride tam olarak neler olduğu hakkında henüz net bir bilgimiz yoktur. Zamanın daha farklı bir hızda işlediği tahmin edilmektedir. Varsayımlardan birisi de aşağıda değineceğimiz Einstein-Rosen Köprüsüdür.


Bu Bir Çelişki mi?

Görelilik kuramları ilk başta kendi içinde çelişirmiş gibi görünür. Nasıl mı? Bir cismin üzerinde bulunan başka bir cisim de onunla birlikte aynı hıza sahiptir. Örneğin 100 km/s ile hareket eden bir arabanın içindeki insanlar ve bütün nesneler de 100 km/s ile hareket eder. Hareket eden bir nesnenin üzerinden harekete geçen bir başka nesne de kendi hızı + üzerinde bulunduğu cismin hızıyla harekete geçer. Örneğin, saatte 500 km/s ile hareket eden bir uçaktan bir roket fırlatıldığında bu roket 500 + kendi hızıyla gider.

Öyleyse, hareket eden bir cisimden çıkan ışık, cismin hızı + ışık hızıyla hareket etmesi gerekmez mi? Bu durumda o ışık, ışık hızından daha hızlı ilerlemiş olmuyor mu? Hani ışık hızı aşılamazdı? Bu gerçekten güzel bir soru. Ortada gerçekten de bir çelişki varmış gibi görünüyor. Fakat cevabı da bir o kadar basit.

Işık hızının aşılması mümkün olmadığına göre üzerinde bulunulan cismin hızının etkisi yoktur. Işık, yine ışık hızıyla gider. Einstein taşıyıcı cismin hızını denkleme dahil etmememizi önermiştir.


Solucan Delikleri

Sonuç olarak ışık hızını aşmak mümkün değildir. Aynı şekilde ışık hızına ulaşmak da mümkün değildir. Yapacağımız en hızlı araç en iyi olasılıkla (ki çok iyimser bir olasılıktır) ışık hızının %99’99999…’una ulaşabilir ama asla %100’üne değil.

Öyleyse kısa sürede galaksinin öbür ucuna seyahat etmek için ne yapacağız? Bu konuda alternatif bir yol olarak solucan delikleri önerilmiştir. Nitekim Carl Sagan da sinemaya uyarlanan Contact adlı romanında bu yolu kullanmıştı. Peki, nedir solucan deliği?

İlk olarak Nathan Rosen ile Albert Einstein tarafından öne sürüldüğü için Einstein-Rosen Köprüsü olarak da bilinen solucan deliği uzay-zamanda bir kısa yoldur. Genellikle karadeliğe düşen bir maddenin bir beyaz delikten çıktığı ve ikisi arasındaki bağlantıyı bir solucan deliğinin sağladığı görüşüdür. Burada evreni bir elmaya benzetebiliriz. Ve bir elma kurdu elmanın öbür ucuna geçmek için etrafından dolanmak yerine daha kısa bir yolu tercih eder: İçinden geçer. İşte bu yol bir solucan deliğidir. Bir anda milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir yere ya da başka bir evrene açılmayı sağlar.

Fakat ortada bir sorun var. Bugüne kadar ne bir beyaz delik görüldü ne de solucan deliklerinin varlığına dair en küçük bir kanıt bulunabildi. Sadece teorik düzeyde varlar. Hatta hiç var olmayabilirler.


Sonuç

Günümüz teknolojisi ve bilgisiyle ışık hızını aşmak veya evrenin öbür ucuna başka bir yolla gitmek mümkün değil. Öte yandan bunun aksi kanıtlanacaksa eğer bunun asla olmayacağını da iddia edemeyiz. Eğer fizikte bildiğimiz teorileri yıkacak ve yepyeni anlayış getirecek bir gelişme olursa bu konu yeniden ele alınabilir. Fakat şu an elimizde görelilik teorisi var ve bu teori ışık hızını evrendeki en yüksek hız kabul ediyor.



Kaynaklar

Karadelik, Vikipedi
Özel Görelilik, Vikipedi
Carl Sagan, Kozmos, Bölüm 8
Einstein ve Görelilik Kuramları – Paul Strathern / Bilim ve Gelecek Dergisi – Sayı 70
 

Bu arada, iyi hoş yazmışsınız da, bu işin teknik anlatımı nasıl oluyor diye soranlar olacaktır. Onu merak edenleri de şu yazı dizimizin bölümleri arasına alalım; baştan okumaya başlasınlar:


1) Referans Sistemleri

2) Lorentz Dönüşümleri

3) Michelson – Morley Deneyi

4) Zaman Genişlemesi ve İkizler Paradoksu

5) Boy Kısalması

6) Kütlenin ve Momentumun Göreliliği